Dini Bilginin Oluşumunda Aklın Rolü

Yazan: Prof. Dr. İlyas Çelebi*

İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. Akıl insanın bilgi edinmesini sağlayan bir güçtür. İnsan, aklı sayesinde varlıkların hakikatini bilme, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırma imkanına sahip olur. Akıl, fizik dünya ile ilgili olarak, duyuların dış dünyadan algılayıp kendine ilettikleri izlenimleri kavram haline getirir. Bunların aynı nitelikte olanlarını bir araya toplar, farklı nitelikte olanlarını ayırır, kavramları birbirleri ile kıyaslayarak varlık ve olayları anlamaya çalışır.

Görülüyor ki duyuların dış alemden elde ettiği izlenimler, akıl için bir malzeme niteliğindedir; akıl onları kullanarak bilgi haline dönüşturür. Bu nedenledir ki aklı olmayan insanın dış dünyayı algılaması epistemik açıdan bir anlam ifade etmemektedir. Duyu izlenimlerine dayanmayan kurgular ise[private] sadece veri tabanı olmayan hayallerden ibarettir. Bilindiği üzere varlık alemi en temelde duyu organlarıyla algılanabilen (fizik) ve duyular ötesi (metafizik) olmak üzere iki boyutludur. Kendisine mikrokosmoz denilen insanda da bu iki boyutu görmek mümkündür.

İnsan gayreti ölçüsünde kendi tecrübe sınırları içinde olan fizik alemden, bilimsel etkinlikle nesnel/ölçülebilir bilgi edinebilmekte, bu konudaki merakını, ihtiyacını giderebilmekte ve maddi hayat üzerinde etkin olabilmektedir. Diğer yandan insanın varoluşsal bir zorunluluk olarak hissettiği ve hayatı anlamlandırabilmesi bakımından vazgeçilmez olan temel problemleri deney ve tecrübenin, fizik alemin sınırlarını aşmaktadır. Kendi varlığının sebebi, yaşamın anlam ve hedefi, niçin, nasıl ve hangi ölçülere göre yaşanılması gerektiği, ölüm sonrası durumunun ne olacağı vb. gibi temel sorular aynı yöntemle cevaplandırılamamaktadır. Çünkü metafizik alemle ilgili problemler duyuların sınırını aştığı için bu noktada duyular akla malzeme sağlayamamaktadır. İşte bu durumda vahiy devreye girmektedir. Vahiy fizik dünyada duyuların yaptığını metafizik alemle ilgili olarak yapmakta, akla varlığın metafizik boyutuyla ilgili malzeme sağlamaktadır. Akıl da fizik alemde olduğu gibi bu malzemeleri kullanarak yorumlar yapmakta, çıkarımlarda bulunmaktadır.

Vahyin doğruluğu Allah’ın kelamı oluşuna, Allah’ın varlığı da vahye dayandırılacak olursa ortaya bir kısır döngü durumu çıkar. Bunun önüne geçebilmek için hiç olmazsa birinin akla dayandırılması gerekir. Peygamberin doğruluğu mucizeye dayandırıldığı gibi, vahiy veya onu gönderenin de akla dayandırılması gerekir.Görülüyor ki en azından vahyin açıklanması için akla ihtiyaç vardır. Yani vahiy kendisini akıl yoluyla ifade edebilmektedir. Ancak akıl fiziki dünyada olduğu gibi metafizikte de veriye dayanmadan kendi kendine kurgularda bulunamaz. Bulunursa da bu herkes tarafından kabul edilebilecek delillerle temellendirilemez ve şahsî kalır.

Şu halde duyular ve vahiy aklın rakibi veya onun yerini alabilecek kavramlar değil, ona veri toplayan ve servis yapan partner durumundadırlar. “Vahiy, duyular ve akıl” arasındaki ilişki bir bakıma görme olayında, “göz, ışık ve görülecek obje” arasındaki ilişki gibidir. Aklın doğru bilgi ortaya kayabilmesi için şu hususlara dikkat etmek gerekir: 1. Kişinin heva, heves gibi tutkularının ve yaşanılan çağın zihinsel ve maddi koşullandırmalarının esaretinden korunması gerekir ki, buna “akl-ı selîm” de denir. 2. Çıkarımın sağlam veriye dayanması gerekir. Dikkatli olarak yapılmamış bir gözlem, yanlış algı, aklı yanıltabildiği gibi, doğru olmayan bir nakil (rivayet) de aklı yanıltıp yanlış çıkarımlara sebep olabilir. Bazı kimselerce bu durum akıl ile naklin (Kur’an sünnet) çeliştiği şeklinde değerlendirilir. 3. Akıl ve naklin çatıştırılmaması gerekir. Çünkü bunlar birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdırlar. Eğer bir çatışma gözleniyorsa problem ya naklin sahih olmamasından ya aklın doğru çıkarımda bulunmamasından ya da birinin diğerinin alanına girmesinden kaynaklanmaktadır. 4. Öte yandan gerek duyulur alemle gerekse metafizikle ilgili olarak aklın ortaya koyduğu bilgilerin mutlak ve hakikatin kendisi olduğu düşünülmemelidir. Zira insan yaratılışı itibariyle gerçeği tümüyle kavrayabilecek yeteneklerden yoksundur.

İslam bilginleri tecrübe, vahiy ve akıl arasında böyle bir uyum oluşturmuşlardır. Bunların her biri tek başına bilgi kaynağı ve bilginin doğruluğunun ölçüsü olarak kabul edilmemiştir. Aksi halde dogmatizme kapı aralanmış olur. Görüldüğü üzere kutsal metinlerin ve dolayısıyla dinin anlaşılmasında aklın vazgeçilmez bir rolü vardır. Dini metinler akla rağmen değil, akıl eşliğinde bir işleve sahip olabilmektedir. Bundan dolayı Kur’an-i Kerim’de yüzlerce ayette “akletme” emredilmektedir.

*Prof. Dr. İlyas Çelebi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelâm Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

Kaynak Site: www.allah.gen.tr

[/private]

Reklamlar

7 thoughts on “Dini Bilginin Oluşumunda Aklın Rolü

Add yours

  1. Ali Bey,merhabalar…
    Çok faydalı bir konu dilerim herkes okur…
    Aklının kıymetini bilir ve nasıl kullanacağına karar verir…

    İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. İslam dini insanın dini yükümlülüğünü, onun akleden ve irade sahibi bir varlık oluşuna bağlamış ve bu iki yeteneği onun fıtratına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insan bilinçli olarak yaptığı işlerden sorumludur. Akıl insanın bilgi edinmesini sağlayan bir güçtür. İnsan, aklı sayesinde varlıkların hakikatini bilme, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini birbirinden ayırma imkanına sahip olur. Akıl, fizik dünya ile ilgili olarak, duyuların dış dünyadan algılayıp kendine ilettikleri izlenimleri kavram haline getirir. Bunların aynı nitelikte olanlarını bir araya toplar, farklı nitelikte olanlarını ayırır, kavramları birbirleri ile kıyaslayarak varlık ve olayları anlamaya çalışır.

    —————————————————————-

    Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun…
    Bu aklı bizlere verdiğin için….
    Selam ve saygılarımla…

  2. Merhaba değerli dostlar…

    ”Ademe eşyanın isimlerini öğretti…” ayeti, bilgiye konulan ilk tuğladır diye düşünüyorum.. İnsanoğlunun eşyanın ismini bilmeden onu tanımlaması mümkün değildir..
    Ampirik bilginin elde edilmesi, insan duyularına ve tecrübelerine bağlıdır.. bu bizim bugün bildiklerimizin nasıl oluştuğunu açıklıyor.. Ancak bugün kullandığımız tanrı, melek, şeytan ve ruh gibi ampirik yöntemlerle elde edilmesi mümkün olmayan bilgi türünün ise İlahi kaynaklı olduğunu söylemeliyiz…
    İlahi bilgi ise hem bir inanç sistemi oluşturmakta ve hem de geçmişten geleceğe doğru bir yürüyüşün bilgisini vermektedir..
    Burada bilgi ve inancın içiçeliği sözkonusudur.. Kuran da zaman kavramı önemini yitirir.. Çünkü o zamanın ötesindendir… Bu yüzden kuran okurken çok kez geleceği geçmişte, geçmişi ya da geleceği bugün yaşayabilirsiniz..
    geleceğin bilgisi bugündür.. geçmişin bilgisi, sanki bugün elbise giyinmiştir, canlanmıştır..
    Allah eşyanın isimlerini ademe öğretti, cümlesi bilginin oluşumu ve başlangıcı olması nedeniyle önemli bir cümledir..
    Bilginin ilahi olandan soyutlanması, seküler bir bilgi yaratma çabası olsa gerek… İnancı bilgiden soyutlamak da dediğiniz gibi Afyon etkisi olarak çok güzel bir tanım…

  3. Merhaba değerli dostlar…

    Vahyin amacı insanın bu alemdeki yolculuğu için yol göstermek ve rehber olmak ise, bu ancak bilgi yolu ile mümkün olabilir.
    Evrendeki bütün yaratılmışlar Allahın bir ayetidir, bu anlamda herşeyde o bilgiyi görebileceğimiz fikrine kabul derim…Ancak benim sözünü ettiğim şey, vahyin insanı iyiliğe ve güzelliğe götüren bir bilgi oluşudur.
    ”Sen iman nedir, kitap nedir bilmezken…” diye başlayn ayette peygamberin vahyin klavuzluğu altında yönlendirilmesi anlatılır..Vahy furkandır, iyiyi-güzeli, yanlıştan-kötüden ayırma bilgisini de verir.. Ahlakın ve değerin ölçüsünü koyar.
    İlahi bilgi hikmetin ta kendisidir.. Hikmet ise bilgiye yakin olma durumu, eşyanın hakikatini anlama-bilme yeteneğidir..

    Yani, hem iyiyi kötüden ayırmanın bilgisi ve hem de iyinin kötüden nasıl ayrılacağının bilgisi ilahi kaynaklıdır. İnsandaki iyilik ve kötülüğe dair doğuştan var olan duygudur.. Ama onları davranış boyutuna taşıyan bilgidir.

    toprakerdem2005@hotmail.com

  4. Sayın Toprakerdem,
    Yazdıklarınızı okudum ve konu hakkında hemfikir olduğumuzu görünce şöyle demek geldi içimden….
    Sen istediğin kadar bir konuyu anlat açıklamaya çalış istersen kendini yak…
    Karşındaki insanın o konudaki bilgisi ne kadarsa ancak o kadarını anlar…
    Bilgili olmak ama her konuda çok ama çok önemli…
    Bilmeden bilgili gibi davranmak da bir o kadar tehlikeli…
    Tabi anlayanlara…

    Selamve saygılarımla,

  5. Merhaba değerli dostlar…

    Bilginin ait olduğu alan itibarı ile ‘Müşahade Alemi’ ne yani fizik aleme ait bilgi ile, ‘Gayb Alemine’ Metafizik Aleme ait bilgi arasında ortak bir mekan olarak insan zihnini kabul ettiğimiz vakit, ortada ‘anlamak’ ile ilgili bir durumun ortaya çıkması muhakkaktır

    Ancak bu bilgi transferi, bilginin varlık durumunu aktarırken, şekli ve niteliği hakkındaki gerçekliği kapsamaz…

    Mesala Allah cennet’ten bahseder, biz onu anlamak için kendi bilgi alanımıza transfer ettiğimizde zihnimizde oluşan his, acaba bu cennetin gerçekteki cennet ile birebir örtüşen bir cennet olup olmadığı sorusuna verilen yanıt, bütün zihinlerde farklı hislerin oluştuğu şeklindedir.. Burada kuranda yapılan tanımlamalarda da aynı bilgi transferinin yapıldığı görülmektedir…
    Şu halde bilginin transferi, onu ampirik yapmaz.. Bu transfer bizim zihnimizde ki bir olgudur, gerçekte ne melek ve ne de cennet gibi kavramları yeryüzüne indiremez…
    burada aslında, İman dediğimiz konu bence daha bir anlam kazanıyor… çünkü, Tanrı müşahade alemini örneklendirmek için (bilgi), Gayb alemini ise tamamen inanç alanı olarak tanımlıyor.. Gayb aleminine ilişkin bilginin insan zihnindeki karşılığı olarak, fizik alemine ait kelime ve kavramlara transferi ile bilginin ampirik olması amaçlanmış olsa idi, putçuluk dediğimiz, bu transferin elle tutulur-gözle görülür hale getirilmiş ‘yakin olma’ düşüncesi reddedilmeyecekti…
    Allah insanın geldği ve gideceği yol ile ilgili bir hatırlatmada ve öğütte bulunacaktı… bunu bir şekilde bizim algı alanımıza yerleşecek şekilde, mevcut bilgilerimize dayandıracak şekilde yapacaktı… Ama bu bizim zihnimizde oluşan hissin mutlaklığı zannını yerleştirmemeli..çünkü bugün çok Ateist iddiasının temelinde ve ona cevap iddiasındaki çok müslümanın kullandığı cevaplamalarda, aynı mantığı kullandıklarını görüyoruz…
    İlahi olanı, insani olanla eşleştirmek, onları birbirinin karşılıları imiş gibi algılamaya götürmekte ve sonuçta mantık çatışmaları ortaya çıkmaktadır…
    Allaha mecburiyet yükleme, nedensellikler örgüsüne hapsetme, mekan ve zamanla sınırlama duyguları hep iki bilginin birbirine karşı konumlandırılamayışından kaynaklandığını düşünüyorum..
    tanrıyı görünür olmadığı için redddeden insanların, tanrıyı görünür kılma çabasındaki müslimanlarla arasındaki farkın çok ince bir perdeden ibaret olduğunu sanıyorum..
    saygılarımla…
    toprakerdem2005@hotmail.com

  6. Merhaba değerli dostlar…

    ilahi bilgi hem vahyin kendisidir, hem kainatın bütünüdür.. insan da bu bilginin içerisinde bir ayettir. Bu içerisinde yaşadığımız alemin kendisine has kuralları ve gerçeklikleri vardır. biz bunları kendi kelimelerimizle tanımlarız.. Mesala ”Ateş” kelimesi hepimizin zihninde yakıcı bir alev olarak canlanır değil mi ?, bunun nedeni onun daha önceden zihnimize kodlanmış olmasındandır.. buna hafıza-hatırlama diyoruz… ama bir şeyin hatırlanabilmesi için de muhakkak onun daha önceden hafızamıza yazılmış olması gerekiyordu. bu önceden yazılma işini de yine biz kendimiz yapmıştık.. İlk ateşle karşılaştığımızda zihnimizde daha öncesi olmadığı için elimizi yakmıştı.. biz de bu tecrübeyi hafızamıza kayd ederek bir tanımlama oluşturmuştuk.. adına ”ateş” dedik.. fonksiyonlarını da üzerine yazıp kodladık.. Daha sonra bu kelime zihnimizde bir ateş manzarası canlandırıyordu, ateşi görmesek de… Öyle mi ? Ateşi gördüğümüzde ise, daha önceki bilgiler zihnimizde canlanıp, onun bilgisini hatırlatıyordu..
    Bir arkadaşımız bir orman yangınında ölen bir ceylanı anlattığında görmediğimiz bu olayın bizim tarafımızdan anlaılabilmesi için, bizim zihnimizde canlanması gerekecektir.. bunun için elimizi yakan ateşin bizde oluşturduğu his ve o görüntü arkadaşımızın anlattıkları ile birebir eşleşecek ve konu zihnimizde canlanacaktır…bu canlandırma bilgi ve tecrübelerimiz oranında ya daha gerçeğe yakın olacak, ya da daha uzak olacaktır.. İşte gerçekle zihnimiz arasındaki bu bilgi uyuşması bir simgesel dönüşümdür..

    toprakerdem2005@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: