Cehennem ile ilgili meseleler

Hakkı Yılmaz

Cehennem konusunda, bugüne kadar ileri sürülmüş ve günümüzde de sürülmeye devam eden pek çok Kur’an dışı iddia mevcuttur. Bu iddiaların Kur’an gerçeklerinden ayrıldığı hususlar, aşağıdaki beş soruya getirdikleri açıklamalar çerçevesinde toplanabilir:

Herkes cehenneme girecek mi?

Günahkâr Müslümanların ahiretteki hâli nice olacak?

Cennet ve cehennem ebedî midir?

Cehennem ebedî ama azap süreli midir?

İyi insan olarak bilinip de Müslüman olmayan bazılarının ahirette hâli nasıl olacak?

Bu başlıklar altında yapılacak bir tahlil, bizim düşüncemize göre hem “cehennem” konusunun temel meselelerini ortaya koyacak hem de hurafelerle bulandırılmış zihinlerde gerekli temizliği yapacaktır.

Herkes cehenneme girecek mi?

Hurafelerde, imanlı imansız herkesin, hatta peygamberlerin bile önce cehenneme uğrayacağı, daha sonra cennete gideceği yolunda iddialar ortaya atılmış ve bu “zum”a da Meryem suresinin 71. ayeti malzeme yapılmıştır:

Meryem; 68–72: Rabbine ant olsun ki; onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz. Sonra hepsini dizleri üzerine çökmüş hâlde CEHENNEMİN ÇEVRESİNDE hazır bulunduracağız.

Sonra her gruptan, Rahman’a karşı kafa tutmada daha şiddetli davrananlar kimlerse, onları ayıracağız.

Elbette ki Biz, oraya girmeye kimlerin daha lâyık olduğunu herkesten iyi biliriz.

İçinizden ORAYA uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbin üzerinde kesinleşmiş bir hükümdür.

Sonra biz, korunup sakınanları kurtarırız. Zalimleri de ORADA dizleri üzerine çökmüş hâlde bırakacağız.

Görüldüğü gibi, yer aldığı pasaj bütünlüğü içinde verdiğimiz Meryem suresinin 71. ayetinden, herkesin cehenneme gireceği anlamının çıkartılması [private] kesinlikle mümkün değildir. Çünkü 68. ayette herkesin toplanmaya gideceği yer “cehennem” olarak değil, “cehennemin çevresi” olarak bildirilmiştir. Ayrıca, herkesin diz üstünde bulundurulacağı bu yerde (cehennemin çevresinde) sadece zalimlerin bırakılacağı, müttekilerin ise oradan kurtarılacağı hususuna dikkat edilirse, konunun hiç de hurafelerde anlatıldığı gibi topluca cehenneme giriş şeklinde cereyan etmeyeceği hemen anlaşılmaktadır. Peki, ayetler bu kadar açıkken, anlamlar nasıl bu kadar çarpıtılmaktadır?

Bu durumun kaynağı hiç şüphesiz ki, boş durmayan İslâm düşmanları ve Müslümanlar arasında da çok sayıda bulunan “Samiri”lerdir. Ama bu durumun yaygınlaşmasının kabahati ise, İslâm düşmanlarının ve “Samiri”lerin yalanlarını, Kur’an ayetleriyle doğrulamadan ve akıl ile sorgulamadan kabul eden Müslümanlarda aranmalıdır.

Bu konudaki sapmanın oluşmasında bize göre üç türlü gayret rol oynamıştır:

– Meryem suresinin 71. ayeti, siyak ve sibakından koparılmıştır.

– Ayette geçen “varidüha” ifadesindeki “ha” zamiri “cehennem”e irca edilmiş, yani “cehennem” sözcüğüne işareten gönderme yapılmıştır.

– Her hurafede olduğu gibi birçok aslı astarı olmayan rivayet uydurulmak suretiyle, yukarıda söylediğimiz gayretler desteklenmiştir.

Oysa herkes tarafından gayet iyi bilinir ki; bir cümle, içinde bulunduğu pasajdan, paragraftan ayrı olarak değerlendirilirse pasajdaki anlam bütünlüğü bozulur ve böyle bir durumda yanlış anlaşılmalar kaçınılmaz olur. Bu kural, bütün metinler için geçerliyken ve ayetlerden yanlış manalar çıkartılmaması için özellikle Kur’an’da titizlikle uygulanması gerekirken ihmal ediliyorsa, bize göre bu, Müslümanların büyük bir zaafı veya birilerinin art niyetinden başka bir şey değildir.

Diğer taraftan, her dil için geçerli olan ve yine herkes tarafından iyi bilinen bir kuraldır ki, bir cümlede bulunan zamirin kime dönük olduğu, yani o zamirin mercii, zamirden önce lâfzen, manen veya hükmen mezkûr olmalıdır. Bu kural doğrultusunda 71. ayette bulunan “ha” zamirinin mercii olarak gösterilen “cehennem” sözcüğü, ayette müstakil olarak değil, isim tamlaması hâlinde (muzaf, muzafün ileyh), “havle cehennem (cehennemin çevresi)” şeklinde yer almıştır. Bu durumda zamirin merciinin, isim tamlamasının tamamı olması mecburiyeti vardır ve dolayısıyla da zamirin mercii; “cehennemin çevresi”dir. Başka bir ifade ile, insanların diz üstü çökmüş vaziyette hazır bulundurulacağı ve bazılarının bu durumda bırakılacağı yer, “cehennem” değil, “cehennemin çevresi”dir. Fakat bu basit kuralı ihmal ederek zamirin merciini “cehennem” olarak gösteren tefsircilerin yapmış oldukları hatayı, aşağıdaki ayetler gün gibi ortaya çıkarmıştır:

Enbiya; 101, 102: Tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlananlara gelince, bunlar cehennemden uzaklaştırılmışlardır.

Onun uğultusunu duymazlar. Onlar, gönüllerinin istediği şeyler içinde sürekli yaşayacaklardır.

Neml; 89: İyilik ve güzellik getirene, getirdiğinden daha hayırlısı vardır. Onlar o gün korkudan güvene çıkmışlardır.

Herkesin cehenneme sokulması şeklinde yapılan çarpıtmalar, peygamberlerin (özellikle peygamberimizin) de cehenneme girmesi gerektiği sonucunu ortaya çıkarınca, bu uydurmacılar ne yapacaklarını iyice şaşırmışlar, hatalarından dönmek için nasıl bir çıkış yolu bulacaklarını bilememişler ve içinde bulundukları şaşkınlıkla bin bir türlü saçma sapan, mide bulandıran fikirler üretmişlerdir. Bazısı müminlerin cehenneme girmesinde hikmet aramış, bazısı ateşsiz cehennem ve yakmayan ateş icat etmiş, bazısı cehennemin içine tünel koymuş, bazısı da cehennemin üstüne köprü kurmuş olan bu kişiler, tabiî ki meseleye bir çözüm üretememişler ve işin sonunda kelimenin tam anlamıyla havlu atmışlardır.

Bu konudaki rivayetler ise, meselâ İbn-i Abbas’tan birbirini tutmaz tam on yedi tane, peygamberimizin eşi Hafsa’dan yine birbirini tutmaz dört tane ve daha niceleri, değişik kitaplarda (İbn-i Kesir’de hepsi mevcut) yer almıştır.

Bu konuyu anlamak için, hayalî safsatalar yerine tafsilâtlı ve apaçık olan kitabımıza bakmak ve “ba’s” anıyla cennet veya cehenneme giriş arasındaki dönemi, yani mahşeri ve mahşerde yaşananları göz önünde bulundurmak yeterlidir. Çünkü konu Kur’an’da, insanların daha iyi anlamasını sağlamak için birçoğu temsilen canlandırılmış sahneler hâlinde pek çok ayette açıklanmıştır: Âl-i Imran; 9, Nisa; 172–175, En’âm; 94, A’râf; 6–9, Yunus; 45, İbrahim; 49, 50, Hicr; 25, Nahl; 84–89, İsra; 71, Kehf; 47, 48, 98, 99, Meryem; 68–72, 93–95, Ta Ha; 108, Enbiya; 101–103, Sebe’; 40–45, Yasin; 51–54, Zümer; 31, 68–75, Fussılet; 19–25, Duhan; 40–42, Casiye; 28–32, Kaf; 20–35, Teğabün; 9, 10, Hakkah; 13–39, Kıyamet; 10–15, Mürselat; 1–50, Nebe’; 18–40, Zelzele; 6.

Siyak ve sibakından koparılan Meryem suresinin 71. ayetinin içinde bulunduğu paragraf (68–72. ayetler), yukarıdaki ayetler ışığında değerlendirildiğinde görülmektedir ki; peygamberler de dâhil olmak üzere hiçbir insan istisna edilmeden herkes, hesap vermek için haşr mahallinde toplanacaktır. Bu toplanma, Allah tarafından “hatmen makzıyyen (kesin, son, değişmez)” bir karar olarak uygulanacaktır. Toplanma yeri ise “havl-i cehennem (cehennemin çevresi)”dir. Ama burası “girilecek” bir yer değil, “gidilecek” bir yerdir. Burası aynı zamanda, sorgu sualden sonraki ayrışmaya göre cennete veya cehenneme yapılacak sevk yeridir.

“Herkes cehenneme girecek mi?” sorusuna “evet” cevabı üreten uydurmacılar, bütün insanların önce dünyada işlemiş oldukları günahları sebebi ile cehenneme atılacaklarını ve orada belli bir zaman azap çektikten sonra günahlarından arınmış olarak cennete gideceklerini iddia etmişlerdir. Kur’an’a ters ve Yahudi zihniyetine denk olan bu iddia da, maalesef dirayetsiz tefsirciler, mealciler ve kendinden öncekilerden kopya çekmeye alışmış olan (haybeci) ulema tarafından, yine aslı astarı olmayan rivayetlerle desteklenerek topluma dayatılmış ve bir “inanç” hâlinde yerleştirilmiştir. Oysa itikatta zanna yer yoktur. Şekk üzerine yakin bina edilemeyeceği için, Kur’an’dan onay almayan bir fikir, itikat olarak sahiplenilmez. Nitekim cehenneme kimlerin niçin gidecekleri Kur’an’da açık seçik belirtilmiş ve bunlar değişik nitelikleriyle de tanıtılmıştır. Meselâ; “azgınlar, zalimler, hüsrana uğrayanlar, Hakk’a karşı duranlar, sapık ve kâfir atalarının izinden gidenler, doğru yoldan sapanlar, sapık yalancılar, Allah’ın yolunu değiştirmek isteyenler, Allah yolundan men edenler, Allah’a ve elçisine karşı gelenler, gönderilen kitap ve peygamberleri yalanlayanlar, Allah’a karşı yalan uyduranlar, ahireti inkâr edenler, ayetleri inkâr eden ve onlara karşı büyüklük taslayanlar, ayetleri yalan yayanlar, kıyameti yalanlayanlar, cehennemi yalanlayanlar, hesap gününü inkâr edenler, hesaba çekileceğini ummayanlar, haddi aşanlar ve Rabblerine inanmayanlar, namaz kılanlardan olmayanlar, sefahate dalanlar, malın mülkün kendisini ebedî kılacağını sananlar, büyüklük taslayanlar, yalnız kendini güçlü ve değerli sananlar, yeniden dirilmeyi inkâr edenler, şirk koşanlar, putlara tapanlar, ahiret hayatından şüphe edenler, ilâhlık iddia edenler, Allah’a kulluğa tenezzül etmeyenler…” cehenneme girecekler arasındadır. Bu listeye bakıldığında, cehenneme herkesin girmeyeceği, girecek olanların sadece kâfirler ve müşrikler olduğu hemen görülmektedir. Zaten aşağıdaki ayetler de konuyu net olarak ortaya koymaktadır:

Ta Ha; 48: Doğrusu bize vahyedildi ki, azap, yalanlayıp sırt çevirenindir.

Nahl; 27: … İşte bugün rezalet ve kötülük inkâr edenlere aittir.

Günahkâr Müslümanların ahiretteki hâli nice olacak?

Yüce Allah, tövbe etmemizi emrederek bizlere tövbe kapılarını açmış ve cahillikle günah işlemiş kimseleri affedeceğini bildirmiştir. Yani, bir adı da “Tevvab (tövbeleri çokça kabul eden)” olan Rabbimiz, günahkâr Müslümanları affedecek, onları cehenneme atmayacaktır:

Ankebut; 1–7: Elif, Lâm, Mim.

İnsanlar, sınanmadan, yalnızca “inanıyoruz” demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?

Oysa Biz, hiç kuşkusuz, bunlardan öncekileri de sınamıştık. Öyleyse Allah, elbette gerçeği söyleyenleri bilir ve hiç kuşkusuz yalancıları da bilir.

Yoksa kötülük yapanlar, Bizden kaçabileceklerini mi sanıyorlar? Karar verdikleri şey, ne kötüdür!

Kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa, evet, Allah’ın belirlediği zaman yoldadır. O duyandır, bilendir.

Ve kim savaşırsa, ancak kendisi için savaşır. Evet, Allah, gerçekten dünyalara karşı zengindir.

Ve inanan ve iyi işler yapanlara gelince, onların kötülüklerini, elbette sileceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.

Günah işleyen herkesin (Müslümanlar dâhil) önce cehennemde günahlarının cezasını çekecekleri, sonra da cennete gönderilecekleri yolundaki, Kur’an’dan onay alması mümkün olmayan rivayetler “haber-i vahit” türündedirler ve bu sebeple usul-u din konusunda delil sayılamazlar. Dolayısıyla, yukarıda da söylediğimiz gibi cehenneme sadece müşrikler, kâfirler girecektir.

Cennet ve cehennem ebedî midir?

Kur’an, dünya hayatının geçici, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu defalarca tekrarlamış ve ahiret yurdunu “beka (devamlı kalıcılık) yurdu” olarak nitelemiştir. Dolayısıyla ahiret hayatında karşılaşılacak olan, müminlerin mükâfatlandırılacağı cennet ile isyan ehlinin cezalandırılacağı cehennem, birer ebedîlik yurdu olmak durumundadırlar. Zaten bu husus da Kur’an’ın birçok ayetinde, müminlerin cennette kâfirlerinse cehennemde ebedî olarak kalacakları bildirilmek suretiyle açıklanmıştır.

Bir an için bunun aksi düşünülecek olsa yani, Allah’ın insanlardan malları ve canları karşılığında satın aldığı cennet geçici bir mekân olsa, bu takdirde Allah’ın kullarına vadettiği “sonu gelmeyen nimet”in verildiği kalıcı, “dar-ü eman” yerinin neresi olduğu sorusu gündeme gelecektir. Ama Kur’an’da, cennetten başka böyle bir yerin varlığı hakkında herhangi bir malûmat yoktur. Diğer taraftan Kur’an’da süreklilik arz eden bir ceza mahalli olarak tanıtılan cehenneme girenlerin, oradan çıkacağına, çıkabileceğine, çıkarılacağına dair de en ufak bir işaret, kanıt yoktur. Tam aksine ayetler, cehenneme sokulanların, orada ebedî kalacaklarını bildirmektedir:

Bakara; 39: Küfre sapıp ayetlerimizi yalanlayalar ise, ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar.

Âl-i Imran; 116: İnkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah’tan yana, onlara bir fayda vermeyecektir. İşte onlar ateş ehlidirler, onlar orada (ebedî olarak) kalıcıdırlar.

Bakara; 161, 162: İnkâr edip de o hâlde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onlaradır.

Onlar lânette (ebedî olarak) kalıcıdırlar. Onlardan azap hafifletilmez ve onlara bakılmayacaktır da.

Tövbe; 68: Allah, münafık erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedî kalacakları cehennem ateşini vadetmiştir. O, onlara yeter. Allah onlara lânet etmiştir! Ve onlara kalıcı bir azap vardır.

Zümer; 71, 72: İnkâr edenler, bölük bölük cehenneme doğru sürülür. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açılır; bekçileri onlara: “Size içinizden Rabbinizin ayetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden peygamberler gelmedi mi?” derler. Onlar: “Evet geldi, lâkin azap sözü inkârcılara hak olmuştur.” derler.

Onlara: “(Ebedî olarak) kalacağınız cehennemin kapılarından girin; böbürlenenlerin durağı ne kötüdür!” denir.

Mümin; 69–76: Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmez misin? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette bileceklerdir. Boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülür, sonra ateşte yakılırlar. Sonra onlara: “Allah’ı bırakıp da koştuğunuz ortaklar nerededir?” denir. Onlar: “Bizden uzaklaştılar; hayır, biz zaten önceleri hiç bir şeye kulluk etmiyorduk.” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır. Onlara: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. (Ebedî olarak) kalacağınız cehenneme kapılarından girin.” denir. Büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!

Cinn; 23: Benim yaptığım yalnız, Allah katından olanı, O’nun gönderdiklerini tebliğdir. Allah’a ve peygamberine kim karşı gelirse ona, içinde ebedî / sonsuz ve temelli kalınacak cehennem ateşi vardır.

Nisa; 93: Kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük azap hazırlamıştır.

Nisa; 14: Kim Allah’a ve Peygamberine baş kaldırır ve yasalarını aşarsa, onu, içinde (ebedî olarak) kalmak üzere cehenneme sokar. Ve alçaltıcı azap onun içindir.

Furkan; 68, 69: Onlar, Allah’ın yanında başka ilâh tutup ona yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar. Ve zina etmezler. Kim bunları yaparsa, cezasını bulur. Kıyamet günü azabı kat kat olur, orada, alçaltılarak ebedî olarak kalır.

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Bakara; 162, 257, Maide; 37, 80, Tövbe; 68, Yunus; 52, Hud; 106, 107, Furkan; 11, 69, Secde; 14, 20, Fatır; 36, 37, Zümer; 40, 72, Fussılet; 28, Şûra; 44, 45, Haşr; 17.

Bazıları, azap ayetlerinde geçen “hulud” sözcüğünün, “uzun süreli kalış”ı ifade edip, ebedîliği yani sonsuzluğu ifade etmediğini iddia ederek cehennemin ve cehennem azabının ebedî olmayacağını ileri sürmüşlerdir. Oysa Kur’an’da hem cennetin hem de cehennemin sürekliliği aynı sözcüklerle (“hulud” ve “ebed”) ifade edilmiş, her iki mekân için de aynı kalıplar ve aynı ifade biçimi kullanılmıştır. Bir sözcüğün, bir yer için sonsuz, bir başka yer için sonlu anlamına gelmesi söz konusu olamayacağına göre buradan, cennetin “devamlı” olduğu gibi cehennemin de “devamlı” olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama biz, bu hususun daha da netlik kazanması için, “hulud” ve “ebed” sözcüklerinin lügat anlamlarının ve Kur’an’da kullanıldıkları yerler itibarıyla kazandıkları anlamların üzerinde durmakta yarar görmekteyiz.

“Hulud” sözcüğünün türediği ve noktalı “ha” harfiyle yazılan “halede” sözcüğü ile bu sözcüğün türevleri olan “yahlüdü”, “hulden”, “huluden” sözcükleri; “devam etmek, kalmak, uzun zaman kalmak” anlamına gelir. Aynı şekilde “halede” sözcüğünün içinde yer aldığı tamlamalar da devamlılığı, sürekliliği ifade eder. Meselâ, “halede ileyhi”; “meyletmek”, “halede bihi”; “devam etmek, bağlı kalmak”, “halede hu (‘edaamehu’ anlamında)”; “ebedî, devamlı kalmak, ebedîleştirmek” anlamlarına gelmektedir.

Bazen sözcükler, bulundukları cümlenin, pasajın genel anlamı doğrultusunda lügat anlamlarından başka anlamlar da kazanabildiklerinden, “halede” sözcüğünün Kur’an’da nerelerde kullanıldığına da bakmak lâzımdır:

Enbiya; 7, 8: Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz bazı peygamberler gönderdik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.

Biz onları yemek yemeyen varlıklar kılmadık. Ve onlar ölümsüz / ebedî de değillerdi (vema kanu halidiyn).

Yukarıdaki 8. ayette “Ve onlar ölümsüz / ebedî de değillerdi” şeklinde çevirdiğimiz “vema kanu halidiyn” ifadesinde “halidiyn” sözcüğü, başına olumsuzluk edatı getirilmek suretiyle “dünyada ebedî kalmamak” anlamında kullanılmıştır.

Hud; 105–108: O gün geldiğinde Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. O gün insanlardan bir kısmı bedbaht, bir kısmı da mutludur.

Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verileri vardır ki; gökler ve yer durdukça onlarda o ateşte ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapmaya kadirdir.

Mutlu olanlara gelince, onlarda gökler ve yer durdukça cennette ebedî olarak kalacaklardır, ancak Rabbinin dilediği müstesna. Bu ardı arkası kesilmeyen bir ikramdır.

Bu ayetlerde geçen ve yukarıda söylediğimiz gibi süreklilik ifade eden “halidiyne fiha” ifadesi, hem cennet ve cehennem için aynı kalıpta kullanılmış, hem de “dame (sürekli, devamlı)” sözcüğüyle desteklenmiştir. 108. ayetin sonundaki “Bu bitmeyen / arkası kesilmeyen sürekli bir ikramdır.” ifadesi ise bu anlamı pekiştirmektedir. Ayrıca, herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek amacıyla, yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak iki hususun daha açıklanmasında yarar görmekteyiz:

Ayetlerde geçen “yer ve gök durdukça” tabiri, sadece Arapçada değil, başka birçok dilde de sonsuzluğu belirten bir deyimdir.

“Allah’ın dilemesi müstesna” ifadesi, Allah’ın dilediğini yapmaya muktedir olduğu, her şeyin nihai kararını ancak Allah’ın vereceği, Allah’ın kimseden izin almayacağı ve kimseye hesap vermeyeceği anlamına gelen kısa ve kalıplaşmış bir ifadedir. Yoksa bu ifade, Allah’ın vaadinden dönebileceği anlamına gelmez. Çünkü O, vadettiğini mutlaka yerine getirir ve vaadinden asla dönmez.

“Ebed” (sözlüklerde yer alan şekli ile “El ebedü”) sözcüğünün anlamı; “sonsuzluk, uzun zaman, kadim, ezeli, daim” demek olup, çoğul hâli; “abad” ve “ubud” şeklindedir. “Hulud” sözcüğü gibi “ebed” sözcüğünün de türevleri aynı anlam eksenindedir. Meselâ, “ebediyyü”; “ebedî, sonsuz, daim”, “ebedîyyetü”; “sonsuzluk, ahiret”, “ile’l-ebedî”; “ebediyyen, daima”, “ebeden”; “daima, her zaman, hiç” anlamlarına gelmektedir.

“Ebed” sözcüğünün “uzun zaman” anlamını ifade etmesi, ancak dünyada herhangi bir şey için kullanılması hâlinde mümkündür. Örnek olarak; “Bu devlet ebediyen yaşayacaktır.” ifadesindeki ebediyet, dünyanın ömrü ile sınırlıdır. Çünkü dünya ebedî değilken onun üzerindeki bir şeyin ebedî olması mantıksızdır. İşte bu tür kullanımlarda sözcük “uzun zaman” anlamına gelmektedir. Ama sözcük, Allah ve ahiret için kullanılıyorsa, anlamı kesinlikle “sonsuzluk” ifade eder.

“Ebed” sözcüğünün Kur’an’da kullanıldığı yerlere, örnek olarak Nisa suresinin aşağıdaki ayetlerine bakılacak olursa, orada da cehennemin devamlı ve ebedî olduğu “halidiyne fiha ebeda” ifadesiyle beyan edildiği görülecektir:

Nisa; 168, 169: Şüphe yoktur ki inkâr edip zulmedenleri Allah bağışlayacak değildir. Onları içinde temelli ve ebedî kalacakları cehennem yolundan başka bir yola da iletecek değildir. Bu Allah’a kolaydır.

Bu ayetler, azabın ve cehennemin devamlı olmadığını söyleyen kimselerin, üzerinde iyi düşünmeleri gereken ayetlerdir. Çünkü burada Yüce Allah, kâfir ve zalimleri asla bağışlamayacağını, onların sürekli cehennemde kalacaklarını ve cezalarının devamlı olacağını bildirmektedir. Ayetlerin sonunda yer alan “Bu Allah’a kolaydır.” ifadesi ise, cezaların ve cehennemin ebedî olduğuna aklı yatmayanlara ve bazılarının kanını donduran böylesine bir cezayı Allah’ın adaleti ile bağdaştıramayıp Allah’a adalet dersi vermeye kalkanlara yönelik olup, bu ifade ile Yüce Allah sanki onlara “Siz kabul etmeseniz de bu böyledir!” demektedir.

Zühruf; 74–78: Muhakkak ki kâfirler cehennem azabında ebedîdirler. Kendilerinden azap hiç hafifletilmeyecektir. Onlar kurtulmaktan da ümitlerini kesmişlerdir. Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimselerdi.

(Cehennem bekçisine) “Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. Malik de: “Siz böyle kalacaksınız” der. Ant olsun ki biz gerçeği getirdik, fakat çoğunuz gerçekten hoşlanmadınız.

Cehennem azabının ebedî olduğunu bildiren bu ayetlerde geçen “müks, makis” sözcüğü; “ikametgâh, durak yeri” anlamına gelmektedir. Yani Malik’in ifadesiyle kâfirlere; “Sizin ikametgâhınız burasıdır, siz artık buralısınız, başka yeriniz yok!” denilmektedir. “Müks” sözcüğünden başka, Kur’an’da kullanılan “seva” ve “lübs” sözcükleri de “ikamet edilen yer” anlamındadır. Bu sözcüklerle ifade edilen “ikamet etme” kavramı Kur’an’da, hem Zühruf suresinin 77. ayetinde olduğu gibi cehennem için, hem de Kehf suresinde olduğu gibi cennet için kullanılmıştır:

Kehf; 1–4: Hamd olsun o Allah’a ki, kendi katından şiddetli bir azabı haber vermek ve salih amel işleyen müminlere, içinde ebediyen kalacakları cenneti ve güzel bir mükâfatı müjdelemek ve “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için, kuluna içinde hiçbir eğrilik ve tezat bulunmayan dosdoğru kitabı indirmiştir.

Kehf suresinin 3. ayetinde geçen “makis” sözcüğü; “ikamet edilen, kalınan yer” anlamındadır. Keza, peltek “se, vav, ya” ile yazılan “seva” sözcüğü de “makis” sözcüğü ile eş anlamlı, yine “ikamet etmek, sabit olmak” anlamına gelmektedir. Rabbimiz “müks” sözcüğünü, Ra’d suresinin 13. ayetinde, yağmur suyunun köpüğünün gidip, faydalı olan kısmının yerde kalmasını belirtmek için kullanmıştır.

Sonuç olarak, ayetler manalandırılırken, ayette bulunan sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde kazandığı anlamlara dikkat edilmeli, sözcüklerin lügat anlamları arasından, ayetteki vakıaya uygun olanı seçilmelidir. Meselâ konumuzla ilgili olarak şunlar söylenebilir: Allah Kur’an’da, ebediyet âleminde sonu gelmeyen nimetler ikram edeceği müjdesini vererek inana kullarının yüzlerini güldürmekte, zalim ve kâfir kullarının içlerini karartmak içinse onlara sonsuz azabı göstermektedir. Hâl böyleyken, yukarıdaki ayetlerde geçen “ebedîlik cenneti” ve “devamlı kalınacak yer” yerine, “geçici cennet” ve “bir müddet kalınacak yer” anlamları konulursa, Allah’ın kullarına vaadinin geçici mekânlar için söz konusu olduğu gibi, vaadin cazibesini sorgulanır hâle getiren bir sonuç ortaya çıkacaktır. İşte böyle yanlışlara düşmemek ve doğru anlamlara ulaşmak için, sözcüklerin Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Zaten Kur’an’da da bu sözcükler, Kur’an bütünlüğü içinde değerlendirilmeye uygun şekilde, bir örgü gibi birbirini tamamlayan anlamlardan bir tanesi olarak ve hep devamlılığı, sonsuzluğu ifade eder anlamda kullanılmıştır. Ayrıca bu sözcükler Kur’an’da, anlamlarının kavranmasını kolaylaştıracak biçimde; soyut bir kavram olarak değil, belirli bir inanışa, anlayışa dayanan ve temsilî anlatımlarla somutlaştırılmış bir âlemin niteliğini belirtmek için kullanılmıştır.

Furkan; 13–16: Elleri boyunlarına bağlanmış olarak cehennemin dar bir yerine atıldıkları zaman, oracıkta hemen yok olup gitmeyi isterler.

(Onlara) “Bir defa yok olmayı değil birçok defa yok olmayı isteyin.” denir.

De ki: “Bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi? Orası onlar için bir mükâfat ve gidilecek güzel bir yerdir.

Onlara orada temelli kalmak üzere diledikleri her şey vardır. Bu Rabbinin yerine getirilmesini istediği bir vaattir.

Cehennem ebedî ama azap süreli midir?

Bu soru ekseninde ileri sürülen iddialarda, cennet ehlinin ebedî olarak cennette kalmasında hiçbir mahzur görülmemiştir. Bunlara göre sorun, cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak cezalandırılmasındadır.

Cehennem azabının ebedîliği konusu tarih boyunca tartışılmış ve çeşitli gerekçeler gösterilerek azabın ebedî olmadığı, değişik kesimler tarafından savunulmuştur. Meselâ Yahudiler, ellerindeki kitapta olmamasına rağmen tahrif sonucu Allah adına bir yalan uydurmuşlar ve ne kadar süre ile suç işlenirse o kadar süre cehennemde kalınacağına inanmışlardır. Bu inanışa göre de, Musa peygamberin aralarından ayrıldığı kırk gün zarfında Allah’a inanmayı bırakıp “altın”a tapmaları hakkında; “Biz kırk gün günah işledik, kırk gün yanacağız. Başka günlerde bize ateş dokunmaz.” demişlerdir. Ancak, Yüce Allah, “Yahudi mantığı” deyiminin tipik örneği olan bu “cehennemde sayılı gün kalma” icadını, Âl-i Imran suresinin 24. ayetinde “uydurulmuş yalan” olarak nitelemiş, Bakara suresinin 80. ayetinde de “bilmedikleri bir şeyin Allah’a isnat edilmesi” olarak tanımlamıştır:

Âl-i Imran; 24: Bunun sebebi onların, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır.” demeleridir. Uydurmuş oldukları yalanlar, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır.

Bakara; 80: Dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah’tan bir ahit mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah’a isnat ederek, bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Kendilerine verilen kitabı tahrif ettikleri Kur’an ile sabit olan Yahudilerin uydurmaları, sadece cehennem azabının süreli olduğundan ibaret değildir. Onların, Yahudi ve Hıristiyanlardan başkasının cennete giremeyeceği (Bakara; 111), yalnız kendilerinin Allah’ın dostları oldukları (Cuma; 6) gibi başka kuruntuları da vardır. Ama dünyada işledikleri yüzünden ölümü istememeleri (Cuma; 7) göstermektedir ki; Yahudiler söyledikleri bütün bu yalanlara kendileri de inanmamaktadırlar ve bu yalanları uydurmakla işledikleri, sıradan bir günah değildir. Nitekim Kur’an’ın birçok ayetinde Yahudilerin pek çok sebeple kâfirleştikleri bildirilmiştir. Küfür ise süreli değil, sürekli olan bir suçtur. Yani kâfir, hiçbir zaman “On gün kâfirlik edeyim, sonra imana gelirim.” demez. Kâfirin ömrü ebedî olsa, küfrü de ebedî olur:

Fatır; 36–38: Ve şu inkâr eden kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, onun (cehennem ateşinin) birazı da hafifletilmez. İşte Biz her aşırı inkârcıyı böyle cezalandırırız.

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış
olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-

Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin gaybini bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.

En’âm; 27, 28: Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık.” deyiverdiklerini bir görsen!

Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar.

Küfrün ebedî olduğu gibi, aynı şekilde iman da süreli (üç günlük, beş yıllık) değil, süreklidir; ebedîdir. Buna göre, nasıl imanın mükâfatı ebedî ise, küfrün cezası da ebedî olmak durumundadır.

Cehennem azabının ebedîliğini, Allah’ın adalet ve sonsuz rahmetiyle, Rahman ve Rahîm sıfatlarıyla bağdaşmadığını düşünerek, cehennem ehlinin cehennemde ebedî olarak kalmayacağını ya da ebedî olarak acı çekmeyeceğini savunan Müslümanlar da olmuştur. Kendi akıllarına göre Allah’a din öğretmeye çalışan bu kişilerin başında Muhyiddin-i Arabî gelmektedir.

Cehennem azabının geçici olduğunu savunan Müslümanlar, ileri sürdükleri görüşlerine, zayıf rivayetler yanında, bazı ayetlerde geçen sözcüklerin “yan anlamlarını” da delil olarak göstermişlerdir. Bunlardan birisi Nebe’ suresindedir:

Nebe’; 21–26: Cehennem, gerçekten azgınları bekleyen bir pusu ve onların dönüp dolaşıp gelecekleri yerleri olacaktır. Orada darlık / kıtlık içinde oldukları hâlde kalacaklardır. Orada, ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar. Sadece bir kaynar su, bir de irin. Uygun bir ceza olarak.

Yukarıdaki 23. ayette geçen “ احقابahkab” sözcüğüne lügatlerde; “bir yıldan fazla bir zaman”, “uzun zaman”, “seksen sene” gibi anlamlar verilmiştir. Ama ahiret yurdunun süreli olduğunu iddia edenler, lügatlerdeki bu süreleri ahiret yurdu için yeterli görmemiş olacaklar ki, sözcüğü; “asırlarca” “çağlar boyu” diye tercüme etmişlerdir. İşte, cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürenler iddialarına, ahiret yurdunda kalınacak süreyi ifade eden “ahkaben” sözcüğünün bir zaman dilimini belirtmesini delil göstermektedirler.

“Ahkaben” sözcüğüne aynı zamanda hâl ve durum bildiren bir anlam vermek de mümkündür. Şöyle ki: Dikkat edilirse, sözcüğün geçtiği ayetten sonraki ayetlerde, cehennemde bulunanların serinlik ve içecek bir şey tadamayacakları, aksine kaynar su ve irin içecekleri ve onlar için azaptan başka bir şeyin artırılmayacağı bildirilmektedir. Bu şartlardaki bir insanın ise kısa sürede “deve semerini bağlayan kayış”a veya “semerin yükünü bağlayan ip”e dönmeleri kaçınılmazdır. İşte, “ الحقبel hagabu” sözcüğünün çoğulu olan “ احقابahkab” sözcüğü de bu anlama gelmektedir. Gerçekten de cehennemdeki onca azabın içinde kaynar su ve irin içen kimselerin zayıflamaları sonucu kayışa veya ipe benzetilmeleri, içinde bulundukları durumu anlatmak için son derece uygun bir benzetmedir. Bize göre bu sözcükle ilgili en isabetli görüşü Sahib-i Keşşaf (Zemahşerî) yapmıştır:

Ayetteki “ehkaben” kelimesi, yağmuru, hayır ve bereketi az olduğunda kullanılan “hakıbe âmünâ” deyimiyle, bol rızık elde edemeyen kimse hakkında kullanılan “Hakıbe fülanün fehüve hakıbe” ifadesine varıp dayanır ki, bunun çoğulu da “ehkâb” olur. Böylece, ayetteki bu kelime “ onlar orada, bir darlık ve kıtlık içinde oldukları halde beklerler ..” takdirinde, “ehkâben” kelimesi hal olarak mensup olmuş olur. “Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tadarlar…” ifadesi de bunun tefsiridir.

Cehennem azabının geçici olduğunu savunanların delil olarak ileri sürdükleri bir diğer husus ise, En’âm ve Hud surelerindeki ayetlerde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesidir:

En’âm; 128: O gün Allah onların hepsini oraya toplayacak ve “Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz insanlarla çok uğraştınız.” diyecek. Onların insanlardan olan dostları da “Ey Rabbimiz! Biz birbirimizden faydalandık. Bizim için tayin ettiğin ecelin sonuna ulaştık.” diyecekler. Allah da buyuracak ki: “Allah’ın dilediği hariç, içinde ebedî kalacağınız yer cehennem ateşidir.” Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir. Her şeyi bilendir.

Daha önce de söylediğimiz gibi “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, her zaman ve her koşulda güç ve kudretin Allah’a ait olduğunu, O’nun dilediğini yapacağını vurgulayan bir ifade olup bu ifadenin, cümlede bildirilen hükmün bir istisnası olduğuna işaret ettiğini düşünmek yanlıştır. Çünkü ayette Rabbimizin “Ennaru mesvaküm halidine fiha (Sizin ebedî kalacağınız ikametgâhınız ateştir).” sözlerine muhatap olanlar, “cinn” ve “ins”den şeytanlara tâbi olan kâfirlerdir. Rabbimiz ise, kâfirler için cehennemin ebedî olduğunu ve onların bağışlanmayacağını, Nisa suresinin 168, 169. ayetlerinde açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla bu hükümde bir istisna olduğunu düşünmek, Nisa suresinin ayetleriyle çelişmek olur.

Hud; 106, 107: Bedbaht olanlar cehennem ateşindedirler. Onların orada öyle bir soluk alış verişleri vardır ki!

Gökler ve yer durdukça onlar orada o ateşin içinde ebedî kalacaklardır. Ancak Rabbinin dilediği müstesna. Şüphesiz Rabbin dilediğini yapmaya kadirdir.

Burada da, Hud suresinin 107. ayetinde geçen “Allah’ın dilediği hariç” ifadesinin, bir istisnayı işaret ettiğini düşünmek, aynı ayette geçen “halidine fiha” ifadesini “geçici bir süre” olarak kabul etmeyi gerektirmektedir. Oysa 108. ayete bakıldığında, cennet ve cennetliklerin durumunun da aynı sözcüklerle ifade edildiği görülmektedir:

Hud; 108: Mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça cennette ebedî olarak kalacaklardır, ancak Rabbinin dilemesi müstesna. Bu ardı arkası kesilmeyen bir ikramdır.

Bu durumda akleden şu soruyu soracaktır: “Halidine fiha” ifadesi cennet için kullanıldığında “sonsuzluk” anlamına geliyor da cehennem için kullanıldığında mı cehennemin “süreli” olduğu anlamını vermektedir?

Cehennem azabının ebedî olması konusuna mantıkî açıdan bakıp, sırf bu yönden itiraz edenler de olmuştur. Meselâ bazıları “Azap doğuştan temiz ve günahsız olan insanın sonradan ürettiği kötülükler yüzünden kirlenmesi üzerine öngörülen bir temizlenme sistemidir. Azabın kendisi bizzat amaç değildir. Böyle olunca, günah işlemiş ve bu yolla kirlenmiş olanlar bu kirliliklerinden arındığında azapları da son bulacaktır. Bunun aksini düşünmek Allah’ın azap etmekten zevk aldığını iddia etmek olur. Böyle bir zevk, O’nun ulûhiyetinin şanına yakışmaz, Kur’an’ın verileriyle de bağdaşmaz.” diyerek cehennem ve cehennem azabının ebedî olmadığını ileri sürmüşlerdir. Dikkat edilirse bu görüş, cehennem azabının günahları temizleyeceği varsayımına ve Allah’ın azap etmekten zevk almadığı gerçeğine dayandırılmıştır. Dolayısıyla bu görüşün tahlili de bu iki bakımdan yapılmalıdır.

Birinci olarak, bu görüş sahiplerinin gözden kaçırdıkları bir husus vardır: “Temizlenme” kavramı kirlenenler için kullanılabilir ama kendisi kir olanlar için söz konusu edilemez. Rabbimiz de Tövbe suresinin 28. ayetinde “Müşrikler ancak necestir.” demek suretiyle, cehennemlik olan müşriklerin kendilerinin “pislik” olduğunu çok açık bir ifade ile belirtmiştir. Kendisi “neces” olanın temizlenmesi ise ancak tövbe ve iman ile mümkündür ve bunun yeri de ahiret değildir. Çünkü her insana bu fırsat dünyada verilmiş, tövbe etmeye tenezzül etmeyenlerin yerinin cehennem olacağı onlara, dünyada iken bildirilmiştir. Bu bildirim, Allah’ın vaadidir ve Allah ise vaadinden dönmez.

İkinci olarak, bu görüş sahiplerinin unuttukları çok önemli bir husus vardır: “Zevk almak”, “duygusal davranmak”, “hislerine kapılmak” gibi davranışlar, yaratılmışların özellikleridir. Yaratıcı ise bunlardan beridir. O insanlara tercihlerinin sonucu olan şeyleri, daha onlar dünyada iken vadetmiştir ve ahirette de bu vaatlerini yerine getirmek suretiyle şaşmaz adaletini tecelli ettirecektir. Yani, cehennemdeki azap Allah’ın suçlulara (hâşâ) kızması sebebiyle değil, önceden bildirilmiş vaadin yerine getirilmesi, adaletin sağlanması sebebiyledir. Yüce Allah, suçlulara önceden ilân ettiği cezaları vermek suretiyle adaleti sağlayacağını “intikam” sözcüğü kullanarak birçok ayette bildirmiştir:

Maide; 95: … Bu yaptığının cezasını tatması içindir. Kim tekrar bu suçu işlerse Allah ondan intikam alır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

Âl-i Imran; 4: … Allah’ın ayetlerini inkâr edenler var ya işte onlar için şiddetli azap vardır. Allah güçlüdür, intikam sahibidir.

İbrahim; 47: O hâlde Allah’ın peygamberine verdiği sözden cayacağını sanma. Doğrusu Allah azizdir, intikam sahibidir.

Zümer; 32: Allah’`a karşı yalan uydurup ve kendisine gelen gerçeği yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde yer olmayacak mı?

Zümer; 37: Allah kimi doğru yola eriştirmiş ise onu saptıracak kimse yoktur. Allah mutlak galip ve intikam sahibi değil midir?

Diğer taraftan ahiretteki cezalar, insanın dünyada işlediklerinin doğal sonucudur ve dünyada iken haberli oldukları ama inanmadıkları şeylerdir:

Casiye; 33: Derken işledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları, alaya aldıkları şeyler kuşatıverdi.

Bir insanın yaptığı işler neyse, hayatı boyunca o işlerin sonuçlarıyla yaşaması nasıl gayet normal ise, ahiretteki ebedî hayatta da insanın yine o işlerinin sonuçları ile yaşaması son derece doğaldır. Dolayısıyla da bu durumun adalet ve rahmetle hiçbir çelişkisi yoktur.

Bir kısım kişiler de, ahiret hayatının (özellikle de cennet ve cehennemin) ebedî olması ile “teaddudü kudema” oluşacağını, yani ebedîliğin cennet ve cehenneme de izafe edilmesi ile sadece Allah’a ait olan bu özelliğin çoğalmış olacağını ileri sürmüşler ve bu sebeple cehennemin ebedî oluşunun, Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına aykırı olacağını iddia etmişlerdir. Bu kişiler iddiaların da Kasas suresinin 88. ayetindeki “Allah’ın zatı dışında her şey helâk olacaktır.” ifadesini ve Rahman suresinin aşağıdaki ayetlerini kanıt göstermişlerdir:

Rahman; 26, 27: Göklerdeki ve yerdeki her şey fanidir; sadece o celâl ve ikram sahibi Allah’ın yüzü baki kalır.

Bir defa, cennet ve cehennemin ebedî olması kesinlikle bir “teaddudü kudema” değildir. Çünkü cennet, cehennem ve bütün ahiret âlemi; irade ve kudret sahibi bir varlık değil bizzat Allah tarafından kulları için yaratılmış şeylerdir. Dolayısıyla bunların ilâhlık iddiasında bulunmaları söz konusu olamayacağından, bu durumun Kur’an’ın ulûhiyet anlayışına ters olması da söz konusu değildir.

Konuya delil getirilen Kasas suresinin 88. ayetinin tamamı ise şöyledir:

Kasas; 88: Allah ile beraber başka bir tanrıya kulluk etme. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur. Siz de ancak ona döndürüleceksiniz.

Görüldüğü gibi ayette, Allah’tan başka ilâhlara, ölümlü olmaları sebebiyle inanılmaması gerektiği, Allah’ın ise baki olduğu bildirilmektedir. Yani, ayetteki o ifadenin, getirilmek istendiği anlamla hiç alâkası yoktur.

Rahman suresinin 26, 27. ayetleri ise, tamamen dünya ile ilgili bir gerçeği dile getirmekte, dünyada var olan her şeyin kıyamet ile yok olacağını, vurgulamaktadır. Bu ifadelerin ahiretle, cennet ve cehennemle bir ilgisi yoktur.

Bu konuda biz, Kur’an’da bildirildiği gibi dünyaya ve içindekilere geçici olma özelliği veren Allah’ın, ahirete de devamlı olma özelliği verdiğine inanıyor, eğer durum bunun aksi olsaydı Rabbimizin, insanların bu müşkülünü asla belirsizliğe bırakmayıp Kur’an’da açıkça beyan edecek olduğunu düşünüyoruz. Bu konu, asr-ı saadette böyle anlaşılmış ve kabul edilmiş olmalıdır ki, ahirette cennet ve cehennemden sonraki hayat hakkında peygamberimize sorulmuş bir tek soru bile literatürde yer almamıştır.

Netice olarak biz diyoruz ki; cehennem de, cehennemdeki azap da daimidir.

İyi insan olarak bilinip de Müslüman olmayan bazılarının ahirette hâli nasıl olacak?

Yani, insanlığa büyük hizmetler vermiş fakat Müslüman olmamış kimseler ahirette cennete mi yoksa cehenneme mi gireceklerdir?

Bu konuda düşünmeye başlamak için hareket noktasının aşağıdaki ayet olması gerekmektedir:

İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

Görüldüğü üzere Rabbimiz, elçi göndermeden azap etmeyeceğini bildirmiştir. O hâlde yukarıdaki sorunun cevabı, peygamberimizin bu kişilerin elçisi sayılıp sayılmadığında yatmaktadır.

Bilindiği gibi, Mekkeli (Anakentli) herkesin soyunu-sopunu, huyunu-suyunu, fiziksel ve zihinsel durumunu, ilmî seviyesini iyi bildikleri Abdullah’ın oğlu Muhammed, kendisine vahyedilenleri topluma tebliğ etmiştir. Mekkeliler ise, kendilerine tebliğ edilen Kur’an’daki mucizeyi görünce inkâr edememişler ama içlerindeki azınlığın iman etmesine karşı çoğunluk olarak işlerine gelmemesi sebebiyle bile bile yalanlamışlardır. Sonuçta da Kur’an’ın mucize olduğu kendilerine gösterilmiş olan o günkü toplumun; inananları kendilerini kurtarmış, inanmayanları da cezayı hak etmiştir.

Peki, peygamberimizden sonra acaba Kur’an mucize olarak toplumlara tebliğ edilebilmiş midir, bugün edilebiliyor mudur ve tabi bu mucizenin tebliğ ve tebyincisi Mekkeli Muhammed’in elçiliği kabul görmekte midir?

İşte meseleyi çözecek olan, bu soruların dürüst ve samimî cevaplarıdır.

Eğer Kur’an mucize olarak takdim ediliyor ve bu mucizelik insanlarca kabul görüyorsa, Kur’an’ın tebliğcisinin, Allah’ın elçisi olduğu da kabul edilmiş olacak ve bu duruma tanık olanlar “sorumlu” konumuna gireceklerdir. Eğer bu tanıklar, inanmamış olarak ölürlerse, ne kadar iyi insan olsalar da, ne kadar büyük hayır işleri yapsalar da, bu yaptıklarının onlara hiç yararı dokunmayacak, gidecekleri yer cehennem olacaktır.

Ama Kur’an tanıtılmıyor ya da tanıtılamıyorsa, insanlar mucizeye tanık olmayacaklar ve çeşitli kesimler tarafından bin bir iftira ile karalanmaya çalışılmış olan Mekkeli Muhammed’in elçiliğini kabul etmeyeceklerdir. Bize göre, Kur’an’ın tanıtılmaması ve mucizenin gösterilmemesi sebebiyle inançsız kalanların bu durumundan, Kur’an’ı ve peygamberini tanımayan ve tanıtmayan sözde Müslümanlar sorumludurlar. İnançsız kalanlar ise, tebliğ edilmemiş kişilerdir ve onlar aşağıdaki ayetler kapsamındadır.

Bakara; 62: Şüphe yok ki, iman eden kişiler, Yahudi, Nasranî ve Sabiî kişiler; bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse onlar için Rabbleri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olmazlar.

(Aynı mesaj için Maide; 69)

Zilzal; 7, 8: Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.

Allah doğrusunu en iyi bilendir.

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

15 thoughts on “Cehennem ile ilgili meseleler

Add yours

  1. 1. fatih Diyor:
    25 May 2007 6:28 am e

    kur an merkezlidüşünmeyen taklitcilerinbuyazıyı okuduktan sonra kur ana göre inamçlarını birkezdaha gözden gecirmelerinitavsiye ediyoum ALLAH cc. razı oldugu iman ve amelnasib etsin.

  2. çok çok güze beğendim hem kuran ayetlerine uygun hem de akla.
    Fakat iznizle birkaç sorum olsa cevablayabilir misiniz. Cehennem ile ilgili

  3. selam sevgili dostlar….

    hiç bir deneyim yaşamadan ölen bebekler nasıl deneyim kazanıyor? Başka bir hayat şansları yoksa nasıl kemale eriyorlar? Peki ya ölü doğan bebekler? Allah onları (haşa) gözden mi çıkarıyor yani? Bazıları sorgulama günü geldiğinde 100 senelik hayattan sorguya tabi tutulurken bazıları sorguya bile tutulmadan direkt cennete mi alınıyor? Dünya sınavları bazı ruhlar için gerekli de bazıları için değil mi yani?

    Bu konu maalesef bir çok düşünür tarafından pas geçilmiştir.
    siz temiz zihinlere bunu yöneltiyorum
    saygılarımla…

    toprakerdem2005@hotmail.com

  4. ALLAH SİZDEN RAZI OLSUN KARDEŞLER GERÇEKTEN OKUDUĞUMDA Bİ TUAF OLDUM ACABA BİDE BU YAŞAYINCA NASIL OLURUZ RABBİM BİZİ AFFETTSİN HERKESE SLMLAR

  5. Selam Ali AKSOY Kardeşim;

    Bir insan düşünün kimseye kötülük etmemiş, hatta elinden geldiği kadar fıtratın gereğini yerine getirmiş ve iyilikte bulunmuş… ama hakikate ulaşmasında terddütleri nedeni ile bir türlü imana ulaşamamış bir insan sanırım yapıp ettikleri iyiliklerinin karşılığında rabbinden bir bağışlanma ile ayette geçen Sabiii lerin konumunda olacaklardır…

    Oysa bir insan düşünün ki, inanmadığını bir kenara bırakın, insanlara inançlarından ötürü baskı ve zulümde bulunmuş, onların inandıkları ile alay etmiş ve her türlü kötülükte bulunmuş… sanırım bu insan için rabbin katında acı bir azap var dediği bu tip olsa gerektir…

  6. Selam Ali AKSOY Kardeşim,

    Cennet ve cehennemin evrimin ileri basamaklarında karılaşılacak yeni yaşam boyutları olarak görüyorum.Bu kavramların benzetmelerle beraber bize anlatıldığını düşünmekle beraber dünyadakilerle aynı olmadığını düşünüyorum.Çok basit bir örnek vermek gerekirse amel terazisinin bakkaliyedeki terazi olmadı açıktır.Çünkü içinde tartılabilen maddeler değil ancak ölçülebilen ameller olacaktır.

    İşte cennet ve cehennem de kanaatime göre böyle bir şeydir.Belki de dalgaların meydana getirdiği yeni bir evren boyutlarıdır.Şu aşamada fazla bir şey diyemiyoruz.Ancak İslam dairesinde buna inanmanın şart olduğu görülmektedir.Ayrıca çok da önemsenmektedir

  7. Allah kimseyi ümitsiz bırakmasın herkes cezasını çeksin ama kimse ebediyyen Cehennemde kalmasın.insanoğlu zavallı güçsüz çaresiz adeta bir hiç,allah herkese iman kuran nasip etsin cümlemizide affetsin kolaymı cehennem kolaymı ateş.Allah bütün insanları korusun.Amiin

  8. maıllerımı yayınlamıyorsun ama ben yınede yazıyorum sayın alı kardes beslenmıs oldugun işte kuran sıtesı namazı 3 vakıte ındırmıs ogle ve ıkındı namazlarının asla farz olamdıgını uyduruldugunu yazmıs cehennem hakkında yazmıs oldukları bu yazı nasıl olmussa onların ınkarına ugramadan dogru yazılmıs hayret ettım dogrusu ama tabı arada dogruda yazıcaklarkı yalanlarını kabul ettırsınler yazıklar olsun sankı peygamber postacı gorevı gormus allah sızı helak etmıs be

  9. Selam Mustafa;

    Hakaret içermeyen, başkaca bir suç unsuru da taşımayan, ilgili yazı ile bağlantılı / aynı konuyu işleyen her yazı yayınlanır.

    Sen iyiden iyi oku. Varsa karşıt görüş ve delillerin söylersin.

    Sabır ve metanetle oku inşaallah.

    Muhabbetlerimle…

  10. inan sabır la okuyorum alı bey dıger( alı aksoy wordpress com )adresıne sanırım 4 veya 5 maıl attım ama hala denetım beklıyo yazıyo asla on yargılı hareket etmem delil dedıgın seyı yıne sızın yazılarınızın icinden celısen yerlerden gostermeye calısıyorum yoksa ben sızın gıbı ilmi olan derın bır ınsan degılım sıradan bır ınsanım sadece akla hıtap ettıgınız yazılarınızdan aklen celısen yerlerı gostermeye calıstım yazılar yayınlanmayıncada normal olarak sınırlendım bende ınsanım hata yaparım

  11. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki ayet ve hadislerde insanlar bazen şiddetli uyarılmaktadır. Bu uyarılar insanların günahlardan kaçınarak derecesini arttırıp, ebedi hayatta yüksek makamlarda olmaları içindir. Yoksa insanları ümitsizliğe düşürüp perişan etmek için değildir. O nedenle bunu iyi anlayıp bu uyarı ve tehditleri kendi hakkımızda kemalata ulaşmak ve günahlardan kaçınmak için bir kamçı olarak kabul etmeliyiz.

    Cehennemin ismi çok insanları korkutmaktadır. Öyle olmalıdır da. Fakat kimin cehenneme kimin cennete gideceğini bilmediğimiz için, devamlı uyanık olmak zorundayız.

    Müslüman ümit ve korku halinde olmalıdır. Kur’anda tehdit aytlerinden daha fazla teşvik ayeti vardır. Hem cenab-ı hakkın rahmeti azabından daha fazladır.

    Ümit ve korku arasında olmak, her insan için lazım olan bir dengedir. Zira, ne kadar Müslüman olursak olalım yine imansız ve cehennemlik ölebilmemiz mümkündür. Ne kadar günahkar yaşasak yaşayalım sonunda Cenab-ı Hak Tevbe nasip eder, imanlı ve cennetlik gidebiliriz. Hz. Ebubekir (r.a.)’in şöyle söylediği nakledilir: Gökten bir ses duysam ki “tüm insanlar cennette olacak bir kişi cehennemde” diye, korkarım ki cehenneme gidecek o bir kişi ben miyim? Yine “tüm insanlar cehennemde olacak bir kişi cennette” denilse, ümid ederim ki acaba cennete gidecek o bir kişi ben miyim?. Müslümanın imanı “Havf ve Reca”, korku ve ümit arasında olması gerekir. Peygamberler de dahil hiç kimse Allah’ın azabından emin olamaz. Ancak onun gazabından rahmetine, azabından bağışlamasına sığınarak cennetini ümid ederler. Bizde bu dengeyi muhafaza etmeliyiz. İbadetimizi hakkıyla yapıp Cenab-ı Hakkın bizi cennetlikler listesine almasını ümit etmeliyiz.

    Ahiret hayatı daha gelmediğine göre insanların ne kadarının cehennemde ne kadarının cennette olduğunu bilemiyoruz. Hem cehennemide mutlak şer olarak düşünmek doğru olmaz. Cehennem yok olmaktan daha iyidir. Hem dünya ölçüleriyle ahiretteki ahvali tamamen kavramak mümkün olmadığına göre insan vazifesini yapmalı ve kendini aşan konularda tasarruf etmeye kalkmamalı. Allahın kullarına karşı olan merhametini ittiham etmeyip ondan fazla şefkatini öne sürmemelidir

    Günah işleyen herkesin (Müslümanlar dâhil) önce cehennemde günahlarının cezasını çekecekleri, sonra da cennete gönderilecekleri yolundaki, Kur’an’dan onay alması mümkün olmayan rivayetler “haber-i vahit” türündedirler ve bu sebeple usul-u din konusunda delil sayılamazlar. Dolayısıyla, yukarıda da söylediğimiz gibi cehenneme sadece müşrikler, kâfirler girecektir
    DEMİŞSİNİZ
    BU ALLAHIN ADALETİNE SIĞAR MI MÜSLÜMAN OLAN BİRİSİ EĞER GÜNAHLARINA TÖVBE ETMEDEN ÖLÜRSE ELBETTE CEHENNEME GİRER İSTERSE RABBİMİZ AFFEDER AMA MÜSLÜMANLAR HİÇ CEHENNEME GİRMEYECEK DİYEMEYİZ SADECE EBEDİ KALMAYACAKLARDIR GÜNAHLARININ CEZASINI ÇEKİP CENNETE GİRECEKLERDİR
    SİZİN DEDİĞİNİZ GİBİ OLURSA KULLUĞUMUZUN NE ANLAMI VAR NİYE İBADET EDELİM ALLAH RIZASI İÇİN ÇIRPINALIM ALLAH ADİLİ MUTLAKTIR
    DÜŞÜNÜN 2 MÜSLÜMAN VAR 1.Sİ NAMAZ KILMAZ ORUÇ TUTMAZ ALLAHIN EMİRLERİNİ YERİNE GETİRMEYE MEYİLLİ DEĞİL GAFLET İÇERSİNDE İÇKİ İÇİYOR ZİNA EDİYOR İNSANLARI KIRIYOR YETİM MALI YİYOR DAHA ÇOK ÖRNEKLER VEREBİLİRİZ BÖYLE MÜSLÜMANLAR ÇOK VAR GÜNÜMÜZDE MÜSLÜMANIM DİYOR AMA GÜNAH İŞLİYOR
    2.MÜSLÜMAN ALLAHIN EMİRLERİNE UYGUN YAŞAMAYA GAYRET EDİYOR NAMAZ ORUÇ ZEKAT HEPSİ VAR İNSANLARI KIRMAMAYA HAK YEMEMEYE DİKKAT EDİYOR
    ŞİMDİ BUNLARIN AHİRETTEKİ HALİ BİR OLUR MU???ALLAHIN ADALETİNE SIĞAR MI?bu bakış açısıyla 1. mÜSLÜMANA AZAP KAÇINILMAZDIR
    ALLAH GAFURDUR AYNI ZAMANDA İSTERSE AFFEDER AFFETTİĞİ 1.MÜSLÜMANI CENNETE KOYAR CENNETLİK OLAN 2.MÜSLÜMANINDA CENNETTEKİ DERECESİNİ DAHA ÇOK YÜKSELTEREK ADALETİ SAĞLAR RABBİMİZİN BÖYLE YAPACAĞINA DAİR BİRÇOK HADİSLER VARDIR EFENDİMİZ ALLAHIN BİLDİRDİĞİ KADARIYLA GAYBI BİLEBİLİYORDU
    SİZİN DEDİĞİNİZ GİBİ OLSA İYİLİK KÖTÜLÜK KAVRAMLARININ BİR ANLAMI KALMAZ ŞEYTANIN BİR ANLAMI OLMAZ KULLUK EDİLMEYE İHTİYAÇ OLMAZ NASIL OLSA CENNETLİĞİM DER GEÇER GİDER BİR BAKIN BAKALIM DÜNYADA İKEN CENNETLE MÜJDELENMİŞ SAHABİLER NASIL KULLUK EDİYORLARDI?
    SİZİN BU YAPTIĞINIZ YAHUDİLEŞME TEMAYÜLÜDÜR YAHUDİLER KENDİLERİNİN CENNETE GİDECEĞİNİ SÖYLÜYORLAR HAKBUKİ RABBİMİZİN DEDİĞİ GİBİ İNANDIM DEMEKLE BİTMİYOR İNANIYORSAN GÖSTERECEKSİN
    ALLAHTAN ÜMİDİNİ ANCAK KAFİRLER KESER ÇOK FAZLA ÜMİTVAR OLUP AMELİ BIRAKANLARDA KAFİRLERDİR

    Ve inanan ve iyi işler yapanlara gelince, onların kötülüklerini, elbette sileceğiz ve onlara yaptıklarının daha güzeli ile karşılık vereceğiz.
    BU AYETİ MÜSLÜMANLAR KESİN CENNETE GİRECEK DİYE TEVİL EDEMEZSİNİZ BU HER MÜSLÜMAN İÇİN GEÇERLİ DEĞİLDİR TÖVBE EDİP TÖVBESİ KABUL EDİLENLER İÇİN TÖVBEYİ AKLINDAN BİLE GEÇİRMEYENLER İÇİN DEĞİL…YOKSA ADALETSİZLİK OLUR BİR KERE ALLAH CC KUL HAKKINNA KARIŞMIYOR HERŞEYİ AFFEDİYOR AMA ŞİRKLE KUL HAKKINI ASLA…
    Kul hakkı, geniş bir kavram. Kulun bedenine ve malına yapılan tecavüzler maddî hukuk, kalp ve ruhuna verilen zararlar ise mânevî hukuk olarak değerlendirilmeli.

    Kulun maddî hukukuna en büyük tecavüz, öldürme hâdisesi. İnsanın yaşama hakkına son verme, onun bu kâinatla olan bütün münasebetlerini bir anda kesip atma, kulu, Rabbine ibadetten alıkoyma, İlâhî eserleri tefekkürden, rahmanî nimetlere şükürden menetme cinayeti. Allah’ı tesbih eden yetmiş trilyona yakın hücrenin bütün bu tespihlerini bir kurşunla delip geçme, yahut bir bıçakla kesip atma ihaneti.

    Fıkıh âlimlerimiz katlin üç yerde câiz olduğunu söylerler.

    – İmandan sonra küfre girme
    – evli olduğu halde zina etme
    – haksız yere bir insanın kanına girme.

    Bunlar dışında insanın hayatına son verilemiyor.

    “Kim bir nefsi, kısas yahut yeryüzünde fesat çıkarma sebeplerinin biri olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir.”
    (Mâide Sûresi, 32)

    mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri sadedinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şu enteresan beyanda bulunur:

    “Bir mâsumun hayatı, kanı, hatta umum beşer için de olsa heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.”
    ( Sünuhat)

    Yâni, Allah’ın sonsuz kudretine nazaran bir insan yaratmakla bütün insanları yaratmak arasında fark olmadığı gibi, Onun sonsuz rahmet ve adaleti noktasında da bir insanın katli ile, bütün insanların katli arasında fark yoktur.

    İnsanoğlu her nasılsa, başkalarının hakkını çiğnerken o insanların Allah’ın kulu olduklarını unutuyor. “Ben Allah’ın bir kuluna zulmedersem, Onun kahrına hedef olurum.” diye düşünemiyor. Bunun içindir ki, kendisine İlâhî ikazlar geliyor.

    Bu rahmanî ikazlara tercüman olma sadedinde Allah Resulü de (asm.) ümmetini defalarca ve değişik şekillerde ikaz etmiştir.

    Sadece üç misâl:

    “Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.”
    (Buharî, Müslim)

    “Ümmetimden müflis odur ki, kıyamet günü namaz ve zekâtla gelir. Ama, bu arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse dahi gelir. Bunun üzerine kendisinin hasenatından şuna verilir, buna verilir. Üzerinde haklar bitmeden kendi hasenatı tükenirse, o zaman onların hatalarından alınır kendisine yüklenir. Daha sonra cehenneme atılır.”
    (Müslim)

    “Kaçmayarak, yalnız Allah’tan sevap bekleyip sabrederek, düşmana karşı durduğun halde öldürülürsen, borçlarından başka bütün günahlarına kefaret olur. Bunu bana Cibril söyledi.”
    (Müslim)

    Bu son Hadis-i Şeriften çok önemli bir hakikat dersi alıyoruz: Şehitlik de kul hakkını kaldırmıyor.

    Allah yolunda canını veren bir mümin bunun büyük mükâfatını görmekle birlikte, kullara olan borçlarından kurtulamıyor. Zira kul hakkının affını Cenâb-ı Hak kula bırakmış. Aynı şekilde, samimi tövbe eden bir müminin de geçmiş günahları affolunuyor, ama kul hakkı bu affa da girmiyor.

    “Tövbekâr olanlar hakkında hukukullah dâvâsı takip edilmez. Ancak hukuk-u şahsiye dâvâsı kalır.”
    ( Hak Dini Kur’an Dili)

    Meselâ, gıybet eden bir insan gıybet ettiği kimseden helâllik almadıkça bu günahın cezasından kendini kurtaramaz.

    Kur’an-ı Hakîm’de, ilk bakışta kul hakkı gibi görünen ve kullar arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok âyetlerden sonra, “İşte bu Allah’ın hudududur, onu tecavüz etmeyin.” mealinde İlâhî ikazlar gelir. Demek ki, kul hakkını çiğnemek, Allah’ın hududuna tecavüz olarak kabul ediliyor. Artık böyle bir cinayeti işleyen insan kime iltica edecek, kimden yardım dileyecektir?

    İnsan, Allah’ın kulu olduğundan onun hukukuna riayetsizlik de İlâhî azabı netice veriyor ve bu noktada hukuklar birleşiyor.

    Kendi parmağımızı niçin kesemez, hayatımıza neden kastedemeyiz? Çünkü, ne beden bizim, ne de ruh. Haneyi harap etmeye de hakkımız yok, misafiri oradan çıkarmaya da. Yaparsak ne olur? Allah’ın mahlûkatında Onun rızası dışında tasarrufa kalkışmış oluruz. Bu ise hem hukukullah’a karşı bir isyan, hem de kul hakkını ihlâldir. Demek ki aynı fiil ile iki hukuka birden tecavüz ediliyor.

    BU AYETLER kafir müslüman ayrımı olmadan bütün insanlığa HİTAP EDİYOR

  12. Sizce de ilginç değil mi?

    İlginç, insan eğerki 10 milyonu sadaka verecek olsa bu miktarı çok bulur ama 10 milyon ile mağazadan birşey almaya gitse alacak birşey bulamaz.

    İlginç, insan 10 dk zikir edecek olsa bu zamanı çok bulur ama bir film veya maç olsa bir buçuk saatlik zaman onun için hemen geçiverir.

    İlginç, bir futbol maçının uzaması insanın hoşuna gider ama Cuma namazında hutbenin birkaç dk uzaması hiç de hoşuna gitmez.

    İlginç, insan duyduğu dedikoduya hemen inanır ve kabullenir ama kesin doğru olduğunu bildiği birşeyi inat ederek hemen kabullenmez.

    İlginç, insan modayı her an takip eder ama Peygamber sünnetini moda gibi bilmez veya
    bilsede uygulamaz.

    İlginç, insan camide bir saat ibadet ederek vakit geçirecek olsa onun için zaman geçmek bilmez ama televizyona bakarken zaman onun için çabucak geçer.

    İlginç, insan namaz kılarken,ibadet esnasında dünyevi konuları düşünmeyi sever ama normalde İslamiyet’i düşünmekten kaçınır.

    İlginç, insana bir sureyi veya surenin anlamını okumak zor gelir ama bir romanı okumak onun için kolaydır.

    İlginç, insan konserde ilk sıralarda olmak için çaba sarfeder ama camide ilk sıralarda olmak için çaba sarfetmez. Aksine namazın sonunda hemen çıkıp gideyim diye son sıralarda olmak ister.

    İlginç, bir ayet yada hadis ezberlemek insanın zoruna gider ama müzik listesi top 10′da olan şarkıların hepsini ezbere bilir.

    İlginç, insan ajandasında bir İslami toplantı için zaman bulamaz ama dünyalık işler için çok zaman bulur.

    İlginç, insan İslami konuları dinlemeyi ve anlatmayı zor bulur ama dedikoduları dinlemeyi ve anlatmayı çok sever.

    İlginç, insan Cennet’e gitmeyi ister ama hiçbir şey yapmadan.

    Cennet ucuz değil! Değil mi? 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: