Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ile Hadis Kritiği Üzerine

 

İktibas Dergisi, Sayı 265, Ocak 2001.

Dergimizin Lokal Etkinlikleri bağlamında 2 hafta arayla düzenlemiş olduğu konferans-seminer türü faaliyetlerin ikincisi 16 Aralık’ta gerçekleşti. Konuğumuz, Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu idi. Uzmanlık alanı hadis ve sünnet olan Kırbaşoğlu’ndan, düşüncelerini bizlerle paylaşmasını istedik, kendisi de bu yöndeki talebimizi geri çevirmedi ve “Hadis Kritiği Üzerine” başlıklı, dinleyicilerin de bir hayli müstefid olduğu bir konferans verdi.

Kırbaşoğlu, konuşmasına, Hadis Kritiği çalışmalarının, aslında din anlayışının irdelenmesi sürecinin bir alt-birimi olarak algılanması gerektiğini belirterek başladı ve bu yönde özellikle 19. Yüzyılda yoğunlaşan çabaların, bizatihi hadisin iç problemlerinden değil, aslında toplumsal ve kültürel değişmelerin dayatması sonucu ortaya çıktığını vurguladı. Bu dönemde Kur’an’dan ziyade hadis üzerindeki tartışmaların daha yoğun olarak görülmesinin nedeni üzerinde durulması gerektiğine dikkatleri çeken konuşmacı, cevap olarak da, meselenin, hadis konusunun doğasından kaynaklandığı şeklinde verdi. Kur’an alanında son dönemlerde, bütünlük merkezinde geliştirilen yöntemleri, bağlam-odaklı çalışmaları ve dilbilimsel ve hermenötik çabaları zikreden Kırbaşoğlu, bu çalışmaların Kur’an’ı anlama yönünde oldukça faydalı ve işlevsel olduğunun altını çizdi. Bu alanda en uç tartışmalardan biri olan edisyon-kritik konusunun dahi, aslında Kur’an’ı anlama konusunda işe yaradığını söyleyen konuşmacı, bu bağlamda Süleyman Ateş ve Muhammed Arkun’dan örnekler verdi ve bu yöndeki çalışmaları, Kur’an alanında sorunun çözümüne yönelik oldukça ileri çalışmalar yapıldığının örnekleri olarak gösterdi.

Ancak hadisler konusunun böyle olmadığını, tabir-i caizse, hadis alanının, “müslümanların yumuşak karnı” olduğunu söyleyen Kırbaşoğlu, kadın, siyaset teorisi, ulu’l-emre itaat, irtidad, zaninin cezalandırılması, kadının şahitliği, miras hukuku, kadercilik, şefaat vb. pek çok konuda hadislerden kaynaklanan sorunların müslümanların başını ağrıttığına işaret etti. Rivayetlerin, pek çok yanlış inancın, mezhepler-arası çatışmaların vs. kaynağı olduğuna dikkatleri çeken Kırbaşoğlu, nihayet bu sorunun, Kur’an’ın anlaşılmasını dahi engellediğini belirtti.

Bu konuyu: “Bugün İslam düşüncesinin problemi olarak bilinen konularda, hangi taşın altını kaldırsak, mutlaka bir rivayet çıkıyor” şeklinde özetleyen konuşmacı, doğal olarak bu konunun İslam düşünürlerinin dikkatinden kaçmadığını ve hadis kritiği konusunda pek çok çalışmanın yapıldığını ifade etti. Fakat bu noktada bir hususun altının çizilmesi gerektiğine işaret eden Kırbaşoğlu, bu çalışmaları yapanların büyük çoğunluğunun hadisçi olmadığını, bu hususun da doğal karşılanması gerektiğini söyledi.

Burada gerekçe açıktı: hadisçiler bu işi meslek edindikleri ve dolayısıyla İslam dünyasının en muhafazakar kesimleri oldukları için eleştirel yaklaşamıyorlardı, eleştirel yaklaşmak için ‘dışarıdan’ bir bakış açısına ihtiyaç vardı. Örnek olarak İkbal, Fazlurrahman, Ebu Reyye ve Kutub’u veren konuşmacı, hadisçi diye bilinen Mevdudi’nin dahi aslında bu konuda ciddi anlamda bir eleştirel tavrı olduğunu söyledi. Bu eleştirel tavrın yeni olmadığını ve ilk uygulayıcısının da aslında Hz. Aişe olduğunun altını çizen Kırbaşoğlu, bu bağlamda verdiği örneklerden birinde şunları söyledi: Mesela “üç şey namazı bozar: köpek, eşek ve kadın…” mealinde rivayet edilen sözü duyan Hz. Aişe, bunu rivayet eden Ebu Hüreyre’ye: “yazıklar olsun, bizi köpeklerle ve eşeklerle mi bir tutuyorsunuz” diyor. Ama Hz. Aişe’nin bu reddiyesine rağmen bu söz asırlardır Peygamberin sözü diye rivayet edilebiliyor.

Bir başka örnek, Sünen-i Ebu Davud’ta: “veled-i zina üç kişinin en şerlisidir” hadisidir. Şimdi insan ister-istemez düşünüyor, “tamam zina yapan kadın ve erkek suçlu. İyi ama çocuğun suçu ne? Burada hiç suçu olmayan biri varsa o da çocuk olması lazım. İşte Hz. Aişe bunların hepsini ayıklamış. “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz. La teziru vaziretun vizre uhra (kimse kimsenin günahından sorumlu olmaz) ayetini hiç mi duymadınız. Anne-baba zina yaptıysa bunun günahını niye çocuğa yüklüyorsunuz?”.

Hz. Aişe’nin bu yaklaşımının, İslam tarihinde egemen olamadığını ve bütün meselenin buradan çıktığını vurgulayan Kırbaşoğlu, tıkanıklığına örnek olarak da İbni Kuteybe’nin hadis kitabında yer alan ve 110 bahis altında toplanabilen hadisler etrafında o dönemde yapılan tartışmaların aynısının bugün de yürütülmesini verdi. Bu alandaki verimsizliğin nedenleri arasında, İslam tarihinde belirli bir dönem sonra ortaya çıkan düşünsel donukluğu, ilk hadis imamlarının karizmatik kişiliklerini ve hadis alanında yapılacak bir şey kalmamıştır anlayışının hakim olmasını zikreden Kırbaşoğlu, hadis kitaplarına bir süre sonra kudsiyet atfedildiğini ve çekirge istilasından kurtulmak için, donanmanın muzaffer olması için vs. Buhari hatimlerinin indirildiğini ve son olarak da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında Buhari hatminin yapıldığını anlattı.

Bu noktadaki aşırılığı da şu ilginç örnekle gösterdi: “Buhari’nin hadis kitabına Buhari-i Şerif adı verilmiş ve hatta Kur’an-ı Kerim’in hatminin adabına dair kitap arasanız belki zor bulursunuz, ama Buhari-i Şerif hatminin adabına dair kitaplar yazılabilmiş.” Hadisler konusundaki durağan yaklaşımın çok isim yapmış alimler tarafından dahi eleştirilmediğini ve bu bağlamda İbni Haldun gibi bir ilim adamının dahi: “isnad konusunda yapacak fazla bir şey kalmamıştır” dediğini nakleden Kırbaşoğlu, bugünkü olumsuz tablonun kökeninde bu tür anlayışların yattığını vurguladı. Bugün hadisler konusunda tam bir fecaat yaşandığını da ifade eden konuşmacı, örnek olarak Ramuz’ül-Ehadis kitabını verdi.

Konuşmacının bu bağlamda söyledikleri önemliydi: “Hikmet Zeyveli’nin hadislerin mesnedi ile ilgili olarak eleştirdiği bu kitapta başka bir fecaat vardı. Kitabın Arapça metninde, “bu hadis uydurmadır veya bunun isnadında şöyle bir isim var, bu adam yalancıdır” şeklinde ifadeler var. Bunların tamamı, bilerek kitaptan atılmıştır. Bir başka örnek de İmam-ı Gazali’nin İhya-u Ulum’id-din adlı eseridir. Bu eser de içindeki hadisler nedeniyle yoğun eleştiri almıştır. Mevcut Arapça nüshalarda, bu hadislerin durumuna dair İmam-ı Gazali’den sonra gelen alimlerin yaptığı tetkikat dipnotlara yerleştirilmiştir.

Mesela Şafii alimlerden Subki, İhya’da yer alıp da başka hiçbir kaynakta yer almayan 937 hadisten bahsetmektedir. Daha sonra da pek çok alim benzer çalışmalar yapmışlar ve hiç bir kaynakta bulunmayan pek çok hadis bulunmuş. İhya’nın iki tercümesi var. Mesela diyor ki: “bunu Taberani rivayet etmiştir, uydurmadır” diye bir not var. “Taberani rivayet etmiştir” kısmı alınmış, “uydurmadır” kısmı kasıtlı olarak alınmamış.” Bu konuya başka bir örnek olarak Ahmet Hulusi’nin kitaplarını veren Kırbaşoğlu, bu kitaplarda yoğun bir biçimde rivayetlerin kullanıldığını ancak hiç birinde kaynakların zikredilmediğini ve bu durumun çok tehlikeli olduğunu; bu tür örnekler nedeniyle, piyasada pek çok uyduruk sözün hadis olarak dolaştığını söyledi.

Halkta da kaynağı sorgulama bilinci olmadığı için, ortalığın çamura döndüğünü ifade eden Kırbaşoğlu, bu bağlamda “sanki bir ‘nereden buldun’ yasası çıkarmak gerekiyor” diyerek konunun önemini nükteli bir şekilde vurgulamış oldu. İlahiyat ve Diyanet çevrelerinde de fazla bir ciddiyetin olduğundan söz edilemeyeceğine dikkatleri çeken Kırbaşoğlu, Diyanet’te yapılan iki ‘alan çalışması’ndan bahsetti. Ankara’daki 25 merkez vaizinin vaazlarında geçen hadislerden kaçının uydurma olduğunu tespit etmeyi amaçlayan bu araştırmanın sonucuna göre, merkez vaizlerinin % 16 oranında uydurma hadis kullandıklarının tespit edildiğini söyleyen konuşmacı, bu oranın çok büyük olduğunu ve merkez vaizlerinin durumu bu ise, taşra vaizlerinde bu oranın çok daha yüksek çıkacağını söyledi.

Yine Ankara ve Şırnak’taki İmamlar üzerinde yapılan bir başka araştırmada da, uydurma hadise ayet diyen imamdan, atasözüne hadis diyen hatiplere kadar pek çok örneğin bulunduğunu ve bu durumun, hadis alanındaki vehameti çok net bir biçimde kanıtladığını sözlerine ekledi. Bu olumsuz tablonun, Fethullah Hoca gibi popüler kişilerce desteklendiğine de işaret eden Kırbaşoğlu, Fethullah Hoca’nın bir kitabında uydurma hadislerin kesin doğrular olarak tanıtılmasını örnek vererek, böyle bir vasatta sahih bir hadis ve Sünnet anlayışına ulaşmanın çok zorlu bir iş olduğunun ve bunun bir anlamda “sele karşı durmak” olduğunun altını çizdi.

Bu ortamda, İslam’ı herkesin imreneceği bir din olarak sunmanın da zorlaştığını söyleyen Kırbaşoğlu, bu amaca ulaşmak için, İslam düşüncesinin en hayati alanlarından biri olan hadis kritiği alanında ciddi çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu söyledi. Son olarak, kendisinin bu anlamda üzerine düşen görevi yapmaya çalıştığını ve bu konuda kişisel olarak müsterih olduğunu, yapmaya çalıştığı işin de ‘tarihe not düşmek’ olarak görülebileceğini söyleyen Kırbaşoğlu, bu konuda kısa sürede bir çözüme ulaşılamasa da, ileride ciddi anlamda sonuçlar alınacağına inandığını sözlerine ekledi.

Daha sonra Sorular bölümüne geçildi. Bu bölümde ilk soru, yaşayan sünnet, vahiy gayr-i metluv ve kudsi hadisler üzerine geldi. Konuşmacı, Sünnet kavramı konusunda şunları söyledi: “Sünnet konusunda ilk başvurulması gereken kaynak Kur’an’dır. Halbuki klasik anlayışta Sünnet denilince hadis kitapları akla geliyor. Benim kanaatime göre, bir insan Hz. Peygamberin tavrını öğrenmek istiyorsa önce Kur’an-ı Kerim’e başvurmalıdır. Çünkü Hz. Peygamber, insanların Kur’an’daki prensipleri benimseyip hayatlarına geçirmelerini sağlamak için gönderilmiştir. Dolayısıyla kendisinin tebliğini yaptığı mesaja aykırı bir düşünce ve davranış sergilemesi mümkün değil.

Dolayısıyla Kur’an ne diyorsa, Peygamber de o şekilde davranmıştır. Zihniyeti de ona göredir.” Bu bağlamda mesela Kur’an’dan cebriyeci bir anlayış çıkarmak mümkün olmadığı için, bu yöndeki hadislerin doğru olması mümkün değildir diyen Kırbaşoğlu, sadece Kur’an’dan yola çıkarak Hz. Peygamber’in hayatını yazmanın dahi mümkün olduğunu ve İzzet Derveze’nin bu konuda ciddi bir çaba gösterdiğini anlattı. Sonuç olarak da, gerek siyerin gerekse de sünnetin temel kaynağının Kur’an-ı Kerim olduğunu sürekli vurgulamanın elzem olduğunu sözlerine ekledi.

Yaşayan Sünnet ya da amel-i tevatür konusunda genel olarak bir ittifakın söz konusu olduğunu, ezan, bayram namazı, namazların eda ediliş biçimleri gibi konularda çok fazla bir problemin olmadığını söyleyen konuşmacı, asıl problemin rivayetlerden kaynaklandığının ve rivayetlerin ise ‘zanni’ olduğunun altını çizdi. Kırbaşoğlu bu bağlamda şunları söyledi: “Bir hadis için “sahihtir” dediğimiz zaman, bu, peygamberin sözü olma ihtimali olan bir sözdür anlamına gelir. Ama bu, peygamberin olmama ihtimali sıfır olmayan sözlerdir. Burada bir kanaat getiririz ve deriz ki, evet bu söz peygambere ait olabilir. Ama olmayabilir de. Yani %75 peygambere ait olma ihtimali varsa, %25 de olmama ihtimali var. Ancak tevatürde % 100 veya %90’lara varan kesinlik vardır. Yani şu anda hadis kitaplarındaki bütün hadisler ‘ahad’tır. Bunların hepsi, zann-ı galip ifade eder.”

Buradan vahiy gayr-i metluv konusuna geçen Kırbaşoğlu, zann-ı galip ifade eden haberlere dayanarak, örneğin namazın şekli gibi konularda Peygamberimizin vahiyle yönlendirildiğini kesin olarak söylemenin mümkün olmadığını söyledi. Namaz, oruç, hacc, zekat gibi ibadetlerin İslam’dan önce de zaten var olduğuna dikkat çeken konuşmacı, bu bağlamda Ebu Süfyan’ın: “Muhammed’e şunu bunu yapamazsam, andolsun bir daha gusül etmeyeceğim” tarzındaki yeminini örnek gösterdi. Kur’an’ın: “oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı” ayetinin ve Lokman (AS)’ın oğluna hitaben: “eğ oğul, namazını kıl” tavsiyesinin de aynı kanaati desteklediğini söyleyen Kırbaşoğlu, buna rağmen, yine de Hz. Peygamber’le Allahu Teala’nın özel bir iletişim içinde olabileceği ihtimalini de yadsımadığını, ancak buna vahiy gayr-i metluv demeyi uygun bulmadığını özellikle vurguladı.

Bu bağlamda Kırbaşoğlu’nun şu sözleri dikkat çekiciydi: “şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Din olsun diye Allah’ın gönderdiği vahiylerin tamamı Kur’an’dadır. Onun dışındakiler Allah’la Peygamber arasında özel bir iletişimdir. Buna da bizim nüfuz etmemiz mümkün değildir. Onun için ben, ilk dönemlerde de mevcut olan: “Allah’ın gönderdiği vahiyler sadece Kur’an’dan ibarettir” diyen görüşün en salim görüş olduğu kanaatindeyim. Bu modern bir yaklaşım değildir. En erken dönemlerde de bunlar söylenmiş, fakat hasır altı edilmiş.”

Hadislerin bilgi değeri konusunda da görüşlerini açıklayan Kırbaşoğlu, Usulü Fıkıhçıların, Ehl-i Rey’in ve bilhassa Mutezile’nin eleştirel yaklaşımlarına dikkatleri çekerek, akaid alanında hadislerin delil olarak alınamayacağı noktasında bir ittifaka ulaşıldığını söyledi. Kırbaşoğlu’nun bu konudaki görüşleri şunlardı: “hadislere dayanarak, bir kimsenin imanına ve küfrüne hükmedilemez. Bir insan, şu anda elimizde bulunan hadis kitaplarındaki hadislerin tamamını inkar etse dinden çıkmaz.

Mesela sırat, kevser, şefaat vb. konulardaki hadisler meşhur hadislerdir; bunları inkar eden kafir olmaz denmiştir. Özellikle Mutezile ve Hanefiler bu konuda ısrarlıdır. Bence de doğru olan budur.” Hal böyle olunca, Kudsi hadislerin de aynı kapsama dahil edilebileceği sonucuna ulaşan konuşmacı, bu hadislerin ciddi bir bölümünün uydurma olduğunu, bazılarının Allah’ın sözü olarak geçmekle birlikte rivayetin yer aldığı aynı sayfada Peygamberin sözleri olarak da geçtiğini, bazılarının Tevrat veya İncil’de geçen sözler olduğunu söyledi. Bu bağlamda : “hangi ölçekle ölçersen sana da o ölçekle verilir ya da ne edersen bulursun” sözü bizim kaynaklarımızda Kudsi hadis olarak geçiyor, halbuki Tevrat’ta aynen var” diyen konuşmacı, bir başka örnek olarak da: ” Allah: ben açtım, bana yedirmedin, ben susuzdum bana içirmedin, ben çıplaktım beni giydirmedin diyecek.

Bunun üzerine insanlar: Ya rabbi sen Rab’sın. Ne zaman aç kaldın da biz seni doyurmadık, ne zaman susuz kaldın da biz seni içirmedik… Onun üzerine Allah diyecek: Filan yerde bir kulum açtı, onu doyursaydınız Beni doyurmuş olurdunuz, onu giydirseydiniz Beni giydirmiş olurdunuz…” rivayetinin aynıyla İncil’de geçtiğini naklederek, Hz. Peygamberin bu tür haberleri nakletmesinin mümkün olabileceğini ve bunun adına hadis-i kutsi denilebileceğini anlattı.

Bir başka ihtimal olarak da, Hz. Peygamberin Kur’an’dan aldığı ilhamla bazı sözler söyleyebileceğini ve bunları: “Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor” demiş olabileceğini ifade eden Kırbaşoğlu, bunun aslında Peygamberimizin Kur’an ayetlerini yorumlaması olarak değerlendirmek gerektiğini vurguladı. Kırbaşoğlu, Hadis-i Kudsilerin büyük bir bölümünün uydurma olduğuna dair ise Birru Mauna’de öldürülenler ile ilgili rivayeti örnek verdi. Bu olayla ilgili olarak zikredilen rivayette şehid olanların ağzından: “kavmimize bildirin, biz Rabbimize mülaki olduk, O bizden razı biz de O’ndan razıyız” şeklinde sadır olduğu iddia edilen sözlerin neshedilmiş bir ayet olduğu iddiasını reddeden konuşmacı: “nesh ahkam konularında söz konusu edilmiştir. Halbuki bu rivayette neshi gerektirecek bir şey yok” diyerek, bu hadisin uydurma olduğunu vurguladı. Bütün bu değerlendirmelerden sonra, hadis-i kutsi ve vahiy gayr-i metluv konularının Kur’an bütünlüğünü zedeleyici özellikleri olduğunu sözlerine ekleyen Kırbaşoğlu, bu kapının açılmaması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Kur’an mealini sürekli ve dikkatli bir şekilde okuma konusundaki duyarlılığı müslüman kamuoyunca bilinen bir dinleyicinin konu ile ilgili görüşlerini paylaştığı bölümde, hadislerin tenkidi konusunun Kur’an’ın anlaşılması çabasının önüne geçirilmemesi gerektiği üzerinde duruldu. Dinleyici, Kur’an’ı anlamak için, daha önceki bütün kirliliklerden arınmak gerektiği noktasında ısrarcıydı ve bu işi, yemek yenmiş kabın temizlenmeden o kaba yeni yemek konulmayacağı meseli ile örneklendirdi.

Hadislerle bu ölçüde uğraşmayı da gereksiz bulduğunu ifade eden dinleyici, onun yerine Kur’an’ı salim akılla defalarca okumanın daha faydalı olacağını sözlerine ekledi. Dinleyicinin, Türkiye’de bu güne kadar İslam konusunda çalışan ilahiyatçıların da çok fazla bir şey üretemediğini, 1952’den beri Kur’an konusunda çalışan meşhur bir ilahiyatçının bile yakaladığı hurafe sayısının 15’i geçmediğini söylemesi üzerine, dergimiz yayın kurulu üyelerinden birinin, dinleyiciye hitaben: “bunları dergide yayınlayacağız, ona göre” şeklindeki sözleri, kahkaha tufanı kopardı. Dinleyici ise ardından: “ben bile Kur’an okuyarak bir kaç tane hurafeyi kendi başıma yakaladım” dedi ve ardından Kırbaşoğlu hocaya hitaben: “senin bulduğun da zaten bir ikiyi geçmez” diyerek, ortamı daha da neşelendirdi.

Kur’an’ı daha çok ve anlayarak okumanın gerekliliği konusunda herkes hemfikir olduğunu beyan ettikten sonra, Kırbaşoğlu, Kur’an konusunda çalışmak isteyenlerin bugün elinde pek çok imkan olduğunu ve Kur’an’ı okuyup anlama noktasında hala mazaret ileri sürenlerin bu mazeretlerinin artık geçerli sayılamayacağını söyledi. Konuşmasına, Kur’an’ı anlama konusundaki tartışmaları özetleyerek başlayan Kırbaşoğlu, dinleyicinin Kur’an konusundaki ısrarı üzerine, konuşmanın sonunda, bu kez, Kur’an’dan pratik modeller çıkarma konusunda yoğunlaştı ve bu bağlamda yapılmış somut çalışmalardan örnekler verdi.

Kur’an’ın her konuda detayları vermeyeceğini, müslümanların Kur’an’dan ilham alarak pratik sorunlarını çözmeleri gerektiğini söyleyen konuşmacının son sözleri söyle idi: “Bugün müslümanları çok büyük bir görev bekliyor. Bugün İslam hukukun pek çok kaynağı sayılır. Halbuki bugün bir tek kaynak var, o da içtihadtır. İçtihad ise, Kur’an’dan ilham alan müslümanlarca yapılacak. Kur’an bir maymuncuk değildir ki, her şeyi çözsün. Müslümanlar, Hz. Ömer gibi Kur’an eğitiminden geçmeli ve hangi mesele ile karşılaşsa doğru çözümler üretebilmeli. Onun için, Kur’an’ın eşyaya, tabiata, tarihe bakışını almalı ve somut meselelere uygulamalıdır.

Kur’an, insanın bakışını evrene çeviriyor. Evrene sadece çıplak gözle bakılmaz ki. Örneğin eski dönemlerde bir müslüman astronomun yanına bir fıkıh mollası geliyor ve istihza ederek: “ne yapıyorsunuz burada?” türünde bir şeyler söylüyor. O astronom çok güzel bir cevap veriyor mollaya: “biz” diyor, “burada Kur’an’ın “gökleri nasıl bina ettiğimize bakmıyorlar mı?” ayetini tefsir ediyoruz.” İşte eskiden müslümanlar Kur’an’ı böyle anladılar ve 1 asır geçmeden ilimde muazzam bir patlama gerçekleştirdiler. Yani şunu söylemek istiyorum. Kur’an bize bir enerji veriyor, biz onu kullanacağız ve sorunlarımıza çözüm bulacağız.”

Kaynak: Kuran İslamı

Reklamlar

34 thoughts on “Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu ile Hadis Kritiği Üzerine

Add yours

  1. Eee canım ne olmuş Hayri Kırbaşoğlu da Ahmet,Mehmet gibi bir insan değil mi? Onun sözleri ne beni bağlıyor ne de diğer arkadaşlarımı.Şimdi onun bu çarpık iddialarına inanıp onu putlaştıralım mı?

  2. Sünnet Karşıtlığı 1…(Haricilik)

    ——————————————————————————–

    Sünnet Karşıtlığı 1…(Haricilik)

    Abdullah b. Zu’l-Hüveysıra et-Temimi “Adil ol ! (Ya Muhammed sav) Zira bu paylaştırma Allah’ın rızasının gözetildiği bir paylaştırma değildir” dedi, bunun üzerine Rasulullah (sav) üzüntüsünü belli ederek “Ben adil olmamayım da kim adil olsun!” cevabını verdi. (Bu densizliği üzerine Hz.Peygamber’den kendisini öldürme izni isteyenlere ise, o engel olmuştur. (Buhari, Müslim, İbn Mace) (Üç Muhammed s.161)

    Sünnet karşıtı hareketin dâhili etkenlerinden ilki Hariciler’dir. Haricilerin liderinin Rasulullah (sav)’ın “sünnetine” nasıl tepki gösterdiğini görüyoruz. Rasulullah (sav)’ın sünnetini beğenmemiş olacak ki tepki gösteriyor. Elbette, adil olmadığını düşündüğü Rasulullah (sav)’ın sünneti yerine, kendi sünnetini koymak istediği aşikârdır. Bir yerde sünnet inkârı var ise o yerde yeni bir sünnet iddiası da kendiliğinden mutlaka ve muhakkak vardır. Hariciler’deki sünnet münkirliği de zaman içerisinde kendisini göstermiştir. Günümüzde de Rasulullah (sav)’ın sünnetinin adil olmadığını düşünen, ve yerine adil bir sünnet koymak isteyen kimseler yok değildir, bu kıyamete kadar sürecektir, tevatüren gelen sünnet karşısında yenilmeye mahkum olan bu zihniyetlere, Rasulullah (sav) gibi insaflı davranmayı da ihmal etmemeliyiz…

    İbn Teymiyye der ki: “Onların mezhebinin temeli Kuran’ı yüceltmek ve ona uymaya çağırmaktı. Fakat sünnetten ve cemaatten uzaklaştılar. Onlar, recm, hırsızlık nisabı vb. konularda Kuran’a aykırı olduğu gerekçesiyle sünnete uymayı doğru bulmuyorlardı. (Üç Muhammed s.161)

    Hariciler, çok kuran okurlardı!
    Hariciler, çok ibadet ederlerdi!
    Hariciler, “Kuran’da her şeyin çözümü vardır” düşüncesini sloganlaştırmışlardı!

    Hz.Ali’nin kendisini temsilen Haricilere yolladığı İbn Abbas’a şöyle öğüt vermiştir: “Onlarla kuran üzerinden tartışma. Çünkü Kuran’ın farklı yorumları vardır. Onlarla sünneti delil göstererek tartış” (Üç Muhammed, s.162)

    Haricilerin “hüküm ancak Allah’a aittir” ayetini sloganlaştırarak Hz.Ali’ye savaş açtığı ve O’nu kafirlikle itham ettikleri bilinen bir vakıadır. Hz.Ali, haricilerin bu tavrına şöyle cevap vermiştir: “Hak bir söz ile batıl bir mana kast ediyorlar” İşte, Kuran’a bu bakış açısı ile Kuran’ı mızrakların ucuna asan bakış açısı arasında bir fark yoktu, iki bakış açısının hedefi, Hz.Ali nezdinde yaşayan kuran ve sünnet bilinciydi. Daha açık bir ifade ile iki bakış açısı sünneti hedef almıştı.

    HER GÜN İKİ REKAT NAMAZ:

    İmam Şafi haricilere şu görüşleri nisbet eder: “Bunun (namazın) vakti yoktur. Dedi ki: “eğer her gün (ya da günler dedi) iki rekat namaz kılabilirse de, Allah’ın kitabında olmayan bir şey, herhangi bir kimseye farz olmaz. (Üç Muhammed, s.162)

    İbn Hazm’da, “haricilerden Ebu İsmail el-Batıhi ve takipçileri ‘sabah iki rekat ve akşam bir rekatın dışında namaz yükümlülüğü yoktur’ görüşündedirler,” der. (Üç Muhammed, s.162)

    Kaynaklar, mest üzerine mesh etmeyi, miktarı az malı çalanın elinin kesilmeyeceğini ve recmi, kuran’da olmadığı gerekçesi ile reddettiklerini söyler. Fakat bu örnekler gösterilerek bir zümreyi toptan “sünnet düşmanı” ilan etmenin ciddiye alınır bir yanı olmasa gerek.
    (Üç Muhammed s.163)

    İmam Şafi, Cemmau’l-İlm’de “Haberlerin tümünü reddeden bir grubun iddiaları hikayesi” başlığı adı altında, adı geçen grubla olan tartışmasını nakleder. Öyle anlaşılıyor ki bu mevzi bir çıkıştır. Eğer ekol halini alsaydı onları adıyla anardı. (Üç Muhammed s.163)

    Haberleri tümden reddedenlerin bir ekol dahi olmadığı, dikkate değer görülmedikleri anlaşılmaktadır.
    __________________
    Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere. (Ahi Evran)

    Sünnet Karşıtlığı 2…SÜNNET İNKARCILARININ PEYGAMBERİ ‘SPRENGER’

    ——————————————————————————–

    Sünnet Karşıtlığı 2…SÜNNET İNKARCILARININ PEYGAMBERİ ‘SPRENGER’

    SÜNNET MÜNKİRLERİNİN İNGİLİZ PEYGAMBERİ…

    Topyekun sünneti inkar hareketi ilk kez Müslümanlar arasında değil, batılı oryantalistler arasında vücut bulmuştur. Hadis ilmiyle ilk meşgul olan oryantalist Avusturya asıllı İngiliz Dr.Alois Sprenger’dir. (öl.1893) Sömürgeleştirdikleri Hindistan’a Doğu-Hindistan şirketi sponsorluğunda gönderilen Sprenger, Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesi’nin dekanlığına getirilmiştir. İlk kez hadislere toptan “uydurma” damgası vuran şahıs budur.
    (Üç Muhammed s.163)

    Ağını ilk defa Hindistan’a seren Sprenger’in ağı boş çıkmamıştır. Çünkü, İslam dünyasında ilk kez sünneti toptan inkar hareketi İngiliz Sömürgesi olan Hindistan Müslümanları arasında çıkmıştır. Bu hareket “Kurancılık” (el-kuraniyyun) adıyla şöhret bulmuştur. (Üç Muhammed s.164)

    Hind alt kıtası Kuraniyyun hareketinin en ünlüleri arasında Abdullah Çekralevi (öl.1918), Ahmeduddin Amritsari (öl.1936), El-Hafız Elsem Ciracpuri (öl.1947), İnayetullah Han el-Meşrıki (öl.1963), Gulam Ahmed Perviz (öl.1985) gibi önder ve ekol içinde ekol isimleri vardır.

    Eş zamanlı olarak, Kurancılık hareketinin yine İngiliz işgali altındaki Mısır’da da ortaya çıktığını görüyoruz. Dr.Muhammed Tevfik Sıdkı, Mahmud Ebu Reye, Dr.Ebu Şadi Ahmed Zeki, Dr.İsmail Edhem, ve Muhammed Ebu Zeyd ed-Demhuri, kurancılık akımının mısır’daki önde gelen isimleridir. (Üç Muhammed s.166)

    TRAJİK-KOMİK

    Hin kurancılığının birçok açıdan ilk olma özelliği taşıyan ilginç serüveni okunup bitirildiğinde, Hz.Peygamber’in misyonu içerisinde temel bir yere sahip olan sünneti toptan reddetmenin ne vahim sonuçlara yol açtığı açık ve seçik olarak görülecektir. Bu sonuçlar, sadece vahim değil, aynı zamanda “komik” diye nitelenebilecek şeyler de içermektedir Fakat bu komiklik “trajik” olanı da içerdiği için, insanı güldürmek yerine acı acı tebessüm ettirmektedir. BU ACI TEBESSÜMÜN NEDENİ, BU ÜLKEDE (TÜRKİYE) SON YILLARDA BOY VERMEKTE OLAN KİMİ SÜNNETİ TOPTAN İNKARA YÖNELİK BİREYSEL VE MEVZİ ÇIKIŞLARIN, HİND ÖRNEĞİNDE DE GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, NASIL KIRILGAN BİR ZEMİN ÜZERİNDE BUYVERMİŞ OLDUĞUNU BİLİYOR OLMAMIZDIR. (Üç Muhammed s 166-167)
    90 dakikalık kısa metrajlı türk filmi…Başrollerde biedip Yüksel:

    “İlgi çekicidir ki peygamberin bir numaralı düşmanlarından olan Buhari, Peygamberimize iftira ve hakaretle dolu kitabını peygamberin vefatından iki yüz yıl sonra yazmıştır” “Sizin en kutsal hadis kitabınız olan Buhari, neden Peygamber’den iki yüzyıl sonra yazıldı? İşkencecilikten tutun, cinsi sapıklığa kadar peygamberimize bir çok hakaret ve iftirayı esirgemeyen Buhari’yi neden kaynak ediniyorsunuz” (Edib Yüksel, Müslüman Din Adamlarına, 19 soru) (Üç Muhammed s. 167)

    Edip Yükselin mürted olduğuna dair şu sözleri yeter de artar bile…Müslüman Din Adamlarına soru soruyor, çünkü, kendisini Müslüman görmeye bile tenezzül etmiyor. Edipsizin iddialarına cevap vermeyi gerekli görmüyorum.
    __________________
    Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere.

    Sünnet Karşıtlığı 3…Hint Kuraniyyun Akımı…

    ——————————————————————————–

    Sünnet Karşıtlığı 3…Hint Kuraniyyun Akımı…

    Sünneti toptan inkara dayanan Hind Kurancılık hareketi, her şeyden önce tepkisel harekettir. Çıkışı iki neden dayandırılabilir: Birincisi, sömürgeci İngilizlerin kültürel etkisi; ikincisi, bölgede tüm versiyonları ile (mehdilik iddiasından yalancı peygamberliğe uzanan bahilik, kadıyanilik gibi akımlar, sünnetçi-hadisçi yaklaşımlar ve mistik- aşırı yüceltmeci tavırlar) yaygın olan mahsus akıl. (Üç Muhammed s173)

    (Mahsus akıl bir şey’den yola çıkarak bir çok şeyi kabul etmemektir, örneğin, Buhari’deki bir hadisi eleştirmek başka şey, o bir hadis’ten yola çıkarak Buhari’deki bütün hadisleri inkar etmek, kabul etmemek başka bir şeydir.)

    Hind Müslümanları, kendilerini binlerce kilometre öteden gelip alt eden bu düşmanın ezici gücüne direnememişlerdi. Yani, kaybeden taraftaydılar. Galibin kerameti var mıydı? Yoksa tüm suç mağlubta mıydı? Mağluplar kendilerinin neden mağlub olduğu, onların neden galip geldiği üzerinde kafa yordular… Tüm sorumluluğu yıktıkları şeylerin başında “sünnet-hadis” geliyordu. Kuran, etrafında Müslümanların birleşebileceği tek ortak kaynaktı. Siyasal ve askeri yenilginin nedeni olarak gördükleri ihtilaf ve tefrikanın kaynağında, sünnet ve hadisin yer aldığını düşünüyorlardı. Bunda, Sprenger gibi Hindistan’da görevli İngiliz oryantalistlerin katkısı büyüktü. Yenilgilerinde en büyük pay sahibi olduğuna inandıkları sünnet ve hadise karşı topyekun savaş açtılar. (Üç Muhammed s.174)

    Şeyh Ahmed Rıza el-Birelvi “yüceltmeciliği”:

    -Kabrin sahibine saygı amacıyla aziz bilinen insanların kabirlerine secde etmekte bir sakınca görmemekteler.
    -Hz.Peygamber bir Nur’dur, o beşer değildir.
    -Hiç kuşkusuz Aleyhissalatu vesselam gaybı bilir
    -Peygamber her doğanın zaman ve mekanında hazır bulunur, onu hazır ve nazır olarak gözleriyle müşahade eder.
    -Tüm varoluş, bütünüyle Peygamberin ellerindedir…
    (Üç Muhammed s.175)

    İşte bu sünnetçi-hadisçi, mistik ve aşırı yüceltmeci zihniyet tam zıddı bir akımı da tetikleme nedenlerinden biri oldu. İfrat ve tefrit…

    Mirza Gulam Ahmed Kadıyani’nin iddiaları:

    Mesih ve mehdi olduğu iddiası ile ortaya çıkar…
    Kendini “asrın müceddidi” ve “Allah’ın görevlendirdiği zat” diye tanımlar…
    “Ben nebi değilim, ancak Allah’ın konuştuğu (kelim) ve Allah tarafından konuşturulan kimseyim” iddiasındadır…
    Mehdilik iddiasını bırakıp Peygamberlik iddiasına başlar…
    Cihadın insanın nefsiyle savaştan ibaret olduğunu söyler…
    İngilizlerin en sevdiği Peygamber olan Kadıyani en nihayetinde, tanrının insan suretinde beden bürünmüş biçimi olan “kirşen.kirişna” olduğunu ilan eder…
    (Üç Muhammed s.175)

    Anlaşılacağı üzere o artık bir Tanrı’dır…
    İskender Evrenesoğlu örneğine dikkat edin…(Allahlaşmak (haşa) diye bir tabiri son zamanlarda dile getirmektedir)

    __________________
    Müslümanım, müslümanlardanım demek kadar insanı özgür kılan bir söz yoktur ve olamazda. Bu söz, Rabbimizin vahyinden bizim dillerimize ve gönüllerimize nakş olan yüce bir anlam. Bu sözün anlamlandırılmış hali insan. Bu söz ile insan yaratılmışlar arasında seçkin bir vaziyet alıyor. Ahsen-i takvim makamından nakkaşlık vazifesini icra ediyor. Vahyi nakş ediyor muzdarip gönüllere.

  3. 2 nisan 2008 tarihli enes kardeşimizin yorumuna katılmıyorum.biz diğer alimlarin kitaplarını,yazılarını onları putlaştırmak için okumuyorsak,hayrı kırbaşoğlu nu da putlaştırmak için okumuyoruz.Allah c.c.hayrı kırbaşoğlu,hüseyin atay,süleyman ateş gibi ilim adamlarımızdan razı olsun ve onların sayılarını arttırsın inşaallah.zira önce Allah c.c.,sonra da bu nadide insanlar sayesinde nelerin doğru nelerin yanlış olduğu ortaya çıktı da bir çok hurafelerden uzaklaşmaya başladık.bu insanlar hadis düşmanı değil,gerçek hadislerle uydurma hadisleri ortaya çıkarmaya çalışan saygı duyulması gereken insanlar ve aynı zamanda insanların ufkunu açanlar diye düşünüyorum.amacımız,karşımızdaki ne karşı üstünlük sağlamak değil,doğruyu bulmak olmalıdır.esselamu alaeykum verahmetullahi veberekatuh.

  4. Selam İbrahim Güler

    Yanlış anlaşılma olmuş.Bu vb. siteler meal dışında hertürlü dini kaynak okumayı tabiri caizse putperestlikle eşdeğer görüyorlar ister Kur’an’da ilahi beyanları anlamaya yardımcı kaynaklar olsun,bunlar için aynıdır.Eğer Kur’an dışında kaynak aramak sözkonusu olmayacaksa ve bu, müşriklikle eşdeğer tutulacaksa çifte standart yöntemine başvurmamak lazımdır.Bu anlayışa göre dinimi öğrenmem için falancadan kaynak getirmemem şartı ortaya çıkar.Zaten herkes Kur’an’dan anlar.

    Kur’an’ı anlamak ayrıdır,Yüce Allah Sübhanehu Teala’nın bizden istemiş olduğu çerçevede anlamak ayrıdır.Eğer ikincisi tercih edilmese Kur’an’a uymak yerine O’nu kendimize uydurmak söz konusu olur ki,her insanın Kur’an’ı yorumlama anlayışı farklı olduğundan kişi anlayışı kadar din ortaya çıkar ve çıkmıştır.

    Elif. Lam. Râ. Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri [kesin delillerle] sağlamlaştırılmış, sonra da [iman esasları, ahkam, vaaz, nasihat ve kıssalarla] açıklanmış bir kitaptır.

    Parantez içindeki ifadeler müfessirlerce açıklanmıştır. Yani Kur’an-ı kerimde, peygamber kıssaları, eski milletlerin yaşayışları, iman edilecek hususlar, dine ait hükümler, nasihatler bildirilmiştir. Bunu hiçbir Müslüman inkar edemez. Bu âyetteki açıklama ifadesi, kıssaların ve diğer haberlerin açıklanmış olmasıdır.

    Bu âyetten Kur’anın açıklanmasına ihtiyaç yok, hadisler lüzumsuzdur denilemez. Eğer bu ayete göre Kur’an detaylanmış dense, öteki âyetlerle çelişkili olur. Mesela şu âyetle çelişkili olur:
    (Ey Resulüm sana indirdiğim Kur’anı insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [Nahl 44]

    Hayri Kırbaşoğlu,uydurma hadislerle gerçek hadisleri -kendi iddiasınca- ortaya çıkardığını söyleyebilir.Nasıl ortaya çıkarır,hangi metoda başvurur,kimin eserlerinden hadis almış bu önemlidir.Sahih kitaplardaki hadislerin sahih olduğu icma-i ümmet ile sabit iken sözkonusu bu hadislerin değerlendirilmesi Hayri Kırbaşoğlu’nu bağlaması oldukça düşündürücüdür.Hadis alanında eser veren ilim adamlarının da görüşleri değerlendirilmelidir.Hayri Bey’in hadislerin tümünü hedef alıp almadığı da ayrı bir tartışma konusudur,yukarıdaki başlık gözönüne alındığında.

    Yüce Allah bizlere,en doğruyu nasip etsin.

    Ve Aleyküm Selam Verahmetullahi Ve Berekatüh

  5. M.HAYRİ KIRBAŞOĞLU’NUN KRİTİĞİ

    (Bu yazı Ğurabâ Dergisinin 1. Sayısında yayınlanmıştır.Kaynak:www.gurabamecmuasi.com)

    Sadece ilk maddelerini buraya alıntıldım.Gerisi akla ziyan…

    ÖNSÖZ

    Hadîs Profesörü(!) bir vatandaş[1], Alternatif Hadis Metodolojisi ismini verdiği hakîkaten alternatif, yani ilme ve idrâke mukâbil, cidden ilim sefâleti ve kelimenin tam ma’nâsıyla ilim ayıbı bir Hadîs Usûlü (!) yazmış. İlme, akla, idrâke ve sâlim muhâkemeye bir çok yanıyla alternatif olan şu eser(!)[2] Mantık, İlm-i Âdâb veya İlm-i Münâzara (tartışma usûlü ilmi) ile Usûl-i Fıkh ve husûsiyetle Kıyâs ve Dâfi’-i Kıyâs[3] bahisleri okunsa ve bilinseydi böylesi ölçüsüzlükler ve usûlsüzlüklerle, ilmî mes’eleler mel’abe (oyun) ve muzhıke (güldürme vesîlesi) hâline getirilmez, çenesi düşük kocakarıların münâkaşası derekesine düşürülmezdi. Âlim değil de, kültürlü ve dahî aydın olan bilim adamlarının(!) ifâdesiyle Epistemolojik açıdan, yani bilgi değeri zâviyesinden bakıldığında, mukâbil, hatta daha kuvvetli ihtimallerle gölgelenecek, hatta inkârı kabil olamayacak bürhânlarla çöpe atılmayı hak edecek olan şeytânî vesveseler ne zamandan beri ilim oldu? Şurada, aslında bir çoğu doğru olan düstûrlarla ambalâjlanmaya çalışılmış, ama becerilemeyerek yüze göze bulaştırılmış tartışma götürmez saçmalardan bir kaç noktayı irdeleyeceğiz; hadîste metin tenkîdi, kaynak bilinci, veya sened tenkîdi ve bu perde altında yapılmakta olan kaynakların dinamitlenmesi…

    BİRİNCİ BÖLÜM

    Metin Tenkîdi Husûsunda Farklı Bir Ölçü

    Muhaddislerin ve Fakîhlerin, ilmî ölçüler içinde, yaptıkları ve yapacakları metin tenkîdi, elbette lüzûmlu ve isâbetlidir. Bu ayrı, Allah celle celâlühû’ya ve Allah’ın Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e kafa tutmak ve onlara dîni öğretmek daha bir ayrı. Biz, şurada bu farkı göstermek istiyoruz. Kalkış noktamız, önümüzdeki ibârelerdir, onlarla ilmen alâkası olmayan niyetler değildir. İfâdelerle niyetlerin elbette belli bir alâkası vardır. Ancak biz Bâtınıyye mezhebi’nden değiliz. Dolayısıyla, kimse, tekellüf ve zorâkiliklerle bile kılıflanamayacak saçmalıkları veya fazla iyimser bir ifâdeyle maksadını aşan sözleri arkalanmaya kalkışmasın. O’nun ifâdelerini bir çeşit metin tenkîdine tâbi tutacağız.

    Hadîs Profesörü vatandaşın metin tenkîdinden ne anladığını şu satırları okuyacak olanların bir kısmı -bağışlasınlar- belki iyi bilemeyebilirler, anlayamayabilirler. Bu sebeple önce kendi kitâbından şu husûsla alâkalı bir iktibâs yapalım, bir parça nakledelim ki söz daha anlaşılır olsun; Metin tenkîdinin ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında, Mu’tezile âlimlerinden[4] Amr b. Ubeyd’den, hiçbir i’tirâz yapmadan, dolayısıyla beğenerek naklettiği şu (küfür) sözlerini burada aktarmak istiyorum. Hadîs âlimlerine göre sahîh olan bir hadîs için –nakiller sahîh ve sâbitse- ismi geçen iblîs şöyle diyor:

    Bu hadîsi A’meş’ten işitseydim, onu yalancılıkla suçlardım. Zeyd b. Vehb’den işitseydim, ona cevab bile vermezdim. Abdullah b. Mes’ud’dan işitseydim, onun sözünü kabul etmezdim. Allah’ı böyle söylerken işitseydim, O’na ‘sen bizden mîsâk’ı bu esas üzere almadın!…’ derdim.[5]

    Yine -haber doğruysa- Ebû Hanîfe’nin Allah la’net etsin[6] dediği Amr b. Ubeyd şeytanı başka bir hadîs[7] için de şu hezeyanları kusuyor: Resûlüllah böyle bir şey söylemez. Eğer söylemişse ben onu yalanlıyorum. Eğer O’nu (bu konuda) yalanlamak günah ise, ben bunda ısrarlıyım[8]

    Amr b. Ubeyd’den yapılan şu rivâyet sahîh ve sâbitse, kâfirliğin bundan ötesi olabilir mi?!.. Belki birisi, Hadîsçi(!) beyefendinin, bu sözlerden râzı olduğunu ve onları iltizâm ettiğini nereden bildiğimizi sorabilir. Yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, bu nakil, Metin tenkîdi’nin ne kadar lüzûmlu ve iyi bir şey olduğunu anlatma makamında yapılmış ve mukabil hiçbir i’tirâz görmemiştir. Halbuki, ihtiyâc mahallinde beyânın te’hîri câiz değildir. Ayrıca, bizzat kendi şahsına âid şu ifâdeleri de bunları kabûl ettiğinin açık delîlidir:

    “Bir sözün yanlış ve kabul edilemez olması o sözün her zaman uydurma olmasını gerektirmeyebilir. Bu durum özellikle Hz. Peygamberin çevresinden elde edip yeri geldiğinde aktardığı bazı bilgiler için söz konusu olabilir. Meselâ İsrâîloğulları’ndan bir adamın doksan dokuz kişiyi öldürdükten sonra bir din adamını da katletmesine rağmen tövbesinin kabul edilip cennete girmesiyle ilgili bir hadisin[9] kabulü hayli zor hatta imkânsız unsurlar içerdiği için kolayca mevzu olduğuna hükmedilebilir. Ancak mes’eleye bir başka açıdan bakmak ta mümkündür: Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Peygamber İsrâiloğullarından bir adamla ilgili bu hikâyeyi Medîne’deki Yahudilerden duymuş ve rivâyetteki bir takım tutarsızlıkları ve problemleri bir yana bırakıp rivâyetin ana fikri olan tövbe kapısının her zaman açık olduğunu ön plâna çıkararak bu hikâyeyi anlatmış olabilir. Keza Hz. Peygamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zaman için doğru kabul edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir. Bu ve benzeri bir çok durumla karşılaşıldığında -muhtevânın yanlış olmasına bakıp- hadisin uydurma olduğuna hükmetmek yerine, hadisin Hz. Peygamberin sözü olduğunu; ancak ihtivâ ettiği bilgiler yanlış olduğu ortaya çıktığı için bizim için geçerli olmayacağını ileri sürmek daha isabetli görünmektedir… İsnad açısından Hz. Peygambere aid görünen ama muhtevâ itibariyle yanlış olduğu anlaşılan ve dolayısıyla kabulü mümkün olmayan hadisler…”[10]

    Diyoruz ki:

    Bir: …tövbesinin kabul edilip cennete girmesiyle… sözündeki, doğru telâffuzuyla, tevbeyi kabûl eden ve cennete girdiren, her hâl ü kârda mü’minlerin inandıkları Allah celle celâlühû, sözü edilen cennet de mü’minlerin inandıkları Cennettir. Demek ki, Allah celle celâlühû’nun emîn bulup dînini emânet ettiği son nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Yehûdîlerden, Allah hakkında, çoğu yanıyla aslı astarı olmayan bir haber işitecek ve alacak. İçinde ana fikir denilebilecek tevbe kapısının her an açık olduğu gibi doğru bir unsur bulundurduğu için de, o uyduruk haberi ümmetine aktaracak. O ana fikir hatırına aslı olmayan bir haberi hâşa Allah’a yalan iftirâ edecek… Yani, -hâşa- anlatacağı doğruları, kahramanı Allah olan masallarla anlatan masalcı bir peygamberimiz var!… Şu ifâdelerin aşağıdaki âyetlerdeki sözlerle bir üslûb benzerliğinin bulunup bulunmadığını, bir de siz düşünün: Kâfirler diyeceklerdir ki, bu, sadece, geçmişlerin masalları ve uydurmalarıdır. (mitolojik haberlerdir.)[11] Onlara, Rabbiniz ne indirdi, denildiğinde, öncekilerinin (mitolojik) masallarıdır, dediler.[12] Bu, öncekilerin (mitolojik) uydurmalarından başka bir şey değildir.[13] Dediler ki, (Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem) onları, (başka kitâb, sahîfe veya sözlerden) yazdı.[14]

    Allah celle celâlühû’ya, hâşâ, yalan iftirâ edebilen bir peyğamberin din nâmına getireceği neyine i’timâd edilebilir?!… Görüyorsunuz değil mi, mes’eleyi nasıl da kökünden kolayca hallediveriyorlar? Selman Rüşdî’nin, dobraca ve acemice, ama bir ölçüde şahsiyetlice yaptığını, biraz daha dolambaçlı bir şekilde ve ustaca, ama tastamam ve basbayağı bir şahsiyetsizce yapan tipler bizde çok!… Selman Rüşdî, işin başında maske takmadığı için şimdilerde maske takmak zorunda… Bizimkilerse, ibtidâda maskeli oldukları için, şimdilerde maskeye ihtiyaç duymamakta… Fark, maskesizliğin sıkıntısı ile maskeli olmanın avantajı ve genişliği farkı…

    İKİ: Keza Hz. Peygamber içinde yaşadığı toplumun bir ferdi olarak sağlık ve tedâvi konularında çevresinden edindiği o zaman için doğru kabul edilen bazı bilgileri -Tıbb-ı Nebevi konusundaki rivâyetleri kastediyoruz- çevresindekilere aktarmış olabilir. Ancak sonraki yüz yıllarda, ilmen bu bilgilerin bazılarının doğru olmadığı ortaya çıkabilir…

    DİYORUZ Kİ;

    Bu, sâdece bir faraziye/varsayım olup her iddia gibi ıspatta ihtiyâcı vardır. Halbuki aksine ihtimâli olmayan kesin bir delîlle sübût bulmamıştır. Hatta mücerred bir ihtimaldir ki, delîlden doğmamıştır. Oysa, bir çok tıbbî bilginin yanlış olduğunun, sonraları, en azından daha kuvvetli ihtimallerle, hatta kesin denilen bulgularla ortaya çıktığını basît şahsî müşâhedelerimiz/görüp bildiklerimiz yanında, ayrıca bilimcilerden de öğrenmekteyiz.

    Fazlurrahmân isimli Oryantalizmin borazanı bir zavallı vardı. Fazlurrahmân, Selmân Rüşdî’nin usta ve kurnazı, Selmân Rüşdî de Fazlurrahmân’ın ahmak ve aptalı… Yukarıdaki ifâdeler şu Fazlurrahmân’ın dediklerinden yapılan fakat kaynağı gösterilmeyen intihaller…[15] Bunlar, -kendilerinin hiç olmazsa şeklen beğenebileceğini umduğum bir ifâdeyle,- neo gelenekçiler, yani yeni gelenekçiler… Eskimez eskinin değil de, buruşuk ve çürümüş yeninin kör ve mutaassıb taklidçi ve gelenekçileri… Sâlih selef’in/hayırlı geçmişlerin değil de, tâlih half’in/hayırsız sonrakilerin sırılsıklam âşık ta’kibçileri…

    Tıbb-ı Nebevî, biz mü’minlere göre, ya okuma ile olan mâ’nevî, veyâ maddî ilaçlarla olan maddî bir tedâvîyi mevzû-i bahis eder. Okuma yoluyla ise, bu husûstaki haber, söz birliğiyle dünyevî olmayan Âhıretle alâkalı nebevî bir haberdir. İlaçlarla olan maddî bir tedâvî ise, vahiy veya tecrübe menşeli/kaynaklı olma ihtimâli varsa da, vahiy menşeli olması büyük ve kuvvetli, tecrübe menşeli/kaynaklı olması ise zayıf bir ihtimâl, hatta netîce i’tibâriyle imkânsızdır. Çünki, vahiy sağnağı altındaki bir Nebî aleyhisselâm’ın, hayatı boyunca, ömrünün sonuna dek Rabbi tarafından yanlışta bırakılmayacağı her akl-ı selîm mü’mince inkâr edilemez bir hakîkattir. Bazı âlimlerce Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in din ve dünya meselelerinde -vahiy gelmediği vakit- biraz vahiy bekledikten ve vahiyden ümit kesince o mesele ortadan kalkmadan, ictihâd edebileceği ve hata yapabileceği kabûl edilse bile, bu, işin başı bakımındandır.[16] Sonu i’tibârıyla ise, yanlış yapsa ve isâbet etmese, vahiyle mutlaka îkâz edileceği, yanlış üzerinde bırakılmayacağı hiçbir câhil ve âlim mü’min tarafından tartışma mevzûu edilemez. Hâsılı, Peyğamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e âid dünyâ ile alâkalı söz ve fiiller netîce bakımından mutlaka vahyin mührünü ve tasdîkini taşır. Hatta ona İmâm Serahsî Bâtın Vahiy veya Vahye benzer bir husûs ismini verir.[17] Güzel bir nümûne ve kemâl mertebede emîn bir kişi olması, Rabbimizin O’nu şu husûsta da yanlışta bırakması ve îkaz edip düzeltmemesine mâni’dir. O, Rabbin seni (vahiy göndermekten) terk etmedi…[18] ilâhî hitâbına muhâtab ekmel bir beşer… Mü’minler, Allah’ın, şifâ olduğunu haber verdiği Kur’ân’ın ve o(bal)da insanlar için bir şifâ vardır[19] buyurduğu balda şifâ bulunduğuna inanırlar. Ancak bu şifânın gerçekleşmesi için bazen maddî tedâvîye âid ve lâzım şartın veya şartların da bulunduğunu unutmazlar. Bal ile olan tedâvîde ve benzeri bir takım maddî tedâvîlerde dahi bazı ma’nevî şartların mevcûd olduğuna inanırlar. Mü’minler bütün zerreleriyle inanırlar ki, Tıbb-ı Nebevî ile alakalı bir haberde geçen tedâvî, -Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den sâdır olduğu kesin sabitse,- kat’î olarak doğrudur. Onun yanlışlığı zamanla, ne ilmen ne de başka bir yolla ortaya çıkmaz. O(bal)da insanlar için bir şifâ vardır. âyetinde sözü edilen şifâyı, şartlarına uymaması, perhizlere dikkat etmemesi yüzünden veya başka bir sebeble bulamayan bir hasta, bu haber yanlıştır mı diyecek?

    İşte kritik ortada.Sayın Prof.Dr.Hayri Kırbaşoğlu’na saygı duyuyorum.Sadece kritiğe tabi tuttuğu nedenlerin gerçekten kritiğe tabi tutulup tutulmayacağı nedenler arasında belirtilmesi açısından,yazıyı buraya alıntılamış bulunmaktayım.Kusurum ve bir hatam varsa Yüce Yaradandan af ola.Bildirmek bu aciz kuldan,yardım Allah’tan.(Kaynak için bkz http://www.tahavi.com/makaleler/127.html )

    Selametle….

    1] Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu. Ankara İlâhiyât Fakültesi Hadîs öğretim görevlisi

    2] Yazdıklarında doğru unsurlar hiç mi yok? Elbette var. Malzemelerin bir çoğu doğru, varmak istediği ve vardığı netîcelerin ise çoğu doğru değil, yanlış. Unutulmamalı ki, bâtıl-ı mahz (katıksız ve süzme bâtıl), yâhud şerr-i mahz (bütünüyle şerr) akıllılar âleminde çok çok azdır. Bâtılları, bâtıl yapan bütünüyle hakk olmayışları değil, onları telâfîsi imkânsız bir şekilde işe yaramaz hâle sokacak olan unsurları da bulundurmalarıdır. Bir münâsebetle bu husûsta şöyle demiştik:
    Bilinmeli ki;
    İyiyi iyi yapan, sadece, kendini iyi yapacak ölçüdeki iyiliğe sahip olması değil, o iyiliği, tamamen veya gölgeleyecek miktarda hükümsüzleştirecek olan kötülüğe de sahip olmamasıdır.
    Kötüyü de kötü yapan, sadece kendini kötü yapacak ölçüdeki kötülüğe sahip olması değil, o kötülüğü, tamamen veya gölgeleyecek miktarda hükümsüzleştirecek olan iyiliğe de sahip olmamasıdır.
    Kendinde, kendini, kendi başına iyi yapabilecek miktarda iyilik bulunduğu halde, onun yanında taşıdığı kötülük sebebiyle iyi olamayan, hatta kötü bile olan nice şeyler vardır…
    Yine, bir şeyi kendi başına kötü yapabilecek ölçüdeki kötülüğü kendinde bulundurduğu halde, başka iyiliği veya iyilikleri yüzünden kötü olmayan hatta iyi bile olan neler var, neler…
    Demek ki, doğruların doğru oluşu ve doğru kalışı ile doğru olmaktan çıkışı belli şartlara bağlıdır. Bu cümleden olarak, doğrular, bâtıllara, hatta yanlışlara âlet edildiklerinde asla doğru kalamaz, doğru olmaktan çıkarlar.
    [3] Yapılan kıyâslara karşı getirilebilecek i’tirâz çeşitleri
    [4] Daha doğrusu, -rivâyetler sâbit ve sahîh ise- Mu’tezile şeytanlarından
    [5] (Hatîb-i Bağdâdî, Târih-i Bağdât: 12/172 ve Zehebî, Mîzânü’l İ’tidâl: 3/278’den. M. Hayri Kırbaşoğlu)
    [6] Abdurreşîd en-Nu’mânî, Mekânetü Ebî Hanîfe Fi’l-Hadîs:73 Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrût-Lübnân
    [7] Burada hadîsin sahîh ve sâbit olup olmaması değişmez. Çünki söz, sahîh olduğu sâbit bile olsa takdiriyle söylenmiştir.
    [8] (Dâre Kutnî, Ahbâru ‘Amr b.Ubeyd, s.12, no: 7’den, M. Hayri Kırbaşoğlu, Alternatif Hadis Metodolojisi: 202-203.)
    [9] (Buhârî, es-Sahîh,59… Ahmed, el-Müsned, 3/20,27)
    [10] M. H. Kırbaşoğlu, A.H.Metodolojisi:130-131
    [11] Enfal-31
    [12] Nahl-24
    [13] Mü’minun-83
    [14] Furkan-5
    [15] Fazlurrahmân’ın İslâm Geleneğinde Sağlık ve Tıp isimli şeytânî vesveseler galerisinin tamâmı ve bilhassa 53. ve 54. sayfaları

    [16] Bu husûs için et-Takrîr ve’t-Tahbîr (3/392-401) ve Teysîru’t-Tahrîr (4/183-193 ) gibi Usûl-i Fıkıh kitâblarına bakılabilir.

    [17] Usûl-i Serahsî: (Bilhassa) 2/95-96 Kahraman Yayınları 1984.

    [18] Duhâ:3

    [19] Nahl-69

  6. Selam

    enes yazdı: “Sahih kitaplardaki hadislerin sahih olduğu icma-i ümmet ile sabit iken ”

    Yani şahidiniz Allah değil! Ama biricik Kitabımızın şahidi;

    Nisa Suresi
    (166) Fakat Allah sana indirdiğini kendi ilmiyle indirmiş olduğuna şahitlik eder. Melekler de buna şahitlik eder. Şahit olarak Allah yeter.

  7. Selam Yunus Emre Gündoğdu

    Elbette yegane şahidimiz yüce Allah Sübhanehü Teala ve Yüce Kitabı Kur’an-ı Kerim’dir.

    NİSA 115:”Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”

    NİSA 83 – “Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabilecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi. Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, pek azınız hariç, muhakkak şeytana uyardınız”

    Ayet-i kerimeleri icma-i ümmetin farz olduğunun çok kuvvetli bir delilidir.Bilakis icma-i ümmet ile sabit olan bir şahitlik,Yüce Allah’ın şahitliğinin kapsamına girdiği bu ayetlerle sabittir.

    İsterseniz ayetin geniş açıklamasını verebilirim.

  8. Selam Enes..

    Verdiğiniz ayetlerde ben sizin çıkardığınız anlamı ve farzlığını iddia ettiğiniz kavramın farzlığını bulamadım..

    Bir de ayetleri siyak ve sibakına bakılmadan yorumlama yapmışsınız.. Geniş açıklaması neymiş merak ettim..

    Siz ayetin geniş açıklamasını verin, değerlendirmesini daha sonra yapalım..

    Selametle..

  9. Selam Yunus Emre Gündoğdu

    Ayette kastedilen anlamı bulmayabilirsin;ama müffesirlerin ortak görüşleri bu ayette Peygamberin ve ümmetinin ittifak ettiği bir düşünceye karşı kimsenin çıkmaması gerektiğidir. Eğer bu iddia ettiğin düşüncen ölçüt olsaydı,hepinizin aynı konuda görüş ayrılığı içinde bulunmamanız gerekirdi.Bu ayetin anlamına eminim ki diğerleriniz senle aynı görüşte değildir. Bu da gösteriyor ki hiçbirizin görüşü ölçüt değildir.Şayet böyle olsaydı,itikat ve ahkam ayetlerinde bile birinizin böyle dediğine diğeriniz şöyledir demezdi.

    Sana, ayettin geniş açıklamasını vereyim hem de benim şahsi görüşüm olmadan:

    NİSA 115:”Kim, kendisine hidayet (doğru yol) besbelli olduktan sonra peygambere karşı çıkar, mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu yöneldiği yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Orası ne kötü bir varış yeridir.”

    CEVAP: Her kim bu şekilde kendisine hak ortaya çıktıktan (yani yukarda geçtiği üzere kitap, hikmet ve Hak’dan gelen ilim ile gerçeği açıklayarak peygamberlik ve Muhammedî hakimiyeti isbat ve açıklayan gayba ait mucize ve ilâhî hidayet anlaşıldıktan) sonra Peygamber’e karşı çıkar, ve müminlerin yolundan başkasına uyarsa, biz onu döndüğü tarafa çevirir, ve cehenneme basarız, ve fakat bilir misiniz o cehennem ne kötü bir yerdir? “. Bu âyet yukarda nakledildiği üzere Tu’me’nin hainliği ilâhî açıklama ile ortaya çıkınca Hakk’a kendini teslim etmeyip Mekke’ye kaçması ve dinden dönmesi üzerine inmiştir.

    “Şikak” ve “müşakka” kelimeleri, “şakk” dan türemiştir, “ayrılıp muhalefete geçmek” mânâlarına gelir.

    Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah’a, Allah’ın Resulü’ne ve ulu’l-emre itaat yoludur. Bundan başkasına tabi olmak da tevhid yolundan çıkmaktır, müminler yolu olmayacağı bellidir. Şu halde Allah’ın Peygamberi’ne karşı çıkmak, müminler yolundan başkasına gitmek demek olacağı açık olduğu halde, bunun diye ayrıca açıklanması, elbette dikkate şayandır. Demek ki, Allah’ın Resulü’ne ittiba (uymak) gibi, müminlerin yoluna uymak da açıkça istenmektedir. Resulullah’dan kesin delil (nass-ı kat’i) gelen hususlarda Resulullah’a karşı çıkmakla müminlerin yoluna gitmemek mütelazim (birbirinden ayrılmayan) ve aynı şey ise de nass (dini delil) gelmeyen hususlarda bu telazüm (beraberlik) açık değildir. Müminler (Nisâ, 4/83) nassına uygun olarak ittifak ve icma ile bir yol tuttukları zaman bazı kimseler müminlerin tuttuğu bu yola karşı çıktıkları halde Resulullah’a doğrudan doğruya karşı çıkma ve muhalefet etme mevkiinde bulunmamış olduklarını iddia edebilirler. İşte dan sonra kaydının açıklanması bu ikisinin bizzat matlub ve gerekli bulunduğunu, yani Resulullah’a karşı çıkmak, müminler yoluna gitmemek demek olduğu gibi, müminler yoluna gitmemek de Resûlullah’a karşı çıkmak demek olduğunu açıkça anlatmış ve buna binaen icma-ı ümmet (İslâm bilginlerinin ittifakı) ile dahi doğrunun ortaya çıkacağını ve ona da uymanın farz olduğunu göstermiştir. Bunun için Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat bilginleri, bu fıkrayı icma-ı ümmete uymanın farz olduğunu ifade için sevkolunmuş bir delil olarak anlamışlar ve delalet yönünü çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. “İttiba” kelimesi de asıl meselenin uyma esası üzerinde cereyan ettiğini gösterir.

    “İslâ” kelimesi, bir şeyi yakmak için ateşe atmak ve ateşe atıp durdurmaktır. İşte doğru yol ortaya çıktıktan sonra Peygamber’e karşı çıkan ve müminler yolundan başkasına uyan mürted (dinden dönen)in sonu budur. Bunu geçici sanmamalı ve yalnız Tu’me gibi dönmelere de mahsus zannetmemelidir.

    Ayetlerin siyak ve sibakını gözönüne alsaydınız,Peygamberin “Aleyhiselatü Vesselam” ayetleri nasıl açıkladığını görüp itikat ayrılığına düşmezdiniz.Hak bir mana ile batıl bir davanın peşinde sürüklenmezdiniz.

    Eminim ne demek istendiği anlaşılmıştır.
    Selametle

  10. Selam..

    Biz mi düşmüşüz itikat ayrılığına? >Siz amelîyatta bile birleşememişsiniz, önünüze gelene haram demeşsiniz. Güldürmeyin beni…

    “Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah’a, Allah’ın Resulü’ne ve ulu’l-emre itaat yoludur.”

    Bu üçlemenize katılmıyorum.. Zaten cümlede Türkçe anlam hataları da mevcut.

    Ayetin söylediğiniz sebeple nüzul ettiğine dair deliliniz nedir? Yoksa ayet nüzul olurken orada mıydınız?

    Ve son olarak; Resulullah öldüğünden mütevellit müminlerin yolu ile Resulullah’ın yolu birbiriyle çelişir bir mahiyette ise müminlerin yoluna Allah’ın Elçisi ile gösterdiği yol diyebilir miyiz?

    Sure-i Yâ Sîn.

    2, 3, 4. Hikmet dolu Kur’an’a andolsun ki sen elbette dosdoğru bir yol üzere (peygamber) gönderilenlerdensin.

    5, 6. Kur’an, ataları uyarılmamış, bu yüzden de gaflet içinde olan bir kavmi uyarman için mutlak güç sahibi, çok merhametli Allah tarafından indirilmiştir.

    Bakara Suresi
    (2) Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.
    Bakara Suresi
    (5) İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.

    Bakara Suresi
    (53) Hani, doğru yolu tutasınız diye Mûsâ’ya Kitab’ı (Tevrat’ı) ve (yani) Furkan’ı ( Fark ettiriciyi/ Doğruyu yanlıştan ayırt ettiriciyi ) vermiştik.

    Bakara Suresi
    (120) Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.

    Bakara Suresi
    (170) Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?

    Al-i İmran Suresi
    (101) Size Allah’ın âyetleri okunup dururken ve Allah’ın Resûlü de aranızda iken dönüp nasıl inkar edersiniz? Kim Allah’a sımsıkı bağlanırsa, kesinlikle o, doğru yola iletilmiştir.

    Yûnus 108
    De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse, ancak kendisi için gelecektir. Kim de saparsa, o da ancak kendi aleyhine sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil değilim.

    İbrahim 1,2. Elif, Lam, Ra; Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz Kitaptır. Uğrayacakları çetin azabdan dolayı vay kafirlerin haline!

    ————

    Umarım doğru yolun ne olduğu anlaşılmıştır…

  11. Yukarıda verdiğimiz ayet meali ve tefsiri sizin gibilerinin ve mü’minlerin ve Peygamberin yolundan apayrı yol tutanları tehdit ediyor.İşin içinden sıyrılmak için de siz oradamıydınız gibi söylemleri çokça dile getiriyorsunuz.
    Söyleyin bana hanif dostlarınızda Allah’a iman,Peygamberlerin bir kısmına(sadece Kur’an’da ismi geçenler) iman ve ahiret gününe iman hususları dışında görüş birliğine vardığınız bir konu var mı.Kur’an ayetlerinin hepsine inanıyoruz dersen,derim ya ibrahimi(!) bakışlarla iptal ettiğiniz ayetlere ne dersiniz.Buna bir diyeceğiniz var mı?
    O halde bu ayet birçok hususta görüş birliğine varan ve Peyganberlerine itaat eden biz Müslümanlar için geçerlidir.

    DEMİŞSİN:

    “Müminlerin yolu, itikad (inanç) ve amelde müminlerin tuttuğu tevhid yolu ve sağlam dindir ki, Allah’a, Allah’ın Resulü’ne ve ulu’l-emre itaat yoludur.”

    “bu üçlemenize katılmıyorum.Zaten Türkçe anlam hataları da mevcut.”

    Bu bizim söylemimiz değil bir ayettir.Sana ayeti de vereyim:

    NİSA 59:”Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.20 Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.”

    FARKINDA OLMADAN AYETLERE DİL UZATMAYI ÇOK GÖRDÜK BİZ.Sen Türk Dil Kurumu’nun başkanımısın.

    Hanif Dostlarınıza göre ataların dinine uyulmaması gerekirmiş.Mutlaka oryanyantalistlerden ve Hint Kuraniyyün felsefecilerinden nasibini alan bir dine inanmamız gerekiyormuş.Ataların dininin tabirini ancak bir Peygamber kullanabilir.O da Peygamber Efendimiz’dir.
    Hanif dostlarınızın hepsi Peygamber olduğunu iddia eden üçkağıtçı Reşad Halife’den etkilendikleri için böyle bir söylemi ayetlerden alıp Müslümanlara yüklemiş bulunmaktadır.
    Hz Hasan ve Hz.Hüseyin dedeleri olan Hz.Muhammed’in(s.a.s) dinine uydukları için onların ki de
    ataların dini imiş.

    İlk meal kampanyasına destek olanlar bir kere müslüman değiller.Sana isimlerini de vereyim:

    Mason Ömer Rıza Doğrul,İsmail Hakkı Baltacıoğlu,Abdulbaki Gölpınarlı ve daha sonra ZEKİ MEGAMİZ adında bir hristiyan arap ve Cihan Kütüphanesi sahibi ERMENİ MİHRAN EFENDİ maalcilerin öncülüğünü yapmıştır.
    Ayrıca hadislere ilk uydurma damgasını vuranların Peygamberi de oryantalist DR.ALOİS SPRENGER olduğunu sana en üstte vermiş idim.Aslında siz bu gibilerden nasibinizi almışsınız.

    Doğrular zamanla anlaşılır deniyor ya,bu sizin için geçerli değildir.Sizin gibileri doğruları ancak ahirette anlarlar.

  12. Selam Enes…

    Senin söylemin ile ayet bir değil ki… Sen “yol”dan bahsediyorsun ama yoldan bahsederken çarpık anlatıyorsun.. Yolu çizen Allah’tır. Ve Allah, Elçisi Muhammed’e vahyettiği Kur’an ile bize o yolu göstermiştir.

    Şimdi sen öyle bir üçleme yapıyorsun ki Allah’ın yanında Peygamber de, Ulul emir de hüküm koyabilir diyorsun… Ya da ben öyle anlıyorum..

    Ama hayır, öyle değil. Allah’ın dışında hüküm koyucu yok. Ama Allah’tan başka hüküm vericiler var. Bunlar hem Peygamber, hem de ( bizden olan ) ulul emr statütüsünde olanlar. Peki hem Peygamber hem de ( bizden Olan ) ulul emr neye bakarak hüküm vermişlerdir? Allah’ın koyduğu hükümlere bakarak..

    Allah Kur’an’da ne diyor; Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir.”

    Yani “yol” bu; Allah’ın indirdiği ile hükmetmek. İndirdiği ile hükmetmeyenler yoldan çıkmış, yani o yolda olmayan kimselerdir..

    4/105- Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

    5/48- (Ey Muhammed!) Sana da o Kitab’ı (Kur’an’ı) hak, önündeki kitapları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Artık Allah’ın indirdiği ile aralarında hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp ta onların arzularına uyma. Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol koyduk. Eğer Allah dileseydi elbette sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi imtihan etmek için ümmetlere ayırdı. Öyle ise iyiliklerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.

    5/49- Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

  13. Selam Yunus Emre

    Çarpık anlatma yok Yunus kardeşim,belki yanlış anlaşılmıştır.Yüce Allah’a,Kutlu Peygamber’ine ve ü’lül emre itaat etmek lazımdır.Bu ayetlerle sabittir.
    Yolu çizen tabiki Yüce Allah’tır.Yüce Allah Sübhanehu ve Teala,eğer bu yetkiyi Hz.Muhammed Aleyhiselam’a vermişse,Peygamber’in emirlerine uymak,Allah’ın emirlerine aykırı değildir ki.Aksi neden iddia edilsin ki.
    Peygamber Efendimizi(SAV),beşerdir;ama sıradan bir beşer değildir Yüce Allah,O’nu birinci derece muhatap kabul etmiştir.O’na uymamızı istemiştir.Kimse bu gibi ayetleri evirip çevirip te sadece Kur’an ile sınırlandıramaz.Böyle yapıldığı taktirde birçok sapkının tuttuğu yol gibi Peygamber devre dışı bırakılır.
    Hüküm yalnızca Allah’ındır.Ama bu hak söz yanlış anlaşılmış, ilk dönemde Hariciler’in propagandası haline gelmiş ve nihayetinde Hz.Ali(r.anh) gibi birçok Sahabiye karşı çıkmaktan geri kalmamışlardı.Hz.Ali mü’minlerin Emiri değil miydi.Her durumda Hz.Peygamber(SAV) yanında bulunmamış mıydı.Müslümanların ilkiydi.Dinini diyanetlerini bunların en iyisinden de iyi bilirlerdi.O halde niçin bu kutlu sahabilere karşı çıkılsın ki.

    Dinimize göre bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi sadece Allah’ındır. Peygamberimiz de dâhil hiçbir peygamber ve hiç bir insanın helâl kılma, haram kılma; helâli haram, haramı helâl yapma yetkisi yoktur. Bu gerçek, birçok âyet-i kerimede açıklanmıştır. Meselâ şu âyetlerde, müşriklerin kendilerine göre bâzı şeyleri haram saymaları şiddetle reddedilmiştir:

    “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı giyecekler ile hoş ve temiz rızıkları kim haram etti?” (1) “Müşrikler kendi akıllarınca, ‘Şu hayvanlar ve şu ekinler haramdır; dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Bir kısım; hayvanların da sırtı yüke haram kılınmıştır’ derler. Kestikleri hayvanların üzerine de Allah’ın adını zikretmezler. Bütün bunlar Allah adına uydurdukları iftiralardır. Allah da onları uydurdukları şey sebebiyle cezalandıracaktır. Bir de, ‘Şu hayvanların karnındaki yavrular erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır’ derler…”

    Bir sonraki âyette de; Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri, Allah adına iftira ederek haram sayanların kesin olarak ziyanda oldukları bildirilmiştir. (2)

    “De ki: Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl mi kıldınız?”

    Peygamberimiz de bir hadislerinde, kendisinin helâli haram, haramı helâl kılma yetkisine sahip olmadığını bildirmiştir. (3)

    Bununla beraber, peygamberler ve Peygamberimiz Allah’ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle buyurulur:

    “O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar.” (4)

    Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden değil, Allah’ın emrine dayanaraktır.

    Peygamberimiz de (s.a.v.) Allah’ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram kılabileceğini şöyle bildirmiştir:

    “Bana Kur’ân ve bir o kadarı [sünnet] daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, ‘Size Kur’ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (5)

    Bunun içindir ki, Kur’ân’da haram kılınmadığı halde, Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh edilemeyeceğidir. (6)

    Evet, “Hüküm Allah’ındır” demek, Allah’ın emri ve vahyi ile peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel değildir. Ve Resûlullah (s.a.v.) Allah’ın emri üzerine Kur’ân’da yer almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir.

    Allah’ü Teala bir ayette mealen:
    (Ey Resulüm sana indirdiğim Kur’anı insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [7]
    Demek ki açıklanması gerekiyor ki böyle buyuruluyor.Yani Kur’an açıklanmasaydı,açıklamasız olarak indirilseydi birçok konuda ihtilafa düşerdik.Kur’an’ın en iyi müffesiri şüphesiz Hz.Muhammed aleyhiselam’dır.Çünkü birinci derece vahye muhatap olan yine O’dur.Vahye uymak

    1- A’raf, 32.

    2- En’am, 138-139-140.

    3- Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 95-96.

    4- A’raf, 157.

    5- Ebu Davud, Sünen, 5.

    6- Buhari, Müslim

    7-Nahl,44.

  14. Selam Enes..

    Çarpıt bakalım ayetleri nereye kadar çarpıtabilirsin? Bir paragrafta Allah dışında kimsenin helal ve haram belirleme yetkisi yoktur diyorsun, diğer paragrafta var diyorsun, bir hadis veriyorsun, sonra o hadisle çelişen başka bir hadis veriyorsun, sonra Allah dışında hüküm koyucu yoktur deyip, sonra da “Hüküm Allah’ındır” demenin Peygamberin hüküm koymasına engel olmadığını söylüyorsun, yapma Enes yapma kendinle çelişiyorsun ve bunu göremiyorsun..

    Ben burada Allah’a, Peygambere ve bizden olan Ulul Emre itaat edilmemesi gerekir gibi birşey söyledim mi?

    Bak kardeşim. Allah Kur’an ile hüküm koymuştur, hükmünü tamamlamıştır. Siz şimdi Peygamberi alet ederek ve ayetleri çarpıtarak Allah’ın Kur’an’da koyduğu hükümlerin, sınırların dışına çıkamazsınız. Ama bakıyoruz ne sınır kalmış ne hudud. Haramlar helaller Peygambere atfedilerek havalarda uçuyor. Kur’an dışında nice hükümler veriliyor ve böylece kelleler, eller kesiliyor, zina edenler asılıyor, taşlanıyor ve daha nice Allah’ın indirdiği hükümler dışında hükümler icat ediliyor..

    Yani Allah’ın kelimeleri tükenmiş, Kur’an’ı yazacak mürekkep kalmamış da Peygamber hadisleriyle tamamlamış öyle mi?

    “Beyan etmek” ile “tefsir” etmek bir değil ki kardeşim.. Manaları aynı olsa birinden birine gerek kalmazdı.. Kur’an ayetlerini tefsir eden Allah, Beyyine ( açık ) olan ayetleri gizlemeyip, saklamayıp, içinde tutmayıp beyan eden ( açıklayan ) Elçisi…

    Ekmek yemediğiniz çok belli oluyor, sonra da harici hurici diye tarihten gazel okuyorsunuz.. Gazel okumayı bırakın da biraz Kur’an okuyun..

    Mümkünse şeytandan arınmış olarak..

  15. Ve ayrıyetten Allah’ın Elçisi Muhammed’e vahyettiği ve Elçisinin de bizlere tebliğ ettiği Kur’an’ı tek başına referans almak nasıl olur da Peygamberi dışlamak olur, bize bir açıklayıverin bir zahmet..

  16. Selam Enes..

    Hayır. Cevabı ben sizden istiyorum. Başkalarının anlattığı zırvalar benim istediğim cevabı vermiyor.. O cevabı siz verin!

    Soruyu tekrar soruyum;

    Nasıl olur da Allah’ın Elçisi Muhammed’e vahyettiği ve Elçinin de insanlara tebliğ etmiş olduğu Kur’an’a uymak, Elçiyi dışlamak olur?

  17. yunus emre ; senin demek istediğin Kur’an yeter hadislere gerek yoktur. Kur’an yeterse Peygamber (saa)’in gönderilmesindeki amaç sadece Kur’an’ın gelişimini tamamlamak mıdır? yani Peygamber(saa) görevi sadece gelen vahiyleri okumak mıdır? sizler ayetlerin ne için ,hangi konu için indirildiğini biliyor musunuz? siz neye dayandırarak Kur’an’ı açıklıyosunuz? basit bi soru sorayım.

    ‘Adem Rabbinden bir takım kelimeler aldı ve tövbe etti.’ Acaba Hz. Adem’in Allah(cc) aldığı kelimeleri bana söyleyebilirmisin? bakalım neye göre cevap veriyorsun.

    bide yukarıdaki yazıda şu dikkatimi çekti.hayri kırbaşoğlu Peygamber(saa)’den gelen hadisleri (doğruluğundan bahsetmiyorum) kabul etmiyor, bu ayetlere karşılık gelen Aişe nin hadislerini kabul ediyor. bu nasıl bi tezattır. Aişe Peygamber(saa)’den dahamı çok biliyordu -haşa-

    zati bu adamları kim prof yapıyosa, önüne gelen prof. , yok Kur’an mealcisi.

    Allah(cc) Kıyamet Suresinde buyuruyorki: ‘ 17. Şüphesiz onu, toplamak ve onu okutmak bize aittir.
    18. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et.
    19. Sonra şüphen olmasınki, onu açıklamak da bize aittir.’

    eğer onu açıklamak Allah(cc) ait ise size Allah’tan vahiy mi geliyoda bizlerin haberi yok.

  18. Selam Esger..

    Önce ilk sorundan başlayım..

    ” ‘Adem Rabbinden bir takım kelimeler aldı ve tövbe etti.’ Acaba Hz. Adem’in Allah(cc) aldığı kelimeleri bana söyleyebilirmisin? bakalım neye göre cevap veriyorsun. ”

    Allah Kur’an’da o kelimelerin ne olduğunu söylemediyse ben niye söyleyeyim?

    Allah Adem’e bir takım kelimeler verirken ben orada değildim. Bir de Allah’ın Kur’an’da bize anlatmadıkları hakkında gaybı taşlayacak ve Kehf Suresinde de bahsedildiği gibi Ashab-ı Kehf’in kaç kişi oldukları, ne kadar kaldıkları hakkında tartıştıkları ve atıp tuttukları gibi yapacak da değilim..

    İkinci sorun;
    “eğer onu açıklamak Allah(cc) ait ise size Allah’tan vahiy mi geliyoda bizlerin haberi yok.”

    Ben açıklama yapmıyorum, ayette ne anlatılıyorsa onu söylüyorum. Ayete olmadık anlamlar vermiyor, olmadık anlamlar katıştırmıyorum.. Kim böyle benim gibi yapıyorsa da başımın üstünde yeri var…

    Selametle..

  19. selam yunus

    en basit yolla kaçmışsın da buna çocuklar bile güler.Peygamber(saa) bunu açıklıyo ve belirtiyo. Allah(cc) katında önemli kelimeler ki, Alla(cc) in kabulü söz konusu. Bunları Allah(cc) söylemiyor demen yanlıştır. çünkü Kur’an’da hiç bir şeyi gizli bırakmamıştır. Peygamber(saa) yoluyla insanlara tebliğ etmiştir.

    ‘Ben açıklama yapmıyorum, ayette ne anlatılıyorsa onu söylüyorum. Ayete olmadık anlamlar vermiyor, olmadık anlamlar katıştırmıyorum..’

    demişsin. Kur’an’da nasıl namaz kılınacağı yazıyor mu? hangi namazın kaç rekattan oluştuğu yazıyor mu? bunları neye göre yapıyoruz o zaman?

    Kur’an’ı her kim ben kendim alarım diyorsa sapkın yoldadır.Kur’an’ı kimse öğretmeni olmadan anlayamaz. ki yukardaki yazıda yazdığım Kıyamet suresi 19. ayet Allah(cc) Kur’an’ı açıklamanın kendisine ait olduğunu söylüyorsa, bu Kur’an’a öğretmenlik yapmak normal bir beşerin işi olmasa gerek. Kur’an’ın öğretmenleri de bellidir.

  20. Selam Yunus
    Peygamberimizin (Sallallahü Aleyhi Vesselem) bir şeyi helal ve haram kılma yetkisi yine Yüce Allah’ın emir ve yetkisine dayanmaktadır.

    “O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar.” (A’RAF 157)

    (Resulümün verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]

    Yüce Allah,Kur’an’da durumu bu şekilde vurguladığına göre,Peygamberin(SAV) hüküm bildirme yetkisi yine Allah’ın hükmüne dayanmaktadır.
    ÇELİŞKİ BUNUN HANGİ TARAFINDA?Niçin Peygamber’e(SAV) hüküm verilme yetkisinden korkuyorsunuz.Peygamber’e(sav),yüce Allah ruhsat veriyor niçin birtürlü kabullenemiyorsunuz.

    Yüce Allah; “Peygamber güzel şeyleri helal,habis olanları haram kılar”,”Resul size ne verdiyse onu alın yasak ettiğinden de sakının” buyurduğu halde niçin bu ayetleri ve daha birçok ayeti görmemezlikten geliyorsunuz ve hükümlerini belli bir zamana mal ediyorsunuz.Yüce Allah’ın Kur’an’da açık haram ettiklerine herkes haram der.Peygamber’in yüce vazifesini bu kadarıyla sınırlandıranlar Peygamberlik vazifesini hiçe sayan sahtekarlardır.

    Bu gibileri sözüm onlara peygamber telakisiymişler.Bu çarpıtmalardan sonra sahtekarlar asla doğru Peygamber telakisi içinde olamazlar.
    Peygamberin yasak ettiklerini yaparsak Allah’a isyan etmiş olmaz mıyız? Resule itaat Allah’a itaat değil mi? Yoksa bu âyetleri inkâr mı ediyorsunuz?
    Hadislere karşı gelmek Resule karşı gelmek değil mi?
    Allah’ü Teala hükmünü Kur’an ile belirlemişse bu vb ayetler Kur’an’dan değil mi?
    Hükmü açık olan bu ayetleri görmemezlikten gelip çarpıtanlar sahtekarların daniskasıdırlar.

    Biz de Kur’an’dan Peygamber kadar anlayabiliriz diyen siz değil miydiniz.Yalan mı?

    “Sana, insanlara indirileni açıklayasın diye bu zikri indirdik.”[NAHL 44]

    “Sana kitabı, ancak ayrılığa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için ve iman eden bir topluma doğru yolu gösterici ve rahmet olarak indirdik.”[NAHL 64]

    Bu ayet meallerine rağmen.Aynı daniskalığı sergilediniz,hem de Kur’an adamı(!) gibi sıfatlarınız altında.

    “Size,ayetlerimizi okuyacak,sizi her kötülükten arıtacak,size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek olan aranıza,bir resul gönderdik.”[BAKARA 151]

    Ayet mealinden kastedilen “hikmet” kelimesi “Kitap”tan ayrı zikredilmiş.Burda kastedilen “hikmet” birçok müfessirin ortak görüşüne göre “sünnet”tir.O halde vurgulanan “hikmet” Kur’an’ın mücmelini tafsil,genelini tahsis,mutlakını takyid edecek olan bir ilmin Hz.Peygamber’e(s.a.v) verilmiş olmasıdır.Buna göre bu ve [A’RAF 157] ayet meali;

    “Bana Kur’ân ve bir o kadarı [sünnet] daha verildi.Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, ‘Size Kur’ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.”[Ebu Davut,Sünen]

    Hadisiyle niçin çelişsin ki.Ayet mealinde,Peygambere(S.a.v) hikmetin verildiğine değinilmiyor mu?Resulullah’ın helal ve haram kılma yetkisinin bulunduğu belirtilmiyor mu?Çelişki bunun neresinde.Çelişki sizin kafanızda. Çelişki kıblenizde, kıbleniz yanlış!

    Peygamber’e “Aleyhi Selatü Vesselam” itaatin belli bir zaman dilimine ait olmadığı aşağıda verilen ayet meallerinden de açıkça görülecektir.

    “(Ey Muhammed) seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”[ENBİYA 107]

    “Andolsun, Allah’ın Resülünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel örnekler vardır.”[AHZAB 21]

    “Alemlere bir uyarıcı olsun diye kuluna Furkan’ı indiren Allah’ın (c.c.) şanı yücedir.”[FURKAN 25]

    Bu ayet, Kuran’ın ve ilk muhatabı Allah Rasul’ünün (s.a.v.) belli bir zaman, coğrafya ve milletle sınırlı olmadığı bilakis onunla aynı asrı paylaşanlar dahil kıyamete kadar gelecek bütün insanları kapsadığı yani tarih üstü olduğu gerçeğini ifade etmektedir.

    O (Kur’an), bütün alemler için ancak bir uyarıdır.[ENAM 6] Yani sadece indiği o ilk toplumu değil kıyamete kadar gelecek bütün milletleri irşat etmek de onun uhdesindedir. Davet zaman ve mekanla sınırlı değildir.

    Tabi sünnete delil olarak gösterdiğimiz onca ayeti Kur’an’dan sayarsanIZ ne demek istendiğini anlarsınız.Eğer Kur’an-ı Kerim’den hesaba çekilecekseniz,sünnet-i seniye’ye delil olarak gösterdiğimiz onca ayetten de hesaba çekileceğinizi unutmayın.Kur’an’ı referans alacaksanız bu ayetlerden ne demek istendiğini de referans almanız lazımdır,değil mi?Eğer bu vb ayetlerin hükümlerini almasanız Allah’ın bildirdiklerine itaat etmez,Allah ile Resullünün arasını ayırıp Resullü(salallahu Aleyhi Vesselem) dışlarsınız.Böyle yapanların durumu bellidir.

    Ne demek istendiği anlaşılmıştır herhalde…

  21. Selam..

    Tamam kardeşim siz bildiğiniz gibi inanın. Kur’an’ı da bize bırakın.. Ben askere gidiyorum, sizle de uğraşacak değilim..

    Byeee…

  22. Selam Yunus
    İyi yolculuklar kardeşim.
    Siz de doğru gördüğünüz yola devam edin.
    Kim olursa olsun,her insanın inançlarına saygı göstermeliyiz.Başkalarını doğruya yönlendireceksek önce üzerinde bulunduğumuz yolun nerelere vardırılmak istendiğine bakmalıyız diye düşünüyorum.
    Kur’an kimsenin felsefi görüşlerinin tekelinde değildir.

    Sağlıcakla Kalın.
    Allah’a emanet olunuz…

  23. Üstad Hayri KIRBAŞOĞLU gerçekten samimi bir alim. Yukarıda hadis ile ilgilide anlatıkları tümüyle gerçek ve kişi konunun uzmanı.
    Ancak, dinlerini uydurma rivayetlere göre ayarlayanlar bu dinlerini kaybedecekleri için KIRBAŞOĞLU hocanın anlattıklarını kabule yanaşmayıp karanlıklarında yarasa gibi yaşamaya devam edeceklerdir elbette.

  24. Sayın hocam,İsa’nın geri inişi ile ilgili olarak,yazılarınızı okudum ve size aynen katıldığımı bildiririm.Ayrıca size çok teşekkür ederim.Fakat reddetmenin mantığının dışında ilmen çok daha fazlasını bilmek istiyorsanız bu konuyla ilgili olarak yazmış olduğum Kuran’ı-Kerim ve İncil’de”Dabbetü’l-Arz ve Mesih İsa” Kitap’ı okumanızı tavsiye ederim. Cevabınızı bekliyorum saygılarımla.

  25. Sayın Prof.Dr. Hayri Kırbaş Hocamızın tespit ve tahlillerine katılıyor, kendisini tebrik ediyorum. Asıl sorun rivayetle bize intikal eden bir bilginin gerçekten peygamberimize ait olup olmadığıdır. Eğer bir rivayet gerçekten peygamberimize ait ise bize düşen de onu kabul edip, ona göre amel etmektir. Zaten peygamberimize ait olan bir söz veya eylem Kuran’a aykırı olamayacağından, bize intikal eden rivayetin öncelikle Kuran ile kontrol edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle sahih olduğu bildirilmiş olsa bile, rivayette belirtilen ana konunun-temanın Kuran’a, evrensel doğrulara, akla ve bilime uygunluğuna bakmak gerekmektedir. Zaten Kuran da Allah (C.C)bize aklımızı kullanmamızı emretmektedir. Saygılar selamlar

  26. enes 10 sene içinde öle bir sünnet eleştirisi yazcaki inş. lakin 10 sene bekle sen tamammı kardeşim unutma adım ümit aksoy çalışmalarıma şimdiden başladım

    sadece şu kadarını sölim sana sünneti vahy kategorisine sokarsan

    vahy ayet kur’an üçlemesindeki iltişamı yok edersiniz

    vahy gizli bilgi ayet vahyin açıklanması alamet olması mucize olması muhattabını aciz bırakması kur’an ise bu sürecin bir kitab haline getirilmesidir islam alemindeki hadis yazımlarının resulün öülümünden 150-200 sene sonra yazıldığı aşikardır.

    sadece kuranın anlam hadise yeter doplanan dağıtılan mademki sünnet kuran neden kur’an gibi toplatılmadı zamanında ama resul zamanında dillerinizden düşürmediğiniz güçlü kudretli hz.ömer çıkarsaydı ya hadisleri neden çıkartmadı bir sorgulayın isterseniz ömerin halkdan korkusu mu vardır yoksa halkın mı ömerden korkusu vardır?

    selam ve sevgi ile

  27. selam sevgili enes ve esger kardeslerim sizlere once tesekkur ederim. gorudugunuz gibi cikis yolu bulamayinca askere gidiyom diye eyvallah etmis.hem acikliyo hem yasiyo hemde ben aciklamiyorum anlamaya calisiyorum felan gibi komik komik aciklamalar yapmis.site bunlarin komedi yazilariyla dolu.bunlarin akli bulanmis kardeslerim ne derseniz diyin nasil ispatlarsaniz ispatlayin nefislerine yenik dusmusler.allah uyandirsin baska bise diyilmez.yunus kardes sanada hayirli teskereler allah yar ve yardimcin olsun dogru yola iletsin .

  28. Merhaba Mustafa kardeşim
    Hasasiyetiniz için teşekkür ederim saygı değer kardeşim.Sünnetin hükmü ayetlerle sabittir.Bu ayetlerden mesela;”Bir konuda ihtilafa düştüğünüzde onu Allah’a ve Resulüne arz edin.” ayet meali vardır.Allah’a arz etmek Kur’an’a arz etmektir.Resulullah’a(s.a.s) arz etmek ise O’nun zamanında bizzat Kendisine götürmek vefatından sonra sünnetine yani ayetleri nasıl yorumladıklarına arz etmektir.Bu ayetin hükmü evrenseldir.Onca ayette rağmen düşüncelerinde bu kadar ısrar etmeleri tek deyişle Kur’ana hakarettir.Bunun gibi daha onlarca ayet meali vardır.Bu sitede uzun süre yazdım.Anladım ki belli bir noktadan sonra insanlara birşeyler anlatamıyorsun.Artık yazmamaya karar verdim.
    ALLAH yolunu açık etsin kardeşim.
    Selam ve dua ile…

  29. Sayın Prof.Dr. Hayri Kırbaş Hocamızın habertürkte ki 20.10.2010 tarihli yayınını izledim.zengin müslümanlar konulu programdaki tüm görüş ve düşüncelerine katılıyorum.Kendisinin bu tespitini yerinde ve gerekli buluyorum. fakat kendisine ulaşama dım sitenizde yazmaya karar verdim. kendisine çok çok saygı ve selam ederim iletirseniz.sevinirim

  30. KUR’AN VE SÜNNET
    KURAN VE SÜNNET ANLAYIŞI
    Kur’an ve sünnet anlayışı tarih boyunca insanların kafalarını kurcalamış,ve yanlış algılama nedeniyle de tevhit dininin bozulmasına yol açmıştır. Ve bu sebeple de bir olan o din yüzlerce binlerce tarikat mezhep,meşreplere ayrılmıştır. Allah Bir tane olduğuna göre Emir komuta da o bir tane Allah a aittir. Şimdi bunları ayrı ayrı izah ederek Allah’ın Tanımladığı dini yerine oturtturmaya çalışalım
    KUR’AN
    Allah’ın İnsan oğlunun Var oluşu ile İnsanlar içerisinden duyarlı olanlardan peygamber olarak seçtiği ardı ardına dizilen elçilerle İnsanların nerde ne yapması gerektiğini en güzel bir biçimde tasarlanmış hayat projesinin adıdır.Allah bir taraftan kainatı yaratmış. Kainata bir yasa koymuş , bir taraftan da. Peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu vahiylerle bu Kainatın, esrarını genelleme ile bildirerek, halife olan adem oğluna, yorumlamasını istemiştir. İnsan oğlunun var oluşunun yeni yürümeye başladığı, dönemlerinde helal ve haramları peygamberlik aracılığı ile bildirirken. Kendi dinini tamamlayarak peygamberlik hayatını da noktalayıp. Hayatlarında kılavuz olacak olan her örnekten ,bir örnek verdiği,, hiçbir eksiğin bırakılmadığı insanların elleriyle koruttuğu bir kitapla yeni bir döneme girilmiştir. Artık bir daha Allah’tan peygamber gelmeyecek.
    33/40- “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.
    Allah bu Kainat kitabını yazarken hem kendi içerisindeki çelişkisizliği,hem de göndermiş olduğu vahiylerin çelişkisizliğini halife olarak yaratılan insanın yakalayıp.fıtratına uygun olarak inanıp yaşamasını istemiştir. Allah katında makbul olan dinin o olduğunu ve düşünen ve aklı olup da kullananların mutlaka o dini bulabileceklerini vurgulamıştı.
    30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Bütün insanları Allah böyle bir dine yönlendirmek istemiştir. Örnek olarak da Hazreti İbrahim i göstererek Çevresi hep putlara taparlarken o yerlerin ve göklerin yaratılışının sırlarını keşfederek çevresinde bulunan insanların düştüğü yanılgıyı kavrayıp ben sizin taptığınız putlara tapmam diyerek kimliğini ortaya koymuştur.
    6/74- Hani İbrahim, babası Azer’e (şöyle) demişti: “Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.”
    6/75- Böylece İbrahim’e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
    6/76- Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu benim Rabbimdir.” Fakat (yıldız) kayboluverince: “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti.
    6/77- Ardından Ay’ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: “Bu benim Rabbim” demiş, fakat o da kayboluverince: “Andolsun” demişti, “Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.”
    6/78- Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: “İşte bu benim Rabbim, bu en büyük” demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.”
    /679- “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”
    İşte Hz. İbrahim peygamberdeki bu haslet insanların hepsinde vardır.düşünerek yapmış olduğu her iş olumsuzluklar tekrar gözden geçirilerek. Israrla üzerinde durulduğunda olumsuzlukların bir bir çözüldüğü görülecektir. Soruyorum düşünüp de tevhid dinini yakalayamayan insanların hangisi tatmin oluyor. Çelişkiler içerisinde olan din akleden ve düşünenleri rahatsız eder durur ve doğruyu buluncaya kadar.aramaya devam eder.
    2/144- Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
    Düşünen ve akleden nereye gideceğini bilmeyen ve Allah’ın yol göstericiliğine inanan birisi seyirci kalmaz. hemen onunla diyaloga geçer. İşte Allah ın dua eden birisinin duasına icap etmesinin anlamı budur. Dua Kişilerin istedikleri yöndeki arzularının fiiliyatıyla buluşmasının adıdır. Bahçesini sulamak isteyen bir adamın Allah’a duası Allah’tan yağmur istemesi değil.Allah ın yeryüzünde verdiği sularla sulamak için yönelmesidir. Doğru bir dinin duası da Allah’ım beni doğru yola götür dediği zaman o tarafa yönelmesidir.
    İşte Hz. İbrahim peygamberin İnandığı ve yaşadığı hayatın adı mesci-di haram yani haramlardan uzaklaştırılmış örnek bir yaşam biçiminin sembolize edildiği yerdir. Allah son peygambere böyle bir dinin örnekliğini vererek oraya yönlendireceğini bildiriyor.
    İşte Peygamberlerdeki temel özellik vahiylerin kontrolünde yol Almalarıdır.Hiç bir peygamber kendi keyfine göre hareket edemez. O Allah’ın tabiri caiz ise kumandasıdır Şimdi Peygamberin emirleri ve yaşadığı hayatı anlamındaki sünnet anlayışını kuran ile ölçerek değerlendirmeye çalışalım.
    SÜNNET KAVRAMI
    Allah’ın Göndermiş olduğu vahiylerin O çağda bulunan şartlarda olan teknoloji ile yaşanmasının bir peygamber örnekliğinde pratik hayata götürülmesidir.Hiç Bir peygamber vahyin dışına çıkamaz, ve vahyin dışında bir şey söyleyemez. Onların Yaşadıkları Hayat Kur’an’ın o toplum ve şartlarda Allah ın emirlerinin örnek verilerek yaşamasıdır. Yani Sünnet Eğer peygamberin söyledikleri ve yaptıkları anlamında kullanıyorlarsa Söylediği Kur’an ve yaşadığı ise Kur’an ın emirlerinin o çağa ait bölümüdür
    69/44Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
    69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
    69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
    Bilindiği gibi kültür ve medeniyet. Teknoloji gün değil, ay değil,yıl değil, asır değil , Saat ve dakikada bile değişmektedir. Bir öncekine göre daha güzeli daha iyisi oluşmaktadır.
    İnsan yaşamında kültürler.devamlı gelişmekte. Çağlar ilerledikçe. Eşyanın sırları çözülmekte, çözüldükçe de yaşam değişmekte ve kolaylaşmaktadır. Ama Tevhit esasları hiçbir peygamber de farklı değildir Allah’ın birine helal ettiğini diğerlerine de helal birine haram ettiğini diğerlerine de haram etmiştir.
    16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    İnanç be ibadet esaslarında değişme olmadan devam edip gelmiştir. Ama ilk insanlar. yaratıldığı zaman kültür sıfır idi ilk insan topluluğu hayatlarını sürdürebilmek için,Allah’ın Yarattığı tabiata yönelerek deneme yanılma yoluyla kedi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Yemek istediklerinde kendileri için hazırlanmış elverişli bir ortamda meyvelerden sebzelerden hayvanlardan bulup yiyerek hayatlarını idame ettirirken. Bir taraftan da üzerlerini yaprak ve otlarla örtmeye çalışıyorlardı.
    7/22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?”
    İlk insanlar yaşadıkları Hayat içerisinde bir kültür edinerek kendilerinden sonra gelecek olanlara yaşadıkları kültürü, miras olarak devretmişlerdir. Onlarda o kültürler üzerine bir kültür ekleyerek kendilerinden sonra kilere daha güzel bir hayat bırakmışladır. bu olay bu güne kadar devam edip gelmiş ve devam edecektir..ta… eşyanın esrarı çözülüp insanoğlunun ömrünün bitişine kadar
    Bunu somutlaştırarak anlatacak olursak, İlk insanlar doğdukları zaman çırılçıplak idi, ilk olarak doğada bulabildiklerini iklim şartlarına göre, Ağaç yaprakları ve otlarla örtünüyorlardı. Gün Gelmiş Hayvan derileriyle örtünmeyi keşfederek onlarla örtünmüşler. Gün Gelmiş Hayvan kıllarını eğirerek kendilerine elbiseler yaparak örtmeye başlamışlar. Gün gelmiş onların yerlerini dokuma tezgahları ve fabrikalar keşfederek daha modern elbiseler imal edip giyinmişlerdir. Bu Örtünüş biçimini Allah ın gönderdiği peygamberlerle. Ve kitaplarla da tarif edilerek, örtünmesi gereken yerler..tarif edilmiştir.
    Aynen onun gibi, Orijinal olan kitapla korunmuş olan vahiy çerçeve olarak peygamberlerin kitapla hayatlarını bütünleştirdikleri gibi, Günün koşullarında, Allah’tan gelen hangi bir emirin, hangi malzemelerle, ve aletlerle, nasıl yapılacağının örneğini pratik hayatta örnek olarak bizzat göstermiştir. Devlet başkanlarının da üfürüldükçe genişleyen balonun çevresini taşmadan, global kültürde,yerini alması sünnetlerdendir. Bunu Bir ayetle biraz daha genişletmeye çalışalım.
    8/60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”
    Dikkat edilirse, Kur’an da bahsedilen( kuvvet ve besili atlar,) ifadesi sözü edilmektedir. Buradaki hitap devlet başkanı ve ona tabi olanlaradır. Günün Şartlarına göre değişken bir emirdir. Yani Kültür ve medeniyet ilerledikçe, bir önceki kültürün yerini bir sonraki daha da güzelleşerek, yerini alacaktır
    Peygamberimiz döneminde, O Günün şartlarında, savaş aracı olarak, en önde geleni besili atlar imiş.ki, düşman güçleri onlarla püskürtülüyormuş. Ama şimdi savaş aracı olarak sünnet diye at beslemeye kalkışılırsa, Hem gülünç olur. Hem de bu yanlışlığın bedelini öldürülmek ve köleleştirilmekle öderiz. Rahmetli babam sağ iken Köyde,Evin yük taşıma ihtiyaçlarını, At ile temin ediyorduk, O Dönemlerde Traktörler cipler arabalar daha yeni yeni kullanılmaya başlamış idi Bazı traktör alanlar da ücretle yüklerimizi taşıyorlardı. Ona Verdiğimiz ücret ile at beslediğimiz ücreti hesapladığımız zaman, Traktöre kira olarak verilen ücret yem samana verilen ücrete göre çok komik kalıyordu. Ben Dedim ki Baba Bu Atı Satalım bize masraflı geliyor. Biz Her işimizi arabalarla yapıyoruz at bomboş yem yiyecekten başka yük getirmiyor. En Sonunda Babam bunu iki sene bekledikten sonra anlayabildi. Ve atı sattık. Aynen onun gibi ayette değişiklik kavramı Çağlar üstü bir kavram ifade etmektedir. Balonun içerisine hava üfürüldükçe, büyüyen balonun içerisinde yer almaya devam etmektedir. Asıl Sünnet olan Yirmi birinci asrın şu anda muhtaç olduğu teknoloji ne ise önemli olanı onu hazırlamaktır.
    İşte Kur’an’ın anlaşılmasını engelleyen zihniyet bu zihniyettir. Şeytan İslam toplumunun sağ tarafından yaklaşarak Hadis kılığına bürünerek, sünnet diye peygamber misyonuna yakışmayan, ve söz ve davranış biçimleriyle uyuşmayan, zihniyeti getirmişler. Peygamberin sünneti diye lanse etmişlerdir.
    Yine güncel bir örnekle söylediklerimizi daha da pekiştirmeye çalışalım. Hiç Laboratuar kelimesinin duyulmadığı bir zamanda,, Suyun Temiz olup olmadığının bilinmesi O Günün şartlarına göre anlaşılmaya çalışılıyordu. Saman çöpünün götürüp götürememesi suyun temiz olup olmamasının bir ölçüsü idi, Veya kuyudaki bir suya düşen ölü bir hayvanın çeşidine ve büyüklüğüne göre kuyudan ne kadar teneke ve kova su çekileceği tartışılıp duruluyordu..
    Şimdi Allah İnsanlar aracılığı ile teknolojiyi geliştirdi suyun temiz olup olmadığı birkaç damla suyu laboratuara götürüp tahlil neticesinde belli olmaktadır.
    İşte Günümüzde peygamber olsa, Suyun temiz olup olmadığını saman çöpünün, götürüp götürmediği ile değil laboratuarla inceletir öyle karar verirdi.
    3/159- Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
    Devlet başkanının yapacağı da odur. Eğer peygamber olayının bitişiyle beraber. İnsanlık yolunu kaybedecekse, elinde bir kılavuz yoksa haksızlık olur ve imtihan adaletsiz bir ortamda yapılmış olurdu
    Halbuki öyle değil, Kuranın yol göstericiliği altında, Müspet bilimlerin gelişmesiyle,İnsanlara faydalı ve zararlı olanlar tespit edilerek,Haram ve helaller ortaya konmalıdır. Onların vermiş oldukları kararlar devlet başkanlarının uyacağı kararlardır.
    Daha öncede bu konuda vermiş olduğum bilgilerde olduğu gibi Peygamber tıp alanında uzman değilse tıp ile bilgileri tıp uzmanlarından alıyordu, bu Tabi ki vahiy bilgisinin dışında olursa.
    10/94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma
    21/7- Biz senden önce de kendilerine vahiy ettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
    Zikir ehli bir şeyin uzmanı bilgi sahibi kişilerdir Peygambere gönderilen vahiyler Eşyanın yapısında zikir ehlinin bulduğu bulgularla çatışmaz. Kuran Herhangi bir konuda bir şey söylemişse o konu ile ilgili bilime eğer ulaşabilmişse Çelişkiye düşmez. Bakınız İlim ve teknolojinin ulaşamadığı dönemlerde Gök Yüzü ile ilgili bilgiler. Bu gün çözülüp ortaya çıkınca Kur’an ın söylediklerinin doğruluğunu görenlerin imanları daha da artmaktadır..
    36/37- Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
    36/38- Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
    36/39- Ay’a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
    36/40- Ne Güneş’in Ay’a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler
    Dikkat edilirse Kur’an’ın yirmi üç yıllık dönemi içerisinde, Zaman ve şartlara göre değişme ve gelişme olmuştur. Müslümanların kesin bir zafer kazanıncaya kadar, esir alınmasını yasaklayan ayet olduğu gibi Müslümanlar kesin zafer kazandıktan sonra esir alınmasını emretmiştir.
    8/67- Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir
    Görüldüğü gibi peygambere yön veren vahiydir, Nerde nasıl davranacağını Allah bildiriyor. Bakınız şartlar değişince aynı esir alma konusunda bunun tamamen tersini söylüyor
    8/70- Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
    İşte sünnet de Kur’an’da, Farzda Kur’an da dır. Allah ile peygamberi ayır maya kalkmak, peygamber kavramını kavrayamamak demektir.
    Allah Kur’an da Müslümanların zayıf olduğu zamanlarda esir almayın güçlü olduğunuz zaman esir alın diyor. bir peygamber kalkıp da esiri zayıf olduğunda alıp güçlü olduğunda almayabilir mi? Eğer bir peygamber öyle davranmış olsa Allah onu peygamberlikten azleder,
    Ben Çocuklara şöyle bir soru soruyordum. Allah bir emir verse, Peygamber de bir emir verse ikisi çelişkiye düşse hangisi doğru olur dediğim zaman Kafası çalışanlar veya peygamber kavramını bilenler Allah ile peygamberin verdiği emirler çelişmez diyor. Doğru olanı da odur. Peygamberler Allah’tan gelen emirleri Bir örnek olarak yaşar ve söyler. Diğer onu takip eden Müslümanlar bulunmuş olduğu dönemde onun yaptığı gibi yaparlar.
    Kurandaki Bütün emirler peygambere ait olan dönemde yapılması gereken emirleri bizzat kendisi yapar diğerlerini de kendinden sonra gelecek olan elçilere bırakırlar.
    Her Müslüman olan şunu iyi bilmelidir ki Peygamberlik hayatı devam etmiş olsaydı, ki devam etmeyecek, Eksiksiz ve her örnekten bir örnek verilen Kuran dururken, Bir olay karşısında ne yapardı.? Sorusuna cevap bulabiliyorsak, problemi çözmüşüz demektir. Kur’an’ı Çelişkisiz bir anlayışla kavrayıp, Önüne çıkan problemleri onun örnekliğinde çözülmesi gerekmektedir. Veya bunu Kendilerinde bir ilim haline getiremeyenler, Aklını Kullanarak O Konu İle ilgili uzman olanlara danışarak Akıl Ve takvadan gelen sese uyduğu zaman doğru olan bir davranış şeklini yakalar kanaatindeyim.
    Şu Bir gerçek ki herkes her konuda uzman olamaz. Her bilgi sahibin üstünde bir bilgi sahibi vardır.

    12/76- Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır
    Hiç Olmazsa her Müslüman kendi yaşamında helal ve haramları bilip öğrenmesi gerekmektedir.uğraş verdiği hayat ile ilgili. Ticaret ile uğraşan birinin o konu ile ilgili bilgileri,öğrenerek,ticaret hayatında haram ve helal ölçüleri içerisinde mesleğini icra etmesi gerekmektedir. Ziraatte,siyasette, tıpta,çobanlıkta,v.s. her meslek dalında. Yaptıkları her davranışı helal ve haram ölçülerine dikkat ederek yaşaması gerekmektedir.
    Kuranı kerim, dikkat edildiği zaman,Günün şartlarına göre değişen problemlerin çözümünü kesin bir emirle bildirip mecbur tutmamıştır. Bunlardan bir örnek verecek olursak, zekat Müslümanların İslam devletine ödedikleri verginin adıdır. Vergi günün şartlarına göre devletin halktan kırkta bir,on da bir. Gün gelir yarısı veya hepsi insanlardan talep edilebilir. Bu şartlara göre değişken bir olaydır. Bunu O günün İslam otoritesi. Günün şartlarına göre belirler.. Kırkta bir zekat verilecek diye kuranda bir ayet yoktur. Bu kuranda yok diye. Klasik din alimleri bunu peygamberimizin sünnetinden öğreniyoruz diye kuranın dışına çıkıp yol aramaya malzeme olarak kullanmışlardı.
    Bakınız evrensel olan Kur’an ceza ve diyet bedelinden bahsederken, örfe göre tabirini kullanmıştır. Mesela, oruç tutmaya takati yetmeyenlerin, Her gün bir acı doyuracak kadar diyet ödemesi kişinin durumuna göre ve günün şartlarına göre değişken bir olaydır.
    4/92- Bir mü’mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini ‘hata sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir
    Ayette görüldüğü gibi altmış yoksulu doyurmaya gücü yetmeyenlerin altmış gün oruç tutmasından söz edilmektedir. Diğer bir ayette de.
    2/184- (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
    Bakınız ülkemizde,bile paraya çevrilebilen hapis cezalarının, Aradan on beş yirmi sene geçmesine rağmen, kanunun çıkışı anında gayet güzel ve mantıklı olan, fakat aradan kısa bir süre geçmesine rağmen, demode olup evrenselliğini kaybederek gülünç duruma düşmektedir. Bir örnek verecek olursak, Kanun çıktığı zaman, ağır para cezası olarak verilen, yirmi bin lira, o günün şartlarında o verilen para cezası bir apartman alırken, aradan on beş yirmi sene geçtiğinde para alım gücünü kaybederek sakız bile alacak değeri kalmıyor. Şimdi Hakim ceza verirken sakız parası dahi etmeyen yirmi bin lirayı, ağır para cezası diye tanımlarsa ne kadar gülünç olur.
    İşte çağ dışı diye ilan ettikleri kuran böle bir gafa düşmemiştir. Çağa göre değişebilecek ayetlerin yorumunu. Çağların kendisine bırakmıştır.
    Kur’an’ın diğer zamanın şartlarına göre değişken olan ayetlerden biri de, örf ile ilgilidir. Bu yorumu da o konuda ilim sahipleri yapar,
    2/233- Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde(ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir
    Bakınız bu ayette de bir örften söz etmektedir. Örf olayı da toplumdan topluma değiştiği gibi zaman ve şartlara göre de değişmektedir. Daha önceki toplumlarda, anne babaya ait çocuğu emzirmek istemez, veya kadın boşandığı zaman iki yıla kadar emzirirse, günün şartlarına göre bir süt anneye ödenecek bedel kadar. Kendine ait olan çocuğun babası ödemesi gerekmektedir.
    Günümüz şartlarında süt annesi diye bir olay yoktur bunun yerine anne sütü kadar besin değeri olmasa da, hazır mamalar üretilmektedir.., eğer boşanmış olan kadın, çocuğa belirli zaman bakmak zorunda kalırsa, çocuğun bakım masrafları artı, çocuk için günün şartlarına göre gereksinimler boşadığı kadına ödenmesi gerekmektedir.
    Sonuç Olarak diyebiliriz ki peygamberimiz dönemindeki şartlarla , günümüz dönemindeki ve daha sonra değişerek gelecek olan şartlar bir değildir. Kur’an bunun formülünü verip, kültür ve medeniyet değiştikçe.ilerledikçe, balonun içerisine üfürülen Hava çeperlerine doğru genişlemektedir.
    2/228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ‘ay hali ve temizlenme süresi’ beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.
    Buradaki illet, “ başkalarına ait çocuğun saklamaları onlara helal olmaz.” Çocuğun kime ait olduğu bilinmesi ile ilgilidir, O dönemlerde laboratuar diye bir olay yoktu, kadında çocuk olup olmadığı, kadındaki fiziksel bir değişme ile bilinebiliyordu, Şimdi ise bir idrar tahlili ile çocuğun olup olmaması hemen belli oluyor.
    2106- Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
    İşte Allah burada çocuğun olup olmamasını ilim ve teknoloji geliştiği zaman üç ay yerine bir tahlil ile bildirerek. Daha güzeli ile üç ay beklemeden çocuğun olup olmaması belli olabiliyor. Ayet devam ediyor.” Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidir ler” işte kuranın bahsettiği bu süre içinde barışıp barışmayacaklarını Allah’tan başka kimse bilmez. Bu değişken olmayan yönüdür. Çünkü bu dönem kadın ve erkek için düşünme ve ders alma dönemidir. Evli olan dönemle evli olunmayan bir dönemin mukayesesinin yapıldığı bir dönemdir. Kurandaki bu ayet,hem sünnetteki bir uygulamayı,hem de evrensel olan ikinci bölümdeki,” Kocaları başka kocalardan barışmak isterlerse daha çok almaya hak sahibi oluşu güncelliğini korumuş ve ilelebet koruyacaktı
    /
    İlim ve teknoloji ilerledikçe,insan yaşamı da o oranda kolaylaşmıştır, yenı yeni keşifler icatlar, bir öncekinin hükmünü yürürlükten kaldırarak.daha iyisi ve moderni hayata geçmektedir.Elektrik icat edilince, gaz lambasının hükmünün kalktığı, petrolün icat edilmesiyle, kömürle çalışan trenlerin, yerini mazotla çalışan trenlerin alması gibi.
    Çatal ve kaşık yokken peygamberimizin sünneti deyip avuçla yemek yemek, Arabalar uçaklar icat edildiği halde onlara binmeyip sünnet diye ata deveye binilirse.yanlış bir sünnet anlayışının örnekleridir. Asıl Sünnet olan, Daha güzeli varken daha az güzelini terk etmektir.
    Söylediklerimizi ve anlattıklarımızı toparlayacak, olursak, İnsan yaşamı ile ilgili Kur’an her örnekten bir örnek verip, ve hiçbir eksik bırakmadan, yol gösterici bir rehberdir. O Kur’an’ı bulunmuş olduğu çağda İnsan toplumlarındaki ilelebet değişmeyen yasallar aynı kalmak koşulu ile, şartlara göre değişebilen ayetlerin elçiler aracılığı ile çağlarda hayatla yorumlanmasıdır.
    İşte sünnet bazılarının söylediği gibi Peygamberimizin kuranın dışında söyledikleri ve yaptıkları değil, Sünnet peygamberimizin kuranın emirlerini hayata günün şartlarına göre yaşamasının adıdır.
    6/91- Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar.
    Bakınız Ayette İnsan kültürleri ilerledikçe Açıklanabilecekler anlamında olan,”Bir kısmını açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi” ifadesi, gelecek olan çağlarda açıklanabilecek olan ayetlerdir. Şimdi peygamber ortada yok, peki ileriki zamana bırakılan ayetleri. O zaman kim açıklayacak.
    Evrensel olan kuran elbette yirmi üç yıl gibi kısa bir zamana sıkıştırılamaz. O kitap insan oğlu var oldukça evrenselliğini koruyacak ve korumaya devam edecektir.
    3/159- Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
    Allah ve resulüne iman eden her devlet başkanının üzerine düşen yükümlülük, Kur’an a uygun olarak. Yapmak istediği bir icraatı o konunun uzmanlarını toplayarak,istişare yaptıktan sonra uygun olan kararı verir ve uygular. Şimdi peygamberlik devam etseydi onun yapacağı da o idi.
    O Zaman fıkıh kitaplarında aktarılıp durulan. Edilleyi şeriye dörttür Kitap ,Sünnet. İcmai ümmet, ve kıyası fukaha. Diye söylemeleri eksik bırakılmayan her örnekten verilen kuran anlayışına ters düşmez mi
    Peygamber Allah’ın bir kulu ve elçisidir, Kuran bir kanun peygamberin yaptıkları ve yaşadıkları da bu kanunun pratik hayata uygulanmasının adıdır.. peygamber kanun koyamaz hüküm koyan kanun koyucu Allah tır. Eğer O Kuranın dışında bir davranışta bulunsaydı, başına şunlar gelir.
    69/44- Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
    69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
    69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
    Öyleyse Kur’an artı sünnet eşittir İslam değil. İslam Allah’ın gönderdiği kur’an’ın öğütlediği hayatın adıdır. O zaman Müslüman’ım diyenlerin Allah’ı Bir tanedir. İnsanlar arasından Allah’ın peygamber olarak seçtiği Muahammet SAV. İman edenlere güzel bir örnektir. Onun Yaşadığı Hayat Kuran’ın ta kendisidir. Bize hadis diye aktarılan sözlerin büyük bir çoğunluğu. Yahudi ve Hıristiyanların uydurduğu hikayelerdir. Hicri yüz yüzeli sene sonra kaleme alınmaya başlamı.ştır. insanların ağızdan ağza aktardıkları unutma, yanılma ve kasıtlı olabilme sebepleriyle doğru olarak bu güne kadar gelebilme şansı çok azdır. Bu Sebeple hadis ilmi diye bir ilim olmaz İlim Belge gerektirir İnananlar için.farz sünnet diye bir olay yoktur Bu Allah’a ortak koşmak olur. Emirin tek kaynağı Allah tır.Onun Resulü de o emre uymakla , diğer iman edenlerde o emire uymakla yükümlüdürler.. İşte Kuran ve sünnet hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Eleştirilerinizi bekler sevgiler sunarım.
    http//kuranianlamametodu.blogspot.com

    .

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: