Kuran’ı anlama rehberi – 2. Bölüm

12-KUR´AN-I BİR BÜTÜN OLARAK DEĞERLENDİRMEK

Kur’an, binlerce parçadan (ayetten) oluşan bir bütündür. Doğal olarak, parçalar bütüne göre (bütünün kapsamı içinde) gerçek anlamını kazanır. Çünkü, Kur’an, bir bütün olarak kendine özgü bir anlama sahiptir.

Ve Kuran bu bütünlüğü ile asıl anlamını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan ayetleri anlamaya çalışırken öncelikle Kur’an’m bütünlüğüne gönderme yaparak, bütünden parçaya doğru bîr anlayışı benimsemeliyiz. Ayetleri anlamaya çalışırken, ayetleri Kur’an’ın bizde oluşturduğu bütüncül anlayışın süzgecinden geçirirsek daha doğru sonuç elde ederiz.

Kur`andaki tanımıyla Tevhid inancını kavramamış bir kimsenin, Kur’an’dan bir hükmü doğru anlaması mümkün değildir. Çünkü, Kur’an’dan Tevhidi çıkardığınız zaman, Kur’aıı hiç bir anlam ifade ütmeyen, bomboş bir kitap haline gelir. Tevhid inancının yanlış bilinmesi de aynı neticeyi doğurur. Zaten Tevhid inancının doğru anlaşılmamış veya gereğince kavranmamış olması nedeniyle değil midir ki Müslümanlar Kur’an’ı anlayabilme noktasında derin bir çıkmazı yaşıyorlar?

Hatta tefsir yazmış kimi değerli ilim adamları bile bu kavramı gereğince anlamamış veya yeterince dikkat göstermemiş olmalı ki, bir peygamberin,Allah bana güç yetiremez diye düşünmeyeceğini bilmeyecek kadar bir yanlışa düşebilmekte dır.

Öyle ya bir peygamberin, Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Bu Tevhid inancını bozmak demek değil midir? Allah herşeye gücü yeten değil midir? Gerçek bu iken yaptığı mealde Süleyman Ateş bu yanılgıya düşebilmektedir. Bakınız Süleyman Ateş Yeni Ufuklar Neşriyatı Yayınevinin yayınladığı “Kuranı Kerim ve Yüce Meali” isimli Kuran Mealinde Enbiya Suresi 87, ayetine şu şekilde anlam vermektedir:

“Zünnun’u (balık karnına girmiş olan Yunus ibn Matta’yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine ‘güç yetiremeyeceğimizi’, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka tanrı yoktur. Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!” diye yalvardı,”

Şimdi biraz düşünelim: Bir peygamberin Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Elbette değil. Değil peygamber, en cahil bir Müslüman bile böyle bir şey düşünmez. Bu yanılgıyı başka meallerde de görmekteyiz. Bu ayetin doğru anlamı ise şöyledir. “… Bizim kendisini ‘güç durumda’ bırakmayacağımızı sanmıştı…”

Bu gayet doğal bir beklentidir. Çünkü, bir kimsenin Allah’ın kendisini zor durumda bırakmayacağını düşünmesi (ki bu peygamber için de geçerlidir) yanlış değildir. Bizler de zorda ve darda kaldığımızda Allah’ın bizi kurtaracağı beklentisi içine gireriz. Hz. Yunus (as) da öyle yapmıştır. Aksini iddia etmek şirktir, Peygamberler de asla şirk koşmazlar.

Amacımız Süleyman Ateş Hocayı suçlamak değil. Zira ilmine ve bilgisine çok saygı duyduğumuz bir kişidir. Ne var ki konumuzun anlaşılması için örnek olarak uygun bir örnek olduğu için burada bu yanılğıya değindik. Yoksa niyetim Süleyman Ateş Hocaya Tevhid’i anlamamış bir kişi olarak nitelendirmek değildir.

Birisi size herhangi bir otomobil motoruna ait bir parça gösterse ve o parçanın ne olduğunu sorsa, siz o demir parçasının ne olduğunu bilseniz bile ne tür bir motorun parçası olduğunu bilmede yanılabilirsiniz. Ancak aynı parçayı otomobilin üzerindeki motorun kendisinde görseniz hemen hangi motorun parçası olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Başka bir örnek daha verilim.

Tahta bir masa düşünün. Masanın ayaklarından birini masanın altından alarak bu nedir diye sorsak; ya tahta parçası, ya kalas, ya odun parçası veya herhangi bir şeyin ayağı vs. gibi cevaplar alırız. Oysa ki aynı parçayı ait olduğu masanın altında iken, -masanın ayağını göstererek- “bu nedir? diye kime sorarsak soralım, “masanın ayağı“ cevabını alırız ki doğru cevap da budur.

Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, ayetleri de anlamlandırırken ait olduğu Kitab’ın bütünlüğünü dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız ki yanlışa düşmeyelim.

Gerçek böyle olduğu halde, Kur’an`dan bîr ayet alarak, ona verdiği anlamla kendi görüşünü Kitaba onaylatmaya çalışmak yanlış bir yöntemdir. Ve bu yanlışın sahipleri Kuran` a değil, Kur’an’ı kendi anlayışlarına uydurmaktadırlar.

Şu da bilinmelidir ki; Kur’anın kendisini, Onun ne olduğunu, niçin gönderildiğini doğru olarak tanımlamadan; O’nu gereğince anlamadan, içindekilerine(ayetlere) doğru anlam vermek asla mümkün değildir.

Onun için, ayetleri anlamanın, olmazsa olmaz şartı, Kuran’ın ne olduğunu doğru bilmektir. Zira, Kur’anın kendisini nasıl bilirsek içindekilerini de öyle biliriz.

Yanlış biliyorsak içindekilerini de yanlış, doğru biliyorsak içindekilerini de doğru biliriz. Burada her şey Kur’an nedir? sorusuna verilecek cevaba bağlıdır.

İnsanı doğru yola iletsin diye gönderilen Kuranı, bu anlamda ölçü almayanların, isimleri Müslüman da olsa Kur’an’a tabi olduğunu söylemesine rağmen, Kur’an’ın öngördüğü bir hayatı yaşamaları mümkün değildir.

13- AYETLERİN YALIN ANLAMLARI


Kimi ayetler, kelimelerin yalın olarak ifade ettikleri anlamla değil, amaç olarak (anlatılmak istenilen şey) neyi ifade ediyorsa o anlamla anlaşılmalıdır. Bu tür ayetlerde önemli olan, kelimenin yalın anlamının ifade ettiği mana değil, verilmek istenen mesajdır. ‘Amaç ve ‘gerekçe önemlidir. Ayette, yalın anlamda istenen şeye değil, amaca bakmalıyız. Ayette istenen şeyin gerekçesini, özünü kavramaya çalışmalıyız. Çünkü, gerekçe anlaşılmadan, ayetin hükmünü kavramak mümkün olmaz.

Kimi ayetlerde yalın olarak anlatılan şey ile ‘öz‘ (illet) aynıyken, kimi ayetlerde ise kelimelerin ‘yalın‘ anlamlarından anlaşılan ile ‘gerçek‘ten anlatılmak istenen şey birbirinden farklıdır. İşte bu tür ayetlerde, ‘doğrudan anlatılan şeyin’ bir bağlayıcılığı olmayıp, asıl bağlayıcı olan, ayetin amacıdır.

ÖRNEK


وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ (60)


“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınız ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız” (8 Enfal – 60)

ayetini ele alalım:

Bu ayeti, yalın anlamı ile değerlendirirsek, bu ayetten şunu anlarız: Her zaman ve her koşulda savaş için besili at bulundurmamız gerekir. Oysa ki bu tanımlamanın gereğini yerine getirmek, pratiğe geçirmek bugünün koşulları içinde imkansızdır, imkansızlığın ötesinde gereksiz ve anlamsızdır. Öyle ya savaş için at beslemenin, şimdi yapılacak savaşta ne yararı olabilir?


Bugünün teknolojisinin ürettiği savaş araçları yerine at edinmek bir anlam taşır mı?

O zaman bu ayetin bugün için bir geçerliliği yok mu? Zamanla sınırlı olmayan, evrensel ve [private] tüm zamanların kitabı olan bir kitabın kimi ayetlerini geçersiz, işlevsiz saymanın, Kitabın kıyamete kadar geçerli olduğu gerçeği ile çelişmez mi?


Bu ve buna benzer ayetler o günün toplumunu bağlıyordu, bugün için geçerliliği yoktur, dersek bu anlayış kendisi ile beraber
Kitabı zamana göre sınırlamak ve bir kısmını geçersiz kılmak demek olmaz mı? Eğer, bu ayeti kelime anlamlarına bağlı kalarak değerlendirmek şarttır dersek, elbette bu ayetin bugün için hiçbir geçerliliğinin olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.


O halde bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Veya bu ayetten ne anlaşılmalıdır?

Kur’an’la, O’nun ruhuna uygun bir şekilde, O’nun mantalitesini kavrayarak bağlantı kurmayan kişi için o’nun mesajı cansız ve donuk kalır. Oysaki Kur’an, her zaman canlı, aktif ve hareket halindedir. Ondaki bu canlılık, şayet insanın “anlayışına“, yani ona verdiği anlama yansımazsa o, sadece indiği dönemin ve toplumun önünde canlı kalır. Onun dışındaki zamanlarda ve toplumlarda bu canlılığını yitirerek hayat sahnesinden çekilir. Kur’an, kendisi ile canlı bağlantı kurulmasını ister.


Yani, onun bütün sözlerinin anlamı her zaman ve her toplumda etki sahibidir. Sürekli canlıdır. Onda zamanın öldürebileceği söz(anlam) yoktur. Onunla canlı bağlantı kurmak, o’nun mesajının içeriğini, amacını ve özünü kavramakla olur. İşte bu anlamda Kur’an’la canlı(yaşayan) bağlantı kurabilen insan yukarıdaki ayette verilmek istenen mesajın bütün zamanlan ve toplumları kapsadığım görecektir.

Evet bu ayetle anlatılmak istenen gerçek şudur:Savaş için gerekli olan her türlü aracı temin edin/bulundurun. Bu konuda her türlü önlemi alın. Bütün gücünüzle savaşa hazırlıklı olun ki; düşman sizden korksun. Burada gerçekte anlatılmak istenen şey, at beslemek değil, savaş için gerekli araçları edinmektir.


Savaşa hazırlıklı olmaktır. Bu ayet (yalın anlamı île) o günün toplumuna seslenirken; öz(amaç) anlamı ile, yani vermek istediği mesajla, bütün zamanlara ve tuplumlara seslenmektedir.

Yalın anlama takılıp kalmak, Kur’an’ın evrenselliğine ve bütün zamanlarda geçerliliğine ters düşer. Elbette ki o günün toplumunu doğrudan muhatap alan vahiy, o günün koşullan içinde sahip olunacak en iyi araç olan attan söz ederek “gücünüzün yettiği kadar savaşta araç olarak kullanmak için at bulundurun” diyecekti.


Dikkat edilirse
amaç savaştır. Savaşa hazırlıktır. At ise araç olarak önerilmektedir.

Onun için ayetin gerçek anlamı, yani özü(ile) savaş için hangi araçlar geçerliyse, gerekliyse onları bulundurmanın, temin etmenin gerekliliğidir.

Eğer ayet, savaş için tanklar, toplar, savaş uçakları, füzeler edinin deseydi bu istek o günün toplumu için garip ve anlamsız bir istek olurdu. Elbetteki bu tür teknolojik silahların bulunmadığı ve ne anlama geldiklerinin bilinmesinin mümkün olmadığı bir toplumda, bu araçlardan söz edilmesi hiçbir anlam ifade etmezdi.


Doğru olan, elbettekı, o günün insanlarının kullandıkları araç olan attan söz etmekti. Araç her zaman değişebilir,
Araç, dün attı, deveydi, kılıçtı; bugün tank, top, füzedir. Yarın da, şu an bizim de bilemediğimiz başka şeyler olabilir.

Şayet ayet bugün vahy ediliyor olsaydı, at yerine tank veya başka bir şey diyecekti.

Fakat gelecek toplumlarda yani tankın ilkel ve kullanılmaz olduğu bir toplumda, o toplumun üyeleri de aynı gerekçe ile, yani ayet tanktan söz ettiği için bu ayeti işlevsiz sayacak ve anlamsız bulacaktı. Onun için kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlamlara takılıp kalmayarak, asıl verilmek istenen mesajı kavramak gerekir.


Çünkü Kur’an’a, bütün zamanların Kıtab’ı olduğu konusunda kesin imanımız var.

O halde, bu ayeti kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlama göre değil, öz/illet anlamı ile esas almalıyız. Böyle olunca da, öz (illet/amaç) bütün zamanlarda geçerli ve kapsayıcı olduğundan, Kuran her zaman ve koşulda bize yol göstermeye devam edecektir.

Araçlar her zaman değişebilir. Ancak amaç (öz) değişmez. Araç dün attı, bugün tank, yarın da başka bir şey olacaktır.

14- MUHKEM, MÜTEŞABİH VE TE´VİL

Kur`an-ı Kerim`de bir ayeti anlarken, o ayetteki anahtar lafzın, sonraki dönemlerde gelişen ıstılahi ve teknik analmına değil, Kur`an-ın indiği dönem arapçasındaki manasına itibar edilmelidir. Çünkü bazı kelimeler, dil tarihi içerisinde farkı manalar kazanabilir, ve bu manalarla, vazi olan asıl manalar arasında çogu kez büyük farklılıklar ortaya çıkar.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ ِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7}


“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih) olana uyarlar. Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)

I. Ayette geçen anahtar lafızlar

Bu ayeti kerimenin sağlıklı anlaşılabilmesi için, anahtar durumdaki muhkem, müteşabih ve te`vil kelimesinin Kur`andaki ve indiği dönem arapçasındaki manalarına kısaca bakarcağız.


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ {1}

“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.”

(Hûd11/1)



Muhkem, sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَاباً مُّتَشَابِهاً مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {23}

“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak (bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri hem de kalpleri, Allah’ın zikri/Kur’an’ı karşısında yumuşar. Bu, Allah’ın kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah’ın saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“ (Zümer 39/23)

Müteşâbih, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir. “ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي kelimesi, bir ayetin, bir çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.


Te`vil lügatte: „birşeyin akibet ve sonucunun ortaya çıkması“ demektir.


Kur`anı Kerimde te`vil kelimesi onbeş kadar yerde geçer, ançak hiçbir yerde bu kelimeye „tefsir“ anlamı verilmemiştir. Örenek olarak şu iki ayete bakabiliriz:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından (te`vil) daha güzeldir. (4-Nisa 59)

Ve (Yusuf), ebeveynini tahttın üzerine çıkardı. Hepisi O`na secdeye kapandılar. O dediki:“Babacığım , işte daha önceki rüyamın te`vili (ortaya çıkışı). Hakikaten Rabbim onu gerçek kıldı. (12-yusuf 100)

Te`vil sözü Kur`anı Kerimde :“Birşeyin akibeti, varaçağına varması, mahiyeti ve hakikatı“ manasına gelmesine rağmen, ve bunu ifade eden ilk dönemlere ait birçok sahih rivayet bulunmasına rağmen, bu kelimenin sonradan kazandığı ıstılahtaki „tefsir ve beyanmanasına göre birçok Kur`an ayeti yorumlanmış ve en önemlisi, Al-i İmran suresindeki ayetin tefsirinde fahiş bir hata yapılmıştır. Buna göre „Kur`anda tefsiri ve anlaşılması mümkün olmayan, manası ancak Allah Tealaya malum bulunan birtakım ayetler vardır“ gibi, mübin olan Kitab`a, layık olmayan bir özellik yakıştırılmıştır.

Sözkonusu ayette, fitne aradıkları ve te`villerini arzuladıkları için, Kur`an`ın müteşabihlerinin ardına düşen kimselerden söz ediliyor ve bunlar bu hareketlerinden dolayı kınanıp kötüleniyor.

Gerek Necran Hıristiyanları, gerek Yahudiler, gerekse daha başka fikir ve ideoloji temsilcileri, mahiyeti itibariyle aklın konusu dışında bulunan birtakım hakikatler ve gelecekte ortaya çıkacak olaylar hakkında kendi amaçları doğrultusunda birtakım tahminler yürütmek istemişler, bunun üzerine Yüce Allah, sözkonusu ayette bunun yanlışlığını ve imkansızlığını beyan etmiş, bu hareketi ve sahiplerini kınamıştır. Ayetin nuzul sebebiyle ilgili rivayetler böyledir.

Dolayısıyla bu ayette Allah`tan başka kimsenin bilemeyeceği müteşabihlerden maksat,

Kiyametin Vukuu, Ümmetin eceli gibi gelecekte vukuu bulacak ve gayb olduğu için bilinmesi imkansız olan olaylar,

Allahü Teala`nın zat ve sıfatlarıyla ilgili olup, mahiyeti ve hakikatleri aklın bilgi hududu dışında bulunan gerçeklerdir.

Te`vil kelimesini doğru anladıktan ve ayetin nuzul sebebini de gördükten sonra, bu ayetin nasıl anlaşılması gerktiğine gelelim. Dikkat edilirse, Al-i İmran ayetinde, müteşabih ayetlerin anlaşılamayacağı ve onları anlamak istemenin yasak olduğu söylenmiyor. Ayette anlatılmak istenen hususlar tamamen başkadır, bunlar:

a- فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ Ayette, istikameti ve niyeti bozuk, kalbi yamuk insanların, müteşabih ayetleri istismar ettikleri, bu ayetleri kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istedikleri, dolayısıyla bu kimselerin önyargılı ve peşin fikirli oldukları belirtiliyor.

b- فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْه Ayette, Kur`anı Kerim`e O`nun istediği kurallar dahilinde, dengeli ve bütüncül yaklaşmamanın yanlışlığı, yalnızca müteşabihleri ele alıp, muhkemleri ihmal etmenin, Kur`anı eksik anlamaya sebep olacağı belirtiliyor. Sadece müteşabih ayetlere tekılıp kalmanın yanlış olduğu anlatılıyor.

c- مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ Kur`anı okumaktan amaç, Onunla doğru yolu bulmak ve hidayete ulaşmak olduğu halde, sözkonusu kimseler böyle bir amaçla değil, fitne ve kargaşa çıkarmak, halkı yanıltmak için Kur`anın müteşabih ayetlerine takılıp kalırlar. Elbetteki Kur`an kendisinin fitneye araç yapılmasını istemez ve böyle kimselerin bu tür fiillerini yasaklar.

d- تَأْوِيلَهُ Ayetin yasakladığı, müteşabih ayetlerin tefsir ve beyan edilmeleri değil, te`vil edilmeleridir. Kıyameti saati, Muhammed ümmetinin eceli, istikbalde ne gibi hadiselerin meydana geleceği, ve bazı ayetlerde Allahü teala hakkında kullanılan nefs, vecd, yed, istiva gibi kavramlar ve Hz. Isa için sözkonusu edilen Allahın ruhu ve kelimesi gibi ifadelere gelince, bunların anlam ve tefsirleri bilinmekle beraber, mahiyet ve hakikatleri bilinemez. Mesela, Allahü teala`nın arşına istivası malumdur, ancak bunların şekli, mahiyet, nasıllık ve niceliği yani te`vili bilinemez. Zaten Taberi`ni de dediği gibi: „Kulların ne dini, ne de dünyevi bakımdan bu gibi bilgilere hiçbir ihtiyaci yoktur.“


II. Bir anlatım tekniği olarak Müteşabih

Kur’an’ın muhkem ve müteşabih ayetlerden oluşan iki gruba ayrıldığını (Al-i îmran-7) ayetinde gördük. Anlaşmazlık Kur’anın müteşabih ayetleri üzerinde yoğunlaşmış ve bu konuda biri diğerini geçersiz sayacak birbirinden farklı tanımlar konunun anlaşılmasına katkıda bulunmamış, daha da anlaşılmaz kılmıştır.


Bu bakımdan önceki kabullerin ortaya koyduğu sonucun, konuya yeterince açıklık getirmediği ortadadır. Varılan sonuçla, Kur’an’ın bir bölümü (müteşabih olanı) anlaşılamaz kabul edilip işlevsiz kılınmıştır. Oysa ki Kur’an, bizim için gereksiz ve anlaşılmaz bilgilerin içinde bulunduğu bir kitap değildir, o halde bu anlayış temelde Kur’an’la çelişmektedir.


Bu bakımdan müteşabihatta bizim üzerinde durmamız gereken kısım, kelimelerin tek tek anlamının verilmesi yoluyla anlaşılmasını sağlamak değil, müteşabih (aracı) kelimelerle anlatılmak istenen şey neyse (amacı) onu kavramaya çalışmaktır. Evet müteşabihat bir anlatım tekniğidir. Anlatan (yani konuyu anlatırken kullanılan kelimeler) müteşabih olabilir, bu anlatılanı anlamamıza engel değildir.

Yani, anlatan (tanımlayan) ve anlatılan (tanımlanan) vardır, Anlatan(tanımlayan) müteşabîhse de anlatılan(tanımlanan) muhkemdir. Anlatanın müteşabih oluşu, anlatılanın anlaşılmasına engeî değildir. Bizim bilmediğimiz, görmediğiniz, anlayamadığımız şeylerin bizini bildiğimiz, gördüğümüz ve anladığımız şeylerle anlatılması, bizim o şeyleri görüyor, ve anlıyor gibi anlamamızı sağlar.

Ve bu anlatım tekniğini Kuran, müteşabih olarak nitelemektedir. Müteşabihlik Kur’an’ı anlamada ve ona göre yaşamada bir engel değildir, bir gerekliliktir. Yoksa birçok şeyi kavramamız asla mümkün olmayacaktır.

Şu tesbitlerle konuyu açmaya çalışalım;


a – Müteşabih olan, kelimenin (lafzın) kendisidir.
Bu müteşabih olan kelimelerle anlatılan şey ise muhkemdir. Kelimeler sadece bir araçtır. Aracın kendisi (kelime) müteşabih olsa da, amaç (anlatılmak istenen şey) muhkemdir. Kalplerinde eğrilik olanlar anlatılan şeye (amaca) değil, anlatan şeye (araca/kelimelerin yalın anlamına) yönelmekte ve onları tevil ederek, sapıklığa düşmektedirler.

b – Müteşabih ayetlerde geçen sözcüklerin kendisini tanımlamaya çalışmak ne kadar yanlışsa bu sözcüklerden gerçek anlamlarının bilinmeyişinden dolayı ayetin kendisini dikkate almamak ta en az onun kadar yanlıştır. Çünkü, muhkem olsun müteşabih olsun, bizim için anlamı olmayan hiçbir ayet olamaz. Mevcut bilgimizle tanımım (izahını) yapamadığımız ayetleri dikkate almamak veya yok saymak doğru bir tutum değildir.

c – Muhkem ve müteşabihi sözcük tanımları içinde değerlendirmek ve bu tanımlara göre bir anlayış geliştirmek, Kur’an’ın muhkem ve müteşabihe yüklediği anlamı daraltmak olur. Her ne kadar yapılan tanımları temel alsak ta yine de Kur’anın bu sözcükleri Kur’anî bir zeminde ele aldığını dikkate almalıyız. Yoksa, yapılan tanımların dar anlamı ıçinde kalırsak yanlış bir neticeye varırız.

Bu açıklamalrdan sonra diyebiliriz ki; Kur`anı Kerimde Allahü Tealanın sıfatlarıyla ilgili olarak geçen ve müteşabihata giren, istiva, yed, vech gibi kelimelerin geçtiği ayetlerin hakiki ve zahiri manasının, yani reel bir tarzda anlaşılması ve tefsir edilmesi, Kur`ana göre yasak olmayıp, bunların sadece te`villeri yani insan aklınca, fiziki dünyaya bakılarak Allahü Tealaya birtakım roller biçilmesi ve O`nun birşeylere benzetilmesi yasaklanmıştır.

Allahü Teala şöyle buyurur:

فَلاَ تَضْرِبُواْ لِلّهِ الأَمْثَالَ إِنَّ اللّهَ يَعْلَمُ وَأَنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ {74}

Allah’a birtakım benzerler icat etmeyin. Çünkü Allah (her şeyi) bilir, siz ise bilemezsiniz.(Nahl 74)

Bu ayetin anlamı esasen şudur; „Allahı belli ölcülere sığdırmaya ve O`na kendinizce roller biçmeye kalkışmayın.“

Allah`ın arşa istivasını, insanın sandalyeye oturuşuyla bir tutan ve O`nun Yed`i ilahiyyesi`ni insanın uzvu olan eli gibi tasavvur olan zihniyet ile, arşına istivasını Allah`ın evrene hükmetmesi olarak anlayan, ve elini`de kudret yada nimeti olarak algılayan zihniyet, birbirlerine tavır ve metod olarak çok yakındır. Çünkü her ikiside Allah`a kendilerine göre rol biçmişler, böylece ne bir ölçü ve misale ne de herhangi bir beşeri tarif ve tahdide sığmayan Yüce Yaratıcıyı, fiziki dünyanın kaba geometrileriyle değerlendirmişlerdir.

Oysa, Yüce Allah, Kitab`ında kendi zat ve sıfatlarıyla ilgili gerekli ve yeterli açıklamayı müteaddid ayetlerde yapmış, bizlere yalnızca bunların hakikatlerine iman etme görevi yüklemiş ve bunların te`villerini yasaklamıştır.

Bu yüzden yukarıdaki her iki düşünce tarzında da müteşabihlerin te`viline kalkışıldığı ve Kur`ani yasağın çiğnendiği açıktır.

Burada hemen belirtelim ki; müteşabih ayetler hiç anlaşılmayan, bu sebeple de tefsir edilmeleri ümmete yasaklanmış olan ayetler değildir. Umumun zannettiğinin aksine, Asrı Saadet ve Tabiuun ve daha sonraki islam düşünürleri : „Biz bu ayetlerin manalarını bilmeyiz, Allah ne murad ettiyse odur. Biz yalnızca iman ederiz !dememişlerdir. Çoğu kimsenin böyle zannetmesine rağmen, durum hiçde böyle değildir. Mesela İmam Malik`in şu sözü meşhurdur:

el-İstiva ma`lumun vel keyf-ü mechu`lun ve`s süaalü anhu bid`atün.“ Yani Allah`ü Tealanın arşına istiva etmiş olduğu, bilinen bir husustur. Ançak, bunun keyfiyet ve niceliği bilinmemektedir. Bu keyfiyetin araştırılıp irdelenmesi ise bid`attır.“

Dolayısıyla İmam Malik, Allah teala`nın , mahiyet ve niceliğini bilmediğimiz bir tarzda arşının üzerinde olduğunu kabul ediyor; yani ilgili ayetleri tefsirsiz ve anlamsız bırakmıyor. Lakin, Allah`ü Tealanın bu ilahi fiil veya sıfatının, bizim dünyamızdaki keyfiyet ve hakikatler gibi algılanmamasını tembih ediyor. Yani ilgili ayetleri tefsir ediyor amma te`vil etmiyor.

Yine İmam Ebu Hanife bu konuya önem vermiş ve birkaç sahifelik „el-Fıkhul Ekber

Risalesinde bile ehemmiyetine binanen şunları söylemiştir:

„Allah Tealaanın, Kur`anda zikrettiği gibi `yed´i`, ´vech`i, ve `nefs`i`, vardır. Allah tealaa`nın Kur`anda söylediği vech, yed ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz olarak O`nun sıfatlarıdır. „O`nun `yed`i kudreti veya nimeti`dir“ denilemez. Çünkü böyle söylenirse, sıfat iptal edilmiş olur ve bu, Kaderiyye ve Mutezile`nin sözüdür.“


Gerçek bu olunca da müteşabih ayetler, Kur’an’ı anlama ve kavrama konusunda bir engel teşkil etmezler. Kur’anî anlayışın belirleyiciliği içinde, müteşabihten ne anlaşılmalıdır sorusuna cevap olarak şunları söyleyebiliriz:

– Kur’an’da müteşabih anlatımlı kimi ayetlerin bulunuyor oluşu, bizim gücümüzün ve bilgimizin üstünde olan (gaybi) şeylerin, bize indirgenerek, kavramamıza yardımcı olmanın bir gereğidir.

– Kur’an, gerekli oluşu ve bağlayıcılığı açısından bizim için tümüyle muhkemdir.

– Kur’an’in bizatihi kendisi muhkemdir. (Allah’tandır ve korunmuştur.)

– Bulunur muhkemlıği içinde, müteşabih kısımların oluşu onun mühkemliğine engel değildir. Zira, Kur’an’nın bütününe iman ederiz.


– Bizim için kapalı olan, bilinmeyen ve anlaşılmayan olarak görülen ayetlerin (anlam olarak) bilgisinin saklı olması, gücümüzün üstünde olanı haber vermede kullanıldığından, bu ayetler, olduğu gibi ve bilindiği kadarı île bizim için yeterlidir. Asıl sorun, yeterli olanı yetersizmiş gibi görerek, onu yeterli hale getirmeye çalışmaktır.

Özetlersek; Yüce Allah, gücümüzün yetmediği ve bizim için bilinmez olanı anlatırken, anlamamızı sağlamak için, anlatımda kullandığı şeylerin (araçların) anlamını (ki müteşabih olan kısım burasıdır) bilmemizi değil, anlatılan şeyi(amacı) bilmemizi istemektedir.

Bunun böyle olduğunu Kur’an;

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُوْلُوا الْأَلْبَابِ (7)

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, `Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır` derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” (3 Al-i îmran 7) ayetîyle ortaya koymaktadır.

ÖRNEK

“Allah ‘in eli onların elleri üstündedir” ayetinde müteşabih olan kısım, ‘Allah’ın eli nitelemesidir. Çünkü Allah’ın eli, burada, bizim somut olarak algıladığımız el değildir. Ya nedir ? işte bu sorunun peşine düşmek hastalıktır. Çünkü bizim için Allah’ın elinin nasıl olduğunu bilmek gerekli birşey değildir. El bizim için müteşabihe girmekte ve bir araçtır. Asıl amaç bu deyimle (müteşabihle) bize anlatılmak istenen şeydir. Allah bu anlatımla, müminlerin gücüne güç katacağını ifade etmektedir. Bunu görmezlikten gelerek el nasıldır? Bizim elimiz gibi ellerden mi söz edilmektedir? Allah’ın eli mi var? gibi anlamsız soruların cevabını aramak hiçbir şeyi çözmez ve gereksizdir.


III. Kur`anı anlamada te`vil, Muhkem ve Müteşabih

هُوَ الَّذِيَ أَنزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُّحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ في قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاء تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلاَّ اللّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ ِلاَّ أُوْلُواْ الألْبَابِ{7}


“Sana bu Kitab’ı indiren odur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir. Onlar Kitab’ın anasıdır. Öbürleri ise bunlara benzerdirler (müteşâbih). Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile benzer (müteşabih) olana uyarlar. Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez. Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: «Biz buna inandık; hepsi de Rabbimiz katındandır.» Böyle düşünenler sadece temiz akıl sahipleridir.” (Âl-i İmrân 3/7)

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

الَر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِن لَّدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ {1}

“Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyin iç yüzünü bilen Allah katından ayrıntılı olarak açıklanmıştır.” (Hûd 11/1)

Muhkem, sağlamlaştırılmış, güçlü, hikmetli demektir. Bazı âyetler, “şöyledir veya değildir“ diye hükümler içerir. Onlar muhkemdir. Bir de onları açıklayan âyetler vardır. Allah Teâlâ, bunlar arasına benzerlik koyarak birlikte ele alınmalarına imkan vermiştir. Böylece ayetler arasında ikili ilişkiler ağı oluşmuştur. Bunu şu âyet vurgulamaktadır:

اللَّهُ نَزَّلَ أَحْسَنَ الْحَدِيثِ كِتَاباً مُّتَشَابِهاً مَّثَانِيَ تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ ذَلِكَ هُدَى اللَّهِ يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاءُ وَمَن يُضْلِلْ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ {23}

“Allah sözün en güzelini, birbirine benzer (müteşabih) ikişerler olarak (bibirine benzer iç içe ikili mânalar ifade eden) bir kitap halinde indirmiştir. Rablerinden korkanların ondan derileri ürperir. Sonra da hem derileri hem de kalpleri, Allah’ın zikri/Kur’an’ı karşısında yumuşar. Bu, Allah’ın kılavuzudur ki, onunla dilediğini/dileyeni hidayete erdirir. Allah’ın saptırdığına gelince, ona kılavuzluk edecek yoktur“ (Zümer 39/23)

Müteşâbih, iki şey arasındaki benzerliği ifade eder. Müteşâbih ayetler birbirine benzerliği olan âyetlerdir. “ikişerler“diye tercüme edilen mesânî = مثَانِي kelimesi, bir ayetin, bir çok ayetle benzerlik taşıdığını ve ikili ilişki içinde olduğunu gösterir.


Benzer ayetleri bulup ortaya çıkaracak olanlar bilginlerdir. Onların içinde Arap dilini bilenler olmalıdır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:

كِتَابٌ فُصِّلَتْ آيَاتُهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لِّقَوْمٍ يَعْلَمُونَ {3}


“Bu, bilen bir toplum için, âyetleri Arapça okuyuş olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet 41/3)

Tevilde bir şeyi asıl hedefine çevirme anlamıda vardır. Müteşâbihin hedefi muhkemdir. Araya benzerlik koyarak onu muhkeme doğru çeviren Allah Teâlâ’dır.


… Oysa onun te`vilini Allah’tan başkası bilmez.”

Buradaki “onun = هـ ” zamiri; (مَا تَشَابَهَ مِنْهُ )’deki (ما ) yı gösterir. “Oysa müteşabihin te`vilini Allah’tan başkası bilmez.” demektir.

Tevil konusu Kur’an’da örneklerle açıklanmıştır. İlgili âyetlerden biri şudur:
فِرَاقُ بَيْنِي وَبَيْنِكَ سَأُنَبِّئُكَ بِتَأْوِيلِ مَا لَمْ تَسْتَطِع عَلَيْهِ صَبْرًا ْ قَالَ هَذَا

“O şöyle söyledi: “İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor, dayanamadığın işlerin tevilini sana anlatacağım” (Kehf, 18/78)

Musâ aleyhisselam Hızır’la yolculuk yapmış ve onun bazı davranışlarına dayanamamıştı. Çünkü Hızır, önce; bindikleri gemiyi delmiş, sonra bir erkek çocuğunu öldürmüş. sonra da kendilerini misafir etmek istemeyen bir kasabada yıkılmak üzere olan bir duvarı doğrultmuştu. Ayrılmaya karar verdikleri bir sırada Hızır; “Dayanamadığın bu işlerin tevilini (yani sonucunu) sana anlatacağım” diyerek şunları söylemişti:

“Gemi, denizde çalışan ve başka işleri olmayan birkaç kişinindi; istedim ki onu kusurlu hale getireyim. Çünkü arkalarında sağlam gemilere zorla el koyan bir hükümdar vardı.”
“Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korktuk”

Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik.”


“Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Altında onlara ait bir hazine vardı. Babaları iyi insandı. Rabbin istedi ki; onlar reşit olsunlar ve hazinelerini çıkarsınlar. Bu Rabbinden bir ikramdır. Yoksa ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin
tevili budur.” (Kehf 18/65-82)


Her bir olayın
tevili, yani ana hedefi gösterilince Musa aleyhisselamın şaşkınlığı geçmişti.


Rüya yorumuna da tevil denir. Çünkü, rüyada ana hedef, gerçek olaylarla ilgili ip uçlarıdır.

Yusuf aleyhisselam zindanda iken hükümdar şöyle demişti:

“Ben, yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini; yedi yeşil başak ve bir o kadar da kurumuş başak görüyorum. Ey ileri gelenler! Eğer rüya yorumlamayı biliyorsanız rüyamı doğru yorumlayın.”

Dediler ki: “Bunlar karışık rüyalar; biz böyle rüyaların tevilini bilmeyiz”.

(Yusuf ile birlikte zindanda iken) kurtulan iki kişiden biri, nice zaman sonra Yusuf’u hatırladı ve: “Ben size onun tevilini bildireceğim, bana biraz müsaade edin” dedi.

Sonra Yusuf aleyhisselama geldi. O da rüyayı tevil etti ve şöyle dedi:

“Yedi yıl sürekli ekim yapın, bütün hasadı başağında bırakın; yiyeceğiniz az bir kısım başka.


“Sonra arkadan yedi kıtlık yılı gelir, bütün biriktirdiğinizi yer tüketir; sakladığınız az bir kısım başka.”


“Sonra arkadan, halkın rahat edeceği bir yıl gelir, o zaman da sıkıp sağarlar”
. (Yusuf 12/43-49)


Rüya tevili, günlük hayattaki hangi olayın, rüyadaki hangi sembole benzediğine bakılarak yapılır. Bu ilgiyi kuramayanlar o tevili yapamazlar.

Açıkça görülüyor ki, tevilde bir ana konu, bir de onun açıklaması vardır. Hızır olayında ana konu, Musa aleyhisselamın bilmediği arka plandır. Gördüğü olaylar, onların açıklamasıdır. Ana konuyu kavrayınca açıklamaları anlayabilmiştir. Hadiste bildirildiğine göre Hızır ona şöyle demişti:

“Ya Musa, sen benimle birlikte olmaya dayanamazsın. Ben Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi biliyorum ki sen onu bilmezsin. Sen de Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilirsin ki, ben onu bilmem .”

Ana konuyla bağlantısı kurulamayan bir olaya dayanılarak bir karara varılamaz. Yukarıdaki işleri örnek alıp anasına babasına zahmet verecek diye bir çocuk öldürülemez. Yahut başkası gasp edecek diye birinin malına zarar verilemez. Böyle bir tavır insanlar arasında huzur ve güveni ortadan kaldırır.


Melik’in gördüğü rüya da ileride olacak bazı ana olayların açıklamasıydı. Melikin adamları, o ana olayla ilgi kuramadıkları için onun, karışık bir rüya olduğunu söylemişlerdi
. Demek ki tevil; açıklamayı ana olaya bağlayarak bir karara varmaktır.


Yukarıdaki iki olayda olduğu gibi Al-i İmran’ın 7. âyetinde de tevil kelimesi, ana olaya değil, açıklamaya izafe edilmiş ve “… Oysa onun tevilini Allah’tan başkası bilmez.” denmiştir.


Burada ana olay,
ümmü’l-Kitâb olan muhkem âyettir. Müteşabihi tevil eden, yani onu ana âyete bağlayan Allah’tır. Bunu ondan başkası yapamaz. Bu, şu âyetlerin de gereğidir:


“Ey Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.”
(Kıyamet 75/18-19)

Allah Teâlâ, bu âyetler arasına benzerlik koyarak doğru açıklamaya ulaşmamıza fırsat vermiştir. Bu benzerliklere bakmadan bir tevile girişilirse, bu Allah’ın değil bizim tevilimiz olur ve bizi yanlış sonuçlara götürür. Bunu bilerek ve kasıtlı olarak yapanlar, yoldan çıkmış olurlar. Al-i İmrân 7. âyetinin ilgili bölümü şöyledir:


“… Kalplerinde kayma olanlar, fitne çıkarma isteği ve onu tevil isteği ile müteşâbih olana uyarlar.”


Dini kullanarak insanları sapıtmak isteyenler için en kestirme yol, âyetleri bağlantılarından koparmaktır. Bunun için bazı âyetleri görmemek gerekir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“İndirdiğimiz açıklayıcı ayetleri ve ana yolu o Kitapta insanlara açıkladığımız halde, gizleyenler… İşte Allah onlara lanet edecektir. Lanet edecek olanlar da lanet edecektir.
Tevbe edip kendini düzelten ve onları açıklayanlar başka. Onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri kabul ederim, ikramım boldur.”
(Bakara 2/159-160)


Bu konuda Kur’an’da, Yahudilerle ilgili bir örnek vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“(Ey Yahudiler!) Şimdi siz öyle bir durumdasınız ki, bir birinizi öldürürsünüz. İçinizden bir takımını yurtlarından sürersiniz. Onlara yapılan kötülük ve düşmanlığa destek verirsiniz. Esir düşmüş olarak karşınıza çıkarlarsa kan bedelini ödersiniz. Onları sürgün etmek size zaten haramdır. Şimdi siz o Kitab’ın bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü görmezlikten mi geliyorsunuz? İçinizden bunu yapanın hak ettiği nedir? Şu hayatta perişanlıktan başka bir şey mi? Böyleleri Kıyamet gününde de en şiddetli azaba sürüklenirler. Allah ne yaptığınızdan habersiz değildir.” (Bakara 2/85)

Al-i İmran 7. âyet şöyle devam ediyor:


“Sağlam bilgi sahipleri şöyle derler: Biz buna inanırız. Hepsi de Rabbimiz katındandır”.

Yani Allah, âyetleri muhkem ve müteşabih olarak ikiye ayırmış, araya bağ koyarak tevil yapmış ve o tevili bize göstermiştir. Biz âyetleri tevile değil, anlamaya çalışırız.


Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak;
muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir. Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş, bazıları da yanlış açıklanmıştır.


Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış açıklanan âyetlere örnek olabilir.

Yanlış teviller sıkıntı doğurmaktadır. Kimileri, sıkıntının bunlardan değil, Kur’an’dan kaynaklandığını sanarak “tarihselci” yaklaşımla; kimileri de Kur’an’ı, dînî ve ahlâkî ilişkiler sahasına hapsetmekle sıkıntıların üstesinden gelineceğini düşünmektedir. Bu yaklaşımlar; hem yanlış tevillerin sahasını genişletmekte hem de bazı âyetleri görmeme veya tarihe hapsetme gibi daha ağır sonuçlara yol açmaktadır. Yukarıdaki âyetlerin ortaya koyduğu metot ise her türlü yanlışa engel olacak niteliktedir.

15-KUR´ANI ANLAMA METODLARINA UYULMADIĞI İÇİN GÖRMEZLİKTEN GELİNEN AYETLER


Yukarıda geçen ayetler arasındaki ilişkiler ağı, malesef bugüne kadar görülememiştir. Bunun tabii sonucu olarak; muhkem, müteşabih, mesânî ve tevil kelimelerine farklı anlamlar yüklenmiştir. Bunu bilerek yapanlar olduğu gibi bilmeyerek veya eskilerin kör taklitçisi olarak yapanlar da olmuştur. Bu yüzden bazı âyetler görmezlikten gelinmiş, bazıları da yanlış açıklanmıştır.


Talak 1-3 ile Bakara 229 ve Mumtehine 10; görmezlikten gelinen âyetlere, Hac 15, Nur 33 ve Taha 96, yanlış açıklanan âyetlere örnek olabilir.

Fakihler, boşanma ile ilgili sistemlerini kurarken, hem talakı detaylı olarak anlatan Talak suresindeki âyetlere, hem de kadınların evliliğe son verme yetkilerini düzenleyen iftidâ ile ilgili âyetlere gereken önemi vermemiş, onları âdeta görmezlikten gelmişlerdir. Müfessirler de bu yaklaşıma destek vermişlerdir.

a- Talak 1 ve 3. âyetler :


Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini gözeterek boşayın ve iddeti sayın. Rabbiniz Allah’tan sakının. Onları evlerinden çıkarmayın. Onlar da çıkmasınlar. Açık bir fuhuş yapmış olurlarsa o başka. Bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur. Bilemezsin, belki Allah bunun ardından yeni bir durum ortaya çıkaracaktır.”

“Kadınlar sürelerinin sonuna geldikleri zaman onları ya maruf ile tutun veya maruf ile ayırın. İçinizden güvenilir iki kişiyi şahit tutun; şahitliği Allah için yerine getirin. İşte Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseye verilen öğüt budur. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa o, ona bir çıkış yolu açar.


Ona, beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse, o ona yeter. Allah onu, hedefine ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koymuştur”.
(Talak 65/1-3)


Ömer’in oğlu Abdullah, karısını hayızlı iken boşamıştı. Ömer, bunu Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme sorunca o, şöyle demişti:

“Söyle ona, eşine dönsün; temizleninceye kadar ondan ayrılmasın. Sonra adet görür arkasından tekrar temizlenirse, bundan sonra isterse birlikte olmaya devam etsin, isterse ilişkiye girmeden onu boşasın. Bu, o iddettir ki, Allah kadınları ona göre boşamayı emretmiştir .” Abdullah dedi ki; “Peygamberimiz, boşamayı geçersiz saymış ve şu ayeti okumuştu: “Ey Peygamber! Kadınları boşadığınızda iddetlerini gözeterek boşayın.” Yani onları iddetlerinin başlangıcında boşayın .


Demek ki, “…iddetlerini gözeterek …“ boşamak için kadının hayızlı olmaması, eğer temizse o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmemiş olması gerekir. Abdullah’ın boşaması bu ölçüye uymadığı için Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin buna çok sinirlendiği rivayet edilmiştir .

Bunun önemli hikmetleri vardır. Erkek, hayızlı eşiyle ilişkiye giremeyeceğinden huzursuz olabilir. Kadın hayızdan temizlenince erkeğin ona arzusu üst sınıra çıkar. İlişkiye girince arzusu azalır. Erkeğin karısını, ilişkiye girdiği temizlik döneminde boşayamaması, boşama önünde tabii bir engel oluşturur.


Talakla birlikte kadın iddet beklemeye başlar. Bu süre, adet gören için
üç kere adet görüp temizleninceye kadar geçen süredir. Adet görmeyen üç ay, hamile olan da doğuma kadar bekler .

“Kadınları iddetleri içinde boşayın” emrinden sonra yapılacak şeyler şöyle sıralanmıştır:

1- İddeti saymak,


2- Kadını evden çıkarmamak,


3- Kadının çıkmaması,


4- Süre bitiminde kararı gözden geçirip kadını ya iyilikle tutmak

veya iyilikle ayırmak.


5- İki kişiyi şahit tutmak.


İddeti sayma, erkeğe verilmiş bir görevdir. Bu, eşiyle yakından ilgilenmesini zorunlu kılar. Eğer iddeti saymazsa, süreyi geçirerek eşine dönme hakkını da kaybedebilir. Bu süre içinde kadının, kocasını doğru bilgilendirmesi gerekir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri o kadınlara helâl olmaz.” (Bakara 2/228)

Adet olduğu halde olmadım derse günaha girer.


Eşlerin iddet bitinceye kadar ayrılmamaları önemlidir. Kadın evden çıkar veya çıkarılırsa eşler, bir başkasının yanında birbirlerinin kötü hallerini ortaya dökerek soğukluğun artmasına sebep olabilir ve kötü niyetli kişilerin engeline takılabilirler. Bunun zararını kendileri çeker.
“… Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendine yazık etmiş olur…” âyeti bunu göstermektedir.


Erkek bu süre içinde durumu gözden geçirip daha sağlıklı bir sonuca varabilir. Kadın da kocasını ikna etme fırsatını yakalar. Çünkü iddet bitinceye kadar koca, eşine dönme kararı verebilir. Bu süre içinde kadının kocasına karşı davranışlarında bir sınırlama yoktur. Onun ilgisini çekmeye çalışabilir.


Hem boşama sırasında, hem de bekleme süresinin sonundaki işlemlerde şahit bulundurmak gerekir. Böylece işlemin başı ve sonu tespit edilmiş olur. Kur’an’ın, evlenmede şahit şartı koşmayıp boşamada koşması, bu işleme daha çok önem verdiğini gösterir.

Buraya kadar anlatılanlar, bir tek boşama ile ilgili işlemlerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:


O talak iki defa olur. “الطَّلاَقُ مَرَّتَان (Bakara 2/229) Yani yukarıda anlatılan biçimiyle talak ancak iki defa olabilir. Çünkü (الطلاق )’ın başındaki “ال marifelik ekidir;“O bilinen talak” demek olur. Bu da Talak sûresinde açıklanmış olan talaktır. Çünkü talak, başka bir yerde açıklanmamaktadır.

Erkek üçüncü defa boşarsa, artık bu kadın ona helal olmaz . Kadın başka bir kocayla evlenir, o da boşarsa bakarlar: Eğer Allah’ın koyduğu sınırlarda duracakları kanaatine varırlarsa, birbirlerine dönmelerinde bir günah yoktur…” (Bakara 2/230)

Meşhur dört mezhep ile Zahiri mezhebi, sistemlerini kurarken Talak 1-3. âyetlerini dikkate almadıkları için bu mükemmel talak sistemi kaybolmuş ve savunulamayacak bir hale dönüşmüştür.

Bu temel hata, başka hatalar doğurmuştur. “الطلاق مرتان O talak iki defa olur” (Bakara 2/229) ayetindeki ال üzerinde ya durulmamış, ya da cins için olduğu iddia edilmiştir. Cins için olunca âyetin anlamı “Erkek karısını en fazla iki kere boşayabilir” demek olur. Ama boşamanın üç defa olduğu kesindir. Bu sebeple ال ‘ın cins için olduğunu savunanlar cümlenin b b v yapısını kökten değiştirmek zorunda kalmışlardır. Serahsî şöyle der: “Mubah talakların tamamı iki defadır ve üçüncü defadır .”Üçüncü defadır” sözünü katma mecburiyeti varsa “ال ”in cins için olma ihtimali kalmaz. Arapça bilen herkes bu açık yanlışı anlar.

الطلاق مرتان ‘daki مرة , bir zaman dilimini gösterir. el- Kâsânî şunları söyler:

Sanki Allah bu ayette, “onları boşamak istediğiniz zaman iki defada boşayın” demiştir. Ayrı ayrı boşamanın emredilmesi bunların bir arada yapılmasının yasaklanması olur. Çünkü arada zıtlık vardır. Öyleyse talakları birleştirmek haram veya mekruh olur.” el- Kâsânî, mezhebinin tesiri ile yine de talakları birleştirmeyi kabul etmiştir . Bir şeyi hem yasak hem geçerli saymak ciddi bir çelişkidir.


Tefsirciler de; ne
مرة kelimesi üzerinde durmuşlar, ne de Bakara 229 ile Talak Suresi arasında ilişki kurmuşlardır .


Bu yanlışların sonucu olarak meşhur dört mezhep; karısına,
“seni üç talakla boşadım” diyen kocanın, onu üç kere boşamış olduğunu kabul etmiştir. Bu mezheplere göre, kadının hayızlı veya temiz olması, o temizlik dönemi içinde eşiyle ilişkiye girmiş bulunması, ya da gerdeğe girmemiş olması neticeyi değiştirmez.


İbn Abbâs’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem ile Ebû Bekir devrinde ve Ömer’in halifeliğinin ilk iki yılında üç talâk, bir talâk sayılırdı. Hattâb oğlu Ömer: “İnsanlar ihtiyatlı olmaları gereken bir konuda aceleci davranmaktalar. Acaba, onu, onların aleyhine geçerli saysak mı?” dedi ve geçerli saydı .


Sonra fetvalar, şaşırtıcı bir şekilde değişti. Abdullah b. Abbas , Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes’ûd, Ömer b. Abdülaziz ve Mervan b. El- Hakem’in buna göre fetva verdikleri bildirilmiştir .

b- Bakara 229 (İftidâ):


Bu âyet de görmezlikten gelinmiştir.


Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Onlara verdiklerinizden bir şey almanız size helâl olmaz. Eşler, Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından korkarlarsa, o başka. Allah’ın koyduğu sınırlarda duramayacaklarından siz de korkarsanız, kadının fidye verip kendini kurtarmasında her ikisi için de bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Onları aşmayın. Kim Allah’ın koyduğu sınırları aşarsa, işte onlar zalimlerdir.” (Bakara 229)


Evliliğin yürümeyeceği endişesine kapılan kadın, durumu yetkililere bildirir. Onlar da aynı endişeyi duyarlarsa kadına
iftida yetkisi verirler. Kadın, ayrılmaya karar verirse, kocasından aldığını geri verir. Ayette geçen, “Onlara verdiklerinizden…” ifadesi, kadının kocasından aldığı mehir ve hediyelerin tamamı olarak anlaşılabileceği gibi, bir kısmı olarak da anlaşılabilir. Bunlardan ne kadarının geri verileceğine yetkililer karar verirler. Kocanın suçu yoksa tamamını geri vermek gerekir.

Yetkili makam mahkemedir. Mahkemenin olmadığı yerde hakeme başvurulur. Mahkeme de işi hakeme havâle edebilir. Aşağıdaki örneklerde kadın, peygamberimize ve halife Ömer’e başvurmuştur.


Ensar’dan Sehl’in kızı Habibe, Sabit b. Kays ile evliydi. Bir gün Peygamberimiz sabah namazına çıkmıştı. Habibe’yi, alaca karanlıkta kapısının önünde buldu. “Sen kimsin?” dedi. “Sehl’in kızı Habibe’yim” diye cevap verdi. “Neyin var?” dedi. “Sâbit ile birlikte olamayacağım” dedi. Kocası Sâbit gelince Peygamber ona: “İşte Habîbe! Ağzına ne geldiyse söyledi.” dedi. Habîbe dedi ki: “Ey Allah’ın Elçisi, onun bana verdiklerinin hepsi duruyor.” Allah’ın Elçisi Sâbit’e dedi ki; “Al o malı ondan”. O da aldı ve Habîbe ailesinin yanında oturdu .


Konu ile ilgili farklı rivayetler şöyledir:


“Sâbit b. Kays’ın eşi şöyle dedi: Onu ahlak ve din yönünden suçlamıyorum fakat müslüman olduktan sonra nankör olmak istemem. Elimde değil . Ondan nefret etmekten kendini alamıyorum . Allah korkusu olmasa yanıma geldiğinde yüzüne tükürürdüm .”


“Habîbe Peygamberin komşusu idi. Sâbit onu dövmüştü . Sabit, sert mizaçlı biri idi . kadın kocasından olabildiğine nefret ediyor ama kocası onu çok seviyordu .”


“Allah’ın Elçisi; “Sana verdiği bahçeyi iade eder misin?” dediğinde Habibe, fazlasını dahi verebileceğini söyledi. Allah’ın Elçisi: “Fazlasına hayır. Fakat bahçesini verirsin” dedi .”


Sahabe döneminde de şöyle bir olay oldu: Ömer b. el-Hattab’a kocasını şikâyet eden bir kadın geldi. Kadın, içerisinde saman (çer-çöp) bulunan bir eve hapsedildi ve geceyi orada geçirdi. Sabah olduğunda Ömer gecesinin nasıl olduğunu sordu. Kadın “Böyle parlak bir gece geçirmedim” dedi. Bunun üzerine Ömer kocası hakkındaki düşüncesini öğrenmek istedi. Kadın onu övdü ve ardından “O yok mu o!? Fakat elimden başka bir şey gelmiyor!” dedi. Bunun üzerine Ömer iftidâ hususunda ona izin verdi .

Ömer, kadının kocasıyla birlikte yaşayıp yaşayamayacağını anlamak istemişti. Gerek Peygamberimiz gerekse Ömer, nefretin nedenini sormamıştır.

Bakara 229’un müteşabihi olan şu âyet, iftidâ konusuna açıklık getirmektedir:

“Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar. Kocalarının bunlara harcadıklarını geri verin. Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur. Kâfir kadınların ismetlerine yapışmayın; onlara harcadığınızı isteyin. Onlar da kendi harcadıklarını istesinler. Bu Allah’ın size hükmüdür; aranızda o hükmeder. Allah bilir, doğru karar verir.” (Mümtahine 60/10)


Peygamberimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı Hudeybiye antlaşmasının maddelerinden biri şöyleydi: “Senin dininden de olsa, bizden hangi adam sana gelirse bize geri göndereceksin” Sonra Hudeybiye’de bir grup Mekkeli Müslüman kadın çıka geldi. Bunun üzerine yukarıdaki ayet indi . Antlaşma şartında “adam” diye tercüme ettiğimiz (
رجل = erkek) kelimesi vardı. Kadınlar o kapsama girmediğinden Peygamberimiz, ayetteki şartlara uyan o kadınlarla biat etti ve onları geri çevirmedi .

Ayet, evli olduğu halde, inançları sebebiyle kaçıp Müslümanlara sığınan kadınları konu etmektedir. Onların bu tavırları, kocalarından ayrılmaya karar verdiklerini gösterir. Yoksa bu kararı vermediği için Mekke’de kalan müslüman hanımlar da vardı. Hudeybiye ile ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Eğer onların arasında olan ve henüz tanımadığınız mümin erkeklerle mümin kadınları ezmeniz ve ondan dolayı size leke sürülmesi ihtimali olmasaydı Allah savaşı önlemezdi. Allah, dileyeni ikramı içine almak için böyle yaptı. Eğer onlar ayrılmış olsalardı ,onların kâfir olanlarını acı bir azaba çarptırırdık.” (Fetih 48/25)

Mümtahine Suresinin 10. âyetini bölümler halinde inceleyelim:

1- “Müminler! Mümin kadınlar hicret ederek size gelirlerse onları imtihandan geçirin. Onların imanlarını en iyi Allah bilir. Eğer mümin olduklarını öğrenirseniz, onları kâfirlere geri çevirmeyin. Bu kadınlar onlara helal olmazlar. Onlar da bunlara helal olmazlar.”

Böyle bir kadının hicret etmesi; eşini, ailesini ve yurdunu terk etmesi anlamına gelir. Bunu inançları sebebiyle yaptıklarının anlaşılması Müslümanlara maddi külfet yükleyecektir.


Çünkü kadının kocasından, bu şekilde ayrılma kararı, bir iftidâ işlemidir. Bu işlemden sonra o artık kocasına helal olmaz. Ama bu kararla birlikte kocanın kadına yaptığı harcamayı iade etmek gerekir.


2- “Onların bunlara harcadıklarını iade edin.”


Bu, Habibe’nin Sabit b. Kays’a yaptığı ödeme gibidir. Hicret eden kadının malı olamayacağından ödemeyi Müslümanların yapması emredilmiştir. Bundan sonra kadın, istediği erkekle evlenebilir. Ayetin üçüncü bölümü onu göstermektedir.


3- “Bu kadınların mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman, onlarla evlenmenize engel yoktur.”


Âyet gösteriyor ki, onların önceki kocalarına yapılan ödeme, Müslümanların bu kadınlara bağışıdır. Yeniden evlenmeleri halinde yeni kocalarından alacakları mehirle o borcu ödemeleri gerekmez.
Burada önemli bir husus daha vardır: Ne bu âyet, ne bakara 229, ne de Habibe hadisi, iftidada bulunan kadına iddet bekleme görevi yükler. Boşanmada iddet emri, birinci ve ikinci talaktan sonradır. Bu, ailenin yeniden kurulması için alınmış bir tedbirdir, yoksa kadının rahminde çocuk olmadığını tespit değildir. Bu tespit bir tek adet ve temizlik süresi ile yapılabilir. Buna istibra denir. İftidada gerekli olan da budur.

Bu âyet, devletler hususi hukuku ile ilgili hükümler içermektedir. Âyette Müslüman kadınlara tanınan hakların aynısı, Müslümanların nikahı altında bulunan müşrik kadınlara da tanınmıştır. Bunu âyetin diğer bölümlerinden öğreniyoruz.

4- “İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın” ( لا تمسكوا بعصم الكوافر ).
Âyette geçen (ısam =
عصم ), (ısmet = عصمة)’in çoğuludur. Ismet Arapça’da engelleme ve koruma anlamlarına gelir . Kadın, kocanın koruması altındadır. Bu sebeple onun, bazı davranışlarına engel olabilir. Burada müslüman kocadan ayrılıp Mekke’ye gitmek isteyen kafir kadın konu edilmektedir. “İnkarcı kadınların ismetlerine yapışmayın” emri, bu kadınlara engel çıkarmayın, anlamına gelir. Konunun devleti ilgilendiren tarafı da vardır. Dolayısıyla âyet, “o kadınların ülkeyi terk etmesine engel olmayın” anlamına da gelebilir. Ömer, bu ayetin indiği gün, iki müşrik karısını serbest bırakmıştır. Onlar da Mekke’ye gitmiş, biri Ebû Süfyan ile diğeri Safvân b. Umeyye ile evlenmiştir . Ebû Süfyan Mekke’nin fethi sırasında, Safvân b. Umeyye ise Huneyn savaşından sonra müslüman olmuştur .


Kafir kadının müslüman koca ile yaşamak istememesi bir
iftida talebidir. Bu talebin sonuçlanması, kocasından aldığını iade etmesine bağlıdır. Ayetin ilgili hükmü şöyledir:


5- “Onlara harcadıklarınızı isteyin.”


Bu kadınlar, müslüman kocalarının kendilerine verdikleri mehir ve aldıkları hediyeleri iade edince, Habibe gibi serbest kalırlar.


6- „Onlar da kendi harcadıklarını istesinler.“

Nasıl müslümanlar, yaptıkları harcamayı istiyorlarsa, müşrikler de kendilerinden ayrılan müslüman eşlerine yaptıkları harcamayı isteyebilirler.


Müslümanların müşrik eşleri kaçıp kendi dindaşlarının yaşadığı ülkeye sığınsalar, kocaların onlara yaptığı harcama ne olacaktır? Aşağıdaki âyet de onu hükme bağlamıştır:


Eğer eşlerinizden biri kâfirlere kaçar, sonra onlardan öcünüzü alırsanız, ganimetten, eşleri kaçıp gitmiş olanlara,harcadıkları kadar ödeme yapın. Allah’a karşı gelmekten sakının. (Mümtahine 60/11)

Sonuç olarak Bakara 229’un ilgili bölümü görmezlikten gelindiği için Mümtahine 10 ve 11. âyetler de anlaşılamamıştır. Sonuç olarak; Kurân’ın kadına tanıdığı, evliliği sona erdirme, yani iftidâ hakkı kaybolmuştur. Onun yerine, muhâlaa adı verilen bir sistem geliştirilmiştir. Muhâlaa, kadının kocasına vereceği bir mal karşılığında kocanın evliliği sona erdirmesidir. Koca kabul etmezse yapılacak bir şey yoktur.


Muhâlaa, evliliğin satışa, alınan mehrin de satış bedeline benzetilmesi esası üzerine oturtulmuştur. Şâfiîlerden Şirbînî şöyle der:


“Erkek, bir bedel karşılığı kadından yararlanma hakkına sahip olunca bu hakkı bir bedel karşılığı elinden çıkarabilir. Muhâlaanın câiz olmasının sebebi budur. Bu tıpkı alım-satım gibi olur. Nikâh, satın almaya, muhâlaa ise satmaya benzer .”

İbn Teymiyye, muhâlaanın talâk olmadığını ispat için şöyle demiştir:
Muhâlaa, kadının kendini kocasından kurtarmasıdır. Tıpkı esirin kendini esaretten kurtarmasına benzer. Bu, üç talâktan sayılmaz… Dört mezhebin imamlarına ve cumhura göre esir için fidye vermekte olduğu gibi bu işlemi kadının dışında bir başkası yapabilir. Yabancı bir kişi, köleyi azat etmesi için köle sahibine onun bedelini verebilir. Bu sebeple kişinin maksadı, esire fidye öder gibi kadını, kocasının boyunduruğundan kurtarmaksa ödeme yaparken bunu şart koşmalıdır… Çünkü muhâlaa bedeli, kadını kocasına köle olmaktan kurtarmak ve onun kadın üzerindeki hakimiyetini ortadan kaldırmak için verilir. Yoksa bu, kadının, kendi üzerindeki hakimiyeti kendi eline alması için değildir .

Bu anlayış, kadını, köleden de aşağı bir konuma sokmuştur. Çünkü köle hürriyete kavuşunca kendi üzerinde hakim hale gelir. Ama bu anlayış sahiplerine göre kadın, kocanın hakimiyetinden çıkınca velinin hakimiyeti altına girer. Bu son görüşe Hanefîler katılmaz.
Kadın, satılık mal olamayacağı için onu nikâhın konusu sayıp mehri mal bedeli gibi görmek, kabul edilemez. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“…Mâruf ölçüler içerisinde o kadınların erkekler üzerindeki hakkı, onların bunlara karşı olan hakkına denktir.”(Bakara 2/228)

Köle ile efendi arasında denk haklardan bahsedilemez.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile verin .”


Mehirler” diye tercüme edilen “sadukât” “saduka”nın çoğuludur. Kelimenin kökü sıdk, yani doğru sözlü olmak, sözü özüne uymaktır . Erkekler evlendikleri kadınlara değer verdiklerini söylerler. Onlara mehir vermeleri, bu iddianın ispatı olur. Âyette bir de “gönül rızası” diye tercüme edilen “nihle” karşılıksız ikram anlamınadır . Bütün bunlara göre mehir, herhangi bir şeyin bedeli olamaz.

16-KUR´ANI ANLAMA METODLARINA UYULMADIĞI İÇİN YANLIŞ AÇIKLANAN AYETLER


Bir çok âyetin meali ve açıklaması yanlıştır. Hac Suresi 15, Taha Suresi 96. ve Nur Suresi 33. âyetler buna örnek verilebilir.


a- Hac Suresi 15. âyet


Allah Teâlâ şöyle buyurur:


مَن كَانَ يَظُنُّ أَن لَّن يَنصُرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ فَلْيَمْدُدْ بِسَبَبٍ إِلَى

السَّمَاء ثُمَّ لِيَقْطَعْ فَلْيَنظُرْ هَلْ يُذْهِبَنَّ كَيْدُهُ مَا يَغِيظُ {15}
“Kim Allah’ın, artık ona, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varırsa, bir sebebe tutunup semaya uzansın, öbür ilişkiyi kessin; bu yol kendini bunalımdan, gerçekten çıkaracak mı, ona baksın.”
(Hac 22/15)


Bunun hemen arkasından şu âyet gelir:

وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يُرِيدُ {16}
İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirdik. Çünkü Allah, isteyeni yola getirir. (Hac 22/16)

(1)Tefsirler ve meallerdeki açıklama

Tefsirler ve mealler, bu âyeti üç şekilde açıklamaya çalışmışlardır:

Birinci açıklamada; “Kim ona, Allah’ın dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyorsa” bölümünde “ona” zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve selleme işaret edildiği kabul edilir. Bu görüşte olanlar ikiye ayrılırlar. Bir gruba göre âyetteki sebeb, ip anlamınadır. Sema ile kastedilen de evin tavanıdır. Âyet şu anlama gelir:


Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi ?”


İkinci gruba göre
semâ gök, sebeb ise bildiğimiz sebeptir. Âyet şu anlama gelir:


Her kim Peygambere, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa bir sebeple göğe uzanıversin de ona Allah’tan gelen vahyi kessin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi ?


İkinci açıklamadaona” zamiri “=
من kim”i gösterir, sebeb, ip, sema da evin tavanıdır. Âyet şu anlama gelir:


Her kim kendine, Allah’ın dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanıyorsa evinin tavanına bir ip uzatsın, sonra onunla intihar etsin; baksın ki, onun bu hilesi nefret ettiği şeyi giderecek mi ?


Taberî, Zemahşerî ve İbn Kesîr bu iki anlamdan birincisini tercih etmişlerdir .

Üçüncü açıklamaya göre semâ, bildiğimiz gök, sebeb ise ip anlamınadır. “… ilişkiyi kessin” diye tercüme edilen ليقطع yol katetsin” yani dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına gitsin, peygambere gelen yardımı engellemeye veya rızık elde etmeye çalışsın, demek olur .


Muhammed Esed bu anlamı tercih etmiş, farklı olarak sebeb’e yol anlamını vermiştir. Onun Türkçe’ye çevrilen meali şöyledir:


Kim Allah’ın kendisine bu dünyada da, ahirette de yardım etmeyeceğini düşünüyorsa göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin; ve böylece görsün bakalım bu hilesi onu sıkıntısından kurtaracak mı ?


Bazıları, bu âyetin, Hac Suresinin 11. ve 12. âyetleriyle ilişkili olduğunu söylemiş ama bunun nasıl bir ilişki olduğunu göstermemişlerdir.

Yukarıdaki tefsir ve meâllerin anlaşılamaz olduğu ortadadır. Çünkü âyet bağlantılarından koparılmış ve bir boşluk doğmuştur. Boşluğu gidermek için yeni hatalar yapılmış, bir hata diğerini doğurmuştur.

Birinci açıklama tutarsızdır; çünkü “O zamiri ile Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem’e işaret edilmesi imkansızdır. Zamirler, kendilerinden öncesini gösterirler. Hac Suresinin 1. âyetinden buraya kadar bir tek yerde Allah’ın Elçisinden söz edilmemiştir.


Bu anlamı verenlerin birinci grubuna göre, Peygamber düşmanı olup Allah’ın peygamberine, dünyada da ahirette de yardım etmeyeceği kanaatinde olan kişi intihar etmelidir. Böyle bir kişi sadece mutlu olur. Hiç ona, “öfkeni gidermek için intihar et”, denir mi?.


Bu tefsiri yapanlar, satır arasına bazı şeyleri sıkıştırarak hatayı azaltmaya çalışmışlardır. Elmalı’nın şu sözü, bu konudaki ortak tavrı yansıtmaktadır:
Yani onun o zanda bulunması, kin ve kıskançlığından, Peygamberin dünya ve ahirette ilahi yardım görmemesini ve başarıya ulaşmasını istememesindendir .”

İkinci açıklama da tutarsızdır. Onlara göre. bu kişi göğe uzanıp gelen vahyi kesmeliymiş. Böyle bir şey kimin aklından geçer!?


Âyet şöyle bitiyor: “…. baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi?” İntihar edip ölen kişi dönüp neye bakabilir?


Zemahşerî diyor ki: Tuzak denmesi, yapabileceği başka bir şey olmadığı içindir. “…. baksın ki, tuzağı öfkelendiği şeyi giderecek mi? sözü de, “hayal dünyasında böyle bir şeyi tasarlasın da baksın ki, peygambere gelen ve kendini öfkelendiren yardımı kesebilir mi?” anlamınadır .


Göğün yukarısına doğru ip uzatılabilir mi? Yahut dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına hangi yolla gidilebilir? Bunu bugünkü uzay çalışmalarına delil gösterme imkanı da yoktur. Çünkü bu yorumu yapanlar, Peygamberin hayatında, ona muhatap olan kafirleri hedef almışlardır.

İkinci açıklama da tutarsızdır. Allah’ın kendine dünyada da ahirette de yardım etmeyeceğini sanan kişinin öfkesini giderecek hile, yardım almasını sağlayacak hile olur. Yoksa intihar için hile yapılmaz. Allah kendine ahirette de yardım etmeyecekse neden intihar etsin? Allah’ın Kitabında böyle anlamsız şey olur mu? Allah insana çözüm yolunu gösterir, böyle batıl bir yol göstermez.


Üçüncü açıklamanın da tutarlı bir yanı yoktur. Dünya ile ilişkiyi kesip göğün yukarısına doğru gitme, peygambere gelen yardımı engelleme veya kendi için rızık elde etme gayreti nasıl olabilir? İnsanların göğe ulaştıkları bir yol var mı ki, Muhammed Esed âyete, göğe başka bir yolla ulaşmayı denesin de yol katetsin; şeklinde anlam veriyor?


Bu bölümde Hac Suresinin yalnızca 15. âyeti üzerinde durulmuştur. Aşağıda görüleceği gibi geleneksel yöntemde ayetlerin öncesi ve sonrası ile ve diğer ayetlerle bağlantısı yeteri kadar gösterilmediğinden 15. ayetle bağlantılı ayetler de anlaşılamaz biçimde yorumlanmıştır. Konunun bu yönü bundan sonraki bölümde ele alınacaktır.

(2 )Müteşâbih ve mesânî yöntemiyle açıklama

Kur’an’ın diğer âyetleri gibi Hac Suresinin 11’den 16’ya kadar olan âyetleri de birbiriyle ilişkilidir.


11. Âyet:


“İnsanlardan kimi Allah’a sınırda kulluk eder. Eline bir imkân geçse rahatlar; başına bir sıkıntı gelecek olsa yüz çevirir. Böylesi dünyayı da kaybeder, âhireti de. Apaçık kayıp işte budur.”


Herkes, bu dünyada imtihandan geçirilecektir. Kimileri;

“Başlarına bir sıkıntı geldiğinde şöyle derler: “Biz zaten Allah’a aidiz; nasıl olsa ona döneceğiz.” (Bakara 2/156) Kimileri bu sabrı gösteremez,

“Allah’ın çevresinden, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır. İşte bu, derin bir sapıklıktır”(Hac 22/12).

Kimi müslümanlar böyle durumlarda Eyüp Sultan gibi yatırlara koşar, onun ruhaniyetinden yardım isterler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, baksanıza, Allah’ın yakınından neyi çağırıyorsunuz? Gösterin bana, onların yeryüzünde yaratmış oldukları ne vardır? Yoksa onların göklerde bir payı mı bulunuyor? Bu konuda bana, bundan önce gelmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin bakalım. Eğer doğru sözlü kimseler iseniz.
Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseleri yardıma çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısının farkında değillerdir.”
(Ahkaf 46/4,5)

Ama bu şahıs, onlara sığınmakla yetinmez, Allah’a yakın bildiği gerçek bir kişiyi “Zararı yararından yakın olan kişiyi de yardıma çağırır.” (Hac 22/13). Onun desteğini almak için cemaatine katılması gerekir. “… O ne kötü bir yardımcı ve bu ne kötü bir cemaat üyeliğidir.” (Hac 22/13).

Halbuki yardım istediği kişi de yardıma muhtaçtır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 7/192)


Sonra bu aracılara kul olur, hediyeler, adaklar sunar, huzurlarında saygıyla eğilir ve şirke girerler. Ellerine bir şey geçmeden en büyük zarara uğrarlar.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler. “ (Yasin 36/74-75)

İnsanların çoğu, olağan üstü saydıkları bir kısım varlıklar, ata ruhları ve Allah’a yakın bildikleri kişiler aracılığı ile Allah’a ulaşmaya çalışırlar. İşte bu, hak ile batıl inançları ayıran temel farktır. İşte Hac suresinin 11, 12 ve 13. âyetler, bu yola girenlerin derin bir sapıklığa düşmüş olacağını, bildiriyor.

12. âyette yardıma çağrılan, ما = şey ile ifade edilmiş ve onun; zarar vermeyecek, yarar da sağlamayacak şey olduğu vurgulanmıştır. 13. âyette ise من = kişi ile ifade edilmiş ve zararının yararından yakın olduğu bildirilmiştir. Bunlar, iki farklı şeyin yardıma çağrıldığını gösterir. Ama geleneksel yöntemde bu fark görülmemiş, her iki âyette de yardıma çağrılanın putlar olduğu sanılmıştır.


Çağdaş tefsircilerden Muhyiddin ed-Dervîş 13. ayeti, 12. âyetin tekrarı, onun bedeli saymıştır. Aşağıda görüleceği gibi bu, ez-Zemahşerî’nin yorumudur.

Bedel, bir kelime veya cümlenin diğerinin yerine geçmesidir. İkinci âyeti birincinin bedeli saymak aradaki farkı görmemek, yani ikinci âyeti, mana olarak birincinin tekrarı saymak olur. Bu; birinci âyetteki, zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şey, ifadesini ikinci âyette; zararı yararından yakın olan şey olarak değiştirmek olur. Bu da putun zarar verebileceğini, yarar da sağlayacağını, ama zararının yararından yakın olduğunu kabul etmek ve, çok sayıda âyetle çelişmek olur. Ez-Zemahşerî, bu büyük hatadan döneceğine şunları söylemiştir:

Eğer dersen ki, putların zarar vermesi veya fayda sağlaması reddedilmişken bu iki âyette var gösterilmiştir; bu bir çelişki değil midir? Derim ki; mana kavranırsa bu anlayış ortadan kalkar. Şöyle ki, Allah Teâlâ, kafiri zavallı duruma sokmuştur. Çünkü o, fayda ve zarar verme gücü olmayan cansız bir maddeye kul olur. Cahilliği ve sapıklığı sebebiyle inanır ki, şefaat isteyeceği zaman puttan yararlanacaktır. Sonra bu kafir, kıyamet günü putlar sebebiyle zarar gördüğünü, onlara kul olduğu için cehenneme girdiğini, iddia ettiği şefaatten de bir iz olmadığını görünce bağırıp çağırır ve şöyle der: “Zararı yararından yakın olan kişi!. O ne kötü yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır .”


Zemahşerî’nin bu yorum kabul edilemez. Ebedi cehenneme mahkum olmuş kafir o anda, putun hangi yararını bekleyebilir ki “zararı yararından yakın” diyebilsin?


Zemahşerî o iki âyeti bir de şöyle yorumluyor:


“… Ya da “çağırır” ifadesi tekrarlanmış, sanki Allah Teâlâ şöyle demiştir: “Allah’ın çevresinden, kendisine zarar vermeyecek ve yarar da sağlamayacak şeyi yardıma çağırır da çağırır.” Sonra da sanki Allah, şöyle devam etmiştir: Mabut sayıldığı için “zararı”, şefaatçi sayıldığı için “yararından yakın olan kişi” ne kötü yardımcıdır! ”


Zemahşerî’nin bu ikinci yorumu hiç kabul edilemez. Çünkü bu, putun şefaatçi olacağını kabul etmek olur.


Muhyiddin ed-Dervîş diyor ki; 12. âyetle ilgili yorumların sayısı yediye ulaşır. Ancak onların hepsi mantık dışıdır… Bu âyet, nahiv ve tefsir alimlerini meşgul etmiş ama onlar, susuzluğu giderecek bir yorum getirememişlerdir .

İkinci ayet, birincinin tekrarı sayılırsa, bu işin içinden elbette çıkılamaz. Bunlar, insanların din perdesi altında nasıl sömürüldüğünü görebilselerdi âyetleri doğru yorumlarlardı. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Allah’la kendi aralarında hahamlarını ve ruhbanlarını rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa onlara, tek ilah olan Allah’a kul olmaları dışında bir şey emredilmemişti. Ondan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştukları şeyden uzaktır.” (Tevbe 9/31)

12. âyetin sonundaki aşîrالعشير kelimesi de önemlidir. Aynı soydan gelip birlikte yaşayanlara aşiret denir. Aşîr ise, aynı soydan olan veya birbirini tanıyanlarla birlikte yaşayan kişidir . Bugün buna parti, grup veya cemaat üyesi denir. Allah’a yakın olduğuna ve manevi yardım yapacağına inanılan kimselerin etrafında cemaat oluşur. Onlara sığınanlar cemaate girer ve orada olmanın bazı faydalarını görebilirler. Âyette sözü edilen menfaat bu olmalıdır. Şu ayet, böyle bir menfaate dikkat çekmektedir:


(İbrahim) şöyle demişti: “Allah ile aranıza koyduğunuz putlara tutulmanız sadece bu hayatta birbirinize karşı bir sevgi ortamı oluşsun diyedir. Sonra, kıyamet gününde biriniz değireni tanımayacak ve biriniz diğerine lanet edecektir. Varacağınız yer o ateştir; size yardım eden de olmayacaktır.” (Ankebût 29/25)

Sıkıntılar karşısında sabır gösteren ve yanlış bir şey yapmamaya çalışanlar azdır. Ama

“Allah, iman eden ve iyi işler yapanları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah, dilediğini yapar.” (Hac 22/14)

Allah’a sınırda kulluk eden, eline bir imkân geçince rahatlayan; başına bir sıkıntı gelince de aracılara yönelen kişinin Allah’ı ikna çabaları başarısızlıkla sonuçlanır ve bunalıma girer. “Allah’a ortak koşan öyle olur ki, sanki gökten düşmüş de kendisini kuşlar kapışıyor veya rüzgâr onu uzak bir yere sürüklüyor.” (Hac 22/31).


Sıkıntı geçmeyince, artık dünyada da ahirette de Allah’tan yardım görmeyeceği kanaatine varır. Ama Allah, Hac suresinin 15. âyetinde ona demiş oluyor ki: O yanlış yolları bırak, emrime uy ve bana yönel de o bunalımdan çıkıp çıkmayacağını gör.


Bize göre Hac suresi 15. âyetin doğru meali şöyledir:


“Kim Allah’ın, artık ona, dünyada ve âhirette yardım etmeyeceği kanaatine varırsa, bir sebebe tutunup semaya uzansın, öbür ilişkiyi kessin; bu yol kendini bunalımdan, gerçekten çıkaracak mı, ona baksın.”

(3) Âyette geçen kelimeler:

(فليمدد): Med kökündendir. Med, bir şeyi çekip uzatmak ve bir vasıtayla biriyle dikey ilişki kurmak anlamına gelir . (أصل المد جر الشي في طول وا تصال شيء بشيء في استطالة) .

(السبب): Sebeb, aracı, vesile, vasıta ما يتوصل به إلى غيره anlamınadır . Müslüman Allah’a karşı aracı koymaz, Ama onun sarılacağı sebepler ve vesileler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona bir vesile arayın. Onun yolunda gayret gösterin. Belki umduğunuza kavuşursunuz.” (Mâide 5/35) Allah Teâlâ yardım isteme konusunda şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153) Bir âyet de şöyledir: “Kimler inanmış, iyi işler yapmış, namazı sürekli kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.” (Bakara 2/277)


(
السماء ) Sema, Allah’a duadan kinayedir. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin duası ile ilgili aynı kelime kullanılmıştır. قد نرى تقلب وجهك في السماءYüzünün, zaman zaman gökte aranıp durduğunu görüyoruz.” (Bakara 2/144)


(
ليقطع ) “öbür ilişkiyi kessin” diye tercüme edilmiştir. Çünkü o kişiyi bunalıma sokan, Allah’a karşı arabulucu koyma çabasıdır. Arabulucu Allah’a ait özellikler taşımalıdır ama öyle bir varlık olmaz. Bu yola giren kişi, arabulucu saydığı varlığa, kendi zihninde Allah’a benzer özellikler ve yetkiler verir ve şirke girer. Bu onu, tam bir kayba uğratır. Öyle ise o ilişki derhal kesilmelidir.


(
ثم ) atıf edatına derhal anlamı verilmiştir. Çünkü aşağıdaki ayette olduğu gibi bu kelime, مع anlamına da gelir ., “O, aynı zamanda iman edip biri birine sabrı tavsiye eden ve merhametli olmayı tavsiye edenlerden oldu.” (Beled 90/17)


(
هـل) soru edatı, somut bir olayla ilgi olumlu cevap almak için kullanılır. Zihinde canlandırılan yahut olumsuz cevap beklenen bir soruda kullanılmaz . Ama tefsir ve meallerde bunun tam tersi bir anlam verilmiştir.

(الكيد) Keyd, bir şeye yaklaşma, çare bulma ve gayret gösterme anlamına gelir. Kişinin kendine keydi, kendine iyilik yapması, yönünü iyi belirlemesi demek olur . Âyetteki keyd, kişinin kendine keydi olduğu için ona “bu yol” anlamı verilmiştir.


(
غيظ) ğayz; hışım ve gazab, tansiyonun yükselmesinden doğan ve giderek artan kızgınlık anlamına gelir . Bu kızgınlık kişiyi bunalıma sokacağı için bunalım diye tercüme edilmiştir.


Hac suresinin 11’den 15’e kadar olan âyetlerine yukarıdaki anlamlar verilince şu 16. âyet çok uygun düşmektedir:


“İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Çünkü Allah, isteyeni yola getirir.”


Geleneksel yöntemde bu yola gidilmediği için o açık âyetler, anlaşılmaz hale gelmiştir. Bu sebeple onlar, 16. âyeti de farklı açıklamak zorunda kalmışlardır. Taberî’nin açıklaması şöyledir: “Allah Teâlâ diyor ki: Ey insanlar! Ölen bir kimsenin yok olmasından sonra ona yeniden hayat vermeye gücümün yeteceğini size delilleriyle açıklayıp izah ettiğim gibi aynı şekilde bu Kur’an’ı, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, açık âyetler olarak yani Allah’ın yola gelmesini istediği kişileri doğruya yönelten işaretler olarak indirmişizdir .”


İnsan bir kere yanlış yola girdimi yanlışlar birbirini kovalamaktadır.

b- Taha 96. âyet


Meali ve açıklaması yanlış olan ayetlere bir örnek de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي

Samirî dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm ve o elçinin yoluna önce sıkı sıkıya sarıldım; sonra bıraktım. Canım böyle istedi.” (Taha 20/96)


Geleneksel yöntemde (
الرَّسُولِ), Cebrail aleyhisselam; (قَبْضَةً ), mef’ulün bih sayılmış ve buna uygun olarak âyete, şöyle meâl verilmiştir:

Samirî dedi ki:“Ben onların görmediklerini gördüm. Cebrail’in izinden bir avuç aldım, sonra onu attım. Canım böyle istedi.”

Bu meâlden bir şey anlaşılamayacağı için eklemeler yapılmıştır. Süleyman ATEŞ’in meali şöyledir :


(Samirî) Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. (Cebrail’in sana vahiy getirdiğini gördüm. O ruhânî varlığın, ayağının değdiği her yeri ihya ettiğini biliyordum. O elçinin ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım, onu (eritilmiş mücevherâtın içine) attım; nefsim bana böyle yapmayı hoş gösterdi.


Çünkü “Samirî onlara, böğüren bir buzağı heykeli çıkarmıştı. “Bu sizin tanrınızdır; Musa’nın tanrısı da budur, ama o unuttu” demişlerdi”.
(Taha 20/88)


Heykelin yapımında ve böğürmesinde, Cebrail aleyhisselamın izinden alınan toprağın etkili olduğu yolunda hikayeler vardır. Bu konuda Taberî, İbn Abbas’tan şöyle bir rivayet nakleder:


İsrailoğulları, Firavun hanedanından kalma ziynetleri ateşe attı, parça parça oldu. Samirî, Cebrail’in atının izini gördü. Oradan toprak aldı ve ateşe attı ve “Böğüren bir buzağı, bir ceset ol.” dedi .


Firavunların kurduğu büyük medeniyeti görmeyenler, böğüren bir heykelin, ancak böyle hayali bir olayla ortaya çıkabileceğini düşünmüş olmalıdırlar. Bu asılsız iddianın âyete bulaştırılması şaşırtıcıdır. Halbuki, âyetin öncesi ve sonrası Musa aleyhisselam ve kavmi ile ilgilidir. Oradaki resul Musa’dır. İsrailoğulları, başlangıçta onun yoluna sarılmışlardı. O Sina dağında Allah’a şöyle demişti:


قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى

Onlar benim yoluma girdiler. Razı olasın diye sana çabucak geldim, Ya Rab!”


Ama Musa aleyhisselamdan sonra, onun bilmediği bir şeyler olmuştu. Allah Teâlâ şöyle dedi:


“Senden sonra kavmini imtihana soktuk, Samirî onları yoldan çıkardı.” (Taha 20/84-85)


Samirî’nin onları yoldan çıkarması için önce kendinin çıkması gerekir. Çünkü bu âyetler, daha önce Samirî’nin de her kes gibi Musa’nın yolunda olduğunu gösterir.

(هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي) âyetinde, (أَثَرِي)‘deki nefs-i mütekellim yâsı yerine, Musâ aleyhisselamı gösteren “resul” kelimesi konsa (أَثَرِ الرَّسُول) olur. Taha 96’da Samirî’nin dediği bundan başkası değildir. Onun farkı, Musa aleyhisselamın dinini, başlangıçta diğer insanlardan daha iyi kavraması ve daha sıkı sarılmasıdır.

فَقَبَضْتُ قَبْضَةً cümlesinde (قَبْضَةً) mef’ulü bih değil, mef’ûlü mutlaktır. Mef’ûlü bih olursa anlamı, “bir avuç aldım” olur. Mef’ûlü mutlak olursa “sıkı sıkıya sarıldım” demek olur. Verdiğimiz meal, “önce sıkı sıkıya sarıldım” şeklindedir. “önce” kelimesinin eklenmesi, (قَبْضَةً)’ın mastar bina-i merre olmasından dolayıdır. (فَنَبَذْتُهَا) daki (ها) zamiri (أَثَرِ)’i gösterir, sünnet demek olduğu için müennestir. Buna göre anlam şöyle olur: “Sonra o elçinin yoluna sarılma işini bıraktım”. Bu anlam Kur’an’a uygundur. Nitekim ahirette yüzleri kara çıkanlar, önce inanmış, sonra yoldan çıkmış olanlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara denecek ki: “İnanmanızdan sonra görmezlik mi ettiniz? Görmezlik etmenize karşılık tadın o azabı”(Al-i İmran 105)

Peygamberimizi sıkıntıya sokan münafıklar da önceleri inanmışlardı. İlgili âyetler şöyledir:


O münafıklar sana geldiklerinde şöyle dediler: “Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten Allah’ın elçisisin” Allah biliyor ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah tanıklık eder ki, o münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.

Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekildiler. Ne kötü şey yapıp duruyorlar!


Bu, şundandır: Onlar önce inandılar, sonra görmezlik ettiler, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.
(Münafikun 63/1-3)

c- Nur 33


Meali ve açıklaması yanlış âyetlerden biri de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاء إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِّتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَن يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيم

“Eğer iffetli kalmak isterlerse, dünyalık arzusu ile kızlarınzı yoldan çıkmaya zorlamayın. Kim zorlarsa… Allah, zorlanmalarından sonra o kızları elbette bağışlar ve ikramda bulunur.” (Nur 24/33.)

Yoldan çıkma” diye tercüme edilen “el-biğâ” kelimesidir. Peygamberimiz, şahitsiz nikâha dayalı ilişkiyi yoldan çıkma saymış ve şöyle demiştir:


Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini şahitsiz olarak nikahlayanlardır .”


İbn Abbas da “Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini velisiz olarak nikahlayanlardırdemiştir. Buhârî bu ayeti, zorla kıyılan nikahın geçersiz olacağına delil göstermiştir .


Ayet, bağlantılarıyla düşünülürse bir kızı, istemediği bir erkekle nikahlamak, onu yoldan çıkmaya zorlamak olur. Velisini bu işe yönelten, dünyalık arzusundan başkası değildir.


Kadının yoldan çıkması, genellikle zinaya düşmesi anlamına gelir. Bu sebeple tefsirler ve mealler, ayete, “… cariyelerinizi, şu hayatın malını arzu ederek zinaya zorlamayın.” Şeklinde anlam vermişlerdir. Bunun için, “genç kızlarınız” anlamına gelen (
فَتَيَاتِكُمْ)’e “cariyeleriniz”; “el-biğâ” kelimesine de zina anlamı vermişlerdir. Örnek olarak Süleyman ATEŞ’in meali şöyledir:


Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz Allah (fuhşa) zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı ve esirgeyicidir .


Ömer DUMLU ve Hüseyin ELMALI, âyete şu meali vermişlerdir:


Genç cariyelerinizi, evlenip iffetli olmak istiyorlarsa, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek arzusuyla, fuhşa zorlamayın. Kim istemedikleri halde onları fuhşa zorlarsa bilsin ki Allah onları bağışlar ve onlara acır .


Yaşar Nuri ÖZTÜRK, biraz farklı bir meâl vermiştir:


Hizmetinizdeki genç kızları, iffetli kalmak isteyip dururlarken, iğreti dünya hayatının basit menfaatini elde etmek için, fuhşa zorlamayın. Kim onları baskı altında tutarsa Allah, fuhşa zorlanmalarından sonra onları affedici, esirgeyicidir .


Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün mealine göre hizmetimizdeki genç kızlar kendi arzularıyla zina yaparlarsa bundan para kazanabiliriz. Eğer namuslu kalmak istemiyorlarsa onları zinaya zorlamakta da bir sakınca yoktur. Diğer tefsir ve meallere göre aynı şeyi sadece cariyeler için yapabiliriz. Zinayı büyük günahlardan sayıp yasaklayan,
Sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur.” (İsra 17/32) diyen bir dinin buna müsaade etmeyeceği açıktır. Nur Suresinin 30 ve 31. ayetleri, hür ve köle ayırımı yapmadan kadın ve erkeğin birbirine karşı davranışlarını ve kadınların nasıl örtüneceğini anlatmış, zinayı önleyici tedbirler almıştır. 32. ayette ise şöyle buyurulmuştur:

İçinizden evli olmayanları evlendirin, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları da. Eğer yoksul iseler Allah onları kendi vergisiyle varlığa kavuşturur. Allah varlıklıdır, bilir.


Ayrıca burada “el-biğâ” kelimesine zina anlamı vermek doğru değildir. “el-biğâ” yoldan çıkma anlamına olduğu için Araplar zinaya da mecazen el-biğâ derler. Türkçemizde de zina eden kişiye “yoldan çıkmış” denir. Ancak kelimenin hakiki anlamını verme imkanı olmayan bir yerde mecaza gidilir. Burada ise tam ters bir durum vardır. Zaten Kur’an, bağy ile fuhşu ayırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْي

Allah fuhşu, fenalığı ve isyanı yasak eder. (En-Nahl 16/90) Arapça’da matuf, matufun aleyhin aynı değil, gayrıdır. Burada da bağy, fuhş üzerine atfedilmiştir.

Ayet, kızların zorla evlendirilmelerini yasaklamaktadır. Çünkü zorla evlendirilen kız, haddi aşar ve isyan eder. Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Sonra Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona haber verdi. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:

“- Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu konuda kadınların bir hakkı var mı, yok mu; onu öğrenmek istedim .”

17- KUR’AN’I ANLAMADA ÖNCEKİ İLAHİ KİTAPLARDAN YARARLANMA

Kur’an, kendinden önceki ilahi kitapları kabul eder. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Allah sana bu Kitab’ı, gerçekleri içeren ve kendinden öncekileri kabul eden bir kitap olarak indirdi. Tevrat’ı ve İncil’i de o indirdi.
Onlar daha önce, insanlar için birer rehberdi. Doğruyu yanlıştan ayıran her kitabı o indirdi. Allah’ın ayetlerini görmezlik edenler… İşte onlar için ağır bir ceza vardır. Allah güçlüdür, öç alması da vardır.
(Al-i İmran 3/3-4)


İlk peygamberden son peygambere kadar vahiyde bütünlük vardır. Kur’an âyetlerinin büyük bir kısmı Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vahyedilene denktir. Allah Teâla şöyle buyurur:


Allah Nuh’a buyurduğunu, sana vahyettiğini, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya emrettiğini sizin için bu dinin şeriatı yapmıştır. Dini ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin… (Şura 42/13)


Kur’an’ın bir kısmı da sadece Peygamberimize vahyedilen ve hafifletici hükümler içeren ayetlerden oluşur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Bir ayeti nesheder veya unutturursak, yerine ya daha hayırlısını, ya da dengini getiririz. Bilmez misin, Allah’ın gücü her şeye yeter. (Bakara 2/106)


Kur’an, önceki kitapları neshetmiştir. Çünkü nesih sözlükte; bir şeyi bir başka şeyle değiştirme, onun yerine başkasını koyma demektir . Kur’an, ilahi kitapların, Allah tarafından tasdik edilmiş son nüshası gibidir. Kur’an’a uymak; Tevrat’a, İncil’e ve peygamberlere inen tüm kitaplara uymaktır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi peygambere uyanlar… O onlara, iyiliği emreder, kötülükten men eder. Onlara iyi şeyleri helal, kötü şeyleri haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri, boyunlarından demir halkaları kaldırır atar…” (Araf 7/157)


Önceki kitaplar, ehl-i kitabı tanımayı sağlar ve onlarla ilişkilere yön verir. Allah Teâla şöyle buyurur:


De ki: “Ey Ehl-i kitap! Aramızda eşit seviyede olan bir söze gelin; Allah’tan başkasına kul olmayalım. Ona bir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ın dûnundan birimiz diğerini rab edinmesin”. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki: “Tanık olun, bizde bozuk inanç yoktur”. (Al-i İmran 3/64)


Eski ilahî kitaplardan, önceki toplumlarla ilgili bilgiler alabiliriz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Onlardan önce yok etmiş olduğumuz kasabaların halkı inanmamıştı. Şimdi bunlar mı inanacaklar?
Senden önce elçi gönderdiklerimiz kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkası değildi. Bilmiyorsanız ehl-i zikre (O kitapları bilenlere) sorun..
(Enbiya 21/6-7)


Mesela Tevrat, Kur’an’dan hacimlidir. Kur’an’da kısa geçen bazı konular, Tevrat’ta genişçe yer alır. Bundan yararlanarak o âyetler açıklanabilir. Örnek olarak Tevrat’ın bildirdiğine göre, ilk Yahudilerin bulunduğu toplumda Apis adı verilen bir sığıra tapılırdı. Bakara Suresinde de Yahudilere, bir sığır kesmelerinin emredildiği ama kesmemek için bahane aradıkları bildirilmektedir. Bu iki bilgi birleşince onları anlamak mümkün olmaktadır. Bu sayede, Musa aleyhisselamın bir süre ayrılmasını fırsat bilerek yaptıkları buzağı heykeline neden taptıkları da anlaşılmaktadır. Buradan hareketle kurban bayramı kurbanında, hayvanın kanını akıtmanın şart olmasının nedenini kavramak da mümkün olmaktadır.


Bakara 93. âyetin doğru anlaşılabilmesinde de Tevrat’tan yararlanılabilir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Bir gün sizden kesin söz almıştık. Tur’u da tepenize kaldırmıştık. “Size verdiğimiz şeye sıkı sarılın. Dinleyin!” demiştik. “Dinledik ve sıkı sarıldık” demiştiniz. Halbuki, tanımazlık etmeniz sebebiyle o buzağı tutkusu içinize işlemişti. De ki: “İmanınız size ne kötü emir veriyor!.. Eğer inanmış kimselerseniz”.


Burada “Dinledik ve sıkı sarıldık” diye tercüme edilen bölümün Arapçası (
سمعنا و عصينا )dır. Bütün tefsir mealler ona “Dinledik ve isyan ettik” anlamı vermiştir. “İsyan ettik.” diyenler söz vermiş olamayacağı için tefsirciler bu âyeti açıklayamamışlardır. Tevrat’a bakınca buradaki (عصينا)’nın “sıkı sarıldık” diye anlaşılması gerektiği ortaya çıkar. Bu kelimenin ikinci anlamıdır.

Eski ilahi kitaplardan yararlanmanın en önemli tarafı, Kur’an’ın onları nasıl tasdik ettiğini göstererek Kur’an’ı, daha iyi tanıtmaktır. Bu sayede, o kitaplara karışan insan sözleri de ortaya çıkarılabilecektir.

ÖRNEK 1– Kurbanlık boğa olayı

Bir gün Musa ulusuna dedi ki: “Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor”. “Sen bizimle eğleniyor musun?” dediler. “Kendini bilmez biri olmaktan, Allah’a sığınırım” dedi.


Dediler ki: “Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın”. Dedi ki: “O bir sığırdır, diyor. Ne yaşlı, ne körpe. İkisinin ortası bir şey”. “Haydi, verilen emri yerine getirin!”


“Bizim için Rabbine sor, o ne renktir, bize açıklasın” dediler. Dedi ki: “O, sarı bir sığırdır, diyor. Sapsarı renkte. Görenlere zevk verir”.
“Bizim için Rabbine sor, o nasıl bir şeydir, bize açıklasın! Bize göre, sığır sığıra benzer. Allah dilerse, hedefi tam tuttururuz” dediler.
Dedi ki:”O bir boğadır” diyor. “Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamıştır. Sapasağlam! Hiç alacası da yok”. “Tamam! Şimdi doğru açıklamayı getirdin, dediler”. Nihayet onu kestiler. Neredeyse yapmayacaklardı.”

Erkek veya dişi sığır anlamına gelen bakara = بَقَرَةٌ bakar = بَقَر kelimesinin tekilidir.. Sığırın erkeğine (ثور) denir . Kesilmesi emredilen sığırın erkek olduğunu ayetteki (تُثِيرُ الأَرْضَ) ifadesinden anlıyoruz. Çünkü (ثور) ile (تُثِيرُ) aynı köktendir. (وَلاَ تَسْقِي الْحَرْثَ) bunun ikinci kanıtıdır. Öyle bir sığır ki;, “Ne koşulup toprağı sürmüş, ne de ekin sulamış olacaktır” Bu bir boğadan başkası olamaz. بَقَرَةٌ, müennes-i lafzî olduğu için cümle içinde müennes gibi kullanılabilir.


Memfis’te Apis adı verilen boğaya tapılırdı. Memfis, Kahire’nin 35 km. güneyinde, Nil üzerinde yer alan eski Mısır kentidir. Bu inanç daha sonra Mısır’ın diğer bölgelerine yayılmıştı. Apis bir tane olur ve ölen Apis’in başka bir boğanın bedeninde yeniden dünyaya geldiğine inanılırdı. Bu yeni boğayı rahipler otlaklarda arar, belirgin özellikleriyle diğerlerinden ayırarak bulurlardı .

Tevrat’ta konu ile ilgili şu ifadeler vardır:


“Mısır’da bildirin, Migdol’da duyurun, Nof’ta , Tahpanhes’te duyurun: ‘Yerini al, hazırlan, çünkü çevrendekileri yiyip bitiriyor kılıç!
İlahın Apis neden kaçtı? Boğan neden ayakta kalamadı? Çünkü Rab onu yere serdi.”
(Yeremya 46/14)


Bakara’nın ayetleri Apis özelliğinde bir boğanın kesilmesini emretmektedir. Böylece o batıl inanç ortadan kalkacaktı. Çünkü Musa aleyhisselam, 40 günlüğüne Tur’a gidince İsrailoğulları, Harun aleyhisselama rağmen buzağı heykeli yapıp tapmışlardı. “…buzağı tutkusu onların içlerine işlemişti...” (Bakara 2/93) Böyle olmasa, o sığırı kesmemek için bahane aramazlardı.


Hindular, ineğe saygı gösterirler. Bir inek camiye girse çıkarılması sıkıntı doğurur. Hindistan’da 250 milyon kadar inek olduğu belirtiliyor. Hint yönetiminin, ineği asıl konumuna getirmek için uğraştığı ama başarılı olamadığı bildiriliyor .


Müslümanların her yıl kutladığı kurban bayramı bu bakımdan önemlidir. İnsanların bir kesimi tarafından kutsanan hayvanları kurban kesen Müslümanlar bu tür inançlardan sürekli uzak kalmaktadır. Kurbanla ilgili şu ayet pek anlamlıdır:


O kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a erişecektir. Ona erişecek olan, sizin (şirkten) korunmanızdır. (Hac 22/37)

Kurban bayramı kurbanında önemli olan hayvanın kanını akıtmaktır. Etin yenmesi veya fakirlere dağıtılması şart değildir. Bu sebeple kurbanı kesip etini kendi yiyen veya öylece bırakıp kimseye yedirmeyen kişi de kurban kesme sevabını alır. Ama kurban kesmeden tonlarca eti fakir fukaraya ve eşe dosta dağıtan kişi kurban kesme görevini yerine getirmiş olmaz.

ÖRNEK 2– Bakara 93 (Sıkı tutma / isyan)

وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ وَرَفَعْنَا فَوْقَكُمُ الطُّورَ خُذُوا مَا آتَيْنَاكُم بِقُوَّةٍ وَاسْمَعُواْ قَالُواْ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَاْ وَأُشْرِبُواْ فِي قُلُوبِهِمُ الْعِجْلَ بِكُفْرِهِمْ قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهِ إِيمَانُكُمْ إِن كُنتُمْ مُّؤْمِنِينَ {93}

Bir gün sizden kesin söz almıştık. Tur’u da tepenize kaldırmıştık. “Size verdiğimiz şeye sıkı sarılın. Dinleyin!” demiştik. “Dinledik ve sıkı sarıldık” demiştiniz. Halbuki, tanımazlık etmeniz sebebiyle o buzağı tutkusu içinize işlemişti. De ki: “İmanınız size ne kötü emir veriyor! Eğer inanmış kimselerseniz”. (Bakara 93)
Asa (العصا) değnek anlamına gelir. (عصى) ise değneği tutar gibi tuttu veya değnekle döver gibi dövdü anlamınadır. Esmaî bazı Basralıların şu sözünü nakletmiştir: Değneğe asa denmesi elin ve parmakların, üzerinde birleşmesinden dolayıdır. Ebu Abîd’e göre asa’nın kök anlamı, birleşme ve anlaşmadır. (عصى): İsyan etti, emre karşı çıktı anlamına da gelir .

Buna göre iki ayette geçen “َعَصَيْنَا و سَمِعْنَا cümlesi, “işittik ve sıkı sarıldık” anlamına gelebileceği gibi “işittik ve isyan ettik” anlamına da gelebilir. Kötü niyetliler, böyle ifadeleri seçerler ki, her yöne çekebilsinler. Bu tür kullanıma cinas denir.


سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا”nın, Bakara 93’te “işittik ve sıkı sarıldık” anlamına olduğu açıktır .


Meal ve tefsirler, “سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا” cümlesine “Dinledik ve isyan ettik” şeklinde anlam vermişlerdir. “İsyan ettik” diye söz alınamaz. Allah, “Bir gün sizden kesin söz aldık” dediğine göre “سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا” cümlesinin tek anlamı “Dinledik ve sıkı sarıldık” şeklinde olanıdır. Cümlenin devamı da bu anlamı kuvvetlendirmektedir. Çünkü sıkı sarıldık diye söz vermişlerdi ama bir taraftan da “O buzağı tutkusu içlerine işlemişti.”
سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا”nın Nisa suresindeki anlamı ise cinaslıdır. Ona hem sıkı sarılma, hem isyan anlamı verilebilir.


Bu konu Tevrat’ta şöyle geçer:

Musa gidip RAB’bin bütün buyruklarını, ilkelerini halka
anlattı. Herkes bir ağızdan, «
RAB’bin her söylediğini yapacağız» diye karşılık verdi.

Musa RAB’bin bütün buyruklarını yazdı. Sabah erkenden kalkıp dağın eteğinde bir sunak kurdu, İsrail’in on iki oymağını simgeleyen on iki taş sütun dikti.


Sonra İsrailli gençleri gönderdi. Onlar da RAB’be yakmalık sunular sundular, esenlik kurbanları olarak boğalar kestiler.
Musa kanın yarısını leğenlere doldurdu, öbür yarısını
sunağın üzerine döktü.


Sonra antlaşma kitabını alıp halka okudu. Halk, «
RAB’bin her söylediğini yapacağız, O’nu dinleyeceğiz» dedi. (Tevrat, Çıkış 24/3-7)

18- KUR’AN – FITRAT İLİŞKİSİ

Fıtrat, varlıkların temel yapısını ve onu oluşturan yaratılış, değişim ve gelişim ilke ve kanunlarını ifade eder . Göklerin, yerin, insanların, hayvanların, bitkilerin yani her şeyin yapısı ve işleyişi buna göredir. Bilimde, teknolojide ve insan ilişkilerindeki temel kanunlar da bunlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Şunu görmen gerekmez mi: Göklerde ne var, yerde ne varsa; güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah’a boyun eğmektedir. Bir çoğu da azabı hak etmiştir. Allah kimi aşağılık saymışsa ona değer verecek biri çıkmaz. Allah ne dilerse onu yapar. (Hac 22/18)


Bir çok insan fıtrata aykırı davranır ve dengeleri bozar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozukluğu ortaya çıktı. Bunun böyle olması, Allah onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırsın diyedir. Belki vazgeçerler.“ (Rum 30/41)

Fıtrata aykırı davranışlar insanı rahatsız eder. Onu buna iten; menfaatleri, beklentileri veya özentilerdir. Sonra alışır ve ondan zevk almaya başlar. Ama içinde gizlenen rahatsızlık, zaman zaman ortaya çıkar. Böyle kimseler, yaptıklarını düşünüp bir iç muhasebesi yapmaktan kaçınırlar.

Kur’an’da sıkça, zikir kökünden türemiş kelimeler geçer. Zikir, bir bilgiyi zihinde, kullanıma hazır tutma, onu kalbe ve dile getirme ve hatırlama anlamlarına gelir . Zihinde var olan bilgiyi, bir konu için harekete geçirmeye tezekkür denir. Peygamberler insanları tezekküre çağırmışlardır. İbrahim aleyhisselam puta tapanlara, “… tezekkür etmez misiniz? ” derken “Fıtrattan edindiğiniz bilgilerle benim sözlerimi karşılaştırıp yaptığınızın yanlış olduğunu görmez misiniz?” demiş olmaktadır. Bu onları, içi muhasebesi yapmaya çağırmadır.


Allah’ın indirdiği kitapların ortak adı zikirdir . Çünkü onlar kişiye, kendi benliğinden ve çevresinden edindiği bilgileri hatırlatmakta, fıtrata uygun düzenlemelerle onu rahatlatmaktadır. Zira her insan, varlık aleminin ve çevresinin öğrencisidir. Oradan sürekli bilgi edinir ve hayatını o bilgilerle sürdürür. Bunlarla Allah’ın kitapları arasında çelişki olmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Bilin ki kalplerin yatışıp rahatlaması Allah’ın zikri ile olur.” (Ra’d 13/28)

Allah’ın zikri Kur’an’dır. Çünkü zihinde tutulması ve sıkça hatırlanması gereken, odur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


İşte o Zikri biz indirdik. Ne olursa olsun onu koruyacak olan da bizleriz.” (Hicr 15/9)


Bu sebeple Kur’an, fıtratın Allah tarafından bildirilmiş şeklidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Sen yüzünü dosdoğru bu dine, Allah’ın fıtratına çevir. O İnsanları ona göre yaratmıştır. Allah’ın yarattığının yerini tutacak bir şey yoktur. İşte sağlam din bu dindir. Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (Rum 30/30)


Bunun kesin sonucu şudur: Fıtrat İslâm’dır.


Allah’ın ayetleri yalnız Kur’an’da olanlar değildir. Tüm varlıklarda; göklerde, yerde, hayvanlarda, bitkilerde hasılı her yerde onun ayetleri vardır . Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Biz onlara ayetlerimizi, hem dış çevrede hem de kendi içlerinde göstereceğiz, sonunda Kur’an’ın doğru olduğu onlar açısından iyice ortaya çıkacaktır. (Fussilet 41/52)


Ayetlerin, yalnız uzmanları tarafından görülebilecek olanları vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Sağlam bilgisi olanlar için yeryüzünde ayetler vardır;
Kendinizde de vardır; onları görmez misiniz?
(Zariyât 51/20-21)

Fen ve teknik bilimciler kanun koymaz, fıtratta olan kanunları keşfe çalışırlar. Sosyal bilimcilerin keşfettikleri kanunlar da vardır. Ama onların çoğu kanun koymaya ve topluma şekil vermeye çalışırlar. Bu tavır, sosyal alanda fıtrata aykırı uygulamalara yol açar. Bunun kötü etkisi zamanla ortaya çıkar ve dengeler bozulur. Zarar, oldukça büyük ve kalıcı olur.

Fen ve teknik bilimlerin keşfettiği kanunları, fıtrata aykırı kullanıp insanı ve çevreyi bozmak da mümkündür. Nitekim 20 ve21. asırlarda dünya böyle bir felaketin içine girmiştir.


Sonuç olarak Kur’an ile fıtrat arasında tam bir uyum vardır. Fıtrata uymak için Kur’an’ın koyduğu sınırları aşmamak yeterli olur. Fıtratı anlamak için Kur’an’dan, Kur’an’ı anlamak için de fıtrattan yararlanmak gerekir.


Kur’an’ın hiçbir hükmü fıtratla çelişmez. Eğer bir çelişki varsa, Kur’an’a gereği gibi uyulmamasından kaynaklanır. Örnek olarak talak ile ilgili hükümlere bakılabilir.


Kur’an, talak hakkını üç ile sınırlandırmıştır. Bu fıtrata, tam olarak uyar. Çünkü istenmeyen bir işten sonra en çok iki kez özür kabul edilir, üçüncüde kabul edilmez. Bunu Musa aleyhisselam ile Hızır olayında da görürüz.


Mûsa Hızır’a, “Sana öğretilenden bana da bir olgunluk bilgisi öğretmen için seninle gelebilir miyim?” dediği zaman Hızır: “Gel, ama sen benimle beraber olmaya dayanamazsın. İç yüzünü bilmediğin bir şeye nasıl dayanacaksın? Bana uyarsan, ben sana anlatıncaya kadar hiç soru sorma!” demişti. Musa aleyhisselam iki kere soru sormuş “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme. Çünkü artık benim tarafımdan beyan edilecek son özür noktasına ulaştın” demişti. Üçüncü soruyu da sorunca Hızır, “İşte bu benimle senin aranı ayırır” demişti . Üçüncüden sonra artık özür kabul edilmez.

Tıpkı bunun gibi, Kur’an’a uygun olarak yapılan üçüncü talaktan sonra kocanın özür beyan etme imkanı sona erer. Çünkü ilk boşamada, iddet süresi boyunca kadın kocasının evinde kalmış, süre içinde görüşüp probleme çözüm bulma imkanı elde etmişlerdir. Sonra ya evliliğe devam kararı almışlar, ya da ayrılmışlardır.. Evliliğe devam kararından sonra erkek, karısını ikinci kez boşamış, bir kez daha aile yeniden kurulmuş olabilir. Bu durumda eşini üçüncü kez boşarsa artık bu kişinin yeniden bir evlilik talebine yüzü kalmaz. İşte bu, fıtrata uygun bir boşamadır.

Çalışma bizden, başarı Allah’tandır.

Bu yazı Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

2 thoughts on “Kuran’ı anlama rehberi – 2. Bölüm

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: