Vahiy Savunması / Kuran Dışı Vahyin İmkansızlığı

MEHMET YAŞAR SOYALAN

Genel anlamda bütün vahiylerin, özel anlamda da Kuran vahyinin herhangi bir savunmaya ihtiyacı bulunmakta mıdır? Veya bugün özellikle Kur’an vahyi için söylüyoruz, savunmayı gerektirecek bir saldırı ile karşı karşıya mıdır? Bu kitabın yazarı, Kur’an vahyinin nazil olduğu ilk günden bugüne, hep bir saldırı ile karşı karşıya olduğunu inandığı için bu kitabı kaleme almıştır ve elinden geldiğince bir kitap çerçevesi içerisinde bu saldırıların dayandığı iddiaları çürütmeye çalışmaktadır. O Kur’an vahyine yapılan saldırıların en etkili olanının içten yani ona inandığını ifade edenlerden geldiğine inanmakta, hem mesajının hem de hedeflerinin bilinçli veya bilinçsiz karatıldığını düşünmektedir. Bu nedenle yaptığı savunma yapılan karartmayı kaldırmaya ve vahyin gerçek mesaj ve hedeflerinin gün yüzüne çıkarılmasına yöneliktir. Elbette “Kur’an vahyi herhangi bir saldırı ile karşı karşıya değil, O’nun herhangi birisi tarafından savunulmaya ihtiyacı yoktur, O”, esaret altına alındığını düşündüğümüz “torbalar veya kutular içerisinde işlevini yerine getirmektedir” diyorlarsa bu kitapta onları memnun edecek herhangi bir ifade yer almamaktadır. Ancak bu düşüncede olanlar, Peygamberimizin ve arkadaşlarının sağlıklarında Kur’an’ın hem mesajını hem de metnini sonraki kuşaklara ulaştırmak için yaptıkları çabaları anlamsız gayretler olarak görüyor olmalıdırlar. Ayrıca Müfessirlerin veya diğer ülemanın Kur’an mesajının doğru anlaşılmasına yönelik çabalarını da gereksiz buluyor olmalıdırlar.

Bilindiği gibi Kuran vahyinin yeryüzünü şereflendirmesinin üzerinden yaklaşık olarak bin beş yüz yıl geçti. Nazil olduğunda hem indiği bölgeyi ve bölgedeki o insanları hem de çevre bölgeleri ve insanlarını aydınlattı. Ama bu vahyin en temel iddiası, zaman ve sınır tanımadan tüm yeryüzünü ve içindeki akıl sahibi sakinlerini sonsuza kadar aydınlatmaya devam etmekti.

Ancak kendisine inandıklarını söyleyenlerin yaptıkları karartma yüzünden yeryüzünü gereği gibi aydınlatamıyor. Bu karatma kelimelerinin anlam kaymasına uğratılmasının yanında, yanlış uygulamaların kaynağı olarak gösterildiği için de böyledir.

İşin özü, Kitapta etraflı bir şekilde tartıştığımız gibi, yüzlerce nedenden dolayı ilk nesil/ilk muhataplardan sonra gelenler (geneli kastediyoruz), ya bu vahiyle ilişkilerini keserek, O’nu arkalarına attılar ya da O’nun kelime ve kavramlarının içini boşaltarak, sahip oldukları somut /zahiri veya batini bakış açılarına göre yeniden inşa ederek yorumlayıp, gerçekteki anlam ve hedefleriyle bağını kestiler . Böylece nurunun ve hidayetinin önünü tıkadılar.

Kur’an vahyinin gerçek mesaj ve hedefinden saptırılmasını ve bunun sonuçlarını bugün çok farklı alanlarda görmemiz mümkündür. Kur’ani herhangi bir kavramı, örneğin, hikmet kavramını, fısk kavramını, mescid kavramını, şefeat kavramını, sünnet kavramını, Risalet ve vahiy kavramlarını incelediğinizde bu kelimelerdeki anlam kaymalarını açıkça görebilirsiniz. Aynı sorunlar uygulamalara yönelik konular için de söz konusudur. Örneğin, kölelik, sadaka/paylaşma, miras, yönetim/istişare ve kadının toplumsal statüsüne yönelik ayetler için de söz konusudur. Tüm bu sapma ve yanlış uygulamalar ortaya koymaktadır ki, ilk neslin Kur’an algılamaları ile sonraki nesillerin Kur’an algılamaları ve algılamalara dayanarak ortaya koydukları uygumlalar arasında önemli farklılıklar vardır.

Bu farklılığın bizce temel nedeni Müslümanların sonraki dönemlerde sahip oldukları zahiri/somut ve batini/mistik anlayışlardır. Bu anlayışların kök ve budak salması da çevre kültürlerden devşirilen Kuran dışı vahiy anlayışı ile mümkün olmuştur.

İşte bu kitapta, Kur’an vahyi bu anlayışlara karşı savunulmaktadır. Çünkü mevcut İslam algılamamız bu anlayışlar üzerine bina edilmiştir. Kur’an ayetlerini de bu algılamaya göre okumaktayız. Böyle olunca, metin olarak okuduğumuz şey Kur’an olmakla beraber, onu zihinsel işleme tabi tutmaya başladığımızda, yani onu anlam sahamıza indirmeye başladığımızda anlamlarda oluşan buharlaşma onu gerçeğinden uzaklaştırmaktadır.

ÖNSÖZ’den…

Bu çalışmanın asıl teması, Kur’an dışı vahiy algılamasının Kur’ani bir temelinin olup olmadığının bir tespitini yapmaktır. Bunun için Kur’an’ın, vahiy ve resul öğretisinin ne olduğu konusunda bir anlayış geliştirmeye çalışılarak, Kur’an dışı vahiy iddiasının, bu resul ve vahiy öğretisi karşısındaki konumu ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bu bağlamda ilgili iddianın ileri sürdüğü deliller, özellikle de Kur’an ayetlerine dayanarak ileri sürdükleri iddialar tek tek ele alınarak, ilgili ayetler, siyak sibakı, konu ve Kur’an bütünlüğü, ayrıca nüzul ortamı da göz önünde bulundurularak cevaplandırılmaktadır.

Bu nedenle çalışmaya öncelikle; Kur’an’ın vahyedilmesi ile ilgili temel kavramlar ele alınarak başlanmaktadır. Bu terimlerin dildeki ve Kur’an’daki kullanımlarından örnekler verilerek, sözünü ettiğimiz anlayışla ilgisi araştırılmaktadır.

Bilindiği gibi Kur’an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması önem arzetmektedir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Dil bir süreç içerisinde oluşur ve oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir.

GİRİŞ’ten…

İkinci nesil ve arkasından gelen kuşak, Müslüman egemenliğinin İspanyadan Çin’e kadar çok geniş bir coğrafyaya yayılması karşısında bu bölge halklarını kendi inançları ve hayat algılamaları içerisinde eritip kaynaştıramayınca onlar yeni geleneklerin hayat algılamaları içerisinde kaybolup gittiler. Adı İslam olan ancak gerçekte eski kültürlerinin egemen olduğu hayat , Müslüman coğrafyayı bütünüyle istila etti. Bu süreçte etki ile tepki iç içe yaşadı

Müslümanların fehettikleri bölgelerde asimile olmaları, Arap kökenlilerde özellikle de bedevi geleneğinden gelenlerde bir tepkinin oluşmasına ve Arap asabiyesini canlanmasına neden oldu. Onlara göre herşey bozulmuş, ipin ucu kaçırılmıştı. Özellikle şehirlerdeki insanlar kendi köklerine yabancılaşmışlardı. Şehirleşme/medeniyet bozulmayı getirmişti. Arap geleneğinin ve Arap dilinin bozulmadan kaldığı tek yer ve çöller ve çöllerdeki vahalardı. Oralara medeniyet girmemişti. Araplar bu bu “yabancı” kültür içerisinde kaybolup gidiyorlardı. Bu algılamanın bir sonucu olarak “yabancı”olana tepki gösterilip çöl kültürü ve geleneği, başka bir deyişle Cahiliye gelenekleri ve onların hayat algılamaları kutsanmaya başlandı. Ve “bedevi kültürü” istenilir bir şey oldu . Gelenek ve dil, çöl insanının yaşantısı, dil algılaması ve konuşması esas alınarak yeniden inşa edildi.

Bu dil somut/zahiri anlatıma dayalı bir dildi. Arapça tüm kuralları ve lügatleriyle birlikte bu anlayış ve gelenek üzerine kuruldu. Sonraki dönemlerdeki bütün dini terminoloji de oluşan bu yeni yapıya göre şekillenmişti. Bu nedenle Kur’an’daki sembolik anlatımlar ve mecazlar somut anlatımlar olarak tefsirlerde yer almaya başladı. Arttık alimler/müfessirler/ fakihler bile olaylara sadece zahiri gözlüklerle bakıyorlardı. Şafii ve onu takip edenlerin yaklaşımlarında de açıkça görüldüğü gibi soyut bütün kavramlar, somut kavramlar olarak sunulmaya başlandı.

Bu nedenle “Allah arşa istiva etti “ ayeti somut bir olay olarak algılanmış, örneğin, İbni Teymiyye, minberden bir basamak inerek (işte böyle diyerek) istiva ifadesini somutlaştırmıştı. Bu nedenle bugün bile soyut bir çok anlatımı aynı şekilde somut ifadeler olarak algılamaya devam ediyoruz. Bunun bir yansıması olarak Peygamber gerçekten, fiziki anlamda miraca çıkmıştı. Melekler bir varlık olarak, bir cisme dönüşerek Allah’ın resulüne gelmişti. Allah kul Muhammed ile iki arkadaşın konuştuğu gibi konuşmuştu. Bunun için, eli, gayri ihtiyari olarak eşinin eline değen birisinin aptesini yeniden alması gerekirdi.

Bu algılama biçimi elbette burada durmadı. Kur’an dışı vahiy algılaması ile birleşince mevcut durum ortaya çıktı. İç içe girmiş çelişkilerin ve birbirini tetikleyen bozulmaların da ana nedeni oldu. Çünkü bu anlayış, vahyi sıradanlaştırdığı gibi Allah’ı da sıradanlaştırdı. Böylece her şeyin hakimi ve sahibi olan Allah, bu vahiy sağnağı sonucunda oluşan anlayışa sahip insanlar açısından, kutsiyetini ve yaptırım gücünü kaybetti. Çünkü vahiy bombardımanı altında kalan insanlar, bir noktadan sonra onu kanıksadılar ve önemsemez oldular. Bu önemsemezlik aynı şekilde ana kaynağa da yöneldi. Böylece vahyin yaptırım gücü de ortadan kalkmış oldu. Bu vahiy sağnağı sonucunda insanlar aynı yoğunlukta dünyevileşme krizine tutuldular. Abbasi ve Emevi dönemleri incelenirse toplumların aşırı şekilde dünyevileştikleri görülür. Mescitlere egemen olan “gulat”anlayışların bir yansıması olarak, sokaklar ve saraylar alabildiğine dünyevidir. Her şey birebir tecrübe edilerek yaşanmakta, ancak bir sonraki tecrübe her zaman bir öncekinden daha bir ben merkezci olmakta, dünyevileşmenin dozu biraz daha artmaktadır. Bedelini ödediğinizde kişilerin saf değiştirmesi çok sık raslanan bir durum olduğu için, dik duranların ve muhalif çizgisinde sebat eden alim sayısı hergün biraz daha azalmaktadır. Elbette, ekonomik ve askeri gücü elinde bulunduranların alıp satma imkanları da alabildiğine fazla olduğundan, bazen havuç bazen sopa göstererek istediğini istediği fiyata alabilmektedir. Bunun sonucu olarak güç ve otorite algılaması da büyük oranda değişmiştir. Mescitlerse bu gücü kutsama ve meşrulaştırma alanlarına dönüşmüştür.

Ekonomik, askeri ve siyasi gücü elinde bulunduranlar gerçek güç sahibi olarak tanımlanırlar. İlahi adalet; Allah’ın otoritesi ve iradesi gibi kavramlar ancak bu gücü daha da pekiştirmek için bir anlam ifade ederler. Bugünkü meşhur ifade biçimi ile, bunlar, hukukun veya haklının gücünü değil de, gücün hukukunu oluşturur. Hakim otoritenin gücünü temsil ederler. İnsanlar da hakim otoriteyi enselerinde hissettikleri oranda onun kurallarına tabi olurlar. Fırsatını buldukları her ortamda kuralları ihlal ederler. Çünkü yasaların yaptırımı ancak suç üstü veya şikayet halinde gerçekleşebilmektedir.

Bu durum insanların dünyevileşmeleri, herşeyi güç ve çıkar anlayışı içerisinde ele almalarının yanı sıra, sürekli farklı maskeler takan, ikiyüzlü, kimliksiz, kişiliksiz sürüler olarak ortaya çıkmalarına da neden olmuştur.

Önemli olan kitapların ne yazdığı değil, mevcut otoritenin ne dediğidir. Hukuk, gücü elinde bulunduranın kanaatidir. Tarih göstermiştir ki, bütün otoriteler kendi hukuklarını, kendi gerçekliklerini oluşturmuşlardır. Bu hukuk yapısı içerisinde Kur’an ve hadis, otoritenin hukukunu meşrulaştırma işlevi gören bir enstrümandan başka bir şey değildir. Otoritenin ağzından çıkan şey gerçek hukuktur. Gerekçesini bulmak, kılıfını hazırlamak bu iş için görevlendirilmiş, eli kalem tutan, ağzı laf yapan elamanların işidir.

Sonuçta çift taraflı bir dünyevileşme gerçekleşmektedir. Birisi her şeyi çıkara, hazza, paraya, güce endeksleyen anlayış, diğeri de münzevi hayata yönelen anlayıştır.

Mistik yapılanmaların ilk bakışta gayri dünyevi bir anlayışa sahip olduğu sanılır. Kıyametin ve son günün bir türlü gelmeyişi ve yapanın yaptığının yanına kar kalması, bu anlayışları bir bütün olarak bir hayat anlayışı olmaktan çıkarıp sadece bazı ritüelleri uygulayarak iç huzuru sağlamaya çalışan ve yalnızca kalbe yönelen bunu da sadece bazı virtlerle sınırlayan bir anlayışa indirgenmiştir.

Sonuçta mistik yapılanmalarda başka bir yoldan dolanarak dünyevileşmeyi gerçekleştirmiş oluyordu. Vahyin sıradanlaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum; iki tarafa da keskin bir bıçak gibi Kur’an’ın hedeflerini tümüyle geçersiz kılıyordu.

İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur’an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur’an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturuyordu.

Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur’an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur’an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu.

Aynı şekilde toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur’an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi.

İnfakı, yani paylaşmayı imanın en temel ilkesi olarak gören, bu nedenle malın/gücün belli tekellerde toplanmaması için her türlü prensibi ortaya koyan Kur’an gibi bir rehbere rağmen insanların en zenginleri ile en fakirleri hep bu topraklarda yaşayageldi. Yine bu yeryüzünün en zengin ve en verimli topraklarında insanlar hala açlıktan ölmeye devam etmektedirler.

“Bilmediğin şeyin peşine düşme; göz, gönül, kulak bundan sorumludur.”(17/36)diyen bir Kur’an’ın varlığına rağmen yüzyıllardır insanlar düşünmeden, soru sormadan, üretmeden, karşı çıkmadan, her türlü buyurgana hep evet diyerek yaşayageldiler. Ve ne Kur’an ayetlerine,ne kendi bedenlerindeki ayetlere, ne de yeryüzündeki ve gökyüzündeki ayetlere bakmadan, onları dikkate almadan, belki de hiç akıl etmeden yaşayageldiler.

Kur’an vahyi, Resul’u “çarşılarda gezen yiyip içen”herkes gibi olan, kutsal bir yanı bulunmayan bir insan olarak tanımlarken, Resul’e Kur’an dışında vahiy geldiğini iddia eden anlayış, onu bir melek konumuna çıkarıp kutsarken, aynı zamanda her şeyinin vahyin yönlendirmesi ve kontrolünde olması hasebiyle, onu iradesiz bir robot konumuna indirgediklerinin de farkında değillerdi. Bugün bile Resul’e ait olduğu iddia edilen(azıcık düşünülse böyle bir şeyin imkansızlığı hemen anlaşılıverecek iken) bir tek kılı görmek için insanların birbirini telef edercesine, birbirlerini ezmeye çalıştıklarına şahit olmak, bu kutsallığın hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir.

Kur’an, Resul’e itaati, getirdiği vahiy ile ilgili konularla (veya salt vahiy ile) sınırlarken, her sözü vahiy olan resul anlayışı bizzat Resul’un kendisinin vahiy olarak veya insan üstü bir varlık olarak algılanmasına neden oldu. Bu bağlamda onun her sözü, davranışı, iması, hatta susması bir vahiy olarak algılanıp mutlak itaati gerektirdi. Yalnız tüm bunlar Resul’un sağlığında değil ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra böyle anlaşılır oldu.

O, çevresindeki insanların bir dostu, bir arkadaşı, bir sırdaşı, Fatma’nın babası, Hasan ve Hüseyin’ in dedesi, Hatice, Aişe, Hafsa, Zeynep ve diğerlerinin kocası idi. Savaşta komutan, sivil hayatta bir başöğretmen ve adil bir yöneticiydi. İnsanlar onunla konuşur, tartışır, zaman zaman kendi fikirlerinin doğru olduğunu açıkça yüzüne karşı söylerlerdi. O, bunların hiç birinden alınmaz, tüm bunlara rağmen onları ilgilendiren her konuda onlarla istişare ederdi. Ancak vahiy algılaması değiştikten sonra bu anlayışlar da buharlaştı; O, her sözü, her eylemi bir ayet olan, melek veya ilah bir resule dönüştü. Artık O. parmaklarından pınarlar fışkıran, bir işareti ile ayı ikiye ayıran, dağların arkasında olanı gördüğü gibi geleceği de görüp bilen, insan üstü bir varlıktı. Ancak kendi sağlığında böyle olduğuna, bunları yaptığına dair hiçbir arkadaşının şahitliği olmadığı gibi, savaşlarda yaralandığı, bazı kereler mağlup olduğu herkesin şahit olduğu bir durumdu. Hatta eşine atılan iftira karşısında konuyu aydınlatan bir ayet gelinceye kadar aylaca susmak zorunda kalmıştı.

Vahyin sıradanlaşması, hem Resulün, hem de dinin olması gerektiğinden çok farklı bir şekilde anlaşılmasına neden oldu. Her şey doğallığını yitirip, kutsallık perdesi altında, totaliter ve dünyacı bir anlayışa dönüştü.

Oysa Kur’an nazil olduğunda, bireyleri, putların, tağutların, liderlerin, tabuların tasallutundan kurtararak onları özgürleştirmişti. Onlara atalarının dinlerin yanlış olabileceğini ve yanlışta ısrarın insanı köleleştireceğini öğretmişti. Soru sormanın, araştırmanın, araştırma sonucunda bulduğunda ısrarın, vefalı olmanın, fedakar olmanın, paylaşmanın gerçekliğini kavratmıştı. Ancak sonra her şey çığırından çıktı. Paylaşmak değil, üstüste yığmak, vefa değil inkar, fedakarlık değil ezmek esas alındı.

Peki, ne olmuştu da bunlar olmuştu? Ne olmuştu da Kur’an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”,”nasıl”,”niçin”,”kim”,”kimden”,”niye”,”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu?

Bugün bu soruların cevapları bulunabilirse, belki ip koptuğu yerden düğümlenebilir, yiğit düştüğü yerden kaldırılabilirdi. Belki filmi yeniden başa sarıp, şeridin koptuğu yerden sonrasını atlayarak, kopma öncesiyle günümüz arasında yeni bir köprü inşa edip, Kur’an’ın aydınlığını günümüze taşıma imkanımız olabilirdi. Belki o zaman, “ne olmuştu da böyle olmuştu” sorusuna cevap bulabilirdik.

Kur’an indiği dönemde, hem teorisi hem de pratiği ile tartışmasız ve en belirleyici bir otoriteydi. Bu, otorite olma durumu, ilk neslin toplumsal varlığını sürdürdüğü müddetçe devam etti. Peygamberin vefatından sonra zaman zaman, dünya işleri yüzünden birbirine düşmüş olsalar da Kur’an’ın yegane otorite olması konusunda hep aynı noktadaydılar, hedefleri konusunda da büyük oranda benzer anlayışlara sahiptiler. Ancak yaşamın sınırlı olması onların etkinliğinin de sınırlı olmasına neden oldu. İlk nesil devlet yönetiminden ve söz sahibi olma konumundan uzaklaştıkça toplum üzerindeki ağırlığını da kaybetti. Hem sayısal anlamda azınlığa düşmeleri hem de siyasal anlamda etkisizleşmeleri ve yaşanan olaylar, toplumsal dengelerin değişmesini ve toplumun önceliklerinin farklılaşmasını doğurdu. Kuşaklar arasında belirgin bir algılama farkı ortaya çıktı.

İnfakı, yani paylaşmayı imanın en temel ilkesi olarak gören, bu nedenle malın/gücün belli tekellerde toplanmaması için her türlü prensibi ortaya koyan Kur’an gibi bir rehbere rağmen insanların en zenginleri ile en fakirleri hep bu topraklarda yaşayageldi. Yine bu yeryüzünün en zengin ve en verimli topraklarında insanlar hala açlıktan ölmeye devam etmektedirler.

“Bilmediğin şeyin peşine düşme; göz, gönül, kulak bundan sorumludur.”(17/36)diyen bir Kur’an’ın varlığına rağmen yüzyıllardır insanlar düşünmeden, soru sormadan, üretmeden, karşı çıkmadan, her türlü buyurgana hep evet diyerek yaşayageldiler. Ve ne Kur’an ayetlerine,ne kendi bedenlerindeki ayetlere, ne de yeryüzündeki ve gökyüzündeki ayetlere bakmadan, onları dikkate almadan, belki de hiç akıl etmeden yaşayageldiler.

Kur’an vahyi, Resul’u “çarşılarda gezen yiyip içen”herkes gibi olan, kutsal bir yanı bulunmayan bir insan olarak tanımlarken, Resul’e Kur’an dışında vahiy geldiğini iddia eden anlayış, onu bir melek konumuna çıkarıp kutsarken, aynı zamanda her şeyinin vahyin yönlendirmesi ve kontrolünde olması hasebiyle, onu iradesiz bir robot konumuna indirgediklerinin de farkında değillerdi. Bugün bile Resul’e ait olduğu iddia edilen(azıcık düşünülse böyle bir şeyin imkansızlığı hemen anlaşılıverecek iken) bir tek kılı görmek için insanların birbirini telef edercesine, birbirlerini ezmeye çalıştıklarına şahit olmak, bu kutsallığın hangi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir.

Tedvin dönemi sonrasında oluşan yeni İslam anlayışı, Kur’an’ın açık beyanlarına rağmen, Allah’ın seçilmiş Resulü Hz Muhammed’e konuşmasının Kur’an vahyi ile sınırlı olmadığı ve Resulün kendi söz ve davranışlarının da bu konuşmanın bir eseri olduğu üzerine inşa edildiğinden bütün dini anlayış, sosyal siyasi ve ekonomik hayat Kur’an’dan çok Resule ait olduğu iddia edilen rivayetlerle şekillendi. Müslümanların davranışlarını ve ilişki biçimlerini Kur’an değil bu rivayet merkezli anlayışlar belirler oldu.

Çünkü, hem İslam coğrafyasının alabildiğine genişlemesi, bu nedenle farklı kültürde, farklı dildeki Müslümanların Arap nüfusunu geçmesi, dolayısıyla, bir Arapça probleminin ortaya çıkması, hem de teknik olarak isteyen her insanın Kur’an metnine ulaşmasının imkansız olması, Kur’an’ın belli kişiler/tekeller eliyle öğrenilmesini, okunmasını zorunlu kıldığından, bunların da genellikle namaz sureleri denilen küçük bir kaç sure ile sınırlı kalması nedeniyle, hem Arap hem de Arap olmayan nüfusun Kur’an ile iletişimi kesildi. Kur’an, öğrenilen, anlaşılan, yaşanılan bir metin olmaktan çıkarılıp sadece namazlarda belli sureleri anlamadan okunmak için ezberlenen bir namaz kitabına dönüştürüldü. Bununla da yetinilmedi, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, kültür ve dil farklılaşmasının etkisiyle, insanlar Kur’an’ı anlamak ve öğrenmek amacı ile okumak için Kur’an metnine değil, insanlara yönelmek durumunda kaldılar.

Ancak bundan daha önemli bir problem bu dönemdeki Kur’an’ın algılanma biçimiydi. Bilindiği gibi Kur’an, “Arapça bir kitaptır”, bu nedenle Arapça dil yapısı ve dil algılaması onun anlaşılması için hayati bir önem arzetmektedir. Çünkü Kur’an Arapça bir metin olduğu için Arapça dilinin algılama alanı çerçevesinde anlaşılmak durumundadır. Bu nedenle dilin algılanma biçimi ve eşyayı nasıl isimlendirdiği çok önemlidir. Çünkü insanlar, kendileri dışındaki dünyayı ana dilleri ile algılarlar. Dil algılamaları hem çevre algılamalarını hem de din algılamalarını şekillendirir. Aslında bunun tersi de doğrudur; insanoğlunun dil algılamasını içinde bulunduğu coğrafya, sosyal ve kültürel ortam belirler. Burada bir yumurta-tavuk, tavuk-yumurta ilişkisi sözkonusudur. Dil bir süreç içerisinde oluşur, bu oluşum durmadan oluşmaya devam eder. Ancak bu süreçteki hazır dil algılaması, o dili kullananların hayat ve eşya algılamalarını da yönlendirir. Toplumlar çevrelerinden etkilenerek o dile zaman içerisinde yeni bir renk verebilirlerse de, bu süreç bir insan ömrüyle kıyaslandığında çok yavaş işlediğinden birey hayatında bu değişikliğin fazla bir etkisi görülmez. Bu nedenle diller daima bireyleri şekillendirir. Hele kapalı toplumlarda bu değişim durağan denecek kadar yavaş işlediği için bireyin etkilenmesi çok daha belirgin olur. İnsan bu şekillenmenin ve oluşumun farkında olmadığı için, mevcut dil algılaması onun çevresini anlamlandırır.

İşte Kur’an’ın nazil olduğu dönemdeki insanlar da şehirlisiyle, köylüsüyle ve çölde yaşayanıyla herkes kendi dil algılamasına göre eşyayı tanımladıklarından, gelen vahiyle de bu çerçevede bir muhataplık oluşturdular. Çölde yaşayan bedevi kendi dil algılaması, şehirde yaşayan tüccar ve çiftçi kendi algılaması çerçevesinde gelen vahiyle bir iletişim kurdular. Ancak, bir metnin aynı anda iki farklı algılamaya birden hitap etmesinin zorluğu/imkansızlığı nedeniyle Kur’an, şehir dil algılamasını esas alarak kendi metnini inşa etmiş, çevre insanların bu şehirli dil ile iletişime geçerek Kur’an’ın mesajlarını içselleştirmelerini öngörmüştür.

Bu durum, şu ayetlerde açık bir şekilde ifade edilmektedir:

“Bu Kitap (Kur’ân), kendinden önceki kitapları tasdik eden, şehirler anası (Mekke) halkını ve çevresindeki bütün insanlığı uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahiret gününe iman edenler bu Kitab’a da iman ederler ve onlar namazlarına da devamlıdırlar” (6/92). “Böylece biz sana Arapça bir Kur’ân indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir” (42/7).

Kur’an’ın indiği dönemde, bölge halkının birlikte inşa ettikleri, üzerinde konsensüs sağladıkları ortak bir dil yapısı ve kuralları bulunmadığı için herkes kendi bulunduğu ortamın dil algılamasına uygun olarak gelen vahiyle irtibata geçmişti. Bunun bir yansıması olarak her kabile/topluluk Kur’an’ı kendi dil kuralları çerçevesinde okuyordu. İlk dönemde farklı okuma/teleffuz biçimlerine izin verilmesi bu ihtiyaçtan kaynaklanıyordu. Ancak sorun sadece okuma ve telffuz farklılığından ibaret değildi. Bir de eşyayı algılama sorunu vardı. Çölde yaşayan insanlar içinde bulundukları şartların bir zorunluluğu olarak zahiri bir dil algılamasına sahiptiler. Eşyayı bu gözle okuyup tanımlıyorlardı. Aynı sorun Kur’an’a ve İslam’a yaklaşımlarında da ortaya çıktı. Bu bağlamda bedevi kökenli insanlar sahip oldukları zahiri dil algılamaları dolayısıyla şehir merkezli bir dil algılamasını esas alan Kur’an’ın sembolik, soyut ve mecaz ifadeleri kendi dil algılamalarına göre yorumladıklarından bir çok sorunla karşılaşılmıştı. Bu dönemde ortak bir dil algılamasının olmaması sonraki dönemlerde sorunu kronik hale getirmişti.

Bilindiği gibi, dil ile ilgili ortak kurallar Kur’an’ın nazil olmaya başlamasından yaklaşık yüz yıl kadar sonra, üstelik çöl algılaması esas alınarak inşa edilmişti İnsanlar bir ölçüde Kur’an’ı zahiri Arap algılamasına göre okumak durumunda bırakılmışlar, bunun sonucu olarak toplumun Kur’an algılaması da köklü bir değişikliğe uğramıştı. Bu algılama biçimi, bugün için de Kur’an’ı anlamada temel bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Mevcut dil algılaması ile Kur’an gereği anlaşılmamakta, başka bir deyişle mevcut Arapça Kur’an dilini ve anlam sahasını yeteri kadar kapsayamamaktadır.

Bu soruna ek olarak, rivayet merkezli olarak inşa edilen anlayış, Arapça bilseler bile, insanların doğrudan Kur’an metnini alıp, anlamak için okumalarına imkan vermiyordu. Bu, hem Kur’an’ın ancak Tecvit kurallarına göre okunabileceği, dayatmasının bir sonucu olarak, müziksel/ritimsel bir okuma içerisinde anlam zaten kendiliğinden buharlaşıp devre dışı kalacağından, sadece müziksel ahenk söz konusu olmakta; hem de mevcut rivayet merkezli anlayışın bir yansıması olarak ortaya çıkmış bulunan, ‘muhkem-muteşabih’, ‘nasih-mensuh’ gibi tefsir ilimleri’nin bilinmesinin zorunlu hale getirilmesinin bir sonucu olarak, Kur’an’ın toplumun gündeminden çıkması/çıkarılması nedeniyle bu böyleydi.

Sonuçta ortaya çıkan İslam, Kur’an’a rağmen inşa edilen bir İslam idi. Bu İslam anlayışının iskeletini de Resule isnat edilen rivayetler oluşturuyordu. Bundan da önemlisi, Resule ait olduğu ifade edilen sözlerin, Kur’an gibibir vahiy olduğunun, bir iddia olmasının ötesinde imani bir gereklilik olarak kabul görmüş olmasıydı.

ARKA KAPAK YAZISI

İnsanı özgürleştirmeyi hedefleyen, aklı, vahyin rehberliğinde, yönlendiriciliğinde temel seçici ve belirleyici olarak gören Kur’an vahyi, zamanla yerini kaderci/cebriyeci anlayışlara terk etmek zorunda kaldı. İnsan özgürleşemediği gibi, Kur’an’ın her bir buyruğu ile bir halkasını kırdığı köleliği en son kaldıranlar arasında kendini İslami olarak tanımlayan yönetimlerin de olması işin traji komik yanını oluşturdu.

Aynı şey kadınlara yönelik uygulamalar için de söz konusuydu. Örneğin kadınların şahitliği kabul edilmezken, evlendiğinde veya boşandığında fikri sorulmazken, mirastan herhangi bir hak alamazken, Kur’an bir ilk adım olarak tüm bu ve benzer alanlarda onlara yeni haklar tanırken ve bu hakların daha da genişletilerek geliştirilmesini ön görmüş iken Kur’an’ın verdiği haklar bile ellerinden alınarak özellikle şehir merkezlerinde dört duvar arasına mahkum edildiler. Pencerelerden bakmaları bile fitne olarak algılanır oldu.

Toplumsal ilişkileri, ben merkezci ve totaliter bir anlayış içerisinde değil, istaşereye ve karşılıklı rızaya dayandıran, bunun içinde bir çok yeni hüküm getiren Kur’an’a ve bu hedefleri kendi hayatında bire bir uygulayan Resul’un örnekliğine rağmen toplumsal hayat hep buyurgan ve tepeden inmeci bir anlayış içerisinde yeniden dizayn edildi. Toplumsal hayatın bu yeni totaliter anlayışa göre akması sağlandı. Yöneticilerin kutsallığını reddeden ve Allah’tan başka bir kutsal kabul etmeyen bir anlayışa rağmen günümüze kadar (günümüz dahil) yöneticiler Allah’ın gölgesi olarak anılageldi

Ne olmuştu da Kur’an’dan başka vahiy kabul etmeyen veya vahiy denince aklına sadece ilahi kelam gelen insanların çocukları, torunları Resul’un her sözünü vahiy olarak algılamaya başlamışlardı. Hatta adına “veli”,”şeyh” denilen insanların bile sıradan bir dost gibi Allah ile konuştuğuna inanılır olmuştu. Vahiy algılamasındaki bu sapmanın kaynağı neydi? Bu insanları, kimler, yaşadıkları hangi olaylar bu kadar çok değiştirmişti? Babaları, dedeleri her şeyi “ne”,”nasıl”,”niçin”,”kim”,”kimden”,”niye”,”nereden” gibi sorularla anlamaya çalışırken, oğullar ve torunlar bunları, bir suç ve günahmış gibi, niçin ağızlarına almaya korkar olmuşlar, hatta zihinlerinden bile geçirmez duruma gelmişlerdi.? Ne olmuştu da böyle olmuştu? İşte bu kitap bu soruların cevabını aramaktadır.

Anka yayınları/Medrese Yayınları/İstanbul

www. ankakitabevi.com

tel: 0 212 514 53 54

Yazar iletişim: mysoyalan@fikriyat.net

myoyalan@gmail.com

Fikriyat

Reklamlar

One thought on “Vahiy Savunması / Kuran Dışı Vahyin İmkansızlığı

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: