Kuran ve Mecaz

Ömer Karaaslan – Kuran’ı doğru anlamada mecazi kullanımların farkında olmak ne kadar önemli ?

1. Mecaz nedir ?:

‘Mecaz’, bir sözcüğü gerçek anlamından başka bir anlamda kullanma sanatıdır. Sözü daha canlı, çarpıcı ve etkili kılmak amacıyla kullanılır. Mecazın zıddı ‘hakikat’tır.

2. Kuran’daki Kullanımı:

1-Genel olarak kullanılan mecaz.

Örnekler:

“Şu dünyada kör (a’ma) olan kimse, ahirette de kördür, yolu daha sapıktır.” (17/72)

Bu ayette geçen ‘kör’ sözcüğü hakiki manasıyla değil mecazi anlamda kullanılmaktadır. Buradaki körlük bedensel bir özrü değil, ‘dalalet’i (şaşkınlık, doğru yolu bulamama) ifade etmektedir.

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak, size helal kılındı. Onlar sizin elbisenizdir. Siz de onların elbisesisiniz…” (2/187)

Burada ‘elbise’ (libas) sözcüğü gerçek manasının dışında mecazi olarak kullanılmıştır.

2- Tabiatla ilgili:

1. Nefes alıp verdiği zaman sabaha andolsun. 81/18

2. Yürüdüğü zaman geceye. 89/4

Kuran’da tabiatı ‘canlı’ bir biçimde anlatan daha pek çok ayet vardır. Bütün bu ayetlerde ‘nefes almak’ ‘yürümek’ ‘kovalamak’ gibi fiiller canlı varlıklara ait olduğu halde cansız tabiata mecazen atfedilmiştir. Etkisi ise gayet açıktır. Sabahın nefes aldığını tasavvur ettiğinizde çok daha farklı bir etki bırakıyor insanın ruhunda. Tabiattaki canlılığı, dinamikliği bundan daha güçlü anlatamazsınız.

3-Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili olarak kullanılan mecaz.

Kuran zihnimizde varolan kavram ve kelimelerle ‘yaşayan, canlı, her an hayatın içinde’ bir Allah anlayışını ‘etkili ve güçlü’ bir biçimde vermeyi amaçlamaktadır.

1. Allah’ın ‘yüzü’ tabiri: [private]

Kuran’da Allah’ın yüzünden bahseden birçok ayet vardır. Bu ayetlerde Allah’ın zatı ve kendisi ifade edilmektedir.

“Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (vech) başka herşey helak olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (28/88)

Bu ayetteki ‘yüz’ ifadesi mecazi olup Allah’ın “zatı”, “kendisi” anlamındadır.

AYNI SÖZCÜK (VECH=YÜZ) KURAN’DA İNSAN İÇİN DE KULLANILMAKTA ve ‘ZATI’ ‘KENDİ’Yİ ifade etmektedir.

‘Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.’ (21/30)

Kuran’ın bütünlüğüne başvurmanın asırlardır tartışılan konuları nasıl çözüme kavuşturduğunu görüyoruz. Burada insanın FİZİKİ ANLAMDA YÜZÜNÜ DİNE ÇEVİRMESİNİ istediği söylenebilir mi ?

2. Allah’ın ‘eli’ tabiri:

Kuran’da Allah’ın elinden, iki elinden bahseden birçok ayet vardır.

‘Görmediler mi ellerimizin (eydina) yaptıklarından kendilerine nice hayvanlar yarattık da kendileri onlara malik olmaktadırlar. (36/71)

Kuran’ın muhtevası ve bütünlüğü gereği Allah’ın elleriyle fiiller yaptığını söylememiz mümkün değildir.

Zira Allah ‘bir şeye ‘ol’ der, o da hemen oluverir.’ (Yasin suresi 82. ayet)

Burada ‘ellerin yaptıklarından’ maksat ‘Allah’ın kudretiyle yaptıklarıdır’.

Zira ‘el’ kuvvet anlamında da mecazen bütün dillerde kullanılmaktadır. Aşağıdaki ‘Ülke padişahın elindedir’ misalini hatırlayalım.

“El”in mecazi anlamda Allah’a atfen kullanıldığı bir başka ayet ise şöyledir:

“Sana biat edenler gerçekte Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli (yedullah) onların ellerinin üzerindedir…” (48/10)

Ayetteki “el” tabirini hakiki/zahiri manada alıp Allah’ın elinin somut biçimde müminlerin elleri üzerinde olduğu düşünülemez. Bu ifade ile Allah’ın rahmeti ve kudreti ile müminlere destek ve yardımcı olduğu ifade edilmek istenmektedir.

Yine Kuran bütünlüğüne başvurduğumuzda ‘EL’İN SÖYLEDİĞİMİZ ANLAMDA İNSANLAR İÇİN DE KULLANILDIĞINI tespit etmekteyiz:

‘Bir mehir kestiğiniz takdirde, henüz dokunmadan onları boşamışsanız, kestiğinizin yarısını verin. Ancak kadınlar vazgeçer yahut nikah bağı ELİNDE (biyedihi) bulunan erkek vazgeçerse başka.’ (2/237)

Ortada somut bir nikah bağı varda kişi onu MADDİ ELİYLE TUTUYOR DEĞİLDİR.

3. Allah’ın ‘unutması’

‘Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unutmanıza karşılık olarak azabı tadın. Biz de sizi gerçekten UNUTTUK (nesina) (32/14)

Bu ayetteki ‘unutma’ fiilini lafzi anlamıyla Allah’a atfetmenin bir imkanı yoktur. Mecaz yoluyla atfedilebilir ancak. Ve yine günlük lisanımızda da ‘ben seni unuttum’ derken hafızanın unutması değil, o kişiye artık değer verilmediğini ifade etmek için kullanılır.

Görüldüğü gibi ayetlerde ifade edilen birtakım fiiller Allah’a ancak MECAZ YOLUYLA ATFEDİLEBİLİR.

Başka bir örnek:

‘İşte Allah’ın boyası. Allah’dan daha güzel boyası olan kim vardır ? Biz yalnız ona kulluk ederiz.’ (Bakara 138)

Buradaki ‘boyayı’ mecaz dışında lafzi(fiziki) anlamıyla anlamak mümkün müdür ?

Örnekleri çoğaltmak mümkün.

4. Allah’ın arşa(tahta) istiva(kurulma, oturma) etmesi

‘Arşa İstiva’ ifadesinini gectiği ayetler sunlar:

7:54. Gerçekten sizin Rabbiniz, altı günde gökleri yaratan, ve arşa istiva eden Allah’tır. Gündüzü durmaksızın kendisini kovalayan geceyle örtenö güneşe, aya ve yıldızlara kendi buyruğuyla baş eğdirendir. Haberiniz olsun yaratmak da, emir de O’nundur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.

10:3. Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, ve arşa istiva eden, işleri evirip-çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıktan sonra, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O’na kulluk edin Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

13:2. Allah O’dur ki gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Ve arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklarç Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız.

20:5. Rahman (olan Allah) arşa istiva etmiştir.

25:59. O, gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan ve arşa istiva edendir. Rahmandır. Bunu haberi olana sor.

32:4. Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı ve arşa istiva etti. Sizin O’nun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

57:4. Gökleri ve yeri altı günde yaratan ve arşa istiva eden O’dur. Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona çıkanı bilir. Her nerede iseniz, O sizinle beraberdir, Allah, yaptıklarınızı görendir.

‘Arş’ kelimesi sözlükte taht, hüküm/iktidar makamı gibi anlamlara gelir.

Yukarıdaki ayetlerde mecazi olarak kullanılan bu kelime Allah’ın, yaratıkları üzerindeki mutlak hüküm ve iktidarını ifade etmektedir. Dikkate değer bir husus da şudur ki, Kur’an’da Allah’ın “kudret ve iktidar makamına” oturduğundan (arşa istiva edişinden) söz edilen yedi yerin hepsinde bu ifade Allah’ın alemleri yaratmasına ilişkin bir açıklamayla bağlantılı olarak geçmektedir.

Bunun anlamı, Yüce Allah’ın kaşnatı yarattıktan sonra GERİ ÇEKİLMEDİĞİNİ, bütün iş ve oluşları KENDİSİNİN çekip çevirdiğini, Eski Yunanlıların inandıkları bir şekilde ‘yaratıp da geri çekilen bir ilah’ olmadığını ifade etmektedir. Yani doğru bir Allah anlayışı/telakkisi oluşturabilmek için O’nun bu özelliğine dikkat çekilmesi gerekmektedir. Bu da en etkili bir şekilde mecazi anlatım şekliyle yapılabiliyor.

Bu konu dar görüşlülükten dolayı Allah’a mekan isnad etmeye kadar vardırılmıştır maalesef.

Tevil iddiası:
Ayetlerin tevil edildiği iddiası doğru değildir. Tevil kelimesi Kuran’da bugünkü kullanıldığı anlamıyla kullanılmamıştır. Yani bugün tevil ‘bir kelimenin manasını değiştirip başka bir manaya hamletmek’ anlamında kullanılıyor. Halbuki Kuran’da tevil kelimesinin geçtiği bütün ayetler okunduğunda ve ilk dönem Arapça lügatlarına bakıldığında ‘bir şeyin akibeti/sonucu’ anlamında kullanıldığını görmekteyiz.
Kuran’da geçen birçok kavram tarihi süreç içinde ya tahrif edilmiş (insanların zihninde, Kuran’da değil), ya yeni anlamlar yüklenmiştir ya da anlam sahası daraltılmıştır. Sabır, ilah, rab, veli vb. birçok kavram buna dahildir.
Arşa istiva ile ilgili ayeti mecazi olarak anlamak asla bugünkü kullanıldığı anlamıyla dahi bir tevil değildir.
Neden ?
Arşın mekan olup olmadığının ısrarla sorulmasının sebebi budur. Burada büyük bir yanılgı sözkonusudur.
ARŞ=TAHT DEMEKTİR. Taht bütün dünya dillerinde İKTİDARIN SEMBOLÜDÜR(mecazdır).

Kuran’da BELKİSİN ARŞI/TAHTI diye geçer.
Neml Suresi:
29-(Süleyman’ın mektubunu alan Sebe melikesi): “Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı” dedi.
30- “Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. ”
31- “Bana karşı baş kaldırmayın, teslimiyet göstererek bana gelin diye (yazmaktadır).”
32- (Sonra Melike) dedi ki: “Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.”
33- Onlar, şöyle cevap verdiler: “Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız, buyruk ise senindir; artık ne emredeceğini düşün taşın.”
34- Melike, “Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hâle getirirler. (Herhalde) Onlar da böyle yapacaklardır” dedi.
35- “Ben (şimdi) onlara bir hediye göndereyim de, bakayım elçiler ne (gibi bir sonuç) ile dönecekler.”
36- (Elçiler, hediyelerle) gelince Süleyman şöyle dedi: “Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha iyidir. Ama siz, hediyenizle böbürlenirsiniz.”
37- “(Ey elçi) Onlara var (söyle); iyi bilsinler ki, kendilerine asla karşı koyamayacakları ordularla gelir, onları, muhakkak surette hor ve hakir halde oradan çıkarırız!”
38- (Sonra Süleyman müşavirlerine) dedi ki: “Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o Melike’nin ARŞINI(tahtını) bana getirebilir?”
39- Cinlerden bir ifrit, “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm ve güvenim var.” dedi.
40- Kitaptan ilmi olan kimse ise, “Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm” dedi. (Süleyman) onu (Melike’nin tahtını) yanıbaşına yerleşivermiş görünce, “Bu, dedi, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, o bilsin ki Rabbim müstağnidir, çok kerem sahibidir.”
41- (Süleyman devamla) dedi ki: “Onun ARŞINI(tahtını) bilemeyeceği bir vaziyete sokun; getirin bakalım tanıyabilecek mi, yoksa tanıyamayanlardan mı olacak?”
42- Melike gelince, “Senin ARŞIN(tahtın) da böyle mi?” dendi. O şöyle cevap verdi: “Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik.”

Şimdi bu ayetler üzerinde düşünelim, neden Hz. Süleyman Belkis’in arşını/tahtını getirtiyor da başka bir nesneyi getirtmiyor ?
Mektubunda bana teslim olmuş olarak gelin, başkaldırmayın diyor. (31. ayet)
Belkis’e kendi kudretini, iktidarını göstermek için tahtını getirtiyor, zira taht iktidarın sembolüdür. Bir nevi ‘senin benim karşımda hiçbir gücün kuvvetin yoktur, buralarda benim sözüm geçer’ mesajını veriyor veya bu konuda Belkisin iyice ikna olmasını sağlamak istiyor.

Kısacası Yüce Rabbimiz de arşa istiva ettiğini belirtirken bir mekana (Zatıyla) yerleştiğini, bir mekana sahip olduğunu belirtmemektedir. Bütün kainatın (yaratılmasından sonra da) iktidarının/yönetiminin Allah’a ait olduğunu vurgulamak için mecazi bir dille ifade etmektedir. Bütün olay bu. Bundan Allah’a mekan çıkarmak, O’nu bir yere ‘yer’leştirmek (haşa ve kella) kadar büyük bir gaf olamaz.
Nitekim bu tür mecazlar dilimizde de çok yaygındır.

Mesela: ‘KOLTUK KAVGASI’ denir.
Bundan kimse insanların bürolardaki koltuklar için dövüştüğünü anlamaz. Maksad nedir: Koltuk iktidarın sembolüdür. İnsanlar iktidar mücadelesi vermektedirler.

Veya ‘ÜLKE PADİŞAHIN ELİNDEDİR’ denmektedir.
Kimse bu sözden koca toprak parçalarının padişahın avucunun içine sığdığını anlamaz. Maksad nedir: Ülkede padişahın sözü geçer, emir onun elindedir. Padişahın fiziki anlamda iki eli kesik de olsa bu söz kullanılır. Çünkü mecazen kullanılmaktadır. MÜHÜR FİLANIN ELİNDEDİR tabiri de yine aynı maksatla ifade edilmektedir. Bir insanın elinde mühürün olması ne yazar olmaması ne yazar lafzen anlaşıldığında. Fakat mühür dediğimiz o küçük şey de birşeylerin sembolü olmuş ve insanlar onu da mecazi anlamıyla kullanıyorlar.

Diğer örnekler:

“Yeryüzü ZİNETİNİ takınıp süslendiği”(10/24)

Bu ayetteki terkipte yeryüzünün zinet takmasından söz ediliyor. Halbuki zineti insanlar, takar. Öyleyse buradaki terkipten yeryüzünün yeşermesi kasdedilmiştir.

“Bütün genişliğine rağmen yeryüzü başınıza DAR gelmişti.” (9/25)

Bu ayetin terkibinden maksat da yeryüzünün daralması değil, kalblerin neşesini kaybedip kederle dolmasıdır.

“Onların TİCARETİ kazanmadı.” (2/16)

Bu ayetteki “kazanç” ve “ticaret” kelimeleri mecâzdır.

“Onun ANASI haviyedir.” (101/9)

Ayetteki “haviye/cehennem”in ‘ana’ olarak takdim edilmesi mecazîdir. Ana çocuğuna sığınak olduğu gibi cehennemde kafire sığınak gibi gösterilmiştir.

3. Neden mecaz kullanılır:

Mecazi kullanımın farklı bir etkisi, ağırlığı vardır. Dilin etkinliğini artıran bir söz sanatıdır mecaz. Mecaz ile bir konu zihinde daha canlı anlatılabilmektedir. Kuran’ın bu söz sanatından yararlanmasının neden garipsendiğini hala anlamış değilim.
Birileri mecazı ölçüsüz kullanıyor diye tümden mecazı reddetmek tepkisellik olsa gerek.
Tepkisellik de ilmi bir hareket değildir.
Bu durum cemaatleşmeye yan gözle bakanların durumuna benziyor. Onlar da hep kötü tecrübeden (ki bu konuda haklılar) yola çıkarak Allah’ın emrettiği cemaatleşmeye karşı tümden tavır takınmaktadırlar. Bu da tepkiselliktir. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

4. Bir teşhis denemesi ya da Kuran’ın RUHUNU/ESPRİSİNİ anlamanın önemi:

Neden mecaz olarak anlamama konusunda bu kadar ısrar ediliyor ?

1. Bir taraftan ayetlerin lafzına olduğu gibi bağlı kalma duyarlılığı var. Ki bu hassasiyet takdirle karşılanmalı ve korunmalıdır.

2. Öteki taraftan ayetlerin muradını/maksadını/ruhunu anlamaya yönelik akli bir çaba olmadığından tıkanma başlıyor. Zira akletmeye karşı tarihten gelen olumsuz bir tutum var. (Tarihte kelamcılar, filozoflar (akıl adına hareket ederek) dine zarar verdiklerinden dolayı akla hep tarih boyunca kötü gözle bakılmıştır. Yüce Allah’ın akla verdiği önem unutulmuştur. Bu da yine tepkiselliğin sonucudur)
Bir dili (Arap dilini) bir bütün olarak kabul etme konusunda zaaf yaşanmaktadır. Mecazlar her dilin vasıtalarıdır.

Yapılması gereken yukarıdaki İKİ YAKLAŞIMI BİRLEŞTİRMEKTİR: Ayetlerin lafzına bağlı kalarak ruhunu anlamaya çabalamak.

5. Sonuç:

İzzudddin b. Abdusselam(660/1261), “el-İşâre ile’l-İcaz…” adında mecaz konusunda çok güzel bir eser yazmış ve konuyu bütün detaylarıyla incelemiştir. Mecaz için 70’e yakın çeşit verirken; teşbih mecazı için 109 çeşit belirler.

Kur’ânda hüküm ifade etmede hakikatle mecaz eşittirler. Hakikatle lafzın kendisi için konulduğu mana; mecazla da lafzın kendisi için müstear kılınan anlam sabit olur.

Ebu Hanife’ye göre hakikat mecazdan; İmameyn’e göre de mecaz hakikatten evladır. Mesela Ebu Hanife’ye göre birisi, buğday yemeyeceğine yemin etmiş olsa da ekmek yese yeminini bozmuş olmaz. İmameyn’e göre ise mecâzın kapsamı yoluyla buğday da ekmek de yese yemini bozmuş olur.

Ömer Karaaslan, kuranislami.com

[/private]

Reklamlar

One thought on “Kuran ve Mecaz

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: