Kuran’daki “Hikmet” sözcüğünün anlamı

Evrendeki her şey gibi konuşulan diller de bir dinamizm içindedir ve bu doğal yasa gereği zaman içinde dillerin değişime uğramaları kaçınılmazdır. Meselâ bizim dilimiz Türkçe, elimize ulaşan yazıtlardaki hâlinden günümüze kadar, Türkçe konuşan insanların coğrafî dağılımları itibariyle de farklılıklar gösteren değişimlere uğramıştır. Hatta ülkemizdeki değişimler, Türk Dil Kurumu tarafından sık sık yapılan sözlük güncellemeleri ve yazım kuralları değişiklikleri ile, deyim yerinde ise gözle görünür şekilde izlenebilmektedir. Ne var ki, Türkçe gibi diğer dillerde de meydana gelen ve değişik faktörlerin etkisinde olan bu değişimler, her zaman faydalı yönde, yani “gelişme” niteliğinde olmamakta, zararlı yönde de sonuçlar doğurabilmektedir.

Kötü sonuç doğuran değişimlerin Müslümanlarca en önemli örneği, Arap dilindeki değişimlerdir. Çünkü bu değişimler, dikkate alınmadıkları takdirde, pek çok konuda Kur’an’ın yanlış anlaşılmasına yol açmaktadırlar. Şöyle ki; Kur’an’da geçen yüzlerce sözcük bugün, Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarından farklı anlamlarda kullanılmakta ve Kur’an’ı, sözcüklerin bugünkü lügatlardaki anlamlarını dikkate alarak anlamaya çalışanlar, bu değişimler yüzünden büyük yanlışlara düşmektedirler.

Yaptığımız tespitler gayet açık ve net göstermektedir ki, Kur’an’ın doğru anlaşılmasının önündeki en büyük engel, Kadim Arapça’nın (Kur’an’ın indiği dönem Arap dilinin) bilinmemesi ve sözcüklerin sonradan kazandığı anlamlarına itibar edilmesidir.

Bize göre Kur’an’ı doğru anlamak için; sözcüklerin vazı’ anlamlarını (ilk anlamlarını), Kur’an’ın indiği dönemdeki anlamlarını ve o günden bugüne kadar olan değişimlerini iyi bilmek gerekmektedir. Fakat eldeki lügat ve deyimler sözlükleri, Kur’an’ın indiği döneme göre “geç dönem” derlemelerdir. Meselâ Ragıb (Ö: h. 503, m. 1109) el Müfredat ve İbn-i Menzur (ö: h. 711, m. 1311) Lisan ül Arab adlı eserlerinde, sözcüklerin kendi yaşadıkları dönemdeki anlamlarını ön plânda tutmuşlar, daha önceki dönemlerdeki anlamlarını ise “lütfen” vermişlerdir. Bu durumda, Kur’an’daki sözcüklerin anlamlarını bu eserlerde öne çıkarılan anlamlar olarak kabul etmek bile, sözcüklerin Kur’an’ın inişinden 5 ilâ 7 asır sonraki anlamlarını kabul etmek demektir. Oysa Kur’an’daki kavramlar, sözcüklerin Kur’an’ın inişinden 5 – 10 asır sonraki anlamları ile açıklanamazlar. Zira Kur’an, indiği çağın insanlarının kullandığı dil ve sözcüklerle inmiştir ve bu çerçevede anlaşılması gerekir.

İşte bu yazımızın konusu, anlamlarının yanlış bilinmesinden dolayı Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel durumdaki yüzlerce sözcükten birisi olan HİKMET sözcüğüdür.

Sözcüğün aslı “ حكمةhıkmet” olup, “ı” harfi ile yazılması gerekirken, ilk yanlış sözcüğün yazılışında yapılmış ve sözcük, [private] “alay etme, kınama, başa kakma, zorbalık” demek olan ve “i” harfi ile yazılan “ هكمةhikmet” ile karıştırılmıştır. Bizim de yazımızda galat-ı meşhura uyarak “hikmet” şeklini kullanacağımız sözcük hakkındaki yanlışlıklar sadece yazılışta kalmamıştır. Sözcüğün anlamında yapılan yanlışlıklar, dine bir sürü saçmalıkların girmesine, ciddî hataların oluşmasına sebep olmuştur. Bu yanlış anlaşılmaların yol açtığı en vahim sonuç ise; yazımızın ilerleyen bölümlerinde görüleceği gibi, peygamberlere din üzerinde teşri (yasama, kanun koyma) yetkisi verilmek suretiyle işlenen şirktir.

İslâm Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi gibi çağdaş eserler ve Süleyman Ateş, Yaşar Nuri Öztürk, Yusuf Kerimoğlu, gibi çağdaş yazarlar, “hikmet” sözcüğünün anlamı olarak sözcüğün kendi anlamına yönelmemişler, maalesef geçmiş zamanlarda birileri tarafından yazılmış kanaatleri “hikmet” diye ortaya koymuşlardır.

Zaman içerisinde, gerçek anlamıyla hiç alâkası olmayan bir çok anlam verilen “hikmet” sözcüğü için, sözlüklerde çokça gösterilen karşılıklar şunlardır:

“Adalet, ilim, hilm, nübüvvet, Kur’an, İncil, Allah’a itaat, dinde ince kavrayış, gereği ile amel, haşyet, anlayış, vera, ilim ve amelde isabet, akıl, sebep, illet, doğru söz, kâmil akıl, yüce bilgi, gizli sır, ne olduğu anlaşılmayan sebep, hakikat ve ancak Allah’ın bilebileceği şey”

“Hikmet” sözcüğü, İslâm düşünürleri tarafından “felsefe” sözcüğünün karşılığı olarak da kullanılmıştır: “… İslâm kaynaklarına göre felsefenin tanımı, hikmetin tanımından çok farklı değildir. … İslâm dünyasında “hakim” nitelemesine en çok değer görülenler bilgiye ve gerçeğe, düşünme yoluyla ulaşmaya çalışan felsefeciler ile benliğin arındırılması yoluyla ulaşmaya çalışan mutasavvıflardır…” (Ana Britannica, cilt: 15 s: 273, “hikmet” maddesi).

“Hikmet” sözcüğüne, bu felsefeciler, tasavvufçular ve tefsirciler marifetiyle verilen anlamlar ise 50’den fazladır:

1- Sözde ve yapılan işte isabet, ilim ve fıkıh.

2- İlim ve amel.

3- Eşyanın manalarını bilmek ve anlamak.

4- Allah’ın işini ve emrini akletmektir.

5- Anlamak.

6- Anlama kuvveti. İcat ve ilim demek olup, eşyanın hakikatlerini varlıkta bulundukları durumda beşeri güç ölçüsünde araştırmak.

7- Eşyayı yeri ve mertebesine koymak.

8- Doğru ve güzel fiillere sabır ve sebatla devam etmektir.

9- Siyasette insanın gücünün yettiği kadar Allah’a uymak.

10- Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak.

11- Allah’ın emrini düşünüp tefekkür etmek ve O’na tâbi olmaktır.

12- İlletsiz işarettir. Yani üzerinde illet düşünülmeyen Hakk Tealâ’dan kayıtsız şartsız gelip, şek ve şüphe, zaaf ve fesat ihtimali bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işarettir.

13- Bütün durumlara hakkı şahit tutmaktır.

14- Din ve dünyanın düzgünlüğüdür.

15- İlâhî bilgi ve sırlar ilmidir.

16- İlham gelmesi için sırrı soyutlamaktır.

17- Nübüvvettir (peygamberliktir).

18- Kur’an’ı, nasih ve mensuhunu, muhkem ve müteşabihini, başlangıç ve sonlarını, helal ve haramını ve örneklerini bilmektir.

19- Kur’an’dır.

20- Bütün ilâhî kitapların içerdiği ve sunduğu bilgidir.

21- Allah korkusudur.

22- Kur’an’ı anlamaktır

23- Allah’ın dini konusunda Allah’tan korkmak, takva sahibi olmaktır.

24- Akıldır.

25- Dinde fakih olmak ve Allah’ın rahmet ve fazlından kalplere koymuş olduğu bir şeydir.

26- Korkudur.

27- Kitap ve sünnet bilgisi ile onların gereğince amel etmek ve her şeyi yerli yerine koymaktır.

28- İnsandaki sağduyu yahut doğru ile eğriyi birbirinden ayırma yeteneğidir.

29- İsabet, ilim, akıl ve fıkıhtır.

30- İlimle ilgili akıl gücünün tüm hâli olup, ifrat ve tefrit arasındaki dengeli, bilimsel aklî bir güçtür.

31- Mevzuun sebeplerini, hakikatini, beşer kudretinin erişebildiği kadar haddi zatında oldukları gibi aramak olan ilimdir.

32- Kendisinde bilgi olan kişinin bu bilgiyi, adaleti tezahür ettiren bir tarzda tatbik etmesini sağlayan tanrı vergisi bir bilgidir.

33- Mantıklı düşünmek gerçekleri araştırmak ve gerçek bilgidir.

34- Vahy nasıl peygamberlere verilen bir armağan ise hikmet de evliyaya verilen bir armağandır.

35- Sünnettir.

36- Zıddı hata olan kavramdır.

37- Fark ediş güçlerinin ortak adıdır.

38- Kesin delildir.

39- Güzel ahlâklar, güzel işler ve Kur’an’da yer alan hakikatlerdir.

40- Şuhûd ve imandır.

41- Kur’an’ın derinlik boyutudur.

42- Öyle bir anlayıştır ki yazılmaz. Ancak ehli tarafından hissedilir.

43- Teorik bilgisi ve faziletli davranış kalıplarıyla, insanın güç yetirebildiği ölçüde nefsini olgunlaştırdığı, nebi vasıtasıyla veya ilhamla aldığı emirlerin tümüdür.

44- Kitabın dış yüzü ile çelişmeyen iç yüzünün beyanıdır. Olaylara Allah’ın iradesini bize izhar ettiği yönde uyum sağlamaktır.

45- Evrenin sırlarını çözmek, ibadetlerin sırlarını kavramak, eşyanın hakikatini anlamak, baktığı yerde Allah’ın ayetlerini, tecellilerini, isimlerin cilvelerini görmek, bütün bu cilvelerden geçip ayetleri aşıp Allah’a ulaşmak, bunun yolunu keşfetmek, bu yolda dosdoğru yürümek, kâinat kitabıyla Kur’an kitabının ve bunların özü olan insan kitabının aynı olduğunu kavrayıp yürüyen kitap olmaktır.

46- Kendisiyle amel edilen dinî kuralların ve şeriatın maksadını, maslahatını, faydasını ve esrarını bilmektir. Bu da, Rasülüllah’ın davranışları, sireti, evinde, ashabı ile beraber, savaşta ve barışta, seferde ve ikamette, darlıkta ve bollukta; kapalı ve açık gelen Kur’an ayetlerinin hükümlerini, esrarını ve faydalarını ortaya çıkarıp, pratik davranış haline getiren sünnettir.

47- Kendisinden faydalanılan şer’î hükümlerdir ki, bu da geçmiş toplumların sonunun düşünerek ibret almak, dinin maslahatını ve şeriatın esrarını kavramak demektir.

48- Kur’an’ın nasihatlarıdır.

49- Anlama ve ilimdir.

50- Hükümlerin kaynağı, ilim, amel ve sözde yakinî bilgi ve kesinliktir

51- Sefehi engelleyen şeydir. Sefeh ise her kötü çirkin şeydir.

52- İnsanı uyaran, harekete geçiren, soylu davranışa çağıran ve kötü olan her şeyden alıkoyan şeydir.

53- Sebep-sonuç ilişkisinin doğru bir biçimde kurulması ve bunun tezahürleridir.

(Kaynaklar: Taberî, İbn-i Kesir, Ebu Su’d, Kurtub’i, Elmalılı, Said Havva, Mehmet Vehbi, Alusî, Cürcânî, Razî, Kınalızade, Kasimî, Koçyiğit, Cerrahoğlu, Mevdudî, Zeccac, Muhammed Esed, Maturidî, İbn Aşur, Merağî, İslâm Ansiklopedisi meb, İslâm Ansiklopedisi TDV, İktibas 201, Bilal Tan; Kur’an’da Hikmet Kavramı, Pınar Yayınları vs.)

“Hikmet” sözcüğünün gerçek anlamı:

حكمةHikmet” sözcüğü, hemen tüm kitaplarda her nedense sözcük anlamı dışında oluşturulmuş kişisel yorumlarla anlaşılmaya gayret edilmiş olduğundan, doğru anlaşılamamış, üstelik de yozlaştırılmıştır. Aslında “hikmet”in ne olduğunu anlamak için sözcük anlamını bilmek yeterlidir.

“Hikmet” sözcüğü, “ حكمhukm” sözcüğünün bir türevi olup, “Bina-i Nev’i; İsm -ün Nev’i” kalıbındadır. Bu kalıp kullanıldığı fiilin bütün anlamlarını temsil eden bir isim niteliğindedir. Bu kalıptaki bir çok sözcük Arapça’daki anlamlarıyla Türkçe’ye geçmiş ve yaygın olarak kullanılmaktadır. Örnek olarak; “Bid’at, cinnet, fikret, fitne, firkat, gıybet, hizmet, hicret, illet, iffet, kıymet, kısmet, kisve, minnet, mihnet, ni’met, rif’at, ric’at, sirkat, şirket, şiddet, zînet” sözcükleri bu kalıpta olan sözcüklerdir. Diğer taraftan “hikmet”in türetildiği “hukm” sözcüğünden türetilmiş olan; “hâkim, hakem, hâkimiyet, hükümet, muhkem, tahkim, muhakeme, mahkeme, ihkam ve tahakküm” gibi bir çok sözcük de Türkçe’ye geçmiş ve Türkçeleşmiş olarak kullanılmaktadır.

“Hukm” sözcüğüne, sözcük ve terim anlamı olarak bugün elimizdeki Arapça sözlüklerde verilen karşılıklar şunlardır:

– Hükmetmek, yargılamak.

– İşi sağlama almak, sağlamlaştırmak.

– Yüzün ön kısmı, alın, şan, şeref.

– Çağırmak, mahkemeleşmek.

– Hakemlik etmek, tecrübeli uzman.

– Hikmet sahibi olmak, hakim olmak.

Allame İbn-i Menzur’un Lisan ül Arab adlı eserinde (2. cilt, s: 539-543, “Hukm” maddesi), “ حكمhakeme” sözcüğünün esas anlamının “ منعmenea (engel oldu)” demek olduğu yazmaktadır. Bu durumda “hakeme” sözcüğünün mastarı olan “hukm” sözcüğü; “engel olmak” anlamına gelmektedir. Araplar bu sözcüğü “insan veya hayvana mani olmak, onu kontrol altına almak” anlamında kullanmışlardır ve İslâm öncesi Arap şiirinde bunun yüzlerce örneği vardır. Ayrıca hayvanların kontrolünü sağlayan “gem” denilen alete de Araplarca “ حكمةhakeme” denmiştir.

Kur’an döneminde ise bu sözcüğün anlamı biraz özelleşmiş ve sözcük; “zulüme ve fesada engel olmak” anlamında kullanılmıştır. “Hakeme” sözcüğünden türetilen sözcükler de o dönemde özelleşmiş anlama uygun olarak, meselâ;

– hâkim; zulüme ve fesada engel olan kişi,

– mahkeme; zulüme ve fesada engel olunan yer,

– ihkam; zulüme ve fesada engel oldurma,

– muhkem; zulüme ve fesada engel edilmiş şey, anlamında kullanılmıştır.

Sözcüğün Kur’an’ın indiği dönemde, özelleşmiş bu anlamda kullanıldığına dair, peygamberimizin ağzından nakledilmiş meşhur bir hadis bile bulunmaktadır: “ حكّم اليتيم كما تحكّم ولدكHakkimül yetime kema tühakkimü veledeke (Kendi çocuğunu engellediğin gibi yetimi de engelle! Yani kendi çocuğunun zulümüne, fesadına, kötü yetişmesine mani olduğun gibi yetime de mani ol, o da iyi yetişsin, kötü birisi olmasın.)”

حكمHukm” mastarının tüm türevleri bu anlam ile uyumludur ve Sarf ilmi kurallarına göre yüzlerce hatta binlerce sözcük türetilebilir. Nitekim, “hukm” mastarının farklı türevleri Kur’an’da 210 yerde geçmektedir ve dikkatle incelendiği takdirde hepsinin de “zulüme ve fesada mani olma, engelleme” anlamında kullanıldığı açıkça görülmektedir.

“Hukm” mastarından türemiş olan “ حكمةhikmet” sözcüğü ise, yukarıda bahsettiğimiz gibi “Bina-i Nev’i; İsm-ün Nev’i” kalıbında olduğu için fiilin, yani “zulüme ve fesada engel olma”nın adı olmak durumundadır. Öyleyse “hikmet”; “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilke…” demektir.

“Hikmet” sözcüğü, hepsi de gerçek, sözcük anlamıyla kullanılmış olarak Kur’an’da 19 ayette 20 kez geçmektedir. Sözcük Kur’an’da ilk defa, 37. sırada Mekke’de inen Kamer suresinde yer almış ve bu ayetten sonraki ayetlerde geçen “hikmet” sözcüklerinin iyi anlaşılması için Rabbimiz bu ayette “hikmet”in ne olduğunu en güzel şekilde açıklamıştır.

“Hikmet” sözcüğünün geçtiği Kamer suresinin 5. ayeti şöyledir:

Kamer; 5: En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.

Ayetteki altı çizili bölüm, görüldüğü gibi bir cümle olmayıp, bir cümlenin parçasıdır. Bu durumda, sözcüğün ne anlama geldiğini anlayabilmek için, sözcüğün yer aldığı altı çizili bölümün, hangi cümlenin parçası olduğunu ve dolayısıyla sözcüğün öge olarak cümle içindeki konumunu tespit etmek gerekir.

Bilindiği gibi Kur’an’ın her ayeti mutlaka bir cümle değildir. Kur’an’da beş-altı ayetten oluşmuş cümleler vardır. Meselâ beş ayetten oluşan Felâk ve altı ayetten oluşan Nass sureleri, birer cümleden ibaret sureler olarak, bu duruma en güzel ve herkesin bildiği bir örneği teşkil etmektedirler.

İşte burada da birden fazla ayetten oluşmuş cümlenin tespit edilmesi gerekmektedir. Bu amaçla Kamer suresinin 5. ayetinin, 3. ve 4. ayetlerle birlikte değerlendirilmesi, aranan cümleyi ortay çıkarmaktadır:

Kamer; 3: Ve yalanladılar, hevalarına (nefislerinin arzularına, tutkularına) uydular. Halbuki her emir kararlaştırılmıştır.

4: Ant olsun ki, onlara kendisinde alıkoyuculuk özelliği olan nice önemli haberler gelmiştir.

5: En üstün seviyede ve yeterli bir hikmet. Fakat uyarılar fayda vermiyor.

Burada dikkat edilmesi lâzım gelen bir husus da, 3. ayetteki “ امرemr” sözcüğünün, pek çok mealdeki gibi sözcüğün tali (ikincil) anlamı olan “iş” olarak değil, esas (birincil) anlamı olan “emir, buyruk” olarak çevrilmesi gerektiğidir.

5. ayetteki altı çizili ifadenin, hangi başka ifade ile birleşerek bir cümle oluşturduğu konusu, bir çok kişinin üzerinde durduğu bir konudur. Örnek olarak, klâsik kaynakların anası durumundaki İmam Razi’nin açıklamaları şöyledir:

“Ayetteki, “gayesine ermiş bir hikmet” ifadesi hakkında şu izahlar yapılabilir:

1) Önceki ayette gecen, “nice mukim haberler” ifadesiyle Kur`ân`ın kastedildiğini söyleyenler, bu “hikmet-i baliğa” ifadesinin ondan bedel olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, “Andolsun onlara, herbiri gayesine ermiş bir hikmet gelmiştir” demiş olur.

2) Bu ifade, önceki ayetteki mâ edatından bedeldir.

3) Bu, mahzûf bir mübtedanın haberi olup, takdiri, “Bu, bir hikmet-i balığadır” şeklindedir. Mananın böyle olması halinde.mahzûf olan “bu” zamiri hakkında da şu izahlar yapılabilir:

a) Peygamberler gönderme, ilgili delilleri ortaya koyma ve gelip-geçmiş, milletlerin başına gelenlerin haberi ile mevcut insanları uyarmadaki sıralama; bir hikmet-i balığadır.

b) Önemli haberlerin yer aldığı şeyi inzal etmek, bir hikmet-i baliğadır.

c) Yaklaşmakta olan kıyamet ve ona delalet eden deliller, bir hlkmet-i balığadır

d) Bu ifade mansub olarak şeklinde de okunmuştur. Bu durumda, “hal” olur. Bunun zi`l-hâli ise, geçen ayetteki mâ edatıdır. “Bu size bir hikmet-i baliğa olarak geldi” demektir.

Buna göre şayet, “Eğer bu mâ ism-i mevsûl kabul edilirse, marife olur. Bu durumda da onun ” zi`l-hâl” olması yerli yerinde olur. Fakat ifade, “Onlara, kendisinde caydırıcılık özelliği bulunan önemli haberler gelmiştir” manasında olursa, bu mâ, nekire olur. Halbuki “zi`l-hâl`in nekire olması (nahiv bakımından) uygun değildir” denilirse, biz deriz ki bu durumda mâ`nın, ayette, ifadesiyle tavsif edilmiş olması, bunun “zi`l-hâl” olmasını sağlamış olur.”

Bize göre ise “ حكمة بالغةhikmetün baliğatün (en üstün seviyede ve yeterli bir hikmet)” ifadesi, üçüncü ayetin son bölümü olan “ve küllü emrin müstekırrun (halbuki her emir kararlaştırılmıştır” ifadesinin devamıdır. Yani “ve küllü emrin” mübtedasının ikinci haberidir (ikinci yüklemidir). Bu durumda iki ifadenin oluşturduğu cümlenin takdiri şöyledir: “Ve küllü emrin müstekırrun hikmetün baliğatün”. Yani; “Halbuki her emir kararlaştırılmıştır, (kararlaştırılmış olan her emir) en üstün seviyedeki yeterli bir hikmettir.” Burada “hikmet” yerine, bu sözcüğün Kur’an’ın indiği dönemdeki özelleşmiş anlamı konacak olursa, ortaya; karalaştırılan her emrin, zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş bir kanun, bir düstur, bir ilke olduğu anlamı çıkmaktadır.

Bu tarz ifadelerin Kur’an’da yüzlerce örneği mevcut olup, bizim yukarıdaki şekilde birleştirdiğimiz ifadelerin de içinde yer aldığı 3-5. ayetlerin birleşik anlamı ise şöyle olmaktadır:

“Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu halde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor.”

Görüldüğü gibi “hikmet” sözcüğü, Kur’an’daki ilk geçişinde; Rabbimizin kullarına verdiği, her biri zulüm ve fesadı engelleyen bir yasa olan “emir” olarak açıklanmıştır. Zulüm ve fesadı engelleyen bu yasaların, yani “hikmet”lerin bir kısmı, İsra suresinde somut olarak örneklenmiştir:

İsra; 23: Rabbin kesin olarak şunları karar altına aldı: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.

24: Merhametinden dolayı onlara alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Ey Rabbim! Onlar beni küçükten nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et.”

25: Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette O tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.

26: Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Ve saçıp savurma.

27: Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

28: Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak, onlardan (akraba, yoksul ve yolda kalmıştan) yüz çevirirsen, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı (onların ağırına gitmeyecek) bir söz söyle.

29: Elini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma), onu büsbütün de saçma (israf etme). Aksi halde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın.

30: Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, hakkıyla görendir.

31: Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları da, sizi de Biz rızıklandırırız. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir günahtır (suçtur).

32: Zinaya da yaklaşmayın. Şüphesiz ki o iğrençliktir ve kötü bir yoldur.

33: Ve hak ile olmadıkça, Allah`ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim zulümedilerek öldürülürse, Biz onun velisine bir güç (yetki) vermişizdir. O da öldürmede aşırı gitmesin. Şüphesiz o (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.

34: Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte (verilen sözde) sorumluluk vardır.

35: Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve dosdoğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve uygulama olarak daha güzeldir.

36: Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar.

37: Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin.

38: Kötü olan bütün bunlar, Rabbinin katında hoşlanılmayan şeylerdir.

39: İşte bunlar (yukarıda belirlenen ilkeler, emirler), Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerden (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) bazılarıdır. Allah’la beraber başka bir ilâh edinme. Aksi halde kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.

Rabbimiz tarafından zulüm ve fesadı engellemeye yönelik olarak konulmuş olan kanun, düstur ve ilkelerden bazıları yukarıda 23. ayetten itibaren sıralanmış ve 39. ayette, bunların “hikmet”ten bir bölüm olduğu açıklanmıştır. O halde “hikmet” sözcüğü, Rabbimizin açıklamaları doğrultusunda anlaşılmalı ve başka arayışlara girilmemelidir.

“Hikmet” sözcüğü Kur’an’da Kamer suresinin 5. ve İsra suresinin 39. ayetleri dışında, aşağıda çevirisini verdiğimiz 17 ayette daha geçmektedir ve bu ayetlerde de “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler” anlamında kullanılmıştır:

Sad; 20: Biz onun mülkünü de pekiştirdik. Ve ona hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkânını verdik.

Lokman; 12: Ant olsun ki biz, Lokman’a “Allah’a şükret!” diye hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verdik. Kim şükrederse kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, daima övgüye en lâyık olandır.

Zühruf; 63: İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvalı olun, ve bana itaat edin.

Nahl; 125: Rabbinin yoluna hikmetle (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle) ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Bakara; 129: Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi (zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan) Sensin.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir elçi gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor.

Bakara; 231: Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini oyuncak edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) hatırlayıp, düşünün. Hem Allah’a takvalı davranın ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilir.

Bakara; 251: Derken, Allah’ın izniyle onları bozdular. Davud, da Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı (bozulur giderdi). Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir.

Bakara; 269: Dilediğine hikmet (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler) verir. Ve kime hikmet verilirse gerçekten ona pek çok hayır verilmiştir. Özlü akıl sahiplerinden başkası da iyice düşünmez.

Âl-i Imran; 48: Ve (Allah) ona kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) ve Tevrat ile İncil`i öğretir (öğretecek).

Âl-i Imran; 81: Hani Allah peygamberlerden söz almıştı: “Ant olsun ki size kitaptan ve hikmetten (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden) verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz! Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” demişti. Onlar da: “İkrar ettik” demişlerdi. (Allah da): “Öyleyse şahit olun, ben de sizinle beraber şahit olanlardanım” buyurmuştu.

Âl-i Imran; 164: Ant olsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.

Ahzab; 34: Ve evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) anın. Şüphe yok ki Allah her şeyin inceliklerini bilir ve her şeyden haberdardır.

Nisa; 54: Yoksa onlar insanları, Allah lütuf ve kereminden verdi diye mi kıskanıyorlar? Şüphesiz Biz, İbrahim soyuna da kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk (hükümranlık) verdik.

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana kitabı ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Cumua; 2: O (Allah), ümmîler (anakentliler; Mekkeliler) içinde, onlar, daha önceden apaçık bir sapıklık içinde iken kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğreten bir elçi gönderendir.

Maide; 110: O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikteyken ve yetişkinken insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri), Tevrat’ı ve İncil’i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrailoğullarına apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin: “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni, onlardan korumuştum.

“Hikmet”, Kur’an’dan ayrı bir şey değildir:

Kur’an’ı iyi tanımayanlar ve art niyetli kesimler, yukarıda sunduğumuz ayetlerdeki “ الكتاب والحكمةkitabı ve hikmeti …” ifadesinden, “hikmet, Kur’an’dan ayrı bir şeydir” sonucunu çıkarmışlar ve bu sonuca uygun olarak “hikmet”in; “sünnet, hadis, hadis-i kutsi, … (yukarıda 50’den fazla madde halinde sıraladığımız şeyler)” olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Oysa “hikmet” sözcüğü, sözcüğün bu bilgisiz veya art niyetli kişilerin öne sürdükleri anlama gelmediğini açıkça gösteren yukarıdaki ayetler dışında, Âl-i Imran suresinin 79. ve En’âm suresinin 89. ayetlerinde de mastar hâlinde “ الكتاب والحكم والنّبوّة el-kitabe ve-l- hukme ve-n-nübüvvete” şeklinde kullanılmış ve “nübüvvet (peygamberlikten)”ten ayrı bir şey olarak nitelendirilmiştir. Ancak bu husus araştırmacıların gözünden kaçmış ve böylece, peygamberimizden asırlar sonra uydurulmuş ve peygamberimizin adı ile topluma zerk edilmiş hezeyanlar, Kur’an’dan başka bir din kaynağı hâline gelmiş ve peygamberimiz din oluşturmada Allah’a ortak edilmiştir. Kur’an’ı iyi tanımayan veya art niyetli kimselerin bu yöndeki çabaları, sadece kendilerinin şirk batağına düşmeleri sonucunu vermekle kalmamış, ne yazık ki Kur’an’ın arı duru saf dini ile, peygamber dili ile uydurulmuş on binlerce yalanın karıştırılmasından oluşmuş kalp bir dinin ortaya çıkmasına da yol açmıştır.

İşin aslında ise “hikmet”in Kur’an’dan ayrı bir şey olması söz konusu olmadığı gibi, “hikmet” de “kitap” da Kur’an’ın bölümleridir. “Hikmet”in Kur’an’ın içinde olduğunu yukarıda İsra suresinin 39. ayetinde görmüştük. Burada bilmemiz gereken nokta; “kitap” denildiğinde Kur’an’ın bütününün anlaşılmaması gerektiğidir. Çünkü Kur’an’da belirli ayet gruplarına da “kitap” denmektedir:

Hud; 1: Elif-Lâm-Râ. (Bu), Ayetleri hikmet içertilmiş sonra da Hakim (hikmetler koyan), Habîr (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylandırılmış bir kitaptır.

Zümer; 23: Allah, sözün en güzelini müteşabih, ikişerli bir kitap halinde indirdirmiştir. Ondan Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri de, kalpleri de Allah`ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Allah`ın rehberidir. Allah, onunla dilediğini doğru yola çıkarır. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösterecek yoktur.

Mekke’de 52. sırada inen Hud suresinin 1. ayetinden kitabın tümünün muhkem olduğu yönünde, Mekke’de 59. sırada inen Zümer suresinin 23. ayetinden ise kitabın tümünün müteşabih olduğu yönünde bir anlam çıkmaktadır. Halbuki Âl-i Imran suresinin 7. ayeti, kitabın bir bölümünün müteşabih bir bölümünün de muhkem ayetlerden oluştuğunu bildirmektedir. Öyleyse “kitap” ne demektir?

Aslında Kur’an iyi incelendiğinde, Rabbimizin Kur’an’ı ÜÇ ANA BÖLÜMde tanıttığı görülmektedir. Kur’an’da bu üç ana bölümden bazen biri, bazen ikisi ve bazen de üçü bir arada söz konusu edilmektedir. Bu üç ana bölüm bir arada olarak Kur’an’da; Nisa suresinin 113. ayetinde peygamberimize verilenlerin tasnifi şeklinde, Bakara suresinin 151. ayetinde de peygamberimizin topluma verdiklerinin tasnifi şeklinde açıkça belirtilmiştir:

Nisa; 113: Eğer senin üzerinde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni sapıtmaya çalışırdı. Halbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) indirmiş ve SANA BİLMEDİĞİN ŞEYLERİ ÖĞRETMİŞTİR. Allah’ın senin üzerindeki lütfu büyüktür.

Bakara; 151: Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size KİTABI ve HİKMETİ (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri) öğretiyor. Ve SİZE BİLMEDİĞİNİZ ŞEYLERİ ÖĞRETİYOR.

Ayetlerde vurgulanan ÜÇ ANA BÖLÜM şunlardır:

– Kitap

– Hikmet

– Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Nisa suresinin 113. ve Bakara suresinin 151. ayetlerinde, üçüncü sırada zikredilmiş olan “peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi”, birinci ve ikinci sırada zikredilmiş olan “kitap” ve “hikmetin” açılımı değildir. Çünkü söz konusu edilen “bilgi” ayetlerde bedel veya atf-u beyan şeklinde değil, “vav” bağlacıyla, “kitap” ve “hikmet”e ek üçüncü bir madde olarak ifade edilmiştir.

Rabbimizin Kur’an’ üç ana bölümde tanıttığı bizzat Kur’an ile anlaşıldıktan sonraki mesele, bu bölümlerin neleri ifade ettiği meselesidir. Bunun için ise bu bölümlerin ayrı ayrı ele alınmasında yarar vardır:

a) Kitap

“Kitap” sözcüğü; “yazılan-okunan” anlamına geldiği için, bir defa buradan hemen anlıyoruz ki, Kur’an ayetleri ilk vahyden itibaren yazıya geçirilmiştir. İkinci olarak; Kur’an’nın henüz tamamlanmadığı dönemlerde eldeki mevcut olan bölümler de Kur’an’da “kitap” olarak tanımlandığı için anlıyoruz ki, “kitap” sözcüğü Kur’an’ın tamamını temsil etmemektedir. Nitekim yukarıda sunduğumuz ayetlerin bazılarındaki “kitap ve hikmet” kalıbına karşılık, Ahzab suresinin 34. ayetinde; “…Allah’ın ayetlerini ve hikmeti anın” şeklinde “ayetler” sözcüğü kullanılarak bir kalıp oluşturulmuştur. Yani “kitap” ve “ayetler” sözcükleri, Kur’an’ın bölümleri için kullanılmıştır.

Bizim görüşümüze göre “kitap ve hikmet” kalıbıyla verilen ayetlerdeki “kitap”; Zümer suresinin 23. ayetinde bahsedilen “müteşabih kitap”tır. Yani mucize nitelikli, anlamları gayet açık olmasına rağmen birbiriyle benzeşen bir çok anlamı ifade edebilen eşsiz sanat mucizeleri konumundaki müteşabih ayetlerin oluşturduğu Kur’an bölümüdür.

b) Hikmet

“Hikmet”in ne olduğunu, Kur’an’da hangi anlamda kullanıldığını (zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeler), yukarıda Kur’an kaynaklı olarak ayrıntılarıyla sunmuş idik. Ayrıca bilmekteyiz ki, Kur’an’da Hud suresinin 1. ayetinde olduğu gibi başka ayetlerde de, Kur’an için “hakim /hikmetler sahibi” ifadeleri kullanılmıştır. Bu bilgiler ışığı altında bize göre “hikmet”; Kur’an’ın ikinci ana bölümünü oluşturan MUHKEM (hikmet içeren) AYETLERdir.

c) Peygamberimizin ve toplumun bilmedikleri hakkında bilgi

Bu gruptaki ayetler, muhkem ve müteşabih olmayan, bizleri bilgilendiren ve ibret almamızı sağlayan, haber ve kıssa ayetleridir. Bu ayetleri bize yine Kur’an tanıtmaktadır:

Hud; 49: İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan önce ne sen bilirdin, ne de kavmin/ toplumun. O halde sabret, akıbet (final) kesinlikle takva sahiplerinindir.

Yusuf; 3: Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Halbuki sen bundan önce kesinlikle haberi (bilgisi) olmayanlardandın.

Yusuf; 102: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir (kötü plan) yaparlarken sen yanlarında değildin.

Kasas; 44: Musa’ya o emri vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden (hazır bulunanlardan, görenlerden) de değildin.

Kasas; 45: Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; Fakat Biz (elçi) gönderenleriz..

Kasas; 46: (Musa’ya) seslendiğimiz zaman da, Tur`un yanında değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik). Umulur ki öğüt alırlar.

Âl-i Imran; 44: İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. (Yoksa) “Meryem’i kim himayesine alıp koruyacak?” diye kalemlerini (kur’a için) atarlarken sen yanlarında değildin. Tartışırlarken de sen yanlarında bulunmadın.

Şura; 52: İşte biz böylece emrimizden olan ruhu vahyettik. Yoksa sen “kitap nedir? İman nedir?” bilmiyordun. Fakat biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletiyoruz. Şüphesiz ki sen de doğru bir yola götürüyorsun.

Sadece Kur’an’a dayanarak yaptığımız bu tahlil sonucuna göre; kitap, hikmet ve bilgi ayetleri, Kur’an harici bir şey olmayıp, Kur’an’ın parçalarıdır. Kur’an’ı doğru anlamak isteyenler “hikmet” sözcüğünü “sözcük anlamıyla” ele almalı, sonradan üretilen anlamlar ve kavramlar için ise başka adlar bulmalıdırlar.

Allah, doğrusunu en iyi bilendir.

Hakkı YILMAZ

hakkiyilmaz@kuranca.net

hakkiy@hotmail.com

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

8 thoughts on “Kuran’daki “Hikmet” sözcüğünün anlamı

Add yours

  1. S.A. yazınızı okudum güzel ve hoş tespitler var.Ancak sünnete bakışınızı tam anlayamadığımı söyleyebilirm.Yani Hikmetten bir nebze kasıt sünnet olsa bi sakıncasımı oluyo. Sünneti Kuran’ı azimüşşanın neresine koyalım.?

  2. Selam Timur…

    Sünnet kelimesinin çağrıştırdığı şeyi hadisler olarak düşünürseniz yanılırsınız..

    Sünnet, sözlük itibariyle bir çok anlama gelir: İşlek ve geniş yol, adalet ve gidişat, takip edilen yol, tabiat, kanun, yaratılış, huy, yüz, şekil, çığır gibi…

    Muhammed Peygamber’in sünneti ( takip ettiği yol ) Allah’ın O’na vahyetmiş olduğu Kur’an’dır.

    Yunus Suresi
    (57) Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.

    Yusuf Suresi
    (111) Andolsun ki, onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’an uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir.

    İbrahim Suresi
    (1-2) Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye layık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline.

    İsra Suresi
    (10) Gerçekten bu Kur’an en doğru olan yola götürür ve iyi işler yapan mü’minler için büyük bir mükafat olduğunu ve ahirete inanmayanlar için elem dolu bir azap hazırladığımızı müjdeler.

    Sebe Suresi
    (6) Kendilerine ilim verilenler, Rabbinden sana indirilen Kur’an’ın gerçek olduğunu ve onun, mutlak güç sahibi ve övgüye layık Allah’ın yoluna ilettiğini görürler.

    Araf
    (3) Rabbinizden size indirilene uyun; O’nun berisinden birtakım velilerin ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

    Zuhruf
    (43) Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl! Hiç kuşkusuz, sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.

    Ahkaf
    (9) De ki: “Ben peygamberlerin ilki değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyuyorum. Ben, sadece açık bir uyarıcıyım.”

    Enam
    (50) Onlara şunu söyle: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben! Size ben bir meleğim de demiyorum. Yalnız bana vahyedilene uyarım ben!” Sor onlara: “Körle gören bir olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”

    Enam
    (106) Rabbinden sana vahyedilene uy! Allah’tan başka ilah yoktur. Müşriklerden yüz çevir!

    Araf
    (203) Onlara bir ayet getirmediğinde, “Onu da şuradan buradan derleseydin ya!” diye konuşurlar. De ki: “Ben sadece Rabbimden bana vahyedilene uyuyorum. Bu, Rabbinizden gelen gönül gözleridir, doğruya kılavuzdur, iman eden bir toplum için rahmettir.”

    Yunus
    (109) Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır.

    Ahzab
    (2) Rabbinden sana vahyedilene uy! Allah, yapmakta olduklarınızdan en iyi biçimde haberdardır.

  3. Yazar (H. Yilmaz) kardesimizden Allah razi olsun. Benim burada belirtmek
    istedigim buna ek ya da bazi yonlerden cok hafif degisik
    olabilecek Kuransal gorus ise soyledir:
    *******************************************

    Kuran’da hz. Muhammede (a.s.) verildigi bildirilen bu “HIKMET”
    acaba ne olabilir?

    ———-
    …ve Allah sana (ey Muhammed) Kitabi ve HIKMETI indirdi
    ve (boylelikle) sana bilgisini-bilmediklerinin
    bilgisini-iletti… (Nisa 113)

    …ve (O Resul Muhammed) size ayetlerimizi okuyor
    ve (boylelikle) sizi arindiriyor, ve size Kitabin ve HIKMETIN
    bilgisini-iletiyor, ve (boylelikle) size bilgisini-bilmediklerinizin
    bilgisini-iletiyor. (Bakara 151)
    ———-

    1) Kuran’da ayni zamanda hz. lukmana da (a.s.) bir HIKMET
    verildigi ozellikle vurgulanmis ve daha sonra ona verildigi
    bildirilen bu HIKMET,

    ve o zaman Lukman ogluna DEDI KI:

    ibaresinin ardindan gelen “butun ilahi ve erdemli sozler” olarak
    sergilenmis olmalidir. (Lukman 12-19)
    dolayisiyla, Kuran’da hz. Muhammede (a.s.) yuce Allah
    tarafindan vahyedilen

    ey Muhammed (onlara) DE KI:

    ibaresinin ardindan gelen “butun ilahi ve erdemli sozleri” de biz
    belki de burada, birinci anlamda, hz. Muhammede (a.s.) yuce
    Allah tarafindan Kuran’da verilmis olan buyuk bir HIKMET olarak degerlendirebiliriz, Allahualem.
    ———-
    not: ve bu HIKMETLI sozlerin sadece hz. Muhammedin (a.s.)
    yasadigi donemdekilere hitaben degil, fakat ayni zamanda
    gelecekte ortaya cikabilecek olan bircok buyuk “ilahi mucizevi
    plan ve hadiselere” de isaret edebilecek olan cok ozel
    –gecmis ve gelecege yonelik & ikiser anlamli–
    kudretli sozler olmasi da kuvvetle muhtemel olabilir, Allahualem.
    bkz. 27/93 & 39/23)
    ———-

    2) Kuran’da yuce Allah tarafindan hz. Muhammede (a.s.)
    vahyedilen ve

    cocuklarinizi oldurmeyin…
    zinaya yaklasmayin…
    nefsi oldurmeyin…
    yetim malina yaklasmayin…

    seklinde devam eden “butun ilahi ve erdemli hukumler” yine
    burada bir HIKMET olarak nitelendirilmis olmalidir. (Isra 31-39)
    dolayisiyla, Kuran’da hz. Muhammede (a.s.) vahyedilmis olan bu
    tip “butun ilahi ve erdemli hukumleri” de biz belki de burada, ikinci
    anlamda, yine ona yuce Allah tarafindan Kuran’da verilmis buyuk
    bir HIKMET olarak degerlendirebiliriz, Allahualem.

    dogru soylediklerim Allah’tan, yanlislarim nefsimdendir.

    selamlar, saygilar.

  4. ********************
    ve o zaman, Allah (su sekilde) peygamberlerin kesin-sozlerini
    almisti:

    Ben size Kitab ve Hikmet verdikten sonra, size (bu) yaninizdakini
    dogrulayacak bir elci geldiginde, siz ona mutlaka inanacaksiniz
    ve mutlaka destek olacaksiniz… (Ali Imran 81)

    ——-

    ve o zaman, Biz peygamberlerden kesin-sozlerini almistik:

    ve senden (ey Muhammed,)
    ve Nuh’dan,
    ve Ibrahim’den,
    ve Musa’dan,
    ve meryemoglu Isa’dan,

    ve biz onlardan kuvvetli kesin-soz almistik.
    ta ki, Allah (bu hususta) dogru olanlari dogruluklarindan
    soracaktir, ve O (bu hususta)
    inkarcilar icin elemli bir azab hazirlamistir. (Ahzab 7-8)
    ********************

    yukaridaki ayetlerde isaret edilmis olabilecek
    bazi belirgin sonuclari su sekilde maddeler halinde
    vermek istiyorum:

    1) Kuran’da 75/17-19 ayetlerinde belirtilen ana prensibe
    binaen (= Kuran ayetlerinin daha ileride ve yine Kuranin icinde
    yuce Allah tarafindan aciklanmasi prensibi) hareket ettigimizde:
    Ali Imran 81′de belirtilen ve bazi peygamberlerden alindigi
    bildirilen bu “kesin-sozun” temelde sadece bes buyuk
    peygamberi kapsadigini (= hz. Muhammed & hz. Nuh & hz. Ibrahim
    & hz. Musa & hz. Isa) Ahzab 7-8′de acikca ogrenebiliyor olmaliyiz.
    ve bu iki ayette kullanilan –ve Kuran’da her zaman birbirinin
    “tam ziddi” sekilde karsilikli olarak kullanilmis olan–

    ..ona mutlaka “INANACAKSINIZ” (= letuminunne)
    X
    ..ve “INKARCILAR” (= lilkafiriine) icin elemli bir azab hazirlamistir.

    ifadeleri de yine bu iki ayetin ayni konuyu isleyen, ve birbirlerini
    “aciklayan” ayetler oldugunu gosteren kuvvetle
    destekleyici ek bir delil hukmunde olmalidir, Allahualem.

    2) buna gore, bu bes buyuk peygamberin ardindan gelip,
    bu peygamberlere verilen Hikmeti –hz. Muhammede de (a.s.)
    Kuranin icinde ayrica “Hikmet” verilmis oldugunun ozellikle
    vurgulanmis olmasi (Nisa 113) bu acidan da yukaridaki tesbitimizi
    iyice pekistiren ayri ve ozel bir delil hukmunde olmalidir,
    Allahualem– dogrulayacak & gercek kilacak bir “ilahi bilgiyle”
    gonderilecek bir elcinin “Hakiki Bir Ilahi Vaad”
    oldugu sonucuna varabiliriz, Allahualem.

    3) fakat elbette bunun nasil bir “ilahi bilgi” olacagi konusu ise,
    henuz bu bilgi ortaya cikmadan once kesinlikle anlasilamaz
    ve hakkinda herhangi bir tahmin yapilamaz olmalidir.
    bu sebeble, “Allah en dogruyu bilir ve vakti gelince bu buyuk
    sirrini butun salih kullarina acikca izhar eder, insallah”
    diye umid ve dua ederek simdilik bitirmek istiyorum.

    dogrularim Allah’tan, yanlislarim nefsimdendir.

    selamlarimla.

  5. ********************
    45- ve kullarimiz IBRAHIM, ISHAK, ve YAKUBU an; kuvvet ve
    basiret sahibiydiler.
    46- suphesiz ki, biz onlari bir ozgunluk ile ozgun kildik: (ahiret)
    yurdunu anma ile.
    47- ve suphesiz ki, onlar bizim katimizda “suzme-secilmis,
    en hayirli” kimselerdendir.

    48- ve (bunun ardindan) ISMAIL, ELYESA, ve ZALKIFLI an;
    ve hepsi “en hayirli” kimselerdendir. (Sad 45-48)
    ********************

    yukaridaki ayetlerde isaret edilmis olabilecek
    en belirgin bazi sonuclari soylece vermek istiyorum:

    1) oncelikle, yuce Allahin “iste bunlar elcilerdir; biz onlarin
    bir kismini bir kismi uzerine ustun kildik.”
    acik beyanatina binaen (2/253) yukaridaki ayetlerde de
    oncelikle anilan hz. Ibrahimin (a.s.) Allah katinda “suzme-secilmis,
    en hayirlilar” (= elmustefeyne elehyar) grubunda,
    ve hemen bundan sonra anilan oglu hz. Ismailin (a.s.) ise Allah
    katinda sadece “en hayirlilar” (= elehyar) grubunda
    vasiflandirilabildigini acikca musahede ediyor olabilmeliyiz.
    dolayisiyla, buna binaen, burada belki de hz. Ibrahimi (a.s.)
    Allah katindaki en ust mertebedeki “birinci adam”
    ve bunun hemen akabinde anilan oglu hz. Ismaili (a.s.) ise
    Allah katindaki en ust mertebedeki “ikinci adam”
    olarak degerlendirebiliriz, Allahualem.
    ve yuce Allah, bu sebeble, dunyaya daha sonra secip
    gonderecegi butun peygamberlerini de kendi katinda “en ozgun mertebedekiler” grubunda olarak, birbirinin ardisira, zikretmis
    oldugu bu iki cok onemli Allah Adaminin soyundan
    cikarmis olmalidir, Allahualem. (29/27) & (21/85 & 2/127-129)

    iste, buna binaen, yukarida oncelikle anilan
    baba hz. Ibrahime (a.s.)

    = oglu hz. Ishak (a.s.) ve torunu hz. Yakub (a.s.) bagislanarak,
    birinci peygamberlik hatti,

    yukarida hemen bunun akabinde anilan
    ogul hz. Ismaile (a.s.) ise, buna mukabil

    = oglu hz. Elyesa (a.s.) ve torunu hz. Zalkifl (a.s.) bagislanarak,
    ikinci peygamberlik hatti,

    bu sekilde tesis edilmis olabilir, Allahualem. ve belki de bu
    sebeble bu her iki “ucer peygamber” Allah katinda bu sekilde
    cok ayri ve ozgun en ust birer makamda, birbirleri ardisira,
    anilmis olmalidirlar.

    ———-
    not: yukaridaki ayetlerde anilan hz. Elyesanin (a.s.), Allahualem,
    kesinlikle hz. Ismailin (a.s.) oglu oldugunu 6/84-85-86 ayetlerinin baslangiclarinda anilan –sadece ilk iki sirada– “baba-ogul”
    peygamberler dizisini birbirleriyle karsilastirarak dikkatlice
    o olayi butunledigimizde de belirgin bir sekilde tekrar
    tesbit edebiliyor olmaliyiz.
    ve yine nasil ki, yukarida hz. Ibrahimin (a.s.) soyunda ozellikle
    anilan bir peygamber olan hz. Yakubun (a.s.) ismi Kuran’da
    bazen “Israil” olarak da anilabiliyorsa, (Meryem 58)
    buna mukabil yukarida hz. Ismailin (a.s.) soyunda ozellikle
    anilmis bir peygamber olan hz. Elyesanin (a.s.) ismi de Kuran’da bazen
    “Idris” olarak anilabiliyor olmalidir, kuvvetli ihtimalle. (Enbiya 85)
    ———-

    ***************
    40- o Muhammed (Peygamber) sizin erkeklerinizden hicbirinizin
    babasi degildir, ve lakin o sadece Allahin bir elcisi
    ve peygamberlerin hatemi-sonuncusudur. (Ahzab 40)
    ***************

    dolayisiyla, burada da oncelikle yine Kuran’da 75/17-19
    ayetlerinin bize ogrettigi acik prensibe (= Kuran ayetlerinin
    daha sonra yine Kuranin icinde ve yuce Allah tarafindan
    aciklanacak olmasi prensibi)
    ———-
    bu prensibi daha once de Ali Imran 81 ayetinde
    kullanilan “peygamberler” ifadesinin hangi peygamberleri
    kapsadigini idrak edebilmek icin ayni sekilde tatbik etmis
    oldugumuzu, ve bunun sonrasinda bunu Ahzab 7-8 ayetlerinde,
    Allahin izniyle, acikca idrak edip cozebilmis oldugumuzu
    burada tekrar hatirlamaliyiz. (75/17-19) = (3/81 & 33/7-8)
    ———-
    binaen burada hz. Muhammedin (a.s.) “hatemi-sonuncusu”
    oldugu peygamberlerin yukarida anilan

    = hz. Ismail (a.s.) ve hz. Elyesa (a.s.) ve hz. Zalkifl (a.s.)
    peygamberler

    oldugu sonucuna varabilmeliyiz, Allahualem.
    cunki hz. Muhammedin (a.s.) bu peygamberlerin –ozellikle
    hz. Ismail (a.s.)– soyundan geldigi tarihen de acikca bilinen
    ve tartismasiz olarak kabul edilen Kuransal ve tarihsel bir
    gerceklik hukmunde olmalidir. (Bakara 127-129)
    ve ayrica bu cok ozel ikinci “uc buyuk peygamber”
    soyundan daha once hz. Suayb (a.s.) ve hz. Salih (a.s.) ve
    hz. Hud (a.s.) gelmis olmalari da kuvvetle muhtemel olmalidir.
    (ve bunun disinda bize Kuran’da acikca bildirilmemis olan
    diger bircok peygamberler de mevcut olabilmelidir
    bu hatta. 4/164) bunun disinda Kuran’da anilan diger butun
    peygamberler ise en yukarida anilan yine cok ozel birinci “uc
    buyuk peygamber” olan

    = hz. Ibrahim (a.s.) ve hz. Ishak (a.s.) ve hz. Yakup (a.s.)

    soyundan gelmis olan peygamberler hukmunde olmalidirlar.

    dogrularim Allah’tan, yanlislarim nefsimdendir.

    tekrar selamlarimla.

  6. selam değerli dostlarım…

    Bence hikmet bakıpta görmektir,görüpte anlamaktır.!!!!

    Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlamış.

    Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş. Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş. Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zaman da durmuyor tabi ki. Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona “Şu karşıda ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir.” demişler.

    Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye “Hayatın anlamının ne olduğunu” sormuş. Bilge “Sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor” demiş. Adam kabul etmiş. Bilge adamın eline bir çay kaşığı vermiş ve içine de silme bir şekilde zeytinyağ doldurmuş. “Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağ eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin.”

    Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış “Evet” demiş “Kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?” Adam şaşkın. “Ama” demiş “Ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki.”

    “Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel” demiş Bilge. Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzellikler büyülemiş muhteşem bir bahçedeymiş çünkü. Geri geldiğinde bilge, adama bahçe nasıldı diye sormuş. Adam gördüğü güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış.

    Bilge gülümsemiş, ama kaşıkta hiç yağ kalmamış demiş ve eklemiş:

    “Hayat senin bakışınla anlam kazanır ya sadece bir noktayı görürsün hayatın akıp gider sen farkına varmazsın. Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın akıp giden zamanın anlam kazanır.”

    “Hayatının anlamı senin bakışlarında gizli”

    farkındalıkla…
    toprakerdem2005@hotmail.com

  7. selam değerli dostlar…

    yukardaki güzel hikayeden sonra bende birşeyler yazmak ihtiyacı duydum ve siz değerli dostlarla paylaşmaya karar verdim…

    Hayat anlamı bulma çabasıdır
    İnsan eşyayı tanımaya çalışırken aynı zamanda ona kendi zihninde bir takım tanımlar da bulur. Sonra zihninde eşya için takdir ettiği tanım, o kimsenin eşyadan öğrenmeye çalıştığı anlam olur. Ancak gerçekte eşya nedir, anlamı nasıl elde edilir, bizlerin kendi zihinlerimizde her bir nesne ya da olay için belirlediğimiz anlamların değeri nedir? Bütün bu sorular herkesin şahsi hayatında farklı farklı cevaplar bulur fakat herkes bu cevaplardan tatmin olmaz. Zira hayatın manasını, hayatı yaratan Zat’tan öğrenmek gerekir. Nasıl bir makineyi yapan, onu çalıştıran, parçalarını ayırıp-birleştiren bir insan kendi makinesini iyi bilir, aynen öyle de hayatı veren hayatın manasını en iyi bilir ve hayat sahibi kimseler de ancak o mana ile tutmin olur. Bugünün insanının bunalım
    Allah yeryüzünü salih kullarına vereceğini vadetmiştir. Yeryüzünün manası nedir, salih kul kime denir ya da insan kendisinin salih kul olup olmadığını nasıl anlar. İsimleri tıpkı Hz. Adem gibi doğrudan Allah’tan öğrenirsek anlam kargaşasına bir son vermiş oluruz. Peki Allah’tan isimleri nasıl öğreniriz ya da Allah’tan isimleri öğrenmek ne demek? Kur’an müşrikleri kınama sadedinde onlara kendilerinin uydurduğu ve aslı olmayan bir kısım isimlere taptıklarını söyler. Bunun mefhum-u muhalifini alırsak, kainatta her isim bir hakikati temsil eder ya da her hakikat bir isimle temsil edilir. Biz anlamı isimler içerisinde buluruz. O halde isimleri hakikatlerin kaynağından öğrenmek bizim için en güzel yol olacaktır. Hikem-i Ataiye sahibi: Allah’ı bulan her şeyi bulur, Allah’ı kaybeden neyi bulur.” derken her halde anlam arayışının son noktasına işaret etmiştir. EVET ANLAM ALLAHTA SON NOKTASINI BULUR, BU GAYEYE KURAN İLE VARILIR, KURAN İSE Hz. MUHAMMEDDE ANLAMINI BULUR.
    sebeplerinin başlıcası zannederim bu noktada gizlidir.

    farkındalıkla…
    toprakerdem2005@hotmail.com

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: