Kuran’ı anlama rehberi – 1. Bölüm

1-KUR´ANIN ANLAŞILMASI KONUSUNA GENEL BİR BAKIŞ

Sahabiler ve onları izleyen dinamik müslümanların Allah`ın Kitabını anlamadaki metodları, öyle sanıldığı gibi karmaşık, girift ve müşkil degildi. Onlar salt rabbani hidayete ulaşmak icin okuyorlardı.

Sahabiler, Kur´anın anlaşılır ve tatbik edilir Kitap olduğuna baştan kesin olarak inanmışlardı. Esasen Kur`an kendisini, inmeye başladığı ilk günden itibaren böyle tanıtmıştı. Binanaleyh, sahip oldukları dil bilgileri, akıl ve zekaları, kültürleri ve gerçeğe olan tutkularıyla, okudukları Kur`an ayetlerini genellikle anlamaya çalışıyorlar, anlayamadıklarını birbirlerine, veya doğrudan Hz. Peygamber efendimize soruyorlardı.

Günümüzde ve taklid anaforunun hakim olduğu dönemlerde , en çok gaflet edilen işte onların bu özellikleri olmuştur. Yani sahabiler ve onları izleyen ilk müslüman nesiller, önce bizzat kendileri anlamak için Kur`anı okuyorlar, bilmedikleri bir ayetle karşılaştıklarında bir bilene soruyorlardı.

Halbuki sonraları insanlar, kural ve şartlarına uyarak bizzat Kur`anı okuyup anlayacakları yerde , önce Kur`an ayetleri hakkında nelerin söylendiğini okudular. Yani kendilerince alim saydıkları ancak hayatlarında hiç görmedikleri ve nasıl bir insan olduklarını bilmedikleri insanların kitaplarını okudular ve inanç sistemlerini bunlara göre oluşturdular.

Buda hiçbir zaman Kur`ana uzanamamayı ve kişilerin kendi nefislerini Kur`an karşısında mükellef ve muhatab görmemeleri sonucunu doğurmuştur.

2-KURAN-I KERİM’İN ÖZELLİKLERİ

الر تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ {1} إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآناً عَرَبِيّاً لَّعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ {2}

1-Elif. Lam. Ra. Bunlar, apaçık Kitab’ın ayetleridir.

2-Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (12Yusuf /1-2)


Kuran’ın akla ve duygulara birlikte hitap eder.. O, kısa, tam, doğrudan, ve hatırlatıcıdır. O, dinleyicisini tercihlerle ve kararlarla karşılaştırır ve onlara dikkatli olmayı ve eyleme geçmeyi ilham eder. Onun dili, insanı derinlemesine etkileyen muhtevası kadar etkilidir. Onun argümanı her zaman okuyucularının anlayabileceği, günlük deneyimleriyle içiçe, ve insanın içinde yankı bulabilecek özelliği sahiptir. Her şeyin ötesinde soyut değil, mantıkidir. Kuran, anlaşılsın diye indirilmiştir.


Anlamadan okuyan, yada bildiği halde amel etmeyen insanlar Kuran’da kitap yüklü eşeklere benzetilmişlerdir.

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْيَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَاراً بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ

الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ {5}

Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlamış olan kavmin durumu ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez. (Cuma 62/5)

Kur`anı anlamaya çalışmayan, onun ayetleri üzerinde kafa yormayanların kalplerinin kilitli olma ihtimali yüksektir:

Bunlar Kur’an üzerinde akıl yormazlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır?

(Muhammed 47/24)

Kur`anın diğer bazı özelliklerinide Rabbimiz bize şöyle bildirir:

“Kuran, düşünmek için kolaylaştırılmıştır. Öğüt alan insanları beklemektedir.”

(Kamer 54/17, 22, 32, 40)

Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler. (İsra 17/9)

Kuran’da her türlü misal açıklanmıştır. Ama insan cedelleşmede ileri giden bir varlıktır. Kendilerine doğru yolu gösteren peygamberler geldiği halde, insanları iman etmekten ve günahlarının bağışlanmasını istemekten alıkoyan şey ancak, onlardan öncekilerin sünnetinin (yani belirlenmiş helakın) gelmiş olması veya azabın gözleri önüne dikilmiş olmasıdır.”

(Kehf 18/54-55)


Ebu Derda (ra)rivayet ediyor: ” Peygamberimizin (sav) yanındaydık. Göğe baktı ve bir olayı zikrederek dedi ki: “İlim ayrılıp gittiğinde olacak.” Ziyad b. Lebid Ensari (ra) sordu: “Biz Kuran’ı okurken, çocuklarımıza öğretirken, onlar da diriliş gününe kadar çocuklarına öğretecekken nasıl olur da ilim bizi bırakır?” Peygamberimiz (sav): “Sana şaşırıyorum Ziyad. Ben seni Medine’de en bilgili adam sanıyordum. Yahudiler ve Hıristiyanlar Tevrat ve İncil bir şey anlamadan okumuyorlar mı?” (Tirmizi hasen garip olarak zikrediyor.) Demek ki Kuran-ı Kerimi anlamadan okursak Ehl-i Kitab’ın durumuna düşer, birtakım
kuruntuları din zannederiz. Onların akıbetine uğramamak için Rabbimizin Kitabını iyi tanımalı ve onun canlı şahitleri olmalıyız.

3- KURAN-I KERİM’İN ANLATIM TARZI

[private]
Kuran’ı incelemeye başlamadan önce, Onun okunan diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Sıradan kitapların aksine Kuran, edebi bir sıraya göre tertip edilmiş belirli konular hakkında bilgi, fikir ve tartışmaları ele almaz. Bu nedenle onunla ilk karşılaştığımızda, bölümler ve kısımlara ayrılmamış veya farklı yönleri ile ilgili emirlerin düzenli bir şekilde verilmemiş olduğunu görünce şaşkınlığa düşeriz.

Buna mukabil, daha önceden hiç karşılaşmadığımız ve bizim kitap anlayışımıza hiç uymayan bir şeyle karşılaşırız. Kuran’ın iman ile ilgilendiğini, ahlaki direktifler verdiğini, kanunlar koyduğunu, insanları İslam’a çağırdığını, kafirleri uyardığını, tarihi olaylardan ibret dersleri verdiğini, uyarılarda bulunduğunu, müjde verdiğini ve bunların hepsinin bir ahenk içinde sunduğunu görürüz.

Aynı konu Kuran’da farklı şekillerde tekrar edilir ve görünürde hiç ilgisi olmayan bir konu diğerini takip eder. Bazen hiç görünür bir sebep yokken, bir konunun ortasında başka bir konu anlatılır. Hiçbir yerde bölüm ve konuları ayıran bir işaret yoktur. Tarihsel olaylar anlatılır fakat anlatım tarih kitaplarındaki gibi değildir.


İnsandan ve evrenden, tabiat bilimlerindekinden farklı bir dille bahsedilir. Aynı şekilde kültürel, politik, sosyal ve ekonomik problemleri çözmede kendi metodunun izler. Kanunları ve prensipleri sosyologlardan, hukukçulardan ve hakimlerden farklı bir şekilde ele alır. Ahlak, bu konuda yazılan bütün eserlerden farklı bir yolla öğretilir.

İşte bu nedenle yabancı bir okuyucu, kendi kitap anlayışına hiç uymayan bu tip şeylerle karşılaştığında şaşkına döner. Kuran’ın, ayetleri arasında hiç ilgi ve bağlantı veya konularında süreklilik bulunmayan bir kitap olduğunu, anlaşılmaz bir şekilde çeşitli konuları ele aldığını veya kelimenin kabul edilen anlamıyla bir kitap olmadığı halde, kitap şeklinde düzenlendiğini düşünmeye başlayabilir.

Bunun bir sonucu olarak, Onun düşmanları Kuran’a çok garip iddialarla karşı çıkmakta, Kuran’ın çağdaş izleyicileri ise bu şüphe ve karşı iddiaları çürütmek için garip yöntemler kullanmaktadırlar. Ya kaçış psikolojisi içine düşmekte veya zihinlerini yatıştırmak için garip yorumlara yeltenmektedirler. Bazen de görünürde aralarında ilişki olmayan ayetleri açıklayabilmek için suni anlam bağları kurmakta ve son kaçış olarak Kuran’ın hiçbir düzen ve anlam sırası olmaksızın çok çeşitli konulara değindiği tezini kabul etmektedirler. Sonuç olarak ayetler kendi yerlerinden alınmakta ve anlamda karışıklık ortaya çıkmaktadır.

Tüm bunlar, okuyucu, Kuran’ı eşsiz bir kitap olarak kabul etmediğinde ortaya çıkar. Diğer kitapların aksine Kuran başlangıçta ele aldığı konuları ve ulaşmak istediği amaçları liste halinde sunmaz. Açıklama üslup ve usulü de genelde okunan kitaplara benzemez ve herhangi bir kitap düzenini takip etmez.

Bu nedenle, okuyucu sıradan bir kitap beklentisiyle Kuran’a yöneldiğinde, onun olayları sunuş üslubu karşısında şaşkınlığa düşmektedir. Kuran’ın birçok yerinde arka plan tasvir edilmez ve pasajın özel nüzul sebebi olan durum ve olaylara değinmez. Bunların bir sonucu olarak, sıradan okuyucu orada veya burada birkaç parça cevher keşfetse de, Kuran’ın değerli hazinelerinden tam olarak yararlanamamaktadır. Bu kimseler sadece, Kuran’ın eşsiz ve ayırıcı özeliklerini bilmedikleri için bu tür şüphelerin kurbanı olurlar. Kuran’ın tüm sayfalarına yayılmış halde birbirine benzer konulardan oluştuğunu düşünürler ve bunu anlamada zorluk çekerler. Hatta anlamı çok açık olan ayetler bile, onlara anıldıkları çerçeve içinde anlamsız görünür.

Okuyucu, Kuran-ı Kerim’in yeryüzünde kendi türünde bozulmadan kalan tek kitap olduğu, edebi üslubunun tüm diğer kitaplardan farklı ve eşsiz bir kitap olduğu, daha önceden kafasında varolan kitap kavramının, onun Kuran’ı anlamasına yardımcı olamayacağı bilinciyle hareket etmelidir. Bu sayede doğru anlamasına birer engel teşkil eden bu tür zorluklardan kurtulabilir.

4-KUR’AN’I ANLAMADA KUR’AN’IN GÖSTERDİĞİ YÖNTEMLER

Kur’an açık bir kitaptır. Bir çok sure, “Bunlar o açık Kitab’ın âyetleridir ” diye başlar. Bir âyet şöyledir:


وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلّ أُمَّةٍ شَهِيداً عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيداً عَلَىهَـؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَاناً لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ {89}

O gün her ümmetten bir kişiyi onlara şahit tutarız. Seni de ümmetine şahit getiririz. Biz bu Kitab’ı sana; her şeyi apaçık belirtsin, doğru yolu göstersin, ona bağlananlara iyiliği bol ve bir müjde olsun diye indirdik.” (Nahl 16/89)

Kur’an’ın açık olması, Allah’ın verdiği rızka benzer. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Sizi yaratmış, sonra rızkınızı vermiş olan Allah’tır.” (Rum 30/40)

İhtiyacımız olan havayı, suyu ve bazı şeyleri hazır bulabiliriz. Ama rızkın bir bölümüne ulaşmak gayret ister. Bir parça ekmek soframıza gelsin diye ne emekler harcanır! Allah; tohumu, suyu, güneşi, toprağı, kısaca rızık için gerekli her şeyi yaratmıştır. Ama onları bir araya getirip rızık elde etmek bizim işimizdir. O, şöyle buyurur:

İnsanın çalışmasından başkası kendinin değildir.” (Necm 53/39)

Kur’an’dan yararlanmak da öyledir. Bir çok âyet kolayca anlaşılabilir. Ama bazı ayetleri anlamak gayret ister. Ayrıca Kur’an, büyük hacimli bir kitap olmadığı halde her şeyi açıkladığını bildirmiştir. Öyleyse o açıklamalara ulaşmanın yöntemini de bildirmiş olmalıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


فَإِذَا قَرَأْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ {18} ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ {19}
“Ey Elçi! Biz sana okuduğumuzda onun okunuşunu takip et.
Sonra onu açıklamak bize düşer.”
(Kıyamet 75/18-19)

Allah âyetleri; birbirini açıklar şekilde Kur’an’a yerleştirmiş, Elçisi ise, söz ve uygulamaları ile onları pekiştirmiştir. Allah, önceki kitaplara dikkat çekmiştir. İslam-fıtrat ilişkisine vurgu yapan ayetler, Kur’an’ın anlaşılmasında fıtratın önemini, Kur’an’ın Arapça olması da Arap dilinin önemini göstermiştir. İşte bu yöntemlerle âyetlerin açıklamalarına ulaşmak mümkün olabilecektir.

5-MÜŞKİL-ÜL KUR´AN MESELESİ

Müşkil kelimesi lugatte: karmaşık, çözümü zor, çelişkili gibi manalara gelir. Bu bakımdan müteşabih kelimesiyle eş anlamlıdır.

Müşkil-ül Kur´an ise, Kur´anı Kerimin, anlaşılmasında müşkilat çekilen ayetlerini kendisine konu alan ve Kur`ana bu alanda yönelen soru ve itirazları cevaplamağa çalışan bir tefsir branşıdır. Bu ilim dalı, Muhtelif`ul Kur`an ve Müteşabih`ul Kur`an isimleriylede bilinir.

Burada sözkonusu edilen „çelişki ve tutarsızlık“ elbetteki Kur`anı Kerim için sözkonusu değildir. Kur`anı anlamakta ortaya çıkan bu anlama problemleri, Kur`anın anlatım tarzını bilmemekten yada ayetler arasındaki bağları ortaya çıkaramamktan yani kısaca

Allah`ın kitabındaki metoda hakim olamamaktan kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi Kur`anı Kerim birçok ayetinde kendisinde çelişki oladığını bildirir:

Allahü teaala şöyle buyurur:

أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفاً كَثِيراً {82}

Hala Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık bulurlardı. (4-Nisa 82)

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَنزَلَ عَلَى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَل لَّهُ عِوَجَا {1}

Hamd bütünüyle o Allah’a aittir ki, kuluna kitabı indirmiş ve onda hiçbir tutarsızlığa yer vermemiştir. (18-Kehf 1)

Ancak Kur`anın bu ifadeleri insanların onu farklı anlayamayacakları anlamına gelmez. Ayetlerde sözkonusu olan bu değildir. Burada anlatılmak istenen Kur`anın kendi söz ve mana yapısında çelişki ve ihtilafin olmadığıdır.

Bu anlama zorluklarının tek sebebi aslında bizim Allahın kitabını anlamadaki yetersizligimiz yani Kur`anı anlamak için gerekli bilgi ve zeka donanımına sahip olmamamızdır. Ancak konunun anlaşılması için konuyu iki başlık altında inceleyebiliriz:

1- Kişiden kaynaklanan sebebpler

a- Nuzul sebeplerini bilmemek

b- Arapça konusunda yeterli donanıma sahip olmamak

c- Ayetler arasındaki ilişkileri görememek

Bu başlıklar biraz detaylı ve örnekleriyle tek tek detaylı olarak aşağıda anlatılacaktır.

2- Kur`anın anlatım özelliğinden kaynaklanan sebepler

a- Takdim –tehirler

b- Hazifler

c- Tekrarlar

d- Itnap ve icazlar

e- Manada işkal-anlam çelişkisi

Bu konularıda kısaca anlatnaya çalışalım:

a-Takdim –tehirler

Kur`anı Kerim`de aynı konu değişik yerlerde ele alınırken, bir yerde konunun bir cüz`ü önce, başka bir yerde ise sonra gelmiştir. Kur`an bilimcileri bu konulara başarılı izahlar getirmişlerdir.

ÖRNEK

Kimsenin kimseden faydalanamayacağı, kimseden bir şefaat kabul edilmeyeceği, kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği günden korunun.(Bakara 48)

Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve onların yardım görmeyeceği günden korunun.(Bakara 123)

Bu ayetlerde birinci ayette şefaat önce, ikinci ayette ise fidye önce zikredilmiştir. Bunun hikmeti, bir yerde şahsını malından çok seven insanlara, bir yerdede malını şahsından çok seven insanlara işaret etmek içindir.

Yine Hıristiyanlar ve Sabiilerden bahsedilirken, Bakara suresinde önem ve rütbece önceliğe sahip olduklarına isaret için Hıristiyanlar önce zikredilmiş, Maide ve Hacc surelerinde ise, kronolojik sıraya işaret için Sabiiler önce geririlmişlerdir.

b-Hazifler

Kur`an aynı konuyu değişik yerlerde anlatırken, kullandığı belli kelimeleri bazı yerlerde hafzeder. Incelendiğinde bunun da hikmet ve sebepleri vardır.

Mesela:

Bakara ve Araf surelerinde, yahudilerden bahsederken, kaane lafzını kullanarak: „Onlar kendilerine zulmediyorlardı“ ifadesini kullanırken, Al-i Imran suresinde kaane fiili hafzedilerek, „Onlar kendilerine zulmediyorlar“ ifadesini kullanmıştır.

Çünkü, öncekinde tarihe karışmış bir topluluktan bahsedilmekte, burada ise Allahü Teaala insanlara bir misal getirmektedir,

c-Tekrarlar

Kur´anı Kerimde sırf tekrar yoktur.Tekrar eden lafız ister kelime ister cümle olsun, bunun mutlaka gerekli bir sebebi vardır. Tekrar eden bu lafızların önü ve sonu ile incelendiğinde, farklı anlamlar içerdiği görülür. Bazen aynı ayet içinde aynı anlama gelebilen kelimelerde beraber kullanılır.

ÖRNEK

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ أُوْتُواْ نَصِيباً مِّنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ إِلَى كِتَابِ اللّهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُمْ وَهُم مُّعْرِضُونَ {23}

Görmüyor musun, o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanlar, aralarında hüküm vermek için Allah’ın kitabına davet olunuyorlar da, sonra içlerinden bir kısmı yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.(Al-i Imran 23)

Burada „yetevella“ ve „muu`rizun“ kelimeleri birbirine yakın anlamlı olduğu için tekrar gibi görünmektedir. Burada bu iki yakın anlamlı kelimemnin aynı cümlede gelmesinin şu hikmetleri düşünülebilir:

1-„Yetevellevne“ sözüyle, onların davetçiden, „muu`rizun“ sözüyle ise çağırdıkları şey olan Allahın Kitab`ından yüz çevirdikleri anlatılmaktadır.

2-„Yetevellevne“ onların kulaklarıyla işitmek istemeyişlerini, „muu`rizun“ ise kalpleriyle anlamak ve düşünmekten yüz çevirdiklerini anlatmaktadır.

3-Birincisiyle onların ileri gelenlerinin ve ulema sınıfının, ikincisiyle ise onlara tabi olan avamın yüz çevirdiği anlatılmak istenmiştir.

Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.“ Ifadesi Bakara suresinde üç ayrı yerde kullanılmıştır. Bunlardan birinciyle Mescid-i Haram`da, ikinciyle Mescid-i Haram dışında, üçüncüyle de beldenin dışında iken Kabe`ye dönülmesi murad edilmistir. Veya, birinciyle Mekkede bulunanlar, ikinciyle Mekke dışındakiler üçüncüylede yolcular kasdedilmislerdir.

d-İtnab ve İcaz

Kur`an da bazen herhangi bir konu anlatılırken, normal manayı eda edecek ifadelere, bazı zaman artı lafızlar ilave edilir. Arab dilinin bu özelliğine „mübalağa etmek ve uzatmak“ anlamına gelen itnab denir. Bunu karşıtınada icaz denir.

Mesela:

Yazıklar olsun Kitabı elleriyle yazıp tahrif edenlere ! ayetinde , elleriyle sözü ile itnab yapılmıştır. Bu söz kullanılmadan da cümle kurulabilirdi. Çünkü zaten insan elleriyle yazar.

Ancak, bu tarz bir ifadeyle, hem bu işlerinden dolayı onlar kötüleniyorlar, hem de onların bu kötü işi bizzat kendilerinin gerçekleştirdikleri vurgulanıyor.

e-Manada işkal-anlam çelişkisi

Aslında Müşkil-ül Kur`an konusunun en önemli noktasını, Kur`an ayetlerinin birbirleriyle veya birtakım kesin vakıalarla –görünürdeki­- var olan çelişki ve tearuz konusunu inceleyen bu bölüm oluşturur.

Şunu belirtmek gerekir ki, çelişkili gözüken ayetler, hiçbir zaman peşpeşe gelmemekte, bilakis ayrı ayrı yerlerde ve surelerde varid olmsktadır. Bundan şunu anlıyoruz ki, ortada bir çelişkiden çok bir konu ve mesele farklılığı vardır.

Manada işkalin belli başlı sebepleri ve giderme yolaarını şöylece özetleyebiliriz:

  1. Yer ve zaman farklılığı

Bazı ayetlerin , aynı konuda farklı bilgiler verdiği Kur`anı Kerimde çokça varittir. Bunun nedeni, bir hadisenin, farklı zaman ve mekanlardaki ayrı ayrı durumlarına temas edilmiş olmasıdır. Burada bir çelişki sözkonusu olamz, çünkü yer ve zaman ayrı olduğunda konu farklılaşır.

ÖRNEK

1-“İşte bugün onlar konuşmazlar. Kendilerine izin verilmez ki mazaret ileri sürsünler !” (Mürselat 35-36)

2-“Onlar kıyamet günü Rabbinizin huzurunda birbirleriyle tartışırlar.”(Zümer 31)

Birinci alette, kafirlerin kıyamet günü birbirleriyle konuşamayacakları ve onlara konuşma izninin verilmeyeceği anlatılırken, ikinci alette bunun aksi ifade ediliyor. Çünkü birinci ayet, dirilişten sonra yaratıkların ilk toplandıkları yerdeki durumlarını, ikinci ayet ise uzun bir süre sonra onların hesaba çekilirken birbirleriyle tartıştıklarını anlatır.

  1. Konu farklılığı

Kur`anda, aynı tabarin farklı yerlerde birbirleriyle çelişecek tarzda geldiği görülür. Bunlar incelendiğinde konuların farklı faklı olduğu, dolayısıyla herbiriyle başka bir mananın kasdedildiği görülür.

ÖRNEK 1

1-“Mü`min erkeklerle mü`min kadınlar, birbirlerinin velileridir.” (9 Tevbe 71)

2-“İman edip de hicret etmeyenlerle sizin herhangi bir velayetiniz yoktur.” (8 Enfal 72)

Birinci alette sözkonusu edilen velayet dini, ikinci alette ise mali(mirasla ilgili) ve siyasidir, dolayısıyla her iki alette konu ayrı olduğu için hükümlerde ayrıdır.

ÖRNEK 2

1-“(Ey İblis), şüphesiz senin, kullarım üzerinde herhangi bir güç ve otoriten yoktur !”

(15 Hicr 42)

2-“Musa adama bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu ve dedi ki:”Bu şeytanın yaptırdığı bir şeydir.” (28 Kasas 15)

Birinci ayette şeytanın, Allah`ın gerçek kulları üzerinde herhangi bir etkisi ve yaptırma gücünün olmayacağı anlatılırken, ikinci de hemde bir peygamberin adam öldürmesine sebep olduğu belirtiliyor. Burada zahiren bir çelişki vardır. Ancak, birinci ayette, şeytanın, Allah`ın halis kullarını şirke düşürme konusunda güç ve otoritesinin olmadığı anlatılmaktadır. Yani orada konu, şirk ve benzeri itikadi sapmalardır. Nitekim bu husus, diğer Kur`an ayetlerinin ortak beyanıdır. İkinci ayette ise konu, İblis`in sebep olabildiği ameli ve fiili hatalardır.

  1. Durum farklılığı

Kur`an bazen, tek bir şeyi, farklı asıllara bağlar ve onu çeşitli şekillerde tanımlar. Bunun da nedeni, o şeyin muhtelif hal ve aşamalarını belirtmek içindir.

ÖRNEK

Kur`an bazen Adem`in topraktan, bazen çamur`dan, bazen çamurdan sızan gömük/cıvık çamurdan, bazan rengi ve kokusu değişmiş, yıllanıp ekşimiş kara balçıktan, bazen yapışkan balçıktan, bazen de tın tın öten pişmiş saksıdan yaratıldığını söyler.

Bunlar, anlaşılacağı üzere, topraktan yaratılmağa başlanan ilk insanın geçirdiğ hilkat merhaleleri ve yaradılış aşamalarıdır. Yani yaratılma aşamasında toprağın uğradıği değişimi ve şekilleri anlatır.

  1. Takdim ve tehir farklılığı

Kur`anın her şeyden önce amaci insanı irşaddır. Bu nedenle önceki ümmetlerle ilgili kıssalarda ve evrenin yaratılış olaylarında, kronolojik sıraya göre gerçeklesen olaylar, zaman zaman takdim tehirli olarak da verilir. Bundan dolayı, hakikatte önce cereyan etmiş olan kimi hadiseler, sonra cereyan etmiş gibi zannedilir.

ÖRNEK

De ki: ‘Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkâr ediyor ve O’na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir.’

Orada (yerde) onun üstünde sarsılmaz dağlar var etti, onda bereketler yarattı ve isteyip-arayanlar için eşit olmak üzere oradaki rızıkları dört günde takdir etti.

Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yere dedi ki: ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin.’ İkisi de: ‘İsteyerek (İtaat ederek) geldik’ dediler. (Fussilet 9-11)

Bu ayetler, yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığını gösterir. Vakıa da böyledir. Ancak Naziat suresinde farklı bir anlatımla karşılaşıriz:

Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı, ki onu Allah bina etti, Onu yükseltti, düzene koydu , Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Ondan sonra da yerküreyi döşedi, Yerden suyunu ve otlağını çıkardı, Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi. (Naziat 27-32)

Bu ayetler görünürde, yukardakinin aksine, yeryüzün gökyüzünden sonra yaratıldığına delalet ettmektedir. Ancak burada, göğün inşa edilip tavanının yükseltilmesinden sonra yer ile ilgili olarak yapılan işlerde bir incelik vardır; oda yer yüzünün yoktan yaratıldığı değil, yaratılmış olan yerin, üzerinde yaşanılır hale getirilmesi için döşenmesidir.

Yani önce yeryüzü yaratılmış, sonra gökyüzü yaratılmış, daha sonrada yeryüzü yaşanılır hale gelecek şekilde döşenmiştir.


6-NUZÜL ORTAMININ TESBİTİ

Günümüzde sünnetin ve nuzül ortamının Kur´anı anlamadaki öneminin gözardı edildiği bir

vakıadır. “Alt yapısız bir Kur`an anlama” fikri yaygınlık kazanmaktadır.

Kur´an üzerinde, ümmetin dini ve siyasi birligini zedeleyecek boyutlara varan ihtilaflar ve anlam kargaşalarının en büyük sebebi , dün ve bugün , Kur`an ayetlerinin ne sebeple indikleri bilinmeden tefsire kalkışılmış olmasıdır.

Nuzül ortamı ve sebebi bilinmeden yada dikkate alınmadıgı icin yanlış anlaşılan ayetlere ta ilk dönemlere ait birkaç misal verelim:

ÖRNEK 1

1-Safa ve Merve, Allahın şiarlarındandır. Dolayısıyla, kim hac veya ömre yaparsa o ikisini tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur. (2 – Bakara 158)

اِنَّ الصَّفَا وَالْمَرْوَةَ مِنْ شَعَاۤئِرِ اللَّهِ فَمَنْ حَجَّ الْبَيْتَ اَوْ اعْتَمَرَ فَلاَ جُنَاحَ عَلَيْهِ اَنْ يَطَّوَّفَ بِهِمَا وَمَنْ تَطَوَّعَ خَيْرًا فَاِنَّ اللَّهَ شَاكِرٌ عَلِيمٌ

Bu ayetin ne sebeble indigi bilinmediğinde , bir takım yanlışlıklara düşmek kaçınılmazdır.

Çünkü ayetin zahirinden , sanki safa ve merve arasında say etmenin mübah oldugu, dolayısıyla haccın rükünlarından olmadıgı anlaşılır. Buda açık bir hatadır. Halbuki ayetin inmesine neden olan olaya bakıldığında , mesele gayet açık anlaşılır. Şöyle ki:

Medineli müslümanlar , islamiyetten önce, mişellel denilen yerde tapageldikleri menat putuna saygı göstererek etrafında dönerler ve ona taparlardı.

Bu nedenle islam geldikten sonra, safa ve merve arasında bulunan bu put sebebiyle , orada say etmekten kaçındılar. Çünkü bu onlara göre Menat putuna ibadet anlamı taşıyordu. Dolayısıyla safa ve merve arasında say ettikleri takdirde günaha hatta şirke düseceklerini düşünüyorlardı.

Bu endişelerini peygamberimize ilettiklerinde bu ayet nazil olmuştur, ve orada say etmenin günah veya şirk olmadığı açıklanmıştır.

ÖRNEK 2

وَاَنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلاَ تُلْقُوا بِاَيْدِيكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ وَاَحْسِنُوا اِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

2- Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2 – Bakara 195)

Bu ayetin tam manasıyla anlamak , nüzül sebebini bilmeksizin mümkün değildir. Nitekim bu konuda sahabe döneminde düşülen yanlışı , Ebu

Eyyub el-ensari düzeltmiştir. Şöyle ki :

Yezidin hilafeti zamanında , içlerinde Ebu Eyyub el- Ensarininde (ra) bulundugu islam ordusu, Istanbul önlerinde savaşırken, müslüman bir asker , düşman saflarına dogru yalın kılıç

hücüm edince, müslümanlar , „Bu genç kendini tehlikeye attı“ diye bağırıp yukarıdaki ayeti okumuşlardı.

Bunun üzerine Ebu Eyyub el ensari “ Siz bu ayeti yanlış yerde kullanıyor ve tefsir ediyorsunuz. O, biz Ensar hakkında inmiştir. Şöyleki , bizler islama girdikten sonra , uzun süre Peygamberimizle bulunmak ve cihad etmekten dolayı mal ve mülkümüzle ilgilenme firsatı bulamadık. Nihayet Ensardan bir topluluk kendi aramızda , „Hz. Peygamberin (sav) etrafında ona yardım eden ve cihada koşan insanlar artık çoğaldı. Bizler bundan böyle artık kendi işlerimize dönsek.“ diye konuşmuştuk.

Baktık ki , sabahleyin bu ayet inmiş. Hz. Peygamber onu bize okuyor. Ayetin manası: Allah yolunda infak etmeyi ve cıhadı bırakarak kendi kendinizi tehlikeye atmayın.

Bu konuyla daha başka misallerde vardir. Burada şuna dikkat ekmek gereklidir. Ayetlerin kimler ve hangi olaylar hakkinda indikleri değil, ihtiva ettikleri genel hükümler ve hedefledikleri amaçlar önemlidir.

Zaten „ Sebebin hususi olması, hükmün umumiligine engel teşkil etmez“ kaideside , ta sahabe döneminden beri üzerinde önemle durulan bir usul kaidesidir.

Bazı insanlarda şöyle bir yanlış anlayış maalesef oluşmaktadır : Kur`an ayetleri belirli olaylar üzerine inmiştir ve o şartlarda geçerlidir.“ Yada bazı kimseler bazı ayetleri duyunca „O ayetler yahudiler veya ehli Kitap için indirilmiştir“ diyerek, bu ayetlerin sadece onlara veya o günün şartlarına bağlarlar ve sanki o şartlar oluşmadan o ayetin hükmünün geçerli olamayacağını vurgulamak isterler. Bu tabiki yanlış bir yorumlamadır.

Tekrar belirtmek gerekirse, Kuran ayetleri, hakkında indikleri olaylara ve şahıslara özgü değildir. Onlarla sınırlandırılamaz. Nuzul sebepleri bizim ayetleri daha güzel anlamamızı ve Rabbimizin bize ne demek istediğini kavramamıza yardımcı olur ve yukardaki örneklerde olduğu gibi yanlış anlamamamızı önler.

7- KUR’AN’IN ALLAH’IN ELÇİSİ TARAFINDAN AÇIKLANMASI


Kur`anı okurken onda sosyal, kültürel, politik, ekonomik vs. problemlerle ilgili ayrıntılı kanun ve düzenlemelere rastlayamayız. Hatta gündelik hayatımızda çok önem verdiğimiz namaz ve zekatla bile ilgili ayrıntılı düzenlemeler olmadığını görünce şaşkınlığa düşebiliriz.

Bu nedenle Kur`anın bazı hükümleri içermediği veya eksik bırakıldığı zannına kapılmaya başlarız. Bu yanlış anlamanın nedeni, bizim Allah’ın sadece kitap göndermekle kalmayıp, Onun öğretilerini pratikte uygulayarak sunan bir Resul gönderdiği gerçeğini gözden uzak tutmamızdır.

Bilindigi gibi Kur´an birçok emirleri, ibadetleri ve yasakları konu alan bir kitaptır. Fakat bunlar hakkındada ayrıntılara girmemektedir. Bu ayrıntıları bilmeksizin, bir müslümanın ne namaz kılması , ne zekat vermesi, nede haccetmesi ve nede diğer ibadetleri yerine getirmesi ve haramlardan hakkıyla sakınması imkansızdır.

Bunları ve Kuranı açıklama yetkisi yine Kur`anda Peygamberimize verilmiştir. Şöyleki:

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ

(Senden önceki peygamberlei) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (16 – Nahl 44)

Başka bir ayette:

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمْ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. (62 – Cuma 2)

Bir âyet de şöyledir:


Ey inananlar! Sizin için; Allah’a ve ahiret gününe umut bağlayan ve Allah’ı çok anan (Allah’ın kitabını çok okuyan) herkes için Allah’ın Elçisi’nde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 33/21)


Allah’ın Elçisi’nin söz ve davranışları, Kur’an’ı anlama ve açıklama açısından büyük öneme sahiptir
. Çünkü Elçi, yanlış bir açıklama yapamaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


Eğer o Elçi bize karşı bir takım sözler uydursaydı,

Onu en güçlü yerinden yakalardık,

sonra da şah damarını koparırdık,

Artık sizden hiçbiri bunun önüne geçemezdi. (el-Hakka 69/44-52)

Kur´anın kendi kendisini açıklayan fonksiyonundan hemen sonra, İslamda ilk Kur`an müfessiri olarak akla Peygamberimiz (s.a.v) gelir. Hatta Kur´anın Kur´anla tefsirinide aslında onun tebliğatından bir cüz olarak görmek lazımdır.

Ancak, Kur`anı anlamada Sünnetin yerinin Allahın Kitabından sonra geldiğini, yani bir tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada yer aldıgını unutmamak lazımdır. Niçin :

– Sübut bakımından Allahın Kitabi kat´i, sünnet ise zannidir. Zanni´ni kat´iye önceliği düşünülemez.

– Sünnetin asıl fonksiyonu, Kur`anı açıklamaktır.Açıklayan ancak, açıklayacağı ana metinden sonra dikkate alınır. Kur`ana ek hükümler getirmesi durumunda bile, bunların Kuranda bulunmadığını anlamak için yine önce Kur`ana bakmak gerekir.

– Tefsir kaynağı olarak sünnetin ikinci sırada olması gerektiğine dair Kur`anda ve sünnette de deliller vardır. Kur´an müminlere „Allah´a ve Rasülüne itaat ediniz“ diyerek Rasüle itaati , tabii ve zorunlu olarak ikinci sırada saymış , sünnettede aynı işaret edilmiştir. ( Tirmizi, ahkam 3)

Ibni Teymiyyeninde belirttigi gibi ,tefsirde en güzel metod, öncelikle Kur`anın Kuran`la tefsiridir. Çünkü Kur´an bir yerde mücmel(kapalı) bıraktıgını, başka bir yerde tefsir eder, ve bir yerde kısa geçtigini başka bir yerde genişletir. Kur´anın kuranla tefsiri mümkün olmazsa sünnete başvurulmalıdır. Çünkü Sünnet, Kur´anı şerh ve izah eder.

Bu konuyada kısaca birkaç örnek verelim:

ÖRNEK 1 Kadınlara dokunmak

يَاأَيّهَاُ الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ وَأَنْتُمْ سُكَارَى حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ وَلَا جُنُبًا إِلَّا عَابِرِي سَبِيلٍ حَتَّى تَغْتَسِلُوا وَإِنْ كُنتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنْ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمْ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَفُوًّا غَفُورًا

1-Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünübken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolculukta iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaşmışsanız ve bu durumlarda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar. (4-Nisa 43)

Bu ayetin zahirinden, kadınlara dokunmanın abdesti bozduğu manası anlaşılıyor. Nitekim imam Şafii ve bazı alimlerin mezhebi budur. Ancak , ayetteki „dokunma“ anlamına gelen „mülamese-lems“ in el ile dokunma olmayıp , cinsel temas manasında olduğu , bu konudaki hadislerden ve Hz. Peygamberin uygulamalarından anlaşılmaktadır.


ÖRNEK 2 Ey Harun`un Kızkardeşi

فَأَتَتْ بِهِ قَوْمَهَا تَحْمِلُهُ قَالُوا يَا مَرْيَمُ لَقَدْ جِئْتِ شَيْئاً فَرِيّاً {27} يَا أُخْتَ هَارُونَ مَا كَانَ أَبُوكِ امْرَأَ سَوْءٍ وَمَا كَانَتْ أُمُّكِ بَغِيّاً {28} فَأَشَارَتْ إِلَيْهِ قَالُوا كَيْفَ نُكَلِّمُ مَن كَانَ فِي الْمَهْدِ صَبِيّاً {29} قَالَ إِنِّي عَبْدُ اللَّهِ آتَانِيَ الْكِتَابَ وَجَعَلَنِي نَبِيّاً {30}

27-Nihayet onu (kucağında) taşıyarak kavmine getirdi. Dediler ki: Ey Meryem! Hakikaten sen iğrenç bir şey yaptın!

28-Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.

29-Bunun üzerine Meryem çocuğu gösterdi. “Biz, dediler, beşikteki bir sabi ile nasıl konuşuruz?”

30-Çocuk şöyle dedi: “Ben, Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve beni peygamber yaptı.” (19 Meryem 27-30)

Ayrıca Meryem suresinde Hz. Meryeme „Ey Harun`un kız kardeşi“ diye hitab ediliyor. Buradaki Harun`un Hz. Musa a.s kardeşi olan Hz. Harun olmadığını yine Peygamberimizden ögreniyoruz. Şöyle ki:

Sahabeden Muğire b. Şu`be anlatır: „Peygamberimiz tarafından Necran`a görevli olarak gönderildiğimde, oradaki Hıristiyan halk bana sormuşlardı:“Sizin kitabınızda, Hz. Meryem`e , ey Harun`un kızkardeşi diye hitap ediliyor. Bu nasıl olur; Musa ve Harun, İsa`dan asırlarca önce yaşamışlardır !

-Ben Medine`ye Allah Rasülü`nün yanına döndüğümde, durumu kendisine ilettim. Şöyle buyurdular: „Onlar çok öncelerden beri, çocuklarına, peygamberlerin ve salih kimselerin adlarını verirlerdi.(Yani buradaki Harun, Hz. Musa`nın kızkardeşi olan Harun (as) değildir.)

ÖRNEK 3 Şufa Kararı

Allah’ın Elçisi’nin, hangi sünnetiyle hangi âyeti açıkladığı hemen anlaşılmayabilir. Birbirini açıklayan âyetler arasında olduğu gibi sünnetle âyetler arasında da benzerlik vardır. Bu benzerlikten hareketle ilgili âyeti bulmak gerekir. Kur’an’a ters ya da kendi içinde çelişkili görülerek kenara itilmiş çok sayıda hadis vardır. Ama hadisin hangi ayeti açıkladığı tespit edilince bu çelişkilerin, büyük ölçüde, ortadan kalktığı görülür. Bu konuda şufa yani önalım hakkı ile ilgili hadisi örnek verebiliriz.

Câbir b. Abdullah’ın bildirdiğine göre Allah’ın Elçisi, paylaşılmamış her şeyde şufa kararı vermiştir. Sınırlar çizilip yollar ayrıldıktan sonra artık şufa olmaz .


Şufa Mecelle’de şöyle tarif edilir: Satın alınan bir taşınmazı, müşteriye kaça mal olduysa o miktar ile kendine mal etmektir . İki kişinin ortak bir arsası olsa, ortaklardan biri, diğerine sormadan kendi payını satsa, ortağı bu satışa razı olmayıp arsadaki payı kendi almak istese, şufa hakkını kullanarak alabilir. Müşteri ondan, sadece mal oluş fiyatını isteyebilir.
Müşteri, arsadaki payın yeni sahibi olacağından, onu ondan zorla almayı şu âyet yasaklamıştır:


Müminler, mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin; karşılıklı rızaya dayalı bir ticaretle olabilir” (Nisa 4/29)


Allah’ın Elçisi, Kur’an’a aykırı bir açıklama yapamaz. Öyle ise bu, istisnai bir durum olabilir. Konuya böyle yaklaşınca karşımıza hemen şu âyet çıkar:

وَقَدْ فَصَّلَ لَكُم مَّا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلاَّ مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ

“Allah size neyi yasaklamışsa açık açık bildirmiştir; zor durumda kaldıysanız o başka.” (En’am 6/119)


Demek ki Allah, zor durumda kalanın neleri yapacağını açıkça bildirmemiştir. Öyleyse kimin zor durumda sayılacağı ve ne gibi şeyler yapacağı hususunda Elçi’nin açıklamaları önem kazanır.


Taşınmazdaki bir payın başkasına satılması, ortağı zor duruma sokar. Şufa hakkı bu zorluğu giderme yolunu açar. Bu hakkın varlığını bilerek o taşınmazı satın alan da sonuca katlanır.


Sünnet, Kur’an’dan ayrı bir kaynak değildir; Kur’an’ı açıkladığı için, ona tabidir. Tabi olana ayrı hüküm verilemez. Her konu, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. O zaman, Peygamberimizin, genel kurala aykırı görüldüğü için terk edilen veya çelişkili gözüken söz ve uygulamalarının farklı alanları açıkladığı ortaya çıkacaktır. Bu sebeple Sünnet konusunda aceleci davranmamalı, onun ilgili olabileceği bir âyet, mutlaka aranmalıdır. Bu metot, uydurma hadisler için de kalkan görevi yapacaktır.


Hadisler belirlenen ilkelerin noktalama işaretleri niteliğindedir. Genel ilkelerin düşünce ve pratik olarak nasıl gerçekleşeceğini gösteren bir açıklamadır. Haccın kaç defa yapılacağı, namazların rekatları, hırsızın kaç elinin kesileceği vb, konularda muhakkak sünnete ihtiyaç vardır.

Bununla beraber Kuran, senet yönünden hadisten farklı bir niteliğe sahiptir. Kuran’ın senedi bilimsel bir ispata ihtiyaç duymaz. Bilginler Kuran-ı Kerim’de yer alan bir hükmün doğruluğuna kanaat getirmek için o hükmü aktaran ravilerin akide ve ahlak olarak sağlama kişilikli insanlar olmasını araştırmak zorunda değildir. Çünkü Kuran-ı Kerim’in senedi kesindir. Bunun yanında Peygamberimizin şöyle söylediğini veya böyle yaptığını ispat eden hadisin senedi bu ölçüde sağlam ve kesin değildir. Bunun sağlam ve kesin olduğunun ispatlanması gerekir.


Kuran’ı doğru anlamak için Resul’ü (sav) de doğru anlamak gerekir. Peygamberleri sürekli mucizelerle iş gören insanlar olarak algılarsak Kuran’ın canlı örneği Hz. Muhammed’i (sav) hayatımızdan uzaklaştırmış oluruz.

Bu konuya , Islami uyanışın ünlü simalarından Ibn Badis`in bir tesbitiyle son verelim:

„Hz. Aişe, „Peygamber A.S´ yaşayışı Kur`andı. „ demiştir.

Bundan şu iki şey anlaşılır:

a. Sünnetle Kuran asla celişmezler

b. Kuranı anlamak Efendimizin hayatını ve onun sünnetini anlamaga baglıdır. Aynı şekilde , Rasülullahın hayatını anlamak da Kuranı anlamaga baglıdır.

Dolayısıyla Islamı anlamak Kuran ve Sünneti anlamaga baglıdır.


8-AYETLER ARASI İLİŞKİLERİ DİKKATE ALMAK

Kuran-ı Kerim bir kanun kitabı olmaktan önce bir eğitim kitabı olduğu için, insanı eğitmek amacıyla aynı konuyu farklı bilgi boyutlarında ve ayrı şartlarda ele almıştır. Bu nedenle , herhangi bir konu, farklı amaçlar ve muhtelif tarzlarda ele alınan tüm ayetler bir araya getirilerek incelenirse, sağlıklı sonuca ulaşılır.

Ayetler arası ilişkiler hususunda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, genel ve mübhem ayetleri, aynı konudaki sınır getirici ve ayrıntılara inen hususi ayetler ışıgında anlamaktır.

Yani bir konuda, son ve belirgin sözü, ayrıntılar getiren ve sınır cizen ayetlere söyletmelidir.

Bunun için, tek veya aynı türden birkaç ayetle yetinmeyerek, Kur`anı kerime bütüncül bakmak gerekir.

Geçmişte düşülen ve günümüzdede devam eden birçok hatalı anlayışın sebebi, bu prensibin gözardı edilmesidir. Mutezile, Haricilik, Şia ve Sufiyye gibi fırkaların hem ortaya çıkmaları, hemde Islamın inanç ve hayat tarzında insicamsızlıklar meydana getiren görüşler üretmeleri bundandır.

ÖRNEK

لَا تُدْرِكُهُ الْأَبْصَارُ وَهُوَ يُدْرِكُ الْأَبْصَارَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

1-Gözler O’nu göremez; halbuki O, gözleri görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır. (6-Enam 103)

Bu ayeti delil gösteren Mutezile , Allahu Teala`nın ahirette görülmeyecegini söylemiş ve bu

ayeti delil göstererek büyük bir yanlışa düşmüştür. Halbuki bu ayetle :

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ (22) إِلَى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ (23)

2-O gün yüzler ışıl ışıl parlar.(75-Kiyame 22)

3-Rablerine bakıp-durur. (75 -Kiyame 23)

Ayetleri ile

وَلَمَّا جَاءَ مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَنْ تَرَانِي وَلَكِنْ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنْ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ مُوسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ

4-Musa tayin edilen sürede gelince ve Rabbi O’nunla konuşunca: ‘Rabbim, bana göster, Seni göreyim’ dedi. (Allah:) ‘Beni asla göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin.’ Rabbi dağa tecelli edince, onu param parça etti. Musa bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: ‘Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben iman edenlerin ilkiyim’ dedi.(7-araf 143)

Ayetleri arasında bir ilgi vardır. Hz. Musa a.s tur dağında Cenab-ı Hakkı görememesi, ve cenabı Hakkın ona “Sen beni asla göremezsin “buyurmasıda , birinci ayet gibi mücmeldir ve bu her iki ayette , dünya şartlarında baş gözüyle Allahın görülemeyeceğine dairdir. Halbuki Kiyame suresi 23. ayet Allahın ahirette görülecegine dairdir ve bu mubeyyen ve muhkem ayet , konunun ana çerçevesini belirleyici niteliktedir.

İslam hukukcuları, Kur`anı anlama ve ondan çıkartılacak fıkhi prensipleri belirleme konusunda oldukca hassas davranmışlar, Allahın kitabının anlatım uslübuna dikkat ederek aynı konudaki çeşitli ayetleri birlikte mütaala etmeyi elden bırakmamışlardır.

Kur`anı doğru anlayabilmek için önemli konulardan birisi de ondaki Mutlak-Mukayyed lafızların birbiryle ilişkisini iyi kavramak ve bu bağı gözardı etmemektir. Burada bu iki lafzı kısaca açıklamakta yarar vardır.

Mutlak : Bir şeyi , herhangi bir özellik belirtmeden bildiren lafızdır

Örenk olarak şu iki ayeti alabiliriz:

1-Kadınlarına zıhar yapıp, sonra da söyledikleri sözden dönenlerin, karılarına yaklaşmalarından önce bir köle azad etmeleri gerekir. İşte size böyle öğüt veriliyor. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. ( 58 Mücadile 3)

Bu ayete göre, zıhar yapan bir kimse, karısına tekrar dönmek istediğinde, nasıl olursa olsun (mutlak) bir köle azad eder. Burada kölenin özelliklerine girilmemiştir. Yani azad edilmesi gereken kölede, mü`min olma şartı yoktur.

2-İçinizden ölenlerin bırakmış olduğu hanımlar, kendi kendilerine dört ay on gün beklerler. Müddetleri sona erdiğinde, onların kendi haklarında uygun şekilde yaptıklarından dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Bakara 234)

Burada da kocası ölen kadının , yeni bir evlilik yapabilmesi için, dört ay on gün beklemesi emrediliyor. Bu kadın ölen kocasıyla, yaptığı nikahtan sonra zifafa girmiş olsun veya olmasın hüküm aynıdır. Çünkü kocası ölen kadının herhangi bir özelliğinden bahsedilmemektedir.

Mukayyed : „Bir şeyi, belli özelliğiyle bildiren lafızdır.“

Şu iki ayet de mukayyed lafızlara örnek olabilir:

1-…“Zifafa girdiğiniz hanımlarınızın (başka koçalarından olan) ve sizin himayenizde bulunan kızlarıyla evlenmeniz size haram kılınmıştır. Şayet zifafa girmeden ayrılmışsanız, evlenmenizde bir sakınca yoktur“ (Nisa 23)

Ayete göre, bir kimse nikahlandığı kadınla zifafa girer girmez, bu hanımın başka kocasından olma kızıyla ebediyyen evlenemez. Ancak nikahtan sonra, fakat zifafa girmeden bu kadından boşanmışsa, kızıyla evlenebilir. Çünkü ayetteki haramlık, kızın annesiyle zifafa girme şartına bağlanmıştır. Buradaki lafız şart kaydı`na bağlanmıştır.

2-..“ Azad edecek bir köle bulamayan, iki ay art arda oruç tutsun.“ (Nisa 92)

Hataen adam öldüren bir kimse, keffaret olarak azad edeceği köleyi bulamaz veya gücü yetmezse, iki ay oruç tutar; ancak bu oruçla peş peşe tutlması gerekir. Çünkü buradaki oruç, ayette „peşpeşe“ kaydı ile zikredilmiştir. Burada da sözkonusu lafız sıfat kaydı`na bağlanmıştır.

Kur`anı Kerimde bazı mutlak lafızlar, mukayyed lafızlarla detaylı olarak açıklanır ve sözkonus lafız mutlakın anlamına belirginlik ve sınır getirir. Buna „ mutlakın mukayyed hamli“ denilir.

Ancak, mutlak herzaman mukayyede hamledilmez, burada şunlara dikkat edilmelidir:

I-Mutlak, hem hüküm, hem de sebep bakımından mukayyedle aynı olursa, ona hamledilir.

ÖRNEK

إِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنْ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (115)

1-O, size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan (hayvan)ı haram kıldı. Fakat kim mecbur kalırsa, saldırmamak ve sınırı aşmamak üzere (yiyebilir). Çünkü gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir. (16 Nahl 115)(bak: Maide3, Bakara 173)

Görüldüğü gibi yukarıdaki ayette ve Bakara 173, ve Maide 3 de, kan mutlak olarak haram kılınmakta ve necis olarak nitelendirilmektedir.

Oysa aynı konudaki bir başka ayet ise şöyledir:

قُلْ لَا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَى طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَنْ يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ فَمَنْ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ

2-De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti ki pistir ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum; fakat darda kalan, başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere bunlardan da yiyebilir.” Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder

(6-Enam 145)

Bu ayette murdar olan kanın yalnızca boğazlanan hayvandan akan kan olduğu bildirilmektedir. Bu durumda her iki ayetin hükmünü birbirinden ayrı olarak uygulamak, çelişki doğuracağı için, mümkün değildir. Dolayısıyla mukayyed olan bu ayet hükme esas teşkil etmekte ve yukardaki mutlak ayeti tefsir edmektedir.

Burada mutlak, hüküm ve sebep bakımından mukayyed`le aynı olduğu için, ona hamledilmiştir. Çünkü her iki ayette de hüküm:`kan yemenin haramlığı`, sebep de `kan yemnin zararlı oluşudur.`

Bilindigi gibi buna usul literatüründe mutlakın mukayyede hamli adı verilir. Bu, Kuranın anlaşılmasında önemli bir tefsir kuralıdır.

Yani, genel ve kapsamlı anlama sahip ayetlerin anlamlarına belirleyici sınır getirmek üzere, aynı konudaki özel anlamlı (has) ayetlere başvurmak gerekir.

II-Mulak, hüküm ve sebep bakımından mukayyed`den ayrı olursa, mukayyed`e hamledilemez. Bunda bütün alimler ittifak etmişlerdir.

ÖRNEK

Kur`anı Kerim`de, hırsızlık yapana uygulanacak olan el kesme cezası ve abdest alma konusu açıklanırken, el kelimesi, bir yerde mutlak, diğer bir yerde mukayyed olarak şöyle zikredilir:

1-“ Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah izzet ve hikmet sahibidir. “(Maide 38)

2-„ Ey iman edenler, Namaz kılacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın.“ (Maide 6)

Birinci ayette el lafzı mutlak olarak zikredildiği için, el`in neresinden kesilmesi belli değildir. Halbuki ikinci ayette, abdest`te ellerin dirseklere kadar yıkanması gerektiği, lafzın mukayyed olarak gelmesinden anlaşılıyor.

Ancak, buradaki mutlak ve mukayyed, hem hüküm hem de sebep bakımından birbirinden ayrıdır. Birinci ayette hüküm; hırsızın elinin kesilmesi, ikinci ayette ise, abdestte ellerin yıkanmasıdır. Yine birinci ayette sebep; hırsızlık, ikinci ayette ise namaz`dır. Böyle olunca , mutlak mukayyede hamledilemez. Sonuçta ikinci ayet birinci ayetin açıklaması ve tefsiri değildir. Yani hırsıza verilecek cezada, ikinci ayetteki „dirseklere kadar el“ lafzı ölçü alınamaz.


9-ARAP DİLİNİN KURALLARINI DİKKATE ALMAK

Kur`an-ı Kerim, kendisi iyi anlaşılsın, inanç ve amel konusunda insanalrın mazaretleri kalmasın ve kötü niyetliler O`nu amaçlarına alet etmek için yanış tevile imkan bulmasınlar diye Arapça , hem de açık, anlaşılır ve yanlışlara çekilemeyecek şekilde sağlam ve düzgün bir Arapça ile indirilmiştir.

Kur`an tefsirinde Arap dilinin önemi, ta sahabiler döneminden itibaren kendini göstermiş ve tefsir sahasnda ün yapmış sahabilerin bu üstünlükleri, büyük ölçüde Arap dilindeki bilgilerinden kaynaklanmıştır.

Hz. Ömer , manasını bilmediği Kur`an kelimelerini anlarken, Arap şiirine başvururdu. Mesela bir defasında:“Yoksa onlar, Allah`ın, kendilerini yavaş yavaş tüketerek cezalandırmayacağından emin mi oldular.“(nahl 47) anlamındaki :“Ev ye`huzuhum a la tehavvuf“ ayetindeki tehavvuf kelimesinin analmını orada bulunanlarda sormuş, Huzeyl Kabilesinden bir adam kalkarak, bunun kendi dillerindeki tenakkus (birşeyi tedricen azalıp yok etmek) anlamına geldiğini söylemişti. Fakat Hz. Ömer bunun delilini sormuş, Huzey`li ihtiyar da , içerisinde bu kelimenin geçtiği Arap şiirinden bir beyt okuyunca, halife ikna olmuştu.

Esasen sahabe döneminde tefsirin iki hususa dayandığı görülür: Bunlarda biri luğavi tefsir, diğeride nuzul sebeplerine bağlı olarak yapılan tefsirdir. Çünkü, bu her iki alandada , sahabe, diğer insanlarda bulunmayan bir özelliğe sahipti. Şöyleki, onlar Arap dilini çok iyi biliyorlardı ve Kur`an-ı Kerim`in nuzulunada şahit bulunuyorlardı. Bu nedenle onlar, „anladıkları lüğavi manaları, en kısa lafızlarla ifade etmekle yetiniyorlar, ve bunlara ilave yapma gereği duyduklarında da , şahid bulundukları nuzul sebeplerine dayanarak ayetleri tefsir ediyorlardı“.

„Kur`anın Tercümanı“ diye anılan ibni Abbas Arap dilinin önemini şöyle belirtmiştir: „Bana Kur`anda bilmediğiniz bir Kelimeyi soracağınızda, önce Arap şiir`ine bakınız; çünkü şiir Arab`ın divanıdır.“

Kur`an-ı Kerim`in Arap nahvi( grameri) dikkate alınmaksızın okunmasından kaynaklanan ciddi anlam hataları yüzünden Hz. Ömer, ancak arap dilini bilen öğretmenlerin insanlara Kur`an öğretmesini emretmiş, ve Ebu-l Esved ed-Düeli`yi de nahiv kitabı yazmakla görevlendirmiştir.

Sonuc olarak diyebiliriz ki, bir ayete verilen mana eğer arapça dil yapısı tarafından desteklenmiyorsa, yada uymuyorsa genellikle yanlıştır. Nitekim, geçmişte ve günümüzde düşülmüş olan birtakım tefsir hatalarının farkına bugün biz, bu temel prensip sayesinde varıyoruz. Mesela bu kurala uymadığı için yanlış tefsir edilmiş ayetlere bir örnek verelim.

ÖRNEK 1

Meşhur sufi Sehl b. Abdillah et-Tüsteri, tefsirinde :“Şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.“ ayetiyle ilgili şöyle demektedir:

„Burada Allah Teala, gerçek manada ağactan yemeyi kasdetmiş değildir. Bu ayetle Allah`ın muradı, kendisi dışındaki şeylere önem verilmemesini istemesidir.“

Halbuki bilindiği üzere bu ayet, Adem ile Havva a.s` a cennette kendilerine yasak kılınan meyveden yememelerini emretmektedir. Burada tasavvufi herhangi başka bir mana yoktur. Gerçi insanın kendisini ruhen arıtması, nefsini tezkiye etmesi, Allah`tan başka şeylere gönül vermemesi, Kur`anın ana konularındandır. Ancak bunlar, diğer birçok Kur`an ayetleriyle, hususi olarak anlaşılır bir tarzda anlatılmıştır. Bu ayetin konusu kesinlikle bu değildir. Üstelik burada ayetin gerçek (zahiri) manasını inkar edilmek gibi fahiş bir hata da yapılmıştır.

Yine Batıniler`in birçok tefsir ve açıklamaları da Kur`anın dil yapısının imkan vermeyeceği bağışlanamaz hatalarla doludur. Mesela onlar, abdest ayetindeki „Yıkayın !“ emrini, „İmama verdiğiniz sözü yenileyin“ şeklinde tefsir ederler. Yine onlara göre oruç: sırrı açıklamaktan kaçınmaktır.

ÖRNEK 2

Çoğu kez yanlış manalandırılan bir ayet-i kerime`de İsra suresinin 16. ayetidir. Allahu Teaala şöyle buyurur:

وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيراً{16}

Bu ayet bazı meallerde şöyle terceme edilmektedir:

Bir ülkeyi helak etmek istediğimiz zaman, onun ‘varlık ve güç sahibi önde gelenlerine’ emrederiz, böylelikle onda bozgunculuk çıkarırlar. Artık onun üzerine söz hak olur da, onu kökünden darmadağın ederiz. (Ali Bulaç meali, Süleyman Ateş meali)

Bu ve benzeri meallerden şu anlaşılmaktadir ki, ilahi gazaba uğrayacak olan bir ülkenin ileri gelenlerine, Allahü teala emretmekte ve onlar azgınlıklarını arttırmaktalar; ta ki o ülke halkı gazabı hak etsin. Sonunda Cenab-ı Hak orayı helak etmekte ve bu da Allah`ın , azgın kavimleri helak etmekteki sünnet`i olmaktadır. Allahü tealanın, bir kent ahalisine ve oranın ileri gelen azgınlarına fısk ve fesadı emretmekten münezzeh olduğu, bilinmesi gereken en basit bir inanç esası olduğuna göre, acaba bu ayetin anlamı nedir ve burada Allah-ü Teala`ın emrettiği nedir ?

Çağımızın müfessirlerinden Şenkiti şöyle der:

„Ayetteki bu ifade tarzı sahih olup, araplar arasında yaygın ve alışılagelen bir kullanıştır. Şöyle ki: „Emertuhu fe asani“ demek „Emertehu bi`t taati fe asni“ : Bana itaat etmesini ona emrettim amma, bana isyan etti“ demektir. Yoksa mana, „ona isyan etmesini emrettim“ değildir.

Bu açıklamadan sonra ayetin doğru tercemesi ve ne manaya geldiğini anlamak için ayetin siyak ve sibakını`da göz önünde bulundurarak şu sonuca varırız:

15-Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkar, başkasının günah yükünü üslenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edecek değiliz.

16-Bir şehri helak etmek istersek ileri gelenlerine emrimizi tebliğ ederiz, buna rağmen onlar buyruktan çıkar, orada isyana koyulurlar da azabı hak ederler, biz de onları tamamıyla helak eder, orasını yerle yeksan ederiz.(Diyanet meali, M.esad Meali, A.Gölpınarlı meali ..)(Isra 15-16)


ÖRNEK 3

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن رَّسُولٍ إِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهِ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ فَيُضِلُّ اللّهُ مَن يَشَاءُ وَيَهْدِي مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ{4}

Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur. (İbrahim 14/4)

وَإِنَّهُ لَتَنزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ {192}نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ {193} عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنذِرِينَ {194} بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُّبِينٍ {195}


Kuran, gerçekten varlıkların sahibinin indirmesiyle inmiştir.
Onu güvenilir Ruh, Cebrail indirmiştir.

Senin kalbine… Uyarıcılardan olasın diye.

Apaçık Arap diliyle. (Şuarâ 26/192-195)


Kur’an Arapça olduğu için onu anlamada Arap dilinin önemi açıktır. Ama bugün bir çok tefsir ve mealde dile ve dil kurallarına aykırı uygulamalar vardır. Buna iki örnek verelim.


1- Dil kurallarına aykırı uygulamalar:


Bu bölümün başında mealini verdiğimiz İbrahim Suresinin 4. âyeti buna örnek olabilir. Ulaşabildiğimiz tefsir ve mealler ayete şu şekilde anlam vermişlerdir:


Biz, her elçiyi kendi toplumunun dili ile gönderdik ki, onlara iyice açıklasın. Bundan sonra Allah dilediğini sapıklıkta bırakır, dilediğini de yola getirir. Güçlü olan o, doğru karar veren odur. (İbrahim 14/4)

Allah dilediğini yola getirecek ve dilediğini saptıracaksa neden elçi göndersin ? Bu durumda elçilinin, o toplumun dili ile açıklama yapmasının ne anlamı olur? Böyle anlamsız bir iş “doğru karar veren” Allah’a yakıştırılabilir mi? İçinde ciddi çelişkiler olan ifadeler, Allah’ın sözü olabilir mi?


Çelişkiler, “
يَشَاء = ister” fiilinin faili olan “o” zamirini, Arap dili kurallarına aykırı olarak, Allah lafzını gösterir saymaktan kaynaklanmıştır. Halbuki zamir, yanı başında bulunan “مَن = kim’i gösterir. Uzağı göstermesi için karine gerekir. Burada böyle bir karine yoktur. Ayetin doğru anlamı şöyledir: “… Bundan sonra Allah dileyeni sapıklıkta bırakır, dileyeni de yola getirir…“ Bu anlam ile her şey yerine oturmaktadır. Yoksa yanlış, yanlışı doğurmakta ve bir yanlışlar zinciri oluşmaktadır.


2- Sözlüğe aykırı uygulamalar:

İnsanın Allah’ın halifesi olduğu iddiasına delil sayılan Bakara 30. âyet buna örnek olabilir: Allah Teâlâ şöyle buyurur:
وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُواْ أَتَجْعَلُ فِيهَا مَن يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاء وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي

أَعْلَمُ مَا لاَ تَعْلَمُونَ{30}


Bir gün Rabbin meleklere: “Yeryüzünde bir halifelik oluşturmaktayım” dedi. “Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun? Ama neylersen, güzel eylersin; biz bu sebeple sana boyun eğeriz. Sen en temizini yaparsın.” dediler. Dedi ki: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”(Bakara 2/30)

Hilâfet” sözcüğünün; “Allah’ın yeryüzündeki temsilciliği, vekilliği” olarak anlaşılması ve “halife”nin de; “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi, vekili”, bir başka ifade ile de “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”(!) sayılması sonucunda, bu sözcükler öz anlamları dışında kavramlaşmış ve sözcüklerin anlamları konusunda “bilenler” arasında bile ayrılıklar oluşmuştur.

“Halife” ve “hilâfet” sözcüklerinin, sözcük anlamları dışında kullanılmasının ve kabulünün en önemli sonucu ise Müslümanlar arasında kendisini göstermiş, her zamanki gibi yine yanlış inançlar; hurafeler ortaya çıkmıştır. İşte bu sebeple sözcüklerin Kur’an’daki kullanımlarının iyice araştırılması ve anlamlarının doğru bir şekilde anlaşılması gereği vardır.

Halife” sözcüğü, “arka” demek olan “hlf” kökünden ism-i fail kalıbında bir sözcüktür.

Başkasının yerine geçene halife veya halef denir. Her insan, öncelikle, kendi atasının yerine geçer. Hayatı boyunca, bir çok kimsenin malını, makamını ve imkanlarını ele geçirebileceği gibi elinde olanları da kaptırabilir. Bu, başkasının malına, makamına, işine ve aşına göz dikmeye yol açar. Bu yüzden kavga çıkar ve kan dökülür. Peygamberlere karşı gelenler dahi ellerindekini onlara kaptırma korkusu ile hareket etmişlerdir. Onlardan bu korkuyu gidermek için peygamberler şunu söylemişlerdir: “Ben sizden bunun bir karşılığını beklemiyorum. Alacağım karşılığı alemlerin Rabbi verecektir.” (Şuarâ 26/127)

Her halifenin yerine geçtiği kişi, onun selefi olur. Böylece bir halef-selef sistemi oluşur. Melekler; “Orada karıştırıcılık yapacak ve kan dökecek birilerini mi oluşturuyorsun?” derken bu sistemden duydukları endişeyi aktarmışlardır. Allah Teâlâ bunun olmayacağını söylememiş ama meleklerin bilmediği şeyler olduğunu belirtmiştir.

Bu ayete dayanılarak insanın, Allah’ın halifesi olduğu iddia edilir. Halife, birinin bulunmaması, acizliği veya ölümü sebebiyle yerine geçen kişidir . Öyle ise insan Allah’a değil, ancak, bir başka insana halife olabilir. İlgili bütün âyetler kelimenin bu anlamını destekler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:


“Bak Davud! Biz seni bu toprağa halife yaptık. İnsanlar arasında gerçekçi kararlar ver. Arzuna uyma, bu seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sad 38/26)


Çünkü Davud, kendinden önce o toprağa hakim olan Talut’un yerine geçmişti. Konu ile ilgili ayetlerin tamamı insanların birbirlerine halife olmasını anlatır . Onlardan ikisi şöyledir:


“Kavmi, Nuh’u yalancı yerine koydu. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Onları ötekilere halifeler yaptık. Ayetlerimizi yalan sayanları da suda boğduk. Bak bakalım, o uyarılanların sonu nasıl olmuş.
(Yunus 10/73)


Musa’ya dediler ki: “Sen gelmeden önce de işkence gördük, geldikten sonra da.” Dedi ki: “Belki Rabbiniz düşmanlarınızı yok eder de bu toprakta sizi onların halifesi yapar. Sonra da nasıl davranacağınıza bakar.” (Araf 7/129)


Bir alimle aramızda şu konuşma geçti:


Sordum: İnsan Allah’ın vekili olabilir mi?


Dedi ki: Hayır, Allah, peygamberini vekil etmemiştir, bizi eder mi?

Peygamberine şöyle demiştir:


“Allah dileseydi şirke düşmezlerdi. Biz seni onların üzerinde bir koruyucu yapmadık. Sen onların üzerinde bir vekil de değilsin.” (En’am 6/107)

“Sen sadece bir uyarıcısın. Her şeye vekil olan Allah’tır.” (Hud 11/12)

Sordum: İnsan Allah’ın halifesi olabilir mi?


Dedi ki: “Evet, çünkü Allah meleklere, “Yeryüzünde bir halife var edeceğim” buyurmuştur.


Sordum: Halifelik mi üst görevdir, yoksa vekillik mi?


Dedi ki: “Halifelik. Vekil bazı konularda temsile yetkili olur ama halifenin yetkisi fazladır.


Sordum: Allah’ın vekili olamayan, halifesi olabilir mi?


Dedi ki: Peki sen o ayeti nasıl anlıyorsun?


Dedim ki: Kur’an’da her ayeti açıklayan bir başka ayet mutlaka vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Elif, Lam, Ra. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra hakîm olan ve her şeyden haberi olan Allah tarafından ayrıntılı olarak açıklanmıştır. (Hûd 11/1)


İlgili âyetlere bakınca Bakara 30. âyette, bir kişinin diğerinin yerine geçeceği, halef-selef sisteminden bahsedildiği ortaya çıkar. Yoksa insan Allah’a halife olamaz. İnsanın Allah’a halife olması, hem kelimenin sözlük anlamına aykırıdır; hem de çok çirkin bir durumun ortaya çıkmasına yol açar. Çünkü Melekler; Allah’ın yerine geçecek birinin karıştırıcı ve
kan dökücü olacağını söylemekle, Allah’ın karıştırıcı ve kan dökücü olduğunu söylemiş olurlar. Allah Teâlâ da Melekler de böyle şeylerden uzaktır.


Dedi ki; “
Beni susturdun.

10- KÖTÜ HASLET VE KARAKTER ÖRNEKLERİNİN KAFİRLERDEN SEÇİLMESİ

Tarihte ve günümüzde bazı insanlar, bazen ilim yoksunluğundan, bazen de iyi niyetle Kur`an-ın yüce ayetlerinin kendilerine hitap etmediğini zannetmekte ve hükümlerini gecersiz olduğunu zannetmektedirler. Bunu yaparken dayandıkları iki konudan birisi ayetlerin nesh edildiği, diğeri de ayetlerin sadece müşrikler için nazil olduğu, iddialarıdır. Nesih ve Mensuh konusu ayrı bir başlık altında işlenecektir.

Kimi zaman insanlara Kur`anın bazı ayetleri hatırlatıldığı zaman Kardeşim, o ayet müşrikler için inmişti, veya ehl-i Kitap için inmiştir, bana niye okuyorsun ? diyerek o ayetlerin kendilerine hitap etmediğini söylerler.

Ayetlerin müşrikler için indiği doğrudur, ançak müslümanlara hitap etmediğini söylemek çok büyük bir yanlıştır. Şöyleki; Kur`anın nazarında kötülük, aslında küfür ve şirkten kaynaklanır. Dolayısıyla bunlar, aslınd kafirlerin özellikleridir. Bu durum, amelin imandan ayrı değil, onun bir cüzü olduğunu da gösterir. İşte Kur`an, reddttiği bu kötü haslet ve karakterler örneklerini kafirlerden seçmek şeklinde bir uslup takip etmek suretiyle bu gerçeği vurgulamak istemiştır.

Bu nedenle, kötü amelleri sebebiyle birçok insanın küfür ve şirke düştüğünü anlatan ve onlar için ebedi cehennem azabının hazırlandığını haber veren Kur`an ayetlerinin, yalnızca kafir ve müşriklerle alakalı bulunduğunu ve bu ayetlerin müslümanlarla ilgili olmadığını zannetmek gibi bir hataya düşmemelidir.

ÖRNEK 1

  1. Maun suresinde cimrilik, yetimleri itip kakmak ve riya, dini yalanlayan kimseyle özdeşleştirilerek anlatılmıştır.
  2. Tevbe suresınde Allah-u Teala, insanların mallarını rüşvet ve iltimas gibi batıl yollarla yiyen, karşılığında dini yanlış anlatan ve çarpıtan Allah-u Teala, insanların mallarını rüşvet ve iltimas gibi batıl yollarla yiyen, karşılığında dini yanlış anlatan ve çarpıtan Haham ve Papazlara müminlerin dikkatini çekmiş, bu kimselerin biriktirdikleri altın ve gümüşlerin, yarın cehennemde kızdırılarak böğürlerine basılacağını bildirmiştir.

Ancak burada amaç, müminleri kötü alimlere ve sapık mürşid ve zahidlere karşı uyarmak, İslam toplumunda bunların tehlikelerini betraf etmektir.

Esasen Kur`an-ı Kerim müşrik ve kafirlerden ibaret bir topluma inmeğe başladığı için ve orada inkarcılara cevaplar verildiğinden, örneklerin onlardan seçilmesi bir bakıma zorunlu idi.

Ayetlerin nuzul sebeplerine baktığımızda bu hususu gayet açık bir şekilde görürüz. Birkaç misal vermek gerekirse:

ÖRNEK 2

44-Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik. Kendilerini (Allah’a) vermiş peygamberler onunla yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın Kitab’ını korumaları kendilerinden istendiği için Rablerine teslim olmuş zahidler ve bilginler de(onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.

45-Tevrat’ta onlara şöyle yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da kısastır (Her yaralama misli ile cezalandırılır). Kim bunu (kısası) bağışlarsa kendisi için o keffaret olur. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerdir.

46- Kendinden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik. Ve ona, içinde doğruya rehberlik ve nur bulunmak, önündeki Tevrat’ı tasdik etmek, sakınanlara bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil’i verdik.

47- İncil’e inananlar, Allah’ın onda indirdiği (hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıklardır.

Allah`ın indirdiği hükümlerle amel etmeyenlerin o günkü ilk örneğini, elbette ,ellerindeki Tevrat ve İnci ile amel etmeyen ve o gün bu iki kitapta henüz tahrife uğramamış olan ilahi prensipleri halktan gizleyen ve bunların yerine uydurdukları şeyleri halka din diye telkin eden Yahudi ve Hiristiyan din adamları teşkil edecekti. Ancak, bu tüm insanların sorunu olduğu için, bu ayetler, aslında Yahudi ve Hiristiyanlar hakkında inmiş olmasına rağmen, aynı konuma gelen müslümanlar içinde elbette geçerlidir.

ÖRNEK 3

Yine Kur`an, yanlış yoldaki atalarını ve geçmişlerini körü körüne taklid eden insanların yaptıklarının ne kadar kötü olduğun anlatırken, örnek olarak müşrikleri vermiştir. Bu aetlerden bazıları şöyledir:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّبِعُوا مَا أَنزَلَ اللّهُ قَالُواْ بَلْ نَتَّبِعُ مَا أَلْفَيْنَا عَلَيْه آبَاءنَا أَوَلَوْ كَانَ آبَاؤُهُمْ لاَ يَعْقِلُونَ شَيْئاً وَلاَ يَهْتَدُونَ {170}ِ

Onlara (müşriklere): Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler? (Bakara 170)

وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً قَالُواْ وَجَدْنَا عَلَيْهَا آبَاءنَا وَاللّهُ أَمَرَنَا بِهَا قُلْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاء أَتَقُولُونَ عَلَى اللّهِ مَا لاَ تَعْلَمُونَ {28}

Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz? (Araf 28)

Tabiidir ki; o günün toplumunu oluşturan müşriklerdi; örneklerden onlardan olmak zorundaydı. Zira Kur`an müşrikleri tevhide çağırıyordu. Ancak bunun ötesinde, böyle bir anlatım yolunun seçilmesi, sözkonusu kötü hareketlerin ve hasletlerin, fikir ve inanç hastalıklarının, kesinlikle inanantarla ilgisinin olamayacağı ve bu tür işleri müslümanların işlememesi gerektiğini vurgulamak içindir.

Bu ayetlerde ki, ince mesajı anlamayan birçok kimse, bu ve benzeri ayetlerin müsriklere has olduğunu ve müslümanlarla alakası olmadığını zannetmek gibi, aslında Kur`anın icaz ve evrenselliğine karşı büyük bir basiretsizlik örneği vermişler, böylelikle farkında olmadan bu ilahi mesajı belli bir zamanda yaşayan muayyen bir insan topluluğunun Kitabı gibi görme gafletine düşmüşlerdir.

11-NESİH VE MENSUH MESELESİ

Nesih, “Ne-Se-Ha” fiil kökünden gelir, mastardır. Lügat manası bir şeyi ortadan kaldırmak ve yok etmek, nakletmek, aktarmak ve değiştirmek ve kopya etmektir.Arapların günlük konuşmalarında ‘güneş gölgeyi neshetti’ demek, onun yerine geçti, onu giderdi demektir ki, buna izale etti, iptal etti de denir.

Neshin ıstılah manası ise: Dini bir hükmün zaman bakımından sonra gelen, yine dini bir delil ile kaldırılmasıdır. Kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nasıh” hükmü kaldırılan delile de “mensuh” adı verilir.

Nesih kelimesi Kur`anda değişik anlamlarda geçer.Allahü Teala şöyle buyurur:

1-“ (Ey Muhammed!) Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüpheyi giderir (nesheder). Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder. Allah Alîm’dir, Hakîmdir.”(Hacc 52). Burada nesh yerine geçmek, iptal etmek, gidermek, izale etmek manalarında kullanılmıştır.

2-“ İşte kitabınız, yüzünüze karşı hakkı söylüyor, çünkü biz sizin yaptıklarınızı hep kaydediyorduk (istinsah ediyorduk).” (denir). (Casiye-29) ayetinde de yazı, kopya etme, nakletme ve kaydetme manalarında kullanılmıştır.

Nesih meselesi, tarih boyunca başka birçok mevzu gibi hep tartışma konusu olmuş ve üzerinde ittifak edilememiş bir meseledir. Siyasi olaylar, mezhep çatışmaları ve benzer meseleler bunun en büyük sebebidir. Ebu Müslim el- İsfahani’ye kadar, bilginler üç türlü nesihten bahsediyorlardı:

1- Hükmü neshedildiği halde, lafzı kalan ayetler

2- Lafzı neshedilen ama hükmü geçerli kalan ayetler.

3- Hem hükmü, hem de metni neshedilen ayetler.

Nesh meselesi usul alimleri tarafından tartışılmış bir meseledir .Müfessirler ilk dönemde, mensuh ayetlerin sayısını 260’a çıkarıyorlardı. H. 322 de vefat eden Ebu Müslim İsfehani neshin Kur’an’da olmasının imkansız olduğunu savunmuştur.Celalettin es-Suyuti mensuh ayetleri 20’ye indirdi, Şah Veliyyullah Dehlevi bu sayıyı beşe, merhum Ömer Rıza Doğrul ise bu beş ayeti tekrar inceleyerek Kur`anın kendi içerisinde nesh`in sözkonusu olmadığını isbat etti.

Bizde araştırmalarımız sonucunda Kur’an’da hükmü kaldırıldığı halde metni bırakılmış olan mensuh ayet olmadığı sonucuna vardık. Konunun ayrıntılarına girmeden Kur’an’da nesh edilmiş ayet vardır diyenlerin delillerini ve bu delillerin tutarsızlığını göstermeye çalışalım.

Kur’an’da Nesh-Mensuh vardır diyenler bu iddialarına üç tane ayeti delil gösterirler:

1-“Eğer biz bir ayetin hükmünü kaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya dengini getiririz….” (2 Bakara 106)

2-“Bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde, onlar (Muhammed’e) “sen sadece uyduruyorsun” derler Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bilmezler. (16 Nahl 101)

3-“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ümmül Kitab O’nun katındadır.” (Rad 39)

Öne sürülen bu üç alette Kur`anın kendi içinde bir neshin olduğuna, yani bir kısım Kuran ayetlerinin, diğer bazı Kuran ayetlerini iptal ettiklerine delil değildir. Nesh meselesini Kur`ana dayandırmak isteyenler, bilhassa Nahl suresinin 101. ayetini ve Bakara suresinin 106. ayetini öne sürerler. Şimdi bu ayetlere yakından bakalım.

Nahl suresinin 101.ayetinde Allah Tealaa şöyle buyurur:

وَإِذَا بَدَّلْنَا آيَةً مَّكَانَ آيَةٍ وَاللّهُ أَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُواْ إِنَّمَا أَنتَ مُفْتَرٍ بَلْ أَكْثَرُهُمْ لاَ يَعْلَمُونَ {101}

101-Biz bir ayetin yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman -ki Allah, neyi indireceğini çok iyi bilir- “Sen ancak bir iftiracısın” dediler. Hayır; onların çoğu bilmezler. (16 Nahl 101)

Nuzul ortamı :Ayeti kerime Mekkede nazil olmuştur. Dikkat edersek Peygamberimizin burada hasımları tarafından müfteri olarak itham edildiğini görürüz. Hasımlarının O`nu bu tarzda itham etmelerinin sebebi Kur`an da şu veya bu ayetin nesh olmuş olması değildi. Söylediği sözün ilahi Vahy olduğunu bildirmesi idi. Peygamberimiz Kur`anı Kerim`i bildiriyor ve bunun Allah tarafından vahyolunduğunu söylüyordu. Hasımları ise bunu kabul etmiyor, bunun uydurma bir şey olduğunu, Peygamberin ancak başkasından öğrendiği şeyleri tekrer ettiğini iddia ediyorlardı.

Ayetin siyakı ve sibakı: Şimdi ayette sonra gelen ve bir bakıma konuyu açıklayan ayetleri okuyalım:

102-De ki: Onu, Mukaddes Ruh (Cebrail), iman edenlere sebat vermek, müslümanları doğru yola iletmek ve onlara müjde vermek için, Rabbin katından hak olarak indirdi.

103-Şüphesiz biz onların: “Kur’an’ı ona ancak bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Kendisine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır. Halbuki bu (Kur’an) apaçık bir Arapçadır.

Müşrikler, insanları şüpheye düşürmek ve onların kalplerini çelmek maksadıyla, Kur’an’ı Peygamber’e Rum ve Hıristiyan dinine mensup Cebra veya Yaiş adında bir kölenin öğrettiğini ileri sürdüler. Halbuki köle, Rum olduğu için, Arapçayı doğru dürüst bilmiyordu.

Buna mukabil Peygamberimiz de bunun bir uydurma olmadığını, bilakis Allah tarafından daha önce gönderilen Kitapların yerini tutacak yeni bir Kitap olduğunu anlatıyordu.

Ayette geçen lafızlar: Kur`anı doğru anlamak için çok önemli bir konuda, Kur`anda geçen kavramların veya lafızların Kur`anın diliyle açıklanması ve en azından o dönemin arapçasindaki manalarla sadık kalınarak ifade edilmesidir. Yukarıdaki ayet-i Kerime geçen anahtar lafızlardan biriside- آيَةً -“ayet” kelimesidir.

Kuran’da geçen “ayet” kelimesine baktığımız vakit çok ilginç bir kullanım şekli olduğunu görüyoruz. “Ayet” kelimesinin çoğul şekli olan “ayat” kelimesi tüm Kuran’da mucize, belge, delil, işaret, Kuran ayetleri manasında kullanılır. Fakat “ayat”ın tekil ifadesi ve yukarıdaki ayette geçen olan “ayet” kelimesi Kuranın hiçbir yerinde Kuran ayeti manasında kullanılmamıştır. Bazı çevirilerde Arapça’da hiç geçmemesine rağmen “hüküm” kelimesi de yukarıdaki ayetin çevirisine ilave edilip “ayetin hükmü” şeklinde çeviri yapılıp, sanki ayetlerin hükmü neshedilebiliyormuş gibi bir hava verilmeye çalışılmıştır.

Bakara suresi 106. ayetinde Allahü Teala şöyle buyurur:

106-Biz bir âyetten her neyi nesheder veya unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut mislini getiririz. Bilmez misin ki, Allah her şeye kâdirdir. (2 Bakara 106)

Bu Ayeti kerime Medine devrinin başlarında vahyolmuştur. Bu ayet ile bundan önceki ayetler, yahudiler ile müslümanlar arasında vukuu bulan uzunca bir münakaşayı anlatır. Rasulü Ekrem, “İslam Dini`nin Museviliği neshetmiş olduğunu” söylüyor. Yahudiler ona itiraz ediyor ve ona inanmadıklarını anlatıyorlardı. Buna mukabil, Kur`an, “Musa şeriatının ve önceki diğer şeriatların neshedilmiş olduğunu” bildirerek Kur`an diliyle diyor ki;” Biz bir ayeti nesheder, yahud unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.

Bu ayette nesh kelimesini yanında bir de –insaa-(nunsiha) kelimesi geçer, yani unutturulan ayetlerden bahsediyor. Kur`anı parça parça değilde bir bütün olarak alırsak bu tabirin de Kur`an ayetleriyle ilgili olmadığını görürüz. Çünkü Kur`an kendisinin saklanmış ve korunmuş olduğunu bildirir ve buna ilaveten A`la suresinde şöyle buyrulur:

6-“Biz sana Kur`an-ı okutacağız ve sen asla unutmayacaksın.” (87 A´la 6)

Zaten Kur`an-ı Kerimin ayetleri vahyoldukca vahiy katipleri tarafindan hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkan yoktur. Buna mukabil, İslam`dan önceki dinlerin ve şeriatlerin mühim kısımlarının unutulmuş olduğu şüphe götürmez.

Nitekim bu ayetlerin ikiside, İslam`dan önce gönderilen şeriatlerin neshinden ve İslam`ın onların yerine kaim olduğundan bahsetmektedir. Elhasıl, Kur`an-ı Kerim kendi ayetlerinden bazılarının neshedilmiş olduğuna dair iddiaları doğrulayacak hiçbir ayeti ihtiva etmemektedir.

O zaman aklımıza şöyle bir soru gelebilir. Niçin önceki bazı müfessirler Kur`anın kendi içerisinde nesh olduğunu iddia etmişlerdir ?

Bu haklı soruya bizde cevap vermekte oldukca zorlanıyoruz. Ancak şu konular ihtimal dahilindedir. Şöyle ki :

Önceki Müfessirler:

-Kur`an-ı bir bütün olarak değilde, ayetleri veya bazı bölümleri parça parça ele alıp bir sonuca varmışlardır. Oysa doğru bir sonuca varmak için ayetler arasındaki ilişkileri bilmek/bulmak önemlidir.

-Ayetlerin öncesini ve sonrasını değerlendirmeye almamışlardır. Birçok ayet ançak siyak ve sibakıyla alınırsa doğru anlaşılabilir.

-Ayetlerde geçen anahtar kelimeleri, özlerine, yani Kur`ani manasıyla değilde, sonradan bu kelimelere ve lafızlara yüklenilen manalarla ayetleri yorumlamışlardır. (Bu sadece „ayet“ kelimesi için değil, „te`vil“, „halife“, „veli“, „ruh“, “tevaffu“, „berzah“ kelimeleri içinde sözkonusudur.)

-Ayetlerin nuzul ortamı ve nüzul sebebi değerlendirmeye almamışlardır.

Oysa Kur`anı Kerimi anlamak için bu kurallar vazgeçilmezdir ve bunlar ihlal edildiğinde içinden çıkılamayan hatalar meydana gelmektedir. Bir de bunu yanında geçmişteki mezhep tassubu ve her kesimin kendisini haklı çıkarmak için bazı sınırları zorlaması bu tür hatalı yaklaşımları oluşturmuştur. Birçok kişinin aynı şeyleri söylemeside aslında şaşılacak bir konu değildir. Çünkü tarihimizdeki medreselerde taklide dayalı, akla değil nakle önem verilen bir eğitim sisteminin olduğu ve eleştirel düşünme yöntemlerinin yeterince oluşamadığı bilinen bir konudur..Belki de İslam dünyasının bu günkü içaçıcı olmayan durumunun sebeplerini buralarda aramak gerekir..


II- HADİSLERDE NESİH VE MENSUH OLAYINA DELİL VARMIDIR ?

Günümütün araştırmacılarından Abdullah Yıldız ve Şemseddin Özdemir ise Nasih ve mensuhun Kuran’ın içinde olamayacağını ve bu konuda kuvvetli bir Hadis bulunmadığını (merhum Ö. Riza Doğrul`a atfederek) şu sözlerle nakletmektedirler:

Kuranı Kerim’den herhangi bir ayetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek hadis rivayet edilmemiştir. Sahihi Buhari’yi, Sahihi Müslim’i, Ebu Davud’u, Tirmizi’yi, Nesei’yi, İbni Mace’yi, Darimi’yi, Malik’in Muvatta’sını başından sonuna kadar tetkik eder ve bunlara Zeyd bin Ali Müsnedi’ni, İbni Sad’ın Tabakat’ını, İbni Hanbel’in Müsned’ini, Tayalesi’nin Müsned’ini, İbni Hişam’ın Sireti’ni ve Vakidi’nin Meğazsi’ni ilave ederek hepsinin mufassal bir indeksini vücüda getiren değerli müsteşrik Vensisk’in eserini ve bu eseri ilavelerle Arapça’ya nakleden Mehmet Fuad Abdulbaki’nin Meftahu Kûnuzi Elsine’sini tetkik ettim; tüm bu kitapların nasihten ve mensuhtan bahseden bir tek hadis rivayet etmediklerine emin oldum.

Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki, asr-ı saadetten sonra, birbirini tutmadığı zannedilen iki ayet karşısında kalanlar, bundan birinin diğerini nesh etmiş olduğunu sanmışlardır. Halbuki Kur`an nasıl tefsir edilmesi gerektiğini anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine uymayan, birbirini tutmayan iki ayet bulunmadığını belirtmiştir.“

Yani , daha evvel içlerinde yüzlerce uydurma girdiği için güvenilmez olduklarını gördüğümüz hadis kitaplarında bile nasih mensuh konusunu destekleyecek izah yoktur.

III- DEĞERLENDİRME

a) Bu ayetlerde geçen “AyetKur’an ayeti değildir müfessirler onu Kur’an ayeti sanmışlardır. Halbuki Kur’an’da Kur’an ayeti anlatılırken tekil olan ayet değil, çoğul olan ayetler kullanılmaktadır. Müfessirler, mezhebi kaygılarla ayet yazan yeri ayetin hükmünü diye tercüme ederek bu yanlış anlayışı pekiştirmişlerdir.

b) Neshe delil olarak getirilen ayetlerin bağlamlarına dikkat edilirse, oradaki neshetmenin peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan nesh teorisiyle uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bu ayetler siyakları içerinde incelendiği zaman, neshedilen ayetlerin Kur’an ayetleri olmayıp, Kur’an’dan önceki ilahi şeraitler olduğu görülecektir.

c) Kur’an’ın falan ayeti falan ayetini nesh etmiştir diye alimlerin üzerinde ittifak ettiği bir tek sahih hadis bile yoktur. Hatta bırakın ittifak etmelerini delil olarak kullanabilecekleri bir tek sahih hadis bile yoktur. Halbuki Kur’an tamamlanana kadar böyle bir olgu olsaydı, Peygamberin bunu sahabeye aktarması, onlarında bize bu bilgileri aktarmaları gerekirdi. Neshedildiği konusunda ittifak edilen ve sahih hadisle de nesh edildiği ispatlanan bir tek ayetin olmaması “Neshin olduğu konusunda icmaa var” iddiasını zaten geçersiz kılmaktadır.

d) Neshin olacağını iddia edenler; “nesh temel akidelerde değil, sadece ahkam ayetlerinde olur.” demişlerdir. Ancak bu kuralı söyleyenler neshin olabileceğine delil getirdikleri ayetlerin Medeni ayetler olduğuna pek dikkat etmemişler. Eğer dikkat etselerdi, Akide’nin ele alındığı Mekke döneminde, peygamber döneminden çok sonra ortaya çıkan “Nesh teorisini” destekleyecek hiçbir delilin olamayacağını zaten anlarlardı. Çünkü, onların mensuh olduğunu iddia ettikleri ayetlerin hemen hemen hepsi medeni ayetlerdir. Sonradan inecek olan Medeni ayetlerin nesh edileceğinin önceden inmiş Mekki ayetlerde anlatılmasının mümkünü var mıdır? Aynı şekilde Mekke’de inen bu ayetleri gaybı bilmeyen peygamberin ve sahabelerin “Nesh teorisi”ne uygun bir şekilde anlaması mümkün müdür?

e) Eski ve yeni alimlerin büyük bir çoğunluğu nesh-mensuh olayının olduğunu kabul etmesine rağmen neshedilen ayetler konusunda birbirinden oldukça farklı rakamlar telaffuz etmişlerdir. Bu alimlerin bir kısmının yorumla mensuh dediği ayete, bir başka alim yine yorumla mensuh değil diyebilmektedir. Bu yüzden böyle hassas bir konuda Allah’ın ayetlerinin geçersiz kılınması manasına gelen neshi savunmamalıyız. Çünkü, bir alimin ihtilaflı olan yorumuna göre Allah’ın ayetlerinin hükmünü geçersiz sayma Allah’a karşı büyük bir cürümdür. Ne alimlerin, ne de bizlerin böyle bir hakkı yoktur. Biz nesh edildiği iddia edilen ayetleri tedricilik ilkesini gözeterek anlamaya çalışmalıyız. Tedricilik ilkesini gözetmeksizin O’na yaklaşanlar, zaman içerisindeki birbirini tamamlayan ve belirli şartlarda uygulanan hükümlerin birbirinin hükmünü ortadan kaldırdığını zannetmişlerdir. Mesela içkinin dört aşamada yasaklanışı bize göre nüzul ortamında bir uygulama kolaylığı getirirken, diğerleri bu ayetlerin önce inenlerini yasağa giden bir basamak değil hükmü kaldırılmış ayetler olarak algılamışlardır. Halbuki, bunun nesh-mensuhla alakalı olmayıp, Kur’an’i bir eğitim metodu olduğu apaçık ortadadır.

Sorunun ikinci kısmına gelince; “nasih-mensuhu bilmeyen Kur’an’ı anlayamaz, yanlış anlar. Böylece hem kendisi sapar, hem de kendisine tabi olanları saptırır.” Şeklinde bir iddia vardır. Bu iddia tamamen saçma bir iddiadır. Bu iddiayı ortaya atanlar farkında olmadan Allah’ın mesajını anlamaktan insanları alıkoymuşlardır. Bilindiği gibi, Kur’an’da mensuh ayetler olduğunu iddia eden alimler, nesh edilen ayetlerin sayısında anlaşamamışlar. Varsayalım ki, nesh edilen 20-30 ayet var. Kişi bu ayetleri yanlış anlar diyerek altıbin küsür ayetin getireceği faydalardan uzak mı kalsın? Tarih içerisinde ortaya çıkan ve insanı Kur’an’dan uzaklaştırarak mezhepçiliğe mahkum eden bu anlayışın çürüklüğü ortadadır. Biz bu anlayışa tabi olup “sapıtırız” diyerek Kur’an okumaya korkanları, Kur’an’la tanıştırmalı ve O’nun insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir hidayet kitabı olduğunu kendilerine anlatmalıyız.

IV- KUR´AN-I KERIM´DE NESH EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN AYETRLER

Kur’an’da nesh olduğuna dair iddiada bulunanlar buna ilişkin bir çok örnek verirler. Eğer ayetler uydurma hadislerin bakışıyla değil, akılcı bir şekilde okunursa, bunlar da bir nesih olmadığı açıkça görülecektir. Bu konuyla ilgili olarak iddiada bulunanların delil olarak kullandıkları ayetleri aşağıda teker teker verip bunlarda bir neshin olup olmadığını birlikte görelim:

ÖRNEK 1

Neshedildiği iddia edilen ayet:

Sizden birine ölüm yaklaştığında, bir mal bırakacaksa anaya babaya, yakınlara, uygun bir biçimde vasiyet etmesi farz kılındı. Bu, erdemliler için bir görevdir. (2 Bakara Suresi – 180)

Neshettiği iddia edilen ayetler:

ALLAH size çocuklarınız hakkında öğütte bulunuyor. Erkek, kadının iki katı pay alır. Mirasçılar sadece kadın olup iki kişiden fazla iseler terekenin üçte ikisi onlarındır. Çocuk sadece bir kadınsa terekenin yarısı onundur. Ölen kişi ardında çocuk bırakmışsa, ana ve babasının her birisine altıda bir düşer. Çocuğu yok da kendisine sadece ana ve babası varis oluyorsa bu durumda annesine üçte bir pay düşer. Kardeşi varsa bu durumda annesine altıda bir düşer. Tüm bu paylaşma oranları, ölenin yaptığı vasiyetten ve borçların ödenmesinden sonra gelir. Analarınız, babalarınız ve çocuklarınızdan hangisinin size daha yararlı olduğunu bilemezsiniz. Bu ALLAH’ın yasasıdır. ALLAH Bilendir, Bilgedir. (4 Nisa Suresi – 11)

Çocukları yoksa, hanımlarınızın bıraktığı mirasın yarısı sizindir. Çocukları var ise, bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bu pay, borçlarının ödenmesinden ve yaptıkları vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Çocuklarınız yoksa bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuklarınız varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Bu pay, borçlarınızın ödenmesinden ve yaptığınız vasiyetteki payların dağıtılmasından sonradır. Miras bırakan erkeğin veya kadının, çocuğu ve eşi olmayıp bir erkek veya bir kız kardeşi var ise bu durumda herbirine altıda bir düşer. Bundan fazla iseler, üçte biri paylaşırlar. Bu paylaşım vasiyetteki payların dağıtılmasından ve borçların ödenmesinden sonra uygulanmalıdır ki kimseye zarar verilmesin. Bu, ALLAH’tan bir vasiyettir. ALLAH Bilir, Şefkatlidir. (4 Nisa Suresi – 12)

Bakara suresinin 180. ayetinde vasiyet etmenin bir hak olduğu, herkesin ölümünden sonra mallarının dağıtımı için vasiyet edebileceği ayette bildirilir. Fakat bir insan vasiyet etmeden ölebilir. Bu durumda ise bu kişinin bıraktığı malları nasıl paylaşılacağı diğer ayetlerde ifade edilmiştir. Bu iki ayette de bir nesih söz konusu değildir. (Zaten Hasan el-Basri, Tavus,Ala ibni Zeyd, Muslim ibni Yessar`da bu ayetin nesh olunmayıp, muhkem olduğunu söylediler.)

ÖRNEK 2

Neshedildiği iddia edilen ayet

İnananlar, sizden öncekilere oruç farz kılındığı gibi, sakınmanız için size de farz kılındı.

(2 Bakara Suresi – 183)

Neshettiği iddia edilen ayet

Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. ALLAH, kendinizi kandırıp durduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık ALLAH’ın sizin için belirlediğini dileyerek onlarla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Şafağın beyaz ve siyah ipliğini birbirinden ayırdedinceye kadar yeyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlere kapanmış durumdayken onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar ALLAH’ın koyduğu sınırlardır; onları çiğnemeyin. ALLAH korunmaları için ayetlerini halka böyle açıklar. (2 Bakara Suresi – 187)

Bu ayetlerde hüküm kalkması gibi bir şey yoktur. Oruç daha öncekilere olduğu gibi bizlerede farz kılınmıştır. Orucun zamanları güneşin doğuşuyla başlar batışıyla biter. Bu süre içinde yemek içmek ve cinsel ilişki yasaktır. Süre tamamlandıktan sonra ise cinsel ilişkinin helal olması özellikle bildirilmiş beklide daha önceden yapılan yanlış bir uygulamanın düzeltilesi sağlanmıştır.

ÖRNEK 3

Neshedildiği iddia edilen ayet

Ölüp de geriye eşler bırakan erkekleriniz, eşlerinin evlerinden çıkarılmaksızın bir yıl boyunca geçimlerinin sağlanmasını vasiyet etsinler. Çıkarlarsa, kendileri için uygun olanı yapmalarından siz sorumlu değilsiniz. ALLAH Güçlüdür, Bilgedir. (2 Bakara Suresi – 240)

Neshettiği iddia edilen ayet

İçinizden ölen erkeklerin geride bıraktığı eşleri, dört ay ve on (gün) beklerler. Sürelerini doldurunca artık kendileri için uygun olanı yapmalarında size sorumluluk yoktur. ALLAH yaptıklarınızdan Haberlidir. (2 Bakara Suresi – 234)

Bu ayetler arasında nesih olabileceği bekleme süresinin farklı algılanmasından kaynaklanmaktadır. Ancak dikkatli okunursa bekleme sürelerinin farkı, farklı kişilerce uygulanmasından ileri gelir. 240. ayette geçimleri sağlamak için ölen erkeğin vasiyetinden bahsetmektedir. Kadına eşinden sonra aynı evde barınacak bir müddet olarak 1 yıl sürenin verilmesi gerekmektedir. Dikkat edilirse bu emir kadına değil onun geçimini sağlayıp barındıracak olan erkeğin ailesine ve geride kalanlara bildirmektedir. 234. ayette ise kadının tekrar evlenebilmesi için, beklemesi gereken süre söz konusudur. Yani iki ayette farklı durumlar için farklı çözümler getirilmiştir.

ÖRNEK 4

Neshedildiği iddia edilen ayet

İnananlar, birinize ölüm yaklaşınca, vasiyet anında aranızdan iki adil şahit tanık bulunsun. Yolculuk anında size ölüm gelirse, sizden olmayan iki kişi… Kuşkulanıyorsanız, namazdan sonra tanıkları alıkoyup ALLAH adıyla: “Akraba dahi olsa tanıklığımızı hiç bir değerle değiştirmeyeceğiz, ALLAH’ın tanıklığını gizlemiyeceğiz. Aksi taktirde, günahkarlardan oluruz,” diye yemin ettirin. (5 Maide Suresi – 106)

Neshettiği iddia edilen ayet

Sürelerini doldurdukları zaman, onları güzelce tutun, yahut güzelce ayırın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de bu işleme tanık tutun. Tanıklığı ALLAH için yapınız. İşte bu, ALLAH’a ve ahiret gününe inananlar için bir öğüttür. Kim ALLAH’ı sayıp dinlerse ona bir çıkış yolu yaratır.

(65 Talak Suresi – 2)

5/106 daki ayette vasiyet için yapılacak şahitlikten, 65/2 de ise boşanma durumundaki şahitlikten bahsedilmektedir. Durumlar farklı olduğu için zaten kıyasa dahi gerek olmadığından burada da nesih gibi bir şeyin olması söz konusu değildir.

ÖRNEK 5

Neshedildiği iddia edilen ayet

İster hafif ister ağır olarak savaşa çıkınız. Paralarınızla ve canlarınızla ALLAH yolunda cihad edin. Bu sizin için daha iyidir, bir bilseydiniz. (9 Tevbe Suresi – 41)

Neshettiği iddia edilen ayetler

ALLAH’a ve elçisine içten bağlı oldukları taktirde, zayıflara, hastalara ve yardım için verecek bir şeyi bulunmayanlara bir ayıplama yoktur. İyi davrananlar kınanamaz. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (9 Tevbe Suresi – 91)

(Mekke’de kalan) İnananların, topluca (Medine’ye hicret eden peygamberi ziyaret için) yola çıkmaları doğru olmaz. Her gruptan sadece bir kaç kişi, dini anlayıp öğrenmek için harekete geçmeli. Nitekim böylece, halklarına geri döndüklerinde, halklarının uyanık bulunması için onları uyarabilsinler. (9 Tevbe Suresi – 122)

Burada da değişiklik yoktur. 9:42’de İmkanı olanların, Allah yolunda malı ve canı ile cihadı emredilmiş ve bunun hayırlı olduğu vurgulanmıştır. 9/91 de ise imkanı olmayanların kınanıp ayıplanmaması belirtilir. Ki zaten mantıklı düşündüğümüzde 41. ayette yardım edecek olan insanların 91. ayette belirtilen zayıf durumdaki kişilere de bu harcamalarını yapmaları gerekmektedir.

122. ayette ise cihad konusunda nesih olmuş gibi görünse de bu bir mantık hatasından kaynaklanır. Ama burada da durum öyle değildir. Cihad dini yaymak, güvenliğe ulaşmak, Allah yolunda mücadele için yapılacak bir şeydir. Bu 41. ayet tüm iman edenlere emredilir ve bunun daha hayırlı olduğu söylenir. Ancak 122. ayette bahsi geçen olay başka bir durumdur. Burada inananların bir grubunun bilgi edinmek maksadıyla çıkmalarından ve daha sonra kavimlerine gelip öğrendiklerini anlatmalarından söz edilmektedir. Yani ilk ayette savaş durumdan söz edilirken, diğerinde ise bilgi almak ile ilgili bir durumdan söz edilir.

ÖRNEK 6

Neshedildiği iddia edilen ayet

Zina eden bir erkek, eninde sonunda, zina eden veya müşrik bir kadınla evlenir; zina eden bir kadın da eninde sonunda, zina eden veya müşrik bir erkekle evlenir. Bu, inananlar için yasaktır. (24 Nur Suresi – 3)

Neshettiği iddia edilen ayet

Bekarlarınızı, erdemli kadın ve erkek ( sağ elin malik olduğu) hizmetçilerinizi evlendiriniz; eğer yoksul iseler, ALLAH onları kendi lütfundan zengin edecektir. ALLAH Cömerttir, Bilendir.

(24 Nur Suresi – 32)

Nur Suresi’nin 3. ayette zina eden bir erkeğin zina eden bir kadınla evlenebileceği bildirilmektedir. Aynı şekilde zina eden kadınında müşrik yada zina eden bir erkekle evlenebileceğine vurgu yapılmıştır. 32. ayette ise erdemli bekar olan hizmetçilerin evlendirilmesi tavsiye edilmektedir. İlk ayet müşriklerin ancak müşrik olanlarla evlenebileceğini vurgularken ikinci ayet bambaşka bir konu olan kişilerin yanlarında çalışan hizmetçilere karşı yaklaşımına dikkat çekiyor. Ve onlarında helal olan yollarla evlendirilebileceğini belirtiyor.

ÖRNEK 7

Neshedildiği iddia edilen ayet

Bunların ötesinde kadınlar sana helal değildir, ve eşlerinden her hangi birisini de onlarla değişemezsin. Güzellikleri senin ilgini çekse bile. Ancak sözleşmenle üzerlerinde hak sahibi olduklarınla yetin. ALLAH her şeyi gözetleyendir. (33 Ahzab Suresi – 52)

Neshettiği iddia edilen ayet

Ey peygamber, mehirlerini vermiş bulunduğun eşlerini ve ALLAH’ın sana bağışladığı sözleşmenle üzerlerinde hak sahibi olduğun, seninle birlikte göç eden amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayının kızlarını ve teyzelerinin kızlarını sana helal kılmışızdır. Ayrıca, peygamber dilerse, kendisini inananlara değil sadece peygambere mehirsiz olarak hibe eden birisiyle nikahlanabilir. Biz, eşleri ve yeminlerinin:anlaşmalarının hak sahibi oldukları hakkında üzerlerine yüklediğimiz sorumlulukları bildirmiştik ki güç bir duruma düşmeyesin. ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (33 Ahzab Suresi – 50)

Bu iki ayet arasında nesih iddiası zaten mümkün değildir. Nesh edildiği iddia edilen ayet neshettiği iddia edilen ayetten sonra gelir ve hükmü belirler. 50. ayette belirtilenlerin dışındaki kadınlarla evlenilmeyeceğini 52. ayetten açık şekilde anlarız. Ayetler ard arda gelmeleri ve birbirlerini mantıksal yönde de tamamlayıcı şekilde olduklarından dolayı hükmün değişmesi değil, aksine bu ayetler arasında bir anlam bütünlüğü mevcuttur.

ÖRNEK 8

Neshedildiği iddia edilen ayet

Ey inananlar, elçiyle özel görüşme yapacağınız zaman, görüşmenizden önce (yoksullara) bir sadaka verin. Bu sizin için daha iyi ve daha temizdir. Veremiyorsanız, ALLAH Bağışlayandır, Rahimdir. (58 Mücadele Suresi – 12)

Neshettiği iddia edilen ayet

Özel görüşmenizden önce bir sadaka vermekten çekindiniz mi ki onu uygulamadınız? ALLAH tevbenizi kabul eder. Namazı gözetin, zekatı verin, ALLAH’a ve elçisine uyun. ALLAH yaptıklarınızdan haberdardır. (58 Mücadele Suresi – 13)

Allahın bağışlayıcılığını nesih kavramında değerlendirenler burada emrin değiştiği kanısına varırlar. Oysaki Yüce Allah 12. ayette peygamberimizle görüşme öncesinde sadaka verilmesinin kişinin kendisi için daha temiz ve hayırlı olduğunu söylemiştir. 13. ayette ise insanların bu emir karşısında bir çekinceyle sadakadan kaçtıklarını bunu uygulamadıklarını ama Allah’ın yinede onların tövbelerini kabul edeceği bildirilir. Bu ayet 12. ayetin hükmünü ortadan kaldırmış ve bundan sonraki görüşmeler için sadaka verilmesini iptal etmiş değildir. Sadece Allah’ın bağışlayıcılığını vurgulayarak tövbe edenleri kabul edeceğini göstermiştir.

ÖRNEK 9

Neshedildiği iddia edilen ayet

Kafirlere katılan eşleriniz yoluyla bir şeyler yitirdikten sonra (ganimet veya size katılanlar yoluyla bir şeyler kazanıp) üstün gelirseniz, eşlerini yitirmiş olanlara, onların harcamış oldukları mehir kadar verin. İnandığınız ALLAH’ı sayıp dinleyin. (60 Mümtehine Suresi – 11)

Neshettiği iddia edilen ayet

Ayırım gününde, iki ordunun karşılaştığı günde kulumuza indirdiğimize ve ALLAH’a inanıyorsanız, bilin ki elinize geçen her ganimetin beşte biri ALLAH’ın ve elçisinindir. Bu pay, akrabalar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışların hakkıdır. ALLAH her şeye Güç Yetiren’dir. (8 Enfal Suresi – 41)

60/11’de eşini kaybetmiş erkeklere üstünlük kazanmaları halinde daha önceden kadınları için harcadıkları mehirlerin verilmesinden söz edilmektedir. Eşleri kafirlere katılmış dolayısı ile daha önceden yaptıkları harcamalar konusunda mağdur kalmış erkeklerin bu harcamalarını geri elde edebilmeleri için fazladan bir hakları olduğu belirtilmiştir. 8/41’de ise savaş sonrası kazanılan ganimetin pay edilmesinde öncelikten ve elçiye verilecek olan miktar vurgulanmaktadır. Savaş sonrası kazanılan ganimetin kişiye ait olan kısmından 1/5’i o kişi tarafından Allah yolunda harcanmak üzere yetime, yoksula ve yolda kalmışa pay edilir. Yani birinci ayette kazanılan ortak ganimetten eşleri kendilerinden ayrılmış erkekler için öncelik ve fazladan bir durum olarak mehirlerin geri ödenmesi durumu, ikinci ayette ise kişinin kendi hesabına düşen ganimetinde 1/5’ini Allah yolunda pay etmesi durumu vurgulanmaktadır.

Sonuç: Görüldüğü gibi hiçbir ayetin bir diğer ayetin hükmünü kaldırması gibi bir durum söz konusu değildir. Bu konuda delil olarak gösterebilinecek olan diğer örneklerde de benzer durumlar söz konusudur. Eğer ayetler iyi okunup objektif bir gözle değerlendirilirse böyle bir şeyin olmadığı açıkça görülecektir.

Bu yazı Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

One thought on “Kuran’ı anlama rehberi – 1. Bölüm

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: