Kuran ve Tarihselcilik

Hak Söz Dergisi, M. Kürşad ATALAR

Tarihselcilik konusundaki tartışmalar, Türkiye’de, en genel anlamda müslümanların, hemen her alanda ‘ilmi’ yetkinliğe ulaşamamış oldukları gerçeğinin somut göstergelerinden birisi olarak karşımızda duruyor. Türkiye’de ‘ilmi’ çevreler, hemen daima, İslam’ı, ‘ithal’ yöntemlerle test etmekten öte düşünsel faaliyet içerisinde olamadıkları için, bir zamanlar tek ‘açıklama’ yöntemi olarak lanse edilen pozitivist/nesnel modelin popülaritesini yitirmesinin ardından, bu kez de yine, ‘anlam’ı önceleyen ve özneyi merkeze oturtan hermenötik yöntemi ithal etmekte gecikmediler.

Yöntemin kendisi, hususiyetle, ‘tarihsel koşullar’ın önemini vurgularken, yöntemi ithal edenler, bu yöntemin neşvu nema bulduğu tarihsel koşulları, yöntemin kullanışlı olup-olmadığı tartışmasında hemen hiç dikkate almadılar. Halbuki, her yöntem, bir biçimde ‘işlevsel’dir; belirli bir ‘maksad’a hizmet eder. Örneğin, postmodern paradigma, yeryüzü cenneti vaadeden bilimsel yaklaşımın, 1960’lardan itibaren Batı’da tılsımını yitirmesiyle ortaya çıkan toplumsal anominin anestize edilmesinde büyük işlev görmüştür. Bu yöntemin ‘görececilik’ özelliği, bütün anlam örgülerinin çözülmesine yolaçmış, sonuçta ‘varolmanın dayanılmaz hafifliği’ ötesinde bir sahici değer(!) kalmamıştır.


Bu, insanın, anlam dünyasının merkezine oturtulması (islami terminolojiyle ifade edilecek olursa) insanın ilahlaştırılmasıdır. Postmodern algılayışla atbaşı giden hermenötik, nefsini ilahlaştıran toplumların tarihsel koşullarının damgasını üzerinde taşımaktadır ve eğer ‘ithal’ edilecekse, bu özelliğine dikkat edilmelidir.


Ancak, Türkiye’de böyle olmamıştır. Son zamanlarda, özellikle Kur’an’ın anlaşılması sorunsalının çözümünde
[private] bu yöntemden pekçok şey umanların, ‘metin’ yerine ‘söz’ü önceleyen malum tezi ortaya atarken, “acaba metnin yerine ‘anlam’ın öncelenmesinin, tezin orjinal mekanında taşıdığı anlam ne olabilir?” sorusunu, ciddi olarak sormadıkları çok açıktır.


Bu soru, çok yalın bir mantıkla, sözü edilen ‘metinler’ üzerinde bir şüphe doğurmalı ve ardından, bu yöntemin Hıristiyian ilahıyatında çok anlamlı bir yere oturduğu tespiti yapılabilmeli iken, bir çırpıda devşiriliveren bu yöntemin, bu kez Kur’an’ın orijinalitesi üzerinde bir takım şüpheler doğurmaya aday olduğu görülmektedir. Evet, hermenötik, İncil’i modern akla tasdik ettirmenin uygun bir aracı olarak işlev görmektedir; zira lafzen (metin olarak) bir yığın çelişkiyi barındıran İncil nüshaları, ancak ‘anlamın yorumlanması’ suretiyle, giderek azalmakta olan nüfuzunu devam ettirebilir.

Ancak Kur’an için böyle bir sorun yoktur; Kur’an orijinal haliyle elimizdedir. O halde, onu, muharref İncillerle aynı kategori içinde değerlendiren yöntemi, başka bazı kolaylıklar sağlıyor diye içselleştirmek mümkün değildir. Bu husus, tarihselci yaklaşımı tartışırken, mutlaka gözönünde tutulmalıdır. Aslında, hermenötik/tarihselci yöntemin bizde karşılığını anlamlı bir şekilde bulacağı alan ‘hadisler’ olsa gerektir.


Zira hadislerin metni, daima tartışılmıştır ve hadisler bu yönüyle, İnciller gibi, anlam yönünden sorgulamaya tabi tutulmuşlardır. Ancak, bu çaba bir ‘te’vil’ çabasıdır ve sınırları çizilmelidir. Aksi halde, te’vil edilip de ‘makul’ bir anlama kavuşturulamayacak hiçbir hadis kalmaz. Meşhur örnekler arasında “dünya öküzün iki boynuzu arasında ve balığın sırtındadır” hadisi ile “La ilahe illallah diyen Cennet’e girer” hadisi verilebilir. Her iki hadisin de ‘makul’ izahları yapılabilmektedir; ancak metni bir yana bırakarak yapılacak bu tür yorumlarla (tevillerle) dini tarihsel süreç içerisinde dejenere edildiği de bir vakıadır.


Üstelik, Kur’an, metin açısından hadisler gibi değildir; insan müdahalesine maruz kalmamıştır ve hadisler gibi bir tevile de ihtiyaç hissetmez. O halde buradan çıkacak sonuç şudur: Kur’an metin olarak sahihtir ve ‘anlam’ı metninde içkindir. Anlam, metinden çıkarılacak; metnin aslına uygun olacaktır. Anlamı yakalama çabalarının somut bir sonuç vermiyor olması, Kur’an’ın sabit bir anlamının olmadığı şeklinde anlaşılamayacağı gibi, her farklı görüşe apriori bir isabet değeri nisbet edilmesini de gerektirmez.

İnsan, Kur’an’ı anlama konusunda yanılabilir; zira anlamanın gerekli şartlarını yerine getirmemiş olabilir ya da anlama sürecine etki eden başka faktörlerin de etkisi ile hata yapabilir. Kısaca sürecin zorlukları aşıldığında, Kur’an, taşımış olduğu manaları, taliplisine açar (Allah, yolunda gayret gösterenlere yollarını açar). Bu, ‘hakk’ olduğunu iddia eden bir din (ve onun Kitabı) için zaruridir. ‘Anlaşılamayan’ (ya da manaları konusunda emin olunamayan) bir Kitab’ın ne gibi bir sahici değeri olabilir ki!

Metnin öznelliğine vurguda bulunan ve yorumlamanın geçerli olduğu ortamı/tarihsel koşulları, ‘anlam’ın belirleyeni haline getiren tarihselcilik, Kur’an sözkonusu ise, kaçınılmaz olarak, metnin ‘otantik’ değerinin yadsınması ve dönemin şartlarının ya da hakim anlayışının Kur’an’a onaylattırılması gibi bir sonuç doğurur ki, bu, son tahlilde, Kur’an’ın tahrif edilmesinin bir başka adıdır.


Bu temel gerekçe ile selef, metnin içeriğini, öznesine göre tayin eden yaklaşımları hep ihtiyatla karşılamış ve ‘yorumlama imkanı’nı bulamadığı hususlarda susmayı tercih etmiştir. “Karanlığa taş atmamanın” yöntemi bu olmalıdır ve bu, Kur’an’ın özüne de uygundur. Bu yöntem, tarihselcilerin iddialarının aksine Kur’an’ın ‘evrensellik’ ilkesiyle çelişmez, zira burada mana, özneye indirgenmemekte ve böylece metin ‘dışsal’ etkilerden korunarak, onun ‘zamanlarüstülüğü’ sağlanmaktadır.


Evrensellik ile ‘çağa uygunluk’ birbirine karıştırılmamalıdır. Kur’an’ın her çağa hitab eden bir kitab oluşu, onun her çağda farklı anlaşılabileceği değil, manalarının her çağın insanında aynı etkiyi (ama bir başka biçimde olsun) yapabilirliğinin göstergesidir. La ilahe illallah’ın ortak ve tek bir manası olmalıdır ki, her çağın insanı için sahici bir sorumluluktan bahsedilebilsin.

Aksi olursa, “taşa Allah diye tapan çobanın” inancına da meşru bir zemin bulunabilecektir ki bunun bir diğer adı, dinin ortadan kaldırılmasıdır. Tasavvuf, bütün bir tarihi boyunca bu yöntemi kullanarak, ‘zahir’ (din) adına ne varsa, tümünün anlamlarının tersyüz olmasına sebebiyet vermiştir.

Tarihselcilik de, bu yönüyle, tasavvufun ‘batın’ (öz/asıl anlam) adı altında sistematikleştirdiği yöntemle örtüşmektedir. Şu halde tarihselci/hermenötik yöntem, tasavvufun modern bir versiyonudur. ‘Batın’ın tayini, kişiden kişiye farklılık göstereceği için, bu yöntemin ‘görecelik’ unsuru taşıdığı ve dolayısıyla ‘ilmi’ olmadığı da çok açıktır (Zaten tarihen sabittir ki, tasavvufun girdiği yerde ‘ilm’ gerilemiştir).

Bu noktada metne bağlı kalma sorunu kalmayan tarihselciliğin, Kur’an mecazları ve kıssalarla ilgili yaklaşımının ‘sembolleştirme’ çabası etrafında şekillendiğine dikkat edilmelidir. Özellikle modern dönemde Şeyh el-Huli’nin çabalarıyla, Kur’an tasvirlerinin sembolik ve ‘ibret-amaçlı’ olduğu ve bilhassa kıssaların tarihen vukubulmadığı tezini işleyen ‘edebi tefsir’ yöntemi, ayetlerin maksadlarını anlama konusunda masum bir makulleştirme faaliyetinin bir ürünü olarak gösterilebilirse de, sonuçları itibarıyla ‘mushaf’ın otantikliğine halel getirecek unsurları içermektedir.

Örneğin, bu yöntemle, Ebrehe’nin ordusuna saldıran kuşların ‘attıkları’ teşin bir tür taş değil de, çiçek mikrobu olduğunu ileri sürebilmeniz mümkün iken, İsa’nın ya da Musa’nın tarihen sabit gerçek kişiler olmadığı, Musa’nın asasının sembolden ibaret olduğu, cinlerin yabancı insanlar olduğu… kısaca mecaz ve mucize içerikli masajların ‘ibret’ almak amacıyla Kur’an’ın hikayeleştirdiği ‘hayali’ örneklerden ibaret olduğunu söylemeniz de imkan dahilinde olmaktadır.


Sembollerle nasihat vermeyi Allah’a yakıştıranlar, musibetle te’dib etmenin etkisin bilmiyorlar olsa gerek ki, ‘ibret’ alınması için, örneklemenin bizzat vukubulması şartının, muhatabı ne denli etkileyebileceğini unutuyorlar. Bu yaklaşım, öylesine tehlikelidir ki, kıyamet sahnelerinin dahi sembol olduğunu ve hatta gerçek kıyametin dahi kopmayacağını ileri süren görüşlere müsait bir zemin oluşturmaktadır.


Bu, aslında ‘edebi tefsir’ yönteminin, kendisini inkarıdır. Zira amaç muhatabı etkilemekse, somut bir vakıanın etkileme şansı, sembolleştirilmiş bir hikayenin etkileme şansından çok daha fazla olmalıdır. Ama öyle görünüyor ki, bu yöntem, Kur’an kıssalarının ardında yatan ruhu/özü arama çabasını yansıtmaktan çok, Kur’an’ın mucizliğine halel getirecek yaklaşımlara kapı aralama sonucunu doğurmaktadır.

Evet, metni iptal edecek her yaklaşım merduttur ve tarihselcilik de aynı kategoride yeralmalıdır. Metni anlama konusunda karşılaşılan sorunlar izafidir; metnin kendisinden değil, dışsal faktörlerden kaynaklanmaktadır ve bunlar giderilebilir türden sorunlardır. Bu sorunları çözme konusunda uygun ve kullanışlı yöntemler bulunabilir ve bu bağlamda bir yöntem olarak, ‘semantik’i göstermemiz mümkündür.


Kelimelerin (deyimler dışında) filolojik tahlilini yapmak suretiyle, tarihsel süreç içinde ‘kavramsallaşan’ terimleri, asli anlamlarına kavuşturmak daima imkan dahilindedir. Asli anlamlarına kavuşturularak kelimeleri tefsir edilen Kur’an, manalarını muhataplarına açacaktır. Allah yolunda yürüyenlere yollarını açar.

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

One thought on “Kuran ve Tarihselcilik

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: