Recep İhsan Eliaçık ile zor meseleler üzerine röportaj

“8 Mart Dünya Kadınlar Günü”nünde kadına dönük şiddet, cinsiyet ayırımı tekrardan gündeme geldi. İslam’a isnat edilen kadınla ilgili birçok iddiayı İlahiyatçı Yazar Recep İhsan Eliaçık’a sorduk.

Recep İhsan Eliaçık Kimdir?


1961 Kayseri doğumlu. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde okudu. MTTB ve Akıncılar gibi gençlik örgütlerinde aktif görevlerde bulundu. Değişim dergisi kurucusu, halen Bilgi ve Düşünce Dergisi Yayın Danışmanı. “Söz ve Adalet” dergisinin yayın yönetmenliğini yapmaktadır. Arapça ve İngilizce bilmektedir. Yayımlanmış eserleri: ‘İtikat Üzerine’, ‘İslam ve Sosyal Değişim’, ‘Değişim Yazıları’, ‘İslam’ın Yenilikçileri’ 3 cilt, ‘Adalet Devleti’, ‘Yaşayan Kur’an Meali ve Tefsiri’.

 

  • Kadın, erkeğin sol kaburga kemiğinden mi yaratılmıştır?

 

 

Recep İhsan ELİAÇIK: Dünya dinleri arasında ilk insanın yaratılışı ile ilgili başlıca iki tasavvur bulunuyor. İlki Yahudi-Hristiyan geleneğinin ataerkil (erkek-egemen) tasavvuru, ikincisi de bazı uzak doğu din ve mitolojilerinde görülen anaerkil (dişi-egemen) tasavvur…

Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir.

“ATAERKİL” DÜŞÜNCENİN KAYNAĞI TEVRAT

Bu anlayış Tevrat’ta aynen şöyle geçer:

“Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu… Sonra ‘Adem’in yalnız kalması iyi değil’ dedi, ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.’ Derken Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem ‘İşte bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, etimden alınmış bir ettir’ dedi. Ona ‘kadın’ denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Tekvin; 2/7, 21-23).

Adem kıssası, Tevrat’da geçtiği şekliyle erkeğin (Adem’in) mutlak önceliğini ve egemenliğini öngörür.

Görüldüğü gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki yaratılış, erkek, kadın ve hayat tasavvuru gayet ataerkil ve karamsardır.

MİTOLOJİLERDE “ANAERKİL” DÜŞÜNCE

Kimi eski din ve mitolojilerde ise “yaratılış miti” tamamen anaerkildir. İnsanların topraktan doğuşu dişi doğurganlığının göstergesi olarak “tanrıça” kavramında belirir. Buna göre toprak, doğurganlık, verimlilik ve yaratıcılığı ile dişiyi simgeler. Hind kutsal metinleri Vedalar şöyle der: “Toprağa, annene doğru sürün” (Rig veda, x, 18, 10).

Keza bu mitolojilere göre ana tanrıça dişi olduğu gibi, yarattığı ilk insan da dişidir. Sümer teogonisine (tanrıların doğuşu) göre Tanrıça Nammu “gök ve yeri doğuran ana” ve “bütün tanrıları yaratan kadın ata” olarak tanıtılır. Nammu “ezeli deniz” demektir. Tüm canlıların yatağı olan “ezeli sular”, kadın doğurganlığı ile özdeşleştirilerek Tanrıça Nammu şeklinde ifade edilir.

Bu yaratılış mitosunun kendi “anaerkil” düzenini de doğurduğunu görüyoruz.

Bu düzende Anayer (matrilocation) kocanın, evlendikten sonra karısının ailesinin yaşadığı yere yerleşmesine dayalı evlilik düzeni demektir. Bugün o dönemlerden kalma sosyal düzen Hindçini’nin bazı bölgelerinde hala devam eder. Toprağın ve mülkün kadına ait olması, evin geçiminden kadının sorumlu olması, kadınların dünürcü olarak erkek istemeye gitmesi, erkeğin süslenerek “ana evinden” çıkıp kadının evine damat gitmesi vs.

Fakat zamanla bitki yetiştirmeye dayalı üretim düzeninin değişmesi, toprak ve suyun doğal yaratıcılığından kaynaklanan üretim mekanizmalarının yetersiz kalması, savaşların artması, bina, tapınak, yol ve kanal yapımlarının artmasıyla kas gücünün öne çıktığını ve tarihin sürekli kadınların aleyhine işlediğini ve egemenliklerini büyük ölçüde kaybettiklerini görüyoruz.

KUR’AN-I KERİM’DE KADIN TASAVVURU

Kur’an’ın, yukarıda kısaca özetini verdiğimiz ataerkil veya anaerkil yaratılış mitoslarını onaylamadığını görürüz. Keza zamanla adalet ve eşitlik kimin aleyhine bozulmuşsa ondan yana şeriatlar (hukuk vaazı) gönderildiğini, Kur’an’ın indiği çağa gelindiğinde durum iyice kadınların aleyhine bozulduğu için, kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetlerin tamamının kadınların lehine, onları korumaya ve haklarını iadeye yönelik olduğunu görürüz.

Kur’an şöyle der: “Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevc) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor.” (4/Nisa; 1)

Öyle anlaşılıyor ki ayet Tevrat’ta geçtiği gibi, Allah’ın önce tek bir erkek yaratıp onun kaburga kemiğinden kadını yarattığını değil; her ikisini birden “tek bir özden” yarattığını anlatmaktadır. Yani: İlk insan(lar) türünün simgesi olarak Âdem ve Havva’nın, karşı cinsler olarak tek bir özden “birlikte” varolması söz konusudur. Çünkü Kur’an ısrarla yaratılış söz konusu olduğunda “nefsi vahide” tabirini kullanıyor. Tek bir rahimden (özden) doğan biri erkek diğeri kız “yumurta ikizleri” bir fikir verebilir. Demek ki ilk yaratılan tek başına erkek veya kadın değil; her ikisinin de içinden çıktığı tek bir öz (nefs-i vahide) dir. Sonra bundan erkekler ve kadınlar çoğalıp türüyor.

Ayette geçen “nefs-i vahide” deyimine Adem veya erkek demenin bir manası olmadığı gibi “zevcehâ ibaresine de “Onun eşi (karısı)” veya “Onun eşi (kocası) demenin de bir manası yoktur. Bilakis bu “Ondan bir çift” manasındadır. Yani “Ondan (nefs-i vahideden) bir çift (zevc) yarattı.”

Demek ki “Ondan ‘zevc’ini yarattı” dan maksat, Adem’den Havva’yı, Havva’dan Adem’i veya erkekten kadını, kadından erkeği yarattı değil; “Ondan (nefsi vahideden) birbirine eş olarak bir çift yarattı demektir. Nitekim ayette cümlenin devamında erkek ve kadın tabirleri zaten ayrı ayrı kullanılıyor: “Sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan…” (4/Nisa; 1).

ERKEK VE KADIN AYNI “ÖZ”DEN YARATILMIŞTIR

Demek ki insan yaratılışının başlangıcı ne “ataerkil”, ne de “anaerkil” değildi. Allah ne güç ve kudret sıfatlarının (celal) tecellisi olarak önce erkeği, sonra da onun kaburga kemiğinden kadını yaratmış, ne de güzellik ve letafet sıfatlarının (cemal) tecellisi olarak önce kadını, sonra da ondan erkeği döllenmeden üreme (partenogenez) yoluyla doğurtmuştur.

Bilakis celal ve cemal sıfatlarının her ikisi birden (aynı anda, hemdem, senkronik) bir şekilde tek bir insanlık özünde (nefs-i vahide) tecelli etmiş ve erkek ve kadın aynı anda bu tek özden varlık sahnesine çıkmıştır. Yani “işin kökünde” denklik vardır. Tek bir rahimden (sevgi ve merhamet yuvası) biri erkek, diğeri kız ikiz çocuğun doğması gibi.

Erkek ve kadın arasında dengesizlik ve eşitsizlik tarih sahnesine çıktıktan sonradır. Zamanla çeşitli toplamlarda iş ve üretim biçimleri veya sosyal sistemler kadının aleyhine işlemiş ve eşitsizlikler ortaya çıkmıştır. Allah da ilk doğuştaki adalet ve eşitlik durumunu sağlamak için adaletin yolunu gösteren peygamberler göndermiş, şeriatlar (adaleti sağlamaya yönelik hukuk düzenleri) vazetmiştir. Bunlardan en sonuncusu da Kur’anla gelendir. Kur’an’ın kadın-erkek ilişkilerine yönelik hükümlerinin neden sürekli kadınlardan yana olduğu buradan anlaşılabilir. Maksat ilk yaratılış anındaki denklik durumunu yeniden tesis etmek, onu bir toplumsal sistem dâhilinde tezahür ettirmektir. Hak ve adalet mücadelesi bunun için vardır.

Kur’an kadını dövün diyor mu?

KUR’AN’DA “KADIN DÖVME” İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Bu konunun geçtiği ayetler Kur’an’da şöyledir:

“Şiddetli geçimsizlik yaşadığınız eşlerinizle önce oturup konuşun, olmazsa yataklarında yalnız bırakın, yine olmazsa bir müddet ayrılın. Barışıp anlaşırsa hala işi yokuşa sürüp bahaneler aramayın. Yücelik ve büyüklük Allah’a mahsustur; bundan hiç şüpheniz olmasın. Eğer eşlerin arasının iyice açılıp işin boşanmaya doğru gittiğini görürseniz tarafların ailelerinden birer hakem çağırın. Niyetleri gerçekten barışmaksa Allah niyetlerini boşa çıkarmaz. Allah her şeyi biliyor, her şeyi duyuyor; bundan hiç şüpheniz olmasın…” (Nisa; 4/-34-35).

Bu ayet kadınları “dövmeyi” emreden ayet olarak bilinir.

Yaptığım çeviride görüldüğü gibi ayette geçen [ve’dribuhunne] ibaresi “Onları dövün, vurun” yerine “Onlardan bir müddet ayrılın” olarak tercüme edilmiştir. Çünkü kelime bu anlama da gelmektedir.

Sözlükte kelime “vurmak, dövmek, yapmak, bırakmak, ayrılmak, göstermek, etmek, eylemek, koymak” vb. birçok anlama gelir. Bu kelime Arapça’nın “aspirin” gibi neredeyse her derde deva bir sözcüğüdür. Türkçe’deki etmek, eylemek veya İngilizcedeki ‘get’ sözcüğünü çağrıştırır.

Ayette geçen “nuşuz” ise “yükselmek, şişmek, ortaya çıkmak, meydana gelmek, ayağa kalkmak, normalin dışına çıkmak, isyan etmek, karı-koca birbirine karşı gelip kavgaya meydan vermek” demektir.

Türkçe’de aile mahkemelerinde sıkça kullanılan ve boşanma nedenleri arasında sayılan “şiddetli geçimsizlik” dediğimiz şeyle aynı manayı çağrıştırır. Burada kadından kaynaklanan şiddetli geçimsizliğin kastedildiği anlaşılıyor.

Görüldüğü gibi ayette geçen darb ve nuşuz sözcükleri Arap muhayyilesinde bu manalar etrafında dönüyor.

Keza (darabe) kelimesinin Kur’an’da “sefere çıkmak, bir yerden bir süreliğine ayrılmak, açmak, ayırmak” anlamında kullanıldığı yerler vardır: “Yeryüzünde ‘sefere çıktığınızda’ düşmanın üzerinize ani saldırı düzenlemesinden korkarsanız, namazı kısaltmanızda bir sakınca yoktur” (Nisa; 4/101)… “Sonra Musa’ya şöyle vahyettik: Kullarımla geceleyin yürü, onlara denizde kuru bir yol ‘aç’, yakalanırız diye korkup kaygılanma.” (Taha; 20/77).

Şu halde “Kadınları dövün” ayeti olarak meşhur olan bu ayet, “İkişer, üçer, dörder…” ayetinin evliliklerin giderek çoğaltılmasını değil giderek azaltılmasını amaçlaması gibi, kadın dövme olaylarının terk edilmesini amaçlamaktadır…

HZ. PEYGAMBER EŞLERİNE EL KALDIRMADI

Hz. Peygamberin “Bütün gece, Muhammed ailesinin etrafında her biri kocasından şikâyet eden yetmiş kadın dönüp dolaştı. Hâlbuki sizler, o kadınlarını dövenlerin hayırlılarınız olduğunu göremezsiniz.” (İbni Mace, Ebu Davud) hadisinden de anlaşılacağı gibi, o dönemde de kadınlar dövülmektedir. Artan şikâyetler üzerine inen ayetlerde, dayak başta olmak üzere şiddeti yegâne çözüm yolu görenler bu işten vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.

Zaten kadınlarını dövmekte olan, bu yüzden de koşup peygambere gelen ve bütün gece onun evinin etrafında şikâyetlenen “mağdur” kadınlar için, bir de gelen ayetlerde “Onları dövün, dövmeye devam edin” denir mi? Olacak şey midir? Bu, Kur’an’ın daima mağduru koruyup kollayan ruhunu anlayamama vardır.

Oturup konuşmadan, bir müddet yatağını veya odasını ayırma gibi gayet insanî yöntemlere başvurmadan, tek bildiği “Karnından sıpayı başından sopayı eksik etmeyeceksin” olduğu anlaşılan o günkü Arap toplumunu medenîleştirmenin amaçlandığı apaçık ortadadır.

Bu ayetten sonra ne gibi gelişmelerin olduğuna baktığımızda, bizzat Hz. Peygamber’in ömrü boyunca evli olduğu hanımlara tek bir kez bile el kaldırdığını göremiyoruz. Bir ara hanımlarıyla sorun yaşayınca önce onlarla konuşmuş, sonra yatağını ayırmış ve bir müddet (iki ay kadar) onlardan ayrılmıştır. Sonra anlaşma sağlanınca tekrar dönmüştür. Ayete verdiğimiz meal onun bu uygulamasına da dayanmaktadır.

Yine ayette geçen (darb) kelimesine vurma manası verilince, bunu yumuşatmak için kılı kırk yaran “utangaç” yorumlar yapıldığını, sonunda bunun artık bildiğimiz anlamda “evire çevire dövme” olmaktan çoktan çıktığını görüyoruz.

Örneğin “Etki ve iz bırakmayacak, kemiğini kırmayacak, herhangi bir uzvunu çirkinleştirmeyecek, dürtmek ve benzeri şekilde olacak… (Kurtubi), peş peşe aynı yere vurulmayacak, güzellik mahalli olan yüze vurulmayacak, kırk vuruştan fazla olmayacak… (Şafi), asla ölümüne sebebiyet vermeyecek, kamçı ve sopa ile olmayacak, bükülmüş mendil gibi bir şeyle olacak…” (Razi) vs.

Şimdi ister istemez mantık şu soruyu sordurur: Bir adam sinirli bir halde bunlara nasıl dikkat edecek? Eğer böyle olacaksa dövmenin caydırıcılığı kalır mı? Bu, bir anlamda “dövmecilik oynama” gibi bir şey olur.

Böyle yapmak yerine, kelimenin içeriğinde zaten varolan “bir müddet ayrılma, ayrı kalma” (boşanma değil, henüz boşanma yok) manası verilmeye neden yanaşılmıyor? Üstelik dövmenin hiç de hayırlı bir şey olmadığını söyleyen yığınla rivayet ve görüş varken… Bizzat Hz. Peygamberin kendisi “bir müddet ayrılma” olarak uygulamışken… Hiçbir zaman hanımlarına tek bir “fiske” bile vurmamışken…

BEŞ AŞAMALI ÇÖZÜM PLANI

Şu halde tıpkı evlenme, içki, zina ayetlerinin aşama aşama ve belirlenmiş bir hedefe doğru gitmesi gibi, şiddetli geçimsizlik yaşayan ailelerin nasıl tekrar anlaşacağını düzenleyen bu ayet de, “kadınlarını döven” her hangi bir toplumu aşama aşama dövmeden vazgeçirip önce konuşarak, anlaşarak, ikinci olarak olmazsa (ev içinde) yatakları/odaları ayırarak, üçüncü olarak o da olmazsa bir müddet (evden) ayrı kalarak, dördüncü olarak, oda olmazsa aile büyüklerinden hakemler devreye sokarak, beşince olarak nihayet boşanmayı da bir yol olarak göstererek, onu da iki ile sınırlandırıp üçüncü bir geri dönme hakkı da vererek harika bir yol yordam gösteriyor.

Bugün şiddetli geçimsizlik yaşayan bir ailenin arasını bulmak için devreye giren birisi, akl-ı selim ile düşünse bundan daha güzel bir yol yordam bulabilir mi?

Şiddetli geçimsizlik yaşayan aileler için yukarıdaki “beş aşamalı çözüm plânının” sadece Müslüman aileler için değil, bütün insanlık aileleri için evrensel çözümler önerdiğini söyleyebiliriz. Zaten dünyanın neredeyse tüm medenî hukuk mahkemelerinde uygulanmaya çalışılan bundan başka bir şey midir?

 

  • İslam’da cariye var mı?

 

 

CARİYELİK CAHİLİYENİN DEĞERİDİR

ELİAÇIK: Cariye o günkü Arap toplumunda vardı fakat İslam’da yok. Aynı şey “kölelik”, “çok eşlilik”, “kadını dövme”, “kadını erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış bilme” vs. için de geçerlidir. Bunlar Kur’an’ın indiği toplumun yaygın gelenekleriydi. Sahabenin çoğu da bunları yapıyordu. Fakat Kur’an böylesi bir topluma hitabederek dönüştürücü bir işlev üstlendi. Kadınların durumunu iyileştirmeye yönelik birçok reform başlattı. Fakat Arap toplumunun o günkü yapısı buna direndi, hala da direniyor. Örneğin İslam’da cariyenin olduğu söyleniyor, yanlış… Köleliğin kaldırılmadığı söyleniyor, yanlış… Kadının dövülmesinin emredildiği söyleniyor, yanlış… Çok eşliliğin tavsiye edildiği söyleniyor, yanlış… Bütün bunlar Kur’an’ın daima mağduru ve mazlumu koruyup kollayan ruhundan bihaber yaklaşımlardır. O günkü toplumda mağdur kadınlardı, o halde Kur’an’ın bütün kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetleri mağdur olan kimse ondan –o toplumda kadınlar- yanadır. Bu benim için bir tefsir ilkesidir ve hiç şaştığını görmedim. Cariyelik de böyledir.

KUR’AN’DA CARİYELİKLE İLGİLİ AYETLER

Kur’an’da geçen “meleket eymanuhum” kavramını “cariyeleri” olarak yorumlayanlar yanılıyorlar. Bu kavramın cariye manasına yorulması hem beyhudedir hem de Kur’an’ın ruhundan habersiz olmak manasına gelir. Şu halde birçok meal ve tefsirde “cariye” olarak yorumlanan bu kavrama baktığımızda “Sağ ellerinizin sahip olduğu” anlamana geldiğini görürüz. Bu deyimle iki mana kastediliyordu:

1. Veli, şahitler vb. meşru şartları yerine getirerek nikâh sahibi olmak
2. Savaş sonucu esir kadınlara sahip olmak…

Yani ister hür ister esir böyle “meşru nikâh sahibi olmadan” hiç kimseyle evlilik ilişkisine girilemeyeceği anlatılmak isteniyor. Çünkü “Sağ elin sahip olduğu” deyiminden maksat nikâh mülkiyeti veya nikâh sahibi olmaktır. Zira bu tabir henüz savaş ve esir kadın ele geçirmenin söz konusu olmadığı Mekke dönemi ayetlerinde de geçmektedir (70/30). Bu kavramın maksadı insanları zinadan menetmek ve yeni bir nikâh bulunmaksızın veya eğer kadın memluke (esir, köle) ise nikâh sahibi olmaksızın onlarla cinsi temasta bulunmaktan men etmektir. Allah bunu “sağ elin sahip olduğu” ile ifade etmiştir. Çünkü “sağ elin sahip olduğu” hem nikâh ile evlenilen kadınlar hem de mülk olarak sahip olunan kadınlar hakkında söz konusudur.

Demek ki savaşta esir alınan kadınlar, mübadele (esir değişimi) veya serbest bırakma söz konusu değilse, siyasi olarak esaret altında olurlar fakat onlarla cinsel ilişkiye girilemez yani “cariye” yapılamaz. Bunun için her normal kadınla yapıldığı gibi ayrıca nikâh kıyılması gerekir. Buna ise “eş” denir. İslam vicdanı her ne şekilde olursa olsun “nikâhsız” ilişkiye cevaz vermez.

HZ. PEYGAMBER’İN CARİYESİ YOKTU

Bu çerçevede Hz. Peygamber’in iki tane cariyesi olduğu görüşü de doğru değildir. Çünkü bunlardan ilki Reyhane, Medine’deki Yahudi Kurayza kabilesine mensup bir hanımdı. Bu kabile ile yapılan savaş sonunda esir düştü. Hz. Peygamber Reyhane’yi önce serbest bıraktı sonra da evlenme teklif etti. O da kabul edince nikâh kıyarak evlendi.

Mariye ise babası İranlı, annesi Yunan Mısırlı Hrıstiyan bir hanımdı. H. 7 yılda Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubuna bir yazı ile karşılık veren Mısır Kralı tarafından gönderilmişti. Hz. Peygamber’in Reyhane’ye yaptığını ona da yaptığı anlaşılıyor. Çünkü Kur’an içlerinde Mariye’nin de olduğu Hz. Peygamber’in hanımlarından ayırdetmeksizin “Ey peygamber eşleri” diye bahseder. Başka bir tabir kullanmaz. Mesela şu ayette adı geçen hanım Mariye idi.

“Ey peygamber! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın serbest bıraktığı şeyi niçin kendine yasaklıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, sevgi ve merhamet kaynağıdır. Allah yeminlerinizi bir çözüme bağlamayı istemektedir.” (Tahrim; 66/1-2).

Eğer Mariye cariye olsaydı, onu kendine haram kılma (tahrim) söz konusu olmazdı. Bu nedenle birçok müfessirin bunun bir boşama (talak, zıhar) olup olmadığını tartıştığını görüyoruz. Tahrim, talak, zıhar vs. ise nikâh sorumluluğu altındaki “eşler” için geçerlidir. Buradaki eş ise Hafsa, Aişe ve Zeynep ile aynı statüde olan Mariye idi. Dahası Mariye, Hz. Peygamber’in tek erkek evladı olan İbrahim’in annesiydi. Cariye statüsünde olması bu açıdan da mümkün değildir.

Genellikle “cariyeleri” diye çevrilen deyimin geçtiği ayetlerin meali, bu durumda, örneğin Muminun suresinin girişinden örnek verelim şöyle olmak icab eder: “Onlar iffetlerini koruyanlardır. Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır. Çünkü bu ayıplanacak bir şey değildir. Kim bunun ötesini ararsa, onlar da haddi aşanlardır.”

Ayet “Yalnızca eşleri veya cariyeleri ile birlikte olanlardır.” değil; “Yalnızca eşleri yani meşru şekilde sahip oldukları ile birlikte olanlardır” manasına gelmektedir.

Şu ayet ise, esir alınarak köle yapılan ve böylece evlilik dışı nikâhsız cinsel ilişki kurulabilen kadın demek olan “cariye” uygulamasına yol olmadığının apaçık delilidir:

“Hür mümin kadınlarla (muhsanât) bir yuva kurmaya güç yetirecek durumda olmayanlarınız, savaşta esir alarak sahip olduğunuz (ma meleket eymânukum) iman etmiş kadınları düşünebilir. Allah imanınız ile ilgili her şeyi biliyor. İman edenler artık birbirinin can yoldaşıdırlar. Şu halde onları namusuyla yaşamaları şartıyla, ailelerinden izin alarak ve mehirlerini vererek nikâhlayın.” (Nisa; 4/25)

Dikkate edin, düpedüz ailesinden izinli, mehirli, normal (meşru) evlilikten bahsediliyor. Rızası olmadan, izin alınmadan, mehir verilmeden, nikâh kıymadan, sırf savaşta elime esir düştü diye kadıncağızı cariye yapmak bunu neresinde? Her şeyden önce bu Kur’an’ın ruhuna ve vicdanına ters.

Peki, bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce, binlerce esir düşse, özellikle kadın olanlarına ne yapmak lazım gelir?

GELENEKTE CARİYELİK UYGULAMASI

ELİAÇIK: Eskiden (ihya çağları) üretilen cariye fıkhına göre; ganimet olarak askerlerin mülküne birer ikişer verilip cariye yapılırlar. Ancak bu rastgele ve kuralsız bir şekilde de olmaz. Cariyenin önce hamile olduğunun anlaşılması için bir ay bekletilir. Cariyeye sadece efendisi dokunabilir. Efendisinden çocuğu olursa artık başkasına satılamaz ve efendisi ölürse azat edilir. Efendisinden başka birisiyle evlendirilirse cinsel hakları evlendiği adama geçer ve fakat mülkü efendisinde kalmaya devam eder. Hür eşlerdeki dört sınırı cariyelerde gözetilmez. Eğer efendisinden çocuğu olmazsa alınıp satılabilir. Cinsel ilişkide kullanılmaları için askerlere rasgele dağıtılamaz.

Bunlar geçmiş çağlarda (ihya çağlarında) üretilen ve esir kadınların aşama aşama topluma kazındırılmalarını amaçlayan iyileştirilmiş kölelik hukukudur. En azından Roma veya Sasani kölelik uygulamasından daha insaflı olduğu söylenebilir.

Ancak bu uygulama kendi döneminde olumlu işlevler görmüşse de artık bir anlamı kalmamıştır. Kur’an’ın öngördüğünün bu olduğunu söylemek de mümkün değildir. Bu konuda geçmiş çağlar boyunca üretilen fıkıh, Kur’an’ın runuhu yakalamaktan uzaktır. Müslümanlar, tarihin ve insanlığın kendilerinden beklediğini yapmamışlar, ellerindeki Kitap’ın gerisine düşmüşlerdir. Hadi iyi niyeti elden bırakmayalım; o günkü insanlık şartlarını aşmaya güçleri yetmemiştir.

KUR’AN’IN “RUHUNU” VE “VİCDANINI” ESAS ALAN İSLAM’DA CARİYELİK YOKTUR

Ancak bugün öyle değil. Onlardan dahi iyi bir noktadayız ve cesur olmamızı gerektirecek birçok sebep var.

Bugün yeniden üretilecek (inşa çağı) fıkhında bunun adı “savaş esirleri hukuku”dur. Buna göre bugün bir savaş olsa ve Müslümanların eline erkek ve kadınlardan oluşan yüzlerce esir düşse şunlar yapılır: Güvenliği sağlanmış korunaklı bir yerde bekletilirler. Ganimet olarak görülemezler. Esir alan askerlere dağıtılamaz, hiçbiri köle ve cariye yapılamaz. Evli olanların evlilikleri devam eder. Esir düştü diye ailesinden veya eşinden zorla koparılamaz, hangi dine göre kıyarsa kıymış olsun nikâhı feshedilemez. Her türlü kötü muamele, angarya, işkence, tecavüz, cinsel taciz yasak olur. Misafir muamelesi görürler. Ya esir mübadelesi karşılığında serbest bırakılırlar. Ya fidye veya tazminat karşılığı salıverilirler. Ya örneğin, lisan belletme, teknoloji öğretme, meslek kazandırma vs. karşılığı üçer beşer serbest bırakılırlar. İçlerinden kendi istekleri ile evlenmek ve Müslüman toplumda yaşamak isteyen olursa, kendi rızasıyla, ailesinin izni alınarak (hatta çağrılarak) ve mehirleri tastamam verilerek bekârlarla telli duvaklı, davullu zurnalı baş göz edilip serbest bırakılırlar.

Ya da hepsi bir meydana toplanır, etkili, dokunaklı ve gayet centilmen bir hitapla; insanlığa ne getirmek istediğimizi, niçin savaştığımızı, hürriyetin ve adaletin insanlık açısından önemini, İslam’ın sevgi ve merhamet dini olduğunu, kendimizi diğer din ve ideolojilerden ayıran farkın ne olduğunu, neye hizmet için var olduğumuzu anlatılır ve kayıtsız şartsız hepsini yurtlarına, yuvalarına göndererek serbest bırakırız.

Kur’an’ın, Bedir esirleri uygulamasında, daha sonraları da Hz. Ali’nin Suriye esirlerine yönelik hitabesinde ifadesini bulan Kur’an’ın “ruhunu ve vicdanını” esas alan bir fıkıh çağımızda kanaatimce böyle olmak icap eder.

Geçmişte Bizans’ın ve Sasani’nin köleci düzenlerine ve saray cariyelerine kendini kaptıranlar, ne yazık ki İslam’ın hürriyet ve adalet iklimini çoraklaştırmış, vicdanını kurutmuş, insanlıkta estirdiği o muazzam rüzgârı içten kırmış, üstelik bunun farkına bile varamamışlardır. Zihnini ve ufkunu eski (ihya) çağlarında donduran birçoğumuz, hala farkında olmadığı için geçmişin cariye hukukunu aşamamaktadırlar. Hâlbuki her çağın fıkhı o çağda üretilir, o çağı yaşayanlarca üretilir.

 

  • Kur’an’da başörtüsü var mı?

 

 

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ İLE İLGİLİ AYETLER

ELİAÇIK: Kur’an’da konuyla ilgili ayet şudur:

“Mümin kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Görünmesi zarurî olan yerler dışında cinsel cazibelerini sergilemek için açılıp saçılmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar.” (Nur; 24/31)

Burada başörtüsünden mi, omuz örtüsünden mi, atkıdan mı, şaldan mı, eğer başörtüsünden bahsediliyorsa onun baştan çıkarılıp omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, yoksa başla beraber omuzlardan aşağıya örtülmesinden mi, neden bahsediliyor?

Ayetten anladığımıza göre, demek ki o günkü toplumda;

1. Bakışlarını sakınmayan,
2. Irz ve namuslarını korumayan,
3. Görünmesi zarurî olan yerler dışındaki yerlerini de cinsel cazibelerini sergilemek için açıp saçan,
4. Başörtülerini omuzlarının üzerinden salmayan bir takım kadınlar vardır. Ayet “mü’min” kadınlara bunlar gibi olmamaları çağrısında bulunuyor.

Ayette “başörtülerini” diye çevirdiğimiz “humuruhinne” kelimesi HAMR kökünden gelir ve tam anlamıyla “başörtüsü” manasına gelir.

Çünkü Arap bunu “baş ile ilgili” yerlerde kullanmaktadır. Örneğin başı döndürüp karıştıran, aklı örten, şarap, içki (hamr), baş döndüreni satan, şarapçı (hammâr), başı döndürme, aklı örtme yeri, şaraphane (hammâre), içkinin verdiği baş ağrısı (humâr), başı beyaz koyun (muhammera mine’ş-şiyâh) demiş Arap…

Demek ki (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar. On bin nüfuslu Medine’de yaşayan Yahudiler, Evs ve Hazreçliler, Muhacirler vs. dışarıdan bakıldığında üstlerinde “baş”larında bir takım örtüler olan insanlardır. Fakat özellikle kadınlarda bu örtü, örtünmek amacıyla değil, daha da çekici ve egzotik olmak amacıyla, “azını açıp azını kapatır” tarzda olmaktadır.

 

  • Peki, öyleyse ayet ne demektedir?

 

 

ELİAÇIK: Dikkat edilirse “Başörtüsü takın, başınızı örtün” denmiyor da “Başınıza aldığınız o örtüleri boyunlarınıza, omuzlarınızdan aşağıya da salın” deniyor. Bunun sebebi, o dönem kadınlarının başörtülerini arkadan bağlayarak, omuzlarını ve göğüslerine kadar boyunlarını açıkta bırakmalarıydı. Böyle daha çekici olacaklarını düşünüyor olmalılar…

Buradan “Başörtüsü değil, boyun örtüsü emrediliyor” diye bir sonuç çıkarmak, işi yokuşa sürmek ve anlamamak için diretmekten başka bir şey değildir.

Çünkü Kuran’ın çoğu emri zaten böyledir. Yani ayetler çoğunlukla “yürürlükteki durum” üzerine gelir ve onu düzene sokar. Örneğin, “Cuma namazı kılın” demez de, “Zaten kılmakta olduğunuz o cuma namazı var ya, işte onun için çağrıldığınızda alışverişi bırakın” der. Yine örneğin, “Namaz (salât) diye bir şey icat edin, kurban (nahr) diye bir uygulama başlatın” demez de, “O yapılmakta olan namaz (salât), kesilmekte olan kurban (nahr) var ya, işte onu siz Allah için yapın” der. Yine örneğin, “Dörde kadar evlenin” demez de, “O onar, on beşer evlenip de geçindirmek için yetimin malına el uzatmaya kalktığınız eşleriniz var ya, işte onları dörde, üçe, ikiye, hatta bire indirerek evlenin, yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız böylesi daha iyidir” der.

Demek ki bu tür ayetler yürürlükteki duruma müdahale etmek, yanlış taraflarını düzeltmek, ıslahat yapmak amacıyla gelmektedir. Düzelttiği şekliyle de kalıcı emre dönüştürmektedir.

KUR’AN’DA BAŞÖRTÜSÜ VARDIR

Başörtüsünün de böyledir. Yani denmek istenen; “O zaten takmakta olduğunuz başörtüleriniz var ya, işte onları aşağıya doğru da salın, başınıza toplayıp da boynunuzu, omzunuzu, göğsünüzü, sırtınızı açıkta bırakmayın” demek olur…

İlginçtir, kadınların o günkü giyim tarzı bugün Fransızca’dan Türkçe’ye geçen “dekolte” kelimesi ile aynı manayı çağrıştırmaktadır. Çünkü dekolte Fransızca’da boynu açıkta bırakan giysi (decollete) demek. Bu sözcüğün kökü Latince’de boyun (col, collum) kelimesinden geliyor. Türkçe’ye de geçen, boyunda taşınan (koli), boyna sarılan (kaşkol), boyuna takılan (kolye) kelimeleri de bu kökten…

Anlaşılan o günkü kadınlar saçlarını arkadan bağlayacak şekilde başörtüsü ile örtüyorlar, omuzlarını, göğüslerine kadar boyun kısımlarını gayet “dekolte” bir kıyafetle açıkta bırakıyorlardı. Bugünün tabirleri ile “derin göğüs ve sırt dekoltesi” ile dolaşıyorlardı. İşte ayette bu tarz örtünmenin bir anlamının olmadığı beyan ediliyor. “Örtünecekseniz doğru dürüst örtünün. O başlarınıza taktığınız başörtüsünü sırt ve göğüs dekoltenizi tamamlayan bir aksesuar olarak değil, örtünmenin mantıkî sonucu olarak iyice aşağıya salın, boynunuzu, göğsünüzü, sırtınızı örtecek şekilde yakalarınızın üzerinden salın ki örtünmüş olasınız…” denmek isteniyor.

Hz. PEYGAMBER ve ÇOKEVLİLİK

 

  • Hz. Peygamber neden birden çok kadınla evlendi?

 

 

KUR’AN ÇOK EŞLİLİĞİ EMRETMEMİŞTİR

ELİAÇIK: Hz. Peygamber Kur’an emrettiği için çok eşlilik yapmadı. O günkü Arap örfü öyle olduğu için diğer birçok sahabenin de yaptığını yaptı. Kur’an’ın indiği toplum çokeşliliğin (poligami) yaygın olduğu bir toplumdu. Dünya toplumlarına baktığımızda genellikle orta ekvator kuşağında yaşayan toplumlarda bu çok görülmektedir. Örneğin kuzeye doğru gittikçe bunun azaldığını görüyoruz. Bir de bu daha çok saltanat ve zenginlik kültürü ile ilgili gelişmiştir. Onlarca kadınsız, cariyesiz bir saltanat dünyada neredeyse yok gibidir.

Kanaatimce Kur’an çok eşliliği emretmemiş, hatta ruhsat da vermemiştir. Çok eşli bir topluma azaltma yönünde çağrı yapmıştır. Ruhsat sıkışına verilir. Bu konuda ruhsat olması için toplumda tek eşliliğin hüküm sürmesi ve bu konuda bir sıkıntının ortaya çıkmış olması gerekir. Bu sıkıntının ortadan kaldırılması için de ikişer, üçer, dörder evlenebilirsiniz denmiş olması gerekir. Hâlbuki Kur’an’ın indiği toplum zaten çokeşliliğin hüküm sürdüğü bir toplumdur. Üstelik bu çokeşlilik birçok sıkıntı doğurmaktaydı. İşte çokeşliliğe ruhsat diye bilinen ayetin bu durumu düzeltmeyi amaçladığını görüyoruz.

Bu azı çoğaltma değil; çoğu aza indirme yönünde bir düzeltmedir. Çünkü mağduriyetin dolayısıyla da sıkıntının ortaya çıkmasına neden olan tek eşlilik değil, tam tersi çok eşlilikti.

KUR’AN’DA ÇOK EVLİLİK İLE İLGİLİ AYETLER

Şöyle ki: Arap erkekleri çokeşlilik yapıyordu. Sahabeler de bildikleri bu yoldan giderek çok eşli evlilikler yapıyorlardı. Özellikle Uhut gibi savaşlardan sonra ortada kalan dul kadınlarla evlenmişler ve böylece 10- 15 hanımı olan olmuştu. Üstelik bunların yanına anne ve babası olmayan yetimleri kendilerine kalan miraslarla birlikte almışlardı. Bir taraftan hanımları arasında, diğer taraftan “Nasıl olsa artık bizim evladımız sayılırlar” diyerek yetimlerin malına el uzatma konusunda adaletsizlikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Çünkü bu kadar çok hanımı geçindirmede zorluk çekmeye başlayınca, yanlarındaki yetimlerin mallarından alıp onlara harcamayı düşünmeye başladılar. İşte ayet bunun üzerine geldi ve şöyle dedi: “Yetimlere haksızlık yapmaktan korkuyorsanız hoşlandığınız kadınlardan dörder, üçer, ikişer evlenin. Eğer haksızlık yapmaktan korkuyorsanız tek, ya da sahibi olduğunuz esir kadınlardan birisi ile evlenin. Bu, (eşlerinizi) artırıp çoğaltmama (ilâve yapmama) bakımından daha iyidir.” (Nisa; 4/3)

Yani o kadar çokeşli olmayın; dörde, üçe, ikiye, hatta teke indirerek evlenin. Böyle yaparsanız hem eşler arasında haksızlıklara neden olmaktan, hem de onları geçindirmek için yetimlerin malını haksızca yiyor olmaktan kurtulmuş olursunuz. Böyle yapmak sizin için daha hayırlıdır denmek isteniyor.

Burada Kur’an’ın odaklandığı konu erkeklerin tek eşle nasıl yetinecekleri sorunu değildir. Zaten öyle bir sorun da yok çünkü indiği toplumda neredeyse tüm erkekler çokeşli. Kur’an’ın odaklandığı ve öncelik verdiği konu haksızlık yani adalet meselesidir. Kadınlara ve yetimlere haksızlık yapılmaktadır ve onun behemehal giderilmesi gerekiyor. Yani Kur’an ruhunu harekete geçiriyor. Artırmaya yönelik ruhsat da yok, dörtle sınırlandırdığı da yok. Bilakis azaltma, bire kadar indirme var.

Şu halde çok eşlilik ayeti diye bilinen bu ayet, günümüzde, tek eşlilere değil çok eşlilere hitap etmektedir. Muhatabı çok eşli olanlardır. Tek eşli olanlar zaten amacı tahakkuk ettirdiklerinden ayetin muhatabı değildirler. Kaldı ki “Aralarında asla adaleti sağlamaya güç yetiremeyeceksiniz” ayeti ile de güç yetirilemeyenin (teklif-i mala yutak) emredilmeyeceği ilkesi gereğince erkekler için teklif (çok eşlilik) düşmüştür. Bugün hala çokeşliliğin hüküm sürdüğü kişi ve toplumlar varsa ayetin muhatabı onlardır.
Peygamberimizin evliliklerine gelince, ona da hassetsen müdahale edildiğini görüyoruz. Ahzap 52. ayet şöyle der: “Bundan böyle artık başka kadınlar sana helal olmaz. Bunları, güzellikleri çok hoşuna gitse bile başka eşlerle değiştirmek de olmaz. Artık sadece sahibi oldukların ile yetinmelisin. Allah her şeyi görüp gözetiyor.”

Demek ki Hz. Peygambere halen evlenmiş oldukları hariç bir daha evlenmek veya evlendiklerini değiştirmek yasaklanıyor. Ayete geçen “meleket eymanukum” tabiri “Şu an meşru nikâh sahibi oldukların hariç” anlamında kullanılıyor ve “Cariyeler hariç” manasına gelmiyor. Yani Peygamberimize o an evli oldukları hariç bir daha evlenme veya evlendiklerini değiştirme kapısı kapatılıyor. Eşlerine de o öldükten sonra başka bir erkekle evlenme kapısı kapatılıyor. Mesela Hz. Aişe Peygamberimizden sonra ölümüne kadar 46 yıl kimseyle evlenmemiştir. Bunun ne demek olduğu ve ne yapılmaya çalışıldığı üzerinde üzerinde iyi düşürmek gerekir.

Biz buradan şunu anlıyoruz: İlahi irade Kur’an’ın indiği toplumda hüküm süren çokeşlilik uygulamasından rahatsızlık duymaktadır. Çünkü bunun birçok haksızlığa kaynaklık ettiğini görmekte ve azaltma yönünde yönlendirme yapmaktadır. Peygamberimizin ve diğer çokeşlilerin evliliklerine müdahale ederek yönlendirmesi bunu gösteriyor. Burada sayının ne olduğu önemli değil, önemli olan azaltma veya en azından daha fazla çoğaltmama yönünde bir yönlendirmenin yapılmış olmasıdır. Bu demektir ki Kur’an en fazla yüz yıla yayılan bir sosyal reform planlıyordu. Feodal ve ataerkil bir toplumdan, o toplumun dilini ve kültürünü kullanarak daha adaletçi ve eşitlikçi bir toplum çıkarmayı tasarlıyordu. Düşünülen tüm reformların 23 yıla sığması mümkün olmadığından bunu bir sürece yaymıştı. Ben bunun en fazla yüz yıl olabileceğini düşünmekteyim. Çünkü köklü reformlar zaman ister. Fakat bu akamete uğradı ve devam ettirilemedi…

 

  • Hz. Aişe, Hz. Peygamberle evlendiğinde kaç yaşında idi?

 

 

Hz. AİŞE 19 YAŞINDA EVLENDİ

ELİAÇIK: Genç kızlık çağında idi. Akıl baliğ yaşına gelmişti. Aybaşı görmeye başlamıştı. Bunun kaç yaşında olduğuna dair değişik rivayetler var fakat bunun en azından böyle olduğu kesin.

Bir de şöyle bir şey var: O günkü Araplarda malum, kadının adı yok. Öyle ki kadın akil baliğ olduğu zaman doğmuş sayılıyor ve yaşı o andan itibaren sayılıyor. Bu durumda Hz. Aişe Peygamberimizle evlendiğinde 8. yaşındaydı demek akıl baliğ olalı, aybaşı görmeye başlayalı 8 yıl olmuştu demekti. Bu durumda 12-13 yaşında akil baliğ olduğunu farz edersek 19-20 yaşında olmuş olur.

 

  • Cuma namazı kadınlar üzerine de farz mıdır?

 

 

KADINLAR CUMA NAMAZINDAN MUAF DEĞİLLER

ELİAÇIK: Kur’an’da kadınların Cuma namazından muaf tutulduğunu göremiyoruz. Bu sonraki çağlarda kimi müçtehidler tarafından geliştirilmiş bir içtihattır. Peygamberimiz döneminde kadınlar Cuma ve bayram namazlarına katılıyorlardı. Uygulama bu yönde.

 

  • Mirasta kadınlar neden erkeklerden daha az pay alır?

 

 

MİRAS ADALET UYGUN DAĞITILIR

ELİAÇIK: Cahiliye döneminde hiç pay alamıyorlardı. Kur’an onların da mirastan pay alacaklarına hükmetti. Ben bunu, kadının durumunu düzeltmeye yönelik reformlardan birisi olarak görüyorum. Aslolan varisler arasında kimin ihtiyacı çoksa ona daha fazla vermektir. Bugün, üç kardeş olduğunu düşünelim. Erkekler yüksel tahsil görmüş, hali vakti yerinde, evi, arabası olan işadamları olsun. Tek kız kardeşleri var o da dul. Kocası ölmüş, kocasından kalan bir şeyi yok ve 5 çocuğu ile ortada kalmış. Evi, arabası, işi, maaşı hiçbir şeyi yok. Mirası nasıl bölüştürürsüz? Adalete uygun olan nedir? Kadına iki, erkeklere bir hak verirsiniz! Kur’an’ın ruhu bunu gerektirir. Çünkü maksat mağduriyeti ortadan kaldırmak, ezileni koruyup kollamaktır. Hz. Ömer’in öğrettiği de budur.

 

  • İslam’da 1 Erkek şahide karşılık neden 2 kadın şahit ister?

 

 

ELİAÇIK: Bu borçlanma ile ilgili konudadır. Kur’an’da 7 yerde şahitlik ile ilgili düzenlemeler var, orada bu şartlar koşulmuyor. Bunu, konunun uzmanı, işinde içinde olan bir, konunun uzmanı olmayan, işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki kişi olarak anlamak icap eder. Bu durumda öyle haller olur ki olaya göre konunun uzmanı, işin içinde olan bir kadına karşılık, uzmanı olmayan ve işin içinde olmayan ve fakat şahitlik yapmak durumunda da olan iki erkek de olabilir. Bu tür ahkâm ayetlerine şöyle bakmak gerekir. Bunlar birer ilk örnek olsun diye verilmektedir. Maksat adaletin nasıl sağlanacağını örneklemektir. Mesela el kesmek, sopa vurmak gibi cezalarla denmek istenen şudur: Can, mal, ırz ve namus aleyhine işlenen suçlar başta olmak üzere özellikle temel haklara yönelik suçları cezasız bırakmayın, caydırıcı cezalar uygulayın… Şahit bulundurmaktan maksat da şu olur: Uygulayacağınız bu cezaları ispatlayın, kanıtsız, delilsiz kimseye suç isnat etmeyin. Tanık, delil, itiraf, DNA testi vs. mutlaka ispat ve kanıt arayın…

 

  • Müslüman kadın, devlet başkanlığı yapabilir mi?

 

 

TEMEL KRİTER EHLİYET VE LİYAKATTIR

ELİAÇIK: Kur’an’da bunu yasaklayan herhangi bir hüküm bulunmuyor. Kadının devlet başkanlığı yapamayacağına dair ileri sürülen rivayetler tartışmalıdır. Kur’an’da bir göreve gelmek için gereken temel kriter ehliyet ve liyakattir. Kadınlık durumu yaratılıştan bir ehliyetsizlik ve liyakatsizlik değil. Ehliyet ve liyakat sonradan kazanılan ve kaybedilen bir şey. Erkekte yumurtalık, kadın da sperm yok. Biri eksiklik ise diğeri de eksikliktir. Hepimiz bir yönüyle eksiğiz yani.

 

  • Kadın namaz kıldırabilir mi?

 

 

ELİAÇIK: Kadının, Kur’an’ın indiği toplumda feodal ve ataerkil toplum yapısı gereği geri planda olması, dahası Kur’an’ın böylesi bir topluma hitap ederken feodal ve ataerkil bir dil kullanmış olması, mesajının da feodal ve ataerkil bir mesaj alacağı anlamına gelmez. Bilakis Kur’an’ın hitabı tarihsel ve fakat mesajı evrenseldir. Bu konularda verdiği evrensel mesaj; içsel bir dönüşümü hedefleyerek yaşanan şartları aşma yönündedir. Bu durumda kadınlar o günkü toplum yapısı gereği öne çıkamadı, mesela namaz bile kıldıramadı diye, kıyamete kadar bu böyle olacak denemez. Kadınların namaz kıldırması nüsuk değildir. Yani ritüele dayalı ibadetlerin nasıl yapılacağının hep öyle olacak şekilde Allah ve Peygamberi tarafından açıklanması değildir. Bir şey nüsuk ise yani namaz, oruç, hac, kurban gibi ibadet-i mersumeye dâhilse açıklandığı ve gösterildiği şekilde yapılır. İndiği çağda nasılsa sonra da öyle olur hep. Kadının namaz kıldırması böyle bir nüsuk değil, sosyal bir durum. Kadın devlet başkanı da olur, namaz da kıldırır, cumaya da, bayram namazlarına da katılır, cehren Kur’an da okur… İslam’ın kadına bakışı, Arapların, Türklerin ve Farsların kadın algısıyla sınırlı olmak zorunda değildir. Kadın ile erkeğin neler yapamayacağı Kur’an’da bellidir. Mesela nikâhsız ilişki yasaktır. Nikâhlıyken de aybaşı halinde cinsel ilişki yasaktır. Ben esas olarak kadın ile erkek arasında dağıtıcı adalete yani kanun /Tanrı önünde eşitliğe inanırım. Ahirette erkeğin sorumlu olup da kadının sorumlu olmadığı ne var? Adam öldürme, hırsızlık, yolsuzluk, yalan, zina, iftira, içki, zulüm, zorbalık vs. hangisi? Namaz, oruç, hac, zekat hangisi? Sırf kadın olduğu için hangisinden muaflar? Mesela hayvanlar muaflar değil mi? Çünkü insan türü değiller. Teklif bakımından ilahi nazarda insan türünü kadın erkek diye ayırmak yok…

 

  • Kadını “fitne” kaynağı olarak gösteren hadisleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

 

İSLAM HEP MAĞDURDAN YANA OLMUŞTUR

ELİAÇIK: Az önce dediğim gibi toplumların örfüne ve sosyolojisine bağlıyorum. Örf ve sosyoloji hadis adıyla sözelleşmiş. Buradan, Müslüman toplumların zaaflarını, aşamamışlıklarını okuyoruz. Her hadisi peygamber gerçekten söylemiş diye bir şey yok. Hem erkek fitne değil mi? Asıl fitneyi kim çıkarıyor? Bugün milyonlarca kadını kim kötü yollara düşürüyor? Üzerlerinden kim çalıştırıp zengin oluyor? Angaryaya kim çalıştırıyor? Kadın bunları kendi kendine isteyerek mi yapıyor? Bir zalimin eline düşmüş, o zalim de genellikle erkekler olmuyor mu? Kadın erkek için fitneyse, erkek de kadın için fitne değil mi? Fitne, kadın ya da erkek fark etmez, bedenimizde kanın damarlarda dolandığı gibi dolanan şeytandır; içimizdeki kötülük dürtüleridir.

Son alarak ben şuna inanmaktayım: Eğer bugün ayet gelse ezilen ve mağdur olan kimse onu koruyup kollayacaktı. Daha önce inenden bunu anlıyoruz. O halde çözüm bekleyen konularda temel mantığı bunun üzerine kurmalıyız. Şu an dünyaya bakın kim mağdur? Kim mazlum? Kim eziliyor? Buradan ilahi iradenin bugün inse ne yönde tecelli edeceğini çıkarabilirsiniz. İnşa çağı fıkhının işleyiş mantığı budur.

Mehmet Toprak – Kanal A

Reklamlar

23 thoughts on “Recep İhsan Eliaçık ile zor meseleler üzerine röportaj

Add yours

  1. Selam;

    Başörtüsünün Allah’ın emri olduğu hususunda Recep İhsan Eliaçık’a katılmamız mümkün değildir.

    Başörtüsünün yöresel / iklimsel bir uygulama yani örf olduğunu kabul edip, sonra Kuran’da apaçık zikredilmemiş olmasına rağmen Allah’ın emri olduğunu ileri sürmek ciddi bir çelişkidir.

    Başörtüsünün dinimizdeki yeri hususunda müstakil bir site var. Merak eden kardeşlerimiz buradaki çalışmalardan istifade edebilirler.

    http://www.basortusuallahinemridegildir.com

    Muhabbetlerimle…

  2. PEYGAMBERSİZ DİN DİNSİZLİKTİR

    Şimdiye kadar kapalı yerde söylenen ayetlerin ne hükümlerini inkar ettiniz.Halbuki Yüce Allah,muhkem/anlamı açık ayetlerin bulunduğunu bildirirken muteşşabih/yorumlanması gereken ayetlerin bulunduğunu söylüyor.[Ali imran 7].Hanif Sapkınları da bir türlü kabul etmeyip manayı çarpıtıyorlar.Kur’an’a uymaktansa O’nu kendine uydurmayı yeğliyorlar.Üstelik bu düzenbazlığınıza ibrahimi(!) bakış açısı gibi bir formül ekleyerek.Hz.İbrahim’e iftira ediyorsunuz.Böyle yaldızlı sözler sarfedenlerin çoğu materyalist bir anlayışa sahip olduklarını gördüm.Gözleriyle göremedikleri herşeyi dolaylı olarak inkar ediyorlar.Sen de onlardansın onlar da senden.Sizin ve uzantılarınız olacak o heriflerin İslamiyetten ve hiçbir Peygamberden ve Peygamberimizden zerre kadar nasipleri yoktur ve olamaz da.Sanki hepiniz -arkadaşımızın dediği gibi- aynı okuldan mezun olmuşsunuz.
    Sen Allah’ın avukatı mısın.RECEP İHSAN’a katılmayacaksan niye yazısını aldın.Felsefe yapmak için dimi.Herkes Kur’anı kerimden konuşuyor.İnananı ve inanmayanı herkes konuşuyor.Geçenlerde Charley Maks’ın bir tane sınıf arkadaşı da ayetlerden yorum yaptı.Yapmasa maskesi düşer.Anlayacağınız samimi değilsiniz.Belki şu anlayacağınız kavram bakımından ondan daha alt seviyedesin.
    Başörtüsü Allah’ın emridir.Ayetle sabittir.Ancak Kur’andaki Din(!) misyonunu üstleyen bir sitedeki gibi ayeti yorumlarken,”Bakışlarını ölçülü tut ve cinsel organlarını koru” şeklinde bir vicdansızlıkta bulunmadığımız için,maalciler tarafından Kur’an adamı olarak vasıflandırılamadık.Hep dışlandık.Siz bu ayetleri tarafsız birşekilde yorumlamaktan utanıyor musunuz,el kesme ayetini olduğu gibi kabul etmekten sıkılıyor musunuz.HADİSLE AYETİN NESHİ GİBİ SÖYLEMLERDEN VAZGEÇİNİZ artık.Çünkü nice ayetleri ne gibi vicdansızlıklarla neshedildiğini çok gördük.

    Biz kime uyduğumuzu ve uyacağımızı çok iyi biliyoruz Ali Aksoy.Biz,islamiyeti dünyanın dört bir yanına ulaştıran mert oğlu mertlerin evlatlarıyız.Din düşmanları bu insanlar vasıtasıyla bu topraklardan süpürüldüler.Bu insanlardan olmasaydı,İngilizlere,Fransızlara vb.lerine bol bol ilmi cihad(!) ile nasihat ederdin.Siz Hint Kuraniyyun felsefesinden etkilenenlerde zerre kadar samimiyet yoktur.Olsaydı onca ayeti tarafsız birşekilde kabul eder,her ayeti alıp değerlendirirdiniz.Ama öyle yapmadınız.İstediğinizi alıp diğerlerinden vazgeçtiniz.İsterseniz bunları örneklerle sayayım mı?
    İki aylık bir maal eğitimi sonucunda ahkam kesildiniz.O kadar insan ilim öğrenmek için ne türlü zahmetlere katlandılar.Ailelerinden uzaklara düştüler.Tarihte hep rahmetle yadedildiler.İsteselerdi karnı tok birşekilde koltuklarına oturup bol bol meal üzerinde felsefe yapabilirlerdi;ama öyle yapmadılar,yapamadılar.Kur’an-ı Kerim’de murad-ı İlahiyi daha iyi anlayabilmek için yıllarca uğraştılar.Bizlere emanet olarak Kur’anı ve Resulullah’ın sünnetini bıraktılar.Bu emanetlerin vicdansızlarca bulandırılmaması için de uzun uzun açıkladılar.

    Sizin ve uzantılarınız olacak o adamlar tarihin paslı raflarına kaldırılmaya mahkumdurlar tıpkı diğerleri gibi.

    Sizin dininiz maal dinidir.Mealler farklı farklı olduğu ve kişiden kişiye göre değiştiği için sabit bir dininiz de yoktur.Yani ne demek istendiğini anlarsınız.Maal asla Kur’an-ı Kerim yerini tutamaz.

    Bol bol felsefe yapmamak ümidiyle…

  3. Selam sevgili Ali Aksoy kardeşim ve çok değerli kardeşler…

    Uzun bir aradan sonra bilgisayar başına geçip yazı yazmayı çok özlemişim.Özellikle Hanif dostlardaki bazı ilgili başlıkları ancak okuyabildim.Güzel gelişmelere şahit oluyoruz inşaallah devamı gelir.İnsan samimi olunca Rab ışığıyla bizi aydınlatıyor ve karanlıklardan uzaklaştırıyor.Maşaallah bu sitedede bazı değişiklikler var yeni yeni makaleler asılmış okuyucuların beğenisine sunulmuş.Usta birliğimde fırsat buldukça yazmaya çalışacağım ama gideceğim yerin çok ciddi bir yer olmasından dolayı sanırım bunu yapamıyacağım çünkü genel kurmaya verdiler.Hayırlısı artık kardeşlerim.

    Sevgili Ali aksoy özellikle hanif dostlardaki istikrarlı ve onurlu duruşunu takdirle mişahade ettim ve çok sevindim.Rabbim fehmini arttırsın ilmini irfanını artırsın.Buradan selamlar ve sevgiler gönderiyorum.

    Not:Ahmet merhaba.Kafandaki örümcek ağına takılmış fikirlerini bakıyorumda halen burada pazarlamaya çalışıyorsun.AMA Sana birşey söyliyeyeim sen ve senin gibi önyargılı,niyet okuyuculuğuna soyunan kişilerin bizim gibi önyargısız ve tamammen akıl,bilim ve kur’an ışığında hadisata bakıp değerlendiren kişiler üzerinde etkileri olmyacaktır.Bu yüzden o kokuşmuş tarihin çöplüğünde artık hapsolmaya mahkum kalmış fikirlerini yeniden gözden geçirsen iyi olacaktır.Sana yazık oluyor az kafanı çalıştır yazılanlar üzerinde tekrar tekrar düşünmeye başla.O sevgili abiciklerinin,alimciklerinin etkisinde kalma onların kendisine bile hayrı yoktu geleceğemi faydası olacak.Neyse söylediklerim sen ve senin gibilerini çok kızdıracak ama ne yapayım ben buyummmm.
    ADIM HEMDE SOYADIM: ANTİ ÖRÜMCEK KAFA
    PUTDÜŞMANI

    ÖZELLİKLE SEVGİLİ ALİ AKSOY KARDEŞİME MUHABBETLERİMİ SUNUYORUM

    SAĞLICAKLA KALIN
    ALLAHIN EMANETİ İLE OLUNUZ

  4. Selam Toprak Erdem;

    İnşaallah askerliğini sağ salim, huzurluca bitirirsin de fikirlerinden istifade ederiz.

    Muhabbetlerimle…

  5. Selam sevgili Toprak Erdem kardeşim…

    Ben de 2 hafta sonra askere gideceğim.. İnşaAllah hayırlısıyla tamamlarız..

    Selamet ve sağlıcakla..

  6. Selam Arkadaşlar

    Ben Toprakerdem rumuzlu şahsı samimi bulamadım.
    Dinde imanda ayrılmak,olayları salt aklını kullanıp lazer metoduyla(bu onun tabiridir) çözmeye kalkışmak renklilik olamaz.Dinde ve imandaki ayrılıkta İmanlı veya imansız olmak vardır.(Dinde ve İmanda modacılık olamaz.)Onun bu türden yorumlarını zorunlu şahsi bir dayatma olarak görüyorum.Sözkonusu bu zorunluluk,kendine çok güvenip,sebep ve sonuçları kendi bakış açısıyla yorumlamaya ve diğer insanları az düşünmekle itham etmeye bağlıdır.
    Hadiselerin kişisel bakış açısıyla yorumlandığı bir dinden söz etmek mümkün değildir.Bin dört yüz küsür yıl önce Peygamber Efendimiz ve selef-i salihin,din iman konularına nasıl Kur’an-ı Kerim ışığında ittikat etmişse ve Yüce Allah’tan bunu almışsa bizde onlar gibi inanmalıyız.Kimse bunu ütopik düşüncelerle görmemezlik edemez.Aksini iddia edenlerin sabit bir dinleri yoktur ve olamaz da.Bunun salt akılla da doğrudan alakası yoktur.Herkesin aklından çıkardığı sonuçlar ve felsefi görüşler aynı değildir.Öyleyse ölçüt kimin aklı olacaktır.Düşünceleri birbirini reddettiği bu türden insanların aklı mı baz alınacaktır.Diğer insanların da ne düşündükleri baz alınmayacak mı?Diğer inançtaki insanları da baz aldığımızı düşünürsek kimin felsefi görüşlerinin doğru olduğuna karar verilecek.Toprakerdem’in mi,ya da başka birinin mi düşünceleri referans alınacak?
    Öyleyse Kur’an’ı Kerim ve O’nun müffesiri olan Peygamberimiz(s.a.v) ve ashabı din ve iman konularına nasıl inanmışsa ve Yüce Allah’tan bunu vahiy olarak nasıl anlamışlarsa biz de öylece anlayıp inanmalıyız.

    İnanç özgürlüğü diye bir tabir vardır.Herkes istediği şekilde inanır.Kimse kimseyi bu yönden zorlayamaz.Bundan doğal birşey de yoktur.
    Hiçkimse insanlara,benim gibi inanacaksın,benim gibi düşüneceksin türden düşüncelere ve safsatalara yönlendiremez.Eğer birilerini bu konularda yönlendirmek istiyorsak önce kendimize ve üzerinde bulunduğumuz sistemin sürecini ve bu sistemin milleti nerelere vardırmak istediğine bakmalıyız.Bunu göremiyorsak başkalarını yönlendirmeye kalkmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

    1450 yıllık bir bilgi birikimi,ütopik felsefi düşünce ve görüşlerle görmezden gelinemez.İslam dini tamamlanmıştır.Din eksik gelmiş değildir.İndirilen Zikri Allah’ü Teala korumuşsa,kimse bozamaz.Zikir daha genel anlamlıdır.Zikir’den maksat vahiy adına indirilen herşeydir.İster vahy-i metluv(Kur’an),isterse de vahy-i Gayri metluv(ayetlerle örnek verilmişti,KUR’AN DIŞI VAHİY) adına ne indirilmişse hepsi koruma altındadır.Hiçkimse aksini iddia edemez.

    Kur’ana uymak kampanyası altında,Kur’anı kendilerine uyduranları az görmedik.Piyasada bunun bir sürü örnekleri vardır.

    Slm aleyküm…

  7. Recep ihsan eliaçıkın hangi görüşüne katılmak yerindeki, Kendi kafasından tarihi vakıalar tasarlayıp yeni bişey bulmuş gibi artistik patinajlar yapan fakat bilgili gözükmeyi seven bir kişilik.

  8. yorum yapan şahıslardan kaçı namaz kılıyor… ah şu modernistler… kuranıı işinize geldiği gibi yorumladınız tamam… sünneti halınının altına mı gizleyeceksiniz ?

  9. Selamün aleyküm.Kuranın Gündeme gelip tartışılması ve Ayetlerin ne anlatmak istediğinin düşünülmsi gerçekten tebrike değer bir şeydir. kuran yakın zamana kadar, duvarlarda süs olarak asılı kalmış. o dışardan içeriği tahlil edilmeden tarif edilmeye çalışılmıştır. ama şimdi tahlil etmek için masaya yatırılmış, ve tartışılmaya açılmıştır. ben otuz yıla yakın bir zamandır, kuranın anlaşılması ve dilinin çözülerek evrensel olan dünyaya tanıtabilmek için çalıştım. Kurandaki Ayetleri doğru bir şekilde anlayabilmek için şu dört hasletin birbiriyle kucaklaşması örtüşmesi gerekmektedir. Kuran, ilim, akıl, ve pratik hayat bunlar birbirleriyle çeliştirilmeden anlaşılabilirse o doğru anlama gerçekleşmiş demektir. Kuranın ortaya sunduğu din. Rum:30 Öyleyse sen yüzünüAllah’ı birleyen (birHanif) olarakDine Allah’ın fıtratına çevir,ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allahın yaratışı için hiç bir değiştirme yoktur.İşte dimdik ayakta duran din (budur) Ancak insanların çoğu bilmezler.” İşte Kurandaki Ayetleri Anlamaya çalışırken bunların göz önünde bulundurulması gerekir Yani Kuranla Kuranı. Kainatla Kainatın, ve kuranla Kainatın çeliştirilmediği din Allahın sunduğu dinin adıdır. elam ve sevgiler sunarım.

  10. Kuranda kadın ve erkek herbiri allahın tarif ettiği yere oturtulmalıdır.Dünya hayatı Bir imtihan salonudur. Allah bazılarını bazılarına görev olarak farklı rol vermiştir Bu Demek değildir ki mal güç yönünden üstün olanlar allah katında derece olarak da üstün, olma anlamına gelmez. Allah Katında herkes eşit haklara sahip ama rolde farklılıklar vardır. kim Rolünü Allahın yazmış olduğu senaryoya göre uygularsa, Allah Katında değerli olan odur. Elbette nasıl toplumlarda hiyerarşi olarak farklılık varsa. Allah da hiyerarşik olarak da farklılık vardır. mesela bir devlet başkanının sorumluluğu ile dağdaki bir çobanın sorumluluğu bir değildir. ama her kes kendi üzerine düşen görevden gücü nisbetinde sorumludur.Şiimdi Kadın erkele evlilik hayatındada farklı sorumluluklar olmalıdır ve vardır. Nasıl her devlet başkanı ile halkı arasında birisi idare edilen birisi idare eden ise, veya bir okulda müdür ve müdür yardımcısı varsa. ailede de erkeği reis ve kadını da reis yardımcısı g,ibi bir konuma yerleştirmiştir. Ama Allaha kulluk ve ibadet etmekte ikiside sorumludur. Allah Evliliği bu Temeller üstüne bina etmiştir. işte hiç kimse hiç kimseye karşı şiddet kullanarak özgür iradesine müdahale edemez.kadına dayak yoktur. kadınaeğer allahın koyduğu evlilik kurallarına uymadığı zaman ayrılma vardır Nisa 34 Ayetin cevabı bakara,225,226,227 ve 228, 229 ayetleriir selam ve sevgiler sunarım. görüşlerini paylaşıyorum.

  11. s.a

    arkadaşlar Allah rızası için tebliğe Allahın mesajına nefsinizi koymayınız bırakın salt kuran ayetleri kalsın o ayetlerin iltişamı o kişiye gidip gitmemesi o kişiyi bağlar biz göreevimizi ihya ediyoruz gerisi o kişi ile kul arasında bu yüzden yapılan hakaretleri nebevvi metod ile karşılamalıyız bir çok ayette sen vekil değilsin sen sadece uyarıcısın sen vahyedilen uy gibi ayetler inzar eder rabbim bu şuna işaret eder resul sen mesajı bildir o mesaj ile irtibat halinde olmak o kula düşer ve b irtibatta sana bir şey yoktur onunla benim aramda demeye getirir rabbimiz

    arkadaşlar islam dini herşeyiyle Allaha ait olan bir dindir

    kur’an da hadis kelimesinin işlevselliği iki yöndedir biri haber cinsinden olup geçmiş resullerin haberlerinden bahseder diğeri ise söz anlamında olup hep kuran ile ilişkilendirilmiş ve kuran haricinde ise kötülenmiş bir kavramdır şimdi aşağıya yazıyorum

    Kuran’da hadis (söz) kelimesi birçok kez geçmektedir ve geçtiği yerlerde hep kötü bir
    anlam yüklenmiştir.

    Fe bi eyyi hadisim ba ’dehû yü ’minûn.
    77:50 Artık bundan (Kur’an’dan) sonra hangi hadise (söze) inanacaklar?

    …mâ kâne hadiseyyüft era…
    12:111 Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır. Bu Kur’ân
    uydurulmu bir hadis (söz) değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki her eyin
    ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.

    Ve minen nâsi mey ye terî lehvel hadisî li yüdılle an sebîlillahi bi ğayri ılmiv ve yettehızehâ hüzüvâ…
    31:06 Bayağı insanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu
    eğlence yerine tutmak için gülünç hadisleri (sözleri) satın alırlar. İ te onlar için a ağılayıcı
    bir azab vardır.

    Felye ’tû bi hadîsim mislihî in kânû sâdikıyn
    52:34 Eğer doğru iseler onun benzeri bir hadis (söz) getirsinler.

    …Fe bi eyyi hadîsim ba ’dellâhi ve âyâtihi yü ’minun.
    45:06 İ te sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah’ın ayetleridir. Artık Allah ’tan ve
    O ’nun ayetlerinden sonra hangi hadise (söze) inanacaklar.

    Kuran’da 39:18 ayetinde yine söz kelimesi geçmektedir fakat bu sefer hadis yerine
    kavl kelimesi kullanılmıştır. Bu ayette hadis kelimesi kullanılsa hadislerden en güzel olanına
    uymamız emrediliyor gibi olacaktı.

    39:18 O kullarım ki, onlar sözü (kavl) dinlerler, sonra en güzeline uyarlar. İş te onlar,
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahip leri de onlardır.

    daha buna benzer hadislerin kuran ile beraber işlendiğinde kişileri ne gibi zorluklara ittiği aşikardır

    not; ltf ithamsız ilim ile bilgilerinizi yazınız ilim ile cahil sözleri yanyana ancak ve ancak ilimden kuru kuru okumuş insanların işlevidir olmaz istemessiniz herhalde?

    selam ve saygılarımla

    sayın yönetici ali aksoy benim de soyadım aksoy bende ümit aksoy çok kişi ali aksoyla akrabalığınız varmı diye sordu akrabalık yok ama manevi kardeşliğimiz var resullerin eşleri anamızdır ve bizler kardeşiz

  12. İhsan kardeşin kuranda cariyelik ile ilgili ayetler bölümünde bazı kuranın anlatım espirisiyle uyuşmayan yönlerden bahsedeceğim. Kuran Kullanmış Olduğu kelimeleri tamamen biribirinden ayırarak hiç bir kelimeyi hiç bir kelimenin yerine kullanmamıştır. Nikah olayı ile cariyelik olayını biribirine karıştırmamak lazımdır. Nikah Hür Müslüman Bir erkekle Hür Müslüman Bir kadının Topluluk huzurunda yapmış oldukları bir bereber yaşamamanın sözleşmesinin adıdır. Hemde. erkeğin Allahın çizmiş olduğu sınırlar içerisinde yaşadığı sürece kadının ona iteati ile şartlandırılmıştır. eğer erkek veya kadın herhangi birisi yapılmış olan bu sözleşmeden vazageçerse. nikah akti fesh olunur. Yani evli olabilmenin şartı ikisininde müslüman sözcüğüne bağlı kalma şartıda ortadan kalkar60/10- Ey iman edenler, mü’min kadınlar hicret ederek size geldikleri zaman, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilendir. Şayet (gerçekten) mü’min kadınlar olduklarını bilip-öğrenirseniz, artık sakın onları kafirlere geri çevirmeyin. (Çünkü) Ne bunlar onlara helaldir, ne onlar bunlara helaldir. Onlara (kafir kocalarına kendileri için) harcadıklarını verin. Onlara (hicret eden mü’min kadınlara) ücretlerini (mehirlerini) verdiğiniz takdirde onları nikahlamanızda size bir güçlük yoktur. Kafir (kadın)ların ismetlerini (nikahlarını) tutmayın ve (onlar için) harcadıklarınızı isteyin. Onlar da (mü’min kadınlara) harcadıklarını istesinler. Bu, Allah’ın hükmüdür; sizin aranızda hükmeder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Meariç suresinde iki topluluğu kıyaslayarak nasıl anlatmıştır bir bakıunız.

    1- İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.

    2- Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.

    3- (Bu azap) Yüce makamlar sahibi olan Allah’tandır.

    4- Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.

    5- Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.

    6- Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.

    7- Biz ise, onu pek yakın görüyoruz.

    8- Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;

    9- Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.

    10- (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.

    11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;

    12- Kendi eşini ve kardeşini,

    13- Ve onu barındıran aşiretini de;

    14- Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.

    15- Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:

    16- Başın derisini kavurup-soyar.

    17- Yüz çevirip arkasını döneni çağırır-durur.

    18- (Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.

    19- Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı.

    20- Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.

    21- Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).

    22- Ancak namaz kılanlar hariç;

    23- Ki onlar, namazlarında süreklidirler.

    24- Ve onların mallarında belirli bir hak vardır:

    25- Yoksul ve yoksun olan(lar)için.

    26- Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.

    27- Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.

    28- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.

    29- Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar;

    30- Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.

    31- Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.

    Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

    1- İstekte bulunan biri, (muhakkak) gerçekleşecek olan bir azabı istedi.

    2- Kafirler için olan bu (azabı) geri çevirecek yoktur.

    3- (Bu azap) Yüce makamlar sahibi olan Allah’tandır.

    4- Melekler ve Ruh (Cebrail), ona, süresi elli bin yıl olan bir günde çıkabilmektedir.

    5- Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret.

    6- Çünkü, gerçekten onlar, bunu uzak görüyorlar.

    7- Biz ise, onu pek yakın görüyoruz.

    8- Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün;

    9- Dağlar da (etrafa uçuşmuş) rengarenk yün gibi olacak.

    10- (Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.

    11- Onlar birbirlerine gösterilirler. Bir suçlu-günahkar, o günün azabına karşılık olmak üzere, oğullarını fidye olarak vermek ister;

    12- Kendi eşini ve kardeşini,

    13- Ve onu barındıran aşiretini de;

    14- Yeryüzünde bulunanların tümünü (verse de); sonra bir kurtulsa.

    15- Hayır; (hiçbiri kabul edilmez). Doğrusu o (cehennem), cayır cayır yanmakta olan ateştir:

    16- Başın derisini kavurup-soyar.

    17- Yüz çevirip arkasını döneni çağırır-durur.

    18- (Durmaksızın mal ve servet) Toplayıp bir yerde (üstüste) yığmakta olanı.

    19- Gerçekten, insan, ‘bencil ve haris’ olarak yaratıldı.

    20- Kendisine bir şer (kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar.

    21- Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici olur (veya cimrilik eder).

    22- Ancak namaz kılanlar hariç;

    23- Ki onlar, namazlarında süreklidirler.

    24- Ve onların mallarında belirli bir hak vardır:

    25- Yoksul ve yoksun olan(lar)için.

    26- Onlar, din gününü tasdik etmektedirler.

    27- Rablerinin azabına karşı (daimi) bir korku duymaktadırlar.

    28- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunamaz.

    29- Ve onlar, ırzlarını (ferç) korurlar;

    30- Ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin malik olduğu başka; çünkü onlar (bunlardan dolayı) kınanmazlar.

    31- Fakat bunun ötesini arayanlar, artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.

    eğer bu sözleşme bozulursa evlilik akdide sona ermiştir. Ama cariye öyle değil. cariye veya köle alınıp satılan anlamında değil ona katılıyorum. savaş neticesinde sana düşman olan topluluktan seni yurdundan eden ve sürmek istiyen bir topluluk seninle savaşa girmiş ve savaşı kaybederek sana esir düşmüş. elbette onların böyle bir durumunu Allah masaya yatırarak. bir yere oturtmuştur.bakınıuz Allah diğer hür olan kadınlarla cariyeleri nasıl ayırmaktadır.
    4/24- Sağ ellerinizin malik olduğu (cariyeler) dışındaki kadınlardan ‘evli ve özgür’ olanlarla da (evlenmeniz haramdır.) Bunlar, Allah’ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında kalanı iffetlerini koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla (mehir vererek) evlenecek kadın aramanız size helal kılındı. Öyleyse onlardan hangi şeyle (veya ne kadar) yararlandıysanız, onlara ücret (mehir)lerini tespit edildiği miktarıyla ödeyin. Miktarın tespitinden sonra, karşılıklı hoşnut olduğunuz bir şey konusunda üstünüze bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır.

    4/25- İçinizden özgür mü’min kadınları nikahlamaya güç yetiremeyenler, o zaman sağ ellerinizin malik olduğu inanmış cariyelerinizden (alsın.) Allah sizin imanınızı en iyi bilendir. Öyleyse onları, fuhuşta bulunmayan, iffetli ve gizlice dostlar edinmemişler olarak velilerinin izniyle nikahlayın. Onlara ücretlerini (mehirlerini) maruf (güzel ve örfe uygun) bir şekilde verin. Evlendikten sonra, fuhuş yapacak olurlarsa, özgür kadınlar üzerindeki cezanın yarısı(nı uygulayın.) Bu, sizden günaha sapmaktan endişe edip korkanlar içindir. Sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
    Allah her durum ve davranışta bir kural koymuştur.bakınız eşlerle sağ el ve cariyeleri nasıl konumlarını biribirinden ayırmıştır
    İşte Kuran meariç suresinde iman etmeyenlerin tablosunu ortaya koyduktan sonra bir de iman eden ve salih amel işleyenlerin tablosunu da ortaya koymaktadır. Orada otuzuncu ayette ancak kendi eşleri yada sağ ellerinin malik olduğu başka ayeti neyi anlatmak istemektedir.
    Oryantalistlere iyi görüneceğiz diye kurandaki bazı ayetleri çarpıtmamak gerekir.Allah böyle demişse biz Allahı yargılayamayız. Allah yaptıklarından dolayı da kimseye hesap verici değildir.

  13. selamün aleyküm İhsan kardeş. evet yaratılış olarak ehli kitap ve islam dünyası büyük bir yanlış anlayışa sahipler. ondan kuşkumuz yok. bir tek erkek bir tek kadından kardeş evliliği yapılarak insanların türemiş olduğu yanlış olduğu gibi, Erkeğin sağ kaburga kemiğinden kadının yaratılması da yanlıştır. ama. benim tespit edebildiğim kadarıyla. kuran bir adem ve bir havvadan değil bir çok adem ve bir çok havvadan insanların çoğaldığı muhakkaktır. belki şu an insan teknolojisi bunu çözememiş olabilir ama. bakıldığı zaman bazı verilerden onu anlamak kolaydır. Eğer insanlar bir tek erkek ve kadından insanlar üremiş olsalardı. kardeş evliliği gündeme gelmiş olacaktı ki bu kuranın yasasına ters olurdu.23/23- Sizlere anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeşlerin kızları, kız kardeşlerin kızları, sizi emziren (süt) anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri ve kendileriyle (gerdeğe) girdiğiniz kadınlarınızdan olup koruyuculuğunuz altında bulunan üvey kızlarınız -onlarla gerdeğe girmemişseniz, size bir sakınca yoktur-, sizin sülbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi biraraya getirdiğiniz (evlilik) haram kılındı. Ancak (cahiliyede) geçen geçmiştir. Şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.

    Allah her peygambere neyi helal ve neyi haram etmişse diğerleinede aynı şeyleri haram ve helal etmiştir. Son Peygambere kardeş evliliği yasaklanır veya haram edilirken bu adem peygambere helal mı edilmiş bu anlayış kurana uygun değildir.
    Diğer taraftan bazı toplumlardaki yanlış uygulamalar kuranın emirlerini bağlamaz. Allah her hangi bir konudaki bir projeyi hazırlarken birinin yapmış olduğu doğruyu veya yanlışı gale almaz. orada yapılması uygun olan şey neyse Allah katında emir odur. Bir defa Allah yaptıklarından dolayı kimseye hesap verici değildir. Allah Kuranda Yaratılmış Olan bütün varlıkları bir yere ve konuma koymuştur. kimse Allahın koyduğu bir değeri üzerinde ve ya altına düşürttürmek istemez. Önce şunu bence iyi kavramak lazımdır. Dünya Hayatı Allahın Adalet dağıttığı bir yer değildir. Ama bu görevi halife olan insan oğlunun üzerine yüklemiştir. insanların adaletli davranmasını istemiştir. yoksa dünya hayatı imtihan olmazdı. Dikat edilirse kuran erkekle kadını zikrettiği zaman. erkeği devamlı önce zikretmiştir. Erkeği yaratırken ister fizyolojik isterse piskolojik olarak incelendiğinde veya bu konunun uzmanlarıyla diyalog kurulduğunda farklı yaratıldığı bir gerçektir. Dünya hayatı kainattaki bütün varlıkları insan oğlunun emrine vererek. insanlarıda kendisine ibadet ve kulluk için yaratıp onlara değişik konumlarda roller vermiştir. birinin kadın veya erkek oluşu onun Allah katında takva yönden üstün veya allta olduğunu göstermez onlardaki sadece rol farklılığını gösterir. Ama dünya hayatında insanların bir disiplin içerisinde yaşayabilmeleri içinde herkesin bulunmuş olduğu yer tespit edilerek bu hiyerarşinin sağlanması gerekmez mi.4/32- Allah’ın kendisiyle kiminizi kiminize göre üstün kıldığı şeyi (malı) temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından pay (olduğu gibi), kadınlara da kazandıklarından pay vardır. Allah’tan onun fazlını (ihsanını) isteyin. Gerçekten, Allah herşeyi bilendir.

    Kadın ile erkek arasındaki bu üstünlük sadece verilmiş olan roldeki farklılıktır. biz pratik hayata baktığımız zaman bir okulda müdürün bulunmuş olduğu konum ile müdür yardımcısını bulunmuş olduğu konum farklı ise bir evde de erkekle kadının bulunduğuğu yerde aynen onun gibidir. Kuranda Bununla ilgili bir çok ayet varken onları görmezlikten gelmek veya oryantalitlere şirin görünmek adına gerçekleri saklamak bence doğru bir anlayış olmasa gerektir.4/34- Allah’ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde ‘sorumlu gözeticidir.’ Saliha kadınlar, gönülden (Allah’a), itaat edenler, Allah nasıl koruduysa görünmeyeni koruyanlardır. Nüşuzundan korktuğunuz kadınlara (önce) öğüt verin, (sonra onları) yataklarda yalnız bırakın, (bu da yetmezse hafifçe) vurun. Size itaat ederlerse aleyhlerinde bir yol aramayın. Doğrusu Allah Yücedir, büyüktür.

    Kuranda Geçen bazı kavramlar günün getirmiş olduğu şartlar neticesiyle değerini yitirmiş olabilir ama aynı koşul ve şartlar aynı olduğu zaman yine olacak olan hüküm odur.2/282- Ey iman edenler, belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız. Aranızdan bir katip doğru olarak yazsın, katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdırsın ve Rabbi olan Allah’tan sakınsın, ondan hiçbir şeyi eksiltmesin. Eğer üzerinde hak olan (borçlu), düşük akıllı ya da za’f sahibi veya kendisi yazmaya güç yetiremeyecekse, velisi dosdoğru yazdırsın. Erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstereceğiniz bir erkek ve biri şaşırdığında öbürü ona hatırlatacak iki kadın (da olur). Şahidler çağırıldıkları zaman kaçınmasınlar. Onu (borcu) az olsun, çok olsun, süresiyle birlikte yazmaya üşenmeyin. Bu, Allah Katında en adil, şahitlik için en sağlam, şüphelenmemeniz için de en yakın olandır. Ancak aranızda devredip durduğunuz ve peşin olarak yaptığınız ticaret başka, bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alış-veriş ettiğinizde de şahid tutun. Yazana da, şahide de zarar verilmesin. (Aksini) Yaparsanız, o, kendiniz için fısk (zulüm ve günah)tır. Allah’tan sakının. Allah size öğretiyor. Allah herşeyi bilendir. ” Burada bir erkeğin yerine iki tane kadın şahit bulundurun demesi bazılarını yanıltmıştır. şimdi belki noter kameralar belgeler vesaire çıktı bunlara lüzum kalmadı ama bunlar örnek olarak kuranın gösterdiği aile tiplerinde olaması gerekenlerdir. Bir ev içerisinde iki tane reis olmaz. kainattada iki tane allah olmaz. bir köyde de iki tane muhtar olmaz. eğer olsaydı kainat köy aile hepsi fesada uğrar ve yıklırdı. zaten aile müesseseleri bu ölçüler içerisinde kurulup düzenlenmediği için yıklmışlardır. ve yıklmaktadırlar.
    Allah ailede erkek olanları reis yapmıştır. buna itiraz edenler. kuranın ifadesiyle iblisin ademe secde etmeyişinin kendisinin ateşten ademin ise topraktan yaratıldığının söylemesi neticesinde kibirlenip gururlanmasıyla huzurdan kovuluyor. eğer kadın kendinin bir evde adil davrana kocasına karşı iteat eder ve allahın koymuş olduğu kurallar içerisinde hareket ederse bu dünya hayatında allahın ona vermiş olduğu rolü güzel oynayarak imtihanı kazanmış demektir. son olarak dünya hayatı imtihandır.

  14. 17 Ocak 2009 Cumartesi KÖLE VE CARİYE KAVRAMI Daha önce de bahsettiğim gibi köle ve cariye kavramı kuranın indiği dönemle ilgili ortaya çıkan bir olay değildir. Her peygamber geldikleri zaman, doğru olanları tasdik etmiş yanlış olanları da düzeltmiştir İşte Köle ve cariye hukuku ile ilgili bazı yanlış olan davranışların veya uygulamaların yanlış olan yerlerini düzeltmiş. Doğru olan yerlerini de tasdik etmiştir. Belki Köle ve cariye hukuku ile. ilgili ayetleri naklederken her şeyi aklın önderliğinde anlayanlar ve algılayanlar, mantıklı görmeyebilir ama, Aklı doğru kullananlar hak vereceklerdir kanaatindeyim.. Şu hasletleri devamlı gündemde tutmak istiyorum. Kuran: İnsanları ve kainatı yaratan Allah’ın Çelişkisiz olarak insanlara sunduğu bir Hayat projesidir. Akıl, ilim, Kur’an, Ve uygulama yani pratik hayat birbirleriyle çelişmezler. Bu dört hasletin dördü de Allah’ın ayetleridir. Allah Hem Kainatı çelişkisiz, hem de Kuranı çelişkisiz kılmıştır. Çelişkisiz olan kainatla, çelişkisiz olan kuranı kucaklaştıran dinin adı. Hanif dini fıtrat dini İbrahim dinidir. 30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. Ayette belirtildiği gibi Bir hanif bir fıtrat bir İbrahim dininden bahsetmektedir. İşte Allah’ın Yaratış biçiminde bir değişiklik olmadığını, Allah’ın Yarattığı Kainatla, gönderdiği dinin birbiriyle çelişmediğini,Düşünen ve aklını kullananların dini bu olduğunu bu doğru olan din devamlı ayakta kalabileceğini vurgulamaktadır. Allah İnsanları Yaratırken bir erkekle bir dişiden yarattığını söylerken Babasız veya annesiz çocuğun olabileceğini söylemek, fıtrata Allah’ın koyduğu üreme yasasına uygun değildir. veya ilim yukarıya atılan bir taşın yere, yer çekimi nedeniyle düşeceğini söylerken düşmediğini veya havada muallakta kaldığına inanmak da fıtrat dinini bozarak masal hikaye ve hurafe dinine dönüşmesine neden olmaktadır. Toplumlardan toplumlara aktarılan, Kuran’dan uzaklaşarak anlatılan İslam, içerisine bir kısım yanlışlıklar katıp ve çıkarılarak yozlaştırılmıştır. Aslında Tevrat ve İncil Allah tarafından gönderilmiş kitaplardır. Aynen Hıristiyanlıktaki yanlış anlayışlardan biri şudur. Neden İncil ve Tevrat, Allah Tarafından gönderilen kitaplar olduğu halde , onların korunmadığı söyleniyor .da Kuran Allah Tarafından Korunmuş oluyor bu Allah’ın adaletiyle çelişmez mi? Diyorlar. Tevrat ve İncil bozulmuştur. Bu bir gerçektir. Dört tane incilin olması onun bozulduğu konusunda delil olarak yeterli değil mi? Tevrat ve İncil de Allah Tarafından gönderilmiş kitaplar ama onlar geldikleri dönemlerde yazı vardı ama yazı kültürü ve sanatı teknolojik olarak gelişmemişti. Kuranı koruyan insanlardır elde korunacak malzemeler olunca koruma olayı gündeme gelmiştir. Daha Önceki gelen dinlerde aynen Allah Tarafından gönderilmiş olan dinlerdir. Ama, onlar peygamberler ölünce veya öldürülünce, Yazı kültürü ve sanatının gelişmemesi nedeniyle Allah’tan peygamberler aracılığı ile gelen vahiyler peygamberler, Ölünce,toplumlar arasında Ağızdan ağza dolaşan, belgesiz bir din halinde dolaşmamaya başlamıştır. Söylediğim Eğer doğru değilse Neden Dört tane İncil ortada dolaşmaktadır. Hepsi de birbirlerinden farklıdır. Ama Kuran dünya üzerinde nereye giderseniz gidin bir birinin aynı olduğunu görürsünüz. Dünya üzerinde orijinalliği bozulmamış tek kitap kurandır yalan mı? İşte belgesi 15/9- Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” Bu söylenen pratik hayata da baktığımız zaman da öyle değil mi?. Dünya üzerindeki kuranların hepsine de baksan aynı. İncil ve tevratta böyle bir korunmuşluk var mı?. Onların Kitapları bizim Müslümanların kuran dışına çıkarak, kuran terk edilerek edindikleri İslam dedikleri dinin bozuluşu gibi, bozulmuştur. Elde orijinal olan bir kuran var ama, o duvarları süslemiştir insanların yaşamından uzaklaştırılmıştır. Şu Andaki İslam toplumlarındaki kangren haline dönüşmüş olan yara budur. Şeytan hadis ve mucize kılığında İslamı tanıtarak ortaya kuranın aslıyla uyuşmayan bir din çıkmıştır. Zaten bu dinin bozulmasında aktif olarak rol oynayan yine Hıristiyan ve Yahudilerdir. Hıristiyanlar Hazreti. İsa peygamberin ölmediğine ve göğe yükseldiğine inanırlar. Uydurma hadisleri takip eden Müslümanlar da, aynısına inanırlar. Hıristiyanlar hazreti Meryem’in kocasız çocuğu olduğunu, Bakire olan Meryem, kutsal ruh tarafından gebe bırakıldığına inanırlar. Müslümanlar da aynı inanca sahiptirler. Hıristiyan ve Yahudiler insanların türeme şekillerinin hazreti adem ve hazreti Havva dan olduğuna inanırlar günümüz Müslümanları da aynı inançtadırlar. Yani Allah’ın Kuranda Yasak ettiği kardeş evliliği ile çoğaldığı İnancındadırlar. Daha sayılmayacak kadar yanlış batıl inançlarda beraberlik oluşmaktadır. Bu da İslam toplumlarına kuran dışında hareket eden Müslümanlara Yahudi ve Hıristiyan inançlarının bir etkileşiminden kaynaklanmaktadır. İşte bu gibi doğru olan dinin devamlı gündemi korumak için, Allah her peygambere kendinden önce gelenleri doğrulatıp ve tasdik ettiriyor ve kendinden sonra gelecek olan peygamberi de müjdeliyor. 61/6- Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrail oğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmet” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler. Bu sebeple Kur’an gelinceye kadar, Allah’tan gelen vahiyler, insanlar aracılığı ile korununcaya kadar, peş peşe peygamberleri dizerek, tevhit akidesini gündemde tutuyordu. Tevrat’taki ve incildeki hükümlerin aslı levh’i Mahfuzda Allah Katında saklıdır. O vahiylerin gerçek olanları her peygambere ait olan bölümlerinin, zaten doğru olanı Kur’an tarafından aktarılmış ve korunmuştur.. İncil ve Tevrat sahipleri kuran tarafından Kendi elleriyle Allah’tan gelen orijinal olan Tevrat ve incili bozmaları dolayısı ile eleştiriliyorlar 5/.44- Gerçek şu ki, Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah’ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır. 5/45- Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. 5/46- Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik. 5/47- İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. 5/48- Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahit-gözetleyici’ olarak Kitap’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Görüldüğü gibi, Allah’tan gelen dini Ayakta tutan, bilgin yöneticiler ve yüksek bilginler, olduğu anlaşılmaktadır. Elde bozulmamış Kur’an , Olduğu halde, biz Kur’an’ı anlayamayız deyip kuranın dışına çıkıp doğru yolu orada aradıklarından, Tevrat ve incilin bozulduğu gibi bu günkü toplumların İslam anlayışları da bozulmuştur. Bir Tane Hıristiyan misyoner, Bakınız Kuranda İncil sahipleri Allah’ın indirdikleriyle hükmetsinler, Ayetini göstererek, incilin bozulmadığı Allah’tan geldiği gibi, orijinal olarak kaldığı hükmünü çıkarıyorlar Doğrusu. Ayet onu kastetmiyor. Ayet Allah’tan gelen vahiylerin bozulmadan, önceki İncil’den bahsetmektedir. Bakınız şu Ayet onun kanıtı değil mi.? 7/157- Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. 7/158- De ki: “Ey insanlar, ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. Bir Kısım haram olanları helalleştirmek bir kısım helal ettikleri şeyleri de haramlaştırmak için gönderdiğini söylemesi Tevrat ve incilin bozulduğunu göstermez mi? Yani Allah bir şeyi haram ediyor. Onlar o haram ettiği şeyi kendilerine helal ediyorlar. Allah Kendisinden başka ilah olmadığını ilan ederken, Yahudi ve Hıristiyanlar üzeyir ve İsa Allah’ın Oğludur demekle haramı helalleştiriyorlar. Konumuz o olmadığı için detayına girmek istemiyorum. Tevrat ve incilin orijinalinde, İsmi Ahmet olan peygamberin geleceği yazıldığı halde onu gizlemeleri saklamaları veya gündemden kaldırmaları, bozulmaya yeter artar Belki de okuyucular benim böyle bir konuyu açıklarken. İlgisi olmadığı sanılan konulara dalma gibi algılayabilirler. Ama Kuranın anlatım sanatın da da o vardır öyle değil mi? Konuya başlarken dikkat edildiği zaman, konu ile ilgisi olmayan fakat konun iyi algılanabilmesi açısından,bilinen şeylerden bilinmeyen şeyleri izah etmektedir. Benim de yaptığım şey aynıdır diye düşünüyorum. Kainat ve kuran bir bütündür. Nasıl bir taş parçası kainatın özelliklerini taşıyorsa, kurandaki geçen bir kelime de kuranın özelliklerini taşır. Aynen bir inşa edilebilmesi için, bir binanın, önce demirini , çimentosunu, tuğlasını, kumunu yerini ustasını, bütün gerekli olan malzemelerini hazırlamadan yapılamıyorsa, bir konuyu açıklarken de bazı bilinmesi gereken bilinmezlerin bilinmesi gerekmektedir. Bakıyoruz ki. Sadece Akıl yalın olarak doğru bir yolu bulmak için yeterli ise, Allah gelmiş geçmiş bu kadar peygamber ve kitapları neden gönderdi.? Sorusu gelmektedir. Veya her akıllı olanlar akıllarıyla, doğru yolu bulabiliyorsa, neden hep akıllı olanlar birbirine zıt olan yollarda bulunabiliyorlar,.? Veya sadece yalnız başına ilimler doğru yolu gösteriyorlarsa, neden ayrı ayrı ilim dallarında bulunan kaşiflerin yolları farklı olabiliyor.? İşte hep bu sorular cevapsız kalmaktadır. Çünkü mutlak doğrunun kaynağı Allah’tır. Doğru olan bilgiler insanları ve kainatı yaratan Allah’ın katındadır. Bu bilgilerden insanlara az bir şey verilmiştir. Öyleyse bazı insanların insan aklını ilahlaştırarak , Allah seviyesine çıkartıp yol gösterici olduklarını söylemeleri doğru değildir. İşte realizmin düştüğü hata buradadır. Akıl Ancak izleye bildiği kadar bilgi edinebilir. Ancak akıla gizli kalan bilgiler yok diye algılanırsa doğru olur mu.? Örnek olarak insan aklının Ahiret alemi hakkındaki bilgileri bilmesi ne kadar uğraşsa o konu ile ilgili belgelerle bilgi ortaya koymaz. Ancak o gün geldiği zaman o gerçek bir bilgi belge olarak insanların önüne bilgi olarak çıkacaktır. Akıl Ancak bulunduğu konumda bulunduğu konum kadar işlevini yerine getirir. İşte ben akla en az realizmin verdiği değer kadar değer verir. Onu ilahlaştırmadan devreden çıkarmam,. Sofistler de akıllarını başkalarına teslim ederek, olar adına yaşarlar Yani Allah’ın Haram dediğini helal ve helal dediğini de haramlaştırmaya başlarlar. Ben itaat ve kulluğumu yaratıklara değil Allah’a yapıyorum. Yani en az realist kadar akılcı, en az sofist kadar da itaatkarım. 33/36- Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” İşte teslimiyet budur. Bütün Peygamberler. Allah’ın gözetimi altındadırlar. Onlar vahiylerin dışına çıktıkları zamanlar düzeltilirler. Bu sebeple onların verdikleri emirler kendilerinin verdikleri emirler değildir, ona itaat Allah’a itaat ona itaatsizlik, Allah’a İtaatsizliktir. Görüldüğü gibi bütün dünyadaki insanlar bir araya gelip, kuranın verdiği hükme ters bir hüküm verseler. Doğru olan Allah’ın verdiği hükümdür. Çünkü onları da yaratan Allah’tır onlardan daha iyi bilir. Bunu Bir Ayetle açıklamaya çalışalım. 2/216- Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” Savaş insanların hoşuna gitmez, çünkü içerisinde ölüm var, eğer insanlar tekrar dirilip, cennet ve cehennem olduğuna inansalardı. Ölümden korkmazlardı çünkü gidecekleri yer şimdiki meşakkatli dünyadan daha iyi idi ama öldükten sonra dirilmeye inanmayan mukafaat ve ceza olduğunu kabul etmeyenler için ölüm korkulu bir rüyadır. İşte Allah’a Ve Allah’ın gönderdikleri kitap ve peygamberlere inanan kişiler , Bu bilgileri Onlardan öğreniyorlar, akıl vahiysiz olarak öldükten sonra, insanların dirileceğini dirildikten sonra hesaba çekileceğini bilemez. Allah Ve resulü Müslüman olanların yol göstericisi ve velisidir. Tam bir teslimiyeti Şeyhe mezhebe. veya bir tarikat liderine yapılacağına Allah’a ve resulüne yapılması daha uygun değimiydi?. İbadet ve Kulluğu Yaratıklardan herhangi birine yapmak, realizmdeki akıla tapmak arasında hiçbir fark yoktur. Bazı kavramlar Kuranda geçtiği halde o kavramlar ilim tarafından var olduğu ispatlanamamıştır. Ve kıyametin sonuna kadar da ispatlanamayacaktır. Bu Ancak öldükten sonra ispatlanacaktır. 7/50- Ateşin halkı cennet halkına seslenir: “Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızktan aktarın.” Derler ki: “Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır.” 7/51- Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi ‘yok sayarak tanımadıkları’ gibi, Biz de bugün onları unutacağız. “ Kıyamet Aleminin bilgisi sadece ve sadece Allah’a aittir. Eğer ölenlerden birisi Dirilerek , Ahiret alemi ile ilgili bilgileri doğru bir şekilde verebilseydi bu da ilim haline gelirdi. O da olmayacağına göre, yüzde doksan dokuzu ispatlı olan kuran sözünün, yüz de birisi de ispatsız olsun o da inşallah Allah Tarafından ahiret hayatında ispatlanacaktır. İşte buna inananlara kuran iman eden ifadesini kullanıyor. Köle ve cariye kavramlarını kuran bir yere koymuştur. Kim Allah’ın Yerine koyduğu bir kelimeyi koymuş olduğu değerin altında veya üzerinde bir yere koyarsa. O zalimdir. 2/84- Hani sizden “Birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın” diye misak almıştık. Sonra sizler bunu onaylamıştınız, hala (buna) şahitlik ediyorsunuz.” 7/172- Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) Onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. “ Zaten insanlar ilk yaratılış olarak, Rabbimiz sensin demekle Allah’ı rab kabul ettiğini , Allah’ın dışındaki varlıkları ilah edinmeden kendilerini uzaklaştırdığını ilan etmişlerdi yaratılış bu şekildedir. Asıl sorun bu verilmiş olan Erkek sözünün birilerinin bu Sözden cayması için değişik vaatlerle teklif sunarak, veya zorlama ve baskı yaparak caydırılması sorunudur. Zaten insanın diğer yaratıklardan ayıran özelliklerden biri de budur. Seçenekli bir yol olmasıdır. Ya yaratılırken vermiş olduğu ahde ölüm pahasına da olsa vefa gösterecek Müslüman muttaki olup cennete girecek yada iblisin sunduğu cazibeli tekliflere kendisini kaptırarak,şeytanın yolunu tercih ederek cehenneme girecek. İşte Allah böyle insana seçenekli yollardan başkalarının yollarına müdahale etmeden kişilere özgür iradesiyle istediği şekilde yaşama hakkını insanın kendisine vermiştir. Akıllı olan ve aklını Kullanabilen dünyadaki bütün insanların istediği özgürlük budur. Allah’ın İnsanın fıtratına yerleştirdiği bu özgürlük , Dışardan dünya hayatında müdahale edilerek elinden alınmaya çalışılırsa, Bu İster Müslümanlar tarafından, ıslama getirmek için zorlama olsun , isterse de gayrı Müslimler tarafından, kendi dinlerine çekmek için olsun ikisi de zulüm yapmış olmaktadır. Allah Dünya hayatında denemek için iki yolu insan oğlunun önüne koymuş. Koymuşsa insanlara doğrunun ve yanlışın ne olduğunu neticede hangi yola giderse gitsin kayıp ve kazanç kendisine ait olduğunu açık ve net olarak açıklandıktan sonra yola gidişte kendisi Allah tarafından yetkili ve sorumlu kılınmıştır. İşte peygamberlerin ve elçilerin görevleri insanları kendi yollarından döndürmek için değil sadece uyarmak ve teklif sunmaktır. İşte kuran bunun örneklerini Hazreti Nuh’un oğlunu ve karısını, Hazreti lut peygamberin karısını doğru yola getiremediklerini örneklendirirken, firavun’un Karısını, Kendi kavminin, Hazreti Meryemin doğru yolda gidişini engelleyemediklerinin örneklerini sunmaktadır. Hangi insan düşündüklerini ifade etme ve yaşama götürülmesini , istemez ki?, Hangi insan başkalarına güzellikleri götürmek istediği zaman başka birileri tarafından şiddet gösterilerek engellenmesini ister. Elbette vicdanlarının sesini dinleyen hiçbir insan bunları istemez. Ancak başka başka dinlerde olan insanların, dinlerini istediği gibi yaşamalarına, şiddet göstererek bozguncu ve fıtrattan gelen sesi örtenler engel olurlar. İşte Kendi dinlerini, Özgürce yaşamaya çalışanların, bir başkası veya bir başkaları tarafından engellenmeye, çalışmaları sırasında yapılacak olan iki eylem vardır. Ya güçler denk değilse zayıf olan suskun kalır. Yapılan zulüm ve işkencelere sabreder, ya da güçler dengelenmeye başladığında yapılan işkence veya zulümlere boyun eğmez karşılık vermeye çalışır. İşte bu olay veya eylem eğer fert bazında olursa, bunun adı kavga dövüş, eğer bu olaylar toplumlar veya devletler bazında olursa bunun adına savaş denmektedir. Savaş sonrasında hangi taraf galip gelirse mağlup olan taraf galip olan tarafa boyun eğmek zorundadır, boyun eğenlerin esirlerinin erkek olanlarına köle, kadın olanlarına da cariye ismi verilmektedir. Eğer Galip olan taraf kafir veya haktan nasibini almamış bir toplum ise o almış oldukları esirlere insanlık dışı gayri ahlaki muamele etmekten çekinmezler. Ortaya vahşet kin öfke hınç besleyerek zulüm saçarlar. Ekini ve nesli yok ederler 2/205- O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez. Ama Galip olan taraf takva iktidarları olursa onlara muamele ederken Kuran’ın yol göstericiliğinde hareket ederler. 3/104- Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır. 3/110- Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz. Kitap Ehli de inanmış olsaydı, elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.” Allah’a teslim oldum diyen her Müslümanın yapması gereken davranış budur. Yapılan her davranış Allah’ın rızasını kazanmak için olmalıdır Onun dirimi ölümü Hep Allah İçindir. Köle ve cariye kuran gelmeden önce Arap toplumlarında alınıp satılan bir meta gibi idi. Kur’an geldikten sonra köle ve cariyelere davranış biçimi değişti köleye verilen değer, insanlık onurunu zedeleyen bir davranıştan, yer yer inanan ve iman edenler tarafından onurlandırılıp kardeş haline getirilmiş Kuran mal ve mülkün insanlar arasında dağıtılışının, sırlarını anlatırken bir imtihan olduğunu, aslında farklı zenginlikler verilenlerin fakir olanlara mallarından belirli bir bölümünü vermek için denemeye tabi tutulduğunu açıklarken, yoksul rolünde oynayanları ilk bakışta dezavantaj fakat detayına İnilip düşünüldüğü zaman, avantajlı durumda oldukları bir gerçektir.. Çünkü mal ve servet Zengin olanları şımartmış. Kibirlendirmiş gururlandırmış bir konuma sokmuştur. Malı mülkü veren Allah Olduğu halde Karunun yaptığı gibi bunu ben bilgim sayesinde kazandım demesi onu helake götürmüştür. Aslında Karun olayı anlaşılmış olsa bile toplumlar arasındaki gerginlikler azalmaya zengin yoksul arasındaki uçurum gittikçe yok olmaya başlayarak. Sükunet sağlanmış ve taşlar yerine oturmuş olacaktır. Karun ile olan olayı isterseniz kurandan dinlemeye çalışalım. 28/76- Gerçek şu ki, Karun, Musa’nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: “Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez.” 28/77- “Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez.” 28/78- Dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. 28/79- Böylelikle kendi ihtişamlı-süsü içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını istemekte olanlar: “Ah keşke, Karun’a verilenin bir benzeri bizim de olsaydı. Gerçekten o, büyük bir pay sahibidir” dediler. 28/80- Kendilerine ilim verilenler ise: “Yazıklar olsun size, Allah’ın sevabı, iman eden ve salih amellerde bulunan kimse için daha hayırlıdır; buna da sabredenlerden başkası kavuşturulmaz” dediler. 28/81- Sonunda onu da, konağını da yerin dibine geçirdik. Böylece Allah’a karşı ona yardım edecek bir topluluğu olmadı. Ve o, kendi kendine yardım edebileceklerden de değildi. 28/82- Dün, onun yerinde olmayı dileyenler, sabahladıklarında: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip-yaymakta ve kısıp-daraltmaktadır. Eğer Allah, bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de şüphesiz batırırdı. Vay, demek gerçekten inkar edenler felah bulamaz” demeye başladılar. 28/83- İşte ahiret yurdu; Biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. 28/84- Kim bir iyilikle gelirse, artık onun için daha hayırlısı vardır; kim bir kötülükle gelirse, artık kötülükleri yapanlar, yalnızca yaptıklarıyla karşılık görürler. Kuran bir öğüttür.Kim öğütten nasibini alırsa, kendisi için alır. Kim de öğütten nasibini almazssa yine kendisi için almaz. Yetki ve sorumluluk insanın kendisine aittir. Bakınız Karun ile ilgili alınması gerekenleri beraberce anlayıp başımıza Ahiret aleminde bir bela gelmeden dünya hayatında kendimize çeki düzen verelim. Karun’un, oradaki yanlış davranışı Allah’ın ihsan olarak vermiş olduğu malları aslında Allah emanet olarak vermişti. O da ihtiyacı dışındaki malları ihtiyaç sahiplerine dağıtması infak etmesi gerekirdi. Bu Malları ben aklım sayesinde kazandım, veya benim bilgim sayesinde oldu demesi yanlıştı. Çünkü Aklı veren , onun bilgi sahibi olmasını sağlayan önünü açan imkanları önüne seren Allah olduğu Halde, O Allah’ı Unutarak, kendinin yaptığının sanması onu artık helake götüren sebep olmuştu. Helak olmak demek daha önce de izah ettiğim gibi, deprem olması veya sayha tutması veya denizde boğulması mecazi anlam da kullanılmış, yapılan yanlışların katmerleşerek, onun dünyada iken gözlerinin gördüğü halde gözlerin görmemesi kulakların duyduğu halde hakkı duymaması kalbinin de artık haktan yana hiçbir şeyi hissetmemesi onun manen ölüşü demektir. Bakınız Kuran bununla ilgili ayette o olayı nasıl izah ediyor. 8/17- Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü; attığın zaman sen atmadın, ama Allah attı. Mü’minleri Kendinden güzel bir imtihanla imtihan etmek için (yaptı.) Şüphesiz Allah, işitendir, bilendir. İşte Müslüman olanlar bir iş veya davranışta bulundukları zamanlar Allah’ı göz ardı etmeden, Allah’ın izni ile olduğunu Allah’ın izni ile yaptıklarının bilincine varmaları gerekmektedir. Aradaki Fark Müslüman olmayanlar ben yaptım ben ettim, ifadelerini kullanırken, Müslüman olanlarda Allah’ın izniyle yaptıklarını söyleyerek başarısının sebebini Allah’a dayandırarak, Harcamalarını da Allah’ın emirlerine uygun olarak infak ederler.,İşte Şu andaki Dünyada Yaşanan krizin sebebi budur, eğer zengin olanlar, bırakın malların zekatını veya infak etmeyi bir tarafa bırakalım, sadece çöpe israf ederek atacakları ekmeklerle, israf ettikleri yemekleri fazla yiyerek, onu bir de kilo verebilmek için harcadıkları paraları fakirler için ayırsalar dünyada yine açlığından dolayı insan ölmez.Ahiret hayatına insanlar vardıkları zaman , Allah’ın denemek için verilen servetleri neden ihtiyaç sahiplerine ulaştırmadınız dendiğinde ne cevap bulacaklar.? Genel olarak toplumların din Anlayışlarında, İslamın toplumlar arasında sınıf farkı oluşturarak, Bazılarını köleleştirerek, Dünya hayatında sadece kendi menfaatlerini , göz önünde bulundurarak insan haysiyetini zedeleyici bir durum olarak algılamaktadırlar. Kuran, İman edenlerin dünya hayatında , Allah’a ibadet ve kulluk görevleri olduğunu, Bu Kulluğun yerine getirilebilmenin şartının, kendilerine verilen zenginlik mal servet ve zekaların, diğer bunlardan pay almamış olanlarla paylaşılması gerektiğinin , bilincine varılmasıyla ancak mümkün olacağı bilinmelidir. Allah Dünyada Nasıl yaşanacağının reçetesini özgür iradesiyle baş başa bırakılarak, insana kuran gibi bir kitapla sunarak vermiştir. İsterse insan bu kitaba uyar düzgün istikrarlı bir hayatı olur. Ve ahirette de mükafatını cennet olarak görür, isterse de, Bu Reçeteyi dinlemez okumaz, hem Dünyada, rezil ve rüsva olur, hem de ahiret hayatında ebedi bir cehennem hayatında ceza çeker.. bu insanın kendi elindedir. Aynen Doktora giden hastanın tahlil ve teşhisi konduktan sonra doktor yemesini ve yememesini belirleyip hastaya söyledikten sonra, sorumluluk hastaya kalmış bir şeydir. Şeker hastasına, şekerli yiyecekleri, yasakladığı halde doktor onun üzerinde gözetleyici değildir. Uygulayıp uygulamaması hastanın kendisine aittir. Hasta isterse doktor kontrol altında tutabilir. Allah da insanlara bir takım kurallar koymuştur. Bu Kurallara uyanlar ancak kurtulur, Bu Kurallara uymayanların üzerinde dünya üzerinde, insanların müdahalesi hariç Allah’ın zorlayıcı bir gücü yoktur. 2/219- Sana içkiyi ve kumarı sorarlar. De ki: “Onlarda hem büyük günah, hem insanlar için (bazı) yararlar vardır. Ama günahları yararlarından daha büyüktür.” Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: “İhtiyaçtan artakalanı.” Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur ki düşünürsünüz; Gördüğünüz gibi Kuran insanların tümünü inanıp inanmamakla, kendi özgür iradesine bırakıp denediği gibi, İman ettim diyenleri de kendi aralarında infak edip etmemekle denemektedir, Kimin ne kadar infak edip etmeyeceğini, kendi özgür iradesine bırakmıştır.Kim ki Allah yolunda mallarını ve gerektiği zaman canlarını Allah yolunda feda edebilirse Allah Katında değerli olan onlardır. 9/ 111- Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alış-verişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. Zekat olayı otoriteye verilen verginin adıdır, her Müslüman kendilerine belirlenmiş olan zekatı vermek zorundadır. Ama infak olayı Müslüman olanların özgür iradesine bırakılan bir bağıştır. İşte Müslümanın takvası burada denenmektedir. Malının 1/3 nü verebilen de müslümandır. Malının1/10 nu verebilende müslümandır. Kişinin Allah Katındaki değeri onun say ve gayreti kadardır. Şu Bir gerçektir ki; Allah İman edenlerden önce, başkalarının haklarına tecavüz etmeden yaşamayı, daha sonra da mallarından ihtiyaçtan arta kalanı ihtiyaç sahiplerine aktarmayı istemektedir. Bu kadar güzel bir sistem olabilir mi? Toplumumuza ve globalleşen dünyaya baktığımız zaman, olaylar tamamen bunun dışındadır. Aynı toplum içerisinde aylık geliri otuz milyon tl alan insan olduğu gibi Aylık geliri otuz milyar tl. alan insan da olmaktadır. Bu Olay toplum içerisinde sosyal barışı zedelemektedir insanlar arasında bir birlerine karşı, kin ve nefret tohumları oluşturmaktadır. Bunlar hep Kapitalizmin ürünleridir, Ekonomik alanda, faiz ve enflasyon dalgaları körüklendiği zaman, toplum içerisindeki zengin ve fakir arasındaki uçurum daha da artmaktadır. İş Adamlarından birinin açıklaması aynen şöyle, herkes suyun içerisine kafasını sokacak, nefesi güçlü olan kalacak diğerleri ölecektir. Bu zihniyet kapitalizmin ürünlerinden en bariz olan örneklerindendir. Bakınız İMF Türkiye’ye gelip kredi vereceği zaman, bir takım kurallar koyup azap ve işkence yapmaktadır. Memura az vereceksin çiftçiye olan desteğini kaldıracaksın vergileri yükselteceksin diye bir takım isteklerini sıralayıp durmaktadır. Acaba İMF bizim iyiliğimiz için mi kredi veriyor. İyiliğimiz için mi Bu isteklerini sıralayıp duruyorlar. Hayır kendi menfaatleri için bunu yapıyorlar. Eğer gerçekten Türkiye’nin iyiliği için yapmış olsalardı. Türkiye ödeme güçlüğüne düştüğü zaman krediyi kesmezlerdi. Bunlar ve vahye duyarsız olanların hepsi, iyi gün dostu olanlardır.” Düşenin dostu olmaz” sözü Müslüman olanların söyleyeceği bir söz değildir. İnsanlar düştüğü zaman Diğer güçlü olanları Allah onları desteklemeye davet etmektedir. İşte islamın hayat felsefesi bunların anladığı gibi değildir. İnsanlar bir amaç uğruna yaratılmışlardır. Bütün insanlar Allah katında eşittirler. Aralarındaki fark sadece oynadıkları rol çeşidindeki takva farklılığıdır. Mal ve mülk sadece emanettir. Herkes o emaneti Allah’ın emirlerine uygun şekilde tasarruf yaptığı zaman, Allah Katında değerli olanlardır. Görüldüğü gibi Kölelik Başkalarının anladığı gibi, Ekonomik sebepler yüzünden İnsanları esaret altına almak değil, Kölelik Bir Müslümanın özgürce yaşamasına tahammül gösteremeyen kafirin açtığı savaş sonucunda kafirlerden, Galip gelen Müslümanların esir aldığı kafirlerin adıdır 8/70- Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” Dünya hayatı , bir insan ömrünün zikzaklar çizerek,sonuna kadar değişik yaşam koşullarının, kucaklaştığı bir imtihan salonudur. Dünya Hayatında en güzel mutluluğu yakalayanlar, Yaratılış gayesine uygun olarak hayatını düzenleyen insanlardır. İşte Kuran buna Müslüman tabirini kullanıyor. 2/132- Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti, Yakup da: “Oğullarım, şüphesiz Allah sizlere bu dini seçti, siz de ancak Müslüman olarak can verin” (diye benzer bir vasiyette bulundu.) Çok kısa zamanlarda insanlar bazı hayat kesitlerinin güzel olduğunu sansalar bile, Her güzel yaşamın ardından sıkıntılı bir yaşam onu izlemektedir. Nasrettin hocanın söylediği gibi,” Sıkıntıya düştüğü zaman sevinir bolluk geldiği zaman da üzülürmüş. Sorduklarında her sıkıntının ardından bir rahatlık geleceğini her rahatlığın ardından da bir sıkıntı geleceğini bildiği için böyle yapıyormuş. Müslüman olanlar, her konumda haline razı olurlar ve Allah’a tevekkül ederek bu rabbimizin katındandır diyerek teslim ve tevekkül ederler. Fakirlik ve zenginlik, Müslüman olanların hayatlarında çok önemli olan bir şey değildir. Önemli olanı, İmtihan salonunda,ebedi bir hayatın yatırımını,en ince ayrıntılarıyla yapıp, sınavı , başarılı bir şekilde vermek olmalıdır. Kalpleri simsiyah lekelerle kaplanarak,hakkı görmeye ve anlamaya tamamen duyarsızlaşmış olan kafirler, Dünyalık hayatlarında bile, güçlerini ve otoritelerini yitirerek,zayıf ezilmiş gözüyle baktıkları Müslümanların, Ellerine esir olarak düştükleri zaman, onları derin bir düşünmeye sevk edecektir. Bu musibet onların içlerinde gizledikleri iman cevherini gün yüzüne çıkartarak, onlara yeni bir hayat sunacaktır. Aynen sert tabakalar altındaki suların delinerek yeryüzüne çıkarılması gibi. Kuran Allah’ın bir mesajıdır. İnsanlar bilgi sahibi olmadan neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemezler, Belki kurandaki köle ve cariye hukuku ile ilgili o anda düşünmeyen ve aklını kullanmayanlar için doğru gelmeyebilir ama, Uzun vadeli bir hayat projesine bakıldığı zaman, Dünya hayatında Hakka götürebilecek her nusubet ders alabilenler için birer definedir. Çünkü ebedi bir hayatın kurtuluşuna vesile olmaktadır. Daha önce de belirttiğim gibi, İslam toplumu köle ve cariye satın alıp da Onları metaa haline getirmeyi hedeflememiştir. Kuran Müslüman olanların dinini, yaşam biçimlerini ortadan kaldırmak için savaş açanların, savaşla cevap verdiklerinde kafir olanlardan alınanların esirlerine verilen addır demiştik. Esir olmak demek köle ve cariye olmak demek, Dünya hayatının sonu demek değildir. Hayat devem ediyor.” Allah sizin kalplerinizde hayır olduğunu bilirse,size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar.” Ayette geçen hayır kelimesi savaş neticesinde darbe alan ve esir düşerek Müslümanlara teslim olan kafirin , görmeyen gözlerinin görür hale gelmesini duymayan kulaklarının duyar hale gelmesi ve hissetmeyen kalbinin hisseder hale gelmesi, onun Hayat yaşamında yeni bir ufkun açılmasına neden olacaktır. Araştırıp incelendiği zaman, Başlarından hep musibet geçmiş insanlar bir olgunlaşma trendine girdikleri gözlenmektedir. Gözlerini kaybeden bir tanesi ben gözlerimi kaybettiğim zaman görmeye başladım demesi beni gerçekten çok düşündürdü. Asıl öğrenme bilgi ders o zaman ortaya çıkmaktadır. Genel olarak bakıldığında öyle olmaktadır. Nusubet bazılarının imanını bazılarının da inkarını arttırmaktadır. Her şeyi ile mükemmel olan bir kocanın, imanda olgunlaşmamış karısının isyan ve saldırısından sonra kocası tarafından boşandığı zaman ders alması, Ayaklarını kaybeden birisinin ayaklarını kaybettiği zaman hayata bakış açısının değişmesi, Sağlam olan birisinin hastalandığı zaman sağlığının kıymetini anlaması, İflas eden birisinin varlığını kaybettiği zaman varlığın kıymetini anlaması, Hep musibet görenlerin, insan üzerinde ders alabilenler için hayır çığlıkları estirmektedir. Ahiret Hayatını bilenler için ya ebedi bir azap yada ebedi bir güllük gülistanlık mükafat vardır. ebedi bir mükafat olacağını bilenler. Kısacık olan dünya hayatında başlarına neler neler gelse katlanmazlardı ki,? Eğer nusubetten ders alarak önünde ne kadar zaman olduğu belli olmayan dünya hayatında Allah’ın emirlerine uygun olarak sürdürerek, yaşayan birinin Ahiret aleminde gelecek olan büyük ebedi azap çekmekten daha iyi değimlidir.? İşte savaş neticesinde kibirlenip böbürlenerek aşağıladıkları Müslümanların ellerine esir düşmesiyle, kendilerinin aşağılık konuma düşmeleri onların havadaki burunlarının yere inmesine neden olacaktır. Allah’ın Dininin temel felsefesinde Adalet şartı yatmaktadır. Her hangi bir konuda karar veya hüküm verecek olan bir kişinin verecek olduğu karar kendi aleyhinde olsa bile adalet ilkesini ayakta tutması açısından vermesi gerekir. 5/8- Ey iman edenler, adil şahitler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. Düşünüldüğü zaman, Düşman olanlara bile adaleti ayakta tutmayı emreden bir din, elbette, Globalleşen dünyayı aydınlatan bir nur ve bir ışıktır. Bilindiği gibi insanın özünde fıtratında gizlenmiş olan adalet prensibi, Başkalarındaki adaletsizliği hemen fark eder. Adaletsizliğe karşı baş kaldırmayı genel olarak bir görev bilir, Ama aynı adaletsizliği kendisi yaptığı zaman onu bilemezlikten ve gömemezlikten gelir. İşte insanlardaki adalet duygusunu gün yüzüne çıkaran, o konu ile bilgiyi nusubet görünce ancak anlayabilir. 47/4- Öyleyse, inkar edenlerle (savaş sırasında) karşı karşıya geldiğiniz zaman, hemen boyunlarını vurun; sonunda onları ‘iyice bozguna uğratıp zafer kazanınca da’ artık (esirler için) bağı sımsıkı tutun. Bundan sonra ya bir lütuf olarak (onları bırakın) veya bir fidye (karşılığı salıverin). Öyle ki savaş ağırlıklarını bıraksın (sona ersin). İşte böyle; eğer Allah dilemiş olsaydı, elbette onlardan intikam alırdı. Ancak (savaş,) sizleri birbirinizle denemesi içindir. Allah yolunda öldürülenlerin ise; kesin olarak (Allah,) amellerini giderip-boşa çıkarmaz.” Ahiret hayatını bir define olarak kabul edecek olursak, bu Dünya hayatını da bu defineyi ortaya çıkarmak için çalışma çaba gösterme denenme sıkıntı çekme yeri olarak düşündüğümüzde , karşılığında kazanılacak olan define çok ucuza mal edilmiş olacaktır. Şimdi köle ve cariyeler konusundaki Ayetleri naklederek onlar üzerinde beraber düşünmeye çalışalım. Kuran Hakkı hakim kılma mücadelesinde, İnananların canı pahasına da olsa, Kazandıkları bu zaferden sonra kafirlerin canlarını ve mallarını Allah Yolunda savaşanlara ganimet olarak vermiştir. Tasarruf hakkını zafer sonunda iktidar sahibi otoriteye vermiştir. 8/67- Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) Ahreti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. Müslüman olanlar Allah’a Kulluk görevini yapabilmek için Kendi varlığını korumak zorundadır. Müslümanların zayıf olduğu bir zamanda esirlerle uğraşmak, onların güç ve kuvvetlerini iyiden iyiye zayıflamalarına sebep olması nedeni ile Allah esir alınmasını o dönemde yasaklamıştır. Zaten Kafir Olanlar senin dinini ortadan kaldırmak amacı ile sana savaş açmışlar idi. Onlar senin güçsüz olduğunu hissettikleri zaman yine aynı davranışı yaparlar. 9/8- Nasıl olabilir ki!.. Eğer size karşı galip gelirlerse size karşı ne ‘akrabalık bağlarını’, ne de ‘sözleşme hükümlerini’ gözetip-tanırlar. Sizi ağızlarıyla hoşnut kılarlar, kalpleri ise karşı koyar. Onların çoğu fasık kimselerdir. Müslüman olanlar tek bir Ümmettir. Onların hareket tarzlarını Allah belirler. Kuran Köle ve cariyelerin konumlarını belirlerken İman etmiş ve Salih amel işleyenleri ayrı bir kategoride değerlendirmiştir. Ayrıca Kendi özgürlüklerini kazanmak isteyenlerine mukatebe usulüyle engel çıkarılmamasını emrediyor. 24/33- “Nikah (imkanı) bulamayanlar, Allah onları Kendi fazlından zenginleştirinceye kadar iffetli davransınlar. Sağ ellerinizin malik olduğu (köle ve cariyelerden) mukatebe isteyenlere -eğer onlarda bir hayır görüyorsanız- mükatebe yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara verin. Dünya hayatının geçici metaını elde etmek için -ırzlarını korumak istiyorlarsa- cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz, onların (fuhşa) zorlanmalarından sonra Allah (onları) bağışlayandır, esirgeyendir.” Bakınız Kuran sağ el kelimesini kullanırken ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekmektedir. Onların takva üzerindeki güç ve kuvvetini temsil etmektedir.İnsanlar hayatları boyunca devamlı yol arayıp zikzaklar çizip durmuşlardır. Önce tağutlar yolunda savaşanlar başlarına gelen felaketlerden ders alarak, yüz seksen derece dönüş yaparak. Allah Yolunda yürümeye ve yaşamaya başlayabiliyorlar. Kafirlerden alınan esirler Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamada kullanılırlar. Bu da Allah’ın sınırları içerisindedir. Böyle durumlarda, İslamın adil davranışı Karşısında köle ve cariyelerden Müslüman olanlar, özgürlerine kavuşturulmaları için , bir takım yöntemler uygulanmıştır. 4/92- Bir mü’min, -hata sonucu olması dışında- bir başka mümini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mümini ‘hata sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda anlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tövbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.>> Allah insanlara hayırlı olan ve yaşam tarzlarının en güzeli olan İslam dinini seçip beğenmiştir. Böyle bir Yaşam tarzının insanlara sunulurken karşılarına çıkan engelleri elbette yıkıp aşmak zorundadırlar. Böyle bir dini ve misyonu, ayakta tutabileceklerine kanaat getirirlerse, savaşta mağlup olanları öldürmek yerine esir almaları daha güzel değimlidir. Ölen artık bir daha geri gelmez, önemli olanı hayattayken ölenleri diriltmektir. Allah böyle bir davranış sergilenmesini istiyor. Bunu eleştrenler eğer tövbe haşa kendileri Allah Olsa ne yaparlardı bu soruyu kendi kendilerine sorsunlar bir bakalım. 4/3636- Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez>> Eşsiz nizam ve eşsiz sitem işte budur. Bazılarının söylediği gibi köle ve cariyeler işkence aleti değildir. Başka dinlerin Hangisinde böyle bir düzen görülmüştür.kendisine düşman olan , ve öldürmek için harekete geçmiş birisini yanına alacaksın, ona uygun davranışlarda bulunarak , onu ödüllendireceksin. Hatta öyle bir ödül ki. O da senin gibi yaşam tarzına inanırsa, Onunla evlenip kendine hayat arkadaşı yapacaksın, Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Allah’ın bize Örneklendirdiği ve orta bir ümmet diye tanımladığı Model Peygamberimizin peygamberlik tarihindeki yaşanan modeldir. Onun dışındaki müslümanım diyenlerin dereceleri bu modele uygunluk veya yakınlık durumuna göre değere tabi tutulacaktır. Bu model Allah katıda tam on numara olan bir derecedir. Ölçü terazi budur. Vay efendim Allah insanları kamplara sınıflara bölerek, insanların haklarınihlal etmiştir diyenlere soruyorum. Senin iki tane evladın var, Bunlardan birisi sana o kadar iteaatkar ki , ne emredersen emirlerini yerine getirmede kusur etmiyor. Hazreti İbrahim Peygamberin Oğlu İsmail peygamber gibi, Allah Öl Dese ölecek kadar babasının sözlerine bağlı, Bir de diğer bir evladın var o da sen nedersen yerine getirmiyor. Üstelik elinden gelse seni öldürecek kadar isyankar. Sen adil bir baba olarak bunların ikisin aynı kefeye koyar bir tutarmısın.? Elbette ikisi bir değildir. İşte Allah da Kendisine ibadet ve kulluk edenlerle, İsyan ve baş kaldıranları aynı kefede tartmıyor. Kendisine bağlılık derecesine göre kulları derecelendiriyor. Bu günkü çağdaş denen devletler kendi kural ve prensiplerini ne ile belirliyorlar. Kedilerinin koydukları kural ve prensipleri çiğneyip ihlal edenlere Çok iyi yaptın ihlal etmeye devam edin mi diyorlar yoksa onları tutuklayıp cezalandırıyorlar mı.? Elbette onarı tutuklayıp cezalandırıyorlar. Ve özgürlüklerini kısıtlıyorlar. İnsan hakları deyip de binlerce kişilerin ölümüne neden olurken onları gözlerini bile kırpmadan canlarına masum insanların canlarına kıyarak. Hayat haklarını ortadan kaldırırken. Hayat haklarını kaldıranların hayatlarının da ortadan kaldırılması gerektiğini vicdanları da kabul ettiği halde. Bunları bile bile yalan söylemeleri doğru değildir kanaatindeyim. Halife olarak yaratılan insanlar , Allah Adına yeryüzünde Allah’ın temsilcileridir. Bu Mükemmel yaratık. Allah’tan gönderilmiş kitaplar ve peygamberler olmasa bile, Bazı Kuran ile örtüşebilecek olan şeyleri yakalayabilecek güçtedir. Ama Kendisini yaratan varlığa bağlı olmadığı ve bağlılığını ilan etmediği sürece, Onun yakaladığı doğrular ve yaptığı güzel davranışlar Allah Katında bir değere tabi tutulmayacaktır. 3/21- Allah’ın ayetlerini inkar edenler, peygamberleri haksız yere öldürenler ve insanlardan adaleti emredenleri öldürenler; işte onlara acıklı bir azabı müjdele. 3/22- Onlar, yaptıkları dünyada ve ahirette boşa gitmiş olanlardır. Ve onların yardımcıları yoktur. Gönderen Ali Rıza Borazan zaman: 00:43 17 Ocak 2009 Cumartesi KÖLE VE CARİYE KAVRAMI Daha önce de bahsettiğim gibi köle ve cariye kavramı kuranın indiği dönemle ilgili ortaya çıkan bir olay değildir. Her peygamber geldikleri zaman, doğru olanları tasdik etmiş yanlış olanları da düzeltmiştir İşte Köle ve cariye hukuku ile ilgili bazı yanlış olan davranışların veya uygulamaların yanlış olan yerlerini düzeltmiş. Doğru olan yerlerini de tasdik etmiştir. Belki Köle ve cariye hukuku ile. ilgili ayetleri naklederken her şeyi aklın önderliğinde anlayanlar ve algılayanlar, mantıklı görmeyebilir ama, Aklı doğru kullananlar hak vereceklerdir kanaatindeyim.. Şu hasletleri devamlı gündemde tutmak istiyorum. Kuran: İnsanları ve kainatı yaratan Allah’ın Çelişkisiz olarak insanlara sunduğu bir Hayat projesidir. Akıl, ilim, Kur’an, Ve uygulama yani pratik hayat birbirleriyle çelişmezler. Bu dört hasletin dördü de Allah’ın ayetleridir. Allah Hem Kainatı çelişkisiz, hem de Kuranı çelişkisiz kılmıştır. Çelişkisiz olan kainatla, çelişkisiz olan kuranı kucaklaştıran dinin adı. Hanif dini fıtrat dini İbrahim dinidir. 30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. Ayette belirtildiği gibi Bir hanif bir fıtrat bir İbrahim dininden bahsetmektedir. İşte Allah’ın Yaratış biçiminde bir değişiklik olmadığını, Allah’ın Yarattığı Kainatla, gönderdiği dinin birbiriyle çelişmediğini,Düşünen ve aklını kullananların dini bu olduğunu bu doğru olan din devamlı ayakta kalabileceğini vurgulamaktadır. Allah İnsanları Yaratırken bir erkekle bir dişiden yarattığını söylerken Babasız veya annesiz çocuğun olabileceğini söylemek, fıtrata Allah’ın koyduğu üreme yasasına uygun değildir. veya ilim yukarıya atılan bir taşın yere, yer çekimi nedeniyle düşeceğini söylerken düşmediğini veya havada muallakta kaldığına inanmak da fıtrat dinini bozarak masal hikaye ve hurafe dinine dönüşmesine neden olmaktadır. Toplumlardan toplumlara aktarılan, Kuran’dan uzaklaşarak anlatılan İslam, içerisine bir kısım yanlışlıklar katıp ve çıkarılarak yozlaştırılmıştır. Aslında Tevrat ve İncil Allah tarafından gönderilmiş kitaplardır. Aynen Hıristiyanlıktaki yanlış anlayışlardan biri şudur. Neden İncil ve Tevrat, Allah Tarafından gönderilen kitaplar olduğu halde , onların korunmadığı söyleniyor .da Kuran Allah Tarafından Korunmuş oluyor bu Allah’ın adaletiyle çelişmez mi? Diyorlar. Tevrat ve İncil bozulmuştur. Bu bir gerçektir. Dört tane incilin olması onun bozulduğu konusunda delil olarak yeterli değil mi? Tevrat ve İncil de Allah Tarafından gönderilmiş kitaplar ama onlar geldikleri dönemlerde yazı vardı ama yazı kültürü ve sanatı teknolojik olarak gelişmemişti. Kuranı koruyan insanlardır elde korunacak malzemeler olunca koruma olayı gündeme gelmiştir. Daha Önceki gelen dinlerde aynen Allah Tarafından gönderilmiş olan dinlerdir. Ama, onlar peygamberler ölünce veya öldürülünce, Yazı kültürü ve sanatının gelişmemesi nedeniyle Allah’tan peygamberler aracılığı ile gelen vahiyler peygamberler, Ölünce,toplumlar arasında Ağızdan ağza dolaşan, belgesiz bir din halinde dolaşmamaya başlamıştır. Söylediğim Eğer doğru değilse Neden Dört tane İncil ortada dolaşmaktadır. Hepsi de birbirlerinden farklıdır. Ama Kuran dünya üzerinde nereye giderseniz gidin bir birinin aynı olduğunu görürsünüz. Dünya üzerinde orijinalliği bozulmamış tek kitap kurandır yalan mı? İşte belgesi 15/9- Hiç şüphesiz, zikri (Kur’an’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” Bu söylenen pratik hayata da baktığımız zaman da öyle değil mi?. Dünya üzerindeki kuranların hepsine de baksan aynı. İncil ve tevratta böyle bir korunmuşluk var mı?. Onların Kitapları bizim Müslümanların kuran dışına çıkarak, kuran terk edilerek edindikleri İslam dedikleri dinin bozuluşu gibi, bozulmuştur. Elde orijinal olan bir kuran var ama, o duvarları süslemiştir insanların yaşamından uzaklaştırılmıştır. Şu Andaki İslam toplumlarındaki kangren haline dönüşmüş olan yara budur. Şeytan hadis ve mucize kılığında İslamı tanıtarak ortaya kuranın aslıyla uyuşmayan bir din çıkmıştır. Zaten bu dinin bozulmasında aktif olarak rol oynayan yine Hıristiyan ve Yahudilerdir. Hıristiyanlar Hazreti. İsa peygamberin ölmediğine ve göğe yükseldiğine inanırlar. Uydurma hadisleri takip eden Müslümanlar da, aynısına inanırlar. Hıristiyanlar hazreti Meryem’in kocasız çocuğu olduğunu, Bakire olan Meryem, kutsal ruh tarafından gebe bırakıldığına inanırlar. Müslümanlar da aynı inanca sahiptirler. Hıristiyan ve Yahudiler insanların türeme şekillerinin hazreti adem ve hazreti Havva dan olduğuna inanırlar günümüz Müslümanları da aynı inançtadırlar. Yani Allah’ın Kuranda Yasak ettiği kardeş evliliği ile çoğaldığı İnancındadırlar. Daha sayılmayacak kadar yanlış batıl inançlarda beraberlik oluşmaktadır. Bu da İslam toplumlarına kuran dışında hareket eden Müslümanlara Yahudi ve Hıristiyan inançlarının bir etkileşiminden kaynaklanmaktadır. İşte bu gibi doğru olan dinin devamlı gündemi korumak için, Allah her peygambere kendinden önce gelenleri doğrulatıp ve tasdik ettiriyor ve kendinden sonra gelecek olan peygamberi de müjdeliyor. 61/6- Hani Meryem oğlu İsa da: “Ey İsrail oğulları, gerçekten ben, sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi “Ahmet” olan bir elçinin de müjdeleyicisiyim” demişti. Fakat o, onlara apaçık belgelerle gelince: “Bu, açıkça bir büyüdür” dediler. Bu sebeple Kur’an gelinceye kadar, Allah’tan gelen vahiyler, insanlar aracılığı ile korununcaya kadar, peş peşe peygamberleri dizerek, tevhit akidesini gündemde tutuyordu. Tevrat’taki ve incildeki hükümlerin aslı levh’i Mahfuzda Allah Katında saklıdır. O vahiylerin gerçek olanları her peygambere ait olan bölümlerinin, zaten doğru olanı Kur’an tarafından aktarılmış ve korunmuştur.. İncil ve Tevrat sahipleri kuran tarafından Kendi elleriyle Allah’tan gelen orijinal olan Tevrat ve incili bozmaları dolayısı ile eleştiriliyorlar 5/.44- Gerçek şu ki, Biz Tevrat’ı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik. Teslim olmuş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bilgin-yöneticiler (Rabbaniyun) ve yüksek bilginler de (Ahbar), Allah’ın Kitabı’nı korumakla görevli kılındıklarından ve onun üzerine şahidler olduklarından (onunla hükmederlerdi.) Öyleyse insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır. 5/45- Biz onda, onların üzerine yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve (bütün) yaralara (karşılık da) kısas vardır. Ama kim bunu sadaka olarak bağışlarsa o kendisi için bir kefarettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, zalim olanlardır. 5/46- Onların (peygamberleri) ardından yanlarındaki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik ve ona içinde hidayet ve nur bulunan, önündeki Tevrat’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncil’i verdik. 5/47- İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır. 5/48- Sana da (Ey Muhammed,) önündeki kitap(lar)ı doğrulayıcı ve ona ‘bir şahit-gözetleyici’ olarak Kitap’ı (Kur’an’ı) indirdik. Öyleyse aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol-yöntem kıldık. Eğer Allah dileseydi, sizi bir tek ümmet kılardı; ancak (bu,) verdikleriyle sizi denemesi içindir. Artık hayırlarda yarışınız. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. Hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Görüldüğü gibi, Allah’tan gelen dini Ayakta tutan, bilgin yöneticiler ve yüksek bilginler, olduğu anlaşılmaktadır. Elde bozulmamış Kur’an , Olduğu halde, biz Kur’an’ı anlayamayız deyip kuranın dışına çıkıp doğru yolu orada aradıklarından, Tevrat ve incilin bozulduğu gibi bu günkü toplumların İslam anlayışları da bozulmuştur. Bir Tane Hıristiyan misyoner, Bakınız Kuranda İncil sahipleri Allah’ın indirdikleriyle hükmetsinler, Ayetini göstererek, incilin bozulmadığı Allah’tan geldiği gibi, orijinal olarak kaldığı hükmünü çıkarıyorlar Doğrusu. Ayet onu kastetmiyor. Ayet Allah’tan gelen vahiylerin bozulmadan, önceki İncil’den bahsetmektedir. Bakınız şu Ayet onun kanıtı değil mi.? 7/157- Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. 7/158- De ki: “Ey insanlar, ben Allah’ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O’nundur. O’ndan başka İlah yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah’a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah’a ve O’nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz. Bir Kısım haram olanları helalleştirmek bir kısım helal ettikleri şeyleri de haramlaştırmak için gönderdiğini söylemesi Tevrat ve incilin bozulduğunu göstermez mi? Yani Allah bir şeyi haram ediyor. Onlar o haram ettiği şeyi kendilerine helal ediyorlar. Allah Kendisinden başka ilah olmadığını ilan ederken, Yahudi ve Hıristiyanlar üzeyir ve İsa Allah’ın Oğludur demekle haramı helalleştiriyorlar. Konumuz o olmadığı için detayına girmek istemiyorum. Tevrat ve incilin orijinalinde, İsmi Ahmet olan peygamberin geleceği yazıldığı halde onu gizlemeleri saklamaları veya gündemden kaldırmaları, bozulmaya yeter artar Belki de okuyucular benim böyle bir konuyu açıklarken. İlgisi olmadığı sanılan konulara dalma gibi algılayabilirler. Ama Kuranın anlatım sanatın da da o vardır öyle değil mi? Konuya başlarken dikkat edildiği zaman, konu ile ilgisi olmayan fakat konun iyi algılanabilmesi açısından,bilinen şeylerden bilinmeyen şeyleri izah etmektedir. Benim de yaptığım şey aynıdır diye düşünüyorum. Kainat ve kuran bir bütündür. Nasıl bir taş parçası kainatın özelliklerini taşıyorsa, kurandaki geçen bir kelime de kuranın özelliklerini taşır. Aynen bir inşa edilebilmesi için, bir binanın, önce demirini , çimentosunu, tuğlasını, kumunu yerini ustasını, bütün gerekli olan malzemelerini hazırlamadan yapılamıyorsa, bir konuyu açıklarken de bazı bilinmesi gereken bilinmezlerin bilinmesi gerekmektedir. Bakıyoruz ki. Sadece Akıl yalın olarak doğru bir yolu bulmak için yeterli ise, Allah gelmiş geçmiş bu kadar peygamber ve kitapları neden gönderdi.? Sorusu gelmektedir. Veya her akıllı olanlar akıllarıyla, doğru yolu bulabiliyorsa, neden hep akıllı olanlar birbirine zıt olan yollarda bulunabiliyorlar,.? Veya sadece yalnız başına ilimler doğru yolu gösteriyorlarsa, neden ayrı ayrı ilim dallarında bulunan kaşiflerin yolları farklı olabiliyor.? İşte hep bu sorular cevapsız kalmaktadır. Çünkü mutlak doğrunun kaynağı Allah’tır. Doğru olan bilgiler insanları ve kainatı yaratan Allah’ın katındadır. Bu bilgilerden insanlara az bir şey verilmiştir. Öyleyse bazı insanların insan aklını ilahlaştırarak , Allah seviyesine çıkartıp yol gösterici olduklarını söylemeleri doğru değildir. İşte realizmin düştüğü hata buradadır. Akıl Ancak izleye bildiği kadar bilgi edinebilir. Ancak akıla gizli kalan bilgiler yok diye algılanırsa doğru olur mu.? Örnek olarak insan aklının Ahiret alemi hakkındaki bilgileri bilmesi ne kadar uğraşsa o konu ile ilgili belgelerle bilgi ortaya koymaz. Ancak o gün geldiği zaman o gerçek bir bilgi belge olarak insanların önüne bilgi olarak çıkacaktır. Akıl Ancak bulunduğu konumda bulunduğu konum kadar işlevini yerine getirir. İşte ben akla en az realizmin verdiği değer kadar değer verir. Onu ilahlaştırmadan devreden çıkarmam,. Sofistler de akıllarını başkalarına teslim ederek, olar adına yaşarlar Yani Allah’ın Haram dediğini helal ve helal dediğini de haramlaştırmaya başlarlar. Ben itaat ve kulluğumu yaratıklara değil Allah’a yapıyorum. Yani en az realist kadar akılcı, en az sofist kadar da itaatkarım. 33/36- Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” İşte teslimiyet budur. Bütün Peygamberler. Allah’ın gözetimi altındadırlar. Onlar vahiylerin dışına çıktıkları zamanlar düzeltilirler. Bu sebeple onların verdikleri emirler kendilerinin verdikleri emirler değildir, ona itaat Allah’a itaat ona itaatsizlik, Allah’a İtaatsizliktir. Görüldüğü gibi bütün dünyadaki insanlar bir araya gelip, kuranın verdiği hükme ters bir hüküm verseler. Doğru olan Allah’ın verdiği hükümdür. Çünkü onları da yaratan Allah’tır onlardan daha iyi bilir. Bunu Bir Ayetle açıklamaya çalışalım. 2/216- Savaş, hoşunuza gitmediği halde üzerinize yazıldı (farz kılındı). Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz.” Savaş insanların hoşuna gitmez, çünkü içerisinde ölüm var, eğer insanlar tekrar dirilip, cennet ve cehennem olduğuna inansalardı. Ölümden korkmazlardı çünkü gidecekleri yer şimdiki meşakkatli dünyadan daha iyi idi ama öldükten sonra dirilmeye inanmayan mukafaat ve ceza olduğunu kabul etmeyenler için ölüm korkulu bir rüyadır. İşte Allah’a Ve Allah’ın gönderdikleri kitap ve peygamberlere inanan kişiler , Bu bilgileri Onlardan öğreniyorlar, akıl vahiysiz olarak öldükten sonra, insanların dirileceğini dirildikten sonra hesaba çekileceğini bilemez. Allah Ve resulü Müslüman olanların yol göstericisi ve velisidir. Tam bir teslimiyeti Şeyhe mezhebe. veya bir tarikat liderine yapılacağına Allah’a ve resulüne yapılması daha uygun değimiydi?. İbadet ve Kulluğu Yaratıklardan herhangi birine yapmak, realizmdeki akıla tapmak arasında hiçbir fark yoktur. Bazı kavramlar Kuranda geçtiği halde o kavramlar ilim tarafından var olduğu ispatlanamamıştır. Ve kıyametin sonuna kadar da ispatlanamayacaktır. Bu Ancak öldükten sonra ispatlanacaktır. 7/50- Ateşin halkı cennet halkına seslenir: “Bize biraz sudan ya da Allah’ın size verdiği rızktan aktarın.” Derler ki: “Doğrusu Allah, bunları inkar edenlere haram (yasak) kılmıştır.” 7/51- Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve Bizim ayetlerimizi ‘yok sayarak tanımadıkları’ gibi, Biz de bugün onları unutacağız. “ Kıyamet Aleminin bilgisi sadece ve sadece Allah’a aittir. Eğer ölenlerden birisi Dirilerek , Ahiret alemi ile ilgili bilgileri doğru bir şekilde verebilseydi bu da ilim haline gelirdi. O da olmayacağına göre, yüzde doksan dokuzu ispatlı olan kuran sözünün, yüz de birisi de ispatsız olsun o da inşallah Allah Tarafından ahiret hayatında ispatlanacaktır. İşte buna inananlara kuran iman eden ifadesini kullanıyor. Köle ve cariye kavramlarını kuran bir yere koymuştur. Kim Allah’ın Yerine koyd
  15. İhsan Kardeşin Kadınlar başını örtülmelidir baş örtüsü Allahın Bir emridir sözüne aynen katılıyorum. Kur’an Erkekler için de kadınlar içinde mahrem olmayanlar yanlarında Büyük günaha olan bir eğilimin engellenmesi için emredilmiştir. Dikkat edildiği zaman Kuran örtünmeyi emrederken eziyet görülmemesi için olduğu vurgulanmaktadır.
    59- Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    İnsanlar suçu yalnız başlarına işlemezler Kuran burada Allahı veli edinen müslümanları kendilerine ait yapması gereken davranışları anlatmaktadır Her insanda iblis denen olgunun olduğunu ve bu olgu insanı dünyanın çekici süslerini malzeme yapıp insanı yoldan çıkarmakla görevli bir varlık olduğu muhakkatır. Kadın Erkeklere karşı hem fiziki hem de piskolojik olarak zayıf yaratıldığı muhakkatır. Ayette de görüldüğü gibi örtünme onun yabancı erkeklere karşı süs yerlerini kapatarak ona karşı duruş ve tavrını ima etmesidir. Eğer yine de kalpleri marazlı olanlar veya münafık olanlar buna rağmen saldırırlarsa işte kadınların velisi olanlara görev düşmektedir.33/60- Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler.

  16. Selam
    Kuran da baş örtüsü
    vardır demek
    bir iddiadan öte gitmez.

    Bu konu kuran bütünlüğü
    içinde ele alınmalıdır.

    Nur 31 de
    görünen kısımlara
    kaşlar, kirpikler, dudaklar
    ve de burun
    ziynet kapsamına giriyor
    ama saçlar girmiyor
    öyle mi ?
    saçlar örtülüncede
    başlar örtülüyor.
    baş kelimesi hiç geçmemesine
    rağmen.
    rağmen kelimesini severim
    çok şey anlatır.

    Hımar bir şeyin özünün,
    asıl mahiyetinin örtülmesi
    demektir.

    Erkek olsun kadın olsun müminin
    örtüsü takvadır.

    Bu ayetin muhatabı mümin kadınlardır.
    Onlara söylenen şey
    takva ile örtündükten sonra
    eski cahiliye devrinden kalma
    adetleri terketmeleridir. bunlarsa
    kadınımsı davetler şuh hareketlerdir.
    bir takım heva ve nefsani
    arzulardan vazgeçilmesidir.

    Tıpkı zina yapmayın değilde
    zinaya yaklaşmayın emrinin
    kuran bilinci (takva) ile
    akıl ve düşünce bazında
    bitirilmesidir.
    Çünkü Allah sinelerin özünü bilir.

    Kuran, giyim kuşamla
    sakal bıyıkla
    uğraşmaz.
    moda kitabı da değildir.
    kılla tüyle
    müslüman olunsaydı;
    Ebu cehilde olurdu.
    Dış elbiseleri giyinmeklede
    mümin olunmaz,
    lafla da olunmaz.

    Amelle olunur.

    Ahzap 59 daki örtüde takva örtüsüdür.
    Herkes çırılçıplak mı dolaşıyorda
    dış elbiselerini giyecekler
    hem içerdeler mi dışardalar mı
    oda belli değil.
    insanların mümin oldukları giyimlerinden
    belli mi oluyor ????

    sonra ne olur muş, İncinirlermiş ????
    nası yani üniversite kapılarında olduğu
    gibi mi? ya da
    türbansız dışarı cıkarlarsa olacak
    zannedilen gibi mi? 🙂

    kadını taciz eden zihniyet
    onun giyimine bakıp bu mümin,
    bu değil diye ayırmaz.
    bu işin giyimle kuşamla alakası yok

    Herkes bulunduğu yerin iklimine,
    adet ve örflerine göre giyinir.

    Ahzab 59 u
    Ahzap 27-28-29-30-31-32-33-34-35-36
    tefsir etmiştir.

    Esenlikle.

  17. ÖRTÜNME

    24/31- Mü’min kadınlara da söyle: “Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hariç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar. Süslerini, kendi kocalarından ya da babalarından ya da oğullarından ya da kocalarının oğullarından ya da kendi kardeşlerinden ya da kardeşlerinin oğullarından ya da kız kardeşlerinin oğullarından ya da kendi kadınlarından ya da sağ ellerinin altında bulunanlardan ya da kadına ihtiyacı olmayan (arzusuz veya iktidarsız) hizmetçilerden ya da kadınların henüz mahrem yerlerini tanımayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Hep birlikte Allah’a tevbe edin ey mü’minler, umulur ki felah bulursunuz.”
    İslam toplumlarının Kadınların örtünmesi hakkında her yerden değişik söylemlerle ne olduğu belirlenip net bir açıklama yapılmamıştır. Örtünmede kullanılacak olan kumaşın cinsi rengi kalınlığı inceliği örefe iklime zevke göre değişken olan bir şeydir. Ama namahrem olan Kadınların ve erkelerin biri birlerini tahrik etmeyecek çekici hale getirmeyecek ölçüde giyinmeleri,(zaruri görünmesi gereken yerleri hariç ) gerekmektedir. Allahın Kuranda yasakladığı en büyük Günahlardan birisi zinadır
    17/32- Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, ‘çirkin bir hayâsızlık’ ve kötü bir yoldur.
    60/12- Ey Peygamber, mümin kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında bir iftira düzüp-uydurmamak (gayri meşru olan bir çocuğu kocalarına dayandırmamak), ma’ruf (iyi, güzel ve yararlı bir iş) konusunda isyan etmemek üzere, sana biat etmek amacıyla geldikleri zaman, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
    Allah Kuranda Bir Şeyi haram edip veya yasaklarken mutlaka ondan kaçınma yollarını da tanımlamıştır. Zina Elbette kötü ve haram olan bir şeydir. İnsanlar iman etmiş olsalar da kötü olan Allahın yapılmasını yasaklamış olduğu şeylerden kaçınmadıkları zaman, Şeytan artık onlar için kendisine yaklaştıracak bir bahane bulmuş demektir. Onun İçin Allah kendisine kul olmak isteyen mümin kullarını kötü yollara gidebilecek bütün kapıları kapatarak, şu dünya hayatında sağ salim imtihanlarını bitirmiş başarıyla neticelendirmek istemektedir. Allah Kuranda örtünmeyi bir adıyla elbiseyi iki anlamda kullanmıştır.
    1-Takva Elbisesi 7/26- Ey Âdemoğulları, Biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size ‘süs kazandıracak bir giyim’ indirdik (var ettik). Takva ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler
    2-Vücudun süs yerlerini kapatacak elbise:16/ 81- Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar-siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluklara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti. İşte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz.
    Bazı Kuran okuyucu kardeşlerimiz Kuranda örtünme ile ilgili ayetin olmadığını, elbise diye bahsedilenin takva ile ilgili olduğunu anlatmaktadır. Dikkat Edilirse Kuran Hep kelimeleri çift anlamda kullanmıştır. Bir taraftan insanların takva elbisesiyle kuşanmasını bir taraftan da kadınların, namahrem olan erkeklere karşı örtülmesi gereken süs ve çekici yerlerini örtmesi gerekir. Allah bir kuralı kanunu koyarken yarattıklarından hiç birinin onayına desteğine ihtiyacı yoktur. Hiç kimseye yaptıklarından dolayı hesap da verici değildir. Şu Bir gerçek ki Allahın vermiş olduğu emir ve yasaklar mutlaka kendisine iman edenler için bir ışık kaynağıdır. Mutlaka insanların yararına olduğu için o kuralı koymuştur. “Irzlarını korusunlar, süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görünen hariç. Başörtülerini yakalarının üstüne (kapatacak şekilde) Koysunlar.)” Allah kadını da erkeği de imtihan etmek için yaratmıştır. Namahrem erkeklerin namahrem kadınlara karşı uyması gereken bir takım kurallar olduğu gibi, namahrem kadınların namahrem erkeklere karşı uyması gereken bir takım kurallar vardır. Nasıl kadınlar erkekler karşısında tutum ve davranışlarına giyimlerine karşı çeki düzen vermeleri gerekirse Erkekler de çeki düzen vermeleri gerekir, Ama ırzlarını koruma konusunda yaratılış olarak kadınların erkeklere karşı daha zayıf yaratıldığı muhakkaktır. Allahtan başka kimsenin görmeyeceği gizli bir yerde, güçlü bir erkek kendisine karşı zayıf bir kadından murat almak isterse kadın istemese de muradını gerçekleştirebilir. Ama Güçlü Bir kadın Allahtan başka kimsenin olmadığı bir yerde zayıf bir erkekle bir arada olduğu zaman erkek istemese kadın muradını gerçekleştiremez. Bunu Kuran Hazreti Yusuf kıssasında çok güzel izah etmiştir.12/23- Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: “İsteklerim senin içindir, gelsene” dedi. (Yusuf) Dedi ki: “Allah’a sığınırım. Çünkü o benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez.”12/24- Andolsun kadın onu arzulamıştı, -eğer Rabbinin (zinayı yasaklayan) kesin kanıt (burhan)ını görmeseydi- o da (Yusuf da) onu arzulamıştı. Böylelikle Biz ondan kötülüğü ve fuhşu geri çevirmek için (ona delil gönderdik). Çünkü o, muhlis kullarımızdandı.12/25- Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?”12/26- (Yusuf) Dedi ki: “Onun kendisi benden murat almak istedi.” Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.12/27- Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir.”12/28- Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi. Bakınız Kadın erkek istemediği için muradını gerçekleştirememiştir Arkasındn demiştyir ki.12/53- “(Yine de) Ben nefsimi temize çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim, bağışlayandır, esirgeyendir.”

    Öyleyse Örtünme ile bunun ne alakası var diye bir soru akıla gelebilir. Önce Kadın Zaruri Olan yerlerinin dışında örtünmesi gereken yerleri örtünmüşse, takva ile de bunu bütünleştirmişse kendi üzerine düşen görevi yapmıştır.-33/59- Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbanlarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir..33/ 60- Andolsun, eğer münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve şehirde kışkırtıcılık yapan (yalan haber yayan)lar (bu tutumlarına) bir son vermeyecek olurlarsa, gerçekten seni onlara saldırtırız, sonra orada seninle pek az (bir süre) komşu kalabilirler. Kuranın Buradaki dış elbise tanımlaması takva elbisesini, giyim elbisesi ile süslemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Ben haramlara karşı uzağım bana Allahın yasak ettiği şeyler konusunda asla teklifte bulunmayın diyerek tavrını belirlemesi gerekmektedir. Yabani Hayvanlardan kurtların kendilerine ait olan yerleri idrarını yaparak bir sınır çizdiği bilinmektedir.

    . Kadınların saçları namahrem erkekleri cezp ediyor mu? bu tartışılması gerekir. Bunu Bu Konuda ehil olan psikolaklara danışmak gerekir. O Görevi de Kadınların saçı süs kapsamına girmez diyenler araştırsın. Ben kedi adıma konuşuyorum. Kadınların saçı süs kapsamına girer. İnansın veya inanmasın Sosyolojik olarak toplumlardaki örtünme ile örfi olarak, inceleme yaptığımız zaman, Bazı toplumlarda Kadın olsun erkek olsun en mahrem yerleri olan cinsel ilgi duyulan yerleri sadece kapattıklarını görmekteyiz. Dünya üzerinde Medeni olmayan klanlar içerisinde bile bu giyim şekli belki bu günkü modern kumaşlar olmasa da ağaç yaprakları veya tabiatta kendilerinin bulup ürettikleri şeylerle kendi anlayışlarına göre namahrem yerlerini korumaya çalışmışlardır.
    Bunlar bütün insanların ortak olarak kabullendikleridir. İkinci Olarak ortak anlayış Kadınların süs yerlerinden olanı göğüsleridir. İnsanlar Allaha ve peygambere inanmasa da toplumlardan gelen örf ve adetlerle göğüslerini kadınlar kapatmaktadırlar. Kazara bir kadının göğsü açılsa bunu basının malzeme olarak kullanması. Onun açılmasının uygun olmadığı anlayışını güçlendirmektedir. İslam Toplumlarına baktığımız zaman da, Örtünmede Kur’anın mesajının düzgün anlaşılmadığı yerlerde değişik şekillerde oluşmaktadır. Bu örtünme şekli bazı yerlerde başları açık, bazı yerlerde. Başlarının bir kısmı açık bir kısmı kapalı bazı yerlerde. Göğüslerine kadar açık. Bacaklar baldırlara kadar açık, Olmaktadır. Bunlar bu şekildeki giyinme modelini Kurandan böyle anladığı için değil toplumların örf ve adetlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Burada örtünmeyi zaruri kılan, namahrem erkeklerin onlara karşı süslerinden dolayı cezp edici yönlerinin ortadan kaldırılmasıdır.

    Bir taraftan kuran, nur otuz birde” Gizledikleri süsleri bilinsin diye, ayaklarını yere vurmasınlar” İfadesiyle takva elbisesiyle, namahrem olanlardan gizleyen örtünme elbiselerini Allah kadınlarda bütünleştirmelerini istemektedir. Eğer bu şekilde yaptıkları takdirde Kadınlara kalplerinde maraz olanlar şehirde kışkırtmacılık yapanlar münafıklar, sarkıntılık ederse, Artık onlara karşı takva elbisesini kuşanmış olan erkeklere görev düşmektedir. Bu Yaptıkları yanlışlığa son vermek için bir ders verilmesi gerekir. Kuranın Kadınların süsü diye ifade ettiği saçı örtü kapsamı içinde mi değil mi tartışmaları günümüzde sürüp gitmektedir. Burada örtünme Namahrem erkeklerin cezp edilmesini, önemli olanı engellemek içindir. Başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtılması, namahrem erkleri cezbeden göğüslerinin ve boyunlarının, kapatılarak çekiciliği ortadan kaldırmak içindir. Kadınlarda giyinme şeklinin kuranın süs ziynet olarak tanımladığı vücut hatlarının belli olmayacak şekilde örtülmesidir. Bu Kuranda akıllı olan kadınlara ait Allahın yüklediği bir yükümlülüktür.
    Gönderen Ali Rıza Borazan zaman: 09:06 0 yorum
    14 Temmuz 2009 Salı

  18. Sayın admin, nasıl okudunuz yazıyı ? Nerde yazıyor geleneksel buluyorum başörtüsünü diye


    admin:

    Selam;
    Başörtüsünün Allah’ın emri olduğu hususunda Recep İhsan Eliaçık’a katılmamız mümkün değildir.
    Başörtüsünün yöresel / iklimsel bir uygulama yani örf olduğunu kabul edip, sonra Kuran’da apaçık zikredilmemiş olmasına rağmen Allah’ın emri olduğunu ileri sürmek ciddi bir çelişkidir.
    Başörtüsünün dinimizdeki yeri hususunda müstakil bir site var. Merak eden kardeşlerimiz buradaki çalışmalardan istifade edebilirler.
    http://www.basortusuallahinemridegildir.com
    Muhabbetlerimle…


  19. sıradan:

    Sayın admin, nasıl okudunuz yazıyı ? Nerde yazıyor geleneksel buluyorum başörtüsünü diye


    admin:

    Selam;
    Başörtüsünün Allah’ın emri olduğu hususunda Recep İhsan Eliaçık’a katılmamız mümkün değildir.
    Başörtüsünün yöresel / iklimsel bir uygulama yani örf olduğunu kabul edip, sonra Kuran’da apaçık zikredilmemiş olmasına rağmen Allah’ın emri olduğunu ileri sürmek ciddi bir çelişkidir.
    Başörtüsünün dinimizdeki yeri hususunda müstakil bir site var. Merak eden kardeşlerimiz buradaki çalışmalardan istifade edebilirler.
    http://www.basortusuallahinemridegildir.com
    Muhabbetlerimle…

    Selam Sıradan;

    Siz sanırım yazıyı okumadınız. İşte burada yazıyor:

    “Demek ki (hımâr) kelimesinin en önemli özelliği “baş” ile ilgili olmasıdır. Nitekim bu ayetler başı açıklığın yaygın olduğu bir topluma inmiş değildir. O günkü toplumda değil kadınlar erkekler bile, kimisi sıcaktan, kimisi Arap örfünden zaten başlarını bir şekilde örtmektedirler. Yani erkek kadın hemen hiç kimse “başı açık” dolaşmamaktadır. Sarık, kaftan, tül, renkli bez vs. başlarına bir şeyler dolayıp sararak veya alarak dışarı çıkmaktadırlar….”

    Tabi benim yazdığım yazıyıda DİKKATLİ okumanız gerekiyor.

    Esen kalın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: