Kuran, Arapça, Abdest

Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?

Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?

Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.

“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?

Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.

Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir.

“Ey insanlar sizi bir erkek ve bir kadından yaratıp, türettik. Sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız diye. Allah’a göre sizin en şerefliniz ona karşı sorumluluklarını en çok yerine getireninizdir. Muhakkak ki Allah, her şeyi bilir ve her şeyden haberdardır.” (49/13)

Bu nedenledir ki, tanışıp konuşmak, anlaşmak isteyen ve ayrı dilleri konuşan toplumlar, birbirlerinin dilini öğrenmek suretiyle konuşup anlaşırlar. Bu Allah’ın varlıklar için koyduğu değişmez yasasıdır. Kendisinde bir değer olup da onu diğerlerine taşımak isteyenin bu yolu kullanmak zorunda olduğu gibi; başkasında da hoşuna giden veya ihtiyaç duyduğu bir şeyi almak isteyen de bu yolu kullanarak ihtiyacını karşılayacaktır. Bu yasa ilk insandan günümüze kadar hep böyle işlemiştir.

Bu, insanlar arasında böyle olduğu gibi insanlarla Allah arasında da böyle olmuştur. Allah kullarına ulaştırmak istediği öğüt ve nasihatları, emir, yasak ve tavsiyelerini o kavmin dili ile içlerinden seçtiği bir insana kendine özgü yöntemlerle, vahiyle bildirerek ulaştırma yolunu seçmiştir.

“Her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, Allah’ın buyruklarını onlara açıkça anlatabilsin diye. Allah sapıklığı isteyeni sapıklıkta bırakır, doğru yolu isteyeni de doğru yola ulaştırır. O aziz ve hakimdir.” (14/4)

Burada dikkat etmemiz gereken husus, Allah’ın seçtiği elçiye gönderdiği ayetleri hem elçisinin hem de kavminin hali hazırda birbirleriyle günlük ihtiyaçları için konuşup anlaştıkları kendi dilleriyle göndermiş olmasıdır. Allah’ın ayetleri, o kavmin dili ile onlara vahyedilir. Bunların ayet olması Allah’tan ve peygamberden başkasının anlamadığı bir dilden olmasını gerektirmiyor. Bilakis Allah, o kavme, insanların günlük konuşma dilleriyle hitap ediyor ki anlaşılsın. Ayetlerin yüceliği, ifade ettiği gerçeklerden, eşyanın tabiatına uygunluğundan ve vakıaları bütün yönleriyle kuşatıcı olmasından kaynaklanmaktadır. Sözün söylendiği dil önemli değildir. Önemli olan söylenendir.  Söylenen sözün, insan, hayatla ve kainatla ne ölçüde bağdaşıyor oluşu onun önemini artırıyor.

İşte bu sözlerin hayat ve kainatın yaratıcısından gelmiş olması, bunların bütün evrelerini kapsayarak öncesi, sonrası ve hali hakkında ifade ettiği hakikatlardan dolayı erişilmez bir konumu vardır. Erişilmezlik kullanılan dilden dolayı değil anlatılan zaman, mekan ve varlıklarla ilgilidir. Örneğin gaybî alem hangi dil ile anlatılırsa anlatılsın onun mahiyetini ancak ona muttali olan bilir. Aynı zamanda ilahi kelamın önemi, insana yaratıcısından gelmiş olmasındandır.

“Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı ? Yoksa kalplerini kilitli mi ?”(47/24)

“(Ey Muhammed ! ) Şüphesiz sen Kur’an’ı her şeyi bilen ve her hükmü yerli yerine koyan Allah’tan almaktasın. (14/04)

Her peygamber kendi diliyle gönderildiğine göre (14/04) her kitap da o peygamberin ve o kavmin diliyle gönderilmiştir. Kitap ve risaletle ilgili Allah’ın sünneti bu minval üzere devam ettiği içindir ki Kur’an Arapça olarak gönderilmiştir.

“Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (12/02)

“(Ey Muhammed!) uyarıcılardan olman için onu senin kalbine açık bir Arapça’yla Cebrail indirmiştir.” (26/192-195)

“İşte biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik, onda birçok tehditleri türlü türlü açıkladık ki, belki sakınırlar ya da bu onlarda bir düşünme hareketi meydana getirir diye” (39/28)

“Bu bilen bir kavim için ayetleri açıklanmış Arapça okunan bir kitaptır. “(41/03)

“İşte böylece sana Arapça bir Kur’an indiriyoruz ki şehirlerin anası (Mekke) halkını ve çevresindekileri onunla uyarasın diye”(42/07)

“Apaçık bir kitaba andolsun ki biz, anlayıp düşünmeniz için Arapça bir Kur’an kıldık.” (43/2-3)

Arab’a Arapça bir kitap verilmesinin gerekçesi, açıkça beyan edildiği gibi “anlamak ve üzerine düşünmek, gereğini yapmaktır.” Ancak Allah bununla da bırakmıyor bir de “kolaylaştırdık ki öğüt alsınlar” ibaresini ekliyor.  Bilene malumdur ki bir dilde yazılıp söylenen öyle şeyler vardır ki onu her insan anlayamaz. Konunun uzmanı olmayan insan için ne kadar anlatsanız da fazla anlaşılmış olmaz. Fizik, kimya, mimari, matematik, astronomi ve tıp gibi bilim dallarının kendine özgü tabirleri ve talimleri söz konusudur. Kullandığımız bir ilacın güya bizi bilgilendirmek için konulmuş prospektüsünü okumaya çalıştığımızda kullanılan ifadelerin bize hitap etmediğini görüyoruz.

İşte Kur’an bunu da yıkarak insanlığın anlaması için açık bir Arapça ile indirilmiş ve kolaylaştırılmış; yani kolay anlaşılan bir dil ve üslupla indirilmiştir.

“Andolsun ki biz Kur’an’ı öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık, öğüt alan yok mudur?” Bu ifade Kamer suresinde önemine binaen değişik hadiselerin ardından dört ayrı platformda tekrar ediliyor. (54/17-22-32-40)

“İyice düşünüp öğüt alsınlar diye, bu Kur’an’ı senin dilinle indirerek kolaylaştırdık. Artık onların başına gelecekleri bekle; onlar da beklemektedirler.” (44/58-59)

“Andolsun ki biz onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, tam bir ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.” (07/52)

Bu Kur’an ancak alemler için bir öğüttür. Onun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra öğreneceksiniz.”(38/87-88)

“İşte suçluların yolu iyice belli olsun diye ayetleri böyle açıklıyoruz.”(06/55)

Bu söylenenlerin üzerine durup düşünmemiz gerektiğine inanıyoruz. Allah kullarına, kullarının konuştuğu dilde, kolaylaştırılmış, bir kitap gönderecek; ve diyecek ki “Düşünüp öğüt almanız için sizin dilinizde kolaylaştırdım”(44/58-59) Ve insanlar bu kitaba anlaşılmaz, karışık, yüce, erişilmez, onun manası sınırlanamaz, sonsuz anlam taşımakta gibi iddialarda bulunacaklar. Biz bir elimizi kitabımıza diğer elimizi de vicdanımıza koyarak düşünüp anlamaya çalıştığımızda bu anlayışların hiç birini doğrulamanın mümkün olmadığını görürüz. Dünyada bütün diller kendilerinden başka dile tercüme edilebilmektedir. Bu özellik Arapça için de geçerlidir. Allah’ın, ısrarla “ARAPÇA bir Kur’an olduğunu” vurguluyor olmasının bir anlamı vardır. O günün Arab’ı bunu çok net anladığı içindir ki “La İlahe İllallah” dediği gün insanlar peygamberin karşısına dikilip bu anlayışı kendi ilahlarını “inkar” olarak algılıyorlar. Gelen vahiylerin Arapça oluşunu basite aldıkları için alaycı bir tavırla şöyle diyorlar:

“Ey Muhammed sen aynen bizim gibi Arapça söylüyorsun ve sonra da diyorsun ki ‘bunları bana Rabbim vahyediyor.’ Olacak şey değildir.” Buna karşın Kur’an: “Onu yabancı dilde bir Kur’an yapmış olsaydık ayetleri açıklanmalı değil mi?” derlerdi. “Ey Muhammed! de ki: Bu insanlara doğruluk rehberi ve gönüllere şifadır, inanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır. Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.”(41/44)

“(Ey Muhammed!) Biz düşünüp öğüt alsınlar diye Kur’an’ı senin dilinde kolaylaştırdık. Sen bekle, onlar da beklemektedirler.”(44/58-59)

Ayetlerde verilen mesaja dikkat edilirse bu tip itirazlar bugün olduğu gibi o gün de var ve yarın da olacaktır. Kimileri kendi dilleriyle gelen ayetlerin Hz. Muhammed tarafından Arapça olarak ifade edilmesini basit bularak Allah’ın sözlerinin kendi dilleriyle ifade edilmesini kabullenmiyor. Kimileri, Kur’an’ın getirdiği hayat anlayışını beğenmeyip “Bize başka bir kitap getir” diyebiliyorlardı. Kimileri “Bunu Muhammed kendi hevasından konuşuyor”; bir konuda sorulan suallere cevap vermek için vahyi beklediğinde “kendin bir tane derleseydin ya” diyorlardı.(07/203)

O gün bu minval üzere yapılan itirazların, bugün de benzerleri ile karşılaşıyoruz.  Kur’an o gün küfrün tutunduğu dallarını kırdığı için karşı konuluyordu. Bugün de bir yandan ehl-i küfür saldırılarını sürdürürken, diğer yandan da hurafeci ve gelenekçi zihniyetin mensupları aynı itirazları değişik bir üslupla dillendiriyorlar.

Küfür cepheden saldırırken, bunlar birlikte gözüküp koluna girerek hedefi saptırmaya çalışıyorlar. Bir şeye mani olmanın iki yöntemi vardır; Biri cepheden karşı durarak, ikincisi de ona saygı adı altında insanlarca erişilmez, ulaşılmaz, anlaşılmaz göstererek, hayattan uzak tutmaya çalışmaktır. Hurafelerinin Kur’an güneşiyle buzdağı gibi erimesinden korkanlar işte bu yöntemi kullanıyorlar. İnanıyoruz ki Allah’ın hesabı karşısında, şeytanın hilesi zayıftır. Asla başarıya ulaşamayacaktır.

“Kur’an anlaşılmaz” sözünün gerçeği ifade etmemesinin hayattaki en açık delili; İslam’ın ilk günlerinden günümüze kadar sayılarını ancak Allah’ın bildiği insanın, bu kitabı, Arapça’sından, Türkçe’sinden, İngilizce’sinden, Fransızca’sından okuyup anlamış ve dinlerini değiştirmiş olmasıdır. Bunları bu anlayışa götüren hocaları, şeyhleri, abileri, üstatları değil sadece anladıkları bir dile çevrilmiş Kur’an’ı okumaları olmuştur. Bunun böyle olduğunu kendileri ifade ediyorlar. Müslüman olan bir Fransız, müslüman olduktan sonra müslüman Türk işçileriyle tanışınca şunu söylüyor:

Ben İslamı Kur’an’dan tanıdım ve ona teslim oldum. Eğer sizi tanısaydım müslüman olmazdım. “Niçin?” sorusuna verdiği cevap daha ilginç:

“Sizin bir Fransız’dan farkınızı göremiyorum ki, bana sevimli gelsin de dinimi değiştireyim?”

Ya onlar çok iyi görüyor veya bunların gözleri perdeli. Bu iddiaların masumane olduğunu kabullenmek mümkün değildir. Tarih boyu oynanan oyunların bir uzantısıdır. Bunun bir oyun olduğunu anlamak için, kitaplığınızda duran bir Kur’an mealini alıp ilk suresi olan Fatiha suresinin anlamını okumanız, düşünerek vardığınız kanaati yazdığınız ile karşılaştırmanız yeterlidir. Bu işi yaptıktan sonra, doğru anlayıp anlamadığınızı bir daha değerlendirin. Başka meallerle test edin.  Sonunda anladığınızın doğruluğundan emin olacaksınız. Bu güne kadar Allah’ın kitabından uzak kalmanın ızdırabını yüreğinizde duyacaksınız.

Allah insanlara aklı kullanmaları için vermiştir. Aklını kullananlar övülmüş, kullanmayanlar ise yerilmiştir. Aklını kullanarak dinini anlamaya çalışanların önünde hiçbir engel yoktur. Okuyun, okuduklarınızı düşünün, mukayese edin, tek tek veya topluca muhakeme edin, anlaşılmayacak bir şey olmadığını göreceksiniz.

Sonuç olarak :

1-Kur’an Arap Kavmi’nin konuştuğu  açık ve anlaşılır bir Arapça ile gönderilmiştir.

2-Gönderildiği kavmin diliyle vahyedilerek anlaşılması kolaylaştırılmıştır (onların anlayacağı seviyede bir üslupla gönderilmiştir.)

3-Bir kavmin konuştuğu bir dil olan Arapça’nın, başka kavimlerin dillerine çevrilmesi mümkündür. (Bugüne kadar çevrilmiştir de.)

4-Bu çevirilerden (meallerden) Kur’an’ı okuyup anlayan ve beğenen insanlardan dinini İslam ile değiştirenlerin, değişik kavimlerden farklı zamanlarda sayıca hesaba gelmeyecek kadar fazla oluşu aksini iddia edenlerin iddialarını boşa çıkarmaktadır.

5- Kur’an’ı, insanın davranışlarıyla ilgili (yapmamız ve yapmamamızla ilgili) ayetleri okuyup amel etmek için, gaybi konularla ilgili ayetleri okuyup iman etmek için, geçmiş kavimlerin hayatlarıyla ilgili kıssalardan ve verilen misallerden ibret almak için, insanın ve eşyanın tabiatından, yerin ve göğün, ikisi arasında bulunanların nasıl ve niçin yaratıldıklarıyla ilgili ayetleri de düşünmek, teemmül ve tefekkür ederek onu yaratanın kudret ve azametine teslim olmak için okumalıyız.

6-Ayetleri kullanıldığı bağlamdan koparmadan, çizdiği sınırları aşmadan, Kur’an’ın bütünlüğünden ayrılmadan anlamak ve yaşamak için okumalıyız. İnanıyoruz ki Allah dinini anlamayı bize nasip edecektir.

Soru 2. Vakıa Suresi’nin 79. ayetinde bahsedilen dokunma nasıl bir dokunmadır. Kur’an’a abdestsiz dokunamazsınız diyenler bu ayeti delil gösteriyorlar. Ezbere ayet okuyabilirmişiz de onun yazılı olduğu kağıda dokunamazmışız.  Bu nasıl bir anlayış kağıdı mı kutsuyoruz, ayeti mi ? Bunu gerçekten böyle mi anlamalıyız. ? Bu ayetin çerçevesinde olayı açıklar mısınız.?

Cevap 2- Vakıa Suresi’nin 79. ayeti söylendiği gibi Kur’an’a dokunmakla veya abdestli olmakla ilgili değildir.

Ayetin ifâde ettiği anlam, vahyi Hz.Muhammed’e kimlerin getirdiği ile ilgilidir.

Bu konuda müşrikler peygamberimizin cinlenmiş biri olduğunu (mecnun) ağzından çıkan bu hikmetli sözleri de ona cinlerin getirdiklerini söylüyorlardı.

Bu nedenle Allah:

“Biz Kur’an kovulmuş şeytanın sözü olamaz. O halde siz nereye gidiyorsunuz?” (81/25-26)

“Yıldızların battığı yerler üzerine yemin ederim ki bilirseniz bu büyük bir yemindir. Şüphesiz bu korunmuş kitapta bulunan şerefli bir Kur’ân dır. Ona ancak günah kirine bulaşmayan (Melekler) erişebilir. (ve Muhammed’e melekler getiriyor.) O alemlerin Rabbi’nden indirilmiştir. Şimdi siz bu sözümü küçümsüyorsunuz?” (56/75-81)

Cinlerin niçin bu kitaba erişemeyeceğini ise şu ayetler ifade etmektedir:

“Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev hüzünleriyle doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce) onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev hüzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murad edildi, Rableri onlara bir hayır mı diledi?” (72/10) Bu ifadeler cinlere aittir ve bu kapı onlara kapatılmıştır.

Vakıa 79. ayetinin abdest veya dokunmayla hiçbir ilgisinin olmadığını birazcık arapça gramer bilenin anlaması zor değildir. Ayette kasdedilen mana şöyle;

“Günah kirine bulaşmayan, Allah’ın bu iş için tahsis ettiği meleklerden başkası ona dokunmaya güç yetiremezler.” (56/79)

Ayette geçen Lâ harfi olumsuzluk anlamına kullanılan “Lâ-i neyih” değil cinsi hükümden nefyeden “Lâ-i nafiyedir.” Bu, “dokunmayın” anlamında değil, “dokunamazsınız” anlamındadır. Yani isteseniz de o işi yapmaya güç yetiremezsiniz. Bir kimseye yapamayacağı bir işi söylerken “yapma” denmez, yapamazsınız denir; “gök yüzüne dokunamazsın” örneğinde olduğu gibi… Bu ifadeyi Kur’an için kullandığımızda “Bu kitaba dokunamazsınız” olur ki o zaman bunca abdestli ve abdestsiz insan dokunduğuna göre bu ifade havada kalır. Dokunulamayan Allah katındaki vahiylerdir. Onu cinler alıp getiremez demektir.

Ayetteki “mutahhar” kelimesi, su ile yıkanıp temizlenen insan anlamına değil, günâh kirine bulaşmayan yani günâh işlemeyen melekler anlamında kullanılmaktadır. Burada bahşedilen temizlik maddi temizlik değil manevi temizliktir. Aynen Tevbe 28.ayetinde bahsedilen “müşrikler pisliktir/necistir” de olduğu gibi. Buradaki necis ifadesi de maddi pislik anlamında değil akidede ki düşüncede ki manevi pislik demektir. Bu açıklamalardan sonra “La yemessuhu illel mutahharun” ayetinin açılmış anlamı şöyle olur;

“Kur’an’a günâha kirine bulaşmayan meleklerden başkası (yani sizin zannınız olan cinler) ona erişemezler ve onu getirmeye meleklerden başkası güç yetiremez.”

Bu ayetin ifade ettiği gerçek bu iken hiç alakası olmayan “Kur’an’a abdestli olmayan dokunmasın” şeklinde ifadelendirmek gerçekle bağdaşmamaktadır. Abdest namaz için gereken bir temizliktir.

“Ey iman edenler! Namaz için kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar da ellerinizi, başınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp iseniz temizlenin. Hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmiş veya kadınlara dokunmuşsanız ve bu halde de su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de onunla yüzünüzü ve dirseklere kadar ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkartmak istemez, ancak sizi tertemiz yapmak ve size nimetini tamamlamak ister. Umulur ki şükredersiniz.” (05/06)

Allah Kur’an okumak için de şu tavsiyede bulunmuştur;

“Kur’an okuyacağın zaman (Ey Muhammed) kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (16/98) Yani “Euzu billahimineşşeytanirracim” de.

Gerçek şu ki şeytanın iman eden ve yalnız Allah’a tevekkül edenler üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktur. (16/99)

“Ben sadece namaz için abdestle emrolundum.” Maide 6.ayeti gelmezden önce peygamberimizin abdest almadan konuşmaz, selâm vermez, yemek yemez iken bu ayet geldikten sonra rahat hareket ettiğini ve sadece namaz için abdestin gerektiğini beyan etmiştir.

Bu nedenle namaz için abdest, Kur’an okumak için “Euzu besmele” gerekmektedir. Abdestli, abdestsiz, ayakta oturarak ve yanları üzere yatarak her halükarda Kur’an okunabilir. Ayrıca Kur’an sadece müslümanlar tarafından okunması istenen bir kitap değildir. Kur’an, kendisini bütün insanların okumasını istemektedir. İnanmayan onu okuyup öğrenmez ise iman etmesi nasıl mümkün olacaktır?

Allah’ın koymadığı bir takım şartları saygı adına koyarak insanları okumaktan, öğrenmekten uzaklaştırmayı nasıl becerdiklerini görüyoruz. Öyle korku verilmiştir ki Kur’an okumak için değil dokunmak için bile bir çok merasim gereklidir. Bu nedenle insanlar Kur’an’ı ellerine alıp okumamış, evlerinde süslü kılıflar içinde yüksek bir yerde koruma altına alıp hayattan uzak tutmuşlardır. Bugüne kadar okumama günahı işlemişler ama abdestsiz okuma günahı işlememişlerdir.

Hastalığımız bununla da sınırlı kalmamış. Merhum Gazali’nin tesbitiyle “Müslümanlar Kur’anı sadece okumak için öğrenirler. Dinlerini öğrenmek için okumazlar.”

Halbuki dünyanın her yerinde insanlar öğrenmek için okurlar.

İşte müslüman toplumun hali perişanının altında bu temel yanlış yatmaktadır. Allah kullarına hallerini düzeltmek için kitap gönderiyor. Onlar o kitabı öğrenmek için okuma zahmetine katlanmıyorlar. Bunların içinden kabuğunu çatlatanlara karşı da birileri çamur atma, tekerlerine çomak sokma kampanyası yürütüyor ve “Kur’an herkes tarafından anlaşılmaz, el sürülmez, hayata tatbik edilip kirletilemez” gibi hezeyanlar saçıyorlar. Bu tür sözler, ne Kur’an’a saygılarından ne de İslam’a itaatlarından kaynaklanıyor. Bunlar İslam’a mani olmanın bir başka yolunu tutmaktadırlar.

Müslümanlar olarak bizler düşmanın sözüne değil dostumuz olan Allah’ın sözüne kulak verelim. Genç, ihtiyar, kadın, erkek, her yaşta Allah’ın dinini öğrenmek için Kur’anı okumaya çalışalım, öğrenelim, öğrendiklerimizi yaşamaya çalışalım. Allah’ın dinini yüceltenleri elbette Allah yüceltecek ve şereflendirecektir.

Bilesiniz ki bütün şeref Allah’ın yanındadır.

İktibas

 

Reklamlar

One thought on “Kuran, Arapça, Abdest

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: