Ecel 2.Bölüm

Yazının birinci bölümü için tıklayınız.

Hakkı Yılmaz

Bazı ayetlerin yanlış anlaşılması

Ecelin değişebileceği yönündeki iddialar sadece Mutezile mezhebine ve yukarıda geçersizliklerini ortaya koyduğumuz iddialara münhasır değildir. Kur’an’daki bazı ayetlerin yanlış anlaşılması sonucu da ecelin değiştiği iddia edilmiştir. Yanlış anlaşılan bu ayetler; Âl-i Imran; 145, Vakıa; 60, Mümin; 67, En’âm; 2, Ahzab; 16, Fatır; 11 ve Nuh; 4, ayetleri olup, bunlar aşağıda birer birer ele alınmıştır.

Âl-i Imran; 145: Ve herkes sadece Allah’ın izniyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.

Bu ayet, içinde bulunduğu paragrafın (137–147. ayetler) diğer ayetleriyle birlikte, Uhud savaşını müteakiben inmiştir. Bu paragrafta, münafıkların “Muhammed öldürüldü” yalanıyla kopardıkları yaygaraya karşı Müslümanların gösterdikleri gevşekliğe, peygamberin korunmasındaki kusurlara değinilerek ve ölümüne yol açacak onca kötü koşula rağmen peygamberin korunduğu, ölümüne engel olunduğu açıklanarak Uhud’da yaşananlara göndermeler yapılmıştır. Yani, bu paragraftaki mesaj şudur: Kimse, Allah’ın izni olmadan; takdir edilen eceli gelmeden ölmez. Sakınmanın, saklanmanın, korkunun ve korkaklığın ecele faydası yoktur. Allah, dini tamamlamak için gönderdiği elçisinin ölümüne, elçi görevini tamamlamadan önce izin vermez. Dolayısıyla elçinin eceli henüz gelmemiştir ve o Allah’ın koruması altındadır. Din tamamlanmadan da elçinin ölmeyeceği herkes tarafından bilinmelidir. (Ra’d; 38)

Burada, ecelin değişebileceği yönündeki görüşler, 145. ayetteki “izin” sözcüğünden [private]kaynaklanmış ve Allah’ın izni, belirlenmiş ecelin gerçekleşmesini veya gerçekleşmemesini sağlayan bir izin olarak yorumlanmıştır. Meselâ, Ebu Müslim, bunun “emir verme” manasında olduğunu söylemiş ve Allah’ın izin vermesini şöyle açıklamıştır: “Allah ölüm meleğine ruhları almasını emreder. Ve herkes bu emir sebebiyle ölür.

Bir başkası buradaki “izin” sözcüğüyle Allah’ın “kün (ol)” emrinin kastedildiğini ileri sürmüş ve; “Herkes ancak Allah’ın öldürmesi ile ölecektir” demiştir.

Bir başkası buradaki “izin” sözcüğünü “ilim” manasına almış ve; “Herkes ancak Allah’ın öleceğini bildiği zaman ölür.” demiştir.

İbn-i Abbas ise buradaki “izin” sözcüğünün; “Allah’ın kaza ve kaderi” anlamına geldiğini ve ayetin anlamını “Herkes Allah’ın kaza ve kaderiyle ölür.” şeklinde açıklamıştır.

“İzin” sözcüğü; “salıvermek, kendi hâline bırakmak, kahır ve icbar ile men etmeyi bırakma” demek olup, ayette sözcüğün bu “Manay-ı Hakiki”siyle kullanıldığını düşünmek için hiçbir engel yoktur. Bize göre sözcüğün bu anlamı ayeti daha iyi açıklamaktadır. Nitekim Bakara suresinin 102. ayetinde geçen “Allah’ın izni olmadan onunla hiç kimseye zarar verici değillerdi” ifadesinde de “izin” sözcüğü Hakikat anlamında kullanılmıştır.

“İzin” sözcüğünün Hakikat anlamıyla ayet takdir edilecek olursa anlam; “Hiçbir nefis Allah’ın, ölen ve öldüren arasından çekilerek onlara müsaade etmediği müddetçe ölmeyecek.” demek olur. Buna göre 145. ayetin içinde bulunduğu paragrafın mesajı da şudur: Yüce Allah peygamberini korur. Peygamberi ile gönderdiği dinin tebliğini tamamlasın diye, onun önüne arkasına koruyucular koyar. Bir kişi için takdir ettiği ecel gelinceye kadar O, kişi ile ölümü arasından çekilmez, kişinin ölümüne izin vermez.

Vakıa; 60: Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz önüne geçilenler değiliz.

Bu ayette geçen “Ölümü aranızda Biz takdir ettik” ifadesi bazıları tarafından Rabbimizin bu takdiri, bu ayarlamayı her zaman değiştireceği yolunda anlaşılmıştır. Bunun sebebi ise, ayetteki “beyneküm (aranızda)” ve “takdir” sözcüklerinin çevirilerde gerçek anlamlarıyla yer almamasıdır. Buradaki cümle kurgusu, A’râf suresinin 140. ayetinde (… Biz bu günleri insanlar arasında dolaştırırız…) de kullanılmış olup bu ifade tarzı; cümle içinde belirtilen konunun, insanlar arasındaki takdirinin (dağılımının) Allah tarafından yapıldığını anlatmaktadır. Buna göre Vakıa suresinin 60. ayeti; Allah’ın ölümü yarattığı, bizi öldüreceği ve bize ecel tayin ettiği anlamlarına gelmez; ölümün insanlar arasındaki takdirinin Allah tarafından yapıldığı anlamına gelir. Bu takdir, Mümin suresinde açıklanan takdirdir:

Mümin; 67: Sizi topraktan, sonra spermden, sonra kan pıhtısından yaratan; sonra erginlik çağına erişmeniz, sonra da yaşlanmanız –ki bir kısmınız daha önce öldürülürve adı konmuş bir ecele ulaşmanız için, sizi bebek olarak dünyaya çıkaran O’dur. Ve belki akledersiniz.

Ayetten kolayca anlaşıldığı gibi bu takdir, insanların kimisin üç yaşında, kimisinin kırk yaşında, kimisinin doksan yaşında … karşılaştıkları takdirdir. Başka bir ifade ile insanlar, gerek ömür süresi gerek ölüm şekli itibarıyla, Rabbimizin farklı farklı takdirleriyle karşılaşmaktadır. Rabbimizin farklı takdirlerde bulunduğu ise, bütün insanlar tarafından görülerek bilinmekte olduğundan kimseye yabancı bir durum değildir ve hatta fıkralara konu olmuştur:

Bir toplulukta bulunan kişilerden birisi, ortaya bir miktar ceviz koyarak paylaştırılmasını istemiş. Oradakiler de Nasrettin Hoca’nın saçına, sakalına ve de kavuğuna hürmeten, cevizleri Hoca’nın taksim etmesine karar vermişler. Hoca, taksimin kul taksimi mi yoksa Allah taksimi mi olmasını istediklerini sorunca herkes hep birden “Allah taksimi” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Hoca, birisine bir tane, birisine üç tane, birisine on tane vermiş, sonra kalanı kendi torbasına indirerek bazı kişilere hiç ceviz vermemiş. Bu taksimden kimse memnun olmamış ve hayretle: “Ne yaptın sen Hocam?” demişler. Hoca da gülerek; “Eeee,” demiş, “İşte Allah taksimi böyle olur. Allah kimine az, kimine çok, kimine de hiç vermez. Kul taksimi deseydiniz o zaman herkese eşit pay vardı.”

En’âm; 2: O, sizi bir balçıktan yaratmış olandır. Sonra eceli gerçekleştirmiştir. Ve adı belirlenmiş ecel O’nun katındadır. Sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz.

Bu ayet ne yazık ki hemen bütün meallerde; “… Sonra eceli takdir etti. Bir de onun katında adı konmuş bir ecel vardır. …” şeklinde ve iki ecelin var olduğu anlamını verecek tarzda çevrilmiştir. Ayeti bu çeviriye uygun olarak anlayanlar da mecburen bu iki eceli açıklamak durumunda kalmışlar ve değişik izahatta bulunmuşlardır:

Birinci ecel ölüm vaktidir, Allah katında adı konmuş olan ise kıyametin kopacağı vakittir.

– Birinci ecel yaratılış ile ölüm arasındaki zamandır. İkinci ecel ise ölüm ile dirilme arasındaki zamandır.

– Birinci ecel uykudur, ikinci ecel ise ölümdür.

– Birinci ecel herkesin kendi ömründen geçirdiği müddettir, ikinci ecel ise herkesin geriye kalan ömrüdür.

– Birinci ecel tabiî ecel, ikinci ecel de tabiî olmayan kaza ve belâlarla gelen eceldir.

Görüldüğü gibi, bu açıklamaların hiçbiri konuyu öğrenme arzusu taşıyan bir kişiyi tatmin edecek açıklamalar değildir. O hâlde yapılacak iş, her zaman olduğu gibi Kur’an’a başvurmaktır. Gerçeklerin öğrenilmesi için gereken; hep yanıltıcı olmuş rivayetlere değil, her konuda yeterli olan Kur’an’a bakmaktır.

Dikkat edilirse ayet, dört cümleden oluşmakta ve her cümlede ayrı bir husus vurgulanmaktadır:

İnsanlar topraktan yaratılmıştır.

Sonra ecel gerçekleştirilmiştir.

Adı belirlenmiş olan ecel O’nun katındadır.

İnsanlar hâlâ kuşkulanmaktadır.

Bizim konumuzu ilgilendiren vurgular, 2. ve 3. cümlelerdeki vurgulardır.

2. cümlede vurgulanan “ecelin gerçekleştirilmesi” konusu “قضىkaza” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Zaten “قضىkaza” sözcüğünün Hakikat anlamı “gerçekleştirmek” demek olup, “daha önce verilmiş bir kararın uygulanması, bir hükmün infazı, bir borcun ödenmesi, bir ihtiyacın giderilmesi, bir sözün tutulması, vakti gelmiş bir namazın kılınması, yapılması gereken ödevlerin yapılması” gibi eylemler de hep bu sözcükle ifade edilir. Bazen, cümlelerdeki anlamın, orijinal metindeki akışa uygun olarak tercümesinde âciz kalındığı hâllerde sözcüğe; “haber vermek, bildirmek, takdir etmek, hükmetmek, emretmek” manaları verilse de, sözcüğün itibar edilmesi gereken esas anlamı “gerçekleştirmek”tir. Nitekim Kur’an’da kullanıldığı yerlerde de sözcük bu anlama gelmektedir:

Kasas; 29: “felemma kaza musa… (Ne zaman ki Musa eceli gerçekleştirip ailesiyle yola çıktı)”

Sebe’; 14: “… فلمّا قضيناfelemma kazayna aleyhilmevte (Ne zaman ki onun ölümünü gerçekleştirdik …”

Cum’a; 10: “فاذا قضيتfeiza kudıyetüssalatü…. (Sonra namaz gerçekleştirildiğinde…)

Bakara; 200: “فاذا قضيتمfeiza kadaytüm menasikeküm. (Ve hacc ibadetlerinizi gerçekleştirdiğinizde…)

Eğer “kaza” sözcüğü çoğu mealdeki gibi “takdir etti” şeklinde çevrilirse, 2. cümlenin başında bulunan “ثمّ sümme (sonra)” bağlacı sebebiyle, önce yaratılışın yapıldığı, sonra ecelin takdir edildiği gibi yanlış bir anlam ortaya çıkmaktadır. Hâlbuki ecel, yaratılıştan önce takdir edilmiştir ve ayette (“kaza” sözcüğünün doğru olarak çevrilmesi hâlinde) bildirilen şudur: “O ki, sizi çamurdan yarattı, sonra eceli gerçekleştirdi…” Buna göre, yaratılıştan sonra yapılan ecelin takdiri değil, gerçekleştirilmesidir. Yani, Yüce Allah ezelde (senesi, ayı, haftası, günü, saati, saniyesi, salisesi ile) takdir ettiği eceli, yaratılıştan sonra uygulamaya koymuş ve bunun sonucunda, önceden belirlenmiş ölümler gerçekleşmeye başlamıştır. Ayetin bu anlamı, başka bir ayetle de teyit edilmektedir:

Müminun; 12–15: Ve hiç kuşkusuz Biz insanı, çamurdan bir sülâleden (süzülüp seçilmiş çamurdan) yarattık.

Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık.

Sonra o nutfeyi bir embriyon olarak yarattık. Sonra o embriyonu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak yarattık. Nihayet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir.

Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz.

3. cümlede geçen “ecel-i müsemma” ile ilgili ifade de yine çevirisi yanlış yapılmış bir ifadedir. Genellikle “Bir de O’nun katında adı konmuş ecel vardır.” Şeklinde çevrilen cümlenin doğru ifadesi; “Adı konulmuş ecel de, O’nun katındadır.” şeklinde olmalıdır. Bu da, vadesi belirlenmiş bütün ecelleri; ister insan eceli, ister tüm insanlığın, dünyanın eceli, ister herhangi bir maddenin eceli, ister doğuma, ister ölüme, ister dirilişe ait olsun tüm ecelleri sadece O bilir, O’nun dışında kimse bilmez demektir.

Ahzab; 16: De ki: “Eğer ölmekten veya ÖLDÜRMEKTEN kaçıyorsanız, kaçmak hiçbir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece çok azı kazandırılırsınız.

Bu ayet de, Türkçe yazılmış meallerin hemen hepsinde, hem birinci kısmı hem de ikinci kısmı yanlış çevrilmiş olan bir ayettir.

Ayetin birinci kısmı, genellikle; “De ki: ‘Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size hiçbir yarar sağlamaz.’ …” şeklinde çevrilmiştir. Hâlbuki ayette geçen “او القتلkatl” sözcüğü hangi sözlüğe bakılırsa bakılsın ÖLDÜRMEK demektir, ÖLDÜRÜLMEK” demek değildir.

Mastar olup, mübalâğa kastedilmeden kullanılan ve ism-i fail veya ism-i mef’ul anlamlarına kullanılamayan “katl” sözcüğü, burada da ism-i fail veya ism-i mef’ul anlamına kullanılmamış, “en-i mastariye” almış “meçhul müzari” “ان يقتلen yüktale” anlamına kullanılmıştır. Aslında “katele (öldürdü)” fiilinin, mazi muzari ve emir, nehy gibi birçok sıygası Kur’an’da hep anlamı bozulmadan “öldürdü, öldürür, öldürün, öldürmeyin” anlamlarıyla yer almıştır. Dolayısıyla “katl” sözcüğü sadce bu ayette değil, Kur’an’ın başka ayetlerinde de aynı manaya gelir. Meselâ, Bakara suresinin 217.ayetindeki “…el fitnetü eşeddü min-el gatli” ifadesi; “fitne, adam ÖLDÜRMEKTEN daha şiddetlidir” anlamındadır. Aynı şekilde İsra suresinin 31. ayetindeki talimat da “çocuklarınızı ÖLDÜRMEYİN”dir. Diğer bütün ayetlerdeki “katl” sözcüğünü doğru anlamlandıran mealciler nedense konumuz olan Ahzab suresinin 16. ayetinde sözcüğe yanlış mana vermişlerdir. Sırf Ahzab suresinin 16. ayetine ilişkin olarak yapılan bu yanlışın neden yapıldığı, bize göre arkasına düşülüp araştırılması gereken bir konudur ve bu konudaki gerçeğin de ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Ayetin doğru meali ise, yukarıda verdiğimiz gibi “De ki: ‘Eğer ölmekten veya ÖLDÜRMEKTEN kaçıyorsanız …” şeklindedir. Burada ölmek ve öldürmekten maksat “savaş”tır ve ayette sefere çıkmaktan kaçınanlar muhatap alınmıştır.

Ayetin ikinci kısmı da genellikle “bir süre daha yaşatılırsınız” şeklinde yanlış olarak çevrilmekte ve gerçek anlamdan tamamen uzaklaşılmaktadır. Bize göre buradaki yanlışın kaynağı, ayette geçen “تمتّعون tümetteune” sözcüğünün doğru anlamının tespit edilmeyişidir. Meçhul müzari “تمتّعون tümetteune” sözcüğünün “tefe’ul” babından mastarı olan “temettü” sözcüğü; “kazanmak, menfaatlenmek, toplamak, mühlet vermek ve yoldaş olmak” anlamlarına gelir. Ayeti yanlış meallendirenler ise, bu anlamlar arasından “mühlet vermek” anlamını dikkate alarak ifadeyi “az bir süre daha yaşatılırsınız” şeklinde çevirmişlerdir. Oysa böyle bir ifade, ecelin ezelde takdir edilmiş olduğunu ve değişmeyeceğini bildiren ayetlerle çelişmektedir. Yani, bu ayette “katl” sözcüğünün “mühlet vermek” anlamında olması mümkün değildir. Bu durumda, sözcüğün doğru anlamının bulunması için yapılacak şey, bu sözcüğün kullanıldığı ve bu ayeti tefsir edecek başka ayetlerin olup olmadığına bakmaktır. Kur’an’da, yine “savaş” ve “savaştan kaçma” konusunda olan başka ayetler de vardır ve bu ayetlerde konu daha ayrıntılı işlenmiştir:

Âl-i Imran; 14, 15: Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır (zalike metaul hayatüddünya). Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.

De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rabblerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.

Âl-i Imran;196,197: Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

(Bu), çok az bir kazanımdır. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır!

Nisa; 77: Kendilerine, “Elinizi çekin, namazı ikame edin, zekâtı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı çok azdır. Ahiret ise müttekiler için daha hayırlıdır ve siz bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.”

Tövbe; 38: Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız (çakılıp kaldınız). Ahiretten cayıp basit hayata mı razı oldunuz? Ama ahirettekine göre, bu basit hayatın kazanımı pek AZDIR (Fema metaulhayatiddünya filahıreti illâ GALİYL).

Nahl; 117: (Bu), Pek AZ bir kazanımdır (METAÜN GALİYLÜN) …

Bu konuda, Ta Ha suresinin 131. ve Ra’d suresinin 26. ayetlerine de bakılabilir.

Görüldüğü gibi savaş ve savaştan kaçanlarla ilgili diğer ayetlerde “متاعmeta” ve “قليلkalil” sözcükleri hep, beraber kullanılmıştır. Buna göre, konumuz olan ayette de “temettü” sözcüğünün anlamları içinden “kazanmak” anlamının seçilme mecburiyeti doğmakta ve ayetin ikinci kısmının anlamı da “Böyle bir durumda sadece Az’ı kazandırılırsınız.” olmaktadır. Buradaki “az” sözcüğü ile, savaş ve savaştan kaçanlar konusunda örnek verdiğimiz ayetlerden anlaşılacağı gibi, dünya nimetlerinin “az”ı kastedilmektedir. Yani ayette; “Savaşta maddî ve manevî çok büyük ve çok hayırlı kazançlar, ahiret için hayırlı nimetler varken siz ancak, savaştan kaçmakla basit, ucuz, az, iğreti şeyleri kazandırılırsınız. Savaştan korkmayın ve kaçmayın, çok, değerli, hayırlı olanı kazanın.” denilmektedir.

Fatır; 11: Ve Allah sizi bir topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Dişi ancak O’nun bilgisi ile hamile olur ve bırakır (doğurur). Kendisine ömür verilenin de ömründen yaşadığı ve ömründen eksileni de mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır.

Bu ayette de “وما يعمّرvema yuammerü…. ولا ينقص من عمره vela yengusu min umurihi” ifadesi, maalesef “yaşayanın yaşatılması ve ömrünün kısaltılması…” şeklinde yanlış olarak çevrilmektedir. Hâlbuki ayetin doğru çevirisinin; “ömürlenmişin ömürlenmesi ve onun ömründen eksiltilmesi de…” şeklinde olması gerekmektedir. Ayette tek bir kişi söz konusudur. Ömrü uzayan ve ömrü kısalan iki kişi söz konusu değildir.

Ayetin bildirdiğine göre, “ömürlenmiş”in ömründen eksilen, kayıt altındadır. Yani, kişilerin takdir edilmiş olan ömürlerinden, yaşanılan geceler, gündüzler, aylar, seneler düşülmekte ve bu hesap titizlikle takip edilmektedir.

Bu durum, ecelin değiştiği anlamına gelmediği gibi “ömrün kısalması” olarak da ifade edilemez. Çünkü ömür, yaşanılan zaman ile kısalmamakta, harcanmak suretiyle eksilmektedir.

Nuh; 4: Günahlarınızdan sizi yarlıgasın ve sizi adı konmuş bir ecele (vadeye) kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah’ın eceli (takdir ettiği vade) gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz…

Bu ayette geçen “ياخّركم yüehhırküm” ifadesi yanlış olarak “sizi yaşatsın” şeklinde çevrilerek, ayetten; “sizi öldürmesin, sizin ömrünüzü uzatsın” manası çıkarılmaktadır. Hâlbuki “yüehhırküm” ifadesi; “sizi ertelesin” demektir ve burada ertelenecek konu ölüm değil, Yunus suresinin 98. ayetinin delâletiyle “rezillik azabı”dır.

Netice olarak bizler Allah’ın takdir ettiği ömür kadar yaşıyoruz ve O’nun takdir ettiği “ecel (vade)”de ölüyoruz. Yaşam süresi ve ecel kesinlikle değişken değildir.

Hakkı YILMAZ
hakkiyilmaz@istekuran.com

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

2 thoughts on “Ecel 2.Bölüm

Add yours

  1. Hocam peki bunca haastane niye var
    50 yıl önce kızamıktan ölen çocuklar şimdi neden aynı sebepten ölmüyor
    neden ilk yardım can kurtarır diyorlar
    neden 90 kilometre hız limiti koyuyurlar
    neden emniyet kemeri ve hava yastığı icat ediyorlar
    bir kaza oldu bu kazada bizm kullandığımız araçta bulunan canımızdan çok sevdiğimiz biri öldü biri de ağır yaralı bütün bilir kişiler geldi ve kazada bizim hiç bir hata kusururumuzun olmadığını tesbit ettiler diğer aracı kullanan serser,ayyaş,tüm kuralları çiğneyerek bu kazaya sebep olmuş şimdi ne diyeceğiz? yaralı olanı hastaneye yetiştirdik hastane hastayı almıyor ve doktor o anda işinin başında değil veya tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı kazazedemiz öldü şimdi dersek ki yakınımızın eceli gelmişti kaza yerinde ölmedi doktor da müdahale etti ama öleceği varmış dersek kazaya sebep olan kişiyi neyle suçlayacağız yani bunlar her ikimizin kaderinde vardı o kişi içeçekti kaderinde olduğu için vb.ben bu kadarını söylemiyorum çünkü kşi bunları kaderinde yazdığı için değil bunları yapacağı ilahi kudret tarafından bilindiği için yazıldı anlayışına sahibim vs vs vs yani hocam sizin gibi bir ecel anlayışına sahibim ama bu anlayış her şeyi açıklayamıyor ben bir şeyler daha olmalı adamların söylemleri yani eceli ikiye ayırma bütün bu problemleri çözüyor ne dersiniz teşekkürler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: