Garabet

Bu hayatımızdan sonra gelecek olan ve hesaba çekileceğimizi bildiren ahiret ile ilgili uyarılar, bize sorumluluk yüklemiyorsa arzu ve heveslerimiz bizi dilediğimiz gibi yaşamaya yönlendirecektir. Hayatı sadece dünyevi açıdan değerlendirecek olan insan için bu davranış doğrudur. Öyle ya… Bu insanın, hesabı verilmeyecek hayat için kendisini sıkıntıya sokmasının anlamı olmadığı gibi dünyevi çıkarlarının dışında başka bir beklentiye düşmesinin de gereği yoktur.

Dünyanın varolduğu ve insanın da üzerine yerleştiği andan bu yana gönderilen peygamberler  insanın asıl amacının ne olması gerektiğini belirtmişlerdir. Fakat geçici olmasına rağmen insanoğlu bu süse aldanarak kendisini hayata kaptırmış, kalıcı olan zevklerini biraz yaşadıktan sonra peşinde bırakarak bu dünyadan ayrılmıştır. Bununla birlikte kendilerine yol göstermek için gelen elçilere tahmin edemeyeceğimiz şiddette tepki koyarak onları yalanlamışlardır. Kur’an’daki hangi kıssaya bakarsanız bakın bu toplumların hayat hikayesinde başka bir tavır bulamazsınız. Onlar, şüphesiz Allah’ın ayetlerine büyüklük taslayarak azgınlaştılar ve önceki ataları gibi de kendilerini azap kuşatıverdi. Ancak milenyum dedikleri bu çağdaki azgınlıklarına ve serkeşliklerine başka dönemlerde ulaştılar mı bilinmez ama vasat bir gözlemle ve içinizde kalmışsa şayet bir miktar insafla ne durumda olduğumuzu gayet kolay teşhis etmemiz mümkündür.

Olsa olsa şimdi peygamberleri yalanlama teknikleri ve yöntemleri gelişmiştir. Mesela zulüm yerel olmaktan daha ziyade küresel bir mahiyet kazandı. Hayat bir kavmin kendi dar çerçevesinde birbirini boğazlama ve sömürme operasyonlarından çıkarak daha geniş bir alanı kuşatır oldu. Öyle ki eldeki imkanlarla birlikte putperestlik ıssız diyebileceğimiz en ufak bir ada bile bırakmadan hakimiyetini ilan etti. Böylece doymak bilmez iştihası ve sınır tanımayan hükmetme gücüyle hareket eden müstekbirler, her alanda hakimiyetlerini ilan etmişler, ellerinde olan bal teknesinden ara sıra etrafındaki kalabalıkların ağzına bir parmak bal çalmak suretiyle onları ya istedikleri gibi kullanmışlar ya da susturmuşlardır. Şirkin temel kaynağı olan bu hükmetme ve çoğaltma yarışı gücü ellerinde bulunduranlar için ilke haline gelmiş, diğer toplumlar içinse yasa halinde uygulamaya sokulmuştur. Bu uygulamaya boyun eğenler kapitalizm ve otoritenin geçici dünya cennetine, diğerleri ise açlık, yoksulluk ve kölelik cehennemine sürülmüşlerdir. Peygamberlerin mücadelesinde üzerinde durulması gereken esas nokta burasıdır.

Şüphesiz ki Allah, kulları için “Bana inanırsanız  yeter” şeklinde bir hükümle değil, “Bana inanacak ve emirlerimi de yerine getireceksiniz” şeklinde seslenmiştir. İşte müminin tanımı da burada ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında kalan gruplar için ne kadar yumuşatıcı kullanılırsa kullanılsın şirk dininin müntesibi olmaktan kurtulmaları imkansızdır. Bu ifadelerden sonra şirkin kendi içinde oluşturduğu psikolojiyi de tanımlamak lüzumludur. Bunları iki grup halinde tasnif edebiliriz. Birincisi gerçekten ikinci hayatı kabullenemeyen, sayısal olarak az ama hükmedici pozisyondaki grup, diğeri ise ikinci hayatına eylemleriyle olmasa da sözleriyle onay veren, sayısal olarak çoğunluk teşkil eden ve kendisine hükmedilen ikinci gruptur. Kur’an, yaradılışı tesadüfe bağlayan bu birinci grubu ikinci grup kadar kaale almamaktadır. Ancak bu onların hesap günü saf dışı olacakları manasına gelmez. İkinci grup ise ağırlıklı kitledir. İnandığı Allah’ı yaratıcı olarak kabullendikten sonra onun belirlediği ilkelerin dışına çıkarak hayatına düzen vermekte; birinci örnekte verdiğimiz ve her alanda dünyevileşmiş kitlenin hükümranlığına boyun eğmektedir. Bu yüzdendir ki başlangıçta insanı hidayete sevk eden kitap zamanla cımbızlanmış ve ayetlerden suya sabuna dokunmayacak şekilde tefsirler icat edilmiştir. Böylece hayatımızı belirleyen kitap yerine hayatımızın şekillendirdiği tefsirler yapılmış, yaşantımızın ilkeleri bunların içinden çıkarılmıştır.

Yeni icat edilen bu din ise sorumsuzluğu ayyuka çıkarmış az da olsa süre gelen utanma ve ar duygusu da laiklik ve demokrasiyle beraber havaya püskürtülmüştür. Artık ne yaparsanız yapın bu yeni dine göre bir kere “İnandım” dedikten sonra cenneti garantilemişsinizdir. Hesap gününde de olsa olsa birazcık cehennem molası verdikten sonra pir ü pak bir vaziyette cennette peygamberlerle beraber bulunacaksınız. İnanışın ilkeleri değişime uğradığı zaman başka hangi tablo ortaya çıkabilir ki? Bu dinin mükafatı elbette karaborsacı, tefeci, fahişe, işkenceci, başörtü düşmanı, Allah’ın ayetlerini laikliğin ve demokrasinin mahkumu haline getirmiş kişilerin üzerine olacaktır. Hayır, benim dinimin sahibi Allah bunlardan münezzehtir ve yapılanı kar olarak bırakan bu anlayışları pohpohlayıp önümüze sürenlerden bunun hesabını soracaktır. İnsanlığın köleleştiği, fukaralaştığı ve üstüne üstlük aklıyla barışık halinin bırakılmadığı ortamlarda -ki aynı durumdayız- gönderdiği peygamberleriyle hayatın her alanından mahrum bırakılmış toplumları ayağa kaldırmak ve tepelerindeki efendiler zümresini yıkarak onları bir olan Allah’a ve onun ilkelerine çağıran elçilerin ve onlara uyanların gireceği cennete açılan kapılardan, kendi heva ve heveslerine tapmış olan zalimler ve onlara uyanlar giremeyeceklerdir. Bunun dışındaki görüşler ve yaşanılan hayat batıldır.

Kulluğumuzun başına bela olan psikoloji işte şu içinde bulunduğumuz ikinci durumdur. Kendisini yaratan kabul ettiği Allah, hayatına ne kadar hükmetmektedir? Buna kendisinin dahi vereceği doğru dürüst bir cevap olmayacaktır. Beynine çöreklenmiş olan sahte kurtuluş öğretileri ona her alanda ibaha kapısı aralamıştır. Böyle bir mantığa yapacağınız çağrı yaşlı ananın serkeş oğluna söz geçirmek için gösterdiği çaba gibidir. Çünkü bu oğul iflah olmaz bir derde düşürülmüştür. Efendilerince dünyevileştirilmiş ve yaşantının olmazsa olmaz şartları kendisi için belirlenmiştir. Birey, değeri elinden alınmış, oluşturulan toplumsal düşüncenin bir unsuru haline getirilmiştir. Yani sürünün…

Şimdi o sürü haline getirilmiş toplumun içinden birisini kolundan tutun ve kendinize çekin. Ona hayatındaki gidişatın böyle olmaması gerektiğini ve kendisinin de bunları hak etmediğini anlatın. Zaten sarf edeceği iki kelam onun hayat dokusunu size tanımlar. Bu garibe ne kadar acırsanız acıyın, bırakıverirseniz geldiği yere tekrar lastikle bağlanmış gibi yapışacaktır. Çünkü alternatif sunulmamıştır. Ne zaman birilerine ümit beslese, yöneldiği insanların kendi felaketlerini hazırlayanlarla kapalı kapılar arkasında anlaştıklarını görmüş ve ümit besleme zahmeti de ortadan kalkmıştır. Zaten babası ve anası böyle değil miydi? Ya ataları?..

İnsanlığın başından beri bu anlayışın dışında bir yapılanma yoktur. Çaresiz bırakılışımız bizim hiç sevmediğimiz ama terk edemediğimiz mirasımızdır. Peygamberler böyle bildirdi bize. Adem’den bu yana başka bir şey yok. Birileri kan dökmüştü hala dökülüyor. Bozguncular çıkmıştı hala çıkıyor. Mal çoğaltma yarışı vardı ve olabildiğince devam ediyor. İnsanlık fırkalara bölünmüştü hala fırkalaşıyor. Toplumlar bu hal üzere süregeldi. Bunların başına da eli kırbaçlı Firavunlar ve benzerleri gelmemiş miydi? İsrailoğulları’na kilometrelerce uzaktan taş taşıttırılıyordu. Onların canları her gün yüzlerce taşın altında heba olup gidiyordu. Eziliyorlardı. Ancak ne hikmetledir ki içlerinden birisi “Yeter artık!” demiyordu. Diyecek ne güçleri ne de akılları kendilerine yar bırakılmamıştı. Canı çıkarılana kadar çalıştırılan bu toplumdan hayatta kalma şansını elde edenlere yiyecek olarak ekmek ve üstüne de bira ikram ediliyordu. Ekmekle beraber karın tokluğuna devam eden kölelik birayla beraber düşünce uyuşukluğunu getiriyordu. Bu toplum elbette uyanamazdı. Taşı bırakır bırakmaz karnını doyurmaya koşuyor, sonrasında da birayla sarhoş oluyordu. Ayılır ayılmaz kendisini birkaç tonluk yeni bir taşın iplerini omuzlamış halde buluyordu.

Aradan asırlar geçti. İsrailoğulları’nın kaldığı yerden bizler, Firavun’un bıraktığı yerden idarecilerimiz görevi devraldılar. Ben de babam gibi onun bıraktığı yerden bu yükü aldım ve çocuklarıma da şüphesiz bu miras kalacak gibi… Ben inandığım yanlış kaderciliğin beni yönlendirmesine din adına sessiz kaldım. Bu, atalarımdan kalan mirastır. Ne miras ama; inkar etsem akidem bozulacak inkar etmesem firavunlara köleliğim devam edecek. Ben ne yapayım alimler böyle buyuruyor. Diğer büyüklerim gibi ben de belirlenmiş olan ekonomik köleliğe talim ederek nafaka bedelini alıyorum. Bu uygulamada asla belirleyicilik yönüm yok. Benim için her ekonomik kriz İsrailoğulları’nın her uyanıştan sonra taşıyacağı yüke benziyor. Ancak bizi tımarlamışlar bir kere. Her gün yapılan zamlara ve taze vergilere gıkımı bile çıkarmam. Ne ekeceğim, ne sökeceğim üstün güçlerce belirlenir. Kızımın ve eşimin ne giyeceği, okullara ve resmi dairelere hangi kılıkta gireceği onlar tarafından tanzim edilir. Allah’la kavgalı olanlar, çocuğumun başını açarlar, bense zalime sesimi çıkarmam ama ehven-i şer fetvasıyla daha büyük belaları savuşturmak için evladıma Firavun ve yandaşlarından daha büyük zulümler yaparım. Öf be… Doldum taştım. Yetiş sistem yetiş. Başka kimi çağırayım. Buraya kadar Allah’ı anmadım ki Ondan yardım isteyeyim.

Neyse sistem yetişti ve bana afyonumu ikram etti. Her dayağın arkasından yapılacak masaj köle toplum için şifa niyetinedir. Yirmibirinci yüzyılın medeniyetzedesi ben, ne buldum da Arşimet’in elindeki tasla hamamdan çıkışı gibi çıktım dersiniz? Milli heyecan ve milli gururu buldum.Yaşasın dünya kupası ve yaşasın milli takım. Çekilen acılar ve sıkıntılar bir anda unutuluverdi. Arka arkaya atılan goller ve geçilen turlardan sonra dertleri tükenmiş ve milli gururu şaha kalkmış, zulüm bitmiş ve beş kuruş için kapısında yalvardığı İMF katında itibarı artmıştır. Ne Mutlu Türküm Diyene… Halkın ve yöneticilerin fesat ve çaresizlik girdabında boğulmak üzere olduğu şu sırada beklenen mehdi bu olsa gerek. Galiba kafam çalışmaya başladı gibi. Zannederim bir şeyler anlamaya başladım. Bu, daha önceleri Firavun’un yaptıklarına benziyor.Uzun zamandan beri taş taşıdığımı unutuvermişim. Neyse ki sefalet ücretiyle ekmek alabiliyorum. Yorgunluğum ve açlığım geçti. Şimdi sarhoş olmalıyım ki düşünmeyeyim. Onu da verdiler. Milli takımın milli mücadelesi o biraların yerini çoktan aldı bile. Ben de o sarhoşlukla sokaklara döküldüm ve çığlıklar atıverdim. Yine sabah oldu ve ben önümdeki taşlarla yine çaresiz yoluma devam edeceğim.

Benim asrım budur işte… Modernizmin kölelik boyunduruğuyla birlikte omuzlarıma yüklediği borçları canım çıkana kadar taşıdıktan sonra ölmeyecek kadar -ki bulabilirsem- asgari ücretle doyuyorum. Akabinde beni biradan ve içkiden daha kör kötürüm sarhoş haline getiren hamasi ve heves dolu duygularla bir o yana bir bu yana hopladıktan sonra yatışıyorum. Gerçekten bu sarhoşlukla namaz olmaz. Olsa da fayda vermez. Çünkü ne dediğimizi bilecek halde değiliz. Sadece ne hale getirildiğimizin ibret vesikasıdır bunlar. Huşu içinde seyrettiğimiz doksan dakikalık maça ayırdığımız zamandan dokuz dakikayı bir ayeti anlamak için kullandık mı acaba? Taş taşımaya devam. Sarhoşluk bitti, taş devri başladı.

Çok mu karamsarım bilmem? Yine de yeni bir şeyler olmadı değil. Devletimiz dinle barışma noktasında birkaç merhale kaydetti. Müftülerimizin milli takım için yaptıkları duada bir sakınca görülmedi mesela. Gerçi bunlar 28 Şubat sürecini bin yıl yaşatmaya niyet etmiş MGK toplantısına nasıl yansır bilemem. Bunlara rağmen imamlarımız İstanbul’da topluca dua ettiler. Sıkıntılı zamanlarda bu başarılara muhtaç olduklarını söylediler. Devletimiz de buna hiç mi hiç gücenmedi. Allah’ın yardımını görüyorsunuz değil mi? Ne büyük lütfa mazhar olmuşuz. Özellikle müslümanların sorunlarını çok iyi bilen ve İslamda cinsel hayat adlı eseriyle bizi büyük bir dertten kurtaran Ali Rıza Demircan’ın titreyen seslerle yaptığı, İstanbul ve Trabzon müftülerinin de iştirak ettiği milli takımın zaferi ile ilgili dua çağrısına Allah, şüphesiz gerekli cevabı ahirette verecektir. Özellikle askeri sivil devlet erkanını karşısına alarak el açtırıp dua ettiren Trabzon müftüsünün  aklına inşaallah kitabın ayetleri gelir de bir dua da memleketteki okulların kapısında bekletilen kızlar ve öğretmenler için eder ve karşısındakilere bu zulmü bırakmalarını söyler. Ancak bu iş çok zor. O alanda atış serbest değil. Futbol olunca eliyle ve diliyle cihat(!) yapan bu zatlar başörtüsü olunca mazlumluklarından buğuz ediveriyorlar!

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak varmak istediğim nokta ahiret bilincinin yeniden inşası ve Allah’a karşı dosdoğru bir sorumlulukla yaşama çağrısıdır. Gördüğümüz manzara, yaratılışını unutarak hayatı sınırsızca israf etme gayretine soyunan insanın, aslında sadece ahirette değil bu dünyada da nasıl hüsrana uğradığıdır. Arka arkaya gelen peygamberler, her defasında bizi bu yanlıştan kurtarmak için çalıştılar. Yaşadığımız hayat da bizi bu gerçeğe götürüyor. Çocukluğumdan bu yana geçen süre, geceler ve gündüzler, güneşin doğuşu ve batışı, mevsimler, ağaçların yeşermesi bu değişimi bana anlatıyor. Şüphesiz ki bu hayat bir gün değişecek. Kitabı ne kadar okumasak da kainat kitabı bize bir şeyleri zorla okutur gibi. Her gündoğumu, yeni bir mucizeyi bana bildiriyor. Düzene sokulmuş kainat asla Allah’a isyan etmiyor. Beni düzene sokmak için indirilmiş kitaba uyarak ben de bu düzeni bozmamalıyım. Ne mutlu bu ilkelere boyun eğerek önüne getirilen zulmü inkar edenlere… Ne mutlu akidesini bozmadan ömrünü tamamlayanlara…

Cemal Çağlak – İktibas

 

Reklamlar

One thought on “Garabet

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: