Hadisin Kuran düşüncesine uyması gerekir

Soru: Son günlerde hadislerden kimilerinin uydurma olduğundan bahsediliyor. Bu doğru mu? “Kadını kötüleyen hadisler uydurmadır” deniliyor. Diyelim ki hoşumuza gitmeyen hadisler, “uydurmadır” diye ayıklandı. Peki hoşumuza gidenlerin “uydurma” olup olmadığını nasıl anlayacağız? (Erkan Özyürekli)

 

Cevap: Mesele, bir hadisin bizim hoşumuza gidip gitmemesi değil, Kuran düşüncesine uyup uymadığı meselesidir. Kuran, temel yasadır. Hadisler ise yasanın yönetmeliği durumundadır. Yönetmelikler yasaya aykırı olmaz, yasayı açıklar. Öyle ise hadislerin de Kuran düşüncesine aykırı olmaması, Kuran’in yasaklarına yasaklar katmaması gerekir. Hadisin iki temel ölçütü vardır. Birinci temel ölçüt, Kuran’a uyması, Kuran’in helal kıldığını haram yapmamasıdır. Çünkü asıl din Kuran’in emirleridir.

 

Kuran’ı Peygamberimiz, herkesi bağlayıcı olmak üzere yazdırmıştır. Ama hadislerin yazılmasına müsaade etmemiştir. Dört halife döneminde hadislerin yazılmasına izin verilmezdi. Daha sonraları hadis nakletme furyası başladı. İlk resmi derleme işi de Peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra, Halife Ömer ibn Abdulaziz’in bir emriyle başladı. Ünlü hadis kitabı Sahîh-i Buharî’nin yazan Muhammed b. İsmail Buhârî, 204 tarihinde doğmuştur. Şimdi iki yüz yıl ağızdan ağıza aktarılan sözler acaba ne derece Peygamber’in ağzından çıktığı gibi korunabilmiştir? Akıl var, mantık var. Dün duyduğumuz bir sözü bugün aynen aktaramayız. Ya duyulan bir sözü yıllar sonra aktarmak istersek ne olur? Onun için hadis nakillerinin, değişmez yasa olan Kuran’a uyması gerekir.

 

İkinci şart, hadisi nakleden kişilerin kopuksuz olarak ta Hz. Peygambere kadar varan bir zincirle birbirine bağlı olmalan aynca sözlerine güvenilir kişiler olmasıdır ki, buna senet denilir. Eğer bir hadis, bu iki vasfı taşıyorsa Kuran’dan sonra İslâm’ın ikinci kaynağı olur. Taşımıyorsa ona saygımız olsa da bağlayıcı din denemez. Çünkü o kadar kısıtlayıcı, insan doğasına, bilimsel gerçeklere aykırı sözler var ki hep Peygamber’in ağzına yakıştırılmıştır.

 

Çeşitli olayların etkisiyle insanlar kendi görüşlerini savunabilmek için Kuran’da ayet bulamayınca hadis seçeneğinden yararlanma yoluna gitmişler, böylece dört halifeden sonra meydana gelen fitne olaylarında bir taraf, karşı tarafı suçlamak için onların sıfatlarına uyan nice sözler uydurup Peygamber’in hadisi diye göstermişlerdir. Kimileri de zamanlarındaki bazı ahlaki durumları beğenmeyince hemen bunların kıyamet alameti olduğuna dair hadisler üretmişlerdir. Böylece kocaman hadis literatürü ortaya çıkmıştır. Bunları yeniden Kuran düşüncesiyle karşılaştırılıp sağlamlarını çürüklerinden arındırmak gerekir.

 

Süleyman Ateş

 

Kaynak: Gazete Vatan

Reklamlar

31 thoughts on “Hadisin Kuran düşüncesine uyması gerekir

Add yours

  1. sayin hocam yukardaki cevabinizda

    “Kuran’ı Peygamberimiz, herkesi bağlayıcı olmak üzere yazdırmıştır. Ama hadislerin yazılmasına müsaade etmemiştir. Dört halife döneminde hadislerin yazılmasına izin verilmezdi.”
    demissiniz bundan hadisler hic yazilmamis olsada sadece kur`an bize yeterdi hadisler o kadar onemli degil manasi cikarmi?

  2. Selam Raşit;

    Cevabı Kuran versin.

    “Karşılarında okunup duran bir kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.” (Ankebut,51)

    Muhabbetlerimle…

  3. Peygamberimizin sözlerini Peygamber Efendimiz’in isteğiyle bizlere nakleden sahabilere ve sahabilere uyan tabiine mi inanalım yoksa Darvin evrim teorisine inanan ve bu teori hakkında Kur’andan işaretlerin bulunacağına hükmeden Süleyman Ateş’e mi?
    Bir de Dört Halife hadisleri nakletmedi diyor?Sanki sahabiler Peygambere asi olmuş gibi bir izlenim havasını veriyor.
    Dört halife hadisleri nakletmedi denilemez,belki diğer sahabilere göre az sayıda hadis nakletti denilir.Dört halifenin hadisleri az ya da hiç nakletmemesi diğer sahabiler hakkında bu konuda zerre kadar şüphe uyandırmaz böyle bir düşünceyi normal bir müslüman savunamaz.Kaldı ki dört halife Devlet işleriyle meşgul olduğundan dolayı az hadis nakletmiştir.

  4. Selam Halit kardeş

    Bunlar hakkındaki yorumun ne olacak?

    Ebubekir Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün.”

    Zehebi, Tezkiratul Huffaz 1/3, Buhari 1.cilt

    Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini istedi.
    İbni Abdil Berr, Camiul Beyanil İlm ve Fazluhu 1/64-65

    Hadisler Ömer döneminde çoğalmıştı. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Sonra bunların yakılmasını emrederek şunu söyledi: Kitap Ehli’nin Mişna’sı gibi Müslümanların Mişna’sıdır bunlar. İbni Sad/Tabakat 5/140

    Hz. Ömer Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle demiştir: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kuran okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayınız.”

    Ahmed İbni Hanbel, Kitabul Ilel 1/62-63

    Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.” diğer bir rivayette “Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.” başka bir rivayette “Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.”

    El Hatip, Takyıdul İlm Sayfa 50; İbni Sad, Tabakat, 3/206

    Hz. Ömer’in bu tavrını 3. halife Hz. Osman da çok hadis nakleden Ebu Hureyre ve Kab’a karşı koyarak devam ettirmiştir.

    Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle, Kab’ı Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir.

    Tahzırul Havas 10b.

    Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?” diye sordu. O da “Sadece Kuran’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi.

    Buhari K. Fezailul Kuran 16; Müslim K. Fezailus Sahabe 30,31
    Ebu Davud K. Fiten 1, Tırmizi K. Fiten 43

    İbni Abbas hadis yazmayı yasaklar ve şöyle derdi: “Sizden önceki ümmetlerin sapmaları bu şekilde kitaplar vücuda getirmek yüzünden olmuştur.”

    İbn Abdül Berr, Camiul Beyanil ilm 1/63-68

    Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yoketsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran’ı terk etmeleridir.”

    İbn Abdülberr, Camiul Beyanil İlm

    Birgün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış.” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi?” “Evet” derler. Peygamber’den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir Ştneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır?” diye sordum. Resullullah dedi ki: “Kurtuluş Kuran’dadır. Çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. O’nu terkeden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu O’ndan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür.

    O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kuran’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.”

    Sünen-i Tırmizi/Darimi

    Cevaplarını bekliyorum kardeşim

  5. Halit kardeş Merhaba..

    Birde bunlar hakkındaki düşüncelerin nedir?

    Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.

    Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11
    Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığınız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”

    El Hatib, Takyid 33

    Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılmadım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.

    İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

    Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.

    Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6
    İbni Mace K. Etime 60/El-Müracaat sayfa 20

    Peygamber’imiz Medine’ye geldiğinde Medineliler hurmayı aşılıyorlardı. Peygamber’imiz “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar “Biz bunu yapardık.” dediler. Peygamber’imiz “Belki yapmazsanız daha iyi olur.” dedi. Onun sözüne uyarak bu işlemi terk ettiler de hurma ürün vermez oldu. Bu durumu Peygamberimiz’e hatırlattıklarında kendilerine şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden
    bir şeyi emrettiğimde ise ben ancak bir insanım.”

    Müslim, K. Fazail 140 / İbni Hanbel 3/152

    Peygamber’imiz Bedir’de suyun yakın olduğu bir yeri ordugah olarak seçmişti. Sahabeden el Habbab b. el Munzir O’na şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, burası bize laf düşmeyecek şekilde Rabbinin senin için seçip yerleştirdiği bir yer midir? Yoksa o bir görüş, öneri ve harp hilesi midir?” Allah’ın elçisi cevaben “ Aksine o bir görüş ve harp hilesidir.” dedi. Bunun üzerine el Habbab: “Burası hiç de iyi bir konak yeri değildir. Kalkıp karşımızdaki topluluğa en yakın suyun başına karargah kuralım. Sonra orada bir kuyu kazıp suyu depolayalım da biz içelim, onlar içmesinler.” dedi. Peygamber’imiz:

    “Doğru söyledin.” dedi ve onun söylediğini yaptı.

    İbni Hişam, es Sireh c.1 sf.620/ Taberi-et Tarih c.2 sf.144

    Ben ancak bir insanım. Sizler aranızdaki davaları bana getiriyorsunuz, umulur ki bazılarınız delillerini diğerlerinden daha iyi dile getirirler de ben duyduğum üzere onlar lehinde bir hükme varırım. Kime (haksız yere) kardeşinin hakkından hüküm verirsem, o kardeşinin hakkı olan bu şeyi kesinlikle almasın. Haksız yere alan için ancak ateşten bir parça ayırırım.

    El Kadı Iyaz, Eş Şifa, c.2 sf.179

    Buraya kadar olan bu hadislerin yargısına göre:

    1-Kuran dışında helal, haram kaynağı yoktur.

    2-Hadis kitapları oluşturulmayacak, mevcutlar imha edilecektir.

    3-Peygamber’in Kuran (din) dışındaki hareketlerine dini bir mana yüklenip dine ilave yapılmayacaktır.

    Hiç şüphesiz biz Kuran’ın yeterli ve eksiksiz olduğunu, Kuran dışında hadis ve benzeri hiçbir kaynağa ihtiyaç olmadığını Kuran’a dayanarak öğreniyoruz. Burada göstermek istediğimiz dine ilaveler yapanların, kendi türettikleri kaynaklara aldıkları hadislerle de, her şeyle olduğu gibi çeliştikleridir.

    “Bilin ki; Kuran’dan başka bir şey eken, ektiğini biçerken belalara uğrar. Artık siz de O’nu ekin, O’na uyun. Rabbinize O’nu delil edin, neŞslerinize O’nu öğütçü yapın. Kendi reyleriniz O’na uymazsa reylerinizi (yorumlarınızı, seçiminizi) töhmetleyin, dilekleriniz O’na aykırıysa dileklerinize hıyanette bulunun.”

    Nehcül Belağa sayfa 55

  6. Selam Toprak Erdem
    Önce ikinci yazı kısmını gözden geçirelim:

    Kardeş inan ki hadis konusunda çelişki metodolojisi içindesiniz.Hem hadisleri tarihi malzeme olarak gör ondan şüphelenip hiçbirini alma hem de senet olarak aldığın hadislerle hadislerin tümünü iptal et,bu olacak şey değildir.Peki ben hadis yazımının yasaklandığına dair rivayetlerin, sizinle aynı görüşü savunanların bir uydurması olarak kabul etsem ne dersiniz.Vallahi mezhepsizlerin ençok içine düştüğü çelişkilerden biri budur.çiftte suikast yöntemi.

    Hadis yazımı Kur’an ayetleri yeni nazil olduğu dönemlerde yasaklanmıştı.Yasaklanmanın sebebi:

    Kur’an nazil olduğu zaman,ayetleri kaydetmek için sınırlı materyalın bulunması ve bu yüzden ilk iş olarak Kur’an ayetlerinin korunmak istenmesi.
    Bu dönemde Arabistan’daki insanların okuma yazması yok denecek kadar azdı.Bu yüzden Kur’an ayetlerini kaydedecek sınırlı sayıda vahiy katibinin bulunması.
    Bir de ayetlerle ilk tanışan sahabilerin,hadisleri ayet sanarak Kur’an’a karıştırma ihtimali sebebiyle hadislerin yazımı ilk dönemde yasaklanmıştı.
    Siz hadislere iyi gözle bakmadığınız için gidip hadisleri

    GOLDZHİER misyonerinin hayranları(kesindir,bunların senetleri bile bende vardır.)olan ya da onunla aynı safta yer alan;GOLDZHİER,AHMED EMİN,EBU REYYE,ONDOKUZ’CU DİNİNE MENSUP AMERİKAN MUARIZI REŞAT HALİFEDEN,ABDURREZAK’TAN,MASON REŞİT RIZA’dan ya da bunların talebelerinden alırsanız tabiki emellerinize ulaşırsınız.

  7. Selam halit

    Hadis konusunda çelişki içerisinde değiliz burdan asıl anlatmak istediğimiz şudur;Sizin sahih dediğiniz kaynaklarda bile tutarsızlıklar var.Aynı yerde hep yazdırıyor hemde yazdırmıyor bu nasıl oluyor???!

    Yanılıyorsun halit HADİSLERİN NERESİNDEN TUTARSAK ELİMİZDE KALIYOR!

    Neyse aynı şeyleri tekrar tekrar yazmak istemiyorum.Çünkü hemen hemen bir çok ilgisiz başlık altında hadis konusunu tartışıyoruz.
    Aşağıya hadis konusunda katıldığım ve yeterli gördüğüm bir çalışmayı asacağım

    Hadis kelimesinin sözlükte “söz, haber” manalarına geldiğini görüyoruz. Sünnet ise “izlenen yol, alışılmış yol, adet” manasına gelir. Halk arasında yaygın olarak kullanımına göre Peygamber’in söylediği iddia edilen sözlere “hadis”, Peygamber’in davranış biçimleri, hareket tarzları olduğu iddia edilen davranışlara ise “sünnet” denir. Kuran’daki hadis kelimesinin kullanım tarzını da bu bölümde göreceğiz.(Sünnet kavramı ve kelimesinin kullanımı için 16. Bölüme bakın.) Davranış biçimleri sözlerle açıklandığı, aktarıldığı için hadis ve sünnet terimlerinin birbirlerinin yerine kullanıldığını her hadis ve sünneti inceleyen kitapta görebiliriz. Örneğin Lübnan Üniversitesi’nden Dr. Subhi es Salih kitabının girişinde bunu şöyle açıklamaktadır: “Hadisçilerce hadis ve sünnetin, biri diğerinin yerinde kullanılan iki kelime olduğu kabul edilmiştir. Hadis ve sünnet ifadelerinden, bir sözün, bir hareketin, bir takrinin veya bir sıfatın Peygamberimiz’e izafesi anlaşılmaktadır.” Bu yüzden kitabımızda hadis veya sünnet dediğimiz zaman bu ikisini birbirinin yerine düşünebilirsiniz.

    Hadisleri incelemeye Peygamberimiz’in dönemine giderek ve sonra yavaş yavaş kendi dönemimize gelerek başlayalım. Peygamberimiz’in hadis yazımına izin vermediğini, kendi sözlerinin yazımını yasakladığını hadisçiler bile kabul etmektedir. En doğru kabul edilen iki hadis kitabından biri olan Müslim’de ve Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’inde şu hadisi rivayet ederek Peygamber’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığını kabul ederler. “Benden Kuran dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kuran dışında bir şey yazmışsa imha etsin.” (Müslim, Sahihi Müslim Kitab-ı Zühd, Hanbel, Müsned 3Ğ12, 21, 33) Darimi’deki hadis ise şöyledir: “Sahabe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi.”(Darimi, es-Sünen) El Hatib’teki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve yazdığınız şey nedir? dedi. Senden işittiğimiz hadisler (sözler) dedik. Hz. Peygamber Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.” (El Hatib, Takyid, sayfa 33) Tirmizi’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.” (Tirmizi, es-Sünen, K. İlm, sayfa 11)

    Hadisleri inceleyen kitaplarda olsun, hadisin dinin kaynağı olduğunu iddia eden kitaplarda olsun Peygamber’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığı kabul edilir ve bunun hadislerle Kuran’ın karışmaması için olduğu söylenir. Oysa gelenekçi İslam’ı savunanlara göre hadislerden de aynı Kuran gibi hüküm çıkartılmalıdır. Yani hadisler de Kuran gibi dinin kaynağıdır. Peki dinin kaynaklarından biri de hadis ise Peygamber nasıl olur da hadis yazımını yasaklar, insanların dini eksik öğrenmelerini, sözlerine yalan katılmasını, sözlerinin bir kısmının unutulmasını göze alır? Kuran’da kalemle yazı yazmaya dikkat çekilir; vasiyetin, borcun yazılması söylenir.
    Eğer hadisler dinin kaynağı ise vasiyetler ve borç bile yazılırken, Peygamber’in dinin kaynağının yazılmasını engellemesi hiç mümkün müdür? Eğer Peygamber dinin bir kaynağının kayda geçmiş olmasını engellemişse, dinin tam ve eksiksiz bir şekilde öğrenilmesini engellemiş olmaz mı? İleride göreceğimiz gibi birçok hadis uydurulmuştur. Eğer ki hadisler dinin kaynağı olsaydı, Peygamber onları yazdıracaktı ve şu anda olduğu gibi hadislerin içine onbinlerce yalan karışmamış olacaktı. Oysa Kuran ayetlerinden anladığımız gibi Kuran yeterlidir. Bunu da en iyi anlayan şüphesiz Peygamber’imiz Hz. Muhammed’dir. Görüldüğü gibi Peygamber’in sünneti (davranış tarzı) hadislerin Kuran’a ilaveler yapan kitaplar olarak yazılması değil, hiç yazılmamasıdır. Peygamber hadis yazdırmamakla kalmamış, üstelik bunu yasaklamıştır. Yani hadis yazmak Peygamber’in tavrı olmadığı gibi üstelik bir yasağıdır. Basiret sahibi Peygamber’imiz insanların detaysever, Peygamber’leri ilahlaştırıcı, mezheplere bölünmeye müsait karakterlerini bildiğinden, bunlara yol açacak hadis yazımını yasaklamıştır. Bugün gelinen nokta Peygamberimiz’in basiretini bir kez daha takdir etmemizi gerektirmektedir. Sırf Peygamber’in hadis yazımını yasaklaması bile anlamaya niyeti olanlar için yeterlidir.

    PEYGAMBERİMİZİN YAZILMASINI YASAKLADIĞI HADİSLER NASIL KİTAPLARA DÖNÜŞTÜ?
    Peygamberimiz’in hadis yazımını yasaklama şeklindeki tavrı, Peygamberimiz’in vefatından sonra dört halife döneminde; yani Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali döneminde de devam etti. Bu 4 halifenin hadis yazma girişimlerini nasıl durdurduklarını, yazılan hadisleri nasıl yaktıklarını kitabımızın 11. Bölümünde ayrıntılarıyla göreceğiz. Peygamber döneminde olan olaylara şahit olanların bunları anlatması, Peygamber’le sohbet edenlerin bu sohbetlerdeki konuşmaları birbirlerine aktarmaları doğal, sıradan bir olay gibi görülebilir. Oysa sahabelerin, Peygamber’den bir şey duyduğunu iddia edene şahitlerini sormaları ve tüm bu sohbetlerin yazımını yasaklamaları, Peygamber’deki basiretin, kendisinden sonra da devam ettirildiğini, ileri görüş ile hadislerin dini nasıl dejenere edebileceğini ve yüzeysel bir bakışla doğal olarak algılanabilecek bir davranışın, aslında ileride nasıl bir felakete yol açacağını gördüklerini gösterir. Çünkü dört halife döneminde de hadis yazımı yasaktı. Yani dört halife, doğruluğunu kendilerinin bildikleri bir çok Peygamber sözünün yazımına Peygamber’in vefatından hemen sonra bu sözler zihinlerde henüz tazeyken izin vermediler. İzin verildiğini iddia eden olursa “Hani, bu dönemde yazılı olan kitap nerede?” diye sorun, hiçbir şey gösteremediklerini göreceksiniz.

    Harevi şöyle der: “Ne sahabe (Peygamber’i görenler) ne de tabiyun (Peygamber’i görmeyen ama sahabe görenler) hadisleri yazmıyorlardı. Ama söz olarak aktarıyorlardı. Basit yazılı bir kaç metnin dışında bunun bir istisnası yoktur. İlmin kaybolup, ulemanın ölüp gitmesinden korkulunca, Ömer bin Abdülaziz, Ebu Bekr el Hazm’a bir mektupla hadisleri araştırıp, yazmasını emretti.” Yeni halife Yezid bin Abdülmelik ise Ömer bin Abdülaziz ölünce Ebu Bekr el Hazm’ı ve onunla çalışanları bu görevden aldı. Sonra Halife Hişam, ez Zuhri hadislerini ilk toplayan kişi olarak kabul edilir. Mahmud Ebu Reyye tüm bu gelişmeleri ayrıntılarıyla anlatırken baskı ortamına da değinir: “Hadislerin toplanmasıyla emrolunan tabiyun bunu ancak baskı altında kabul etmişlerdir. Zira yaşanan tarz ve Sahabe’nin hadisleri toplamaması, onları böyle bir şeye girişme hususunda oldukça sıkıntıya sokuyordu. Ez Zuhri’nin şu sözü nakil edilmiştir: Biz hadisi yazmaktan hoşlanmıyorduk. Ne var ki o yöneticiler bizi buna zorladılar.” (Mahmut Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması) Oysa gelenekçi İslam’ın hadisçileri, Emevi Dönemi’ni bile düzenli bir tasnif dönemi olarak kabul etmezler. Varolan yazmalarda hadis, fıkıh, şiir, haber gibi farklı farklı konular, doğruluk derecesi irdelenmeden karışık bir şekilde yazılmıştır. Gazali (Peygamber’den sonraki ikinci kuşağın) hadis yazımını kötü gördüğünü ve kendileri gibi sonrakilerin de ancak hadisleri ezberlemelerini söylediklerini nakleder. (Gazali, İhyayı Ulumiddin, 1. cilt, sayfa 79) Hadislerin ayrı ayrı ele alınıp bu konuda müstakil eserlerin verildiği ilk dönem Abbasiler dönemidir. Hicri ikinci asrın sonlarında elimize geçen bu tarzdaki tek çalışma Maliki mezhebinin kurucusu Malik’in Muvatta’sıdır. (İbni Ferhun, ed dibae el Muzehheb kitabı sayfa 25’te Malik’in Muvatta’da onbine yakın hadis topladığını, bu hadisleri gözden geçirip her sene içinden ayıkladığını, sonunda çok az kaldığını, biraz daha yaşasa hepsini atabileceğini anlatır.) Hemen ardından Hanbeli mezhebinin kurucusu İbni Hanbel’in Müsned’i gelir. Hicri 241 yılında vefat eden Hanbel’in kitabında da, Muvatta’da da sahih, zayıf ayırımları yapılmadan, o günlerde sürüklenen rivayet selinin içindeki her şeyin, ciddi bir ayırım gözetilmeden kitaplarına girdiğini görüyoruz.

    Buhari’den önce hadisleri doğruluk derecelerine göre ayırma çabası dahi olmamıştır. Sahih ve zayıf şeklindeki hadis ayırım çabası Buhari ile başlar. Hadislerin incelenmesi sonucu bu çabanın gerekli sonucu vermeye yetmediğini görüyoruz. Meşhur hadisçilerden Buhari hicri 256’da, Müslim hicri 261’de, Tirmizi hicri 279’da, Ebu Davud hicri 275’de, Nesei hicri 303 yılında, İbni Mace hicri 273’de vefat etmişlerdir. Şiilerin hadis kitapları ise farklıdır ve Sunniler de, Şiiler de birbirlerinin hadis kitaplarını geçerli kabul etmezler. Şiilerin hadis kitaplarının oluşumu daha da ileri tarihlere rastlar. Meşhur Şii hadisçilerinden Kulani hicri 329’da, Babuvay hicri 381’de, Cafer Muhammed Tusi hicri 411’de, El Murtaza hicri 436’da vefat etmiştir. Örneğin Osmanlı padişahı 2. Mahmut’un söylediği iddia edilen bir söz, hiçbir tarih kitabında kaydedilmemiş olsaydı ve sırf kulaktan kulağa iletilme yoluyla günümüze gelseydi, bu söze ne kadar güvenebilirdik? Üstelik bu sözün sadece bir kişiden, o bir kişinin başka birinden, onun da birinden… şeklinde 2. Mahmut’a kadar tek bir zincirle bize ulaştırıldığı söylenseydi bu söze kim inanırdı? Oysa 1839’da vefat eden 2. Mahmut’tan günümüze kadar geçen süre, Peygamberimiz’in vefatıyla meşhur hadis kitaplarının ilk yazılanı arasında geçen süreden çok daha azdır. Kimi meşhur hadis kitaplarının yazıldığı zaman ile Peygamberimiz’in vefatı arasında geçen süre ise bu sürenin 2 katından da fazladır. 5. Bölümde göreceğimiz birçok sebepten dolayı en meşhur hadisçiler kitaplarını yazdıklarında, onbinlerce hadis ayıklanamayacak tarzda uydurulmuş bulunuyordu. Bu hadis kitaplarının Kuran, mantık ve diğer hadislerle çelişen birçok hadis içermeleri ve hem yöntemleri, hem naklettikleri hadislerle kendi aralarında da çelişmeleri, Kuran dışında başka kaynak aramanın felaketini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Daha evvel bahsettiğimiz piramid bu kitaplar yazıya geçtiğinde uydurmalar ile şişmişti. Bu hadisçiler ise, Peygamber’in ve 4 Halifenin yolunu izleyip onlar gibi hadis yazımına karşı çıkacaklarına; İslam alemine büyük zarar veren, Peygamber’in uygulamasına aykırıyken sözde Peygamber sevgisi kılığında, yalan yanlış birçok sözü hadis diye yazdılar. Unutmayalım ki Hz. İsa’yı ilahlaştıran Hıristiyanların da mazeretleri Hz. İsa’ya sevgileridir. Fakat mazeretleri aynı bizim hadisçilerin mazeretleri gibi kabahatlerini örtmeye yetmez.

    SAHABENİN HATASIZLIĞININ İLANININ HADİS NAKLİNDEKİ ZARARLARI
    Sahabe kelimesi; Peygamberimiz’le hiç konuşmasa bile -uzaktan dahi olsa- Müslüman olarak Peygamberimiz’i gören herkes için kullanılır. Buhari’nin yaptığı bu tanım genel kabul görmüştür. Meşhur hadis kitaplarında, cerh ve tadil adı altında hadis duyulan kişilerin doğru sözlülüğü, hafızası, inancı sorgulanır. Oysa Hicri 3. asra kadar ben şundan, şu bundan, bu ondan duydu diye yapılan nakillerdeki, aradaki tüm bu, şu ve o’ların binlercesinin dürüstlüğü, hafızası ve diğer özelliklerinin sınanmasına kimsenin ömrü yetmez. Ebu Şame bu hususta şöyle der: “Hadis nakil edenler hakkındaki görüşler o kadar farklılık kazanmıştır ki, tek bir nakilci bazılarına göre müminlerin emiri, bazılarına göre ise insanların en yalancısı olarak nitelenebilmiştir.” Örneğin İkrime, Buhari ve meşhur birçok hadisçiye göre çok muteber bir nakilci iken, Müslim’e göre yalancıdır. Bunun örnekleri çoktur. Fakat örnekler içinde kanaatimce en ilginci geleneksel İslam’ın en meşhur hadis kitabının yazarı Buhari’nin, geleneksel İslam’ın en büyük mezhebinin başı Ebu Hanife’yi gayri-sika yani güvenilmez ilan edip, ondan tek bir hadis dahi nakletmemesidir. En ünlü hadisçiye göre en ünlü mezhebin kurucusu güvenilmezdir, fakat geleneksel İslam’ın taklitçi zihniyetine göre bunlar en güvenilir, en mübarek iki kişidir. Cerh ve tadildeki, yani hadis rivayet edenlerin güvenilirliği hakkındaki tartışmalarda çelişkili izahlar en az hadislerdeki çelişkiler kadar çoktur. Bunların çoğunun gereksiz ve sıkıcı olmasından dolayı detaylara daha fazla girmiyoruz.

    Yazının başına dönersek, tüm bu hadisler önce nakil zincirlerinin sonunda sahabeye atfedilir, daha sonra Peygamber’den duyulduğu söylenir. Sahabelerden sonraki kişiler, bir sonuç alınamasa dahi, hiç olmazsa tartışma konusu olmuşlardır. Oysa sahabe isimleri geçince sahabeden duyulan söz, sahabe olduğu söylenen kişinin kim olduğuna bakılmadan doğru kabul edilir. Kuran’ın hiçbir yerinde Peygamber’i her görene güvenileceğine dair bir izah yoktur. Bilakis Peygamberimizin etrafındaki “Müslümanım” diyenlerin bir çoğu Kuran’da eleştirilir. Münafıkların, Müslümanların arasına girdiği de Kuran’da belirtilir. 9- Tevbe Suresi 101. ayette Peygamber’in dönemindeki ikiyüzlülerin hepsini Peygamber’in bile bilmediği söylenir. Peki Peygamber’in bile bilmediği ikiyüzlüleri (münafıkları) hadis imamları nasıl bilmişlerdir? Hadis nakil ettikleri kişilerin bu bahsedilen münafıklardan biri olmadığını nasıl iddia edeceklerdir? Yoksa Kuran’da, Peygamber’in hayattayken bilemediği söylenilen kişileri, bu mezhep imamları, bu kişiler öldükten 200 yıl sonra mı bilebiliyorlar? Peygamber’in vefatından sonra sahabelerin bir kısmının diğerleriyle savaşı, birbirlerini kafirlikle ithamları da her sahabe olduğunu söyleyene güvenilemeyeceğini gösterir. Oysa sahabeyi tartışmasız doğru kabul eden zihniyet, sahabeyle aralarındaki zincirlerde bir çok yanlış değerlendirme yaptıkları gibi, sahabeyi toptan doğru kabul edip yine hata yapmışlardır. G.H.A. Juynboll’un dikkat çektiği gibi, eğer tüm sahabenin güvenilir olduğu iddiasının yanlışlığı kanıtlanırsa, bütün hadis mantığı çökecektir.12. Bölümde bazı hadis uydurucularını incelerken bu konuyu teferruatlıca göreceğiz.

    MANA İLE HADİS NAKLİNİN GETİRDİKLERİ
    Hadislerin ne kadar güvenilir olduğunu anlamak için günümüzde ana okulunda oynanan bir oyunu bir de biz deneyelim. On, yirmi kelimelik bir hadisi alalım ve yedi, sekiz kişinin bu hadisi kulaktan kulağa söylemesini sağlayalım. Acaba bu hadisler ne kadar doğru olarak iletilecektir? Hadis naklinde ise bu hadislerin hem metin, hem nakil zincirleriyle ezberlenip, yüzlerce yıllık süreçte dağ,tepe,çöl arasında, kulaktan kulağa seyahat ettiğini unutmayalım. Daha evvel saydığımız hadislerin kasıtlı uydurulma sebeplerini, hadis nakil zinciri olmayan hadislere nakil zincirlerinin uydurulduğunu yok saysaydık tüm hadis zincirlerinin doğru, tüm hadis nakilcilerinin iyi niyetli olduğunu varsaysaydık bile hadisler güvenilir olmazdı.

    Hadisler konusunda yeterli bilgiye sahip olmayan halktan büyük bir kesim, hadislerin Peygamber’in ağzından çıktığı şekilde kelimesi kelimesine bize ulaştırıldığını zannederler. Hadislerin içinde doğruyla yalanın karışmış olması bir yana, hadislerin Peygamberimiz’in ağzından çıktığı şekliyle bize ulaştırıldığını hadisçiler bile iddia etmez. Buhari başta olmak üzere birçok hadisçi, hadisin manasının muhafaza edilmesinin yeterli olduğunu, asıl metinin ezberlenmesinin şart olmadığını kabul etmişlerdir. Bu ise hadislerin içine birçok kimsenin kendi görüşünü sokması, tam anlayamadığı halde anlayamadığını anlamayanların, hadis metnini bozup manayı da bozmaları gibi sonuçlar doğurmuştur. Her nakilci, hadisin metnini akılda tutabilecek güçte bir hafızaya sahip olmadığından da aklında kalanı nakletmiş, bu da dilden dile anlam kaymalarına sebebiyet vermiştir. Tüm bu sakıncalara rağmen Buhari, en büyük iki Sunni mezhep olan Hanefi ve Şafii mezheplerinin başları Ebu Hanife ve
    Şafii de mana ile rivayeti yeterli görmüşlerdir.

    Peygamberimiz’in en geniş topluluğa konuştuğu anın Veda Hutbesi olduğunu ve burada yüz binden fazla kişi olduğunu tüm hadisçiler kabul eder. Yüz binden fazla kişinin şahit olduğu bu hutbenin ayrı ayrı metinlerde, nasıl farklı farklı olduğunu görmemiz, mana ile hadis naklinin; hadis uydurmacılığının, en sağlam hadis olması beklenen veda hutbesinde bile nasıl tahrifat yaptığını gösterir.

    Mana ile hadis nakli olabilir denilince, hadisin başını sonunu duymamak da önemli mana kaymaları yapmıştır. Ebu Hureyre’den “Uğursuzluk üç şeyde olur: Ev, kadın ve at” diye Peygamber’e hadis nispet ettiğini duyan Hz. Aişe: “Allah’a yemin ederim ki Allah’ın elçisi bunu asla söylememiştir. O ancak şunu söylemiştir. Cahiliye ehli şöyle derlerdi: Uğursuzluk şu üç şeyde olur; ev, kadın ve at.” Görüldüğü gibi Hz. Aişe’ye nispet edilen ve Ebu Hureyre’ye yapılan bu itiraz; mana ile hadis rivayeti mümkündür deyip başını, sonunu, durum ve şartları nakletmeden yapılan hadislerin yol açtığı felaketlere bir örnektir.

    Saydığımız tüm bu koşullardan dolayı hadisçilerin benzer ölçülerle hadis toplayanları bile bir çok hadiste ihtilaf etmişlerdir. Buhari’nin birçok hadisi Müslim’e göre yanlış, Müslim’in birçok hadisi de Buhari’ye göre yanlıştır. Hele dört mezhebin kurucuları Ebu Hanife, Şafi , Malik ve Hanbel’in hadislere bakışı ve değerlendirişinde sahih, zayıf, hasen tipi ayrımlar da yoktur. Dört imam kendi akıllarına yatan hadisleri, Kütüb-i Sitte’yi (6 meşhur hadis kitabı) yazan hadis imamlarının ölçülerine rivayet etmeksizin mezheplerini kurmuşlardır. Bunlardan en büyük mezhebin kurucusu Ebu Hanife, hadis bilgisinin zayışığı ve hadisi de bir kenara bırakıp kendi görüşünü, reyi ön plana çıkarması yüzünden hadis imamlarınca eleştirilmiş ve Buhari tarafından güvenilmez bir kişi olarak ilan edilmiştir.
    HADİS NAKİL ZİNCİRLERİ
    Sahabenin hatasız ilan edilerek, sahabelerin hepsinin doğru sözlü olduklarının peşinen kabul edildiğini gördük. Hadis kitaplarının yazımına kadar olan süreçte ne bir sahabe, ne de sahabeyi gören(tabiin) bir kimse yaşıyordu. Peygamber’den bu kitapların yazımına kadar 6-7 nesil geçmişti ve bir hadis nakledilirken, bu hadisi nakleden bu 6-7 kişiyle naklederdi.(Bu yöntem Buhari ile sistemli bir şekilde başladı ve hadisler, hadisin kimden geldiği hiç bilinmeden nakledildi. Buhari’nin hicri 200’lü yıllarda yaşadığı düşünülürse Buhari’den önce olmayan bir metoda göre hadislerin nakil zincirlerinin akılda tutulması da hiç mantıklı değildir.) Hadis rivayetini aynı şekilde eleştiren Kasım Ahmed “Hadis ve İslam” kitabında şu iki zinciri örnek gösterir:

    1- Peygamber’imiz

    2- Ömer İbni Hattab

    3- İbni Vakkas

    4- İbni İbrahim et Taimi

    5- Yahya İbni Said el Ensari

    6- Sufyan

    7- Abdullah İbni Zübeyir

    8- Buhari

    1- Peygamber’imiz

    2- Aişe

    3- Urvan İbni Zübeyir

    4- İbni Shiab

    5- Ukail

    6- El Baith

    7- Yahya İbni Bukheir

    8- Buhari

    Bu hadisler nakil edildiğinde Peygamber’den sonraki halkadan, sonrakinden sonraki bile vefat etmişti. Yani hadisçilerin hadis nakil eden şahısların doğru sözlü olup olmadıklarını tetkik edecekleri şahıslar ölüydü. Bu yüzden mantıksız bir şekilde, tüm sahabeyi doğru sözlü bile kabul etseniz, sahabeden sonraki nesillerden de bayağı bir kısmı, hadis kitapları yazıldığında vefat ettiği için, doğru sözlü olup olmadıklarının kontrolü imkansızdır. Bu yüzden hadis yazarlarının cerh ve tadil ilmi dedikleri uğraş, mezardakilere uygulanamayacağı
    na göre, tamamen neticesiz bir uğraştır.

    Yaşayan kimselerin doğru sözlü olup olmadıklarını anlamak da imkansızdır. Çünkü hadis kitaplarının yazıldığı yıllarda Müslümanlar çok geniş bir coğrafyaya dağılmış bulunuyorlardı. Hadis nakil zincirlerinin yaşayan son halkalarının hepsine de deve üstünde ulaşmak mümkün değildir. Ulaşılanların doğru sözlü olduğunun anlaşılması da mümkün değildir. Kısa bir ziyaretle bir insanın doğru sözlü olup olmadığı nasıl anlaşılacaktır? Din gibi kesinlik gerektiren bir olgu nasıl böyle sübjektif kriterlere dayandırılabilir?

    Görüldüğü gibi mezhepçi zihniyetin hadis imamı bir süpermendir. Öyle bir süpermendir ki; yüzbinlerce hadisi hem de nakledenleriyle ezbere bilir. Bunlar arasından en doğruyu bizim için bulur. Hadis zincirinde hiç görmediği, kendileri daha doğduğunda ölmüş olanlar vardır, ama olsun, hadis imamı onların da doğru sözlü olduğunu bilir. Emrinde helikopteri olan bir kişinin bile ziyaret ede ede bitiremeyeceği kişileri aynı hadis imamı deve üstünde ziyaret eder. Üstelik bir ziyaretle doğru sözlüyü, yalancıyı ayırt eder. Bunlar hadis imamlarının bu kitapları yazmak için sahip oldukları iddia edilen özellikleridir. Bir de manevi üstünlük hikayeleri vardır; ama onları ne siz sorun, ne biz söyleyelim…

    KURAN’DAN SONRA HANGİ HADİSE İMAN EDİYORLAR?
    Bu alt başlığımız 7- Araf suresinin 185. ayetidir. Ayetin Türkçe çevirilerinde hadis kelimesinin yerine söz dendiğine de şahit olabilirsiniz. Bu çeviri de tabi ki doğrudur; çünkü Arapça hadis kelimesi Türkçe söz kelimesinin karşılığıdır. Bu ayette ve diğer ayetlerde hadis kelimesinin kullanımı ve Kuran’a eş kaynaklar olarak uydurulan sözlere hadis denmesi, Kuran’ın bir mucizesidir. Kuran dinin başına bela olacak, Peygamber’e atfedilecek, dinin tek kaynağını yüzlere çıkaracak hadislere mucizevi bir tarzda işaret etmiştir. Peygamber’e birçok yalanı atfeden hadisçiler, agval=sözler, ahber=haberler, hikem=hikmetler veya başka bir Arapça kelimeyi Peygamber’in sözlerini belirtmek için kullanabilirlerdi. Her hususta çelişen hadisçilerin bu sözlere oy birliğiyle hadis deyip, Kuran’ın bu ayetlerinin işaretine girmeleri, Kuran’ın sayısız mucizelerinden biridir.

    Bu Kuran uydurulacak bir hadis(söz) değildir. Aksine o önündekini tasdikleyici, her şeyi detaylandırıcıdır. İnanan bir topluluk için kılavuz ve rahmettir.

    12- Yusuf Suresi 111

    Allah, Kuran’ın uydurulan bir hadis olmadığını söylediği bu ayette, kitabın detaylandırıldığı gibi geleneksel İslamcıların bir türlü anlayamadıkları bir gerçeği de vurgular. Oysa gelenekçiler kitabın detaylı olduğunu görmezlikten gelip hadisleri, gelenekleri, şahsi görüşlerini Kuran’ın detayları yetersizmiş gibi dine sokarlar. Bunlarda da hadisler başroldedir. Oysa aynı ayet Kuran’ın uydurulmuş bir hadis olmadığını söyleyerek, anlamaya niyeti olana mucizesini sergiler.

    Şimdi sen bu hadise(söze) inanmazlarsa, belki de arkalarından kendini eritircesine üzüleceksin.

    18- Kehf Suresi 6

    Ayetten, Peygamber’in insanlar inanmıyor diye üzüldüğü yegane hadisin(sözün) Kuran olduğunu anlıyoruz. Peygamber Kuran dışında bir hadise kimseyi davet etmemiştir. Hiç kimsenin kendi hadislerini yazmasını da söylememiştir. Eğer Peygamber’in kendi hadisleri de dinin kaynağı olsaydı Peygamber’imiz onları da yazdırırdı, insanlar o hadislere inanmadığı için de kendisini eritircesine üzülürdü. Peygamberimiz’in uğrunda mücadele verdiği tek hadis Kuran’dır. Kuran’ın hadis kelimesiyle belirtip uymamızı istediği tek hadis de Kuran’dır. Kuran kendisi dışında uymamız gereken hiçbir hadise işaret etmez. Eğer Peygamber’in hadisleri(sözleri) de Kuran dışında dinin bir kaynağı olsalardı, Kuran bunu bir çok ayetle belirtirdi. Bu konuda tek bir ayet olmaması ve hadis kelimesinin Kuran’da gösterdiğimiz şekliyle kullanımı, günümüzdeki hadis kavramının sonradan uydurulduğunun açık bir delilidir.

    İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir ki, onları sana gerçek olarak okuyoruz. Hal böyleyken Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi hadise inanıyorlar?

    45- Casiye Suresi 6

    Allah ayette böyle sormaktadır. Geleneksel İslam savunucuları, Sunni ve Şii mezheplerinin taklitçilerinin hareket tarzlarından çıkan cevap ise şöyledir: Buhari’ye, Müslim’e, Oniki İmamın hadislerine(sözlerine), Ebu Davud’a, İbni Mace’ye inanıyoruz.

    Kimin hadisi(sözü) Allah’tan daha doğru olabilir?

    4- Nisa Suresi 87

    Eğer doğru sözlüler iseler onun benzeri bir hadis getirsinler.

    52- Tur Suresi 34

    Kuran’ın bu izahına karşı Ebu Davud adlı meşhur hadis kitabında Peygamber’in kendisine, Kuran ve benzeri hadis verildiği söylenerek hadisler kurtarılmaya çalışılır. Oysa bu söz hadisleri kurtarmaya yetmez. Çünkü hadisler Kuran kadar değil, Kuran’ın hacminden kat kat fazladır. Üstelik bu gelenekçi zihniyeti ifade eden hadis, Kuran’ın benzeri bir hadis olamayacağını söyleyen yukarıdaki ayetle çelişmektedir.

    İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah yolundan bilgisizce saptırmak ve o yolu oyalanma aracı yapmak için hadis eğlencesi satın alırlar. İşte böylelerine rezil edici bir azap vardır.

    31- Lokman Suresi 6

    Aynı surenin 7. ayetinde, ayetler bu şahıslara okunduğunda yüz çevirdiklerini görüyoruz. Ne yazık ki sadece Kuran’a dayandırarak bir hükmü söylediğimizde, mezhep taassubu yüzünden ayetleri görmezlikten gelenler, bu ayetleri sadece musikisi için değil, anlamak için de okurlarsa açıklamaya çalıştıklarımızı daha iyi kavrayacaklardır. (26. Bölümdeki Recm konusu, Kuran’a rağmen hadisi Kuran’ın önüne geçirenlere iyi bir örnektir.)

    Kuran’da Peygamberimiz’le ilişkili olarak hadis kelimesi sadece iki defa ve aşağıdaki şekliyle kullanılmıştır:

    Ey inananlar yemeğe çağırılmadan Peygamber’in evlerine girmeyiniz… Yemeği yiyince dağılın, bir hadise dalmayın. Böyle davranmanız Peygamber’i rahatsız eder.

    33- Ahzab Suresi 53

    Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir hadis söylemişti. Derken o bunu haber verip, Allah da ona bunu açığa vurunca, o da bir kısmını açıklamış bir kısmından vazgeçmişti.

    66- Tahrim Suresi 3

    Görüldüğü gibi hadis kelimesi Peygamberimiz’le ilişkili olarak iki defa geçer. Oysa buradaki kullanımın Sunni ve Şii mezhepçi görüşle hiçbir alakası yoktur. Hadis kelimesini Hz. Muhammed Peygamberimiz’in sözleri olarak kullanan iki ayetin işareti, tartışmamız açısından çok önemlidir. Geleceği bilen Allah, hadis kelimesini Sunnilerin ve Şiilerin iddia ettikleri gibi dini öğretiler için değil, Peygamber’in kişisel sözleri için kullanır. Üstelik her iki yerde de hadis kelimesi olumsuz bir bağlamda kullanılır. Sünnet kelimesi ise Kuran’da tek geçerli sünnetin Sünnetullah (Allah’ın sünneti, Allah’ın adeti) olduğu şeklinde geçer. (16. Bölümde göreceğiz.) İslam’ın diğer kaynaklarından biri olarak gösterilen icma kelimesi ve türevlerinin Kuran’daki geçişi de sürekli olumsuzdur. Bu, Kuran’ın hadis ve sünnet kavramları gibi, icmayı da mucizevi bir şekilde mahkum ettiğini gösterir. (İcma kelimesi ve türevleri için bakınız 20- Taha 60, 70-Mearic 18, 104- Hümeze 2, 3-Ali İmran 173, 3-Ali İmran 157, 10-Yunus 58, 43-Zuhruf 32, 26-Şuara 38, 12-Yusuf 19, 10-Yunus 71, 20-Taha 64, 17-İsra 88, 22-Hac 73, 54-Kamer 45, 28-Kasas 78, 7-Araf 48, 26-Şuara 39, 26-Şuara 56, 54-Kamer 44)
    DOĞRU HADİSLERİ NE YAPACAĞIZ?
    Buraya kadar yazdıklarımızdan bu sorunun cevabı bellidir. Hadislerin içinde onbinlerce uydurma hadis olduğu kesindir. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilave hüküm getiren, mantıkla, aklın açık verileriyle çelişen hadislerin yalan olduğu kesindir. Dine ilave yapan hadisler, Kuran’ın detaylı, her şeyi açıklayan, hiçbir eksiği olmayan kitap olduğunu açıklayan ayetleriyle çeliştikleri için kesinlikle yalandırlar. Bunun dışında kalan hadisler, Kuran’a %100 uymaları şartıyla doğru olabilirler. Dikkat ederseniz doğru olabilirler diyoruz, kesinlikle doğrudur demiyoruz. Doğru hadisleri ne yapacağız sorusunun cevabı; “Hangi hadislerin doğru olduğunu bilemeyiz.” olacaktır. Yalan olan hadislerin bir kısmını yukarıdaki ölçülerden tanıyabiliriz. Ama bir hadisin kesinlikle doğru olduğuna hiçbir şekilde emin olamayız. Çünkü tanık olduğumuz yalan hadislerle, doğru olabilecek hadisler aynı kişilerce, aynı ölçülerle, aynı yıllarda toplanmıştır. Hicri 200’ü geçtikleri sırada Buhari, Müslim ve diğerleri gerçek hadisleri bulmaya çalıştılar ama beceremediler. Peki biz hicri 1400’de bunu nasıl yapabiliriz? Kuran’a tamamen uyan söz herhangi bir Müslüman’ın söylediği söz olup Peygamber’in sözüyle karıştırılmış olabilir. Dine iyilik yapacağım diye hadis uyduranlar olduğunu 5. bölümde göreceğiz. Bu hadisler dine sözde iyilik yapmak isteyenlerin uydurduğu hadisler olabilir. Hadis nakleden, hatta toplayanların “Nerede insanların işine yarayan güzel bir söz bulursak başına Peygamber dedi ki demekten korkmayın” dediği de vakidir. Bu oluşum ve ihtimaller bizim Kuran’a hiçbir ilave yapmayan, Kuran’la çelişmeyen hadislere de bakış açımızı oluşturur. Bu yüzden hem Kuran’a uyan, hem de hiçbir hüküm ifade etmeyen bir sözü bile Peygamber’e yalan söz isnadından çekinip hadis diye nakil etmemek gerekir. İllaki Peygamber’in bir sözüne uyacaksak bu, Peygamber’in elçilik vazifesi gereği Allah’ın kelamını insanlara iletirken, Kuran olarak ağzından çıkan söz (hadis) olmalıdır. Aslen Allah’ın sözü olan bu sözleri insanlar, Peygamber’in ağzından insan sözü hüviyetinde duymuşlardır. Elçinin(Peygamber’in) getirdiği bu mesaja uyarak hem Resul’e(elçiye), hem mesajın kendisine (Kuran’a), hem de aslen mesajı gönderen Allah’a uymuş oluruz.

  8. Selam Halit

    Sen cemaladdin-i afganinin,Reşit rızanın,Muhammed abduhun,Ahmet Emin’in vb gibilerinin giydiği çorap bile olamassın.O kişiler sayesinde islam alemi uykusundan uyanabilmiştir.Sizler bunu içinize sindiremiyorsunuz çünkü elinizdeki putlar bir bir kırıldı tarikatlarınız,mezhepleriniz güme gitti destekçileriniz azaldı kısacası tekeriniz top attı öyle bir top attıki ağzınızdan çıkan laflar ancak ve ancak iftira olabiliyor.

    Sürekli niyet okumalarla,insanları karalamakla,iftiralar atmakla elinize ne geçecek.İslam alemi asırlarca uyumuş birileri çıkıp bakın kaynaklarınızda çelişkiler var diyor ve bunu dini senden çok iyi biliyorlar belki niyetleri kötü olabilir oryantalistlerin ama onların sayesinde İslam alemi kendini sorgulayabilmiş ve bir çok dindışı uygulamaları ayıklayabilmiş ve halende hızlı bir şekilde bu çalışmalar devam ediyor.Sen yamalı bohçanı al senin olsun.

    Bize Allahın biricik kitabı yeter

  9. Selam toprakerdem.
    Çelişki içerisindesiniz dedim;ama birtürlü kabul etmiyorsunuz. Ben de sana hadislerin bilakis Peygamberimiz tarafından yazımına izin verildiğini ve bizzat yazdırıldığını senetleriyle zikredeyim yukarıda yazdıklarımı da baz alarak:

    Abdullah ibn.Amr(R.a) ifadesine göre,o,Resullullah’tan(s.a.s) duyduğu herşeyi yazardı.Kendisine “Sen,Allah Resullü’nün ağzında çıkan herşeyi yazıyorsun;halbuki o da bir beşerdir.Hoşnut olduğu zaman da olur.Öfkelendiği zaman da.”diyenler oldu.Abdullah bin Amr(R.a) bunun üzerine yazmayı bıraktı ve durumu Allah Resullü’ne bildirdi.Efendimiz elini mübarek ağzına götürerek:”Yaz,hayatım elinde olan(Allah)’a yemin ederim ki,burdan haktan başkası çıkmaz.”(Ebu Davut,ilim 3;Ahmed ibni Hanbel,el-müsned,2/162,192;Darimi,mukaddime 43)

    Kaynaklarda yine hadis yazımıyla ilgili olarak şunları görüyoruz.
    Bir adam Resullulah’ın(S.a.s) huzuruna gelerek:”Ya resullullah ağzınızdan çok şey duyuyoruz;ama bunları bir türlü ezberleyemiyoruz.Bu hayati sözleriniz çok defa kaçıp gidiyor…” Diyerek hıfzından şikayet etti.Bunun üzerine Efendimiz(s.a.s),ona;”Elinden yardım iste” yani yazarak hıfzına yardımcı ol buyurdular.(Tirmizi,ilim 12;Taberani,el-müsned-evsat 3/169)

    Rafi ibn Hadic Efendimiz’e(Sallalahü Aleyhi vesselem):”Ya Resullullah,sizden çok şey duyuyoruz,yazalım mı?” diye sordu.Allah Resullü(s.a.s) de ona şu cevabı verdi:”Yazın hiç mahzuru yok.”(Hatib El-Bağdadi,takyidü’l ilm,s.73 Ayrıca bkz:Ahmed ibn-i Hanbel,el-müsned 2/215;Heysemi,Mecmu’z Zevaid 1/151)

    Bunlardan ayrı olarak Efendimiz’in(s.a.s) kısas,diyet ve şeriata dair yazdırdığı bazı hükümleri,Yemen’de Amr ibn-i Hazm’a gönderdiğini ve ayrıca Vail b.Huce’e ahidname yazdığını okuyoruz.(Darimi,diyat,1,3,11,12;İbn-i Hacer El-Askalani,El-isabe,6/228,İbn-i Hişam,Es-Sira’tün Nebeviyye 5/294)

    Halife Ömer b.Abdülaziz’in teşvikiyle Amr.bin.Hazm’ın hadislerin kaybolmaması için topladığını yine kaynaklarda görüyoruz.

    Yine Mekke’nin fethinde Efendimiz(s.a.s) bir münasebetle hutbe irad buyururken,Yemen’li Ebu Şah isimli bir zat ayağa kalkarak:”Ya Resullullah,bunlar benim için yazınız.” der.Efendimiz(s.a.s) de:”Ebu Şah için yazınız.” buyururlar.(Buhari,ilim,39,lukata 7;Tirmizi,ilim,12;Ebu Davut,menasik 89;diyat 4)

    DÖRT HALİFE HADİS YAZDI MI?

    Hz.Ali(R.anh),içinde yaraların diyeti,Medine’nin hürmeti,kafirin karşısında mü’min’in öldürüleyeceği ve daha başka hususlara ilişkin hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanına taşırdı.(Buhari,ilim,39;cihad,171;diyat,24,31;Tirmizi,diyat,16)

    Hz.Ömer(r.anh) kılıcının bir yanında içinde sevaim,yani kırda yaşayan hayvanların zekatıyla ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı.(Ebu Davut,zekat,5;Tirmizi,zekat,4)

    Hz.Ebubekir(r.anh)’in 500’e yakın hadisi kaydettiğini yine kaynaklarda görmekteyiz.(Hatib El-Bağdadi,Takyidü’l ilm)

    Dört halifenin hadis yazımına karşı dikkatli davranmaları şüphesiz,bu işin kolay bir iş olmadığını ve hergelip gidenin hadis yazmasını engellemek içindi zira işin içine fırsatı kollayan zındıklar da dahil olabilir diye.Nitekim aynı Hz.Ömer’in oğlu Abdullah ibn.Ömer binden fazla hadis rivayet eden(Müskirün) sahabiler arasındaydı.Eğer biz Hz.Ömer’in hadis yazımını yasakladığını kabul edersek,niçin koca halifenin oğlunu engelleyemediği sorusu akla gelmez mi.İbn-i Ömer hadis naklettiği için müsteşriklere göre yahudi olp ta sonra müslüman olan Tabiin’in alimlerinden Ka’bül Ahbar’ın öğrencisiymiş(!).Vay be.Çocuklar bile bu iddiaya inanmaz.Biz böyle iddia edenlere sahabeleri ve hadisleri hedef alan mason diyoruz.Dinleri hedef alanlar ayrıdır.

    Peygamber Efendimiz’in(s.a.s) amcasının oğlu İbn-i Abbas(r.anh) binden fazla hadis rivayet eden sahabiler arasındaydı.Şimdi Peygamber Efendimiz’in çok sevdiği ve duasına mazhar olduğu bu büyük sahabiyi tenkit mi edeceksiniz.Nitekim Hz.Aişe(R.anhüma) validemiz mü’minlerin annesi(ayetlerde Peygamberimizin eşleri mü’minlerin anneleri olduğu geçiyor) binden fazla hadis nakletti diye bu sitelerde yazı yazan biri tarafından eleştirilmedi mi.(İsterseniz isim bile vereyim).Böyle bir eleştiri Kur’anın ruhuna da zıt düşmez mi.

    Toprak Erdem bir de diyorsun Kur’an’dan sonra hangi hadise iman ediyor.Bu taktiği birçok mezhepsiz kullanıyor.Neymiş efendim
    Söz=Hadis imiş.Dolayısıyla söz yerine hadis alabiliyormuşuz.Ve dolayısıyla bunu;
    “Kur’an’dan sonra hangi söze inanacaklar” bu v.b ayetlerde bir eşitlik gibi yerine yazabiliyormuşuz.Şimde ben aynı eşitliği;

    “Demek sen, bu söze inanmazlarsa,arkalarında üzülerek adete kendini tüketeceksin.”(Kehf 6)
    “Allah bu sözlerin en güzelini bir kitap halinde indirdi”(Zümer 23)
    “Şimdi siz gaflet içinde eğlenerek bu söze mi şaşırıyorsunuz,gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz.”(necm 59,60,61)

    Ayetlerinde yerine yazarsam size göre ayetler bambaşka bir anlama bürünmez mi.Hani size göre;

    “”*Söz=Hadis=Yanlış Söz*”” İDİ.Siz böyle yaparak -haşa yüzbin kere haşa-Yüce Allah’ı yalancı konuma getirmiyor musunuz.Ha deseniz ki bellirli ayetler için böyle yapıyoruz.O zaman derim ki siz sahtekarsınız.

    (YUNUS EMRE GÜNDOĞDU rumuzlu arkadaş! bu yazı özellikle sana.Hani sen “Peygamberin her sözünü vahiy kabul etmek dini güçleştirir”(miş) başlığında bu sahtekarlığı yapmıştın ya.Aklını başına topla.)

  10. Selam Halit

    Ne sahtekarlığı yapmışım daha açık yazar mısın? Asıl sahtekarlığı yapmaya, Arapça bilmeyenleri kandırmaya çalışan sendin, önlemiş olduk.

    Kur’an’da “hadis” kelimesi genelde hep olusuz olarak kullanılmıştır. Yani daha açık söylemek gerekirse ayetlere bakıldığında Kur’an dışındaki bütün hadislerin şüpheli, uydurma, yalan, yanlış söz olduğu Kur’an’ın ise uydurulacak bir hadis olmadığı vurgulanmıştır. Yani inanılacak bir hadis/söz var ise o sadece Allah’ın hadisidir. Çünkü Allah’tan daha sadık/doğru sözlü kim olabilir?

    Bu arada Yunus Emre Gündoğdu gerçek ismimdir, rumuzum değil !!!

  11. Selam Halit

    Ben aynı kaynaklara dayanarak sizler gibi düşünenlerin çıkmazlarını anlatmaya çalışıyoum.Aynı kaynaklarda hem yazımına izin var hem izin yok bu çelişki değilde nedir?!!

    Eğer Hadisler önemli olmuş olsa idi peygamber Kur’ana gösterdiği hassasiyeti kendi sözleri içinde gayet rahat bir şekilde yaptırırdır.Ama yaptırmadı,yaptırmazdıda.Peygamberin tek amacı Vahyin önderliğinde insanların ıslahıydı ve bunu yeterli görüyordu.Aynı hassasiyeti 4 halife dönemindede malum kişiler yaptı.

    Hadisler dinin kaynağı olamaz.Çünkü kendi aralarında çelişkiler var ve özellikle fereç hüdür adlı kişi kütübü sittenin eleştirisi adlı eserine bakarsanız hadislerdeki tutarsızları görürsünüz.Sadece oda değil piyasa içerisinde buna benzer çalışmalar mevcuttur.
    Arkadaşım sen Hadis ve onun devamı düşünceleri kur’anın önüne geçiriyorsun öyle anlamaya çalışıyorsun.Kur’anı yeterli görmüyorsan seninle neyin tartışmasını yapacağım.

    İkide birde farklı rumuzlarla karşımıza gelip farklı usluplarla aklınız sıra bizi küçümsemeye çalışıyorsunuz.Size Allah’ın biricik kitabı yetmiyor bizlere yetiyor ve bizler mezhepsiz kişileriz ve bununla iftihar ediyoruz.

    Bakış açınız yamuk olduğundan yazılarınızın her tarafında yamukluklar mevcuttur.Vermiş olduğun ayetler bizim söylediğimizi doğruluyor.Dahası var Kur’an kendi dışındaki hadislere taviz vermiyor.
    Mesele bu kadar basit her ne kadar anlamak istemiyorsanızda.

  12. Selam Toprakerdem
    Size en baş tarafta açıklamıştım:
    İlk dönemlerde hadis yazılamamanın sebebi bellidir.O zaman Kur’an yeni nüzul oluyordu.Millet ayetlerle hadisleri karıştırabilirdi,okuma yazma oranı ilk dönem düşüktü ve bu nedenle vahiy katipleri az sayıdaydı,ayetleri kaydedebilecek yeterli materyalın olmayışı gibi sepeplerle ilk dönem yasaklanmıştı.

    Bu gibi engeller ortadan kalkınca yani;millet dinini öğrenmek için okuma yazmayı öğrenince,vahiy katipleri artınca,ayet nedir hadis nedir ayan beyan belli olunca hadis yazılmasına izin verildi.

    Kardeşim bir de Oryantalistleri adeta övmüşsün.ABDUH,CEMALEDDİN,REŞİT RIZA VESİKALI MASONDURLAR.ilgili localarda kayıtları bile vardı.
    Gerçi islam alemi hakkında düşüncelerinizi de baz alarak bunları öveceğinizi ummuyordum.

  13. Selam hüdaya tabi olanlara olsun

    Hz.Muhammed in Allah tarafından indirildiği islam a göre mi inanıyoruz !

    Caferi sadık ın Şiiliğine göre mi inanıyoruz !

    Caferi sadık ın öğrencisi Ebu hanefi mezhebine göre mi inanıyoruz

    Ebu hanefinin öğrencisi İmam Şafii ye göre mi inanıyoruz

    Şafii mezhebi mi daha doğru Hanbeli mezhebimi

    Bin ladin in mezhebi Vahabilik mi daha doğru

    Alevilik mi daha doğru !

    Malikilikmi daha doğru !

    ya da Tarikatlar ! Bektaşi,Nakşibendi,Azmendi,Nurcu,Gülenci …?!

    mezhepler kişilere göre çıkmıştır !

    düşünsenize hak mezhep sayılan hanefi ve şafiilikte bir basit konu hakkında 2 yorum var !

    hanefi lere göre denizden balık yenmeli , şafiilere göre ise herşey yenebilir !

    neye göre hanefi ve şafii bu 2 yargıya varmış ! kafalarına göre tabiki !

    Şafiiler tilki eti yiyor , hanefiler yemiyor neye göre bu kararlar peygamber mi demiş !

    hayır kafalarına göre tabikide !

  14. selam…

    İNANANLARIN NEDEN TEK BAŞINA KUR’AN’I İZLEMELERİ GEREKTİĞİNE DAİR 12 SEBEP”

    1- Kuran ,bütün müslümanlara yanlızca Kuran’ı takip etmeleri gerektiğini emreder:

    ” Bunlar sana gelen ve bizim gerçek olarak sana açıkladığımız ALLAH’ın vahiyleridir.Onlar ALLAH ve vahyi dışında başka hangi HADİS’e inanıyorlar? (45: 6)

    “O sana tüm detaylarıyla bu kitabı vahyediyorken (de ki ) ,hüküm koyucu olarak ALLAH’tan başkası mı arayacağım? (6:114)

    2- Kur’an, tek “Sünnetin” ALLAH’ın Sünneti” olduğunu onaylar.Kur’an’nın hiçbir yerinde “Muhammed’in Sünnetine” değinilmez.

    “Bu ALLAH’ın öncekilere de tatbik ettiği Sünneti’dir.ALLAH’ın Sünnetinde bir değişiklik bulamazsın” (33:62..35:43 …48:23)

    3-Kuran Muhammed’in yegane görevinin Yüce ALLAH’ın mesajını iletmek ,başka hiçbir öğreti de bulunmamak olduğunu söyler:

    “Elçiye düşen ancak ALLAH’ın mesajını iletmektir.( 5:99, 5:92) (16:35….16:82……24:54…….29:18……..42:4 8……..64:12) 4- Yüce ALLAH, inananlara peygambere itaati emreder,fakat yine RABBİMİZ , Peygambere itaatin de ancak ,onun vasıtasıyla bildirilrniş mesaja itaat olduğunu -başka hiçbir şeye değil- açıklar.Peygambere itaatin manası ,onun itaat edilecek ayrıca bir de Sünneti olduğu”değildir.

    Yüce ALLAH’ın peygambere itaatı, onun vasıtasıyla verilen mesaja (Kur’an) itaata bağlandığı, şu ayet ile ispat edilir:

    ” ALLAH’a itaat edin ve Elçisine itaat edin.Eğer yüz çevirirseniz elçinin görevi sadece (Kur’an’ı) tebliğdir.” 64:12

    Peygambere itaat ile Kur’an’ın tebliğinin nasıl aynı ayet içinde ilişkilendirildiğine lütfen dikkat edin.!

    5- Kur’an’ın hiçbir yerinde ” ALLAH’a ve Muhammed’e itaat edin veya İsa’ya yada Musa’ya itaat edin “ sözüne rastlayamazsınız….Bu gibi durumlarda daima “Resul”(mesajcı/elçi) tabiri vardır.Bu da,itaat edilecek olanın Yüce ALLAH’ın mesajı olduğunu ve hiçbir mesajcının kişisel sözü olmadığını vurgulamak içindir.

    6- Kur’an’da ayrıca, Muhammed’e başka hiçbir şey öğretmemesi,aksi takdir de Alemlerin RABBI tarafından ağır bir cezaya çarptırılabileceği ikazı yapıldığını görüyoruz :

    ” Bu (Kuran ) Alemlerin RABBI’ndan gelen bir vahiydir.Eğer o, (Muhammed) başka her herhangi bir şey öğretmeye kalkışsaydı onu sağ elimizle yakalar ve onun şah damarını keserdik,hiç biriniz de ona yardım edemezdiniz.” 69:43-47

    7- Muhammed Peygamber’e aldığı yeğane vahyin “Kur’an” olduğuna dair yemin ettirilmiştir.Aşağıdaki ayet, “hadis-i kutsi” olarak rivayet edilen herşeyin, “ALLAH’ın Elçisinin söylemekten masum olduğu”yalanlardan başka bir şey olmadığının ispatıdır:

    “(Ey Muhammed ) de ki: Nedir en büyük şehadet? De ki:Benimle sizin aranızda ALLAH şahittir ve bana bu Kur’an vahyolmuştur ki, sizi ve ulaştığı herkesi ikaz edeyim.” 6:19

    Eğer Hadis-i Kutsi iddia edildiği gibi, gerçekten Yüce ALLAH’ın Muhammed’e “ayrıca” sözü olsaydı ,ayette “buna dair de bir şahitlik olması” gerekmezmiydi???

    Kur’an’ın hiçbir yerinde Muhammed’in Yüce ALLAH’tan Kur’an dışında bir şey aldığına dair delil yoktur.

    8- Muhammed peygamber inananlara kendisinden hadis yazmamamalarına dair emir vermiştir,bu emri Muslim’de ve diğer bazı hadis kitaplarında görmek mümkündür;

    “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın.Her kim yazdıysa da imha etsin.”(Ahmed 1.bölüm. syf:171… ayrıca Muslim.)

    9- Peygamberin vefatından sonra ki ilk 150 ila 200 yıllık dönem boyunca onun bu emrine uygun olarak hadis yazımı yasaktı. Bilinen geniş çaplı ilk hadis derleme işini yapan Buhari’dir.(Dikkate değer bir nokta şudur ki, Buhari’nin doğum tarihi hicretten 198 yıl sonradır….Bu dahi sizi düşündürmüyor mu ???) Eğer hadisleri takip etmek zorundaysak ,peygamberin vefatından 200 yıl sonra derlenmiş sözler ne kadar güvenilir olabilir?

    10- Yüce ALLAH Peygamberine, “bildirmiş olduğu vahyin doğruluğu konusunda korunmuş olduğunu,fakat kişisel söz ve davranışlarında hata yapabileceğini “söylemesini emretmiştir:

    ” De ki: Eğer hata yaparsam bu bendendir, ve eğer doğru yaparsam da bu Rabbimden almış olduğum vahiy sebebiyledir.” 34:50

    Kur’an’da yukarı da verilen ayetten başka , yapmış olduğu hatalar sebebiyle Peygamberin Yüce ALLAH tarafından “ikaz edildiği” 6 başka olaya rağmen , onu putlaştıranlar, “yanılmaz” olduğunu iddia etmektedirler.!!! Bu diğer 6 olayın bulunduğu ayetler (8:67-68….9:43….9:113-114…..33:37….66:1 80:1-11 )

    11- Kur’an- Kerim’de her peygamberin, insanları kandırmak için süslü sözler uydurup Peygamberlerin üzerine atan “insan ve cinlerden düşmanları olduğunu “belirtilir:

    ” Biz her peygamberin düşmanı olan insan ve cin şeytanların ,süslü sözler uydurmalarına ve kandırmak için biribirlerine bunları ilham etmelere izin verdik.” (6:112 ) Yüce ALLAH “sadece inanmayanların” bu sözlere kulak vereceklerini belirtir.( Bak. 6: 113)

    12- Son olarak,bize aşağıdaki sebeplerden dolayı gerçek inananlar için Kur’an’ın mutlak manada yeterli olacağı söylenmiştir:

    A- Kur’an ” tam” olduğu için için ek’e gereksinimi yoktur.

    ” Rabbinin sözleri gerçeklik ve adaletle tam’dır.” 6:115

    B- Kur’an anlaşılması zor bir kitap değildir.Bu sebeple bir ek’e de ihtiyaç duymaz:

    ” Elif,Lam ,Ra.Bunlar “apaçık” bir kitabın ayetleridir.” 12:1

    C- Kur’an mükemmel olduğu ve içinde çelişki de barındırmadığı için, onu düzeltici /tashih edici bir başka kitaba da ihtiyacı yoktur.:

    “Elif,lam,ra.Bu, ayetleri delillerle mükemmelleştirilmiş bir kitaptır.” 11:1

    D- Kur’an “gerekli tüm detayları “ihtiva ettiği için ,adım adım açıklayıcı bir rehbere de ihtiyacı yoktur.:

    ” Sana tüm detaylarıyla bu kitabı vahyettiği halde (de ki) hüküm koyucu olarak Yüce ALLAH’tan başkasını mı arayayım?” 6:114

    Tüm bu sebeplerden ötürü, Müslümanlar yalnızca Kur’an’ı, bir bütün olarak Kur’an’ı, -sadece Kur’an’ı izlemelidirler.
    Casiye-6,En’am-114,Ahzab-62,Fatır-43,Fetih-23,Maide-92,99,Nahl-35,82,Nur-54,Ankebut-18,Şura-48,Teğabun-12,Hakka-43,47,En’am-19,Sebe-50,Enfal-67,68,Tevbe-43,113,114,Ahzab-37,Tahrim-1,Abese-1,11,En’am-112,113,114,115,Yusuf-1,Hud-1,….Kaynak:Kur’an-ı Kerim.

  15. Selam Toprakerdem
    Şiiler,Hz.Ali(r.anh) hilafeti sırasında,müslümanlar arasına ayrılığı oluşturmak amacıyla,o zaman yahudi Abdullah b.Sebe tarafından oluşturulan ve siyasi kimliklerini gizleyerek bu kimlik altında günümüze kadar süre gelen ve birçok kola ayrılan siyasi bir mezheptir.
    İmam-ı Azam Ebu Hanife(r.a)’nin hocası Cafer-i Sadık,bir kere şii değil bu bir.Öyle olsaydı,Hanefi Mezhebi bir kısım sahabilere güvenmezdi onlara şiiler gibi kin bile beslerdi bu iki.Halbuki,İmam-ı Azam’a göre bütün sahabilerin sözü(Kur’an’da sahabiler övülüyor,doğru insanların ta kendileri olduğu bildiriliyor) ,hal ve hareketleri dinde senettir bu üç.
    İmam-ı Şaf’i bir kere İmam-ı Azam’ın öğrencisi değil.Bu büyük insanın doğumu İmam-ı Azam’ın vefat yıllarına rastlar.Öğrencisi olsa bile zerre kadar birşey değişmez.
    İmam-ı Azam’ın İCTİHAD derecesine erişmiş talebelerinden,iki üç tanesinin Kur’an ve Sünnet’ten çıkardığı hükümler Hanefi Mezhebi’inde senettir.Hocaları İmam-ı Azam(Rahmetullahi aleyh),bu talebelerini hüküm vermede engelleyebilirdi;demek dinde içtihad edecek dereceye ulaşan biri Mezhep imamından bir yönüyle ayrılabilir.

    Bu nedenlerle mezhep imamları birbirlerinin içtihadlarına karşı çıkmamış,birbirlerini din kardeşini bilmişler.Bu dört hak mezhepten hangisine uyulursa uyanı Allah’a ve Peygambere ulaştıracağını kesin senetlerle ispatlamışlardır. Aralarındaki fark sadece ibadetlerdeki bazı ayrılıklar sebebiyledir.

    Doğru ve milyonlarca insanın kati tespitlerine göre hak mezhepler:
    Hanefi,Maliki,Hanbeli,Şaf’i Mezhepleridir.
    Hanif dostlarınız işi sapıtarak “çoğunluğa uyarsan seni aldatırlar” ayetini senet gösterirler.Bu,mezheplere uymamak için söylenmişse kesin bir taasupluktur.Mesela siz dostlarınız Hindistan’a gitseler orada azınlıkta olan Budist’lere uymaları lazım olur bu meale göre.

    Sizler gibi inanılması gerekli itikadi konularda hiç ayrılmamışlar.Hanif dostlardan kimisine göre cinler aslında bir grup insanmış,kabir azabı yokmuş,….Bu sadece 3-5 kişinin bu kadar ayrılığıdır.Bunu dallanmalara ayrıldığını düşünsek o zaman ortada ne din kalır,ne de iman.Allah’tan cennet ve cehennemi yere indirmemişler yoksa bu tam bir felaket olurdu.

    Demek Mezhep imamları kafalarına göre hüküm veriyorlarmış.Vay be.Gene kaynak olarak saydığım oryantalistlere bakmış belli ki.Mezhepleri kabul etmeyen Mevdudi bile sizin sapkın görüşlerinize katılmıyor.

    Peki sizin Kur’an’a sahip çıkma ismi altında,Kur’an üzerinde felsefe yapmaktan başka birşey değildir.Hiçbirinin görüşü diğerini tutmuyor.Bu,böyle kısırdöngü şeklinde hep devam eder. Felsefe okuyanlar daha iyi bilir.

  16. Merhaba

    HADİS VE SÜNNET DİNSEL KAYNAK MIDIR?

    Klasik islam hukuk anlayışına göre, bütün müslümanlar Kur’an dışında birinci dini kaynak olarak peygamberin “hadis ve sünnetini” kabul etmek zorundadır. Bununla birlikte bu anlayışın temelinin, Muhammed peygamberin vefatından iki yüzyıl sonra meşhur İmam Şafi (ölüm tarihi:h.204/820) tarafından atıldığının farkında olan, ancak çok az kişi vardır.
    Ortodoks sünni anlayışının “Sahih altı hadis kitabı”olarak kabul ettikleri Kütüb-ü Sitte’nin de,Buhari (ölm.256/870) Müslim (ölm.261/875) Ebu Davud (ölm.275/888) Tirmizi (ölm.279/892) İbni Mace (ölm.273/886) ve El Nesai (ölm.303/915) tarafından, Peygamberin vefatından 220 ile 270 yıl sonra , 2.hicri yy.ın sonları ve 3.hicri yy.ın başlarına kadar geçen süre içinde yazımı,yine İmam Şafi’nin bu görüşlerini yaymasından sonraya rastlar. Daha küçük bir azınlık olan Şii’lerin de kendi hadis derlemeleri vardır ve daha ziyade Ali’nin sözleriden oluşan bu derlemeler, 3. ve 4. hicri yy.da El Kulaini (ölm.328) İbni Babuweyh ölm.381) Cafer Muhammed El Tusi (ölm.411) ve El Murtaza (ölm.436) tarafından yazılmıştır.
    Hadis ve sünnet bu şekilde, Şafi’ni görüşü ve din bilginlerinin icmasıyla dinin doğuşunda ancak uzun bir süre sonra Kur’an’ı açıklayıcı ve tamamlayıcı bir kaynak olarak müslümanlar tarafından kabul edilmeye başlandı.Bu esnada Kur’anın kendi başına anlaşılamayacağı ,bu sebeple de “tam” olmadığına dair görüşler de benimsenmiş oldu.Şiiler, sünnilerin geliştirdiği bahse konu hukuksal anlayışlarını bütünüyle benimsemeseler de, “Kur’an’ın yanında hadis ve sünnetin de dinsel bir kaynak olduğunu” doktirinini aynen kabul ettiler.
    *** İslam toplumunda “hadis ehli” yada “gelenekçiler” tabir edilen kesimin ortaya çıkışı , ikinci İslami yüzyıl başına, yada diğer bir deyişle peygamberin vefatından yüzyılı aşkın bir zaman geçinceye değin belirgin hale gelmemiştir. Peygamber ile, onun bazı uygulamalarını anlatan ilk “resmi”eserin (İmam Malik’in El Muvatta’sı/ ölm.h. 17 9) ortaya çıkışı arasında “büyük bir boşluk” vardır. Peygamberin yakın arkadaşı olan ilk dört halifeden bize intikal eden herhangi bir derleme olmadığı gibi, onların bu tarz bilgiye dayanan fazlaca bir uygulama yapmadıkları tarihsel olarak da bilinmektedir.
    Herşeye rağmen gelenekçiler, “peygamberin hadis ve sünnetinin başlangıçtan beri inananlar üzerine bir yükümlülük teşkil ettiği” fikrini kabul ettirmeyi başarmışlardır. Onlar bu otoritenin yine Kur’an’dan kaynaklandığını da iddia etmektedirler.Aksi takdir de zaten böyle bir iddia da başarılı olmazlardı ve Kur’an otoritesi olmaksızın, hadisler otomatik olarak reddedilirdi. Şimdi görülecektir ki,bu iddia yanlıştır. Onların bu konuda dayandıkları “dört temel argüman” olduğunu görüyoruz : 1- “Hadisler de ilahi vahiy iledir.” 2- ALLAH’ın peygambere itaati emreden emrinin manası ,hadislere de itaat etmektir.” 3- Peygamber Kur’an’ı yorumlayan ve ne şekilde anlaşılması gerektiğini gösteren kişidir.” 4-”Peygamber inananlar için bir örnektir ve bu sebeple onun sünnetine uymak da bir yükümlülüktür”.
    *** Birinci iddia: “Hadis ve Sünnet de vahiy iledir.”
    Onların bu iddialarını desteklemek için kullandıkları Kur’an ayeti şudur:
    “Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin.” 2:129 2. “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı. 3. O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.4. O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. “(53.sure)
    Klasik hukuksal anlayışı ilk kez ortaya koyan meşhur hukukçu İmam Şafi, yukarıdaki ayettte ve benzer başka ayetlerde geçen “hikmet” kelimesinin ,”sünnet”yada “hadis”olduğunu iddia etmiştir. Ana eseri olan “Risale”‘de buna değinmektedir; “…Bu şekilde ALLAH, “kitaptan” ki o Kur’an’dır ve “hikmet”ten bahsetmektedir.Kur’an’ı çok iyi bilen ve aynı fikirde olduğum bazı kişilerin, buradaki “hikmet”in peygamberin sünneti olduğunu söylediğini duydum.Bu da ALLAH’ın sözü ile aynıdır, fakat en doğrusunu ALLAH bilir.Çünkü burada “Kur’an” ve peşisıra “hikmet’ten bahsedilmektedir;Daha sonra da ALLAH’ın insanlara kitabı ve hikmeti öğreterek yapmış olduğu iyiliğe değinilmektedir.işte bu sebeple “hikmetin”, peygamberin sünneti dışında bir şeyi işaret etmesi mümkün değildir”.
    Şafi’nin “hikmet”kelimesini peygamberin sünneti şeklindeki yorumlaması, meseleyi halletmekten ziyade başka soru işaretlerini akla getirmekte. Acaba Şafi bu yorumunda haklı mıdır? Onun bu yorumu için başka bir Kur’ansal bir dayanak daha ortaya koymadığı da açıktır.Bunun yerine o, sadece aynı fikirde olduğu bazı “uzman”ların görüşünü aktarmaktadır.Kimdir bu “uzmanlar” ve onların delilleri nedir,Şafi bu konularda bizi yine aydınlatmamakta. Mantık bilimine göre herhangi bir kişi tarafından ortaya konan herhangi bir görüşü sorgulayabiliriz ,ama kesin olan bir şeyi değil. Yukarıda verilen alıntıda Şafi, olasılık ifade eden bir durumdan kesinlik ifade eden bir sonuca,yeterli delil’leri ortaya koymadan atlayıvermiştir. Bu ise bilimsel bir yaklaşım olarak kabul edilemez.
    *** ALLAH, Kur’an’ı açıklayacak olanın kendisi olduğunu ifade etmektedir.Bu da Kur’an’ın kendi kendini açıkladığı anlamına gelir.Bu ipucundan haraketle “hikmet” kelimesini ele alırsak yirmi ayrı yerde geçen “hikmet” kelimesinin, “Kur’an öğretisi” yada “elçi ve nebilere verilen genel bilgelik” anlamı taşıdığı ortaya çıkmaktadır.”Bu sana Rabbinin vahyettiği hikmetten bir kısımdır” ayeti ile hikmet kavramı, 22 ile 38.ayet arasında anlatılan, putlara tapmamak, dürüst ve iyliksever olmak gibi değerlere bağlanmaktadır. Başka bir kullanım da;
    Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?”demişti. Onlar: “Kabul ettik” dediler. (Allah da) dedi ki: “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım”.( 3:81)
    ayetinde geçen “hikmettir”. Burada tüm ilahi kitaplar ve onların içeriklerinden bahsedilmektedir.Yine başka bir ayette de Lokman’a verilen hikmette değinilmektedir ki, buradaki anlamda da yine bilgeliktir.Yukarıda verilen Kur’ansal deliller ışığında iki sonuca varabiliriz; Birincisi, 2:129 ayetinde geçen ve Şafi tarafından hadis ve sünnet olarak yorumlanan “hikmet”, Kur’an daki ahlaki öğretilerdir.İkincisi de, genel olarak bu tip bir bilgeliğin tüm peygamberlere verilmiş olduğudur. Muhammed SvS ‘de bir peygamber ve idareci olarak bu bilgeliği kendi halkına aktarmıştır ve bir kısım hadisler de bunu hala görmek mümkündür.Diğer yandan bu ayetlerin bağlamından hiçbir şekilde Peygamber’in sözlerinin, Kur’an’ın yanında ayrıca bir dinsel kaynak olduğuna dair, Kur’ansal bir anlam çıkartılamaz.Bu noktada Kur’an’da geçen hadis ve sünnet kelimelerinin incelenmesiyle de ilginç bilgileri açığa çıkmaktadır : Kur’an’da geçen sünnet kelimesi ile, daima” İlahi kanunlardan oluşan sistem” ve “eskilerin halleri” kasdedilmiştir ve bu kelimenin hiç bir kullanımında , peygamberin hal ve hareketine değinilmez :
    “Bu, ALLAH’ın daima geçerli olan sünnetidir. ALLAH’ın sünnetinde bir değişiklik olmaz.”(48:23) “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını (sünnetini) size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (4:26)
    KUR’AN’DAKİ “HADİS”
    Muhammed Peygamber ALLAH’ın elçisidir ve son nebi’dir.Yine O, son mesaj olan Kur’an’ı getirmiştir. ALLAH inananlara kendi kitabının tam, mükemmel ve tüm detayları ihtiva eden olduğunu söylemektedir(bkz. 6:19, 38, 114, 12:111). Yine ALLAH, bize kendi sözlerinin asla tükenmeyeceğini ve istese bu Kur’an’dan daha fazlasını da verebileceğini hatırlatır(18:109, 31:27). Herşeyi bilen ALLAH, insanların Muhammed Peygamberin vefatından sonra yalanlar uydurup bunlara “hadis” adı vereceğini de bilmektedir. Bütün bunlara karşı O, Kur’an’da “hadis” kelimesini kullanmıştır. Gerçek inananlara, kabul edilmesi gereken yegane hadis’in “ALLAH’ın Hadisi (Kur’an) olduğunu söylemiştir.
    Hadis kelimesi, Kur’an’da pekçok kez geçer, 31 kez değişik formlarda ve 18 defa da aynen! Hadis kelimesinin olumlu anlamda kullanıldığı hiç bir durumda, bugün müslümanların Peygamberin sözü olarak inandığı mana kasdedilmemektedir. Kur’an’da geçen hadis kelimesi ile ilgili yapılacak kısa bir tarama, ALLAH’ın bizlerden isteğinin, kendi hadisi (sözü) olan Kur’an dışında başka hiçbir hadisi takip etmememiz olduğunu gösterecektir. Şimdi, Kur’an’ın “hadis” hakkında söylediklerine bir bakalım. İfadeler açıktır, ancak ALLAH’ın sözlerine karşı sağırlıkta ısrar edenler için, elbette ki bunları anlamak güç olacaktır :
    “Onlar göklerin ve yerin hükümranlığının kime ait olduğunu ve ALLAH’ın yarattığı herşeyi görmüyorlar mı? Ecellerinin onlara yakın olabileceği akıllarına da mı gelmiyor? Onlar bunun dışında başka hangi HADİS’e inanırlar? (7:185) “İnsanlar arasında diğerlerini ALLAH’ın yolundan saptırmak için hiçbir temeli olmayan “HADİS”‘e, boş yere bağlananlar var. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir(31:6). ALLAH, “HADİS”’in en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalbleri ALLAH’ın zikrine yumuşar.
    İşte bu (Kitap) ALLAH’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama ALLAH, kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz. Kıyâmet günü, yüzüyle o en kötü azâbdan korunmağa çalışan (ile güven içinde bulunan bir olur) mu? (O gün) Zâlimlere: “Kazandığınız(ın tadın)ı tadın!” denmiştir(39:23). İşte şunlar, ALLAH’ın âyetleridir, onları sana gerçek ile okuyoruz. ALLAH’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi HADİS’e inanacaklar? (45:6). Eğer samimiyseler, bırak onlardan bunun gibi bir HADİS üretsinler(52:34). Bu HADİS’i(Kur’an’ı) yalanlayanı bana bırak; onları bilmedikleri yerden derece derece (azâba) yaklaştıracağız(77:50). Onlar bun(a inanmadık)dan sonra hangi HADİS’e inanacaklar?(77:50). “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak.Öyle ki âhirete inanmayanların kalbleri, onların yaldızlı sözleri’ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler. ALLAH, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O Kur’an’ın, gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, hiç kuşkulananlardan olma! Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunan(insan)ların çoğuna uyarsan, seni ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (6:112-113).
    Yukarı da verilen ayette ALLAH, ısrarla, kitabının “tam” ve “açıklanmış” olarak indirildiğini söylüyor. ALLAH ile aynı düşünce de olmayan hadisçiler, uydurma bir takım sözlerle ALLAH’ın kitabını açıkladıklarını zannediyorlar. ALLAH ise, bu sözleri uyduranlara kasten izin verdiğini, bunların ancak “doğru zannettikleri şeylere uyan, aldatılmış kişiler” olduğunu vurguluyor. Aynı zamanda bu sözleri uyduran ve uyan kişilerin, “peygamber düşmanı” ve de “günahkar” olduklarını da ifade ediyor. ALLAH’ın hadisler hakkındaki bu sözlerine inanmamız gerekmez mi? Eğer inanmak istemiyorsanız, bir de şu iki ayeti inceleyin :
    “ALLAH’ın vahiyleri ile ikaz edildiği halde bunu gözardı edenden daha kötüsü kimdir? Biz şüphesiz ki, suçluları cezalandıracağız.”(32:22) “Onlardan birine ayetlerimiz okunduğunda o sanki duymamış gibi,kulakları sağır gibi,küstahlıkla arkasını döner.Ona acı bir azabı müjdele.”(31:7)
    İkinci iddia: “Peygambere itaat edin” demek ,”hadis’e uyun” demektir. Gelenekçiler tarafından öne sürülen bu ikinci argüman, onlar tarafından “hadis ve sünnete uyun” şeklinde yorumlanan ve ALLAH’ın “peygambere itaati emreden” ayetine dayanmaktadır.Şafi, El risale isimli kitabında kendi görüşünün temelini oluşturan bu argumanı yorulmadan, defalarca tekrar etmektedir : …”Fakat,onun tarafından her neye karar verilirse ona itaat etmemiz ,ALLAH tarafından kendisine itaat ile eşitlenmiştir ki, bu da onun sünnetidir. Ona itaatsizliğimiz de ALLAH’a itaatsizliğimiz olarak kabul edilecek ve bağışlanmayacaktır….” ..Açıkça görülmektedir ki yukarıdaki ayet ve benzer ayetlerden anlaşılan, Peygambere itaat ile ALLAH’a itaatin aynı olduğudur, çünkü peygamber kendi başına hareket eden bir eleman değildir. Bir elçi olarak o, mesajı getiren kişidir ve ona itaat ile ALLAH’a itaat eş manalıdır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi :
    “Elçinin yegane görevi mesajı iletmektir” Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, Kur’an burada “elçi” kelimesini kullanmaktadır, Muhammed değil! O sebeple itaat edilecek olan da, ancak onun getirdiği mesaj olmaktadır.Kısacası ALLAH ve elçisi bu bağlamda tek bir bütünü oluşturmaktadır ve ayrı düşünülemez. Kur’an’ın kendi kendini açıkladığını ise daha önce belirtmiştik. Şimdi başka ayetlerden de görülmektedir ki, ALLAH ve elçisine itaat dahi, sonuçta ALLAH’a itaat ile alakalıdır ve hatta aynı anlamlıdır. Örneğin :
    De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz müslümanlarız”. (3:64)
    Bu şekilde, elçiye itaatin onun hadislerine itaat olduğu manası, kategorik olarak anlamsız hale gelmektedir. 3.İddia:”Hadisler Kur’an’ı açıklıyor.” Gelenekçiler; Muhammed peygamberin Kur’an’ı açıkladığını ve bu açıklamanın da hadisler yoluyla geldiğini söylemektedirler. Onlara göre hadisler olmasa ALLAH’ın Kur’an’daki emirlerini anlayamayız ve uygulayamayız. Gelenekçilerin bu iddialarına destek olarak ileri sürdükleri ayet de şudur :
    Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler(16:44). (Ey Resulüm!) Biz, sana bu kitabı (Kur’ânı) sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik(16:64).
    Bu ayetlerin yorumunu yapan, bir yazar; peygamberin Kur’an’da genel hatları ile bildirilen meselelerin detaylarını açıkladığını, mesela namaz vakitleri, namazların rekat sayıları ve zekat yüzdesi gibi konuların onun tarafından açığa kavuşturulduğunu söylemektedir.Kur’an’ın yorumlanması ve açıklanması meselesi ile ilgili Kur’ansal beyanlar ve tarihsel deliller göstermektedir ki, ne Muhammed peygambere, ne de bir başkasına, bu tarz bir bilgi bir kerede ve tamamen verilmemiştir. Zaten Kur’an, herşeyi bilen sonsuz ilim sahibi ALLAH’ın kitabı olarak tam olarak anlaşılamaz. Ancak, uzun ve rasyonel bir düşünsel süreç içinde peyderpey anlaşılabilir. Kur’an’ın yorumlanmaya çalışıldığı uzunca bir dönem buna şahittir. Ayrıca, müteşabih kabul edilen bazı Kur’an ayetleri ile ilgili aşağıdaki beyan da bu gerçeğe işaret eder :
    “Onun gerçek yorumunu ALLAH’dan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başkası bilemez.” Bu ayet sadece müteşabih ayetlerle ilgili iken, ALLAH açıkça ifade eder ki Kur’an’ı öğreten ve açıklayan da kendisidir. Bunun anlamı, hem Kur’an’ın kendi kendini açıkladığı, hem de ALLAH’ın insanoğluna belli zamanlarda belli anlayışı vererek bu konuda yardımcı olduğudur.Son dört yüzyıl içinde yapılan bilimsel keşifler, ondört asır önce indirilen Kur’an’ın bazı ayetlerinin anlamını daha yeni anlamamızı sağlamıştır.
    İBADETİN ŞEKLİ
    Gelenekçiler;”eğer hadisler olmasaydı nasıl ibadet ederdik” diye ısrarla sormaktadırlar.Bu da onların Muhammed öncesi arab tarihini dikkatli bir şekilde tetkik etmediklerini göstermektedir.Kur’an İslam dinini bütün ibadetlerinin orjinal olarak İbrahim peygambere verildiğini ifade eder.İbrahim’den sonra gelen tüm gerçek inananlar ve peygamberler de bu ibadetleri yerine getirmişlerdir.Yine bu konuda Kur’an, içlerinde araplarında olduğu daha sonraki nesillerin, zamanla bu ibadetleri terkettiklerini de söylemekte.
    Ayrıca yine dikkat edilmelidir ki vahiy sırasına göre 3. olan Müzemmil suresinde dahi, salât(namaz) ve zekat emredilmiştir. Bu da onların bu ibadetlere hiçte yabancı olmadıklarına delildir. Peygamberin biyografisini yazan İbni ishak gibi erken dönem tarih yazarlarının eserlerinde de, bu durumu doğrulayacak deliller görülebilmektedir.Tüm bunlar da isbat etmektedir ki, namaz ibadeti hiç de gelenekçilerin iddia ettikleri gibi “Mirac” olayı sırasında ilk kez Muhammed’e verilmiş değildir. Zaten bir an düşününce namaz ibadetini hadislerden öğrenmediğimizi de farkedebiliriz.
    Bu ibadet, ilk kaynak olan İbrahim peygamberden bu yana, geleneksel olarak nesilden nesile aktarılagelmektedir.Hal böyle olunca Kur’an, binlerce yıldan beri süre gelen bu İbrahimi geleneği yeniden anlatma ihtiyacı duymaz.Bununla birlikte namazı ilgilendiren temel esaslar, yine de değişik ayetlerde zikredilir: (5:6), (4:43), (7:31), (2:144), (11:114, 17:78, 24:58, 2:238, 30:17-18, 20:130), (2:43,125, 3:42, 22:77, 48:29), (17:110), (72:18), (4:101,103). Yine hatırlanmalıdır ki Kur’an, tüm ibadetlerde daima “samimiyete” vurgu yapar ve “şekil” yönüne takıntı yapmamayı öğretir. Bunun niçin böyle olduğu açıktır: Şekil saplantısı ibadetin özünü unutmaya yolaçabilir.Tıpkı bir zamanlar Yahudilerin yaptığı gibi :
    67- Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki: Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da ” sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?” dediler. Musa da:”Böyle cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi. 68- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa, “Rabbim buyuruyor ki: o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız.” dedi. 69- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa,”Rabbim buyuruyor ki: o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.” dedi.70- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz.” dediler.71- Musa, “Rabbim buyuruyor ki: o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır”. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı bunu yapmayacaklardı…
    (BAKARA SURESİ). 1985 yılında uzay mekiği Discovery ile uzaya giden Suudi Prensi Sultan Salman’ın, bu yolculukta nasıl namaz kılmak gerektiğine ilişkin ulemaya yönelttiği soru karşısında, şekil takıntılı din adamlarının içine düştükleri zor durum da iyi bir örnek olarak verilebilir!..
    Çevirenin Notu: ( Peygamberin Kur’an’ı açıklaması, ALLAH’tan aldığı vahyi bildirmesinden ibarettir.Asıl açıklamayı yapan ALLAH’tır. Örneğin:
    176- Senden fetva istiyorlar. Deki: “Allah size (babasız ve çocuksuz kimsenin) mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi varsa,bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir(Nisa Suresi).
    Görüldüğü gibi, peygamberden açıklama isteyenlere “ALLAH” gerekli açıklamayı yapmıştır.O’nun(peygamberin) açıklaması ise bu ayeti okumaktan (tebliğden) ibarettir. O’nun bunun ötesinde hüküm koyucu bir izah getirmesi mümkün değildir. O sadece bir elçidir,ALLAH’ın ortağı değil!..
    O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.(18:26) 15- Böyle iken, âyetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki, “Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” 16- De ki, “Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?”(yunus suresi)
    ALLAH peygamberine, aldığı vahyi yani Kur’an ayetlerini insanlara okumasını, onların tepkilerinden çekinerek gizlememesini emretmiştir :
    37- “Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: “Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork” diyordun da nefsinde Allah’ın açıklayacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisinden çekinilmeye daha lâyıktı”(33:37). 39- “Onlar(peygamberler), Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak da Allah yeter”(33:39). 16- Peygamberler dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.” 17- “Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir”(36:16-17). 48- “Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir” (42:48). 20- “Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir” (3:20).
    Diğer yandan Ehli kitaba da “ALLAH’ın vahiylerini(ayetlerini) açıklamaları” emredilmiştir.Bu emirden murad edilen şey, hiç şüphesiz ALLAH’ın ayetilerini olduğu gibi insanlara okumaları ve işlerine gelmeyen kısımları saklamamalarıdır. Yoksa ayetleri tefsir etmeleri yada yeni hükümler ortaya koymaları değildir:
    “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya! mutlaka onlara Allah lanet eder”( 2:159). “Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz.” diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler” (3:187). 15 – “Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğundan da vazgeçen peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir” (5:15).
    Bu son ayette, kitap ehlinin menfaatlerine aykırı gördükleri bazı ayetleri insanlardan gizlediklerini,ancak sadece ALLAH rızasını düşünen peygamberin, insanları bu ayetlerden haberdar ettiğini anlıyoruz. Peygamberin tebliğ anlamı dışında bir açıklama yaptığını iddia etmek, ancak Kur’an’ı ve gerçeği çarpıtmaktır. İstisnasız tüm Kur’an, elçilerin sadece aldıklarını aynen bildirmek manasında bir açıklama yapmakla mükellef olduğuna dair delillerle doludur. Hadiscilerin savunduğu manada Kur’an’ı açıklamak iddiası aynı zamanda mantıksızdır da.Çünkü Kur’an’ın kendisi zaten bir açıklama’dır. Açıklamanın açıklaması olmaz. Ancak bildirilmesi olur ki, bu da tebliğdir. Kur’an, ALLAH’ın yaptığı en mükemmel açıklamadır ve artık, O’nun sözü üzerine söz söylemek kimsenin haddine değildir :
    “…Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar” (2:187). “…Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz” (2:219). “…Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar” (2:221). “…İşte bunlar, Allah’ın tayin ettiği hudududur. Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor” (2:230). “Bu (Kur’ân) insanlar için bir açıklama, Allah’dan gereğince korkanlar için doğru yolu gösterme ve bir öğüttür” (3:138). “Meryem’in oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl yüz çeviriyorlar!” (5:75). “Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, âyetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz” (6:55). “(De ki) Allah, size Kitab’ı (Kur’ân’ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım?” (6:114). “Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve doğru yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa’ya Kitab’ı verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar” (6:154). “O, bilecek olan bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar” (10:5). “Bu Kur’ân, Allah’dandır! Başkalarının iftirasından beridir, lâkin kendinden önceki kitapları tasdik eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar” (10:37).
    Daha fazla örnek vermeyi gereksiz buluyoruz ve burada kesiyoruz. Dileyen Kur’an’ı inceleyerek onlarca başka örnek bulabilir. Peygamberin Kur’an’da olmayan hükümler koymak suretiyle Kur’an’ı açıkladığı ve dolayısıyla ALLAH’ın eksik bıraktığı bir işi tamamladığı, ancak yalandır ve cehalettir.Tüm Kur’an da buna şahittir…) (M.B.)
    Dördüncü iddia: “Peygamber’deki Örnek”
    Peygamberde takip edilmesi gereken güzel bir örnek olduğu ve bu örneğin de onun sünneti olduğu, gelenekçilerin en son argumanını oluşturmaktadır.Onların bu konudaki delilleri ise: “ALLAH ‘ın elçisinde sizin için iyi bir örnek vardır”ayetidir. diğer bir ayet de : “Sen şüphesiz büyük bir ahlak üzerindesin” Gelenekçiler bu ayetlerden şu sonucu çıkarmaktadırlar:”ALLAH’ın elçisi mükemmel bir insandı ve o her alanda takip edilecek en güzel örneği sergilemiştir.”Hadis bilimci M.M Azami: Eğer Peygamberi toplum için bir model kabul edersek onun davranış tarzı her halûkârda takip edilmelidir” der.Modern din bilimcilerden Prof.Fazlur Rahman’da peygamberdeki davranış örneğinden bahseder;Bununla birlikte yukarıda verilen 33:21 ayetinin bağlamına bakarsak, burada
    Peygamberin hal ve hareket tarzının tümünden değil ancak, ALLAH’a ve zafere olan inancından bahsedildiğini görürüz. Yine bu ayet İnananların inançlarının sarsıldığı Hendek savaşı ile ilgili bağlamda yerleştirilmiştir.Bu yüzden onun her alanda iyi bir örnek olduğu gibi bir sonuca varmak yanlış olur.Burada bahsedilen şey ancak Peygamberdeki samimi ALLAH inancı ve Kur’an’a olan bağlılığıdır.Güzel örnek olarak ifade edilen bu durum esas olarak kişisel davranıştan ziyade zihinsel moral ve ruhsal bir haleti anlatmaktadır. Yine başka ayetlerde aynı tabir İbrahim Peygamber içinde kullanılmıştır. Sıkı bir tek tanrı inancı bağlısı(Hanif) olan İbrahim, bu yönüyle daima güzel bir örnek olarak gösterilmiştir. 60.sure 4.ayet bu durumu açıklar:
    “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için “güzel bir örnek “vardır.Onlar kendi halkına”biz sizi ve ALLAH’ın yanında uydurduğunuz putlarınızı benimsemiyoruz” dediler.Biz sizi reddiyoruz ve siz de ALLAH’a tek olarak inanıncaya değin bizimle sizin aranızda ancak düşmanlık vardır.”
    Yukarıda geçen güzel örneğe bakarsak, bunun ancak kişinin inancındaki samimiyeti,kararlılığı ideolojik duruşu ve bu uğurdaki mücadele azmi olduğu görülür.Bu da, Kur’an’ın kendi kendini açıklamasına iyi bir örnek olarak değerlendirilebilir.ALLAH’ın müslümanlardan, elçisinin kişisel davranış biçimini takip etmelerini istediğini düşünmek mantıksızdır ve Kur’an’a uygun değildir.Çünkü kişisel davranış kalıpları adetler,eğitim,kişisel eğilimler ve yetiştirilme tarzı gibi pekçok farkı etmen tarafından belirlenir.Gerçekte Peygamberin yeme, içme ve giyim tarzı, zamanının diğer insanlarından,ki bunun içine yahudi ve hristiyanlar da dahildir,çok da farklı değildi.O eğer arabistan değil de bir başka ülkede yaşamış olsa idi ,o topluma uygun bir yaşantısı olacaktı.Bunlar, kişisel ve kültürel tercihlerdir ve dinin ile ilgi alanı değildir.Yine, peygamber kullandı diye bugünün modern silahlarını terkedip kılıç yada ok kullanacak değiliz.Tüm bu bilgilerden anlaşılması gereken, peygambere uymanın Kur’an’a uymak olduğudur.Çünkü o da ancak bunu yapıyordu. Bu sebeple Kur’an’ın sadece genel prensipleri ortaya koyduğu ve hadislerin onu açıkladığı iddiası, ancak “bir yanlış yorumlanma” dır. ***
    POLİTİK ÇATIŞMALAR
    İbni Sad (ölm.230/845), Malik İbni Enes (ölm.179/795),Tayalisi(ölm.203/818), humaydi(ölm.219/834),İbni Hanbel(ölm.241/855) gibi orjinal kaynaklarda yapılacak bir incelemeyle, raşit halifelerin kendi idarelerinde ancak pek az sünnet uygulaması yaptıkları görülecektir. “Peygamberin sünneti” tabiri ise, asla Peygamber tarafından kullanılmamıştır ve ancak onun vefatından çok sonra idareyi devralan, halife Ömer bin Abdülaziz (ölm.720) tarafından ilk kez kullanılmıştır. Fakat daha sonra, İbni Kayyım (ölm.691) gibi kaynaklar,Halife Ebu Bekir ve Ömer’in isimlerini sünnet uygulamaları ile birlikte anmaya başlamıştır. Açıktır ki gelenek yanlıları büyük kabul edilen otoritelerin isimlerini kullanarak kendi görüşlerini bir şekilde kabul ettirme yoluna girişmişlerdir. …Ali ve Ebu bekir hakkında ortaya atılan hadislerin genel durumundan anlaşılmaktadır ki,bu sözler o anda mevcut olan siyasal çatışmalardan da büyük oranda etkilenmiştir.
    O anda mevcut olan çatışma, hilafetin ilk olarak Ali’ye mi, yoksa Ebu Bekir’e mi verilmesi gerektiği hakkındaydı. İbni Abil Hadid (ölm.655), Nahc El Belagat isimli çalışmasında, hadis uydurma işinin ilk kez Ali yanlıları (şiiler) tarafından başlatıldığını kaydeder. Aynı yazar Muaviye ve Ali arasında devam eden çatışma esnasında hadis uydurma faliyetlerinin ne boyuta vardığını da gözler önüne serer. Siyasal ve sosyal eğilimin değiştiği her durumda pekçok yeni hadis üretiliyordu ve birçokları da bu işi iyi niyetlerle yapıyordu. Ancak sonuçta ortaya çıkan şeyin “iyi” olduğunu söylemek imkansızdır. Hadis uydurma ile başlayan ve değişik tartışmalarla devam eden bu ortamda dini kaynakları dondurup hadis üretimini ve tartışmaları kesme fikri ağırlık kazanmaya başladı. Bu durum Şafi’nin öncülüğünde bugün bile etkili olan ana hukuksal anlayışın şekillenmesine yol açtı. O, dinin kaynağı olarak Kur’an, hadis, İcma ve Kıyas’ı ortaya koydu.
    MEZHEPLER Şii ve sünni’ler arasında ortaya çıkan anlayış farklılığı yanında Sünnilerin kendi aralarında bölündüklerini görüyoruz. Kurucuları arasındaki düşünce farklılığına dayanan pekçok mezhep bu dönemde doğmuştur. Başlangıçta onaltının üzerinde iken, zamanla bu sayı azalmış ve Hanefi,Maliki,Şafi ve Hanbeli mezhepleri üstünlük sağlamıştır. Bu dört mezhep arasında da kurucularının düşünce farklılığına dayanan önemli ihtilaflar vardır. Esas farklılık ise daha sonra kurulacak Maliki ve Şafi mezhebini etkileyen İmam Ebu Hanife ve İmam Malik arasındadır. İmam Ebu Hanife(ölm.767) meseleleri yaratıcı düşünceye (ictihada) dayanarak halletme tarzını benimseyerek bir öncü olmuştur. O, Hicaz bölgesinden, Peygamber’den sonra gelen neslin etkilerinden uzak bir yerde, Şam’da yaşamıştır.
    Bu sebeple de çok fazla hadis dinleme şansı olamamıştır(Bu dört imam da resmi hadis yazım işinden önce yaşamıştır). Ebu Hanife, problemleri Kur’an ve akıl yoluyla çözme yanlısıydı.İmam Malik(ölm.795) Medine’de yaşamıştır. Hac için Mekke’ye gittiği sefer hariç, Medine dışına hiç çıkmamıştır.Ebu Hanife’den farklı olarak İmam Malik,peygamberin sözlerini anlatan pekçok kişinin bulunduğu bir ortam içindeydi.Bu sebeple de meseleleri çözmek için sıklıkla hadislere başvurmuştur.Bu şekilde Ebu Hanife İctihadı,İmam Malik ise icma yada hadisi savunmuştur.Tüm bu farklılıklar yerel yöneticilerin her iki gruba sıklıkla başvurması sonucunu doğurmuştur.Yöneticinin eğilimine göre bölgesel olarak şu yada bu mezhep güçlenip zayıflayabiliyordu.Bu ortamda Kur’an’ın değişik düşüncelerin doğuşuna izin veren yapısından doğan çatışmalar, İmam Şafi gibi bu derece düşünce özgürlüğüne tahammülü olmayan kişilerin ortaya çıkmasına yol açtı.
    Onun çözüm önerisi herşeyi olduğu gibi dondurmaktı! Şafi’ye göre o ana kadar ortaya konan tüm görüşler kabul edilebilirdi;Ancak daha fazlası değil. Böylece icmayı (Alimlerin görüş birliği) öne, ictihadı sonraya alan yeni bir tarz doğmuş oldu.Rahatlık kural haline geldi.Onun peşinden de bu rahatlığı koruyacak “pasiflik” ve “körükörüne itaat” himaye edildi.Tüm bunlar ise az sonra, karamsarlığı ve kaderciliği besleyen unsurlar olarak birleştiler ki,bunun doğal sonucu da düşünsel bir ölümdü! Nitekim bugünün İslam dünyasında hala yaşanmakta olan da bundan ibarettir.Diğer yandan erken dönem İslam tarihinde elde edilen başarıları gören Avrupalılar, sorgulama ve aklın önemini anladılar ve o günden beri ilerlediler! Çünkü, onlar asla akıllarını serbest düşünceye kapatmadılar!.
    “İSNAD ZİNCİRİ METODOLOJİSİNDEKİ ZAYIFLIKLAR”
    Hadis yazarları,en çok tutulan Hadis yazarları olarak kabul edilen Buhari ve Muslim’in çalışmalarının ne kadar titiz olduğunu söylemekten haz duymaktadırlar.Onlara göre Müslim ve Buhari, en sıkı ve zor teknikleri kullanarak hadis kaynaklarını değerlendirmeye tabi tutmuşlar ve ancak ondan sonra hadis kabul etmişlerdir.Bu arada hadis yazarları tarafından kaynakların doğruluğunun sorgulandığı bir de ilim dalı oluşturulmuştur.Onların bu çabalarını takdir etmemize karşılık bu durum,kullanmış oldukları metodun zayıflıklarını görmemize engel değildir.
    Şimdi,biliyoruz ki hadislerin çoğu tabiin ve tebei tabiin döneminde (peygamberin sahabesini görenler ve ondan sonra gelen ve bu görenleri görenler) ortaya çıkmıştır. Kimdir bu “tabiin” ve “tebei tabiin” ? “Tabiin”;peygamberin vefatından iki buçuk ila dört nesil sonra (yaklaşık olarak 70 ila 120 yıllık bir süre) gelen ve “sahabeyi gören” kişilerdir.”Tebei tabiin” ise, bu ilk grubu gördüğü düşünülen diğer bir grup insandır ki,bunlar da peygamberin vefatından sonra gelen dört buçuk ila altı nesil arasına dağılmıştır(130 ila 190 yıllık bir süre yapar!). Bu da hadislerin, peygamberden yüz ila iki yüz yıllık bir süre sonra ortaya çıktığını göstermektedir.İsnad zinciri metodu ne kadar hassas olsa da, hadis yazarlarının böyle bir şeyden ilk kez bahsetmeleri ve yazıya dökmeleri , son tebei tabiinin vefatından ancak 150-200 yıl sonra gerçekleşmiştir.Bu da demektir ki,isnad zinciri tesbit edilmeye başlandığında yardımcı olacak ne bir sahabe, ne sahabeyi görmüş bir kişi, ne de sahabe görmüş bir kişiyi görmüş olan bir kişi hayattadır.
    Tüm bu bilgilerin doğrulaması nasıl yapılacaktır,bu meçhuldur!… Burada, bizim amacımız; Buhari,Muslim ve diğerlerini uydurmacılıkla suçlamak değil.Ancak en basit psikoloji ve iletişim eğitimi almış bir kişi bile, 15 kelimelik basit bir mesajın sadece beş kişi arasında kulaktan kulağa nakli sırasında bile bozulacağını test edebilir(Sizde bunu kendi aranızda deniyebilirsiniz).Tabii ki bu arada hadislerin binlerce sayıda olduğunu ve abdest almaktan, çeşitli hukuki meselelere uzanan, son derece detaylı anlatımlar içerdiğini unutmayın. Bu anlatımların da yüzlerce yıllık bir süre içinde, binlerce millik çöllerle kaplı bir coğrafyaya dağılmış,yüzlerce anlatıcıdan kaynaklandığı da hatırlanmalıdır.
    Yine unutmayın ki,o zaman haberler ancak deve hızıyla, deri ve kemik parçaları üzerine yazılı olarak dolaşıyordu ve ne kağıt, ne de bunlara yazabilecek adam bulmak hiçte kolay değildi. Bugünün modern dünyasında bile ana tarihsel olaylar hakkında ne, nasıl, hangi şartlar altında gerçekleştirmiş, gibi pek çok belirsizlik vardır.Bir örnek olarak vermek gerekirse; Kenedy suikasti hakkında yada birinci dünya savaşının sebepleri hakkında pekçok bilinmeyen ve çelişkili bilgi vardır.Aile içinde yaşanan olaylarda bile, olay eskidikçe anlatımlar farklılaşmakta ve belirsizlik artmaktadır.İşte bu sebeplerden dolayı rahatlıkla denebilir ki hadis yazarları, her ne kadar gayret sarfetmiş olurlarsa olsunlar! asla kesinlik iddia edemezler. Mekke’den Şam’a deve sırtında yapılacak bir seyahat en az bir- iki ay sürer.Diğer yandan Arab çölleri arasına dağılmış belli başlı yerleşim yerlerine yapılacak bir seyahatin, çok daha uzun bir zaman alacağı kesindir.Tüm bu gerçeklerde göstermektedir ki,hadis yazarlarının yazmış oldukları bilgileri kişisel olarak doğrulama ihtimalleri son derece azdır.
    Aksi takdirde ömürlerini büyük kısmını son derece hızlı develerinin sırtında oradan oraya koşturmakla geçirirlerdi!Tarihsel kayıtlarda bu hadis yazarlarının kim olduğu,nerede yaşadıkları ve ne kadar seyahat ettikleri de vardır. Bildiğimiz kadarıyla deve hızı bugünlerde ne ise, o zamanlarda da o idi… O halde hadis yazarlarının tüm bu boşlukları doldurmak için iyi hikaye anlatımlarına şiddetle ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır.Hadis yazarlarının değindiği pekçok “sahih”anlatıcı, esasen sadece uydurma isimlerdir… Hadisciler bu tip eleştirilerden kurtulmak için çok zekice bir araç geliştirmişlerdir.Bu da sahabenin ta’dilidir.Bu, şu demektir:
    Hadis anlatımı söz konusu olduğunda Peygamberin sahabesi ilahi bir koruma altına girmektedir ve onlar bu şekilde hata yapmaktan korunmaktadırlar! Bu, hiç şüphesiz akılalmaz ve mantık dışı bir iddiadır ve esasında hıristiyan kitaplarından alınmıştır. İsa peygamberden çok sonraları İncil’i kaleme alanların da, inandırıcılıklarını arttırabilmek için benzer bir yola başvurdukları bilinmektedir. Şimdi Buhari tarafından ortaya konan bir isnad zincirini değerlendirelim: Muhammed Peygamber Muhammed Peygamber 1.Ömer ibni Hattab 1.Ayşe 2.İbni Vakkas El Laiti 2. Zubeyr 3.İbni İbrahim at Taimi 3.İbni Şihab 4.Yahya İbni Said 4.Ukail 5.Süfyan 5.El Bait 6.Abdullah ibni Ez Zubeyr 6.Yahya İbni Buhari Buhari Buhari Daha öncede bahsettğimiz gibi isnad zinciri, son tebei tabiininde vefatından ancak 150 yıl sonra yazılmıştır.Bu yüzden, bu rivayet zincirinin bir parçası olarak isimleri geçen Ömer yada Ayşe’nin, gerçekten bu rivayete kaynaklık ettiğine dair delil nerededir? Elbette ki delil yoktur.Elde olan, sadece “kuvvetli zanlar” ve ALLAH’ın onları hata yapmaktan koruyacağı “inancıdır.” Peki herşeye kadir olan ALLAH, bu işe ne demektedir:
    “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak. ki âhirete inanmayanların kalbleri o(nların yaldızlı sözleri)ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler. ALLAH, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O(Kur’an)ın, gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, hiç kuşkulananlardan olma. Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunan(insan)ların çoğuna uysan, seni ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (6:112-113)
    Yukarıda verilen ayette ALLAH, insanların çoğunun inancının sadece zanna ve tahmine dayandığını söylemekte. Kim hadis kitaplarının da ancak bizim gibi ölümlü kişiler tarafından yazılmış “din”kitabı olduğunu inkar edebilir? Ama hadisçiler hala ısrarlıdır.Bazılarına göre en azından Buhari’nin hadisleri yanlış olamaz. Niye? Çünkü Buhari 600.000 hadisi inceleyip sadece 7 27 5 tanesini seçmiştir de ondan… Aslında bu bilgi sadece, okuyucunun Buhari hakkındaki kanaatini etkilemek için uydurulmuştur ve gerçeklerle alakası dahi yoktur.Basit bir hesaplama dahi, Buhari’nin böyle bir çalışmayı asla yapmış olamayacağını isbat eder: Basit bir hadisin üç cümleden oluştuğunu farzedelim.(gerçekte paragraflar uzunluğunda olanlar var) Buhari bu şekilde 40 yıllık bir süre içinde 1.800.000 cümleyi toplamış,okumuş,değerlendirmiş ve kaydetmiş olmalıdır.
    Bu da 40 yıllık süre içinde, herbiri Kur’an kalınlığında ve zorluğunda” tam 300 kitaba” eşit bilgi yapar. (Bu arada, bir de deve sırtında tüm arabistan çöllerinde yapılması gereken yolculuklar var): Bunun ne derece mümkün olabileceği, ortadadır. Başka bir kaynağa göre İbni Hanbel’in 7 milyon hadis naklettiği söylenmektedir.Eğer bu doğruysa Peygamber, 23 yıllık peygamberlik hayatı boyunca ve günde 18 saat haftada 7 gün çalışmalı ve her 77 saniyede bir hadis üretmelidir! O takdir de peygambere ne kendi hayatını yaşamak ne de peygamberlik görevini yapmak için hiç zaman kalmamaktadır.Görüldüğü gibi isnad olayı hadislerin doğruluğunu temin etmekte yetersiz kalmaktadır.Eğer hadisler içerikleri ve mantıkları açısından tasnife tabi tutulsaydı daha inandırıcı olurdu.Yine bu metodun kullanılması halinde, bugünkü “sahih” hadis kitaplarından geriye pek birşey kalmayacağı da açıktır.
    “HADİSLERİN TUTARLILIĞI TEORİSİ”
    Hadislere yönelik bu tarz eleştiriler artınca onlarda kendi pozisyonlarını sağlamlaştırmak için yeni argümanlar geliştirdiler.İmam Şafi tarafından ortaya atılan hadislerin tutarlılığı teorisi, buna bir örnek olarak verilebilir. Bu fantastik teoriye göre hadisler, asla Kur’an’la yada diğer hadislerle çelişemezlerdi.Eğer bir çelişkinin varlığı tesbit edilirse bu sadece görünüş itibariyledir ve aslında yine de çelişki yoktur. Hadislerde mevcut apaçık çelişkileri örtbas edebilmek için uydurulmuş, gerçekten çok basit bir kelime oyunudur bu. Ancak, bu teorinin bile hadisleri kurtarıp kurtaramayacağı ise, başka bir meseledir. Görülecektir ki, bu teori de ancak hadisleri daha çelişkili hale getirmektedir.
    Hadislerin ne Kur’an’la ne de kendi içine çelişkiye sahip olmadığını isbat için Şafi’nin yaptığı açıklama şöyledir: O, peygamberi sadece bir elçi değil, her sözü ALLAH vahyi olan ilahi bir sözcü olarak kabul eder. Peygambere en ince ayrıntısına kadar uyulmalıdır.Çünkü tüm bu tartışmalı meseleleri halledebilecek bilgiye sahip yegane kişi O’dur.Bu şekilde hadis sünnet ve Kur’an arasında çelişki olamaz.Sünnetin doğuşunu hazırlayan farklı sebepler yüzünden yada rivayet edenin yetersizliğinden dolayı bazı çelişkiler görülebilir, ama aslında böyle bir şey yoktur. Zina örneğini ele alalım;Kur’an herhangi bir ayrım yapmadan (özgür insanlar için) zina cezasını yüz değnek olarak tesbit etmiştir.
    Ancak sünnet kaynaklarında bu ceza, evli olan zinacılar için “recm” edilme şeklinde değiştirilmiştir. Sünnet kaynakları bir yandan zina edenin taşlanarak öldürülmesini emredilirken,diğer yandan bazı başka rivayetler de bu iş son derece hafife alınarak yeni bir çelişki yaratılmaktadır: Cabir İbni Abdullah Peygamberden rivayet etmiştir ki, Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır.Mesela onlar, yataklarını sizden başkasıyla paylaşmamalıdırlar.Eğer bu sınırı aşarlarsa, yaralamayacak şekilde onları dövebilirsiniz!(Buhari ve Müslim). *** Şafi bu açık çelişkiyi sünnetin Kur’an’ı neshi (iptali) ile açıklar. Bu oldukça ilginç bir izahtır.Hem sünnet’deki ceza açıkça Kur’an ile çelişmektedir hem de sünnete , Kur’an’ı bile iptal edebilecek yetki verilmektedir.Ama şaşırtıcı bir şekilde Şafi,yine de sünnet ile Kur’an arasında çelişkiyi asla kabul etmemektedir. O Kur’an ayetlerinin Kur’an’ı, sünnetinde sünneti iptal edebileceğini savunur. Açıktır ki, hadisin tutarlılığı teorisi kafa karıştırıcı ve kabul edilemezdir!!..
    “HADİSLER DE İLAHİ KAYNAKLI MIDIR” ?
    Bazıları Hadis ve Sünnetinde ilahi vahiy ile olduğunu iddia etmektedirler.Açıktır ki böyleleri , ilahi vahy’in bir kriterinin de ”Mükemmel Koruma”olduğunun farkında değildirler.Peygambere ait olduğu iddia edilen Hadis ve Sünnet ise “ büyük ölçüde bozulmuş” olduğu için, asla bu kriteri sağlayamaz.Bugün hadislerin büyük ölçüde “Sahte Uydurmalar” olduğu bilinmektedir. Hatta bu oran %99’lar seviyesindedir. Bu ise, 15:9 ayetinde bildirildiği gibi, ALLAH’ın kendi vahyini koruma altına aldığı gerçeği yanında, hiçde basit bir rakam değildir.
    “O Zikri biz indirdik biz; ve O’nun koruyucusu da elbette biziz!”(15:9) “Onlar, kendilerine gelen Kur’ân’ı inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitaptır,ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. (O) Hüküm ve hikmet sâhibi, çok övülen(Allâh)dan indirilmiştir.”(41:41-42)
    ALLAH sözünün bir diğer kriteri de, (4:82)’de verilmiştir: “…Eğer O, ALLAH’tan bir başkasına ait olsaydı! O’nda pekçok çelişki bulunurdu.” Hadis kitaplarını okuyan bir kişi, orada bu tip çelişkilerden bolca bulabilir. Çünkü onlar ALLAH’ın (doğrudan yada dolaylı) sözü değildir.Bunu iddia edenler, ALLAH’ın kendi vahiylerini koruyacak gücü olduğunu bilmiyorlar mı? Evet, Muhammed Peygambere itaat etmek zorundayız. Ona itaat, ALLAH’a itaat gibidir. Ancak o, artık aramızda değil ve ona ait olduğu iddia edilen sözler de, çok büyük oranda “Uydurma ve Yalanlardan” ibaret. Bugün ona itaat, ancak onun ağzından dökülen ilahi vahye, yani Kur’an’a itaattir. Geçmişte de onun daveti ancak buydu(6:19, 50:45, 16:44, 16:64, 14:1, 6:155, 4:105, 18:27). Kur’an, Muhammed’in(SvS) getirdiği yegane mesajdır.
    “De ki,kimin şahitliği en büyüktür? De ki”ALLAH’ın.Sizinle benim aramda O şahittir ki ve bu Kur’an (Kur’an, hadis ve sünnet değil) bana vahyolmaktadır ki, size ve ulaştığı herkese duyurayım.”(6:19) “…Benim ikazlarımı dikkate alanlara bu Kur’an (Kur’an, hadis ve sünnet ile değil) ile uyar.” (50:45)
    Muhammed Peygamber(SvS) öldüğünde geriye sadece bir kitap bıraktı:Kur’an. Muhammed Peygamberin uyduğu yegane kitap da Kur’an idi. Kur’an’ı izleyenler, Muhammed Peygamberi izlemiş olurlar.Hadis ve sünnete uyanlar ise, Muhammed peygambere değil, ancak bu “kitapları yazanlara” uymuş olurlar.ALLAH’ın emri dışında birinin emrini izlemek ise, Kur’an’da “putperestlik” olarak ifade edilmiştir. Putperestlik , eğer ölüm anına değin terkedilmezse, affedilmeyen tek günahtır. O gün iyi niyetleri işe yaramayacak ve yapmakta oldukları şeyin ne olduğunun farkında olmayan pekçok putperest, hesap günü suçlu olarak ALLAH’ın huzuruna çıkacaktır. O halde peygamberi, ancak ALLAH tarafından tam, mükemmel ve detaylı(12:111) olarak nitelenen kitabı,“Kur’an’ı” izlemek suretiyle takib edelim.
    “EBU HUREYRE VE GELENEKSEL İSLAMIN ŞEKİLLENİŞİ” HADİSLERLE GELENEKSEL İSLAM:
    Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın Adıyla Müslüman olsun ya da olmasın İslamı araştıran pek çok kişi Ebu Hüreyre’ye atfedilen yada onun tarafından nakledilen hadislerin şaşırtıcı çokluğu karşısında hayrete düşmektedir.Geleneksel İslam anlayışında teşhis ettiğimiz pek çok bozukluğun en önemli kaynağı da yine sahte hadislerdir.. Bu hadislerin binlercesi ise Ebu Hureyre tarafından nakledilmiştir. Geleneksel müslümanlar için ,YÜCE ALLAH’ın sözü olan Kur’an’ın yanında, “Ebu Hüreyre” , pekçok dini mesele de “ikinci”kaynaktır. Bu arada, kimdir bu Ebu Hüreyre acaba? İslami kaynaklardan onun hakkında yeterince bulabileceğimiz bilgiler yine,Kur’an’ın emri olan ve Kur’an dışında hiçbir hadisi(dinsel kaynak olarak)kabul etmeme emrini destekler niteliktedir.Bak. 7:185 , 45: 6 , 77: 50 , 39: 23 , 50: 45 …vb. Ebu Hureyre, hicri 7. Yılda Yemen’den gelerek İslam’a girmiştir.Bu şekil de Muhammed Peygamberin yanında 2 yıldan daha az kalmıştır. O, bu iki yıllık refakate karşılık 5000’den daha fazla- yaklaşık 5374 civarında- hadis nakletmiştir. (Bu rakamı , Peygamberin yanında çok daha uzun süre bulunmuş olan Ayşe,Ebu Bekir veya Ömer tarafından nakledilen toplam hadis sayıları ile karşılaştırın.)
    Muhammed Zübeyr Sıddıki’nin “Hadis Literatürü:Kaynağı,Gelişimi ve Özellikleri” isimli kitabından alınmıştır: 1. Ebu Hureyre , 5347 hadis 4. Ayşe , Müminlerin Annesi , 2210 hadis 10. Ömer İbn-i Hattab, 537 hadis 11. Ali İbni Ebu Talib , 536 hadis 31. Ebu Bekir Sıddık ,142 hadis İlk rakam, hadis nakledenler arasındaki dereceyi …. ikinci rakam ise, rivayet edilen hadis sayısını göstermektedir.
    Peygamberimiz yanında geçirdiği iki yıldan daha az bir zamana karşılık Ebu Hureyre tarafından nakledilen 5347 hadise karşılık,sevgili Peygamberimize ile 23 yıl civarında refakat etmiş olan Ebu Bekir’in 142 rivayeti, orantı olarak bile oldukça düşündürücüdür…. Ebu Hüreyre kaynaklı hadislerin çoğu Ahad’tır, yani tek bir kişi tarafından tanık olunmuş hadis… Bu kişi de Ebu Hureyre’den başkası değildir. Yine,doğruluk için gerekli şart olarak aranan “iki tanık” kuralının Ebu Hüreyre için ihmal edildiğini görüyoruz.. Peygamberin bazı arkadaşları (Sahabe) onu , mevkii sahibi olmak için hadisler uyduran bir “yalancı” olarak suçlamışlardır. İkinci halife Ömer İbni Hattab, Ebu Hureyre’ye Muhammed hakkında hadisler söylemekten vazgeçmesi , aksi takdirde onu sürgüne göndereceği tehdidinde bulunmuştur.
    O ise ,Ömer’in suıkast ile şehid edilişine kadar bundan vazgeçmiş ,sonra tekrar başlamıştır. Ebu Hureyre daha sonra halife ve müslümanları memnun etmek için,Muaviye’nin Suriye’deki kraliyet sarayında yaşadığı dönemlerde dahil olmak üzere, sürekli hadisler söylemeye başlamıştır. Yine kendisini dinleyenlere, bu söylediği hadisleri Ömer zamanında söylemiş olsa onun tarafından kırbaçlanabileceğini de itiraf etmiştir.! Ebu Cafer El İskafi, Halife Muaviye’nin ,-aralarında Ebu Hüreyre’nin de bulunduğu bazı kimseleri ,siyasi rakibi olarak gördüğü Peygamberin amcasının oğlu Ali İbni Talib aleyhinde hadis ve hikayeler uydurması için görevlendiğini yazar… Ebu Hüreyre, Muaviye’nin sarayında yaşayarak onun politik görüşlerine hizmet etmiştir. Sadece Muaviye’yi memnun etmek için, Ali ‘yi küçültücü,ona hakaret eden ,en azından Ali’nin derecesini Ebu Bekir, Ömer ve Osman’dan daha düşük gösteren hadisler üretmiştir.
    O zamanlar Ebu Hüreyre için “midesi”, gerçeğin kendisinden daha önemliydi … Muaviye’nin saltanatı esnasında, Ebu Hüreyre’nin de yardımıyla, İmam yada Halife’lere itaatı ALLAH’a yada Peygamber’e itaat ile eş gösteren görüşü destekleyen pekçok hadis uydurulmuştur, tabii ki Kur’an’ın , bütün meselelerin danışma yoluyla demokratik bir şekilde halledilmesi prensibi ile hiçe sayılarak… (Bu esnada Ebu Hureyre’nin hala kraliyet sarayında yaşamakta olduğunu unutmayın.) Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen hadislerin pek çoğu, hem kendi rivayet ettiği başka hadislerle, hem diğer şahıslar tarafından yapılan rivayetlerle, hemde Kur’an ve sağduyu ile çelişmektedir.
    Ebu Hüreyre Kur’an’ı ,yahudilerin bozuk kitaplarını kullanarak açıklamaya çalışan ve bir yahudi din adamı iken müslüman olan “Kaab El Ahbar” ‘dan da hadisler rivayet etmiştir. Bu suretle ,Tevrat’ta ki sahte hikayelerden alınma ve Kur’an ile tamamen çelişen en dikkat çekici hadisler üretilmiştir.. İslam tarihçileri ,Ebu Hureyre’nin Ömer tarafından Bahreyn valiliğine atandıktan sonra, iki yıl içinde son derece zenginleştiğini ve daha sonra da Ömer tarafından geri çağırılıp ;
    “Ey ALLAH’ın düşmanı! Sen ALLAH’ın parasını çaldın.Ben ki , seni bir çift ayakkabın bile yok iken Bahreyn Emiri yapmıştım…Bu parayı (40 000 dirhem) nereden buldun”??? şeklinde sorgulandığını kaydederler. Tarihi kayıtlara göre Ömer, ondan 10.000 Dirhemi geri almıştır.(Ebu Hureyre sadece 20.000 dirhemi itiraf etmiştir.) Ebu Hureyre en çok da hadis uydurmakla suçlanmıştır. Peygamberin zevcesi Ayşe de, onu daima, kendisinin peygamberden hiçbir zaman duymadığı – aslı olmayan- hikayeler ve hadisler üretmekle itham etmiştir.
    İKİ ZIT İNSAN ; AYŞE VE EBU HUREYRE
    “Muhtelif Hadisler” isimli meşhur kitabında İbni Kurtubi Ayşe’nin, Ebu Hureyre’ye; ” Sen Muhammed Peygamber hakkında hiç duymadığımız hadisler söylüyorsun.” dediği bir olayı anlatır… O da, (Buhari de nakletmiştir ki) ; ” Sen o zamanlar ayna ve makyajla meşguldun…” demiş, buna karşılık Ayşe validemiz de; Midesi ve açlığıyla meşgul olan asıl sendin..Açlığın seni daima meşgul etmiştir. İnsanların ardından koşarak onlardan yiyecek dileniyordun, onlar ise senden kaçınıyorlar ve uzaklaşıyorlardı.En sonunda da gelip odamın önünde kendinden geçiyordun.İnsanlar da senin deli olduğunu düşünüyorlar ve üzerinden geçip gidiyorlardı.”diye cevap vermiştir. Eğer hadis rivayet edenler hakkında bahsedilen- sözde- sağlamlık kriteri uygulanacak olursa ,Ebu Hureyre hiç şüphesiz ,bu testte ilk kalacak kişi olacaktır.Naklettiği hadislerde yine, uydurmalar arasında ilk sırayı alacaktır.
    Copyright © 1997-2003 Submission organization adresinden, bilimsel bir araştırma olması nedeni ve itibar edilir bulduğumuzdan,alıntı yapılmıştır.Teşekkür eder,Allah’dan hidayet dileriz.
    Hadis ve Sünnet Konusunda yukarıda verdiğimiz alıntıdan sonra, biraz da günümüzdeki uygulama şekillerinden bahs edelim :

  17. Merhaba

    HADİS VE SÜNNET DİNSEL KAYNAK MIDIR?

    Klasik islam hukuk anlayışına göre, bütün müslümanlar Kur’an dışında birinci dini kaynak olarak peygamberin “hadis ve sünnetini” kabul etmek zorundadır. Bununla birlikte bu anlayışın temelinin, Muhammed peygamberin vefatından iki yüzyıl sonra meşhur İmam Şafi (ölüm tarihi:h.204/820) tarafından atıldığının farkında olan, ancak çok az kişi vardır.
    Ortodoks sünni anlayışının “Sahih altı hadis kitabı”olarak kabul ettikleri Kütüb-ü Sitte’nin de,Buhari (ölm.256/870) Müslim (ölm.261/875) Ebu Davud (ölm.275/888) Tirmizi (ölm.279/892) İbni Mace (ölm.273/886) ve El Nesai (ölm.303/915) tarafından, Peygamberin vefatından 220 ile 270 yıl sonra , 2.hicri yy.ın sonları ve 3.hicri yy.ın başlarına kadar geçen süre içinde yazımı,yine İmam Şafi’nin bu görüşlerini yaymasından sonraya rastlar. Daha küçük bir azınlık olan Şii’lerin de kendi hadis derlemeleri vardır ve daha ziyade Ali’nin sözleriden oluşan bu derlemeler, 3. ve 4. hicri yy.da El Kulaini (ölm.328) İbni Babuweyh ölm.381) Cafer Muhammed El Tusi (ölm.411) ve El Murtaza (ölm.436) tarafından yazılmıştır.
    Hadis ve sünnet bu şekilde, Şafi’ni görüşü ve din bilginlerinin icmasıyla dinin doğuşunda ancak uzun bir süre sonra Kur’an’ı açıklayıcı ve tamamlayıcı bir kaynak olarak müslümanlar tarafından kabul edilmeye başlandı.Bu esnada Kur’anın kendi başına anlaşılamayacağı ,bu sebeple de “tam” olmadığına dair görüşler de benimsenmiş oldu.Şiiler, sünnilerin geliştirdiği bahse konu hukuksal anlayışlarını bütünüyle benimsemeseler de, “Kur’an’ın yanında hadis ve sünnetin de dinsel bir kaynak olduğunu” doktirinini aynen kabul ettiler.
    *** İslam toplumunda “hadis ehli” yada “gelenekçiler” tabir edilen kesimin ortaya çıkışı , ikinci İslami yüzyıl başına, yada diğer bir deyişle peygamberin vefatından yüzyılı aşkın bir zaman geçinceye değin belirgin hale gelmemiştir. Peygamber ile, onun bazı uygulamalarını anlatan ilk “resmi”eserin (İmam Malik’in El Muvatta’sı/ ölm.h. 17 9) ortaya çıkışı arasında “büyük bir boşluk” vardır. Peygamberin yakın arkadaşı olan ilk dört halifeden bize intikal eden herhangi bir derleme olmadığı gibi, onların bu tarz bilgiye dayanan fazlaca bir uygulama yapmadıkları tarihsel olarak da bilinmektedir.
    Herşeye rağmen gelenekçiler, “peygamberin hadis ve sünnetinin başlangıçtan beri inananlar üzerine bir yükümlülük teşkil ettiği” fikrini kabul ettirmeyi başarmışlardır. Onlar bu otoritenin yine Kur’an’dan kaynaklandığını da iddia etmektedirler.Aksi takdir de zaten böyle bir iddia da başarılı olmazlardı ve Kur’an otoritesi olmaksızın, hadisler otomatik olarak reddedilirdi. Şimdi görülecektir ki,bu iddia yanlıştır. Onların bu konuda dayandıkları “dört temel argüman” olduğunu görüyoruz : 1- “Hadisler de ilahi vahiy iledir.” 2- ALLAH’ın peygambere itaati emreden emrinin manası ,hadislere de itaat etmektir.” 3- Peygamber Kur’an’ı yorumlayan ve ne şekilde anlaşılması gerektiğini gösteren kişidir.” 4-”Peygamber inananlar için bir örnektir ve bu sebeple onun sünnetine uymak da bir yükümlülüktür”.
    *** Birinci iddia: “Hadis ve Sünnet de vahiy iledir.”
    Onların bu iddialarını desteklemek için kullandıkları Kur’an ayeti şudur:
    “Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini okusun eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin.” 2:129 2. “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı. 3. O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.4. O(nun konuşması kendisine ) vahyedilenden başkası değildir. “(53.sure)
    Klasik hukuksal anlayışı ilk kez ortaya koyan meşhur hukukçu İmam Şafi, yukarıdaki ayettte ve benzer başka ayetlerde geçen “hikmet” kelimesinin ,”sünnet”yada “hadis”olduğunu iddia etmiştir. Ana eseri olan “Risale”‘de buna değinmektedir; “…Bu şekilde ALLAH, “kitaptan” ki o Kur’an’dır ve “hikmet”ten bahsetmektedir.Kur’an’ı çok iyi bilen ve aynı fikirde olduğum bazı kişilerin, buradaki “hikmet”in peygamberin sünneti olduğunu söylediğini duydum.Bu da ALLAH’ın sözü ile aynıdır, fakat en doğrusunu ALLAH bilir.Çünkü burada “Kur’an” ve peşisıra “hikmet’ten bahsedilmektedir;Daha sonra da ALLAH’ın insanlara kitabı ve hikmeti öğreterek yapmış olduğu iyiliğe değinilmektedir.işte bu sebeple “hikmetin”, peygamberin sünneti dışında bir şeyi işaret etmesi mümkün değildir”.
    Şafi’nin “hikmet”kelimesini peygamberin sünneti şeklindeki yorumlaması, meseleyi halletmekten ziyade başka soru işaretlerini akla getirmekte. Acaba Şafi bu yorumunda haklı mıdır? Onun bu yorumu için başka bir Kur’ansal bir dayanak daha ortaya koymadığı da açıktır.Bunun yerine o, sadece aynı fikirde olduğu bazı “uzman”ların görüşünü aktarmaktadır.Kimdir bu “uzmanlar” ve onların delilleri nedir,Şafi bu konularda bizi yine aydınlatmamakta. Mantık bilimine göre herhangi bir kişi tarafından ortaya konan herhangi bir görüşü sorgulayabiliriz ,ama kesin olan bir şeyi değil. Yukarıda verilen alıntıda Şafi, olasılık ifade eden bir durumdan kesinlik ifade eden bir sonuca,yeterli delil’leri ortaya koymadan atlayıvermiştir. Bu ise bilimsel bir yaklaşım olarak kabul edilemez.
    *** ALLAH, Kur’an’ı açıklayacak olanın kendisi olduğunu ifade etmektedir.Bu da Kur’an’ın kendi kendini açıkladığı anlamına gelir.Bu ipucundan haraketle “hikmet” kelimesini ele alırsak yirmi ayrı yerde geçen “hikmet” kelimesinin, “Kur’an öğretisi” yada “elçi ve nebilere verilen genel bilgelik” anlamı taşıdığı ortaya çıkmaktadır.”Bu sana Rabbinin vahyettiği hikmetten bir kısımdır” ayeti ile hikmet kavramı, 22 ile 38.ayet arasında anlatılan, putlara tapmamak, dürüst ve iyliksever olmak gibi değerlere bağlanmaktadır. Başka bir kullanım da;
    Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı: “Andolsun ki size kitab ve hikmet verdim, sonra yanınızda bulunan (kitaplar)ı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?”demişti. Onlar: “Kabul ettik” dediler. (Allah da) dedi ki: “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım”.( 3:81)
    ayetinde geçen “hikmettir”. Burada tüm ilahi kitaplar ve onların içeriklerinden bahsedilmektedir.Yine başka bir ayette de Lokman’a verilen hikmette değinilmektedir ki, buradaki anlamda da yine bilgeliktir.Yukarıda verilen Kur’ansal deliller ışığında iki sonuca varabiliriz; Birincisi, 2:129 ayetinde geçen ve Şafi tarafından hadis ve sünnet olarak yorumlanan “hikmet”, Kur’an daki ahlaki öğretilerdir.İkincisi de, genel olarak bu tip bir bilgeliğin tüm peygamberlere verilmiş olduğudur. Muhammed SvS ‘de bir peygamber ve idareci olarak bu bilgeliği kendi halkına aktarmıştır ve bir kısım hadisler de bunu hala görmek mümkündür.Diğer yandan bu ayetlerin bağlamından hiçbir şekilde Peygamber’in sözlerinin, Kur’an’ın yanında ayrıca bir dinsel kaynak olduğuna dair, Kur’ansal bir anlam çıkartılamaz.Bu noktada Kur’an’da geçen hadis ve sünnet kelimelerinin incelenmesiyle de ilginç bilgileri açığa çıkmaktadır : Kur’an’da geçen sünnet kelimesi ile, daima” İlahi kanunlardan oluşan sistem” ve “eskilerin halleri” kasdedilmiştir ve bu kelimenin hiç bir kullanımında , peygamberin hal ve hareketine değinilmez :
    “Bu, ALLAH’ın daima geçerli olan sünnetidir. ALLAH’ın sünnetinde bir değişiklik olmaz.”(48:23) “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını (sünnetini) size göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (4:26)
    KUR’AN’DAKİ “HADİS”
    Muhammed Peygamber ALLAH’ın elçisidir ve son nebi’dir.Yine O, son mesaj olan Kur’an’ı getirmiştir. ALLAH inananlara kendi kitabının tam, mükemmel ve tüm detayları ihtiva eden olduğunu söylemektedir(bkz. 6:19, 38, 114, 12:111). Yine ALLAH, bize kendi sözlerinin asla tükenmeyeceğini ve istese bu Kur’an’dan daha fazlasını da verebileceğini hatırlatır(18:109, 31:27). Herşeyi bilen ALLAH, insanların Muhammed Peygamberin vefatından sonra yalanlar uydurup bunlara “hadis” adı vereceğini de bilmektedir. Bütün bunlara karşı O, Kur’an’da “hadis” kelimesini kullanmıştır. Gerçek inananlara, kabul edilmesi gereken yegane hadis’in “ALLAH’ın Hadisi (Kur’an) olduğunu söylemiştir.
    Hadis kelimesi, Kur’an’da pekçok kez geçer, 31 kez değişik formlarda ve 18 defa da aynen! Hadis kelimesinin olumlu anlamda kullanıldığı hiç bir durumda, bugün müslümanların Peygamberin sözü olarak inandığı mana kasdedilmemektedir. Kur’an’da geçen hadis kelimesi ile ilgili yapılacak kısa bir tarama, ALLAH’ın bizlerden isteğinin, kendi hadisi (sözü) olan Kur’an dışında başka hiçbir hadisi takip etmememiz olduğunu gösterecektir. Şimdi, Kur’an’ın “hadis” hakkında söylediklerine bir bakalım. İfadeler açıktır, ancak ALLAH’ın sözlerine karşı sağırlıkta ısrar edenler için, elbette ki bunları anlamak güç olacaktır :
    “Onlar göklerin ve yerin hükümranlığının kime ait olduğunu ve ALLAH’ın yarattığı herşeyi görmüyorlar mı? Ecellerinin onlara yakın olabileceği akıllarına da mı gelmiyor? Onlar bunun dışında başka hangi HADİS’e inanırlar? (7:185) “İnsanlar arasında diğerlerini ALLAH’ın yolundan saptırmak için hiçbir temeli olmayan “HADİS”‘e, boş yere bağlananlar var. İşte alçaltıcı azap bunlar içindir(31:6). ALLAH, “HADİS”’in en güzelini, birbirine benzer, ikişerli bir Kitap halinde indirdi. Rablerinden korkanların, ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalbleri ALLAH’ın zikrine yumuşar.
    İşte bu (Kitap) ALLAH’ın rehberidir. Dilediğini bununla doğru yola iletir. Ama ALLAH, kimi sapıklığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz. Kıyâmet günü, yüzüyle o en kötü azâbdan korunmağa çalışan (ile güven içinde bulunan bir olur) mu? (O gün) Zâlimlere: “Kazandığınız(ın tadın)ı tadın!” denmiştir(39:23). İşte şunlar, ALLAH’ın âyetleridir, onları sana gerçek ile okuyoruz. ALLAH’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi HADİS’e inanacaklar? (45:6). Eğer samimiyseler, bırak onlardan bunun gibi bir HADİS üretsinler(52:34). Bu HADİS’i(Kur’an’ı) yalanlayanı bana bırak; onları bilmedikleri yerden derece derece (azâba) yaklaştıracağız(77:50). Onlar bun(a inanmadık)dan sonra hangi HADİS’e inanacaklar?(77:50). “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. Bunlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak.Öyle ki âhirete inanmayanların kalbleri, onların yaldızlı sözleri’ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler. ALLAH, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O Kur’an’ın, gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, hiç kuşkulananlardan olma! Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunan(insan)ların çoğuna uyarsan, seni ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (6:112-113).
    Yukarı da verilen ayette ALLAH, ısrarla, kitabının “tam” ve “açıklanmış” olarak indirildiğini söylüyor. ALLAH ile aynı düşünce de olmayan hadisçiler, uydurma bir takım sözlerle ALLAH’ın kitabını açıkladıklarını zannediyorlar. ALLAH ise, bu sözleri uyduranlara kasten izin verdiğini, bunların ancak “doğru zannettikleri şeylere uyan, aldatılmış kişiler” olduğunu vurguluyor. Aynı zamanda bu sözleri uyduran ve uyan kişilerin, “peygamber düşmanı” ve de “günahkar” olduklarını da ifade ediyor. ALLAH’ın hadisler hakkındaki bu sözlerine inanmamız gerekmez mi? Eğer inanmak istemiyorsanız, bir de şu iki ayeti inceleyin :
    “ALLAH’ın vahiyleri ile ikaz edildiği halde bunu gözardı edenden daha kötüsü kimdir? Biz şüphesiz ki, suçluları cezalandıracağız.”(32:22) “Onlardan birine ayetlerimiz okunduğunda o sanki duymamış gibi,kulakları sağır gibi,küstahlıkla arkasını döner.Ona acı bir azabı müjdele.”(31:7)
    İkinci iddia: “Peygambere itaat edin” demek ,”hadis’e uyun” demektir. Gelenekçiler tarafından öne sürülen bu ikinci argüman, onlar tarafından “hadis ve sünnete uyun” şeklinde yorumlanan ve ALLAH’ın “peygambere itaati emreden” ayetine dayanmaktadır.Şafi, El risale isimli kitabında kendi görüşünün temelini oluşturan bu argumanı yorulmadan, defalarca tekrar etmektedir : …”Fakat,onun tarafından her neye karar verilirse ona itaat etmemiz ,ALLAH tarafından kendisine itaat ile eşitlenmiştir ki, bu da onun sünnetidir. Ona itaatsizliğimiz de ALLAH’a itaatsizliğimiz olarak kabul edilecek ve bağışlanmayacaktır….” ..Açıkça görülmektedir ki yukarıdaki ayet ve benzer ayetlerden anlaşılan, Peygambere itaat ile ALLAH’a itaatin aynı olduğudur, çünkü peygamber kendi başına hareket eden bir eleman değildir. Bir elçi olarak o, mesajı getiren kişidir ve ona itaat ile ALLAH’a itaat eş manalıdır. Kur’an’da da ifade edildiği gibi :
    “Elçinin yegane görevi mesajı iletmektir” Dikkat edilmesi gereken nokta şudur ki, Kur’an burada “elçi” kelimesini kullanmaktadır, Muhammed değil! O sebeple itaat edilecek olan da, ancak onun getirdiği mesaj olmaktadır.Kısacası ALLAH ve elçisi bu bağlamda tek bir bütünü oluşturmaktadır ve ayrı düşünülemez. Kur’an’ın kendi kendini açıkladığını ise daha önce belirtmiştik. Şimdi başka ayetlerden de görülmektedir ki, ALLAH ve elçisine itaat dahi, sonuçta ALLAH’a itaat ile alakalıdır ve hatta aynı anlamlıdır. Örneğin :
    De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: “Şahit olun biz müslümanlarız”. (3:64)
    Bu şekilde, elçiye itaatin onun hadislerine itaat olduğu manası, kategorik olarak anlamsız hale gelmektedir. 3.İddia:”Hadisler Kur’an’ı açıklıyor.” Gelenekçiler; Muhammed peygamberin Kur’an’ı açıkladığını ve bu açıklamanın da hadisler yoluyla geldiğini söylemektedirler. Onlara göre hadisler olmasa ALLAH’ın Kur’an’daki emirlerini anlayamayız ve uygulayamayız. Gelenekçilerin bu iddialarına destek olarak ileri sürdükleri ayet de şudur :
    Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamberim! Sana da Kur’ân’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler(16:44). (Ey Resulüm!) Biz, sana bu kitabı (Kur’ânı) sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman edecek topluma bir hidayet, bir rahmet olsun diye indirdik(16:64).
    Bu ayetlerin yorumunu yapan, bir yazar; peygamberin Kur’an’da genel hatları ile bildirilen meselelerin detaylarını açıkladığını, mesela namaz vakitleri, namazların rekat sayıları ve zekat yüzdesi gibi konuların onun tarafından açığa kavuşturulduğunu söylemektedir.Kur’an’ın yorumlanması ve açıklanması meselesi ile ilgili Kur’ansal beyanlar ve tarihsel deliller göstermektedir ki, ne Muhammed peygambere, ne de bir başkasına, bu tarz bir bilgi bir kerede ve tamamen verilmemiştir. Zaten Kur’an, herşeyi bilen sonsuz ilim sahibi ALLAH’ın kitabı olarak tam olarak anlaşılamaz. Ancak, uzun ve rasyonel bir düşünsel süreç içinde peyderpey anlaşılabilir. Kur’an’ın yorumlanmaya çalışıldığı uzunca bir dönem buna şahittir. Ayrıca, müteşabih kabul edilen bazı Kur’an ayetleri ile ilgili aşağıdaki beyan da bu gerçeğe işaret eder :
    “Onun gerçek yorumunu ALLAH’dan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başkası bilemez.” Bu ayet sadece müteşabih ayetlerle ilgili iken, ALLAH açıkça ifade eder ki Kur’an’ı öğreten ve açıklayan da kendisidir. Bunun anlamı, hem Kur’an’ın kendi kendini açıkladığı, hem de ALLAH’ın insanoğluna belli zamanlarda belli anlayışı vererek bu konuda yardımcı olduğudur.Son dört yüzyıl içinde yapılan bilimsel keşifler, ondört asır önce indirilen Kur’an’ın bazı ayetlerinin anlamını daha yeni anlamamızı sağlamıştır.
    İBADETİN ŞEKLİ
    Gelenekçiler;”eğer hadisler olmasaydı nasıl ibadet ederdik” diye ısrarla sormaktadırlar.Bu da onların Muhammed öncesi arab tarihini dikkatli bir şekilde tetkik etmediklerini göstermektedir.Kur’an İslam dinini bütün ibadetlerinin orjinal olarak İbrahim peygambere verildiğini ifade eder.İbrahim’den sonra gelen tüm gerçek inananlar ve peygamberler de bu ibadetleri yerine getirmişlerdir.Yine bu konuda Kur’an, içlerinde araplarında olduğu daha sonraki nesillerin, zamanla bu ibadetleri terkettiklerini de söylemekte.
    Ayrıca yine dikkat edilmelidir ki vahiy sırasına göre 3. olan Müzemmil suresinde dahi, salât(namaz) ve zekat emredilmiştir. Bu da onların bu ibadetlere hiçte yabancı olmadıklarına delildir. Peygamberin biyografisini yazan İbni ishak gibi erken dönem tarih yazarlarının eserlerinde de, bu durumu doğrulayacak deliller görülebilmektedir.Tüm bunlar da isbat etmektedir ki, namaz ibadeti hiç de gelenekçilerin iddia ettikleri gibi “Mirac” olayı sırasında ilk kez Muhammed’e verilmiş değildir. Zaten bir an düşününce namaz ibadetini hadislerden öğrenmediğimizi de farkedebiliriz.
    Bu ibadet, ilk kaynak olan İbrahim peygamberden bu yana, geleneksel olarak nesilden nesile aktarılagelmektedir.Hal böyle olunca Kur’an, binlerce yıldan beri süre gelen bu İbrahimi geleneği yeniden anlatma ihtiyacı duymaz.Bununla birlikte namazı ilgilendiren temel esaslar, yine de değişik ayetlerde zikredilir: (5:6), (4:43), (7:31), (2:144), (11:114, 17:78, 24:58, 2:238, 30:17-18, 20:130), (2:43,125, 3:42, 22:77, 48:29), (17:110), (72:18), (4:101,103). Yine hatırlanmalıdır ki Kur’an, tüm ibadetlerde daima “samimiyete” vurgu yapar ve “şekil” yönüne takıntı yapmamayı öğretir. Bunun niçin böyle olduğu açıktır: Şekil saplantısı ibadetin özünü unutmaya yolaçabilir.Tıpkı bir zamanlar Yahudilerin yaptığı gibi :
    67- Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki: Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da ” sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?” dediler. Musa da:”Böyle cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi. 68- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa, “Rabbim buyuruyor ki: o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emrolunduğunuz işi yapınız.” dedi. 69- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa,”Rabbim buyuruyor ki: o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.” dedi.70- Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz.” dediler.71- Musa, “Rabbim buyuruyor ki: o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır”. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı bunu yapmayacaklardı…
    (BAKARA SURESİ). 1985 yılında uzay mekiği Discovery ile uzaya giden Suudi Prensi Sultan Salman’ın, bu yolculukta nasıl namaz kılmak gerektiğine ilişkin ulemaya yönelttiği soru karşısında, şekil takıntılı din adamlarının içine düştükleri zor durum da iyi bir örnek olarak verilebilir!..
    Çevirenin Notu: ( Peygamberin Kur’an’ı açıklaması, ALLAH’tan aldığı vahyi bildirmesinden ibarettir.Asıl açıklamayı yapan ALLAH’tır. Örneğin:
    176- Senden fetva istiyorlar. Deki: “Allah size (babasız ve çocuksuz kimsenin) mirası hakkında hükmünü açıklıyor: Çocuğu olmayan, fakat kız kardeşi bulunan bir kişi ölürse, bıraktığı malın yarısı o (kız kardeşi)nundur. Çocuğu olmayan kız kardeş ölürse, erkek kardeş ona varis olur. Eğer (ölenin) iki kız kardeşi varsa,bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer kardeşler erkek ve kız olurlarsa, erkeğin hissesi, iki kızın hissesi kadardır. Şaşırmamanız için Allah size (hükümlerini) açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir(Nisa Suresi).
    Görüldüğü gibi, peygamberden açıklama isteyenlere “ALLAH” gerekli açıklamayı yapmıştır.O’nun(peygamberin) açıklaması ise bu ayeti okumaktan (tebliğden) ibarettir. O’nun bunun ötesinde hüküm koyucu bir izah getirmesi mümkün değildir. O sadece bir elçidir,ALLAH’ın ortağı değil!..
    O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.(18:26) 15- Böyle iken, âyetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki, “Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.” 16- De ki, “Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?”(yunus suresi)
    ALLAH peygamberine, aldığı vahyi yani Kur’an ayetlerini insanlara okumasını, onların tepkilerinden çekinerek gizlememesini emretmiştir :
    37- “Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: “Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork” diyordun da nefsinde Allah’ın açıklayacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisinden çekinilmeye daha lâyıktı”(33:37). 39- “Onlar(peygamberler), Allah’ın gönderdiklerini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak da Allah yeter”(33:39). 16- Peygamberler dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.” 17- “Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir”(36:16-17). 48- “Ey Muhammed! Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir” (42:48). 20- “Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir” (3:20).
    Diğer yandan Ehli kitaba da “ALLAH’ın vahiylerini(ayetlerini) açıklamaları” emredilmiştir.Bu emirden murad edilen şey, hiç şüphesiz ALLAH’ın ayetilerini olduğu gibi insanlara okumaları ve işlerine gelmeyen kısımları saklamamalarıdır. Yoksa ayetleri tefsir etmeleri yada yeni hükümler ortaya koymaları değildir:
    “İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya! mutlaka onlara Allah lanet eder”( 2:159). “Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz.” diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler” (3:187). 15 – “Ey kitap ehli! Kitaptan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açıklayan, çoğundan da vazgeçen peygamberimiz size geldi. Ayrıca size, Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir” (5:15).
    Bu son ayette, kitap ehlinin menfaatlerine aykırı gördükleri bazı ayetleri insanlardan gizlediklerini,ancak sadece ALLAH rızasını düşünen peygamberin, insanları bu ayetlerden haberdar ettiğini anlıyoruz. Peygamberin tebliğ anlamı dışında bir açıklama yaptığını iddia etmek, ancak Kur’an’ı ve gerçeği çarpıtmaktır. İstisnasız tüm Kur’an, elçilerin sadece aldıklarını aynen bildirmek manasında bir açıklama yapmakla mükellef olduğuna dair delillerle doludur. Hadiscilerin savunduğu manada Kur’an’ı açıklamak iddiası aynı zamanda mantıksızdır da.Çünkü Kur’an’ın kendisi zaten bir açıklama’dır. Açıklamanın açıklaması olmaz. Ancak bildirilmesi olur ki, bu da tebliğdir. Kur’an, ALLAH’ın yaptığı en mükemmel açıklamadır ve artık, O’nun sözü üzerine söz söylemek kimsenin haddine değildir :
    “…Bunlar, Allah’ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar” (2:187). “…Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını infak edin. İşte böylece Allah, size âyetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz” (2:219). “…Onlar sizi ateşe davet ederler, Allah ise, kendi izniyle cennete ve mağfirete davet ediyor ve âyetlerini insanlara açıklıyor. Umulur ki onlar hatırda tutup, öğüt alırlar” (2:221). “…İşte bunlar, Allah’ın tayin ettiği hudududur. Bunları, bilen bir kavim için açıklıyor” (2:230). “Bu (Kur’ân) insanlar için bir açıklama, Allah’dan gereğince korkanlar için doğru yolu gösterme ve bir öğüttür” (3:138). “Meryem’in oğlu Mesih (İsa), sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak nasıl yüz çeviriyorlar!” (5:75). “Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, âyetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz” (6:55). “(De ki) Allah, size Kitab’ı (Kur’ân’ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım?” (6:114). “Sonra iyilik edenlere (nimetimizi) tamamlamak, her şeyi açıklamak ve doğru yola iletici ve rahmet olmak üzere Musa’ya Kitab’ı verdik ki, Rablerinin huzuruna varacaklarına inansınlar” (6:154). “O, bilecek olan bir kavim için âyetlerini ayrıntılı olarak açıklar” (10:5). “Bu Kur’ân, Allah’dandır! Başkalarının iftirasından beridir, lâkin kendinden önceki kitapları tasdik eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar” (10:37).
    Daha fazla örnek vermeyi gereksiz buluyoruz ve burada kesiyoruz. Dileyen Kur’an’ı inceleyerek onlarca başka örnek bulabilir. Peygamberin Kur’an’da olmayan hükümler koymak suretiyle Kur’an’ı açıkladığı ve dolayısıyla ALLAH’ın eksik bıraktığı bir işi tamamladığı, ancak yalandır ve cehalettir.Tüm Kur’an da buna şahittir…) (M.B.)
    Dördüncü iddia: “Peygamber’deki Örnek”
    Peygamberde takip edilmesi gereken güzel bir örnek olduğu ve bu örneğin de onun sünneti olduğu, gelenekçilerin en son argumanını oluşturmaktadır.Onların bu konudaki delilleri ise: “ALLAH ‘ın elçisinde sizin için iyi bir örnek vardır”ayetidir. diğer bir ayet de : “Sen şüphesiz büyük bir ahlak üzerindesin” Gelenekçiler bu ayetlerden şu sonucu çıkarmaktadırlar:”ALLAH’ın elçisi mükemmel bir insandı ve o her alanda takip edilecek en güzel örneği sergilemiştir.”Hadis bilimci M.M Azami: Eğer Peygamberi toplum için bir model kabul edersek onun davranış tarzı her halûkârda takip edilmelidir” der.Modern din bilimcilerden Prof.Fazlur Rahman’da peygamberdeki davranış örneğinden bahseder;Bununla birlikte yukarıda verilen 33:21 ayetinin bağlamına bakarsak, burada
    Peygamberin hal ve hareket tarzının tümünden değil ancak, ALLAH’a ve zafere olan inancından bahsedildiğini görürüz. Yine bu ayet İnananların inançlarının sarsıldığı Hendek savaşı ile ilgili bağlamda yerleştirilmiştir.Bu yüzden onun her alanda iyi bir örnek olduğu gibi bir sonuca varmak yanlış olur.Burada bahsedilen şey ancak Peygamberdeki samimi ALLAH inancı ve Kur’an’a olan bağlılığıdır.Güzel örnek olarak ifade edilen bu durum esas olarak kişisel davranıştan ziyade zihinsel moral ve ruhsal bir haleti anlatmaktadır. Yine başka ayetlerde aynı tabir İbrahim Peygamber içinde kullanılmıştır. Sıkı bir tek tanrı inancı bağlısı(Hanif) olan İbrahim, bu yönüyle daima güzel bir örnek olarak gösterilmiştir. 60.sure 4.ayet bu durumu açıklar:
    “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için “güzel bir örnek “vardır.Onlar kendi halkına”biz sizi ve ALLAH’ın yanında uydurduğunuz putlarınızı benimsemiyoruz” dediler.Biz sizi reddiyoruz ve siz de ALLAH’a tek olarak inanıncaya değin bizimle sizin aranızda ancak düşmanlık vardır.”
    Yukarıda geçen güzel örneğe bakarsak, bunun ancak kişinin inancındaki samimiyeti,kararlılığı ideolojik duruşu ve bu uğurdaki mücadele azmi olduğu görülür.Bu da, Kur’an’ın kendi kendini açıklamasına iyi bir örnek olarak değerlendirilebilir.ALLAH’ın müslümanlardan, elçisinin kişisel davranış biçimini takip etmelerini istediğini düşünmek mantıksızdır ve Kur’an’a uygun değildir.Çünkü kişisel davranış kalıpları adetler,eğitim,kişisel eğilimler ve yetiştirilme tarzı gibi pekçok farkı etmen tarafından belirlenir.Gerçekte Peygamberin yeme, içme ve giyim tarzı, zamanının diğer insanlarından,ki bunun içine yahudi ve hristiyanlar da dahildir,çok da farklı değildi.O eğer arabistan değil de bir başka ülkede yaşamış olsa idi ,o topluma uygun bir yaşantısı olacaktı.Bunlar, kişisel ve kültürel tercihlerdir ve dinin ile ilgi alanı değildir.Yine, peygamber kullandı diye bugünün modern silahlarını terkedip kılıç yada ok kullanacak değiliz.Tüm bu bilgilerden anlaşılması gereken, peygambere uymanın Kur’an’a uymak olduğudur.Çünkü o da ancak bunu yapıyordu. Bu sebeple Kur’an’ın sadece genel prensipleri ortaya koyduğu ve hadislerin onu açıkladığı iddiası, ancak “bir yanlış yorumlanma” dır. ***
    POLİTİK ÇATIŞMALAR
    İbni Sad (ölm.230/845), Malik İbni Enes (ölm.179/795),Tayalisi(ölm.203/818), humaydi(ölm.219/834),İbni Hanbel(ölm.241/855) gibi orjinal kaynaklarda yapılacak bir incelemeyle, raşit halifelerin kendi idarelerinde ancak pek az sünnet uygulaması yaptıkları görülecektir. “Peygamberin sünneti” tabiri ise, asla Peygamber tarafından kullanılmamıştır ve ancak onun vefatından çok sonra idareyi devralan, halife Ömer bin Abdülaziz (ölm.720) tarafından ilk kez kullanılmıştır. Fakat daha sonra, İbni Kayyım (ölm.691) gibi kaynaklar,Halife Ebu Bekir ve Ömer’in isimlerini sünnet uygulamaları ile birlikte anmaya başlamıştır. Açıktır ki gelenek yanlıları büyük kabul edilen otoritelerin isimlerini kullanarak kendi görüşlerini bir şekilde kabul ettirme yoluna girişmişlerdir. …Ali ve Ebu bekir hakkında ortaya atılan hadislerin genel durumundan anlaşılmaktadır ki,bu sözler o anda mevcut olan siyasal çatışmalardan da büyük oranda etkilenmiştir.
    O anda mevcut olan çatışma, hilafetin ilk olarak Ali’ye mi, yoksa Ebu Bekir’e mi verilmesi gerektiği hakkındaydı. İbni Abil Hadid (ölm.655), Nahc El Belagat isimli çalışmasında, hadis uydurma işinin ilk kez Ali yanlıları (şiiler) tarafından başlatıldığını kaydeder. Aynı yazar Muaviye ve Ali arasında devam eden çatışma esnasında hadis uydurma faliyetlerinin ne boyuta vardığını da gözler önüne serer. Siyasal ve sosyal eğilimin değiştiği her durumda pekçok yeni hadis üretiliyordu ve birçokları da bu işi iyi niyetlerle yapıyordu. Ancak sonuçta ortaya çıkan şeyin “iyi” olduğunu söylemek imkansızdır. Hadis uydurma ile başlayan ve değişik tartışmalarla devam eden bu ortamda dini kaynakları dondurup hadis üretimini ve tartışmaları kesme fikri ağırlık kazanmaya başladı. Bu durum Şafi’nin öncülüğünde bugün bile etkili olan ana hukuksal anlayışın şekillenmesine yol açtı. O, dinin kaynağı olarak Kur’an, hadis, İcma ve Kıyas’ı ortaya koydu.
    MEZHEPLER Şii ve sünni’ler arasında ortaya çıkan anlayış farklılığı yanında Sünnilerin kendi aralarında bölündüklerini görüyoruz. Kurucuları arasındaki düşünce farklılığına dayanan pekçok mezhep bu dönemde doğmuştur. Başlangıçta onaltının üzerinde iken, zamanla bu sayı azalmış ve Hanefi,Maliki,Şafi ve Hanbeli mezhepleri üstünlük sağlamıştır. Bu dört mezhep arasında da kurucularının düşünce farklılığına dayanan önemli ihtilaflar vardır. Esas farklılık ise daha sonra kurulacak Maliki ve Şafi mezhebini etkileyen İmam Ebu Hanife ve İmam Malik arasındadır. İmam Ebu Hanife(ölm.767) meseleleri yaratıcı düşünceye (ictihada) dayanarak halletme tarzını benimseyerek bir öncü olmuştur. O, Hicaz bölgesinden, Peygamber’den sonra gelen neslin etkilerinden uzak bir yerde, Şam’da yaşamıştır.
    Bu sebeple de çok fazla hadis dinleme şansı olamamıştır(Bu dört imam da resmi hadis yazım işinden önce yaşamıştır). Ebu Hanife, problemleri Kur’an ve akıl yoluyla çözme yanlısıydı.İmam Malik(ölm.795) Medine’de yaşamıştır. Hac için Mekke’ye gittiği sefer hariç, Medine dışına hiç çıkmamıştır.Ebu Hanife’den farklı olarak İmam Malik,peygamberin sözlerini anlatan pekçok kişinin bulunduğu bir ortam içindeydi.Bu sebeple de meseleleri çözmek için sıklıkla hadislere başvurmuştur.Bu şekilde Ebu Hanife İctihadı,İmam Malik ise icma yada hadisi savunmuştur.Tüm bu farklılıklar yerel yöneticilerin her iki gruba sıklıkla başvurması sonucunu doğurmuştur.Yöneticinin eğilimine göre bölgesel olarak şu yada bu mezhep güçlenip zayıflayabiliyordu.Bu ortamda Kur’an’ın değişik düşüncelerin doğuşuna izin veren yapısından doğan çatışmalar, İmam Şafi gibi bu derece düşünce özgürlüğüne tahammülü olmayan kişilerin ortaya çıkmasına yol açtı.
    Onun çözüm önerisi herşeyi olduğu gibi dondurmaktı! Şafi’ye göre o ana kadar ortaya konan tüm görüşler kabul edilebilirdi;Ancak daha fazlası değil. Böylece icmayı (Alimlerin görüş birliği) öne, ictihadı sonraya alan yeni bir tarz doğmuş oldu.Rahatlık kural haline geldi.Onun peşinden de bu rahatlığı koruyacak “pasiflik” ve “körükörüne itaat” himaye edildi.Tüm bunlar ise az sonra, karamsarlığı ve kaderciliği besleyen unsurlar olarak birleştiler ki,bunun doğal sonucu da düşünsel bir ölümdü! Nitekim bugünün İslam dünyasında hala yaşanmakta olan da bundan ibarettir.Diğer yandan erken dönem İslam tarihinde elde edilen başarıları gören Avrupalılar, sorgulama ve aklın önemini anladılar ve o günden beri ilerlediler! Çünkü, onlar asla akıllarını serbest düşünceye kapatmadılar!.
    “İSNAD ZİNCİRİ METODOLOJİSİNDEKİ ZAYIFLIKLAR”
    Hadis yazarları,en çok tutulan Hadis yazarları olarak kabul edilen Buhari ve Muslim’in çalışmalarının ne kadar titiz olduğunu söylemekten haz duymaktadırlar.Onlara göre Müslim ve Buhari, en sıkı ve zor teknikleri kullanarak hadis kaynaklarını değerlendirmeye tabi tutmuşlar ve ancak ondan sonra hadis kabul etmişlerdir.Bu arada hadis yazarları tarafından kaynakların doğruluğunun sorgulandığı bir de ilim dalı oluşturulmuştur.Onların bu çabalarını takdir etmemize karşılık bu durum,kullanmış oldukları metodun zayıflıklarını görmemize engel değildir.
    Şimdi,biliyoruz ki hadislerin çoğu tabiin ve tebei tabiin döneminde (peygamberin sahabesini görenler ve ondan sonra gelen ve bu görenleri görenler) ortaya çıkmıştır. Kimdir bu “tabiin” ve “tebei tabiin” ? “Tabiin”;peygamberin vefatından iki buçuk ila dört nesil sonra (yaklaşık olarak 70 ila 120 yıllık bir süre) gelen ve “sahabeyi gören” kişilerdir.”Tebei tabiin” ise, bu ilk grubu gördüğü düşünülen diğer bir grup insandır ki,bunlar da peygamberin vefatından sonra gelen dört buçuk ila altı nesil arasına dağılmıştır(130 ila 190 yıllık bir süre yapar!). Bu da hadislerin, peygamberden yüz ila iki yüz yıllık bir süre sonra ortaya çıktığını göstermektedir.İsnad zinciri metodu ne kadar hassas olsa da, hadis yazarlarının böyle bir şeyden ilk kez bahsetmeleri ve yazıya dökmeleri , son tebei tabiinin vefatından ancak 150-200 yıl sonra gerçekleşmiştir.Bu da demektir ki,isnad zinciri tesbit edilmeye başlandığında yardımcı olacak ne bir sahabe, ne sahabeyi görmüş bir kişi, ne de sahabe görmüş bir kişiyi görmüş olan bir kişi hayattadır.
    Tüm bu bilgilerin doğrulaması nasıl yapılacaktır,bu meçhuldur!… Burada, bizim amacımız; Buhari,Muslim ve diğerlerini uydurmacılıkla suçlamak değil.Ancak en basit psikoloji ve iletişim eğitimi almış bir kişi bile, 15 kelimelik basit bir mesajın sadece beş kişi arasında kulaktan kulağa nakli sırasında bile bozulacağını test edebilir(Sizde bunu kendi aranızda deniyebilirsiniz).Tabii ki bu arada hadislerin binlerce sayıda olduğunu ve abdest almaktan, çeşitli hukuki meselelere uzanan, son derece detaylı anlatımlar içerdiğini unutmayın. Bu anlatımların da yüzlerce yıllık bir süre içinde, binlerce millik çöllerle kaplı bir coğrafyaya dağılmış,yüzlerce anlatıcıdan kaynaklandığı da hatırlanmalıdır.
    Yine unutmayın ki,o zaman haberler ancak deve hızıyla, deri ve kemik parçaları üzerine yazılı olarak dolaşıyordu ve ne kağıt, ne de bunlara yazabilecek adam bulmak hiçte kolay değildi. Bugünün modern dünyasında bile ana tarihsel olaylar hakkında ne, nasıl, hangi şartlar altında gerçekleştirmiş, gibi pek çok belirsizlik vardır.Bir örnek olarak vermek gerekirse; Kenedy suikasti hakkında yada birinci dünya savaşının sebepleri hakkında pekçok bilinmeyen ve çelişkili bilgi vardır.Aile içinde yaşanan olaylarda bile, olay eskidikçe anlatımlar farklılaşmakta ve belirsizlik artmaktadır.İşte bu sebeplerden dolayı rahatlıkla denebilir ki hadis yazarları, her ne kadar gayret sarfetmiş olurlarsa olsunlar! asla kesinlik iddia edemezler. Mekke’den Şam’a deve sırtında yapılacak bir seyahat en az bir- iki ay sürer.Diğer yandan Arab çölleri arasına dağılmış belli başlı yerleşim yerlerine yapılacak bir seyahatin, çok daha uzun bir zaman alacağı kesindir.Tüm bu gerçeklerde göstermektedir ki,hadis yazarlarının yazmış oldukları bilgileri kişisel olarak doğrulama ihtimalleri son derece azdır.
    Aksi takdirde ömürlerini büyük kısmını son derece hızlı develerinin sırtında oradan oraya koşturmakla geçirirlerdi!Tarihsel kayıtlarda bu hadis yazarlarının kim olduğu,nerede yaşadıkları ve ne kadar seyahat ettikleri de vardır. Bildiğimiz kadarıyla deve hızı bugünlerde ne ise, o zamanlarda da o idi… O halde hadis yazarlarının tüm bu boşlukları doldurmak için iyi hikaye anlatımlarına şiddetle ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır.Hadis yazarlarının değindiği pekçok “sahih”anlatıcı, esasen sadece uydurma isimlerdir… Hadisciler bu tip eleştirilerden kurtulmak için çok zekice bir araç geliştirmişlerdir.Bu da sahabenin ta’dilidir.Bu, şu demektir:
    Hadis anlatımı söz konusu olduğunda Peygamberin sahabesi ilahi bir koruma altına girmektedir ve onlar bu şekilde hata yapmaktan korunmaktadırlar! Bu, hiç şüphesiz akılalmaz ve mantık dışı bir iddiadır ve esasında hıristiyan kitaplarından alınmıştır. İsa peygamberden çok sonraları İncil’i kaleme alanların da, inandırıcılıklarını arttırabilmek için benzer bir yola başvurdukları bilinmektedir. Şimdi Buhari tarafından ortaya konan bir isnad zincirini değerlendirelim: Muhammed Peygamber Muhammed Peygamber 1.Ömer ibni Hattab 1.Ayşe 2.İbni Vakkas El Laiti 2. Zubeyr 3.İbni İbrahim at Taimi 3.İbni Şihab 4.Yahya İbni Said 4.Ukail 5.Süfyan 5.El Bait 6.Abdullah ibni Ez Zubeyr 6.Yahya İbni Buhari Buhari Buhari Daha öncede bahsettğimiz gibi isnad zinciri, son tebei tabiininde vefatından ancak 150 yıl sonra yazılmıştır.Bu yüzden, bu rivayet zincirinin bir parçası olarak isimleri geçen Ömer yada Ayşe’nin, gerçekten bu rivayete kaynaklık ettiğine dair delil nerededir? Elbette ki delil yoktur.Elde olan, sadece “kuvvetli zanlar” ve ALLAH’ın onları hata yapmaktan koruyacağı “inancıdır.” Peki herşeye kadir olan ALLAH, bu işe ne demektedir:
    “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Artık onları, uydurdukları şeylerle baş başa bırak. ki âhirete inanmayanların kalbleri o(nların yaldızlı sözleri)ne kansın, ondan hoşlansınlar ve onlar, işledikleri suçları işlemeğe devam etsinler. ALLAH, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken O’ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine Kitap verdiklerimiz, O(Kur’an)ın, gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler, hiç kuşkulananlardan olma. Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adâlet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur. O, işitendir, bilendir. Yeryüzünde bulunan(insan)ların çoğuna uysan, seni ALLAH’ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece saçmalıyorlar.” (6:112-113)
    Yukarıda verilen ayette ALLAH, insanların çoğunun inancının sadece zanna ve tahmine dayandığını söylemekte. Kim hadis kitaplarının da ancak bizim gibi ölümlü kişiler tarafından yazılmış “din”kitabı olduğunu inkar edebilir? Ama hadisçiler hala ısrarlıdır.Bazılarına göre en azından Buhari’nin hadisleri yanlış olamaz. Niye? Çünkü Buhari 600.000 hadisi inceleyip sadece 7 27 5 tanesini seçmiştir de ondan… Aslında bu bilgi sadece, okuyucunun Buhari hakkındaki kanaatini etkilemek için uydurulmuştur ve gerçeklerle alakası dahi yoktur.Basit bir hesaplama dahi, Buhari’nin böyle bir çalışmayı asla yapmış olamayacağını isbat eder: Basit bir hadisin üç cümleden oluştuğunu farzedelim.(gerçekte paragraflar uzunluğunda olanlar var) Buhari bu şekilde 40 yıllık bir süre içinde 1.800.000 cümleyi toplamış,okumuş,değerlendirmiş ve kaydetmiş olmalıdır.
    Bu da 40 yıllık süre içinde, herbiri Kur’an kalınlığında ve zorluğunda” tam 300 kitaba” eşit bilgi yapar. (Bu arada, bir de deve sırtında tüm arabistan çöllerinde yapılması gereken yolculuklar var): Bunun ne derece mümkün olabileceği, ortadadır. Başka bir kaynağa göre İbni Hanbel’in 7 milyon hadis naklettiği söylenmektedir.Eğer bu doğruysa Peygamber, 23 yıllık peygamberlik hayatı boyunca ve günde 18 saat haftada 7 gün çalışmalı ve her 77 saniyede bir hadis üretmelidir! O takdir de peygambere ne kendi hayatını yaşamak ne de peygamberlik görevini yapmak için hiç zaman kalmamaktadır.Görüldüğü gibi isnad olayı hadislerin doğruluğunu temin etmekte yetersiz kalmaktadır.Eğer hadisler içerikleri ve mantıkları açısından tasnife tabi tutulsaydı daha inandırıcı olurdu.Yine bu metodun kullanılması halinde, bugünkü “sahih” hadis kitaplarından geriye pek birşey kalmayacağı da açıktır.
    “HADİSLERİN TUTARLILIĞI TEORİSİ”
    Hadislere yönelik bu tarz eleştiriler artınca onlarda kendi pozisyonlarını sağlamlaştırmak için yeni argümanlar geliştirdiler.İmam Şafi tarafından ortaya atılan hadislerin tutarlılığı teorisi, buna bir örnek olarak verilebilir. Bu fantastik teoriye göre hadisler, asla Kur’an’la yada diğer hadislerle çelişemezlerdi.Eğer bir çelişkinin varlığı tesbit edilirse bu sadece görünüş itibariyledir ve aslında yine de çelişki yoktur. Hadislerde mevcut apaçık çelişkileri örtbas edebilmek için uydurulmuş, gerçekten çok basit bir kelime oyunudur bu. Ancak, bu teorinin bile hadisleri kurtarıp kurtaramayacağı ise, başka bir meseledir. Görülecektir ki, bu teori de ancak hadisleri daha çelişkili hale getirmektedir.
    Hadislerin ne Kur’an’la ne de kendi içine çelişkiye sahip olmadığını isbat için Şafi’nin yaptığı açıklama şöyledir: O, peygamberi sadece bir elçi değil, her sözü ALLAH vahyi olan ilahi bir sözcü olarak kabul eder. Peygambere en ince ayrıntısına kadar uyulmalıdır.Çünkü tüm bu tartışmalı meseleleri halledebilecek bilgiye sahip yegane kişi O’dur.Bu şekilde hadis sünnet ve Kur’an arasında çelişki olamaz.Sünnetin doğuşunu hazırlayan farklı sebepler yüzünden yada rivayet edenin yetersizliğinden dolayı bazı çelişkiler görülebilir, ama aslında böyle bir şey yoktur. Zina örneğini ele alalım;Kur’an herhangi bir ayrım yapmadan (özgür insanlar için) zina cezasını yüz değnek olarak tesbit etmiştir.
    Ancak sünnet kaynaklarında bu ceza, evli olan zinacılar için “recm” edilme şeklinde değiştirilmiştir. Sünnet kaynakları bir yandan zina edenin taşlanarak öldürülmesini emredilirken,diğer yandan bazı başka rivayetler de bu iş son derece hafife alınarak yeni bir çelişki yaratılmaktadır: Cabir İbni Abdullah Peygamberden rivayet etmiştir ki, Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır.Mesela onlar, yataklarını sizden başkasıyla paylaşmamalıdırlar.Eğer bu sınırı aşarlarsa, yaralamayacak şekilde onları dövebilirsiniz!(Buhari ve Müslim). *** Şafi bu açık çelişkiyi sünnetin Kur’an’ı neshi (iptali) ile açıklar. Bu oldukça ilginç bir izahtır.Hem sünnet’deki ceza açıkça Kur’an ile çelişmektedir hem de sünnete , Kur’an’ı bile iptal edebilecek yetki verilmektedir.Ama şaşırtıcı bir şekilde Şafi,yine de sünnet ile Kur’an arasında çelişkiyi asla kabul etmemektedir. O Kur’an ayetlerinin Kur’an’ı, sünnetinde sünneti iptal edebileceğini savunur. Açıktır ki, hadisin tutarlılığı teorisi kafa karıştırıcı ve kabul edilemezdir!!..
    “HADİSLER DE İLAHİ KAYNAKLI MIDIR” ?
    Bazıları Hadis ve Sünnetinde ilahi vahiy ile olduğunu iddia etmektedirler.Açıktır ki böyleleri , ilahi vahy’in bir kriterinin de ”Mükemmel Koruma”olduğunun farkında değildirler.Peygambere ait olduğu iddia edilen Hadis ve Sünnet ise “ büyük ölçüde bozulmuş” olduğu için, asla bu kriteri sağlayamaz.Bugün hadislerin büyük ölçüde “Sahte Uydurmalar” olduğu bilinmektedir. Hatta bu oran %99’lar seviyesindedir. Bu ise, 15:9 ayetinde bildirildiği gibi, ALLAH’ın kendi vahyini koruma altına aldığı gerçeği yanında, hiçde basit bir rakam değildir.
    “O Zikri biz indirdik biz; ve O’nun koruyucusu da elbette biziz!”(15:9) “Onlar, kendilerine gelen Kur’ân’ı inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitaptır,ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. (O) Hüküm ve hikmet sâhibi, çok övülen(Allâh)dan indirilmiştir.”(41:41-42)
    ALLAH sözünün bir diğer kriteri de, (4:82)’de verilmiştir: “…Eğer O, ALLAH’tan bir başkasına ait olsaydı! O’nda pekçok çelişki bulunurdu.” Hadis kitaplarını okuyan bir kişi, orada bu tip çelişkilerden bolca bulabilir. Çünkü onlar ALLAH’ın (doğrudan yada dolaylı) sözü değildir.Bunu iddia edenler, ALLAH’ın kendi vahiylerini koruyacak gücü olduğunu bilmiyorlar mı? Evet, Muhammed Peygambere itaat etmek zorundayız. Ona itaat, ALLAH’a itaat gibidir. Ancak o, artık aramızda değil ve ona ait olduğu iddia edilen sözler de, çok büyük oranda “Uydurma ve Yalanlardan” ibaret. Bugün ona itaat, ancak onun ağzından dökülen ilahi vahye, yani Kur’an’a itaattir. Geçmişte de onun daveti ancak buydu(6:19, 50:45, 16:44, 16:64, 14:1, 6:155, 4:105, 18:27). Kur’an, Muhammed’in(SvS) getirdiği yegane mesajdır.
    “De ki,kimin şahitliği en büyüktür? De ki”ALLAH’ın.Sizinle benim aramda O şahittir ki ve bu Kur’an (Kur’an, hadis ve sünnet değil) bana vahyolmaktadır ki, size ve ulaştığı herkese duyurayım.”(6:19) “…Benim ikazlarımı dikkate alanlara bu Kur’an (Kur’an, hadis ve sünnet ile değil) ile uyar.” (50:45)
    Muhammed Peygamber(SvS) öldüğünde geriye sadece bir kitap bıraktı:Kur’an. Muhammed Peygamberin uyduğu yegane kitap da Kur’an idi. Kur’an’ı izleyenler, Muhammed Peygamberi izlemiş olurlar.Hadis ve sünnete uyanlar ise, Muhammed peygambere değil, ancak bu “kitapları yazanlara” uymuş olurlar.ALLAH’ın emri dışında birinin emrini izlemek ise, Kur’an’da “putperestlik” olarak ifade edilmiştir. Putperestlik , eğer ölüm anına değin terkedilmezse, affedilmeyen tek günahtır. O gün iyi niyetleri işe yaramayacak ve yapmakta oldukları şeyin ne olduğunun farkında olmayan pekçok putperest, hesap günü suçlu olarak ALLAH’ın huzuruna çıkacaktır. O halde peygamberi, ancak ALLAH tarafından tam, mükemmel ve detaylı(12:111) olarak nitelenen kitabı,“Kur’an’ı” izlemek suretiyle takib edelim.
    “EBU HUREYRE VE GELENEKSEL İSLAMIN ŞEKİLLENİŞİ” HADİSLERLE GELENEKSEL İSLAM:
    Rahman ve Rahim olan ALLAH’ın Adıyla Müslüman olsun ya da olmasın İslamı araştıran pek çok kişi Ebu Hüreyre’ye atfedilen yada onun tarafından nakledilen hadislerin şaşırtıcı çokluğu karşısında hayrete düşmektedir.Geleneksel İslam anlayışında teşhis ettiğimiz pek çok bozukluğun en önemli kaynağı da yine sahte hadislerdir.. Bu hadislerin binlercesi ise Ebu Hureyre tarafından nakledilmiştir. Geleneksel müslümanlar için ,YÜCE ALLAH’ın sözü olan Kur’an’ın yanında, “Ebu Hüreyre” , pekçok dini mesele de “ikinci”kaynaktır. Bu arada, kimdir bu Ebu Hüreyre acaba? İslami kaynaklardan onun hakkında yeterince bulabileceğimiz bilgiler yine,Kur’an’ın emri olan ve Kur’an dışında hiçbir hadisi(dinsel kaynak olarak)kabul etmeme emrini destekler niteliktedir.Bak. 7:185 , 45: 6 , 77: 50 , 39: 23 , 50: 45 …vb. Ebu Hureyre, hicri 7. Yılda Yemen’den gelerek İslam’a girmiştir.Bu şekil de Muhammed Peygamberin yanında 2 yıldan daha az kalmıştır. O, bu iki yıllık refakate karşılık 5000’den daha fazla- yaklaşık 5374 civarında- hadis nakletmiştir. (Bu rakamı , Peygamberin yanında çok daha uzun süre bulunmuş olan Ayşe,Ebu Bekir veya Ömer tarafından nakledilen toplam hadis sayıları ile karşılaştırın.)
    Muhammed Zübeyr Sıddıki’nin “Hadis Literatürü:Kaynağı,Gelişimi ve Özellikleri” isimli kitabından alınmıştır: 1. Ebu Hureyre , 5347 hadis 4. Ayşe , Müminlerin Annesi , 2210 hadis 10. Ömer İbn-i Hattab, 537 hadis 11. Ali İbni Ebu Talib , 536 hadis 31. Ebu Bekir Sıddık ,142 hadis İlk rakam, hadis nakledenler arasındaki dereceyi …. ikinci rakam ise, rivayet edilen hadis sayısını göstermektedir.
    Peygamberimiz yanında geçirdiği iki yıldan daha az bir zamana karşılık Ebu Hureyre tarafından nakledilen 5347 hadise karşılık,sevgili Peygamberimize ile 23 yıl civarında refakat etmiş olan Ebu Bekir’in 142 rivayeti, orantı olarak bile oldukça düşündürücüdür…. Ebu Hüreyre kaynaklı hadislerin çoğu Ahad’tır, yani tek bir kişi tarafından tanık olunmuş hadis… Bu kişi de Ebu Hureyre’den başkası değildir. Yine,doğruluk için gerekli şart olarak aranan “iki tanık” kuralının Ebu Hüreyre için ihmal edildiğini görüyoruz.. Peygamberin bazı arkadaşları (Sahabe) onu , mevkii sahibi olmak için hadisler uyduran bir “yalancı” olarak suçlamışlardır. İkinci halife Ömer İbni Hattab, Ebu Hureyre’ye Muhammed hakkında hadisler söylemekten vazgeçmesi , aksi takdirde onu sürgüne göndereceği tehdidinde bulunmuştur.
    O ise ,Ömer’in suıkast ile şehid edilişine kadar bundan vazgeçmiş ,sonra tekrar başlamıştır. Ebu Hureyre daha sonra halife ve müslümanları memnun etmek için,Muaviye’nin Suriye’deki kraliyet sarayında yaşadığı dönemlerde dahil olmak üzere, sürekli hadisler söylemeye başlamıştır. Yine kendisini dinleyenlere, bu söylediği hadisleri Ömer zamanında söylemiş olsa onun tarafından kırbaçlanabileceğini de itiraf etmiştir.! Ebu Cafer El İskafi, Halife Muaviye’nin ,-aralarında Ebu Hüreyre’nin de bulunduğu bazı kimseleri ,siyasi rakibi olarak gördüğü Peygamberin amcasının oğlu Ali İbni Talib aleyhinde hadis ve hikayeler uydurması için görevlendiğini yazar… Ebu Hüreyre, Muaviye’nin sarayında yaşayarak onun politik görüşlerine hizmet etmiştir. Sadece Muaviye’yi memnun etmek için, Ali ‘yi küçültücü,ona hakaret eden ,en azından Ali’nin derecesini Ebu Bekir, Ömer ve Osman’dan daha düşük gösteren hadisler üretmiştir.
    O zamanlar Ebu Hüreyre için “midesi”, gerçeğin kendisinden daha önemliydi … Muaviye’nin saltanatı esnasında, Ebu Hüreyre’nin de yardımıyla, İmam yada Halife’lere itaatı ALLAH’a yada Peygamber’e itaat ile eş gösteren görüşü destekleyen pekçok hadis uydurulmuştur, tabii ki Kur’an’ın , bütün meselelerin danışma yoluyla demokratik bir şekilde halledilmesi prensibi ile hiçe sayılarak… (Bu esnada Ebu Hureyre’nin hala kraliyet sarayında yaşamakta olduğunu unutmayın.) Ebu Hureyre tarafından rivayet edilen hadislerin pek çoğu, hem kendi rivayet ettiği başka hadislerle, hem diğer şahıslar tarafından yapılan rivayetlerle, hemde Kur’an ve sağduyu ile çelişmektedir.
    Ebu Hüreyre Kur’an’ı ,yahudilerin bozuk kitaplarını kullanarak açıklamaya çalışan ve bir yahudi din adamı iken müslüman olan “Kaab El Ahbar” ‘dan da hadisler rivayet etmiştir. Bu suretle ,Tevrat’ta ki sahte hikayelerden alınma ve Kur’an ile tamamen çelişen en dikkat çekici hadisler üretilmiştir.. İslam tarihçileri ,Ebu Hureyre’nin Ömer tarafından Bahreyn valiliğine atandıktan sonra, iki yıl içinde son derece zenginleştiğini ve daha sonra da Ömer tarafından geri çağırılıp ;
    “Ey ALLAH’ın düşmanı! Sen ALLAH’ın parasını çaldın.Ben ki , seni bir çift ayakkabın bile yok iken Bahreyn Emiri yapmıştım…Bu parayı (40 000 dirhem) nereden buldun”??? şeklinde sorgulandığını kaydederler. Tarihi kayıtlara göre Ömer, ondan 10.000 Dirhemi geri almıştır.(Ebu Hureyre sadece 20.000 dirhemi itiraf etmiştir.) Ebu Hureyre en çok da hadis uydurmakla suçlanmıştır. Peygamberin zevcesi Ayşe de, onu daima, kendisinin peygamberden hiçbir zaman duymadığı – aslı olmayan- hikayeler ve hadisler üretmekle itham etmiştir.
    İKİ ZIT İNSAN ; AYŞE VE EBU HUREYRE
    “Muhtelif Hadisler” isimli meşhur kitabında İbni Kurtubi Ayşe’nin, Ebu Hureyre’ye; ” Sen Muhammed Peygamber hakkında hiç duymadığımız hadisler söylüyorsun.” dediği bir olayı anlatır… O da, (Buhari de nakletmiştir ki) ; ” Sen o zamanlar ayna ve makyajla meşguldun…” demiş, buna karşılık Ayşe validemiz de; Midesi ve açlığıyla meşgul olan asıl sendin..Açlığın seni daima meşgul etmiştir. İnsanların ardından koşarak onlardan yiyecek dileniyordun, onlar ise senden kaçınıyorlar ve uzaklaşıyorlardı.En sonunda da gelip odamın önünde kendinden geçiyordun.İnsanlar da senin deli olduğunu düşünüyorlar ve üzerinden geçip gidiyorlardı.”diye cevap vermiştir. Eğer hadis rivayet edenler hakkında bahsedilen- sözde- sağlamlık kriteri uygulanacak olursa ,Ebu Hureyre hiç şüphesiz ,bu testte ilk kalacak kişi olacaktır.Naklettiği hadislerde yine, uydurmalar arasında ilk sırayı alacaktır.

  18. Merhaba

    MÜTEVATİR HADİS VARMIDIR?

    Klasik hadis usulünün, hadisleri isnadda yer alan ravilerin sayılarına, bir başka ifadeyle yaygınlık durumuna göre iki ana bölümüne ayırdığı malumdur: Mütevatir ve Ahad.

    Ahad haberlerin, lügat bakımından “tek kişi(ler)nin naklettiği haber” anlamına geldiği, hadis ilmindeki terim anlamının ise “mütevatir düzeyine ulaşmayan hadis” olduğu da aynı şekilde bilinmektedir.

    Mütevatirin klasik tanımı ise sudur: “Yalan üzerinde birleşmeleri pratik bakımdan imkansız olan kalabalık bir topluluğun, yine bu nitelikleri haiz bir topluluktan naklettikleri haberdir.” (123)

    Bir haber(hadis)in mütevatir olabilmesi için gerekli şartlar bu tanıma göre şunlardır:

    1. Yalan üzerinde birleşmeleri pratikte mümkün olmayacak bir topluluk. Ancak böyle bir topluluğun asgari sayısının kaç olduğu konusu ihtilaflı olup, üçten başlayıp, bir beldeye sığmayacak ölçüde sınırsız sayıya kadar değişmektedir. Fakat mütevatir için gerekli ravi sayısına dair iddiaların hiçbirinin bir delili yoktur. Kısacası tevatürün tesbiti, ravilere, haberin kendilerine ulaştığı kimselere ve haber verilen şeyin kendisine göre değişkenlik göstermektedir ki, bu da mütevatirin tesbitinin sübjektif (izafi, göreceli, nisbi) olduğunu gösterir.

    2 Tevatürün ikinci şartı, nakledilenin görülmüş veya işitilmiş bir olay olmasıdır. Doğruluk ve yanlışlığı spekülasyona, mantıki delil ve çıkarımlara dayanan hükümler için tevatürden söz edilemez.

    3. Üçüncü şart ise, mütevatir için gerekli kalabalık ravi grubunun her tabakada (nesilde) eşit düzeyde bulunması, en azından azalmayıp, artmasıdır. Dolayısıyla bir rivayet ilk tabakada mütevatir değilse, bilahare o düzeye ulaşsa da mütevatir olamaz. Yahut başta mütevatir olan bir olay, orta veya son tabakadaki ravilerinin azalmasıyla mütevatir olmaktan çıkar. (124)

    Yine klasik hadis usûlünde kabul edildiği üzere tevatür lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır. İlkinde raviler bir olayı aynı kelimelerle ifade etmekte birleşirler; ikincisinde ise anlatımların ifadeleri farklı olsa da, hepsinin ortak bir paydasını bulmak mümkündür. (125)

    Mütevatir konusunda ele almak islediğimiz ilk husus, hadisler içerisinde lafzen mütevatir olanların bulunup bulunmadığı meselesidir.

    Bu konuda mütevatir hadisler a) çoktur, b) yoktur, c) çok azdır, şeklinde görüşler varsa da,. Babanzade’nin de işaret ettiği gibi, bilhassa lafzî mütevatir hadislerin -az da olsa -bulunduğu ifade edilerek, mütevatir-i lafzînin çok olmadığı kabul edilmiş bulunmaktadır. (126)
    Biz ilk olarak -az da olsa- lafzî mütevatirin bulunup bulunmadığını, ikinci olarak da, mütevatir hadislerin çok olduğu iddiasını tartışacağız.

    Lafzî Mütevatir var mıdır?

    Lafzî mütevatire örnek olmak üzere klasik hadis usûlünde gösterilebilen en sağlam hadis “men kezebe…” hadisidir.

    Hadisçilerden bazılarına göre bu hadisi rivayet eden sahabe sayısı (40) bazılarına göre (62), kimine göre (100)den fazla, Nevevi’nin dediğine göre (200) den fazladır. Zeynuddin el-Iraki’ye göre bu rivayetlerin çoğu mutlak olarak yalan (kizb) hakkında olup, bu lafızla rivayet eden sahabenin sayısı (70) küsurdur. (127)

    Bu açıklamaların ışığında bu hadisin tedkikine geçelim:

    Evvela bu hadisi (70) küsur sahabenin nakletmiş olması tevatür için yeterli midir? sorusunu sormak gerekir. Zira az önce de ifade edildiği gibi, mesela mütevatirin ravi sayısının bir beldeye sığmayacak kadar çok ve sayılamaz olması şartını koşanlara göre, bu hadisin mütevatir olması elbette mümkün değildir. Demek ki bu hadisin mütevatir olduğu görüşü, sadece bazılarınca kabul edilebilir olan, ama bazılarınca asla kabulü mümkün olmayan bir iddiadır. O yüzden bu hadisin, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir örnek olarak gösterilmesi de isabetli değildir.

    İkinci olarak tevatürde bu sayının her tabakada aynı olması veya azalmayıp, artması gerekir. Bu hadisin ise sadece ilk tabakasından sözedilmiş, daha sonraki nesillerde bu hadisin ravilerinin (70) küsur veya daha fazla olduğu da ortaya konmuş değildir. Dolayısıyla bu husus ortaya konmadan, bizim bu hadisin mütevatir olduğunu ileri sürmemiz ilmen doğru olamaz.

    Bu yetmiş küsur sahabinin rivayeti dışında kalan ve genel olarak Hz. Peygamber’e yalan isnad etmeyi yasaklayan rivayetleri birarada değerlendirmek de sonucu pek değiştirmeyecektir. Zira el-Iraki’nin de az önce işaret ettiği gibi, bunların ifade şekli farklıdır ve bu sebeple lafzî bir levatürden söz etmek imkansız görünmektedir.

    Bütün bunların hepsinden önemlisi, “mütevatir” olduğu iddia edilen bu hadislerin teker teker birer isnad ile bize ulaşmış olmasıdır. Bu hadislerin her birinin birer isnad ile nakledilmiş olması, isnadlardaki ravilerin de teker teker cerh ve ta’dilinin yapılabileceği anlamına gelir. Bu nokta uzun asırlar boyunca hadis usûlünde nasılsa gözden kaçırılmış ve isnadı, isnadında ravileri olan ve bu ravilerin cerh ve ta’dile tabi tutulması da mümkün olan hadisler, gayet rahat bir şekilde “mütevatir” olarak sunulabilmiştir.

    Üstelik bütün bunlar yapılırken, Ehl-i Hadis ciddi bir çelişki içine düştüğünün de farkına varamamıştır. Zira klasik hadis usûlünde ittifakla kabul edildiğine göre mütevatir yakini (kesin) bilgi ifade eder ve bu yüzden aslında isnad ilminin dışında kalır. Yine bu yüzden Babanzade’nin ifadesiyle “Tevatür için sened aranmaz.” (128). Bu husus açıkça ifade edildiği halde, başlangıçtan bugüne -Babanzade de dahil- hadis ulemasının ve hadis ilmiyle uğraşanların veya bu konuda söz söyleyenlerin, nasıl olup da “men kezebe…” hadisi dahil, kitaplarda isnadlarla nakledildiklerini görüp durdukları hadislerin mütevatir olduklarını iddia edebildiklerini anlamak doğrusu hiç de kolay değildir. Hatta birtakım hadis, tefsir, fıkıh v.b. kaynaklarından derleyip topladıkları, hepsi de birer isnad ile rivayet edilmiş olan bazı hadisleri bir kitapta toplayıp, bunların mütevatir olduğunu iddia eden es-Suyuti ve el-Kettani gibi İslam alimlerinin bu yaptıklarını anlamak neredeyse imkansızdır.

    Şimdi bu konuyu mütevâtir hadisleri topladığını iddia eden birkaç eserden biri olan, el-Kettânî’nin Nazmu’l-Mutenâsir mine’l-Hadisi’l-Mutevâtir (Beyrut, 1980) adlı eseri ışığında, örnekleriyle daha yakından inceleyelim:

    Kesin bilgi ifade etmesi beklenilen mütevâtirin tanımına dikkatlice bakılacak olursa, bu beklentiye mukabil, ortada birtakım muğlak ve müphem noktaların bulunduğu, bunun ise birtakım ihtilaflara yol açtığı da görülecektir. Bu muğlak ve müphem noktaların başında, kaç kişinin haberinin mütevâtir sayılacağı meselesi gelmektedir.

    Bir-iki kişinin haberinin mütevâtir sayılamayacağını başarıyla (!) tespit edebilen bazı İslam alimlerimiz, üç kişinin durumunu sükûtla geçiştirdikten sonra, sırayla bize şu rakamları vermektedirler:

    4 kişinin haberi mütevâtirdir (zina şahitliği için gerekli şahit sayısına kıyasla).

    4 kişinin haberi mütevâtir olamaz. 5 kişinin haberinde ise kararsızım (el-Bakıllâni).

    5 kişinin haberi mütevatir için yeterlidir (Liân’a kıyasla).

    7 kişinin haberi mütevâtirdir.

    10 kişinin haberi mütevâtirdir ( 2, el-Bakara, 196’ya kıyasla).

    12 kişinin haberi mütevâtirdir (İsrailoğullarının nakiplerinin sayısı 12 olduğu için).

    20 kişinin haberi mütevâtirdir (8, el-Enfal, 65’e kıyasla).

    40 kişinin haberi mütevâtirdir (En hayırlı askeri birlik kırk kişilik olanıdır, hadisine(!) kıyasla).

    50 kişinin haberi mütevâtirdir (Kasâme’ye kıyasla).

    70 kişinin haberi mütevâtirdir (Allah’ın kelamını işitmeleri için Hz. Musa’nın kavminden 70 kişiyi seçmiş olmasına kıyasla).

    310 kişinin haberi mütevatirdir (Talut’un ve Bedir’e katılanların sayısına kıyasla).

    1400 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey’atına katılanların sayısına kıyasla).

    1500 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey’atına katılanların sayısına kıyasla).

    Bunların hepsi yanlıştır, sözünü etmeğe bile değmez iddialardır. (129)

    Herhalde bu son görüş gerçeğe en yakın ve en isabetli görüş olsa gerektir. Zira, mütevâtirin genel kabul gören tanımında, bu konuda herhangi bir sayı belirlenmiş olmayıp sadece “yalan üzerine ittifak etmeleri pratikte mümkün olmayan kalabalık bir grup”tan sözedilmiştir.

    Bazı alimlerin yukarıda verdikleri sayılara gelince, bunlardan bazılarının tevatür için yeterli olamayacağı gayet açıktır. 4,5,7,10, 12,20,40, hatta 50 ve 70 sayılarının “yalan üzere ittifak etmesi mümkün olmayan kalabalık” nitelemesine giremeyeceğini sıradan insanlar bile bilir. Buna rağmen bu sayıların sıradan insanlar değil, üstelik âlim sıfatını hâiz kimseler tarafından mütevâtir için yeterli sayı olarak nasıl sunulabildiği anlaşılır gibi değildir. 1400-1500 sayılarının ciddiye alınması gerektiği kuşkusuzdur. Ama en doğrusu bu konuda muayyen bir sayının olmadığıdır. Fakat bu asla 4,5,7 v.b. gibi az sayıdaki ravilerin rivayetinin mütevâtir olabileceği anlamına da gelmez.

    Meselenin dikkati çeken diğer bir yönü ise, 4,5,7,10,12 v.s. sayılarını tevatür için yeterli görenlerin, bu görüşlerini temellendirmek için başvurdukları delillerin arzettiği manzaradır. Bırakın ulemâyı, aklı başında herhangi bir kimsenin bile, konuyla hiç ilgisi olmayan ayetlerde geçen bazı sayıları, sırf ayetlerde geçiyor diye, tevatür için gerekli veya yeterli sayı olarak sunması düşünülemez. Çünkü bu ayetlerdeki sayılar veya şu veya bu savaşa katılanlar sayıları, mütevâtir haberlerin kaç kişi ile sabit olabileceğini bildirmek için zikredilmiş değildir. Bilakis çoğunun bir tesadüf sonucu olduğu rahatlıkla söylenebilir.

    Bütün bunlara rağmen, ulemânın bu sayılar konusundaki yukarıda eleştirilen tavrı sergilemiş olmaları, hadislerin ve hadis ilminin kendilerine emanet edildiği bu insanların içerisinde, bu derece sığ ve ilim dışı bir zihniyetin zebûnu olanların da bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Böylesi ilim dışı tavırları sergileyebilen ve geçmişte âlim diye görüşleri ciddiye (!) alınabilen bu gibi kimselerin, hadisler konusunda yapacakları çalışmaların ve verecekleri hükümlerin ne kadar sağlıklı olacağı da sanırız ortadadır.

    Maalesef, mütevâtir hadisler konusunda eser veren ulemâ içerisinde yukarıda eleştirdiğimiz yaklaşımların benzerini savunanlara rastlanabilmektedir. Meselâ el-Kettâni, es-Suyûti’nin (ö. 911/1505) on sahabinin rivayet ettiği hadisi mütevâtir saydığını, üstelik bunun Ehl-i Hadis’in görüşü olduğunu söylediğini ileri sürer (130) ki, bunun daha önce eleştiri konusu olan görüşlerden hiçbir farkı yoktur. Şimdi on kişinin rivayetleriyle tevatürün sabit olabilecegini(!) iddia eden birinin, mütevâtir hadisleri tespit yolunda ulaştığı sonuçların tatminkar olması düşünülebilir mi ?

    Tabiatıyla ulemâ içerisinde tevatür için belli bir sayı belirlemenin gerekli olmadığını savunanlar da olmuştur ve bu bilgiler özetle “önemli olan bir konuda insanda kesin bilginin (el-ilm el-kati) oluşmasıdır; dolayısıyla birşeyi kalabalık bir grup bile nakletse, kesin bilgi oluşmadıkça bu kalabalık grubun haberi mütevâtir olamaz; ama az sayıda insandan oluşan bir grup bile nakletse, bizde kesin bilgi oluşabiliyorsa, onların haberi mütevâtir olur” diyerek kanaatlerini dile getirmektedirler. (131)

    Asıl önemli olan bizde kesin bilginin oluşması ise de, buna dayanarak az sayıda insandan oluşan bir grubun (meselâ, 4,5,7,12,20,30,40,50 …gibi) verdiği haberin de mütevâtir olabileceğini iddia etmek, pek isabetli görünmemektedir. Çünkü bu sayıda insanın yalan üzere ittifak etmeleri imkansız değildir.

    Gerçek mütevâtirde ise -namazın kılınış şekli, vakitleri, ezan, bayram namazları, haccın yapılış şekli gibi- uygulamalara dair bilgiler, daha ilk tabakada -yani Hz. Peygamber döneminden hemen sonra- bile binlerce, onbinlerce sahabe tarafından sonraki nesle aktarılmış, ondan sonra sayıları giderek artan her nesil bu uygulamaları kendisinden sonraki nesle aktarmışlardır. İşte mütevâtir denilen de zaten budur.

    Bu bakımdan az sayıda insanın verdikleri habere mütevatir denilebileceği iddiası bir zorlamadan ibarettir. Nitekim bazı ulemânın, anlattığımız gerçek mütevâtir şeklinde bize ulaşan hiçbir hadis olmadığını söylemesi de dediğimizi doğrulamaktadır. el-Kettânî, İbn Hıbbân’ın (ö.354/965) ve el-Hâris’in (b. Muhammed (ö.282/295) bu anlamda gerçek hiçbir mütevatir hadis bulunmadığını savunduklarını, en-Nevevî (ö.671/1272) ile İbnu’s-Salah’ın (ö.643 /l245) ise son derece nadir olduğunu ileri sürdüklerini kaydetmektedir. (132)

    İbn Hıbban ve el-Hâris gibilerinin mütevâtir olan hiçbir hadis yoktur iddiasına karşı, İbnu’s-Salâh “men kezebe…. (Her kim bana yalan isnad ederse …)” hadisini 60 sahabi rivayet ettiği için; el-Iraki mestlere meshetme hadisini 60’dan fazla sahabi rivayet ettiği için; namazda ellerin kaldırılmasına dair hadisi 50’ye yakın sahabi rivayet ettiği için; cinsel organına dokunan erkeğin abdest alması gerektiğine dair hadis 60’dan fazla sahabi tarafından rivayet edildiği için; ateşte kızartılmış et yemekten dolayı abdest almak gerektiğine -keza gerekmediğine- dâir rivayeti de aynı şekilde mütevatir olarak takdim etmiştir. (133)

    Gerek İbn Hıbbân’ın ve en-Nevevî’nin, mütevâtirin son derece nâdir olduğuna dair iddialarını, gerek hiç mütevâtir bulunmadığı iddiasını reddeden İbn Hacer (ö.852/1448), her iki iddianın da hadislerin geliş yollarının çokluğunu, ravilerin -yalan üzere ittifaklarını imkânsız kılan- özelliklerini bilmemekten kaynaklandığını ileri sürerek, şarkta ve garpta ellerde dolaşan ve müelliflerine aidiyetinde şüphe bulunmayan hadis kaynaklarının müştereken rivayet ettikleri hadisleri mütevatire örnek olarak zikretmekte, bu gibi mütevâtir hadislerin meşhur eserlerde bol miktarda mevcut olduğunu söylemektedir. (134)

    Daha sonra gelen es-Suyuti (ö. 911/1505) İbn Hacer’i desteklemiş; bilahare kendisi de bu konuda “Benzerini benden başkasının yazmadığı bir eser” diyerek kendini methetmeyi (!) ihmal etmediği bir eser -el-Ezhâru’l-Mutenasira- yazmış ve 20,27,30,50 ve 70 sahabiden geldiğini ve lafzî mütevatir olduğunu söylediği birtakım rivayetleri bu eserinde zikretmiştir. (135)
    Aynı şekilde es-Sehavî de İbn Hacer’in ve başkalarının mütevâtir olduğunu söylediği hadisleri -şefaat, havz, rü’yetullah, imamların Kureyşten olması gerektiği, hurma kütüğünün inlemesi, deve ağıllarında namaz kılınmasını yasaklayan hadisler, Mehdi, İsrâ, Deccal, ayın yarılması, abdestte ayakların yıkanması, v.b.- zikretmekte, kendisinin de aynı kanaatte olduğunu ifade etmektedir. (136)

    İbn Teymiyye’nin ise el-F’urkân beyne’l-Hakkı ve’l Batıl eserinde, Haricîlerle savaşılmasını emreden hadislerin mütevatir olduğunu ileri sürdüğü kaydedilmektedir. (137)

    Görüldüğü gibi hadis kaynaklarımızda pekçok mütevatir hadis bulunduğunu iddia eden birçok İslam âlimi vardır. Ancak şunu hemen belirtelim ki, onların bu görüşleri sadece birer iddiadan ibaret olup, her iddia ise mutlaka gerçekleri yansıtmayabilir. Nitekim mütevatir olduğu iddia edilen bu hadislerin üstelik manevî değil “lafzî mütevatir” olduğu da -yukarıda görüldüğü üzere- iddia edilmişse de; başka âlimlerin bu iddiayı kabul etmedikleri ve mütevâtire örnek verilen hadislerin lafzî değil manevî mütevâtir oldukları; zira lafzî mütevatir olduğu söylenen pekçok hadisin, incelendiğinde manevi tevatür olduğunun ortaya çıktığını ifade ettikleri de kaydedilmektedir (138) ki, biz de yapılan bu itiraz ve eleştiriye katılıyoruz.

    Peki ister lafzî ister manevi olduğu ileri sürülsün, gerçekten kaynaklarımızda yer alan hadisler içerisinde mütevatir olanlar var mıdır ? Geçmiş ulemâmızın görüşlerine ve bu konuda yazdıkları eserlere bakılacak olursa, kaynaklarımızda azımsanmayacak sayıda mütevatir hadis -ister manevi, ister lafzî mütevatir olduğu söylensin- yer almış görünmektedir.

    Şimdi bu tespitin doğru olup olmadığı üzerinde biraz duralım:

    Mütevâlir hadisin belli bir ravi veya isnad(lar)ı olmadığı için, ne ravilerinin ne de isnadlarının tedkiki sözkonusudur. Bu yüzden de mütevatir hadis, hadis ilminin kapsamı dışında bırakılmıştır, çünkü hadis ilminin temel amacı hadislerin hangisinin sahih (sağlam) hangisinin sakîm (çürük) olduğunu tespit etmektir. Mütevâtirin doğruluğunda şüphe olmadığı için, herhangi bir incelemeye -ki zaten mütevâtirin ne ravileri ne isnadları bellidir- gerek kalmamaktadır.

    Kaynaklarda yer alıp, mütevatir olduğu ileri sürülen hadislere bu açıdan bakılınca, 10, 20, 50, 70 hatta 100 kanaldan (tarikten) da gelseler, bunların hepsinin hem isnadları hem de isnadlarda yer alan belli ravileri olduğu kolaylıkla görülür. Ortada birtakım raviler ve ravilerin oluşturduğu isnadlar sözkosunu olunca, artık bu ravilerin cerh ve ta’dili ile bu isnadların muttasıl veya munkatı olup olmadıklarının tedkiki zarureti de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde gerek raviler gerek isnadı açısından tedkiki mümkün olan hadislerin ise “ahâd” hadisler kategorisine girdikleri malumdur. Buradan hareketle, mütevatir hadis konusunda -bir teklif olarak- şu şekilde açıklayıcı bir kural konulması bizce doğru görünmektedir:

    Mütevatir hadis, muayyen bir ravisi/ravileri ve isnadı/isnadları olmayan ve kitlesel olarak nesilden nesile aktarılan haberlerdir. Şayet bir hadis (veya hadisler) bize râvi(ler) ve isnad(lar) aracılığıyla geliyorsa, artık o rivayetlerin mütevâtir olması mümkün değildir.

    Burada genellikle -İbn Hacer’in de yaptığı gibi- herhangi bir hadisin pek çok kanaldan gelmesine ve pek çok hadisçinin bu hadisi rivayet etmiş olmasına aldanılarak, bu kadar çok kanaldan gelen bir hadisin mütevatir olması gerektiği düşünülmektedir.

    Peki gerçekten bir hadisin onlarca, hatta yüzlerce kanaldan gelmesi onun mütevatir olduğunu gösterir mi? Bu konuda sözü fazla uzatmamak için, sorunun cevabını, mütevatir olduğu ileri sürülen bazı hadisleri incelemek suretiyle bulmaya çalışalım.

    Mütevatir olduğu iddia edilen hadislerin toplandığı en geniş eserlerin başında gelen el-Kettâni’nin Nazmu’l-Mııtenâsir eserine bu açıdan bir göz attığımızda görürüz ki:

    Bu eserde mütevatir olacak gösterilen hadislerden:

    3. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (16)

    4. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

    7. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)

    11.12. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)

    13- hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (8)

    19. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (7)

    44. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

    45. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (8)

    49. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

    54. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (4)

    57. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (6) dır.

    Eserin baş tarafından derlediğimiz bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Şimdi burada sorulması gereken şudur: 16, 10, 9, 7,6 ve nihayet 4 kişi, acaba yalan üzere ittifak etmeleri aklen imkansız olan sayı mıdır? Bu soruya, bırakın hadis ilmiyle iştigal edenleri, herhangi bir insanın bile olumlu cevap vermesi düşünülemez.

    Diğer yandan bu eserde mütevâtir olarak nitelendirilen hadislere baktığımız zaman, neredeyse fıkıh, akaid vb. eserleri dolduran hadislerin hepsinin mütevâtir olduğuna insanın inanası gelmektedir. Meselâ:

    İlim talep etmek her müslümana farzdır (s. 25).
    Kim bir ilmi (insanlardan) gizlerse, kendisine kıyamette ateşten bir gem takılır (s. 27).
    Müslüman, diğer müslümanların kendisinin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (s. 29).
    Haya imandandır (s. 30).
    Zina eden zina ederken mümin olarak zina etmez (s. 30).
    İman Yemen’lidir (s. 31).
    Müminlerin en kâmili, ahlakı en güzel olanıdır (s. 31).
    Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır (s. 32).
    Derinin tabaklanması, onun temizlenmesi demektir (s. 35).
    Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir, (s. 36)
    Besmele çekmeyenin abdesti yoktur, (s. 36)
    Abdest öncesi ve abdest dışında dişlerin fırçalanması (s. 37)
    Abdestte sakalın parmaklarla aralanması (s. 39).
    Kulaklar da (abdestte) baş’a dahildir (s. 39).
    Cünüb olan uyumak isterse abdest alsın (s. 49).
    Kadının kullandığı sudan arta kalan ile gusletmek (s. 49).
    Müezzinler Kıyamet günü insanların en uzun boyluları olacaklardır.
    Müezzinin günahları, sesinin ulaştığı yer ölçüsünde bağışlanır (s. 50).
    Hz. Peygamber’in Ka’be içinde namaz kıldığı (s. 52).
    Baldır da avretten sayılır (s. 53).
    Kim bu kötü kokulu ağaçları (sarımsak) yerse, bizim mescidimize yaklaşmasın (s. 53).
    Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı (s. 54).
    Sabah namazını erken kılın, sevabı daha çoktur (s. 55).
    Erkeklerin saflarının en hayırlısı ilki, kadınların saflarının en hayırlısı ise sonuncularıdır (s. 56).
    Namazın anahtarı abdest, tahrimi tekbir almak, tahlili (bitişi) de selâm iledir (s. 57).
    Namazda besmele okumak ve bunu açıktan yapmak (s. 60).
    Namazda besmele çekmemek gerektiği (?) (s. 62).
    Fatiha’yı okumayanın namazı yoklur (s. 62).
    Teşehhüdde işaret parmağını kaldırmak (s. 65).
    Namazın sonunda sağa-sola iki selam vermek (s. 66).
    Hz. Peygamber’in sandaletleriyle namaz kıldığı (s. 68).
    Sabah ve ikindi namazından sonra (nafile) namaz kılmanın yasaklanması (s. 68).
    Kim üç cuma namazını özürsüz terkederse, Allah onun kalbini mühürler (s. 74).
    Cuma günü olunca guslediniz (s. 74).
    [Hz. Peygamber] Bayramlarda giderken ayrı yoldan gider, gelirken de ayrı yoldan gelirdi (s. 76).
    Ölülerinize “Lailâhe illallah”ı telkin ediniz (s. 77).
    Müslümanların (küçükken ölen) çocukları Cennete girecektir (s. 79).
    Sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, artık ziyaret edin (s. 80).
    Allah Yahudilere ve Hristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin kabirlerini mescidlere çevirdiler (s. 81).
    Kabir azabına dair hadisler (s. 84).
    Peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları (s. 84).
    Üzerinden bir yıl geçmeden malda zekat yoktur (s. 85).
    Her iyilik sadakadır (s. 86).
    Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce de bayram yapın (s. 86).
    İftarı erken, sahuru geç yapmak (s. 86) .
    Hz. Peygamber oruçlu olduğu halde (hanımlarını) öperdi (s. 87).
    Benim ismimi kullanın, ama künyemi kullanmayın (s. 93).
    Harp hiledir (s. 94).
    Harpte kadınların ve çocukların öldürülmesinin yasaklanması (s. 94).
    Kim malı uğrunda öldürülürse şehittir (s. 96).
    Velisinin izni olmayan birinin nikah akdi geçersizdir (s.96).
    Yırtıcı kuşların etlerinin yenmesinin yasaklanması (s. 98).
    Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır (s. 100)).
    Bizi aldatan bizden değildir (s. 101).
    Ümmetin hata üzerinde birleşmeyeceği (s. 104).
    Hakim içtihad eder de isabet ederse ona iki, hata ederse bir sevap verilir (105).
    Vela hakkı köleyi azad edene aittir (s. 108).
    Varis’e vasiyyet edilmez (s. 108).
    Delil iddia sahibine, yemin de inkar edene düşer (s. 109).
    “Kulhuvallahu ahad” sûresi Kur’an’ın üçte birine denktir (s. 112).
    Sirayetin ve uğursuzluğun olmadığına dair hadisler (s. 116).
    Merhamet etmeyene merhamet olunmaz (s. 116).
    Adem oğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini de … üçüncüsünü de ister (s. 117).
    Güvercinle oynayanın, şeytanın peşinden giden bir başka şeytan olduğu (s. 119).
    Biriniz bir yazı yazdığında, önce kendisinden başlasın (s. 121)
    Rabbimden başka bir dost edinecek olsaydım Ebubekr’i edinirdim (s. 123).
    Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır (s. 124).
    Hasan ve Hüseyn, Cennetlik gençlerin efendisidirler (s. 125).
    Muaz’ın ölümünden dolayı arş titremiştir (s. 126).
    En hayırlı dönem benimki, sonra ardından gelen, sonra da onu takip edendir (s. l28).
    Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir (s. 128).
    Uhud dağı bizi sever, biz de onu severiz (s . 128).
    Kişi sevdiğiyle beraberdir (s. 129).
    İsra kıssası (s. 132).
    Ayın yarılması (s. 135).
    Fetihten sonra hicret yoktur (s. 140).

    gibi, hemen hemen pek çok dinî eserde rastlanabilecek olan ve çoğumuzun malumu olan bu hadisler, mütevâtir olarak sunulmaktadır. Halbuki bunların hadis, fıkıh, akaid siyer v.s. literatüründe yer alan âhâd hadisler olduklarını, ilim ehlinden olan herkes bilir. Bunların bir kısmı geç dönemlerde yaygınlaştığı için, olsa olsa “meşhur” veya “müstefiz” olabilir ki, her iki hadis türü de mütevatirin dışındadır. Muhtemelen bu hadislerin bilahare yaygınlaşmasına aldandıkları için olsa gerek, el-Kettanî de dahil birçok müellif bunların mütevâtir olduklarını zannetmişlerdir. Meselâ sırat, havz, kevser, kabir azabı vb. konulardaki hadisler bu duruma örnek verilebilir.

    Halbuki es-Serahsi (ö.490/1096) kabir azabı ve benzeri konulardaki hadislerin meşhur-âhâd olduklarını söylemek suretiyle (139) bunların mütevâtir oldukları iddiasını reddetmiş olmaktadır.

    Diğer yandan mütevâtir olduğu söylenen bu hadislerden bazıları, mütevâtir olmak söyle dursun, bilakis fıkhî ve itikadi mezhepler arasında tartışma konusu olan hadislerdir.

    Yine, rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ellerin kaldırılacağına dair hadis de, bırakın mütevâtir olmayı, Hanefiler tarafından delil olarak dahi kabul edilmemiştir.

    Ama hepsinden önemlisi mütevâtir olduğu ileri sürülen hadisler içerisinde hatalı, mevzu (uydurma) veya mevzu olma ihtimali yüksek hadislerin bulunması, buna rağmen bunların mütevâtir hadislere dair bir eserde yer alabilmiş olmasıdır.

    Meselâ Haricileri kötiileyen ve onlarla savaşılmasını emreden hadisler (s. 34), avret yerine dokunanın abdest alması gerektiğine dair hadisler (s. 46), ateşte pişen etten dolayı abdest almak gerektiğine dair hadisler (s. 47), ölü, arkasındaki dirilerin kendisine ağlamasından dolayı azaba uğrar, hadisi (s. 79); oruçlu iken hacamat yapanın da yaptıranın da orucu bozulur, hadisi (s. 87); aşure günü oruç tutmak bir senelik günahlara; arefe günü oruç tutmak da iki senelik günahlara keffarettir, hadisi (s. 89); imamlar Kureyş’tendir, hadisi (s. 103); Bir kimse içki içerse ona sopa vurun, ikinci, üçüncü, defada da sopa vurun, dördüncü defa yine içerse onu öldürün(!) hadisi (s. 106); Allah’ın ilk yarattığı şeyin a) akıl b) arş, c) kalem, d) levh-i mahfuz, e) kamış, f) nur-ı Muhammedi g) su, h) ruh, olduğuna dair hadisler, (s. 111); Hz. Peygamber’in bütün âba ve ecdadının tevhid üzere öldüklerine dair hadisler (s. 121); Ebdâl hadisleri (s. 140); Mehdi’ye dair hadisler (s. 144) ve Cennet’e sorgusuz-sualsiz (!) 70.000 kişinin gireceğine dair hadisler (s. 155), burada zikredilebilir.

    Bu hadislerin bir kısmı mevzuat kitaplarında yer alan hadislerden olup, diğer bir kısmı da mevzu hadisleri belirlemede başvurulan, metne yönelik prensiplere -ki bunları İbn Kayyım el-Cevziyye’nin el-Menâru’l-Munif eserinde görmek mümkündür- aykırı düştüğü için bırakın tevatürü, sıhhati dahi şüphelidir. Bilhassa İslam’ın, âhiretin, hesabın ve ilahi adaletin ne demek olduğunu bilen birisinin 70.000 kişinin sorgusuz-sualsiz Cennet’e gireceğini ileri süren bir rivayetin, Hz. Peygamber’in ağzından çıktığını kabul etmesi düşünülemez.

    Görüldüğü gibi, çoğu İslâm âlimlerinin mütevâtiri tespit ölçüleri hiç de hassas ve titiz olmayıp, son derece indi ve keyfi bir görünüm aızetmektedir. Bu ise, onların mütevâtir hadislerin tespiti konusunda pek de başarılı olamadıklarını, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde, açıkça gözler önüne sermekledir.

    Sahih olmak şöyle dursun açıkça mevzu veya mevzu olma ihtimali yüksek hadislere miitevâtir damgası basmaktan çekinmeyen bazı İslam âlimlerimiz (!), bununla da yetinmeyerek, âhad olduklarını bile bile, bazı hadisleri mütevâtir kategorisine dahil etmenin çârelerini aramışlardır:

    “Buhari-Muslim’in müştereken veya ayrı ayrı olmak üzere Hz. Peygambere varan muttasıl bir isnadla eserlerinde rivayet ettikleri hadislerden mütevâtir derecesine varmayanlar, sıhhatinin kesin oluşu ve kesin bilgi vermesi açısından miitevâtir gibidir. Buhari-Muslim’de veya bunlardan birinde yer alan bir hadisi işiten, bunu Hz. Peygamberin ağzından işitmiş demektir.” (140)

    Bu iddianın doğruluğuna gerekçe olarak gösterilen ise şudur:

    “Bu iki eserin musannıfları büyük ve yüce imamlardır. Haramlık ifade eden hadisleri (diğerlerinden) üstündür. Bir konuda icma ettiğinde hatadan korunmuş olan masum (hatasız) ümmet, her iki eseri kabul ile karşılamış, onları tasdik edip, onlarla amel etmiştir. Mütevâtir derecesine ulaşmayan bir haberi ümmetin kabul etmesi, nazarî ilmi zorunlu kılar.” (141)

    Hem yukarıdaki iddianın, hem de gerekçelerinin son derece tartışmalı, dolayısıyla kabulünün de zorunlu olmadığı; bilakis reddedilmesinin daha isabetli olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Zira aklı başında hiçbir kimse Buhari-Muslim hadislerini işitenlerin, Hz. Peygamber’in ağzından bu hadisleri bizzat işitmiş gibi olacaklarını iddia etmemiştir. Bilakis bu, ilmî zihniyete son derece aykırı, duygusal ve büyük ölçüde ideolojik bir tavrın sonucudur. Allah’tan, başka İslam âlimleri -meselâ en-Nevevî’ye göre muhakkik ve çoğunluk ulemâ- bu iddiayı reddetmiş, Buharî-Muslim hadislerinin olsa olsa zann-ı ğalib ifade edebileceklerini söylemişlerdir. (142)

    Yine İbn Burhan ve İbn Abdisselâm gibi âlimler, yukarıdaki görüşü savunan İbnu’s-Salah’ı sert biçimde eleştirmişler ve mütevatir konusundaki bu gevsek tutumundan dolayı onu kınamışlardır. (143)

    Ancak bazı Buhari-Muslim hadislerini mütevâtir derecesine yükseltmeyi kafasına koydukları anlaşılan birtakım aşırı muhafazakâr ulemâ, bu itirazı da savuşturmak iştemişlerdir. Bunlardan biri olan İbn Hacer, en-Nevevînin itirazının ulemânın çoğunluğu açısından doğru olduğunu, ancak muhakkik ulema açısından doğru olmadığını, zira İbnu’s-Salah’ı destekleyen -meselâ Ebû İshak el-lsferâini, Ebû Abdillah el-Humeydî ve Ebu’l-Fadl b. Tahir gibi- muhakkik âlimlerin bulunduğunu söyleyerek itirazda bulunur. (144)

    Siracuddîn el-Bulkînî (ö.805/1042), İbn Kesir (ö.774/1343) ve es-Suyûti (ö.911/1505) de bu konuda İbnu’s-Salâh’ı desteklemişlerdir. Ancak hem bu görüşü ortaya atan İbnu’s-Salah’ın, hem de onu destekleyenlerin bu tavırlarının ilmî olmaktan ziyade ideolojik olduğunu tekrar söylemek gerekir. Zira tek tek raviler tarafından rivayet edilen ve hata ihtimali daima mevcut olan âhâd hadislerin -ne türlü karineyle kuşatılırsa kuşatılsın- mütevâtir derecesine yükselmesi sözkonusu olamaz. Olsa olsa bu hadislere olan aşırı güvenden dolayı, sahihlerin en sahihi veya daha iyimser bir bakış açısıyla meşhur veya müstefiz derecesinde nisbî bir kesinlikten sözedilebilir.

    Ümmetin bu iki kitaptaki hadisleri kabul ettiği iddiasına gelince, bu da ilim dışı bir iddiadır. Bu konuda sadece Hanefilerin birçok Buhari-Muslim hadisiyle amel etmeyi reddettiklerini, bunların yerine başka hadisleri delil olarak aldıklarını hatırlamak bile yeterli olur. Ayrıca Mehmed S. Hatiboglu hocamızın Müslüman Âlimlerin Buhari ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri başlıklı makalesi de, bu sık sık tekrarlanan icmâ iddiasının ne kadar boş bir iddia olduğunu ortaya koyan delilleri toplayan ilmî bir inceleme olarak burada gözönünde bulundurulmalıdır.

    el-Kettani müteahhirîn ulemasından olup, İbnu’s-Salah’a karşı en-Nevevî’yi destekleyenlerden bahsederken, onların “Esas alınması gereken doğru görüş [Buhari-Muslim hadislerinin kesin bilgi ifade etmeyip, zann-ı ğalib ifade ettiğidir!”] dediklerini nakleder ve keşif ehlinden bazılarının -İbriz adlı eserin müellifi gibi- bazı Sahihayn hadislerini -meselâ İsra’da Hz. Peygamber’in göğüsünün yarılmasına dair rivayeti- reddettiklerini de sözlerine ilave eder. (145) Bu ise tevatür tartışmalarını sonuçlandırmaktan ziyade, ona yeni boyutlar kazandırmaya yarar. Nitekim el-Kettanî de meseleyi sonuçlandırmadan muallakta bırakmak zorunda kalmış, ama nihai tahlilde mutevatir hadislerin varlığı görüşünü benimseyerek adı geçen eserini telif etmiştir.

    Bu durum, tekrar ifade edelim ki, hadis usûlünün ve bu usûlün esasları dahilinde sürdürülen çalışmaların, olduğu gibi, hiçbir tenkide tabi tutulmaksızın sürdürülüp savunulmasının ne kadar vahim sonuçlar doğurduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

    Yine bu durum sonuç itibariyle her türlü ilmî faaliyetin temel taşlarından biri olan “tenkit zihniyeti”nin bizim dünyamızdan çekilmesinin bize nelere malolduğunu gösterdiği gibi; bu yapıcı tenkit zihniyetini yeniden İslam dünyasına aşılayıp, onu tekrar yaygınlaştırmanın ne kadar önemli olduğunu da, tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açık bir şekilde hepimizin gözleri önüne sermektedir.

    O halde, bu bölümün sonucu olarak söylenebilecek olanlar şunlardır:

    1. Mütevatir hadisin tanımı ile ulemanın mütevatir olduğunu söylediği hadislerin şartları arasında açık bir çelişki bulunmaktadır.
    2. Mütevatir hadis -lafzî anlamda- çok az değil, hiç yoktur. Zira mütevatir olduğu söylenen hadislerin hepsi de, kitaplarda isnadlarla zikredilen ve ravilerinin cerh ve ta’dile tabi tutulması mümkün olan ahad hadislerin biraraya getirilmesinden başka birşey değildir.

    3. Bu, mütevatirin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bilakis kendisi de mütevatir olan Kur’an-ı Kerim’de yer almayan birtakım hususlar, mesela ezan, kamet getirilmesi, bayram namazları, namaz vakitleri ve rekatları, gibi İslam toplumunda, bireyin ve toplumun nesilden nesile daima uygulayarak naklettiği pekçok uygulamayı, mütevatire örnek olarak vermek mümkündür. Bunun dışında kitaplarda isnadlarla nakledilen hadislere gelince, bunların herbiri ahaddır ve binlercesi dahi biraraya gelse -mütevatirin şartlarını haiz olmadıklarından- bunlara mütevatir demek mümkün değildir.

    4. Bütün bunlara rağmen Babanzade “Varis’e vasiyyet edilmez” hadisinin sadece Cabir’den gelen mürsel bir hadis olduğunu söylediği halde, icma ile gereğince amel olunmasında müçtehidlerin hepsinin birbirine nesilden nesile nakletmesine bakarak, onun bu suretle mütevatir olacağını ima etmesi, “tenkit zihniyetinden” ne kadar uzaklaştığımızın bir başka örneğidir. Yine bazı kaynaklarda sozkonusu hadise işaretle “Bu gibi hadislerin isnada ihtiyacı olmadığı” -hadis ilminin kriterleri hiçe sayılarak- çekinmeden savunulabilmiştir. (146) Halbuki mütevatir olduğu söylenen bu hadisi İmam eş-Şafii (ö. 204/819) herhangi bir muttasıl isnad ile dahi elde edemediğinden, er-Risale’de onu munkatı bir isnad ile zikretmek zorunda kalmıştır. (147)

    Dipnotlar:

    123 Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 102.
    124. Ay.
    125 A.g.e. I.103
    126. A.g.e. I.103 ve 105.
    127. A.g.e. I. 103.
    128. A.g.e. I. 104.
    129. el-Kettani. Nazmu’l-Mütenasir. S. 9-10.
    130. A.g.e., s. 10
    131. A.y.
    132. A.g.e., s. 11.
    133. A.y.
    134. İbn Hacer, Nıızhetu’n-Nazar (Dâru Mısr,?; neşreden: el-Mektebetu’l-İlmiyye Medine), s. 23.
    135. el-Kettani, a.g.e., s. 11-12.
    136. A.g.e., s. 12-13.
    137. A.g.e., s. 13.
    138. A.g.e., s. 14
    139. es-Serahsî. el-Usûl, I. 329.
    140. el-Kettânî, a.g.e., s. 15
    141. A.y.
    142. A.y.
    143. A.g.e., s. 15-16.
    144. A.g.e., s. 16
    145. A.g.e., s. 17
    146. Bkz. el-Âmidli, el-İhkam, III. 70. 192; el-Leknevî. -el-Ecvihetu’l-Fâdıla: s. 229, 232, 231: Tahir el-Cezairi, Tevcihu’n-Nazâr. I. 141, 210.
    147. eş-Şafii. er-Risal, s. 139.
    148. Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 202.

    İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu.

  19. Kardeş kusura bakmayın;ama hanif dostlar olarak tam bir çelişki içerisindesiniz.Ha bire sallamamış değilsin.

    İbadetin şeklini islamiyet tarihinden önceki,hanif dinin uygulamasından alacakmışız.
    Hem Kur’an tamdır hem de ibadetleri anlatışı bakımından tam değildir.İşte tam bir çelişkiler yumağı.

    Tarihten bilgi var ama;ibadetlerin hanif dinine göre nasıl yapılacağı bilgisi neredeyse sıfırdır.
    Kur’an’da değinilen hanif milletine uyun,o müşriklerden değildi v.b ayetlerin mantığı bellidir.Bunun ibadetle zırnık kadar alakası yoktur.Bu ayetler Hanif dininin tevhid inancına bir çağrı niteliğini taşır.

    İslam dininden ve Muhammed Aleyhiselam Efendimiz’den başka Peygamber arayışı ve Mübarek’in getirdiği dini yeterli bulmama anlayışı ve M.Ö HANİF DİNİNİ arayış komplexi.

    Hadis nakleden sahabileri küçük düşürme yöntemleri.Ebu Hüreyre(R.anh) ve diğer sahabilere ilk yalanı isnat eden ve oryantalistlerin vazgeçilmez adamı şüphesiz Yakubi isimli şii bir tarihçidir.Eserlerindeki bilgi çelişkisi,diğer tarih kitaplarında bulunmayışı durumu net biçimde ortaya koyar.Zannediyorum hanif dostların din anlayışı, ibrahimi dinlerine geri gitme anlayışı olup hristiyan ve yahudiliği Müslümanlıkla birleştirme çabasından birşey değildir.Ehli kitaptan olan bu insanlar da kendilerince hanif dininin birer temsilcileridir.

  20. Selami Hanif sitelerinde yeni yeni uyanış başladı.İnsanlar asırlarca aldatıldı ve günümüze kadar tıpkı ehli kitabın ruhbanlığı gibi bizede yutturulmaya çalışıldı/çalışılıyor.

    Hanif sitelerinde birbirinden farklı şeyler olacaktır.Çünkü aklın ve sorgulamanın olduğu her yerde bunların olmasıda gayet doğaldır.

    Kuran tamdır; ibadet adı altında yaptıklarıda kuranın anlatmadığı ve millete yutturulan dolmalardan başka birşey değildir.

    sen ve senin gibi yobaz kafalarda hiçbir zaman kuranın anlattığı dini anlayamayacaklar ve küçük dünyalarında boğulup gideceklerdir.Kuranı yeterli gören biz azınlık ise sizin söylemlerinizden asla etkilenmeyeceğiz.

    Peygamberi putlaştıran,sahabileri hatasız kabul eden ve kuranın istemediği ruhbanlığı çıkaran sizlere yazacak çok şeyimiz var ama nafile…

    Bu yüzden size tek bir sözümüz var

    YAR SAÇLARI LÜLE LÜLE,
    HADİ SİZE GÜLE GÜLE…

  21. Selam Selami…

    Siz ya milleti salak zannediyorsunuz, ya da siz çok kurnazsınız. hanifliğin daha doğrusu HANİF kelimesinin dahi ne olduğunu bilmiyorsunuz, burada boş keseden atıp tutuyorsunuz..

    “ve M.Ö HANİF DİNİNİ arayış komplexi.” demişsiniz!

    Hanif Dini???

    Ey İnsanlar, Siz şimdiye kadar böyle bir din duydunuz mu? Ailenizden, Öğretmenlerinizden duydunuz mu? Duymadıysanız, Selami gibi, Mesut gibi, Ahmed gibi cahil insanlardan duyun işte.

    Hele hele bir de bu Miladtan Önceki dini aramak komplex imiş!!! Peki öyle ise Allah neden Hz. Muhammed’e “HANİF ol” diyor! Allah Resulünü bir komplexin içine mi sürüklemek istiyor?

    Neyse lafı uzatmadan işin özüne gelelim…

    Haniflik, bir din değildir, bilakis Allah’ın dininin, yani İslam’ın olmazsa olmazlarındandır.

    Bakara 135
    (Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:) Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanif olan İbrahim’in dinine uyarız. O, müşriklerden değildi.

    Bakın üstteki ayette “hanif” kelimesinin zıddı da geçiyor. Neymiş bu zıddı; “müşrik”.

    Yine Yunus Suresi 105. ayette de Hz. Muhammed’den istenen bu;

    Yûnus 105
    “Ve (bana) hanif (Allah’ın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir/dön; sakın müşriklerden olma,( diye de emredildi ).”

    Gördünüz işte, bu ayette de iki zıt kelime bir arada.
    Hac Suresi 31 e bakalım;

    Hac 31
    Allah’a şirk koşmayan hanifler olun. Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgar onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.

    İşte Allah’ın ayetlerinden uzak olmanın tezahürü. İslam’ın olmazsa olmazına ayrı bir din diyen zihniyet, kendi üzerindeki pisliği, cahilliği başkalarına bulaştırmak için bilip bilmeden elinden geleni yapıyor… Ancak saçmalıyorlar. Farkında da değiller.

    Rûm 30
    (Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.

  22. Selam Gerçek İslam

    Kardeşler hanif dostlardan sizlere söylediğim söz ve söylemlerim için kusura bakmayın.
    Her düşüncenin özgürce tartışıldığı bir site olduğu için,burda hanif dostlar olarak kullandığım bazı kelimeleri Dr.Melih Tanrıyar(!) olarak değiştirmem en makulu olacaktır.

    Aslında tenkit etmem gereken biri varsa o da yukarıda Dr.Melih Tanrıyar(!) gerçek isimli ya da rumuzlu şahıstır;ancak “HADİS VE SÜNNET GERÇEĞİ” ve “MÜTEVATİR HADİS VAR MIDIR” yazı başlıklarından aynen kopyaladığı yabancı kaynaklı tekrarlamalarına bakılırsa aslında DR.ile hiç alakası yoktur.Olsa bile melekleri tabiat kuvvetleri olarak tanımlayan syn.Prof.larımızdan bazılarını aşağıda bırakmayacaktır.

    Bu şahıs sadece fazla yer kaplamak ve yazdıklarının kendince bir yer etmek mülahazalarıyla bu kopyalama işini gerçekleştirmiş bulunmaktadır.Tabi kullandığı bu ünvanı gözönünde bulundurularak.
    Yukarıda sarfettiğim sözleri rica ederim bu yazıları kopyalayan şahıs için aynen söylüyorum.Zamanım olsa idi bu şahıs hakkında aynısını ve daha fazlasını da yazardım.

    Bu yaratık her kimse bağlı olduğu Kur’anla dahi çelişki içerisinde olup hanif dininin ibadetlerini geri getirmek komplexindedir.Bunun yaptığı dinleri birleştirme amacı taşıyan ütopik bir düşünce hezeyanıdır.Aynen yerli oryantalistlerin yaptıkları gibi.Zaten bunlardan biri papaya gönderdiği bir mektubunda o günleri hasretle beklediğini ifade etmemiş miydi,papa da bu ütopik düşüncesini onaylamamış mıydı sanki?

    Sözüm ona Hz.Peygamber’den ayrı bir Peygamber aramaktadır tabi yeni gelen bir resullün öncekine göre kapsamlı bağlayıcılığını bilmeyerek.Kim islamiyetten ayrı bir din ararsa bu dini kabul edilmeyecektir.(ayet)
    Buyrulduğu halde ,bu adam(!) bu gibi ayetleri görmemezlikten geliyor.

    Bütün ilahi dinler itikadi meseleler yönünden aynıdır.Başka bir dinden ibadetler de -her nasılsa- geri getirilebilirse al sana Hanif Dini,al sana yahudi ve musevilerin temsilcileri(!) olduğunu iddia ettikleri yepyeni bir din ve nihayet bunlarla bütünleşme meselesi.Zaten adamların İslamiyetle ve Peygamberimizle hiç alakaları yoktur;ancak bu şekilde yakınlaşma ve alaka olabilir.

    Bu ara arkadaşların,ilgili şahsın İBADETİN ŞEKLİ bölümünden kopyaladıklarını gözden geçirirlerse ne demek istediğim anlaşılacaktır.

  23. Selam Gerçek_İslam

    Biz Peygamber’e mucize atfederek O’nu putlaştırmıyoruz.Bilakis doğru olanları söylüyoruz.Peygamber’i putlaştırmak demek Yahudi ve Hristiyanların yaptıkları gibi Peygamber’i ilah konumunda değerlendirmek demektir.

    Peygamber ancak Allah’ın vahyi ile hüküm ortaya koyar biz de O’na ve Kitabullah’a uyarız.

    Kur’an’a, Peygamberlerin her mucizesini anlatması gerekli bir Kitap olarak da bakmıyoruz.Bu nedenle Peygamberimiz(Salallahü Aleyhi Vesselem)’den mucizeleri-haşa ve kella- söküp atamıyoruz.Ve müşrik ve münkirleri ikna için mücizelerin her Peygamber’de varolduğuna inanıyoruz.

    Sünnete uymamız size zor geliyorsa ve uyduğumuz için tarafınızdan yobaz oluyorsak ve siz de Kur’an’ı yeterli görüyorsanız rica ederim böyle lafları kullanmayınız.Bazılarınız bizleri dinden çıkmış olarak değerlendirmesin.

    Biz Kur’an’ın insafsız bir şekilde tevil edilmesine karşıyız ve Yüce Allah(c.c) Kitab’ını sadece bu ellere teslim etmemiştir.Akıl ve mantık da bunu ister.

    Sizler azınlıkta olabilirsiniz.Bu sizin değerinizi hiç ve hiç küçültmez.Başkalarının değer yargılarını,inançlarını hafife almadığınız müddetçe inanki din kardeşiniz olarak sizlere destek oluruz.

  24. SELAM

    KUR’ANIN PEYGAMBEREDE HÜKÜM KOYMA YETKİSİNİ VERDİĞİNİ SÖYLEYENLER HERALDE ”De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. O’nun elindedir göklerin ve yerin gaybı. Ne güzel görendir O, ne güzel işitendir. Onların, O’ndan başka bir dostları da yoktur. Ve O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”(18/26)!!!.AYETİNİ GÖRMÜYORLAR…!!!

    59/7 DEKİ PEYGAMBER NE VERDİYSE ONU ALIN DERKEN”Doğru ile yanlışın ayrılış günü, iki topluluğun karşılaştığı gün, kulumuza indirmiş olduğumuza inanıyorsanız şunu bilin: Ganimet/kazanç olarak elde ettiğiniz şeylerin beşte biri Allah’a, resule, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışa aittir. Allah herşeye kadirdir.”(8/41) DEKİ AYETE ATIFTA BULUNUYOR.

    AYRICA HÜKMÜN YALNIZ ALLAH’A AİT OLMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEYEN AYETLER İSE ŞUNLARDIR:
    12/67 18/26 28/70 VE 5/50 DİR.

    KISACASI RESULE İTAAT ALLAH’A İTAAT OLACAKTIR.

    FARKLI DÜŞÜNEN KİŞİLER ELBETTE OLACAKTIR.AMA BİZ BÖYLE DÜŞÜNÜYORUZ

    EN DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR

  25. SELAM SAYIN SELAMİ BEY

    Yukarıdaki ifadelerinizde şöyle bir ifade kullanmışsınız;
    Bu yaratık her kimse bağlı olduğu Kur’anla dahi çelişki içerisinde olup hanif dininin ibadetlerini geri getirmek komplexindedir.Bunun yaptığı dinleri birleştirme amacı taşıyan ütopik bir düşünce hezeyanıdır.

    selami bey Hanif dini ne demektir????

    Siz sanırım yahudiliği ayrı bir din hiristiyanlığı ayrı bir din ve müslümanlığıda ayrı bir din olarak anlıyorsunuz.Halbuki Allah kimseye ayrı ayrı dinler göndermez.!
    Her gönderdiği NEBİ ve RESUL’ler insanları tek,eşi ve benzeri olmayan yaratıcıya kullukla gönderilmişlerdi.Hepsindende hanif olmaları istenmiş hatta Hanifliğin adeta sembolü haline gelen İBRAHİM’ide örnek olarak göstererek ”İbrahimin Makamını”bizlere ve bizden sonrakilere bir ders olarak vermiştir.

    ”İbrahim de güzel örneklik vardır”.

    Hanifliğin temel taşı ibrahimdir.

    Beytin temelleride bilinen ”ka’be” değil sistemin temel taşları olan tevhidi düşüncenin inşasıydı.Örnekliği de onun yaşam tarzıydı!!!!

    En doğrusunu Allah bilir

  26. SELAM KURAN’A TABİİ OLANLARIN ÜZERİNE OLUR İNŞ.

    YÜZYILLARDIR,BİZLERİ RİVAYET DİNİ İLE OYALAYAN,ATA,ANA,BABA DİNLERİNİ YAŞATANLAR,ALEMLERE RAHMET OLARAK HZ.MUHAMMEDE VAHYOLAN KURAN’I KERİM SAYESİNDE ARTIK,YANLIZ ALLAH CC NIN DİNİ OLAN İSLAMI ANLAMAYA VE KİTABULLAH’TAN ÖĞÜT ALIP SAKINMAYA BAŞLADIK İNŞ.BEN ŞİMDİLİK BİRKAÇ AYETLE YETİNECEĞİM İNŞ.SONRA ANLAŞILMAYAN,ANLAMAK İSTEYEN KARDEŞLERİMİN SORULARINA CEVAP VERMEYE ÇALIŞIRIM İNŞ.

    İSRA 9

    Meali

    Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.

    ANKEBUT 51
    Diyanet Vakfı Meali

    Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.

    ZUHRUF 44
    Diyanet İşleri Meali(Yeni)

    Şüphesiz bu Kur’an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.

    FURKAN 30
    Diyanet Vakfı Meali

    Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terkettiler.

    Diyanet Vakfı Meali

    Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü vay haline onların!

    selam ve dua ile

  27. Selam GERÇEK_İSLAM

    HANİFLİK ayrıdır,HANİF DİNİ AYRIDIR.Kur’an’da “hanif dini” lafzı kullanılmıyor yerine “Hanif milleti” deniliyor.Neden mi;çünkü iki kavram apayrı şeylerdir.HANİFLİK doğru inanan,hak yolda olan, İslamiyete sarılan ve Allah’ı bir ve şeriki olmadığına inanan kişi demektir.

    Bu yönüyle bu kelimenin çağrıştırdığı anlam kapsamlı olduğundan kullanılıyor.Ayreten Hanif Millet’ine uyun demek itikadi yönden uyulmayı emrediyor.

    Bütün ilahi dinler kaynak olarak aynı olup;zamanın şartlarına göre ibadetleri ve Allah’ın(c.c) belirlediği yasakları ayrıdır.Yeni bir din gelirken diğerinin bağlayıcılığı kalmaz.Artık yahudilikte direnen ayrı bir din,Hristiyanlıkta direnen ayrı bir din üstündedir.Hz.Muhammed(s.a.s) her millete peygamber gönderilmiş,Allah’ın hükümleri de herkesi kapsamaktadır.Kur’an tüm insanlara gönderilmiştir.

    “Kim İslamiyet’en ayrı bir din ararsa,iyi bilsin ki o din kabul edilmeyecek ve o,ahirette en büyük zarara uğrayacaktır.”(Ali imran 85)
    Dr(!) Melih ne diyor.İbadetleri İslam dininden önceki hanif dininden alalım diyor.Hani sana göre Kur’an’da hiçbir şey eksik bırakılmamıştı,ne oldu vaz mı geçtin.

  28. Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar.
    Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa,
    din de sünnetin birer birer
    terkiyle ortadan kalkar. (Darimi, Mukaddime 16)

    İslam tarihinde çeşitli dönemlerde çeşitli sapmalar yaşandı. Farklı mezhepler, İslam’ın özünden uzaklaşarak çeşitli sapkın itikatlara sahip oldular, sapkın uygulamalara giriştiler. Hariciler’den Batiniler’e, Fatımiler’den Mutezile’ye kadar çeşitli fırkalar, çeşitli sapkınlık dereceleriyle, Kuran’ın ve Allah Resulü’nün (s.a.v.)yolundan saptılar.
    Son dönemlerde bu sapmalara bir yenisi daha eklenmiş bulunuyor. Bazı insanlar, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetini reddediyorlar. “Kuran’ı okuruz, Resulullah’tan (s.a.v.) gelen bir açıklamaya muhtaç olmadan onu kendi başımıza anlarız”diyorlar. “Yalnızca Kuran”diyerek, Kuran’ın hayata geçirilmesi ve uygulanması anlamına gelen sünnete yüz çeviriyorlar.
    Oysa “yalnızca Kuran”sloganı ile ortaya çıkan bu “sünnet’i terketmiş İslam”akımı, bizzat Kuran’ın hükümlerini göz ardı etmektedir. Çünkü sünnet, Kuran’ın bir açıklamasıdır ve daha da önemlisi, Kuran’da bizzat emredilmiştir. Allah (c.c.), ümmeti yalnızca Kitap’a itaatle yükümlü kılmamış, aynı zamanda Resulullah’a (s.a.v.) itaati de farz olarak emretmiştir.
    Bu nedenle, İslam ancak sünnetle birlikte gerçek İslam olur. Kuran, ancak sünnetin yardımıyla ümmet tarafından anlaşılıp uygulanabilir. Sünnet ise, Resulullah’ın (s.a.v.)sahih hadislerinin toplanması ve sonra da büyük alimler tarafından yorumlanması oluşan Ehl-i Sünnet itikadıdır.
    İşte bu kitapçık, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine karşı, Ehl-i Sünnet itikadının temellerini genç nesl aktarmak ve bu itikadın önemini vurgulamak için yazılmıştır.

    Kuran’ın Emrettiği Sünnet

    Kitaba başlamadan önce, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine cevap vermek gerekir.
    Öncelikle bilinmelidir ki, sünnet, Kuran’dan ayrı değildir. Sünnet; son ilahi kitap Kuran’ın -Kuran’ın ifadeleriyle- son peygamber, alemlere rahmet, büyük ahlak sahibi, müminlere pek düşkün, onların sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, onların ağır yüklerini üzerlerindeki taassup zincirlerini indiren Allah (c.c.) elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından ortaya konmuş evrensel yorumudur.
    Bu yorum olmadan Kuran’ın anlaşılması ve hayata geçirilmesi mümkün olmaz. Örneğin, Kuran müminlere; diğer müminlere karşı şefkatli olmayı, güzel söz söylemeyi, tevazulu davranmayı emretmiştir. Kafirlere karşı ise, sert ve caydırıcı olmayı farz kılmıştır. Temizliği şart koşmuştur. Ancak bunların nasıl gerçekleştirileceği Kuran’da detaylandırılmaz. Nasıl şefkat gösterileceği ya da “sert ve caydırıcı”davranılacağı, bunların ölçüsü bildirilmemiştir. Peki mümin, bunların nasıl ve ne ölçüde uygulanacağını nereden öğrenecektir. Kuran şu hükmü verir:
    “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi, 21)
    Resulullah (s.a.v.), örnektir. Mümin, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine bakar ve uygulamaları oradan öğrenir. Nitekim sünnete bakıldığında hemen görülür ki, Resulullah (s.a.v.) ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda küçük işlerle meşguliyet gibi bir basitlik değil, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve hassasiyet yatmaktadır. Bu durum, Resulullah (s.a.v.)’ın ümmetine Kuran ile birlikte bir de “hikmet”i öğretmekte oluşunun bir sonucudur. Bir ayet, bu konuyu şöyle açıklar:

    “Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Ali İmran Suresi, 164)
    Resulullah’a İtaat

    Resulullah’ın (s.a.v.) müminler için taşıdığı hayati önem, ona hitap eden ayetlerde şöyle vurgulanır:

    “Şüphesiz, biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah’a ve Resûlü’ne iman etmeniz, O’nu savunup-desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için. Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih Suresi, 8-10)Resulullah’a biat eden, Allah’a biat etmiştir. Bu ilahi kural, bir başka ayette şöyle açıklanır: “Kim Resulullah’a itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa Suresi, 80)

    Dikkat edilirse, ayette “Resulullah’a itaat”kavramı üzerinde durulmaktadır. İşte bu kavram, Resulullah’ın (s.a.v.) az önce değindiğimiz “örnek olma”vasfının yanında, ikinci bir vasfını, “hüküm koyucu”özelliğinden kaynaklanmaktadır. Kuran göstermektedir ki, Resulullah’ın (s.a.v.) emirlerine ve koyduğu kullara uymak, aynı Allah’ın (c.c.) kitabındaki ayetlere uymak gibi farzdır. Nitekim bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu yasaklama ve emretme yetkilerini şöyle açıklar:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)Bir diğer ayette ise şöyle denir:

    “… Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun…” (Haşr Suresi, 7)
    Bu ayetler, peygamberin, Kuran’da haram kılınmış olan şeylerin dışında da bazı şeyleri ümmetine yasaklayabileceğini göstermektedir. Bu nedenledir ki, peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizi bir şeyden men ettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin.”(Buhari, İ’tisam 2)
    Başka ayetlerde de peygamberin sözkonusu “hüküm koyucu”özelliği haber verilir. Müminlerin anlaşamadığı herhangi bir konu, Resulullah’a (s.a.v.) götürülecek ve o karar verecektir:

    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi, 59)
    Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu hüküm verici özelliği o denli kesindir ki, buna itaat etmeyen, hem de kalbinde bir sıkıntı duymadan, seve seve itaat etmeyenler mümin sayılmazlar:

    “Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi, 65)
    Bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) hükmünün kesinliğini şöyle vurgular:

    “Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)Resulullah’ın (s.a.v.) bu “hüküm verici”vasfına karşı çıkmak, onun verdiği hükme karşı gelmek ise küfürdür ve cehennemle cezalandırılır:

    “Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!…” (Nisa Suresi, 115)

    Peygamberin hüküm koyuculuğu ve örnek olma vasfı, Kuran’da bu denli muhkem bir biçimde açıklanmışken, Resulullah’ı (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirmeyi savunmak, kuşkusuz Kuran’a aykırı bir düşüncedir. Muhammed Esed’in de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi “her yaptığı işte ve her emrinde ona ittiba etmek, İslam’a ittiba etmenin kendisidir. Onun sünnetinden uzaklaşmak ise islam’ın hakikatinden uzaklaşmaktır.”(Muhammed Esed, el-İslam ala Mufterakit-Turuk, s. 110)Nitekim Ashab-ı kiram da öyle yapmış, her işlerinde Kuran’la birlikte Kuran’ın hayata geçmiş hali olan Resulullah’a (s.a.v.) uymuşlardır. Bir sahabeden şu söz aktarılır:
    Tirmizi, Menakıb 7/147
    “Biz hiç bir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i (SAV) peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız. ” (Nesai, Taksir 1

  29. ahad haberler normal şartlarda delil olarak kabul edilmediği halde hz ömerin ameller niyetlere göredir hadisi neden delil olarak kabul edilir bu hadisin kendisindenmi yararlanır yoksa hadisi rivayet eden kişiden mi cevaplarsanız seviniri çok önemli

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: