İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

Bu yazı Hanif Dostlar sitesinden alıntıdır.

Fereç Hüdür

Bugün İslam alemi adı altında Dünyada yaklaşık 1,5 milyarlık bir kitle bulunmaktadır, kendilerini Müslüman veya Mümin olarak tanımlamalarına ve kutsal kitaplarının kuran olduğunu ifade etmelerine rağmen inanç yönünden çok çeşitli görüşlere ve fırkalara bölünmüşlerdir, bu bölünmüşlük fert bazında olabildiği gibi, mezhep bazında da olabilmektedir, hatta bu bölünmüşlük aynı mezhep içerisinde de oluşa bilmekte, aynı mezhebin bağlısı iki dini şahsiyet aynı konuda tartışa bilmekte ve hiç bir neticeye varamamaktadırlar, hatta inanç bölünmüşlüğü bir şahsın öz nefsinde dahi oluşabilmektedir, aynı şahsın sabahki dini ayrı, akşamki dini ayrı olabilmektedir zira sabah kabul ettiğini akşam, akşam kabul ettiğini sabah değiştire bilmekte veya inkar edebilmektedir. Bu durum günümüzde olduğu gibi bin yıldan fazla bir süreden beri süregelen bir olgudur. Bu kargaşa ve bölünmüşlüğün nedenini, Kûran’ın İslam dininin Tek Kaynağı ve Tek Rehberi olarak kabul edilmemesinden kaynaklandığını söylediğimizde, bu söylemimizi kabul etmeyip karşı çıkan bir çok kimseler tarafından Kûran’a dayandırılma şeklinde karşıt iddialar ileri sürülmekte ve dolayısıyla hatalı olduğumuz iddia edilmektedir.

Bununda ötesinde savlarına cevap vermemiz içinde sorgusal olarak çağrıda bulunmaktadırlar. Bende bu noktadan hareketle karşıt iddialara cevap yazmanın bir gereklilik olduğunu düşündüm. Soru bazında çeşitli şahısların iddialarından, benim gördüklerim arasında bana göre en derli toplusu olan, ve Dr. Emin Şimşek tarafından “Kur’an’ı Kerim “Sünnet-i Seniyye’ye uymayı emrediyor” başlığı altında ki çalışmayı ele alarak, kısmet olursa cevaplandıracağım. Dr. Emin şimşek çalışması içeriğinde sorusunu “Günümüzde Kütüb-i Sitte ile ümmetin en muteber Hadis Kitabı kabul ettiği hadisleri, kendi akıl ve mantığına uymadıkları gerekçesi ile eleştirmeyi adet haline getirmiş, ilim fakiri kardeşlerimize sormak isteriz” bağlamında yöneltmektedir. Vereceğim cevapları, okuyucunun kolayca karşılaştırma yapa bilmesi için, suru metni içerisine belli olacak şekilde “CEVAP :” İbaresini başlangıç olarak belirleyip kısmet olursa ifadelendireceğim, Şöyle ki :

“Kur’an-ı Kerim “Sünnet-i Seniyye’ye” uymayı emrediyor

Editör Dr. Emin Şimşek

İslamın Ana kaynağı olan Kur’anı Kerim, birçok Ayeti Kerimesinde Peygamberimizin uygulamalarına vurgu yapıyor, ve İslamın bir bütün olarak yaşanabilmesi açısından, Peygamberimizin(SAV) uygulamalarının olmazsa olmaz olduğunu beyan ediyor:

1-) “(Farz, vâcib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Resûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının”(Haşr,59/7)

Âyette geçen ve meçhul şey ifade eden “ me’ ism-i mevsûlüyle ister vahy-i metlûv adına Kur’ân olsun, isterse vahy-i gayr-i metlûv adına kudsî hadîs ve hadîs olsun, Resûl’ün getirip tebliğ ettiği her şeyi, “ fe ” edatıyla da, bunlara behemehal ittiba ve itaatin vacib olduğunu ortaya koyuyordu. Aynı şekilde, ister Kur’an yoluyla, isterse içtihadları, yorumları ve tefsirleriyle Allah Resûlü’nün nehyettiği her şeyden de kaçınılması gerektiği sarâhatini veriyordu ki, âyetin devamında: “Allah’tan korkun! ” diyerek, bunun bir takvâ meselesi olduğunu ve kılı kırk yaran bir hassasiyetle görülüp gözetilmesi gerektiğini hatırlatıyordu. Sahâbe bunu çok iyi anlıyor ve Resûlullah’ın her sözüne, her fiil ve takrîrine uymakla takvânın kazanılabileceğini, yani Allah’ın vikayesine girilebileceğini düşünüyor ve hayatını hep O’nun vesayetinde sürdürüyordu. Zaten, âyetin sonu ki: “Şüphesiz, Allah’ın ikâbı çok şiddetlidir” tehdidini de gündeme getirdiğinden, sahâbi gibi kurbet kadrosunun böyle bir riske girmeleri asla söz konusu olamazdı.

CEVAP 1-) :Dikkat edilir ise Yukarıdaki ifadeyi, Peygamber sanki bizimle çağdaş ve yaşıyor intibaıyla vermektedir. Öylesine bir ortam çiziyor ki, sanki peygamber bizimle birebir diyalogda ve bize emirler vermektedir, ve sakın ola ki onun bütün dediklerini yapmamazlık etmeyelim ihtarında bulunuyor. Bu da güncel olarak mümkün olmadığına göre, yani peygamberimiz Muhammed Aleyhissalâtu Vesselâm vefat etmiş olduğuna göre, iddiacının peygambere uymaktan kastı kendi inandığı ve peygambere isnat edilen hadislerin kabulüyle her ne olursa olsun tartışmasız olarak uyulup uygulanmasıdır. Bunlar da, kendisine göre Ehli sünnetin kabul ettiği hadisler olmalıdır, örneğin İmamiyye Şiasının, kabul ettiği el-Kuleyni’ni Usul-u Kâfi deki hadis rivayetleri veya Vehhabilerin kabul ettiği Ahmed İbni Hambelin, Müsned isimli kitabındaki hadis rivayetleri onu sistem olarak ilgilendirmez, zira ilgilendirmiş olursa, ya mezhepsiz hale gelir veya mezhep değiştirmiş olur. Hizip oluşumlara baktığımızda,

a) Sünnilere göre, Peygamber Sünni bir peygamberdir,

b) Şiilere göre, Peygamber Şii bir peygamberdir,

c) Vehhabilere göre, Vehhabi bir peygamberdir,

d) Tasavvufçulara göre, Peygamber Sofu bir peygamberdir, v.s.

gibi her hizip kendi anlayışına göre peygamberi konumlandırmaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında, Kuran’da vasıflandırılan peygamber tanımı dışına çıkıldığında sayısını tespitte dahi zorlanacağımız çok çeşitli peygamber tanımıyla karşılaşırız, ve bu tanımlar bir birlerine uyan tanımlarda değildir, zira tanımlamada hareket noktası her hizbin atalarından devralmış olduğu ve sürdürdüğü çok çeşitli rivayetlerdir. Bunlar öyle şeylerdir ki hem kendi içeriklerinde çelişkili hemde Kuran’la çelişkili oldukları gibi diğer hiziplerin elindeki rivayetlerle de çelişkilidir. Benim peygamberimizle ilgili anlayışım, Peygamberimiz, Muhammed, Aleyhissalâtu Vesselamın Kuran’da tanımlandığı vasıflarla sınırlıdır, Kuran’da O’nun hakkında bilgi verilmekte ve örnek alınması emredilmektedir. Bundan dolayı, O’nu örnek alırken, O’nu hakkında bilgi veren ayetin, peygamberin hangi konumuyla ilgili olduğuna dikkat ederim ve öylece anlarım, kısmet olursa bir sonraki soruyu cevaplandırır iken bahsedeceğim gibi, peygamberimizin çeşitli konumları vardır ve O’nu anlatan ayetlerde bütün konumlarıyla ilgili değil, muhakkak belirli bir veya bağlantılı olarak birden fazla konumuyla ilgilidir, ayetlerin bu şekilde anlaşılmaması halinde, ne ayetten kastedileni anlıya biliriz nede peygamberi örnek edinmenin ne manaya geldiğini anlayabiliriz, Bu anlayışın dışına çikan kimseler, ayetlerle karşılaştıklarında şaşırır kalırlar, anlayışlarını savunurken Kuran’dan delil getirdiklerinde genelde ayetleri tam metin olarak değil, kırparak verirler, yoksa bütün tezleri kaçınılmaz olarak çöker, zira konumlandırma dışına çıktıklarında ayetler onları doğrulamaz. Şöyle ki:

Soruda verdiği ayet örneği , Mealen:

1-) “(Farz, vâcib, sünnet, müstehab, âdâb adına) Resûl size ne getirmişse onu alın ve sizi neden menediyorsa, ondan da kaçının”(Haşr,59/7)

Ayetin tam metni, mealen :

– Allah’u Teâlâ, Peygamberine ganimet olarak ne verdiyse Allah içindir ve Peygamberi içindir ve akrabaları ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki -bu mallar- sizden zenginler arasında dolaşir bir servet olmasın ve size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden menettiyse hemen ona nihayet veriniz ve Allah’tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, azabı şiddetli olandır. 59 Haşr 7

Bana göre bu ayetten, peygamberin devlet başkanı olarak, ekonomi üzerindeki yetkileri anlatılmakta ve vefatından sonra bu örnekten hareketle İslam devlet başkanlarının bu yetkiye sahip olduklarını ifade etmektedir. Bundan dolayı bu ayetten, peygamber adına söylenen hadis iddialarının anlaşılması ve kabul edilmesi şeklinde bir anlayış mümkün değildir. Zaten pratikte bu mümkün değildir, zira peygamber adına ekonomi konusunda olsun veya daha başka bir çok konuda olsun iddia edilen rivayetler hem kendi içeriğinde çeliskili, hemde Kuran ile çelişkilidir, (Bak, incele www.kuran-tekrehber.com da, bir çok örnek. Veya Fereç Hüdür, “Kütüb-i Sitte’nin Eleştirisi ve Kur’an’a arzı” isimli araştırma kitabı. Kişisel yayın. )

2-) Şüphesiz, Resûlullah’ta sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü uman ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir misâl vardır” (Ahzâb, 33/21)

Bu âyet-i nurefşanı, şu eğri büğrü yollarda, şu binbir badire içinde, şu iç içe handikaplar ağında ve gâileli yürüyüşte ancak Resûlullah’ın sünnetine temessükle sahil-i selâmete çıkılabileceğini ilân ediyor!

CEVAP 2-) : Görüldüğü gibi, Âhzap, 33/21 ayetini, sünnete, dolayısıyla hadislere uymaya endeksliyor, bu ise Kuran’a uygun bir anlayış olmadığı gibi, hadislerin tamamına yakını hem bir birleriyle, hemde Kuran ile çelişkili olduklarından Kuran’a uyumluluk ve pratik olma özellikleri yoktur, Hadisleri incelediğimizde bunu açıkça görmemiz mümkün olduğu gibi, ifade de Kuran’a uyulması gerektiğinden hiç bahsedilmemektedir. Kuran barışçı ve adalet yönünden bütün insanların hukukunu koruyan bir kitaptır, peygambere isnat edilen hadislerde ise bu özellik yoktur, çok çelişkili versiyonlar ihtiva etmektedirler, bunun böyle olmadığı yönünde itiraz olması halinde bir çok örnek vermek mümkündür, benim tavsiyem hadis külliyatının bir bütün olarak ele alınıp incelenmesidir. Hal böyle olunca, ayetin veya benzer ayetlerin doğru anlaşılabilmesi için, peygamberin hangi konumuyla ilgili olduğuna Kuran bütünlüğü içerisinde dikkat edilmesine ihtiyaç vardır, Örneğin, peygamberimizi:

a) Nebi konumu, bu peygamberimizin vefatıyla birlikte kıyamete kadar sona ermiştir,

b) Resul konumu, nübüvvetin sona ermesiyle, peygamberlik açısından veya özel olarak gönderilmiş tebliğci açısından, kıyamete kadar sona ermiştir.

Bu iki konumun örnek alınması, ancak, Müslümanların Resullük, nebilik, mehdilik v.s. Şeklinde bir dini paye iddia etmeden, dini tebliğde masumiyet ileri sürmeden, Kuran’dan anladıklarını anlatma şeklindedir.

c) Devlet başkanlığı konumu,

ç) Yargıçlık konumu,

d) Baş komutanlık konumu,

e) Aile reisi konumu,

f) Yaşantı olarak davranışları ve sosyal konumu, gibi,

Bu açıdan, değerlendirildiğinde, hem peygamberimiz, hemde diğer peygamberler konumlandırılarak örnek alınabilirler. Ayetlerin hangi konum için indiklerine Kuran bütünlüğü içerisinde dikkat edilmesi halinde konu kolayca anlaşilır,

3-) (Ey Resulüm) De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.(Ali İmran,2/31)

Ayeti Kerime Peygamberimize uymayı, Allah’a uyma ile eşdeğer tutmakta ve Allah’ın sevgisini kazanmada bir vesile olduğunu belirtmektedir. Bunu Kur’an, bizzat Peygamberimize bu şekilde hitab etmesini istemektedir. Ayetin sonunda, peygamberimize uyanların Affedileceği müjdesi ise, Hadsi-i Şerfilerin ve Sünnet-i Seniyyenin İslamda nedenli önem arz ettiğinin bariz bir göstergesidir.

CEVAP 3-) Bu ayette, İslam Devlet sistemi konu edilmiştir, şöyle ki:

Kuran’dan mealen:

– De ki: Eğer Allah Teâlâ’yı seviyor iseniz bana uyunuz ki, Allah Teâlâ’da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı yarlığasın. ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir. 3 Ali İmran 31

– De ki: Allah Teâlâ’ya ve peygambere itaat ediniz, eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirleri sevmez. 3 Ali İmran 32

Ayetlerde peygamberin Nebilik ve Devlet başkanlığı konumundan bahsedilmektedir, İstenen itaat emir komuta zinciri şeklindeki bir süreçtir, şöyle ki, peygamber öncelikle yalnız Allah’a itaat edecek, Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ettiğinde de , İnsanlar yaptığı tebliğe itaat etmelidirler şeklinde bir süreç, ayrıca bu sürecin içerisinde başka ayette belirtildiği üzere Ulul – Emre itaatin gerekliliği de emredilmiştir, bütün bunlara toplu olarak baktığımızda İslam devlet sisteminin emir komuta sistemiyle, yargı sisteminin yapısı ortaya çıkar, diğer bir yön olarak idari yapının teşekkülü içerisinde, biat ve şura olayı vardır. Her ne açıdan bakılırsa bakılsın bütün, tebliğ ve devlet sistemi yapılanmasının üzerinde İlahi vahiy, dolayısıyla Kuran tek esastır, zira dini Allah koyar ve din koyma olayında olsun, İlahlık olayında olsun kimseyi kendisine ortak etmez. Bütün bunlar Kuran’da detaylı olarak işlenmiştir. Örnek olması açısından kısmen değinecek olursam.

Kuran’dan, mealen :

– Ey imân edenler!. Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e de ve sizden olan emir sahiplerine de itaatte bulununuz. Sonra bir şey hakkında ihtilâfa düşerseniz, eğer siz Allah Teâlâ’ya ve âhi-ret gününe inanır kimseler iseniz onu Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine arz ediniz. O hem bir hayırdır, ve hem de netice itibariyle daha güzeldir. 4 Nisa 59

– Ve onlara eminlikten veya korkudan bir haber geldiği zaman onu yayıverirler. Ve eğer onu Peygamber’e veya kendilerinden olan emir sahiplerine arz etseler elbette onlardan bunun hükmünü çıkaracak zatlar bunu bilirlerdi. Ve eğer Allah Teâlâ’nın lûtuf ve rahmeti üzerinize olmasa idi pek azınız müstesnâ, elbette şeytana uymuş olurdunuz. 4 Nisa 83

Görüldüğü gibi, yönetim sisteminde ve sorunların halledilmesinde, İslam dininde bir hiyerarşi mevcuttur, bu sıralamada, peygamberin sünnetine tabi olduklarını söyleyenlere göre:

a) Allah’a itaati, Kuran’a itaat ile,

b) Peygambere itaati, hadislere uymak ile, ifade edip, peygamberi aramızda güncel olarak yaşıyormuş gibi günümüze taşıdılar. Bu inançlarında samimi iseler, o zaman, kaçınılmaz olarak peygamberimiz zamanındaki Ulul Emrin sözlerini de muhakkak günümüze taşımaları gerekirdi; peygamberin vefatından sonra da Ulul Emr mevcut olmuştur ve bunlar çokturlar bunların sözlerini ne yaptınız, Hadis adı altında peygamberi günümüze taşıdığınızı iddia ettiniz, Ulul Emrin sözlerini n, neden günümüze taşımadınız, zira Ulul Emre itaatin de gerekli olduğu Kuran’da kesin olarak emredilmiştir, Rivayetlerle şahısları taşıyıp güncelleştirme mantığınıza göre bunu yapmanız gerekmez miydi, fakat bu yapılmamıştır, yoksa siz ortaya attığınız kıstaslara rağmen, kitabın bir kısmını kabul edip bir kısmını red mi ediyorsunuz. Böyle yapanların cezası, Kuran ölçüsüne göre, dünyada rezillik ve ahirette şiddetli azap değil midir. (Bak, 2 Bakara 83-84-85 ).

Yapamazdınız, zira bu hem Kuran’a uygun bir davranış olamayacağı gibi, pratikte de mümkün değildi, İslam coğrafyası bir imparatorluktu ve dolayısıyla Ulul Emr binlerceydi. Durum bu olunca, binlerce çelişkili ve Kuran’a uymayan rivayetleri peygambere hadis adı altında peygambere mal edip, bunlarla da atalar dinini insanlara kabul ettirmek için bunca tarihi çabanız niyedir.

Yukarda ki ayetlerde örnek alma yönünde bizden istenen, her devirde güncel olarak, İslam devlet başkanının, Ulul Emrin ve Müslümanların Kuran’a itaat etmeleri, peygamber zamanında peygamberin ve yönetimde ki şahısların, peygamberden sonra da, İslam devletinde yönetimde yer alan şahısların yani devlet başkanlarının ve Ulul Emrin Kuran’a uygun yönetim yapmalarıdır. Bu kaçınılmaz olarak öyledir, zira İslam dinine göre Hüküm ancak ve ancak Allah’ın dır, Allah hükmüne hiç kimseyi ortak etmez, Din koyma veya hüküm koyma bir İlâh’lık olayıdır, Kuran’dan mealen:

– Ve Rabbin onların sinelerinin neler sakladığını ve neler ilân ettiklerini bilir.

28 Kasas 69

– Ve Allah, O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. Hamd önünde de sonunda da onun içindir. Ve hüküm O’na mahsustur ve ona döndürüleceksinizdir. 28 Kasas 70

– Ve aralarında Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu ile hükmet ve onların arzularına tâbi olma. Ve Allah Teâlâ’nın sana indirmiş olduğu şeylerin bazısından seni fitneye düşüreceklerinden dolayı onlardan kaçın. Eğer onlar yüz çevirirlerse artık bil ki, Allah Teâlâ muhakkak diliyor ki, onları bazı günahları sebebiyle musibete uğratsın. Ve şüphe yok ki, insanlardan birçokları elbette fasık kimselerdir. 5 Maide 49

– Onlar câhiliyet devrindeki hükmü mü arıyorlar?. Allah Teâlâ’dan daha güzel hükmeden kim vardır?. Tam kanaat sâhibi bir kavime göre? 5 Maide 50

4-) “Allah’a ve ümmî peygamber olan Resûlü’ne -ki o, Allah’a ve O’nun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki, doğru yolu bulasınız” (A’râf/7: 158)
Ayeti Kerime, doğru yolu bulmanın Resule uymaktan geçtiğine açıktan ilan ediyor.

CEVAP 4-) 7 Araf 158 de Peygamberin yalnızca Allah’ın vahyine inandığı ve tabi olduğu açıktır, olay bu olunca iddia ettikleri gibi, peygamberin, din konusun da, Kuran vahyi haricinde hareket etmesi mümkün değildir, Kuran’dan mealen:

– De ki: Ey insanlar!. Şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim. Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ’ya ve bir ümmî peygamber olup Allah’a ve onun kelimelerine inanan Resulüne imân ediniz, ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz. 7 A’raf 158

Ayette, peygamberin Nübüvvet ve devlet başkanlığı konumu vardır.

5-) “Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ/4: 80)

Ayeti Kerime,peygambere itaatin neden gerekli olduğunu ve itaatin zorunluluğunu ortaya koyar. Âyetler, Rasûlullah’a (s.a.s.) itaati, Allah’a itaat saymıştır.

— Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur. Ve her kim yüz çevirirse -aldırma- çünkü seni onların üzerine muhafız göndermedik.

4 Nisâ 80

CEVAP 5-) Ayette, peygamberin Nübüvvet ve devlet başkanlığı konumu vardır. İddia ettikleri gibi Kuran’ı bırakın, Hadisler Kuran’ı iptal eder , din olarak siz hadislerden sorumlusunuz şeklinde ayeti anlamak mümkün değildir.

6-) “Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum.’ (En’âm,6 /50)

Allah Resulu, vahy ile donanmış olduğunu Kur’an beyan etmesini istiyor!

CEVAP 6-) Peygamberin salt olarak yalnız Kuran vahyine uyduğu açıktır, hal böyle olunca peygamberin Kuran dışında sözleri var, hatta bu sözleri Kuran ayetlerini dahi iptal eder diyerek, hadis iddialarına davet etmenin mantığı nedir.

– De ki: Ben size demiyorum ki: Benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve size demiyorum ki, ben hakîkaten meleğim, ben bana vahiy olunandan başkasına tâbi olmam. De ki: Kör ile gören kimse aynı olur mu?. Hiç düşünmez misiniz?.

Zaten bütün Müminlerde Mümin olabilmek için Vahye tabidirler, burada sorun ne, sorun hadis iddialarının Vahiy olduğunu yani onlarında, Kuran’dan farksız, hatta nesih olayında Kuran’a baskın yani Kuran’dan üstün olduğunu kabul ettirebilme çabasıdır, somut bir örnek olması açısından, Zina olayın da, Recm etme cezası, Kuran’da olmamasına rağmen, Kuran’ın bu konudaki had cezasını iptal edip, kendilerine göre geçerli olan Recm cezasını uygulamalarını gösterebiliriz.

7-) “şüphe yok ki, sen doğru yola rehberlik edersin. “ (Şu’ra, 42/52)

Efendimiz (SAV) in, doğru yolun Baş Rehberi olduğundan bahsediyor.

CEVAP 7-) İddia dan açıkça anlaşılan, yine hadislere davettir, Ayet metninde ise, Kuran’a davet olduğu açıktır, Kuran’dan mealen:

– Ve işte sana da emrimizden bir ruh vahy ettik. Sen bilir değildin ki, kitap nedir, îman nedir ve lâkin biz onu bir nûr kıldık, onunla kullarımızdan dilediğimizi hidâyete erdiririz ve şüphe yok ki, sen bir doğru yola rehberlik edersin. 42 Şu’ra 52

Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman inanmış bir erkek ve kadına, o meselede kendi isteklerine göre bir tercih hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb/33: 36)

Allah ve Resulünün, bir meseledeki hükümlerinin aynı olduğunu ve bu konuda herhangi bir tercih lüksünün lmadığına işaret etmektedir. Tercihi seçenlerin apaçık bir sapıklık içinde olduklarına hüküm vardır!

CEVAP : Burada da, peygamberin yargıçlık konumu vardır, dolayısıyla İslam dininde İslam yargıçlarının konumu da belirtilmiştir. Bunun hadislerle hiçbir ilgisi yoktur.

9-) ‘Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden men ederse ondan geri durun…’ (Haşr, 7) .

Peygamberimizin sadece önerilerini değil, aynı zamanda nehyettikleri yasaklarıda göz önünde bulundurmamızı emrediyor.

CEVAP 9-) Peygamberin devlet başkanlığı konumuyla ilgili olan 59 Haşr 7 ayeti, hadisleri kabul ettirebilmek için hadis iddiacılarının, ayette bildirilen esas mananın anlaşılmaması için, iddialarına delil olarak ileri sürdüklerinde kırparak yazmak suretiyle en fazla çarpıtmak istedikleri ayettir, ayette ganimet dağıtımı konu edilmişken, hadis adı altında size her ne söylersek kabul edin manasında olduğunu iddia ediyorlar. Kuran’dan mealen :3

– Allah’u Teâlâ, Peygamberine ganimet olarak ne verdiyse Allah içindir ve Peygamberi içindir ve akrabaları ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki -bu mallar- sizden zenginler arasında dolaşir bir servet olmasın ve size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden menettiyse hemen ona nihayet veriniz ve Allah’tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, azabı şiddetli olandır. 59 Haşr 7

Görüldüğü gibi, ayette işlenen konunun, hadisleri kabul etme iddialarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

10-) Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan kabul edip ona teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar.” (Nisâ/4: 65)

İmanı, peygamberimizin hakem olarak kara verdiği konularda, kalben tasdik etmeyenlerin hakiki manada iman etmediklerine işaret ediyor.

CEVAP 10-) Yine sanki peygamber günümüzde yaşıyormuş manasında, hadis iddialarını kabul ettirme çabası.

11-) “Allah ve Resûlü’ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları, Allah’a ve Resûlü’ne arzediniz.” (Nisâ/4: 59)

âyeti de sünnete müracaat emrini teyid eder.

CEVAP 11-) Yine sanki peygamber günümüzde yaşıyormuş manasında, hadis iddialarını kabul ettirme çabası. Daha öncede belirttiğim gibi, bu ve bu gibi ayetlerin hadis kabulüyle bir ilgisi yoktur. Hadis diye önerdikleri de kendi mezheplerinde geçerli olan hadislerdir. O zaman sormak lazım Kuran’a uymayan ve kendi içerisinde çelişkili olan hatta ahlaka ve insafa aykırı olan hadisler konusundaki görüşü ile, kendi mezhepleri dışlarında olan ve kendilerince kabul görmeyen ancak öbür mezheplerce kabul gören hadisler konusunda görüşleri nedir.

12-) “Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûlü’ne uyun.” (Enfal/8: 24)

âyetindeki “Peygamber’in çağrısı”nda bir sınırlama olmaması, O’nun her emir ve yasağına uyulması lâzım geldiğini gösterir.

CEVAP 12-) Yine aynı şeyler. Peki biz Kuran’daki her söze imin ediyoruz, Kuran’dan bizim nefsimize yöneltilen her emri kendi nefsimiz üzerine geçerli sayıyoruz, Hadislere iman ettiğinizi söyleyen kimseler olarak, sizlerde hadislerdeki her söze iman ediyor muzsunuz, hadislerden nefsinize yöneltilecek her emri nefsiniz üzerine geçerli kabul ediyormuşsunuz,? Bana sorarsanız böyle bir kabul de bulunmanızı hiç tavsiye etmem, birkaç örnek yazmamı ister miydiniz? Evet demeden önce hadisleri bir kez daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

13-) “…Resûl’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar vere-mezler. Allah, onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.” (Muhammed/47: 32)

âyette, Hz. Peygamber’e karşı gelmenin Allah’a karşı gelme sayıldığı açıkça görülmektedir. Buradan, “Sünnete i’tisâm etmemek, Kitab’a i’tisâm etmemektir.” sonucunu çıkarmak da mümkündür.

CEVAP 13-) Aynı iddialar.

14-) “O, arzusuna göre konuşmaz.” (Necm/53: 3)

Efendimizin (SAV) i kendi heves ve arzularına göre değil, Allah’ın dili olma keyfiyeti ile konuştuğunu beyan ed,iyor. Ayetin sünneti de ihtiva ettiği, âlimlerce de kabul görmüş bir hakikattir.

CEVAP 14-) Peygamber için, Allah’ın dili olma keyfiyeti tabirini de bunlardan işittik, peygamber çarsı Pazarda mal fiyatlarını da sora bilir, sormuştur da, peygamberde bir insandır, kendi şahsına ait sıradan sözleri olabilir, örneğin saati sorsa, bu vahiy mi olmuş oluyor. Ayette belirtilen Nebilik konumu ve Kuran vahyini tebliğ etmesidir.

15-) “O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya) , işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder. Onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” (A’râf/7: 157)

Efendimizin (SAV) , helal ve haramı belirlemede, Kur’anın emir ve yasaklarına bir tercüman olduğunu dile getiriyor.

CEVAP 15-) Ayette peygamberin Nebilik konumundan, Kuran ölçüsüne göre öğretide bulunması ve Kuran ölçüsüne göre emirler vermesi konu edilmiştir, şöyle ki, Kuran’dan mealen :

– O kimseler ki, Resûle, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur’a tâbi oluverirler, işte kurtuluşa erenler onlardan ibârettir. 7 A’raf 157

“onunla beraber indirilmiş olan nur’a tâbi oluverirler” ifadesi dikkate alındığında konu açıktır. Tabi olunması gereken Kuran’dır.

16-) “Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram tanımayan, hak dinini din olarak benimsemeyen kimselerle zelil bir vaziyette tam bir itaatle cizye verecekleri vakte kadar savaşın.” (Tevbe/9: 29)

âyeti, Hz. Peygamber’in bu yetki ve görevini ortaya koymaktadır.

CEVAP 16-) Müslüman olmayan bütün insanları inandığınız hadis iddialarını kabul ettirebilmek uğruna, Kuran’daki öğreti bütünlüğü hilafına bu şekilde konu edeceğinize, bir bütün olarak, Kuran’daki inanç hukukunu, savaş ve barış hukukunu okumanızı tavsiye ederim. Savaş şartlarıyla ilgili olan bir ayeti, hadis sistemini kabul ettirmede, Kuran bütünlüğü içerisindeki öğretiden bağımsız olarak bu şekilde ortaya koymanız hem kendiniz için hem insanlık için hiçte iyi değildir. Örneğin, Kuran’dan mealen:

Ve ehli kitap ile en güzel yoldan başkasıyla mücadele etmeyin. Onlardan zulmedenler ise müstesnâ, ve deyiniz ki: bize indirilmiş olana ve size indirilmiş olana biz îmân ettik ve bizim ilâhımız ile sizin ilahınız birdir ve biz ancak ona teslim olmuş olanlarız. 29 Ankebut 46

– İşte bundan dolayı sen dâvet et ve emr olunduğun gibi dosdoğru ol ve onların heveslerine tâbi olma ve de ki: Allah’ın kitaptan indirilmiş olduğuna îman ettim ve aranızda adalet yapmakla emr olundum, Allah bizim de Rab’bimizdir, sizin de Rab’binizdir. Bizim amellerimiz bizedir, sizin amelleriniz de size aittir. Bizim aramızla sizin aranızda bir huccet ( münakaşa ve münazaa) yoktur. Allah aramızı toplayacaktır ve dönüş ancak O’nadır. 42 Şurâ 15

Peygamberler birer öğretmen konumundadır, dersi anlamayan öğrencisini öldüren öğretmeni kim görmüş ki, böyle bir şeyi, peygambere ve müslümanlara yakıştırıyorsunuz, Allah’tan korkun, Zaten Kuran vahyi konusunda ve Peygamber sözleri konusunda da aynı karışıklığı yaşıyorsunuz, bu öyle olmasaydı, Allah’ın kendi zatına ayırdığı ve hiç kimseyi ortak etmediği hususları peygambere mal etmezdiniz.

17-) ‘Peygamber’in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar’ (Nur, 63)

Onun emirlerine aykırı davrananların, bir bela veya azaba düçar olacaklarını ikaz ediyor!

CEVAP 17-) Aynı türden iddialar.

18-) ‘And olsunki, Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti (sünneti) öğreten, kendilerinden bir peygamberi göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler ‘ (Âl-i İmrân, 164) .

Efendimiz (SAV) ‘in, Kur’an ile birlikte kendi uygulamalarının bir hikmet ve Kur’anın rehberliğinde bir öğreti olduğun beyan etmektedir.

CEVAP 18-) Hikmet kavram olarak, Kuran’ı, Allah’ın razı olduğu şekilde doğru anlama yetisidir, aynı zamanda Kuran’da hikmet örnekleri de vardır. hikmeti peygambere mal ettiğiniz hadislerle özdeşleştirip buna Vahiy dediniz. Halbuki hikmet peygambere has bir olay değildir, tüm Müslümanlar için de olabilen bir olaydır, Hikmet eşittir Vahiy ise o zaman hikmet sahibi bütün Müslümanlar Vahiy’mi alıyor. Bu anlayış Kuran öğretisinden çok uzak bir anlayıştır. Kuran’dan mealen :

– Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise muhakkak ona bir çok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sâhipleri tefekkür eder.

2 Bakara 269

Sonuç olarak ta şöyle demektedirler :

Sonuç:

Günümüzde Kütüb-i Sitte ile ümmetin en muteber Hadis Kitabı kabul ettiği hadisleri, kendi akıl ve mantığına uymadıkları gerekçesi ile eleştirmeyi adet haline getirmiş, ilim fakiri kardeşlerimize sormak isteriz:

Kur’anı Kerimin bu ifadeleri doğrultusunda, şayet, sizlerin iddia ettiğiniz üzere, Allah, Peygamberimizin uygulamalarının günümüze kadar gelmesini istemese idi, veya gelmiyeceğini biliyor idiyse, o zaman neden Peygamberine uymayı Kur’anda emretmiş oluyorduki? Bunu iddia edenler, bu iddiaları ile Kur’anı ve dolaysıyla Allah’ı –haşa- gereksiz konuları yazmak ile itham ettiklerinden farkında değiller mi? Allah, Resulune uymayı, onun getirdiklerini yapmayı emredecek,lakin ne getirdiğini kendisinden sonraki kullarına bildirmekten –haşa- aciz olacak!

Bunu ifade edenleri kendi çelişkileri ile başbaşa bırakarak konu ile ilgili gelen itirazları kısaca cevaplandıralım :

CEVAP :Bana göre, Peygamberin örnekliğini, Kuran dışına taşırdığınız için olayı görme konusunda sorun yaşıyorsunuz, karışıklık bizde değil, Vahyi, ve Vahiyle bildirilen emirleri yerli yerince konumlandıramadığınızdan, sorun yaşayan sizsiniz, her şeyi bir tarafa bırakarak kendi nefsinde düşünün, Kütüb-i Site de yer alan hadislerin kaç tanesi İslam dini açısından uygulanabilir haldedir, Kuran İslam dini için imamsa ki, öyledir, ayriyeten hadisler nasıl imam olabilir, siz hiç iki İmamı olan cemaat gördünüz mü ki, iki imamlı cemaati İslam dinine layık görüyorsunuz, bu sadece Kütüb-i Sitte artı Kuran açısından iki imamlılıktır, diğer hiziplerin ellerindeki hadis külliyatlarını da işin içine katarsanız, tarihi süreç içerisinde imamların sayısını tespitte dahi zorlanırsınız. Bundan dolayı İslam dini adı altında büyük bir inanç parçalanması yaşanmaktadır, bunu görmüyormuşsunuz.

BUNDAN SONRASIN DA HADİSLERE DAYALI BİR HADİS SÜRECİ ANLATILMAKTA, KENDİM HADİSLER DAYALI BU TÜR ŞEYLERİ CİDİYE ALMADIĞIMDAN, CEVABIM: BU TÜR ŞEYLERLE UĞRAŞMAYA DEĞMEZ ŞEKLİNDEDİR . İŞLENEN KONU ŞÖYLEDİR:

SORU 1-) Peygamberimiz (SAV) , kendi sözlerinin kayd edilmesini yasaklamışmıdır? Yasaklmış ise, Hadisi şerifler nasıl oluşmuştur?

El-Cevap:
Evet, yasaklamıştır, lakin bu yasaklama dönemi, Kur’anın ilk nazil olduğu döneme kapsamaktadır, tümünü değil. Çünkü bu yasaklamanın birincil sebebi, yeni nazil olan Kur’an Ayetlerinin yazılmasının önemine istinaden bir yasaklama getirmiştir. Kendi sözlerinin yazılması ile Kur’an Ayetlerinin yazılmasının, geçmiş dönemlerde tevrat ve İncilin içine belli belirsiz sözlerin karışmasından endişe ettiğinden, vahiy Katiblerine Kur’an Ayetlerinin yazılmasını söylemiş, kendisinden birşeyin yazılmasını yasaklamıştır!

Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler :

“Allah Resûlü (s.a.s) yanımıza geldi. Bazı arkadaşlarımız, hadîsle alâkalı bir şeyler yazıyorlardı. “Ne yazıyorsunuz? ” diye sordular. Onlar da; “Sizden duyduğumuz hadîsleri yazıyoruz” diye cevap verince Resûlullah şöyle buyurdular: “Sizden önceki ümmetlerin, Allah’ın kitabının yanı sıra başka kitaplardan da birşeyler yazdıkları, (başkalarının sözlerini de kayda geçirdikleri) için sapıttıklarını biliyor musunuz? ” (Hatîb el-Bağdâdî, Takyîdü’l-İlm, 34.)

Peygamberimizin (SAV) : Benden bir şey yazmayınız. Kim, benden Kur’ân dışında bir şey yazmışsa, onu imhâ etsin.” (Müslim, Zühd, 72; Darimî, Mukaddime, 42; Müsned, 3/12.)

SORU 2-) Peki, daha sonraki dönemde, yine Sahih hadisi şeriflerden gördüğümüz kadarı ile, yazın demişmidir?

El-cevab:
Evet demiştir. Kur’an Ayetlerinin, vahiy katibleri tarafından belli bir sistematik çerçevesinde yazılma alışkanlığının tecrübe kazanılması üzerine, Efendimiz (SAV) kendi söz ve davranışlarının yazmılmasını emretmiştir.Çünkü, Kur’an-ı Kerimde bunu arzulamaktadır:

O’nun(SAV) hiçbir sözü hevasından değildi ve beşerî arzularından kaynaklanmıyordu.. daha doğrusu O, kendinden konuşmuyor; ancak kendine vahyolunanı söylüyordu (Necm, 53/3)

‘(Ey Resulum) De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.(Ali İmran,31)

Bu Ayeti Kerime peygamberimize uymayı, Allah’a uymak ile eşdeğer addetmektedir. Dolaysıyla, onun söz ve davranışlarını bilmeden Efendimiz (SAV) uymak hiç mümkünmüdür?

Konu ile İlgili Hadis-i Şerifler:

– Efendimiz (s.a.s) elini fem-i mübareklerine götürerek şöyle buyurdular:! “Yaz; hayatım elinde olan (Allah) ’a yemin ederim ki, buradan haktan başkası çikmaz.” Ebû Dâvûd, İlm, 3; Müsned, 2/162; Dârimî, Mukaddime, 43.

– Bir adam, Huzûr-u Risâletpenâhî’ye gelerek: “Yâ Resûlallah, ağzınızdan çok şey duyuyoruz; ama bunları anında ezberleyemiyoruz. Bu hayâtî şeyler, çok defa kaçıp gidiyor” diyerek hıfzından şikâyette bulundu. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s) , ona: “Sağ elinden yardım iste”yani yazarak, hıfzına yardımcı ol buyurdular. (Tirmizî, İlm, 12)

SORU 3-) Hadislerin 200 sene sonra yazıldığı iddia ediliyor. nedersiniz?
El-Cevap:

Hz. Ebû Hüreyre (r.a) , şöyle demektedir: “Ashâb-ı Resûlullah (s.a.s) arasında benden daha fazla hadîs sahibi kişi yoktur, ancak Abdullah b. Amr İbn el-Âs müstesnâ; çünkü, ben yazmazdım, o yazardı”.(Buhârî, İlm, 39.)

Bu yazma hadisesinin peygamberimiz zamanında olduğunun en kati delilidir! Yazma Peygamberimiz zamanından beri vardı, ancak bu yazılanların bir birleştirilip Kitab haline getirilmesi Ömer bin Abdulaziz döneminde, bizzat kendisinin emri ile, Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî tarafından yapılıştır. (Buhârî, İlm, 34)

Ömer İbn Abdülaziz Hazretleri’nin başlattığı bu tedvîn faaliyeti, yalnız Medine’de İmam Zührî ile de sınırlı kalmamış, Mekke’de Abdülmelik İbn Abdülaziz İbn Cüreyc, Irak’ta Saîd İbn Ebî Arûbe, Şam’da Evzâî, yine Medine’de Muhammed b. Abdirrahman, Kûfe’de Zâide b. Kudâme ve Süfyân es-Sevrî, Basra’da Hammâd b. Seleme ve Horasan’da Abdullah b. Mübârek, bu işi sürdürmüş ve kendilerinden sonra geleceklere dünya kadar malzeme bırakmışlardı.(İbn Hacer, Hedyü’s-Sârî, s.4; M. Accâc el-Hatîb, es-Sünne Kable’t-Tedvîn, s. 337.)

Buda, peygamberimizden 200 sene sonrasına değil, 80-85 sene sonrasına tekabül etmektedir.”

Daha birçok cevaplar vermek mümkün olmakla beraber, anlamak isteyen veya anlayan kimseler için konuyu bu şekilde ortaya koymakla yetiniyor ve cevap olarak yeterli olduğunu düşünüyorum.

Fereç HÜDÜR

Reklamlar

34 thoughts on “İslam Dininin Öğrenilmesinde Kaynak Sorunu

Add yours

  1. ÇOK GÜZEL BİR KAYNAK AMA BENİM PEYGAMBELERİN TEBLİĞDE YAŞADIĞI SORUNLARI BULMAM LAZIM

  2. Merhaba

    Kur’an keske Allahın ”kur’an ifadesi” Allah diye bir tanrı tanımıyorum, keske onun sözü olsaydı buna en cok inanmak isteyen , Muhammede en cok inanmak isteyen benim. Ama malesef kur’an sadece ve sadece Muhammed’in, yada digerlerinin sözleridir. Eger tanrı kur’andaki Allah ise, sizin yücelttiginiz kadar yüce ifadeler kullanmıyor. Birileri ile ugrasan, Allah’a göre karıncadan yaratılıs olarak farksız olan bir insanı muhatap alarak, düsmanca tehditkar ayetler indiren, bir tanrı benim inandıgım tanrı olamaz.

    Ve gene iddia ediyorum eger tanrı varsa kur’andaki Allah degildir. Burada tanrının varlıgını yüceligini sorgulamadıgım acık degilmi? Söyle bir hesap yaparsak, kıyamete kadar belki 100 200 milyar insan yasayıp ölmüs olacak mahser günü denilen bir meydanda toplanıp Allaha hesap verecekleri söyleniyor. Bu sayı karsısında sadece bir kisi ”Muhammed” Tanrı ile beraber sefaatci sayılacak üstelik bu bir tek insan, Allahın sevgilisi olacak. Bu dahi Tanrıyı alaya almaktan baska bir sey degildir.

    Cok büyük sirketlerde patron genelgelerinde hic bir kimsenin ismini zikretmez ,yapılmasını istedigi uygulamaların yapılması icin tehditler savurmaz, bunları yapmanın sizin acınızdan yararlı olacagı bilgisini vermez, kimseyi muhatap almaz. İnsan bunu yapacakta, tanrı yalvaracak, tehdit edecek, korkutacak, santaj yapacak öylemi? Kusura bakmayın ben böyle bir tanrıyı tanımıyorum.

    İnanca dediğiniz neye göre kabule dayanmaktadır? Çevrenin koşullandırmalarına göre…Çıkın bakalım o kabulden kolay mı? Bir kere o kafese giren kolay,kolay çıkamaz…Tehditler vardır…Cehennem azapları,ve neler neler…Bilimde böyle zorlayıcı kabuller yoktur. Havanın olmadığına inananları havanın varlığı öldürmez…

    İnançlar sonradan kazanılan daha doğrusu, şartlanmalarla insanlara enjekte edilen olgulardır. Hiç kimse bir dine mensup olarak doğmaz. Çevrenin dini o kişiye aşılanır.

    Bilimdeyse, böyle bir aşılanma söz konusu değildir. Deneyler okullarda yapılır ki, anlatılan metinler hikayelerden ayırd edilebilsin diye…

    Dinler bilimsel olsalardı. Zaten aşılama da yapılmazdı.

    Eşhedü’nün manası nedir? Neyi biliyoruz da bu uğurda tanıklık yapmaktayız ki? Bildiğimiz bir şey yok… Bize anlatılanlar ve de enjekte edilenler var…Tabii bu dinlerde böyle…Ama bilime gelince, anlatılanları deneyimlemek mümkün, hem de hangi dine mensup olursanız olun, aynı sonuç elde edilir…Din böyle değil ki!

    Eğer farkındalığımızı kullanmazsak, dinlerin insanları iman denilen kafese soktuğunu da anlamadan üstümüze toprak atılır…

  3. Selam Sorgucu;

    İnanç ve düşünüşümüz hakkında cidden yanılgıların var. (“Biz”i tanımıyorsun.)

    Gelenekçi inanışa sesleniyorsan diyeceğim bir şey yok.

    Ama şunu bilmen gerekir ki ben / biz;

    Bir beşerin şefaatine, kişinin bizzat görüp işitmediği şeye şahitlik etmesine, vahyin neticelendiğine, Kuran’ın indirildiği toplumun dışındaki insanlar için bağlayıcı bir hüküm olduğuna inanmayız. Bu inanışlar Kuran’a rağmen Kuran’a söylettirilmeye çalışılan şeylerdir.

    Kuran’ın üslubuna gelince, sana daha önce yazıştığımızda da söyledim ama sanırım dikkatinden kaçmış… Kuran, indirildiği toplumun dilini, deyimlerini, mesellerini, kıssalarını kullanır, iyiyi ve kötüyü onların algı düzeyine göre açıklar. Övgüsü de, yermesi de, müjdesi ve korkutması da hep aynı dil ve argümanlar üzerindendir. O gün, orada, o topluma, o şartlara, o toplumun bilgi ve birikim düzeyine göre hitap etmiştir. O toplumun gündeminde olmayan şeylere değinilmemiş, ihtiyaç duymadıkları hususlardan bahis açılmamıştır.

    Sen Kuran’a şimdi ve buradan bakıyorsun. Demem o ki, eğer etrafında gördüğün herhangi bir şeyi yaratan / yoktan var eden, sana hitap etmeyi dilerse / sana hitap ederse, senin bildiğin bir dil ve konular üzerinden “mübin” / yani apaçık anlaşılır bir biçimde soracağın bütün konulara da cevap vererek kelam eder. Üstelik her neyi talep ederse bunun gerekçelerini de uzun uzadıya açıklayarak. Ta ki, aklını kimseye esir ve ipotek etmeyesin. Bilerek inanasın.

    Kuran, inananın da inkar edenin de basiret üzerine inanmasını yahut inkar etmesini diler ki, üzerlerine tam bir yükümlülük binsin.

    Yoksa beşer, kendisine (kendi vicdan ve adalet duygusuna) dahi yakıştıramayacağı şeyi Yaratıcıya yakıştırmış olur.

    Özellikle bu “Eşhedü” konusunda En’am suresini (En’am;143-144 ve benzeri pek çok ayet) oku ki, “eşhedü” nedir, var mıdır, yok mudur eleştirdiğin kaynak sana öğretsin.

    Esenlik dileklerimle…

  4. Selam Admin

    Buradaki eleştirim elbetteki geleneksel düşüncenin eleştirisidir.Size karşı yazdığım yazılarda admin diye başlıyorum ve sizin farklı olduğunzuu zaten açıklamıştım.

    Geleleim sizlere;Şimdi inanadığınız değerler bütünü islam/kur’an diyorki ‘Biz her topluma kendi içinden,kendi dilleriyle peygamberler gönderdik'(14/4)

    Hal böyleyken ben bir türk olarak bana kendi içimden kendi dilimden neden peygamberler gönderilmedi?

    Her topluma gönderiğini söyleyen Allah neden büyük uygarlıklara göndermemiş?Buraları unutmuşmu yoksa?Neden bu semavi kültür sürekli mezapotamya da görülüyor?

    Bu nasıl bir yaratıcıdırki insanları yakıyor?kavuruyor?tehdit ediyor?beddua ediyor?kzııyor?

  5. Admin sana daha önceden bazı şeyler söylemiştim o konuddada sessiz kalmışsın neden?
    http://www.aliaksoy.net/2008/05/22/insanlar-neyi-bekliyor/

    ————————————

    Aşağıdaki yazı için neler söyleyeceksin?

    Şu peygamber konusunuda ayrıntılı incelediğimizde elimizdeki argümanlarla şunları çıkartabiliyoruz;

    İbrahim, İbraniler’in efsanelerle süslenmiş tarihindeki sanal atalarından biridir. “Sanal” diyorum çünkü İbrahim ve sonrasındaki peygamberler hakkında yaşadıkları düşünülen dönemlere ait elimizde sayısız yazılı tarih mirası olduğu halde, ne bu peygamberler, ne de öğretileri hakkında en ufak bir kayıt yoktur. Sümer, Babil, Mısır gibi toplumların yazıya ne kadar düşkün olduklarını göz önüne aldığınızda, peygamber gibi geniş toplum kesimlerini etkilemesi beklenen insanlar ve öğretileri hakkında en ufak bir kayıt dahi düşülmemiş olması bu peygamberlerin sanal olduğunun en bariz göstergesidir. Kaldı ki özellikle Eshi Ahit ve Kur’an’da da geçen Musa-Firavun gibi absürd bir olayın , firavunların yaşadıkları dönemde aynı zamanda tanrılaştırıldıklarını da da göz önüne aldığınızda yaşanması pek de muhtemel bir olay olmadığı gibi, böylesine sıradışı bir olayın yaşanması halinde Eski Mısır kaynaklarında yer almaması da beklenmez.

    İbrahim ve sonrasında adı geçen peygamberlerin hemen hepsinin baba-oğul-kardeş-torun olmaları da oldukça manalıdır. Yani İbrani atalarıpeygamber olarak kabullenilmiştir. Peygamberlik nasıl bir kurumdur ki babadan oğula geçmektedir? O dönem peygamberler bu kadar mı başarısızdır ki neredeyse her nesle bir peygamber gönderilmiştir? Yoksa Kur’an, İbraniler’in çeşitli kültürlerden etkilenerek oluşturdukları sanal atalar ve sanal bir tarihin peşinden mi koşuyor?

    Konu hakkında fikirlerimi beyan ederken isimlere takılmadığımı belirtmeliyim. Benim eski çağ yazıtlarında aradığım izler isimler değil, semavi dinlerin anlattığı şekilde bir tevhid inancı ve peygamberlerdir. Brahma’ya gelene kadar İbrahim ile en uyumlu tarihi kişilik Akhenaton’dur. Akhenaton tarihteki en eski tek tanrı inancının temsilcisidir. Ancak onun da tanrısı Allah değil, Aton’dur.

    Aslında öncelikle bilinmesi gereken şey, Eski Ahit’in tarihi sürecidir. Eski Ahit’in tarihsel gelişiminin, yazım dili ve içeriğine bakılarak M.Ö 8.-9. yüzyıllardan başlayıp M.S 2.yüzyılda tamamlandığı düşünülüyor. İlk Eski Ahit’in de 10 emirden oluştuğu biliniyor. Dolayısıyla efsanelerle örülmüş tarihin aslında Milat’a yakın tarihlerde yazıldığını söyleyebiliriz. Musa’ya ilişkin anlatıların Babil söylencelerinde olduğu doğrudur. Ancak Babil söylencelerindeki anlatı Eski Ahit’e nazaran çok daha tutarlıdır. Kral Sargon’u anlatan şu şiire bir bakalım :

    Ben Agade’nin büyük kralı Sargon
    Annem yüksek bir rahibe idi, babamı bilmiyorum
    Yüksek rahibe annem beni gizlice doğurdu.
    Beni bir kamış sepete koydu, onu ziftle kapladı.
    Beni nehre bıraktı, dışarı çıkamayacaktım.
    Nehir beni sürükleyerek su çekici Akki’ye götürdü.
    Akki beni sudan çıkardı, kendi oğlu gibi büyüttü beni.

    Sonuçta Sargon sarayda üst makamlara dek yükselir ve tanrıça İştar’ın da desteğiyle bütün Babil’in efendisi olur.

    Sargon M.Ö 23. yüzyılda yaşamıştı. Yukarıdaki şiirin Sargon’dan yaklaşık 1000 yıl sonra yazıldığı sanılıyor; bu da M.Ö 13. yüzyıla tekabül ediyor. Bu söylencenin Eski Ahit’e nazaran daha tutarlı olduğundan bahsetmiştim. Nedeni de;

    1- Sümerler’de rahibeler tanrı adına çalışırlardı. Bunlardan doğan çocuklar da tanrının çocukları sayılıp yaşamalarına izin verilmiyordu. Bu bağlamda annesinin onu gizlice doğurup bir sepete koyarak nehre bırakması, Tüm İbrani erkek çocuklarının öldürülmelerinden daha mantıklı.

    2- Mısırlı bir prensesin Musa’yı bulduktan sonra Mısırca bir isim koymak yerine İbranice ” ‘Su’dan çıkarma” anlamında bir isim koyma absürdlüğünü içermiyor.

    Bu durumda Eski Ahit’te yer alan efsanelerin İbraniler’in Babil esaretinden sonra, muhtemelen Milat’a yakın zamanlarda kaleme alındığı düşünülürse, bu söylencenin aslında nereden geldiği de açıklığa kavuşmuş oluyor.

    Musa mısırlı değildi; aslında Musa, İbraniler’in Kral Sargon’dan esinlenerek oluşturdukları sanal atalarından biridir. Mısır’da semavi bir dinin neden olduğu bir başkaldırıdan da söz edemeyiz; Sümer ve Babil’de de.. Ne Sümer’de, ne Babil’de ne de eski Mısır’da Semavi dinlerin bahsettiği şekilde bir tanrı inancının izlerine rastlamıyoruz. Bu uygarlıklarda rastladığımız şey, Semavi dinlerdeki efsanelerin kaynaklarını oluşturur. Bu uygarlıklar sizin iddia ettiğiniz gibi Allah kaynaklı bir kültürden etkilenmiş olsaydı eğer, yalnızca efsaneler değil, semavi dinlerin anlattığı şekilde bir tanrı inancına da rastlamamız gerekirdi. Evet tek tanrı inancı Eski Mısır’da Akhenaton tarafından öne sürülmüştü; ancak Akhenaton’un tanrısı Allah değil, “Aton” yani Güneş idi. Bu da sizin için Akhenaton’un geçerli bir argüman olmadığını gösterir.

    Doğal afetler, yeryüzünde varolduğuklarından bu yana insanlar için bir felaket, bir yıkım olmuşlardır. Bu durum günümüz için de geçerlidir. Doğal afetlerin kutsal kitaplarda tanrıların (elçisi olduğunu iddia edenlerin) insanları korkutmak amacıyla kullanılmalarından daha doğal bir şey olamaz. Tanrı kimi zaman yıldırımla çarpar, kimi zaman sel ile boğar…Ancak sizin bu konudaki argümanlarınız çok da geçerli değildir.

    1- Eski Ahit’e göre Lut’un soyu ensest ilişki sonucu kızlarından türemiştir. Çok da etik görünmese de, eski çağ uygarlıklarının kraliyet ailelerinde (saf soy gerekçesi ile) yaygın bir uygulama idi. Ancak bir peygambere hiç de yakışmıyor..

    2- “Lut ve O’na inananlar” diye bir şey yok.. Kur’an’a göre Lut ve kızları dışında karısı dahil helaktan kurtulan olmamıştır.

    3- Kur’an eşcinselliğin Lut’un kavmi ile başladığını iddia eder.. Halbuki eşcinselliğin çok daha eski olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım..

    4- Kur’an, Lut’un kavmini helak eden felaketin gökten (yani bir deprem ya da volkanik patlama gibi yerden değil) geldiğini iddia eder..

    Tarihte doğal afetler neticesinde zaman zaman toplumların ve yerleşim yerlerinin yok olduğunu biliyoruz. Ancak bunları kutsal kitapların anlatıları ile karşılaştırarak bir argüman olarak sunmak doğru değildir.

    Eski uygarlıkların kültürlerinin,semavi bir tanrı inancından etkilenmiş olabileceğine ilişkin hiç bir argüman yoktur.İbraniler eski uygarlıkların geniş kültürlerinden, efsanelerinden ve mitlerinden yararlanarak kendilerine bir tarih ve sanal atalar yaratmışlardır. İbrani kültürüne yakın bir coğrafyada yaşayan Muhammed de ibranilerin bu tarihine ve atalarını sahiplenmiş, bunu kopyalayarak ve harmanlayarak da İslamiyet’i meydana getirmiştir. Dolayısıyla İslamiyet İbranilerden, İbraniler de Sümer, Mısır ve Babil gibi eski çağ uygarlıklarından etkilenmiştir. Bugüne kadar da bunun aksini gösteren en ufak bir bilgi kırıntısına da rastlanılmamıştır..

  6. Selam Sorgucu kardeşim;

    Halen daha aynı mantık hatasını tekrarlıyorsun.

    Birincisi şu ki sen “şahit” olmadığın şeyden mesul değilsin. Sana, senin şahit olacağın şekilde senin toplumunun dilini konuşan resul gönderilmemişse sen bundan mesul değilsin.

    İkincisi şu ki, sen bütün Türk Kavimleriyle tarih boyunca birlikte mi yaşadın ki, Yaratıcı’nın tarihin herhangi bir devresinde Türklere resul göndermediğine kesin olarak ŞAHİTLİK ediyorsun ?

    Yahut diğer uygarlıklarla birlikte mi yaşadın ki muhakkak onların hiç birine resul gönderilmediğine ŞAHİTLİK ediyorsun ?

    Misal olsun…

    http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=29

    Misal olsun…

    http://www.yeniislam.biz/forum_posts.asp?TID=291

    Bir de Türk kültüründeki “kut” kelimesini ve kökenini incele bakalım sana neyi çağrıştıracak ?

    Esenlik dileklerimle…

  7. Selam olsun Admin

    Cevabi yazıma başlamadan önce aynı düşünceye sahip olmamamıza rağmen beni kardeşim diye selamlaman beni onure etmiştir.Teşekkür ederim.Bu senin olgunluğunun ve samimiyetinin bir göstergesidir.Seninle yapacağımız sorgulamalardan zevk alacağım kanaatindeyim.

    Evet gelelim yazdıklarınıza;Admin kardeş yazdıkların şimdi bana cevap değil maalesef.Ortaya basit bir mantık atıp bu işten sıyrılmak ucuz bir mantık geliyor bana.
    Gerek türk kavimleri olsun gerekse diğer uygarlıkların bir çok kalıntıları/bulguları mevcuttur ve bu konuda yüzlerce araştırma yapılmıştır.Araştırmalar incelendiğinde sizin söylemiş olduğunuz şeyler havada kalıyor.Monoteist düşünce mısırda ortaya çıkıyor ve diğer uygarlıkların inançlarına bakıldığında pagan kültürünü çok rahat görebilirsiniz.Tüm dünya dinlerini inceleyin(semavi olmayan)monoteist düşüncenin kırıntısını bile göremiyeceksiniz.Yani o devirde yaşamaya gerek yok çünkü yaşayan belgeler/bulgular var sevgili admin!

    Sen sana gelen elindeki kitabı neden kabul ediyorsunki?nasılsa o dönemde yaşamadın?yaşamadığın bir döneme ait bir kitabı neden uyguluyorsunki?

    Arıya vahyeden Allah sizlerede vahy edecektir.Büyük kudret neden aracılara ihtiyaç duysunki?Arıya ne yapacağını ilham eden Allah sizlere ilham etmiyormu?

    Bak farklı başlıklarda meryem olayına benzeyen ve onlardan çok önceleri yaşayan örneklemelerde bulundum!Bu sana birşeyleri çağrıştırmıyormu?

    Diğer bir yazıdada ibrahim ve musa hakkında araştırmalardan örneklemelerde bulunduk.Bunlar hakkında nasılsa o dönemde yaşamadık mantığıyla cevaplar vermek sizi tatmin ettimi?

    Bak sevgili Admin gel bu işi iyice bir düşün derim.Semavi dinler tarihine baktıgımızda, hep beni israil’in kurtarılması icin peygamber gönderildigine sahit oluruz. Ne kadar ilginc degilmi?

    Dinler diyor ki; (Allah elcisi) bana inanmassanız beni gönderen Allah, sizi cehenneme odun yapacak. Hadi ya o nasıl oluyor” derseniz bile ceheneme odun oldunuz gittiniz. Kısacası elcileri gönderen Allah bile soru sorulmasını tümden yasaklamıs. Allaha soru sorulur mu aman aman! Kimin haddine ki, cehennem bir adım ötede kim cesaret edebilir ki? Din olgusundan ölüm sonrası cehennemi alın, Tanrı tamamen uzaydaki herhangi bilinmeyen bir gezegenin, bilinmeyen uydusunun, bilimeyen bilmemnesi durumuna düsüyor. Ama tanrı’yı arayan, ister bulur, ister bulmaz tamamen kendi özgür düsüncesi ile hareket edecegi kesindir. Dinler ise Tanrıyı aramamıza bile izin vermiyor, hazır bir Tanrı getirip aha iste sizin Tanrı bu diyor…Begenip begenmemek size kalmıs artık…

    Doga kanunlarına tabi bir canlıyız iste, cosmos’un gayrısı degil aynısıyız. Bütün yasalar bizim icinde gecerli. Sabah aksam yagmur icin dua ederseniz yagmur yagmaz, sabah aksam yagmur kesilsin diye dua ederseniz yagmur kesilmez. İnsanın hayal gücü o kadar genis ki, kendisini esir eden Tanrılar yaratmada bile mahir. Bir tanrı varsa kendisinden zerre kadar söz etmemistir, özel olarak. Ama cosmos’a baktıgımızda her sey bir yasaya tabi. Yani kısacası Tanrı, mudahele ediyorsa elci gönderipte ne olur bana inanın, bakın günesi, ayı, yıldızları, agacları, hayvanları ben yarattım, ben güclü bir yaratıcıyım, ne olur bana ibadet edin, nankörlük etmeyin demez, derse zaten sacma bir tanrı olacagı ortaya cıkmıs olur…

  8. Selam Admin

    Arkeolojik, Anrtopolojik bulgular (fosiller, grafikler, kazılar) ile toplumların tarihi yazılmıştır…
    İlla oralarda yaşamaya gerek yok yaşayan belgeler var yetmezmi?

    Dinlerin ortaya cikisini iyi anlamak icin Antropoloji gibi, daha sonra ise Sosyoloji ve Psikoloji gibi bilimleri irdelemek gerekir. Eger bu bilimlere bakmaz ve salt belli bir dinin ideolojik iceriklerini arguman olarak onumuze koyarsaniz, elbette bu yazilanlar ciddiye alinacak gibi olmaz.

    Soru; dinler nasıl ortaya cıktı? Cevap; binlerce yıllık evrim sürecinden gecerek ortaya cıktı. Dinlerin amacı nedir? Anlamlandırmak. Önce insanın kendisini sonra canlıları, cicekleri, böcekleri, yıldızları, afetleri acıları korkuları.

    Her sey atomlardan mütesekkildir. O halde bu farklılıklar, renkler tadlar nedir. Hepsi aynı degil mi bunların? Bu fark nerden geliyor? Bir cam ile bir domates aynı atomlardan olusur. Domatese tad ve yumusaklık veren, cama sertlik ve tadsızlık veren nedir? İste din bunlara cevaptır.

    ”binlerce yıllık evrim sürecinden geçerek ortaya çıkan” dinlerin son halidir. İlk çıkmasına neden olan insanların merakları korkuları ve endişeleridir.

    Şimdilerde artık yok olan ilkel tanrılar, dinlerin meydana gelmesi insanların çevresinde olan biten her türlü fenomenler ve kaotik olguylar idi.

    Gökgürültüsü, şimşek, kasırga, seller, depremler, ateş…

    …insanoğlu bunları tanrı bildi, bunlara tapındılar.

    Nasil olduğunu çözüldükçe yani tanrı denilen bu unsurlara ulaştıkça da onları tarihin derinliklerine gömdüler.

    Durum hala bundan farksızdır.

    Hali hazırdaki semavi (yazılı veya modern) dinlere de bilinmezlikler ve çözülememişlikler üzerinde dururlar.

    Ne kadar hipotez, teorem veya soru var ise arka arkaya sıralarlar…

    …yani insanın merakını ve endişesini tetiklerler.

    Dinler insanoğlunun merakı ve endişesi üzerine kurulu sistemlerdir…

    …ve her daim yok olmaya mahkumdurlar…yerine bir yenisini bırakarak.

    Evet, insan ancak bilmedigi seylere inanir ve neticesinde tapma eylemselligini gerceklestirir. Bunu anlamak cok zor olmasa gerek. Insan, kendisine zarar verene düsman olur diye bir önerme ne derece gercekle bagdasir hic dusundunuz mu? Depremlerde, sellerde ve bir takim diger dogal afetlerde, hemen hemen herseylerini kaybetmis insanlarin, inanclarina daha siki sarilmalari sizce sevgiden mi? “Ne güzel yaptin tanrim, butun cocuklarimi, esimi benden aldin, hayatim boyunca kazandigim herseyi benden aldin. Seni cok seviyorum…” diyecek yani bir insan… Bu ne yaman sevgi imis böyle… Ama size bu durumu anlatmak zor olacaktir. Bir kere iman kafesinin icinden gercekleri görmek zordur ve hatta imkansizdir. Sevgi kavraminin dahi icini bosaltmistir islam. Öyle ki, insan sevgisi adina hicbirsey bulamazsiniz islamcilarda. Onlar yeri gelir, Tanri adina kendi gibi düsünmeyenleri lime lime dograrlar. Iste böyle insanlarin bize sevgi dersi vermeleri anlamsiz oluyor. Siz su cehennem’i bir ortadan kaldirin bakalim, su anda inandiginiz tanri’ya ayni baglilikla baglanmaya devam edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Kendi korkularinizla yüzlesmeniz o kadar zor mu?

    dünyada varolan bütün dinlerde insanın varlığını sonsuz kılacak bir mekanizma var…Varlığımızı sonsuz kılmak genetik kodlarımıza kazınmış bir dürtüdür…Hiçbir insan ölümlü olmayı kabullenemez…Öldükten sonrada yaşamayı bekler…Dindarlara kendi dinlerinin çelişkileri gösterildiğinde sinirlenme, saldırganlaşma, öfke, boşluk hissi, kabullenememe gibi durumların hasıl olması aslında dinlerin çok temel bir ihtiyacı karşılıyor olmasındandır…Varlığın sonsuzluğa ulaşması…Aynı belirtiler yemeği önünden alınan insanda da, sigarası elinden alınan tiryakide de, içkisi elinden alınan alkolikte de görülür…Çünkü doğal bir ihtiyaç engellenmiştir….

    Peki insanoğlu ne zaman dini yarattı? Dini yaratan zihinsel beceri nedir? İnsanoğlu hangi akıl yürütme yoluna sahip olduktan sonra dine sahip oldu?

    Cevap bana göre “tümevarım” düşüncesi…Hayvanlar tümevarım kuramaz..Bir köpek başka köpeklerin ölmesinden kendisinin de öleceği sonucuna ulaşamaz…İnsan ne zamanki diğerlerinin ölmesinden kendisinin de öleceği sonucuna vardı o zaman dine ihtiyaç duydu…0-6 yaş arası çocuklar sobadan eli yandığında, kaloriferden eli yandığında çakmaktan da ellerinin yanacağı sonucuna varamazlar…Tümevarım akıl yürütme yolu zihnin gelişimi ile oluşur…İlkel atalarımız 0-6 yaş arası çocuklarda olduğu gibi tümevarım düşünme becerisine sahip değillerdi…Doğaları neyi gerektiriyorsa ona göre yaşıyorlardı hiç ölmeyecek gibi…Çevrelerindeki türdeşleri ölüyordu ama kendilerinin de ölecekleri akıllarına gelmiyordu…Din sonlu olma travmasına çare oldu…

    Dünya üzerinde fikir birliğine varılamamış birçok tanımlar getirilmiş kavramlar var…Örneğin aşk…Aşkın binlerce tanımı var…Örneğin Tanrı…Tanrının onlarca tanımı var…Peki bu kadar farklı tanımlar neden kaynaklanıyor…Gerçeğin en fazla 2-3 farklı tanımı olabilir…Eğer tanımlamaya çalıştığınız şey hayal ise tanım sayısı artar…Örneğin cennet …Onlarca farklı tanımı var…Eğer cennet hayal olmasaydı tek tanımı olurdu…

    Dinlerin oluşması ve bugünkü hale gelişi ile burjuvazinin oluşması ve bu hale gelmesini ben birbirlerine benzetirim.

    Burjuvaziyi bugün birilerine sorduğunuz zaman; zengin, züppe, insanları kullanan, kendi çıkarları için yöneten kesim olarak tanımlarlar. Kimileri ise aristokrasinin tanımını da burjuvazi tanımının içine ekleyiverir. Yöneticileri, yönetenleri de ekledikleri oldukça sıktır.

    Oysa ki burjuvanın oluşması ihtiyaçların oluşması ile kendiliğinden oluşan bir sınıftır.

    Diyelim ki tekerlek icat olundu…ya da nal.

    Birileri çeşitli maddeleri daire şeklinde kesip ortasına bir delik açarak tekerleği yapmaktaydı…

    …sonra birisi çıkıp bunu beceremedi. Bir türlü daire şeklinde kesemiyor…ya elips oluyor ya da yedigen…araba da komşunun arabası gibi gitmiyor…

    …ne yapacak?

    Tam daire şeklinde yontabilecek birisine gidecek;

    “Şunu bir yuvarlatsana”

    Keza nalbant…

    …birilerinin gelip;

    “Benim hayvanlara da nal yapsana”

    Topluluklardaki el becerisi ve sanatkar kişilerin oluşması ve bu topluluklarda oluşan ihtiyaçlar nedenli bu kişilerden talepler ile birileri diğerlerinden daha farklı hale gelmişlerdir.

    Büyücülerin, peygamberlerin oluşması da bundan farksızdır…

    …el becerisi farkı gibi bu kez bilgi, zeka, algılama ve anlama farkları birilerini diğerlerinden daha üstün kılmıştır.

  9. Selam Sorgucu kardeşim;

    Madem ki dinler bilgisizliğin sonucu olarak korku ve istekleri dizginlemek için uyduruldu ve madem ki gün geçip bilgi arttıkça insan varlığı ve alemi gerçek yüzüyle kavrayabiliyor, şu kavradığınız gerçeklerden bize öğretin.

    Sen neden varsın ? Etrafındaki sinek, taş, su, akıl neden var ?

    Bu atomlar da nerden çıktı ? Bunlar nasıl var oldular ?

    Bu alem nereden geldi de nereye gidiyor ?

    Esenlik dileklerimle…

  10. Selam Sorgucu kardeşim;

    Tarihin delillerle öğrenilmesine bir itirazım olmadı ki… Ama sana şunu sordum, sen hangi delile dayanarak mezopotamya dışında monteist dinlerin olmadığını söylüyorsun ? Araştırmaların, kazıların nihayete erdi mi ?

    Bu “kesin” sözü hangi ilme dayanarak söylüyorsun ?

    Şahitlik konusunu bunun için misal getirdim.

    Ben Kuran’ın indirilişne şahit olmadım. Ben bana eriştirilmiş bir kitabı okudum ve ona iman ettim. Bu tamamen kabul meselesidir. Daha önce de söylediğim gibi, subjektif kabullerin / inanışın objektif delillerle tartışılması mümkün olmadığı için bunu tartışmaya değer görmüyorum.

    Ateizm, dinlerin cevapsız soruları cvaplandırmak için uydurulduğunu iddia eder ama o sorulara kendisi de bir cevap bulup uyduramaz.

    Var diyorsan işte yukarıda sormaya başladım. Anlat ki öğrenelim. Yalnız şunu bilki çetin bir sorgucuyumdur.

    Esenlik dileklerimle…

  11. Selam Admin

    Evvela ilk yazından başlayalım sonrada ikinci yazına cevap verelim.
    İnsanın yada canlıların temel taşı atomlar/moleküller değil hücreler ve hücre içerisindeki basit ve karmaşık organik moleküllerin etkileşimlerdir; bunları molekül bazına indirgemek retoriktir, aldatmacadır, “prens”liktir (bkz: machiavelli). O etkileşimler de evrensel bir kanun ve gerçek olna ENTROPİ doğrultusunda gerçekleşir. Ki canlı bünyesindeki tepkimeler dengedeki bir sistemde denge noktasının dış etmenler ile kayması ve denge noktasına geri dönme eğiliminden kaynaklanır. Bu eğilim de ENTROPİ’nin bir sonucudur. Özetle evrenin üzerine kurulu olduğu bir olgunun sonucudur. Sizler diyorsunuz ki bu moleküller nasıl da insan gibi bir varlığı daha büyük bir gücün etkisi olmadan yaratıcı olmadan oluşturur?
    Ben de diyorum ki aradığın kudreti evrende akan ENTROPİ’de bulacaksın. Bak mesela ben sivilde odamı asla toplamam. Niye? cünkü entropi var. Her türlü dağılacak, minimum enerji, maksimum düzensizlik haline ulaşmaya çalışacak. Kasmanın anlamı var mı 🙂

    Sevgili Admin,biz insanız. Dünyayı anlamlaştıran da biz insanlarız. Dünyaya bir kere geliyoruz. İkinci kere gelme şansımız yok. Bu ömrümüzü geçireceğimiz bir yaşamımız var. Bu yaşam niye saçmalık olsun. Öleceksem ölürüm. Bu benim için önemli değil. Benim için önemli olan yaşadığım sürece insanca yaşamak. Tutturmuşsunuz öbür yaşam. Öbür yaşamın olduğunu nerden biliyorsunuz? Biri çıkmış öbür dünya var demiş. Siz de inanmışsınız. Kendinizi de buna şartlandırmışsınız. Bu dünyadaki yaşamınızı hiçe sayıp öbür yaşamı temel almışsınız. Ama bize göre önce bu yaşamın hakkını verin. Bunun gereğini yapın. Ondan sonra ne yapacaksanız yapın…

    Dünyanın yaratılışını Allaha dayandırmak ve varlığımızı ona bağlamak işin kolayına kaçmaktır. Bunun sonucu düşünme tembelliğidir. İnsan doğası gereği hiç bir zaman düşünme tembeli olamaz. Dünyaya ayak bastığı andan itibaren hep bir takım şeyleri merak etmiştir. Bunun sonucunda da doğada olup bitenleri anlamaya çalışmıştır. Doğaya karşı ayakta kalmaya çalışmıştır. Bunu da aklını kullanarak yapmıştır. Bu temelde de yaşamına yön vermiştir. Bu yaşamda Allah sadece insanlar için çaresizlik karşısında bir avuntu kaynağı olmuştur. Sanki çaresiz kaldığımız zaman Allah yardım ediyormuş gibi dört elle Allaha sarılmışız. Ama sonuç olarak bir şey değişmemiştir. Doğa acımasızlığına yine devam etmiştir.

    Sonuç olarak şunu söyleyeceğim. Öbür dünya yerine önce bu dünya diyelim. Bu dünyadaki cennetimizi kuralım. Bunu kurmak da biz insanlara bağlı. Aklımızı ve mantığımızı kullanırsak bunu başarırız. Çünkü bizim bu gücümüz var. Önemli olan bu gücümüzü açığa çıkarıp insanlığın refahı ve mutluluğu için kullanmak. Doğrusu da bu değil mi?

    Ama iyi ki bu dünyada aklını kulanan insanlar var. O akıllı insanlar sayesinde bu dünya yaşanılır bir dünya haline geliyor. Umarım bir gün bu insanlar bu dünyada çoğunluğu sağlar, insanlık da rahat bir nefes alır.

    Dünyanın ve insanın yaratılışı bilimin alanı. Zaten bildiğiniz gibi çeşitli teoriler var. Biz ateistler de sadece bilimi temel alıyoruz. Ateizm sadece tanrı inancını red eder. Tanrı yoktur der. Bu kabule kendi akıl ve mantık ölçütünden hareketle ulaşır.
    Size göre evreni ve insanı tanrı yaratmıştır. Çünkü akıl ve mantık ölçüleriniz size bunu söylüyor. Siz bunu daha uygun görüyorsunuz. Bu olsa olsa tanrının işidir demektesiniz. Bana göre ise herşeyin oluşumunu şağlayan şartlar vardır. Bir şey kendiliğinden oluşmaz. Evren de insan da böyle oluşmuştur. Hareket noktam bu. Bu şekilde düşünmem daha mantıklı diye düşünmekteyim.

    Ölünce bize ne olacağını zaten bilim söylüyor. Bilime göre ölüm bir doğa yasasıdır. Canlılar doğar, yaşar ve ölür. Biz ne kadar kabullenmesek de ne yazık ki bir şey değişmiyor. Çünkü ölüm denilen bir yasa var.

    Yine bilime göre vücut organları çalışma fonksiyonlarını yitirince ölüm olayı gerçekleşmiş oluyor. İnsan madde olarak toprağa karışıyor. Geriye ruh felan kalmıyor. Çünkü bilime göre insan vucudundan bağımsız bir ruh olayı yoktur.
    Beyin fonksiyonlarına bağlı olan bu ruh diye adlandırılan kavram insanla birlikte yok olup gidiyor. Yani dinlerin dediği gibi bu ruh bedenden ayrılıp ölümsüzlüğe gitmiyor.

    Ne yazık ki ölümsüzlük arzumuz bize ruh kavramı yaratmış. Bu kavramla kendimizi tatmin etme yoluna gitmişiz. İşte insanın bu zaafını en iyi şekilde dinler kullanma yoluna gitmişlerdir.

    Ateizmin varoluşla ilgili bir tezi yok. Bir ateist bilimi rehber edinir. Ve bilime inanır. Zaten bilim evrim teorisiyle insanın var oluşunu ortaya koymuştur. İşte biz de bilimin bu teorisine inanmaktayız.

    Diğer yazdıklarınıza şöyle kısaca cevaplar verelim.

    Sevgili Admin,Dünyadaki tüm dinleri inceleyin siz sanırım hiç incelemediniz?Bakınız dünya dinleri adlı bir site var orada tüm inançlardan bahsediyor kaynaklarıyla veriyor kısaca bir göz atarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız!

    Özetlemek gerekirse,Koca mısır kültüründe musa ile ilgili tk bir esame bile yok!
    İbrahim ile ilgili bir esame/bilgi kırıntısı yok!
    Çin kültüründe,Azteklerde,Mayalarda,İnkalarda,Hint kültüründe ve diğer uygarlıklarda semavi kültürün izleri yok.

    Sevgilerle

  12. Merhaba Admin

    Sümer ve mısırlılar yazının kaşifidir,ve çok titizlikle kayıt tutmuşlardır.Bu nedenle onlara din gelse haberimiz olurdu.

    Mısır ve sümerlere baktığınızda bütün devlet ve din işlerini titizlikle kaydetmiştirler.Hatta Zecharia Sitchin okumanızı tavsiye ederim(ünlü bir sümerolog) Sümerlerin içlerinde hep Enki’nin yazıcılarının olduğunu söyler.
    Yani bu 2 uygarlık herşeyi kaydederdi.Ayrıca yazıyı ilk kendileri bulduğundan ve ilk yazı 550 karakterlik çivi yazısı olduğundan herkesin yazamayacağı birşeydi.Ve herkes yazamazken yalan söyleme ve aldatma gibi bir ihtiyaç da ortadan kalkıyor.
    Ve bir dinin,peygamberin gelmesinden söz ediyoruz bahsettiğim gibi herşeyi kaydeden bir uygarlık köklerinde bunu da belirtmeliydi…

    Ama yok semavi kültürün esamesi bile yok neden acaba?!!!

  13. Merhaba

    Dünyayı anlamlaştıran biz insanlarsak niye birer insan olarak kendimize güvenmiyoruz. Kendi gücümüze niye inanmıyoruz. Bir tanrı tutturmuş gidiyoruz. Üstelik bu tanrının da bir çözüm değil çözümsüzlük olduğunu bile bile…Sanki çaresiz kaldığı zaman tanrı yardım ediyormuş gibi dört elle tanrıya sarılıyorlar. Tanrı hangi sorunumuzu çözmüş.

    Ya yok işte. Doğa tanrı felan tanımıyor. Eline fırsat geçti mi biz insanı yok ediyor. Depremde , selde, hastalıklarda hadi tanrı insanı kurtarsın bakalım. Yani sonuç olarak doğayla mücadele biz insanlara kalıyor. İşte insan da varolduğundan beri sürekli bu mücadeleyi vermiştir. Bunu da bilim yoluyla yapmıştır. Bizlerin asıl tanrısı da bilim olmalıdır. Bilim de insan aklının ürünüdür. Bu gerçeği niye bir türlü göremiyoruz. Sadece psikolojik bir rahatlama uğruna, o ulaşılmaz ölümsüzlük egomuzu tatmin etme uğruna bir tanrıya inanmaya değer mi?

    Gerçekçi olmak zorundayız. Bu doğanın gerçeği neyse onu kabulenip yaşamımızı sürdürmekte yarar vardır. Cennetimiz de cehennemimiz de bu dünyadır. Bizler bunu temel almak zorundayız. Önce bu dünyadaki cennetimizi kuralım. Ben bu bu dünyada cehennemi yaşadıktan sonra öbür dünyadaki cenneti ne yapayım diye bir türlü düşünemiyoruz.

    Bu dünyada hak, hukuk, adaleti ve eşitliği sağlamayan bir tanrının öbür dünyada bunları sağlayacağı sadece bir masaldır. Bu dünyada hak, hukuk, adalet ve eşitliği sağlayacak tek güç varsa o da kendi gücümüzdür. Eğer bu gücüne inanırsan gerçek cenneti yaşayacaksın. Kendi gücüne inanmadığın sürece ezilmeye ve sömürülmeye her zaman mahkumsun…

  14. Merhba Admin

    gerçekliği nasıl anlarız? Nasıl tanımlayabiliriz?
    Nasıl daha iyi anlayabiliriz? Nasıl daha iyi tanımlayabiliriz?

    Hangi yolla?

    Bilimle mi; din’le mi; felsefe ile mi?
    Hangisi?

  15. Merhaba Admin

    Tanrı’yı suclamıyorum! Suclanacak seylere benim Tanrım degil, sizin Allah sebeb oldu. Sizin Allah’ı sucluyorum! Daracık, kücücük bir bölgede ahlaksızlıklar, kötülükler oluyor diye, 23 sene boyunca elcisi ile bagıntı kuran benim Tanrı degil sizin Allah.

    Gercekten yani. Günümüzdeki ahlaksızlıklar, sapıklıklar o döneme rahmet (Cahilliye dönemi) okutacak nitelikte, ama her ne hikmetse Sizin Allah, peygamber göndereyim demiyor.

    E cünkü kendiside sebebini biliyor olmalı. Semavattan elci gönderse, onu hemen tutup akıl hastanesine yatıracaklarını elbette biliyor Aman aman cahilliye devrinde neler oluyordu neler. Sapıklıklar, diri diri kız gömmeler, fuhusat ooooo neler neler. E tabi semavattan bir elci gelmesi gerekiyordu, ama bugün icin gelmesi gerekmiyor, ”ne haliniz varsa görün” diyor (Allah) ”sizden bıktım” diyor kendileri.

    O dönem…

    Gökyüzü karanlıklar icindeydi. Babalar kız cocuk sahibi oldular diye, insan icine cıkamıyordu.

    Bu bir kara leke, bu bir utanc, bu bir rezalet, kız babası olmak ne kötü, aman tanrım! Diri diri gömmekten baska care var mı? E buna karsı Allah elci göndermiyecekse, ne zaman gönderecek?

    Ve gönderdi! Fahri kainat efendileri tesrif etti, alemlere rahmet olarak… Allah’tan bir kelime, bir söz getirdi. Diri diri gömülen kız cocuklar artık yasayacaktı, insalık kurtulmustu artık. Melekler sokaklarda cirit atyordu. Uzak diyarlardan yükselen kara duman, bir anda yok oldu. Ot bitmeyen kuru topraklar bir anda cayıra döndü.

    Seytanlar inlerine cekildiler, artık onların sonu gelmisti. Ve fahrikainat efendileri en iyi örnek olmak icin bir kız cocugu ile nisanlandı 6 yasında, sonra evlendi 9 yasında. Amac ne idi peki? Kız cocuklarına deger verdigini, onların diri diri gömülmeleri degil, diri diri koyunlara alınmalarını, sevilmeleri gerektigini göstermekti.

    Artık kız cocukları kurtulmustu. Gökyüzü hic olmadıgı kadar aydınlıktı. İnsanlık mutlu, huzurlu ve barıs icindeydi. Cinlerle, perilerle, meleklerle bir arada refah icinde, kavgasız, cennet bahceleri icinde yasamaya basladı. Artık kimse ac kalmıyacaktı, hurma bahceleri bereketli mi bereketli, ekin tarlaları hic olmadıgı kadar cömertti. Cölde misku amber kokuları her tarafa yayılıyordu.

    Aralarında Allahın biricik sevgilisi fahrikainat efendileri vardı. Hic kötülük olabilrmiydi? Binbir cesit ciceklerin, güllerin, agacların, bitklerin oldugu vahalarda, zevceleri, cariyeleri ile birlikte raks ederek Allaha olan sukranlarını dile getiriyorlardı.

    Ne demek elbette haklarıydı. Ucu bucagı olmayan evrenin yüce rabbi, onlara elci göndermisti. Cebrail arsı ala VE dünya arasında, sırf onlar icin mekik dokuyordu. Her ne diliyorlarsa anında önlerinde hazırdı. Üstelik en güzel mücdelerle… Cennet artık onlarındı.

    ”Mücdeler olsun ey elci ve kavmi” Allah, sizi âden cennetlerinde misafir etmekten seref duyar” deniyordu onlara. Nasıl mutlu olmasınlar? Hem bu dünya, hemde öbür dünya artık onların emrindeydi.

    Elci Muhammed. fahrikainat efendilerine nazar ediyorlardı, onun kokusunu duyuyor, onun sıcaklıgını his ediyorladı. Nasıl mutlu olmasınlar Cennet ile mücdelenmislerdi artık, bu dünyada ne yaparlarsa onlara kardı artık. Rahman ve rahim olan Allah’u azimussandan söz almıslardı artık. Nasıl mutlu olmasınlar.

    Ve insanlık 19 yy bitirdi, 20 yy bitirdi, 21 yy girdi. E insaallahu teala devam ederiz. Bu yüzyıllarda neler oldu? Diri diri gömülen kız cocukları kurtulduktan sonra, diri diri atese atılan, dahası dogmadan atese atılan kız cocukları icin neden Allahu azimussan elci göndermedi?

    Sizin Allah kimin Allahı?

    Kimin Allahı, kimin sunneti. kimin kitabı? Dünya aynı dünya, ahlaksızlıklar daha beter. Kız cocuklarını diri diri atese atan Ebu leheb degildi, hitler’di. Milyonlarcasını… Kücügünü, büyügünü fırınlara atan Ebu leheb degildi. Hitler’di.

    Diri diri kız cocuklarının üzerine gaz bombaları atan Ebu cehil degildi, Saddam’dı. Sucları kız olmakta degildi, insan olmaktı. Tek sucları insan olmaktı. Dahada beter. İnsan olmanın suc sayıldıgı hic bir dönem olmadı, bu dönem gibi.

    Actı insanlar yagmur yagmıyordu, topraklar kurumus ümit vermiyordu. Diri diri aclıktan ölen kücücük kızlar, derileri kavruluyordu. Yemek icin bekliyordu akbaba, Allah bunu görüyordu, ama umursamıyordu. Sizin Allah kimin Allah’ı?

    Gelmeseydi Muhammed, ne olacaktı ki ne degisecekti? Muhammed geldi alemler rahmet mi buldu? Bu ne büyük yalan böyle.

    Beni inandıgım Tanrı hic bir dönem elci göndermedi, gönderseydi yer yüzü hic bir dönemde elcisiz kalmıyacaktı. Hic bir dönem 19yy, 20 yy, 21 yy kadar Allah elcisine muhtac olmadı, ama gelmedi elci, gelmedi rahmet, gelmedi ve gelmiyecekte. Sizin Allah bizi kandırdı

    Ebu leheb zavallısı icin dehset sureler indiren Allah, hitler icin kılını kıpırdatamıyorsa, O Allah artık ölüdür.

    Hani bilirsiniz. Bedirde 3000 savaşçı meleğiyle Bediri kazanmış. Ama bakıyoruz Uhud savaşında bu savaşçı melekler para etmeyince suç sizin diyerek ben sizdeki zaafı bildim demiş.

    Hani bilirsiniz. Meşhur ebabil kuşları varmış. O kuşlarla fillerin üzerine pişmiş taşlardan attırıp onları bir ekine çevirmiş.

    Hani bilirsiniz. Yine diğer sevgili kulu Musaya asasıyla denizi ikiye yardırıp
    ortadan geçmesini sağlamış.

    Hani bilirsiniz. Yine diğer sevgili kulu Nuh’u tufandan kurtarıp 950 yıl yaşamasını sağlamış.

    Hani bilirsiniz. Yine diğer sevgili kulu Süleymana cin, insan ve karıncalardan oluşan bir ordu sağlamış.

    mış…mış…Böyle devam edip gitmiş. Ama ne yazık ki eli yüzü hürmetine alemi yarattığı o sevgili kulu Muhammed öldükten sonra bu allahtan ses seda çıkmaz olmuş. Elbette çıkmaz. Muhammed öldü. Allah da öldü…

    Sizin Allah. Kendi evini yıkmaya gelen fil ordusu üzerine ebabil kuslarını musallat etti. O ebabil kusları ki, agızlarında ates topları vardı. Ve bu ates toplarını Allah’ın emri ile fil ordusunun üzerine bıraktılar. Fil ordusu ateslerde yandı, kavruldu, yanmıs ekinler gibi mahfoldu. Sizin Allah evini korudu, fil ordusundan. Ebabil kusları Sizin allahın evini yıkmaya gelen fil ordusunu cil yavruları gibi dagıttı, Allahın gazabını onlara tattırdı.

    Lakin gene aynı Allah, dogmamıs kız cocuklarının üzerine ates topu atmaya gelen anola gay) ejderhası icin bir ebabil kusu gönderemedi. O kücücük kız cocuklarının derileri, hic bir atesin yakmadıgı gibi yandı, kavruldu. İnsanlık tarihinin hic bir döneminde ates, bu kadar yakıcı olmadı, dogmamıs kız cocukları, annelerinin rahminde can verdi. Bir ebabil kusu bile olsun göndermeyen sizin Allah, kimin Allah’ı?

    Adalet dagıtan, rahman rahim olan sizin Allah, insanlık tarihinin hic bir döneminde bu kadar ilgisiz, bu kadar sessiz, bu kadar umursamaz olmadı. Sizin Allah yalanın ta kendisi. İci bos bir kulube icin ebabil kuslarına vahyeden Sizin Allah, milyonlarca insanın ateslerde yanmasına seyirci kaldı, cıtını bile cıkaramadı.

    Biricik peygamberi Musa’nın kavmi (beni israil) cöllerde aclıktan kırılmasın, kavrulmasın diye göklerden yemisler, helvalar, kudret narı indirdi. Secilmis, alemlere üstün kılınmıs bir kavim icin Allah devreye girmeyecekte ne zaman girecek? İndirdi helvayı, selvayı doydu beni israil, ama gene kudurdu beni israil, ama gene affedildi beni israil. Sizin Allah, kimin Allah’ı? Musa onları kırk gün terk etti diye Allah’larını sattılar, altından bir buzagıya taptılar, nankörlük üstüne nankörlük ettiler, ama gene affetti onları. Sizin allah, kimin Allah’ı?

    İcinde Allah inancı olmayan kimsenin, sevgisiz, duygusuz, adaletsiz olacagını söyler durursunuz. E bu büyük bir yalan efendim. İnsan kendi dogrularını kendisi buluyor zaten. (Kendine yapılmasını istemedigin seyi sende baskasına yapma) Bir tek bunu bile kendi yasam felsefenizin ana unsuru bile yaparsanız, siz en iyi, en adaletli, en sevgili olursunuz.

    Allah hakikati bildirmek icin elci yolladı durdu” diyorsunuz. E o zaman cahilliye dönemini yerden yere vuran binlerce cildi yakın! O dönemi insanlık tarihinin en karanlık dönemiymis gibi gösterip, insanların elci muhammed sayesinde kurtuldugu söylemleriniz büyük bir yalanmıs o zaman. İnsan kendi dogrularını kendisi bulur. Herhangi bir Allah’a ihtiyacımız yok, ama eger illaki bir Tanrı’nız olacaksa hayatınıza karısmayan, sizi kendine esir etmeyen, sizi tehdit etmeyen bir tanrı yaratabilirsiniz. İstediginiz Tanrı’yı yaratmakta serbestsiniz.

    Sen anladın onu Admin

  16. Merhaba Admin

    “Tanrı vardır ve herşeyi o yoktan var etti ama eskiden belli vardır” diyenler,Tanrının hangi özelliğinin bunu gerçekleştirdiğini söylemeleri gerekiyor.Evet soruyorz.Tanrı ne gibi bir niteliktedir ki öncesiz olabiliyor.Ama mantıksal olarak Tanrı herşeyi yarattı demek zaten yanlıştır.Eğer herşeyi Tanrı yaratmışsa kendisini de o yaratmıştır.Çünkü o da şeydir.Eğer Tanrı şey ise yokluk da şeydir.O halde Tanrı yokluk da olabilir.

    Sayın Admin eğer size göre madde yokluktan varedildiyse,zamana ve mekana bağımlı, şuursuz ve cansız maddenin yoktan nasıl var olabileceğini anlatır mısınız?

    Big-Bang’e göre zamanın ve mekanın olmadığı zamansızlık ve mekansızlık aynı zamanda bir hiçliktir, atom altı parçacıklardan başka hiç bir şeyin olmadığıdır, olamadığıdır. Big-bang bunu da söylüyor bize. Eee, o zaman Tanrı nerde? zamansızlık ve mekansızlığın olduğu hiçlikte Tanrının varlığını nasıl anlıyorsunuz?

    Bir de kuantum mekaniği nasıl bir zamansızlık yaratıyor? Bunu da açıklarsanız, öğrenmiş oluruz.

  17. Merhaba Admin

    İyi bir sorgucu olduğunu söylemiştin ama halen yazdıklarıma/sorularıma cevapta bulunmadınız.
    Bakın sürekli farklı sorgulamalar içerisine girilince karşımıza neler çıkacak beraber göreleim!

    ”esirgeyen ve bağışlayan” diyorsunuz…Allah kimi esirgemiştir,Irak’ta kanları dökülen masum çocukları mı,Filistin’de yıllardır zulüm gören çocukları mı,esaret altında yıllarca inleyenleri mi,zalimin zulmünü çekenlerin hangisini korudu,hangisini esirgedi?..Sadece cennet veya cehennem dediğiniz olaylarda Allah varsa işte onuda ben tanımıyorum.Öbür dünya yok diyorum.Olsa bile, süphesiz inandıgım, beni hic bir tanrının sorumlu tutamayacagıdır. İste sizinle benim aramdaki fark. Ben size, sizi yakmıyacak bir tanrı’yı vaad ediyorum.
    Siz hayır illa yakacak diyorsanız. Sizi yakan tanrı’nızın merhametine bırakıyorum!

    Allah REZZAK tır diyorsunuz.Allah Rızkımızı mı gönderiyor? Asgari ücret üzerinden mi? Bu nasıl sey yüce tanrı’m
    İnsan kendisini coluk cocugunu gecindirmek icin her türlü rezalete zorluga katlanırken, birileri cıkıp bunuda elinden alıyor , Allah verdi diyor: Allah kimseye bir sey vermiyor biz kazanıyoruz. Allah’in rizik verdigi filan yok zaten. Eger veriyorsa hergün Afrika’da onlarca cocuk acliktan ölmek zorunda kalmazdi.Afrikada doğan adamın suçu ne peki!
    Medeniyetin ilk doğduğu yerlerden biri afrika Allah onları aç olsun diye mi orda yarattı?
    Bu çelişkidir…

    Seçilmiş insanlardan(peygamberler)ile konuşan Allah nasıl oluyor?
    Sizin secilmis dediginiz insanları hangi secmen bölgesinde tespit ediyor. Bunun icin olusturulmus semavi bir meclis mi var? secmek ne demek sectigine kim sahit? hileli secim olmasın sakın.
    İsterseniz bir deneyin? bir gün O Rızık dagıtan Allah’ınıza bir yalvarın size kurus verecek mi?

  18. Sevgili Admin

    Daha önce ay, günes tutulmasına verilen cevap iken, daha önce deprem, zelzele, dogal afetler karsısında kızan bir tanrı tipi iken, daha önce insanların yaptıgı kötülüklere ceza veren bir tanrı tipi iken bugün, bu tanrı kavramı eskisi ile kıyaslanamıyacak bir hale gelmistir. Kısacası günümüzün Tanrısı daha anlayıslı olmaya dogru gidiyor. Buda insanın kendi anlayısından baska bir sey degildir.

    Abraham günese tapar, günes batar. Abraham yıldıza tapar. yıldız batar. Abraham puta tapar, put kırlır O zaman Abraham’a düsen kendi Tanrı’sını yaratmaktır. Batmayan, sönmeyen, kırılmayan… Abraham kendi Tanrı’sını yaratıp, insanlara hükümdar yapar. kendisinide bu Tanrı’nın elcisi ilan eder.

    Aslında binlerce yıldır savas yaptıgımız bu Tanrı anlayısıdır. Bilimin kendisi dahi bu tanrı anlayısına karsı savas vermektedir. Bu savası bilim kazanacaktır. Karsımıza bambaska bir Tanrı anlayısı cıkması yakındır.

    Özellikle semavi dinlerin tanrısı tipik bir kraldır. Kızan, seven, kesen, cezalandıran, mükafaatlandıran, kayıran, elcisi olan, orduları olan, sag kolu olan, zindanları olan, tehdit eden vb vb. Yani kısacası Tanrı, peygamber kraldır.

    ”Ene rabbukum” bunu hic bir Tanrıdan duyamassınız. Ene rabbukum diyen (İnsan) peygamber kral. Hüküm, evrenin tek konusabilen varlıgı insana aittir.

    Tanri bir masal kahramanidir! Insanlarin gereksinim duyduklari bir kahraman! Hani zor durumlarda ortaya cikipta, beyaz atin üstünde gelen bir prens gibi!
    Korkularinizdan, umutsuzluklarinizdan sizi bir hamlede alip, özlemini duydugunuz hayal dünyaniza götürebilen bir kahraman! Hatta ölümsuz bir dünya vaad eden, tüm sevdiklerinize bir daha kavusabilme sansi taniyan, özlemini cektiginiz ve bu dünyada elde edemediginiz tüm umut ve arzularinizi gerceklestirebileceginiz teminatini veren; kimi zaman acimasiz, kindar, zalim, ve korkutucu olmasina ragmen, yine de merhamet dolu, sevgi yüklü, vaz gecilmez bir kahraman!
    Ne varki bir gün, bu rüyadan gözlerinizi acmaya görün.

    Bir yaratıcının kulluğa ne gereksinimi olabilir? Bir yaratıcının yarattığı bu kullarına ceza ve ödül vermesine ne gereksinimi olabilir. Ona ne kazandırır veya ne kaybettirir? Bizler onun keyfi uygulamalarının deneme tahtası mıyız?

    Biraz daha zorlayalim bakalim konuyu daha degisik sorular cikicak mi?

    Sana yasadigin hayat boyunca hem psikolojik hemde biyolojik olarak korkunc acilar verecek bir hastalikla mi dogmak isterdin? Yoksa hic dogmamak mi?
    Seni dogumundan olumune kadar kole yapicak bir donemde mi dogmak isterdin, hic dogmamak mi?
    Yamyam olarak mi dogmak isterdin? Hic dogmamak mi?
    Hitler olarak mi dogmak isterdin? Hic dogmamak mi?

    Ben daha bir suru ornek dusunebilirim. Nasil imtihansa bunlar? Nasil hayat sa bunlar?

    Dusunun bir kere kucucuk bir cocuk doguyor, vede sadece 6 ay yasiyor, ama oyle bir hastalikla dogmus ki, hep aci cekiyor, durmadan agliyor. Bana kimse alti ay yasayan bu bebegin imtihan edilgini oner surememez, yada bu bebegin adaletli bir Tanri tarafindan yaratildigini.

    Anladın sen onu

  19. Merhaba Admin

    -Hitler insanları fırınlarda yakarken, Tanrı neredeydi?

    -Hiroşima ve Nagazaki bombalanırken, Tanrı neredeydi?

    -Onun adına düzenlenen Haçlı Seferleri sonucunda yüzbinlerce insan savaşlardan ve hastalıktan ölürken Tanrı neredeydi?

    -Araplar, Semerkant’ta “ya müslüman olun, ya da ölün” diyerek, 40.000 Türk’ü kılıçtan geçirirken ve bunu tanrı adına yaparken, Tanrı neredeydi?

    -Papa 2.Urban, sadece Kudüs’ü yağmalayıp, Roma Katolik Kilisesi’ni zenginleştirmek için, binlerce hristiyan’a cennetin anahtarını vadederken, Tanrı neredeydi?

    -Afrika’da açlıktan ve sefaletten çocuklar ölürken, yaşayanlar ise üzerlerine konan sinekleri bile kovmaktan acizken, Tanrı neredeydi?

    -Sırf kasabı Miloşeviç, Boşnakları, Arnavutları, Yugoslavları katlederken, Tanrı neredeydi?

    -Antik çağda, bilinen dünyanın hemen hemen hepsi; Pagan Roma lejyonlarının sandaletleri altında eziliyorken ve tanrıdan geldiği iddia edilen hristiyanlık dini mensupları, çarmıha gerilip, aslanlara atılıyorken; Tanrı neredeydi?

    -İskenderiye kütüphanesi onun adına yakılırken, Tanrı neredeydi?

    -İbraniler, onun vadettiği iddia edilen topraklara yerleşmek için, o toprakların kime vadedildiğinden haberi olmayan, oraya daha önce gelip yerleşmiş insanları, katlederken, Tanrı neredeydi?

    Bu soruları böyle devam ettirebilirim, ama yeterli. Sanırım anafikir anlaşıldı. Öyleyse cevaba geçeyim;

    Tanrı; insanların acılarındaydı, öfkelerindeydi, şiddet uygulama isteğindeydi, nefretindeydi. Tanrı, insanların zengin olma isteğiydi, ceplerindeki paradaydı, eğlencelerindeki baş kahramandı, bilginin düşmanlığındaydı. Tanrı; toplum içinde kendilerine önder diyenlerin sadece kendi zenginliklerini ve ünlerini arttırmak için; kitleleri fanatikleştirip, kudurmuş köpekler gibi başkalarının üzerine salarken kullandığı bir kelimeydi. Tanrı insanların; başka insanları, kılıç zoruyla yönetme arzusuydu.

    Tanrı insanların en aşırı arzularını yerine getirme isteğiydi.

    Yukarıda sorduğum sorulardaki olaylar olurken, Tanrı nerede miydi? Tanrı insanların hayalgücündeydi, hayalindeydi ve hep orada kalacak…

  20. Selam Sorgucu kardeşim;

    Vakit darlığından dolayı yazamıyorum kusura bakma. Ancak yorumları inceleyip onay verebiliyorum.

    Sen düşündüklerini yaz, ben gerçekden / gerçeklerden kaçmam. Bilakis, Rabbin öğretisi ile üstüne üstüne giderim.

    Çünkü gerçek insanı özgür kılar. Her türlü bağnaz, yoz düşünceden.

    Akıl tutulmasından…

    Soru sormak aklın dindarlığıdır. Sen sor, ben de sorarım yakında…

    Esenlik dileklerimle…

  21. Merhaba Admin

    Elbetteki düşündüklerimizi yazacağız ve insanın özgürleştirilmesi adına ne gerekiyorsa,bizlere ne düşüyorsa gücümüz nispetinde yapacağız.
    Admin kardeşim,Din konusu gerçekten çok önemlidir ve sorgulanması gerekir.
    İnsanlık tarihi boyunca dinlerde,insanın anlama, kavrama,düşünme boyutlarındaki gelişim süreçlerine göre değişim göstermiştir.İnsan ihtiyaçlarına cevap veremeyen her din,insanlık tarihinin sayfaları arasına gömülüp yokolup gitmiştir.İnsanlık tarihi boyunca binlerce din ve o dinlerin ölümsüz tanrı ve tanrıçaları insan düşüncesi ve değişen inançları neticesinde ölümlü hale gelmiştir.Ölümlü insan düşünceleri zaman içinde ölümsüz tanrı ve tanrıçalara da ölümü tattırmıştır.Her din;insan-insan ,insan-çevre,insan-doğa ilişkileri içinde değişime ve gelişime tabi tutulmuştur.Doğa tanrıcılığından çok tanrıcılığa ve oradan da tek Tanrı anlayışına geçiş süreçleri yaşanmıştır.Bu gün bile tek Tanrı anlayışının değişik algılama ve anlama biçimleri ile günümüze uygun vizyonları değişim süreci içindedir.Milyonlarca yıllık insan hayatı içinde günümüze kadar gelen dinler değişerek,gelişerek gelmektedir.Halen günümüzde bile doğa tanrıtıcılığı,çok tanrılılık ve tek Tanrıcılığın değişik vizyonları bir arada yaşamaktadır.

    Aynı dinin mensupları arasıda bile muazzam görüş ayrılıkları ve farklı yorumları mevcuttur.Görüş ayrılıkları ve yorum farklılıkları dinleri mezheplere ayırmakta,mezhepler de önderlerine göre farklı yolar tutarak çok daha büyük bölünmelere yol açmaktadır,her dinde önderlerinin anlayışına göre farklı tarikat söylemlerine ve yorumlarına konu olmaktadır.Hemen hemen bütün dinler insanları yönetmek ve yönlendirmek adına yönetim erkleriyle işbirliği yapmışlardır.İlkel yönetim biçimlerinden kabile yönetimlerine,krallar ve imparatorluklara ve günümüz ulus devletleri ve süper güç dediğimiz ülkelerce din hep yönetim erklerinin yönetim biçimlerine bazen doğrudan bazebde dolaylı olarak yardımda bulunmuştur.

  22. Merhaba Admin

    islam toplumu,1500 yıldır namaz kılan bir toplum idi.Ne olduda 1500 yıl sonra namazın olmadığını,hac,kabe,secde vs ibadetleri/kavramları al aşağı ettiniz?Bir çok kavramı yeniden yorumladınız hemde tüm konuları ve bambaşka bir din ortaya çıkarttınız!Madem din bozulmuş herşeyiyle Allah neden 1500 yıl bekleme ihtiyacı hissetti?Öncekilerin hali nice olacak?

    Acaba birilerinin dilinin altında yeni bir din oluşturma gayretimi var?
    Yoksa müjdeler olsun yeni bir peygamber geldi.!Bize bunların yanlış olduğunumu söyleyecek/söylemeye çalışacak?

    Hadis kültürünü red ediyorsunuz.Peki kur’an aynı yoldan geldi onu neden kabul ediyorsunuz?
    Daha soracağım çok soru olacak Sevgili Admin

    sevgilerle

  23. Merhaba Admin

    Mesela bana soracağın sorular hakkında sana yardımcı olabilirim örneğin;
    Söz gelimi rüzgarın esmesi bilinçli bir iradeye muhtaç mı? Ya da bir yerleri yakıp yıkan deprem vaya yanardağ gibi etkinlikler doğa üstü bir güç tarafından mı gerçekleştiriliyor?
    Evren gibi doğal bir labratuarda binlerce yıldızın öldüğünü ve binlercesinin yeniden oluştuğunu da biliyoruz. Bu süreçler kendi doğal koşullarında ve maddi nedenlere göre mi işliyor; yoksa işin içine doğa dışı mutlak bir güç mü giriyor?

    Cevap:Gördüğümüz, bildiğimiz ve bütün bunlardan çıkardıklarımız mutlak olan hiç bir şeyin olmadığı, bir şeylerin sürekli değişip dönüşürken mutlak ve değişmez olan hiç bir şeyin de evrende bulunmadığıdır. Bu yüzden evren için de, madde için de ( ve hatta toplumlar için de) sürekli bir değişim ve hareketten söz ediyoruz.
    Maddenin de, evrenin de doğası bu: hareket ve değişim.

    Şu sorulabilir; hareket varsa bir başlatıcı neden olmasın? Mutlak bir gerçeklik, mutlak bir “ilk neden”, mutlak bir yaratıcı neden olmasın? İyi ama bu sorunun doğru bir soru olduğu kanısına nasıl varıyoruz? Her şeyin bir değişim ve hareket olduğu koşullar bize mutlak bir varlıktan çok mutlak bir süreci göstermiyor mu?
    Tersi bir bilgiye hiç de sahip değilken, ilkçağdan bu yana evrim geçiren metafizik bir yöntemin uydurmalarını nasıl baz alabiliriz? Big-bang çok ayrı bir tartışma konusu, ama “büyük patlama”yı bile baz alsak, “öncesi” için de bir süreç yaşanmış olabileceğini neden akla getirmeyiz?

    Bir tarihsel dönemde başlangıç” sadece dünya ve güneş sisteminin öncesi olarak düşünülmüşken, bugün geldiğimiz noktada başlangıcı 14 milyar yıl öncesinde durdurmanın mantığı, tıpkı güneş ve dünyadan oluşmuş bir evren modeli mantığını doğru kabul ediyor olmuyor muyuz?

    Nesneler dünyası gerçekliğini sadece düşünce etkinliği ile anlayabilmek bu çağın felsefesi olmamalı. Salt düşünce ile üretilen bir somutluk, somut dünyanın kendisi değildir. İdealizm açısından bakıldığında böyle bir “gerçeklik” nesnel dünyanın kendisi gibi görünür. Bilim ve bilimsel bilgiyi temel alan diyalektik materyalizm ise bu tür düşüncelerin sadece “kafanın içinde” gerçekleştiğini ileri sürer. Bu durum somut ve nesnel gerçekliği sadece zihinde üretmekten öteye geçmez. Oysa zihinde yaratılan gerçek,sadece ve sadece nesneler dünyasının gerçekliği ile örtüştüğünde bir anlam ve doğruluk kazanır.

    Bilinçli tasarım, dinsel yaratılış’ın evrim geçirmiş bir halinden başka bir şey değildir bu yüzden. Nesnel gerçeklikle hiç bir ilintisi olmadığı gibi, evrende olan biten hiç bir sürece de açıklık getirmez. Evrenin parçalarından ve evrenin kendisinden öğrendiğimiz bir şey varsa, o da işleyen süreçlerin “dışardan” bir etkiye ihtiyaç duymadan gerçekleştiğidir.

    İlle de temel bir gerçeklik arıyorsak, o da sadece budur.

    Şunu anlatmaya çalışıyorum. Rüzgarın esmesi, depremin olması, yıldız oluşumu ve aklınıza gelen her türlü “olan şey” kendi kuralları ve koşulları içinde gerçekleşiyor. Bildiğimiz, gördüğümüz bu. Rüzgarın esmesinin başka bir nedeni yok. Depremlerin olmasının da…Bütünün tüm parçaları için de aynı şeyleri söylemek mümkün. Bütünün kendisi için de durum aynı. Bilim bize bunu söyletiyor. Bilimin bize söylettiklerinden çıkardığımız ise mutlak olanın sadece değişim olduğudur. Evren bu anlamda sadece süreçlerin oluşturduğu bir olgudan başka bir şey değil. Bildiklerimiz bize sadece değişimi ve süreçleri işaret ediyorsa, değişmeyen bir mutlak ancak antik çağdan beri kafalarımızın içinde kurguladıklarımızdan öteye geçmez.

    Maddenin hareketinin neden olduğunu sadece çıkarımla bulabiliriz. Nesnelerin kendi doğasıyla uyum içinde olan çıkarımla; işte rüzgarın esmesinin nedeni bu anlamda önemli. Rüzgarın esmesinin nedeni ne ise, maddenin hareketinin nedeni de odur

  24. Merhaba Admin

    ”Allah sonsuzdur” demiyor musunuz?

    Allah sonsuz ise, sonu olan hiçbir varlık onunla ne işlemde bulunur, ne ilişkide. İlişki olmayan yerde, ne birleşme, ne işlem, ne de görev olabilir. Allah’la insan arasında görev ilişkisi yoksa, insan için din hiç yoktur. Allah sonsuzdur demekle, sonu olan insan için her dini hemen sürgün ediyorsunuz. Sonsuzluk fikri bizim için örneği olmayan, prototipsiz , konusuz bir fikirdir.

    sevgilerimle

  25. Merhaba Admin

    Bize gururlanarak, “sahipsiz eser yoktur” diyorlar. Her dakika, dünyanın kendi kendine oluşmadığını tekrarlıyorlar. Ancak, evren bir etkendir, asla bir sonuç değildir.

    Bir sanatla yapılmış uydurma bir şey değildir. O asla yoktan var edilmemiştir. Evren hep var olmuştur; varlığı zorunlu ve gerekli bir varlıktır. Etkeni kendisindedir.

    Kendi kendisinin yaratıcısıdır.

    İçyüzü hareket etmek ve oluşturmak olan doğa, gözlerinizin önünde yaptığı gibi, görevini yapmak için yürürlükte bulunmayan ve kendisinden daha fazla bilinmeyen bir harekete geçiriciye, iticiye muhtaç değildir. Madde, kendi enerjisiyle, bir tür heterojenliğin zorunlu sonucu olarak, hareket eder. Hareketlerin ya da eylem ve etkilerin çeşitliliği, maddelerin çeşitliliğini oluşturur. Varlıkları birbirlerinden ancak organlarımıza ulaştırdıkları izlenim ya da hareketler sayesinde ayırır ve seçeriz.

    Görüyorsunuz ki, doğada her şey hareket halindedir ve siz, doğanın esasında ölü ve enerjisiz olduğunu iddia ediyorsunuz. Esasen hareket eden ve aktif olan bu toplamın bir hareket ettiriciye muhtaç olduğunu sanıyorsunuz. Pekala, bu hareket ettirici nedir?

    Bir ruhtur. Yani kesinlikle anlaşılmaz ve çelişkili bir varlık. Bunun üzerine size diyeceğim ki, maddenin bizzat ve kendi kendine hareket ettiği sonucunu çıkarınız; ve doğaya bir hareket vermek için gerekli hiçbir şeye sahip olmayan o ruhani hareket ettiricinizden söz etmeyi bırakınız; beyhude geçmişlerinizden dönünüz; hayali bir dünyadan çıkınız; gerçekliğin varlığıyla “var olan” gerçek bir dünyaya giriniz; tali nedenlere özen atfediniz; gözlerinizle gördüğünüz bütün eserleri oluşturmak için doğanın muhtaç olmadığı, olanaksız başlangıç nedenlerini bırakınız!

    Ey cezbedici fizikçiler!

    Bir Allah’ın varlığını bize kanıtlamak için, ayrıntılı botanik kitaplarını kopya ediniz. İnsan vücudunun inceden inceye, uzun uzadıya açıklanmasına giriniz. Sonra suların akıntısına hayranlıkla bakmak için yeryüzüne dönünüz; kelebeklerin, böceklerin, poliplerin, içinde Allah’ınızın büyüklüğünü bulduğunuzu saydığınız organlaşmış zerrelerin önünde dünyayı unutmaya dalınız. Bütün bu şeyler bir Allah’ın varlığını kanıtlamayacaktır. Bütün toplamı evren olan sonsuz karmaşık birleşmelerle çeşitli şeyler meydana getiren etki ve maddelerin çeşitliliği hakkında sahip olmanız gereken fikirlerden yoksunsunuz. Bu, doğanın ne olduğunu bilmediğinizi kanıtlayacaktır. Mikroskopla donanmış olduğunuz halde bile, doğanın, gözlerinizin ancak pek az bir kısmının gördüğü çok sayıda varlık meydana getirmeye güçsüz olduğuna hükmettiğinizde, doğanın kuvvetleri hakkında hiçbir fikre sahip değilsiniz demektir. Sözün kısası, bu nitelik kanıtlayacaktır ki, hissedilmesi ya da bilinmesi mümkün olan etkenlerden habersiz bulunduğunuzdan, hakkında gerçek bir fikir edinmeniz hep olanaksız olacak bir etkeni kast ettiğiniz bir kelimeden yardım almayı daha kolay buluyorsunuz.

    Maddelerin ya da cisimlerin üzerimizde oluşturdukları izlenimlerin ya da etkilerin çeşitliliği sayesindedir ki, onları hissederiz; onlar hakkında ayrı ayrı duygulara ve düşüncelere sahip oluruz; bunları birbirinden ayırır ve her birine özel duygular tayin ederiz. Oysa bir şeyi fark etmek ya da hissetmek için o şeyin organımız üzerine etki yapması gerekir. Bu şey, bir hareket ortaya çıkarmaksızın bizde etki yapmaz; kendisi de bizzat harekette bulunmaksızın bizde bu hareketi oluşturamaz. Bir şeyi görmek için, gözlerin o şeye yönelmiş olması gerekir. Görüntüsü gözüme ulaşan, gözümün ağtabakası üzerinde etkili ışık veren, mekana sahip olan rengin madde üzerinde bir hareketi olmaksızın ışığı ve görmeyi, havsalam alamaz. Bir cismin kokusunu almak için, koku alan organın uyarılmış olması, başka bir deyimle güzel kokulu maddeden yayılan zerreciklerin etkisiyle koklama duyusunun harekete geçmesi gerekir. Bir sesi işitmek için, bizzat hareketli olmasa başka bir şeyi harekete geçiremeyecek olan bir maddi ses kaynağının harekete geçirdiği hava dalgalarının kulak zarına çarpması zorunludur. Bundan açıkça şu sonuç çıkar: Hareket olmaksızın ne duyabilirim, ne fark edebilirim, ne seçebilirim, ne karşılaştırabilirim, ne madde hakkında bir hüküm verebilirim, ne de düşünce gücümü herhangi bir konuyla işgal edebilirim.
    Okulda “bir varlığın içyüzü bu varlığın bütün özelliklerinin kaynağıdır” derler. Oysa, haklarında bir fikrimiz bulunan cisim ya da maddelerin bütün özelliklerini, varlıklarını bize bildiren ve ilk zihinsel görüntülerini bize veren tek neden, harekettir. Algıladığım bir hareket olmaksızın, kendi varlığımdan bile haberdar ya da emin olamam.
    Dolayısıyla şu sonucu çıkarmak zorundayım: Hareket, maddenin, boşlukta yer tutması kadar esas sıfatıdır. Ve onsuz maddenin algılanması ve kavranması mümkün değildir. Eğer hareketin her maddenin özelliklerinden, gözle görülebilen şeylerinden ve asli sıfatı olduğunu gösteren kesin kanıtlardan sudan bahanelerle kaçınılmakta inat edilirse, hiç olmazsa, ölü ya da güçsüz sanılan maddelerin, birbiri üzerine etki yapacak duruma getirildiklerinde kendiliklerinden harekete geçtiklerini teslim etmekten kimse yasaklanmaz. Bir şişede korunan ya da havayla temastan yoksun olan Pyrophore, havaya bırakılınca ateş almaz mı? Un ve su, birbirine karıştırılınca ekşimeye başlamaz mı? Bu bakımdan ölü maddeler, kendiliğinden harekete geçerler. Dolayısıyla, madde hareket yeteneğine sahiptir; eylemde ve işte bulunmak için, bir harekete geçiriciye muhtaç değildir.

  26. Merhaba Admin

    EVRENİN DÜZENİ DE BİR ALLAH’IN VARLIĞINI KANITLAMAZ

    Bir Allah’a tapanlar, bütün evrenin düzeninde onu yöneten akıllı ve hakim bir zatın varlığını reddetmenin olanaksız olduğunu sanırlar.

    Ancak bu düzen, bize bazen elverişli bazen zararlı olan etkenler ya da durumun zorunlu olarak ortaya çıkardığı hareketlerin, cereyanların zorunlu sonucundan başka bir şey değildir. Bu etken ve durumların bazılarını iyi bulur, bazılarından şikayet ederiz.

    Doğa, hep aynı yolu izler, yani aynı etkenler aynı eserler meydana getirir. Öteki etkenler birinci etkenleri başka türlü etkide bulunmaya zorlamadıkça, bu eserlerin eylemini bozmadıkça, aynı etkenler aynı eserler oluşturmaya devam eder. Eserlerini hissettiğimiz etkenler, eylemlerinde ya da hareketlerinde bize meçhul olduğundan, daha az olağan ve zorunlu olmayan etkenlerin etkisiyle bozulunca, şaşkınlık içinde kalıyor, “işte mucize!” diye bağırıyoruz ve bunları, gözlerimizin önünde hareket eden bütün etkenlerden daha az bilinen etkenlere mal ediyoruz.

    Evren hep düzen içindedir, onun için karışıklık, ihtilal olmaz. Bozukluğundan şikayet ettiğimiz zaman, yalnız bizim kendi makinemizde bozukluk vardır. Cisimler, etkenler, bu dünyanın kapsadığı varlıklar, eserlerini ister uygun bulalım, ister bulmayalım, birbirleri üzerine tanığı olduğumuz biçimde, zorunlu ve gerekli olarak eylemde ve etkide bulunurlar. Depremler, volkanlar, su baskınları, bulaşıcı ve salgın hastalıklar, kıtlık, kuraklık, ağır cisimlerin düşmesi, ırmakların akması, rüzgarların esmesi, bereketli yağmurlar, Allah’ın lütfüna, verdiği nimetlerinden dolayı minnettarlık duymamızı gerektiren hayırlı eserler kadar zorunludur ve evrenin düzenli eserlerindendir.

    Dünyada bir düzenin egemen olmasını görerek şaşkınlığa düşmek, aynı etkenlerin aynı eserler oluşturduğuna şaşmak demektir.

    İnsanın bir düzensizlik görünce rahatsız olması, etkenlerin eylem tarzı ve etkileri değişince ya da bozulunca, eserlerin artık aynı eserler olamayacağını unutmaktır. Doğada bir düzen, bir intizam görülünce bundan şaşkınlığa düşmek, bir şeyin var olabileceğine şaşmaktır; bizzat kendi kendisinin varlığına şaşırmış olmaktır. Bir mevcut için düzen olan, diğer bir mevcut için düzensizliktir, biri için huzur ve güvenlik olan, başkası için ızdırap ve karışıklıktır. Engel ve cezayla karşılaşmaksızın her şeyi karıştırabildikleri zaman zararlı olan yaratıklar, her şeyi yolunda, her şeyi düzenli bulurlar. Kötülük yaparken rahatsız edildiklerinde, muzırlar ve kötüler, tersine, her şeyi karışıklık ve düzensizlik içinde görürler.

    Doğanın yaratıcısı ve hareket ettiricisinin Allah olduğu varsayılsa, yine, Allah için doğada hiçbir düzensizlik, hiçbir karışıklık mevcut olmazdı. Yapacağı etkilerin tümü, Allah’ın bunlara vereceği özelliklere, içeriklere ve zorlamalara göre, eylemi yerine getirmeleri zorunlu olmaz mıydı? Eğer eşyanın akışı alışkanlığını değiştirseydi, “sünnetullah” (Allah’ın koyduğu düzen), “değişmez” olmazdı. Allah’ın varlığının, zekasının, kudretinin ve iyiliğinin en inandırıcı kanıtı sayılan dünya düzeni yalanlanırdı. Allah’ın varlığından kuşkuya düşülürdü ya da en azından, Allah sebatsızlıkla, acizlikle ve eşyayı ilk düzenlemesi sırasındaki sezgi ve beceri eksikliğiyle suçlanırdı. Yaptığı, hazırladığı ya da eylem ve harekete geçirdiği unsurları, araçları seçmekte aldanmış olmakla Allah’ı suçlamakta, insan haklı olurdu.

    Eğer dünyanın düzeni tanrısallık sıfatını, gücünü ve sezgisini kanıtlasaydı, düzensizlik de tanrısallığın zaafını, kararsızlığını, alıklığını kanıtlardı.
    Diyorsunuz ki; “Allah her tarafta vardır, onsuz hiçbir şey yapılmaz, onsuz bir sinek bile kanadını kıpırdatamaz, her şeyi genişliğiyle doldurur, Allah hareket ettirici olmasa madde hiçbir eylem ve etki yapamaz.” Ancak bu durumda, teslim ediyorsunuz ki, Allahınız karışıklık etkenidir, doğayı bozan odur, karışıklığın babasıdır. İnsanda da vardır ve insan günah işlediğinde insanı kışkırtan odur! Eğer Allah her yerde mevcut ise, Allah bendedir, benimle eylem yapar, benimle birlikte aldanır, benimle birlikte Allah’ı gücendirir, benimle birlikte Allah’ın varlığını reddeder ve bir Allah’ın varlığı fikrini çürütür.

    Ey dinciler, ey tanrıbilimciler! Allah’tan söz ettiğiniz zaman ne yaptığınızın, ne söylediğinizin farkında olmuyorsunuz.

  27. Merhaba sevgili Admin…

    Sevgili Ömer MEREV’den alıntıdır.

    Bilimsel yaratılış yanılgıları ve akıllı tasarımın eleştirisi

    Bilim adamlarının Darwinci görüşü terk ettikleri ve ortaya çıkan kanıtların Darwinci mekanizmaları yalanladığı masalları.. Bu yeni söylem, hiç kuşkusuz eskisine benzemeyen adlarla anılmalıydı ve öyle de oldu…Artık ortada Tanrı yok, akıllı tasarım var…Dizayn var…Bilimsel yaratılış var…( Böylece de bilimselliğin nerden kaynaklandığı nihayet yanıtlanmış oldu.)

    Bu yeni (!) söylemin yeni yıldızı da ABD’li biyo-kimyacı Michael Behe’dir. Behe kısaca,biyolojik sistemlerin karmaşık bir yapı içinde olduğunu ve bu sistemlerdeki en küçük bir eksikliğin bile o sistemi işlemez duruma getireceğini ve dolayısıyla Darwin’in ortaya attığı doğal seçilimin karmaşık sistemlerde açıklayıcı olmadığını söylemektedir. Bu sistemlerin olsa olsa bir defada ve aniden ortaya çıkmış olmaları gerekmektedir. Behe bu düşüncesini de indirgenemez komplekslik olarak açıklamaktadır.Yinelemek gerekirse Behe ortaya attığı İndirgenemez komplekslik yüzünden karmaşık organların evrim geçirme şansının olmadığını, dolayısıyla-söylemese de-bir tanrı müdahalesiyle oluşabileceği imasında bulunmaktadır. Bunun adına da tasarım demektedir.

    Behe’nin kullandığı bir örnek var: Bakterilerin kamçıları: Kamçı bakterinin hareket organı. Bakteride bu hareketi sağlayan mekanizmada çok kompleks bir yapıya sahip. Bu mekanizmada oluşabilecek bir değişiklik işlevsizliğe yol açmakta ve kamçı iş göremez olmaktadır.Öylese bu tür yapıların darwinci seçilimle oluşması mümkün değildir. O halde…bildiğiniz gibi: Tanrı.
    Behe buna indirgenemez komplekslik adını vermekte ve bu tür kompleks yapıların ancak bir defada ortaya çıkmış olması gerektiğini savunmaktadır.

    Yine buna benzer örnek 18.yy.’da yaşamış Cambridge’li William Paley’den gelmişti. Paley de 200 yıldır yaratılışçıların bir türlü aşamadığı bir düşünceyi dile getirmişti:” Şayet açık bir arazide yürürken, yerde duran bir saat bulsam, bu saati oluşturan parçaların karmaşık yapıları ve onların bir araya getiriliş biçiminden, onun belli bir hareket etkisi yaratmak amacıyla imal edildiği sonucuna varabilirim.”.. Paley bu saptamasından sonra konuyu doğal ve karmaşık organlara getirmişti. Ve söylemek istediği o, ıssız dağ başındaki saati imal eden biri nasıl ki varsa bu organları, bitkileri, ağaçları ve insanı var eden de akıllı bir yaratıcı olmalıydı.Hep dillendirilen konu: Resim varsa onu yapan bir ressam da olmalıdır.

    Canlılık bugün çok karmaşık bir nitelik kazanmıştır.Basit organizmaların milyarlarca yıldır “rastlantısal olarak” geçirdikleri evrim bu karmaşık dünyanın oluşumuna (canlılığa) yol açmıştır. Hücrenin ve insan organlarının karmaşık yapısına baktığımızda bütün bunların “tesadüf” eseri olamayacağı açıktır. Bir İngiliz görüşü vardır. Bir kaç yüz maymunu bir daktilonun başına koysak, bu maymunlar da daktilonun tuşlarına gelişigüzel vursa ortaya çıkabilecek bir Şekspir romanının oluşabilme ihtimali nedir? Buna benzer bir görüştü ve bu görüş de yine tasarımcılar tarafından dile gitirilir. Yanıt elbetteki sıfıra yakındır. O halde…Yine Tanrı…

    Yaratılış; bilimseli, dizaynı ve tasarımıyla aşağı yukarı bu görüşler etrafında kümelenir. Her toplum bu düşüncelere kendine özgü mistisizm’i ekleyerek kendi dinini öne çıkarır. Ve sözüm ona bilimsel gerçekleri çürüttükleri iddiasında bulunurlar. Amaçları bu konularda kamuoyu yaratmak, etkili ve yetkili çevreleri bir şekilde baskı altına almak ve savunageldikleri hurafeleri bilim adı altında yaygınlaştırp, eğitim sisteminin içine sarkmakdır.

    Oysa, Behe’nin iddiaları kolaylıkla çürütülmüştür. Yıllardır dillerden düşmeyen “göz kompleks bir organdır, küçücük bir parçası eksik kalsa işlevsiz olur. İndirgenemez.”iddiaları bilim adamları tarafından açıklığa kavuşturulmuştur.. Ama yaratılışçıların amaçları bilim yapmak değildir. Ne kadar çok kişiyi kendi yanıma çekersem o kadar iyi mantığı yalanı, çarpıtmayı ve kandırmayı” mübah” kılmıştır. Bunun örneklerini internetteki yüzlerce malum sitelerde görebilmek mümkündür.

    Oysa gerçek, Behe’nin söylediğinin tersidir.

    “Bakterinin kamçısı onlarca farklı proteinden oluşan bir moleküler motordur. Kamçı burada hareketi sağlayan bir pervane görevindedir.Bu pervane bazı bakterilerde saatin çalışma yönü ya da tersi doğrultuda çalışarak hareketi sağlar. Bakterilerde kamçı protein genlerinde yapılan mutasyon çalışmaları ile sisteme ait belli genlerde meydana getirilen bazı bozuklukların kamçının çalışmasını durdurmadığı, ama bakterinin, kamçının sağa ya da sola dönüş yönünü düzgün ayarlayamadığı görülmüştür. Yani bu mutant bakterilerde kamçı iş görmekte ama organizma kendisinden çok etkin yararlanamamaktadır.”

    Karmaşık olduğu ve bir parçası bile olmasa hareket edemeyeceği söylenen organ, yapılan bilinçli değişikliğe rağmen sağa sola gitmeye devam etmiştir.

    Aynı konuyu göz örneğinde de irdelemek mümkündür. Bir gözün “…renk ayırımında iş gören ışık algılayıcı protein moleküllerinin genlerinde meydana gelen bir mutasyon nedeniyle, renk körlüğü olarak bilinen bir durum oluşur. Fakat bu mutasyondan dolayı yaratılışçıların iddia ettikleri gibi kişilerin görme işlevleri son bulmaz, sadece çevrelerindeki kırmızı ve yeşil renkleri algılayamazlar. Burada sormak gerekiyor; hani o kadar mükemmel bir tasarım olan göz, tek bir parçası dahi zaafa uğrasa işlevini yerine getiremezdi?”

    Michael Behe’nin ortaya attığı İndirgenemez Komplekslik, çoktan İndirgenebilir Kompleks’e dönüştü. Darwin’in doğal seçilimi belirleyici unsurlardan biri olmaya devam ediyor. Bu konuda bilimin söylediği çok fazla şey var. Ama ne yazık ki bunlar yaratılış ya da tasarımcılara pek uğramıyor.Okumayan, incelemeyen bilim dışı çevrelerin varlığı da bunların ekmeğine yağ sürmekte. Daniken nasıl ki Tanrıların Arabaları seri kitaplarıyla insanların merak duygusuyla oynayıp onlarca yıl gündemden düşmediyse, Behe de, insanlığın yumuşak karnı olan din ve inanç konularına ses yönelterek uzun bir zaman gündemde kalmaya devam edecek, anlaşılan; Darwin’in Kara Kutusu en çok okunanlar listesinde ilk 100′e girdi bile…

    Bakteri kamçısı ve göz olayına biraz daha değinmekte yarar var.İndirgenemez komplekslik yani kompleks organların doğal seçilimle adım adım, kerte kerte oluşamayacakları iddiası bilim çevreleri tarafından çoktan çürütüldüğü gibi ciddiye de alınmamaktadır, artık. Hayat bunun tersini gösteren organizmalarla doludur.

    “…bakterilerden daha yüksek bir hücresel organizasyona sahip, ama bakteriler gibi tek hücreli olan bazı protozoonlar hareket etmek için farklı bir kamçı kullanırlar.Örneğin bunlarda kamçının hücreye bağlandığı kök bölgesinde, bakterilerdeki gibi bir motor yapı bulunmaz.Diğer bir ifade ile kamçı hareketi daha az karmaşık ( İNDİRGENMİŞ ) bir sistem ile yerine getirimektedir.Şayet bakterideki kamçı “akıllı” bir tasarımcının indirgenemez karmaşıklıkta bir eseri ise, böyle “motoru” bulunmayan bir kamçıya ne gerek vardı.”

    Örnekleri arttırmak mümkün. Karmaşıklığın da indirgenebilir bir özellik olduğunu doğa bize söylemekte. Örneklerini karşımıza çıkarmakta. Yapay yollarla yapılan değişiklik bile “bu karmaşık yapının” indirgenebilir bir özellik taşıdığını bize kanıtlamaktadır.Yaratılışçılar tarafından çok sık dile getirilen bir konu olan gözün kompleksliği konusunda son bir söz:

    …gözler yaşamın tarihinde birçok kereler evrimleşmiş olabilir.Aşamalar, (bugün yassıkurtlarda görülen) ışığa duyarlı retinula hücrelerinin oluşturduğu basit bir göz noktasından başlayarak, böceklerdeki ışığı odaklayan mercekleri bulunan ayrı ayrı ışığa duyarlı birimlere ve son olarak retina üzerine görüntüyü odaklayan tek mercekli göze kadar ulaşır.İnsanlarda ve diğer omurgalılarda retina, yalnızca ışığı algılayan hücrelerden değil, aynı zamanda görüntüyü analize başlayan birçok değişik tipte sinir hücresinden oluşur. Böyle basamaklı aşamalar yoluyla basit ışığa duyarlı organlardan görme için karmaşık sistemlere kadar çok değişik tipte gözler evrimleşmiştir.”

    Söylenecek ne olabilir? Bir bilim kitabını, Beagle gemisinin kaptanı gibi sallayarak seslenmek gerek: “Bütün gerçekler burada yazıyor.”

    İnsanlar istediklerine inanabilirler, oysa. İstedikleri inancı savunabilirler. Ama inandıklarını bilim diye yuttrma hakkına sahip olamazlar.

    Yaratılışı savunan kişilerin her yerde dile getirdikleri bir başka argüman da rastlantı ve olasılık kavramlarıdır. Bilim adamlarının evrim kuramını anlatırken kullandıkları tesadüf ya da rastlantı kavramını dillerine dolamışlardır. Bu kadar kompleks yapılar şansla, tesadüfle, rastlantıyla olabilir miymiş? Ya da, bir hesap yapsak şu kadar amino asit, şu kadar protein şöyle bir bağ oluşturabilmesinin ihtimali neymiş? Bir insan vücudundaki hücre sayısının bu şekilde oluşabilmesi için o ingiliz maymununun kaç defa daktilo tuşlarına basması gerekecek? Şansla, tesadüfle, rastlantıyla böyle karmaşık bir varlığın oluşabilme ihtimali nedir? Sıfır gibi mi gözüküyor? Sıfır mı?

    Bir öğlen vakti, boynunuza Galatasaray atkınızı takıp Ali Sami Yen stadına gidiyorsunuz. Elinizde kapalı bileti var. Numaralı trübünün ortalarında da bir AMAÇSIZ silah pusuya yatmış, tribünlerin dolmasını bekliyor. Siz yürüyorsunuz. Onbinlerce insanla birlikte, köfte ekmeğinizi de alıp kapalı trübündeki yerinizi alıyorsunuz.Bütün tribünler dolduktan sonra maçın başlamasına yakın o AMAÇSIZ silah ateşleniyor ve siz vuruluyorsunuz. O tribünlerin on bin kişi kapasiteli olduğunu varsaydığımızda, bu konu olasılık hesabına göre nasıl yorumlanabilir? O kör kurşunun size isabet etme olasılığı kaçtır? Onbinde bir mi? Tribün çok daha kalabalık olsaydı, yirmi bin, otuz bin, elli bin, yüz bin…O kurşun yine kafanızda patladığında bu olasılık yüz bin de bir mi olacaktı?

    Elinizde köşeli zar var. Yeşil çuhalı bir masanın üstüne yuvarladığınızda altı gelebilme ihtimali nedir? Altıda bir mi ? Elinize iki tane zar alsanız, attığınızda altıda altı gelme olasılığı nedir?. Elinize üç tane zar alsanız, yuvarladığınızda üçünün birden altı gelebilme ihtimali nedir. Hiç kuşkusuz her seferinde olay biraz daha zorlaşmakta ve ihtimal hesaplarına göre olasılık derecesi azalmaktadır. İşi daha da zorlaştıralım. Bu üç adet köşeli zarı fırlattığımızda, bu zarların üçünün de köşesinin üzerinde durma ihtimali nedir? Sıfıra yakın mı, Sıfır mı?

    Evrimin bir amacı yoktur. Milyarlarca yıl boyunca madde, insanı meydana getirmek için değişip dönüşmedi. Madde değişim ve dönüşüm kapasitesine sahip olduğu için bunu yaptı. Amaçsız yaptı. Hiç bir amacı yoktu. Amacı milyarlarca yıl sonra oluşacak dünya adlı bir gezegende, insanoğlunu ortaya çıkarmak değildi. Dünya evrendeki milyarlarca gezegenden biri …Sadece Samanyolu ‘muzda 200 milyar yıldız ve bu yıldızların pek çoğunda gezegen sistemleri var .200 milyar yıldızın en az 150 milyarında ortalama yedili gezegen sistemi var olduğunu varsayarsak 150milyar x 7=1.050.000.000.000 yapar. Ortalama bir trilyon gezegen…Sadece bizim galaksimizde, üstelik. Evrendeki iki yüz milyar galaksiyi ve bunların sahip olduğu gezegenleri de işin içine soksak, evrendeki gezegen sayısının iki yüz milyar çarpı bir trilyon gibi bir gezegen sayısına ulaşmış oluruz. Evet, başlangıçtaki hidrojen atomunun evrim geçirirken meydana getirdiği bu kadar sayıdaki gezegenlerden hayatın dünya adındaki bir gezegende ortaya çıkması şanstı, tesadüftü. rastlantıydı. Aynı şey canlılığın evrimi içinde geçerlidir. Ortaya çıkan ilk molekül fiziksel ve kimyasal süreçlerle değişip dönüşürken hiç bir amacı yoktu. O çok karışık , çok kompleks dediğimiz canlı türlerini oluşturmak için hareket etmiyordu. Basit molekül daha karmaşığa yöneliyordu. Sadece bunu yapıyordu. Sadece kendini organize ediyordu. Amacı yoktu. Amacı canlılığı oluşturmak, insan denilen varlığı ortaya çıkarmak değildi. Madde böyle davranıyordu, çünkü. Mekanizma böyle işliyordu.

    “…çakıl taşlarıyla dolu bir kumsalda dolaşırken, çakılların gelişigüzel dağılmadığını fark edersiniz. Küçük çakıllar diğerlerinden ayrı bir kuşak oluşturmuşlardır. Büyük çakıllar ise ayrı bir kuşak şeklinde dizilmişlerdir. (…) Dalgaların düzenli bir AMACI, tertipli bir ZİHNİ yoktur; aslında zihni yoktur. Dalgalar çakılları sadece oraya buraya sürükler. Bu işleme büyük çakıllar ve küçük çakıllar ayrı ayrı tepki verirler ve kumsalın farklı farklı yerlerinde toplanırlar. Düzensizlikten bir miktar düzen ortaya çıkmış”…tır

    Basit molekül daha karmaşık moleküle evrilirken bu sadece yeryüzünde olabilen milyarlarca kombinasyonlardan biriydi…Birini yapıyor,birini bırakıyordu… Olmayınca terk ediyordu, oluncaya kadar deniyordu.Her başarısızlık yeni deneyimler kazanmasına neden oluyordu.; bir sonraki aşamada yine deniyordu.Yine milyarlarca kombinasyonlara giriyor, o anki koşullara uyabilenler ( doğal seçilim) devam etme hakkı kazanıyordu. Uyamayanlar yok oluyordu. Hayat böyle gelişti. Hiç bir amacı olmadan el yordamıyla,deneyerek, geniş zik-zaklar çizerek, zaman zaman yok olarak,( yeryüzündeki bu geniş çaplı yok oluşun sayısı üç ya da dörttür.) Canlılık hala değişmektedir. Hiç bir amacı olmadan değişmeye devam etmektedir.Doğayı harap ettiğimiz için pek çok tür hala yok olmaktadır.

    Evrim kendi kendini organize etmektedir.

    Evinden çıkan Galatasaraylı arkadaşımıza geri dönelim. AMAÇSIZ kurşuna hedef olan bu Galatasaraylı açısından ihtimal nedir, diye sormuştuk.Evet, nedir? Onbin-yüz bin kişilik bir tribünde kurşunun ona isabet etmesi herhalde onbinde bir-yüz binde birdir..Siz hayatı GS’li çocuk olarak ele alırsanız, bu ihtimal böyledir. Ama AMAÇSIZ kurşunun orada, herhangi birine isabeti nedir diye baktığınızda bunun bir ZORUNLULUK olduğu ortaya çıkar. Silahı her ateşlediğinizde orada bir kişinin vurulması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Her vurulan kişi de hayatın kendisidir. Vurulduktan sonraki kişinin yapabileceği olasılık hesabı, olayı bütünüyle değerlendirdiğizde hiç bir anlam ifade etmez. Orada bir kişinin vurulması da hayatın ortaya çıkması da bir zorunluluk ve gerekliliktir.

    Canlılığın ortaya çıkışındaki tesadüfün gerçekte bir zorunlu bir tesadüfdü. Bu konularda yaratılışçıların sözüm ona alaycı yaklaşımları, bütünüyle çaresizliğin bir ifadesidir. Hiç bir bilimsel değeri yoktur. Her zaman yapıldığı gibi aldatmaya yöneliktir. Son olarak söyledikleri de, canlılığın ortaya çıkamayacağı ve bu ihtimalin sıfır olduğu.Bu konuda da hem demogoji yapmakta ve hem de okurlarını aldatmaktalar. Madde basitten karmaşığa giderken , önemli olan ilk canlı hücrenin oluşumudur. Canlılık oluştuktan sonra hayatın kendini geliştirmemesi için hiç bir neden yoktur. Bu başka bir yazının konusudur.

    Canlılığın oluşması sadece bir rastlantı değildi; o, zorunlu bir rastlantıydı. Ama olabilirlik ihtimali neydi?

    Yeşil çuhanın üstüne fırlatılan zarların tamamının da köşesinin üstünde durabilme ihtimali sıfıra yakındı. Sıfır olduğu da söylenebilir. Bu
    ihtimal dışı duruma biraz daha yakından bakalım. Dünyanın o ilk koşullarında kimyasal reaksiyona giren elementlerin sayısı kaç olabilir? Trilyonlarca mı? Yeryüzünün o cehennemi andıran koşullarında, sığ sularda, çamur birikintilerinde, okyanuslarında zar atan trilyonlarca element.Milyarlarca kombinasyon. Maddenin bir yığın birlikteliğe girmesi, denemesi, olmazsa yeniden denemesi, bir daha denemesi…Karmaşıklık kazanıncaya kadar, nükleik asitlerin, amino asitlerin proteinlerin…RNA DnA…oluşumu…Sonra, ilk prokaryot hücre…Milyarlarca, trilyonlarca kişi zar atıyordu. Evrendeki bütün gezegenlerde atılıyordu bu zar.İki yüz milyarx trilyon x trilyon kişi zar atıyordu. Ve yüz binlerce yıl, milyonlarca yıl, milyarlarca yıl böylece sürüp gitti.Durmadan zar atıldı…Her zar atılışta zar köşesini yuvarladı, masa belki çukurlaştı…Ve bildiğimiz kadarıyla piyango dünyaya isabet etti. Böylesi koşullar altında hayatın ortaya çıkması, sivriliğini kaybetmiş zarların köşesinin üstüne düşmesi kadar doğal bir şey olamaz. Yeterli koşullar varsa , evrende en inanılmaz şey bile gerçekleşir. Hayatın ilk bileşiklerinin sadece yeryüzünde değil, evrenin her köşesinde oluşma zorunluluğu vardır. Yapılan astronomik ölçümler sonucu yıldızlar arası uzayda aa.saptanmıştır. Ayrıca yeryüzüne düşen meteoritlerde organik moleküller olduğu bilinmektedir.

    Canlılık trilyonlarca gezegenlerden birinde oluştu. Özellikle dünyayı seçmedi. Ona dünya adını koyan bizleriz. Kimyasal reaksiyonlar için o sadece zar atılan yeşil çuhalardan biriydi. Denedi ve oldu.Olması akla yakındı. Zorunluydu. Ve hayat oluştuktan sonra başarır. Madde artık yeni bir karmaşıklığı deneyecekti.
    Hayatın amacı yoktur ve gelişip karmaşıklaşması için bir yolunu bulur.

    Evrim sadece bir bir üstüne koymuştur. “Adım adım, kerte kerte ilerlemiştir.” Verilen örnekler hep gelişmiş yapı örneğidir. Oysa öyle olmamıştır. Karmaşıklık bir öncekine göre sözkonusudur. Üzerine bir koymuştur…Onu sağlamlaştırmış bir koymuştur. Bunu da hesabın içine dahil ettiğinizde, yaşamın ortaya çıkışı kaçınılmaz bir zorunluluktan da öte anlamlar taşımaktadır.

    Sadece yeryüzünde değil, evrenin pek çok köşesinde, daha farklı koşullarda daha farklı yaşam biçimlerinin oluşması da bir zorunluluk gibi gözükmektedir. Canlılık yeryüzünde karbon ağırlıklı bir yaşamı seçmiştir. Bu başka bir gezegende silikat ağırlıklı olabilir. Bir başka yerde hiç bilemediğimiz kombinasyonlarda canlılık oluşması da kuvvetle muhtemeldir.

    Yaratılışçılar [B]”…Darwin’i ve Evrim Kuramı’nı ortadan kaldırarak insan bilincinde boşluk yaratma çabasındalar. Böylece oraya kendilerinin yerleşeceklerine inanıyorlar. Bu yolla bilimsel bir kuram ortaya koymaları olanaksız. Şayet bir mücadele içinde iseniz hareketinizin ana eksenine öncelikle kendi tezinizi ortaya koymalısınız.”

    Yararlandığım Kaynaklar

    1) ABD Ulusal Bilimler Akademisi, Bilim ve Yaratılış.
    2) Prof.Dr. Haluk Ertan, Akıllı Tasarım Hipotezi, Bilim ve Gelecek Dergisi, Sayı.19.
    3)Dr. Andrew Berry, Makale.
    4)Richard Dawkins, Kör Saatçi, Tubitak Popüler Bilim Kitapları.

  28. Merhaba Admin ve forum okurları

    Harun Yahya Safsatası ve Evrim Gerçeği kitabı tanıtımı

    Bu kitap bilimin safsataya yanıtıdır: Küresel gericiliğin merkezi ABD’de üretilen ve ülkemizde Harun Yahya imzasıyla fosil sergileri ve Yaratılış Atlasları’nda bire bir tekrarlanan yaratılışçı iddialar, dünyanın ve ülkemizin değerli bilim insanları tarafından teker teker yanıtlanıyor.

    Bu kitap bilimin safsataya yanıtıdır: Küresel gericiliğin merkezi ABD’de üretilen ve ülkemizde Harun Yahya imzasıyla fosil sergileri ve Yaratılış Atlasları’nda bire bir tekrarlanan yaratılışçı iddialar, dünyanın ve ülkemizin değerli bilim insanları tarafından teker teker yanıtlanıyor.

    Canlılar milyonlarca yıldır değişmiyor mu? Fosiller canlıların milyonlarca yıldır değişmediğini mi gösteriyor? Türler arası geçiş biçimleri yok mu? Yeni bir türün evrimi gözlenmedi mi? Genetik araştırmalar evrim kuramını çürütüyor mu? Hücrenin nasıl oluştuğu evrim kuramı ile açıklanamıyor mu? Mutasyonlar hep zararlı mıdır? Göz evrim geçirmedi mi? Karmaşık yapıların evrimle oluşması olanaksız mı? At evrim geçirmedi mi? Termodinamiğin İkinci Yasası Evrim Kuramı’yla çelişiyor mu? Taş Devri hiç yaşanmadı mı? Tektanrılı din, tarihin ilk gününden beri var mıydı? Nuh’un gemisi buharlı gemi miydi?.. Mısırlılar elektrik mi kullanıyordu?.. Darwin, ırkçı ve Türk düşmanı mıydı?..

    Yazar: Nalan Mahsereci
    Yayınevi: Bilim ve Gelecek Kitaplığı
    Sayfa Sayısı: 432
    Etiket Fiyatı: 15,00 YTL
    Basım Tarihi: Temmuz 2008. sendika org.

  29. Merhaba Admin

    Öncelikle karşıt fikirlerin özgürce yayınlanması ve tartışılmasına müsaade ettiğiniz için sizi kutluyor ve başarılar diliyorum.

    Şimdide ilgilenmek isteyen herkese tavsiye ettiğim bir video var.Bu video ingilizce ama türkçe altyazısı avr ve çok faydalı olacağına inandığım için burada linkini veriyorum.

    Konusu Akıllı Tasarımın Çöküşü

    Brown Üniversitesi’nden biyoloji profesörü Kenneth R. Miller‘ın The Collapse of Intelligent Design (Akıllı Tasarımın Çöküşü) konulu konferansını Türkçe altyazılı olarak aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

    http://www.akilcagi.com/?p=1194

    saygılarımla

  30. Selam sayın sorgucu

    Din ile bilim iç içeçedir en azından bu İslam için reddedilemez bir gerçektir.zira Kuran ı açıp okuyan aklı başında her insan bunu rahatlıkla görebilir,her satırında araştırmaya teşvik vardır ki yakın geçmişte bulunan bir çok şey Kitap da apaçık bir biçimde yazmaktadır.

    evrim konusuna gelincede kriz içinde olan bir teori olduğu gerçeği aklı başında her insan tarafından bilinir.kör tesadüflere ve kademe kademe evrimleşme sürecine dayanan bu teorinin hiç bir geçerliliği yoktur.ne neo darwinistlerin öne sürdüğü mutasyonlar ve akabinde gerçekleştiğini savundukları doğal seleksiyon evrimleştirici etkiye sahip değildir.Canlıların temel yap birimi olan proteinler onunda yapı taşı olan amioasitler gibi kompleks yapıların kör tesadüfler sonucunda oluştuğuna inanmak,Dolma bahçe sarayı nın bir gece aniden,çimentonun,demirlerin,çinilerin vs aralarında karar verip hadi bi saray yaratalım demeleri kadar saçmadır.Gerçek şu ki her tasarımın arkasında üstün bir akıl vardır.

    Bilimsel açıdan evrimi bir inceleyelim.Evrim Charles Darwin den çok daha öncelerine dayanır.Yani Erasmus Drawin e,Charles Darwin in dedesine.Bir fizikçi ve doğa filozofu olan Erasmus Darwin canlıların yaratıldığına inanmadığı için farklı arayışlar içerisindeydi ve canlıların muhakkak cansız maddelerden tesadüfen oluşabileceğini savunuyordu,daha sonra bu babadan oğula aktarıldı ve en son Charles Darwin ile zirveye oturdu,yani tamamen dogmatik olan bu görüş yine bir inanç sonucunda ortaya çıkmıştır..Yaratıcının varlığı inancı değil madde inancı yani materyalist inanç sayesinde oluştu.Ama tabi bunun bilimsel açıdan çok iyi yönleri de oldu,olmadı değil.Bir çok bilim dalında işler yapıldı,paleontoloji,biyoloji,morfoloji,kimya,moleküler biyoloji,genetik vs.daha bir çok dal.Bu alanlar da çeşiti deneyler, incelemeler yapıldı.Genetik alanında yapılan incelemeler sonucunda DNA nın ne kadar kompleks bir yapı olduğunu,biyoloji sayesinde DNA nın yapısını oluşturan proteinlerin ve onlarında yapılarını oluşturan aminoasitlerin ne kadar karmaşık bir yapıya sahip oldukları-DENEY FRANCIS CRICK ve JAMES WATSON TARAFINDAN GERÇEKLEŞTİRİLMİŞTİR VE BU BİLİM ADAMLARI DENEYİ YAPMADAN ÖNCE MOLEKÜLER EVRİME İNANIYORLARDI FAKAT DNA NIN KOMPLEKS YAPISININ FARKINA VARINCA HAYATIN ANCAK BİR MUCİZE İLE ORTAYA ÇIKMIŞ OLABİLECEĞİNE YANİ YARATILDIĞINA KANAAT GETİRMİŞLERDİR.-,mutasyonların olumlu etkisin olmadığını-EVRİMCİLER FAYDALI MUTASYONLARA ÖRNEK GÖSTEREBİLMEK ADINA ÜREME ORANI ÇOK HIZLI VE YÜKSEK OLAN SİNEKLERİ KULLANMIŞ VE GENLERİNDE MUTASYONLAR MEYDANA GETİRMİŞLERDİR,FAKAT SONUÇ İSTEDİKLERİ GİBİ OLMAMIŞTIR.FAYDALI TEK MUTASYONA RASTLANILMAMIŞTIR,OLUŞAN SİNEKLER YA SAKAT YADA UCUBE BİR HALDE OLUŞMAYA BAŞLAMIŞLARDIR.-,canlılardaki iç güdü ve akılcı davranışların hiç bir şekilde tesadüflerle oluşamayacağını,fosiller sayesinde canlıların evrimsel süreçte kademe kademe değil birden bugünkü gibi mükemmel bir biçimde yaratıldıklarını gördük.Evrimcilerin yapmış oldukları çeşitli deneylerinde fiyasko ile sonuçlandığını,hayali mekanizma ve düşüncelerle bilimsel bir sonuca varılamayacağını da gördük.Örneğin Miller deneyi,Hackel in emriyo sahtekarlığı,ve çeşitli Rekapitülasyonlar bu önekler daha da çoğaltılabilinir.

    Yani aslına bakarsanız sayın sorgucu evrim bilimsel bir gerçek değildir,aksine duygusal bir biçimde yanlızca bir yaratıcının varlığını reddetmek için ortaya atılmış dogmatik ,tamamen duygusal bir biçimde savunulan bir teoridir.

    Bir kere gerçekten evrimin var olduğunu savunabilmeniz ve buna bilimsel gerçek diyebilmeniz için şunları açıklığa kavuşturmanız gerekmektedir.

    **Sudan karaya geçiş nasıl oldu?Yani sonuçta denizde yaşayan calıların kendi ağırlıklarını taşımak gibi bir sorunları yok.Fakat karada yaşayan canlıları enerjilerinin büyük bir kısmını vücut ağırlıklarını taşımak için kullanılar.Buda mükkeml ve kesiksiz bir kas sistemi ile ancak mümkün olabilir.Peki bu eksiksiz sistem nasıl oluştu?eğer kademeli evrimle oluştuysa oluşum sırasında ortaya çıkan ucube canlılar yani yarı kas sistemine sahip canlılar nasıl yaşamlarını devam ettirdi?
    Sudan karaya geçişte bir diğer sorun da solunum sistemidir.balıklar yada denizdeki canlılar suda erimiş O2 ni hazır halde alıp solungaç solunumu yaparlar,karadaki canlılar ise kusursuz bir akciğere sahiptir ve akciğer solunumu yaparlar.Peki solungaç solunumundan akciğer solunumuna geçiş nasıl oldu?Evrimsel süreci savunuyorsanız şayet yarı akciğer-yarı solungaç sistemine sahip ucube canlıların nasıl hayatta kaldıklarını bize açıklamanız gerekmekte?

    **Pekala neden hiç yukarıda bahsettiğim evrimsel süreçte kademelerle oluştuğunu savunduğunuz ucube canlıların örneğin yarı pullu yarı deriye sahip,yada yarı akciğer yarı solungaca sahip canlıların fosillerine hiç rastlamıyoruz da mükemmelve son derece kusursuz kompleks yapılı canlıların fosillerine rastlıyoruz?

    **Canlılığı meydana getirdiğini savunduğunuz ilk hücre nasıl meydana geldi?

    **Neden tek bir tane bile faydalı mutasyon örneği göremiyoruz?

    Evet bu soruları çarpıtmadan mantıklı ve bilimsel bir şekilde açıklama getirir ve bana somut kanıtlar gösterirseniz Evrimin gerçekten bilimsel bir gerçek olduğuna kanaatim gelicektir.

    Saygılarımla…

  31. Selam Sorgucu(Mustafa Korhan)

    Daha önceden bir çok özelde konuşmamızda sana düşüncelerinin gerçekten insanı sorgulamaya attığını ama Ham ve eksik olduğunu cevaplarının aslında küçümsediğin kitapta olduğunu defalarca söylemiştim.

    Tekrar söylüyorum KUR’AN EVRİMİ DESTEKLER.

    Evrim Teorisine karşı çıkanlar Aslında farkında olmadan kur’anada karşı çıkıyorlar.

    Bak önceden söylediğim ve şimdi tekrar sana vereceğim bazı ayetleri lütfen önyargıdan sıyrılarak objektif bir şekilde incele.

    Ayetleri vermeden önce bazı hatırlatmalarda bulunmak istiyorum Mustafa Korhan şöyleki;

    Malumun ilk bu teoriyi ortaya atan darvin değildi.

    Çok daha öncelerine gidersek Binlerce yıl öncesinden bazı islam bilginleri bu konuda açıklamlarda bulunmuşlardır.

    Ama maalefef BAĞNAZ DİN DÜŞÜNCESİ o fikirlerin yanlış olduğunu söyleyip farklı damgalamalarla karşı karşıya bırakmışlardır.

    BAK SEVGİLİ KORHAN SANA ÇOK ÖNEMLİ BİR ŞEY SÖYLİM

    DARVİN BİGLE GEMİSİNE BİNİP 3-4 YIL SÜREN BİR GEZİNTİYE ÇIKMAMIŞMI?

    TÜRLERİN KÖKENİNE VE DOĞANIN NASIL İŞLEDİĞİNE YÖNELİK AÇIKLAMALRDA BULUNMAMIŞMIDIR?

    EVET

    BAK KUR’AN BAĞNAZLARIN TERK ETTİĞİ BİR DÜŞÜNCEYİ BATILI DÜŞÜNÜRLER NASIL HAREKETE GEÇİRİP BAZI İPUÇLARINI YAKALAMIŞLAR.

    GÖRELİM BAKALIM KUR’AN NE DİYOR;

    “Yeryüzünde dolaşın da yaratılışın nasıl başladığına bir bakın. (Ankebut-20)”

    “Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti.” (İnsan Suresi, 1)

    “Size ne oluyor ki, Allah’tan bir vakarı ummuyorsunuz? Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır yaratmıştır.” (Nuh Suresi, 13-14)

    Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer; seçim onlara ait değildir. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir, yücedir. (Kasas Suresi, 68)

    dAHA BUNLARA BENZER BİR ÇOK AYET VAR

    KUR’AN VE DİĞER FİKİRLERİN İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİMİDE AZ ÇOK BİLİYORSUN AMA YER YER BUNLARA VAKTİM OLDUKÇA DEĞİNECEĞİM.UNUTULMAMASI GEREKEN KONULARDAN BİRİDE KUR^’ANDAKİ ANLATIM SANATI MÜTEŞABİHATI İYİ ANALİZ ETMEK VE ÖYLECE KARAR VERMEKTİR.

    SON SÖZÜM ŞUDUR;

    ”İşte (Allah’a) teslim olanlar, artık onlar ‘gerçeği ve doğruyu’ araştırıp-bulanlardır. (Cin Suresi, 14)

    SEVGİLERLE

  32. Merhaba Cemre,

    Bir yerde diyorsunuzki;evrim konusuna gelincede kriz içinde olan bir teori olduğu gerçeği aklı başında her insan tarafından bilinir.kör tesadüflere ve kademe kademe evrimleşme sürecine dayanan bu teorinin hiç bir geçerliliği yoktur.

    SORGUCU;
    Son derece gereksiz bir yorum gelmiş Yazdıklarıma.
    Her seferinde evrim teorisi veya Dna ile ilgili bilim adamları tarafından yapılan çalişmalara kökten dinciler tarafından saldırı getirilmesi ülkemizde demokrasi kültürünün oluşmadığının en kestirme göstergesidir..

    Öncelikle şu bilinmelidir ki bir bilim adamı inancı ne olursa olsun hiçbir dine bağli kalarak araştırmalarını sürdüremez.Bilim adamı objektiftir.Bilim adamı kararlıdır.Bilim adamı şüphecidir…Bilim adamı gerçeklerle yüz yüze gelmekten korkmaz..Bilim adamı çalişmalarına başladiği andan itibaren,gömleğini giydiği andan itibaren inançlarını bir kenara bırakabilen insandır…

    Şimdi neyin kavgasını veriyoruz once bunu soruşturalım.Varsayalım ki,evrimcilerin ortaya attığı teori evrim değil de başka bir teori olsaydı,söz gelimi sizin algılarınıza göre de çok mantıksız ve saçma bir teori olsaydı fakat bu teori dinleri karşısına almasaydı yani yaratilişla ilgisi olmayan bir teori olsaydı şimdiki gibi saldıracak mıydınız? Hayır umrunuzda bile olmazdı…Yani sizlerin evrimci biyologlara saldırma sebebiniz birincil olarak bilim adamlarının ortaya attıklarını fikirlerin usaaykırı olması değil,temel sebebi oyle ya da boyle bir şekilde evrimcilerin dinleri karşısına aldığını,Tanrı’yı kabul etmediğini düşünmenizdir…Eğer sorununuz boyle bir şeyse(bu çok açık) o zaman bunu açıkca belirtelim.Teorilerin içeriğini bilmeden sağa sola saldırmayalım.

    Bilim adamlarına saldıran genellikle muhafazakar eğilimli insanların düşüncelerini okuyorum.Fakat görüyorum ki teorinin içeriğine yonelik en ufak bilimsel bir eleştiri yok,sadece duygusal bir eleştiri var.O zaman bu bilim insanların çalişmalarının dinle karşı karşıya geldiğini düşünmekten rahatsız olduğumuzu açıkca soyleyelim,sanki mantıklı eleştiriler getiriyormuş gibi ahkam kesmeyelim.Kaldı ki bir insan kendi dininin doğru oldugundan emin ise,bilim adamlarına saldırmasının hiçbir manası yok.Madem ki düşüncelerinizden eminsiniz neden bilim insanlarını,biyologları,evrimcileri ciddiye alıyorsunuz.Onlara saldırıyorsunuz.Bilim sizin umrunuzda değilse,onların çalişmalarını kayda değer bulmuyorsanız cevap da vermeyin.Ben düşüncelerimin bu kadar doğru olduguna emin olsam ciddiye almaz;saldırmazdım açıkcası..Siz inanç sistemlerinizle çok akıllı insanlarsınız da,bu biyologlar zeka seviyesi çok düşük insanlar,o yuzden bu düşünceler içerisindeler oyle mi? Boyle bir şeyi iddaa edenin kendisi komiktir…Evrim teorisinin eleştirisini yapmak için Richard Leakey,Charlws Darwin,Richard Dawkins,John Maynard Smith,Lamarck,Jeeey Coyne gibi isimleri okumanız,bu alanda yazılmış ne varsa gözden geçirmeniz gerekir….Bir insan eser hakkında eleştiri yaparken o eserin konusuyla ilgili yazılmış ne varsa öğrenmek zorundadır…Bu da oldukca uzun bir zaman alır…Sen Kuran’ı referans gösteriyorsun,de bana bir ortadoks ailenin çocugu olsaydın yine de Kuran’ı mı referans gösterirdin..Bunu şundan soyluyorum:Bir insan Hırıstiyan topraklarda doğmuşsa İncil’i musluman topraklarda doğmuşsa Kuran’ı,söz gelimiHint topraklarda doğmuşsa Budizme övgüler yağdırıyor…O zaman bu şu demek: Bir çok insan aslıdna gerçeğin peşinde felan değil…Sen bütün dinleri inceledin mi? İslamın kesin doğru oldugunu nerden anladın? Belçikada bir yabancı olarak doğsaydın İslam’ı seçme ihtimalin neydi? Teist öğretideki gibi Tanrı’nın bütün dinelrden bağımsız bir şekilde var olmadiğini nerden biliyorsun? Bir çok evrimci biyoloğun Tanrı’ya inandığın biliyor muydun? Yanılmışım Tanrı Varmış eseriyle büyük yanlı uyandıran Antony Flew’in dediği gibi Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun ispatlanamayacağı düşüncesini hiç aklına getirdin mi?

    Aklı başında her insan dediğin sakın HARUN YAHYA olmasın?Sen baştan bu cümleleri sarfederek bilimsel bir teoriyi arkana attın daha ne diyim sana…
    Kılavuzu karga olanın bilimden nasibi olmaz :)))
    Ara formlardan bahsetmişsiniz istemediğin kadar ara form var.Sen giderde Harun yahya safsatalarını okur zihnini bulandırırsan zaten söylediklerimi anlama noktasında zorluklar çekeceksin.

    Not:Sevgili toprakerdem merhaba…

    Evet daha önceden seninle bir çok konuda konuşmalarımız olmuştu.Sen gerçekten çok zeki ,sorgulayan en azından neye niçin inandığını bilen bir insanısın.İnsanları hangi düşüncede olursa olsun dinlemesini biliyorsun ve saygı gösteriyorsun.
    toprak erdem kardeşim seninle bazı noktalarda uyuşamıyoruz.Seni tebrik ederim en azından referans olarak bilim akılı ön planda tutuyorsun.Seninle olan konuşmalrımız devam etmesi dileğimle hoşçakal

    Mustafa korhan

  33. Rahmanca selam

    Cemre kardeşim,Tanrı’ya inanan evrimciler de vardır.Onları neden eleştirmiyorsun?

    Sorgucu merhaba,

    Güzel sözlerin için teşekkür ederim.

    Evet her zaman olduğu gibi referans olarak kuranı,aklı,bilimi,kuranın ikiz kitabı olan evreni alıyorum.

    Öncedende özel konuşmalarımızda dile getirmiştim.
    Eleştirilerin geleneksel düşünceyi yıkacak türden.
    Yalnız gözden kaçırdığı birşey var(!)

    Evrimi yaratıcının karşısına alternatif olarak koyman seni yüzeysellikten uzaklaştırmıyormu?

    Evrim rahmanın bir tekamül sistemidir.
    Kuranda bir çok ayet bunu destekler.

    Eleştirilerin içerisinde genellikle kurana yapılan itirazlar var.Ben fikirlerine saygı duymakla birlikte yanlış anladığın bir çok konunun olduğunu tekrarlamak istiyorum.

    Evet yanlış anladığın konular içerisinde bazıları

    Melek,cin,şeytan,yaratılış,evrim,cennet,cehennem,mücizeler ve kulluk vardır.

    Bunları özelden çoğu kez konuşmamıza rağmen bu kadar önyargılı olmana gerçekten şaşıyorum.

    Senin üzerinde bir zorba değilim.Ben sadece sana gerçekleri anlatmakla görevli bir kulum.
    Sana sadece şunları son olarak söyleyeceğim.Tüm şartlanmışlıklardan,önyargılardan Körü körüne bağlanmaktan ve kovulmuş şeytandan Allah’a sığınarak kuranı oku

    HERŞEY VAR ONUN İÇİNDE

    SAĞLICAKLA KAL

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: