Vehhabiler ve İslam anlayışları

KURAN DIŞI OLUŞUMLARIN KURAN’A ARZI – FEREÇ HÜDÜR

VEHHABİLER VE İSLAM ANLAYIŞLARI

Vehhabilik, Arap Yarımadasında Necd dolaylarında yaklaşık iki asır kadar önce Muhammed b. Abdulvahhâb (1115-1206) tarafından kurulmuş bir mezheptir. Vehhabilik mezhebi bugün Suûdi Arabistan’ın resmi mezhebi durumundadır. Mısır, Hindistan, Afrika ve diğer başka ülkelerde taraftarları vardır.


Vehhabi ismi her ne kadar bu mezhebin kurucusunun adıyla ilgiliyse de. Bu isim mezheplerine kendileri tarafından konmuş olmayıp, muhalifleri tarafından konmuştur. Bununla birlikte Vehhabiler kendilerine “Muvahhidûn” derler ve kendilerini İbni Teymiyye’ (Ahmed bin Abdulhalim Harrâni)nin açıkladığı şekilde, Ahmed b. Hanbel’in mezhebini devem ettiren Sünniler olarak görürler. Zira onlar. “Biz itikad da Selef, amelde de Hambeli mezhebindeniz, esasen Ahmed b. Hanbel, itikad hususunda Selef mezhebinin nascı (eseriyse) kolunu temsil eder. Onun ameldeki yolu da budur. Böylece biz amelde ve itikatta Hanbeliyiz; Vehhabi diye bir şey yoktur. Muhammed b. Abdulvahhâb, ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir Şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir.” derler.


Kendileri, bir ehli sünnet mezhebi mensubu ve dolayısıyla Sünni olmalarına rağmen, diğer Sünniler tarafından tenkit edilmelerinin sebebi, inanç sistemlerinden kaynaklanmayıp, bazı hususlarda diğer Sünni inanç sahiplerine karşı çıkmalarından dolayıdır. Yoksa onlarında inancı, Kur’an artı rivayetler eşittir İslam ikilisine dayanmaktadır. Diğer bir ifadeyle, rivayetler olmasaydı Kur’an İslam Dininin uygulanabilmesi için tek başına yeterli değildir inancını onlarda taşımakta olup, Kütüb-i Sitte’yi yani altı hadis külliyatını ve bu altı hadis külliyatına ek olarak ta, Mezhep imamları olarak kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’in derlediği rivayetleri kabul etmektedirler. Altı hadis külliyatının durumunu bu konudaki kitapta bir çok örnek vererek tanıtmaya çalışmıştım. Bunlara ek olarak rivayetlerini kabul ettikleri Ahmed İbn-i Hanbel’e ait rivayetlerden kısaca bahsedecek olursam, durum şudur:

İmam Ahmed, bir mezhep imamı olmaktan öte, bir hadis derleyicisidir. “Müsned” adlı hadis kitabında 40 bin kadar hadis vardır. Sahih-i Müslim’de tekrarlarıyla beraber 7275 hadis olduğu ve tekrarlar çıkarıldığında 3033 hadis kaldığı düşünülürse, İmam Ahmed’in ne kadar çok hadis derlediği kolayca anlaşılır. Oğlu Abdullah’tan yapılan rivayete göre, babası “Müsned”i hadiste imam kitap olsun diye yazmış, öyle ki “Müsned”i İnsanlar Peygamber Aleyhisselam’ın Hadislerinde ihtilaf edince ona müracaat etsinler amacıyla kaleme aldığını belirtmiştir. Ayrıca “Müsned” bizzat İmam Ahmed tarafından kaleme alınmış olmayıp, bıraktığı dağınık cüz müsveddelerinden ölümünden sonra oğlu Abdullah tarafından kitap haline getirilmiştir. Bugün şu iddia edilmektedir ki, Müsned’teki hadisler İmam Ahmed tarafından rivayet edilen hadisler olmayıp, oğlu Abdullah’ında ilave rivayetlerini içermektedir. Çok tenkide uğramış olan bu rivayetler için oğlu Abdullah’tan şöyle nakledilmektedir: “Abdullah anlatıyor: << Babama Rıb’i b Hıraşın Huzeyfe’den rivayet ettiği Hadise ne dersin? dedim.>> Abdülaziz b. Ruvâdın rivayet ettiğimi dedi? Evet, dedim. Hadisler ona aykırı, dedi. Sen onu Müsned’e aldın, dedim. Ben Müsned’te yaygın olanları toplamayı hedef aldım. Eğer bana göre sahih olanları kastetseydim, bu Müsned’te az bir şey rivayet etmiş olurdum…” (Kaynak, Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel Sayfa 200 Hilâl Yayınları 1984 ). Böylece Müsned’in yazılmasında dikkate alınan husus sahih hadisler olmayıp, yaygın olarak rivayet edilen hadisler olduğu, dolayısıyla mevzu hadislerde içerdiği bizzat İmam Ahmed tarafından ifade edilmiş olmaktadır.

Diğer taraftan, Müsned’in dışında ki diğer altı hadis külliyatını kabul etmiş olmaları, Vehhabileri tipik bir Sünni topluluk yaptığı gibi, Kütüb-i Sitte’deki tüm bozukluklar onları da bağlar.

Sünni olmalarına rağmen, diğer Sünni topluluklarla inanç mücadelesine girmelerinin nedeni, bu topluluklar tarafından kabul görmüş veya kitle olarak uygulanmakta olan bazı inanç uygulamalarına karşı çıkmalarından dolayıdır. Örneğin:

1. Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz.

2. Müteşabih âyetler, muhkem âyetler gibi delildir; bunların zâhiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından) tevil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manalarıyla manalandırılır.

3. İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır.

4. Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.

5. Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret etmek, küfürdür, delalettir.

6. Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.

7. Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir.

8.Mevlid okunmasına karşı çıkmaları.

9. Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevekkül edeceği, onlara yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, küfre girmiştir.

10. Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bid’at) ortaya koyan kimse mel’undur ve ortaya attığı şey de reddedilir.

12. Nazar değmemesi için nazar boncuğu taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzeri şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belânın, hastalığın yok olması için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, salih kişilere saygı gösterip onlardan dua yoluyla yardım dilemek, şirktir.

13. Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. Namazı terk eden kimse kafirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürtet) hükmü verilir.

14. Kur’an ve Sünnet zahiri anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânada müteşabihler de delildir; ancak zâhiri ile ele alınır, ona göre mânalandırılır. Bu işte aklı ve tevili işe karıştırmak bid’attir, küfürdür.

15. Allah’ın zatı ve sıfatları ile ilgili Kuran’ı Kerim’de geçen âyetler, olduğu gibi alınmalı; ister muhkem ister Müteşabih olsun, zahirlerine göre mânalandırılmalıdır. Te’vil bid’at ehlinin işidir.
Diğer Sünni gruplarla, Vehhabiler arasındaki belli başlı ihtilaf noktaları yukarıda bahsi geçen hususlardır. Bu hususların Kuran’a uygun olup, olmamalarından bahsetmeden önce, İmam olarak kabul ettikleri Ahmet İbn-i Hanbel’in, Kur’an, Hadis ve İslam anlayışından, konunun daha iyi anlaşılması için bahset makta yarar vardır. Şöyle ki:
İmam Ahmed, Kur’an’ın zahirini (açık manasını) alıp sünneti terk edenlere red için kitap yazdı. O kitabın mukaddimesinde (ön sözünde) şöyle der: “Kur’an’ı Kerimin zâhiri, batını, özeli, umumisi, mensuhu, nasihi, kitabın kastettikleri var. Kitabın delâlet ettiği manaları Peygamber (sünnet yoluyla) açıklar, tefsir eder, bu hususta onun yanında olanlar, Allah’ın ona dost ettiği ashabıdır. Onlarda ondan naklettiler” der. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 240, Hilal Yayınları 1984 )

İmam Ahmed’in bu sözleri dört şeye delalet etmektedir.
Kur’an’ın batını (yani gizli öğretisi) vardır.
Kur’an’ın zahiri (yani açık öğretisi) sünnete takdim edilemez, başka bir ifadeyle sünneti iptal edemez.
Kur’an’ın manasını açıklayıp tefsir eden Peygamberdir. Başkası onu tevil edemez, çünkü onun beyanı sünnettir. Başka yoldan beyan edilemez. Böylece Peygamber sünneti adı altında, Kur’an üzerine kendi hakimiyetini kurmak istemektedir.

İbni Teymiyye, Zemahşeri ve başkalarının yaptığı gibi, Kur’an’ın reyle anlaşılmasını inkar etmektedir.

Onun görüşüne göre Kur’an’ın açık manası ile sünnet red olunmaz, onun mana ve delaletini sünnet tayin eder. Sünnet beyan bakımından Kur’an’a hakim sayılır. Kur’an sünnete hakim değildir. Şatıbi sünnetin Kur’an’a hakim olmasını şöyle açıklar; Ulemaya göre sünnet, kitaba hakimdir, kitap (Kur’an) hakim değildir, çünkü Kitabın, iki ve daha ziyade şeye ihtimali vardır. Sünnet gelir, bu ihtimalden birini tayin eder, böylece sünnete müracaat olunur, kitabın muktezası belli olur, yine bazen kitabın zahiri bir emir olur, sünnet gelir, onu zahirinden çıkarır… Nasıl ki, kitabın mutlakını takyid, umumunu tahsis eyler, onu zahirinden başka bir manaya hamleder. Kur’an eli kesme hükmü getiriyor. Sünnet bunu, nisab miktarı, muhafaza olunan malı çalana tahsis ediyor. Kur’an bütün zahirdeki mallardan zekat almağı emrediyor, sünnet bunu belli mallara tahsis ediyor. Kur’an: Nikahı haram olanları saydıktan sonra <<Bunlardan başka kadınlar size helaldir>> diyor. Sünnet bir kadını halası veya teyzesiyle birlikte nikahlamağı bunlardan çıkarıyor. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 242, Hilal Yayınları 1984 )
Ayrıca, Namaz ve Haccın, sünnet olmadan Kur’an esas alınarak uygulanamayacağını iddia etmektedirler. Zira onlara göre, Peygamber namazın beş vakit olduğunu, rekatların adedini, mukim iken, seferde iken nasıl kılınacağını, haccın usulünü bildirip beyan ettiğini, bu suretle sünnet Kur’an’ın beyanı oldu derler.

Ayrıca: “İmam Ahmet birçok sözlerinde bildirmiştir ki, Kur’an’ın bilgisi sünnet yoluyla olur. Bu din sünnet yoluyla öğrenilir. İslam fıkhının en kestirme ve en işlek yolu sünnetten geçer. Sünnetin beyanından yadımlanmaksızın sadece kitaptan öğrenmeğe çalışanlar doğru yolu şaşırırlar, Hak yolu bulamazlar. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 250, Hilal Yayınları 1984 )
Daha bunu gibi birçok söz ve iddiaları vardır. Ve bu iddialarının neticesinde, sünnetin Kur’an ayetlerini nesh yani iptal edebileceğini, fakat Kur’an’ın sünneti nesh edemeyeceğini, zira sünnetin Sünnetin Kur’an’a hakim olduğunu, fakat Kur’an’ın sünnete hakim olmadığını dini öğretilerine esas alırlar. Sünnetin tamamına yakınının Kur’an’a aykırı olduğunu kendileri de itiraf etmelerine rağmen, bu görüşlerinde diretirler. Bu hususta, örneğin: “İbni Kayyım, Ahmed’in ve Şafii’nin görüşlerini destekleyerek şöyle der: “Eğer bir kimsenin kitabın zahirinden (yani, Kur’an’ın açık manasından) anlayışına göre Peygamber Aleyhisselamın sünnetleri reddolunacak olursa, o zaman sünnetin çoğu reddolunur ve sünnet batıl olur.” derler. (Kaynak: Prof. Muhammed Ebu Zehra, Ahmed İbn-i Hanbel, Sayfa 247, Hilal Yayınları 1984 )
Vehhabi adını, kendi adından dolayı almış oldukları, mezheplerinin kurucu önderi durumundaki Muhammed b. Abdulvehhab’ın din anlayışına bir örnek teşkil etmek üzere resim konusunda ki görüşüne yer verirsem, şöyle der:
“Ebu Hüreyre (r.a)’den Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “
“Allah-u Teala şöyle buyuruyor:
“Benim yaratıklarım gibi yaratıklar yapmaya kalkışanlardan daha tecavüz kar kim olabilir? Haydi öyleyse bir zerresini yaratsınlar yahut tek buğday veya arpa tanesini yaratsınlar.”
Aişe (r.a.)’den Resûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet günü en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar: Allah’ın yarattıklarının benzerini yapanlardır.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Her tasvirci ateştedir. Tasvir ettiği her suret için kendisine ayrı bir can verilerek cehennemde azaba terk edilir”.
İbn Abbas (r.a.’dan Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim dünyada bir suret tasvir ederse, kendisinden ona ruhunu da vermesi istenir ki, hiçbir zaman veremeyecektir…
(Muhammed b Abdu’l-Vehhab, Çeviren Harun Ünal, Sayfa 134 Cilt II, Tevhid Yayınları.)

Bu sözlere ait dayanağı Kur’an olmayıp Kütüb-i Sitte’deki rivayetlerdir.

Böylece, resim yapanların cehennemde ebedi kalacaklarını savunmuş olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an esas alındığında değil resim yapmak, heykel yapmanın dahi İslam dininde günah olmadığını, Cinlerin, Süleyman Peygambere süs olarak heykel yapmalarından kolayca anlayabiliriz. İslam dininde, resim veya heykel yapmak suç değildir, heykel veya resimlere tapmak veya gayri ahlaki resim ve heykel yapmak günahtır. Bu konuyu daha önce birinci ciltte işlediğimden daha fazla izahatta bulunmadan. Vehhabilerin Kur’an’ı dikkate almayarak, rivayetleri esas aldıklarını ve diğer inanç sahiplerinden bu konuda inançlarının farklı olmadığını vurgulamak istedim. Hatta Muhammed b. Abdulvehhab, Tevhid isimli kitabında şöyle demektedir:
“Güya bir kimse Rasûlullah (sav)’in getirdiği şeylerle amel etse, fakat bu sayılanlardan birini inkar etse kafir olmazmış! Böyle bir sonuca şaşmamak elde değildir.” ayrıca “Rasûlullah (sav)’in getirdiği şeylerin bir kısmını tasdik edip de bir kısmını yalanlayan kişi bütün alimlere göre kafirdir. Kur’an’ın bir kısmına iman edip bir kısmını yalanlayan kimse de böyledir.” (Bak: Muhammed b Abdu’l-Vehhab, Çeviren Harun Ünal, Sayfa 149-175 Cilt I, Tevhid Yayınları. ). Bu s özleriyle,
sünnetten herhangi bir şeyi kabul etmeyip red etmenin, Kur’an’ın bir kısmına iman edip bir kısmını yalanlamayla aynı şey olduğunu, dolayısıyla böyle bir kimsenin kafir olduğunu iddia etmektedir. Rasûlullah’ın sünnetinden kast ettiği de, Kütüb-i Sitte de ki rivayetlerle, bunlara ek olarak Ahmed İbn-i Hanbel’in “Müsned” isimli kitabında naklettiği rivayetlerdir. Kütüb-i Sitte de ki Rivayet öğretisinin ne durumda olduğunu, yazmış olduğum birinci kitapta bir çok örnekle gösterdim.
Kendileriyle diğer Sünni gruplar arasında ihtilaf konusu olan hususlara gelince:

1- “Esas delil, kitap (Kur’an ve Sünnet)tir. Akıl delil olamaz”, demeleri.

Bu İfadeleri gerçeği yansıtmamaktadır, Esas delil yalnız Kur’an’dır. Kur’an’ın kendi dışındaki hiçbir kaynağa ihtiyacı yoktur. Başka kaynağa ihtiyacı olduğunu söyleyenler, Kur’an’ın hürriyetini yok etmeye çalışan ve onu tahakküm altına almaya çalışanlardır. Dünyada Kur’an dışında hiçbir kitap mevcut olmasa dahi, İslam dininin anlaşılması ve uygulana bilmesi için Kur’an tek başına yeterlidir. Zira o öyle bir kitaptır ki bütün misalleri ihtiva ettiği gibi, öğretide batını (gizli) yönü olmayan açık ve kolay anlaşıla bilen bir kitaptır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

– Andolsun biz bu Kûr’an’da, insanlara her çeşit misâli türlü biçimlerde anlattık, ama insanlardan çoğu küfürde direttiler. 17/89

Görüldüğü gibi, Kur’an’da bütün misaller mevcut olup, aksini iddia etmek, Kur’an’da noksanlık olduğunu söylemektir. Böyle bir iddia ise Kur’an’ı inkar etmekten başka bir şey değildir. Kur’an’ı inkar ise İslam dinine göre küfrün ta kendisidir.

Kur’an’la yetinmeyenler hakkında ise Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

– Bilmeyenler dediler ki: “Allah bizimle konuşmalı, ya da bize bir âyet (mûcize) gelmeli değil miydi?” Onlardan öncekiler de onların dedikleri gibi demişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere âyetleri apaçık gösterdik 2/118

Gerçekleri iyice bilmek isteyenler için, Kur’an’ın apaçık ayetleri yeterlidir. Kur’an, Allah’ın kelamı olduğu gibi, en üstün mucizenin kendisidir.

Kur’an kolay anlaşılır bir kitaptır. Bu hususta Kur’an’dan mealen:

– Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur? 54/22

Akıl delil olmaz demelerine gelince, yaratıkların aklıyla din konmaz zira dini koyan Allah’tır. Ancak akıl dini anlamak için şarttır. Aklını kullanmayanlar hakkında Kur’an’da şöyle denmiştir, mealen:

– Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz ve (Allah) pisliği (azâbı ve rezilliği), akıllarını kullanmayanlara verir. 10/100

2- “Müteşabih ayetler, muhkem âyetler gibi, delildir; bunların zâhiri murad edilmiştir. Bu sebeple bunları (yaratıklar tarafından) tevil ve tefsir etmek küfürdür, bunlar zahiri manasıyla manalandırılır.” demeleri:

Bu iddialarıyla, Müteşabih (benzetmeli) ayetlerin, muhkem ayetler gibi okunan mana ile hiçbir Te’vil ve benzetmeye gidilmeksizin anlaşılması gerektiğini, aksi takdirde böyle inanmayan kimsenin kafir olacağını söylemektedirler. Böyle bir iddiada bulunmaları ise Kur’an’a uygun değildir. Zira Kur’an’da, Muhkem ve Müteşabih olmak üzere iki çeşit ayet vardır ve bunların anlaşılması bir birinden farklıdır. Anlamak bakımından Müteşabih (benzetmeli) ayetler Muhkem (Benzetmesiz) ayetler gibidir demek, müteşabihleri, muhkemleştirerek yok saymaktan başka bir şey değildir. Böyle bir anlayış, Kur’an ayetlerini inkar manasında olduğu gibi, bu şekilde inanan kimse bu anlayışından dolayı, Allah’ı Tecsim yani yaratıkların cisimlerine eş tutmaktan kurtulamaz. Böyle bir durum ise Allah’a şirk koşmanın ta kendisidir.
Bu şekilde ki inançlarından örnekler verecek olursam, şöyle demektedirler:

“ Şüphesiz, Allah’u Teala’nın “el” sıfatını inkar eden de kafir olmuştur. Çünkü Allah’u Teala bir çok ayet-i kerimede bunu kendi zatına izafe ederek sabit kılmıştır:
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
Allah’ı hakkıyla takdir edip bilemediler. Halbuki Kıyamet Günü, arzın tümü avucunda ve gökler de sağ elinde dürülür. (Allah) Müşriklerin ortak koştuklarından yüce ve münezzehtir.” (Zümer: 39/67)
“Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Kibirlenmek mi istedin, yoksa yücelik taslayanlardan mı oldun.” (Sad:38/75)
Abdullah b. Mes’ud şöyle dedi:
“Hahamlardan biri Resûlullah’a (s.a.v) gelerek:
“Ya Muhammed! Biz Tevrat’ta Allah’ın gökleri bir parmağında, su ve yeri bir parmağında, ağaçları bir parmağında ve diğer yaratıkları da bir parmağında tutarak akabinde ‘Melik benim’ dediğini görüyoruz.” dedi. Allah Resulü (s.a.v) hahamın sözünü tasdik ederek güldü, öyle ki mübarek azı dişleri göründü sonra “Allah’ı gereği gibi takdir edip bilemediler.” (Zümer: 39/67) ayetini sonuna kadar okudu.”
Buhari, Müslim, Sünen ve Müsned kitaplarındaki ve diğer İslami eserlerdeki bir çok hadis. Allah’u Teala’nın “el” sıfatını ispat etmektedir. Hiç şüphesiz, bu sıfatı bilmeyen cahil, bilerek inkar eden de kafirdir. Allah’ın (c.c.) sıfatlarına, tahrif etmeden, yaratıkların sıfatlarına benzetmeden iman etmek lazımdır.”

“Allah’ın (c.c.) Arş’a İstivasını İnkar Etmenin Hükmü:

Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?” diye sordu. İmam Malik (r.a.):
“İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” cevabını verdi.İstivanın keyfiyetini sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda soru sormak doğru değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi yerinde istiva sıfatını zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı bilip kabul etmek vacip, inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.) sıfatını kendisinden başkasının bilmesi mümkün olmadığından, istivanın keyfiyetini ve nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez.” (Kaynak: Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4 Sayfa12-13 Tevhid Yayınları. )

Ayrıca bu anlayışları çerçevesinde, Allah’a gerçek manada kadem (ayak), sak( baldır), vech (yüz) gibi sıfatlar kabul ederler. Sadece söyledikleri tek şey, Allah’ın bu sıfatlarının, yaratıkların sıfatlarına benzemediğini söylemeleridir. Yani derler ki: Allah’ın gerçek manada “Eli, ayağı, yüzü, baldırı vardır.” fakat yaratıkların bu gibi uzuvlarından farklıdır. Ayrıca, Allah gerçek manada oturmakta (İstiva etmekte) olup, oturuşu yaratıkların oturuşundan başkadır, ve bu gibi ifadelerle güya Allah’ı Tecsim etmekten, ani cisim saymaktan kaçınmış olmaktadırlar. Hal bu ki, Kur’an’da öyle Müteşabih ayetler vardır ki, Allah’ın zatı hakkında, Müteşabih değil de, gerçek manada var olarak kabul edildiklerinde, Allah’ın bu sıfatı, yaratıkların hiç birisinin sıfatına benzemez ve aynı değildir, hatta, vardır fakat nasıl olduğu bizce bilinemez dense dahi, bu ifadeler söyleyeni, Allah’ı cisimlendirmekten, dolayısıyla yaratıklara benzetmekten kurtaramaz ve söyleyen şirke düşmüş olur. Şöyle ki; Kur’an’dan mealen:

– Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir. Kötülüğü emreder, iyilikten menederler ve ellerini sıkı tutarlar. Allah’ı unuttular, O da onları unuttu. Münâfıklar; işte yoldan çıkanlar onlardır. 9/67

– Onlar ki dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünyâ hayâtı, kendilerini aldattı. Onlar, bu günleriyle karşılaşacaklarını nasıl unuttular ve âyetlerimizi bile bile nasıl inkâr ediyor idilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz! 7/51

Bu ayet meallerinde görüldüğü gibi, Müteşabih yani benzetmeli olarak Allah’ın unutmasından bahsedilmektedir. Eğer ki bu ifadeyi Müteşabih olarak değil de, Vehhabilerin bu hususta ki mantık kalıpları içerisine koyarak, “Allah’ın gerçek manada unutması vardır, fakat biz mahiyeti konusunda yorum yapmayız ve Allah’ın unutması yaratıkların unutmasına benzemez” demek suretiyle bir kimse anlayışını ortaya koyacak olsa. Allah’a noksanlık kabul etmiş olmaktan kurtulamaz. Zira unutma noksanlıktır. Gerçek manada, Allah için söylendiğinde, nasıl ifade edilirse edilsin, söyleyen kişi, Allah’a şirk koşmaktan kurtulamaz. Şirk koşuyor, zira bir noksanlık olan unutmayı gerçek manada Allah’a yakıştırmak suretiyle, unutmayı Allah’a üstün tutmuş olur, dolayısıyla unutmayı ilâhlaştırmış olmaktadır. Halbuki bu konuda unutmaktan kasıt, Allah’ın gerçek manada unutması olmayıp, hak eden kimseleri rahmetinden kovmasıdır. Zira, Allah asla unutmaz. İşte böyle dendiğinde , Vehhabiler, diyenler için, Allah’ın sıfatını inkar ediyorlar deyip tekfir etmektedirler. Aynı şekilde, Allah için gerçek manada oturma kabul edildiğinde, her ne şekilde söylenirse söylensin, mesafenin ilahlaştırılması ve Allah’a tahakküm etmiş olduğu iddia edilmiş olmaktadır, zira sonradan meydana gelen oturma fiilleri için bir mesafenin kat edilmesi zorunludur. Bu ise Allah’a noksanlık atfetmekten O’nu yaratıklara benzetmekten başka bir şey değildir. Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir; O “Subhan”dır.

Örneğin: Kur’an’da ki muhkem ayetlerde, Allah asla unutmadığını belirtmektedir. Şöyle ki, mealen:

-Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Rab’in (aslâ) unutkan değildir. 19/64

Ayrıca, Allah’ın istediği bilgileri kayda aldırması, unutacağı kaygısıyla değil, hikmeti icabıdır. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

– Dedi ki: “Onların ilmi Rabb’imin yanında bir kitaptadır. Rabb’im şaşmaz ve unutmaz.” 20/52

– Sözü açık söylesen de (gizli söylesen de) muhakkak O, gizliyi de, ondan daha gizlisini de bilir. 20/7

– De ki: “Göğüslerinizde olanı gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir; göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kadirdir. 3/29

– Allah gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilir. 16/19

– Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 3/5

– Rabb’imiz, sen bizim gizlediğimizi ve açığa vurduğumuzu hep bilirsin. Ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz. 14/38

Görüldüğü gibi, Allah için unutma veya herhangi bir konuda bilgisizlik olacak şey değildir. Her ne şekilde olursa olsun, bunun aksini iddia eden kimse, Allah’ta böyle bir husus vardır, fakat yaratıklarınkine benzemez dese dahi durum aynıdır. Allah’a noksanlık ve acizlik atfetmekle şirke girmiş olur.

Muhkem ve Müteşabih ayetler konusu üzerinde çok konuşulmuş bir konu olduğundan, daha da örneklendirerek anlatmaya çalışacağım. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

– Sana Kitabı indiren O’dur. O kitapta, kitabın esası olan muhkem âyetler ve diğer Müteşabih âyetler vardır. Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne ve tevil isteyerek Müteşabih âyetlere uyarlar. Halbuki onun tevilini, ancak Allah ve ilimde fasih olanlar (yüksek payeye erenler) bilirler. Ve onlara iman ettik, hepsi Rabbimiz tarafındandır derler. Onlardan Aklıselim sahiplerinden başkası düşünüp anlamaz. 3/7


Yukarıda mealini yazmış olduğum Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetiyle ilgili olarak. Müteşabih ayetlerin tevilini kimin bilebileceği konusun da anlaşmazlık mevcut olup, bu konuda belli başlı dört görüş ortaya atılmıştır. Şöyle ki:

1. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, onların künhünü,) ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.

2. <<Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu,) ancak Allah bilir ve İlimde derinleşmiş olanlar: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.

3. << Müteşabihin tevilini (maksudunu, künhünü) ancak Allah ve ilimde derinleşmiş olanlar bilir ve: ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.

4. << Müteşabihin tevilini (tefsirini, yorumunu) ancak Allah ve İlimde derinleşmiş olanlar bilir ve; ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler>>.

Esasa tesir etmeyen, parantezler içerisindeki değişik ifadeler nedeniyle bu konudaki görüşler her ne kadar dörde tasnif edilmişse de, müteşabih ayetlerin tevili konusunda esas itibariyle iki grup mevcut olup, bir grup, müteşabih ayetlerin tevilini yalnız Allah bilir derken, diğer grup, müteşabihlerin tevilini ilimde derinleşmiş olanlarda bilir, demektedirler.
Bana göre doğru anlayış, müteşabih ayetlerin tevilini yanı kastedilen manalarını, Allah ve ilimde derinleşmiş olan kimselerin bildiği yönündedir. Bu anlayışa varmamın nedeni yine Kur’an ayetlerine dayalı olup, izah ettiğimde doğru bir görüş olduğunun kolayca anlaşılabileceği kanaatindeyim, şöyle ki:
Aksi görüşte olanlar, görüşlerine esas olarak, Müteşabih ayetlerin tamamının Allah’ın zatı hakkındaymış gibi bir anlayış sergilemek suretiyle görüşlerini ifade etmektedirler. Bu anlayış ise kökten hatalı ve yanlıştır. Zira kullar hakkında da Müteşabih ayetler mevcut olup, kulların yaratılışı dikkate alındığında manaları kolayca anlaşılabilmektedir. Âl-i İmran Sûresi 7. Ayetinde Müteşabih ayetlerin özelliği hakkında kullanılan ifade bir genelleme olup, Kur’an’da ki tüm Müteşabih ayetleri kapsamaktadır. Böylece her hangi bir Müteşabih ayetin tevili biline biliyorsa, tümünün manası bilinebilir manası kolayca anlaşılır. Allah’ı gözler göremez, fakat gözler kulları görür ve kulların durumları hakkında bizzat kendimizin kul olması hesabıyla bilgi sahibiyiz. Bu durumu dikkate alarak, kullarla ilgili Müteşabih ayetlerden örnekler vererek, manalarının başka bir ifadeyle tevillerinin biline bileceğini, böylece kullar tarafından tevilin mümkün olduğunu göstermeye çalışacak olursam. Bu hususta Kur’an’dan mealen:


– Rabb’in, yalnız kendisine tapmanızı ve anaya babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yâhut her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşır (ihtiyarlık zamanlarında senin yanında kalırlar)sa sakın onlara “Öf!” deme, onları azarlama! Onlara güzel söz söyle. 17/23

– Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanatlarını ger ve: “Rabbim! Küçükken beni yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et” de. 17/24

– Onlardan bâzı çiftlere verdiğimiz dünyalığa gözlerini dikme ve (sana inanmadıkları için) onlara üzülme, Müminlere kanatlarını indir. 15/88

-Allah ile beraber başka bir ilah çağırma, sonra azap edilenlerden olursun. 26/213

– (önce) en yakın akrâbanı uyar. 26/214

– Ve müminlerden sana uyanlara kanatlarını indir.  26/215

Mealini yazmış olduğum ayetlerde şefkat kanat germeye teşbih edilmiştir. Ve kanat germekten kastın şefkat göstermek olduğu gayet açıktır. Böylece, Müteşabih olarak verilmiş olan kanat germe olayı, şefkat olarak anlaşılmakla tevil yapılmış olur. Kur’an’dan diğer iki örnek, mealen:


–  Allah’tan başka dost edinenlerin durumu kendine ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en çürüğü örümcek evidir. Keşke bilselerdi. 29/41

Burada ki teşbih te gayet açıktır. Allah’tan başka dost edinenler ve onları kendilerine dayanak olarak görenler, örümceğin evi gibi en çürük dayanağa dayanmış olmaktadırlar. Mana anlaşılmakla tevil yapılmış olmaktadır. Kur’an’dan mealen:


– Buna göre yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha çok hidayete ermiştir; yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi? 67/22

Burada da yine teşbih olayı vardır. Ve tevili mümkündür, zira yüzüstü kapanarak yürüyenden maksat, Allah yolunda olmayanlar, dosdoğru yolda dümdüz yürüyenlerden maksat ise Allah yolunda gidenlerdir.

Böylece Müteşabih ayetlerin tevil edilebileceğini göstermeye çalıştım. Şu var ki, ilimde derinleşmiş olanlar zümresinden olabilmek için, Kur’an’daki bütün müteşabih ayetlerin tevilini bilmeye ihtiyaç vardır. Zira onlardan bir kısmını tevil edip, bir kısmını tevilsiz veya muhkem addetmek, ilimde derinleşmiş olan kimselerin yapacağı bir şey değildir. Bunun için, Allah’ın zatı hakkında ki müteşabih ayetlerden örnekler verip, nasıl tevil edilebilecekleri hususunu anlatmaya ihtiyaç vardır. Bunun içinde takip edilmesi gereken yol, müteşabih ayetlerin tevilinde, müh kemlerine aykırı veya zıt bir tevilden kaçınmaktır. Zira müteşabih ayetler muhkem ayetlere aykırı olarak tevil edilirse, bu isabetli bir tevil olamayacağı gibi aynı zamanda çelişkiye de düşülmüş olur. Kur’an’da ise çelişki yoktur. Bu hususta ne demek istediğimi örneklerle anlatmaya çalışacak olursam. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

– (Rabb’in ona) dedi ki: “Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa yücelerden mi oldun?” 38/75


Yukarıda mealini yazmış olduğum ayet mealinde görüldüğü gibi, Allah iki eliyle yaratmaktan bahsetmektedir. Burada bahsi geçen olay Adem’in yaratılışıyla ilgili olaydır. Burada bildirilen iki elle yaratmaktan maksat müteşabih olup, Adem’in yaratılışının önemini vurgulayan bir durumdur. Bunun bir sanatkarın bir şeyi imal etmesi şeklinde anlaşılmaması gerekir, iş böyle olsaydı gerçek manada el düşünmek mümkün olurdu, halbuki, Allah’ın yaratması imalat şeklinde olmayıp sadece verdiği bir emirdir. İş böyle olunca bu olayla ilişkilendirerek Allah için, mahiyeti nasıl düşünülürse düşünülsün gerçek manada el düşünmek mümkün değildir. Onun için bu ayetin tevili, Adem’in yaratılışının çok mühim bir olay olduğu şeklinde anlaşılması gerekir.
Allah’ın nasıl yarattığıyla ilgili olarak muhkem ayetlerden örnekler verecek olursam. Kur’an’dan mealen:

– Biz bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz, sâdece ona “ol” dememizdir; derhal oluverir. 16/40

– Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmağa kadir değil midir? Elbette kadirdir! O, çok bilen yaratıcıdır. 36/81

– Bir şeyi yaratmak istediği zaman onun yaptığı <<Ol>> de demekten ibarettir. Hemen oluverir. 36/82

– (O), göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi yaratmak istedi mi, ona sâdece “O” der, o da hemen oluverir. 2/117

Yukarıda mealini yazmış olduğum, yaratmayla ilgili muhkem ayetler dikkate alındığında, Allah için, herhangi bir şeyi gerçek manada elle imal etmek suretiyle yarattığının düşünülemeyeceği, zira elle yapmak veya yaratmanın, emirle yaratma olayıyla aynı şey olmadığı açıktır. Böylece anlaşılır ki, Allah’ın, Adem’i iki eliyle yarattığını bildirmesi müteşabih olup, Tevili Adam’ın yaratılışının ehemmiyetli yani çok önemli bir olay olduğu şeklindedir. Dolayısıyla, Kur’an’a göre kullarınkine benzemez dense dahi, Allah hakkında el isnat etmek; gerçek manada el kabul etmek mümkün değildir.
Kur’an’dan mealen:

– Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz, (çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız. 50/16

– Göklerde ve yerde olanları, Allah’ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizli konuşsa mutlaka dördüncüleri O’dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O’dur. Bundan az, bundan çok da olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla berâberdir. Sonra kıyâmet günü, onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah, her şeyi bilendir. 58/7

Yazmış olduğum bu ayet mealleri, müteşabih olup, ihtiva ettikleri mana bakımından tevilleri, Allah’ın hakimiyet yönünden bize yakınlığını bildirmektedir. Yoksa, haşa, zatının bünyemiz içerisinde şah damarımızdan daha yakın olduğu veya bir mekanda üç kişi isek dördüncümüz olarak, Zatının bizzat yanımızda olduğu manasında değildir. Bunun böyle olduğuna örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

– Gökten yere bütün işleri O tanzim eder; sonra sizin saydığınızla suresi bin sene olan bir günde işler, O’na yükselir. 32/5

Mealini yazmış olduğum bu ayet, Allah’ın bizimle bizzat bir arada bulunmadığının bir delilidir. Zira aksi takdirde şah damarımızın bize bizden bin senelik mesafeden daha uzak olduğunu düşünmemiz gerekecektir. Allah’ın bize şah damarımızdan daha yakın olduğu hususunu tevil etmesek bu neticeye varmamız kaçınılmazdır. Fakat böyle bir şeyin mümkün olmadığı, şah damarımızın, bizim bir parçamız olarak boynumuzda bulunmasından bellidir. O zaman anlaşılması gereken mana, Allah’ın hakimiyet yönünden bize şah damarımızdan daha yakın olduğudur.
Diğer önemli bir hususta, işlerin Allah’a saydığımız zamanla bin senede yükselmesinin yine, Allah’ın bize konum olarak bin senelik bir uzaklıkta olduğunun göstergesi olmadığı, bu mesafenin dahi müteşabih olduğu ve Allah’ın yüceliğini bildiren bir ifade olduğudur. Bunun böyle olduğuyla ilgili olarak, Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

– Sual eden, vuku’ bulacak azabı sordu. 70/1

– O, kâfirlere mahsustur. O azabı önleyecek yoktur. 70/2

– ( O azap) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3

– Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içerisinde O’na yükselir. 70/4

Bu ayet mealinde görüldüğü gibi, melekler ve ruh’un Allah’a miktarı elli bin yıl süren bir gün içerisinde yükseldiği bildirilmiştir, bu da müteşabih olup, Allah’ın yüceliğini bildiren bir husustur. Zira, şah damardan yakınlığa, bin senelik bir mesafeden, elli bin senelik bir mesafeye kadar düşünürsek, durum kolayca anlaşılır. Dolayısıyla tevilin mümkün olduğu görülmüş olur. Fakat şunu da belirteyim ki, Allah’ın bize yakınlığı ve uzaklığı, zatı söz konusu olunca müteşabih olmakla beraber. Bir günlük, bin yıllık ve elli bin yıllık zaman tarifleri, zaman söz konusu olduğunda, zaman açısından müteşabih değil müh kemdir. Bunun nasıl olduğunu burada anlatmak biraz uzun sürer ve Vehhabiler konusu dışına çıkılmasına neden olur, kısmet olursa daha ilgili başka bir konu içerisinde anlatmaya çalışacağım.

Diğer önemli bir hususta, Allah’ın kullar tarafından görülüp görülemeyeceği husussudur. Kur’an öğretisine göre, ne dünyada nede ahirette Allah’ın zatını görmek mümkün değildir. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

– Gözler O’nu görmez (idrak edemez); O güzleri görür (idrak eder); O lâtif (gözle görülmez), her şeyi haber alandır. 6/103

6 Enâm 103 Sûresinde belirtildiğine göre, gözler Allah’ı göremez, bu muhkem bir ayet olup, süreklilik ifade etmektedir. Yani, hem Dünyayı hem de Ahireti kapsamaktadır. Aksi iddiada bulunanlar ise, bu konuyla ilgili olarak müteşabih olan 75 El-Kıyâmet 23 ayetini muhkemleştirip doğru yoldan sapmaktadırlar. Şöyle ki, Kur’an’dan mealen:

– Hayır, siz çabuk (geçen dünyây)ı seviyorsunuz da, 75/20

– Ahireti bırakıyorsunuz. 75/21

– Yüzler var ki o gün ışıl ışıl parlar, 75/22

– Rabb’ine bakar. 75/23

75 Kıyâmet 23 te geçen bakmaktan maksat, müteşabih olup, Rabb’in rahmetini beklemek manasındadır. Zira, 3 Âl-i

İmran 77 de, Allah, rahmet etmeyecek olduğu kimseler için, müteşabih olarak onları inzar etmeyeceği, yani bakmayacağı ifadesini kullanmıştır. Durum böyle olunca, Allah’ı inzar edenler. O’nu gerçek manada görenler değil, Rahmetini bekleyenler olmuş olur. Allah’ın inzar etmemesi, yani rahmet etmemesiyle ilgili olarak, Kur’an’dan mealen:

– Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir ücret mukabili satanlar var ya, işte onların ahiret te bir payı yoktur; Allah kıyamet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmaz. Onlar için acı bir azap vardır. 3/77

Böylece, Allah’ı görememenin muhkem, bakmanın ise müteşabih olduğu ve manasının yani tevilinin, Allah’ın rahmetini beklemek olduğu kolayca anlaşılabilir.

Asırlardır, en çok tartışılan ve merak edilen konulardan biride, Allah’ın insanlar tarafından görülüp görülemeyeceği olayıdır. Bir kimse bize kıymetli bir hediye gönderse ve kim olduğunu bilmesek, hem kim olduğunu öğrenmek, hem de görmek isteriz. Yahut ta çok kıymetli bir eser görsek, hem eseri yapanı, hem de sahibini öğrenmek ve görmek isteriz. Allah bütün kainatın yaratıcısı ve sahibidir. Kainatın bir parçası olarak bizi de yaratmış ve sayamayacağımız kadar çok nimetlerle bizi niyetlendirmiştir. Allah’ı, müminler olarak çok büyük bir sevgiyle sever ve merak ederiz. Fakat bu merakımızın, O’nu tanımayı isteme arzumuzun, O’nun razı olduğu sınırlar içerisinde kalması ve bu konuda haddi aşmamamız gerekir. Çok değerli ve büyük şahsiyet olan Musa Peygamber bir zamanlar, Allah’ı görmek istemiş ve bu isteğini Allah’tan talep etmişti, fakat Allah bunun mümkün olamadığını kendisine bildirmişti. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

– Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca <<Rabbim! Bana (Kendini) göster; seni göreyim!>> dedi. (Rabbi): Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!>> buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça ediverdi. Musa yıldırım çarpmış gibi yere düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim. Ben inananların ilkiyim. 7/143

Kur’an’dan diğer bir örnek, mealen:

– Allah bir beşerle (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle, yâhut perde arkasından konuşur; yâhut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahye der. O, yücedir, hakimdir. 42/51

Bu ayetleri dikkate aldığımızda, göz görmesiyle Allah’ı görmemizin mümkün olmadığını anlamış oluruz. Gözün yaptığı görev, sahip olduğu özelliklerine göre bilgi ileterek baktığımız şeyleri bize bildirmesidir. Gözün bu özelliği araya girmeden herhangi bir şey hakkında bilgi edine bilirsek edindiğimiz bilgi kadar onu tanımış ve hakkında bilgi edinmiş oluruz. Bu durum göz görmesinin yerini alabilecek bir husustur, zira netice itibariyle durum aynı olmuş olmaktadır. Böylece göz görmesi söz konusu olmadan, Allah razı olduğu miktarda bir bilgiyle zatını cennet ehline tanıtacaktır. Bu durum göz görmesini aratmayacak bir husus olacaktır, zira cennet ehlinin hiçbir dileği ret edilmeyeceği gibi, onların dünyasında üzüntü ve hasrete de yer yoktur. Böylece biz, hem dünyada, hem de ahirette, Allah’ı kendi zatı hakkında bize bildirmiş olduğu bilgiler miktarınca bilebiliriz. Allah’tan gelmiş bir bilgi olmadan, hiç kimse Allah’ın zatı konusunda söz söylememelidir. Ahirette bilgiyle dahi olsa, Allah’ın zatını kuşatmak, tamamen onu kavramak mümkün değildir. Bu hususlarda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

– O gün (mahşere) çağırana uyarlar (hiç kimsenin) ondan sapma (imkânı) yoktur. Rahmân için sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin. 20/108

– O gün Rahmân’ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefâati fayda vermez. 20/109

– Onların önlerindekini ve arkalarındakini (geçmişlerini ve geleceklerini) bilir; onlar ise bilgice O’nu kuşatamazlar (ne O’nun zâtını kavrayabilirler, ne de bildiklerini ihâta edebilirler) 20/110

Görüldüğü gibi, bilgiyle dahi Allah’ı kuşatmak mümkün değildir. Kendi zatı hakkında bize ne kadar bilgi vermişse. O’nu ancak o kadar tanıyabiliriz. Bunun ötesinde, O’nun zatı hakkında konuşmamız mümkün değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

– De ki: “Rabbim, ancak kötülükleri, gerek açığını, gerek gizlisini; günâhı ve haksız yere saldırmayı; hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah’a ortak koşmayı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi harâm etmiştir.” 7/33

– Ey insanlar, yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarını izlemeyin;çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. 2/168

– O size dâima kötülük ve çirkin iş (yapmanızı), Allah
hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. 2/169

Diğer bir hususta, Allah’ın Arş’a istiva etmesi konusudur. Bu hususta Vehhabiler şöyle demektedirler:

Bir adam İmam Malik’e (r.a.) gelerek:
“Rahman arşa istiva etti.” ayetindeki istivanın keyfiyeti nasıldır?” diye sordu. İmam Malik (r.a.): “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” cevabını verdi.
İstivanın keyfiyetini sadece Allah’u Teala bildiği için bu konuda soru sormak doğru değildir. Allah Azze ve Celle Kur’an’ın yedi yerinde istiva sıfatını zikrederek kendisini övmüştür. Bu sıfatı bilip kabul etmek vacip, inkar etmek ise küfürdür. Allah’ın (c.c.) sıfatını kendisinden başkasının bilmesi mümkün olmadığından, istivanın keyfiyetini ve nasıl olduğunu Allah’tan (c.c.) başka kimse bilemez.” (Kaynak: Tevhid, Yazan. Abdurrahman Abdu’l-Halık, Cilt 4 Sayfa12-13 Tevhid Yayınları. )

Bu ifadeleriyle şunu demek istemektedirler, her ne kadar nasıl olduğunu bilmez sekte, Allah Arş’ın üzerine kurulmuştur, diğer bir ifadeyle, Allah Arş’ın (tahtın) üzerine oturmuştur.

Böylece, her ne kadar, izah edemeyiz deseler dahi, gerçek manada, Allah’a oturma isnat etmişlerdir. “İstiva (dilde malumdur, keyfiyeti meçhuldür, buna iman etmek vacip, ondan soru sormak bidattir.” demeleri bunu ifade etmek içindir. Allah’la ilgili olarak istiva kelimesi Kur’an’ın yedi yerinde değil, dokuz yerinde geçmektedir. Yedi tanesi Arş’a istiva, iki tanesi Göğe istivadır. Arş’la ilgili olanlar 7/54, 10/3, 13/2, 20/5, 25/59, 32//4, 57/4 ayetleri. Gökle ilgili olanlar ise 2/29 ve 41/11 ayetleridir. Anlaşılan odur ki, gökle ilgili olanlardan bahsetmek işlerine gelmemektedir. Bu konuda Kur’an’dan örnek verecek olursam, mealen:

– O ki, yeryüzünde ne varsa sizin için yarattı; sonra göğe doğru istiva ederek, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir. 2/29

– Sonra duman hâlinde bulunan göğe doğru istiva ederek, ona ve arza: “İsteyerek veyâ istemeyerek gelin,” dedi. “İsteyerek geldik.” dediler. 41/11

Yukarıda yazılı ayet meallerinden anlaşılacağı üzere. İstivadan maksat, istiva edilen şey üzerine hakimiyet kurup, onu ve ona bağlı şeyleri yönlendirme olayıdır. Yani burada ki olay, istivadan kastedilen şeyin gerçek manada oturma olmayıp, hakimiyet, düzenleme ve emir olayı olduğunu açıkça belirtir. Şimdi bunu dikkate alarak, Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle ilgili ayetlerden örnekler verecek olursam, mealen:

– Şüphesiz ki, Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istiva eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi ayı ve yıldızları emrine boyun eğdirmiş durumda yaratan Allah’tır. Biliniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir! 7/54

– O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’ın üzerine istiva edendir. Yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür. 57/4

Şimdi, Allah’ın Arş’a istiva etmesiyle, her nerede olursak olalım, Allah’ın bizimle birlikte olduğu ifadelerini birlikte düşünürsek, olayın bir mekan tutma olayı olmayıp, hakimiyet olayı olduğu kolayca anlaşılır. Zira biz bir yaratık olarak mekan tarafından kuşatılmış durumdayız, Allah’ın bizimle beraber olması, bu duruma göre hakimiyet kurması dışında düşünülemez, aksi takdirde, haşa ondan, Allah’ında birliktelikten dolayı mekan tarafından kuşatılmış olduğu söz konusu olmuş olur, bu ise Allah için düşünülemeyecek bir husustur. Mekan tarafından kuşatılmak veya çerçevelenmek noksanlıktır, Allah, noksanlıklardan münezzehtir. Arş içinde aynı durum söz konusudur, her neşe kilde düşünülürse düşünülsün, gerçek manada Arş üzerine oturmak, oturulan istinat noktaları tarafından sınırlanmak demektir. Bu durum da aynı şekilde noksanlık olup, Allah hakkında düşünülemeyecek bir husustur. Hiçbir mekan, hiçbir yönden ve hiçbir şekilde Allah’ı kuşatamadığı gibi, Allah’ın hiçbir mekana ihtiyacı yoktur. Mekanlar da Allah’ın yaratıklarıdırlar ve yaratılmalarının başlangıcı olup, sonradan yaratılmışlardır, Allah, hiçbir mekanın olmadığı, yani hiçbir mekanın yaratılmadığında da aynı Allah’tır.

3 – İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır. Demeleri

Bir kimsenin, ahirette cehennem azabından kurtulması, yani hiç azap görmemesi ve cennete gire bilmesi için, İslam Dinine göre gerekli şart iman etmesi ve salih (iyi) ameller işlemesine bağlıdır. İman, inanç yani tasdik etmektir. Amel ise yapmaktır. Bu iki olay her ne kadar değişik iki olay olsalar da, dini açıdan kurtuluş olayına baktığımızda, bu olayın tamamlayıcı unsurlarıdırlar, öyle ki, herhangi bir tanesinin olmaması veya yeterli olmaması, diğer ininde yok sayılma nedenidir. Şöyle ki, dini açıdan kurtuluşu bir kasa gibi düşünelim, ve bu kasanın açılması iki ayrı anahtara ihtiyaç göstermiş olsun, bu anahtarlardan biri iman ve diğeri de amel olmuş olsun, işte kasanın açılması nasıl ki bu anahtarlardan biriyle mümkün değilse ve iki anahtarla açılmasına ihtiyaç varsa, işte, dini açıdan kurtuluş için imanla amel arasında bu şekilde yakın ilişki vardır. Diğer bir ifade ile, bir kimse çok hayırlar işlese ve imanı yoksa, bu işlemiş olduğu hayırlardan ona fayda gelmez, veya imanı olmasına rağmen, hayır kazanmamışsa, iman etmiş olmasının ona faydası olmaz. Bu konuda örnek verecek olursam, Kur’an’dan mealen:

– Evet kim bir günah kazanır da suçu kendisini kuşatmış olursa işte onlar ateş (cehennem) halkıdır. Orada ebedi kalacaklardır. 2/81

– İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82

Bir kimse imanlı olup ta bir kısım sevaplar ve günahlar işlemiş ise, günahının kendisini kuşatıp kuşatmadığına ölçü olarak, günah ve sevabından hangisinin daha fazla olduğuna bağlıdır. Ahirette, amelleri tartılır. Günahı fazlaysa terazisi hafif basar, bu durumda o kimse ebedi cehennemliktir. Bu duruma göre iman etmiş olması ona fayda vermez, cehennemde suçunun cezasını çekip çıkması diye bir şey yoktur, suçunun cezası cehennemde ebedi kalmasından ibarettir. Terazisi hafif değil de, ağır basarsa o kimse ebedi cennette kalacaktır, bununda sevaplarının karşılığını tüketip cennetten çıkması olayı yoktur. Cehennemde azap görmenin günahları tüketmemesi gibi, Cennette nimetlenmenin de sevapları tüketme olayı yoktur, ikisinden herhangi birine giren bir daha ebediyen oradan çıkmaz. Her iki yönde amellerin faklılığı oradaki dereceleri etkileyen bir durumdur, şöyle ki günahı daha fazla olana cehennemde daha şiddetli azap derecesi, sevabı daha çok olana cennette daha yüksek nimetlenme derecesi vardır. Sonsuz olarak, cennet cennet olarak, cehennem cehennem olarak kalacaktır. Ne cennetin nimetleri yok olur veya azalır, ne de cehennemin azabı yok olur veya azalır.

Kuran’dan mealen:

– Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.
23/101


– Artık kimlerin (sevap) tartıları ağır basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. 23/102

– Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; (çünkü onlar) ebedi cehennemdedirler. 23/103

– Kimin tartıları ağır gelirse. 101/6

– O, memnûn edici bir hayat içindedir, 101/7

– Kimin tartıları hafif gelirse. 101/8

Onun anası (gideceği yer) hâviye (uçurum)dur.
101/9
– O uçurumun ne olduğunu bilir misin? 101/10

– (O), kızgın bir ateştir. 101/11

İman ve Amelin iki ayrı husus olmalarına rağmen, İslam dini açısından bir bütün oluşturduklarına ve birbirinin varlığına delil olduklarına dair, Kuran’dan mealen:

– Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Resûlüne iman ettiler, sonra şüphe etmediler; ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. İşte (İman iddiasında) doğru olanlar onlardır. 49/15

– Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğu zaman (o âyetler, onların) imanlarını arttırır ve (onlar) Rab’lerine tevekkül ederler. 8/2

– Namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızktan (Allah rızası için yoksullara) verirler. 8/3

– İşte gerçek müminler onlardır. Onlara Rab’lerinin katında dereceler, bağışlanma ve tükenmez rızk var. 8/4

Yukarıda mealini yazmış olduğum ayetlerin meallerinde, İmanla amelin bir bütün oluşturdukları açıktır. Şu var ki, müminlerinde bazen günahları olabilir, onun için aşırı gidilmemişse hemen tekfir etmemek lazımdır. Kuran’dan mealen:

– Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, bile bile, yaptıklarında ısrar etmezler. 3/135

– İşte onların mükafatı Rab’leri tarafından bağışlanma ve altından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlerdir. Çalışanların ecri ne güzeldir! 3/136

Demek oluyor ki, bir günah işleyen kimse, hemen tövbe edip günahta ısrar etmezse vasıf olarak yine mümindir. Diğer bazı kimseler vardır ki, büyük günahlara ve edepsizliklere hiç yanaşmazlar, fakat bazı ufak tefek kusurları vardır. Onlar da yine vasıf olarak mümindirler. Kuran’dan mealen:

– Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha iyi bilir: Gerek arzdan (yerden) inşa ettiği, gerek annelerinizin karınlarında bulunduğunuz zaman biçim verdiği sırada (sizin her halinizi bilir), artık kendinizi (övüp) temize çıkarmayın. Çünkü O, korunanı daha iyi bilir. 53/32

– Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi ağırlanacağınız bir yere sokarız. 4/31

İmanlı olmasına rağmen, sevap kazanmamış olanların durumuna gelince. Bu konuda, Kuran’dan mealen:

– Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar. Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün, önceden iman etmemiş ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye artık imanı bir fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz biz de beklemekteyiz! 6/158

Yukarıda belirtilen durumlar tahakkuk edince ki, bu durumlar bir şahıs için imtihan süresinin kapandığı, başka bir ifadeyle öleceği zaman demektir. Ve bu safhada, o ana kadar kim iman etmemişse o anda iman etmesi veya daha önce iman etmiş olmasına rağmen imanında bir hayır (sevap) kazanmamışsa, daha önce iman etmiş olmasının ona faydası yoktur. Bu da, iyi ameller olmazsa, iman edilmiş olmanın fayda sağlamadığının kesin kanıtıdır. Yahut ta evvelce belirttiğim gibi, sevapları olasına rağmen, geçerli iman yoksa, işlenmiş olan sevaplar o şahıs için yok sayılmakta ve ona faydası olmamaktadır.
İslam dinine göre, kurtuluş için kesin olarak akıldan çıkarılmaması ve yerine getirilmesi gereken durum, farklı şeyler olmalarına rağmen, İman edip, Salih amel işlemenin birlikte yerine getirilmesidir, bu husus İslam dinine göre olmazsa olmaz şarttır. Ben bu hususu, bir kapıyı açmak için gerekli olan iki ayrı anahtara benzetiyorum. Kur’an’dan mealen:

– İnanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar da cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır. 2/82

İmanın artması olayı, bilgilenme ile ilgili bir olaydır. Kur’an kendisinin Allah kelamı (sözü) olduğunu ispatlayan ve Müminlerin imanını ayet delilleriyle güçlendiren bir kitaptır.
Bundan dolayı ayetlerin okunması müminler için bir iman artma olayıdır. Zira İman konusundaki delilleri bildikleri ayetlerin artmasıyla artığından imanları artmış olmaktadır. Diğer taraftan delilleri boş verip unutmak da aksi netice verir.
Vehhabilerin: “İmanda, amel dahili olarak mevcuttur. Amel imandan bir cüzdür. Artar ve eksilir. İman, kalple tasdik, dil ile söylemek ve rükünleri yerine getirmektir. Buna göre ameli yerine getirmeyen kimse imansızdır”. Demeleri, İmanla, amelleri bir birine karıştırmaları açısından yanlıştır. İman ve Amel iki ayrı husustur, öyle olmasaydı mümin olmamasına rağmen iyi ameller işleyen kimseleri, aynı zamanda mümin saymak gerekecekti, değil mi ki; “Amel imandan bir cüzdür.” demektedirler. Cüz bir bütünün parçası demektir, İslam dininde bir parça iyi amel; aynı zamanda bir parça imandır mantığı yoktur. Ancak, iman ve salih amel bir birlerinin varlığıyla ilgili göstergedirler. Örneğin, büyük günahlar işleyenlerin mümin olmadıklarına hükmedilir. Zira o günahları işlemek, müminlerin vasfı olmadığı gibi, müminlerin yapacağı bir işte değildir.
Örneğin: bir kimse namaz kılmıyorsa, Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürüyorsa, zina ediyorsa, faiz yeyiyorsa mümin değildir, zira bu gibi şeylerle iman bir arada bulunmaz, imanlı olmak bunları yapmaya engeldir. Rahman’a kul olanların vasıflarıyla ilgili olarak, Kuran’dan mealen:

– Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne isrâf ederler, ne de cimrilik ederler, (harcamaları), bu ikisi arasında dengeli olur. 25/67

– Ve onlar ki Allah ile berâber başka ilaha yalvarmazlar. Allah’ın haram ettiği canı haksız yere öldürmezler ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa günâhı(nın cezâsını) bulur. 25/68

– Ve onlar ki kendilerine Rab’lerinin âyetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar. 25/73

– Muhakkak müminler felâh bulmuştur. 23/1

– Onlar, namazlarında huşua riayet ederler. 23/2

– Onlar namazlarını gereği üzere devamlı kılarlar. 23/9

Faiz yasağıyla ilgili olarak, Kuran’da mümin olup, olmanın şartı olarak, faiz alınıp alınmaması ölçü olarak konmuştur, buna göre mümin olanlar, faizin yasaklanmasıyla faizden geri kalanı, yani almadıklarını terk edecekler, aksi takdirde faiz alanların mümin olmadıkları bildirilmiştir. Kuran’dan mealen:

– Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçek müminlerseniz, faiz hesabından kalanı terk edin (almayın). 2/278

4- “Tasavvuf bid’attır; tarikata girmek, mürşide bağlanmak, onu vesile edinmek, rabıta kurmak şirktir, küfürdür.” demeleri.

Bana göre de, tasavvuf şirkin, küfrün ta kendisidir. Bunlar yani tasavvufçu olduklarını söyleyen kimseler, İslam dininden çok uzak ve inançları Kur’an’la bağdaşmayan kimselerdirler. Buna rağmen asırlardır halktan bir çok kimseyi İslam adına kendilerine bağlayarak saptırmışlardır. Bunların tasavvuf inancının temelinde “Vahdeti Vücut” nazariyesi vardır, bu ise, insan oğlunun saptığı en kapsamlı şirk çeşididir. Tasavvuf konusunu bir başlık altında yazdığımdan, şimdilik bu kadarla iktifa ediyorum. Bu kitapta ki, Tasavvuf konusuna bakıldığında bu konuda çok geniş bilgi bulmak mümkündür.

5- “Kabirler üzerine kubbe yapmak, adak adamak, kabirleri ziyaret etmek, küfürdür, delalettir“. demeleri.
Kabirler (mezarlar) üzerine bina yapmanın şirk olduğu yolundaki iddiaları Kur’an’a uymamaktadır. Buna örnek olarak ashabı “Kehf’in” durumunu göstere biliriz. Kur’an’dan mealen:

– (Nasıl onları uyutup sonra uyandırdıksa yine) böylece onları (bazı insanlara) buldurduk ki, Allah’ın (öldükten sonra diriltme) vadinin gerçek olduğunu ve kıyametin mutlaka geleceğini bilsinler. (Bunlar), o sırada kendi aralarında onların durumlarını tartışıyorlardı: “Oların üstüne bir bina yapın!” dediler. Rab’leri onları daha iyi bilir. Onların işine galip gelenler (onların durumlarını iyi bilenler veya onların işini başarıya ulaştırıp tevhidi yerleştirenler): “Mutlaka onların üstüne bir mescid yapacağız,” dediler. 18/21

Hal böyle olunca, kabirleri ziyaret etmenin ve üzerlerine mescid yapmanın mahzuru yoktur. Örneğin: Halen Peygamberimizin mezarı mescid içerisinde olup, ziyaret edilmektedir. İslam dinine göre, konu olan mezarın şekli; nereye yapıldığı; ziyaret edilip edilmemesi değildir, yasak olarak konu olan; yapılan ziyaretin İslam dinine uygun olmamasıdır. Eğer, yapılan ziyaret ile kabirdeki kimseler ilahlaştırılmıyorsa, onların kul oldukları hususu dikkate alınarak ziyaret yapılıyorsa bu şirk olan bir ziyaret değildir. Bu konuda şöyle bir örnek vermemiz mümkündür; güneşe bakan iki kişi düşünelim, birisi güneşi ilahlaştırmış ve ona tapmaktadır, bu kimsenin ibadet kastıyla güneşe bakması veya güneşi ilah olarak kabul etmesi şirktir ve böyle bir kişi müşriktir. Diğer kişi güneşi, sadece tabii bir güzellik olarak görmekte ve onu ilâhlaştırmamaktadır, böyle bir kimsenin güneşe bakması, hatta tefekkür etmesi sevaptır ve böyle bir kişi bu hareketiyle şirk işlemiş olmaz. Demek ki konu olan güneşe bakılması değil, ne zihniyetle bakıldığıdır. Peygamberimiz geldiğinde, müşrikler Kabe’nin içini putlarla doldurmuşlardı, peygamberimiz, Allah’ın emriyle tevhidi yaydı ve içine putlar kondu diye Kabe’yi yıkmayı hedeflemedi, putlardan temizledi. Şirkin önlenmesi yolu, Tevhidin yayılmasıdır, istismar ediliyor diye iyi şeyleri yok etmeye çalışmak değildir.


Türbe yapılmaması konusunda ısrarlı olanların iddiası, eğer ki türbe yapılırsa zamanla türbelerdekilerin İlahlaştırılacağı iddiasıdır. Bu şekilde bir davranış ve yasaklamayla şirkin önüne geçilemez. Nasıl ki, ilahlaştırılmasın diye güneşi ortadan kaldırmanın manası ve imkanı yoksa, mezar veya türbe yapılmasını yasaklamak şirki önleyen bir husus değildir. Zira şirk koşma olayı türbenin veya mezarın kendisinde değildir; insanların inancındadır. Allah’ın birliğini kabul etmemiş; zihniyet olarak müşrik olan kimseler, kainatta kendilerinden başka hiçbir yaratık olmazsa, Allah’a karşı şirk koşmuş olmak için bizzat kendilerini Allah’a ortak koşarlar zira müşriklerin mücadeleleri Allah’ın birliğine karşıdır. Allah’ın birliğini kabul eden Müminler için, kainatta yaratıkların bulunması bir şirk nedeni değildir, onlar sahip oldukları tevhit inancının ölçülerine göre derhal şirkin varlığını görerek ondan etkilenmezler, İblisin onları saptırma konusunda hiçbir gücü yoktur, onlar Allah’ın koruması altındadırlar. İsterlerse okyanusta bir sandalda namaz kılsınlar, isterlerse bir mezarlığın tam ortasında namaz kılsınlar bu iki durum arasında , Müvahhid olmaları açısından kendileri için bir fark yoktur. Türbe var diye türbede yatanı Allah’a ortak koşanlar, türbe olmazsa dahi türbede yatanın varlığını bahane ederek yine şirk koşarlar. Değil mi ki, Peygamberlerin tamamına yakının değil türbeleri, mezarlarının yeri dahi belli değildir, buna rağmen müşrikler yinede onları Allah’a ortak koşarlar. Bu konuda daha birçok örnek vermek mümkündür, bundan dolayı şirke karşı mücadelede, Kur’an’da yasaklanmamış olayları öne sürerek değil, İnsanlara tevhidi anlatarak, Müvahhid olmaları için çaba göstermekle mümkündür. İhlâs sahibi Müvahhid oldukları müddetçe şeytanın onlara karşı bir etkisi olamaz, şeytanın saptıra bildikleri ihlâs sahibi olmayan kimselerdirler, ihlas sahibi olmayanların iman konusunda zihniyetleri karışıktır ve şeytanın saldırılarına açıktırlar. Bundan dolayı şirkten korunmanın yolu ihlâs sahibi Mümin olmaktadır. Bu konuda Kur’an’dan mealen:

– Meleklerin hepsi topluca secde ettiler, 15/30

-Yalnız İblis, secde edenlerle berâber olmayı kabûl etmedi. 15/31

– (Allah) : “Ey İblis, nen var ki sen secde edenlerle berâber olmadın?” dedi. 15/32

– (İblis) : “Ben, bir salsâl’den (pişmiş çamurdan), değişken bir balçıktan yarattığın insana secde edemem!” dedi. 15/33

– (Allah) : “Öyleyse çık oradan (meleklerin içinden çık), dedi, çünkü sen kovuldun!” 15/34

– Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır! 15/35

– (İblis) : Rabbim! Öyleyse dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver, dedi. 15/36

– (Allah) : “Haydi, dedi, sen ertelenmişlerdensin!”
15/37


– “O bilinen vaktin gününe kadar!” 15/38

– (İblis) : “Rabb’im, dedi, beni azdırmandan ötürü an dolsun ki, (ben de) yer yüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım. 15/39

– Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna. 15/40

– (Allah) buyurdu ki : “İşte benim korumayı üzerime aldığım yol budur.” 15/41

– “Benim (hâlis) kullarıma karşı senin bir gücün yoktur. Ancak sana uyan azgınlar(ı azdırabilirsin sen.) 15/42

Çünkü inananlara ve Rab’lerine dayananlara o (şeyta)nın bir gücü yoktur. 16/99

– Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır. (o, sadece onları kandırabilir). 16/100

Hal böyle olunca kabirleri (mezarları) ziyaret etmenin bir mahzuru yoktur. Tabi ki yapılan ziyaret İslam’a uygun olmalı ve kabirdekileri İlahlaştırmadan yapılmalıdır.

Adak adama durumuna gelince, bu konuda doğruyu söylemektedirler. İster ölü olsun, isterse canlı olsun hiçbir yaratığa adak adanmaz, zira hiç kimse hiç kimsenin yerine amel işleyemez. Ameller şahsi olup herkese kendi eliyle işlediği vardır, bu husus kendisine adak adanan için, ister ölü veya isterse canlı bir yaratık olsun, adak adayanın onu herhangi bir haceti (işi veya isteği) için Allah’la kendisi arasında aracı yapması ve eğer istediğimi yaptırırsan, sevabı sana olmak üzere falan şeyi sadaka edeceğim demesidir. Böyle bir isteğin İslam dininde yeri yoktur. Bu şekilde kayırmayla, Allah’a isteğini kabul ettirebileceğini düşünen şirke girer. Diğer şekilde ise, yapılan duanın bizzat kendisine adak adanan tarafından yerine getirilmesi istenir, bu ise kendisine adak adanan kulu İlah’laştırmak tan başka bir şey değildir ve bu davranışta şirktir. Allah kayırmayla duaları kabul etmez, ancak kulların bir birleri için gönüllü olarak hayır duada bulunmasının faydası vardır. Nasıl ki ibadet yalnız Allah’a yapılıyorsa, duada yalnız Allah’a yapılır. Kul Kuldan dua ile bir şey isteyemez. Kur’an’dan mealen:

– (Rabbimiz), Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz. 1/4,

Ayrıca Kur’an öğretisine göre, ölüler kesin olarak yaşayanları duyamazlar, her iki tarafın arasında irtibat kesilmiştir. Ölülerin duyabileceğine inanmak, bu konuda ki Kur’an ayetlerini reddetmektir. Bu konuda, rivayetleri işlerken örnekler yazdım

6- Kim Beytullah’tan başka bir kabri, türbeyi veya şehitliği, yahut ta başka bir yeri tazim için tavaf ederse Allah’a şirk koşmuş olur.
Tavaf : 1. Bir şeyin çevresini dolaşma, kutsal bir yeri ziyaret etme. 2. İslâm dininde hac zamanı Kâbe’nin çevresini dolanma.
Tazim: Herhangi bir şeyi büyük saymak ve önemsemek.

Vehhabiler bu kavramlar çerçevesinde Kabe’ye yapılan tavafı öne sürerek, Kabe dışında yapılacak tüm ziyaretleri şirk sayarak yasak getirmişlerdir. Kavramları yapıldıkları amaçlar dışına taşımak suretiyle; Kabe tavafıyla özdeşleştirmeleri ve Kabe tavafıyla aynı şeymiş olarak göstermeleri, gerçekleri yansıtmayan bir iddia olduğu gibi, bu gibi iddialarda bulunmakla güya kendilerini özellikli kimseler ve gerçek “Muvahhit”ler olarak gösterme gayretindedirler. İslam dinini bilen ve inanan hiç kimse, bu kavramlar çerçevesinde Kabe dışında yaptığı hiçbir ziyareti Kabe ziyareti manasında almaz. Bir Mümin, Mümin olan babasının mezarını veya vefat etmemişse kendisini ziyaret edip; kendisinden büyük sayıp sevgi ve saygı gösterebilir. Müminler, Peygambere büyük bir sevgi beslerler, onu kendilerinden büyük sayarlar, türbesini ziyaret edip görmek isterler, böyle bir durum kendisine kısmet olan Müminler, Peygamberin türbesi etrafında sevgi ve saygıyla dolanırlar, bu ise kötülenecek bir durum değil övülecek bir durumdur. Bu konuda daha birçok örnek verilebilir. Bu kavramları esas alarak; bu kavramların Kabe dışındaki örneklerine bakacak olursak konuyu net bir şekilde görmek mümkündür. Böylece, Vehhabilerin kavramları haksız yere kullandıkları ve çarpıttıkları hemen görülür. Şöyle ki Kur’an’dan mealen:

– Bu budur! Her kim de Allah’ın şeâirine (alâmet, nişane) tâzimde bulunursa, bilsin ki bu, kalplerin takvâsındandır. 22/32

Bu ayetle ilgili olarak Kur’an’a bakıldığında Allah’ın, Kurbanlıkların ve kurban kesme olayının tâzim edilmesini emrettiğini görmek mümkündür. Bunun yanında, Kabe Arafat, sefa ve Merve gibi kutsal yerlerinde tâzimi olayı vardır. Kurbanlık olayının tazimi İslam’da övülen bir durum olurda, Peygamberi, takvalı Mümin kimseleri ve şehitleri tâzim edip, sevip saymak ve ziyaret etmek mi İslam’a uygun olmamış hatta şirk olmuş olur. Bunu iddia edenler, Kur’an öğretisinden haberi olmayan ve Kur’an’a inanmamış olan kimselerdirler. Tavaf olayıyla ilgili olarak ta, Kuran’dan mealen:

– Onlara (cennette) canlarının çektiğinden meyve ve et verdik. 52/22

– Orada birbirleri ile kadeh çekişirler. Onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma! 52/23

-Kendilerine mahsus ve sedefteki inci gibi hizmetçiler, onları tavaf ederler. 52/24

İslam dinine göre, hizmetçilerin efendilerini tavaf etmeleri uygun olur da, müminlerin, Peygamberin türbesini veya salih kimseleri tavaf etmeleri niçin uygun olmasın ki, uygundur ve bundan Allah rızası amaçlandığından övülecek bir harekettir. Allah, İblise Adem’e secde etmesini emretti, bu secde olayıyla İblisten istenen Ademe ibadet etmesi değildi, Adem’i kendisinden büyük sayıp tazim etmesiydi. Bu İblisin nefsine ağır geldi ve Allah’a isyan etti, Allah’ta onu lanetledi. Bu secde olayını birçok kimse, sanki İblisten, Ademe ibadet etmesi istenmiş gibi algılanmaktadır, İslam dininde Allah’tan başkasına ibadet olmaz, İblisten istenen sadece Adem’e secde yoluyla tazim yapmasıydı. İslam dininde Allah’ın üstün kıldığı kimselere tazim, övülen bir husustur. Şu var ki Kimlerin üstün kılındığının, Kur’an’da belirtilen kimseler olması gereklidir. Hiç kimse kendi keyfine göre, Allah’ın üstün olduklarını bildirdiği kimseler dışındakilere, İslam dini adına üstünlük atfedemez. Aksi takdirde, insanların İslam dinindeki konumları belirsiz bir çok kimseye İslam dini adına türbe yapıp onlara taptıkları doğrudur. İşte İslam dinine göre yasak olan bu gibi durumlardır.
Görüldüğü gibi Vehhabilerin bu konuda yapmış oldukları iddialar, birçok yönden Kur’an’a uymayan iddialardır.

7- Falcılara, müneccimlere inanmak şirktir. Demeleri:

Bu konuda doğruyu söylemektedirler, İslam dinine göre, Fala; falcılara ve müneccimlere inanmak, böylece gaybı (bilinmeyeni) bilebileceğine inanan, Allah’a şirk koşmuş olur. Kur’an’dan mealen:

– De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez”. Onlar ne zaman dirileceklerini de bilmezler. 27/65

8- Mevlid okunmasına karşı çıkmaları

Bilindiği gibi, Mevlid okunması, Peygamberin doğumuna sevinmek, kutlamak ve övmek için yapılan bir toplu kutlamadır. Peygamberin doğumuna sevinmek, Peygamberi övmek iyi bir şeydir de, Peygamberi övüyoruz diye İslam dininde yeri olmayan bir sürü saçmalık sıralamak, Peygamberi övmek değildir. Bu toplantılarda mevlit diye okudukları sözleri Kur’an’ın önüne geçirmek veya Kur’an’la aynı şeymiş gibi kabul etmek İslam dini açısından olacak şey değildir. Bizzat şahit olduğum bir olayda, mevlithanlardan biri. Bu mevlit Kuran’dır, Kuran’dan alınmadır diye takdim etti. İslam dinine karşı böylesine bir saçmalığı sanırım, Ebu Cahil bile sarf etmemiştir. Peygamberi övmek isteyenler ona salavat getirsinler, Kur’an’da belirtilen hususiyetlerini anlatsınlar, doğru olan budur.

9- Kendisi ile Allah arasına, kendisine tevekkül edeceği, onlara yalvaracağı ve onlardan yardım isteyeceği vasıtalar koyan kimse, küfre girmiştir. Demeleri:
İslam dininde dua, doğrudan Allah’a yapılır. Kullar, birbirlerinin iyiliği için Allah’a dua edebilirler, Allah’ım falana rahmet et, ona şifa ver demek, İslam dinine aykırı olan bir dua değildir, örneğin: cenaze namazı ölü için Allah’a yapılan bir duadır. Fakat duası beklenen şahsı, Allah’la kendisi arasında bir baskı vasıtası görmek, ona yalvarmak, ona adak adamak, İslam dininde kabul edilmeyen ve kişiyi müşrik yapan davranışlardır. Hele, Allah’tan başkasına dua etmek, dua yoluyla ondan yardım beklemek, o kişiyi İlah edinmedir ve dolayısıyla şirktir. Kur’an’dan mealen:

– (Yâ Rabbi), Ancak sana ibadet eder, ancak senden yardım isteriz! 1/5

10- Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetinde bulunmayan bir şeyi (bidat) ortaya koyan kimse mel’undur ve ortaya attığı şey de reddedilir. Demeleri.
Hiç kimse Allah’ın kitabı olan Kur’an’a aykırı ve onda temelini bulmayan her hangi bir şeyi İslam dini adına ortaya koyamaz. Öyle bir şeye inanması ve iddia etmesi Kur’an’ı red etmesi; dolayısıyla İslam dışı olması demektir. Sünnet konusuna gelince, Peygamber hiçbir zaman Kuran’a aykırı bir dini tebliğ yapmamıştır. Fakat kendileri de bir Sünni ekol olmaları itibariyle, peygambere mal etmek suretiyle, sünnet diye neleri rivayet ettiklerini bu kitabın birinci cildinde uzun uzadıya örneklerle izah ettim. Dolayısıyla yapmış oldukları dini tehditleri bizzat kendileri işlemektedirler.

11- Nazar değmemesi için nazar boncuğu taşımak, muska takınmak, ağaç, taş ve benzeri şeyleri kutlu saymak, Allah’tan başkası için kurban kesmek, Allah’tan başkası için adak adamak, belânın, hastalığın yok olması için boncuk, ip, hamaylı ve benzeri şeyleri takınmak, yıldız falı ve benzeri şeylere inanmak, salih kişilere saygı gösterip onlardan dua yoluyla yardım dilemek, şirktir. Demeleri:

Nazar değmemesi için, nazar boncuğu taşımak taşımak gibi şeylere inanmak, muska takmak suretiyle muskanın kendisini koruyacağına inanmak şirktir. Kurban yalnız Allah için kesileceğinden, Allah’tan başkası için kurban kesmek şirktir. Allah’ın kutsal olduğunu bildirdiği, örneğin: Tuva vadisi ve Kabe gibi şeyler dışında herhangi bir şekilde, ağaç ve benzeri şeyleri kutlu saymak şirktir, zira bir şeyi kutsal yapan Allah’tır, Allah’ın kutsal kılmadığını hiç kimse kutsal sayamaz. Yani kısaca bu konuda iddia ettikleri, fal açmak ve Allah’tan başkasından dua yoluyla bir şey istemek dahil olmak üzere söyledikleri doğrudur.

12- Beş vakit namazın cemaatle kılınması farzdır. Namazı terk eden kimse kafirdir ve onlar hakkında dinden çıkmış (mürtet) hükmü verilir. Demeleri.
Beş vakit namaz cemaatle kılınabileceği gibi yalnızda kılınabilir. Kur’an’dan mealen:

– Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler, kötülükleri uzaklaştırır. Bu, ibret alanlara bir öğüttür. 11/114

Ayet mealinde görüldüğü gibi, namaz kılma emri tekildir, bundan da kişinin tek olarak, farz namazlar dahil olmak üzere namaz kılabileceği anlaşılır. Cemaatle namaz konusunda ise Kur’an’dan mealen:

– Namaz kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle berâber rükû edin. 2/43

Böylece, tek veya cemaatle namaz kılmanın mümkün olduğunu görmek mümkündür. Cemaatle namaz kılmak iyidir, fakat farz olması Cuma namazıyla ilgili bir husustur; Cuma namazının cemaatle kılınması farzdır. Diğer namazlar, cemaat imkanına rağmen hem cemaatle, hem de fert olarak yalnız kılınabilirler. Namazın terk edilmesi olayına gelince. Namazı terk eden Mümin değildir, zira namazı terk etmek Müminlerin vasıflarından değildir. Bu konuda, Kur’an’dan mealen:

– Felâha ulaştı o müminler, 23/1

– Ki onlar, namazlarında saygılıdırlar, 23/2

– Onlar namazlarını (vakitlerinde kılarak) korurlar. 23/9

Vehhabilerle ilgili olarak 13 ve 14 no.lu şıklardaki iddialara daha önce değindiğimden tekrarlamayacağım, şu kadarını söyleyeyim ki, bu iddialarıyla onlar açık bir şekilde Allah’ı Tecsim etmektedirler, yani cisim saymaktadırlar. Allah’ı cisim saymak şirktir. Diğer taraftan, Kütüb-i Sitte’deki ve Müsned’teki rivayetleri kabul etmekle, Kur’an’dan uzak oldukları gibi, bu inançları dolayısıyla Kur’an’ın İslam öğretisini red etmektedirler.

Örneğin, Kur’an’da, ab dest alırken ayakların mesh edilmesi (silinmesi) emredilmiştir. Kur’an’ı dikkate almayarak ab destte ayaklarını yıkayan Vehhabiler, İslam dini adına olur olmaz iddialarda bulunacaklarına önce gidip ab dest almasını öğrensinler.
Vehhabileri, diğer Kütüb-i Sitte bağlılarından farklı inançları, ana hatlarıyla bu şekildedir. Diğer taraftan, Kütüb-i Sitte’deki bütün, Kur’an’a aykırı hususları aynen kabul ettiklerinden, Kur’an’dan çok uzaktırlar.

Kaynak: Kuran Tek Rehber

Kitabın tamamını PDF formatında indirin.

 

 

Reklamlar

5 thoughts on “Vehhabiler ve İslam anlayışları

Add yours

  1. selamin en güzeli ile sizleri selamlarim:
    Sayin Ferec Hüdür kardesim, bu yazi size ait:8- Mevlid okunmasına karşı çıkmaları

    Bilindiği gibi, Mevlid okunması, Peygamberin doğumuna sevinmek, kutlamak ve övmek için yapılan bir toplu kutlamadır. Peygamberin doğumuna sevinmek, Peygamberi övmek iyi bir şeydir de, Peygamberi övüyoruz diye İslam dininde yeri olmayan bir sürü saçmalık sıralamak, Peygamberi övmek değildir. Bu toplantılarda mevlit diye okudukları sözleri Kur’an’ın önüne geçirmek veya Kur’an’la aynı şeymiş gibi kabul etmek İslam dini açısından olacak şey değildir. Bizzat şahit olduğum bir olayda, mevlithanlardan biri. Bu mevlit Kuran’dır, Kuran’dan alınmadır diye takdim etti. İslam dinine karşı böylesine bir saçmalığı sanırım, Ebu Cahil bile sarf etmemiştir. Peygamberi övmek isteyenler ona salavat getirsinler, Kur’an’da belirtilen hususiyetlerini anlatsınlar, doğru olan budur.
    —————————————————————————
    Peygamberi övmek isteyenler ona salavat getirsinler, Kur’an’da belirtilen hususiyetlerini anlatsınlar, doğru olan budur.
    …Sizden ricamiz olurdu, su “salavat getirsinler”anlamini daha detayli olarak, aciklamaniz.Umarim faydali olacakdir,cümlemize.

    Ayrica bir konu olarak,Peygamber efendimizin hangi tarihlerde dogdgu,kesin olarak bilgiyi nerden bulacagiz?Yoksa Tahmin üzere seylerin pesindemiyiz?
    ÖVMEK:
    HAC SURESI:40 Onlar sırf, “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler her halde yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edene elbette yardım eder. Allah elbette Kavî, Azîz’dir.

    ..benin sahsen anladigim, Sadece Rabbimizin ismini,övülmesidir, Mescidlerde, ve yukaridaki adi gecen yerlerde.
    …………..Yaniliyormuyum?…………………..

    Kusurlarim varsa Rabbim den afetmesini niyaz ederim.
    EN DOGRUSUNU O BILIR

  2. Selam sevgili dostlar…

    Vahabiliğin Müslümanlıktan çok Arap emperyalizmini yaymasının en büyük nedeni Müslümanlığın radikalleşmesi için yürütülen şekilselleştirme çabalarıdır. Müslümanlık şekilselleştikçe salt Arap adetlerinin yansıması haline gelmekte, manevi yönü silinip gitmektedir. Bu sayede içi boşalmış şekiller ve semboller yoluyla kolaylıkla yönlendirilen insanlar her türlü fanatizme ve terörist faaliyetlere teşvik edilebilir hale gelirler. Bu da Müslümanlığı dünyada terörizm dini olarak lanse etmenin en etkin yoludur.
    saygılarımla…

    toprakerdem2005@hotmail.com

  3. Hamd ancak bir ve tek olan Allah c.c.nedir salat ve selam onun son nebisi hz. muhammed s.a.vdir
    Allah azze ve celle herkimi saptırırsa ona hidayet edecek yoktur yine Allah c.c. herkiem hidayet ederse onu saptıracak yoktur.
    Öncelikle her kesimin içinde bazı bilmeyen ve bilmedne konusan cahiller çıkabilirler.
    bunlardan biride sizsiniz muhammed b. abdil vehhaba r.aleyhe ancak iftiradan başka bir şey yapmıyorsunuz aynı şeyi şeyhul islam ibni teymiyye r.çaleyh içinde yapıyosun . inş asker olmsaydım sizinle çok uğraşırdım ancak zamanım ksısıtlıKur’an ve Sünnet zahiri anlamlarıyla değerlendirilir ve anlaşılır. Bu mânada müteşabihler de delildir; ancak zâhiri ile ele alınır, ona göre mânalandırılır. Bu işte aklı ve tevili işe karıştırmak bid’attir, küfürdür.
    evet ozaman bizde derizki ebu hanefi r.aleyde vehhabidir ve şöyle der:
    Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de de belirttiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Yüce Allahın kuranı kerimde söz
    konusu ettiği YÜZ,ELVE,NEFİS ona ait nasıllığı bizce bilinemeyen sıfatlardır.
    ONUN ELİ KUDRETİ YADA NİMETİDİR DENİLMEZ.
    Çünkü o takdirde bu sıfatın iptali söz konusudur. Bu ise (sıfatların iptali) kaderiyyecilerin ve mutezile
    mensuplarının görüşüdür.” (el-Fıkhu’l-Ekber, s. 302)
    tüh nedense ebu hanefi r.aleyde birden vehhabi oldu gerçekten o ne güzel vehhabiydi Allah onun ruhunu berekelendirsin..

    yine dediki : Herhangi bir kimsenin Allah’ın zatı hakkında (kendiliğinden) bir şeyler söylememesi gerekir.
    Aksine o Allah’ı kendi zatını nitelendirdiği vasıflarla vasfeder. Kendi görüşünden hareketle onun hakkında .
    hiçbir şey söylemez.Âlemlerin Rabbi olan Allah bundan pek yücedir, pek mübarektir
    (Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviye, II, 427, Tahkik: Dr. et-Türki; Celâu’l-Ayneyn, s. 368)

    Kendisine: İbadet ettiğin ilahın nerededir? diye soran kadına da şu cevabı vermiştir:
    Şüphesiz Yüce Allah yerde değil, göktedir.> Bir adam kendisine: Yüce Allah’ın: “Ve o sizinle beraberdir.
    (Hadid, 57/4) buyruğu hakkında ne dersin deyince ona şu cevabı vermiştir:
    Bu senin yanında olmadığın kimseye: diye bir mektub yazmana benzer.”
    (el-Esmau ve’s-Sıfat, s. 429)
    Bu sadece imamın r.aleyhin bir kaç inancından yazıdır evet eğer asker olmasaydım inş seninle çokk uğrasırıdım ve bir daha ilmin olmayan şey hakkında çene kesilme bir gün çeneni kırarlar şüphesiz Allah c.c. işitendir görendir onun eşi ve benzeri yoktur….. s.a

    demişssinizki :

  4. Vehhabiler çağımızın en büyük tehlikesidir.Yahudi ve hiristiyanlardan bile tehlikelidirler.Çünki insanlar bu kişileri müslüman zannediyor.Bütün vehhebiler kafirdir demiyorum ama asli vehhabilik inancını alan ,iman esaslarına ters düşen Allahı bir şeye benzetenlerin hepsi kafirdir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: