Hılfu’l-Fudûl Nedir ?

Hakikatlerin en zor tebliğ edileceği dönemler kurtuluş uğruna insanların dikkatini başka noktalara çeken unsurların ayyuka çıktığı zamanlardır. Bu dönemlerde boyalı ve cilalı ambalajlarda sunulan sentetik çözümler hatanın asıl merkezini gözler önüne koymak yerine dikkatleri başka alana çektirme çabası içindedirler. Esas amaçları ise, değişimin merkezde yani özde değil de teferruatlarda olması noktasında olanca varlıklarını ortaya koyarak bir paratoner işleviyle asıl merkezi koruma çabası içinde olmalarıdır.

Bıkmış ya da bıktırılmış toplumların hayat serüveni içinde tanıştıkları ve ilk göz ağrıları olan demokrasi, işte bu tuzakları en ince ayrıntısına kadar kuran bir sistemdir. Metodu ise kötü olanı değil, kötü olan işi kötü uygulayanları değiştirme taktiğiyle hareket etmektir. Gayesi, bir avuç azınlığın refahı ve istikbali uğruna diktasını yaşatmaktır. Bu yola düşmüş veya düşürülmüş toplumların önüne koyulan tepside asla bu sınırların dışında bir oluşumu teklif etme hakkı bile yoktur. Böyle ortamlarda belirlenmiş demokrasinin, demokratik seçmeni olmanın dışında ikinci bir hakkınız olamaz. Olmadığı gibi seçmeme hakkınız bile ceza-yı mucibtir. Öyle bir hak ve hürriyet iadesidir ki tepsideki kokmuş yemeklerden illaki birisini yemek zorundasınız.”Bu bana dokunur ya da beni zehirler” dediğiniz taktirde “İnsanlık için en ideal çeşni!”olan bu bayatlamış artıkları inkarınızdan dolayı halkın dostları tarafından insanlık düşmanı bir avuç azınlığın müntesibleri olarak ilan edilmekten öteye gidemezsiniz.

Vahiy insanları asla bir yola zorla itelemez. Onun insanlara olan seslenişi sadece ve sadece bir çağrıdır. Hükümlerin içeriği asla sizi zorla iman ettirmek kaydı taşımaz. Kitaptaki mükellefiyetler ise yalnızca kendi iradesiyle bu yola girenlere bir yükümlülük getirmektedir. Kısacası insanlık için tekliften öteye bir hitap taşımayan ayetlerin çağrısı sadece öğüt almak isteyenlere bir yol gösteriştir. Evet, ilahi hitap bu durumu “Dinde zorlama yoktur”ayetiyle perçinlemektedir. Buradan kimseyi zorla iman ettirme gibi bir hakkımızın olmadığını ve bunun yasak olduğunu anlamaktayız .Ancak içinde yaşadığımız sistemin oluşturduğu hayat tarzını ve bunun uygulayıcılarını isteseniz de istemeseniz de zorla seçmek zorundasınız. Dinlerini zorlamayla ayakta tutan bu sistemlerde ister yolun ortasından ister solundan veya sağından yürüyün farketmez. Ama yürüyebildiğiniz kadar yürüyün… Aksi taktirde ümit kestiğiniz demokratik hayatın kafiri oluverirsiniz. Yürümelisiniz, bu yürüyüş hangi rotada olursa olsun mevcut sisteme kopmaz bir bağ ile bağlı olduğunuz müddetçe değişen bir şey olmayacaktır. Canınızın sıkıntısını her periyodik dönemde gidermek için elinize geçen fırsatta yapmış olacağınız operasyon ise sadece aletlerin değişimi olacaktır adetlerin değil… Her zaman böyle değil midir? Her zarar ve kaybın ortaya çıkışında aslan, kaplan, kurt ve çakal değil de kilisenin bahçesindeki yeşil çayırları dişleyen kafir eşekler mezbahaya gönderilir. Bunlar hayvanlar aleminin kurallarıdır. Sizler isterseniz bunları insanlar için düşünmeyin. Nihayetinde bir sonraki döneme ait kafir merkep, kervanın arasından bulunup çıkarılacaktır. Ancak zarar yerine kar ve varlık içinde şımaracak sermayeyi yakalayanlar ve birazını size aktaranlar karşınıza çıkmışsa, bu aslanlar geçidini ikide bir alkışlamaktan elleriniz çatlayacaktır. Evet, bu ortaya çıkarılan birileri her seferinde yapılan nöbet değişiminde yeni çıkarılacak birilerinin selefleri olmaktan öteye gitmeyecektir.

İnsanın insana yaşattığı bu mecburi yürüyüşte, başka yolların düşünülmesi dahi teklif edilemez. Böylece mevcudun içindekileri değerlendirmekten başka bir şans yoktur. Görüntü insanın sürgününden başkası değildir. Bu terbiye ediliş hali ne yazık ki beşikten mezara kadar okutulanlarla akide halini almıştır. Ancak beşikten mezara kadar, yaratan Rab adına değil de yaratılmışların adına okumaktan başka bir yol gözümüzden her daim esirgenmektedir. Çizginin dışına çıkıp yaratıcısı hesabına okumak isteyen öğrenciler ise ya sınıfta kaldı ya da okuldan atılıverdi. Çünkü bu yol “sana indirileni” değil senin için “sunulmuş bilineni” kabul etmenin yoludur. Onun için seçiminiz kralın zalim olup olmaması noktasında değil, iyi veya kötü vezir arasında tercihte bulunmanız noktasında başlamalı ve sonlanmalıdır. Yeter ki kral yaşasın. Nasıl olsa bir vezir gider bir vezir gelir. Dün şiir okuduğu için demir parmaklıklar arkasına gönderilen insanı bugün iktidarda görüyorsanız, ölmek üzere olan yahudi hastanın müslüman doktora razı olmasından başka bir manzara oluşmadığını anlayacaksınız. Çünkü kral, istese de istemese de bu vezire tahammül etmek zorundadır. Değişimin ne olduğunu bilmeyenlerin “değiştir değiştir” çığlıkları arasında değiştirmese kendisinin değişeceğini bilmektedir. Bu değişim herkesten daha çok kendi mevkiisinin yerini perçinlemiştir. Şimdi gözler kralda değil sadece vezirin üzerindedir. Bu gözlerin beklentisi ise dün sahip olduğu onlarca haktan sadece birini elde etmek için ağzını açıp bakmasından başkası değildir. Ne adalet ama… Parasını gaspedenin merhametine sığınarak kaptırılan bin liradan bir lirayı kurtarabilme adaletini sağlamak!… Şüphesiz ki demokrasiye bu kadar yalvarış ve yakarışlarla yapacağınız niyazın ardından belki de dün kaybettiğinizin bir kısmını önünüze koyacaklardır. Eğer imam-hatip liselerinin kapısından ileride resmi kurumlara girmemesi kaydıyla bir başörtüsü beratı alabilirseniz “İslamiyet’in yeniden inkişafını” kutlayabilirsiniz. Ancak düşünürseniz, bu bir zafer değil sadece ve sadece bir zillettir. Allah’ın vermiş olduğu hakların binde birini size lutfetmeleri sadece bu şekilde izah edilebilir. Tabii lutfederlerse…

Peygamberlerden hiçbirisi, Allah’ın insanlara verdiği hakları müstekbirlerden merhamet dileyerek ve onların hoşgörüsüne sığınarak elde etmemişlerdir. Şüphesiz buna mukabil onların tavırları zorbalık şeklinde de değildi. Onlar kuvvetli ve zayıf oldukları dönemde karşılarındaki zalimlere karşı pörsümüş, sinmiş, el açıcı bir tavırla çıkmamışlardır. İzzeti ve şerefi Allah’ın yanında arayanların çıkışları ve çabaları da izzet ve şeref dolu olmuştur. Bu oldukça önemlidir. Bu din imtiyazlı bir sınıfın önünde “Sandığınız gibi değiliz” anlayışıyla diz çökerek merhamet dilenmenin adı olmadığı gibi belirlenmiş ilkelerinden bir adım bile taviz vermeden ulaşılan menzilin adıdır. Hayattan mahrum bırakılan çocuğun gaddar babasına üç beş kuruş için gösterdiği liyakat tarzı tavırlar bu dinin kullara yüklediği hal ve hareketler olamaz. İçinde bulunduğumuz, bu değişmeden değişimi gerçekleştirme hastalığı bizim için belirlenen kaderi asla iptal etmeyecektir. İnsanların zanlarıyla oluşturduğu kurtuluş yolları ve buna bağlı olarak oluşmuş yönetim biçimleri bir grubun diğerlerini iflah değil iflas ettirme arzularından başkası değildir. İslam’ın dışındaki hangi sisteme bakarsanız bakın bunun karşısına çıkacak bir örneği getirmeniz mümkün değildir. Sistem aynı olduğu müddetçe onun uygulayıcılarının değişmesi değişim değil, sadece yürütmedir. Bu yürüyüş kimi zaman Ebu Cehillerin peşinde kimi zaman Firavunların peşinde olmuştur. Ancak hangisinin yolunda olursa olsun peygamberler yolunun tamamen zıddına gerçekleşmiştir. Şu soru aklınıza gelebilecektir: “Batıda uygulanan şekliyle varolan demokrasi gerçekleşirse ne olur?” Hemen söylemek gerekirse isyanın kaynağının doğu ya da batı olması farketmez. Ancak açıklayıcı bilgiler şüphesiz ikisinin de aynı markanın farklı ayaklara giyilen ayakkabıları olduğunu gösterecektir. Bugün Amerika ve Batı’nın demokrasisi sadece ve sadece kendi halklarınadır. Gelişmiş ülkelerin tarım alanı, petrol kuyusu ve maden ocağı olan ve bunun ucuz işgücünü temin eden halklara “Buyurun istediğinizi söyleyin” hakkını hiçbir sömüren demokrasi! uygun görmez. 12 Eylül cuntacılarına “Bizim çocuklar işi başardı “diyen demokrasi ve fırsatlar ülkesi! Amerika’nın bu gerçeği, demokratikliğinden bizim toplumlarımıza biçtiği fiyat değil midir? Siz gözünüzü Ortadoğu, Kuzey Afrika ve diğer İslam olduğunu söyleyen ülkelere çevirin. Hepsinin başında eli kanlı diktatör ve kralları göreceksiniz. Bunların saltanatlarındaki en ufak bir tehlike hesabına yapacakları kıyımlar bütün medeni, demokratik ülkeler tarafından mutedil karşılanır. Ancak bu demokratik toplumlarda, sahibi olduğu hayvana kötü davranan vatandaş mahkemelere çıkarılır ve ceza alır. Saddam Hüseyin bunun en bariz örneğidir. Bugün Batı ve Amerika tarafından insanlık düşmanı ilan edilen diktatör, dün sadece bir müttefikti. Oysa o dün de bugün de alçağın biriydi. Ancak dün sadece Batı’nın ve Amerika’nın alçağı olduğu için tehlikeli değildi. Ne ilginç değil mi bu özgürlerin izni olmadan bağımsız alçak bile olamazsınız. Diyebiliriz ki onların demokrasisi bizim krallarımıza ve diktatörlerimize, bizim krallar ve diktatörler de onların demokrasisine razı değillerdir. Ancak Allah bu ikisinden de razı değildir.

Aslolan değiştirmekten önce değişmektir. İnsanın görevi, her türlü yozlaştırıcı faktörü bir yana bırakarak yaratıcısının toplumları değiştirmek üzere seçtiği elçileri kendisine rehber edinmesidir. Çünkü tek kurtuluş yolu budur ve bunun dışındaki yollar sizin hesabınıza, başkalarına dünyalık otorite ve fırsat sağlama yollarıdır. Peygamberin yapmış olduğu çağrı yıllardan beridir var olan ve bu anlayışı destekleyen atalar yoluna kayıtsız şartsız teslim olmuş evlatların aklını başına getirmek içindir. Evet, ataların imtiyazlı ve şımarık çocuklarıyla, sokak çocukları haline gelmiş kitlesini mutlak hükümlerin altında toplamanın yoludur. Değişmesi gereken ise atalar yoluna bel bağlamanın biz kurtaracağı yanılgısıdır. Öyleyse atalarımızın bıraktığı ve içimizde çökelti haline gelmiş anlayışları terkederek “Nimet verilen elçilerin yoluna” dönmekten başka bir çıkar yol görünmemektedir. Her seferinde sırf boyası değişik diye aynı bayat yumurtaları yemek bizi bir sancıdan başka bir sancıya götürmektedir.

Şimdi kendi kendimize samimi davranarak şu soruyu soralım. Gerçekten her Fatiha okuyuşumuzda tekrar ettiğimiz “Bizi nimet verilenlerin yoluna ilet” duasına sadık davranmakta mıyız? Eğer buna “evet” diyebiliyorsak o zaman yaşantımızın ve sözlerimizin birbirini inkar edişine şahit olmak için dörtgözle bakmamıza gerek yoktur. Demek ki ilk işimiz birilerini değiştirmek değil kendimizi değiştirmek olmalı, her boyaya bulanmak yerine Allah’ın boyasıyla boyanmalı ve onun sapa sağlam ipini tutmalıyız. Şeytan’ın ve onun yandaşlarının pamuk ipliği gibi kopuverecek sahte kurtuluş yollarına bağlanmamalıyız. Yol, o adamların yolu değil peygamberlerin yolu, Allah tarafından belirlenen yoldur. Peygamberin bile belirlemediği sadece Allah’ın çizdiği yoldur. İşte bu yol yeryüzünün ıslahı ve Ahiret için geçerli bir hakedişe erişebileceğimiz yol, nimet verilenlerin yoludur. Bunun dışındaki yollar ise isyanın, susturmanın, gaspın, eziyetin, sömürmenin ve yeryüzünü cehenneme çevirmenin yoludur. Yeryüzünü kasıp kavurarak insanların hakkını Ebu Cehiller ve Ebu Süfyanlar gibi sömürerek sahte nimetlerle kendilerine bir yol tutanların ve bunu elde etmek için herşeyi mübah görenlerin yolu değildir. Adaleti emreden Allah asla bu ikinci tarza başvuranların ve ona yataklık edenlerin amellerini hesaba katmayacaktır. Sadece Ebu Leheb olmaktan kaçınmak yetmiyor. Onun karısı olmaktan ve onun hesabına odun taşıyarak ortalığın kasılıp kavrulmasına sebep olmaktan da uzak olmalıyız. İşte böyle… Sadece içimizde hissiyatın anlamlandırdığı bir peygamber kabullenmek yerine Kur’an’ın anlamlandırdığı peygamberi örnek almak zorundayız. Bir taraftan “peygamberimi çok seviyorum” iddiası diğer tarafta ise Darü’n Nedve’nin ve emsallerinin çağrısına olan koşu, bize sadece sonu ebter olan bir hayatı sürüklemektedir.

O, çizgisini baştan itibaren ayırmıştı. Yaratan rabbi adına okuduğu ve davet ettiği için yöneliş alanında yüzde yüz bir farklılık ortaya koymuştu. Bu uzlaşmaz yolun yalnızları olarak, sabır ve metanetle ama eğilmeden katettikleri yolda başarıya ulaşmışlardı. Üstelik kendisine altın tepside sunulan iktidarı Ebu Talip mahallesinde ki muhasaraya dönme pahasına reddetmiş ve arkadaşlarıyla aynı imtihanın içinde yer alarak bugünkü uyanık müslümanların! çizgisine benzemeyen bir tavır sergilemişti. Her fırsatta peygamberin sağına ve soluna koyulan güneş ve ay’ı O’nun nasıl terslediğini anlatanların, önlerine koyulan tımarlanmış iktidara balıklama dalışları ne kadar da uyumlu!.. Tarih bize Ebu Talib’in iman etmediği noktasında bir bilgi taşımaktadır. Ancak o bu haliyle peygambere olan bağlılığıyla “ben müslümanım” diyen birçok insandan daha büyük bir fedakarlık göstermiştir. Şurası da muhakkaktır ki İslam adına hamiliğe soyunanların içinde bulundukları hal iman etmeden ölen o adamın yanından bile geçemez. Bu akideyi bile yakalayamayanlardan bir koruyuculuk ve fırsat beklemek hangi aklın karı olabilir acaba?

Müslüman dünya, asırlardır inancından dolayı şiddetli bir sarsıntıya bireysel hareketlerin dışında maruz kalmamıştır. Bugün başına gelen rezaletler ve çektiği acılar inancından değil yozlaşmış inancındandır. Buna rağmen her toplumda sahiplendiği akidesini muhafaza etmek ve onu yaşamak için bir grup veya topluluk bulunmaktadır. Bu haldeyken tepelerinde dönüp dolaşan baskı ortamında daha derin bir soluk hesabına ne acıdır ki savundukları mücadeleden tavizler vermektedirler. Evet bu topluluk şiddetli bir sarsıntı görmedi. Mal ve evlat kaybına uğramadı. Bırakın can imtihanında yer almayı tırnağına bile diken batmadı. Ancak buna rağmen ufak bir rüzgarda harmanımızın göğe savrulacağı endişesiyle yükümüzü suya bırakıverdik. Batılın oluşturduğu tazyik bizi kötülükler içinde iyilik aramaya yöneltti. Ne yazık ki fıkıh da kendisini bu yola koydu. Baskı var mı? “O zaman hasmımı rahatsız etmeden kendimi tımarlamalıyım” düsturu ilkemiz oluverdi. Baş örtümüz yasaklandı mı ? Buyurun peruğa… İlahiyatların allameleri, ebcedci ve cifirci cenaha ateş püskürürken başörtüsünü gündeme sokturmayanlara karşı boynu bükük ve kutsayıcı tavırlarla yaklaştı. Ne yazık ki Allah’ın ayetleri az bir mal ve makam sevdasına kurban edildiği halde bizler cesur komünistlere cehennemi layık görürken korkak müslümanlara, hurisi ve oda sayısı azda olsa cennetten köşkler ayırmaya bir yol bulduk. O kadar yol bulduk ki Allah’ın bizler için çizdiği yolda az da kalsak sabrederek mücadele etmemizi gerektiren emirlere sırt dönerek “Efendim parmağımızı boyatmamızın sebebi bu hareketi Hılfı’l-Fudul olarak görmemizdendir” kervanına katıldık. Ama Allah’ın elçisi kendisine gelen ayetlerden sonra asla bu yollara başvurmadı. O, Abdullah oğlu Muhammed’ken bu örgütün içinde yer almıştı. Ancak Resulullah olduktan sonra onu hiçbir zaman bu tarz hareketlerin yanında görmedik. İşin daha ilginç bir yanı ise herkesin hakkını korumak ve zulme mani olmak isteyen Hılfı’l- Fudul, ne hikmetse Muhammed’in peygamberliğinden sonra onun uğradığı zulümlere ses çıkarmaz oldu. Niçin dün içlerinde yer alan arkadaşlarına bu kadar vefasız davranmışlardı? Evet bu sivil toplum örgütü Daru’n-Nedve’ye başkaldıranlara yardım yapmıyordu. İçkiyi bilim adamı kimliğinizle eleştirirseniz alkışlanırsınız. Ancak onu Allah’ın haram ettiği sözleriyle öne çıkarsanız kimse suratınıza bakmaz. Cevap sadece buradadır ve ilkeler Kureyş rejiminin gör dediğiyle sınırlanıyordu.

Kur’an’la tanışana ve onun hükümlerine boyun eğene kadar başka başka gruplarda adalet, yardım, fedakarlık hissiyle insanların ihtiyaçlarına koşmuş olabilirsiniz. Ne yazık ki bu süreçte iyilik yapmak istediklerinize bugüne kadar bin türlü eziyeti yapan sistem hiç hesaba katılmaz. Sistemle uğraşmadığınız sürece bu “İyi ahlakı geliştirme cemiyetine” de kimse ses çıkarmaz. Ancak vahiy geldiğinde peygamber ve onun takipçisi olduğunu söyleyen bizler için bütün bu yol ve yaklaşımlar artık nesh olmuştur. Resulallah’ın bir zamanlar içinde bulunduğu örgütte mücadele ediyor olması kendisine vahiy gelmeden önceydi. Ona ait olduğu söylenen “Bu gün de olsa aynı hareketin içinde bulunurdum” ifadesi çok ciddi hastalıklar içermektedir. Resulullah’ın savunduğu dava bu örgütün işlevini görmüyor muydu ki böyle bir şey söylemiş olsun? Belki sadece geçmişe yönelik bir hatıranın yad edilişinde o gün yapılanların güzel bir davranış olduğu düşünülmüş olabilir. Ancak artık inen ayetlerle her alandaki işler için hükümler belirlenmişken vahyin gündemde olmadığı bir dönemin arzusunu taşımak peygamber ve müminler için olacak şey değildir. Bugün içine düştüğümüz yanlışlara vahyin inmediği dönemi delil getirerek yöneldiğimiz uğraşlar batıla icazet çıkarma çabasıdır.

Ayetlerin inişi kararan geceye bir sırt dönüş ve ağaran sabaha da yüzümüzü çevirme fırsatıdır. Bugüne kadar insanlık küfrün karanlık dehlizlerinde kayboldu ve içine düştüğü labirentlerde hala çıkış yolu aramaktadır. Oysa üstümüze Allah katından uzatılmış sapasağlam ve tuttuğumuz taktirde bizi kurtuluşa eriştirecek bir ip indirilmiştir. Elimizi Allah katından gelen bu ipe uzattığımız halde hala geçmişten beri bağlı olduğumuz bağları hele ki iyi niyet uğruna tutmaya devam ediyorsak arada kalmış insan tiplemesinden başka bir varlık ortaya çıkaramayacağız. Unutmayalım, Allah’ın günleri geldiğinde kurtuluş sadece kendi katından gelen hükümleri tebliğ eden peygamberin yolundan yürümekle olacaktır.

Cemal ÇAĞLAK – İKTİBAS

Reklamlar

One thought on “Hılfu’l-Fudûl Nedir ?

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: