Peygamber’i Taklit, Peygamber’i Örnek Almak Değildir

Prof. Dr. Mehmed Said Hatiboğlu

1) Rasûlullah (a.s.v) efendimiz tarihi olarak M. 6. yüzyılda dünyaya teşrif etmişler, kendilerinin peygamber olacağını bilmeyen bir insan olarak yetişmiş, malum. 40 Yaşlarına gelince kendilerine vahiy nazil olmuş, vahiy daha sonra 23 sene zarfında birike birike bugün elimizde bir ciltlik bir kitap olacak Kur’an-ı Kerim teşkil etmiş. Peygamber (a.s) dediğimiz gibi, Arabistan’ın Mekke şehrinde doğan bir insandır ve bu insanı biz, getirdiği kitapla en doğru şekilde tanıyabilme imkanına sahibiz. Bize Peygamberimizi anlatan, en doğru kitap Kur’an-ı kerimdir. Kur’an’ı Kerim’de Rasûlullah’la ilgili pek çok ayetler görüyoruz ve bu ayetlerde en başta o insanın sair insanlardan fiziki bakımdan farksız, onlar gibi bir insan olduğu vurgulanıyor. Sair insanlardan farklı tarafı olarak da kendisine vahiy verilmiş/gönderilmiş olduğu vak’ası ortaya çıkarılır. Şu halde Rasûlullah’ın sair insanlardan farklı olan yanı, vahye muhatab olması ve onu tatbik etmeye memur edilmiş olmasıdır.


Kur’an-ı Kerim ayetlerinden öğrendiğimiz kadarıyla Rasûlullah getirdiği o vahiyleri hem kendisi tatbik edecek, hem de ümmetini tatbik eder hale getirecektir. Yani Kur’an’ı Kerim sadece bir ‘okuma kitabı’ değil, aynı zamanda onun verdiği/getirdiği mesajın fizikî dünya dediğimiz bu dünya hayatında tatbik edilmesini sağlamaktır. Kendi devrinde Rasûlullah bu vazife ile mükellefti ve bu istikamette çalışarak 63 yaşlarında vefat etti. Kendi hayatı müddetinde, hayatının sonlarında İslamiyetin tamam olduğu, İslam inancının bütün alemde tebliğ edilmiş bulunduğu Kur’an dilinde yazılıdır. Şu halde biz İslam’ı öğrenmek için Kur’an-ı Kerim’i iyi öğrenmekle mükellefiz. Ve dolayısıyla hem Peygamberimiz’i, hem de Peygamberimizin getirdiği mesajı Kur’an-ı Kerim’de ana hatlarıyla öğrenmemiz mümkündür.

2) Kur’an-ı Kerim’in anlattığı Peygamberle, daha sonra teşekkül etmiş olan İslam kültür kaynaklarında tasvir edilmiş olan Peygamber bâzan muazzam farklar görülür. Biz bunu müşahede edebiliyoruz. Peki bu neden oluyor? Bu, insan varlığının [private]tabiatından kaynaklanıyor. Bir kimse, karşısındaki zatı nasıl anlayabilir? Biz de, eğer o insanla mesela seyahat etmediysek, o insanla oturup kalkmadıysak, o insanla beraber bazı hayat tecrübeleri yaşamadıysak, onu tam olarak anlayamayız. Böyle olunca Rasûlullah’ın yanında büyümüş, onunla İslam’ın davasını yürütmüş kimselerin Peygamber anlayışı başka oluyor, daha sonra onu öteki kaynaklardan, ikinci, üçüncü kaynaklardan öğrenmiş olan kimselerin Peygamber anlayışı farklı olabiliyor. Sonraki asırlarda Rasûlullah’la ilgili yazılmış kitapların hemen hemen bütününde onun farklı şekilde, Kur’an’ı Kerim’den farklı bir şekilde anlatılmış olmasının sebepleri bunlardır. Yani insan unsurundan, insan kültür seviyesinin farklılığından kaynaklanıyor. Böyle olunca, o tip eserlerde eğer Rasûlullah’ı tahrif edilmiş bir şekilde bir anlatış varsa, biz bunun kaynaklarına inmek ve o kaynaklara göre onları düzeltmekle mükellefiz. Bu işi tam yapamadığımız zaman, tahrif edilmiş, değiştirilmiş, deforme edilmiş bir peygamber anlayışıyla karşılaşmamız mukadder oluyor. Maalesef hala günümüzde de durum budur.


Çünkü bugün Rasûlullah’ı kendi devrinin kültürel şartları içinde anlama imkânı pek kalmadı. İslam bütün dünyaya yayıldığı zaman dünyanın muhtelif yerlerindeki kültürel unsurlarla Müslümanlar karşılaştılar ve o kültürel unsurlarla Rasûlullah’ı anlatmaya kalkıştılar. Adam eskiden diyelim Zerdüşt’ü nasıl tanıdıysa, Zerdüşt’te faziletmiş gibi gördüğü şeyleri Rasûlullah’da görmeye kalkıştı bu defa. Hz. İsa olarak anlatılan, Hristiyanlar’ın anlattığı bir Hz. İsa’daki vasıfları bu defa Rasûlullah’da görmeye kalkıştı. Hakikaten de nübüvvetle ilgili, Peygamberimizin fezaili ile ilgili yazılmış kitaplarda mesela eski peygamberlere verilmiş olan bütün mucizelerin Rasûlullah’a da verilmiş olduğunu iddia eden alimlerimiz vardır. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de Rasûlullah’a fizikî, maddi diyebileceğimiz hiçbir mucizenin verilmediği söylenmektedir. Peki, hem Kur’an böyle söylüyor, hem de bunun dışında kaynaklarımızda yığınla mucize rivayetleri var. Bunları nasıl telif edeceğiz?


Bunun telifi, o ilk kaynaklara kadar inip, kültürel etkileşimi/tesiri ortaya çıkarmakta yatıyor ki, bizim bugün Rasûlullah’ı gerçek hüviyetiyle anlayabilmemiz için o eski kültürel kaynakları tahlil etme mecburiyetimiz ortaya çıkıyor. Bunları görmeden, eski asırların Hz. Musa’sını, Hz. İsa’sını nasıl anlattıklarını ortaya çıkarmadan, Rasûlullah’a isnad edilmiş olan bu tip rivayetleri aydınlatmak mümkün olmuyor. Onun için, kültürlü Müslümanlara düşen en büyük vazifelerden birisi, geçmiş kültürün bütün bu kaynaklarını tahlilden ve tenkidden geçirme zaruretidir.


Peygamber efendimizi en doğru anlatan Kur’an-ı Kerim’dir dedik. Ama bu yeterli midir? Yeterli olmuyor. Niçin? Çünkü Kur’an’ı Kerim, dediğimiz gibi bir ciltlik bir kitap. Bu bir ciltlik kitabın içinde geçmiş asırların hadiseleri yatıyor, kıssaları yatıyor, ibret alınacak dersleri yatıyor. Bu derslerin mahiyetini öğrenmeye kalktığınız zaman, geçmiş kültür kaynaklarına müracaat ihtiyacı duymaktasınız. Onun içindir ki, daha, üçüncü asırda yetişmiş bir Taberi’nin Kur’an’ı anlamak yolunda yazdığı otuz cilt tefsiri; VI. Asırda İbni Akîl’in yazdığı Kitabu’l- Fünûn (bazıları altıyüz cilt diyor). Bunlar Kur’an-ı Kerim’i, bir tek kitabı anlatmak için yazılmış… Bakınız, Rasûlullah’ın zamanında bir ciltlik kitap; bugün Kur’an’ı anlatmaya tahsis edilmiş kitapları toplarsanız, odalar almıyor. Demek ki Kur’an’ı anlamaya ihtiyaçları vardı, bunları yazdılar. Kur’an’ın sadece metni kafi gelmemiş.
Peki niçin kafi gelmemiş? Çünkü, Rasûlullah’ın getirdiği Kur’an’ı Kerim, altıncı asrın ortaya çıkardığı bir eser gibi görünse de, ta Hz. Adem’den beri gelen kıssaları, dersleri ihtiva ediyor. Bu derslerle ilgili insan kültür dünyasında sonsuz derecede malumat var. Onun için bunları bizim müfessirlerimiz toplamışlar. Toplamışlar da, hepsi doğru mu toplanmış? Hayır. İşte esas problem burada. Siz o toplanmış malzemenin hangisi doğru, hangisi eğri, bunu tespit etmemişsiniz, edememişsiniz Müslüman olarak. Problemimiz buradan kaynaklanıyor.


Sonra Kur’an-ı Kerim size sadece ahlaki talimat vermemiş, bu ahlaki talimatın içinde, fiiliyata akseden kanunlarını da vermiş. Mesela bizim fıkıh (İslam hukuku) dediğimiz kısım, Kur’an-ı Kerim’in insanın insanla olan ilişkilerine ilişkin mevzuatıdır. Bu mevzuatın içinde Rasûlullah’ın kendi devrini ilgilendiren hususlar da olabiliyor. Rasûlullah vefat ettikten sonra mesela bazı ayetlerin tatbik imkanı kalkıyor ortadan. Mesela, tarihi bir örnek verelim: Rasûlullah (a.s)ın zevceleriyle, başkalarının evlenilmesi yasak kılınmıştır. Peki bu evlilik hükmü, devam edip gitti mi? Bunun bir tatbik değeri var mı? Rasûlullah vefat ettikten sonra, bunun tarihi bir değeri kaldı. Peygamber artık hayatta olmadığı için, onun bir örneklik değeri yok bizim için. Ama buradan çıkaracağımız bir ders olabilir. Rasûlullah’a olan hürmetimiz, bizi o hanımlarla başkasının evlenmesine müsaade etmiyor, ahlaken. Bu dersi çıkarıyoruz sadece. Ama tatbik değeri yoktur hiçbir şekilde.


“Peygamberi yüceltmeyin” şeklinde bizi uyaran ayetler varken bile, eğer bizim samimi müslümanımız Peygamberimiz’i başka türlü anlatıyorsa, bunun altında psikolojik sebepler olması icabeder. Bazı Müslümanlara göre, Peygamber bizim gibi normal bir insan olamaz. Bu kanaat var insanda. Madem bu, Peygamber’dir, o halde bizden farklı olmalı diyor. Bu yanlış bir hükümdür. Bu farklılık noktasından hareketle Rasûlullah’a bizden farklı pek çok faziletler yüklüyorlar. Kur’an’da istediği kadar “Ben de sizin gibi bir beşerim” desin, Müslüman, bir türlü ona razı olmuyor. Psikolojik bir hastalıktır bu. İsmi Profesör olan en büyük adamlarda bile görürsünüz bunu. Bir isim vereyim: Vehbi Zuhaylî. Yazdığı o ciltlerce İslam Fıkhı Ansiklopedisinin başlarında yazıyor Zuhaylî, Peygamber (a.s)ın idrarı, kazuratı, kusmuğu, şusu busu hepsi tâhirdir! Haşa! Eğer böyle bir şey olsaydı, biz sahabeden böyle bir tatbikat görürdük. Niye israf etmişler Peygamberimiz’in kazuratını? Yok böyle bir şey. Ama benim insanım, 21. asrın insanı bile Peygamberinde kendisinden çok farklı, beşer üstü bir şey görmek istiyor. Bu psikolojik bir zaaftır, hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmak lazım. Kurtulabilmek için Profesör olmaya da ihtiyaç yok. Hatta Profesör olsan bile bu hastalığa düşebiliyorsun.


Bu hastalıktan kurtulmak için bir defa bu hastalığa maruz kalmış olan ulemamızı ilk asırlardan itibaren tesbit etmek zaruretindeyiz. Bakın yanlışımız buradan çıkıyor. Biz diyoruz ki, İmam Muhammed büyük adamdır. İmam, bugün otorite demektir. Otorite olunca ne oluyor? Bunun her söylediği doğru oluyor. İşte en büyük yanlışımız buradadır bizim. En büyük adamlar dahi yanlış yapabilir. Yanlış söyleyebilir, yanlış inanabilir. Biz bunu böyle kabul etmedikçe İslam dünyasına kurtuluş yoktur. Ben bunun misallerini hayatım boyunca verdim. Kaç defa yazdım. Pratik bir misal vereyim. İmam Muhammed (ki kendisi H. 2. asrın adamıdır) bunu kitabında, Siyer-i Kebir’inde yazıyor. Seferde Rasûlullah çadırda iken Hz. Bilal, onun abdest alması için su getirmiş. Abdestini almış, çıkarmış o kovadaki suyu atıvermiş Bilal. Yanındaki bir iki sahabe hemen koşuşmuşlar, yere dökülmekte olan suyla ellerini ıslatmışlar. Yetişemeyenler de o eli ıslak olan zatın ellerine dokunmuşlar. Bu hadise neyi gösterir? Eğer doğru ise rivayet, o bir iki küçük sahabî, Rasûlullah’a o kadar sevgi ile dolu ki, onunla temas etmiş bir suya kendilerinin de temas etmesini Peygamber aşkı adına lüzumlu görüyor.


İşte işin ilmî felaketi bundan sonra başlıyor. İmam Muhammed deseydi ki, bazı küçük sahabiler Rasûlullah’a olan aşkları yüzünden onun kullandığı ve attığı suya dahi bir hürmet beslemişler, ama bu hürmetin yeri yoktur deseydi, başımızın üstünde yeri vardı. Lakin böyle demiyor. Ne diyor? “Bundan şu çıkar ki, müsta’mel su temizdir” diyor. Sapıtmamız buradan kaynaklanıyor. Müsta’mel su temiz olmaz. Sen bu hükmü veremezsin. Mü’min olarak, elini, yüzünü v.s.ni yıkadığı su temiz olur diyemezsin. Bu ilmî fecaettir, cinayettir. Ama bunu ‘İmam’ dediğiniz adam kitabına yazmış. Şimdi sen, bu imamların söylediği her söz doğrudur dersen, o kitaplarda yazılan her şey doğru olur. İşte İslam’ın ve Peygamber anlayışımızın sakatlanmasının yolları buralardan geçiyor. İşte ben ve benim gibi adamlar da diyorlar ki, Rasûlullah’ı anlatmaya ve umumi olarak İslam’ı anlatmaya hasredilmiş olan bu kitapların ilimî tenkidi yapılmadıkça biz bugün hakkıyla Müslüman dahi olamayız.


İmam Muhammed, Hz. Muhammed (a.s)ı görmüş değil. Onunla beraber yaşamış değil. Eğer onun çevresinde bir sahabî olmuş olsaydı, böyle fikirleri ortaya atmasına imkan yoktu. Ama şuna da ihtimal veriyorum ki, sahabe dahi olsa eğer kendi psikolojik yapısı Rasûlullah’ı tam aksettirmeye müsait değilse, gene sapıtabilir. Çünkü bunun sahabîlerden de örnekleri var. Mesela İbni Ömer, kendi babasının tam aksi bir psikolojik yapıya sahiptir. Hadis kitaplarımızda var, Arafat’tan inmiş gelmişler bir vadide oturmuş yere, -affedersiniz- abdestini bozacak şekilde davranıyor ve kalkıyor. Abdest filan bozmuyor. “Yâ İbni Ömer, niye yaptın?” diyorlar, “Peygamber (a.s) buradan geçiyorken bu noktada abdestini bozmuştu.” Bunu sünnet haline getiriyor. Bu, Rasûlullah anlayışında sapmaların bir örneğidir. Bunu İbni Ömer hulusi kalple yapıyor, hiç şüphem yok. Peygamber sevgisiyle yapıyor, ama bu sevgiyle yaptığını söylediği hareket sünnet filan değildir. Peygamberi taklit, Peygamberi örnek almak değildir.
Bir defa Kur’an-ı Kerim’in bize vermek, koymak istediği prensipleri, ana ölçüleriyle iyi öğrenmek lazım. O zaman insanda bir anlayış kapasitesi teşekkül eder. O seviyeye gelebilmiş kimseler, herhangi bir rivayetle karşılaştıkları zaman, “bunun doğru olması mümkün değildir; bu Kur’an’a aykırıdır” diyebilirler. Onun için Kur’an’ı iyi öğrenmeli, iyi anlamış adamların kanalıyla öğrenmelidir.

3) Müslümanlar Mekke’den başlayan o İslam ışığı etrafa yayıldığı anlardan itibaren, oralarda yaşayan farklı kültür sahipleriyle ilmî temaslara geçtiler ve onların kültürlerini de İslamîleştirme cihetine gittiler. Süryanî kültürü olsun, Yahudi kültürü olsun, Hristiyan kültürü olsun, onların bize uygulanabilecek taraflarını alıp, kitaplarımıza dercettiler. Biz onlardan gelen bu katkıları ilmî bir şekilde ayırabilmiş bir seviyeye henüz ulaşamadık. Bunları batılılar yazmaya çalışıyorlar, biz onlardan öğrenmeye kalkıyoruz. Henüz Müslümanların bizzat kendi çalışmalarıyla bu durumu tesbit ettiklerini söyleyemiyoruz maalesef. İşte o yüzden, Hristiyan rahipleri Hz. İsa’yı nasıl anladılarsa, biz de Müslüman cephesi olarak, “siz mi Hz. İsa’da şu fazileti görüyorsunuz, bizimki sizden daha üstündür” yarışına girmişiz. Alimlerimiz, onlarda görülen her mucizenin aynısını, daha fazlasıyla bizimki göstermiştir yarışına girmişiler. Böyle bir yarışın Kur’anî temeli yoktur.


Hâtemül enbiyâ ve Hâtemül evliyâ kavramları asırlar boyunca teşekkül etmiş. Fakat ne yazık ki, bu kavramları en geniş şekilde anlatmış bir İbnül Arabi’nin bir Fütuhat-ı Mekkiye’sini tam okumuş adam pek nâdirdir İslam dünyasında. Onun eseri vaktiyle basıldı, ama ona isnad edilmiş pek çok rivayetler de var. Onların gayrı mevsuk olduğu, yani doğru olmadığı iddiaları var. Hatta İmamı Şaranî kendi kitabında diyor ki, “Siz İbnül Arabi’nin bizzat kendi yazdığı kitabını, elinden çıkma, orijinal kitabını okuyacaksınız. Çünkü ona isnad edilmiş, katkı katılmış olarak pek çok kitap var.” Hatta Fütuhat-ı Mekkiye’yi bile, Konya’daki, İbnül Arabi’nin elinden çıkmış nüshadan okuyun diyor. Demek ki İbnül Arabi adına îmâl edilmiş pek çok rivayetler var. Onun ismiyle yayılmış. Şimdi biz İbnül Arabi’yi bile tam olarak anlama iktidarına sahip değiliz. Fütuhatını ilmi ölçülerle basmaya kalktılar, yarım kaldı. Ama bir İspanyol alim kalkıyor İbnül Arabi hakkında bir kitap yazıyor, kitabının ismi ‘L’lslam Christianise’. Yani, ‘Hristiyanlaştırılmış İslam.’ İbnül Arabinin anlattığı İslamiyet’i Hristiyanlaştırılmış İslamiyet olarak anlatıyor. Hristiyan akîdesini aksettiriyor, (ama) İslamî bir hava vermiş diyor. Şimdi bu adamın bu kitabını İslam dünyası henüz açıklamış değil, bilmiş değil, okumuş değil.

Çünkü vaktiyle onu İspanyolca yazmıştı, 1982’de Fransızca’ya çevrilebildi.
Şimdi bu sembolik dildir denebilir. Kur’an-ı Kerim’de her şey maddeten söylenmiş değildir. Sembolik ifadeler de pek çoktur. Kur’an, Cenabı Hakk’ı anlatıyorken nasıl ifadeler kullanıyor? Bunları bizim hepimizin aynı şekilde anlaması mümkün değil. “Meselu nûrihî ke-mişkâtin fîhâ misbâh…” diyen ayet-i kerimeyi (Nur, 35) nasıl anlarsınız Allah aşkına? Bu, sembolik bir ifadedir. Ama orada kalırsın. Yani kafan yetmediği mevzularda “bu böyledir” diyemezsin. Ama bu böyledir diyen, izaha kalkan alimlerimiz de oluyor, onları da yasaklamaya haddimiz yok. Yazdığı şey ne derece doğrudur, ne derece tefsire müsaittir? İşte bunu anlayabilmek için diyorum, mesela İbnül Arabi Hâtemül Evliyâ anlayışında şunları şunları söylüyor, bu bize aykırıdır dediğin zaman, İbnül Arabi’nin o kaynaklarını bilmen gerekiyor.


İş edebiyata döküldüğü zaman bunun başı sonu yoktur. Rasûlullah’a duyduğu aşkı adam bir tiyatro eserinde de canlandırmaya çalışır, ama o eserde neler söyler? Siz onu bir edebî eser olarak dinlersiniz. Ben bugün Yunus’un bir ilahisini dinliyorken göz yaşlarına boğuluyorum, ama onun söylediği söz doğru mudur, eğri midir dediğim zaman, “eğridir” diyorum. Ama orada bir aşkı anlatıyor adam, onu o çerçevede değerlendirmek lazım. Hasılı, “Hâtemül evliya Hâtemül enbiyadan üstündür” denemez. “Elâ inne evliyâellahi lâ havfün aleyhim” (Yunus, 62) diyen ayete vurursan, (bu satırları okuyan birinin) evliya olmadığını kim isbat edebilir?


O eserleri okuduğumuz zaman görüyoruz ki, adam inanmış ona. Evliyanın o kudretine [olağanüstülükler göstermesine] inanmış. Ama ne ahlaksızca şeyler anlatıldığı da vakidir. Bunlar şirktir, bizim için. Böyle bir şey olmaz. Ama o çevre ona inanmış. Adam suyun üstünde (evliyayı) yürütüyor mesela; e peki niye biz gemileri yapıyoruz? Bizi yürüt geçelim! Köprüleri yapmaya lüzum yok! Ama o adamın yürüdüğüne inanmış o kişi. Niye? Psikolojik hadiselerde bu durum vardır. Adam bakarsın, kargalar uçuyor der, mesela, sen bakarsın karga falan yoktur ama o adam inanıyor ona. Psikolojik hastadır o. Ona inanmıştır.


Ama bir de, bütün ömrü peygamberin ilmini tahsille, fıkıhla, tefsirle geçirmiş bir İmam Suyuti’miz var. (Ö. H.911). Bu zat, “ben Peygamber’le yetmiş beş defa canlı olarak görüştüm” diyor. Bununla beraber ben Suyutî’nin eserlerinin neresinden istifade edileceğini biliyorum. Bu tarafından istifade etmem; onun hiçbir değeri yoktur. Bunu niçin söylüyor? Peygamber’le yatıp Peygamberler’le kalkan bir adam psikolojik olarak o havaya girmiş. Mecnun Leyla’sını görmüyor mu?

4) Kur’an-ı Kerîm’deki bir ayeti yanlış değerlendirmek yüzünden esteızübillah: “ve-ma yantıqu ani’l-hevâ in huve illa vahyun yûhâ”, yani, “O kendiliğinden konuşmuyor; onun konuştuğu şey vahiydir” (Necm, 3-4) ayetini Peygamberimiz’e mal ederek, Peygamber için, “her söylediği şey vahiydir” neticesini çıkaran alimlerimiz olmuş. Ben biliyorum ki bunu günümüzde söyleyen üniversite mensupları da var. Bu tamamen yanlış bir şeydir. Ayet-i kerime “ve-mâ yantıqu ani’l-hevâ” derken, kastettiği Peygamber değil, Allah’dır. Yani oradaki, Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an-ı Kerîm Peygamberimiz’in kendiliğinden uydurduğu bir şey değildir. “İn-huve” diyor zaten, “illa vahyun yûhâ”.


Şimdi bunu düzeltmezseniz, Peygamberimiz’in ağzından çıkan her şey vahiydir derseniz -ki bunu söyleyen alimlerimizden biri mesela İbni Hazm’dır. (ö. H.456)- o zaman ne olur, Peygamberimiz’in her söylediğini adam vahiy zanneder. Halbuki böyle bir husus yoktur. Eğer Peygamberimiz’in her söylediği vahiy olmuş olsaydı, bizzat Kur’an-ı Kerîm’in tenkidine maruz kalmazdı. Vahiy vahyi tenkid eder mi hiç?
‘Postacı’, çok kaba-/adî bir tabirdir. Rasûlullah sadece bir vahyi tebliğ eden zat olarak değil, onu bizzat kendi şahsında, o vahyi temsil ettiği gibi, bir de o vahyi etrafında yaymak ve tatbik ettirmekle mükellefti. “vestaqim ke-mâ umirte” diyor Allahu Teala: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” “Fahkum” diyor, yani “sana emredileni tatbik ettir, hükmet!” Onun dışında Rasûlullah’a Cenabı hak tarafından verilmiş olan ictihad serbestliği vardır.

Mesela Kur’an-ı Kerîm’in hiçbir yerinde Peygamber efendimize imamlık yapması, cemaate imam olması emri verilmiş değildir. “Beş vakitte geç ümmetin başına imam ol” diyen bir ayet ben bilmiyorum. Yok böyle bir ayet. Ama peygamberimizin imamlık yaptığını, dolayısıyla bildiren ayet var. “Sen onların arasında onlara namaz kıldırdığın zaman” (Nisa, 102) diyor ayet-i kerimede. Şu halde Rasûlullah’ın imamlık yapma vazifesini kimden aldığını söyleyeceğiz? Kendisi imamlık yapmaya lüzum görmüş, Cenabı Hak da onu tasvib etmiştir.


Yine, “şu kadar rekat namaz kılın” diyen bir ayet de yoktur. Bize Peygamber’e uyma emri var. Peygamberimiz Cenabı Hakk’ın nezareti altında peygamberliğini yapıyor. Yanlış bir şey yaptığı zaman düzeltiliyor. İyi bir şey yaptığı zaman devam ediyor, o iş meşrulaşıyor. Bunun bir başka misali de ezandır. “Namaz kılacağınız zaman ezan okuyun” diyen bir ayet var mı? Hiç böyle bir ayet yok. Ama, “Cuma ezanı okunduğu zaman gidin” (Cuma, 9) diyen ayet var. Demek ki ezan müessesesini Rasûlullah yahut, etrafındaki sahabeler tesbit etmişler, bu, Cenabı Hakk’ın tasvibine mazhar olmuştur. Onun için Rasûlullah’ın her hareketinin Kur’an emri olarak yapıldığını söylemek ilmen yanlıştır. Kendiliğinden de ictihatlarıyla yaptığı şeyler vardır. İlahi tasvibe mazhar olur o. Olmayanlar da tenkide tabi olur.


Tarihselci okuma dediğiniz zaman bir defa bunun anlaşılmasında bir ittifak etmemiz lazım. Bununla neyi kastediyoruz? Ben bu sahada bir şeyler yazmaya çalıştım. Bu mesele bizim Kur’an ve İslam kültürümüzün en büyük meselelerinden birisidir. Kur’an-ı Kerîm Peygamberimiz’in vefatıyla tamamlanmış bir kitaptır. Ve orada yazılı olan hükümlerin de ebedî olması, ahir zamana kadar baki kalması gerekir şeklinde, eski asırlardan beri süregelen bir inancımız var bizim. Ama bugün, günümüzün bazı Müslüman alimleri bunun evveliyatını daha eski asırlara kadar indirmektedirler. Diyorlar ki, bazı ayetler, daha ziyade hukuki ayetlerdir, şeriat dediğimiz hükümlerdir. Bu hükümlerin, şartlarının değişmesiyle değişmesi zaruridir diyorlar.


Ben bunun en belli başlı müdafilerinden olan Fazlurrahman beyle bizzat görüştüm ve kendisine sual sordum. Vaktiyle onları yazdım. Bir miras meselesinde mesela, Kur’an-ı Kerîmin koyduğu ölçüye göre, kızlarla erkeklerin miras hisseleri farklıdır. Şimdi bugünün kızı diyor ki, okumuş kızı, fabrika idare eden, büyük müesseseleri idare eden bir kız diyor ki, ben öteki oğlan kardeşimden niye düşük alayım mirastan? Bu, adalete aykırıdır diyor. Böyle dediği zaman mecburi olarak sizin kafanızda, acaba Kur’an’ın ayetinde bir haksızlık mı var gibi bir düşünce ortaya çıkıyor. Niye Allah böyle ayırmış? O zaman ben bizim fakültemizdeki kızlara bile sordum bunu. Başörtülü kızlarımız geldiler, siz dedim, mesela başörtüsünü bugün -haklı olarak- müdafaa ediyorsunuz, ama bunu derseniz ki, Kur’an yazdığı için ben bunu giyiyorum, temeliniz pek sağlam olmaz. Adam senin karşına şu miras ayetini koyar. Şimdi ben sana soruyorum dedim: Sen kendi erkek kardeşinin yarı hissesini almaya razı mısın? “Hayır!” dedi. Sen dedim erkek kardeşinin yarısı değerinde şahitlik değeri kazanmaya razı mısın? “Hayır, ne münasebet!” dedi. Bu noktada ne ortaya çıkıyor? Kendi mütedeyyin insanımızın, 21. asırdaki müslümanımızın bile bu çeşit ayetler üzerinde kafasında istifham uyandığı ortaya çıkıyor. Bu istifhamı nasıl çözeceğiz?

En büyük problem burada. Gerçekten de Kur’an-ı Kerîm’de mevcut olan hukuki ayetlerde bir değişme söz konusu olabilir mi?


Rasûlullah’ın örnekliğinin tarihselliği nasıl olacak? Aslında sadece Kur’an-ı Kerîm’de yok hukuki ayetler. Hadislerde de var hukukî ayetler. Rasûlullah kendi zamanında gayri Müslimlerle Müslümanların miras ilgisini tesbit etmiş. “Bir Müslüman kafirden miras alamaz”, “Kafir de müslümandan miras alamaz” demiş. Hadislerde böyle yazılı. Peki ama biz birinci asırda, Muaviye’nin zamanında, Hz. Ali’nin zamanında, bu hukukî hadisin tek taraflı olarak değiştirildiğini biliyoruz. Ne demişler? “Müslüman kafirden miras alır, kafir müslümandan miras alamaz” demişler. Peygamber’in bu hukuki hükmünü tek taraflı olarak yoruma tabi tutmuşlar, değiştirmişler.
En büyük problem, nassların değişmesinin makullüğünü tesbit etmektir. Biz Hz. Ömer’i, sadece Peygamberimiz’in değil, Kur’an-ı Kerîmin hukuki ayetlerinde bile (müellefe-i kulûb meselesi v.b.) bir değişime gitme fikrine sahip bir zat olarak görüyoruz. Şimdi bunu yaygınlaştırmak mümkün mü? Esas problemimiz orada. Halbuki bizim nazariyat kitaplarımızda, bilhassa Hanefiler’in usul-i Fıkıh kitaplarında -ki orada verilen hüküm bizim mecelle’ye bile geçmiştir- “mevrid-i nasda ictihada mesağ yoktur” diyor, Mecelle’nin hükmü budur. Bu ne demek? Yani bir meselede nas varsa, yani ayet ve hadis hükmü varsa, ictihada yer yoktur demektir. Acaba böyle mi olmuş?


Benim yaptığım çalışmalara göre, böyle bir fikrin İslam tatbikatında hiç yeri yoktur. Bu, yanlış bir hükümdür. Nasıl yanlış? Daha birinci asırda, evlilikle ilgili ehli kitap hanımlarıyla evlilik meselesinde İmam Ata’nın verdiği fetva, Kur’an-ı Kerîmin o ayetini tamamen kaldırıyor. İmam Atâ, “vel muhsanatu minellezine ûtul kitap” (Maide, 5) ayeti bugün için geçerliliğini kaybetmiştir diyor. Neye göre diyor? Çünkü, sebeb-i nüzulüne iniyor, o ayetler nazil olduğu zaman Müslüman hanımlar az idi, Ehli Kitap hanımına ihtiyacımız vardı diyor. Bu ihtiyaç şimdi zail olmuştur; elhamdülillah Müslüman hanımlar çoğaldı, Ehli Kitap hanımına ihtiyacımız yok diyor. İhtiyaç zail olunca hüküm de zail olur diyor.


Bir şeyin esbab-ı mucibesi anlayışı şahıstan şahısa değişiyor. Bugün İmam Ata’nın bu görüşünü hiç kabul etmeyen, pekala ben Hristiyan hanımla evlenebilirim diyen alimlerimiz de var. Çünkü onunla evlenirsem, hiç olmazsa o kadın bir gavurla evlenmekten kurtulur, ben de onun sayesinde Müslüman nesiller yetiştirebilirim diye düşünüyor. Hatta bunun tersini düşünenler de var. Mesela hiçbir İslam alimi, şimdiki zamana gelinceye kadar, kitaplarda okuduğumuza göre, bir Müslüman hanımın gayri müslimle evlenmesine cevaz vermemiştir. Bir Müslüman kızımızın bir Hristiyanla, Yahudiyle evlenmesine cevaz vermemiştir. Ama bugün veren alimlerimiz var. Müslüman alimlerdir, isimleri müslümandır bunların. Neye göre veriyor acaba? Bakın onun da haklı sebepleri var. Mesela Amerika’daki Türkler diyor, gördüğünü söylüyor, bir alime hocamız -ismi lazım değil- Müslüman kızlarımız, Amerikalılarla evlenmedikleri için, Müslümanlar zaten kendileri ile evlenmiyor diyor, bekar kalıyorlar diyor. Bunlar bekar kalınca kafaları bozuluyor, yani hastalanıyorlar. Halbuki diyor, zahiren Hristiyan denen namuslu ahlaklı bir Amerikalıyla evlenseydi, ilerde onu Müslüman yapması mümkün olabilirdi.


Fazlurrahman eğer şartlar değiştiyse hükmün de değişebileceğini söylüyor. Ki benim kendisine açıkça söylediğim şey buydu. Fazlurrahman bey bizim Fakültemize geldiğinde toplantılar yaptık; ben orada alenen sordum. Kur’an-ı Kerîm’in miras meselesini misal verdim, “size göre bu miras ayeti Peygamber’in zamanında tam bir adaletin ifadesimiydi? Günümüzde şartlar değiştiği, kızlar da erkekler kadar cemiyette vazife almaya başladıkları, mes’uliyet yüklenmeye başladıkları zaman, bu miras ayetinin değişmesi lazım, eşitlenmesi lazım. Siz böyle mi düşünüyorsunuz?” “Evet” dedi hoca, “hatta günümüzde -hiç unutmuyorum- kızlara erkeklerden daha fazla hisse vermek Kur’an ahlakına uygundur” dedi. Bunu Mehmet S. Aydın bey de tercüme ediyordu.


Hz. Ömer’in yaptığında da hiç mahzur yoktur. Tabiatıyla öyledir. Şartların değişmesi, esas mesele odur. Şartlar değiştiği taktirde, vereceğin karar gayri adil olursa, Allah adaletsizliği ister mi? Fikrimiz orada adaleti uygulamaktır.


Peygamber (a.s)ın getirdiği bu hukukî ayet veya hadisler/sünnette değişim meselesi bahis konusu edilmiş de, ama ibadetle ilgili olarak böyle bir ihtimal veyahut olabilirlikten söz edilmemiştir. Hiçbir zaman mesela, Fazlurrahman’ın namaz, hac ibadetinde bugünkü şartlara uyduralım diye bir düşünceye sahip olduğunu görmedim, bilmiyorum. Bugün öğle namazı başka şekilde kılınabilir mi? Hiçbir müslümanın böyle bir şeyi söyleyebileceğini ben kabul edemiyorum.

5) Şimdi birtakım mübarek saydığımız hadiselerin yıldönümlerini kutlama meselesi ortaya çıkıyor. Bunun Kur’an-ı Kerîm açısından tek örneği belki kadir gecesidir. Yani, bin aydan hayırlıdır denilen kadir gecesini Müslüman alemi her sene kutlamaya çalışmış. Bazı günleri ihya etmeye çalışmışlar. Ama bunun Peygamber efendimizin hayatıyla ilgili bir aksedişini ben bilmiyorum, görmedim. Mesela, on sene Medine’de yaşadılar malum, ama hicretin kutlanması diye bir hadise yok Peygamber’in kendi devrinde. Veyahut bir Bedir gazasının kutlanması diye bir hadise ben bilmiyorum. Günümüzden daha önce, beylikler devrinde, Selçuklular döneminden önce Araplar’da kutlanma hadiseleri var. Peygamber’in naatları yazılmış, o naatların okunması merasimleri filan var. Aynı günü sabitleştirememişler, gün değişip duruyor.


Ama biz bir mevlit, Rasûlullah’ın mevlidini çıkardıysak, o mevlidin okunacağı günleri de tesbit etme ihtiyacını duymuşuz. Birtakım kandiller yapmışız. Bunların ve gecelerin, kadir gecesinin dışında hemen hemen hiçbirinin sağlam bir kaynağı yok. Müslümanlar ihtiyaç duymuşlar, birtakım vesileler icad etmişler; dünya hayatına fazla dalmış Müslüman toplumları biraz daha ibadete çekebilmek için o vesileleri kullanmışlar. Masumane gibi görünüyor. Aslında fazla da bir zararı yoktur, ama iyi değerlendirmek şartıyla.


Bizim Türkiyemizde, ben çocukluğumdan biliyorum, radyolarımızda Allah demek filan yasaktı. Matbuatımızda Allah diyenleri cezalandırıyorlardı. Ama Demokratlar’ın iktidara geldiği tarihten sonradır ki, Türkiye’de mevlid nakli başladı. Radyoda ilk mevlid nakli Demokratlar’ın 1950’den sonraki iktidarlarında başlamıştır. Başka kimselerin namına mevlid filan okunmuyordu hiçbir zaman ve hiçbir yerde. Bunları bilmeyen kimseler zannederler ki, eskiden beri bu böyleydi. Yoktu öyle bir şey. Ezanı değiştirmiş bir devri yaşadık. Ben şahsen, hem kendim, hem de biraderim [Ahmet Hatipoğlu], “tanrı uludur” diye çok ezan okuduk. Bunları gençler bilmezler. Ezanı Arapça okursan, hapishane idi yolun. Demokratlar geldi, hani bugün onları itham ederler ya, ezanı Arapçalaştırdı diye. Hayır, Demokratlar ezanı Arapçalaştırmadı, serbest bıraktı. İsteyen Arapça okuyacaktı, isteyen Türkçe okuyacaktı. Ama hiç kimse Türkçe okumadı. Bu böyle oldu. Ama aynı adamlar kendileri camiye mi gittiler? Hayır. Demokratlar’ın en büyüklerinin hiç cami ile filan alakası yoktu.
Şimdi globalleşme denilen hadise var ya, artık dünya küçüldü, internet v.s. Amerika’da ne oluyorsa biz bugün biliyoruz. Öyle olunca adamlar dünyanın idaresine şimdi sahip çıktılar. Dünyayı idare eden kuvvetler İslam dünyasının dışındadır. Böyle olunca, kendisinin kafasını ağrıtmayacak bir şekilde dünyayı idare etmek istiyorlar, Müslüman dünyasını da idare etmek istiyorlar. Kendilerinin emrini tutmayan adamların kafasına bomba yağdırıyorlar bugün. Böyle bir durumda adam nasıl bir İslam dünyası bekliyor karşısında? Suya sabuna dokunmayan, namazında abdestinde bir Müslüman olarak İslam toplumunu görürse, bundan kendileri memnun olacaklar. Kendilerinin petrollerini temin et, doğalgazını temin et, seni sömürsün, Peygamber de gül olsun, Peygamberin’le yaşa!


Bizim Peygamberimiz’in, dünyevi rol katkısı bakımından ‘Hz. İsa’ ile hiçbir alakası yok. Peki de o zaman müslümana düşen vazife nedir? Senin Peygamber’in nedir? Peygamber’in şahsiyeti nedir? Peygamber seni ne gibi bir İslam ümmetinin ferdi yapmak itiyor? Bunları bilmek lazım. Bunların da tesbiti, her zaman söylüyorum, -çıkmaz sokağa saptırıyorsun bizi denmezse-, muazzam İslam kültürünün ayıklanmasından geçiyor. Bunu yapmadığımız taktirde, adam bir evliya kitabı çekiyor oradan, zannediyor ki Peygamber budur. En büyük hatamız budur. İslamların henüz İslam şahsiyetiyle temsil edilebileceği bir devre ulaşmış olduğunu söyleyemiyoruz maalesef. Şia dünyasıyla aramızda kültürel kopukluk var asırlardan beri.


“Peygamber nasıl anlaşılabilir?” yoluna (ikinci merhaleye) girince, burada çuvallıyoruz. En zorlu yol orasıdır. Biz Peygamber’i bu külliyatla öğreneceğiz. Bu külliyat her insanın, her alimin, her yazan adamın kendi kültürüne göre şekillenmiş. Adam kendi kültürüne göre anlatmış. Birbirinden farklı onlar da. İbni Teymiyye’nin anlattığı Peygamber farklı, İbni Hazm’ın anlattığı Peygamber farklı. Şia’nın anlattığı Peygamber farklı.
“El-İslam ya’lâ ve lâ yû’lâ aleyh” diyoruz ya. Eğer bu doğru saydığımız fikirler yaygınlaştırılabilirse, o zaman doğruya doğru gitme imkanımız doğar. Eğer bu fikirler yayılmazsa, bu fikirler bilinmezse, herkes İslamiyet’i, okuduğu küçük bir risaleden ibaret sayar. Onun için gelip gelip mesele maarif meselesine, öğretim meselesine, bilgi meselesine dayanıyor.


Anlayış bozukluğuna düşmemek gerekiyor. Zuheyli niye Peygamber Efendimizin kazurâlını temiz sayıyor? bu kadar okumuş üflemiş bir adam. Bu enteresan bir misaldir. Bu zatta Peygamber aşkının psikolojik bir tezâhürü var. Ama bu lâfı ben söylemiyorum bakın, ben de Peygamber aşkıyla yanan bir adamım. Bütün ömrüm onlarla geçiyor, niye ben söylemiyorum da onlar söylüyor? İkimiz arasında anlayış farkı var. Psikolojik davranış farkı var. Adam hakikati farklı görmek istiyor. “Peygamber benim gibi olamaz” diyor. O bakımdan ‘hasta’ o adamlar, hani ‘psikolojik’ dedim ya. ‘Peygamber hastası’ diyorum ben bunlara. Hastalıktır, hiçbir değeri yoktur.

[/private]

Reklamlar

One thought on “Peygamber’i Taklit, Peygamber’i Örnek Almak Değildir

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: