HALKA ÇATMAK…

Siyasiler için tüyler ürpertici bir kavram olsa gerek… Hele hele, hiçbir fikri dayanağı olmayan, bütün sermayesi bir şekilde ikna ettiği insanlardan aldığı oylar olan siyasetçiler için bindiği dalı kesmek gibi bir şey…

Tarih sahnesindeki karizmatik liderlerin çoğu için ise, karizmalarına karizma katan bir davranıştır. Onlar halka çatmaktan çekinmezler. Hem döven, hem seven cinstendir onlar…

Mevcut siyasi yelpazede kısmen de olsa halka çatma becerisi gösteren tek isim Tayyip Erdoğan. Gerçi onun kendi seçmen kitlesine çattığını pek görmedim. O da lehdarlarından aldığı cesaretle, karşı cepheye yükleniyor. Çünkü, karşı cepheden ciddi bir oy kayması olmayacağını o da biliyor. Eğer oradan oy alma ihtimalini öngörseydi muhtemeldir, mevcut çatmalarını da yapmazdı.

Bu yazıda liderlerin, politikacıların öcü gibi korktuğu bu konuya değineceğiz.

Çok önemlidir halka çatmak. Liderin, siyasetçinin, sanatçının halka çatması, halkı eğitmesi, olumlu olarak yönlendirmesidir aslında. Onun için Kuran’da bol bol görürsünüz bu çatmaları… Çünkü Kuran, halktan onay almak için değil, insanları yönlendirmek, tutumlarını değiştirmek için indirilmiştir. Hal böyle olunca, insanlık tarihi boyunca Peygamberler de tebliğ ettikleri şeylerle halka çatanların öncüleridir. Hep inkarla reddedilmişler, bulundukları yerden sürülmüşlerdir.

Mevcut siyasilerimizin, risalet sistemi ile yakından uzaktan bir alakaları bulunmadığı için işin bu kısmıyla ilgilenmezler. Halbu ki, Kuran’a göre yeryüzünde iktidar ancak adaleti tesis etmek, iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak için gereklidir. İnkarcıların iktidarı nesli yok etmeye, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya hizmet ederken salihlerin, muttakilerin, müslimlerin, muhsinlerin, müminlerin iktidarı daima sulh ve adalete kilitlenmiştir. Hayra destek olarak salat ederler, kötülüklerden arınarak zekat verirler.

İsa şöyle söylüyor: “Bana yaşamım boyunca salatı ve zekatı emretti”

Onun nezdinde bütün insanlara emirdir bu. Hayra destek çıkmak, şerre engel olmak ve bu suretle arınmak.

Her insan, kendi yaşam alanında iktidar sahibidir. Etki alanı küçük veya büyük her insan bir irade, bir iktidar sahibidir. Küçük veya büyük iktidar sahası olsun, yukarıda anlatılan şekilde salatı ikame ve zekatı verme vazgeçilmez koşuldur.

Salatı ikame ederken yani hayra destek çıkarken, hayrın gereğini ikame ederken çoğunlukla bir direnişle karşılaşır insan. Çünkü insanların çoğu aksi istikamete meğillidir.

“Andolsun, insanların çoğuna (!) uyarsan seni Allah yolundan çıkarırlar”

İyiler, salihler hep azınlık olmuştur. Bu azınlık, saptırmaya ve sapmaya meğilli çoğunlukla mecburen kavgalıdır. Bu kavga onların var oluş sebepleridir, hayatlarıdır, karakterleridir.

İşte “halka çatma” ; böyle bir kavganın eseridir.

Hz. Peygamber’in veya önceki resullerin hayatlarıyla ilgili Kuran’da verilen bilgilerde asla “takıyye” olgusuna rastlayamazsınız. Çünkü takıyye, münafıklığın ta kendisidir. Onlar ister istemez “insanların çoğu” ile bir mücadele içerisinde olmuşlardır. Gerek kendi saflarında bulunsun, gerekse karşı cenahta bulunsun çizginin dışına çıkanlarla sürekli bir mücadele, bitmek bilmeyen bir mücahededir bu…

O tarihlerde demokrasi yoktu. Eğer olsaydı da vaziyet asla değişmeyecekti. Çünkü, peygamberlere bu günkü karşılığı ile “oy” dan çok daha değerli mevkiler, makamlar, dünya hayatını süsleyecek nice şeyler teklif edildi. Bunların hepsi kesin olarak reddedilmiştir. İnkarcılarla, bozguncularla, azgınlık içerisinde bulunanlarla hiçbir suretle uzlaşma olmamıştır.

“Güçleninceye kadar onlar gibi olma, onlardan gibi görünme, güçlendikten sonra niyetin her ne idiyse onu yerine getirme” münafıklığı, hiçbir peygamberin hiçbir kıssasında görülmez.

Onlar, vahiy kendilerine tebliğ edildiği andan itibaren kesin bir ayrışmanın tarafı olmuşlardır. Tebliğin gizli yapıldığı dönemler dahil olmak üzere, kötülüğün, şerrin tasdik edildiği, “şimdilik kaydıyla” iyi olarak nitelendirildiği hiçbir vakıa, hiçbir olgu yoktur.

Kendilerine vahyedilen şey, hep kötülüğe çatmıştır. Kötülüğün sahibi, o kötülüğü yapan her kim olursa olsun bu değişmemiştir. İster halktan biri, ister kudretli bir hükümdar, ister açık bir zorba, isterse resullerin yandaşlarından biri olsun, her kötü hareket hemen tenkit edilmiştir.

İşte bu sebepledir ki, resullerin hayatı daimi bir kavga içerisinde geçmiştir.

Birkaç misal üzerinde duralım.

Nuh Peygamber, ömrü boyunca kavmini uyarmış, onlarla daimi bir restleşme içerisinde bulunmuştur. İnkarcılara destek çıkan oğlu ve karısı da dahil olmak üzere…

İbrahim peygamber, iyilerin azlığına en güzel misallerden biridir. Onca tebliğ ve vakıaya rağmen halkını terk ederken cemaatinde sadece bir kişi vardır. O da daha sonra peygamber yapılan Lut peygamberdir…

İsa peygamberin ömrü “egemen” Yahudilerle mücadele içerisinde geçmiştir. En ağır şekilde onlara çatmaktan hiç geri durmamıştır.

Musa peygamberin de risaletinin önemli bir kısmı kendi cemaatine çatmakla geçmiştir. Çünkü onlar, işin hiçbir aşamasında onun getirdiği şeye gerçekte inanmamışlardır. Her emrine, her uyarısına ille muzur bir itiraz ileri sürdüler. Hz. Musa’nın Kuran’da bilinen son seslenişi şöyledir:

“Ey Rabbim, ben kendimle şu biraderim Harun’dan başkasına söz geçiremiyorum. Artık bu zalim kavimle bizim aramızı ayır !”

Akıllara durgunluk verecek bir sahnedir bu… Kendi cemaatini bir kalemde silip atmıştır.

Çünkü bütün resuller aynı İbrahim peygamber gibi “başlı başına bir ümmet”tir. Onların, ne bir tebaya, ne de kendisine yalakalık edecek cemiyetlere ihtiyaçları yoktur. Onlar, tek başlarına bir ordu, tek başlarına bir devlet gibidir. Müstahkem bir kale gibi insanlık tarihine dikilmişlerdir. Dünya hayatının karanlık denizinde yapayalnız ışıldayan, hayra, adalete, barışa ışık tutan fener gibidirler.

Hz. Muhammed’in ashabından da hata edenler olmuştu. Vaki midir ki, sırf güç kazanma gayesiyle onların kötülüklerine ses çıkarılmasın !

İnsanlık tarihinin belki de en çetin sosyal ambargosu Muhammed peygamberin cemaati içinde yaşanmıştır.

Görev yerini terk edenlerin işittiği azar, Hz. Peygamber’in hanımına atılan iftirayı dilden dile taşıyanlara yöneltilen ihtar ve benzeri bir çok vakıa, “benim cemaatimden birinin yaptığı kötülük, karşı cephenin iyiliğinden de iyidir” mantığına reddiyedir. Kuran bu ahlaksızlığa hiçbir suretle geçit vermez.

Onun için, “çalsın ama çalışsın” diyebilen bir milletin milliyetçiliğinin yapılamayacağını, erdemli sanatçının, erdemli politikacının, cehaleti, kötülüğü velev ki bu halkın ekseri çoğunluğundan kaynaklansın var gücüyle yermesi gerektiğini makalelerimde sürekli olarak işledim.

Eğer milletin kötü yönelişine ses çıkarılmaz, onun istek ve arzuları her değerin üstünde tutulursa “milli irade” denen sahte bir “tanrı” oluşacağını vurguladım.

Şimdilerde bu “milletin iradesi” söylemi o hale getirildi ki, milletin iradesi gerçeği inkara yönelse, kötülüğü, şerri emretse mevcut politikacılar sırf onlardan biraz daha oy alabilmek için suskunluk bir tarafa, yönelişin doğruluğu hususunda millete bir de yağ çekecekler…

İslamı dillerine dolayan sözde İslamcıların, olup biten hırsızlıklara, arsızlıklara, adaletsizliğe sırf yandaşlarının eylemidir diye sessiz kalışlarını, hatta sessiz kalmak bir tarafa sözüm ona aklamak için şeytanın bile aklına gelmeyecek gerekçeler üretmeye çalışmalarını hayretle, ibretle, buğz ederek izliyorum…

Kaldı ki, bu hastalık sadece bu kişilerde yok. Siyasi yelpazenin bir çok aktöründe var…

Hangi siyasi parti lideri halka doğrudan çatabiliyor ?

Mesela;

“Bu ülkede rüşvet olgusu varsa rüşveti alan gibi bir de veren var. Siz millet olarak rüşvet verenler değil misiniz ?” diyen var mı?

“İçinizden kaçınız, bir davaya bakmakta olan hakim hataen veya bir bedel karşılığında haksız olduğunuz halde sizin lehinize karar verecek olsa buna itiraz edersiniz ?” diye soran var mı?

“Bu ülkede trafik kazasından ölenlerin sayısı terörden ölenlerden kat ve kat daha fazla… Siz, bu açıdan terörden daha tehlikelisiniz” diyebilen var mı?

“Bu gün kömüre, iki kilo bulgura, fasulyeye oyunu satanlar, yarın daha büyük bedellere daha mühim şeyleri de satarlar” diyebilen var mı?

“Sahtekarlığa, hırsızlığa, yalancılığa, kayırmacılığa, adaletsizliğe, zulme ses çıkarmayanlar aynı eylemleri yapanlar kadar suçludur, demek siz kendiniz onların yerinde olsanız aynılarını yapacaktınız” diye çekişen var mı?

Ne mümkün !

Halk, çoğunluk, milli irade tanrısının önünde secde edip her kötülüğe sessiz kalanlar, Allah’ın değil, başka şeylerin müslümanı / teslim olanıdır.

“Aziz Millet”miş…

Ne azizi ?

Her sorunu kavga dövüş halleden, liderlere karşı olabildiğince yalaka, ahdine vefasız, komşusu açken tok yatan, çabuk gaza gelen ve gazı hemen alınabilen, esip gürleyen ama hiç yağmayan, ülkesinin her köşesinde huzur evleri, kadın sığınma evleri, yetiştirme yurtları açılmış, millet olarak ana babasına, çoluk çocuğuna sahip çıkamamış, kendisine devlet kapısında bir mevkii verildiğinde hemen şımarıp böbürlenen, çalışanının parasını, borcunu ödemeyen bir millet mi “aziz”dir…

O “aziz” millet ölmüş, yerine başka bir millet gelmiş…

Türk Milliyetçileri bile, vasıfları dejenere olmuş bu toplumun arızalı yönlerine çatarak, bu yönleri tenkit ederek halkı yönlendirmek, yeni nesiller yetiştirmek yerine mevcudun savunucusu, milliyetçisi olmuş…

Bu gün bir haber vardı internette… PKK gösterilerine katılan, okuma yazma bilmeyen (ki bence okuma yazma bilip bilmemesi çok önemli değildir) altı çocuklu bir kadın, sırf örgütün gösterisine katıldı ve suç teşkil eden bir pankart taşıdı diye 7 küsur sene hapis cezasına mahkum edilmiş. Hem de ilk celsede… Haber hakkındaki yorumları okudum.

Milliyetçi arkadaşlar demişler ki, “Oh olmuş, iyi olmuş, öbürlerine ibret olsun, keşke idam etselermiş, gebersin….”

Demek milliyetçilik; kendisine yapılmasını istemeyeceğin bir adaletsizlik, haddini aşmış bir ceza, karşı görüşteki birine yapıldığında alkış tutmaktır !

Demek milliyetçilik; bu topraklarda yaşayan insanları böyle ayrı gayrı görmek, göreni tasdik etmek, milletin bir kısmını ayrı tutup, onlara yapılan her kötü muameleye ölçüsü ne olursa olsun onay vermektir…

“Eğer inkarcılardan biri senden aman dilerse ona aman ver. Ta ki Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu kendisini emin hissedeceği bir yere kadar bırak” diyen Kuran kimin kitabıdır ?

“Allah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmadığı hakikatini ADALETİ AYAKTA TUTARAK açıkladı…”

“Adil olun. Çünkü Allah adalet yapanları sever”

“Bir kavme olan kininiz sakın sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin” diyen Kuran kime sesleniyor ?

Sadece pankart taşıdı diye altı çocuklu bir kadına veya herhangi bir insana 7 sene hapis cezası verilmesini kim, hangi adalet duygusu, hangi vicdan reva görebiliyor ?

Anlaşılan o ki, bir kesime duyulan kin, bütün adalet ölçüsünü alt üst etmiş… Milliyetçiliği, tarafı her ne olursa olsun milletin her bir ferdinin hak ve hukukunu gözetmek olarak benimsemesi gerekenler de ölmüşler…

Demek siz, yeryüzünde bir iktidar elde etseniz teraziyi tümden yok edecek, bozgunculuğu gidermek için daha büyük bir bozgunculuğu tercih edeceksiniz. Demek siz yeryüzünde iktidar sahibi olsanız merhameti unutacaksınız. Hem de Rahman’ı dillerinize dolaya dolaya… “Muhammed” adını duyduğunuzda bin salavat getirecek ama O’nun Kuran’daki hatırasından bi haber olacaksınız. Birbirinin anasını, babasını, kardeşini öldüren müşriklerle müminlerin barışını yad edecek ama kendi hayatlarınızda bunun esamesini bile sergilemeyeceksiniz.

Aslında hergün akşam ana haber bülteninden sonra birkaç saat belgesel seyretmek, kimin savunuculuğunun yapılması gerektiğini apaçık ortaya koyuyor.

Bir tarafta hangi maksatla olursa olsun, kavga edip didişenler, diğer tarafta insanlara bir çare, bir kolaylık olması için dünyanın bilmem ne çölünde, ormanında kuşun, kurdun, böceğin peşinde ömür tüketenler…

Bir tarafta tahammülsüz, kibirli insan yığını, diğer tarafta insanlık için gerçeğin peşinde labaratuarlarda ömür çürütenler…

Bir tarafta birileri “alkışlarken beni görsün” diye takla peşinde veya beni kim alkışlamıyor diye kalabalığa bakıyor, öbür tarafta birileri kudreti sonsuz yaratıcının yarattığı dağa, dereye, uzaya bakıyor… Hem alıcı, seçici bilinçli, meraklı bir gözle…

Şimdi, hangi kesim hayrın ve barışın destekçisidir ? Hangi taraf, salatı ikame ediyor ?

Eğer bir insan topluluğunun milliyetçiliğini / savunuculuğunu yapacaksak hangisi savunulmaya, korunmaya, desteklenmeye layıktır ?

Veya hangisine “çatmak” icab eder ?

ALİ AKSOY – 10.03.2010

 

Reklamlar

2 thoughts on “HALKA ÇATMAK…

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: