İnfak Nedir ?

Kur’ân-ı Kerîm baştan sona, Allah için infakın şart olduğunu belirten âyetlerle doludur. İlk vahiylerle birlikte insan hep, Allah tarafından kendisine verilenlerden bağışlamaya çağrılmıştır. Bununla gerçekleştirilmek istenen amaç, imanı kalplere iyice yerleştirip pekiştirmek ve mümin kişiliği olgunlaştırmaktır. İmana kavuşmuş insanın ahlâkî donanımını bütünlemek; salâhını gerçekleştirmek ve maneviyâtını güçlendirmektir:

“Sırf Allah”ın rızasını aramak ve kendilerinde olanı kökleştirip-güçlendirmek için mallarını infak edenlerin örneği, bir tepedeki güzel bir bahçenin hâline benzer ki, kuvvetli bir sağanak düşmüş de ona yemişlerini iki kat vermiştir; sağanak yağmasa bile bir çisenti düşer. Allah amellerinizi gözetiyor!” (Bakara sûresi, 2/265)

Burada infakın, onu yapan mü’min için, Allah’ın hoşnutluğuna erişmek özlemiyle ve yüreğinde taşıdığı imanı -ve sahibi bulunduğu ekonomik varlıklara iman ile bakışını- kökleştirmek amacıyla yerine getirildiği anlatılmıştır. Şu hâlde infak buyruğunun asıl hikmeti, ekonomik dengesizlikleri gidermek ve böylece sosyal düzeni ıslaha yönelik bir reform yapmaktan önce, bu neticeyi sağlayacak olan zihinsel dönüşümü gerçekleştirmektir. Mü’minin gönlündeki imanı güçlendirmek ve imanının bir ifadesi olarak onu Allah rızası için harekete geçirmektir. Çünkü o takdirde, sosyal planda istenen ıslahat bir sonuç olarak zaten gerçekleşme yoluna girmiş olacaktır.

İnsan, cömertlik eğilimi taşıyan ve bağışta bulunan bir varlık olarak dikkati çeker. Ondaki bu eğilimin, toplumu güçlendirdiği ve sosyal sonuçları bakımından çok önemli olduğu tartışmasızdır. Kardeşlik ve dayanışma belirten anlamı ile insanlar arasında güven ve kaynaşma sebebi olduğu ortadadır. Fakat tekrar edelim ki vahiy, bunun, imandan kaynaklanışına ve onu yansıtışına işaret ederek, özellikle bu temel görevi ile haiz bulunduğu vazgeçilmezliği vurgulamıştır.

İnsanın kendinden bir şeyler vermesi ve etrafına iyilik saçması, imanın bir ifadesi oluşu itibariyle, veren insanın maneviyatının pek çarpıcı bir göstergesidir. Onun, kendini, bencilliğe esir olmaktan kurtardığını, içindeki mal tutkusunu kırdığını ve Allah tarafından, onun eline -tasarrufuna- emanet edilen (Kur’ân’ın ifadesiyle yeryüzünde halef kılındığı) değerleri başkalarıyla paylaşarak onları da yararlandırmayı seçtiğini ortaya koyar. Hemcinsinin ıstırabına ve ihtiyacına ilgisiz ve duyarsız olmadığını ve sağlıklı bir bakışa sahip bulunduğunu gösterir. Bunu isteyerek -zevkle- yapan bir kimse kendini; mala, zenginleşme hırsına, güç ve itibar kazanma gibi beşerî eğilimlere, kısaca dünya hayatına ait bağımlılık ve tutkulara tâbi olmak basitliğinden özgürleştirmiştir. Asıl amacın bu olmadığını görmüş ve bu idrakin ahlâkî gereğini yaşayışına mal etmiştir. Bu da onun, Allah için nefsine hâkim olmayı başararak kendisini kurtuluşa ulaştıracak yola girdiğinin bir belirtisidir:

“… Her kim de nefsinin hırsından korunursa, işte felâh bulanlar (başarıya/kurtuluşa erenler) onlardır!” (Teğâbün sûresi, 64/16)
İmanlı insan, kendisinde bulunanların Allah vergisi birer emanet olduğunun bilincindedir. Nimetlerin, kendisinden kaynaklanmadığını bilir. Bir gün onları kaybedebileceğinin ve nasıl olsa sonunda onlardan tamamen kopacağının farkındadır:

“Hem Allah yolunda niye infak etmeyesiniz ki, göklerin ve yerin mirası zaten Allah’ındır (hepsi O’na kalacaktır)!” (Hadîd sûresi, 57/10)

Geçici dünya sürecinde o, kendisine Rabb’i tarafından verilmiş değerleri, nasıl ve nerede kullanması gerektiğinin önem taşıdığını anlamıştır. Onları kötüye kullanmanın utanç verici olacağını sezmiştir. Bu bakışını, imanının bir ifadesi olarak, her fırsatta iyilikleri hedefleyen eylemleriyle ortaya koymaktan hoşlanır. Bu yüzden, hemcinsinin mahrumiyet ve ihtiyacını, kendisi için çıkarılmış bir çağrı gibi algılar ve hemen karşılayıp gidermeyi gönülden vazife edinir.

Bu, sanki Allah’ın tutumunu andırmaktadır ve onun paralelinde kulun davranışına yansıyan bir güzelliktir. Allah’ın kendisine verdiklerini göz önüne getiren, yaptığı iyilikleri hatırlayan insanın, Rabb’inin bu lütuflarındaki kerem ve güzelliği düşünerek davranışlarında bu çizgi doğrultusunda kalmayı benimsemesi, Allah’a olan sevgi ve şükran hislerinin, somut anlamda gerçeklenen bir ifadesidir. Böylece o, bütün etkinliklerinde, mükevvenat üzerinde görünen ilâhî inayeti izlemeye ve onunla aynı yönde yürümeye çalışır. “…Ve Allah sana ihsân ettiği gibi sen de ihsânda bulun …” (Kasas sûresi, 28/77) buyruğunu izler. Ve bununla iman, insan kalbinde pekişerek sâbitlenir. Bu yüzden de, hep kendinden bir şeyler verme ve iyilikte bulunma, asıl, inananlarda imanı köklendiren ve onların manevî tutarlılıklarını destekleyen rolü ile önemlidir. Esas değerli olan, insanın bu bakışı özümsemesi ve ancak bu bununla donanımlı bir kişiliğin gerçekleyebileceği hayırlı üretkenliği, seve seve bizzat yüklenmesidir. Çünkü, toplum düzeyinde bütün olumlu değişimlerin odak noktasında insan vardır. Yapıcı rolün esas taşıyıcısı ancak odur ve insan tarafından özümsenmeyen hiçbir ıslah teşebbüsü, öngörülen başarıyı getirmez.

İslâm’ın infak çağrısı, zekat ve sadaka gibi kurumsal olanının dışında, çok geniş ve kapsamlı tutulmuş güçlü bir temel yönlendiriştir. Kur’ân-ı Kerîm’de, namazla birlikte, hemen daima infaktan, zekâttan ve tasadduktan söz edilmiş olması, bu maddî ibadetin önemini belirtmektedir. Başkasının ihtiyacını kendininkine tercihin (îsâr’ın) büyük erdem olduğu da ayrıca vurgulanarak hemcinsine ilgi ve iyiliğin, Müslümanlarda hakim tavır haline gelmesi öngörülmüştür. İnfakın iman ile bağlantısına sıklıkla atıf yapılarak en yoksul olanların bile, ellerindeki imkana göre bundan geri durmamaları istenmiş ve insanlar hep buna davet edilmiştir. Yapılan iyiliklerin sevabı katlanarak cömertçe karşılık göreceği de defalarca açıklanmıştır.
İnsanda iman ile başlayan köklü dönüşümün somut anlamda gerçeklik kazanması ve bütünlenmesi bakımından, Allah yolunda infak o kadar önemlidir ki, vahiy buna sıklıkla vurgu yaparken, insan salâhının nihayet onunla tezahür etmiş olacağını şöyle beyan etmiştir:

“Ve sizleri rızıklandırdığımız şeylerden, her birinize ölüm gelmeden önce bağışlayın (infak edin) ki, yoksa “Yâ Rabbi! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen, ben de böylece sadaka versem ve iyilerden (sâlihlerden) olsam” dersiniz. Oysa Allah hiç kimseyi eceli geldiğinde asla ertelemez. Ve her ne yaparsanız Allah haberdardır. (Münâfikûn sûresi, 63/10-11)
İnsan salâhının sadaka vererek, başka ifadesiyle, Allah yolunda harcama yaparak gerçeklendiğini ortaya koyan bu beyan, aynı zamanda, Allah yolunda harcamanın, Müslüman hayatında taşıdığı merkezî rolünü de işaret etmektedir. Şurası muhakkak ki, bu ve benzeri âyetlerde, insan için, yalnızca doğruluğu kesin olan bir gereklilik açıklanmış olmaktadır. Söz konusu olan, yönlendirme, teşvik ve bu amaçla yapılmış bir mübalağa değil, tamamen bir gerçeğin tesbit ve ihbarıdır.

“Sarp yokuşa göğüs verememek”

Kur’ân-ı Kerîm, bu idrakten uzak kalmış gâfil insanları şöyle tasvir etmektedir:
“Çoğaltma kuruntusu sizi (tutkuyla sarıp) oyaladı, “(taa ki) kabirlere varıncaya kadar!” “Hayır, hayır! (Öyle değil!) Yakında bileceksiniz!” “Hayır, hayır, bir kez daha! (Öyle olmadığını) Yakında bileceksiniz!” (Tekâsür sûresi, 102/1-4)

İnsanın bir açgözlülük saplantısı içinde yaşaması; sürekli daha fazla maddî servet ve daha çok konfor istemesi; doğa ve insanlar üzerinde daima artan bir güç ve nüfuz elde etme ihtirasına kapılması ve teknolojik ilerleme tutkusu ile hep tırmanan ve tatmini mümkün olmayan hırslar peşinde sürüklenmesi bu kabildendir. Çoğaltma kuruntusunun çeşitli tezahürleridir. Böyle bir insan, sahip olduğu maddî birikimiyle -malvarlığıyla- kalıcılık bulacağı zihniyetini taşır. Bu yüzden hep mal toplamaya bakar; onların üzerine titrer ve sürekli sayıp durur:

“Ki o mal toplar ve sayar durur onu, malının kendisini herhâlde ölümsüz kılacağını sanarak!” (Hümeze sûresi, 104/2, 3)

Hayata bu yaklaşımla bakan bir insanın ahlâkî kaygılar taşıması; manevî/ruhî sınırları ve hassasiyetleri tanıyıp onlara saygı ve riayet göstermesi beklenemez. Oysa insan, bu ilkel eğilimin kendisini esir almasına izin vermemek ve onu herhâlde aşmak durumundadır. Çünkü bunu başaramadığı takdirde yaratılış gayesine hizmet eden bir yaşayış çizgisine kavuşmuş olamayacaktır. Kur’ân-ı Kerîm böyle bir insanın sıkıntılı hâlini meâlen, “göğüs veremedi o akabeye” sözleriyle tasvir ediyor ki, “sarp yokuşu aşamadı” veya “onu tırmanmayı göze alamadı” demektir:

“Ama o göğüs veremedi o “akabe”ye/sarp yokuşa! (onu yarıp geçemedi)” “Bildin mi o sarp yokuş ne?” “Esir bir boyun kurtarmak (fekki rakabe),” “veya salgın bir açlık gününde yemek yedirmektir;” “yakınlığı olan bir yetime” “veya toza-toprağa bulanmış bir yoksula!” “Sonra iman edenlerden olup da, birbirlerine sabrı tavsiye eden ve birbirlerine merhameti tavsiye edenlerden bulunmaktır!” (Beled sûresi, 90/11-17)

Allah tevbeyi kabul eden, sadakaları da alandır

Kur’ân-ı Kerîm’in, insanın aslî ilişkisinin Allah ile oluşuna dikkati çeken hâkim üslûbu özellikle infak konusunda pek belirgindir. İnfak, sadaka ve zekat gibi kelimelerle adlandırılan ve karşılıksız bağışta bulunmayı ifade eden insan davranışı, gözlemlenen zâhirî yönü ile, veren ile alan taraflar arasında tamamen beşerî bir münasebet ve dünya hayatına ait bir iş olduğu hâlde; Kur’ân-ı Kerîm bu olayın kul ile Rabbi arasındaki aslî anlam boyutunu öne çıkarmıştır. Buna göre, bağış yapan mü’min, bu ameliyle yoksul kardeşinin ihtiyacını karşılarken aslında Allah’a bir sunumda bulunmakta ve Allah da bunu alan ve kabul eden hakiki muhatap olmaktadır:
“Bilmiyorlar mı ki, elbette Allah’tır O, kullarından tevbeyi kabul eden; sadakaları da alan. Ve ancak Allah’tır O, tevvâb-rahîm olan!” (Tevbe sûresi, 9/104)

Günah insanın Allah karşısında duruşunu bozan ve zora sokan yanlışıdır. Onun, iman ve dinî bilinç ile bağdaşmayan bir aykırılığa düşmesidir. Kul tevbe etmekle günahını itiraf etmiş, duruşunu düzeltme irade ve kararlılığını ortaya koymuş olur. Allah da tevbeyi kabul eder. Kulunun dönüş yapmasına ve kendisini düzeltme çabasına imkan tanır.

Sadaka da, aynen tevbede olduğu gibi, kulun Allah karşısında iman ve salâh ile duruşunu güçlendiren; bunu kayda geçirten ve temelde O’nun rızasını hedefleyen bir davranışıdır. Bu amaçla hemcinsine iyilik yapmak ve ihsânda bulunmaktır. Bu itibarla Allah’ın tutumunu izleyen ve onun paralelinde giden bir güzelliktir. Çünkü kullarına karşı Allah hep ihsânda (karşılıksız iyilik ve lûtufta) bulunmakta ve bu tutumuyla da onlara hoşnut olduğu istikameti göstermektedir. Yukarıda da geçmişti ama tekrar hatırlayalım ki, Kur’ân-ı Kerîm’de: “Ve Allah sana ihsân ettiği gibi sen de ihsânda bulun” buyurulmuştur.

Yaptığı bir yanlışlık sebebiyle pişman olan bir kulunun tevbesini Allah’ın kabul etmesi ile, bağışta bulunan bir kulunun sadakasını, sanki O’na sunulmuş da kendisi almış gibi karşılaması tam bir benzerlik arzetmektedir. Her iki davranış da, bunları yapan kullar hesabına iman ve istikamet eseri olan, ilâhî rıza için yapılmış bulunan sâlih birer iştir ve daima Allah’ın hoşnut olacağı çabalardır. Kabul edilerek O’nun katına yükselecek ve o yüce düzeyde yankı bulacak güzel işlerdir.
Hangi davranışlarda Allah rızası bulunuyorsa, kulunun o işinde asıl muhatabının daima bizzat Allah olduğu, kutsî bir hadiste de şöyle tasvir edilmiştir:
Ebû Hüreyre’den (r.a.) Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
Allahu Teâlâ Kıyamet Günü kullarına der ki:

-Ey Âdemoğlu Ben hasta oldum da hâlimi sormadın.
-Aman Yârabbi! Sen âlemlerin Rabbisin! Seni nasıl ziyaret edebilirim?
-Bilmiyor musun, falanca kulum hastalandı da onu ziyaret etmedin. Eğer onu arasaydın, Beni (lütuf ve ihsânımı) orada bulacaktın…
-Ey Âdemoğlu senden yemek istedim de, Bana bir şey vermedin.
-Yârabbi! Seni nasıl yedirebilirim?.. Sen Rabbi’l-âlemînsin.
-Falanca kulum yiyecek istemişti; eğer yedirmiş olsaydın, onun ecrini yanımızda bulurdun…
-Ey Âdemoğlu su istedim de vermedin…
-Aman Yârabbi! Sana nasıl su verebilirim? Sen bütün âlemlerin Rabbisin.
-Falanca kulum susamıştı da, su vermedin. Eğer verseydin şimdi onun ödülünü yanımızda bulurdun… (Müslim, “Birr”, 43)
Muhtevasında yedirme-içirme gibi bir infak çeşidine de işaret bulunan bu kutsî hadisin üslûbu Kur’ân-ı Kerîm’in açık beyanları ile paraleldir. Burada da, kulun Rabbi ile olan ilişkisi, onu ortaya çıkarmış olan dünya sürecine ait geçici mizansenin ötesinde, özü ve aslî yönü ile resmedilmiştir. İnsan davranışlarının görünen dış yüzünün arkasında saklı olan gerçek anlam boyutuna ve insan amelinin kozmik düzeydeki fonksiyonuna dikkat çekilmiştir. Amelin kul-Allah ilişkisi bağlamındaki esas anlamı gösterilmiştir. Böylece dünya hayatının geçici ortamına göre belirli şartlar dahilinde yürümüş ve tezahür etmiş olan insan eyleminin, uhrevî planda kalıcı olan gerçek yüzüne dikkat çekilmiştir.

Bu ifade tarzını yalnızca, insanları iyi işlere, güzel davranışlara, yardımlaşma ve dayanışmaya yönlendirme ve teşvik amacı güden bir üslûb, bir retorik meselesinden ibaret görmemek gerekir. Bununla kastedilen, onları sadece hayır için motive etmek değildir. Maksat gerçeğin aynen tasviridir. Esas gaye yalın gerçeğin olduğu gibi yansıtılması ve insan bilincinde iyice canlandırılmasıdır. Yoksa -hâşâ- sırf etkileme amacıyla gösterilmiş bir çaba ya da bir mübalağa elbette söz konusu değildir. Vahyin üslûbunu anlamada, onun tam olarak gerçeği yansıttığını esas almak yerine, yalnızca söz sanatlarıyla ilişkili teviller aramak zaten doğru olmaz.

Sevdiğimiz şeylerden infak etmeliyiz

İşte bu kadar değerli bir davranış olan infak, bağışta bulunanın içine sindiremeyeceği şeylerden değil, -kurbanda olduğu gibi- eldekilerin temiz ve kaliteli olanlarından yapılmalı ve onun gerçekte Allah’a sunulmuş olduğu böylece hatırlanmış olmalıdır:
“Ey o bütün iman edenler! İnfakı, gerek kazandıklarınızın ve gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın; kendinizin göz yummadan alıcısı olmadığınız fenasını vermeye yeltenmeyin ve Allah’ın ganî-hamîd olduğunu bilin!” (Bakara sûresi, 2/267)

Öyle yapın ki, Allah’ın size hiç muhtaç olmayan bir “ganî-hamîd” olduğunu bilerek davranmış olasınız. O size infakı gerekli kılarken ve bunu yapasınız diye yoksul hemcinslerinizi karşınıza çıkarırken; bunu, o fakirlerin ihtiyacını bambaşka yollarla giderme çâre ve imkanı olmadığından yapmıyor. Siz hayırlarla nasiplenesiniz ve manen nitelik kazanasınız diye böyle yapıyor. Bu imtihanı başarmanızı gözlüyor. İman ve istikametiniz böylece destek bulsun ve kuvvetlensin istiyor. Yoksa O, “ganî-hamîd”dir; ihtiyaçtan müstağni mutlak zengin olandır; bütün nimetlerin hakiki vericisi olduğundan bütün şükürlerin ve övgülerin de asıl merciidir. O’nun için çâre ve imkanlar sınırsızdır; hazinesi tükenmez ve kudreti sonsuzdur. Acizden ve destek ihtiyacından berîdir. Kerhen yapacağınız bağışlarla O’nu muhatap alamazsınız. Size muhtaç ve mecbur değildir ki… Sizi aracı kılmadan da, ya da siz hiç infak etmeseniz de, dilemesiyle, yoksullara bir çıkış yolu herhâlde yaratır. Şu hâlde bağışta bulunurken, onun gerçek alıcısı olan asıl muhatabınızın “ganî-hamîd” olduğunu hatırlayın da, elinizden geldiği kadar O’nun kabulüne layık sunumda bulunmaya özenin. O’nun katına yükselemeyecek işlere kalkışmaktan sakının. Ve amelinizin geri çevrilmesinden korkun…

Şu hâlde bağış yapan, bu davranışında doğrudan kendi hassasiyetlerini ölçü alsın; bizzat sevdiği şeylerden bağışta bulunarak gerçekten iyiliği kasdettiğini ortaya koysun. İnfakın konusu ve miktarı da; veren ve alan her iki taraf için kayda değer bulunsun ve gerçekten de bir ihtiyacı karşılasın. Bir işe yaradığı hissedilsin. Veren kimse hesabına biraz fedakârlık ifade etsin. Çünkü Allah için ihlâs bunu gerektirir. Kendisi hesabına gözden çıkarılmış değersiz şeyleri dağıtmak, belki bazı yoksul kimselerin birtakım ihtiyaçlarını karşılar ama, asıl amaç böylece gerçekleşmiş olmaz. Çünkü bu, sadaka veren ile onu alanın ihtiyaç algılamalarında ve standartlarında fark gözetmek demektir. Ve bağışta bulunanın, yoksul kardeşi ile kendisi arasında ayırım yaptığını gösterir. Oysa Allah rızasını ve sırf hayrı hedefleyen bir mümin, bu amaçla teşebbüse geçerken, kardeşliğe sığmayan böyle küçük hesaplara tenezzül etmez. Toplumda mevcut sosyal ve ekonomik farklılıkların sürüp gitmesine ve belki daha da derinleşmesine -dolaylı yoldan da olsa- yarayacak yaklaşımlardan kaçınır. Zira güdülen amaç toplumdaki dengesizlikleri gidermek, yeryüzünü ıslah etmek ve bunun için kardeşliğin gereğini fiilen ortaya koymaktır. Esasen erdeme ve büyük sevaba kavuşmanın yolu da ancak budur:

“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe siz birr’e eremezsiniz; mâmafih her ne infak eylerseniz, şüphesiz Allah onu da bilir!” (Âl-i İmrân sûresi, 3/92)
“Birr” kelimesi iyilik, çok iyilik, erdemlilik gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak takvâya yakındır. Bu âyet bir insanın gerçekten iyi sıfatını alabilmesi için, kendi sevdiği şeylerden Allah için bağışta bulunması gerektiğine dikkati çekmiştir. Gerçekten de kişi hayra yönelik harcamalarında bu noktaya gelmedikçe istenen fazilete kavuşmuş olamaz. Çünkü o, kendisi için istediğini başkası için de aynen istemedikçe, ayırım yapmaya devam ediyor demektir. Bu da sırf Allah rızası için yapılması gereken hayır işlerinde samimiyete gölge düşüren esaslı bir kusurdur.

Çok önemli bir başka husus da yapılan hayrın, o soylu kulluk tasarrufuna yaraşan zarafette bir tutum ile tamamlanması ve onu takiben edebe sığmayan hâllerden mutlaka kaçınılmasıdır:

“Bir tatlı dil, bir mağfiret, arkasına eza takılacak sadakadan daha iyidir. Allah ganî’dir, halîm’dir!” “Ey o bütün iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin! …” (Bakara sûresi, 2/263, 264)

Burada da sadakada asıl muhatabın Allah olduğunu özellikle vurgulayan üslûba dikkat edilmelidir. Kur’ân dili ile ifade edilen şudur: Allah ganî olan muhatabınızdır ve O kimsenin infakına muhtaç değildir. Ayrıca O halîm’dir, yumuşak davranışlıdır. Bağışlayan ve Eliaçık olandır. Bu yüzden de geniş yürekli, cömert kullarını sever; cimri ve ve aksi huylu olanları sevmez. İnsanlara durmadan, sınır tanımadan veren ve hatalarına rağmen onları defalarca bağışlayan Rabbinizi izlemeniz ve O’nun tutumunu benimsemeniz gerekmez mi? Bu duyarlılığı göstermezseniz hayır namına yaptıklarınız boşa gidecektir.

Allah bağış yapanın yolunu kolaylaştırır

İnsan dünya sürecinde şeytanın, ilâhî hidayete zıt yönde kandırma çabalarına sürekli muhatap olmaktan kurtulamaz. Çünkü dünya hayatı, şeytanın rolüne açık bırakılmış, vâdesi belirli geçici bir imtihan ortamıdır. Bu süreçte şeytan onu saptırmak için, duruma göre telkinlerini farklı kılıklar içinde güncellemekten hiç geri durmaz. Ne zaman bir hayır yapmaya niyetlense hemen onu caydırmaya kalkışır. İnfak etmenin insanı fakirleştireceğini fısıldar; böylece onu yoksul düşmekle korkutur. Cimriliği benimsetmeye çabalar. Onu bencil-hedonist bir yaşayış tarzına ve sıkılmazlığa çekmeye çalışır.

“Şeytan sizi fakirlikle korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik ediyor; oysa Allah, lûtfundan bir mağfiret ve fazla bir kâr vaad buyuruyor. Allah’ın kudreti geniş, ilmi çok!” (Bakara sûresi, 2/268)

Halbuki Allah insan için bir şeyi ahlâken gerekli kılmış ve ona bir vazife olarak göstermişse, o şeyin yerine getirilmesi, insanın kozmik geleceği bakımından son derece önemli olduğundandır. Bütün ibadetler ve sâlih davranışlar böyledir. Dünya hayatındaki olumlu rollerinin ötesinde kalıcı olan âkıbet mutluluğu için şart olan çabalardır. Şüphesiz infak konusunda yapılan ısrarlı telkin ve tavsiyeler de bunun içindir. Namazın ve zekatın yanı sıra, onları destekleyen bütün hayırlı çabaların insan âkıbeti üzerindeki kalıcı etkilerine şöyle işaret edilmiştir:

“Hem namazı doğru kılın ve zekatı verin; nefisleriniz (kendiniz) için her ne hayır takdim ederseniz, Allah yanında onu bulursunuz. Herhalde Allah bütün yaptıklarınızı görüyor!” (Bakara sûresi, 2/110)

Namaz olsun, kurumsal anlamda infak demek olan zekat olsun, benzeri birçok bölümde olduğu gibi bu âyette de emredilmiş ve aynı zamanda bunların Allah’a sunulmuş birer hayır olduğu da özellikle belirtilmiştir. İnsan nihayet Allah’a kavuştuğunda yaptığı bu kabil hayırların hepsini orada hazır bulacak ve onların varlığına tutunarak bir değer kazanmış olduğunu görecektir. Çünkü likâya doğru giderken eğer doğruya yönelmiş bir kimse ise, Allah onun yolunu kolaylaştırıp kendisini herhâlde başarıya ulaştıracak; aksi takdirde bütün çabasını boşa çıkaracaktır:
“Fakat kim bağışta bulunur ve sakınırsa (takva ile hareket ederse).” “Ve en güzel olanı (-vahyedilen Kur’ân’ı, İslâm’ı- iman ve tasdik ile) doğrularsa.” “Biz de onu kolay olan (yüsra) için başarılı kılacağız.” “Ve ama her kim ki cimrilik eder ve (kendini yeterli görür) istiğna gösterirse.” “Ve en güzel olanı yalanlarsa.” “Biz de ona en zorlu olanı (usrayı -azaba uğramasını-) kolaylaştıracağız.” “Yuvarlandığı zaman malı ona hiç yarar sağlamaz”
(Leyl sûresi, 92/5-11)

“… O ki, malını verir, temizlenip-arınır, kendisinde hiç kimsenin karşılığı verilecek bir iyiliği de yok (iken); ancak yüce Rabbinin yüzünü (rızasını) aramak için (böyle yapar) ve elbette o rızaya erecektir!” (Leyl sûresi, 92/18-21)
Bu âyetlerde, insanlarda bağışta bulunma ile, takva ve imanın birbiriyle yakından bağlantılı oluşuna işaret edilirken, bunların tam zıddında cimrilik, istiğna ve küfrün yer aldığı gösterilmiş; kimseye karşı bir minnet borcu bulunmadığı ve mecbur da olmadığı hâlde sırf kendisini arındırmak için gönüllü olarak malını veren müttakî bir kulun sadece Rabbinin rızasını kazanmayı hedeflediği resmedilmiştir.

Allah’a sunulmuş güzel bir borç

Kur’ân-ı Kerîm’de infak ve sadaka gibi hayra yönelik beşerî tasarrufların kul ile Rabbi arasındaki aslî anlam boyutunu pek hoş canlandıran ifadelerden biri de; güzel borç demek olan “karz-ı hasen” terkibi ile yapılan ve “Allah’a güzel bir borç takdimi”nden bahseden cümlelerde yer almaktadır. Bazen cihada fiilen ve/veya maddi imkanlarıyla katılıp destek çıkmayı; bazen de doğrudan sadaka, infak vb bağış ve yardım yapılmasını işaret eden bu ibareler, kastedilen hayırlı işin aslında Allah’a verilmiş güzel bir borç olduğunu belirtmektedir. Bu da sadakaların Allah tarafından alındığı ifadesini açan ve tamamlayan bir beyandır. Buna göre, kul yaptığı infak ile, gerçekte Allah’a bir borç sunmuş ve Allah da bunu kabul ederek geri ödenmesini bizzat üstlenmiştir. Böylece, işlediği bu sâlih amelinin karşılığında Allah onu, doğrudan kendisinden alacaklı olduğu bir konuma yükseltmiş; pek büyük bir pâye lütfetmiştir. Bir kul için Allah’tan alacaklı olmaktan daha ileri bir şeref; daha büyük bir güvence ve sevab bakımından daha vaadkâr bir kazanım düşünülebilir mi? İnsanı Allah katında başlıbaşına anlamlı ve değerli hâle getiren ve onun için pusuda bekleyen büyük tehlikelere karşı gerçekten siper oluşturan böyle bir pâye için bakın neler söz veriliyor:
“Eğer Allah’a bir karz-ı hasen arzederseniz, onu sizin için katlayıverir ve sizi de mağfiret buyurur; Allah şekûr’dur, halîm’dir!” (Teğâbün sûresi, 64/17)

Görülüyor ki, bu ve benzeri (2/245, 5/12, 57/11, 18, 73/20) âyetlerde, Allah’ın bu güzel borcun ödenmesini bizzat gerçekleştireceği ve iade ederken kat kat artıracağı; ayrıca bu hayrı yapan kulu için pek değerli bir ödül ve mağfiretini de vaad ettiği açıklanmıştır. Doğrusu bu sonuçlar, bütün gerçeklikleriyle ancak âhirette yakînen idrak edilecektir. Ama hayır için yapılmış harcamalar hakkında, bir de henüz dünya sürecinde iken gerçekleşeceği bildirilmiş pek hoş bir söz vardır:
“De ki: Hakikaten Rabbim kullarından dilediğine rızkı genişletir de, ona bir ölçüye göre de verir. Ve her neyi (hayra sarfeder) infak ederseniz, O onun yerini doldurur. Hem O rızık verenlerin en hayırlısıdır!” (Sebe sûresi, 34/39)
Bu yüzden infakta bulunmak, gerçekte malı eksilten bir tasarruf olmaz. Cenâb-ı Hakk, hayır için harcanana karşılık bir başkasını verir. Yerinin boş kalmasına razı olmaz da bir şekilde mutlaka doldurur. Sadakaları bereketlendirir; infak yönündeki etkinliği herhâlde semereli kılar; bunların güzel sonuçlarını ve akislerini yayıp artırır. Kendi rızası uğruna yapılmış güzel işlerin, sahibi hesabına bir mağduriyet sebebi hâline gelmesine izin vermez. Ve iyilik yapan, bundan hiç pişman olmaz. Yaptığı hayırların kendi lehine müşahhas sonuçlar doğurduğunu; işlerine bir bereket ve kolaylık getirdiğini, çok defa, henüz dünya hayatında iken bizzat müşâhede eder.

Tükenmez ticaret

İnfak edenlerin ilâhî hoşnutluğa kesinlikle kavuşacakları ve onların batmak ihtimali bulunmayan; hiç kesilmeyen/hep kazandıran bir ticaret (ticâreten len tebûr) bekleyebilecekleri açıklanmıştır:
“Evet, Allah’ın Kitabını okur/ardınca gider olanlar ve namazı kılıp kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de gizli ve açık infak etmekte bulunanlar, herhâlde öyle bir ticaret umarlar ki, hiç batmak ihtimali yoktur. Çünkü (Allah), ecirlerini (amellerinin karşılığını) kendilerine tamamen ödedikten başka fazlından onlara ziyadesini verecektir. Çünkü O hem gafûr, hem şekûr’dur!” (Fâtır sûresi, 35/29, 30)

Böyledir, çünkü ilâhî vahiy şunu göstermiştir ki, insan etkinliği, âhirette onun kişisel müktesebatını oluşturacak ve kendi varlığı üzerinde kalıcı olarak yansıyacaktır. Buna göre o düzeyde, kötülüklerin bir karşılığı olan kayıpların da kalıcı oluşu gibi, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıran bütün iyilik ve güzellikler, sahipleri lehine onların hüviyetlerini artık ebediyyen nitelendirmeye devam edecektir.

Zira uhrevî varlık planı dünyadaki gibi değişken ve geçici olmayacaktır. O planda -Allah’ın kötülükleri affı ve mağfireti ile olan tahavvül dışında- hiçbir şey silinmeyecek; iyi veya kötü hiçbir şey unutulma ya da kaybolmaya maruz kalmayacaktır. Herkes oraya, o ana kadar kendini gerçeklediği hâliyle intikal etmiştir. Orada artık dünyada şekillenmiş olan kimliklerde (sâlih iken bu vasfını kaybetmek ya da kötü iken salâh kesbetmek gibi) bir değişim ihtimali söz konusu değildir. Çünkü âhiret, ilâhî huzurda her şeyin müstahakkı olan yerini bulduğu bir gerçeklik ve ebediyet ortamdır. Allah ile karşılaşma ve O’na kavuşma (likâullah) düzeyidir. O düzeye varılmakla telâfi ve yenilenme imkânları artık tüketilmiş ve buna açık olan (şimdiki) süreçle ilgili vâde dolmuştur. Dünya hayatı fonksiyonunu tamamlamış ve bir daha tekrarlanmamak üzere geride kalmıştır. Aynı sürecin bir defa daha denenmesi -mücrimler çok istese de- söz konusu değildir. Zaman ve mekân kavramları değişmiş; belki çok farklı bir boyut kazanmıştır. Bu yüzden öte dünyayı bugüne ait kavramlarla anlamaya çalışmak yanlış ve yanıltıcı olur. Artık Kıyamet vuku bulmuş; yeni bir varlık planı yürürlük kazanmış ve farklı bir hayatiyet ortamı tezahür etmiştir. Bu büyük değişimden sonra ancak, yalın/kesin gerçeklik ile, -Allah’ın dilemesi dışında- bunun değişmezliği ve kalıcılık söz konusudur. Bu da, nihaî durumun açığa çıktığı ve yargının belli olduğu anlamına gelir. Onun idrakiyle herkes, o güne kadar hazırladığı ve bizzat taşıyıp getirdiği öz hüviyetiyle layık bulunduğu yeri kendisi belirlemiş ve hak etmiş olacaktır.

Allah katında -hâşâ- bir yanlışlığın vücut bulması; gerçeklenmiş bir durumun yok sayılması ya da o durumun tam karşılığı olan kesin hükmün yürümemesi esasen düşünülemez. İlâhî yasadan ve mutlak adaletten bir inhiraf tasavvur edilemez. Âhiret “dâru’l-karâr”dır, ebedî olarak karar kılınacak mekândır (Gâfir sûresi, 40/39). Şu hâlde o “karar yurdu”na iyilikler ve güzelliklerle nitelenmiş olarak dahil olmak hedeflenirken, bu güzel âkıbetin hazırlanmasında âyet-i kerîmede özellikle işaret edilen başlıca sâlih ameller arasında infakın da gösterilmiş bulunduğu hiç hatırdan çıkarılmamalıdır.

İnfak ile faiz bir arada olamaz

İnfakın nasıl bir tutum olduğunu daha iyi kavramak için, bu davranışın tam karşısında faizin (ribanın) yer aldığını unutmamak gerekir. Allah, kendi yolunda infakı emretmiş, bu anlamda özellikle zekat ve sadaka gibi ibadetleri farz kılmış; ama faizi kesin bir hükümle yasaklamıştır. Burada ilk planda şüphesiz, birbirine zıt bu iki davranışa ilişkin normatif bir düzenleme söz konusudur. Ancak infak emredilir ve faiz yasağı ortaya konulurken, iki tutumun bağlandığı ahlâkî ve yasal hükmün ötesinde, normatif düzeyi aşan bir gerçeğe özellikle işaret edilmiştir ki, asıl önemli olan da budur. Helâli, haramı belirleyen ve buyruğunu bildiren Allah, bunu yaparken, insanın bunlara ilişkin tutumunun varacağı âkıbeti de açıklamıştır. Buna göre sadakalar başarı ve gerçek anlamda kazanç getirecek; faiz ise perişanlıktan başka bir sonuca varmayacaktır:
“Allah ribayı mahveder de, sadakaları nemalandırır; hem Allah vebâl yüklenici ısrarcı kâfirlerin hiçbirini sevmez!” (Bakara sûresi, 2/276)
“İnsanların mallarında artsın diye verdiğiniz riba Allah yanında artmaz; Allah yüzünü (rızasını) murad ederek verdiğiniz zekât ise, katlayanlar işte onlardır!” (Rûm sûresi, 30/39)

İstikameti bilinen, öngörüleri belli olan tutarlı bir sosyo-ekonomik düzende hem faiz, hem de infak birlikte meşru olamazlar. Çünkü temelde zıt olan ve biri öbürünü daima etkisiz kılmaya çalışan bu iki çelişik tutumun, bütünlüğü haiz bir sistemde aynı anda yer bulmaları (geçerli olmaları) mümkün değildir. Bir tarafta insanı, elindeki imkanlarla iyilikte bulunmaya ve muhtaç hemcinsine bağış yapıp destek olmaya çağırmak; diğer tarafta, hemcinsinin destek ve yardıma olan ihtiyacını, ekonomik varlığını artırmak amacıyla kullanmasına izin vermek bağdaşmaz. Zira ihtiyaç ve zaruret olgusu, hayır için bir sebep ve bir vesile oluştururken; aynı şeyin fazladan bir kazanç fırsatı edinilmesi, bunu engelleyen bir istismardır.

Hayır ile sömürü, elbette bir arada düşünülmez. Çünkü ekonomik kaynak ve güç, Allah tarafından buna ihtiyacı bulunan insanın istifadesi için ortaya çıkarılmış; bu potansiyelin amacına uygun kullanımı ve paylaşımı sorunu ise, kendisi için ciddî bir sınanma konusu kılınmıştır. Allah’ın muradı ve rızası gözetiliyorsa yol bellidir; ihtiyaç karşılanacak ve harcama (infak) bu amaçla yapılacaktır. Güzellik, hayır ve bereket bundadır. Aksine, sahip olunan ekonomik varlık bizatihî sabit bir değer ve gerçeklik sayılıp gaye bilinir ve hep artırılmaya çalışılırsa, bu tercih, amaca ters bir saptırma ifade eder ve Allah’a isyandan başka bir anlam taşımaz. Şu bir gerçek ki, fiilen uygulandığında, infak faizin zeminini kurutur; faiz ise aksine, infak eğiliminin önünü keser ve nihayet onu büsbütün ortadan kaldırır. Eğer infak güzeldir ve gereklidir deniliyorsa, faiz zaten reddedilmiş demektir. İslâm’ın yaptığı da budur. Kendi kendisiyle çelişkiye düşmeyen bir düzeni gerçekleştirmek için elzem bulunan infak esasını net bir tavırla göstermek; sonra, bu yönlendirmeyi tamamlamak için tam zıddında yer alan faizi kesinlikle yasaklamak ve sağlıklı bir sosyo-ekonomik hayatı mümkün kılacak yolu böylece açmaktır.

Fazla olan aktarılmalıdır

Ekonomik kaynak ve gücün esasen ihtiyaç için ortaya çıkarılmış oluşu, infak konusunda temel ölçüyü de işaret eder:

“…. Yine sana soruyorlar, neyi infak edecekler? De ki: “Sıkmayanını!”…” (Bakara sûresi, 2/219)

Kur’ân-ı Kerîmde, müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın meâlinde “Sıkmayanını” sözüyle karşılanan “afv” kelimesi, Arapça’da affetme anlamına geldiği gibi; artanı, fazla olanı, salıverilip serbest bırakılmış bulunanı, kullanılmayanı, bu sebeple herkesin istifadesine açık bırakılanı, -belki fazla oluşu sebebiyle ihtiyacı aştığı için ya da darlık hâlini kaldırışı yüzünden- unutulanı, hatta gözden çıkarılan şeyleri de ifade etmektedir. Gerçekten de af; suçlunun cezalandırılmasından, onunla ilgili takipten ve bu yolda meşru talep haklarından, bir lûtuf eseri tamamen vazgeçmek ve böylece suçu bütün sonuçlarıyla birlikte unutup silmek demektir. Fakat bu kelime aynı zamanda, arttığı için kullanılmayan miktarı ya da ihtiyaca sarfedilmesi gerekenin ötesinde fazlalık ifade eden ekonomik varlıkları belirtmek için de kullanılmaktadır. Dikkat edilirse bu iki anlamda şöyle bir paralellik vardır; suçu affetmek, bir vazgeçme, bir gözden çıkarma ya da unutma eseri iken; aynı eğilim maldaki fazlalık hususunda da gözlemlenir. Artan maldan vazgeçilir; o, gözden çıkarılır ve unutulur. Böylece benzer eğilimlerin sonucu olan iki ayrı kavram aynı kelime ile ifade edilmiştir. (Yukarıdaki âyette geçen bu kelime Türkçe meâllerin birçoğunda “ihtiyacınızdan arta kalanını” ve “artanı” şeklinde karşılanmıştır. Gene afv kavramının yer aldığı A’râf sûresi, 7/95. âyetinde ise, aynı kelime; “nihayet çoğaldılar”, “taa ki çoğaldılar”, “her şeyi unutarak” gibi değişik cümleciklerle tercüme edilme yoluna gidilmiştir.)

Buna göre infak, bağışta bulunan kimsenin mallarından kendisini “sıkmayan” miktar ve türler için söz konusudur. Taa ki, onu yapan kimse bir sıkıntıya düşmesin ve böylece bir zorluğa uğramış bulunmasın. Hiç kimsenin, bizzat tüketmek/kullanmak ihtiyacında bulunduğu ekonomik varlıkları için böyle bir yükümlülüğü yoktur.

Tabii burada nelerin ve hangi miktarların ihtiyaca karşılık bulunduğu örfe göre belirlenmek gerekir. Tüketim alışkanlıkları ve ihtiyaç algılaması toplumun farklı kesimlerinde değişiktir. Bu hususta kişisel ve enfüsî (sübjektif) anlayışlardan da söz edilebilir. Fakat bunlar değil de, toplumsal düzeyde objektif ölçüyü gösteren örf temel alınmalı; toplum çapında kabullenilmiş olan anlayışa ve fiilî geçim şartlarına bakılmalıdır. Bu da ancak, şartların gözetilmesiyle, toplumun durumu ve ekonomik standardı gerçekçi bir yaklaşımla izlenerek tesbit edilecektir.

Zaten A’râf sûresinin 199. âyetinde örfe yapılan atıf, onun infaka esas olmak üzere, ihtiyacın ve onu aşan fazlanın hangi anlama geldiğinin tesbitine de ışık tutan bir kavram olarak işaret edildiğini düşündürmektedir. Çünkü âyet vergi tahsiline ilişkindir ve ilk cümlesinde yer alan “afv” kelimesi, Prof. Dr. M. Hamidullah’ın, Türkçe’ye de tercüme edilmiş bulunan Fransızca meâlinde (malvarlığında fazlalık oluşturan anlamında), “artan” karşılığıyla tercüme edilmiştir: “Artanı al (vergilendir) ve örfü emret, cahillerden de yüz çevir.”

Buna göre, “örfü emret, cahillerden de yüz çevir” ifadesi; artandan vergi alırken, artanın ne olduğu hususunda ölçü olarak örfü esas tut (örfü buyur) ve seninle bu veya başka konularda tartışma açmak isteyecek olan kendini bilmez cahillerden yüz çevir, onların seni doğru yoldan alıkoymalarına hiç fırsat tanıma, tarzında anlaşılabilir.

Türkçe Kur’ân-ı Kerîm meâllerinin hemen tamamında buradaki afv kelimesi suçu affetme, bağışlama anlamıyla karşılanmış; o zaman da “huzi’l-afv” “affı al” ibaresi: “Af yolunu benimse”, “Sen af yolunu tut”, “Affı iltizam et” vb zorlamalı bir tercüme ile dilimize aktarılmıştır. Oysa “al” demek olan “huz” kelimesinin burada, rahmetli M. Hamidullah’ın görüşü doğrultusunda; “artanı al” veya “(vergiyi) artandan al” tarzında anlaşılması çok daha kolay ve mâkuldur. Esasen ilk müfessirlerden İbn Abbas, bu âyeti “Onların mallarından münasip olan şekilde bizzat sen al ve keza bu mallardan sana getirdikleri takdirde al (tahsil et)” tarzında tefsir etmiştir. (Dr. Salih Tuğ, İslâm Vergi Hukukunun Ortaya Çıkışı, s. 22’de; Taberî, Tefsir -Mısır 1374- C. XIII, No. 15543’den naklen) Müfessir Elmalılı M. Hamdi Yazır ise, aynı âyetin tefsirinde afv kelimesinin bu anlamına atfen; “vergi alacağın zaman halka zorluk vermeyecek surette ve havâic-i zarûriyelerinden fazla olan emvalden al” (Hak Dini Kur’ân Dili, c: 4, s: 2356) açıklamasını yapmıştır. Kelimenin, gene vergi konusu ile ilgili olarak, Tevbe sûresi 103. âyetindeki kullanımı da bu anlayışı desteklemektedir: “Onların mallarından sadaka (vergi) al, …”

İnfakı besleyen bir ekonomi

Bize verilmiş bir tür nimet demek olan ekonomik varlık ya da değer, Allah’tan bir rahmet ve inayet eseri olarak insana bir şekilde ulaşmaktadır. Üretim ve ticaret ise, bunun için bir vesileden ibarettir. Üretim yapmak veya ticari faaliyette bulunmakla sadece, nimete kavuşmak için bir sebebe tevessül etmiş ve bir yol tutmuş oluruz. Kur’ân-ı Kerîm, üretim-hizmet-ticaret bağlamında cereyan eden insan etkinliğini, “Allah’ın fazlından (lûtfundan) nasip aramak” (62/10, 73/20) olarak resmetmiş; insana mal ve servet verilmiş olmasını, Allah’ın nimetinin; ona olan lûtuf ve iyiliğinin bir tezahürü olarak göstermiştir. Bu ise, izin veren, onaylayan (meşru kılan) ve hatta teşvik belirten bir üslûptur. İnsan bu bağlamda çaba gösterebilir ve göstermelidir. Rabbinin lûtfundan pay almak için çalışabilir ve çalışmalıdır. Ve bu, dünya sürecinde bir hayatiyet çabası olarak insan için gerekli kılınmıştır.

Ancak insan için bundan daha anlamlı ve önemli olan, onun nimete ilişkin tutumu ve bunu yansıtan bir gösterge olarak, özellikle Allah için infak yapıp yapmadığıdır. İhtiyacı için tüketirken israftan sakınıp, sonra da onun artanını muhtaç durumdaki hemcinsine aktarmayı başarıp başaramadığıdır. Öyle ki, nimetin kendisine Allah’tan bir lûtuf olarak ulaştığının bilinci ile hareket etmesi ve onu suiistimalden kaçınması da böylece belli olacaktır.

Çünkü insanın; üretime, hizmet arzına ve ticarete yönelik normal ekonomik etkinliği -aslında “Allah’ın fazlından (lûtfundan) nasip aramak” anlamına geldiği hâlde, o bunun bilincinde olmadığı zaman- tamamen nefsî sâiklerle ve seküler amaçlarla şekillenmiş olabilir; maalesef çok defa da böyledir. Oysa elindeki maldan -bir karşılık beklemeksizin- verirken aynı sâiklerin rol oynama ihtimali zayıftır; neredeyse yok gibidir. Zira verirken egosuna rağmen bir iş yapmakta; bu davranışını sıradan ekonomik etkinliği aşan bir düşünce, hayli farklı bir niyet ve heyecan ile gerçekleştirmektedir. Ve bu sebeple Allah için infak mahiyetinde olan harcaması ile o, olumlu sonuç ve yansımaları bakımından, sıradan herhangi bir ekonomik faaliyete göre; arkaplanı köklü ve soylu insanî hassasiyetlerle örülü, daha üretken, daha vaadkâr ve herhâlde daha yüksek düzeyde bir etkinlik ortaya koymuş olmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, infak bağlamında, bereket kavramıyla işaret edilen bu üretkenlik; bu davranışın imanla doğrudan bağlantısı yüzünden, elbette, üretim veya ticaretin ötesinde, yüce heyecanlarla yüklü, daha nitelikli ve daha verimli bir iş oluşundandır.

Aslında infakta da, üretim ve ticarette de, insan ihtiyacının Allah’ın izin ve rızasına uygun bir teşebbüs ile karşılanması söz konusudur. Ancak infak bu yönde doğrudan hedefe yönelik -karşılıksız- bir eylem mahiyetinde olduğu hâlde; üretim ve ticaretin insana hizmeti dolaylıdır ve bir bedel karşılığıdır. Ayrıca üretim ve ticarette Allah rızası gözetilebileceği gibi, nefsî sebeplerle veya seküler sâik ve amaçlarla hareket edilmiş olması da mümkündür. Bu ikinci ihtimal ise, hâliyle, amacı gölgeleyen; helâl hudutlarını zorlayan ve meşruiyet temelini sarsan çeşitli spekülatif davranışlara ve istismarlara açık bulunmaktadır. Kaldı ki, satınalma kapasitesinden mahrum olan yoksullar için talep hakkının bir işlerliği fiilen bulunmadığından arz alanı onlara zaten kapalıdır.

İslâm toplumunun iktisadî hayatı infak gayreti etrafında şekillenir. Fakir olanlar için, onların zaruret ve ihtiyaçlarının infak yoluyla doğrudan karşılanması, ekonominin işleyişini hareketlendiren ve kitlelerin üretim etkinliğine katılımını hızlandıran temel dinamiktir. Üretimi hedefleyen çalışmalar ve ticarî işler ise, sanki infaka daha zengin bir fon hazırlamak ve daima onu beslemek içindir. Ekonomik etkinliğin bütün amacı adetâ, infak imkanlarını artırmak ve ona daha güçlü kaynak sağlamaktır.

Esasen, insan ve toplum için daima önceliği bulunan, hep güncel olan konu, zaruret ve ihtiyacın mutlaka giderilmesidir. Mübrem olan ve hâliyle âciliyet arzeden bir duruma doğrudan el uzatılması ve ona serî çözüm getirilmesidir. Zaruret ve ihtiyaç bir vakıa ise, infak için inisiyatif kullanılması elbette, herhangi bir üretim faaliyetinden de ticaretten de daha öncelikli ve önemli tutulacaktır. Çünkü üretim ve ticaret zaten bunun içindir. Ekonominin hikmeti de bunu işaret etmektedir. Varlık ve kaynak, kişisel emellere ve nefsî kuruntulara alet edilmek için değil, Allah yolunda değerlendirilmek içindir. Bu hikmetle insanın tasarrufuna bırakılmış olup onun tarafından çok iyi kullanılması gereken müstesna bir imkan, bir fırsattır. Şu hâlde infakta tezahür eden ekonomik inisiyatif, önceliği ve değeri tartışmasız olan bir insanî vecibenin gereği bulunmaktadır

Mahmut Rıfat Kademoğlu – Fikri Takip

Reklamlar

4 thoughts on “İnfak Nedir ?

Add yours

  1. Allah razı olsun. insanların gerçekten hem kendini temizlemesi hem de toplumu bir nebze olsun rahatlatmak için infak yapmaya ihtiyacı var.keşke herkes bu yazıyı okusa…

  2. kim istemez’ki allah yolunda malını sarfetmeyi allah için birşeyler vermeyi ben çok isterim ama daha küçüğüm ben 16 yaşındayım allahı çok seviyorum ve onun için canımı vermeye hazırım bizi yaratan allah’dır o olmaa biz bugün burada olamazdık bu sitede emeği olan herkese çoooooooooooook teşekkür ediyorum

  3. ben bu siteyi yeni gördüm infak insanı rahatlatan insanın allah rızası için malını sarfetmektir bende malımı allah yolunda sarfetmek isterdim ama daha çok küçüğüm

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: