Bağlayıcı olan tek yazılı kitap Kuran-ı Kerîm’dir


Bizim bildiğimiz vahiy Kurân’dır. Bunun dışında Peygamber’in kalbine doğan bazı düşünceler olabilir ama Peygamber bu düşünceleri kendi söz kalıplarıyla ifade etmiştir. İşte bu tür sözlere kutsal hadis denilir. Ama bunlar Kur’ân ağırlığında vahiy değildir, Peygamber’in insansal düşüncelerinin bunlarda etkisi vardır. Bundan dolayı Peygamberimiz Kur’ân vahyi dışında herhangi bir sözünü yazdırmamış, hatta sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır. Kıyamete kadar insanları bağlayacak emirler, yasaklar Kur’ân vahyiyle sabit olanlardır. Bunun dışındaki emirler Peygamber’in kendi sözü de olsa geçicidir, bağlayıcı değildir. Çünkü Peygamberimiz bunları o zamanın şartları içinde söylemiş, “herkes için geçerlidir, bağlayıcıdır” dememiştir. Zira kendi söz ve emirlerinin bir kısmını sonradan şartlar değişince değiştirmiştir. Bazı yasakları kaldırmış, zamanın gereği ne ise onu yapmıştır. Ama Kur’ân emrini değiştirme yetkisine sahip değildir: “De ki: Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım” (Yunus: 15).

KALBİNE DOĞAN İLHAMLAR

Fakat sonradan gelenler Kur’ân ile yetinmeyip Peygamber’in her sözünü vahiy kategorisine sokup Kur’ân ile eşit yapmaya kalkmışlardır. Oysa sözlerin bir bölümü ilham olsa da Kur’ân vahyi ağırlığında değildir.

… Ama kutsal hadis dediğimiz Peygamber’in kalbine doğan ilhamların ifade tarzı Peygamber’in kendi sözleridir. Bundan dolayı bunlar yazılmadığı için aktarımlarında büyük farklar, fazlalıklar, eksiklikler vardır. Bunlar bağlayıcı olmadığı için Peygamberimiz bunları yazdırmadı. Kendisinden sonra gelen dört Halife de bunları yazdırmadı. Onlar için bağlayıcı tek yazılı kitap Kur’ân-ı Kerîm’dir.

Kaynak:Gazete Vatan

Reklamlar

14 thoughts on “Bağlayıcı olan tek yazılı kitap Kuran-ı Kerîm’dir

Add yours

  1. selam aragorn tek kelime edicem başka bir kelimeye hacet duymam Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler.enam suresi 38 .ayet şimdi söliceğim söliceğinin tersine dir eğer ki bir insan hani kuranda şu nerde derse Allahınn bu ayetini yok saymış kabul etmemiş iman etmemiş olur hatta ben o insanın imanından şüphe ederim selametle

  2. çok gzl olmuş kuran olan yol göstericimizi uzun uzun anlatmışsınız tekrar saolun

  3. zehırlıorg sıtesınden alıntı…..

    Nisan 1994…

    Bursa-Gönlü Ferah Oteli’nde bir toplantı yapılıyor.

    Kur’an Vakfı’nın tertiplediği toplantıda konu şu: Dinde Islâhât Yapılmalı…

    Lügatlar, “Islâhât” kelimesi hakkında şunları yazıyor:

    ISLÂHÂT: Düzeltme, iyileştirme işleri, reform. Eksik ve kusurlarını giderme, tamamlama. Kötü yönlerini düzelterek mükemmel bir hale getirme.

    İlâhiyatçılarımız, İslam ve Kur’an hakkında işte bunu yapmayı düşünüyorlar.

    Kur’an’ın ve İslâm’ın eksik ve kusurlarını düzelteceklermiş.

    Dikkat!

    Yukarıdaki kelimeler içinde “reform” da geçiyor.

    Olmasa bile, diğer kelimeler de aynı manayı taşıyor zaten…

    Rabbimiz ne buyuruyooor, onlar ne diyor!..

    Peygamberimiz’in Veda Haccı’nda, yani hayatının son günlerinde, “Bugün dininizi kemâle erdirdim; size nimetimi tamamladım. Sizin için İslâm’ı din olarak beğenip seçtim” buyuruyor. (Mâide Sûresi, 3)

    Bazıları da kalkmış, Allah’ın “tamamladım” buyurduğu dinin, eksiklerini tamamlayacaklarını söylüyorlar.

    Kimler?
    Gönlü Ferah Oteli’ndeki toplantıyı yöneten, eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş.

    başka bişe yazmaya gerek varmı bılmıyorum rabbım hepınızı ıslah etsın yolunuz nerye cıkıyo ınsalah goruyosunuzdur

  4. Merhaba

    Aşağıdaki cümle alıntıdır.

    ”İlk kez Litvancaya tercüme edilen Kur’an-ı Kerim, en çok satanlar listesine girdi. 7 yılda meali hazırladığını söylen Geda, Kur’an’ın edebi üslubunun kendisini çok etkilediğini belirtti.”Haber Merkezi / TIMETURK

    Bu kadar cok satan bir kitap yazmayı ne kadar isterdim! Demek ki dillerin farklı olması kur’an’ın tanrısal olmadıgını bir kez daha bize gösterdi. Yüce tanrı bir kitap gönderiyor, ama zavallı litvanyalılar yeni okuyor. A bizim tanrımız buymus” diyorlardır simdi. Peki aborjinlerin diline ne zaman cevrilecek? Aborjinlerin konustugu dil hakkında bir fikrim yok gercide…

    Araplar cok sanslı, yüce tanrı sadece onların dilinde bir kitap indirdi. Ben bu kadar kayırılan millet görmedim.

  5. Selam Abdülhalık,

    Sana sadece “yuh” diyorum. Bu nasıl bir hüküm kardeşim !

    Yani Peygamber, “Ben YALNIZ bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime İSYAN edersem büyük günün azabından korkarım” derken, sen ne söylüyorsun.

    Bir daha, bir daha, bir daha düşün…

  6. Selam,

    Sünnetullah… elhamdülillah

    Sünnetiresul…bu hangi kitaptan

    36.Neyiniz var, nasıl hüküm veriyorsunuz
    37.yoksa size ait bir kitap varda, onda mı okuyorsunuz
    38.arzu ettiğiniz herşeyi orada mı buluyorsunuz
    39.yoksa “ne hükmederseniz, mutlaka sizindir” diye lehinize olarak tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözleri mi var
    40.sor onlara “bunu kim garanti ediyor”
    41.yoksa onların ortaklarımı var? doğrular iseler ortaklarını getirsinler
    42.o gün işler güçleşir, secdeye davet edilirler. fakat güç yetiremezler.

    esenlikle..

  7. bu hükmü ben vermiyorum sayın admin ehli sünnet itikatımızdır bu hiç duymadınız mı?O ZAMAN PEYGAMBER GÖNDERİLMESİNİN NE ANLAMI VAR ALLAH VAHYİ FARKLI ŞEKİLLERDE DE İNSANLARA GÖNDEREBİLİRDİ NİYE ÖZELLİKLE İNSAN BİR PEYGAMBER SEÇMİŞ BUNUN AÇIKLAMASINI BEKLERİM
    Allah kuranı keriminde sana ilim ve hikmet öğrettik buyuruyor ilimden kasıt vahiydir peki hikmetten kasıt nedir?ALLAH kuranı yorumlayıcı olarakta gönderilmiştir

    İmam-ı Beyheki Delail kitabında şöyle rivayet eder:

    “Eshab-ı kiramdan İmran bin Husayn (Radıyallahü anh), şefaatle ilgili bazı hadisler nakleder. Oradakilerden biri der ki:

    – Siz hadisler bildiriyorsunuz, fakat biz bunlarla ilgili Kur’anda bir şey bulamıyoruz.

    İmran bin Husayn hazretleri buyurur ki:

    – Sen Kur’anı okudun mu?

    – Evet.

    – Kur’anda sabah namazının farzının iki, akşamınkinin üç, öğle, ikindi ve yatsının farzının ise dört rekat olduğuna rastladın mı?

    – Hayır.

    – Peki bunları kimden öğrendiniz? Bizden [Eshab-ı kiramdan] öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Peki Kur’anda kırk koyunda bir koyun, şu kadar devede şu kadar, şu kadar paraya şu kadar dirhem zekat düştüğüne rastladın mı?

    – Hayır.

    – Öyleyse bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Resulullahtan öğrenmedik mi? Hac suresinde (Eski evi [Kabe’yi] tavaf etsinler) âyetini okumadınız mı? Peki orada Kabe’yi yedi defa tavaf edin diye bir ifadeye rastladınız mı?

    – Hayır.

    – Allahü teâlânın Kur’anda şöyle buyurduğunu duymadınız mı? (Peygamber size neyi verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa da ondan kaçının.) [Haşr 7]

    Hz. İmran daha sonra buyurur ki: Sizin bilmediğiniz bizim Resulullahtan öğrendiğimiz daha çok şey vardır.”

    Bir âyet-i kerime meali: (Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bekara 151]

    İmam-ı Şafii hazretleri, (Bu âyetteki hikmetten maksat, Resulullahın sünnetidir. Önce Kur’an zikredilmiş, peşinden hikmet bildirilmiştir) buyuruyor.

    Kur’an-ı kerim açıklamasız öğrenilseydi, Peygamber efendimize, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi. Halbuki, açıklanması da emredilmiştir. İki ayet meali şöyledir:

    (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

    (Biz bu Kitabı, hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]

    Bu âyet-i kerimeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resulullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir. Kur’an-ı kerimde her bilgi açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahiy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

    (Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]

    (Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirdi.) [Darimi]

    İmam-ı Şarani diyor ki:

    Ma’lûmdur ki, Sünnet Kitâb üzere kaziyedir. Aksi değildir. Zira sünnet, Kur’ân-ı kerîmdeki icmallerin açıklanmasıdır. Müctehid imamlar, sünnetteki icmalleri bize açıklıyan âlimler olduğu gibi, onlara uyan âlimler de, onların sözlerindeki icmalleri bize açıklarlar ve bu kıyamete kadar böyle devam eder.Üstadım Aliyyülhavas’dan (rahimehullah) duydum. Buyurdu: Sünnet bize Kur’ândaki icmalleri bildirmeseydi, âlimlerden hiçbiri, fıkıhdaki sular ve abdest bahislerindeki hükümleri çıkaramaz, sabah namazının farzının iki, öğle, ikindi ve yatsının farzlarının dört, akşam namazının farzının üç olduğunu, bilemezdi. Aynı şekilde hiçbir kimse kıbleye dönüldükte yapılan düâda, iftitahda ne söyleneceğini bilemezdi. Tekbîrin nasıl olduğunu, rükû’ ve sücûd tesbihlerini, ta’dili erkânı, teşehhüde oturdukta ne okunacağını bilemezdi. Aynı şekilde bayram namazlarının nasıl kılınacağını, ay ve güneş tutulması namazlarını, cenaze, yağmur duası namazları gibi daha çok şeyleri kimse bilemezdi. Bunun gibi, zekâtın nisabını, orucun ve haccın şartlarını, alış veriş, nikâh, yaralama, kadılık ve fıkhın diğer bâblarının hüküm ve esaslarını bilen olmazdı. İmrân bin Husayn’e bir kimse, bizimle yalnız Kur’ânla konuş dedikte, İmrân ona: (Sen tam ahmaksın. Kur’ân-ı kerîmde farzların rek’atlarının sayısı açık olarak var mı? Yahud bunda sesli okuyun, diğerinde sessiz deniyor mu?) buyurdu. O kimse hayır dedi. İmrân bu sözü ile onu susturdu.Yine Beyhakî Sünen’inde Müsâfir namazı bölümünde, hazreti Ömerden (radıyallahü anh) bildirir: Hazret-i Ömere yolculukta namazın kasr edilmesi, ya’nî dört rek’atlı farzları iki rek’ât olarak kılmaktan soruldu ve: «Biz, azîz kitabda korku namazını buluyoruz, fakat seferî namazı bulamıyoruz» denildi. Sorana: «Ey kardeşimin oğlu [yeğenim], Allahü teâlâ bize Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz bir şey bilmeyiz. Ancak biz, Resûlullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığını gördüğümüz şeyi yaparız. O, seferde, 4 rekatlı farzları iki kılardı. Onu teşrî’ eden Resûlullahdır (sallallahü aleyhi ve sellem)» buyurdu. Bu sözü iyi düşün. Çünkü çok güzeldir.

    İmam-ı Süyuti diyor ki:

    “Şunu bilesiniz ki, usül ilminde maruf olan şartları taşıyan -kavlî olsun fiilî olsun- hadisler hüccetdir. Resulullahın (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hadislerini inkar eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar, yahudilerle, hıristiyanlarla veya Allahü teâlânın murad ettiği diğer kâfir fırkalarla beraber haşrolunur.” (Miftahu’l-cenne, s.18)

    Allahü teâlâ, kullarına çok acımakta, onların dünyada rahat ve huzur içinde yaşamalarını, ahirette de sonsuz saadete kavuşmalarını istemektedir. Bunun için, insanlar arasından seçtiği en üstün, en iyi kimseleri peygamber yapmış, bunlara kitaplar göndererek huzur, saadet yolunu göstermiştir. Saadete kavuşmak için, önce kendisine ve peygamberlerine inanmak lazım olduğunu bildirmiş, sonra kitaplarındaki tekliflere uymayı emretmiştir.

    Allahü teâlâ kullarının dinlerini, Muhammed aleyhisselamı göndermekle tamamladı. İslâm dininde olanlardan razı olacağını bildirdi. Muhammed aleyhisselamdan sonra hiç peygamber gelmeyeceğini Kur’an-ı kerimde bildirdi.

    Kör olanın yol gösterenlere teslim olması gibi ve çaresizlikten şaşırmış olan hastanın merhametli tabiplere kendini teslim etmesi gibi, insanların da, aklın eremeyeceği faydalara kavuşabilmeleri ve felaketlerden kurtulabilmeleri için, Allahü teâlâ da gönderdiği peygamberi Muhammed aleyhisselama tâbi olmalarını diledi.

    Muhammed aleyhisselamı, peygamberlerinin en üstünü, en merhametlisi yaptı. Onun milletini, en adil ümmet eyledi. Onun dinini, hepsinden olgun eyledi. Onun hâlinde aşırılık ve noksanlık olmadığını ve derecesinin üstünlüğünü ve bütün mahlukların peygamberi olduğunu kitabında ayetlerle bildirdi.

    Birliğini ve hiçbir şeye benzemediğini anlatmak için ve kullarının bilgilerinin ve işlerinin düzenlenmesi ve hasta kalblerinin tedavisi için, Onu, kullarına son peygamber olarak gönderdi. Allahü teâlâ, insanları olgunlaştırmak ve kalblerindeki hastalıklarını tedavi etmek için, ezelde merhamet ederek, peygamberler göndermeyi dilemiştir.

    Peygamberlerin, bu vazifelerini yapabilmeleri için, itaat etmeyenleri korkutmaları, itaat edenlere müjde bildirmeleri lazımdır. Ahirette, birinciler için azap, ikinciler için sevap bulunduğunu haber vermeleri lazımdır. Çünkü insan, kendine tatlı gelen şeylere kavuşmak ister. Bunlara kavuşabilmek için, doğru yoldan sapar, günah işler. Başkalarına kötülük yapar. İnsanları kötülük yapmaktan korumak, dünyada ve ahirette rahat ve huzur içinde yaşamalarını sağlamak için, peygamberlerin gönderilmesi lazımdır.çünkü cins cinsini çeker
    “ De ki; `Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Hiç kuşkusuz Allah bağışlayıcı ve esirgeyicidir.’De ki; :Allah’a ve peygambere itaat ediniz.’ Eğer bu çağrıya sırt çevirirlerse hiç şüphesiz Allah kafirleri sevmez.(3)
    BU AYETTE ŞUNA DİKKAT EDELİM ALLAH SADECE BANA İTAAT EDİN BUYURMUYOR EĞER SADECE KENDİNE DESEYDİ SADECE ALLAHIN VAHYETTİKLERİNE İTAAT GEREKLİ OLURDU
    FAKAT AYRICA PEYGAMBERİMİZİN ADI ZİKREDİLMİŞ ONA DA UYUN DENİLMİŞ YANİ ONDAKİ HİKMETE UYMAMIZ GEREKİR ONSUZ İSLAM YAŞANMAZ O İSLAMI GÖRSEL OLARAK GÖRMEMİZ İÇİN BİZE ÖRNEKTİR
    ALLAH SADECE KİTAP GÖNDERİP PEYGAMBER GÖNDERMESEYDİ NE OLURDU BİR DÜŞÜNELİM
    MİSAL:
    ALLAH(CC)KİTABINI BİR DAĞ ÜZERİNE BIRAKSAYDI İNSANLARDA BUNDAN ÖĞÜT ALSINLAR DESEYDİ ÇÜNKÜ İNSAN AKIL SAHİBİ BİR VARLIK SİZİN İNANÇLARINIZA GÖRE AKLIYLA HERŞEYİ BULABİLİR TABİ BU YANLIŞTIR AKIL CÜZİDİR…DEDİĞİM GİBİ KURANI KERİMİ DAĞ BAŞINA BIRAKTI ALLAH… HERKESİN KENDİNE AİT BİR DÜŞÜNCESİ YETENEĞİ VARDIR HERKES FARKLI YORUMLAMAZMIYDI? NAMZ KILIN DİYOR ALLAH… NASIL NAMAZ KILACAKTI? NASIL ZEKAT VERECEĞİNİ NASIL HACCA GİDECEĞİNİ NEREDEN ANLAYABİLECEKTİ?KURANIN BU YORUMLAMAYA MÜSAİT BÖLÜMLERİNİ BİZE PEYGAMBER BİLDİRİR PEYGAMBER ALLAH TARAFINDAN İLAHİ BİR KORUMA ALTINDADIR ZELLELERİNDE BİLE HİKMETLER VARDIR PEYGAMBERLERİN EN BÜYÜK HİKMETİ İNSANLAR ONLARI HATASIZ GÖRÜP TAPMASINLAR DİYE ALLAHIN ONLARA VERMİŞ OLDUĞU BİR EMNİYETTİR ZELLELER…EĞER BİZİ GERÇEKTEN KURAN BAĞLIYORSA OTOMATİKMEN SÜNNETİNDE BAĞLAMASI GEREKİR

    SİZİN HAKKINIZDA MERAK ETTİĞİM ŞEYLER VAR EN KISA ZAMNDA BUNLARA CEVAP BEKLERİM
    1)NAMAZ KILIŞ ŞEKLİNİZİ DETAYLI BİR BİÇİMDE ANLATIR MISINIZ?
    2)EZAN SİZİN İÇİN NEYİ İFADE EDİYOR
    3)orucu nasıl tutuyorsunuz?
    selametle…

  8. Sünneti inkar edenler veya sünnet ve hadiste “ayıklama” yapmak isteyenler, maksatlarına ulaşmak için iki yol takip ediyorlar. Bunlar:

    a) Hadislerin Resûlullah’a (sav) âit olup olmadığı hususunda kalplerde kuşku uyandırmak.

    b) Buna rağmen ilmî usullerle yapılan araştırmalar sonucunda, bir sözün Resûlullah’a âit olduğu kesinleştiğinde de “Bizim ona uymamız ve onu uygulamamız şart değil” gibi hezeyanlar ortaya atarak -hâşâ- Peygamberimizi sıradan bir beşer konumuna indirgemek.(1)

    Bunun için de değişik gerekçelerle sünneti reddetme yoluna gidiyorlar.

    Sünneti İnkar Edenlerin Gerekçeleri

    Bu gerekçeleri şöyle maddeleştirebiliriz:

    I- Her Şeyin Kur’ân’da Açıklandığının Bildirilmesi:

    Sünneti inkar edenler, hiç alakası olmayan âyetleri görüşlerine delil olarak ileri sürmektedirler. Bu âyetler şunlardır: “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”(2) “Biz Kur’ân’ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik.” (3)

    İşte bu âyetleri delil göstererek, Kur’ân’ın dinle ilgili her şeyi açıkladığını, sünnetin veya başka bir şeyin dinî hükümlere kaynaklık etmesine, Kur’ân’ı açıklamasına gerek kalmadığını iddia ediyorlar ve aksini savunmanın Kitab’ın din konusunda yetersiz kaldığını söylemek demek olacağı hezeyanında bulunuyorlar.

    Böyle kimseler, kendilerinden önce sünneti inkar eden, Haricîlerin “Hüküm ancak Allah’ındır” hak sözü ile, Hz. Ali’ye (ra) karşı bâtıl bir dava ileri sürdükleri gibi, bu âyetlerle bâtıl bir mânâ kast etmekte, bâtıl bir dâvanın peşinde gitmektedirler. Bu âyetler hiç bir şekilde sünnetin inkârına gerekçe gösterilemez.

    Şöyle ki: İleride yer vereceğimiz gibi, Müslümanlara Peygambere uymayı, onu örnek almayı, hükmüne razı olmayı, sözlerine tâbi olmayı emreden, onun Kur’ân’ı açıklama görevi olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. O âyetleri hiç nazara almadan, bu âyetleri sünnetin reddine gerekçe göstermek, son derece yanlıştır.

    Kaldı ki, “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık” âyetinde geçen “Kitap”tan maksat, Kur’ân değildir. Çünkü her şeyin sadece Kur’ân’da açıklanması imkansızdır. Dine ve dünyaya âit bütün hükümlerin ayrıntılarına kadar Kur’ân’da açıklanmış olduğu doğru değildir. Ve bunu hiç bir akl-ı selim kabul etmez.

    Bu durumda da âyete “her şeyin bütün ayrıntılarıyla, Kur’ân’da açıklandığı” mânâsı verildiğinde, bu, -hâşâ- Allah’ı yalancı çıkarmak demek olur. Kur’ân’da her şeyin açıklanmış olması, insanlığı hidâyete ulaştıracak ilkelerle ilgilidir. Bu konuda Kur’ân’da gerekli olan her şey açıklanmıştır.

    Buradaki “Kitap,” Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz’da, büyüğüyle-küçüğüyle, geçmişiyle-geleceğiyle bütün varlıklar ve olaylar en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir. Nitekim bütün tefsirlerde bu âyette geçen “Kitab”a, ‘levh-i mahfuz’ açıklaması getirilmiştir. Zaten âyetin öncesiyle beraber düşünüldüğünde “Kitab”a Kur’ân mânâsı vermek mümkün olmamaktadır. Ayetin öncesi şöyledir:

    “Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi bir ümmet (topluluk) olmasın. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık.”

    Burada Yüce Allah, insanlar gibi hayvanların da birer ümmet olduğu, dolayısıyla onların da ölüm, rızık, ömür, saadet ve benzeri gibi hayat kanunlarına bağlı bulunduğu ve bütün bunların levh-i mahfuz’da yazılı olduğunu ifâde buyurmaktadır.

    “Biz Kur’ân’ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik” âyetine gelince:

    Buradaki “açıklama” genel olarak iki şekildedir. Bunlar:

    a. Yüce Allah, bir kısım hükümleri Kur’ân’da bizzat kendisi açıklamıştır. Meselâ inanç esaslarının neler olduğu; namaz, zekât, oruç ve haccın farz; zina, içki, domuz eti, kumar ve faizin haram olduğunun açıklanması gibi. Bu tür açıklamada Kur’ân’dan başka bir şeye ihtiyaç duyulmaz.

    b. Kitabında kulları için bağlayıcı birer delil ve hüccet kabul ettiği diğer delillere havale etmek suretiyle yapılan açıklama. Meselâ yüce Allah ileride de genişçe yer vereceğimiz gibi, Kur’ân’da Peygamberimize itaati ve hükmüne müracaat edip razı olmayı farz kılmıştır. Dolayısıyla onun Allah’ın Kur’ân’da yer almayan vahyine istinaden koyduğu hükümler, getirdiği açıklamalar, tefsirler de yine Allah’ın Kur’ân’da açıklaması demektir.

    Bunlar da:

    1. Farziyeti kitapla hükme bağlanmakla birlikte nasıl yapılacağının izahı Peygamberimize bırakılan açıklamalar. Namazın rekatı, sayısı, nasıl kılınacağı, zekâtın neyden verileceği, nasıl ve kimlerin vereceği, haccın nasıl yapılacağı, orucun nasıl tutulacağı gibi.

    2. Hakkında her hangi bir hüküm bildirilmeyen konularda Resulullah’ın sünnetiyle hükme bağlanan hususlar. Kadının teyzesinin ve halasının, süt kardeşin, süt annenin, teyzenin nikahının haram olması, bâzı hayvanların etlerinin haram kılınması, evli biri zina ettiğinde verilecek ceza gibi hususlardır.

    Bunun içindir ki, gerek Sahabîler, gerekse sonraki devir âlimleri, Peygamberimizin sünnetiyle verdikleri cevabı da “Kur’ân’dan” diye ifâde etmişlerdir.

    Diğer bir husus, Kur’ân, genel hatlarıyla dinle ilgili hiçbir şeyi eksik bırakmamış, teferruata inmeden şeriatın temel prensiplerini açıklamıştır. Öz olarak açıklanan konuların tafsil edilmesini ise Peygamberimizin söz ve fiillerine, yani sünnete bırakmıştır Bunun böyle olduğu, son derece açık bir husustur.

    Müfessir Âlusî (1270/1353) bâzı âlimlerin bu konuyla ilgili olarak şöyle dediklerini nakleder: “İşler, dinî ve dünyevî olmak üzere iki kısımdır. Dünyevî olanları ile Peygamberin bir ilgisi yoktur. Çünkü o, aslen onlar için gönderilmemiştir. Dinî olanlar ise ya asla taalluk eder veya fer’idir; asla bakmaz. Aslî olanların yanında fer’i meselelerin pek önemi yoktur. (…) Kur’ân-ı Azimüşşan, dinin aslî meselelerini en güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı üzerine almıştır. Âyette geçen ‘her şeyden’ maksat da bu olsa gerektir.” (4)

    II- Sünneti Korumanın Allah Tarafından Üstlenilmemiş Olduğu İddiası:

    Sünneti toptan inkar edenler şöyle bir akıl yürütüyorlar: “Yüce Allah, ‘Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz’ (5) buyuruyor. Buradan Allah’ın, sünnetin değil, sadece Kur’ân’ın korunmasını üstlendiği anlaşılıyor. Eğer sünnet de Kur’ân gibi delil olsaydı, Allah Teâlâ onun korunmasını da üzerine alırdı.”

    Her şeyden önce bâzı müfessirler, “Kur’ân” diye mânâlandırılan “ez-Zikr” kelimesini Kur’ân ve sünnet olarak yorumlamışlardır. Buna göre böyle bir iddia kendiliğinden düşmüş olur.

    Bu âyetteki garantinin Resûlullah’ın ağzından çıkan şeyler için de garanti olduğunu söyleyen İbni Hazm, (6) başka bir yerde de zikir kelimesiyle sadece Kur’ân’ın kast edildiğini söyleyenlerin hiçbir delilinin olmadığını, bu kelimeden vahyin kast edildiğini, vahyin ise hem Kur’ân’ı, hem de sünneti içine aldığını söyler. Ona göre, sünnet Kur’ân’ı açıklar. Meselâ Kur’ân, sadece namazın farz olduğunu bildirir. Namazın nasıl kılınacağı ve rükünleri sünnette bildirilmiştir. Sünnetin korunmamış olduğunu düşünürsek namazla ilgili ne kalır? (7)

    Dinin tamamının vahiy olduğunu söyleyen İbni Kayyım da “zikr” kelimesinin sünneti de içine aldığı görüşünü benimser. (8)

    “ez-Zikr” Kur’ân olarak yorumlandığında da, iddia geçersizdir. Çünkü âyette, “Biz sadece Kur’ân’ı koruyacağız” denilmemiştir ki, Kur’ân dışındakilerin, meselâ sünnetin Allah’ın koruması altında olmadığı neticesi çıksın.

    Diğer taraftan, sahih sünnet de Kur’ân’nın içindedir. Yüce Allah, Kur’ân’da Resulüne itaati, onun hükümlerine boyun eğmeyi emrettiğine, onu her bakımdan örnek olarak gösterdiğine göre ve o Yüce Resulün söz ve fiilleri yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi, Kur’ân’ın açıklaması olduğuna göre, Allah, sünneti korumayı da üzerine almış demektir.

    Nitekim bu va’dini de gerçekleştirmiştir. Peygamberimizin söz, fiil ve görüp de ses çıkarmadığı şeyler, tarihte hiçbir beşere nasip olmayacak bir şekilde ve büyük bir titizlikle bize kadar ulaşmıştır.

    Bu bir koruma değilse nedir? Evet, Yüce Rabbimiz Kur’ân’ı insanlar aracılığıyla koruduğu gibi, sünneti de başta Sahabîler olmak üzere, Tabiîn, Tebe-i Tabiînin ve asırlarca yetişen sayısız âlimler vasıtasıyla, diğer bir ifâdeyle; Kur’ân’ı koruma vazifesi yüklediği insanlar kanalıyla, büyük bir hassasiyetle korumuştur.

    Diğer bir husus, âyetin önü ve sonu incelendiğinde; burada konunun “sünnet”e yer vermeye müsait olmadığı görülür. Çünkü ayet, Kur’ân’ın gerçekliliği tartışmasıyla ilgili olarak inmiştir. Öyle ise sünneti bu iddia ile reddeden ‘demegog’ların dayandıkları bu asıl da çürüktür.

    III- Dinin Tamamlanmış Olması:

    Sünneti toptan inkar edenlerin inkarlarına gerekçe gösterdikleri bir başka âyet, “Bugün sizin için dininizi tamamladım”(Maide Suresi, 3) âyetidir. Âyette dinin tamamlandığı bildirildiği için, dinde bir eksiklik söz konusu olamayacağı şeklinde bir akıl yürütme ile sünnete gerek ve ihtiyaç olmayacağı sonucu çıkarılmaktadır.

    Oysa bu âyette dinin tamamlanmasının sadece Kur’ân’la yapıldığını gösteren en küçük bir işaret bulunmamaktadır. Dinin tamamlanması, Kur’ân ve Kur’ân’ın yaşayan yorumu olan Peygamberimizin (sav) sünnetiyle yapılmıştır.

    Diğer taraftan, dinin tamamlanması, müfessir tarafından farklı olarak yorumlanmıştır. Bu âyetle dinin esaslarının ve hükümlerinin tamamlandığını söyleyen müfessirlerin yanı sıra, (9) bu âyetten sonra da birçok hüküm âyetinin nazil olduğunu söyleyerek âyetten maksadın dinî hükümlerin tamamlanması olamayacağını savunan, dinin tamamlanmasından maksadın müşriklerin Mekke’deki hâkimiyetlerinin sona ermesi, Kabe’nin onlardan temizlenmesi, Kabe’yi ancak Müslümanların tavaf edebilmesi olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. (10)

    Âyeti, başka bir bilgiye gerek kalmaksızın tafsilat ve teferruat da dahil her konunun Kur’ân’da açıklandığı, dinin anlaşılması için başka bir şeye ihtiyaç kalmadığı şeklinde anlamanın mümkün olduğunu savunmak, gerçeklerden çok çok uzaktır. Kur’ân’da ancak temel ilkeler açıklanmıştır, detaylandırma ise sünnete bırakılmıştır

    4. İnsanları Kur’ân’a Yöneltme

    Sünnet inkarcıları, sünnet/hadis düşmanlıklarını masum bir havaya büründürmek için, hadislerin Kur’ân’ın yanında değersiz olduğunu, kendilerinin Kur’ân’a ve Allah’ın emirlerine aşırı değer verdiklerini söylemektedirler.

    Kur’ân, İslâm dininin en önemli bilgi kaynağı olmakla birlikte, tek bilgi kaynağı değildir. Kur’ân’ı tebliğ eden, onun yaşayan bir tefsiri olan Resûlullah’ı devre dışı bırakarak insanları Kur’ân’a yöneltmek iddiası kadar gülünç bir iddia düşünülemez.

    Kur’ân, her türlü sözü dinlemeye ve en güzeline tâbi olmaya çağırır. (2) “Allah size bilmediklerinizi açıklamak ve sizi sizden öncekilerin sünnetlerine iletmek istiyor” (3) âyetinde olduğu gibi, Müslümanları, hidâyet üzere olan önceki ümmetlerin hayat nizamına çağırır. Böyle iken, insanlara örnek olarak gösterdiği, (4) en yüce ahlakın sahibi olduğunu bildirdiği (5) Resulünün sünnetlerine uyulmasını hiç istemez mi?

    Bizzat Kur’ân’ın sünnete önem verdiğini ve Müslümanları Resûlullaha uymaya çağırdığı düşünülürse, böyle bir fikrin ne derece asılsız olduğu kendiliğinden anlaşılır ve “Kur’ân’daki İslâm”ı savunanların, Kur’ân’la nasıl tezata düştüğü görülür.

    5. Peygamberin Hüküm Koyamayacağı Düşüncesi

    Sünneti toptan reddedenlerin delil olarak ileri sürdükleri bir diğer iddia da Kur’ân’da üç yerde geçen, “Hüküm ancak Allah’ındır” âyetidir. (6) Onlar, Peygamberin hüküm koyamayacağını söyleyerek sünneti bütünüyle reddetmektedirler.

    Haricîlerin de aynı âyetleri delil kullanarak, Hz. Ali’ye (kv) karşı çıktıklarını ifâde ettikten sonra, bu iddianın doğruluk derecesini araştıralım.

    Dinimize göre bir şeyi helâl veya haram kılma yetkisi sadece Allah’ındır. Peygamberimiz de dâhil hiçbir peygamber ve hiç bir insanın helâl kılma, haram kılma; helâli haram, haramı helâl yapma yetkisi yoktur. Bu gerçek, birçok âyet-i kerimede açıklanmıştır. Meselâ şu âyetlerde, müşriklerin kendilerine göre bâzı şeyleri haram saymaları şiddetle reddedilmiştir:

    “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı giyecekler ile hoş ve temiz rızıkları kim haram etti?” (7) “Müşrikler kendi akıllarınca, ‘Şu hayvanlar ve şu ekinler haramdır; dilediğimiz kimselerden başkası yiyemez. Bir kısım; hayvanların da sırtı yüke haram kılınmıştır’ derler. Kestikleri hayvanların üzerine de Allah’ın adını zikretmezler. Bütün bunlar Allah adına uydurdukları iftiralardır. Allah da onları uydurdukları şey sebebiyle cezalandıracaktır. Bir de, ‘Şu hayvanların karnındaki yavrular erkeklerimize helâl, kadınlarımıza haramdır’ derler…”

    Bir sonraki âyette de; Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği şeyleri, Allah adına iftira ederek haram sayanların kesin olarak ziyanda oldukları bildirilmiştir. (8)

    “De ki: Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl mi kıldınız?”

    Peygamberimiz de bir hadislerinde, kendisinin helâli haram, haramı helâl kılma yetkisine sahip olmadığını bildirmiştir. (9)

    Bununla beraber, peygamberler ve Peygamberimiz Allah’ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle buyurulur:

    “O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar.” (10)

    Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden değil, Allah’ın emrine dayanaraktır.

    Peygamberimiz de (s.a.v.) Allah’ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram kılabileceğini şöyle bildirmiştir:

    “Bana Kur’ân ve bir o kadarı [sünnet] daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, ‘Size Kur’ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (11)

    Bunun içindir ki, Kur’ân’da haram kılınmadığı halde, Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh edilemeyeceğidir. (12)

    Evet, “Hüküm Allah’ındır” demek, Allah’ın emri ve vahyi ile peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel değildir. Ve Resûlullah (s.a.v.) Allah’ın emri üzerine Kur’ân’da yer almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir.

    Bu iddiaya sığınanlar şu hadisi de görüşlerine delil olarak zikrederler: “Bâzılarına ne oluyor ki, Allah’ın Kitabında bulunmayan bir takım şartlar koşuyorlar? Her kim Allah’ın Kitabında bulunmayan bir şeyi şart koşarsa, o şart geçersizdir. Yüz defa şart kılınmış olsa da bu böyledir. Allah’ın şartı daha doğru ve daha sağlamdır.” (13)

    Bu hadisi sünnetin inkarına delil olarak kullanmak, her şeyden önce sünneti inkar edenlerin içine düştüğü bir tezattır. Çünkü bir yandan sünneti toptan reddedilip, diğer yandan delil olarak kullanmak çifte standarttır.

    Diğer taraftan, hadisi, Resulullah’ın Kur’ân’da mevcut hükümlerin dışına çıkmadığı şeklinde anlamak doğru değildir. Hadis, Allah’ın Kitabında bulunmayan şartları değil, Allah’ın kitabına zıt olan şartları geçersiz kılar. Çünkü muameleler esnasında koşulacak her şartın, Kur’ân’da yer aldığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bir şart Kur’ân’ın esaslarına zıtsa, o şart geçersizdir.

    Nitekim, Peygamberimizin bu sözü söylemesinin sebebi Kur’ân’ın bir hükmünün çiğnenmesi değil, kendi koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir. Peygamberimiz, Allah’ın vahyi ile Kur’ân’ın dışında koyduğu hükümleri de, “Allah’ın Kitabında” ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü “Allah ve Resulüne itaat edin” (14) gibi âyetlerle kendisine bu yetkiyi veren de Kur’ân’dır.

    6. Hadislerin Bir Birine Zıt Olduğu İddiası

    Hadise karşı savaş açanların ileri sürdükleri bir gerekçe de aynı konuda farklı rivayetlerin olmasıdır. Evet, aynı konuda farklı hadisler vardır. Ancak bu durum kesinlikle bir inkar gerekçesi olamaz. Çünkü samimî bir yaklaşımla bu farklı rivayetler bir araya getirildiğinde, meselenin arasını bulmak mümkündür.

    Diğer taraftan eğer aynı konuda farklı rivayetlerin bulunması, bir hadisi inkarı gerektirirse, işin ucu Kur’ân’a kadar uzanır. Çünkü aynı durum Kur’ân için de söz konusudur. Meselâ Kur’ân’da insanın yaratılışı ile ilgili çeşitli âyetler vardır. “Topraktan”, “çamurdan”, “çamurun özünden”, “kerpiç gibi kuru çamurdan”, “şekillenmiş bir balçıktan”, “sudan”, “insanların bildikleri şeyden”, “yapışkan çamurdan” gibi 16 farklı lafız mevcuttur. (18/ 37,7/12, 37/11; 55/14; 15/26, 28, 33, 23/12, 25/54; 70/39, 56/61; 86/6,16/4; 76/2,92/2; 30/54; 90/4; 4/1.)

    Şimdi -hâşâ- “farklı ifâdeler” diyerek, bütün bu âyetleri Kur’ân’dan çıkaracak mıyız?

    Halbuki bunun izahı son derece kolaydır. Bu farklı gibi görülen ifâdeler, ilk yaratılış, sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah edilmektedir.

    1995 yılında yapılan bir toplantıda, Doç. Hayri Kırbaşoğlu’nun tebliğinin müzakerecilerinden Prof Dr. Kemal Sandıkçı, onun “Manen rivayet, insanlar arasında korkunç ve tiksindirici zararların doğmasına yol açtı” sözünü ele alarak, bu konuya dikkat çekiyor ve sonra da şöyle diyor:

    “İnsanların yaratılışları ile ilgili 16 ayrı ifadeyi bugün, ilk yaratılış, daha sonra insanların yaratılışı ve yaratılış evreleri olarak izah ediyoruz. Manen rivayet sonucu bâzı farklı lafızları ihtiva eden hadislerin bütün varyantları bir araya getirildiğinde, bunların telafi ve tevhidi mümkün iken, bu lafız farklılıkları hadislerin reddi için gerekçe görülür ve bu düşünce genelleşerek ilke haline gelirse, korkarım sıra Kur’ân’a da gelecektir. İslâm düşmanı ve kötü niyetli kimseler tarafından Kur’ân’daki lafız farklılığının da tutarsızlık olduğu iddia edilebilecek ve belki de Kitab-ı Mukaddese (Tevrat ve İncil’e) Müslümanlarca yöneltilen eleştirilerin rövanşı gerçekleşebilecektir.” (15)

    7. Sünneti Nakledenlerin Güvensizliği İddiası

    Sünneti inkar edenlerin kendilerine göre dayandıkları bir gerekçe de sünneti nakledenlerin güvenilir olmadığı iddiasıdır. Buna göre başta sünneti bize nakledenlerin en başında gelen Sahabîler, sonra onların talebeleri olan Tabiîn, onların talebesi Tebe-i Tabiin ve ardından gelen alimler halkası, güvenilir değil.

    Bu, çok büyük bir iddiadır. Bu işin sonu Kur’ân’ı, hatta -hâşâ- Allah’ı yalanlamaya dayanır. Çünkü Sahabîleri Kur’ân’ı Kerim’de bizzat yüce Allah övmüştür. Allah’ın kıyamete kadar okunacak bir kitapta övdüğü Sahabîlere ve “onları güzellikle takip eden” Tâbîne, onların güvenilirliğini tasdik eden milyonlarca âlim ve evliyaya güvenilmeyecek de ne ve kim oldukları belirsiz kimselerin sözlerine mi güvenilecek.

    8. Hadislerin Zan İfâde Ettiği İddiası

    Hadisleri inkar edenlerin bir diğer gerekçeleri de, hadislerin kesin ilim değil, zan ifâde ettiği iddiasıdır. İmam Şâtıbi, bu iddiacıları şöyle haber verir:

    “Bidatçi türedilerden bir topluluk, hadisleri reddetmek için, çok defa, hadislerin zan ifâde ettiğini, zannın ise şu âyetlerde olduğu gibi, Kur’ân’da kötülendiğini ileri sürmüşlerdi: ‘Onlar ancak zanna ve nefislerinin isteğine tabi oluyorlar’ (16) ve ‘Onlar ancak bir zanna kapılmışlardır. Zan ise hak olan hiçbir şeyin yerini tutmaz’ (17) ve bu mânâya gelen âyetler. Öyle ki, onlar nass (hüküm) olarak Kur’ân’da haramlığı olmadığı halde, Allah Teâla’nın Nebisinin lisanıyla haram kıldığı şeyleri helâl saydılar.”

    İmam Şâtıbî, daha sonra, “Onlar bununla, ancak akıllarınca güzel gördükleri şeyleri kendileri için sabit kılmayı amaçlamışlardadır” dedikten sonra, âyet ve hadislerde kast olunan zannın onların iddia ettiği gibi olmadığını söyler. (18)

    9. Bâzı Hadisler

    Sünneti toptan inkar edenlerin gerekçelerinden biri de bâzı hadislerdir. Bunlardan birisi şöyledir:

    “Benden rivayet edilen hadisler çoğalacaktır. Bunlardan Kur’ân’a uyanlar gerçekten benim sözlerimdir, uymayanlar ise bana âit değildir.” (19)

    Burada yine bir tezat göze çarpmaktadır. O da, Sünneti inkar edenlerin sünnetten delil getirmesidir.

    Diğer taraftan, bu hadis, böylelerinin yaptığı gibi sünnetin bütün bütün inkarını değil, onun Kur’ân’la ölçüye vurulmasını, uygun düşenlerin alınmasını, zıt olanların ise reddedilmesini gerektirir. Dolayısıyla, sünnetin inkarı için asla delil teşkil etmez

  9. Süleyman Ateş, İbn-i Teymiyye’yi büyük bilen bir kimsedir. Diyanet işleri Başkanı iken resmî bir yazı ile bu fikrini bir abonemize bildirmiştir. O da Karaman gibi İbn-i Teymiyye’nin bazı ictihadî hatalarının bulunduğunu zikretmektedir.

    Muhtasar İslâm İlmîhali isimli kitabında Profesör Kâmil Miras’ın alyans hakkındaki (Altından mamul nişan yüzüğü hakkındaki) yazısını aynen Karaman gibi benimsemiş, altın nişan yüzüğü takmanın cevazını yazmıştır. Altın fiatlarının ucuz olması, süs için değil nişan için takılması, ekseri insanlar tarafından takılması gibi gerekçelerle altın yüzüğün harâmlılığını kaldırmıştır. Bilindiği gibi bir şeyi harâm kılmak veya haramliğinı kaldırmak ancak Allahü teâlâya mahsustur. Bu salâhiyet Peygamber aleyhisselâm ile dinde sözü senet olan müctehidlere verilmiştir. Kâmil Miras gibi İbn-i Teymiyyeciler kendilerini MUTLAK MÜCTEHİD zannettikleri için harâmları helâl, helâlleri harâm kılabiliyorlar.

    Bütün İbn-i Teymiyyeciler gibi Doç. Dr. Süleyman Ateş de Muhiddin Arabi gibi tasavvuf büyüklerine karşıdır. Vah-det-i vücut isimli tasavvufun Hint ve Yunan felsefesinden geldiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Ateş aynen şöyle demektedir:

    «Vahdet-i vücut, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapçaya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu İslâm tasavvufuna geçmiştir, İslâmın öz malı değildir.» (İslâm Tasavvufu S. 99)

    Bununla da kalmıyor, aynı kitabında Brahmânların sapıklıklarını anlattıktan sonra şu fikre varıyor:

    «Bu fikir, İbnul Arabi’nin tesiriyle tasavvufa iyice yerleşmiş, hemen her mutasavvufta bunun izleri görülmeye başlamıştır.» (İslâmda Tasavvuf S. 100)

    Bu görüşlere karşı mutasavvıfların da bulunduğunu zikrettikten sonra misal olarak Aliyyül Kari’nin İbnül Arabi’nin sistemine .karşı çıktığını belirtmektedir. {S. 100-101)

    Tasavvuf lehinde olan, sahih hadîs-i şerîflere mevzu diyen, Peygamber aleyhisselâmın mübarek anne ve babalarına kâfir diyecek kadar ileri giden Aliyyülkari acaba nasıl mutasavvuf olur hayret ettik. Böyle bir kimseden nasıl nakil yapılır?

    Şeyhi Ekber Muhiddin Arabi hazretlerinin şeriata aykırı gibi görünen ifadelerini İmâm-ı Rabbanî hazretleri Mektûbâtında açıklamıştır. Muhiddin Arabî hazretlerinin büyükler arasında bulunduğunu bildirmiştir.

    Süleyman Ateş, İbni Arabi hazretlerine hücum etmekle kalmıyor, evliyanın büyüklerinden, silsile-i aliyyenin onbeşincisi olan Şahı Nakşibend Bahâeddin-i Buharî hazretlerine de hücum ederek şöyle demektedir:

    «O da aşağı yukarı İbnül Arabi’nin fikirlerini benimsemiş görünmektedir.» (İ. Tasavvuf S. 104)

    İmanın altı esasından birini inkâr veya şeriata aykırı şekilde te’vil eden kimse kâfirdir. Mevdûdî kaza ve kaderi inkâr ederken Süleyman Ateş de meleklerin rüzgâr olduğunu yazmıştır. Yani meleklerin varlığını apaçık bir şekilde inkâr etmiştir. Bunu ispat için KUR’ÂN-I KERÎME GÖRE EVRİM TEORİSİ isimli yazısından iki paragrafı aynen alıyoruz :

    «Burada bulutları sevkeden melek, basınç değişikliği ile meydana gelen rüzgârdan başka bir şey değildir. Bir hadîse göre de sesleri kulaktan kulağa nakleden melektir. Şüphesiz bu melek de seslerimizi titreşimiyle etrafa yayan atmosferdir. Demek ki tabiat kuvvetleri de melek olmaktadır. Zira melekler Allah’a isyan edemeyen, yani hür irade yeteneğinden yoksun, emredildiği şeyi yapan güçlü varlıklardır. Tabiat kuvvetleri de aynı niteliğe sahip değil midir?

    ……………….

    İşte Âdem’e secde eden melekler, irade yeteneğini, akıl gücünü insana boyun eğen tabiat kuvvetleridir. İnsan akıl gücünü kazanınca tabiat kuvvetlerini emri altına almış, onlardan yararlanmasını, onların korkunç etkilerini önlemesini bildirmiştir.”(İlahiyat Fakültesi Dergisi C. 20, S. 143-144)

    Necip Fazıl, bu ifade için şöyle diyor:

    «Dehşet ki dehşet, bu adam hem meleklere itikadı elden bırakmıyor, hem de onları tabiat kuvvetlerinin aynı ve tâ kendisi kabul ederek maddeleştiriyor, şuursuzlaştırıyor,” iradeden mahrum cemadlar olarak görüyor, küfrün böylesine hiç rastlanmamıştır.» (Rapor 3, S. 34)

    Doç. Süleyman Ateş, mason Abduh’un düşük faizlere cevaz verdiği gibi % 3 faize cevaz vermektedir. Uygarsal fetvası aynen şöyledir:

    «Her muamelesinin faizle işlediği bir toplumda yaşayan fert de ister istemez faize bulaşır. Onun korunmak için bankalara yatırdığı paradan banka % 50, % 100 kazanırken kendisinin aldığı % 3’lü faiz aslında parasının süre içinde uğradığı değer kaybını bile karşılamaz. Zarurete binaen o da parasının faizini alır, ama içi tutmuyor, takvası müsaade etmiyorsa faiz olarak aldıklarını fukaraya, hayır kurumlarına verir.» (Tefsir Dersi Notları S. 12)

    Ehl-i ilim bilir ki, bir kimse bir milyon lirasını bir lira faizle birisine verse bir milyon bir lira olarak geri alsa, faiz olan yalnız bir lirası değil, bir milyonun tamamı da faiz olmuş olur. S. Ateş, gördüğünüz gibi Kur’ân-ı Kerîmi böyle tefsir etmektedir. Salâhiyetli müfessirlerden nakil yapmayanın hali böyle olur.

    Özürü kabahatinden büyük olarak da faizi alır, içi tutmuyorsa aldığı faizi fakirlere veya hayır kurumlarına verir, diyor. Paranın tamamının faiz olduğunu bilemiyor»

    Necip Fazıl, bu ifade için şöyle diyor:

    «Deminki, İslâmın madde ötesi itikatlarına tam aykırılık halinde küfür… Bu da yeryüzü muamelesine ait bir kanunun, hem mahiyet olarak bilinmemesi, hem de küçümseyici bir eda içinde tatbik imkânından mahrum sayılması bakımından küfür çapında bir dalâlet..

    …Bu adamın suratına su hadîs mealini çarpınız: FAİZİN EN HAFİF ŞEKLİ, ANASIYLE KÂBE DUVARI DİBİNDE ZİNA ETMEKTEN BETERDİR.» (Rapor 3, S. 35)

    Darwin’in de evrimciliğini aşan Doç. Süleyman Ateş maymunun insandan geldiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Kendisi gazetelerde günlerce tnnkid edildiği halde, «İnsanlar Âdem aleyhisselâmdan gelmiştir. Âdem aleyhisselâmı da Allah yaratmıştır.» gibi bir ifade kullanmaktan hasseten çekinmiştir. Bütün canlıların ilkel hücrelerden evrimleşe evrimleşe geldiğini kat’iyetle ifade etmektedir. KUR’ÂN-I KERÎM’E GÖRE EVRİM TEORİSİ isimli yazısından bazı kısımları hep birlikte okuyalım :

    «Hayatın, ilkel hücrelerden evrimleşe, evrimleşe önce basit canlıların, sonra daha üstün yapılı canlıların ve sonunda da insanın meydana geldiği kesin kanıtlarla ortaya konmuştur.

    …İnsanın maymundan değil, maymunun insandan turediği de düşünülebilir.» (İ. Fak. Dergisi C. 20, S. 131)

    Görüldüğü gibi insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğine dair en küçük bir ifade bile yoktur ilkel canlılardan evrimleşerek insan meydana gelmiş, hem de bu kesinmis. Allahü teâlâ insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğini bildirirken evrimci doçentimiz, ilkel hücrelerden meydana geldiğini söylüyor.

    Necip Fazıl, bu ifadeler için de KÜFÜR damgasını bastıktan sonra şöyle diyor :

    «Maymunun insandan geldiği iddiasında bu adam şöyle bir vesika gösterebilir: «(Bana bakın da insandan neler gelebileceği üzerinde ibretle düşünün ve artık maymunu da insandan gelmiş kabul edin.)» (Rapor 3, S. 39)

    Doç. Süleyman Ateş, biraz daha ileri giderek aynı sayfada şöyle diyor :

    «İnsanın şu veya bu hayvandan tekâmül etmiş olması onun değerini düşürmez. Çünkü Allah kâinatı tekâmül kanununa göre yaratmıştır.»

    Görüldüğü gibi insanın bir hayvandan gelmesi, onun değerini düşürmezmiş.

    Hemen aşağıda şöyle diyor :

    «Belki de insan, bugünkü hayvanların hiç birinden değil de doğrudan doğruya çamurdan yaratılan ilkel bir varlıktan evrimleşerek ortaya çıkmıştır. Muhakkak olan nokta insanın bir evrim geçirdiğidir.» (Kur’ân-ı Kerîme Göre Evrim Teorisi İ. F. Dergisi C. 20 S. 131}

    Süleyman Ateş’in bu ifadesinde üç tane azîm hata vardır :

    1 – Cümleye belki ile başlamış, belki ihtimali ifade eder. İhtimal üzerine dinî karar veriyor.

    2 – Çamurdan yaratılan varlığa ilkel varlık diyor. Çamurdan yaratılan ilk varlık Âdem aleyhisselâmdır. Adem aleyhisselâm ilkel bir varlık değil, kâmil bir insandır, ulül’azm bir Peygamberdir.

    3 – Bugünkü insanın ilkel varlıktan evrimleşerek ortaya çıktığını söylüyor ki tamamen Kur’ân-ı kerîme aykırıdır. Allahü teâlâ bugünkü insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğini bildiriyor. Âdem aleyhisselâmın da Ulül’azm bîr Peygamber olduğunu bildiriyor. Binlerce Peygamber içerisinde Ulül’azm derecesine yükselen sadece altı tane Peygamber vardır, bunlar, Âdem, Nuh, İbrahîm, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa (Aleyhimüssalâtü vesselam) hazretleridir.

    Doç. Süleyman Ateş, Âdem aleyhisselâma ilkel insan demekle, bugünkü insanın evrimleşerek yani tekâmül ederek yüksek seviyeye çıktığını söylemekle Cenâb-ı Hakkın -hâşâ- yalancı olduğunu söylemektedir, ilkel insan evrimleşerek ve devrimleşerek kâmil insan olmuş, yani bugünkü insan henüz evrim geçirmemiş olan Âdem aleyhisselâmdan, Şit aleyhisselâmdan, İdris aleyhisselâmdan hâşâ çok kâmil bir varlıktır.

    Nuh aleyhisselâmın 950 sene kavmini ıslâha çalıştığı Kur’ân-ı kerîmde sarahaten bildirilmektedir. Bin sene yaşayan bir Peygamber mi kâmildir, yoksa bugün yüz seneyi zor aşan evrimleşmiş ve de devrimleşmiş mahlûklar mı kâmildir? Doç. Süleyman Ateş’in insanların evrim geçirdiğine dair kesin kanıtları varmış. Kanıtının yalan olduğuna dair bizim de elimizde yanıtlar vardır. Hem de Kur’ân-ı kerîmden…

    Doç.’imiz, Peygamber falan ayırt etmeden, eski insanların çok geri olduğunu, ilimsiz, hikmetsiz, akılsız olduğunu söylemekle 24 bin veya 124 bin Peygamber gönderen Allahü teâlâyı yalancı çıkarmak istiyor. Aynı derginin 137. sayfasını dehşete kapılmadan okuyalım.

    «Nihâyet evrim insan sınıfına yaklaşmıştır. Hayvanlık mertebesinin başında maymunlar ve benzeri hayvanlar vardır. Bunlarla insan arasında azıcık bir mesafe kalmıştır. Burası atlanınca insan olur. Bu noktaya gelince nefsin boyu düzelir, azıcık ayırım gücü, bilgi kazanma yeteneği hasıl olur. Dünyanın uzak kutup bölgelerinde yaşayan bu ilkel insanlarla hayvan arasında büyük fark yoktur. Bunlardan hikmet sâdır olmaz, komşu milletlerden de bilgi öğrenmezler. Bu yüzden halleri bozuk, yararları azdır. Daha da evrimleşen orta kuşaktaki insanlar, işte gördüğünüz bu zekâ, bilgi ve maharet düzeyine gelmişlerdir.»

    S. Ateş’in KUR’ÂN-I KERÎME GÖRE EVRİM TEORİSİ ifadesi için Necip fazıl şunları söylemektedir:

    «Al sana bir rezalet daha… Hiç Kur’ân hükümlerine, (teori-nazariye) sıfatı yakıştırılabilir mi? Bu bir felsefe, yani başıboş düşünce tabiri ve sağlam veya çürük ve daima yalanlanması mümkün görüşlere verilen ad… Bu cümleyi kullanan bir Diyanet İşleri Başkanında, Kur’ân ile herhangi bir kitabı, vahy ile felsefeyi ayırdedici ölçü yok demektir. Olmayınca da Diyanet İşleri, cinâyet işleri olmaz da ne olur?» (Rapor 3, S. 44)

    Dinîmiz bazı hallerde azle cevaz vermiştir. Annenin hayatı tehlikeye girerse anne karnındaki çocuğu kürtajla ve ameliyatla almak caizdir. Zaruret olan bu hallere kıyas ederek doğum kontrolünün cevazına hükmetmek bir cinâyettir.

    S. Ateş’in doğum kontrolü için verdiği cevaza Necip Fazıl söyle cevap vermektedir :

    «Doğum kontrolünü teşvik ve insan üremesini tevkif edici görüşler, dayandığı dinî ölçüler tamamen yanlış olarak davayı göz bağcılığına getirmeye çalışmaktan başka bir şey belirtmez. (Rapor 3 S. 41)

    Necip Fazıl’ın S. Ateş hakkındaki genel hükmü ise şöyledir: «8 adet vesika bu adamın, iman, meçhule saygı, anlatılamaz ve anlaşılamaz olana karşı korku, ilim, irfan ve zekâ adına zerre miktarınca nasibi olmadığını göstermeye yeter…» (Rapor 3 S. 41)

    Doç. Süleyman Ateş’in bütün kitapları nakil esasından ziyade indi görüşleriyle doludur. Hemen her kitabında İbni Teymiye’den de nakiller yapmakta kimliğini gizlememektedir.

    Süleyman Ateş, evrime ve devrime uyarak, Allahü teâlâ ismini çok kere Yüce Tanrı olarak kitaplarına almıştır. Allah kelimesinin kat’i surette tanrı olarak kullanılmayacağını da bilmemektedir. Tanrı kelimesi ilâh, mabud manasına kullanılır. Fakat Allah manasına kullanılmaz. Meselâ Müslümanların tanrısı Allah’tır denir, kendi ifadelerine göre evrimcilerin tanrısı maymundur şeklinde kullanılabilir. Fakat bizim rabbimize tanrıdır denemez.

    S. Âteş Kur’ân-ı kerîmi tefsir ettiğini bütün kitaplarında bildirmektedir. Âyetlerin tercümesi tefsir olamaz. Bu tercümeler Murâd-ı ilâhiyi bildirmez. Ancak tercüme edenin o âyetten anladığını bildirir. Kur’ân-ı kerîmin bir âyet-i celîlesinin mealini alırken selâhiyetli bir müfessirin kitabından nakil suretiyle almak lazımdır. Eğer herkes kendi anladığını alırsa ortaya 72 tane sapık mezhep çıkar.

    İşte Süleyman ATEŞ:

    1 – Kur’ân-ı kerîmi kendi kafasına göre tefsir etmeye kalkan,

    2 – Evrime inanan, hattâ Kur’ân-ı kerîmde evrim teorisi olduğunu bile söylemekten çekinmeyen,

    3 – İnsanların ilkel bir hücreden türediğini söyleyen,

    4 – Maymunun insandan gelmiş olabileceğini savunan,

    5 – Melekleri tabiat kuvvetleri olarak kabul eden, meselâ rüzgârı melek sayan

    6 – Altın yüzüğe cevaz veren,

    7 – Düşük faizi meşru kabul eden,

    8 – Doğum kontrolünü teşvik eden,

    9 – Vahdet-i vücud isimli tasavvufun, Hind ve Yunan felsefesinden geldiğini iddia eden,

    10- İbni Teymiyye’yi büyük bir âlim olarak bilip ondan nakiller yapabilen evrimci bir kimsedir.
    ŞİMDİ BİZ BU DİNDEN ÇIKMIŞ KİŞİNİN SÖZÜNÜ NİYE DİNLEYELİM

  10. Sadece bu yazıya dayanarak söylüyorum, siteyi incelemedim. Ama bu yazıyı tavsiye ettiğine göre aynı inanca sahip demektir. Ali Aksoy isimli site sahibi, Vehhabi inancına sahip, sapık bir mezhepsizse diyecek bir şeyim yok. Aksi takdirde Allahü tealanın delalette bıraktığı zavallılardan biri olsa gerek. Hidayet Allahü tealadandır. Asırlarca Cennetler doldu taştı. Sıra Cehenemmelerin dolmasında…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: