Kuran – Sünnet ilişkisi

İnanmak ve Yaşamak III, Ercümend Özkan.

Kur’an, Allah’ın Resulü vasıtasıyla kullarına gönderdiği vahiyden meydana gelen kitabın adıdır. Peygambere gönderilen vahyin hiçbiri bu kitabın dışında kalmış değildir. Yani vahiy klasik tabiriyle tilavet olunan vahiydir. Ve bu vahyin tümü de Kur’an’ın içindedir. Kur’an’a girmemiş, dışında kalmış (tilavet edilmemiş) vahiy yoktur. Her ne kadar sonrakiler tilavet olunmamış vahiyden bahsetmiş ve geleneksel kültürümüzün içinde bu «vahy-i gayri metluv = tilavet olunmamış vahiy» bulunmakta ise de Kur’an’a bakıldığında böylesi bir vahyin mevcudiyetini gündeme getirecek herhangi bir işarete, bir gönderiye rastlamak mümkün değildir.

Zaten vahiy, dini oluşturan şey ise -ki öyledir-vahyin tümü Kur’an’da toplanmıştır. Kur’an dışında herhangi bir vahiy kalmamıştır. Daha sonrakiler metni baki, manası kaldırılmış veya manası baki, metni kaldırılmış olarak adlandırdıkları türden vahiy mevcudiyeti ile ilgili elimizde herhangi bir ciddi delile rastlamak da mümkün değildir. Bütün bu ve benzeri şeyler sonrakilerin ortaya attıkları ve müslümanların giderek Kur’an İslamı’ndan uzaklaşmalarında büyük rolü bulunmuş şeyler olarak günümüzde dahi ciddi şekilde mes’elenin üzerine gitmeyenlerce etkinliğini sürdüren ve Kur’an’a dayalı bulunmayan şeylerdir.


Kur’an, Allah’ın kullarına elçisi vasıtasıyla gönderdiği mesajların-toplandığı kitabın adı olduğuna ve bu adı da ona Allah verdiğine göre Allah dinini bu kitapta toplamış, bu kitapla anlatmıştır. Kendisine yine o kitapta ‘iman nedir, kitap nedir bilmezdin’ (Şura 42/52) buyuran Allah, elçisinin de Allah’ın dinini bu kitaptan öğrendiğini görüyoruz, biliyoruz. 23 Kameri yılda yaşanan bir hayatın içinde zaman zaman indirilen ayetlerin gösterdiği istikamette Allah’ın dinini kişiliği ile teşekkül ettirmede baş rolü oynadığını bildiğimiz Peygamber bu kitabı ahlak edinmiş; akide ve amellerine bu kitapta bulunan mesajları esas alarak ümmetinin de aynı şeyi yapmasını onlara Allah’ın emirleri istikametinde göstermiş, öğütlemiştir.


Kur’an ahlak edinilsin için gönderilmiş bir kitaptır. Kur’an önce Peygamberin, onu takiben de ona inananların dünya görüşlerini (akidelerini) ve buna bağlı olarak da amellerini düzene koymalarını âmir bir kitaptır. Peygamber de ona tabi olanlar da bu kitabı ahlak edinmeye özen göstermişler, bu kitabı düşünce ve davranışlarının düsturu (esas temeli) kabul etmiş ve etmeye çalışmışlardır.


Diğer bir deyimle Kur’an sünnet edinilsin diye gönderilmiş bir kitaptır.

Sünnet deyimi üzerinde kısaca durursak şunları söyleyebiliriz: [private] Sünnet kişinin yapmayı adet haline getirerek kendisinden sapmayı düşünmediği düşünce ve yaşam biçimidir. Bu genel tanımın -özellik kazandıracak olursak Sünnetullah- Allah’ın yapmayı adet haline getirdiği ve kendisinden şaşmadığı esaslar bütünü anlamında iken ve bunu Kitab’ında vurgulayarak belirtmiş iken, kullarına gönderdiği vahyin toplamı olan Kur’an’ın da başta Resulü olmak üzere ona tabi olanlardan da bu Kitabta bulunan esasları düşünce ve yaşam tarzı haline getirmelerini, bir diğer tabirle sünnetleştirmeleri gerektiğini belirttiğini biliyoruz.


Bu manada sünnet fıkıhta kullanılan ve bir ayrı manası da nafile anlamını taşıyan sünnetten kesin olarak farklıdır ki nafile manasında kullanılan sünnetin istenilip yapılan, istenilip vazgeçilen ve yapılıp yapılmaması insanın ihtiyarına ve isteğine bağlı bulunan davranışlar manasına geldiğini biliyoruz. Bizim konumuz olan sünnetin ise nafile manasındaki sünnetle alakası bulunmamakta olduğu bilinmelidir. Bizim burada üzerinde durduğumuz ve açıklamaya çalıştığımız sünnetin farz anlamına, yani yapılıp yapılmamasında insanın muhayyer bırakılmadığı ve zorunluluk taşıyan keyfiyet manasında bulunduğunu belirtmeliyiz.

Sünnet bağlamında bizi burada ilgilendiren ‘Sünnet-i Resulullah’tır. Resulullah’ın sünneti denildiğinde ise anlaşılması gereken şey; Resulullah’ın Allah’ın Kitabı Kur’an’dan anlayıp uyguladıklarıdır. Bu tarifin kapsamında kalan ve bulunan sünnetin ise bütün müslümanları ilzam ettiği (bağlayıcı bulunduğu) bilinmelidir. Zira Resulullah, Allah’ın elçisidir. O’nun dininin ilk kabul edeni ve ilk uygulayanıdır. Gerek vahyin kendisine ilk geldiği kimse olması, gerekse bu vahyin içerdiğini düşünce ve ameller haline getirmede ilk uygulayıcı olması bakımından peygamber biz müslümanları bağlar. Bu bağlama, esas itibariyle Kur’an’ın bağlamasıdır. Zira peygamberi de bağlayan Kur’an’dır.


Bizim Resulullah’a bağlanmamız da Onun Kur’an’a bağlanmasına bağlanmamız manasındadır, ki O kendiliğinden bir din koymayan, kendiliğinden bir söz uydurup da Allah’a isnat etmeyendir. Resulullah din adına ne demiş ve ne yapmış ise Allah’ın kendisine vahiy yoluyla bildirdiği ve bilahare Kur’an’da toplanan vahiy ile demiş ve yapmıştır. Kur’an dışında vahiy bulunmadığına göre Onun söyledikleri ve yaptıkları esas itibariyle vahye dayalıdır. Kendisine gelen vahyi din edinmiştir Resulullah. Zira din vahiyden oluşmakta ve vahiyde bulunmaktadır. Bütün vahiy de Kur’an’da bulunmaktadır.


Kur’an’ın dışında vahiy aramanın hiçbir anlamı yoktur. Zira Vahiy dini oluşturduğuna göre, bu vahiylerin bir kısmının Kur’an’a alınması ve Kur’an olarak Allah’ın korumasında bulunması, diğer bir kısmının (vahy-i gayr-ı metluv denilegelmiş kısmının) da Kur’an’a alınmayıp, Allah’ın korumasına da alınmamış bulunması izah edilemez bir husustur. Böyle olsa idi bu takdirde dinin bir kısmı korunmuş, diğer kısmı ise korunmaya alınmamış ve bu yüzden de şunun bunun rivayetine bırakılmış, insanların aralarında ihtilafa sebep olacak şekilde bırakılmış olması anlamına gelirdi ki işte bunu açıklayabilmek ve savunabilmek gerçekten mümkün değildir.


Bunu savunanların esası bulunmayan ve esastan yanlış bir şeyi savunduklarını burada açıkça belirtmekte zaruret görüyoruz. Eğer din vahiyden oluşuyorsa ve vahiy de korunmaya alınmışsa -ki öyledir- bu takdirde korunmaya alınmamış vahiyden söz etmek mümkün bulunmamaktadır.

Vahiy denildiğinde anlaşılması gereken Allah’ın gereğinin yerine getirilmesi için yarattığına verdiği talimat olmalıdır. Bu cümleden olarak Kur’an’da bahsi geçen vahiylerle ilgili bazı değiniler yapalım.


Allah hem eşyayı yaratmış, hem de bu eşyanın herbirine kendine has özellikler vermiş ve bu özellikleri eşyanın tabiatı yapmıştır. Örneğin ateşin yaratılması Allah’tan olduğu gibi, yakması da Allah’tandır ve bu yakma özelliğini de ateşe Allah vahyetmiş (vermiş)tir. Güneşi yoktan yaradan Allah olduğu gibi, güneşe ısı ve ışık saçması ve belli bir mekanda yerini değiştirmeden durması talimatını veren (vahyeden)’de Allah’tır.


Yine üzerinde yaşadığımız dünyayı üzerinde yaşayanlarla birlikte yoktan vareden Allah olduğu gibi, dünyaya 23 derece eğiklik vererek hem kendi ekseni etrafında 24 saatte bir devir tamamlamayı, hem de bir yörünge üzerinde güneşin etrafında dönerek 365 günde bu devrini tamamlamayı emreden (vahyeden) yine Allah’tır.


Kısaca bu demektir ki Allah hem eşyayı (bütün şeyleri) yoktan varetmiş ve hem de bu yarattıklarının herbirine özellikler (görevler, nitelikler) vererek bu nitelikleri üzerlerinde taşıma görevlerini vermiştir. İşte bu görevleri eşyaya veren (vahyeden, uyulması zorunlu emirler olarak veren)de Allah’tır. Kur’an bizlere bu anlamda vahiyden söz etmektedir. “Arı’ya vahyettik” ifadesi de bunu açık olarak anlatan vahiy türü ile ilgili Allah’ın açıklamasıdır. Bu anlamdaki vahiy, uyulması zorunlu bulunan vahiydir ki bu vahye uymanın sorumlulukla, sevab veya ceza ile ilgisi bulunmamaktadır.


İkinci olarak yine Kur’an peygamberlere vahyden bahsetmektedir. Allah kendisi ile kulları arasında elçilik görevi için seçtiği (meb’us) kişilere kullarına iletilmesi gereken mesajını bildirmektedir. Bu tür vahiy, ilk vahiy gibi insanların seçimine bırakılmamış vahiy değildir, yani zorunlu olarak ve irade dışı uyulacak vahiy olmayıp, insanın gerek kendisine gönderilen elçi, gerekse elçinin tebliğ ettiklerinin ihtiyarı ile uyup uymamakta zorlanmadığı vahiydir.

Adem’den bu yana, seçilmiş hiçbir elçinin kendisine vahyedilmesini reddetmediğini bildiğimiz bu vahiy, kendisine bildirilenin isteği ile kabul etmesi esasına dayalı vahiydir. Kendisine vahyedilen Yunus’un, vahyin kendisine yüklediği görevden bir bakıma bıkkınlık göstermesi ve görevini ihmal eder tavrı sonuç olarak bize göstermektedir ki insanların bu tür vahiy söz konusu olduğunda ihtiyarı ön plandadır. Görevi ile ilgili tavrı yüzünden Yunus (a.s.)’ın hesabı ahirete bırakılmayıp bu dünyada yakasına yapışılmıştır. Yani görevi kabul ettikten sonra onu ihmal etmesine müsaade edilmemiştir.


Peygamberlerle gönderilen vahiy, insanlara açıklanmakta ve insanların bu vahye tabi olması istenilmektedir. Fakat insanların bu vahye uyması zorunlu bulunmamaktadır. Allah, insanlara doğruyu ve eğriyi bildirmekte ve doğruyu seçmelerini öğütlemekte, tavsiye etmektedir. Doğruyu kabul etmeleri halinde kendileri için iyi olanı seçmiş olacaklarını belirtmektedir. Ama yine de insanları bu seçimlerinde zorlamamaktadır. Ve kendisi insanları zorlamadığı gibi, insanların da diğer bir insanı bu konuda zorlamaması gerektiğini belirterek “Dinde zorlama yoktur” (2/256) buyurmaktadır.


Kısaca özetlersek bu tür vahiy insanların seçimlerinden sonra, bu seçimlerine bağlı olarak uymayı kendilerine sorumlu kıldıkları türden vahiy olur. Allah’ın kullarını birinci türdeki vahiyde olduğu gibi zorlamadığı vahiydir.


Bir diğer vahiy ise insanların tümünü ilgilendirmeyen, insanlara tebliği gerektirmeyen, kişiye özel diyebileceğimiz vahiy türüdür. Bu tür vahyin en belirgin örnekleri ise Musa ve İsa’nın annelerine gönderilen vahiydir. Kur’an bu konuda açıklama yapmaktadır. İsa’nın annesi Meryem temiz ve iffetli bir bakire olarak ibadet için mescide çekilmiş ve insanlarla ilişkide bulunmamaktadır. Derken günün birinde karnının şiştiği ve giderek büyüdüğünü görerek üzüntüye kapılır ve ‘Ben namuslu bir bakire olduğum, evli bulunmadığım ve hiçbir erkekle de ilişkide bulunmadığım halde benim bu halim nedir? Bunu insanlara nasıl açıklarım ne derim insanlara bu halimle ilgili olarak diye üzülür ve bu halden kurtulmak için belki de çocuğu düşürmeyi düşünür.


İşte bu durumda Allah Ona vahyederek kendisinin korktuğu gibi olmadığını, bu çocuğu Allah’ın gönderdiği elçinin ilka ettiğini, üzülmemesi ve teskin olmasını isteyerek ona teminat verir ki Meryem bu çocuğa birşey yapmayı düşünmesin ve çocuğu doğursun. Ki Allah bu çocuğu (İsa) elçi olarak seçecektir. Nitekim Allah’ın murad ettiği olmuş ve Meryem teskin olarak çocuğu düşürmeyi aklından çıkarmış ve üzüntüsü son bulmuştur.


Zira Allah kendisine gönderdiği vahiyle bu konuda onu teskin etmiş, sakinleştirmiştir. Neticede bildiğimiz gibi çocuk doğar ve annesinin kucağında iken de topluma karşı annesine edilen vahiy istikametinde konuşarak toplumun bu konuda Meryem’i kınamasına meydan verilmemiş olur. İşte Meryem’e vahyedilmesi bu sebebledir ve bu vahiy Meryem ve İsa ile ilgili olarak işlevini görmüştür. Fakat insanlara tebliği ve onların bu tebliğe uyması (Peygamberlere gönderilen vahiyde olduğu gibi) değildir bu olaydaki görülen vahiy.


Yine Musa’nın annesine de yakın sebeblerle, yani çocuğunun elçi olarak görevlendirileceği sebebi ile çocuğun korunması ve annesi tarafıdan çocuğa zarar verilmemesine yönelik olan bu vahiyde de Allah, çocuğu korumak için Musa’nın annesine yapması gereken şeyi vahyetmiştir.

Bilindiği gibi Musa’nın doğduğu günlerde Mısır’daki Fir’avn rüyasında topraklarında yaşayan Benî İsrail’den birinin doğacak veya doğmuş bir erkek çocuğunun kendi başına iş açacağını görmüştür. Bu (Fir’avn’a göre) beladan kurtulmanın tek yolu ise doğmuş ve doğacak bütün Benî İsrail çocuklarının öldürülmesi olarak kafasında yer eder ve bunu kanunlaştırarak emri verir ve bütün çocuklar kapı kapı dolaşılarak, evler aranarak öldürmek için alınır ve öldürülür.


Bu durumda Musa’nın annesi Fir’avn’ın askerleri tarafından hunharca öldürülmesine tahammül edemeyerek ne olsa öldürülecek olan çocuğuna kendi eliyle belki de daha güzel bir ölümle onu öldürmeyi düşünebilir. Zira anne şefkati çocuğunun ölmesine razı olmadığı gibi, öldürülmesine hiç razı olmayacak boyutlardadır. İşte burada Allah Musa’nın annesine vahyederek çocuğu ile ilgili talimat verir ve onu bir sepete koyarak Nil’e bırakmasını bildirir. Nil, Mısır’da çok durgun akar, adeta bir göl suyu gibi görüntüsü vardır ve aktığı sezilmez. Ama Akdeniz’e doğru da akmaktadır. Nil’e bırakılan Musa’nın içinde bebek olarak bulunduğu sepet akıntı ile, daha sonra büyüyeceği ve emin olarak büyütüleceği Fir’avnın Nil kıyısındaki sarayının yakınlarına kadar yüzer ve bu sepeti adamlarına getirterek onun sarayında Musa (a.s.) öldürülmekten emin olarak büyür, büyütülür ve sonunda Allah bu çocuğa elçilik görevi verir, ki bu çocuk Musa (a.s.)’dır.


İşte Musa’nın annesine de çocuğu ile ilgili olarak ‘kişiye özel bir vahiy’ göndermiş ve bu kişi de bu vahye uymuştur.


Bu iki örnek vahiyden sonra herhangi bir kimseye ve herhangi bir nedenle vahiy gönderildiğine dair elimizde bir delil bulunmamaktadır. Allah, Kitabı Kur’an’da yukarıda bahsettiğimiz vahiy türlerine değinmekte bu konuda biz kullarını bilgilendirmektedir. Bizim bilgimiz de O’nun bildirmesinden ibaret bulunmaktadır. Bu bilgilere ekleyecek herhangi bir bilgimiz bulunmamaktadır vahiy konusunda.


Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi ‘Vahy-i gayr-ı metluv’ diye bir şeyin söz konusu olmadığı, böylesi bir vahiy türünü peygamberden sonra gelenlerin zorlama sonucu gündeme getirip, gündemde tuttuklarını ve üzerinden geçen asırlarla da söylemlerine sanki kesinlik kazandırdıklarını görüyoruz. Hiçbir yanlış, üzerinden asırlar geçtiği için doğrulaşmaz. Putlara tapılması, onların Allah’a eş koşulması da üzerinden asırların geçtiği bir vakıa olduğu halde asla gerçek değildir ve bir sapıklık kıdemlendikçe gerçek haline dönüşemez, dönüştürülemez. İnsanlar bunu bilmelidirler.


Günümüzdeki kavram kargaşasında vahy-i gayr-ı metluv söyleminin en temeldeki sebeb olduğunu görüyor ve biliyoruz. Müslümanlar böylesi esassız Kur’an dışı söylemlerden vazgeçmedikçe, her konuda olduğu gibi bu konuda da Kur’an’a dönmedikçe kavram kargaşasından asla kurtulamayacaklardır. Aralarındaki ihtilafların en temeldeki sebebi ise Kur’an İslamı’ndan uzaklıklarıdır.


Bu uzaklığı yakınlığa dönüştürmedikçe, Kur’an’a yaklaşarak Kur’an ile kendi aralarındaki mesafeyi yok etmedikçe bu tür ve benzeri ihtilaflardan kurtulamazlar. Kurtulmanın tek yolu ise bu mesafeyi kaldırmaktır. Asırlardan beri böyle söylenegelmesi, böyle bilinegelmesi gibi hiçbir değer bulunmayan şeyleri yeniden gözden geçirmeliler ve Kur’an’ın tuttuğu ışığın aydınlatması ile gerçekleri görmelidirler.


Kendisine bakılan Kur’an, hiçbir ayetinde vahy-i gayr-ı metluv’dan bahsetmemektedir. Biz kimi vahyi yazdırır ve koruruz, kimini de yazdırmaz ve insanların hafızalarına teslim ederiz denilmemektedir. Allah, elbette dinini koruyandır. Dininin yazılı bulunduğu Kitab’ı indiren ve korumasına alandır. Allah gerçekten Külli şeyin kadirdir’. Şayet hadisler de vahiy olsa idiler, bu takdirde Allah’ın gücü onları da korumasına alacak güçte olduğundan onları da korur ve insanların üzerinde ihtilaf edip durdukları kiminin reddettiği, kiminin kabul gösterdiği şeyler olmaktan çıkarırdı. Ki böyle olmadığını, yani hadislerin Allah’ın korumasına alınmadığını Kur’an açıkça bize göstermektedir.


Zaten hadis, peygamberin sözü değil, Onun sözleri denilen sözlerdir. Ki bu yüzden daha peygamberin sağlığından beri hadis diye işitilen sözler hep eleştiri konusu olmuş, duyulan şahıstan işitildiğinde hemen kabul görmemiştir. Muhaddislerin de aynı eleştiriyi yaptıkları kitablarında yazmaktadır, ki bunlar yüzbinlerce hadisi attıklarını, kitablarına almayı uygun görmediklerini söyleyegelmişlerdir.


Müslümanlar, kavramlarını Kur’an ışığında gözden geçirmek ve farklılıklarını gidermek zorundadırlar. Bunu yapmamaları halinde ne bu dünyada Tevhid üzerinde bir vahdet oluşturabilirler, ne de ahirette hesabı kolay verebilirler. Bu açık olarak bilinmelidir.


Kur’an’ın baz aldığı din İslamdır. Ki Resulullah da Kur’an’ı baz alarak İslam olmuş, risâletini yürütmüş ve Rabbi Allah’ı razı etmiş, edebilmiştir. Zannına ve hevasına uyarak Allah razı edilemez.

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

13 thoughts on “Kuran – Sünnet ilişkisi

Add yours

  1. Sünnet de Kur’an gibi Şer’î delildir ve Yüce Allah Subhenehû ve Teala’dan gelen bir vahiydir. Sünneti terk edip yalnızca Kur’an’la yetinmek açık küfürdür. Böyle bir görüş İslâm’dan çıkarıcı bir görüştür. Sünnetin Allahu Teâla’dan gelen bir vahiy olduğu Kur’an’ın açık nassı ile sabittir. Allahu Teâla ayette şöyle buyurmaktadır:

    قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ “De ki ben ancak vahy ile uyarıyorum.”[1]

    إِنْ يُوحَى إِلَيَّ إِلا أَنَّمَا أَنَا نَذِيرٌ مُبِينٌ “Bana vahyolunur. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”[2]

    إِنْ أَتَّبِعُ إِلا مَا يُوحَى إِلَيَّ “Ben ancak bana vahyolunana uyarım.”[3]

    إِنَّمَا أَتَّبِعُ مَا يُوحَى إِلَيَّ مِنْ رَبِّي “Ben ancak Rabimden bana vahyolunana uyarım.”[4]

    وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى (3) إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى “O hevasından konuşmaz. Ancak O’na vahyolunur.”[5]

    Hiçbir şekilde tevile/yoruma yer bırakmadan, Resulün getirdiklerinin, konuştuklarının ve uyardığı şeylerin yalnızca vahiyden kaynaklandığı, vahiy ile sınırlı olduğu hususunda bu ayetlerin hem delaletleri hem de sübutu kat’idir/kesindir. Bu nedenle Sünnet de Kur’an gibi vahiydir. Kur’an’a bağlı kalmanın farziyeti gibi Sünnete bağlı kalmanın farziyeti de yine Kur’an’ın açık nassı ile sabittir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:

    وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Resul size neyi verdiyse onu alın, sizi neden alıkoyduysa onu da bırakın.”[6]

    مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Kim Resule itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”[7]

    فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onun emrine muhalefet edenlere bir fitnenin veya elim bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.”[8]

    وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman, mümin erkek ve mümin kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz.”[9]

    فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Dikkat edin! Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra senin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.”[10]

    أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin.”[11]

    إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun, Allah’da sizi sevsin.”[12]

    Getirdikleri hususunda Resule tabi olmanın farziyeti hakkında bu ayetlerin tamamı açık ve net ifadelerdir. Zira Resule itaat Allah Subhenehû ve Teala’ya itaat sayılır.

    Getirdiklerine tabi olmanın farziyeti açısından Kur’an ve Hadis Şer’î delildirler. Bu konuda Hadis de Kur’an gibidir. Bu nedenle, “yanımızda Allah Subhenehû ve Teala’nın Kitabı var, yalnızca onda olanı alırız” demek caiz değildir. Çünkü bu ifadeden Sünneti terk anlaşılır. Bilakis Kur’an ve Sünnet bir araya getirilmeli ve Kur’an delil olarak alındığı gibi Sünnet de delil olarak alınmalıdır.

    Hadis olmaksızın yalnızca Kur’an’la yetinmek düşüncesinin bir Müslüman’dan çıkması caiz değildir. Nitekim Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bu noktaya dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:

    يوشك أن يقعد الرجل منكم عَلَى أَرِيكَتِهِ يحدث بحديثي فَيَقُولُ بَيْنَنَي وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَلالاً اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ حَرَامًا حَرَّمْنَاهُ وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ كَمَا حَرَّمَ اللَّهُ “Sizden bir adam çıkarak, koltuğuna yaslanır bir halde benden bir hadis okuyacak ve ardından da “sizin ile benim aramızda Allah’ın kitabı var. Onda helal bulduğumuzu helal kabul ederiz. Haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz” diyecektir. Hâlbuki Allah’ın Resulünün bir şeyi haram kılması Allah’ın haram kılması gibidir.”[13]

    Cabir’den merfu olarak gelen rivayette ise şu ifade yer almaktadır:

    من بلغه عني حديث فكذب به فقد كذب ثلاثة : الله , ورسوله والذي حدث به “Kim benden bir hadis duyarsa ve yalanlarsa, üç şeyi yalanlamış sayılır: Allah’ı, Resulünü ve kendisine hadis aktaranı.”[14]

    Bu nedenle; “Kur’an’la Hadisi kıyaslarız. Eğer Hadis Kur’an’a uymazsa onu terkederiz” denilmesi hatadır. Çünkü bu tür bir ifade Kur’an-ı tahsis etmek, mukayyet kılmak veya mücmelini açıklamak için gelen Hadisi terk etmeye götüren bir ifadedir. Hadis ile gelen bir şeyin Kur’an’a uymadığı veya Kur’an’da bulunmadığı görülebilir. Fer’i olanları asli olanlara ilhak eden Hadisler bu türden hadislerdendir. Kur’an’da olmayıp Hadisler vasıtasıyla ulaşılan birçok hükümler vardır. Özellikle açıklayıcı hükümler Kur’an’la değil yalnızca Hadislerle gelmiştir. Bu nedenle Hadisler Kur’an’a kıyas edilmezler.

    Hadisin getirdikleri alınır onun dışındakiler ise geri çevrilir. Gelen bir hadis, Kur’an’da manası kat’i olan bir nassla çeliştiğinde hadis dirayeten yani metin açısından reddolunur. Çünkü Hadisin anlamı Kur’an’la çelişmektedir. Kays’ın kızı Fatıma’nın rivayet ettiği aşağıdaki Hadis dirayeten reddolunan hadislerdendir. “Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem zamanında kocam beni üç talakla boşadı. Bunun üzerine ben Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’e geldim. Fakat Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem benim için ne nafaka ne de ev hükmünü uyguladı.”

    Bu Hadis reddolunur. Çünkü Kur’an-ı Kerimdeki Allahu Teâla’nın şu ayeti ile çelişmektedir:

    أَسْكِنُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ سَكَنتُمْ مِنْ وُجْدِكُمْ “Boşandığınız, fakat iddeti dolmamış kadınları gücünüz nisbetinde kendi oturduğunuz yerde oturtun.”[15]

    Bu durumda Hadis hem sübutu hem de delaleti kat’i olan Kur’an’ın nassı ile çeliştiği için reddolunur. Ancak hadis Kur’an’la çelişmiyorsa, Kur’an’ın ifade etmediği şeyleri kapsıyorsa veya Kur’an da olanın üzerine ilave yapıyorsa hem Kur’an’da olan hem de Hadiste olan alınır. Yoksa Kur’an’da geçtiği için biz Kur’an’da olan ile yetiniriz denilemez. Çünkü Allah her ikisini de emretmiştir. Her ikisine birden inanmak vaciptir.

    ——————————————————————————–

    [1] Enbiya: 45

    [2] Sad: 70

    [3] Ahkaf: 9

    [4] Araf: 203

    [5] Necm; 3,4

    [6] Haşr: 7

    [7] Nisa: 80

    [8] Nur-63

    [9] Ahzab: 36

    [10] Nisa: 65

    [11] Nisa: 59

    [12] Âl-i İmrân: 31

    [13] Hakim ve Beyhaki

    [14] Mecmu’ul Zevaid

    [15] Talak: 6

  2. Sünnetle İstidlal/Delil Getirmek

    ——————————————————————————–

    Sünnetin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in sözleri, fiilleri ve sükutu olduğu ve Kur’an gibi Sünnete tabi olmanın da vacip olduğu bilinmektedir. Ancak elbette ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bir sözü söylediğinin veya bir fiili yaptığının veya bir söz ve fiil karşısında sükût ettiğinin tespit edilmesi gerekir. Sünnet tespit edildiğinde, gerek Şer’î hükümlerde olsun, gerekse akaidde olsun, Sünnetle istidla/delil getirmek sahih olur.

    Sünnet bu tespit edilmeye binaen hüccet sayılır ve böylece Şer’î hüküm veya inanılması gereken akide ile ilgili hususlardan birisi sayılır. Ancak Sünnetin tespit edilmesi; ya kesinliği yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan yeterli sayıdaki bir topluluğun rivayeti şartıyla, Sahabeden bir topluluğun Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den, Tabiinden bir topluluğun Sahabeden ve Tabii’t Tabiinden bir topluluğun da Tabiinden rivayet etmesi ile gerçekleşir ki Sünnetin bu türüne “Mütevatir Sünnet” veya “Haber-i Mütevatir” denir. Ya da Sünnetin tespit edilmesi; Tabii’t Tabiinden bir kişinin veya farklı kişilerin Tabiinden, Tabiinden bir kişinin veya birilerinin Sahabeden, bir Sahabenin veya farklı Sahabelerin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayeti şeklinde sübutu zanni olur. Hadisin bu türüne de “Ahad Hadis” veya “Haber-i Ahad” denilir. Buradan hareketle, Haber-i Mütevatir ve Haber-i Ahad yoluyla rivayet edilen fakat Tabiin veya Tabii Tabiin asrında meşhur olan “Haber-i Meşhur” veya “Haber-i Müstefid”, Haber-i Ahad kapsamında olup üçüncü bir Hadis grubunu oluşturmaz. Çünkü Haber-i Ahad derecesinden tevatür derecesine ulaşmadığı için delil getirmedeki konumu da değişmez. İster Sahabe, ister Tabiin, isterse Tabii Tabiin asrında olsun, rivayet zincirindeki sıralamalardan herhangi birisinde “Ahad” varsa Hadis, Ahad Haber sayılır. Hatta iki halkada tevatür olsa birisinde ise ahad rivayet olsa bile durum değişmez. Dolayısıyla Sünnet ya “Mütevatirdir” ya da “Ahad”dır. Bir üçüncüsü yoktur.

    “Haber-i Ahad”, sahih veya hasen olduğu zaman, ister ibadet, ister muamelat ister cezalarla ilgili hükümler olsun Şer’î hükümlerin tamamında delil olarak kullanılır ve onunla amel etmek de gerekir. Haber-i Ahad ile delil getirmek haktır. Şer’î hükümlerin ispatında Haber-i Ahad ile delil getirmek Şer’an sabittir ve bu konuda Sahabenin Allah onlardan razı olsun icmaı vardır. Şeriatın, bir davanın ispatı konusunda bir kişinin şehadetine itibar etmesi bunun delilidir. Şehadet ise bir Haber-i Ahaddır. Sünnetin rivayetinin ve Haber-i Ahadın kabulü şehadetin kabulüne kıyas edilir. Bu durum Kur’an’ın nassı ile sabittir. Kur’an mali konularda iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetine göre hüküm vermektedir. Zinada dört erkeğin şehadetini, hadlerde ve kısasta iki erkeğin şehadetini esas almaktadır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir şahidin şehadeti ve hak sahibinin yemin etmesine göre hüküm veriyor, emzirme konusunda ise yalnızca bir kadının şehadetini kabul ediyordu. Bunların hepsi Haber-i Ahaddır. Sahabenin hepsi de aynı esas üzere yürüdü ve onlardan herhangi birinin buna muhalefet ettiği rivayet edilmedi. Yargıda yalanın yanında doğrunun tercih edilmesinin bağlayıcılığı vardır. Şüpheler olduğu sürece, bir haber yalan töhmeti altında kalacağı için doğruluk ortadan kalkar ve sabit olmaz. Bu bağlayıcılık ancak Haber-i Ahad ile amelde geçerlidir. Yalanın yanında doğrunun tercih edilmesi için hadisi rivayet eden ravide adalet, sika/güvenilir olma zapt, hadisi rivayet ettiği kişiyi görmüş olma ve yaptığı rivayette takvalı olma özellikleri bulundukça, yalan zannı/şüphesi yok olur ve böylece de ravi hakkında bu şüphe sabit olmaz. Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayet edilen Haber-i Ahad ile amel etmek kıyasen vacib olur. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’den bize ulaşan bir Haber-i Ahadı bir hükme delil kabul etmek, şehadetin kabulü ve onun gereğince bir konuda hükmetmek gibidir. Böylece Haber-i Ahad, Kur’an’ın işaret ettiği bir delil ile hüccet/delil kabul edilir.

    Bu hususa işaret etmek üzere Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

    نَضَّرَ اللَّهُ عَبْدًا سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ “Benim sözümü, işitip onu kavrayan ve gereğini yerine getirenin Allah yüzünü nurlandırsın. Fakih olmadığı halde fıkhı taşıyan niceleri vardır. Kendinden daha fakih olana fıkhı ulaştıran nice fıkıh taşıyıcıları vardır.”[1]

    Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem hadisinde نضرالله عبيداً ifadesi yerine نضرالله عيداً ifadesini kullanıyor. عبدا kelimesi cins isim olup bir veya daha çok kişiler için kullanılır. Buna göre hadis, Resulün hadislerini nakleden bir veya birden fazla sayıdaki kişileri övdüğü anlamını vermektedir.

    Üstelik Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem sözünün ezberlenmesine, yerine getirilmesine çağırıyor. Bu nedenle onun sözünü tek veya toplu halde iken işiten herkese bu farz olmaktadır. Onun gereğini yerine getirenin ve kendisi dışındaki bir şahsa onu nakledenin diğer kimse üzerinde etki bırakabilmesi, nakilcinin sözü kabul edilebilir olduğunda geçerlidir. Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in hadisini başkalarına ulaştırma çağrısı, onun sözünü kabule çağrıdır ki bu da hadisi nakledenin naklettiği hadisin Resulün sözü olduğunu doğrulamasını yani nakilcinin güvenilir, emin, takva sahibi, zapt sıfatına sahip, neyi taşıdığını ve neye çağırdığının bilincinde olmasını gerektirir. Böylece raviden yalan söylemiş olma zannı tamamen ortadan kalksın ve ravinin doğru söylediği kanaati tercih edilsin. Bu da, Sünnetin sarahatıyla ve delaletiyle Haber-i Ahadın hüccet olduğunun delilidir.

    Bütün bunlara ilave olarak Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem, oniki elçiyi kendilerini İslâm’a davet etmek üzere oniki krala gönderiyordu. Bu olayda her krala yalnızca tek elçi gönderilmişti. Eğer Haber-i Ahad ile yapılan bir tebliğe bağlanmak caiz olmasaydı Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem İslâm’ın tebliğinde bir kişinin gönderilmesiyle yetinmezdi. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu ameli de Haber-i Ahadın tebliğde hüccet olduğunun apaçık delilidir.

    Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem elçilerinden birisi vasıtasıyla valilerine yazılar gönderdiği halde valilerinden hiçbirinin aklında Resulün mektubunu ulaştıran elçinin bir kişi olmasından dolayı Resulün emrini infaz etmeyi terk etmek gibi bir düşünce geçmiyordu. Bilakis valiler, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in elçisinin kendilerine ulaştırdığı hükümlere ve emirlere bağlanıyorlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu hareketi de Haber-i Ahadın hüccet olduğuna, Şer’î hükümlerde, Resulün emirlerinde ve yasaklamalarında haberi ahad ile amel etmenin vacib oluşuna açıkça delalet etmektedir. Yoksa Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem valilerine bir elçi göndermekle yetinmezdi.

    Raviye güvendikleri sürece Sahabe-i Kiram’ın Haberi Ahadı kabul ettikleri, Haber-i Ahad ile amelin onlar arasında meşhur bir olay ve çokça yapılan bir davranış olduğu sabittir. Aynı zamanda Haber-i Vahid olduğu için kendilerine ulaşan bir haberi herhangi bir Sahabenin reddettiğine dair bir olay da yoktur. Sahabe ancak raviye güvenmedikleri zaman ravinin verdiği haberi kabul etmiyorlardı. Böylece Kitap, Sünnet ve Sahabenin icmaı ile Haber-i Ahadın, İslâm’ın tebliğinde ve Şer’î hükümlerde hüccet olduğu sabittir.

    ——————————————————————————–

    [1] İbni Mace,Mukaddime, 232; Ahmed b. Hanbel, Bakî Müs. Mukessirîn, 12871, Müs. Medineyyîn, 16153; Daremi, Mukaddimeh, 230

  3. Sünnet; lügatte yol demektir. Şeriatta ise; bazen Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den nafile olarak nakledilen ibadetlerin isimlendirilmesinde, bazen de Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’den sadır olan söz, fiil ve takrire isim olarak kullanılır.

    Şer’î deliller hakkında konuşulurken Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in sözü, fiili ve takrirlerine “Sünnet” denir. Bunların hepsi Sünnettir. Bunların tamamı vahiydendir.

    Zira Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى (3) إِنْ هُوَ إِلا وَحْيٌ يُوحَى “O, kendi hevasından bir söz söylemez. O, kendisine bildirilen vahiyden başkası değildir.”[1] قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُمْ بِالْوَحْيِ “De ki, ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.”[2]

    Kur’an’a Göre Sünnetin Konumu:

    Sünnet; Efendimiz Muhammed SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in nübüvvetine ve risaletine dair kesin delilden dolayı Şer’î delildir. Muhammed SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in kendi hevasından değil de kendisine vahy edileni konuştuğuna ve yaptığı uyarıların ancak kendisine Allah’tan gelen vahiy olduğunu gösteren hem sübutu hem de delâleti katî delil olduğundan dolayı da Şer’î delildir.

    Ancak Sünnetteki vahiy Sünnetin lafızlarını değil ancak anlamını kapsamaktadır. Allah, Rasulü’ne o anlamları vahyetmiş, o da bu vahyi kendisinden bir lafızla veya fiille veya takrir ile yani sükût ile ifade etmiştir.

    Sünnet, aralarında herhangi bir fark olmaksızın Kitap gibi bir delildir. Bunun nedeni de, Kur’an’ın delil oluşuna dair kesin delil getirildiği gibi Sünnetin delil oluşuna da kesin delil getirilmiş olmasıdır.

    Delili, Kitap ile sınırlandırmak İslâm’a karşı çıkanların/saldıranların görüşüdür.

    Allah’u Teala şöyle buyurmaktadır: وَمَا آتَاكُمْ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا “Rasul size ne verdi ise alın, sizi neden nehyettiyse ondan sakının.”[3] مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Rasule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.”[4] فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ أَنْ تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Rasul’ün emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veya elim bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.”[5] وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَنْ يَكُونَ لَهُمْ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Mü’min bir erkek ve kadın için Allah ve Rasulü bir işte hükmettiğinde o işlerinden dolayı onlara bir seçenek yoktur.”[6] فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan bir ihtilafta seni hakem kılmadıkça ve senin verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”[7] فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Bir hususta ihtilafa düşerseniz onu Allah’a ve Rasulü’ne götürün.”[8]

    Vefatından sonra bir işi Allah’ın Rasulü’ne götürmek, onun Sünnetine götürmektir.

    Allah’u Teala şöyle buyurdu: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ “Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin.”[9] قُلْ إِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّهُ “Deki; Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.”[10]

    Bu; sübutu ve delâleti katî nâsslar; Kur’an’ın alınması gibi Sünnetin de alınmasının vacibiyetine ve Sünneti inkâr edenin kesin olarak kâfir olduğuna dair gayet açık delillerdir. Böylece aralarında herhangi bir fark olmaksızın Kur’an’ın alınması gibi Sünnetin de delil olarak alınması farz olmaktadır.

    “Yanımızda Allah’ın Kitabı var, onu alırız” denmesi caiz değildir. Çünkü bu ifadeden Sünnetin terki anlaşılabilir. Bilakis Sünnetin Kur’an’la birleştirilmesi, birbirinden ayrılmaması zorunludur.

    Nitekim Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem Hadisinde bu konuya dikkat çekmiştir ve şöyle buyurmuştur: يُوشِكُ الرَّجُلُ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ يُحَدَّثُ بِحَدِيثٍ مِنْ حَدِيثِي فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ مَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَلالٍ اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَرَامٍ حَرَّمْنَاهُ أَلا وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهم عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِثْلُ مَا حَرَّمَ اللَّهُ “İleride sizden bir adam koltuğuna yaslanmış olarak benden bir Hadis okuyacak sonra şöyle diyecektir: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitabı vardır. Onda helâl bulduğunuzu helâl kabul ederiz, haram bulduğumuzu da haram kabul ederiz.’ Dikkat ediniz! Allah’ın Rasulü’nün haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.”[11]

    Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şöyle dediği rivayet edildi: يوشك أحدكم يقول : هذا كتاب الله ما كان فيه من حلال أحللناه وما كان من حرام حرمناه ألا من بلغه عني حديث فكذب به فقد كذب الله ورسوله والذي حدثه “İleride sizden birisi şöyle diyecek: ‘Bu Allah’ın kitabıdır. Onda helâl olanı helâl kabul ederiz, haram olanı da haram kabul ederiz.’ Dikkat edin! Kime benden bir Hadis ulaşır ve onu yalanlarsa, Allah’ı, Rasulü’nü ve ona Hadisi söyleyeni yalanlamış olur.”[12]

    Sünnet, Kitaba ilave hüküm koymaktadır. Çünkü Kitap iki veya daha fazla hususa ihtimalle gelmekte, Sünnet ise bu ikisinden birisini tayin etmektedir. Dolayısıyla Sünnete başvurulup Kitabın görünürdeki gereği terk edilmektedir.

    Örnek olarak Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ “Geriye kalanlar size helâl kılındı.”[13]

    Bu, şu ayetin son kısmıdır: حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالاتُكُمْ وَبَنَاتُ الأخِ وَبَنَاتُ الإخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمْ اللاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ وَأُمَّهَاتُ نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبُكُمْ اللاتِي فِي حُجُورِكُمْ مِنْ نِسَائِكُمْ اللاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلا جُنَاحَ عَلَيْكُمْ وَحَلائِلُ أَبْنَائِكُمْ الَّذِينَ مِنْ أَصْلابِكُمْ وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الإخْتَيْنِ إِلا مَا قَدْ سَلَفَ إِنَّ اللَّهَ كَانَ غَفُورًا رَحِيمًا (23) وَالْمُحْصَنَاتُ مِنْ النِّسَاءِ إِلا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ كِتَابَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ لَكُمْ مَا وَرَاءَ ذَلِكُمْ “Anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları, sizi emziren anneleriniz, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anneleri ve kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer o kadınlarla zifafa girmemiş iseniz onların kızları ile evlenmenizde sizin için bir vebal yoktur. Öz oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşi aynı anda nikâhınızda birleştirmeniz size haram kılındı. Ancak daha önce geçmiş olan müstesna. Şüphesiz ki Allah mağfiret edendir, çok bağışlayandır. Evli kadınlarla nikâhlanmanız da size haram kılındı. Sahip olduğunuz cariyeler müstesna. Bunlar Allah’ın size yazdıklarıdır. Geriye kalanlar ise size helâl kılındı.”[14]

    Bu ayette zikredilenler dışında kalanların tamamının helâl olduğuna delâlet etmektedir. Sünnet gelip karısının üzerine; karısının halası ve teyzesi ile nikâhlanmasını bu genellilikten çıkarmıştır.

    Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurdu: لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[15]

    Böylece Kitabın zahiri terk edilmiş, Sünnet Kitab’ın önüne geçmiştir.

    Bazen Kitabın zahiri bir emir olur, Sünnet gelip onun zahirinden çıkarır. Nitekim Kur’an’ın zahiri, tüm mallardan zekâtın alınmasını getirmiştir. Sünnet ise tayin ettiği belirli mallarla bu emri tahsis etmiştir. Zekâtın alınmasını bu mallarla sınırlı kılmıştır. Böylece bu malların dışındaki mallardan zekât alınmaz.

    Kur’an’a nispetle Sünnet, çoğunlukla Kur’an’ı açıklayandır.

    Allah’u Teâla şöyle buyurmaktadır: وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Onlara indirileni açıklayasın diye Biz sana zikri indirdik.”[16]

    Bu nedenledir ki Kur’an’ın Şer’î hükümleri tarifi çoğunlukla küllidir, cüzi değildir. Cüzi olarak gelenler ise, külli üzerine getirilmiştir. Kur’an cami’dir/toplayandır. İçinde külli hükümleri toplamamış olan, cami olmaz. Çünkü Şeriat Kur’an’ın nüzulünün tamamlanması ile tamamlanmıştır. Sünnet ise, sayısının ve konularının çok olması nedeni ile Kitab’ın açıklayıcısıdır.

    Sünnette var olan her şeyin Kitap’ta aslı vardır, onu tafsili veya icmâli olarak veya her iki şekilde birden açıklamıştır. Sünnet, açıklamak ve netleştirmek yönüyle bir bütün olarak Kur’an üzerine hüküm koyucu olarak gelmiştir

  4. Sünnet, Kur’an-ı Kerim’de haklarında nâss bulunmayan bir çok hükümler getirmiştir. Ancak bu hükümler Kur’an’da zikredilen asıllarına ilave olarak gelmiştir. Bu hükümler Kur’an’da olanı beyan kabilindendir. Böylece Sünnet Kur’an’ın açıklayıcısı olmaktadır. Sünnetin Kur’an’ın açıklayıcısı olması şu şekilde özetlenebilir:

    1- Kur’an’ın mücmelini tafsilatlandırmak:

    Allah, Kitabında vakitlerini, rükunlarını ve rekatlarının sayısını beyan etmeden namazı emretmiştir. Bu hususları Sünnet açıklamıştır.

    Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmuştur: وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصلِّي “Beni nasıl namaz kılıyor görüyorsanız siz de öyle namaz kılınız.”[17]

    Kitap’ta, haccın farziyeti detayları belirtilmeksizin yer almıştır. Bu detayları Sünnet beyan etmiştir.

    Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmuştur: ألا فخذوا عني مناسككم “Hac ile ilgili hususları benden alınız.”[18]

    Kitap’ta zekâtın vacibiyeti, zekâtın neler hakkında farz olduğu ve farz olan miktar beyan edilmeksizin yer almıştır. Sünnet bunları beyan etmiştir. V.b.

    2- Genelini tahsis etmek:

    Kur’an’da bir takım genel konular yer almıştır. Sünnet bu genelliği tahsis etmiştir. Örneğin;

    -Allah’u Teâla, çocukların babalarına mirasçı olmalarının gerektiğini şu ayeti kerimede belirtmiştir: يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[19]

    Bu hüküm, her babanın miras bırakacağı ve her çocuğun da mirasçı olabileceği hususunda geneldir.

    Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu; إِنَّا مَعْشَرَ الأنْبِيَاءِ لا نُورَثُ مَا تَرَكْناه صَدَقَةٌ “Biz nebiler topluluğu, miras bırakmayız. Geride bıraktıklarımız sadakadır”[20] sözü ile Sünnet, miras bırakan babalardan nebilerin olmadığı hususunda ayeti tahsis etmiştir.

    Yine Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in; الْقَاتِلُ لا يَرِثُ “Katil varis olamaz”[21] sözü, mirasçıları katil dışındaki kimselerle tahsis etmiştir.

    Aynı şekilde Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجًا يَتَرَبَّصْنَ بِأَنفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْرًا “İçinizden eşler bırakarak vefat edenlerin eşleri kendilerinden dört ay on gün beklerler.”[22]

    Bu ayet, kocalarının vefatı durumunda kadının bekleme süresinin dört ay on gün olduğuna delâlet eder. Bu ayet, kocasının vefatından 25 gün sonra doğum yapan Sabia el-Eslemiye Hadisi ile tahsis edilmiştir. Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onun serbest olduğunu haber vermiştir. Böylece ayetin, hamile kadınlar dışındaki kadınlara mahsus olduğu beyan edilmiştir.

    3- Kitabın mutlak olanını sınırlandırması:

    Kur’an’da mutlak olarak gelen ayetler vardır. Sünnet bu mutlakı muayyen bir şey ile takyid etmiştir/sınırlandırmıştır. Örnek olarak;

    Allah’u Teâla şöyle demiştir: وَلَا تَحْلِقُوا رُءُوسَكُمْ حَتَّى يَبْلُغَ الْهَدْيُ مَحِلَّهُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ مَرِيضًا أَوْ بِهِ أَذًى مِنْ رَأْسِهِ فَفِدْيَةٌ مِنْ صِيَامٍ أَوْ صَدَقَةٍ أَوْ نُسُكٍ “Kurban, yerine varı‎ncaya kadar baş‏ları‎nı‎zı‎ tı‎ra‏ş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başı‏‎ndan bir rahatsı‎zlığı varsa, oruç veya sadaka veya kurban olmak üzere fidye gerekir.”[23]

    Bu ayette geçen; صيام –oruç, صدقة –sadaka, نسك –kurban mutlak lafızlar şeklinde geçmişlerdir. Bunlar, Müslim’in Ka’ab b.Ucra yoluyla rivayet ettiği şu hadisle sınırlandırılmışlardır:

    “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, ona dedi ki: فَاحْلِقْ رَأْسَكَ وَأَطْعِمْ فَرَقًا بَيْنَ سِتَّةِ مَسَاكِينَ وَالْفَرَقُ ثَلَاثَةُ آصُعٍ أَوْ صُمْ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ أَوِ انْسُكْ نَسِيكَةً “…Öyleyse tıraş ol ve üç gün oruç tut veya altı fakiri, her birine yarım sa` vermek veya bir kurban kes.”[24]

    Bu hadisle; orucun mutlaklığı üç gün ile, sadakanın mutlaklığı altı fakir için her birisine yarım sa’ vermek ile, kurbanın mutlaklığı ise bir koyun kesmek ile sınırlandırılmıştır.

    4- Hükümlerin detaylarından bir feri Kur’an’da geçen aslına ilhak etmek. Zira bu feri yeni bir teşri olarak açığa çıkıyor. İncelendiğinde onun Kur’an’da geçen aslına ilhak olduğu anlaşılır. Bu tür durumlar çoktur. Örnek olarak;

    -Allah’u Teâla varis için feraizi/miras haklarını belirlenmiş olarak zikretmiştir. Fakat; يُوصِيكُمْ اللَّهُ فِي أَوْلادِكُمْ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Çocuklarınız hakkında Allah şöyle emrediyor: Erkeğe iki dişinin payı kadar veriniz.”[25] وَإِنْ كَانُوا إِخْوَةً رِجَالاً وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الإنثَيَيْنِ “Şayet erkek ve kız kardeşler iseler o zaman erkek için kadının iki payı vardır.”[26] Bu ayetlerin nâssları dışında “asabe” mirasçılarını/baba tarafından yakını olanları zikretmemiştir. Bu ayetler, çocuklar ve kardeşler dışında kalan asabe/baba tarafından yakınlara mukadder/belirlenmiş bir miras payı olmadığını, bilakis belirlenmiş miras paylarının ödenmesinden sonra, arta kalanı almasını gerektirmektedir.

    Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şu sözü ile bunu beyan etmiştir: أَلْحِقُوا الْفَرَائِضَ بِأَهْلِهَا فَمَا بَقِيَ فَهُوَ لأوْلَى رَجُلٍ ذَكَرٍ “Miras kalan malı feraiz sahipleri arasında paylaştırınız. Feraizden arta kalanı ise en yakın erkeğe veriniz.”[27]

    Böylece bu Hadiste erkek çocuklardan olmayan akrabalar da kardeşlere ve evlatlara katılmıştır.

    -Aynı şekilde kız kardeşler ve kızlar da asabe sayılmışlardır. Esved RadıyAllah’u Anh’dan şöyle rivayet edildi: “Muaz b. Cebel, bir kız çocuk ile bir kız kardeşe miras paylaştırırken onlardan her birine yarım hisse verdi. O zaman o, Yemen’de idi ve Nebiyulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem de hayatta idi.”[28]

    Bildiği bir delil olmasaydı Muaz, Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem hayatta iken böyle bir durumda hüküm vermekte acele etmezdi.

    -Allah’u Teâla, iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurmayı haram kılmıştır ve şöyle buyurmuştur: وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْنَ الإخْتَيْنِ “Ve iki kız kardeşi birleştirmeniz (aynı anda nikâh altında bulundurulması) da haram kılındı.”[29]

    Ayet, kadının teyzesi veya halası ile aynı anda nikâh altında bulundurulamayacağını zikretmemiş, fakat Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şu sözü ile bunu beyan etmiştir: لا تُنْكَحُ الْمَرْأَةُ عَلَى عَمَّتِهَا وَلا عَلَى خَالَتِهَا “Kadın, halası veya teyzesi üzerine nikâhlanmaz.”[30]

    Böylece bütün bunları iki kız kardeşin aynı anda nikâh altında bulundurulması yasağına ilhak etmiş oldu.

    -Allah’u Teâla’nın şu ayeti de böyledir: وَيُحِلُّ لَهُمْ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمْ الْخَبَائِثَ “Onlara tayyibat/temiz şeyleri helal kılar ve habais/pis şeyleri haram kılar.”[31]

    Bu ayette tafsilat zikredilmedi. Sünnet, “tayyibat” olanlardan mı yoksa “habais” olanlardan mı olduğu hususunda şüpheye düştüğü hükümleri bilmesi için müçtehidin başvuracağı hususları belirleyip o hususu ayette geçen “tayyibat” ve “habaise” ilhak etmiştir. Zira Sünnet evcil eşeklerin etinin, pençesi olan kuşların ve köpek dişi olan vahşi hayvanların etinin yenmesini yasaklayıp bunları “habaise” ilhak etmiştir.

    Nitekim İbn Abbas RadıyAllah’u Anh’da şöyle rivayet edilmiştir: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, köpek dişi olan her vahşi hayvanın ve pençesi olan kuşun etinin yenmesini yasakladı.”[32]

    Cabir RadıyAllah’u Anh’dan da şu rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, Hayber günü evcil eşeklerin ve katırların etlerinin, köpek dişi olan vahşi hayvan ve pençesi olan kuşların etinin yenmesini haram kıldı.”[33]

    -Ayrıca Sünnet, kertenkele, tavşan v.b. hayvanların etinin yenilmesini mubah kılıp bunları “tayyibata” ilhak etti.

    İbn Ömer RadıyAllah’u Anh’dan şöyle rivayet edildi: “Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e bir adam kertenkelenin yenilmesi hakkında sordu. Bunun üzerine şöyle dedi: لا آكُلُهُ وَلا أُحَرِّمُهُ “Onu yemem ve haram da kılmam.”[34]

    Ebu Hureyre yoluyla şu rivayet edilmiştir: “Bedevinin birisi Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e kızarmış tavşan ve katık olarak hazırladığı sınâbı getirip önüne koydu. Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem onu aldı. Yemedi. Fakat ashabına ondan yemelerini istedi.”[35] “Sınâb”, hardal ve kuru üzümden hazırlanan bir tür katıktır.

    Allah, öğretilmiş av hayvanlarının yakaladığı hayvanların etinin yenmesini mubah kılmıştır. Buradan anlaşılıyor ki; eğitilmemiş ise avı ancak kendisi için yakalamış olacağından, yakaladığı av haramdır. Hayvan eğitilmiş olmasına rağmen avdan yerse, iki asıl arasında kalmış olur. Zira eğitilmiş olmak, avı senin için yakalamasını gerektirir. “Yemek” ise, avı senin için değil kendisi için yakalamış olmasını gerektirir. Dolayısıyla iki asıl arasında bir çelişki vardır. İşte bu noktada Sünnet durumu açıklığa kavuşturmuştur.

    Zira Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurmaktadır: فَإِنْ أَكَلَ فَلا تَأْكُلْ فَإِنِّي أَخَافُ أَنْ يَكُونَ إِنَّمَا أَمْسَكَ عَلَى نَفْسِهِ “Eğer yiyecek olursa sen o avdan yeme. Çünkü ben bu durumda onun avı ancak kendisi için yakalamış olmasından korkarım.”[36]

    Allah’u Teâla, emzirmeden/sütten dolayı haram kılınanlar hakkında şöyle dedi: وَأُمَّهَاتُكُمْ اللاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ “Sizi emziren süt anneleriniz ve süt kardeşleriniz … (de haram kılındı).”[37]

    Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem sütten dolayı haram olan bu iki hususa sütten dolayı akraba olanları nesepten dolayı haram kılınan diğer akrabalar gibi ilhak etmiştir. Sütten dolayı, hala, teyze, erkek kardeş kızları, kız kardeş kızları ve benzerlerini de ilhak etti. Şöyle buyurdu: يَحْرُمُ مِنَ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنَ النَّسَبِ “Nesepten dolayı haram kılınan sütten dolayı da haram kılınır.”[38]

    -Bir başka örnek de; Allah’u Teâla şöyle buyurdu: وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ فَإِنْ لَمْ يَكُونَا رَجُلَيْنِ فَرَجُلٌ وَامْرَأَتَانِ “Bu işlerde) sizden iki erkek şahit getirin. İki erkek şahit olmazsa, bir erkek iki kadın şahit getirmek lazım olur.”[39]

    Bu ayette mali konularda bir erkeğin şahitliğine kadınların şahitliği ilave edilerek hüküm verilmiştir. Sünnet buna bir şahitle birlikte yemini de ilhak etmiştir. Zira Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bu şekilde hüküm vermiştir. Ali RadıyAllah’u Anh’dan rivayet edildiğine göre; “Nebi SallAllah’u Aleyhi VeSSellem bir tek kişinin şahitliği ve hak sahibinin yeminiyle hükmetmiştir.”[40] Böylece bir şahit ve yemin, iki erkek şahidin veya bir erkek iki kadın şahidin yerini almıştır.

    İşte bu minval üzere Sünnet, Kitap’ta yer almayan ve yeni teşri olan fakat aslına ilhak edilmiş birçok hüküm getirmiştir. Ancak bu demek değildir ki; Kur’an’daki aslına ilhakın dışında Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem yeni bir teşri getirmemiştir. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirdiği her yeni teşrinin mutlaka Kur’an’daki aslına ilhak edilmiş olması gerektiği anlamına da gelmez. Bilakis bu çok rastlanan ve genel olandır. Fakat Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem, bazen Kur’an’da bir asıla ilhak olmamış yeni teşri getirmiştir. Hatta bazen getirdiği yeni bir teşriin Kur’an’da bir aslı olmayabilir.

    Buna örnek; kamu menfaatlerinden sayılan hususlar arasında yer aldığı sabit olunan kamu mülkiyeti Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirdiği yeni bir teşri olup Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile belirlenmiştir:

    الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلاثٍ الْمَاءِ وَالْكَلا وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”[41] Bu, Kur’an’daki bir asla ilhak olunmuş bir teşri değildir.

    -Gümrüklerden vergi almanın haram oluşu da Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in şu sözü ile sabittir: لا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ “Gümrük vergisi alan da cennete giremez.”[42] Bu hüküm de Kur’an’daki bir asla ilhak şeklinde değildir.

    Ancak bu tür hükümler azdır. Genel olan ise Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’in getirmiş olduğu teşriin Kur’an’daki aslına ilhak etme şeklinde olmasıdır.

    İşte böylece Sünnetin, Kitaba dönücü olduğunu görürüz. Kur’an’ın mücmelini tafsil, genelini tahsis, mutlakını takyid ve feri aslına ilhak gibi Sünnette yer alan hususlar, Kitab’ın hükümlerinin anlamlarını şerh ve tefsir konumundadırlar. Bununla birlikte Sünnette, aslı Kur’an’da geçmeyen yeni teşriler de vardır. Böylece Sünnet, Kur’an beyan etmekte ve yeni hükümler koymaktadır.

    -Sünnetin Kur’an’ı beyan etmesine şu ayet delâlet etmektedir: وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ “Sana, insanlara indirileni beyan edesin diye bu zikri indirdik.”[43]

    -Sünnetin yeni teşride bulunduğuna ise şu ayet delâlet etmektedir: فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah ve Rasulü’ne götürünüz.”[44]

    Allah’a götürmek, Kitabına götürmektir. Rasul SallAllah’u Aleyhi VeSSellem’e götürmek, hayatında söz konusudur. Ölümünden sonra ise götürmek işlemi onun Sünnetine olur. Anlaşmazlık Kur’an’ı anlamada ve hükümlerin çıkartılmasında mutlaktır. Sünnete götürmek de Kur’an’da var olan husus hakkında olsun yeni teşri hakkında olsun mutlaktır.

    Bunun için Allah’u Teâla şöyle buyurdu: مَنْ يُطِعْ الرَّسُولَ فَقَدْ أَطَاعَ اللَّهَ “Rasule itaat edenler, Allah’a itaat etmiş olur.”[45] فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ “Onun emrine muhalefet edenler … sakınsınlar.”[46] أمره “Onun emri” tabiri geneldir. Çünkü o, muzaf olan bir cins isimdir.

    Buna binaen Sünnet Kur’an gibi Şer’î bir delildir.

    Nitekim Rasulullah SallAllah’u Aleyhi VeSSellem şöyle buyurdu: تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ “Size iki şey bırakıyorum. Ona sarıldığınızda asla sapıtmazsınız. Allah’ın Kitabı ve Nebisinin Sünneti.”[47]

    ——————————————————————————–

    [1] Necm: 3-4

    [2] Enbiya: 45

    [3] Haşr: 7

    [4] Nisa: 80

    [5] Nur: 63

    [6] Ahzab: 36

    [7] Nisa: 65

    [8] Nisa: 59

    [9] Nur: 54

    [10] Ali İmram: 31

    [11] İbni Mace, K. Mukaddime, 12

    [12] İbn Abdulberri

    [13] Nisa: 24

    [14] Nisa: 23-24

    [15] Müslim, K. Nikâh, 2518

    [16] Nahl: 24

    [17] Buhari, K. Ezân, 595

    [18] Ahmed b.Hanbel

    [19] Nisa: 11

    [20] Ahmed b. Hanbel, B. Müs. Mükessirin, 9593

    [21] Tirmizi, K. Ferâid, 2035

    [22] Bakara: 234

    [23] Bakara: 196

    [24] Müslim

    [25] Nisa: 11

    [26] Nisa: 176

    [27] Buhari, K. Ferâid, 6235

    [28] Ebu Davud

    [29] Nisa: 23

    [30] Müslim, K. Nikâh, 2518

    [31] A’raf: 157

    [32] Müslim

    [33] Tirmizi

    [34] Müslim

    [35] Ahmed b.Hanbel

    [36] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyîn, 17554

    [37] Nisa: 23

    [38] Buhari

    [39] Bakara: 282

    [40] Dârektunî

    [41] Ahmed b. Hanbel, Baki Müs. Ensâr, 22004

    [42] Ebu Davud, K. Harâc, 2548

    [43] Nahl: 44

    [44] Nisa: 59

    [45] Nisa: 80

    [46] Nur: 63

    [47] Malik, K. Câmi’a, 1395

  5. Selam Tr_Alfa…

    Bahsettiğiniz meselelerin tümü için sitemizde yeterince yanıt var.

    Fakat, okuyuculara misal olsun diye; “din” adına ve sünneti Kuran’ın üstüne çıkarmak için yaptığınız “sahtekarlığı” sergiledim.

    Yazınız içerisinde sünnete delil olarak bir ayet vermişsiniz.

    “Resul size neyi verdiyse onu alın, sizi neden alıkoyduysa onu da bırakın.”[6]

    En azından dürüst olun. Halk arasında bilinen tabiri ile “bektaşi okuması” gibi okumayın.

    Siz Kuran hususunda bu kadar bilgi sahibisiniz de, bu ayetin savaş ganimetleri hakkında indirildiğini önceki ve sonraki ayetleri okuyarak bilemediniz mi ?

    Verdiğiniz diğer örneklerin de hiç birisi size delil olmaz. Bilakis aleyhinize delil olur.

    Hadisin delili yine hadis olabilir mi ?

    Sitemizde bunların hepsine delilleri ile birlikte cevap verilmiştir.

    Demek yanlız Kuran diyenler “kafir” , beşer sözü ile Allah’ın ayetini iptal edenler “müslüman” öyle mi ?

    Bu görüşlerinizi http://www.hanifdostlar.com forumunda tartışmanızdan mutluluk duyarız. Bakalım Kuran, hakikatleri suratınıza şaplattıkça hangi renk cümbüşü içerisinde gezineceksiniz ?

  6. KAÇ MÜSLÜMAN BİLDİYSEM HEPSİ DE MAKBERDEDİR,
    MÜSLÜMANLIK BİLMEM AMA, GALİBA GÖKLERDEDİR

    Bir Müslüman böyle konuşmaz

    Elif. Lam. Râ. Hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından âyetleri [kesin delillerle] sağlamlaştırılmış, sonra da [iman esasları, ahkam, vaaz, nasihat ve kıssalarla] açıklanmış bir kitaptır.

    Parantez içindeki ifadeler müfessirlerce açıklanmıştır. Yani Kur’an-ı kerimde, peygamber kıssaları, eski milletlerin yaşayışları, iman edilecek hususlar, dine ait hükümler, nasihatler bildirilmiştir. Bunu hangi müslüman inkâr eder. Bu âyetteki açıklama ifadesi, kıssaların ve diğer haberlerin açıklanmış olmasıdır.

    Bu âyetten Kur’anın açıklanmasına ihtiyaç yok, hadisler lüzumsuzdur denilemez. Eğer bu ayete göre Kur’an detaylanmış dense, öteki âyetlerle çelişkili olur. Mesela şu âyetle çelişkili olur:
    (Ey Resulüm sana indirdiğim Kur’anı insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [Nahl 44]

    Demek ki açıklanması gerekiyor ki böyle buyuruluyor. Soruyorum, hâşâ Allah çelişkili mi söylüyor? Siz niye bu âyeti görmemezlikten geliyorsunuz ve diğer bir çok âyetleri, mesela (Resulüme tâbi olun, Ona uyun) âyetlerini niye görmemezlikten geliyorsunuz? Sadece Kur’ana uyun, Resulüme uymayın denirdi. Hâşâ bir çok sapık, Resulullahı postacı kabul ediyor. Kitabı getirdi işi bitti diyorlar(sözüm ona doru peygamber telakkisi imiş). Siz de aynı nakaratı okuyorsunuz. Halbuki Allahü teâlâ buyuruyor ki:
    (Resulümün verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
    (Bu Âyet-i kerime her ne kadar Fey’ malları hakkında nazil olmuşsa da hükmü umumidir, Resulullah Aleyhisselâm’ın emrettiği ve yasakladığı her şey hakkında geçerlidir. Bu hüküm kıyamete kadar devam eder)
    Sadece Kur’ana uyun denir, böyle bir şey söylenmezdi. Demek ki hadis-i şeriflere, Resulullahın bildirdiklerine ihtiyaç var. Mesela namazların kaç rekat olduğu, namazın farzları, namazı bozan şeyler, namazın mekruhları gibi çok şey Kur’anda açıkça bildirilmemiştir. Bunu Resulüne bırakmış, O da açıklamıştır. Resulünün açıklamasından niye korkuyorsunuz? Allahü teâlâ (Açıkla) dedi, O da açıkladı. Yoksa Allah’ın emrine aykırı olarak mı Kur’anı açıkladı? Peygamberimiz binlerce meseleye açıklık getirdi. Bunlar Allah’ın emrine aykırı mı idi?

    Resulullah 23 sene bu işin tatbikatını yapmış, göstermiştir. O bildirmeseydi namaz vakitlerinin bile beş olduğunu bilemezdik. Çünkü Kur’anda açıkça yazılı değil. Zekatın ne oranda verileceği yazılı değil. Orucu bozan veya mekruh olan şeyler açıklanmamıştır. Açıklansa idi, Allahü teâlâ, Resulüne (Bunu açıkla) buyurmazdı.

    (Bunlar, sana gerçek olarak okuduğumuz Allah’ın âyetleridir. Allah’tan ve âyetlerinden başka hangi hadise inanıyorlar?)

    Bazı mezhepsizler de sizin sitenizde değindiğiniz gibi bu ayeti delil getirerek aynı oyunu oynadı. O kadar Türkçe kelime arasına niye bir tane Arapça kelime sıkıştırıldı? Âyetin meali şöyledir:
    (İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah’ın âyetleridir. Artık Allah’tan ve Onun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?)

    Söz kelimesinin Arapçası niye söylenir ki? Hadis-i şerif anlaşılsın diye öyle mi? Hadis, söz demektir. Ama Resulullahın sözlerine hadis-i şerif denir, şerefli söz demektir, mübarek söz demektir. Hâşâ Allah, bir âyetinde Resulullahın hadisine inanmayın diyecek sonra da şöyle buyuracak:
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]

    (Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]

    (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

    (Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]
    (Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]

    (bu ayetleri defalarca yazdım ama ön yargı ile baktığın için kabullenemiyorsun.Kuran kimsenin görüşünü, siyasetini, hükümdarlığını, fikirlerini ispat etmek için kullanılmaz.Kuran okunur yiğit olanlarda hükmünü yerine getirirler.Adam olanlar böyle yapar)

    Söz kelimesini Resulullahın hadisi olarak açıklamak sahtekârlığın daniskasıdır.
    Bu âyetlerde Allah, (Resulüme uyun, Resulüm indirdiğim Kuranı açıkla) diyecek, sizin veya hanif dostlarınızın dediği yerde de sakın hadislere uymayın diyecek, hâşâ Allah böyle çelişkili konuşur mu? Siz Resulullahtan ne istiyorsunuz? Bu kadar hileyi, sahtekârlığı kim yutar ki?

    TUTARSIZ OLANLAR SİZLERSİNİZ

    Önceleri Kur’an-ı kerimle karışmaması için, (Sözlerimi yazmayın) buyurdu. Daha sonra buna gerek kalmayınca da birçok hadis-i şerifte, (Sözlerimi yazın) buyurdu. Bunun çelişki neresinde? Çelişki sizin kafanızda. Çelişki kıblenizde, kıbleniz yanlış!

    Hadis-i şeriflerde de aynı numarayı çekiyorsunuz, bazısını delil olarak gösteriyorsunuz.(Peygamber, ‘Benden Kur’an haricinde hiçbir şey yazmayınız. Kim benden bir şey yazdıysa onu imha etsin” ) Mezhepsizler de bunu çok yapıyor. Bak Resulullah hadislerimi yazmayın dedi diyorlar. Ötekilerini yani allah’ın kurandışı vahiyle (istersen buraya birdaha yazayım kurandışı vahiy varmı yokmu)bildirdiği hükümleri görmemezlikten geliyorlar. Hadis senet olmaz diyorlar. Peki hadis senet değilse ötekini niye söylüyorlar? Siz de aynı numarayı çekiyorsunuz.Peygamber önceleri Kur’an-ı kerimle karışmaması için, (Sözlerimi yazmayın) buyurdu. Daha sonra buna gerek kalmayınca da birçok hadis-i şerifte, (Sözlerimi yazın) buyurdu. Bunun çelişki neresinde? Çelişki sizin kafanızda. Çelişki kıblenizde, kıbleniz yanlış! Halbuki Allahü teâlâ, Resulümün sözlerine uyun buyuruyor. Siz Kur’ana inansanız bu âyetlere de inanırsınız. Din düşmanları hep bu numaraları kullanmıştır

    Kur’andan başka hidayet kaynağı arayan sapıtmıştır” hadisi var.
    (hanif dostlarınız bunuda çok kullanır) Çelişki bunun neresinde? Kur’andan başka hidayet kaynağı olur mu hiç? Bu sözün neresini beğenmediler ki? Hadis-i şerifler, Kur’anın açıklamasından başka bir şey değil ki, Kur’anın emrine uyularak açıklanmış ifadelerdir. Mesela namaz kıl deniyor nasıl kılınacağı bildirilmediği için Resulullah açıklamıştır. Kur’anın açıklaması, Kur’andan başka denir mi? Kur’anda hep Allah ve Resulüne itaat edin geçiyor. Demek ki ayrı değil ki böyle bildiriliyor. Siz Kur’ana inanmıyorsunuz, inanıyorsanız bildirdiğim âyetleri niye inkâr ediyorsunuz?

    Hadis, Kur’an gibi önemli bir kaynak ise neden Allah Kur’anı korumayı garantiledi de hadisi Kur’an gibi korumadı? diyosunuz

    Gerçekte olmasa bile söz ile siz Allah’a ve Kur’ana inanıyorsunuz değil mi? Öyle ise cevap verin: Hz. Musa ve Hz. İsa peygamber mi idi? Onlara indirilen Tevrat ve İncil Allah’ın kelamı mı idi? Kur’an gibi onlar da önemli mi idi? Evet ise size soruyorum, niye Allah, Tevrat ve İncili korumayı garantilemedi? Niye bozulup gitti?

    Allah, Resulüme uyun diyor bu mantıklı olmuyor da, hadislere ihtiyacımız yok sözü mü mantıklı? Birkaç sapık hariç, bütün Müslümanlar asırlardan beri, Kur’anın emrine, Resulüme tâbi olun âyetine uyarak hadis-i şeriflere inanmış ve onlara göre amel etmiş. Bu mantıksızlık da, peygamberim diyen, Kur’ana ilave yapıldı diyen yalancı adamın [19’cular bâtıl dinini kuran Mısırlı Reşat Halifenin] hadislere inanmayın sözü mü mantıklı?(hanif dostlarınız en çok bunlardan etkilenmiştir) Kur’ana inanmak mantıklıdır. Kur’anda Resulullaha inanın buyuruyor. O güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar buyuruyor. Ona itaat edin buyuruyor. Ona itaat bana itaattir buyuruyor. Bunlara neden inanmıyorsunuz? Bana kalırsa siz misyonersiniz ya da misyonerlerin kullandığı bir maşasınız. Bir müslüman böyle konuşmaz, böyle hareket etmez.

    (Ben Rasulullah’ın söylediği her şeye iman ederim. Bilirim ki, O kendi heva ve hevesinden konuşmaz.) daha önceki yazınızda böyle demiştiniz

    şimdide

    (Demek yanlız Kuran diyenler “kafir” , beşer sözü ile Allah’ın ayetini iptal edenler “müslüman” öyle mi ?) diyorsunuz

    hanif dostlarınızda

    (Allah’ın kitabında falan ve falan şeylerin haram olduğu geçmiyor. Hadislerde geçiyor bu. Yoksa Allah bunu Kur’anda bildirmeyi unuttu mu? Muhammed mi hatırlattı? Bir peygamber kendi başına hüküm veremez.) diyorlar

    Bu ne terbiyesizlik, hâşâ, Allah’a unuttu denir mi hiç? Muhammed hatırlattı denilir mi hiç? Allah Resulüne yetki verdi, Kur’anı açıkla buyurdu. O da açıkladı. Yetki verilen âyetlerden birkaçını tekrar yazıyorum:
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]
    (İndirdiğimi insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [Nahl 44]

    Kur’anın bu emirlerine uymak suç mudur, mantıksızlık mıdır? Resulullah allahın bildirmesi ile herhangi birşeyi yasak etmişse, elbette yine Allah’ın emrine göre yasak etmiştir. Yukarıda âyetleri yazdım.Eee uydurma hadisler? olacak tabi düşman düşmanlığını yapacak sende safını alacaksın mücadele edeceksin.

    Mezhepsizlerin hanif doslarınızın başka bi taktiğide

    Peygamberin sözlerinin 1400 yıldır korunup korunmadığını merak ediyoruz. Ölçümüzde Kur’andır. Çünkü Ayşe anamız Resulullahın nereden söz söylediği sorulunca, siz Kur’an okumaz mısınız cevabını veriyor. O Kur’andan başka bir şey söyleyebilir mi?
    hadisini dile getiriyorlar

    İşlerine gelen hadisler sağlamdır, işlerine gelmeyenler uydurmadır. Resulullah efendimizin sözü 1400 yıldır korunamamışsa, Âişe validemizin sözü nasıl
    korunmuş? Onun uydurma olmadığını nereden biliyorsunuz?

    İkinci bir husus, hadisleri toplayanlar Kur’anı da hazırlamış olan eshab-ı kiramdır. Eğer uydurma hadis varsa, hâşâ uydurma âyet de olur. Çünkü toplayanlar aynıdır.

    Diyeceksin Kur’anı Allah indirdi korumasını da Allah yapar. Bu sözü Kur’anı toplayanlar oraya yazamaz mı? Böyle itimatsızlık olursa, niye denmesin? Zaten kâfirlerin taktiği budur, Kur’ana şüphe getirmek için hadislere uydurma demişlerdir.

    Ölçüt Kur’an olmalıdır?

    Ölçü Kur’an elbette ancak, Allahü teâlâ (Resulüm bu Kur’anı açıkla) buyuruyor. Demek ki Kur’anı açıklaması gerekiyor. Açıklamasaydı anlamamız mümkün olmazdı. Mesela namazların kaç rekat olduğunu bilemezdik. Zekatın oranını bilemezdik. Nelerden zekat verileceğini bilemezdik nelerin namazı bozacağını orucu bozacağını ve daha on binlerce yüzbinlerce mesele var.

    hanif dostlarınızın başka taktiğide

    Peygamberin sözü diye Kur’ana aykırı olanlara iman edemem!

    Hâşâ, bu nasıl söz? Kur’anı kim getirdi? Dinin sahibi kim, Peygamberin sözü hiç Kur’ana aykırı olur mu? Bu nasıl müslümanlık? Ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor galiba. Bir sözün Kur’ana aykırı olup olmadığını siz nasıl anlıyorsunuz? İmam-ı a’zam anlayamıyor, imam-ı Buhari anlayamıyor ve bütün İslam âlimleri anlayamıyor, hanif dostlarınızmı anlıyor?
    Bütün âlimler bir tarafa siz bir tarafa öyle mi? Bu ne haddini bilmezlik böyle? 1400 senedir gelen âlimlere ve Resulullahın hadislerine mi inanalım yoksa size mi? Atalarının dinine uyanlar sapıksa (hanif dostlarınız böyle söylüyorda) en büyük sapıklar hz hasan ile hz hüseyin olmazmı? Dedelerinin dinine uymuşlar.

    Resulullahın bildirdiğini kabul etmemek Allah’ı kabul etmemek olur. Böyle yapanların da kâfir olduğu yine Kur’an-ı kerimde bildiriliyor.

    (Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde, Muhammed aleyhisselama itaat etmenin, kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, Onun Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kesin ve kuvvetli olduğunu bildirmek için, (Elbette, muhakkak böyledir) buyurup, doğru düşünmeyenlerin, bu iki itaati birbirinden ayrı görmelerine meydan bırakmadı. Yine Allahü teâlâ, (Kâfirler, Allahü teâlânın emirleri ile Peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak, bir kısmına inanırız, bir kısmına inanmayız diyerek, iman ile küfür arasında bir yol açmak istiyorlar. Bu kâfirlerin hepsine çok acı azap hazırladık) buyurmaktadır.) peygamberimizin haram dediğine, sizin hanif dostlarınız hâlâ âyetlerde bahsetmiyor diye itiraz ediyorlar. Böyle müslümanlık olur mu? Peygambere inanmadan nasıl müslümanlık olur?

    Atalarımız yenilen doymaz buyuruyor. Ama din iman konusunda yenmek, yenilmek olmaz. İnanmak veya inanmamak, yani iman etmek veya etmemek olur. Müslüman olmak veya kâfir olmak olur.

    Müslüman olmak için, akıla lüzum var. Akıllı olan mükelleftir. Deliler iman ile mükellef değildir. Şunu iyi bilin ve unutmayın: Allah’a inanmayan Onun kudretini anlayamaz, Ona giden yolu bulamaz. Allah’ın resulü Muhammed aleyhisselama inanmayan Onun derecesini, makamını, kıymetini bilemez. Muhammed aleyhisselamdan gelen nimetlere kavuşmak için iki şart vardır:

    Birincisi Onun Peygamberliğini tasdik etmek, ben Ona iman ettim demektir.
    İkincisi Onu çok sevmektir. Gelen nimetlerin miktarı, bu sevginin derecesine bağlıdır. Tasdik olmadan, O yüce Peygamberi gözünüzle de görseydiniz, her mucizesine şahid de olsaydınız yine inanmazdınız. Onun zamanındaki müşrikler böyle olmadı mı? O yüce Peygamberin zamanında nasıl olacağını merak ediyorsanız, şu anda nasıl olduğunuza bakın. Şimdi nasılsanız, o zaman da öyle olurdunuz. Bu herkes için geçerlidir ve böyledir. Siz bu hâlinizle o zaman peygamberlik iddiasında bulunan üç kağıtçıya yani Müseyletemül Kezzaba da inanırdınız. Çünkü ona inananlar da çıkmıştır.siz birkaçını defalarca yazdığım âyetlere rağmen direniyorsunuz. Allahü teâlâ Onun sözü senet derken siz niye Allah’ın bu âyetlerini kabul etmiyorsunuz? Defalarca anlatmama rağmen, Allah Resulüme uyun, Onun sözü senettir buyurduğu halde Muhammed aleyhisselamın sözleri niye senet değil? Niye kabul etmiyorsunuz? Köre bir şey tarif edilemez, kör tarifle görmez.

    Siz bunlara cevap verin. Yukarıdaki âyetler yalan mı? Resule itaat Allah’a itaat deniyor, yalan mı? O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar deniyor, yalan mı? O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez deniyor, yalan mı?

    Haşr suresinde size neyi verdiyse alın neyi emrettiyse yapın, neden yasakladıysa kaçının buyuruyor. Peygamberin yasak ettiklerini yaparsak Allah’a isyan etmiş olmaz mıyız? Resule itaat Allah’a itaat değil mi? Yoksa bu âyetleri inkâr mı ediyorsunuz?
    Hadislere karşı gelmek Resule karşı gelmek değil mi?
    (Allah ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki Allah’ın azabı çetindir.) [Enfal 13]

    (Allah’ın yolu ile, Peygamberlerin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    Siz ve hanif dostlarınız Peygamberin emrini Allah’ın emri saymadığınız için asla doğru peygamber telakkisi içinde olmazsınız.
    Resule tâbi olun, Ona itaat eden Allah’a itaat eder gibi sayısız âyeti inkâr eden etmesede görmemezlikten gelen görsede anlayamayan anlasada uymayanlara. İki âyet meali tekrar:
    (De ki, “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [A. İmran 31]
    (De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [Peygambere uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar.] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A.İmran 32]

    sahte peygamber ve sahte mezhep ve sahte fetva zuandır kebaretini saflık imana bakışından anlarsınız beyhude kafaları yorup fitneye girmenin espirisi yoktur kalbe zarar akla zişandır uhudu sonra bulamazsınız takva bu asırda zordur fitne çoktur insanın kendini koruması için tek yolu duadır iyşallah kalbi birana sebeb olur elbaki hüvel baki kardeşiniz

  7. Bir müslüman böyle konuşmaz diyerek sözünüze başlamışsınız.

    “Gerçekte olmasa bile söz ile siz Allah’a ve Kur’ana inanıyorsunuz değil mi? Öyle ise cevap verin…” demişsiniz.

    Demek müslüman böyle mi konuşur ?

    Siz, şu elinizdeki “imanmetrenizi” nerden aldıysanız bir de bana sipariş edelim, akşama kadar bir sürü insanla muhatap oluyorum, hangisi inanmış hangisi inanmamış, -haşa- sizin gibi Allah’a bu işinde ortak olarak bakıp bi karar vereyim.

    Yazınız boyunca bizim adımıza konuşup kendi adınıza yanıt vermişsiniz. Bravo !

    Hiç bir kardeşim ve ben Resule inanmayız demediğimiz halde, algılama probleminizden olsa gerek ki, illaki böyle bir şey söylüyor muşuz gibi takılıp kalmışsınız.

    Bizlerin bazı hadisleri delil edindiğimizi de bir kaç kez tekrarlamışsınız ve bu sebeple “çelişki” içerisinde olduğumuzu söylemişsiniz.

    Gerçekten “kıt” bir anlayış… Biz bunları asıl sizlerin çelişkisini dile getirmek için yazıyoruz. Yani sizin hadis kitaplarınızda hem “Benden hadis yazmayın” hadisi mevcut hem de binlerce hadis… Yani biz bu çelişkinizi açık etmek için bunu söylüyoruz. Görüşümüze delil olsun diye değil. Üstelik bizim görüşümüzün delili Kuran’dır. Hadis değil.

    Sizler biz “hadisler delil olmaz” dediğimizde bunu “peygamberin sözü delil olmaz, ona itimat etmeyiz” demişiz gibi algılıyorsunuz. Halbuki biz Resulün söylediği her şeye elbette iman ederiz. Mesele, hangi sözün Peygamberimiz tarafından söylendiği hususundaki açık şüphedir. Bu şüphenin ne olduğunu daha iyi kavramak için, beğendiğiniz hadis alimlerinizin mevcut kitaplarını kaç tane hadis arasından seçerek yazdığını bir araştırın. Kişi çıkmış diyor ki; ben sahihimi 600.000 hadis içerisinden seçip yazdım. Kaç tanesini seçtin ? 6000 kadar. Bu ne demek ? Piyasada sizin kıstaslarınıza göre 594.000 S A H T E – U Y D UR M A hadis var demek. Yani bu sizin kabulünüz. Bunu biz değil, siz söylüyorsunuz. Şimdi, %99’unun uydurma olduğunu kabul ettiğiniz söz yığınından “rüyalarda seçilmiş” %1 lik kısmı ile ben Kuran’da yazılı olmayan helal ve haramları, dinime ilaveleri kabul edeceğim öyle mi ? Kendisinde asla bir şüphe ve çelişki olmayan Kuran’ı bırakıp, yer yer neshedip (İPTAL EDİP), sizin bu %99 unun uydurma olduğunu itiraf ettiğiniz “rivayet” torbasından kendime hüküm beğeneceğim öyle mi ?

    Allah, Kuran’da Peygamberine açık açık;

    “Ey Peygamber ! Eşlerini memnun etmek için Allah’ın sana helal kıldığını niçin kendine haram ediyorsun…” dediğini göreceğim ve gerçekten Peygamberin söylediği hususunda Z A N N D A N U Z A K hiç bir delil olmadığı halde, “Peygamber şunu haram etti, bunu haram etti” diye önüme sürülen sözleri “ayet kabul edip” buna iman edeceğim öyle mi ? Buna şüphelidir dersem de Peygambere inanmamış olacağım öyle mi ?

    Onbinlerce insanın şahit olduğu veda hutbesinin bile en sahih kitaplarınızda birbirinden farklı üç versiyonunu okuyup, iki üç kişinin “ben duydum böyle dedi” dediği ve peygamberimizden iki yüz sene sonra yazılmış bir kısım rivayetlere tutunup, mezhepler adı altında dinimi ve müminleri parçalara, fırkalara ayıracağım öyle mi ?

    Allah’ın insanlara duyur dediği sözü sizin gibi “açıkla” olarak yorumlayıp, “Sonra onu açıklamak ta bize ait” ayetini sizin yapmakta tutarlılık arzettiğiniz “bektaşi okuyuşu” ile okuyup görmezden geleceğim öyle mi ?

    Kuran’da Allah “Ey Müminler ! Peygamberinizin eşleri sizin annelerinizdir” diyorken ben sizin / sizin gibilerin;

    “Aişenin süt kardeşi yanımda olduğu halde yanına gittim. Ey Aişe, Peygamber cünüp olduğunda nasıl temizlenirdi bize göster dedim. O da perde arkasından gösterdi” diyen HADDİNİ BİLMEZİN sözünün geçtiği kitaplarınıza ve bunu “sahih” diye nakleden alimlerinize itimat edeceğim öyle mi ?

    Allah, Kuran’ı koruyacağını vaad etmişken, “Kuran’da RECM ayeti vardı, peygamberin vefatında içeri giren bir keçi onu yedi” diyen kitaplarınıza, alimlerinize inanacağım öyle mi ?

    ALLAH KURAN’I KORUYACAĞINI VAAD ETMİŞKEN, BUNU BIRAKIP, “MADEM HADİSLER KORUNMAMIŞTIR DİYORSUNUZ, HADİSLERİ YANLIŞ NAKLEDEN KİŞİLERİN NAKLETTİĞİ, KURAN’IN KORUNMASI AYETİNİN DE SONRADAN EKLENMİŞ OLABİLECEĞİNİ NEDEN DÜŞÜNMÜYORSUNUZ” DİYE BÖYLE BİR OLASILIĞI AKLINDAN GEÇİREN “SANA” İTİMAT EDECEĞİM ÖYLEMİ ?

    Bu kabullerinizle uyuşmamız mümkün değil.

    Yine de bilgilendirme gayretiniz için teşekkür ederim.

  8. bundan sonra ibadetlerimi yapmaya özen göstercem.insanlar mutlaka taptıkları şeylerden hesaba çekilecek.bu olay herkese ibret olsun

  9. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız Bektaşileri tartışmanıza karıştırmayın. Kalbimimizi kırmayın.Tartışmanızı ilgiyle izlerken arada geçen bir kelimeyle canımızı sıktınız.

  10. Selam Bektaşi;

    Elbette bu söylemimde amacım bir kesimi rencide etmek değil. Çok iyi biliyorsunuz ki, fıkralara konu olmuş bir meseledir bu ve artık bu kültürün bir malıdır. Bu kültür içerisinde meramımı anlatmak için ben buna değindim. Sonra, bu değinme ile neyi kastettiğimi de açıkladım.

    “En azından dürüst olun. Halk arasında bilinen tabiri ile “bektaşi okuması” gibi okumayın.

    Siz Kuran hususunda bu kadar bilgi sahibisiniz de, bu ayetin savaş ganimetleri hakkında indirildiğini önceki ve sonraki ayetleri okuyarak bilemediniz mi ?”

    dedim.

    Burada anlatılan şey, ayetleri iyi bildiği iddiası ile ders veren beyefendinin bilerek ve isteyerek, ayetleri kullanarak “yalan” söylemesine tepkidir.

    Kusura kalmayın ama binlerce / yüzbinlerce insanın bu hususlarda aydınlatılması gereği, siz dostumuzun buncağız değinmeden kırılması hadisesinden daha baskın ve önceliklidir.

    Var olan ve haklı bulduğum tepkinizi bu ülkenin herhangi bir kitapçısından alabileceğiniz her türlü “Deyimler ve atasözleri” kitaplarının yayın evleri ve yazarlarına iletmenizin daha uygun olacağı kanaatindeyim.

    Şahsınızda kalbinizi kırdı isem özür dilerim. Lakin maruzatım yukarıda arz edilmiştir.

    Muhabbetle…

  11. Kuran ve sünnet Hakkında merhum Ercüment özkan kardeşimizin sözlerinin büyük bir kısmına katılmakla bereber Kurandaki vahiylerin anlaşılması konusunda. bazı gaflar yaptığını söylemekten kendimi alamıyorum. İslam toplumlarının Yıllardır asırlardır kendilerine ölçü mizan terazi olarak neyi alacaklarına daha bir karar veremediler. Allah bakara 2. Ci Ayetinde. Muttaki olanlar için yol gösterici bir kitaptır derken insanlar kuranın dışında başkalarının oyununa gelerek, inanaları kuranın dışına çıkararak bozulmalarını başarabilmişlerdir. Bazıları yol gösterici olarak, Kuran ve sünnet demişler. bunun dışında yol arayanları. kafir olarak nitelendirmişler. bazı ları Kuran yeterlidir demişler. bunu dışında olanlar müşriktir demişler. Bazı ları da.Kuran Doğru yolgösterici ve yeterli ama. onun ayatlerinin anlaşılması ne anlatmak istediği yakalanıp ilme akla kuranın kendi bütünlüğüne ters düşmeden anlaşılıp yorumlanması gerektiğine inanılması gerekiyor demişlerdir. bence en doğru yol bu kanaatindeyim. Eğer kuranda geçen kelime ve ayetlerin kastettiği manalar anlaşılamazssa. tamamen tersi yoprumlar anlayışlar yaşamlar ortaya çıkar ki. insanlar tevhit birliğine ulaşamazlar. Kuran Bütün dünyadaki insanları. yerleri ve gökleri yaratan bir tane yaratıcının Allah olduğunu vurgulayarak. insanları bir tek yaratıcıya yölendirmektedir. İşt Allahın O dosdoğru olan dini Kuran gibi bir kitapla sağlanmıştır. Problem Olan o kitabın içindeki anlatılan dini mi. yoksa. kauarnın anlattıkları ile uyuşmayan hadis olmadığı halde hadislerlemi yoksa. kuranda geçen kelimeleri ve kuranda kastedilen manaları yakaladıktan sonra mı doğru yolu bulunması gerektiği problemidir. devemlı üzerine basa basa vurgulamak istiyorum Allah peygamberler aracılığı ile insanlara sunduğu din. Kainatla Kainatın, Kuranla Kuranın, Ve Kuranla Kainatın, çatıışmadığı bir dindir.

  12. KUR’AN VE SÜNNET
    KURAN VE SÜNNET ANLAYIŞI
    Kur’an ve sünnet anlayışı tarih boyunca insanların kafalarını kurcalamış,ve yanlış algılama nedeniyle de tevhit dininin bozulmasına yol açmıştır. Ve bu sebeple de bir olan o din yüzlerce binlerce tarikat mezhep,meşreplere ayrılmıştır. Allah Bir tane olduğuna göre Emir komuta da o bir tane Allah a aittir. Şimdi bunları ayrı ayrı izah ederek Allah’ın Tanımladığı dini yerine oturtturmaya çalışalım
    KUR’AN
    Allah’ın İnsan oğlunun Var oluşu ile İnsanlar içerisinden duyarlı olanlardan peygamber olarak seçtiği ardı ardına dizilen elçilerle İnsanların nerde ne yapması gerektiğini en güzel bir biçimde tasarlanmış hayat projesinin adıdır.Allah bir taraftan kainatı yaratmış. Kainata bir yasa koymuş , bir taraftan da. Peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu vahiylerle bu Kainatın, esrarını genelleme ile bildirerek, halife olan adem oğluna, yorumlamasını istemiştir. İnsan oğlunun var oluşunun yeni yürümeye başladığı, dönemlerinde helal ve haramları peygamberlik aracılığı ile bildirirken. Kendi dinini tamamlayarak peygamberlik hayatını da noktalayıp. Hayatlarında kılavuz olacak olan her örnekten ,bir örnek verdiği,, hiçbir eksiğin bırakılmadığı insanların elleriyle koruttuğu bir kitapla yeni bir döneme girilmiştir. Artık bir daha Allah’tan peygamber gelmeyecek.
    33/40- “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.
    Allah bu Kainat kitabını yazarken hem kendi içerisindeki çelişkisizliği,hem de göndermiş olduğu vahiylerin çelişkisizliğini halife olarak yaratılan insanın yakalayıp.fıtratına uygun olarak inanıp yaşamasını istemiştir. Allah katında makbul olan dinin o olduğunu ve düşünen ve aklı olup da kullananların mutlaka o dini bulabileceklerini vurgulamıştı.
    30/30- Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.
    Bütün insanları Allah böyle bir dine yönlendirmek istemiştir. Örnek olarak da Hazreti İbrahim i göstererek Çevresi hep putlara taparlarken o yerlerin ve göklerin yaratılışının sırlarını keşfederek çevresinde bulunan insanların düştüğü yanılgıyı kavrayıp ben sizin taptığınız putlara tapmam diyerek kimliğini ortaya koymuştur.
    6/74- Hani İbrahim, babası Azer’e (şöyle) demişti: “Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.”
    6/75- Böylece İbrahim’e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.
    6/76- Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: “Bu benim Rabbimdir.” Fakat (yıldız) kayboluverince: “Ben kaybolup-gidenleri sevmem” demişti.
    6/77- Ardından Ay’ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: “Bu benim Rabbim” demiş, fakat o da kayboluverince: “Andolsun” demişti, “Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.”
    6/78- Sonra Güneş’i (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: “İşte bu benim Rabbim, bu en büyük” demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: “Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım.”
    /679- “Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.”
    İşte Hz. İbrahim peygamberdeki bu haslet insanların hepsinde vardır.düşünerek yapmış olduğu her iş olumsuzluklar tekrar gözden geçirilerek. Israrla üzerinde durulduğunda olumsuzlukların bir bir çözüldüğü görülecektir. Soruyorum düşünüp de tevhid dinini yakalayamayan insanların hangisi tatmin oluyor. Çelişkiler içerisinde olan din akleden ve düşünenleri rahatsız eder durur ve doğruyu buluncaya kadar.aramaya devam eder.
    2/144- Biz, senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip-durduğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin. Şüphesiz, kendilerine kitap verilenler, tartışmasız bunun Rablerinden bir gerçek (hak) olduğunu elbette bilirler. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.
    Düşünen ve akleden nereye gideceğini bilmeyen ve Allah’ın yol göstericiliğine inanan birisi seyirci kalmaz. hemen onunla diyaloga geçer. İşte Allah ın dua eden birisinin duasına icap etmesinin anlamı budur. Dua Kişilerin istedikleri yöndeki arzularının fiiliyatıyla buluşmasının adıdır. Bahçesini sulamak isteyen bir adamın Allah’a duası Allah’tan yağmur istemesi değil.Allah ın yeryüzünde verdiği sularla sulamak için yönelmesidir. Doğru bir dinin duası da Allah’ım beni doğru yola götür dediği zaman o tarafa yönelmesidir.
    İşte Hz. İbrahim peygamberin İnandığı ve yaşadığı hayatın adı mesci-di haram yani haramlardan uzaklaştırılmış örnek bir yaşam biçiminin sembolize edildiği yerdir. Allah son peygambere böyle bir dinin örnekliğini vererek oraya yönlendireceğini bildiriyor.
    İşte Peygamberlerdeki temel özellik vahiylerin kontrolünde yol Almalarıdır.Hiç bir peygamber kendi keyfine göre hareket edemez. O Allah’ın tabiri caiz ise kumandasıdır Şimdi Peygamberin emirleri ve yaşadığı hayatı anlamındaki sünnet anlayışını kuran ile ölçerek değerlendirmeye çalışalım.
    SÜNNET KAVRAMI
    Allah’ın Göndermiş olduğu vahiylerin O çağda bulunan şartlarda olan teknoloji ile yaşanmasının bir peygamber örnekliğinde pratik hayata götürülmesidir.Hiç Bir peygamber vahyin dışına çıkamaz, ve vahyin dışında bir şey söyleyemez. Onların Yaşadıkları Hayat Kur’an’ın o toplum ve şartlarda Allah ın emirlerinin örnek verilerek yaşamasıdır. Yani Sünnet Eğer peygamberin söyledikleri ve yaptıkları anlamında kullanıyorlarsa Söylediği Kur’an ve yaşadığı ise Kur’an ın emirlerinin o çağa ait bölümüdür
    69/44Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
    69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
    69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
    Bilindiği gibi kültür ve medeniyet. Teknoloji gün değil, ay değil,yıl değil, asır değil , Saat ve dakikada bile değişmektedir. Bir öncekine göre daha güzeli daha iyisi oluşmaktadır.
    İnsan yaşamında kültürler.devamlı gelişmekte. Çağlar ilerledikçe. Eşyanın sırları çözülmekte, çözüldükçe de yaşam değişmekte ve kolaylaşmaktadır. Ama Tevhit esasları hiçbir peygamber de farklı değildir Allah’ın birine helal ettiğini diğerlerine de helal birine haram ettiğini diğerlerine de haram etmiştir.
    16/118- Yahudi olanlara da, bundan önce sana aktardıklarımızı haram kıldık. Biz onlara zulmetmedik, ancak onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.
    İnanç be ibadet esaslarında değişme olmadan devam edip gelmiştir. Ama ilk insanlar. yaratıldığı zaman kültür sıfır idi ilk insan topluluğu hayatlarını sürdürebilmek için,Allah’ın Yarattığı tabiata yönelerek deneme yanılma yoluyla kedi ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Yemek istediklerinde kendileri için hazırlanmış elverişli bir ortamda meyvelerden sebzelerden hayvanlardan bulup yiyerek hayatlarını idame ettirirken. Bir taraftan da üzerlerini yaprak ve otlarla örtmeye çalışıyorlardı.
    7/22- Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda ise, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: “Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim? Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?”
    İlk insanlar yaşadıkları Hayat içerisinde bir kültür edinerek kendilerinden sonra gelecek olanlara yaşadıkları kültürü, miras olarak devretmişlerdir. Onlarda o kültürler üzerine bir kültür ekleyerek kendilerinden sonra kilere daha güzel bir hayat bırakmışladır. bu olay bu güne kadar devam edip gelmiş ve devam edecektir..ta… eşyanın esrarı çözülüp insanoğlunun ömrünün bitişine kadar
    Bunu somutlaştırarak anlatacak olursak, İlk insanlar doğdukları zaman çırılçıplak idi, ilk olarak doğada bulabildiklerini iklim şartlarına göre, Ağaç yaprakları ve otlarla örtünüyorlardı. Gün Gelmiş Hayvan derileriyle örtünmeyi keşfederek onlarla örtünmüşler. Gün Gelmiş Hayvan kıllarını eğirerek kendilerine elbiseler yaparak örtmeye başlamışlar. Gün gelmiş onların yerlerini dokuma tezgahları ve fabrikalar keşfederek daha modern elbiseler imal edip giyinmişlerdir. Bu Örtünüş biçimini Allah ın gönderdiği peygamberlerle. Ve kitaplarla da tarif edilerek, örtünmesi gereken yerler..tarif edilmiştir.
    Aynen onun gibi, Orijinal olan kitapla korunmuş olan vahiy çerçeve olarak peygamberlerin kitapla hayatlarını bütünleştirdikleri gibi, Günün koşullarında, Allah’tan gelen hangi bir emirin, hangi malzemelerle, ve aletlerle, nasıl yapılacağının örneğini pratik hayatta örnek olarak bizzat göstermiştir. Devlet başkanlarının da üfürüldükçe genişleyen balonun çevresini taşmadan, global kültürde,yerini alması sünnetlerdendir. Bunu Bir ayetle biraz daha genişletmeye çalışalım.
    8/60- Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”
    Dikkat edilirse, Kur’an da bahsedilen( kuvvet ve besili atlar,) ifadesi sözü edilmektedir. Buradaki hitap devlet başkanı ve ona tabi olanlaradır. Günün Şartlarına göre değişken bir emirdir. Yani Kültür ve medeniyet ilerledikçe, bir önceki kültürün yerini bir sonraki daha da güzelleşerek, yerini alacaktır
    Peygamberimiz döneminde, O Günün şartlarında, savaş aracı olarak, en önde geleni besili atlar imiş.ki, düşman güçleri onlarla püskürtülüyormuş. Ama şimdi savaş aracı olarak sünnet diye at beslemeye kalkışılırsa, Hem gülünç olur. Hem de bu yanlışlığın bedelini öldürülmek ve köleleştirilmekle öderiz. Rahmetli babam sağ iken Köyde,Evin yük taşıma ihtiyaçlarını, At ile temin ediyorduk, O Dönemlerde Traktörler cipler arabalar daha yeni yeni kullanılmaya başlamış idi Bazı traktör alanlar da ücretle yüklerimizi taşıyorlardı. Ona Verdiğimiz ücret ile at beslediğimiz ücreti hesapladığımız zaman, Traktöre kira olarak verilen ücret yem samana verilen ücrete göre çok komik kalıyordu. Ben Dedim ki Baba Bu Atı Satalım bize masraflı geliyor. Biz Her işimizi arabalarla yapıyoruz at bomboş yem yiyecekten başka yük getirmiyor. En Sonunda Babam bunu iki sene bekledikten sonra anlayabildi. Ve atı sattık. Aynen onun gibi ayette değişiklik kavramı Çağlar üstü bir kavram ifade etmektedir. Balonun içerisine hava üfürüldükçe, büyüyen balonun içerisinde yer almaya devam etmektedir. Asıl Sünnet olan Yirmi birinci asrın şu anda muhtaç olduğu teknoloji ne ise önemli olanı onu hazırlamaktır.
    İşte Kur’an’ın anlaşılmasını engelleyen zihniyet bu zihniyettir. Şeytan İslam toplumunun sağ tarafından yaklaşarak Hadis kılığına bürünerek, sünnet diye peygamber misyonuna yakışmayan, ve söz ve davranış biçimleriyle uyuşmayan, zihniyeti getirmişler. Peygamberin sünneti diye lanse etmişlerdir.
    Yine güncel bir örnekle söylediklerimizi daha da pekiştirmeye çalışalım. Hiç Laboratuar kelimesinin duyulmadığı bir zamanda,, Suyun Temiz olup olmadığının bilinmesi O Günün şartlarına göre anlaşılmaya çalışılıyordu. Saman çöpünün götürüp götürememesi suyun temiz olup olmamasının bir ölçüsü idi, Veya kuyudaki bir suya düşen ölü bir hayvanın çeşidine ve büyüklüğüne göre kuyudan ne kadar teneke ve kova su çekileceği tartışılıp duruluyordu..
    Şimdi Allah İnsanlar aracılığı ile teknolojiyi geliştirdi suyun temiz olup olmadığı birkaç damla suyu laboratuara götürüp tahlil neticesinde belli olmaktadır.
    İşte Günümüzde peygamber olsa, Suyun temiz olup olmadığını saman çöpünün, götürüp götürmediği ile değil laboratuarla inceletir öyle karar verirdi.
    3/159- Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
    Devlet başkanının yapacağı da odur. Eğer peygamber olayının bitişiyle beraber. İnsanlık yolunu kaybedecekse, elinde bir kılavuz yoksa haksızlık olur ve imtihan adaletsiz bir ortamda yapılmış olurdu
    Halbuki öyle değil, Kuranın yol göstericiliği altında, Müspet bilimlerin gelişmesiyle,İnsanlara faydalı ve zararlı olanlar tespit edilerek,Haram ve helaller ortaya konmalıdır. Onların vermiş oldukları kararlar devlet başkanlarının uyacağı kararlardır.
    Daha öncede bu konuda vermiş olduğum bilgilerde olduğu gibi Peygamber tıp alanında uzman değilse tıp ile bilgileri tıp uzmanlarından alıyordu, bu Tabi ki vahiy bilgisinin dışında olursa.
    10/94- Sana indirdiğimizden eğer kuşkudaysan, senden önce kitabı okuyanlara sor. Andolsun, Rabbinden sana gerçek gelmiştir, şu halde kuşkuya kapılanlardan olma
    21/7- Biz senden önce de kendilerine vahiy ettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun.
    Zikir ehli bir şeyin uzmanı bilgi sahibi kişilerdir Peygambere gönderilen vahiyler Eşyanın yapısında zikir ehlinin bulduğu bulgularla çatışmaz. Kuran Herhangi bir konuda bir şey söylemişse o konu ile ilgili bilime eğer ulaşabilmişse Çelişkiye düşmez. Bakınız İlim ve teknolojinin ulaşamadığı dönemlerde Gök Yüzü ile ilgili bilgiler. Bu gün çözülüp ortaya çıkınca Kur’an ın söylediklerinin doğruluğunu görenlerin imanları daha da artmaktadır..
    36/37- Gece de kendileri için bir ayettir. Gündüzü ondan sıyırıp yüzeriz, hemen artık karanlıkta kalıvermişlerdir.
    36/38- Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir müstakarra doğru akıp gitmektedir. Bu, üstün ve güçlü olan, bilen (Allah)ın takdiridir.
    36/39- Ay’a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).
    36/40- Ne Güneş’in Ay’a erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler
    Dikkat edilirse Kur’an’ın yirmi üç yıllık dönemi içerisinde, Zaman ve şartlara göre değişme ve gelişme olmuştur. Müslümanların kesin bir zafer kazanıncaya kadar, esir alınmasını yasaklayan ayet olduğu gibi Müslümanlar kesin zafer kazandıktan sonra esir alınmasını emretmiştir.
    8/67- Hiçbir peygambere, yeryüzünde kesin bir zafer kazanıncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir
    Görüldüğü gibi peygambere yön veren vahiydir, Nerde nasıl davranacağını Allah bildiriyor. Bakınız şartlar değişince aynı esir alma konusunda bunun tamamen tersini söylüyor
    8/70- Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah, sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
    İşte sünnet de Kur’an’da, Farzda Kur’an da dır. Allah ile peygamberi ayır maya kalkmak, peygamber kavramını kavrayamamak demektir.
    Allah Kur’an da Müslümanların zayıf olduğu zamanlarda esir almayın güçlü olduğunuz zaman esir alın diyor. bir peygamber kalkıp da esiri zayıf olduğunda alıp güçlü olduğunda almayabilir mi? Eğer bir peygamber öyle davranmış olsa Allah onu peygamberlikten azleder,
    Ben Çocuklara şöyle bir soru soruyordum. Allah bir emir verse, Peygamber de bir emir verse ikisi çelişkiye düşse hangisi doğru olur dediğim zaman Kafası çalışanlar veya peygamber kavramını bilenler Allah ile peygamberin verdiği emirler çelişmez diyor. Doğru olanı da odur. Peygamberler Allah’tan gelen emirleri Bir örnek olarak yaşar ve söyler. Diğer onu takip eden Müslümanlar bulunmuş olduğu dönemde onun yaptığı gibi yaparlar.
    Kurandaki Bütün emirler peygambere ait olan dönemde yapılması gereken emirleri bizzat kendisi yapar diğerlerini de kendinden sonra gelecek olan elçilere bırakırlar.
    Her Müslüman olan şunu iyi bilmelidir ki Peygamberlik hayatı devam etmiş olsaydı, ki devam etmeyecek, Eksiksiz ve her örnekten bir örnek verilen Kuran dururken, Bir olay karşısında ne yapardı.? Sorusuna cevap bulabiliyorsak, problemi çözmüşüz demektir. Kur’an’ı Çelişkisiz bir anlayışla kavrayıp, Önüne çıkan problemleri onun örnekliğinde çözülmesi gerekmektedir. Veya bunu Kendilerinde bir ilim haline getiremeyenler, Aklını Kullanarak O Konu İle ilgili uzman olanlara danışarak Akıl Ve takvadan gelen sese uyduğu zaman doğru olan bir davranış şeklini yakalar kanaatindeyim.
    Şu Bir gerçek ki herkes her konuda uzman olamaz. Her bilgi sahibin üstünde bir bilgi sahibi vardır.

    12/76- Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kaplarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte Biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır
    Hiç Olmazsa her Müslüman kendi yaşamında helal ve haramları bilip öğrenmesi gerekmektedir.uğraş verdiği hayat ile ilgili. Ticaret ile uğraşan birinin o konu ile ilgili bilgileri,öğrenerek,ticaret hayatında haram ve helal ölçüleri içerisinde mesleğini icra etmesi gerekmektedir. Ziraatte,siyasette, tıpta,çobanlıkta,v.s. her meslek dalında. Yaptıkları her davranışı helal ve haram ölçülerine dikkat ederek yaşaması gerekmektedir.
    Kuranı kerim, dikkat edildiği zaman,Günün şartlarına göre değişen problemlerin çözümünü kesin bir emirle bildirip mecbur tutmamıştır. Bunlardan bir örnek verecek olursak, zekat Müslümanların İslam devletine ödedikleri verginin adıdır. Vergi günün şartlarına göre devletin halktan kırkta bir,on da bir. Gün gelir yarısı veya hepsi insanlardan talep edilebilir. Bu şartlara göre değişken bir olaydır. Bunu O günün İslam otoritesi. Günün şartlarına göre belirler.. Kırkta bir zekat verilecek diye kuranda bir ayet yoktur. Bu kuranda yok diye. Klasik din alimleri bunu peygamberimizin sünnetinden öğreniyoruz diye kuranın dışına çıkıp yol aramaya malzeme olarak kullanmışlardı.
    Bakınız evrensel olan Kur’an ceza ve diyet bedelinden bahsederken, örfe göre tabirini kullanmıştır. Mesela, oruç tutmaya takati yetmeyenlerin, Her gün bir acı doyuracak kadar diyet ödemesi kişinin durumuna göre ve günün şartlarına göre değişken bir olaydır.
    4/92- Bir mü’mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü’mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü’mini ‘hata sonucu’ öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü’min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü’min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah’tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir
    Ayette görüldüğü gibi altmış yoksulu doyurmaya gücü yetmeyenlerin altmış gün oruç tutmasından söz edilmektedir. Diğer bir ayette de.
    2/184- (Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, -eğer bilirseniz- sizin için daha hayırlıdır.
    Bakınız ülkemizde,bile paraya çevrilebilen hapis cezalarının, Aradan on beş yirmi sene geçmesine rağmen, kanunun çıkışı anında gayet güzel ve mantıklı olan, fakat aradan kısa bir süre geçmesine rağmen, demode olup evrenselliğini kaybederek gülünç duruma düşmektedir. Bir örnek verecek olursak, Kanun çıktığı zaman, ağır para cezası olarak verilen, yirmi bin lira, o günün şartlarında o verilen para cezası bir apartman alırken, aradan on beş yirmi sene geçtiğinde para alım gücünü kaybederek sakız bile alacak değeri kalmıyor. Şimdi Hakim ceza verirken sakız parası dahi etmeyen yirmi bin lirayı, ağır para cezası diye tanımlarsa ne kadar gülünç olur.
    İşte çağ dışı diye ilan ettikleri kuran böle bir gafa düşmemiştir. Çağa göre değişebilecek ayetlerin yorumunu. Çağların kendisine bırakmıştır.
    Kur’an’ın diğer zamanın şartlarına göre değişken olan ayetlerden biri de, örf ile ilgilidir. Bu yorumu da o konuda ilim sahipleri yapar,
    2/233- Emzirmeyi tamamlamak isteyenler için anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler. Onların (annelerin) yiyeceği, giyeceği bilinen (örf)e uygun olarak, çocuk kendisinin olana (babaya) aittir. Kimseye güç yetireceğinin dışında (yük ve sorumluluk) teklif edilmez. Anne, çocuğu, çocuk kendisinin olan baba da çocuğu dolayısıyla zarara uğratılmasın; mirasçı üzerinde(ki sorumluluk ve görev) de bunun gibidir. Eğer (anne ve baba) aralarında rıza ile ve danışarak (çocuğu iki yıl tamamlanmadan) sütten ayırmayı isterlerse, ikisi için de bir güçlük yoktur. Ve eğer çocuklarınızı (bir süt anneye) emzirtmek isterseniz, vereceğinizi örfe uygun olarak ödedikten sonra size bir sorumluluk yoktur. Allah’tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir
    Bakınız bu ayette de bir örften söz etmektedir. Örf olayı da toplumdan topluma değiştiği gibi zaman ve şartlara göre de değişmektedir. Daha önceki toplumlarda, anne babaya ait çocuğu emzirmek istemez, veya kadın boşandığı zaman iki yıla kadar emzirirse, günün şartlarına göre bir süt anneye ödenecek bedel kadar. Kendine ait olan çocuğun babası ödemesi gerekmektedir.
    Günümüz şartlarında süt annesi diye bir olay yoktur bunun yerine anne sütü kadar besin değeri olmasa da, hazır mamalar üretilmektedir.., eğer boşanmış olan kadın, çocuğa belirli zaman bakmak zorunda kalırsa, çocuğun bakım masrafları artı, çocuk için günün şartlarına göre gereksinimler boşadığı kadına ödenmesi gerekmektedir.
    Sonuç Olarak diyebiliriz ki peygamberimiz dönemindeki şartlarla , günümüz dönemindeki ve daha sonra değişerek gelecek olan şartlar bir değildir. Kur’an bunun formülünü verip, kültür ve medeniyet değiştikçe.ilerledikçe, balonun içerisine üfürülen Hava çeperlerine doğru genişlemektedir.
    2/228- Boşanmış kadınlar kendi kendilerine üç ‘ay hali ve temizlenme süresi’ beklerler. Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorlarsa Allah’ın rahimlerinde yarattığını saklamaları onlara helal olmaz. Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidirler. Onların lehine de, aleyhlerindeki maruf hakka denk bir hak vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece var. Allah Azizdir. Hakimdir.
    Buradaki illet, “ başkalarına ait çocuğun saklamaları onlara helal olmaz.” Çocuğun kime ait olduğu bilinmesi ile ilgilidir, O dönemlerde laboratuar diye bir olay yoktu, kadında çocuk olup olmadığı, kadındaki fiziksel bir değişme ile bilinebiliyordu, Şimdi ise bir idrar tahlili ile çocuğun olup olmaması hemen belli oluyor.
    2106- Biz, daha hayırlısını veya bir benzerini getirinceye (kadar) hiçbir ayeti neshetmez (hükmünü yürürlükten kaldırmaz) veya unutturmayız. Bilmez misin ki Allah, gerçekten herşeye güç yetirendir.
    İşte Allah burada çocuğun olup olmamasını ilim ve teknoloji geliştiği zaman üç ay yerine bir tahlil ile bildirerek. Daha güzeli ile üç ay beklemeden çocuğun olup olmaması belli olabiliyor. Ayet devam ediyor.” Kocaları, bu süre içinde barışmak isterlerse, onları geri almada (başkalarından) daha çok hak sahibidir ler” işte kuranın bahsettiği bu süre içinde barışıp barışmayacaklarını Allah’tan başka kimse bilmez. Bu değişken olmayan yönüdür. Çünkü bu dönem kadın ve erkek için düşünme ve ders alma dönemidir. Evli olan dönemle evli olunmayan bir dönemin mukayesesinin yapıldığı bir dönemdir. Kurandaki bu ayet,hem sünnetteki bir uygulamayı,hem de evrensel olan ikinci bölümdeki,” Kocaları başka kocalardan barışmak isterlerse daha çok almaya hak sahibi oluşu güncelliğini korumuş ve ilelebet koruyacaktı
    /
    İlim ve teknoloji ilerledikçe,insan yaşamı da o oranda kolaylaşmıştır, yenı yeni keşifler icatlar, bir öncekinin hükmünü yürürlükten kaldırarak.daha iyisi ve moderni hayata geçmektedir.Elektrik icat edilince, gaz lambasının hükmünün kalktığı, petrolün icat edilmesiyle, kömürle çalışan trenlerin, yerini mazotla çalışan trenlerin alması gibi.
    Çatal ve kaşık yokken peygamberimizin sünneti deyip avuçla yemek yemek, Arabalar uçaklar icat edildiği halde onlara binmeyip sünnet diye ata deveye binilirse.yanlış bir sünnet anlayışının örnekleridir. Asıl Sünnet olan, Daha güzeli varken daha az güzelini terk etmektir.
    Söylediklerimizi ve anlattıklarımızı toparlayacak, olursak, İnsan yaşamı ile ilgili Kur’an her örnekten bir örnek verip, ve hiçbir eksik bırakmadan, yol gösterici bir rehberdir. O Kur’an’ı bulunmuş olduğu çağda İnsan toplumlarındaki ilelebet değişmeyen yasallar aynı kalmak koşulu ile, şartlara göre değişebilen ayetlerin elçiler aracılığı ile çağlarda hayatla yorumlanmasıdır.
    İşte sünnet bazılarının söylediği gibi Peygamberimizin kuranın dışında söyledikleri ve yaptıkları değil, Sünnet peygamberimizin kuranın emirlerini hayata günün şartlarına göre yaşamasının adıdır.
    6/91- Onlar: “Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir” demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler. De ki: “Musa’nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği ve sizin de (parça parça) kağıtlar üzerinde yazılı kılıp (bir kısmını) açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi? Sizin ve atalarınızın bilmediği şeyler size öğretilmiştir.” De ki: “Allah.” Sonra onları bırak, içine ‘daldıkları saçma uğraşılarında’ oyalanıp-dursunlar.
    Bakınız Ayette İnsan kültürleri ilerledikçe Açıklanabilecekler anlamında olan,”Bir kısmını açıkladığınız ve çoğunu göz ardı ettiğiniz kitabı kim indirdi” ifadesi, gelecek olan çağlarda açıklanabilecek olan ayetlerdir. Şimdi peygamber ortada yok, peki ileriki zamana bırakılan ayetleri. O zaman kim açıklayacak.
    Evrensel olan kuran elbette yirmi üç yıl gibi kısa bir zamana sıkıştırılamaz. O kitap insan oğlu var oldukça evrenselliğini koruyacak ve korumaya devam edecektir.
    3/159- Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah’a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
    Allah ve resulüne iman eden her devlet başkanının üzerine düşen yükümlülük, Kur’an a uygun olarak. Yapmak istediği bir icraatı o konunun uzmanlarını toplayarak,istişare yaptıktan sonra uygun olan kararı verir ve uygular. Şimdi peygamberlik devam etseydi onun yapacağı da o idi.
    O Zaman fıkıh kitaplarında aktarılıp durulan. Edilleyi şeriye dörttür Kitap ,Sünnet. İcmai ümmet, ve kıyası fukaha. Diye söylemeleri eksik bırakılmayan her örnekten verilen kuran anlayışına ters düşmez mi
    Peygamber Allah’ın bir kulu ve elçisidir, Kuran bir kanun peygamberin yaptıkları ve yaşadıkları da bu kanunun pratik hayata uygulanmasının adıdır.. peygamber kanun koyamaz hüküm koyan kanun koyucu Allah tır. Eğer O Kuranın dışında bir davranışta bulunsaydı, başına şunlar gelir.
    69/44- Eğer o, Bize karşı bazı sözleri uydurup-söylemiş olsaydı.
    69/45- Muhakkak onun sağ-elini (bütün güç ve kudretini) çekip-alıverirdik.
    69/46- Sonra onun can damarını elbette keserdik
    Öyleyse Kur’an artı sünnet eşittir İslam değil. İslam Allah’ın gönderdiği kur’an’ın öğütlediği hayatın adıdır. O zaman Müslüman’ım diyenlerin Allah’ı Bir tanedir. İnsanlar arasından Allah’ın peygamber olarak seçtiği Muahammet SAV. İman edenlere güzel bir örnektir. Onun Yaşadığı Hayat Kuran’ın ta kendisidir. Bize hadis diye aktarılan sözlerin büyük bir çoğunluğu. Yahudi ve Hıristiyanların uydurduğu hikayelerdir. Hicri yüz yüzeli sene sonra kaleme alınmaya başlamı.ştır. insanların ağızdan ağza aktardıkları unutma, yanılma ve kasıtlı olabilme sebepleriyle doğru olarak bu güne kadar gelebilme şansı çok azdır. Bu Sebeple hadis ilmi diye bir ilim olmaz İlim Belge gerektirir İnananlar için.farz sünnet diye bir olay yoktur Bu Allah’a ortak koşmak olur. Emirin tek kaynağı Allah tır.Onun Resulü de o emre uymakla , diğer iman edenlerde o emire uymakla yükümlüdürler.. İşte Kuran ve sünnet hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Eleştirilerinizi bekler sevgiler sunarım.

    .

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: