GAYBI KİM BİLİR ?

A. ALLAH VE GAYB BİLGİSİ

1. Gayb Nedir?

Vasıtalı veya vasıtasız, duyu orgarılarımızla ulaşamadığımız ve ilmimizle ihata edemediğimiz her şeye “gayb” denir. Gayb sahasının zıddı “müşahede” sahasıdır.

Gaybı iki kısma ayırabiliriz.

a) Mutlak gayb: Beşer imkan ve kabiliyetleriyle -dünyada- hiçbir zaman ihata edilemeyen saha Allah’ın zatının ve meleklerinin mahiyeti; kıyamet, ahiret, hesap, cennet-cehennem ahvali… bu tür gayba örnek verilebilir.

b) İzafî (basit) gayb: Zaman, mekan, imkan ve kabiliyet farklarından dolayı bir kısım insanlar için ulaşılmaz, ihata edilmez iken diğerleri için ulaşılan, ihata edilen saha. Yakın bir geçmişe kadar, huzurda bulunmayan bir kimsenin hareket ve konuşmaları gayb iken, günümüzde, çeşitli imkanlarla (radyo, teyp, TV, video vb.) bunlar -kısmen de olsa- gayb olmaktan çıkarılmışlardır. Bunun gibi, geçmişte gayb olan birçok saha (coğrafya, astronomi vb. dallarda) artık müşahade sahasına sokulmuşlardır. Mesela, bir güneş veya ay tutulmasının zamanının önceden ihbarı artık “gaybden haber vermek” değildir.

2. Kur’an’da Gayb

Kur’an-ı Kerîm’de geçen “gayb” kelimeleriyle. yukarıda tanımladığımız iki tür gaybın her ikisi birden kasdedildiği gibi. ayrı ayrı , mutlak ve izafî (basit) gayb’ler de ifade olunmuşlardır.

“De ki: …Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim ve bana kötülük de dokunmazdı…”(7/188) Ayette. kıyametin ne zaman kopacağı gibi mutlak gayb’le beraber, hal ve gelecekteki izafî (basit) gayb, ikisi birden kasdedilmektedir.

“…Ey babamız, oğlun hırsızlık yaptı. (Gerçi) biz ancak bildiğimize şahitlik ettik, gaybı bilenler değildik. (Yani işin içyüzünü bilmiyoruz)” (12/81) Ayette izafî (basit) gayb kasdedilmiştir.

” …Onlar ki; gaybe iman ederler, namazı ikame ederler, kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”(2/3) Bu ayette imana konu olan gayb, izafî ı basit) gayb değildir. Çünkü basit gayba inanmanın, muttakiler için övgüye sayan bir meziyet olarak, namaz kılmak ve infak etmekle beraber anılmasının mana ve hikmeti olamaz. O halde ayette kasdedilen, Allah’ın vc meleklerin varlığı, ahiret hayatı, hesap günü. cennet-cehennem… gibi konular, yani, ‘mutlak gayb” dır.

3. Gaybı Kim Bilir?

Kur’an-ı Kerîm’de, genel anlamıyla gayb’ın ancak Allah tarafından bilineceğini kesin ifadelerle bildiren birçok ayet vardır. Sadece birkaçını verelim:[private]

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.. .”(27/65) “De ki: Gayb(ı bilmek) Allah’a mahsustur…” (1O/2O)

“Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. Onları. O’ndan başkası bilmez…”(6/59) “Onlar: … Bizim bilgimiz yok, derler, gayb’leri bilen yalnız sensin, sen.”(5/1O9)

4. Allah’ın Gaybı Bildirmesi

Gaybın mutlak sahibi ve alimi olan Allah’ın, dilediği takdirde, dilediği kimselere gaybını bildirmesi aklen mümkün ve caizdir. Ancak bunun vuku bulmuş olduğu ve kimlere gaybın bildirildiği veya bildirilebileceği ancak nass’la bilinebilecek bir konu olduğundan, ilgili gibi görünen iki ayeti inceleyelim:

Birinci ayet “…Allah sizi gaybe vakıf (muttali) kılacak değildir; fakat

AIlah, resullerinden dilediğini seçer, (onlara gaybı bildirir).”(3/179)

İkinci ayet: “O, gaybı bilendir; kimseyi gaybına vakıf (muttali) kılmaz. Ancak razı olduğu resulleri (vakıf kılar).” (72/26-27)

Bu ayetlerde, Allah’ın, gaybını ancak peygamberlere bildirebileceği; Peygamberler dışında hiç kimseye bildirmeyeceği hususu gayet sarihtir. Müfessirler bunlara dayanarak her çeşit kehanet iddialarını batıl saymışlardır. (Keşşaf tefsiri, 72/27 ayetinin yorumu)

Peygamberlere bildirilen gaybın türü ve bu bildirilmenin ne şekilde olduğu konusunda müfessir Taberî (O.31O H)’nin verdiği bir yorum aydınlatıcıdır.

“Gayb bilgisinden dilediğini nebilere indirir. Resulullah (s,)’a da Kur’an gaybı’nı indirmiştir. Onda (Kur’an’da), kıyamet günü vuku bulacak gaybı bize bildirmiştir.” (Tefsîr, 72/26-27 ayetlerinin yorumunda, Abdurrahman b. Zeyd’den) Bu tefsirden, yukarıda verilen ayetlerde kasdedilen gaybın, mutlak gayb olduğu ve bu gaybın ancak tebliğ olunan bir vahiyle (son peygambere Kur’an’la) bildirildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bildirilen gayb, peygamberler aracılığıyla bütün muhataplara iletilmek zorundadır.

Gaybın yegane iletim vasıtasının vahiy olması hikmetine mebni olmalıdır ki, bizzat Kur’an’a “Gayb” isminin verildiğini ifade eden tefsirlere rastlıyoruz.

“O (Muhammed), Gayb’den dolayı itham altında tutulamaz.” Müfessirler, bu ayette geçen “gayb”le “Kur’an”ın kasdedildiğini; özellikle müşriklere hitap eden bu ayetle, gaybî ihbarları ihtiva eden Kur’an’:

tebliğ etmekte olan Hz. Peygamber (s)’in, yalancı, kahin ve benzeri ithamlarla zan altında bulundurulamayacağını bildirmektedir. (Taberi ve ibn Kesîr tefsirleri, ilgili ayet)

Bütün bunlardan, her peygambere olduğu gibi, son peygamber Hz. Muhammed (s)’e de, Kur’an’la bazı gayb’lerin bildirildiği kesinlik kazanmaktadır

5. Kur’an’da Gayb Haberleri

Kur’an, mutlak gaybın yegane kaynağıdır. Kur’an’la bildirilen mutlak gaybe (Allah’a, meleklere, hesap gününe…) inanmamız kulluğumuzun gereği ve göstergesidir. Buna karşılık, Kur’an’ın (vahyin) dışında hiçbir beşer kaynağın mutlak gayb hakkında doğru haberler verebileceğine inanmamamız da teslimiyetimizin göstergesidir.Kur’an’da mutlak gaybın yanısıra izafi (basit) gayb haberlerinin de bildirildiğine şahit oluyoruz. Mazi(geçmiş), hal (şimdiki zaman) ve istikbal (gelecek) haberleri diye sınıflandırabileceğimiz bu gaybî ihbarlara ömekler verelim.

a) Mazi’den gaybî ihbarlar:

Kur’an’da, geçmiş toplumlara ve peygamberlere dair verilen kıssaların büyük bir kısmı muhataplarca biliniyor olmasına rağmen, bu bilgilerinin eksik ve yanlış yönleri de mevcuttu. İşte bu eksik ve yanlış yönler, Kur’an’da, Allah tarafından gaybî ihbarlarla tamamlanıp tashih edilmişlerdir.

“Bunlar, sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberleridir..” gibi ayetlerle bu tür ihbarlar kasdedilmiştir. (11/49, 12/1O2, 3/44,..)

b) Hal’den gaybî ibbarlar:

Hz. Peygamber (s). vahiy aldığı dönem boyunca, kendi gıyabında ve aleyhinde vuku bulan olayların ve sözlerin bir kısmından Kur’an’ın gaybî ihbarlarıyla haberdar edilmiştir. Hasr: 11-12; Muhammed: 16:Ahzab: 1O-2O; Tevbe; 42-52, 64,68, 73, 1O1, 1O7-11O; Munafıkün: 1- ayetleri, hep münafık ve Yahudîlerin, Resulullah (S)’ın gıyabındaki tutum ve davranışlarını, sözlerini ifşa eden gaybî ihbarlara örnektirler.

c) İstikbal’den gaybî ihbarlar:

Kur’an’da, İslamın ve müslümanların yakın ve uzak geleceğine dair birtakım gaybî haberlerin yanısıra (3/86; 5/13, 54. 24/55; 48/16, 2O. 28; 61/8, 9, 13 gibi) özel müstakbel ihbarlara da rastlanmaktadır:

Miladî 614 yıllarında; mecüsî İranlılar kitab-ehli olan Bizanslıları Suriye’de hezimete uğrattıklarında, Cenab-ı Hakk, 4 ila 9 yıl zarfında (arapça kelime bunu ifade ediyor) Bizanslilann galip geleceğini ihbar etmiş (3O/1-2) ve bu ihbar, 622 yılından itibaren gerçekleşmeye başlamıştır. Takip eden yıllarda ise Bizanslıların galibiyeti zirveye ulaşmıştır.

B. HZ. PEYGAMBER VE GAYB BİLGİSİ

1. Genel

Birinci bölümde, her çeşit gaybın ancak Allah tarafından bilinebileceğini ve O’nun tarafından peygamberlere vahiy yoluyla bildirilenlerin dışında hiç bir kimsenin, hiç bir gaybe vakıf olamayacağını ayetlerle işledik.

Acaba bu genel kaideden Hz. Peygamber (S) istisna edilemez mi? Allah dilerse, vahyi vasıta kılmaksızın, Hz. Peygamber (S)’e bazı gaybleri bildiremez mi?

Aklen mümkün ve caiz olan bu durumun “vuku” bulduğuna dair, subütu ve delaleti kesin bir nassın olmadığım; yukanda, Cinn: 26-27 ayetlerini tahlil ederek ortaya çıkarmış bulunuyoruz.

Ayrıca “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Ve ben gaybı da bilmem; size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.” (6/5O, benzeri: 11/31) gibi ayetler, Hz. Peygamber (S)’in vahiy yolunun dışında, gaybı bilebileceği ihtimalini tamamen yok ediyor, kanaatındayız.

Hz. Peygamber (S)’in hayatından bazı meşhur olayların ve sözlerin Kur’an ayetleriyle nasıl uyum sağladıklarını örneklemeye geçmeden önce, zihinlerde oluşması muhtemel bir soruyu hatırlatalım.

Resülullah (S), Kur’an-dışı vahiy almamış mıdır? Kur’an’da bulunmayan bir çok rivayetlere bize gelen gaybî ihbarlar bu tür bir vahiyle bildirilmiş olamaz mı!

Kur’an-dışı (gayr-ı metlüv) vahiy iddiası ötedenberi savunulan bir tezdir. Resülullah(S)’in her söylediğinin veya -en azından- din ile ilgili konuşmalarının vahiy olduğu iddiasına, gerçekte, Kur’anî bir mesnedin bulunmadığı hususunu başka geniş bir incelemeye bırakarak, şimdilik, bu konuda Buharî’den birkaç yerde geçen bir rivayeti vermekle yetiniyoruz:

Şîa’nın iddiasına göre, güya, Hz. Peygamber (s), Ehl-i Beyt’e hususî vahiyler tebliğ etmiştir. Sahabeden Ebu Cuhayfe (r), Hz. Ali (r), ye, bu iddiayı kasdederek soruyor: “Sizin yanınızda Allah’ın kitabından ve AIlah’ın her müslümana bahşettiği kavrayıştan ve bir de şu sahîfe’den başka birşey yoktur.”(Buharî: K:3.B: 39, K: 56, B: 24, 31 K: 96, B: 5: Fethu’l-barî, Beyrut Basımı C.l.s.2O4 Aynı hadislerden sözü edilen ‘sahîfe”nin; Hz. Peygamber(s)’in Medine’ye hicretinden kısa bir süre sonra yazdırdığı, bütün Medine halkımn hukukunu tanzim eden ve İbn Ishak (ö. 151 H) sîretinde tam metnini bulabildiğimiz “Medine Anayasası” olduğunu çıkarabiliriz. (Ibn Hişam Kahire Basımı C.l-2,s.5O1-5O4)

2. Mazi Bilgisi ve Peygamber

Hz. Peygamber (s), Allah’ın bildirdiği gayb haberlerinin dışında geçmişe dair vasıtasız hiçbir bilgiye sahip bulunmadığı gibi, bu kabil haberleri bilme sorumluluğu ve konuşma yetkisi de yoktur.

Ashab-ı Kehfin sayıları hakkında üçtür, beştir.. gibi “recmen bi’l-ğayb” . (mesnedsiz tahminlerde) makam tayin eden kimselere, Hz. Peygamber (s)’in ;

şöyle söylemesi emredilmiştir: “De ki: ‘Onların sayısım en iyi bilen Rabbim’dir” Onlan pek az kimseden başkası bilmez. Onlarla (bu konuda) tartışırken sana bildirilenden başka birşeyle tartışma ve onlar (Ashab-ı Kehf) hakkında kimseden birşey de sorma.”(18/22) Ayet mealinde altı çizilen bölüm, Taberî tefsirinde Mücahid’in yorumu esas alınarak meallendirilmiştir.

Demek ki Hz. Peygamber (s) geçmişe ait gaybi konuda, ne Allah’ın bildirdiğinden fazlasını söyleyecek ne de başkasına danışacaktır.

3. Hal Bilgisi ve Hz. Peygamber

“Risalet hayatı boyunca, çeşitli yerlerde gıyabında cereyan eden sayısız hadiseleri Hz. Peygamber’in şahsen bilmekte olduğunu iddia etmek, onu beşer hüviyetinden çıkarmak demektir. Muhiti haricindeki hadiseler bir yana, kendi çevresinde fakat gıyabında vukü bulan şeyleri, söylenen sözleri, zihinlerden geçirilenleri vahiy olmadan Hz. Peygamber’in bildiğine delil olabilecek Kuran-ı Kerîm’de hiç bir ayet bilmiyoruz.” (Prof. Dr. M. Said Hatiboğlu-Gaybî Hadisler Mes’elesi, A.Ü. îlahiyat Fakültesi Ders Notları, s.8) Resulullah (s)’ın hayatından, hal gaybını da bilmediğini te’yid eden bir çok olay ve rivayetlerin sadece bir kaçını vermekle yetineceğiz:

a) Hz. Peygamber (s)’in bazı istihbaratçılar istihdam ettiği tarihen bilinen bir gerçektir. Bunlardan bir kaçının ismi zikredilmektedir. (Mesela, Muslim: K:33, hadis:145, Cuheyne’li ikisi için bkz. îbn Sa’d, c.2, s.617) Demre’li Amr.b. Umeyye ise bu işte en başanlı olup müslüman olmadan önce de aynı görevi yapmıştır. (M. Hamidullah-İslam Peygamberi, 3.B..C.1.S.317-322)

Daha önce müslüman olmasma rağmen ancak Mekke’nin fethinde İslamiyetini izhar eden Hz. Abbas (r)’ın, Mekke’den müşriklerin durumunu Resulullah (s)’a rapor ettiği de bildirilmektedir. (El-îstîab, Hz. Abbas maddesi)

Gaybı bilen bir insanın böylesi beşeri yollara baçvurması gereksiz olurdu.

b) Resulullah (s), vahiyle ikaz edilmedikçe muhatabının sözlerindeki yalanlara -her zaman- vakıf olamamaktadır. Münafıklann, söyledikleri hilafına olan kötü niyetleri, çoğu durumlarda ayetlerle ifşa edilerek Hz. Peygamber (s) durumdan haberdar edilmiştir. (47/29-3O, 68/8,9/42-43, 64,94) Çünkü Hz. Peygamber (s)’in, çevresindekilerin içyüzlerini bilmesi münafıkları tanıması -açık deliller mevcut olmadıkça -mümkün olmamaktadır. Allah Tevbe/1O1, ayetinde şöyle buyuruyor: “Çevrenizdeki bedevilerden ve Medîne halkından nifak üzerinde direnen münafıklar vardır. Sen onlan bilmezsin, onları biz biliriz…”Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s) huzurundaki ve çevresindeki ikiyüzlüleri tanıyamamaktadır.

c) Mureysî gazvesi dönüşünde, Resulullah (s)’ın mubarek zevcesi Hz. Aişe (r)’ye münafıklarca en iğrenç iftira (ifk) yapılmış ve Medîne kısa zamanda bu azim iftirayla çalkalanmıştır. Hz. Peygamber (s), sevgili zevcesi hakkındaki bu dedikodulan kesinlikle tekzib edememiş çaresizlik içerisinde ashabıyla istişarede bulunmuş, bu arada Hz. Aişe (r)’yi de babasının evine göndermiştir. Günlerce süren ve hem Resulullah (s) hem de zevcesi için ızdırap veren bu ahval içerisinde, bir gün Hz. Peygamber (s) hasta yatmakta olan Hz. Aişe (r)’nin başı ucunda, ona şu sözleri söylemektedir:

“Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle haberler ulaştı. Eğer günahsız isen Allah seni mutlaka temize çıkaracaktır. Yok eğer bir günaha bulaştı isen Allah’dan mağfıret dile, O’na tevbe, et…” (Birçok kaynak meyanında, Buharî, tefsîr, 24. Sure. B;)+ K;52. B;15. K;64, B;34, Muslim; K;49, hadis:

56, İbn Hişam, C.1-2,s.3O1 Taberî-Tefsir, 24, 11 ayetinin yorumu)

Şayet Hz. Peygamber (s) gaybı bilseydi, bu hitabından kısa bir süre sonra, Kur’an’la masum olduğu kıyamete kadar bütün insanlara ilan edilen Hz. Aişe (r)’yi ta kalbinden yaralayan ve göz pınarlarındaki yaşları kurutan bu sözleri sarfederler miydi?

Bu tasvir, gaybı bilme istidadında olmayan bir peygamberin hayatından , ızdıraplı bir kesiti sergilemektedir.

.   Sonunda bildirilen gayb ise kıyamete kadar okunan Kur’an olmuştur. ;(24/1O-2O) Bu nokta unutulmamalıdır.

d) Hicretin 9 yılında Tebük Seferine çıkılmadan hemen önce, Medîne’nin Kuba yakınlarındaki bir banliyösünde oturan bazı kimseler, Peygamber Mescidi’ne gelişin zorlaştığı yağmurlu ve soğuk günlerde namaz kılmak amacıyla bir semt mescidi inşa ettiklerini haber vererek, Resulullah (s)’tan, gelip ilk namazı kıldırmak suretiyle mescidlerini meşrulaştırmasını rica ederler. Hz. Peygamber (s), teklifi kabul etmekle beraber, sefere çıkmak üzere olduğundan bu küşadı (açılış) sefer dönüşü yapacağına dair onlara söz verir. Oysa sefer dönüşü esnasında Allah Teala, vahiyle, yeni mescidin münafıklarca bir klik oluşturmak, müslümanları zarara, küfre ve tefrikaya düşürmek amacıyla inşa edilmiş olduğunu ihbar ederek Resülune, o mescidde asla namaz kılmaması emrini verir.(9/1O7-1O8) Bunun üzerine Hz. Peygamber (s), birkaç müslüman göndererek sonradan “Dırar Mescidi” diye anılacak bu fe sat yuvasını yıktırır. (Ibn Hişam: 1-2/529-3O, Vagıdî, 1O45-49, Taberî-Tefsîr, 9:1O7 ayeti yorumunda da) Bir kere daha, Hz. Peygamber(s)’in, karşısındaki münafıkların kalblerindekini bilmediğini müşahade etmekteyiz.

e) Hz. Peygamber, aynı zamanda “ulu’l-emr”i bulunduğu müslümanlar için ve hatta bütün Medîne ehli için son kaza (yargı) merciidir (4/64, 65, 1O5, 2/213, 5/48)

Ancak, hüküm vermede Kur’an’ı Kerîm’i esas almasına rağmen, Hz. Peygamber, davacılarca veya şahitlerce verilen ifadelerin doğru veya yanlışlığını nasıl tefrik edebiliyordu? İşte aşağıda verilen ifadeler “gaybı bilmeyen” bir peygamberin bu konudaki endişe ve uyarısını dile getiriyor:

“Ben ancak bir beşerim. Siz bana bazı davalarla geliyorsunuz. Mümkündür ki bazınız (haksız olduğu halde) savunmasını (karşı taraftan) daha iyi yapabilir ve ben de duyduklarıma dayanarak (isabetsiz) bir hüküm verebilirim. Böyle bir durumda, kardeşinin hakkında kendi lehine bir şey hükmettiğim (haksız) bir kimse sakın onu almasın. Çünkü kendi lehine hükmettiğim (gerçekte) ateşten bir parçadır onun için.” (Muvatta: K:36, B:1; Buhari:K:46, B:16 ve diğer yerler Müslim: K:3O, hadîs:4 ve 5)

Bu bölümü bitirirken, büyük imam ve büyük alim Ebu Hanife (r)’nin de gayb ile ilgili görüşünü verelim:

“..Kalblerde olanı ancak Allah ve Allah’ın kendisine vahyettiği bir peygamberden başka kimse bilemez. Vahiy olmadan, kalblerde bulunanı bildiğini iddia eden, Alemlerin Rabbi’nin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. Kalblerde ve hariçte, Allah’ın bildiğini kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan büyük bir cürüm işlemiş cehennem ve küfrü hak etmiş olur.” (İmam-ı Azım’ın Beş Eseri, Çev. Mustafa öz, İstanbul, 1981, s.29, Arapça metin., s.24)

4. İstikbal Bilgisi ve Peygamber

Kur’an-ı Kerîm’de bütün peygamberlerin, kendilerinden sonraki olaylar hakkında bilgi sahibi olmadıklarına işaret eden ayetler vardır. (5/1O9, 116-117)

Son Peygamber Hz. Muhammed(s)’m de bu konuda bir ayrıcalığının olmadığı, yukarıda temas ettiğimiz “De ki: …Ve ben gaybı da bilmem…” (6/5O) ve “De ki:…Eğer gaybı bilseydim (daha) çok hayır elde ederdim..”(7/188) gibi ayetlerle açıklığa kavuşuyorsa da, ilave olarak iki ayet ve Resulullah (s)ın hayatından bu ayetleri te’yid eder birkaç olay vererek konuyu biraz daha netleştirmeye çahşacağız.

Birinci ayet : 34

“Kıyametin (ne zaman kopacağının) ilmi ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır ve rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez ve hiç kimse nerede öleceğini bilemez. (Her şeyi) bilen ve (her şeyden) haberi olan Allah’tır.”

Bu ayetin meali, pek cüz’i farklarla hadis olarak da rivayet olunmuştur. (Mesela, Buharî: K:65, Tefsir, Luqman Suresi) Hz. Aişe (r)’den aşağıya alacağımız rivayet ise, ayet mealindeki “Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.” hükmünün şumülü hakkında bize fikir vermektedir.

Hz. Aişe (r)’den rivayet olunan biraz uzunca hadisin konumuzla ilgili olan bölümü şöyledir:

“Üç şey var ki, kim bunları iddia ederse Allah’a en büyük iftirayı yapmış olur. (…) Ve kim, O (Hz. Peygamber) yarın ne olacağını haber vermiştir, derse Allah’a en büyük iftirayı yapmış olur, çünkü Allah “De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.”(28/65) buyurmuştur.” (Müslim: K: 1, hadis: 287)

Buharî’de ise rivayetin son bölümü şöyledir:

“…Ve kim sana, O (Hz. Peygamber)yarın ne olacağını biliyordu, derse şüphesiz yalan söylemiş olur. Çünkü Allah “Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez (31/74) buyurmuştur.” (Buharî:K:65. Tefsir, Necm Suresi, B:1

Buharî’den, ilgili bir olay daha: Bir evde toplanan ve def çalarak Bedr’de şehîd düşen yakınlarına ağıt yakan kadınların yanına Resulullah (s) girince, ağıtçı bir kadın aynı nağme ile “Ve aramızda yarını bilen bir Nebî var!”  diye ağız değiştirince Resulullah (s) şöyle buyurur: “Hayır, böyle söyleme (başka bir yerde ‘bırak onu’) önceki söyledîklerini söyle!” (Buharî: 64, B:12, K:67. B:48)

Şarih İbn Hacer, bu haberden şu sonucu çıkarmaktadır. “Hadiste, gayb ilminin yaratılmışlardan bir kimseye nisbet edilemeyeceği hükmü de var.” (Fethu’l Barî, s.7, s.316, hadis: 4OO1)

İkinci ayet Ahqaf:

“De ki: (Diğer) Peygamberlerden benim bir yeniliğim (farkım veya üstünlüğüm) yok. Bana ve size ne yapılacağını bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyuyorum ve ben ancak apaçık bir uyarıcıyım:” (Ayetin ilk cümlesini Razî tefsirinde zikredilen bir görüşü tercih ederek meallendirdik)

Bazı müfessirler “Bana ve size ne yapılacağını bilmem.” cümlesiyle dünyadaki geleceğin kasdedildiğini belirtirler. (Taberî-Tefsîr, ilgili ayet) Ancak bize göre, ayetin manası, Allah’ın vahiyle bildiklerinin dışında dünyadaki geleceği de, ahirettekileri de kapsamaktadır. Aşağıda vereceğimiz olay bu kanaatımızı te’yid edici niteliktedir:

İlk müslümanlardan ve ilk muhacirlerden, ifrat derecede zahidane bir hayata düşkün Hz. Osman b. Maz’ün (r), Medine’de Ummu’l-Ala isminde bir kadının evinde misafirken vefat etmiştir. Resulullah(s) techîz ve tedfininde bulunmak üzere Ummu’l-Ala’nın evine vardığında kadın şöyle haykırmaktadır: “Ey Osman, şehadet ederim ki şu anda Allah sana ikram etmektedir.” Resulullah (s) hemen müdahale eder: “Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun” Kadın: “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, peki Allah (ona etmesin de) kime ikram etsin?” Resulullah(s) buyurur: “Bakın, Osman’a (Allah’ın takdir ettiği) ölüm ulaşmıştır. Ben-şahsen- onun için hayır ümit etmekteyim. Fakat -Vallahi- ben, peygamber olduğum halde, bana ve size ne yapılacağını bilmem.”

Ummu’l-Ala (r) ilave ediyor” “Vallahi, bu olaydan sonra hiç kimseyi asla tezkiye etmedim. (Yani ahiretteki durumu hakkında konuşmadım)”

Bu rivayet Buharî’de çeşitli yerlerde (mesela, K:91, B:27) olmak üzere birçok kaynakta yer almaktadır.

Bu konuda son olarak İmam Malik (r)’ın Muvatta’sından bir rivayet verelim: “Resulullah (s) Uhud şehitleri için ‘Bunların lehinde (Allah katında) şehadet ederim” deyince, Ebu Bekr(r) ‘Ey Allah’ın Resulu, biz de onların kardeşleri değil miyiz?’ der. Bunun üzerine Resulullah (s) buyurur: ‘Doğru,

fakat benden sonra neler yapacağınızı bilmiyorum ki” (Muvatta, K:21, B:14, hadis: 32).

SON SÖZ

Kur’anî veriler ve Resulullah (s)’ın hayatından bu verileri te’yid eden olay ve rivayetlerle vardığımız sonuçları şöyle özetleyebiliriz:

1) Allah’tan başka hiçbir kimse gaybı bilemez.

2) Allah, her çeşit gayb haberlerinden dilediğini, yalnız peygamberlerine, vahyederek bildirmiştir.

3) Son Peygamber (s)’e bildirilen gayb haberleri, Kur’an’da yer almış olanlardan ibarettir.

4) Bunun dışında, “Allah gaybı, dilediğine -dilerse- bildirir” formülüyle, peygamberin dışındaki bazı kimselere de gaybın bildirildiği iddiası -nereden gelirse gelsin- batıldır.

Resulullah (s)’ın hayatına dair, Kur’an-ı Kerîm dışında bize intikal etmiş her eser (tefsîr, hadîs, sîret, tarih…) bu hususlar gözönüne alınarak okunursa ayıklanması gereken birçok rivayetlerin   mevcudiyetinin hemen farkına varılacaktır.

Geçmişte ve günümüzde, hurafe ve safsatanın menfezi olan bu zihniyetin (gaybın bilinebileceği iddiasının) sahiplerini Kur’an-ı Kerîm’i ve Resulullah(s)’ın sarîh sünnetini -basiret üzere- anlamağa davet ediyoruz.

Hikmet Zeyveli, İktibas Dergisi, Sayı: 122, Şubat 1987

Kaynak: Kuran İslamı

[/private]

Reklamlar

4 thoughts on “GAYBI KİM BİLİR ?

Add yours

  1. GAYB KONUSU

    Gayb, bilinmeyen demektir. Allah’tan başka kimse bilmez mealindeki ayet bu hakikati ihtar etmektedir.

    Cin suresi 26. ayette Gaybı ancak Allah’ın bileceği ifade edilir. Ancak devamındaki ayette ise, razı olduğu kullarına gelecek ve geçmişten bilgiler vereceği haber verilir. Demek ki, Allah bildirirse Allahın sevgili kulları da bilebilir.

    Öyleyse “Gaybı ancak Allah bilir” sözünü Allah bildirmezse kimse gaybı bilemez diye anlamak gerekir. Nitekim peygamberimiz kendinden sonra olacak ve önceden olmuş bazı olayları Allah’ın izniyle haber vermiştir.

    Evet Allah kendi iradesi gereği bir sevgili kuluna ( Peygamber veya evliyaya ) gaybı bildirebilir. Bu zat-ı muhteremler de kablel- vuku bir hadiseyi haber verebilir. Yani bir hadise daha vuku bulmadan önce Allah başkalarına da bildire bilir. Bu durum Allah’ın hür iradesinin de delilidir. Şayet Allah’tan başka kimse bilmez, deyip peygamber ve evliyalarında gaybı bilemediğini iddia etsek o zaman hem ayetin sıhhatine de zarar vermiş hem de Allah’ın iradesinin de kayıtlanması anlamında bir fikri peşinen kabullenmiş olacağız. Bu ise, bizim itikatımıza terstir.

    Vahiy sadece peygamberlere gelir. İlham ise Allah’ın veli ve sevgili kullarından herkese gelebilir.

    Size alimlerimizin bu ayete verdiği tefsiri verelim:

    GAYB, duygu ve ilimde veya varlık âleminde hazır olmayan demektir. Birçok şey hadd-i zatında, varlık âleminde, görünen âlemde hazır olduğu halde birbirlerine göre gaip olur. Mesela bir kimsenin kalbindeki kendisine göre hazır olduğu halde başkasına göre gayp olur ve o kalp onun, başkasına göre gaybıdır. Nitekim “Gayba inanırlar”(Bakara, 2/3) bir mânâca “kalbe inanırlar” diye tefsir edilmiştir. Fakat onun ğaybı, mutlak bir gayb değil, bağıntılı gaybtır. Yani mutlak mânâda gayb değil, başkasına göre gaybtır. Aslında mevcut ve hazır olduğu için doğrudan doğruya veya işaret ve izlerinden bilinmek şanıdır. Allah, henüz varlık âlemine gelmeyen, işaret ve izleri de bulunmayan ve bazılarına göre gayp olan şeyleri bildiği gibi, henüz vücuda gelmemiş olanları da bilir. Ona göre gayp yoktur. Fakat o kendi gaybını, -yani bütün varlıklara göre mutlak gayp olan ve Bâtın (yani gizlilikleri bilen) isminin ortaya çıktığı yer olan kendi ilmini- kimseye açmaz. Açık ve kesin şekilde gösterecek kesin bir keşf ile gaybını kimseye açmaz. Onun için ne insan, ne cin, ne melek ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması izafi gayb (göreli gayb)a dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı olamayacağı gibi, rüya, ilham, keramet veya gizli bazı sebeplerle mutlak gayba dair bazı şeyler sezilebilmesine de aykırı değildir. Bununla beraber bunların hiçbiri zan ve kuruntudan arınmış tam bir keşf ve ortaya çıkarma mânâsına kesin bir ilim olamaz. Bundan dolayıdır ki olaylar üzerinde cereyan eden bilimsel araştırma ve buluşların, delile dayanarak mantıkî neticeler çıkarmanın bile yarın için hükmü bir kıyastan öte geçemez. Matematiksel bir kesinlik ifade etmez. Dış görünüşe göre düşünüp fikir yürütmek başka; meydanda, açık olmak yine başkadır. Yüce Allah henüz vücuda çıkarmamış olduğu gaybını kimseye açmaz, açığa çıkarmaz.

    Ancak elçileri içinde seçip dilediği bir elçi hariç. Dilerse ona gaybından bazı şeyleri açar. Henüz varlık âlemine gelmeyen şeyleri açıkça bildirir. Bunlar onun ya elçiliğinin ilkeleri ve delilleri olan mucizeleri veya yükümlülükleri, hükümleri ve yaptırımları gibi elçiliğin temelleri ve gayeleriyle ilgili bilgiler olur. Bu durumda da yine o elçi gaybı bilmiş olmaz. Kendisine haber verilmiş, bildirilmiş olanı bilir. Onun için o kıyametin kesinlikle olacağı bildirilmemiş, “De ki, onun ilmi ancak Allah katındadır.”(Ahkaf, 46/23) buyurulmuştur. Fakat o elçi kendisine gayptan gösterilen şeylerin, cin ve şeytan işi kuruntu ve hayaller olmayıp da Allah tarafından bir gerçek olduğunu nasıl bilir? Bunu açıklamak için buyruluyor ki, Çünkü Allah o gaybı gösterirken O elçinin önünden ve arkasından, her tarafından gözetecek bir takım gözetleyici melekler dizer. Onlar, o ilâhî sözler indirilip açıklanırken ona gizli bir şey karıştırılmaması; cin ve şeytan gibi sokulup aldatabilecek diğer yaratıklar tarafından bir müdahale ve karışma olmaması için gözetir, sokulmak isteyenleri yukarda açıklandığı üzere ateşi andırır kıvılcımlarla yakarlar. Onun için Allah kelâmı, gizli bir noktası kalmaksızın elçiye açık bir biçimde, korunmuş olarak gelir. Bu nedenle o sırada cinler, şeytanlar ona bir şey karıştıramaz. Ancak o gözetleyicilerin dizilişinden uzaktan uzağa sezer, kulak hırsızlığı türünden bir şey çalmak ve bununla kahinlik yapmak için sokulmaya çalışırlar. Lakin yanaşıverenler, onları yakacak bir alev, apaçık bir kıvılcım ve delip geçen parlak ışık ile taşlanıp uzaklaştırılırlar ki, bu özellik, Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğine mahsus olan şihâb (parlak alev) mucizesidir. (Hak Dini Kur’an, Cin Suresi 26 ve 27 ayetlerin tefsiri)

    Cevap 2 :

    İbadet, hayatın gayesidir. İbadetten maksat Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmaktır. Ancak ibadet bir kalıplar ve şekiller bütünü değildir. O şekil ve kalıpların ardındaki mana, ibadetin özünü teşkil eder. “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu an secde anıdır.” hadisi bu hakikati anlatır. İbadet sadece ödenmesi gereken bir borç da değildir. O, minnet, şükür, sevgi ve vefanın sembollerle ifade edilişinin adıdır. Bu sebeple ibadette kul ile Ma’bud arasında yoğun bir alışveriş söz konusudur. “Bana dua edin, ben de duanıza karşılık vereyim.” (Gâfir, 40/60) ayet-i celilesi bunu anlatmaktadır. Kul isteyecek, Allah verecek, kul O’na bir karış yaklaşacak, O buna daha büyük bir adımla karşılık verecek, kul O’na yürüyecek, O buna koşarak mukabele edecektir. Bu alışverişlerin sonunda bir yaklaşma ve yakınlaşma meydana gelecektir. Yakınlaşma kulun, kendi eksiğinin, kusurunun ve ihtiyacının farkına vararak Rabb’inin büyüklüğünü, kudretini ve kusur ve noksandan münezzehiyetini idrak ederek O’nu tanıma noktasına ulaşacaktır. Kul o zaman Rabb’inden başka sığınacağı bir melce, derdini açacağı bir makam ve hemhal olacağı bir dostun olmadığını anlar. Bu seviyeyi yakalayabilen kul, “Allah dostu” veya “velî” olarak ifade edilir. Halk arasında “evliya” olarak bilinen kelime “veli” kelimesinin çoğuludur. Allah’a dost olma makamına da “velâyet” denir. Allah’a dost olana her şey dost olur.

    Bu seviyeyi elde edebilen insanlar hem Kur’an’da hem hadis-i şeriflerde övülmüştür. “Allah’ın velî kulları için korku ve tasalanma söz konusu değildir. Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar.” (Yunus, 10/62-63) ayet-i kerimesi ve “Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı harp ilan ederim…” (Buhari, Rekaik, 38) kudsi hadisi bunun öne çıkan örnekleridir. Elmalılı Hamdi Yazır, söz konusu ayetin tefsirinde “Evliyaullah” kelimesini, “Allah’a dost olanlar, Allah için dost olanlar ve Allah için birbirine destek olanlar” şeklinde tarif eder. Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine “Evliyaullah”ı soran birisine şöyle cevap vermişlerdir: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatırlar.” (İbn Mace, Zühd, 4)

    alime göre velayet 2 ksımdır

    alime göre velayeti “büyük” ve “küçük” olmak üzere iki kısımda ele alır. Büyük velayet, sahabenin mazhar olduğu velayettir. Sahabe efendilerimiz, gerek dinin hayat bulması adına eda ettikleri misyon, gerekse Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in sohbetinde bulunmaları sebebiyle başkalarının uzun yıllar süren bir gayretle kazandıkları manevi seviyeden daha fazlasını çok kısa zamanda elde etmişlerdir. Bu çeşit velayette çok az keşif ve keramet görülür.

    Küçük velayet ise bahsimize konu olan ve uzun yıllar süren manevi çalışmalar ve gayretler neticesinde kullara İlahi bir ikram olarak verilen velayettir. Velayet, kitaplardan okuduğumuz iman hakikatlerinin vicdanımızda ve kalbimizde tam manasıyla ve gözle görülmüş gibi idrak edilmesi maksadıyla Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in miracının gölgesinde ve O’nun sünneti çerçevesinde takip edilen yolda (tarikat) elde edilen bir makamdır. Tamamen kalple sürdürülen bu yolun anahtarları ve vesileleri Allah’ı çokça zikretmek ve kâinata tefekkür nazarıyla bakmaktır.

    Velayet, aynı zamanda Kur’an’ın beyan ettiği ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in getirdiği hakikatlere delil teşkil etmektedir. Çünkü velayet yolunda yürüyen bir insan, aklıyla kabul ettiği iman esaslarını aynen görmüş gibi bir kesinlik içinde kalbiyle de tasdik eder. Kur’an’dan secde emrini alan bir Müslüman, velayet sayesinde secdede kendisinin Rabb’ine ne kadar yakın olduğunu hisseder ve secdenin gerçek anlamını öğrenir.

    Onlar kimlerdir?

    Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Allah’ın kullarından birtakım insanlar vardır ki, enbiya değiller, şehit de değiller; ama kıyamet gününde Allah katındaki makamlarından dolayı nebiler ve şehitler kendilerine imrenerek bakacaklardır. Bunun üzerine oradakiler, “Bunlar kimlerdir ve ne gibi ameller yapmışlardır, bize bildir de biz de onlara sevgi ve yakınlık gösterelim.” dediler. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bunlar öyle bir topluluktur ki aralarında ne akrabalık, ne ticaret ne de başka bir dünya menfaati olmaksızın birbirlerini sadece Allah için severler. Vallahi yüzlerinde bir nur vardır, kendileri de nurdan minberler üzeredirler. İnsanlar korktukları zaman bunlar korkmazlar, insanlar mahzun oldukları zaman bunlar hüzünlenmezler.” buyurdu ve ardından Yunus Suresi’ndeki 62-63. ayeti okudu. (Hâkim, Müstedrek, IV, 170)

    Veli insan, velayeti ya lütuf ya da imtihan görür

    Alim “veli”yi “Kendi uzaklığını aşarak bize şah damarından daha yakın olan Cenab-ı Hakk’ın yakınlığına ulaşmış kişi” olarak tarif eder. Bu manâda veli olabilmenin bazı şartları vardır. Bu şartların başında hiç şüphesiz İslam’ın vazgeçilmez emirlerini yerine getirmek ve yasak olan şeylerden kaçınmak gelir. Bunu “Allah’ın kulları için belirlediği hudutlara saygılı olmak” şeklinde de ifade edebiliriz. Bu hudutlara saygıyı bazıları çile çekerek, bazıları zikir ve ibadette derinleşmekle süslemiş, böylece bedene ait uzaklığı aşarak “Kalp ve ruhun hayat derecesine yükselmişlerdir”. Bu insanlar, kulluk yolunda sürekli farklı şeyler duymuş, farklı şeyler hissetmiş, farklı bir mertebede yaşamış ama bunların hiçbirini bir fevkalâdelik saymamışlardır. Onlar bu farklılıklara Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine birer lütfu ya da imtihanı olabileceği nazarıyla bakmışlardır. Bu örnek insanlar, Allah’a ulaşma ve O’na dost olma gayretlerinde hiçbir beklenti içine girmemiş, ibadetlerindeki derinleşmelerini havada uçmaya, suda yürümeye bina etmemişlerdir. “Dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2) emri gereği dini de, diyaneti de halisane yalnız O’na tahsis ederek ömürlerini Allah’a kullukla geçirmişlerdir.

    Bu yol, sadece velilerin değil, Allah’a kul olma şerefini yaşamak arzusundaki herkesin izlemesi gereken bir yoldur. Bize düşen, kulluk adına vazifemizi eksiksiz yapmaktır. Bu esnada Cenab-ı Hak bize ekstradan lütuflarını ihsan ederse o lütufları hamd ederek karşılar ve şükürle iki büklüm oluruz. Ancak bu tür lütuflar kesinlikle kulluğumuzun hedefleri arasında olmamalıdır. Zira Allah dostu olmanın yegâne yolu bu değildir. Mesela sahabe-i kiramın hepsi velidir ama hiçbiri velilerin geçtiği yoldan geçmemiştir. Sahabenin hepsinin veli olduğu meselesi İslam âlimleri arasında genel kabule mazhar olmuş ve çokları tarafından dile getirilmiş bir kanaattir. Çünkü sahabe, Nebi sohbetinin bereketine mazhar, her gün oturdukları yerden semavi sofralar ile ödüllendirilip din adına yeni, orijinal mesajlarla karşılaşan, böylece gökler ötesini her gün bir kere daha kendine has rengi ve deseniyle duyan insanlardır. Bu açıdan hiç kimse onların seviyesine ulaşamaz ve kulluk adına mutlak fazilet onlara aittir. Dolayısıyla “Veli” ya da “Evliya” derken derecesine göre akla ilk önce sahabe-i kiram gelmeli, sonra yine derecesine göre tâbiîn ve tebe-i tâbiin gelmelidir.

    Allah dostları gaybı bilmezler…

    Bazı veliler, kendilerinin veli olduklarını bilmezler. Bediüzzaman, bu durumu “Evliyâullah Allah’ın bildirdiği şeyleri bilirler. Allah bildirmezse bilmediklerine delil, Ashab-ı Kiram arasındaki kavgalardır.” diyerek açıklıyor. Demek ki bir insan “veli” bile olsa Allah bildirmeyince bilmez. Öyleyse, her devirde fertler içinde çok büyük veliler olabilir. Allah bildirmezse o kişiler veliliklerini bilmezler. Gaybı bilen sadece Allah’tır. Allah dostlarının gayb gibi görünen bazı bilgileri vermeleri, kendilerinden değil tamamen Allah’ın onlara bildirmesiyle olmaktadır. Bu hassas noktayı göz önüne almadan o insanların gaybı bildiklerini zan ve iddia etmek, herhalde en çok Allah dostlarını üzecek bir şirk ifadesidir. Bu durum onlar hakkında Allah’ın ayrı bir lütfu ve ihsanıdır. Bazıları vardır ki konumlarını bildiklerinde onu başkalarına karşı övünme sebebi görebilirler. “Şu rüyayı gördüm, şunu şöyle müşahede ettim” diyerek Allah’ın kendilerine olan özel ikramlarını herkese anlatırlar.

    Tasavvuf Hakk’a ulaştırır

    İslam tarihi boyunca pek çok maneviyat büyüğü, kendi kulluk tecrübelerini çevrelerinde bulunan insanlarla paylaşmışlardır. Bu, onların yaşadıkları güzellikleri başkalarının da yaşamasını istemelerinden kaynaklanmaktadır. Bu kutlu insanlar tarafından anlatılan tecrübeler zamanla sistemli bir hal almıştır. Tasavvuf ilmi de bu tecrübelerin belli bir sisteme dönüştürülmesi çabalarından ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla tasavvuf, teorik bir ilim değil, yaşanarak öğrenilen bir kulluk tecrübesidir. Bu tecrübeleri başka insanlara duyuran ve öğreten kollara “Tarîkat” denmiştir. Tasavvufun ve tarikatların tek amacı, insanlara Allah’a daha güzel kulluk yapmanın yollarını öğretmektir. Çok istisna olsa da tarihte bu amaçtan uzaklaşan bazı düşüncelerin bulunması tasavvuf ve tarîkatın ehemmiyetini düşürmez.

    On dört asırlık İslam tarihi boyunca Allah dostları, herkes tarafından derin bir saygı ve büyük bir sevgiye mazhar olmuşlardır. Gerçek hak dostları bu sevgi ve saygıyı hiçbir zaman istismar etmemişler, çevrelerinde toplanan insanlara hep iyiyi ve doğruyu öğretmişlerdir. Kendilerine gösterilen bu teveccühü hak adına adeta bir kredi gibi kullanarak, insanların nazarlarını Kur’an’a ve Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e çevirmişlerdir. Onların istekleri dışında mazhar oldukları kerametler ve bazı olağanüstü haller, insanların onlara olan bağlılık ve güvenlerini artırmıştır. Onlardan günümüze intikal eden pek çok hadise ve menkıbe, yaşanmıştır ve gerçektir. Arada bazı efsanevi hikâyelerin bulunması, onlara olan güvenimizi sarsmamalıdır.

    İslam’da sınıf ayrılığı yoktur

    İslam tarihinin hiçbir döneminde tarikatlar insanları sınıflara ayırmamıştır. Müslümanların vefa ve kadirşinaslık duygularıyla maneviyat büyüklerine saygı göstermelerini başka şekillerde yorumlamak hakkaniyetli bir davranış değildir. Kulluk adına bir kısım eksiklerinin farkında olup onları tedavi etmek isteyen bir Müslüman’a o yollardan geçmiş bir maneviyat büyüğünün kendi tecrübelerini aktarması, ona nasihatlerde bulunması kadar tabii ve Müslümanca bir davranış olamaz. Bunu bir sınıf farklılığı olarak algılamak bu gayretlere karşı yapılmış bir haksızlıktır.

    Allah dostlarını sevmek, bir Müslüman için özgüven kaybına yol açmaz. Aksine, onları gören ve tanıyan insan, kendisinin de onlar gibi olması gerektiği düşüncesiyle kulluk yolunda daha çok gayret eder. Eğer öyle bir özgüven kaybı söz konusu olsaydı, Cenab-ı Hak, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e ve diğer bütün peygamberlere yüzlerce mucize ihsan etmezdi.

    Burada biz Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli husus, şirke düşme tehlikesidir. Çünkü Allah dostları da bizim gibi fani insanlardır. Onlarda görülen bazı özellikler, yukarıda da ifade edildiği gibi, tamamen Yüce Allah’ın bir ihsanıdır. Kendilerinden değildir. Onlarda olanı kendilerinden bilmek ve Allah’tan isteyeceğimiz şeyleri onlardan istemek ve beklemek bizi farkında olmadan şirke götürebilir. Her şeyde olduğu gibi sevgi ve alakada da dengeli olmak ve o insanlardaki güzelliğin asıl sahibine (celle celâluhu) yönelmek, kulluk anlayışımızın temeli olmalıdır.

    Tasavvuf kâmil insanı hedefler

    Tasavvuf her zaman bize “insan-ı kâmil” olma yollarını göstermiştir. İnsan-ı kâmil, mükemmel insan demektir. En mükemmel insan da imanı en kâmil olan insandır. Çünkü “İman insanı insan eder.” Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in “Sizden biriniz şunları yapmadıkça kâmil imanı elde edemez…” diye başlayan pek çok hadisi vardır. Bu hadislerde O, ümmetine kâmil insan olmanın formüllerini vermiştir. En kâmil insan da insanlığın iftihar tablosu Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir. Bir Müslüman’ın en büyük gayelerinden biri yaradılış maksadına uygun olarak kâmil imanı elde edip mükemmel bir insan olmaktır.

    Ricalü’l-gayb var mıdır ve ne demektir?

    Allah dostlarıyla alakalı olarak tartışılan konulardan biri de “Ricalü’l-gayb” (görünmeyen adamlar) meselesidir. Ricalü’l-gayb, hayatını Allah’ın istediği istikamette yaşamış ve en güzel biçimde noktalamış Nebi, Sıddık, şehit, veli gibi Hak dostlarıdır. Bu yüce ruhlar, vefatlarından sonra da Allah’ın izni ve sevkiyle dünyada ihtiyaç olduğu takdirde bazı vazifeleri yerine getirirler. Şanlı tarihimiz bu tür hadiselerin en büyük şahididir. Bedir Savaşı’ndan en yakın zamanda yaşadığımız Kıbrıs harekatına kadar pek çok hadisede bazı insanların gördüğü atlılar, yeşil sarıklılar, daha önceki savaşlarda şehit olmuş askerler vardır. Bunlar Kur’an’ın beyanıyla öldüklerinin farkında olmayan şehitlerdir. (Bakara, 2/154) Allah ruhlarını kendisi için feda eden bu dostlarını isterse ve hikmeti gerektirirse bazı işlerde kullanabilir. Allah’ın bu tasarrufuna hiçbir şey mani değildir. Ancak bu gerçekler bizi asıl vazifelerimizden uzaklaştırmamalı ve tembelliğe sevk etmemelidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca sayısız inayet ve lütfa mazhar olmuştur; ama O, bütün işlerinde sonuna kadar sebeplere de riayet etmiştir. Uhud Savaşı’nda kendisinin iki tane zırh giymesi, okçular tepesini kontrol altında tutmak istemesi ya da Hendek Savaşı’nda Medine’nin etrafına hendek kazması bunun en açık örnekleridir.

    Kulluk, bir rıza pazarıdır. O pazardan herkes kabiliyetine ve gayretine göre bir şeyler kazanır. Bu pazarın zenginleri Allah dostlarıdır. Ama bütün zenginlikler gibi bunu da veren Allah’tır. Dolayısıyla Allah dostlarının elindeki bütün güzellikler, gayretlerinin ve samimiyetlerinin neticesinde kendilerine yüce Yaratıcı tarafından ihsan edilmiştir. Bu güzellikleri Allah dostlarının kendilerinden bilmek insanı şirke götürür. Müslüman’a düşen, tevhid akidesini sarsmadan Allah dostlarına hak ettikleri saygı ve hürmeti göstermek, onları örnek alıp kulluk tarzını onlara benzetmeye çalışmaktır. Tevhid ve şirk arasındaki bu ince çizgiyi kavrayamayanlar ya şirk kokan yanlışların içine düşer ya da şirke düşmeme adına pek çok maneviyat büyüğüne saygısızlık edip sayısız feyiz ve bereketten mahrum olurlar.

    Allah dostlarına ilham eder mi?

    Allah dostlarının önemli özelliklerinden bir tanesi de maddi manevi berekete mazhar olmalarıdır. Bereket halk arasında daha çok maddi değerler için kullanılır. Rızkını helal yoldan kazanan, boğazından haram bir lokmanın geçmemesi için azami gayret sarf eden insanların kazançlarına Allah bereket ihsan eder. Bu kazanılan paranın, değerinden çok daha fazla bir fayda temin etmesi demektir. Kulun o samimi gayretine karşılık Allah’ın bolca ikramda bulunmasıdır. Aynı husus manevi âlemde de geçerlidir. Allah yolunda ilim tahsil eden insanlara gayretlerindeki samimiyetten dolayı Yüce Allah bereketler ihsan eder. O insanın aklını, zihnini ve gönlünü ilme açar. Zorlandığı ya da tıkandığı noktalarda Allah kalbine yeni ilhamlar gönderir. Bir bal arısına bile nasıl hareket edip balı nasıl üreteceğini ilham eden Allah (Nahl, 16/68-69) insanlığın hayrı ve imanlarının kurtulması için hayatını feda eden alimlerin kalplerini de elbette ilhamsız bırakmayacaktır.

  2. ALLAH RAZI OLSUN ALLAH CÜMLEMİZİN İLMİNİ ARTTIRSIN
    ALLAH İLMİ İLE AMİL OLANLARDAN EYLESİN İNŞ.

    YA RAB!!! FAYDASIZ İLİMDEN SANA SIĞINIRIZ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: