Atmosferde Bir Yolculuk

Prof.Dr. Osman Çakmak

En az hayret ettiğimiz ve dikkatimizi çekmeyen hâdiseler neler? Gündelik ve alışılmış olanlar değil mi? Meselâ, gündüzün geceyi takip etmesi, İlkbahardan sonra hep yazın gelmesi, kendimizi bildik bileli suyun akması, rüzgârın esmesi, yağmurun yağması basit faaliyetler mi? Asla! Fakat adına ülfet dediğimiz, gözümüzü kapayan bir perde var. Önümüzden o perdeyi kaldırıp, çevremizde olanları lâyıkıyla takdir edemiyoruz.

Şimdi bir de sürekli teneffüs ettiğimiz havaya bakalım. Gerçi içinde neler olup bitiyor gözümüzle göremeyeceğiz. Ama ilim ve tefekkür gözlüğünü takarak vicdan süzgecinden geçirirsek, görünmezler de görünür hale gelebilecektir.

Hava nedir? Belli nispetlerde gazlardan meydana gelmiş görünmez bir terkip değil mi? Yahut burnumuzla alıp ciğerlerimizde sindirdiğimiz gazdan yiyecek. Hava bütün insanların, hayvanların ve bitkilerin vazgeçemedikleri en hayatî gıdaların biri (suyu unutmayın!). Âdeta bu nimetin içinde yüzüyoruz da haberimiz yok. Uzağa gitmeye çalışıp çabalamaya, ücret ödemeye gerek yok. İhtiyaç hissedince hemen burnunuzun dibinde. Demek “hava almak” öyle küçümsenecek bir hâdise değil. Havanın ayrılığına kaç dakika dayanabiliriz? İki, bilemediniz üç dakika. Önce bayılırsınız, beş dakika sonra beyniniz ölür. Peki onu ne kadar takdir ediyoruz ve onu bizim için hazırlayanı ne kadar hatırlıyoruz.

Havanın görünüşte kompleks tarafı yok. O gaz halindeki atom, iyon ve moleküllerden yapılmış. Bunu kısaca tarif edersek: içinde % 78,l azot, % 20,8 oksijen vardır. Yemeğin tuzu, biberi, baharatı kadar da karbondioksit, hidrojen, argon, neon ve kripton gibi molekül ve atomlar. Fakat şimdiye kadar hiç kimse bu sofrayı beğenmemezlik etmedi. Hava sofrasını anlatmaya çalışıyoruz. O incelendikçe açığa çıkan sırlara sahip.

Işık Kaynağı Olarak Hava
Havanın etrafımız, aydınlatan bir ayna olduğunu duymuş muydunuz? Atmosfer dışındaki uzay boşluğunda bir kitap veya dergiyi okumanız mümkün değildir. Orayı bir lâmba ile de aydınlatamazsınız. Peki güneşten ışık gelmiyor mu? Geliyor ama uzayda molekül ve atom türü zerreler mevcut değil. Çünkü ışınlar ancak çarpacağı maddî tanecik veya cisim bulunca kendi varlığından bizleri haberdâr eder. Maddî bir parçacığa çarpan ışık, havai fişek gibi saçılarak ısı ve ışık halinde etrafa yayılıyor. Demek ışık ve madde ikilisinin aralarındaki kompleks münasebet çok önemlidir. İkisinden birisinin bulunmadığı yerde aydınlık elde edemeyiz. Atmosferden mahrum ayda, güneşten gelen ışığı dağıtıp etrafı aydınlatacak bir gaz tabakası yoktur. Bu sebeple Ay’ın yüzeyi aydınlık iken, az yukarısı sürekli bir ışık yağmuru altında olmasına rağmen karanlıktır. Güneşi ve gözü yaratan, bu hikmetinin neticesi olan görme fiilini tamamlamak için, havadaki atom ve molekülleri de hizmetimize sunmuş.

İçinde dolaştığımız ve her an içimize çektiğimiz bu canımızın ve ciğerimizin dostu hava içinde bir seyahat yapıp onu daha yakından tanımak istemez misiniz?

Bir an ondan ayrı kalamadığımız oksijen, aldığımız nefesle birlikte içimize girer, gıdamızı yakar, vücuttaki bütün faaliyetler için gerekli enerjiyi ve vücut sıcaklığımızı sağlar ve dışarı çıkarken de ağız, diş, dil ve gırtlağımız yardımıyla kelimeler halinde dudaklarımızdan dökülür.

Havadaki gazlardan azot, hava basıncının en mühim kısmını teşkil ederken, oksijenin yoğunluğunu hafifletir ve teneffüs ettiğimiz havayı hoş bir hale getirir. Havada azot bulunmasaydı oksijen tek başına zararlı ve rahatsız edici olacaktı. Azot, aynı zamanda bitkiler için de tabiî bir gübre olur. Havadan toprağa geçen azot, oradan mikroorganizmalara, mikroorganizmalardan da bitkilere geçer. Azot zerrelerinin bu seyahatı sonucu hayatımızın temel gıdaları olan proteinler hazırlanır. Topraktan mikroplara, oradan bitkilere, bitkilerden de hayvan ve insanlara varan akıllara durgunluk veren bir dayanışma ve yardımlaşma ortaya çıkar.

Havada bulunan gazlardan bir diğeri ise karbondioksittir. Havada çok az nispette (onbinde üç) bulunmasına rağmen, bu gazdan her yıl bitkiler vasıtasıyla trilyonlarca ton şeker imal edilir. Evet yanlış duymadınız trilyonlarca ton şeker… Karbondioksit bitkilerin yapraklarından girer; köklerden gelen su ile güneş ışığı altında birleşir. Neticede bütün canlılar için temel gıda olan glikoz ile oksijen ortaya çıkar. Şekerin hayat için ne kadar lüzumlu olduğunu anlatmaya gerek var mı? Bütün organlara ait hücrelerin çalışması glikoz şekerinin yakılması ile elde edilen enerjiyle mümkün olur. Şekerdeki enerjinin nereden geldiğini merak edebilirsiniz: Bitkilerde fotosentez adıyla bilinen güneş ışığı altında karbondioksitin su ile birleşmesinden, güneş enerjisi; şeker molekülünde karbon atomları arasındaki bağ enerjisi şeklinde depolanıyor. O halde güneş bizim rızık depomuz. Bakın âyette yer ve göğün sahibi ne buyuruyor…

“Göğü ve yeri rızkınıza iki hazine gibi hazırlayan, oradan yağmuru, buradan bitkileri çıkaran kimdir? Allah’tan başka koca sema ve zemini iki itaatkâr hazinedâr hükmüne kim getirebilir? Öyle ise, şükür ona mahsustur.”

İsterseniz hava içerisinde yukarılara doğru adım adım yükselelim ve ilahî nimetler hazinesi olan havayı daha yakından tanıyalım. İşte şimdi 10 km kadar yukarıdayız. Artık nefes alamaz haldeyiz. Derhal oksijen tüpünü devreye sokmamız lâzım. İrtifamız 13 km’ye ulaştığında ise, içten gelen müthiş bir rahatsızlık duymaya başladık. Gözlerimiz patlayacak, damarlardan kan fışkıracak gibi bir tazyik hissediyoruz.

Hissedilmeyen Yük
Atmosferi teşkil eden gazlar cm² alan başına yaklaşık 1 kg’lık bir kuvvetle tesir eder. Atmosfer basıncının sadece % 1 oranındaki değişikliğinde bile şiddetli fırtınalar ve tayfunlar meydana gelebilir. Bütün canlılar, farkında bile olmadan bu basınç değeri ile tam bir ahenk içinde yaşamaktadır. İşte hava basıncı dediğimiz hava zerrelerinin tesiri bütün meteorolojik hâdiselerin her safhasında birinci derecede rol oynar.

Yukarıya doğru yükseldikçe gazlar seyrekleşir ve bunun neticesi olarak atmosfer basıncı düşer. Buna bağlı olarak da içimizdeki sıvı maddelerin basıncı artar (vücudumuzun dörtte üçünün sudan ibaret olduğunu hatırlayalım). Hattâ öyle ki kaynayıp buharlaşacak hale gelir. Çünkü tüy gibi hafif zannettiğimiz hava esasen muazzam bir ağırlığa sahiptir. Vücudumuzun bir parmak ucu kadar sahasına 1 kg’lık basınç yaptığını belki çoğumuz bilmez. Bu, bir insan vücudunun yaklaşık 15 ton havanın ağırlığı altında olması demektir. Meğer sırtımızda ne ağır yük varmış da haberimiz yokmuş. Peki neden bunu hissetmiyoruz? Dış hava basıncını Yaratan, vücudun içinden onu dengeleyecek dışarıya doğru aynı değerdeki basıncı ihmal etmemiş. Dışta hava basıncı ne kadarsa, içten dışa da tam o kadar basınç var. Araba lastiklerindeki basıncın havadaki basıncın iki misli kadar bir değere haiz olduğunu hatırlatırsak fark edemediğimiz basıncın ne derece yüksek olduğunu bir derece anlayabiliriz. Bu denge bozulduğu takdirde insan hayatı tehlikeye girer. Hava basıncının yok denecek kadar az olduğu yüksekliklerde insanın yaşaması, işte bunun için mümkün olmaz. Dağa çıkan kimselerde görülen rahatsızlanmalar ve burun kanamalarının sebebi bu basınç farkıdır. Atmosfer dışına çıkan astronotlar ise ancak içinde hava basıncı bulunan özel elbiseleriyle uzayda dolaşmak zorunda kalırlar.

Atmosfer Katları
İlim adamları atmosferi tabakalara ayırarak inceler. Her tabaka sıcaklık, basınç, nem değeri ve içinde cerayan eden olaylar bakımından birbirinden farklıdır.

Yolculuğumuza ilk atmosfer tabakası olan troposferden başlayalım: Yağmur kar, rüzgâr gibi olaylar hep bu tabakanın yere yakın olan kısmında cereyan eder. Troposfer 16 km yukarıya kadar uzanır. Bu tabakanın sıcaklığı yukarı doğru azalır, troposferin üst ucunda 56 dereceye kadar düşer. Havanın bu katında mükemmel bir devir daim tesis edilmiştir.

Isı, nem, enerji, su vs gibi hayatî unsurlar dünyanın her köşesine ölçülü ve ihtiyaç nispetinde nasıl dağıtılıyor? Bu işin o kadar kolay olmayacağını herhalde takdir edersiniz. İnsanlar denizlerin suyunu yüzlerce hattâ binlerce km ötedeki karalara hava yoluyla aktaracak bir sistemi tesis etmek değil, hayal bile edemezlerdi. Küme küme bulutları bereketli topraklar üzerine sevk eden serin rüzgârlardan oluşan mükemmel dolanım sistemi sayesinde ilâhî kudret denizlerin binlerce ton suyunu havanın yumuşak sırtına bindirerek ve rüzgârın önüne katarak muhtaç karalara naklediyor. Havanın devamlı dolaşımı sonucu devamlı yağışlı ve devamlı kurak bölgeler yerine, çok kompleks, fakat mükemmel bir plân ve usûl çerçevesinde her bölge suya ve rahmete kavuşmuştur.

Dünyanın dönme ekseninde, dik olmayıp da eğik olmasının bir hikmeti olarak kuzey ülkeleri daha az enerji alır. Ancak atmosferin çok mükemmel bir plânla dolaştırılması neticesinde, ısı nakli yapılmakta her taraf düzgün ve yeterli miktarda enerjiye kavuşur. Alçak ve yüksek basınç sistemlerinin kuzey güney doğrultusundaki hareketleri ve üst seviyedeki kuvvetli rüzgâr akımlarının yardımıyla, bir taraftan kuzey enlemlerindeki soğuk hava daha aşağı enlemlere inerken; güneydeki sıcak hava ise yukarı enlem derecelerine çıkar. Soğuk hava ile sıcak havanın bu şekilde sık sık yer değiştirmesi ile ideal bir düzen kurulmaktadır.

Havanın bu mükemmel hususiyeti sayesinde atmosferdeki nem, yeryüzünün her köşesine istenilen nispette ulaştırılır. Yalnız nem değil, sıcaklık, yoğunluk ve enerji de, hattâ bitkilerin üremesi için çiçek tozları bile havanın hareketine muhtaçtır.

Dünyanın ekseninin bir parça eğik tutulmasıyla ışınlar ordusu en fazla ekvator bölgesine indirme yaptığından tropikal bölgeler daha fazla ısınır. Bu bölgelerde havanın ve yeryüzünün aşırı ısınması sonucu bol miktarda ısı depo edilir. İşte bu ısı, atmosferdeki hava akıntıları olan rüzgârlar için gerekli gücün ve enerjinin sağlanması demektir.

Âlemlerin hikmetli ve kudretli sahibi, koymuş olduğu kanunlar dahilinde, atmosfer tabakasını dev bir ısı makinesi gibi çalıştırır. Güneşten gelen ışınlarla yeryüzü ve atmosfer arasında sanki bir hizmet koşusu başlar.

Işığın yeryüzüne farklı şiddetlerde ısı vermesi, atmosfer sahnesindeki hava kütlelerinin de farklı surette ısınmasına yol açar ve ısınan hava aldığı emirle derhal yukarı çıkar.

Sonra yerine soğuk hava gelir. Böylece yeryüzünde sıcak havanın bulunduğu yerde; alçak basınç, soğuk havanın bulunduğu yerde ise yüksek basınç merkezleri denilen hareketli hava kaynakları teşekkül eder.

Sonuçta, minik hava zerreleri rüzgâr halinde dağ, dere, çöl, orman koşmaya başlar. Zerreler bu seyahatleri esnasında binlerce tohumu diyardan diyara taşırken, her biri bir vazife ile yaratılan bitkilerin çoğalıp yayılmasına da vesile olur.

Yukarılara doğru her 100 metre yükseklikte sıcaklık 0,61 ºC düşer. Isı kaybederek yükselmekte olan hava tabakası troposfer denilen hava mutfağından içeriye adımını atınca oradaki su buharları ince damlacıklar halinde yoğunlaşır. Bu defa rahmet yüklü bulutlar teşekkül etmeye başlar; bir ordu gibi seferber olan bu bulutları teşkil eden su buharcıkları gökyüzünde sıfır derecenin altında soğukla karşılaşırlarsa âdeta yeni bir emir alırlar ve ince su damlacıkları, derhal buz kristalleri halinde ayrı ayrı donmaya başlarlar.

Aynı hava bütün bu işlere mazhar olurken, ciğerlerimizde ve damarlarımızda da çalışır. Bitkilerin yapraklarında ve çiçeklerinde renk renk nakışlar dokumaya vesile olur. Bulutlarla yağmur getirirken, çiçekten çiçeğe toz taşır. Zarif omuzlarında binlerce ton suyu taşıdığı gibi, binlerce kişilik uçakları da taşır. Işığı yayar, harareti dağıtır. Kulağımıza yüzlerce farklı dalga boyunda sesi, burnumuza çeşit çeşit kokuları birbirine karıştırmadan getirir.

Sıcak günlerde hafif ve tatlı esintileri ile, kalb kulağına ince ve derin mânâlar aktarır. Bazen fırtına üniforması ile karşımıza çıkar ve âdeta kendisinin bu derece hikmet dolu faaliyetini anlamayan ve şükretmeyenlere Yaratan’ın ikazını getirir. Hortum olur, rastladığı her şeyi söküp gökyüzüne çıkarır. Bütün bu olup bitenlere karşı elinden hiçbir şey gelmeyen insan ise, ne derece âciz olduğunu anlar. Çareyi yine Yaratanına sığınmakta bulur.

Kâinat kitabının hava sayfasını ibretle okuyup tefekkür eden insan, zerrelerle yıldızlara aynı anda ve aynı kolaylıkla hükmeden Kudretli Zât’ı akıl gözüyle müşahede eder. Havada tecelli eden tabloları bir ibret levhası yahut bir hakikat habercisi olarak görür.

Esrarengiz Filtre
Havanın ilk katı olan troposferin kalınlığı kutuplarda 8 km, ekvatorda ise 17 km kadar olup; üst kısımlarına kadar geldiğimizde, yerden 22 km yukarılara yükselmiş oluruz. Troposferden sonra gelen stratosferin kalınlığı 50 km kadar olup bu kısımda sıcaklık tekrar yükselir.

Burası yüksek enerjili ve tehlikeli ışınların aşağıya geçit verilmediği yakalanma sınırıdır. Son yıllardan adından sıkça söz edilen ozon tabakası buradadır. Ozon üç atomlu bir oksijen molekülüdür. Bu moleküller güneş ışınlarının zararlılarını filtre ediyor. Harika bir kimyevî denge reaksiyonu ile güneşten gelen ultraviyole ışınları; oksijenin ozona dönüştürülmesinde kullanılarak burada yakalanır.

Bu moleküller son zamanlarda, yerden yükselen bazı kimyevî maddelerin hücum ve tahribine maruz kalmaktadır. Eğer bu moleküller azalırsa; ultraviyole ışınları rahatça yere buyur edecekler demektir. Bu ise, kanserlilerin sayısında anormal derecede artışı netice verecektir. Çünkü bu ışınlar kısa dalga boylu, enerjisi yüksek ışınlar olup, canlı bünyesindeki DNA moleküllerdeki bağları koparıp, bozacak güçtedir. Ayrıca, ozon tabakası ile filtre edilen bu ışınların yere kadar inmesi ile yeryüzü daha fazla ısınacağından dünyanın yüzyıllardır değişmeyen ortalama sıcaklık değerinde de bozulma görülecektir. Fazla değil, ortalama sıcaklığın 10 derece bile artması hayvanların kanını, bitkilerin özsuyunu kaynatmaya yeterli olur.

Hassas bir dengenin apaçık sergilendiği bu koruyucu ozon perdesinin varlığına tesadüf deyip geçenler, varlıkların mânevî cephesindeki ilâhî mühürleri okuyamayan, gözsüz yahut gözünü güneşe karşı kapayanlar, ancak karanlık bir cehalet içinde olduklarını ifade etmektedirler

Bir Mukayese
Evet atmosferin ilk tabakasında hava-toprak ve hava-deniz arasındaki görülen hayret verici incelikteki münasebet, bütün Güneş sistemi içinde sadece dünyayı, hayatın üzerinde tebesüm ettiği mümtaz bir gezegen haline getirmiştir.

Karanlık ve soğuk uzay boşluğu içerisinde hızla yol alan, adına dünya dediğimiz sıcak ve şen bir yuva içinde bulunuyoruz. Burada ne aşırı soğukluk ne de aşırı sıcaklık var. Ilıman ve hoş bir iklim hüküm sürüyor. Yüzyıllar boyunca değişmemiş sabit ortalama bir sıcaklık var. Bunu daha iyi takdir etmek için yakın komşumuz Ay ile Dünyamızı kıyaslayabiliriz. Orada gündüzleri 120 dereceye ulaşan kavurucu bir sıcaklık, geceleri ise sıfırın altında 150 dereceye düşen dondurucu soğuklar hükmeder. Göktaşı sağanakları, ultraviyole ve kozmik ışınlarla delik olmuş; ıssız, sessiz ve ölü bir diyardır Ay.

Havaya yeterli miktarda serpiştirilen karbondioksit ve su molekülleri yüksek bir ısı tutma ve emme kapasitesine sahip kılınmışlar. Bu moleküller gündüzleri güneşin fazla ışınlarını emerler, neticede aşırı ısınma olmaz. Gece olup da güneş ışığını çekince hava molekülleri tarafından emilen ısı, bitki seralarında olduğu gibi korunur ve soğuk uzay boşluğuna bırakılmaz. Bu haliyle hava tabakası gündüz dünyayı güneşin ışınlarından koruyan bir perde, geceleri ise sıcaklığı saklayan bir battaniye gibidir. Diğer gezegenler böyle bir koruyucu tavandan mahrum bulunduklarından gündüz sıcaktan kavrulurken, geceleri de dondurucu soğukların tesiri altındadır.

İklimlerin ayarlanmasında kullanılan diğer bir regulatör ise denizlerdir. Denizlerin karalardan daha çok olması çoğumuza garip gelebilir. Bizi üzerinde barındıran küreye kısaca “yer” diyoruz. Yer aynı zamanda toprak mânâsına da gelmektedir. Oysa yeryüzünün büyük kısmı toprakla değil (onda yedisi) sularla kaplıdır. İyi ki böyle olmuş dememiz lâzım. Bu sayede ne kutupların dondurucu soğuğuna, ne de tropikal bölgelerin kavurucu sıcağına mâruz kalıyoruz. Şöyle ki gündüz güneşin ışınlarıyla çabucak ısınan kara, topladığı bu ısıyı tıpkı bir radyatör gibi çevresine yayar. Muazzam su kitlesi olan deniz ise, aldığı milyonlarca güneş kalorisine rağmen, ancak birkaç derece ısınabilir. Fakat ısındıktan sonra da, kolay kolay soğumaz. Denizler bu kadar bol olmasıyla, bir yandan iklimi düzene koyan ve aşırı ısınmayı ve soğumayı önleyen klima gibi vazife görürken, diğer yandan da bol buharlaşma sonucu, karaların suya olan ihtiyacını karşılamaktadır. Yeryüzü daha az denizle kaplı olsaydı, buharlaşma da o nispette azalacak, ve daha az yağış sonucu yeryüzü çölleşecekti. Bunlar hayatın sonsuz hikmetlerle hazırlanmış bir plâna göre yaratıldığını göstermiyor mu?

Başımıza Taş Yağıyor
Atmosferde üst katlara doğru süren seyahatımızda 50. km’ye vardırdığımızda artık stratosferi geride bırakıyoruz. Bu katta irtifa 80. km’yi bulunca atmosferin orta katı sayılan mezosfere varırız. Bu tabakanın bir vazifesi göktaşı sağanaklarına kalkan olmasıdır. Eski Galyalılar’ın hayatta en korktukları şey gökyüzünün üzerlerine düşmesi ve başlarına taş yağması imiş. Böyle bir korku ilk bakışta gülünç gelebilir Oysa astronomi ilmi, her gün tepemize binlerce taş yağdığını kabul etmektedir.

Uzay yalnızca yıldızlar ve onların çevresinde dolanan gezegenlerden ibaret değildir. O koca boşlukta, madenden oluşmuş iri kaya ve taşlar da vardır. Bu taşlar yerin çekimine kapılınca müthiş bir süratle atmosfere girerler.

Yıldız kayması dediğimiz bu olayda atmosfere hızla giren göktaşları havayla temas edince yanarak mezosfer içinde toz haline gelir

Eğer böyle bir kalkana sahip olmasaydık başımıza, tam deyimiyle taş yağardı. Hem de “göktaşı.” Ay’a giden astronotlar orada böyle bir olaya şahit oldular. Havadan mahrum bulunan uydumuz Ay, uzaydan gelen göktaşlarının sürekli hücumuna uğramaktadır.

Başımıza gökten yağan bu gülleler daha yere ulaşmadan toz haline geliyor. Sonra bu toz zerreciklerinin her biri bir yağmur taneciğine çekirdek olur.

Düşünelim; gökteki bulutların teşekkülü için hem arz kaynaklı hem de uzay kaynaklı (göktaşlarından) trilyonlarla bile ifade edilemeyecek kadar çok sayıda incecik parçacıklar lâzımdır, ayrıca bu parçacıkların üst atmosfere ulaşması gerekir. Buraya taşınan nemli rüzgârlarla çekirdekler üzerinde yoğunlaşma başlayacak ve bulut taneciği oluşacak… Bulut taneciği fizikî ve matematik bir plânlamaya göre küçücük yağmur damlası haline gelecek, bu minicik su damlası yere doğru düşmeye başlayacak…

Yerçekimi kanununa uygun olarak birkaç bin metre yukarıdan düşecek damla yere kurşun hızıyla ulaşacaktı. Bu ise her canlının yağmur altında ölümü demek olacaktı; ama yağmur tanesi sabit bir hızla yere düşüyor, usulcacık, incitmeden, yıpratmadan… Damlaların bir ölçüye göre biçimlenip küçücük yağmur damlaları haline gelmesi ile iş bitmiyor. Aynı ölçünün, aynı hesabın, aynı nizamın bu defa yerçekimine karşı koyabilecek bir başka kuvvet tarafından da müessir hale getirilmesi gerekiyor.

İşte bütün cisimler için geçerli olan yerçekimi kuvveti, küçücük bir damla karşısında çaresiz hale geliyor. Havaya verilen kaldırma kuvveti ve dinamik viskozite sayesinde yerçekimi kuvvetinin tesiri dengelenmekte ve damlanın sabit bir hızla yere düşmesi sağlanmaktadır. Görüldüğü gibi en zor ve pahalı gibi görünen hizmetler, en uygun ve kısa yollardan çözüme kavuşturulmaktadır.

Radyo Yayıncılığına İmkân Veren Harika Ayna
Mezosfer adlı hava tabakasını geçtikten sonra iyonosferle buluşuyoruz. İyonosfer, faaliyet sahası 400 km yukarılara kadar tesirli olan, diğerleri gibi önemli bir atmosfer tabakasıdır. Burada bulunan atom ve moleküller nötr halde değil, iyonlaşmış, yani elektron vererek veya alarak elektrikle yüklenmiş haldedir.

Telsiz cihazı keşfedilip de, arada bir vasıta olmadan haberleşme, imkân dahiline girince, insanlık bu haberleşme hamlesiyle büyük bir heyacan yaşamıştı. Fakat bir husus ilim adamlarını kara kara düşündürüyordu: Elektromanyetik dalgalara bindirilmiş radyo dalgaları dümdüz bir hat boyunca yol alıyordu. Arz düz değil yuvarlak olduğundan, uzak mesafelerle haberleşme, en fazla 100 km çapında bir alan için mümkün olabilirdi. Daha uzak yerlerle, kıtalar veya ülkelerle haberleşme nasıl olacaktı?

Kafalar bu düşünce ile meşgulken, 1901 yılında İngiltere ile Kanada arasında radyo haberleşmesinin sağlandığı açıklandı. Bu gelişme büyük bir şaşkınlık meydana getirmişti. Radyo dalgaları daha uzak mesafelere nasıl ulaştırılmıştı?

Sır daha sonra çözülecekti. İyonosfer tabakası atmosferin iyonlardan yapılmış aynası gibiydi. Fezanın çınlayan kubbesi durumundaydı. Yerden uzaya yükselen telsiz ve radyo vericilerinin elektromanyetik dalgaları bu aynaya çarpıyor ve yansıyor, tekrar dünya üzerine gönderiliyordu. Yansıyan dalgalar dünyanın her köşesine ulaşıyor ve böylece her tarafta radyo ve telsiz yayınlarını rahatça takip etmek mümkün hale geliyordu.

Bu, daha dünya yaratılırken son asırların ihtiyaçlarının bile nazarı dikkate alınmış olduğunun ifadesi değil miydi? Bizim ihtiyaçlarımızı bilen ve geleceği gören her ihtiyacımızı şefkat ve merhametle hazırlayan birisi vardı ki, havada, suda, yerin altında ve üstünde ihtiyaçlarımız için gerekli levazımatı depolamıştı. Zamanı gelince kullanalım diye. Yaratılışta istikbalin tohumlarını ekmişti.

Manyetik Kalkan
İyonosferi geride bıraktığımızda yolumuz 2.000-3.000 km’lerdeki ekzosfere çıkar. Burada hava yoğunluğu iyice azalmış, sürtünme yok denecek hale gelmiştir. Molekül çarpışmaları giderek yok olur ve buna bağlı olarak da sıcaklık kavramı bilinen mânâsını kaybeder. Bu sebeple olmalı, suni uyduların çoğu bu tabakaya yerleştirilir.

Bir pusulaya dünyanın neresinden bakarsanız bakın, daima kuzey yönünü gösterir. Eğer bu yönü takip ederseniz. Kuzey kutup noktasına varırsınız. Pusula ibreleri bu bölgedeki manyetik alanın tesirinde kalarak sürekli olarak buraya yönelir, bu yöneliş sayesinde bizler de karada, denizde ve havada yönümüzü kolayca buluruz.

Kutup noktaları, Ekvator’un oluşturduğu dairenin tam merkezinden geçen bir eksenin iki uç noktasıdır. Ama bunlar coğrafî kutuplar olup manyetik özelliklerinden dolayı mıknatısların yöneldiği gerçek kutup noktaları değildir.

Gerçek kuzey kutbu; coğrafik kuzey kutbunun yaklaşık 1.290 km güneyindedir. Bu da Kanada’nın kuzey batısında Ellef Ringnes adalarının kıyısına tekabül eder. Güney kutbuna gelince Antarktika kıtasında Adelie Land denilen bir bölgede yer alır.

Kuzey ve güney kutbundaki bu esrarengiz ama bir o kadar da manidar manyetik alanların kaynağı ile ilgili çeşitli açıklamalar görüyoruz. Bu açıklamalardan olayın izahının hayli karmaşık olduğu ve henüz kesin bir hükmün bulunmadığı anlaşılmaktadır. Açıklamalardan birisine göre, dünyanın çevresini 8 şeklinde manyetik ilmikler halinde kuşatan adına Van Allen kuşakları da denilen manyetik çizgilerin kaynağı, dünyanın merkezinde yer alan, sıvı sıcak demir ve nikelle ilgilidir. Bu manyetik akımlar kutuplardan çıkmakta dünyamızı çepeçevre saran bir manyetik tabaka meydana getirmektedir.

Bu tabaka aynı zamanda 7. ve son atmosfer tabakası olup manyetik bir zırh olarak görev yapar. Bu esrarlı kuşak yeryüzüne bağlı dünyanın etrafında en büyük atmosfer tabakasıdır. Manyetosfer manyetik yoğunlukların meydana getirdiği içiçe esrarengiz kuşaklardır. Bu kuşaklardan bize en yakını 4.000 km, ikinci kuşak ise 16.000 km yüksekte olup 30.000 km’ye kadar tesirini gösterir. Bu içiçe görünmez manyetik kabukların her birisi bazen atom bombası kadar tesiri olabilen tehlikeli kozmik ışınları ve yüklü parçacıkları yakalamakta, yönlerini değiştirerek bir alt tabakaya geçmesine engel olmaktadır. Arzı sürekli bombalayan kozmik ışınlar ve aralıksız esen güneş rüzgârları (elektron vb yüklü atom parçacıkları) arzın manyetik alanı olan Van Allen radyasyon kuşakları ile karşılaşır ve orada frenlenir.

Atmosferin daha hiçbir özelliği keşfedilmezden evvel arz ve semanın sahibi atmosferin hayat için koruyucu özelliğini haber vermişti.

“Gökyüzünü de korunmuş bir tavan gibi yaptık. Onlar ise hâlâ bundaki delilleri görmeyip inkâr ederler.” (Enbiya 32)

Atmosferdeki Denge
Atmosfer gazları mahiyetleri gereği uzay boşluğuna kaçmak isterken, yeryüzü bu gazları emmek ve tutmak ister. Ancak öylesine harika bir denge kurulmuş ki; her ikisi de vuku bulmaz. Dünyamızın kütlesi; yarıçapı, sıcaklığı ve yerçekimi gibi birçok faktörler kullanılarak, o kadar ince hesaplama ve ayarlamalar yapılmış ki, akıllar değil hayaller dahi şaşkınlığa düşmektedir.

Eğer Dünya’mız Güneş’e daha yakın olsaydı hava daha fazla ısınacak, ısınan gazlar yükselip atmosferi terk edecekti. Biraz uzak olsaydı, o zaman da yeryüzüne çöküp kalırlardı. Yerçekimi şimdikinden biraz fazla veya tersine az olsaydı, aynı durum ortaya çıkardı. Ayrıca, gelen ısı yerkürede bir süre tutulabilmelidir. Bu görevi de karbondioksit gazı üstlenmektedir.

Atmosfer denen bu esrarengiz perdenin bir an için başımızdan kaldırıldığını düşünebiliriz. O zaman dünyanın diğer gezegenlerden farkı kalmayacaktı. Meselâ Ay’da olduğu gibi ısı gündüzleri 120 dereceye çıkabilirdi. Sonuçta herşey kavrulacak, geceleri ise düşen sıcaklıkla birlikte herşey donacaktı. Bununla kalmayacak göktaşlarının sağanakları yüzünden kozmik ve morötesi ışınların bombardımanından delik deşik olacaktı. Yanı başımızdakine bile sesimizi duyuramayacak, ışık saçılma göstermeyeceğinden karanlıkta kalacaktık. Ufak bir bitki bile yeşeremeyecekti. Kuşlar gibi uçaklar da havalanamayacaktı. Velhasıl cansız ruhsuz soğuk sessiz ölü bir dünya ile karşı karşıya kalacaktık.

Çok soğuk ve zifiri karanlık içerisinde hızla yol alan her ihtiyacı temin edilmiş sıcak ve aydınlık bir yuva üzerindeyiz. Bu yuva üzerinde eksikliğini duyduğumuz hiçbir şey yok. Bu yuvanın ne kadar mükemmel tefriş edildiğini daha iyi fark etmek için başka gezegenlere hattâ fazla uzağa gitmeğe gerek yok, kapı komşumuz Ay’a bir göz atmak yeterli.

Acaba bu fiillerin kaynağını kör tabiatta ve şuursuz sebeplerde arayanlar; cansız ve şuursuz zerrelerin, kâinatın bütün projesini, insan başta olmak üzere her varlığın, her işini ve ihtiyacını ayrıntısına kadar bilecek bir ilme sahip olmaları gerektiğini, her şeye güçlerinin yettiğini farz etmeleri gerektiğini biliyorlar mı?

Kaynak: http://www.sizinti.com.tr

Reklamlar

One thought on “Atmosferde Bir Yolculuk

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: