Kuran’ı Kuran’la tanıyalım

Ali Umuç

Bu bölümde Kur’an’ı daha iyi tanımak için, Kur’an’ın Kur’an’da geçen bazı özelliklerinden bahsedeceğiz. Bu özellikleri açıklarken gerek Mekke müşriklerinin, gerekse de çağımızdaki İslam düşmanlarının Kur’an aleyhine ortaya atmış oldukları iddialara cevaplar vermeye çalışacağız. Şimdi, Kur’an’ı daha iyi tanımak için, O’nun Kur’an’da geçen bazı özelliklerini maddeler açıklamaya çalışalım.

1. Kur’an-ı Kerim Arapça’dır: Yüce Allah, sünnetullahı gereği, Araplara gönderdiği peygamberini Araplardan ve kitabını da Arapça olarak göndermiştir.

O, peygamber göndererek insanları uyardıktan sonra, onları, sorumlu tutmuştur. Kur’an-ı Kerim’in “…Biz Peygamber göndermeden azap edecek değiliz. “ ayeti bu gerçeği açıklamaktadır. Bu ayet aynı zamanda Allah’ın sorumlu kıldığı her topluma uyarıcı gönderdiğini de göstermektedir. Yüce Allah bu toplumu uyarması içinde son peygamber olan Hz Muhammed’i görevlendirmiştir. Hz Muhammed Arap toplumunun içerisinde yaşayan bir fert olduğundan dolayı vahyin dili Arapça olmuştu. Ancak vahy iniş aşamasında Araplara indirilmiş olsa da, aslında tüm insanlara indirilmiştir. Bu yüzden vahyin dili Arapça olmasına rağmen, mesajı evrenseldir.

2. Kur’an-ı Kerim Allah katından indirilmiştir: Kur’an-ı Kerim; Cebrail’in, Allah’tan aldığı şekliyle, Hz Muhammed’e vahy süreci içerisinde, lafız ve mana olarak okuyup öğrettiği bir kitaptır. Bu kitap vahyedilme aşamasında her türlü müdahaleye karşı Allah tarafından korunmuştur. Bu yüzden vahye asla şeytanın sözü karışmamıştır. Peygamberimiz, O’nu, eksiltip unutmadan, kavrayıp ezberlemiş ve nefsinden bir şey katmadan, bize tebliğ etmiştir. İşte Peygamberimizin bize tebliğ ettiği bu kitap; Allah katından indirilmiş olan ilahi bir kitaptır. Bu ilahi kitapta vahy iki kısma ayrılmıştır. Şimdi bunları kısaca açıklamaya çalışalım.

a) Din: [private] İmanla küfür arasında ayırıcı çizgi oluşturan ve iman edilmesi vacip olan akideler ki bunlar; Allah, Melekler, Kitaplar, Peygamberler ve Ahiret günü ve Kader hakkındaki temel inançlardır. Bu inançlar, bütün peygamberlerin zamanında olan, zamana ve toplumun yapısına göre değişmeyen inançlardır.

b) Şeriat: Vahyin ihtiva ettiği konular açısından bakıldığında vahyin değişebilen kısmına Şeriat denir. Her peygamberin getirmiş olduğu ameli ve fer’i hükümlerin, kendi zaman ve şartlarına göre değiştiği bir gerçektir. İnsanların maddi ihtiyaçları yanında, beraber yaşamadan kaynaklanan sosyal ihtiyaçları da zaman içerisinde artmaktadır. Buna bağlı olarak, insanların dünya ve ahiret mutluluklarını sağlayacak olan vahyin, ihtiva ettiği emir ve yasaklarda da artma olacaktır. Çünkü, toplumlar, ilk toplumdan günümüze kadar bir tekamül içerisindedir. Tekamül içerisinde olan bu toplumların problemleri artıkça, onların problemlerini çözmek için gönderilen ilahi emirlerde artmış olacaktır. Ancak yukarıda da açıklandığı gibi bu tekamül akide konularında değil; İbadet, Muamelat ve Ukubat gibi ameli konularda olmaktadır.

3. Kur’an-ı Kerim parça parça inmiştir. Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize yaklaşık 23 yıllık peygamberlik dönemi içerisinde, parça parça indirilmiş bir kitaptır. Bu kitabın ayetleri değişik yer ve zamanlarda indirilmiştir. O’nun ayetlerinin bir bütün olarak değil de, parça parça indirilmesinin çok çeşitli hikmetleri vardır. Bu hikmetlerden bazılarını aşağıya aktaralım.

a) Kur’an-ı Kerim’in parça parça indirilmesinin hikmetlerinden bir tanesi, O’nun ayetlerinin ezberlenmesini ve anlaşılmasını kolaylaştırmaktır. Okur yazar oranının çok yüksek oranda olmadığı Mekke toplumuna ayetler bir bütün halinde indirilseydi, O’nun ayetlerinin ezberlenmesi ve anlaşılması çok zor olurdu. Bu yüzden ezberlemeye ve anlamaya kolaylık olsun diye, Kur’an bir bütün halinde inmemiştir.

b) Kur’an-ı Kerim’in ayetleri parça parça indirildiğinden, O’nun hükümleri de tedricen, (azar azar) indirilmiş olmakta ve böylece toplum hükümleri tatbike hazır hale getirilmektedir. Eğer böyle olmayıp ta, bütün hükümler aynı anda indirilmiş olsaydı, hem hükümler zor tatbik edilir, hem de kabullenilmesi çok zor olurdu. Mesela; İçki bir anda değil de, tedricen yasak edildi. Eğer aşamalarla toplum içkinin zararını bilecek duruma getirilmeden, sadece bir hüküm halinde “içki yasaktır” hükmü getirilse, belki de toplumsal bir hastalık olan içki içme hastalığından toplum kurtulamayacaktı. Halbuki hükümler azar azar indirilip de, fertler yasağa alıştırıldığında ve sonunda içkiyi yasaklayan kesin hüküm geldiğinde herkes içkiyi bırakıyor ve böylece toplumları helak eden bir hastalıktan toplum kurtulmuş oluyordu.

Daha öncede anlattığımız gibi Mekki surelerde daha çok İman esasları üzerinde duruluyor ve insanların kalplerine sağlam bir iman nakşediliyordu. Medine döneminde ise gelişmiş bir toplumun gereksinim duyacağı muamelat ve ukubat hükümleri nazil oluyor ve insanlar daha önce nakşedilmiş sağlam imanın gereği olan amellerle muhatap ediliyordu. Eğer böyle olmasa insanların bazı hükümleri kabullenmesi çok zor olurdu. Halbuki, Kur’an’ın ayetlerinin parça parça indirilmesi ve Medine’de nazil olacak Muamelat ve Ukubatın asıllarının Mekke’de nazil olması yüzünden ayetler sahabeler tarafından kolaylıkla kabul edilmiştir. Sahabelerin Kur’an’ın getirdiği her hükme razı olmasında, O’nun ayetlerinin parça parça indirilmesinin ve Medine’de muhatap olacakları hükümlerin, Mekke’de alt yapısını almalarının rolü oldukça büyüktür.

c) Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin parça parça indirilmesi, bu kitabın beşeri kaynaklı olamayacağını ispatlamaktadır. Bu kitabın yaklaşık 23 yılda tamamlanmış olması ve ayetlerinin değişik yer, zaman ve kişilerden bahsettiği halde hiçbir çelişki içermemesi O’nun ilahi kaynaklı bir kitap olduğunun tartışmasız delili sayılır. Çünkü hayatın akışı içinde, değişik hadiseler vesilesiyle yaklaşık 23 yılda tamamlanan bir kitabın ayetlerinin yerlerinden oynatılamayacak derecede yerli yerinde oluşları, beşer gücünün üstündedir. O’nun ayetlerinin ihtiva ettikleri konular saymakla bitmemektedir. İşte bu konuların birçoğu değişik olaylar neticesinde nazil olmuştur. Ancak değişik olaylar neticesinde nazil olan ve farklı kültürlerdeki insanlara hitap eden bu ayetlerin içerisinde hiçbir zıtlık ve çelişki yoktur. Halbuki bu kitabın kaynağı beşeri olsaydı, O’nda birtakım çelişki ve zıtlıkların bulunması kaçınılmazdı. Hatta bazen uzun araştırmalar sonucu çıkarılan insan kaynaklı yasaların bir kısmının diğer kısmıyla çelişkili olduğu bile görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’se ilahi kaynaklı olduğundan bu tür çelişkileri taşımaktan münezzehtir.

d) Kur’an-ı Kerim’in parça parça indirilmesinin hikmetleri oldukça çoktur. Yukarıda belirttiğimiz hikmetlere ek olarak; çeşitli insan grupları hakkında müslümanlara gereken bilgilerin zamanında aktarılması, Hz peygambere sorulan sorulara Kur’an diliyle cevap verilmesi ve sıkıntı anında Müslümanların teselli edilmesi gibi hikmetleri de vardır.

4. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri sağlamlaştırılmıştır, değiştirilemez. Kur’an-ı Kerim; Allah katından Peygamberimize indirilmiş ilahi bir kitaptır. Bundan sonra peygamber gelmeyeceğine göre artık bu kitabın değiştirilmesi veya yerine başka bir kitabın getirilmesi mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri nazil olduğunda Müşriklerin ve Ehl-i Kitap’ın bazıları Kur’an’ın değiştirilmesini istemiş, ancak onların bu istekleri Allah tarafından reddedilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de “ Rabbinin sözü hem doğruluk, hem de adalet bakımından tamamlanmıştır. O’nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur…” ayeti O’nun ayetlerinin tamamlandığını ve asla değiştirilemeyeceğini belirtmektedir.

İslam düşmanları; her devirde olduğu gibi bugün de, İslam’ı yok etmek için en başta İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i değiştirmeye çalışmaktadırlar. Ancak, Kur’an-ı Kerim’in lafızlarında bir değişiklik yapmaya hiçbir kafirin gücü yetmemektedir. Kur’an tarihini anlattığımız bölümde bu gerçeği delilleriyle ispatladık ve o bölümde, Müşteşriklerin Kur’an-ı Kerim’de lafzi tahrif olduğuna dair iddialarına da gereken cevapları verdik.

5. Kur’an-ı Kerim’in ayetleri arasında çelişki yoktur. Kur’an-ı Kerim, yüce Allah’ın ilminden kaynaklandığı için, O’nda hiçbir çelişki ve tutarsızlık olamaz. Çünkü çelişki ve tutarsızlık bilgisizlikten kaynaklanır. Allahu Teala ise bilgisizlik gibi bir eksikliklerden münezzehtir. Bu yüzden ezeli ve ebedi ilme sahip olan Allah’ın kitabında hiçbir eksiklik ve çelişkinin olması mümkün değildir. Kur’an, Allah tarafından gönderilen ve insanları en doğruya ve en iyiye ulaştıran bir kitaptır. Bu kitabın hidayet kaynağı olduğunu unutup ta, O’nu karışık ve karmaşık bilgiler içeren çelişkili bir kitap olduğunu sanmak doğru değildir. Kur’an-ı Kerim ” Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitabı indirdi ve O’na hiçbir eğrilik koymadı.” ayetiyle bu gerçeği açıklamaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, onda birbirini tutmaz çok şey bulurlardı.” Ayeti de O’nun ayetleri arasında hiçbir çelişkinin olamayacağını açıklamaktadır.

Bu gerçeklere rağmen İslam düşmanlarının başında gelmekte olan oryantalistlerin bazıları O’nun ayetleri arasında çelişkilerin olduğunu iddia etmişlerdir. Alimlerimiz, Müşkilu’l Kur’an ilmiyle alakalı yazdıkları eserlerde, müşteşriklerin iddialarına gereken cevapları vermişlerdir. Zaten Kur’an-ı Kerim’de kendi ayetleri arasında çelişki olmasının imkansız olduğunu belirtmektedir. Şimdi, oryantalistlerin Kur’an’da çelişki olduğuna dair verdikleri bir örneği aktaralım. Onlar “(Musa) asasını attı. Bir de (baktılar ki) o, apaçık bir ejderha” ayetiyle “Asanı at! (Musa attığı) asasının küçük bir yılan gibi titreştiğini görünce…” ayetinin arasında bir çelişki olduğunu belirtmişlerdir. Yüzeysel bilgiye sahip olan ve önyargılarının önüne geçemeyen oryantalistler; Hz Musa’nın asasını ortaya attığında çıkan yılanın Şuara suresinin 32. ayetinde büyük bir ejderha, Kasas suresinin 31. ayetinde ise küçük bir yılan olduğunu ve bununda apaçık bir çelişki olduğunu iddia etmişlerdir. Halbuki bu ayetlere dikkatlice bakılsaydı, böyle bir iddia ortaya atılmazdı. Çünkü, Şuara suresinin 32. ayetinde yılanın büyüklüğünden, halbuki Kasas suresinin 31. ayetinde ise yılanın çevikliğinden bahsedilmektedir. Bu ayetlerin ikisi arasında çelişki olmadığı gibi, tam tersine birbirini tamamlayıcı bilgiler bulunmaktadır. İki ayeti dikkate aldığımızda, asanın yere atılmasıyla “ejderha gibi büyük bir yılanın, çevik ve kıvrak hareketler yapabilen küçük bir yılan gibi titreştiği” görülmüştür. Onların çelişkiye dair getirdikleri bu ve buna benzer deliller, yer, zaman ve durum farklılığı dikkate alınmadığı için ortaya atılmaktadır. Objektif bir şekilde bakıldığında bunların çelişki olmadığı rahatlıkla görülecektir.

Biz Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’in Allah’tan geldiğine iman eder ve O’nda asla çelişki ve tutarsızlık olmadığına inanırız. Bize göre, Allah’tan geldiğinde şüphe olmayan bir hidayet rehberinde çelişkilerin olması mümkün değildir. O’nun hem Allah’tan geldiğine inanmak hem de bazı ayetleri arasında çelişki olduğunu sanmak kişiyi iman dairesinden çıkartır ve Müslümanlığını kaybettirir.

6. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin benzeri getirilemez: Kur’an-ı Kerim, vahyolunduğunda, Mekke müşrikleri “…İstesek, bizde bunun gibisini söyleriz…“ diyerek Kur’an’ın bir benzerini getirebileceklerini iddia ettiler. Müşriklerin “bir benzerini getiririz” şeklindeki iddialarına, Allahu teala Kur’an-ı Kerim’de meydan okuyarak onlardan;

a) Kur’an- Kerim’in benzerini getirmelerini

b) Kur’an-ı Kerim’den on sure getirmelerini

c) Kur’an-ı Kerim’den bir sure getirmelerini

d) Bir surenin herhangi bir yönden benzeri olacak mislini getirmelerini istemiştir.

Ayetlerde geçen bu meydan okumaya karşılık, benzerini getiririz iddialarını ortaya atan Müşrikler; Kur’an’ın benzerini getirmek şöyle dursun, O’nun bir ayetinin bile benzerini getirememiş ve Kur’an’ın bu meydan okumasına karşılık aciz duruma düşmüşlerdi. Mekke müşriklerinden daha azılı olan günümüz çağdaş müşrikleri de, Kur’an-ı Kerim hakkında çeşitli itham ve iftiralar ortaya atmakta, ancak O’nun bir suresinin benzerini getirememektedir. Görüldüğü gibi Mekke müşrikleri gibi, günümüz çağdaş müşteşrikleri de yukarıdaki ayetlerdeki meydan okuma karşısında aciz kalmakta ve iftira silahına sarılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki “Deki : Andolsun ki eğer insan(lar) ve cin (ler) bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine arka ol (up yardım et)seler yine O’nun benzerini getiremezler.” ayeti Kur’an’ın bir benzerinin asla getirilemeyeceğini ve “Kur’an’ın benzerini getirmek için” tüm İslam düşmanları birlikte çalışsa bile buna güçlerinin yetmeyeceğini açıklamaktadır. Şimdi, Kur’an-ı Kerim’in bir benzerinin getirilememesinin sebeplerini maddeler halinde vermeye çalışalım.

a) O’nun hiçbir kitapta olmayan, mükemmel bir ifade yapısı vardır. Bu mükemmel ifadenin eşsiz bir ifade olduğunda bütün İslam alimleri ittifak etmiştir. İşte Kur’an’ın eşsiz bir ifade yapısı olması, insanları O’nun benzerini getirmekten aciz bırakmıştır.

b) Kur’an-ı Kerim’de çok çeşitli konulardan bahsetmektedir. Bu konular; İnanç esasları, ahlaki ilkeler, şer’i hükümler, kıssalar, davetler, nasihatler, teşvikler, ibretler, uyarılar, emir ve yasaklar, müjdeler …vb. gibi konulardır. Kur’an’ın benzerini getirmek isteyen bir şahsın veya topluluğun bu kadar değişik konuyu bir arada bilebilmesi ve çelişkisiz bir şekilde her kesimden muhataplara aktarabilmesi mümkün değildir. Bu yüzden, hiçbir kişi ve hiçbir topluluk Kur’an’ın benzerini getirememektedir.

7. Kur’an-ı Kerim şair sözü değildir: Peygambere her türlü iftirayı atan Mekke müşrikleri, bir defada Peygambere “şairdir” demişlerdi. Allahu Teala, Kur’an-ı Kerim’de “O bir şiir değil” diyerek müşriklerin Kur’an’a şiir demelerini, “O bir şair sözü değil,” diyerek de Peygambere şair demelerini reddetmiştir. Bilindiği gibi, şiir, cahiliye Araplarının en önemli övünç kaynaklarından birisiydi. Onların şiirleri Kabe duvarına asılıyor, herkes o şiirlere hayran kalıyordu. İşte şiirle haşir neşir olan o dönemin Arap şairlerinin hiçbiri Kur’an gibi bir kitap yazamamıştır. Halbuki şiir olsaydı, o dönemin Arap şairleri bunun şiir olduğunu kolaylıkla anlarlardı. Halbuki tarihi gerçeklere baktığımızda, Kur’an’ın şiir olduğuna dair müşriklerde bile yaygın bir kanaat olmadığı ortaya çıkacaktır.

Rodinson ve Brockelmann adındaki bazı müşteşrikler, selefleri bazı Mekke müşrikleri gibi, Hz Peygamberin şair olduğunu iddia etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim metninin kendine ait bir özelliği vardır. Bu yüzden Kur’an’a şiir demek mümkün değildir. Aslında içerisinde geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin bilgisinden bahseden bu ilahi kitabın şiir olamayacağını Hem Mekke müşrikleri hem de çağdaş müşrikler zaten bilmektedir. Ancak onlar İslam dinine duydukları kinlerinden dolayı, bu saçma iftirayı atarak Müslümanların Kur’an’a olan bağlılıklarını zedelemeye çalışıyorlar. Şimdi, Peygamberin şair, Kur’an-ı Kerim’in de şiir olmadığını ispatlayalım.

a) Kur’an-ı Kerim’de şiirin özellikleri yoktur. O, hem mana olarak, hem de vezin olarak şiire benzememektedir. O’nun metninin kendisine has bir yapısı vardır.

b) Hz Peygamber’in on binlerce hadisleri tetkik edildiğinde görülecektir ki Hz Peygamber şiirle temsil getirmemiştir. Halbuki şair olsaydı, söylemeye çalıştığı sözlerin bir çoğunu şiirle söylerdi. Eğer peygamber böyle yapmış olsaydı da, bu sözleri hadislerle bize aktarılırdı.

c) Arap şiirinde genellikle aşk, şehvet, içki ve kabileler arası düşmanlık gibi konular işleniyordu. O dönemlerde okunan şiirlerde, insanlar içki, zina gibi toplum için zararlı davranışlara teşvik ediliyordu. Kur’an-ı Kerim’de ise insanları harama sürükleyecek ve sapıklığa götürecek hiçbir emir veya yasak olmadığı gibi, tam tersine, insanlar zina yapmak, içki içmek gibi toplum için zararlı olan davranışlardan kurtarılmaya çalışılmaktadır.

d) Aşk, şehvet ve içki gibi konuları içeren şiirleriyle insanları kötü yola sürükleyen şairlere tabi olan insanlarla, Peygamber’e tabi olan insanların ahlak, huy ve alışkanlıklar açısından birbirlerinden tamamen farklı olması da peygamberin şair, Kur’an-ı Kerim’inde şiir olmadığını ispatlamaktadır.

e) O dönemin şairleri sözlerine ve ifadelerine dikkat etmezler, söz ve davranışlarında devamlı kaypaklık olurdu. Halbuki Allah’ın resulünde hiçbir zaman kaypaklık görülmemiştir. O, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak için, her türlü zorluğa göğüs germiş ve davası için hiçbir fedakarlıktan çekinmemiştir.

8. Kur’an-ı Kerim şaka değildir: Peygambere her türlü iftirayı atan Mekke müşrikleri; O’nun şaka olabileceğini dahi iddia etmişlerdir. Müşriklerin diğer iddiaları gibi, bu iddiaları da Kur’an’da yalanlanmıştır. Mekke müşriklerinin, her türlü olaydan doğru ve çelişkisiz haber veren, hak ile batılı ayıran ve herkesin takdirini kazanan böyle bir kitabın şaka olabileceğini iddia etmeleri, onların iddialarının saçmalığını ortaya koymaktadır. Bu iddianın saçmalığını günümüz İslam düşmanları bile fark etmişlerdir. Çünkü; Müslümanların aleyhine kullanabilecekleri en zayıf rivayetleri bile değerlendiren müşteşriklerden hiçbirisi bu iddiayı ortaya atmamıştır. Bu yüzden, onların ve diğer İslam düşmanlarının içerisinde Kur’an’ın şaka olabileceğini iddia eden, ciddi bir araştırıcı yoktur.

İnsanları zulüm, küfür ve şirk gibi sapıklıklardan kurtararak onları aydınlığa çıkarmayı amaçlayan, Kur’an-ı Kerim gibi bir kitapta, şaka ve ciddiyetsizliğin yer alması mümkün değildir. İçerdiği hükümler iyice araştırıldığında görülecektir ki, Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği bu hükümler; fertlerin ve toplumların ıslahına yönelik ciddi hükümlerdir. O’nun ayetlerinin içerisinde ciddiyetten uzak şakaların bulunması mümkün değildir.

9. Kur’an-ı Kerim mecnun /cinlenmiş bir kişinin sözü değildir: Mekke müşrikleri; peygamber olduğunu söylemeden önce kendisine “El emin” dedikleri peygambere; peygamberliğini açıkladığında “mecnun” demişlerdi. Kur’an-ı Kerim’deki “Dediler ki: “Ey kendisine zikir/vahy indirilmiş olan, sen mutlaka cinlenmişsin!” ayeti müşriklerin bu iddialarını açıklamaktadır. Müşriklerin peygamberin cinlendiğine ve mecnun olduğuna dair bu iddiaları Kur’an-ı Kerim’de yalanlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’deki “ Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş (deli/mecnun) değilsin. ayeti bu yalanlamayı anlatmaktadır.

Kur’an vahyi karşısında ne yapacaklarını bilemeyen ve saçma sapan iddialarını ilmi delil (!) diye Müslümanlara yutturmaya çalışan Müsteşriklerin iddialarından biride Peygamberimizin “Sara hastası” olduğudur. Fransız Müsteşrik Le Bon; vahy geldiği esnada Hz Peygamber’de görülen davranışların sara nöbeti olduğunu iddia etmiştir. Vahyin geldiği andaki değişikliklerin sara nöbeti olduğunu iddia edenlerden bir tanesi de müşteşrik Sprenger’dir. Ancak Onların bu iddialarını, kendileri gibi Müsteşrik olan, Bodley bile reddetmiş ve “Kur’an-ı Kerim’in her kelimesinin berrak zihin ve düşünceyle dikte ettirildiğini sara hastası bir kişinin bunları sara nöbetinde asla yazamayacağını açıklamıştır. Görüldüğü gibi müşteşriklerin aralarında bile fikir birliği yoktur. Onlar Kur’an’ın Allah’tan gelen bir vahy olduğunu inkar ettikleri müddetçe bu çelişkilerden kurtulamadıkları gibi, saçma iftiraları atmaktan da geri durmayacaklardır. Bilindiği gibi Sara hastalarının kriz sırasında bilinçleri kaybolmakta ve hasta istem dışı hareketler yapmaktadır. Hz Peygambere vahy geldiğinde sara nöbetinde görüldüğü gibi davranışlar asla görülmemiştir. Bu iddianın nakli hiçbir delili yoktur. Bu iddia aynı zamanda akli olmaktan da uzaktır. Çünkü, kriz esnasında şuuru kaybolan hangi sara hastasından; Kur’an-ı Kerim gibi icazı Müştekriklerce bile takdir olunan, bir kitap te’lif olunmuştur? Bugüne kadar hiçbir İslam düşmanının benzerini getiremediği bir kitabı şuurunu kaybetmiş bir sara hastasının yazması beklenebilir mi? Dünyadaki binlerce sara hastasından kriz esnasında benzeri kitaplar yazabilenler var mıdır? Aklı başında olan önyargısı olmayan herkesin bu sorulara Evet cevabını verebilmesi mümkün değildir.

Bazı Müsteşriklerde vahyin, Hz Peygamberin şuur altından kaynaklandığını iddia etmişlerdir.Bu saçma iddianın sahibi Müşteşrik Brockelmann’dır. Brockelmann’a göre Peygamber Hira’da düşünmüş, taşınmış, hayal kurmaya başlamış ve sonunda şuuraltındakileri dışa vurarak Kur’an’ı telif etmiştir. Bu iddiada diğer iddialar gibi mantıklı değildir. Bu iddianın sahibi de, ilim adamı kılıklı İslam düşmanı Müsteşriklerdir. Müşteşriklerin birçoğu; Peygamber’i hayal görmekle, ruh hastası olmakla, sara hastası olmakla, halisünasyon görmekle ve şuuraltındakileri dışa vuran birisi olarak tanımlamaktadırlar. Onların iftira şekline dönüştürmüş oldukları bu iddialarını yazarken nasıl bir ruh hali taşıdıklarını cidden araştırmak gerekir. Hakkında dost ve düşmanları tarafından binlerce araştırma yapılan bir kitabı yukarıdaki ithamların yapıldığı bir kişinin yazabilmesi mümkün müdür? Bize göre, geçmişin, halin ve geleceğin bilgisini ihtiva eden böyle bir kitabı yukarıdaki ithamlara maruz kalan bir kişinin yazabilmesi mümkün değildir.

10. Kur’an-ı Kerim Kahin sözlü değildir: Kur’an-ı Kerim hakkında her türlü iftirayı atan Mekke müşrikleri peygamberin Kahin, Kur’an’ınsa Kahin sözü olduğunu iddia etmişlerdir. Onların bu iddiaları, Kur’an-ı Kerim’in ”Bir kahinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! “ ayetiyle reddedilmiştir. Aslında Mekke müşrikleri de , peygamberin kahin olmadığını çok iyi biliyorlardı. Ancak İslam davasını ortadan kaldırmak için yaptıkları mücadelede en önemli silahlarının iftira olduğunu bildiklerinden iftira atıyorlardı.

Mekke müşriklerinin yukarıdaki iddiasını bazı müsteşriklerde desteklemiş ve onlarda peygamberin kahin olduğu şeklinde yorum yapmışlardır. Müsteşriklerden; Rodinson, Tor Andrae ve Demombynes bu iddiayı savunan müşteşriklere örnek olarak gösterilebilir. Onlar; Hz Muhammed’in kahinlerde rastlanılan birçok özelliği taşıdığını, Kur’an’ında çöl kahinlerine ilham edilen bilgilerle aynı olduğunu belirtmişlerdir. Onlar, kahinlerin ilham almak için başını örttüklerini, aynı şekilde Hz Muhammed’inde ilham almak için başını örttüğünü iddia etmişlerdir. Bu iddialarına Müddessir suresinin 1. Ayetini (Müddessir /Bürünüp sarınan) delil olarak göstermişlerdir. Halbuki bu ayetin konuyla uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Ayet kendisine ilk vahy geldiğinde peygamberin korkarak üzerini örttüğünü açıklamaktadır. Her vahy geldiğinde peygamberin örtüye sarındığını bu ayetten çıkarmak mümkün değildir. Müşteşriklerden Demombynes buradaki örtüye bürünmenin kutsal güç ile irtibatı temsil ettiği görüşünü savunmuştur. Müşteşriklerin bu iddialarının da diğer iddiaları gibi mantıktan yoksun olduğu ortadadır. Bize göre, Hz Peygambere ait olan en basit bir ayrıntıyı bile nakleden sahabelerin bu esası fark etmemiş olmaları imkanı yoktur. Zayıf ve uydurma rivayetlerin bile nakledildiği kaynak kitaplarımızda peygamberin vahy geldiğinde veya gelmezden önce özel bir giysi giydiğine dair hiçbir bilgi yoktur.

11. Kur’an-ı Kerim evvelkilerin masalları değildir: Mekke Müşriklerinin Kur’an-ı Kerim aleyhine attıkları iftiralardan birisi de Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin eskilerin anlatmış olduğu masallardan ibaret olduğudur. O’nların “Kur’an-ı Kerim evvelkilerin masallarıdır” iddiaları Kur’an-ı Kerim’deki birçok ayette geçmektedir. Kur’an-ı Kerim onların bu iddialarının bir iftira olduğunu, bu iftirayı atanların azaba çarptırılacağını ve Kur’an-ı Kerim’in göklerdeki ve yerlerdeki her şeyi bilen Allah tarafından indirildiğini açıklamaktadır.

Muhammed Ahmet Halefullah isimli bir kişi 1950 lerde Mısırda bir doktora çalışması yapmıştır. “El Fennu’l Kasasi fi’l Kur’an” isimli bu çalışmasında müşriklerin bu iddialarının Kur’an’da yalanlanmadığını iddia etmiştir. Halbuki yukarıdaki ayetler bağlamlarında değerlendirildiğinde “Evvelkilerin masallarıdır” diye delil verilen ayetlerin, tam tersine “Evvelkilerin masalları” iddiasını çürüten ayetler olduğu görülecektir. Bu ayetlerde görüldüğü gibi “Evvelkilerin masalları” iddiasını gündeme müşrikler/ve kafirler getirmiştir. Kur’an-ı Kerim; aynı bağlamda, onların bu iddialarının bir iftira olduğunu ve onların bu iddialarından dolayı azaba çarptırılacağını, çünkü ayetlerin Allah tarafından indirildiğini zikrederek bu iddiayı reddetmiştir.

12. Kur’an-ı Kerim şeytanın sözü değildir: Mekke müşriklerinin iddialarından bir tanesi de, Kur’an-ı Kerim’in şeytan tarafından peygamberimize öğretilmiş olduğudur. Allah tarafından peygamberimize gönderilmiş ve içinde şeytana uyulmaması gerektiğini defalarca açıklayan Kur’an-ı Kerim’in şeytanın sözü olması mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim “ O (Kur’an) kovulmuş şeytanın sözü değildir. “ ayetiyle bu iddiayı reddetmektedir. Bu iddia doğru olsaydı, şeytanın fısıldamalarından faydalanan başka insanlarında Kur’an’ın benzerini getirebilmeleri mümkün olurdu.

Bazı İslam alimlerinin dikkatsizlikleri yüzünden Kur’an’a zıt uydurma rivayetler, günümüze kadar gelebilmiştir. Bu uydurmalardan bir tanesi de, müşteşriklere malzeme olan Garanik kıssasıdır. Bu uydurma rivayet, şeytanın Kur’an’a müdahalesi olabileceği şüphesi ortaya çıkarmaktadır. Şimdi bazı tefsir kitaplarında, tarihi kaynaklarda, tabakat ve siyer kitaplarında yer alan Garanik hikayesini aktaralım. Halkının kendisine inanmamasından büyük üzüntü duyan Hz Peygamber, Allah’tan kendisiyle halkının arasını uzlaştıracak bir vahyin gelmesini ve bu sayede halkının kendisine inanmasını istiyordu. Bir gün Kureyş kabilesinin kalabalık ve önemli meclisinde otururken, Allah Necm suresini indirdi. Hz Peygamber de bu sureyi okuyup “Gördünüz mü o, Lat ve Uzza’yı ve üçüncüleri olan Menat’ı.” ayetini okurken, Şeytan; Hz Peygamber’e “Bunlar yüce kuğulardır; elbette onların şefaatleri umulur” şeklindeki Cebrail’in getirmediği, kendi sözlerini vahye katarak söyletti. Mecliste bulunan Kureyş müşrikleri ve Peygamber beraberce secde ettiler. Akşam olunca Cebrail geldi ve “ şurasını ben getirmedim, orası şeytandandır.” dedi. Peygamber buna çok üzüldü, bu tip olayların her peygamberde olduğu konusunda tekrar ayet geldi. Bu hikaye, şeytanın vahye müdahale ettiğini açıklamaktadır. Bu hikaye aynı zamanda Peygamberin putlara secde yaptığı çağrışımını da yapmaktadır. Şimdi düşünelim. Bir Müslümanın buna inanabilmesi mümkün müdür? Elbette Hayır! Peki bir müslümanın inanmasının mümkün olmadığı böyle bir rivayeti alimlerimiz nasıl kitaplarına almış ve onları günümüze kadar niçin taşımışlardır? Bu soruları düşünmek insanı rahatsız etmektedir. Bize göre alimlerimiz, asla bu tip rivayetlere itibar etmemeliydi. Hem muhteva hem de senet yönünden bu rivayetin sakat olduğu apaçık ortada olan bu rivayeti alimlerimiz hangi sebeple kitaplarına almışlar bunu bir türlü anlayamıyoruz. Şimdi, Garanik kıssasının hem muhteva hem de rivayet yönünden sakat olduğunu delilleriyle ispatlayalım.

a) Muhteva açısından Garanik kıssasının eleştirisi: En başta belirmemiz gerekir ki, böyle bir şeyi Peygamberin söylemesi O’nun risalet görevini hakkıyla yapıp yapmadığı şüphesi ortaya çıkarmaktadır. Eğer bu tür bir iddia doğru olsaydı, o zaman vahyin diğer parçalarından da şüphe etmek gerekirdi. Halbuki böyle bir şeye inanmak Peygambere iman ettiğini söyleyen kişinin iman iddiasını ortadan kaldırmaktadır. Ayetlerin bağlamlarına bakıldığında da bu olayın düzmece olduğu ortaya çıkmaktadır. Çünkü, Mekki ayetlerden olan Necm suresi; şirki iptal eden ayetlerden oluşmaktadır. Başından sonuna kadar, tevhidi içeren ayetleri ihtiva eden bu surenin, ayetlerinin içine şirk cümleleri giremez. Çünkü, ayetlerin bağlamları buna müsaade etmez.

b) Rivayet açısından Garanik kıssasının eleştirisi: Bu konuda senedine ve metnine itibar edilecek hiçbir sahih hadis yoktur. Alimlerimizin büyük çoğunluğu, bu rivayetlere itibar etmemiştir. Sadece tuhaf şeylerle oyalanmayı adet edinen bazı alimler bu rivayetlere itibar etmişlerdir. Bu tip müfessirler Necm suresinin 19 ve 20. ayetleriyle Hacc suresinin 52. ayeti arasında irtibat kurmuşlar ve bu uydurma rivayeti de ayetler arasındaki bağlantıyı kurmada delil olarak kullanmışlardır. Halbuki, Mekke’de ilk nazil olan surelerden olan Necm suresi ile, bir kısmı Medine döneminin başlangıcında, bir kısmı Mekke döneminin sonlarında inen Hacc suresi arasında uzun bir zaman vardır. Sonuç olarak; bu rivayet uydurmadır ve bu ayetlerin arasında da herhangi bir ilişki yoktur.

Ancak bazı İslam alimleri bu rivayetlere sahih (!) diyerek onları savunmuştur. Bu alimler sanki, İslam aleminin en önemli problemini çözmeye uğraşır gibi, bu konuyu enine boyuna araştırmışlar. Araştırdıkça yeni yeni ihtilaflar ortaya çıkarmışlardır. Onların bu uydurma rivayetleri kitaplarına bile almamaları gerekirken, onlar bu rivayetlerin savunuculuğunu yapmış ve kim söylemiştir? Niye söylemiştir? Sorularına cevap aramışlardır. Şimdi, meşhur hikayeyi değerlendiren alimlerimizin “Bunlar yüce kuğulardır; elbette onların şefaatleri umulur” kısmını kimin okuduğu hakkındaki ihtilaflarını nasıl çözdüklerine bir bakalım. Alimlerimiz arasında kimin okuduğu hakkında üç farklı görüş ortaya atılmıştır. Bu görüşler ve bu görüşleri savunan alimlerin bazılarının isimleri aşağıdadır.

a) Alimlerimizden bazıları bu bölümü Peygamber’in okuduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüşte olan alimlerimize Taberi, Cessas, Zemahşeri, İbn-i Teymiye gibi alimleri örnek olarak verebiliriz.

b) Alimlerimizden bazıları bu bölümün Şeytan tarafından okunduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüşte olan alimlerimize Kastallani, İbn-i Hacer, Suyuti, İbn-i Kesir gibi alimleri örnek olarak verebiliriz.

c) Alimlerimizden bazıları bu bölümün Peygamberin sesini taklit eden bir müşrik tarafından okunduğunu iddia etmişlerdir. Bu görüşte olan alimlerimize Şevkani, Razi, Kurtubi, Ebu Bekr İbn-i Arabi gibi alimleri örnek olarak verebiliriz.

Yukarıda alimlerimizin uydurma bir rivayet üzerinde nasıl ihtilaflara düştüklerini gördük. Alimlerimizin senet tenkidine verdiği önemin çok azını, metin tenkidine vermemesi yüzünden bu tip rivayetler kaynaklarımıza sızmış daha sonraki dönemde gelen alimlerde bu uydurmaların üzerinde boş yere uğraşıp durmuşlardır. Alimlerimizin senedi olduğundan hareketle ısrarla vuku bulduğunu ispatlamaya çalıştıkları bu kıssayı peygamber aleyhine yazmadığını bırakmayan Oryantalist L. Caetani bile, asılsız bulmuştur. L. Caetani bu olayın, İbn-i Hişam’dan sonra uydurulan, çelişkilerle dolu bir uydurma olduğunu belirtmiştir. Ama buna rağmen yukarıda da belirttiğimiz gibi senede itibar eden bazı İslam alimleri olayın varlığını kabul etmişlerdir. Bu alimlerin rivayetleri kitaplarına almaları İslam düşmanlarına malzeme olmuştur. Mesela; Selman Rüşdi iddiasını Taberi’de geçen Garanik kıssasına dayandırmıştır. Alimlerimizin bu rivayetlere itibar etmesi, İslam aleyhinde yazılar yazan Selman Rüşdi’lerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Eğer bu tip rivayetler üzerinde metin tenkidi uygulanmamaya devam edilip sadece senede itibar edilirse yeni yeni Selman Rüşdi’lerin çıkacakları muhakkaktır.

13. Kur’an-ı Kerim’i peygamber uydurmamıştır: Peygamber aleyhine her türlü iftirayı atan Mekke müşrikleri; O’nun, birilerinin yardımıyla Kur’an-ı Kerim’i uydurduğunu iddia etmişlerdi. Kur’an-ı Kerim’deki “ İnkar edenler, “Bu yalandan başka bir şey değildir. (Muhammed) O’nu uydurdu, başka bir topluluk da kendisine yardım etti.” Dediler ve kesin bir haksızlığa ve iftiraya vardılar. “ ayeti onların iddialarından ve bu iddianın bir iftira olduğundan bahsetmektedir. Bize göre, bu iddiada doğru değildir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i ne peygamberin ne de başka bir insanın yazabilmesi mümkün değildir. Şimdi, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini, O’nu peygamberin yazabilmesinin imkansız olduğunu delilleriyle ispatlayalım.

a) Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim’de birçok ilmi gerçek vardır. Fizik, Kimya, Biyoloji, Astronomi gibi ilimlerin incelediği bu ilmi gerçeklerden, Kur’an-ı Kerim 1400 yıl önce bahsetmiştir. O’nda bahsedilen ilmi gerçeklerin birçoğu yakın asırlarda keşfedilmiştir. Bu bilgileri Mekke’de yaşayan ve okur yazar olmayan bir kişinin bilebilmesi mümkün müdür? Günümüzde hareketleri teleskopla incelenebilen gök cisimlerinden tutunda, ultrasonla izlenebilen ana rahmindeki ceninin durumuna kadar Kur’an haber vermiştir. Bu bilgilerin o asırdaki insanın değil, bu asırdaki ilmi bir heyetin bile bilebilmesi imkansızdır. Şimdi bunlara örnekler verelim.

Göğün genişlemekte olduğu “Biz onu genişletmekteyiz..” ayetinde belirtilmiştir.

Sütün ince bağırsakta oluştuğu “Hayvanlarda da sizlere ibret vardır. Bağırsaklarındakiler ile kan arasından, içenlere halis ve içimi kolay süt içiririz.” ayetiyle belirtilmiştir.

Rüzgarların aşılayıcı olduğu “ Rüzgarları, aşılayıcı olarak gönderdik …” ayetiyle belirtilmiştir.

İki denizin sularının temas etmesine rağmen karışmaması “İki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar(temas ediyorlar). Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar…” ayetiyle belirtilmiştir.

Ana rahmindeki embriyonun geçirdiği evreler “Sonra nutfeyi alaka(embriyo) ya çevirdik, alaka(embriyo)yı bir çiğnemlik ete çevirdik, bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık…” ayetiyle belirtilmiştir.

Güneşin bir noktaya doğru hareket ettiği “Güneşte kendisi için (tesbit edilmiş) olan karar bulacağı, duracağı bir yere ve zamana doğru akıp gitmektedir….” ayetiyle belirtilmiştir.

Göğe yükselenlerin göğsünün daralacağı “Allah kimi saptırmak isterse göğe yükseliyormuş gibi göğsünü dar ve sıkıntılı kılar….” ayetiyle belirtilmiştir.

Yukarda örneklerini verdiğimiz ilmi gerçekleri peygamberin bilmesinin imkanı yoktur. Bu bilgileri peygamberimize haber veren, göklerin ve yerin hakimiyetini elinde bulunduran Allah’tan başkası değildir. Bu örnekler karşısında birçok yabancı ilim adamı İslam dinini seçmiş ve Müslüman olmuştur. Mesela; Rahman suresinin 19-20 ayetleri Kaptan Kusto diye bilinen Fransız ilim adamının, Mü’minun suresinin 14. ayeti de Taylandlı olan ve Embriyoloji bölüm başkanlığı yapan Prof Tataca adlı alimin hidayetine vesile olmuştur.

b) Kur’an-ı Kerim, içerisinde geleceğe ait bir çok bilgi içeren ilahi bir kitaptır. O’nda bazen kafirlerin başına gelecek akibetler hakkında genel bir bilgi verilir, bazen de özel bir olayın nasıl sonuçlanacağı hakkında bilgi verilir. Mesela; İran’lılarla Roma’lıların savaşlarının nasıl sonuçlanacağı önceden haber verilmiştir. Aslında bu örnekler, Kur’an’ın peygamber tarafından yazılmadığını ispatlamaktadır. Çünkü, iki taraf arasında yapılan savaşı bir tarafın kaybedeceği muhakkaktır. Eğer, peygamber bunu Allah’tan aldığı vahiy sonucu söylememiş olsaydı, savaşı Romalılar kaybettiği an Peygamberde davasını kaybedecekti. Birçok konuyu ihtiva eden ve bugüne kadar benzerini kimsenin yazamadığı bir kitabı yazan(!) birisinin bu kadar basit bir yanılgıya düşebilmesi mümkün müdür? Bu örnek bize, peygamberin Kur’an üzerinde tasarruf hakkının olmadığını göstermektedir. Bu örneklerden başka, Kur’an-ı Kerim’de geçmişe, şimdiki zamana ve geleceğe ait birçok haber vardır. Bu haberlerin hiçbirisinin bir insan tarafından bilinebilmesi mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’de gayble ilgili bu haberler O’nun kaynağının beşeri değil, ilahi olduğunu göstermektedir. Kur’an-ı Kerim’deki gayb haberleri 3 bölümde incelenebilir.

1. Kur’an-ı Kerim’de geçmişle ilgili gaybi haberler vardır: Kur’an-ı Kerim; mazinin derin karanlıkları arkasında kalan hiçbir insanın bilemeyeceği meçhulleri aydınlatmaktadır. Nuh, Musa, Hud, Salih, İbrahim, Yunus, Yusuf…vb Peygamberlerin hayatlarıyla ilgili bilgiler, buna en güzel örnektir. Eğer Kur’an-ı Kerim ilahi kaynaklı olmasa bu bilgileri peygamberimizin bilmesine imkan yoktu.

2. Kur’an-ı Kerim’de şimdiki zamanla ilgili gaybi haberler vardır: Bunlar geçmişte ve gelecekte olmamasına rağmen Hz Peygamber’in görmesi ve bilmesi olasılığı olmayan bilgilerdir. Örnek olarak; Melekler, Cinler, Cennet, Cehennem gibi konularla ilgili haberleri, Allah bildirmeden Peygamberin bilebilmesi mümkün değildir. İşte duyu organları ile anlaşılabilmesi ve akılla kavranılması mümkün olmayan bu bilgilerin Kur’an’da bulunması, O’nun ilahi kaynaklı olduğunu göstermektedir.

3. Gelecekle ilgili gaybi haberler vardır: Kur’an-ı Kerim’de gelecekte ortaya çıkacak olan haberler hakkında bilgiler bulunmaktadır. Bu bilgilerin bir insan tarafından bilinmesi mümkün değildir. Çünkü, insanın akıl, feraset ve zeka sahibi olması, onun gelecekte olacak olaylar hakkında bilgi sahibi olabileceği anlamına gelmez. Kur’an’da gelecekle ilgili haberlerin olması, Peygamberimizin zeki olduğunu değil, ilahi kaynaktan bilgi aldığını göstermektedir. Şimdi maddeler halinde ilahi bir kaynaktan geldiği hakkında en ufak bir şüphenin olmadığı gelecekle ilgili haberleri aktaralım.

Putperest İran’lılar ehli kitaptan olan Romalıları mağlup edince ayetle Romalıların İranlıları kısa zamanda yeneceği belirtildi. Bu olay denilen şekilde ortaya çıktı. Eğer bu olay vuku bulmasa ve Romalılar İran’lıları yenemeseydi Kur’an’ın ilahi kaynaklı olduğu hakkında şüphe ortaya çıkardı.

Bütün müşrikler ve Yahudiler Allah elçisini öldürmeye çalışırken, Allah’ın peygamberi koruyacağına dair ayet indi. Ayet müşriklerin Rasullah’a yapacakları öldürme girişimlerinin başarısız olacağını açıkça belirtmektedir. Bu ayet indiğinden bir gün sonra Peygamber öldürülseydi, müşrikler ve Yahudiler işte bak Allah peygamberini koruyamadı diye alay ederlerdi. Halbuki Kur’an ayetleri Allah’ın ilmiyle indirildiği için böyle bir ihtimalin söz konusu olması mümkün değildir. Asrı saadette çeşitli savaşlar ve suikastlar olmasına rağmen yinede Allah peygamberini düşmanlarından korumuştur.

Ebu Leheb ve karısının Cennete giremeyeceği Kur’an,da bildirilmiştir: “O, bir alevli ateşe girecek.” ” Karısı da odun hamalı olarak.” Gerçekten bunlar da kafir olarak ölmüşlerdir. Bir önceki maddede de belirttiğimiz gibi eğer Allah’tan değil de, peygamberden gelen bir bilgi olsaydı, bu bilgi her zaman değişebilirdi. Örnek olarak Ebu Leheb’te Ebu Süfyan gibi Müslüman olsa o zaman Mekke’liler “bu ayette Ebu Leheb ve karısının iman etmeyecekleri belirtilmesine rağmen, işte bakın onlar Müslüman oldular” diye bir itirazda bulunabilirlerdi. Halbuki ezeli ilme sahip olan Allah onların iman etmeyeceklerini bilmektedir. Bu ayette bize Kur’an’ın kaynağının ilahi olduğunu göstermektedir.

Gelecekten haber veren ayetlerin birinde de Mekke’nin fethedilmesinden tam iki yıl önce Mekke’nin fethedileceği müjdelenmiştir. ”Yemin olsun ki Allah, peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. Yemin olsun ki inşallah Mescid-i Haram’a mutlaka emniyetler içinde, başlarınızı kazıtarak, kırkarak, korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de Mekke’nin fethinden önce yakın bir fetih yaptı.” Eğer Kur’an tamamlanıp ta Mekke fethedilmeseydi, Kur’an’ın ilahi kaynaklı olduğu şüpheli olurdu.

c) Peygamber Kur’an-ı Kerim’i kendi kendine yazmış olsaydı, bunun Allah’tan geldiğini iddia etmezdi. Çünkü; eşsiz bir belagat ve anlatım gücüne sahip olan böyle bir değerli hazineyi hiçbir kimse başkasına mal etmek istemez.

d) Zaman zaman içinden çıkamadığı problem ve sorularla karşılaşan Hz Muhammed, bunları hemen cevaplayamıyor günlerce, haftalarca Rabbinden gelecek olan çözümü bekliyordu. Oysa Kur’an-ı Kerim’i kendisi uyduruyor olsaydı, hemen cevabını vermesi gerekirdi. Mesela; İfk olayı adı verilen Hz Aişe’ye iftira olayında günlerce susmuş; Hz Aişe’nin suçsuzluğu Kur’an ayetleriyle ortaya çıktığında, kendisi, eşi ve diğer mü’minler rahatlamışlardı. Çok sıkıntılı günler geçirdiği o dönemde peygamberin yaptığı Allah’a dua etmek ve çözümü ondan beklemekti. Kendisi yazmış olsaydı, hanımı hakkındaki dedikoduların yayılmasına müsaade etmez ve hemen onun suçsuz olduğunu söylerdi.

e) Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bazen O’nun istemediği tarzda geliyordu. Bazı ayetlerde de yapmış olduğu küçük hataları sebebiyle uyarılıyordu. Eğer Kur’an’ı kendisi yazmış olsaydı, kendi kendini uyarmasına hiç gerek yoktu. Şimdi peygamberin uyarıldığını gösteren bu ayetlerden bazılarını aktaralım.

“Allah seni affetsin; yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin? “

“Onlar için ister af dile, ister dileme, onlar için yetmiş defa af dilesen, yine Allah onları affetmez….”

“ Ve onlardan ölen birinin üzerine asla namaz kılma, onun kabri başında durma…”

“ Akraba bile olsalar, cehennem halkı oldukları belli olduktan sonra (Allah’a) ortak koşanlar için mağfiret dilemek; ne Peygamberin, ne de inananların yapacağı bir iş değildir.“

“ Yeryüzünde ağır bas (ıp küfrün beli kır) ıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün, hüküm ve hikmet sahibidir. “ “Eğer Allah’tan bir yazı geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. “

Hz Peygamber Zeyde hanımını boşamamasını tavsiye etmiş ve içinde gizlediğini insanlardan sakladığı için uyarılmıştır. “ Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine nimet ver (ip hürriyetine kavuştur) duğun kimseye:”Eşini yanında tut, Allah’tan kork “diyordun, fakat Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye layık olan, Allah idi…..”

Kör bir sahabeye yüzünü ekşiten peygamber uyarılmıştır. “Suratı astı ve döndü;”* “Kör geldi diye” * ” Ne bilirsin belki o arınacak?” * ” Yahut öğüt dinleyecek de öğüt kendisine yarayacak.” * “Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince;” * ” Sen ona yöneliyorsun” * “Onun arınmasından sana ne?” * ” Fakat koşarak sana gelen,”* “Saygılı olarak gelmişken”* “ Sen Onunla ilgilenmiyorsun.”

Bu ayetlere baktığımızda; peygamberin yanlışlarına Allah tarafından müdahale edildiğini anlamaktayız. Bir kitabı yazanın kendi kendini azarlaması akıl dışı bir davranış değil midir? Böyle bir davranışı yapan ya aptaldır, ya da yalancı… Halbuki, Kur’an-ı Kerim’in ayetleri nazil olduğu zamanlar, Mekke müşriklerinin hepsi de peygamberin zeki ve güvenilir bir kişi olduğuna inanıyorlardı. Bu gerçeği günümüz müşrikleri de kabul etmektedir. Dolayısıyla peygamberin kendi yazdığı kitapta kendisini azarlaması imkansızdır. O Allah’tan gelen vahyi aynen bize iletmekle görevli bir uyarıcıdır ve getirdiği mesajda en küçük bir değişiklik yapması mümkün değildir.

f) Kur’an-ı Kerim’in ayetleri bazen mücmel, olarak geliyordu. Bu ayetler daha sonra gelen ayetlerle açıklanıyordu. Açıklama gelinceye kadar, peygamber bu hususta hiçbir şey söylemiyordu. Eğer kendisi yazmış olsaydı, açıklama için beklemez ve açıklamayı hemen yapardı.

g) Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ilk indiği dönemlerde Peygamberimiz, vahyi unutma endişesiyle, acele edip dudaklarını depreştiriyordu. O’nun böyle yapmasına gerek olmadığı kendisine hatırlatıldı. Oysa Kur’an-ı Kerim; Allah’tan gelen bir vahy değil de, peygamberin uydurduğu bir şey olsaydı. Böyle bir hareket yapmasına da, yine böyle bir hareket yaptığı için kendisini uyarmasına da hiç gerek yoktu.

h) Hz Muhammed’e vahiy geldiğinde, kendisinde bazı fiziksel değişmeler oluyor ve bu değişmeler, O’nun etrafındakiler tarafından rahatlıkla görülüyordu. Bu istem dışı davranışlar, vahy esnasındaki değişikliklerin, peygamberin iradesi dışında geliştiğini göstermektedir.

i) Zaten Hz Peygamber’in Allah’tan gelen vahyle, kendi sözlerini asla birbirine karıştırmadığı ve bu konuda çok hassas davrandığı ortadadır. Bu yüzden, Kur’an üslubu ile Hadis üslubunun birbirlerinden tamamen farklıdır. Buda bize Kur’an-ı Kerim’in peygamber tarafından yazılmadığını ispatlamaktadır.

14. Kur’an-ı Kerim Peygamberimize başka bir beşer tarafından öğretilmemiştir: Mekke Müşriklerinin yukarıda birçok iddialarını gördük. Ancak onların bu iddiaları kendileri gibi İslam’a düşmanlık ve kin duyan birçok müşteşrik tarafından bile dikkate alınmamıştır. Müşteşriklerin içerisindeki bazıları peygamberin şair olduğunu iddia ederken , bazıları ise mecnun olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak, “Kur’an-ı Kerim’i peygambere bir beşer öğretti” şeklindeki iddia yukarıdaki iddialar gibi değildir. Hz Peygamber döneminde ortaya atılan ancak Kur’an ayetleriyle mantıksızlığı ispatlanan bu iddia günümüzde de birçok müşteşrik tarafından savunulmaktadır. Bu müşteşriklerin iddialarına dört elle sarılan bazı yerli müsveddeleri de aynı iddiayı zaman zaman gündeme getirmektedirler. Onlar, Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyan ve Yahudi kaynaklarından faydalanılarak yazıldığını iddia etmişlerdir. Çağımızın en önemli müşteşriklerinden biri olarak bilinen Goldziher: “Hz Muhammed’in şeriatı, kendisinin Yahudi ve Hıristiyan unsurlarla olan irtibatı sebebiyle elde ettiği dini görüşler ve bilgilerden ibarettir.” diyerek bu konuda görüşünü beyan etmiştir. Diğer müsteşriklerde Peygamber’in bir beşerden öğrenerek Kur’an’ı yazdığını iddia etmiş, ancak kimlerden etkilenerek O’nu yazdığı konusunda ihtilaf etmişlerdir. Şimdi onların iddialarına bir göz atalım.

a) Mekke’deki Hıristiyanlardan aldığı iddiası: Bazı müsteşrikler; Hz Peygamberin İslam dini ile ilgili bilgileri, Mekke’de oturan bazı Hıristiyanlardan aldığını iddia etmişlerdir. Bu düşünceyi savunan müşteşrikler Kur’an’ı Kerim’in kaynağı vahy değildir, O’nun kaynağı Hıristiyanlık’tır demişlerdir. Richard Bell bu iddiayı savunan müşteşriklerin başında gelmektedir. Yine Gibb, Bernard Lewis, Bousguet gibi müşteşriklerde aralarındaki ufak tefek farklılıklara rağmen bu görüşü savunmuşlardır. O dönemde Mekke’de çok az sayıda Hıristiyan vardı. Bunlar; kölelik, ticaret, demircilik…vb vesilelerle Mekke’ye gelmiş yabancılardı. Kur’an-ı Kerim’deki “Biz onların, “Ona bir insan öğretiyor!” dediklerini biliyoruz….” ayetinin tefsirine baktığımızda bu insanın Hıristiyanlık dinine mensup bir Rum köle olduğu rivayetini görüyoruz. Kur’an-ı Kerim; “ ….Hak’tan saparak kendisine yöneldikleri adamın dili acemi (yabancıdır), bu ise apaçık Arapça bir dildir. “ ayetiyle bu iddianın tutarsızlığını ortaya koymuştur. Bu iddiaların tutarsızlığını tarihi bilgilerle de ispatlayabiliriz. Şöyle ki; her türlü yalanı peygamber aleyhine söyleyerek iftira atmaktan çekinmeyen Mekke müşrikleri, bu meselede niçin duyarsız kalmışlardı? O dönemde peygamberin çağrısına uyarak Müslüman olanlar; “bunları Yahudi ve Hıristiyanlardan daha önceden de işitmiştik” diye niye itiraz etmediler? Bu iddianın tutarsızlığını aklende ispatlayabiliriz. Edip ve şairleri hayrette bırakan, Arapça bir kitabı, Arapça’yı güzel konuşamayan bir yabancının yazabilmesi mümkün müdür? Kur’an’ın ihtiva ettiği ilimler şu an bile üzerinde çalışılan ilimlerdir. Bu ilimleri oradan, buradan duymakla elde etmek mümkün müdür? Hem peygamberin kendisinden faydalandığı iddia edilen bu şahıs kalkıp “bunu O’na ben öğrettim” diye bir iddiada bulunmuş mudur? Aynı kişi bir benzerini daha yazarak,” işte Muhammed’in Allah katından geldiğini iddia ettiği bilgilerin aynısını bakın bende yazdım” diye bir iddiada bulunmuş mudur? Müsteşriklerin ve o zihniyette olanların, bu iddiayı ortaya atmadan önce yukarıdaki sorulara cevap vermeleri gerekmektedir. Yoksa onların ortaya koydukları bu iddia, bir iftira olmaktan öteye geçmez.

Mekke’deki yabancı Hıristiyan’lardan alındığı şeklindeki iddialardan bir tanesi de, Peygamberimizin İslam dini ile ilgili bilgileri Varaka bin Nevfel’den aldığı iddiasıdır. Müşteşrik Kellett “Varaka’nın Hz Muhammed’e bazı Hıristiyan rivayetlerini anlatmış olması mümkündür.” Diyerek bu iddiasını dile getirmiştir. Bu iddiada diğerleri gibi çürük ve saçma bir iddiadır. Çünkü; rivayetlere göre Varaka, Peygamberimizin peygamber olduğunu kabul etmiştir. Rivayetlerde Peygamberin Varaka’dan ders aldığına veya sık sık görüştüğüne dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bize göre, hiçbir rivayette zikredilmediği halde böyle bir iddiayı savunmak mantıklı değildir.

Peygamberimizin Mekke döneminde Hıristiyan’lardan aldığı bilgilere dayanarak Kur’an’ı yazdığı şeklindeki bu iddialardan birinde de, O’nun, Rahip Bahira’dan duyduklarıyla Kur’an_ı Kerim’i yazdığı savunulmuştur. Hz Peygamber Peygamberlikten önce, gerek yakın gerekse uzak bazı seyahatlerde bulunmuştur. Müsteşriklerden bazıları, bu seyahatlerdeki geçtiği iddia edilen bazı görüşmelerin İslam dininin teşekkülünde rol aldığını iddia etmişlerdir. Bu iddiayı ortaya atan Müşteşriklerin başında Carra de Vaux gelmektedir. O, “Kur’an’ın bilgileri Rahip Bahira’dan alınmıştır” iddiasını desteklemek için “Kur’an’ın müellifi Bahira” adlı bir eser bile yazmıştır. Ancak bu iddia diğer müsteşriklerin bile reddettiği bir iddia olmaktan öteye gidememiştir. Müşteşrik Tor Anrae bu görüşe katılmamıştır. Müşteşrik Carlyle’ye göre bu görüş mantıksız, Müşteşrik Edmond Power’a göre ise “hayal mahsulü” idi. Zayıf ve uydurma rivayetlerle aktarılan Bahira hikayesi istismar edilmiş ve iftiralara alet edilmiştir. Şimdi, Kur’an’ın müellifinin Bahira olamayacağını maddeler halinde ispatlamaya çalışalım.

1. Tarihi rivayetlerin kesin doğru olduğunu varsaysak bile, Peygamberimiz, Bahira’yı sadece bir defa görmüştür. Peygamberimiz çocuk yaşta iken yapılan o görüşmede zaten çok kısa sürmüştür. Şimdi mantıklı olarak düşünelim, ne konuşulduğu bile bilinemeyen o kısa görüşmede Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği konuların anlatılabilmesi mümkün müdür? Bize göre; hiçbir insanın benzerini getiremediği eşsiz bir ifade yapısı olan ve ayetleri arasında hiçbir çelişkinin olmadığı böyle bir kitabı, kısa süreli görüşmelerde değil de aylarca süren bir görüşmede bile aktarmak mümkün değildir.

2. Bilindiği gibi bu görüşme esnasında peygamberimiz küçük bir çocuktu. O bu görüşmeden yıllar sonra peygamberliğini iddia etti. Peygamberimizin peygamberliğini açıkladığı zaman müşriklerden bir tanesi çıkıp ta “sen bunları Bahira’dan öğrenmiştin, Bahira bunları sana söylerken bizlerde işitmiştik” diye kendisine itiraz etmiş midir? Aynı zamanda kafilede olan diğer insanlardan hiçbirisinin peygamberlikten sonra bu olayı menfi ve müspet yönden değerlendirmemesi zaten olayında uydurma olduğunu göstermektedir. Büyük bir olasılıkla bu mantıksız hikaye peygamberin peygamberliğini ispatlamaya çalışan tarihçiler tarafından uydurulmuştur.

3. Bahira’nın Hrıstıyanlık hakkındaki bilgileri, ticaret için gelen kervandaki insanlara tebliğ eden birisi olduğunu varsayalım. O zaman Bahira’nın kafilenin diğer üyelerine de aynı bilgileri aktarması gerekirdi. Halbuki uydurulmuş tarihi rivayette bu şekilde bir bilgiye de rastlanmamaktadır.

4. Uydurulmuş bu rivayetler; peygamberin gelmediği halde Bahira’nın onun varlığını hissetmesi ve O’nun peygamber olacağını bilmesi şeklinde İslam akidesine ters bilgiler içermektedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Garanik hikayesi, tarihçilerin, hikayeleri dinlemekten haz duyan cahil Müslümanlara ve İslam aleyhine malzeme arayan müşteşriklere hediyesinden başka bir şey değildir, Alimlerin onu nakletmeleri ve onun üzerinde ihtilaf edip kafa yormaları da doğru bir yaklaşım değildir.

b) Mekke’deki Yahudilerden aldığı iddiası: Bazı müşteşriklerde Kur’an-ı Kerim’in kaynağının Hıristiyanlık değil de Yahudilik olduğunu iddia etmişlerdir. Müşteşrik C. C. Torrey bu iddiayı savunan müşteşriklerden bir tanesidir. Bu iddiada diğerleri gibi mantıklı değildir. Çünkü, İslam’ın ilk yayıldığı dönemlerde; Mekke’de, Yahudi toplulukları yoktu. Olsa bile, onlar aslı tahrif edilmiş muharref Tevrat’a göre amel ediyorlardı. O Tevrat’ında Kur’an gibi kapsamlı konuları ihtiva eden bir kitaba kaynaklık etmesi mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’in içindeki bazı konuların Tevrat’ta da geçmesi, O’nun Kur’an’a kaynaklık ettiğini değil, her iki kitabında kaynağının ilahi olduğunu gösterir. Bu yüzden bazı hükümleri birbirine benzer diye, Kur’an’ın kaynağı Tevrat’tır denilemez.

c) Mekke’deki Haniflerden aldığı iddiası: Mekke’de Peygamberin Peygamberliğini açıklamasından önce, Hz İbrahim’in yolu üzerinde olan Hanifler vardı. İşte bundan hareketle bazı Müsteşrikler İslam dininin kaynağının Haniflik olduğunu iddia etmişlerdir. Halbuki, tarihi kaynaklara göre Hanif olduğu iddia edilen Ebu Amir ve Umeyye bin Ebi Salt bizzat Peygambere karşı savaşmışlardır. Eğer İslam dininin kaynağı Haniflik olsaydı, bu insanlar kendilerinin inancını paylaşan peygambere karşı savaşırlar mıydı? Bize göre, kaynağını kendi inançlarından alan bir dine Hanifler hiçbir zaman karşı çıkmazlardı. Hem onlar peygamberin peygamberlik iddia ettiğini duyduklarında ortaya çıkar ve “bunu Muhammed’e biz öğrettik” derlerdi. Halbuki bu şekilde uydurma bir rivayete bile rastlanmamıştır.

d) Mekke’deki bazı Arap şairlerinden aldığı iddiası; Bazı Müşteşriklerde Kur’an’ın kaynağının Ümeyye bin Ebi Salt’ın şiirleri olduğunu iddia etmişlerdir. Müşteşrik Huart bu iddiayı savunan müşteşriklerden bir tanesidir. Bu iddianın da diğerlerinden farkı yoktur. Peygambere kendi asrının müşrikleri bile “Bu söylediklerin Ümeyye’nin söylediklerinin kopyası” dememişken, günümüz Müsteşrikleri böyle saçma iddiaları ortaya atmışlardır.

e) Medine’deki Hıristiyanlar’dan alındığı iddiası: Bazı müşteşriklerde Kur’an’ın kaynağının peygamberin düşmanı olan Ebu Amir olduğunu iddia etmişlerdir. Onlar, Peygamberin Medine’de varlığına dahi tahammül edemeyen, Ebu Amir adlı papazın peygamberin fikir babası olabileceğini bile iddia etmişlerdir. Bu iddianın da mantıktan yoksun olduğu ortadadır. Çünkü, Peygamberin Medine’de Ebu Amir’den etkilenerek ayetleri yazdığını varsayalım, pekala o zaman Hz Peygamber Mekke’de iken ve yanında da Ebu Amir yokken ayetleri nasıl yazıyordu? Peygamberimiz Mekke döneminde tam on üç yıl kendisine vahy geldiğini iddia etmişti. Bu dönemde Kur’an’daki surelerin çoğunluğu da nazil olmuştu.

f) Necran HıristiyanIarının göndermiş olduğu heyetten alındığı iddiası: Bazı rivayetlerde Necran Hıristiyanlarının görevli bir heyeti peygambere gönderdikleri kaydedilmiştir. Rivayete göre, bu heyetteki görevliler peygambere çeşitli sorular sormuşlar ve peygamberimizde onların bu sorularına cevap vermiştir. Bazı müşteşrikler, bu görüşme esnasında Peygamberin heyetten etkilendiğini iddia etmişlerdir. Bu iddiada diğerleri gibi saçmadır. Bu iddiayı doğru varsayalım. O zaman bu heyet gelene kadar inen ayetleri nasıl izah edeceğiz? Hem rivayete göre, o heyetten iki kişi din olarak İslamı seçmiştir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, bu iddialar tutarsız ve delilden yoksun çürük iddialardır. Bunlar, Kur’an ve Peygamber aleyhine söylenmiş olan iftiralardır. Müşteşrik F. Buhl; “Hz Peygamberin, Tevrat, Zebur ve İncil’in hakiki muhteviyatı hakkında bir bilgisi olmadığını “belirtmekte ve dolaylı olarak ta yukarıdaki iddiaları reddetmektedir. Bizde bir Müslüman olarak bu tür iddiaların hepsini reddediyoruz.

Kitabın tamamını dip notları ile birlikte indirmek için tıklayın.

Bu yazı Ali Umuç sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

5 thoughts on “Kuran’ı Kuran’la tanıyalım

Add yours

  1. MUTLU Diyor:
    02 May 2007 7:13 am ekuranda kaç sure kaç ayet kaç sayfa
    SELÇUK ÇELİK Diyor:
    13 May 2007 12:46 pm eokumuş oldugum bu uzun yazı gerçekten insanın ruhuna ferahlık verici.çünkü bazı kurana saldıran kişilerin yazılarınıda okudum ve hep ruhum daraldı.bunların yazılarınıda okuyunca kalbime hep vesvese geliyor.huzursuz oluyorum.tek akla,vicdana yatkın din kesinlikle islamiyettir.ve kitabımızda kurandır.eger dedikleri gibi kuran tevrattan ve incilden alıntı olsaydı içinde bir çok sapıkça inanış olurdu.fakat ALLAH kuranda,diğer kitaplarda tahrif edilmiş bölümleri düzeltti.benim anlamadıgım bu kuran düşmanları bu kadar körmü,ki,vicdanlı bir şekilde düşünüldügünde rahatlıkla kabul edilebilecek gerçekleri inkar ediyorlar.yoksa inatlarından dolayımı inkar ediyorlar.zaten ALLAHA ortak koşmayı hükümler içeren sözler hak din olamaz.ALLAHIN kelamı olamaz.ALLAH birdir asla eşi benzeri ve ortagı yoktur.HAŞA ALLAHIN oğlu kızı yoktur.böyle inanışlar sapıklıktan başka bir şey degildir.incilde,tevratta tahrif olması sebebi ile içine bir çok batıl inanışlar girmiş olmasından dolayı elbet,bunların düzeltilmesi için ALLAHIN yeni bir vahiyle kitap göndermesi kadar doğal bir şey olamaz.son olarak YÜCE RABBİMİZ kuranı kerimde peygamber efendimizin son peygamber oldugunu bildirmiş.ve ayrıca mukaddes kitabımız hakkında mealen(kuran,ı elbet biz indirdik ve elbette koruyucusu biziz.)yani kuranı,diger kitaplar tahrif edildigi gibi tahrif edemeyecekler.ALLAHIN kanunu,ALLAHIN dilemesi dışında asla degiştirilemez.YEGANE GÜÇ VE KUDRET SAHİBİ ALLAHTIR.
    saygı ve sevgilerimle
    yusuf Diyor:
    17 May 2007 3:39 pm es.a ben adanadan yusuf cok güsel olmuş emeg igecen tüm abillerden Allah razı olsun Allaha emanet olun.
    yusuf Diyor:
    17 May 2007 3:40 pm ehepinizden allah razı olsun
    inşallah ALLAH kimsesizlerinn sahibidir kimseye tasıyamacagı kadart yuk vermez
    kkuummrraall Diyor:
    21 May 2007 2:25 pm eçok süperrrrrrrr

  2. Selam Ali Aksoy
    Hanif Dostlar sitesinde benden TAHRİM -1 ayetinin anlamını Kur’an-Sünnet ilişkisini açıklamama ek olarak sormuştunuz.Orada oluşan teknik bir nedenden dolayı sorunuzun cevabını burada vermeyi uygun buldum.

    TAHRİM 1:” Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

    Cevap:Niçin haram ediyorsun? Düsturuyla hal mânâsı ifade etmekle beraber, istikbâle de ihtimali vardır, bundan dolayı bu sözün mânâsı, “niçin haram kılıyorsun?” demek olabileceği gibi, “niçin haram kılacaksın?” şeklinde de olabilir. Cümlede yer alan soru edatı da ikrar anlamındadır. Bundan dolayı nehiy ifade etmektedir. Yani “İyi değildir, böyle yapma!” demektir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi tahrim, itikâdî, sözlü veya fiilî olabilecek nitelikte inşâî (dilek kipiyle yapılan) bir haramlıktır. Allah’ın haram kıldığını, kimsenin helâl kılma selahiyyeti olmadığı gibi, helâl kıldığını da haram etmesi sözkonusu değildi. Zira “Allah ve Resulünün haram kıldığını haram saymazlar ve hak dini din edinmezler.” (Tevbe, 9/29); “Allah’ın haram kıldığının sayısını çiğnemek ve onun haram kıldığını helâl kılmak için..” (Tevbe, 9/37) âyetlerinde de geçtiği gibi Allah’ın hükmüne karşı haramı helâl veya helâlı haram itikad edecek yahut ettirecek şekilde bir haramlık meydana getirmeğe kalkışmak, küfür veya sınırlı olarak yasaklanmış olduğundan bu husus, Peygamber şöyle dursun, müminler hakkında bile düşünülemez. Bundan dolayı burada tahrimden maksat, esas itibariyle fiilî, yahut terkedilmesi helâl olan sözlü veya fiilî bir tahrimdir. Sözlü tahrim, ya “şu haramdır” gibi ihbâr sigasıyla, veya “bana haram olsun” gibi inşâ şeklinde bir sözle olur.

    Sırf ihbar kasdıyla söylendiği zaman “Helâl olan şu şey bana haramdır.” demek bir yalan olur, tahrim olmaz. Fakat aldım, sattım, boşadım ve haram ettim gibi ihbârlardan inşâ kasdedilebildiği takdirde, yahut “haram olsun” gibi inşâ sigasıyla söylendiğinde, bu bir yemin olur.

    Birçok müffesir,”Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın…” (Mâide, 5/87) ve “Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında “Bu helâldir, bu da haramdır.” demeyin…” (Nahl, 16/116) âyetlerini delil getirerek Allah’ın haram kılmadığını kimse haram kılamaz, kılarsa onun haram etmesiyle haram olmaz demişler ve Resulullah’ın tahriminin yeminle gerçekleştiğini ileri sürmüşlerdir.” Ancak burada şunu söylemek lazım ki “Allah, kasıtsız olarak ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek yaptığınız yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar…” (Mâide, 5/89) ve “Allah sizi, yeminlerinizdeki kasıtsız yanılmadan dolayı sorumlu tutmaz. Lâkin kalplerinizin kazandığı şeyler ile sorumlu tutar…” (Bakara, 2/225) âyetleri gereğince yemin ile haram kılmak da, Allah’ın haram kılması cümlesindendir.

    Bir kimsenin kendi hakkından fedakârlık ederek nefsini kendi helâlından söz veya fiil olarak mahrum etmesinde ise esas itibarıyla bir yasaklık yoktur, iki yönü de helâldır. Hatta, “YAKUB’UN KENDİSİNE HARAM KILDIKLARI DIŞINDA YİYECEĞİN HER TÜRLÜSÜ İSRAOĞULLARINA HELAL İDİ…” (Al-i İmrân, 3/93) âyetinde olduğu gibi terkedilmesi bazen mendub da olabilir. Ancak başkasının hakkına veya Allah’ın haklarından birinin yerine getirilmesine mâni olacak şekilde nefsine zararlı olduğu durumda sözlü olarak veya fiilen mahrumiyeti gerektirerek helâlı haram gibi tutmak da caiz değildir. Bu gibi hususlarda yemin dahi edilmiş olsa keffâret verip o yemini çözmek caiz olur.

    Hz. Ömer’in açıklaması dairesinde meseleyi ele alırsak, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, eşlerinin hepsinden uzlet ederek onların hoşnutluklarını gözetmek maksadıyla bir ay ayrılık ve meşakkati seçmiş olmasıdır. Keşşâf hâşiyesinde Ahmet b. Münir der ki: “Hz. Peygamber’e “Allah’ın helâl kıldığını niçin kendine haram ediyorsun?” buyurulması, hem tatlılık ve şefkat için, hem de, rütbe ve makamının, hanımlarını hoşnut etmek maksadıyla meşakkat yolunu seçmesinden yüce olduğuna tenbih içindir.” Râzî de bunun, azarlamak için değil, uyarı için olduğunu söyler. Şu halde Hz. Ömer’in açıklamasının sonundaki itâb (kınama) tabirinin ifade ettiği serzeniş (başa kakma) ve azarlama esas itibariyle Peygamber’in kendisine değil, ona karşı çıkan eşlerine yöneliktir ki bu da üçüncü âyette anlatılacaktır. “Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” Vâv, itirâziyye veya istinâfiyye olup bu cümle, Peygamber’in üzüntüsünü giderme anlamını ifade etmektedir.
    GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ BU MESELE SADECE HZ.PEYGAMBER’İN ÜSTÜN ŞAHISLARI İLE ALAKALIDIR.GENE DE MERAK EDİYORSAN (AL’İ İMRAN 3/93) AYET-İ KERİMESİNİ ACİZANE ÖNERİRİM.

    Selametle…

  3. evet çok güzel ama çokta uzundu ben bunu deftere nasıl yazıcam yahu kuran okuyun ki zihniniz açılsın sevap alın ben okuyorum 60 sayfadayim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: