Elçiye, Resule, Peygambere itaat ne demektir ?

Kuran’daki İslâm’a karşı delil getirme çabasında olan gelenekçi İslâmcılar “Allah’a ve resulüne itaat edin” şeklindeki ayetleri gösterip; Kuran’da “Allah’a ve Resulüne uymamız söyleniyor. Kuran’a uymak Allah’a uymaktır, hadislere uymak Peygamber’e uymaktır” demektedirler.

Söz konusu ayetlerde Peygamberimiz hep “Resul” kelimesi ile anlatılmaktadır. Peygamber Farsça kökenli bir kelimedir ve Kuran’da geçmez. Kuran çevirilerinde elçi manasına gelen “resul” kelimesi ya aynen “resul” diye ya da “Peygamber” diye çevrilir. Kuran’da geçen “resul” kelimesinin tam karşılığı “elçi” kelimesidir. Bu kelime hem Allah’ın elçisi, hem de herhangi bir elçi manasında kullanılır. “Resul” diye geçen kelimeyi “elçi” diye çevirmek tam doğru bir çeviri olmaktadır. Nitekim bir çok çeviri de böyledir.

Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse ve Allah’tan korkup sakınırsa işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.

24 Nur Suresi 52

Allah’a ve elçisine itaat edin ki merhamet olunasınız.

3 Ali İmran Suresi 132


ELÇİ KELİMESİNİN KULLANILMASI HER ŞEYİ AÇIKLIYOR

Belli bir yaşın üzerindeki kişilerin çoğu “resul” kelimesinin manasını ve kullanılış tarzını bilirler, fakat genç neslin resul kelimesinin manasını bilememesi ihtimaline karşı yukarıdaki açıklamayı yaptık. (Kuran çevirilerinin yeni neslin anlayabileceği tarza adapte olması, Osmanlıca ve az anlaşılan kelimelerden arındırılması gerektiği ayrı bir yazı konusu olduğu için bu konulara burada değinmeyeceğiz.) Yukarıdaki ayetlerde “resul” kelimesinin “elçi” manasında olduğunu iyice anlamak, ayetin manasını da tam kavramayı sağlar.

Biz Peygamberimiz Hz. Muhammed’e niye uyarız? Çünkü O Allah’ın elçisidir. Yani Allah’ın mesajını alıp da getiren kişidir. Elçinin mesajı Allah’ın gönderdiği mesajdır. O mesaja uyulunca hem Allah’a, hem de o mesajı getiren elçiye uyulmuş olur. Aynı zamanda mesajın kendisine (Kuran’a) uyulduğunu söylersek bu da doğru olur. Elçiye “elçi” denmesinin sebebi kendisinin olmayan mesajı taşımasındandır. Yani Allah, Resul (elçi) kelimesiyle, Hz. Muhammed’in kendisinin olmayan mesajı taşıyan kişi olduğunu vurgulamaktadır. İnsanlara, elçiyi devreden çıkartıp Allah’a varmanız mümkün değildir dersini veriyor. İtaat edilmesi emredilen kişi olan elçi, kendisi namına değil, göndericisi (Allah) namına konuşmaktadır. Bu yüzden “O’na (elçiye) itaat, gönderene (Allah’a) itaattir” mantığı, Kuran’ın bu ayetleriyle verilmektedir. Allah’ın elçi yollaması, bizle irtibat kurmak için seçtiği yegane yoldur. Elçi mesajı insanlara ileteceği, ona davet edeceği için elçiye itaat (Hz. Muhammed’e) onu gönderene (Allah’a) itaat olacaktır.

Elçiye itaat eden Allah’a itaat etmiş olur.

4 Nisa Suresi 80

İnsanlar Allah’ın mesajı Kuran’ı Hz. Muhammed’in (elçinin) ağzından duydular. Kuran her insana ayrı ayrı vahiy edilmedi ki ! Peygamberimiz’in getirdiği mesaja uymayan birçok insan “Bu insan sözüdür.” veya “Biz bir insana mı uyacağız?” şeklinde karşı çıkmışlardır. Oysa Allah “Allah ve elçisine itaat edin.”ayetleriyle; Hz. Muhammed’e, elçiliği yüzünden, o mesajın gerçek sahibi Allah olması yüzünden uyulacağını göstermektedir. Yani Allah, “Allah ve elçisine itaat edin.” ayetleriyle uyulanın bir tek Allah olduğunu göstermektedir, bu da 4.Nisa Suresi 80. ayette bir daha anlaşılmaktadır. Yoksa; Allah Kuran ile hükümler koydu, Peygamber hadislerle ilave hükümler yaptı, Allah ve elçiye itaatten kasıt iki tane din oluşturucunun oluşturduklarına uymaktır; şeklinde ayetleri açıklamak, dinimizi Allah ve Peygamber ortak yapımına çevirmek olur. Bu da Allah’ın din üzerindeki tekeline tecavüzdür ki bir şirk türüdür. Geleneksel İslamcıların bu sapışını birçok eserlerinde görebiliriz: “Peygamberimiz dinimizde hüküm koyucudur. Haram ve helali tespit eder.”[Rivayet İlimlerinde Haberi Vahitlerin İtikat ve Tefri Yönlerindeki Değeri, sayfa 108] Oysa Kuran’da Allah dışında hüküm koyucu aranmaması söylenir.

Allah size kitabı detaylandırılmış bir halde indirmişken Allah’ın dışında bir hüküm koyucu mu arayayım.

6 Enam Suresi 114

MUHAMMED İSMİNİN KURAN’DA KULLANILIŞ TARZI

Diğer bir ilginç nokta da Kuran’da, [private] Peygamberimiz’in ismi olan Muhammed’in geçtiği 4 ayetten 3’ünde de Muhammed’in elçi olduğu vurgulanmasıdır.

Muhammed yalnızca bir elçidir.

3 Ali İmran Suresi 144

Muhammed Allah’ın elçisi ve Peygamberler’in sonuncusudur.

33 Ahzab Suresi 40

Muhammed Allah’ın elçisidir.

49 Fetih Suresi 29

Kuran’da Muhammed isminin geçip elçiliğin vurgulanmadığı tek ayette ise Muhammed’e indirilene inanılması yani Kuran’a inanılması gerektiği söylenir.

İman edip, salih işler yapanlar ve Muhammed’e indirilene ki, O Rablerinden bir gerçektir iman edenlerin kötülüklerini örtüp bağışlamış, durumlarını düzeltmiştir.

47Muhammed Suresi 2

Peygamberimiz’in Muhammed ile aynı köke sahip Ahmed ismiyle (veya sıfatıyla) geçtiği tek ayette ise Ahmed’in elçiliği vurgulanır.

Hani Meryem oğlu İsa “Ey İsrailoğulları, gerçekten ben sizin için Allah’tan gönderilmiş bir elçiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra ismi Ahmed olan bir elçinin de müjdecisiyim” demişti.

61 Saff Suresi 6

Daha evvel gördüğümüz gibi Kuran’da hiçbir yerde ”Allah’a ve Muhammed’e itaat edin.” diye bir ifade bulunmaz. Kuran’da sürekli “Allah’a ve elçisine itaat edin.” şeklinde bir ifadenin geçmesi Hz. Muhammed’e, ancak elçilik vazifesinden dolayı itaat edilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Muhammed isminin geçtiği tüm ayetlerde(biri hariç) elçiliğinin vurgulanması, tek istisna ayette ise Muhammed’e indirilene(Kuran’a) uyulması gerektiğinin söylenmesi tüm yanlış anlamalara kapıları kapatmıştır.

PEYGAMBER SADECE KURAN’LA UYARIRDI

Peygamber insanları sadece vahiy (Kuran) ile uyarırdı. Peygamber’e Kuran ayetleri gelmediğinde ise Peygamber’in bir şeyler uydurmasını istediler. Oysa bunun mümkün olmadığı, Peygamber’in sadece vahye uyduğu aşağıdaki ayetlerden anlaşılır.

De ki: Ben sizi yalnızca vahiy ile uyarıp, korkutuyorum.

21 Enbiya Suresi 45

Onlara bir ayet getirmediğin zaman “Şuradan buradan derleseydin ya” derler. De ki “Ben sadece Rabbimden bana vahiy edilene uyuyorum. Bu Rabbinizden olan kavrama yeteneğidir, iman edecek bir toplum için doğruya iletilme ve rahmettir.”

7 Araf Suresi 203

Allah birçok ayette Kuran’ı indirdiğini, Kuran’ı vahyettiğini söyler. Aşağıdaki ayette göreceğiniz gibi Peygamber’in resullük(elçilik) vazifesi Kuran’ın tebliğ edilmesidir. Eğer Peygamberimiz bunu yapmasaydı elçilik vazifesini yapmamış olacaktı. Elçinin vazifesi Allah’ın indirdiğini tebliğ etmek ise, elçiye itaat de Allah’ın indirdiğine itaat olacaktır.
Ey elçi. Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmayacak olursan elçiliğini tebliğ etmemiş olursun.

5 Maide Suresi 67

De ki: “Sizi ve kime ulaşırsa kendisiyle uyarmam için bana bu Kuran vahyedildi.”
6 Enam Suresi 19

HZ. İBRAHİM’İN HADİSLERİ NEREDE?

Kaşif Ahmed Şehzade, Allah’a ve elçiye itaatten kastın; Allah’ın elçisiyle gönderdiği mesaj olan Kuran’a uymak olduğunu söyler ve Kuran’da aktarıldığı gibi Peygamberimiz’in bizim için örnek olduğunu, fakat Peygamberimiz’e dair bilgiler için de tek geçerli ve yeterli kaynağın Kuran olduğunu söyler. Şehzade, Mümtehine Suresi 4. ayeti örnek göstererek şöyle der: “Aşağıdaki ayet, Hz. İbrahim’in örneğini geleneklerin ve ona atfedilen sözlerin arasından seçeceğimizi mi söylüyor? Hayır, bu ayet öyle söylemiyor. Ayette anlatılmak istenen Hz. İbrahim’in davranışının, tavrının Kuran’da açıklanan şeklinin inananlar için örnek olduğu ve inananların onun örneğinde olduğu gibi hareket etmeleri gerektiğidir.” (Kaşif Ahmed Şehzade, The Authority of Quran)

İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır.

60 Mümtehine Suresi 4

Eğer Peygamberimiz’i örnek almaktan kastın; hadislere ve Peygamber’in kavminin geleneklerine uymak olduğu söylenirse; o zaman İbrahim Peygamber’i örnek almamızı söyleyen ayete göre, İbrahim Peygamber’in kavminin geleneklerini öğrenmemiz ve İbrahim Peygamber’in hadislerini de bulmamız gerekmektedir. Oysa durum Kaşif Ahmed Şehzade’nin dediği gibidir. Peygamberimiz’in de, İbrahim Peygamber’in de davranış şekilleri Kuran’da anlatılır ve örnek almamız istenen bu davranışlardır.

Peygamber’in vahiy olan Kuran dışında Allah’a karşı bir şeyler uydurması için çabalar daha Peygamber hayattayken başlamıştır. Peygamber hayattayken buna engel olmuştur, fakat Peygamber’in vefatından sonra, hele bir de 4 Halife dönemi de geçince, Peygamber’in döneminde başlayan vahiy dışında uydurmalar oluşturma çabaları ne yazık ki gördüğümüz kötü sonuçları doğurmuştur.

Onlar neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi.

17 İsra Suresi 73

Kuran Allah’ın kitabıdır, fakat insanlar onu Hz. Muhammed’in (elçinin) sözü olarak duydular. Kuran’ın aşağıdaki ayetlerinde geçen ifade tarzları bu mantığı daha iyi kavramamızı sağlamaktadırlar.

Allah ve elçisinden kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere bir ültimatomdur bu.

9 Tevbe Suresi 1

Bir de Allah ve elçisinden insanlara Büyük Hac günü bir duyuru var.

9 Tevbe Suresi 3

KURAN AYETLERİNDE ANLATILANLARA UYMAK ELÇİYE UYMAKTIR

Görüldüğü gibi Allah’ın kendisinden ve elçisinden ültimatom olduğunu, duyuru olduğunu söyledikleri aynı zamanda Kuran ayetleridir. Aynı mantığı Kuran’ın başka yerlerinde görebiliriz. Örneğin; 4 Nisa Suresi 13. ayete kadar miras ile ilgili hükümler anlatılır. 13. ve 14. ayet ise şöyledir:

13 Bunlar Allah’ın sınırlarıdır .Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse onu altından ırmaklar akan ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur.

4 Nisa Suresi 13

14 Kim Allah’a ve elçisine isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa onu da içinde ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.

4 Nisa Suresi 13,14

Allah 13. ayete kadar hükümlerini anlatırken 13. ve 14. ayette bunlara uymak, Allah’a ve elçisine uymak olarak gösterilmektedir. Ne yazık ki Kuran’ı iyice araştırmadan, iyice düşünmeden, ayetleri sırf kendi fikirlerini doğru çıkartmak için çekiştirenler, bu ayetleri görmezlikten gelmiş ve ileri sürdükleri fikirlerle dini, Allah ve Peygamber yapımı bir şirkete; Peygamber’i, Allah’ın hükümlerine hüküm katan, Allah’ın hükümlerini gerektiğinde nesh eden (silen) bir şahsa dönüştürmüşlerdir. İçine düştükleri bu çelişkiyi fark eden bazı gelenekçiler açmazlarını kapamak için daha da vahim bir iddiaya kalkışmışlardır. Bu iddiaya göre Peygamber’in mevcut hadis kitaplarındaki hadisleri de vahiy neticesidir. Daha önceki bölümlerden hadislerin Kuran’la, mantıkla, kendi aralarında, bilimle, insafla çeliştiklerini görenler bu iddianın korkunçluğunu anlarlar. Bu iddia ile Peygamber’e atılan iftiralar, Allah’a iftiralar atmaya dönüştürülmüş olur. Yine bundan önceki bölümlerde gördüğümüz gibi Peygamber bir tek Kuran’ı yazdırmıştır. Madem Kuran dışında uyulması gereken kaynaklar, vahiyler vardı; o zaman Peygamber onları neden yazdırmadı? Aşağıdaki ayete göre Peygamber’in uyduğu vahiy Kuran’dır. Din düşmanlarının değişmesini istedikleri de Kuran’dır. Kuran dışında dini kaynaklar olsa Peygamber de onlara uyardı, din düşmanlarıysa onların da değişmesini isterlerdi.

Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda bizimle karşılaşmayı ummayanlar derler k: “Bundan başka Kuran getir veya bunu değiştir.” De ki: ‘Benim onu kendiliğimden değiştirmem asla mümkün değildir. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem büyük günün azabından korkarım.”

10 Yunus Suresi 15

Peygamber ancak Allah’ın vahyi olan Kuran’a uyar. Gündelik hayatta Peygamber’in bazı hatalar yapması bile mümkündür. Kuran’da Peygamber’in hatalarının belirtilmesi, Peygamber’in Kuran dışındaki her sözünü, her hareketini vahiy olarak göstermeye çalışan iddiayı yalanlar.

PEYGAMBERİN DE HATALARI OLABİLİR

… İnsanlardan çekinerek Allah’ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyordun. Oysa Allah kendisinden çekinmene daha çok layıktı.

33 Ahzab Suresi 37

Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalancıları da öğreninceye kadar niye onlara beklemeden izin verdin?

9 Tevbe Suresi 43

1Surat astı ve yüz çevirdi 2Kendisine o kör geldi diye 3Nereden biliyorsun belki o temizlenip arınacak 4Veya öğüt alacaktı da, bu öğüt kendisine fayda verecekti.

5O kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince

6Ki sen ona yöneliyorsun

7Sana ne onun arınmasından

8Ama koşarak sana gelen var ya

9Odur içi titreyerek korkan

10Sen ona aldırmıyorsun

11Hayır, çünkü o bir öğüttür..

80 Abese Suresi 111

Ahzab Suresi’ndeki örnekte; Peygamber’in özel hayattaki bir durumda insanlardan çekinmiş olduğu ve böyle yapmaması gerektiği anlatılır. Tevbe Suresi’nde; Allah uğrunda mücadele ederken Peygamber’in yanlış tutumu, yanlış taktiği gösterilir. Abese Suresi’nde ise inkarcı bir kişiye dini anlatmak uğruna, Peygamber’in kör bir kişiye vakit ayırmadan aynı kişiyi ikna etmek için uğraşına devam etmesi anlatılır. Abese Suresi’nde Peygamber’in bu davranışı düzeltilir ve böyle davranmaması söylenir. Görüldüğü gibi bu üç örnekte; hem Peygamber’in hatalı üç davranışı düzeltilmiştir, hem de Peygamber’in Kuran dışındaki her sözünün vahiy olması gibi saçma bir iddianın zemini yok edilmiştir. Peygamber’in sünneti başlığıyla dini dejenere etme çabasında öyle izahlar yapılmıştır ki; bu izahlara göre Peygamberimiz’in Peygamberlikten önceki durumu bile sünnete delil oluşturmaktadır. Sibai esSünnet kitabı sayfa 47’de şu izah yapılır. “Peygamberimiz’e dair her ne izah nakledilmiş ve rivayet edilmiş ise ister Peygamberlikten öncesi ile ister Peygamberlikten sonrası ile ilgili olsun sünnet kapsamı içindedir.” Oysa Kuran’da Peygamberimiz’in Peygamberlikten önceki durumu şöyle anlatılır.

Seni sapmış bulup da doğru yola iletmedi mi?

93 Duha Suresi 7

İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir , iman nedir bilmezdin?

42 Şura Suresi 52

Ayetlerde Peygamber’in daha evvel sapmış olduğu, kitabı, imanı bilmediği açıkça söylenir. Peygamber’in imanı bilmediği dönem nasıl olur da örnek olur. Nasıl din diye insanlara takdim edilebilir? Hiç şüphesiz bu iddialar Kuran’ın yukarıda görülen ayetleri ve daha bir çok ayeti ile çelişiktir. (Kitabın bir sonraki bölümünde aynı konuyla ilgili ilave izahlar bulunabilir.) Peygamber’e Kuran’ın bir benzerinin, mislinin verildiğine dair izahlar da Kuran’a ters düşen izahlardır.
İnsanların yazdıkları hadis kitaplarını Allah’ın kitabı Kuran gibi dinin kaynağı olarak gösterenler, şu ayeti iyice okumalıdırlar:

Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra az bir değer karşılığında satmak için “Bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun. Vay elleriyle yazdıklarından dolayı onlara, vay kazanmakta olduklarına.

2 Bakara Suresi 79

KURAN’IN BİR BENZERİ YOKTUR

De ki; ‘And olsun eğer insanlar ve cinler şu Kuran’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir benzerini yine de ortaya getiremezler.

17 İsra Suresi 88

Allah Kuran’ın bir benzerinin oluşturulamayacağını söylerken, mezhepçi İslâmcılar Peygamber’in hadislerinin de Kuran’ın bir benzeri olduğunu söylerler. (Bkz. Ebu Davud Kitabı Sünen Hadis No:4604) Madem Peygamber’de bir benzeri var, niye Peygamber onu yazdırıp insanları aydınlatmadı? Yoksa Buhari, Müslim gibi kitapların içindekilerin Kuran’ın bir benzeri olduğunu mu iddia ediyorsunuz? Buraya kadar Buhari ve Müslim’den incelediğimiz hadisler bu iddianın felaketliğini ortaya koymaya yeter.

Ey Peygamber ! Allah’ın sana helal kıldığını eşlerini memnun etmek isteyerek neden haramlaştırıyorsun?

66 Tahrim Suresi 1

Tahrim Suresinin bu ayetine göre, Peygamber’in sadece kendisine bile bir şeyi haramlaştırması mümkün değilken, diğer insanlara ilave haramlar yaptığını söylemek hiçbir şekilde Kuran’la bağdaşmaz. Kuran’ı bir bütün olarak anlamaya yanaşmayan gelenekçi zihniyet, Kuran’ın tek bir ayetini alır ve Kuran’ın bütünlüğünü hiçe sayarak ayeti düşünmeden çekiştirir.

HİKMET KURAN’DADIR

Nitekim biz size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan bir elçi gönderdik.

2 Bakara Suresi 151

Kimileri de bu ayetteki “hikmet” kelimesi ile sünnetin, hadislerin kastedildiğini, böylece Kuran’a hadisler ile ilaveler yapılabileceğini söylemişlerdir. Oysa “hikmet” kelimesinin “sünnet”, “hadis” gibi bir manası olmadığı gibi, bu kelimeyle Kuran dışında bir kaynak oluşturulabileceğine dair bir delil de yoktur. Aksine hikmetin Kuran’da olduğuna dair bir çok ayet vardır.

Elif, Lam, Ra; Bunlar hikmetli kitabın ayetleridir.

10 Yunus Suresi 1

And olsun hikmetli Kuran’a

36 Yasin Suresi 2

Şüphesiz o (Kuran ) bizim katımızda olan ana kitapta mevcuttur. Yüce ve hikmet doludur.

43 Zuhruf Suresi 4

Ayrıca İsra Suresinde 22. ayetten 38. ayete kadar Allah’ın haramları, emirleri belirtildikten sonra 39. ayette şöyle denmektedir.

Bunlar sana Rabbinin hikmet olarak vahyettikleridir.

17 İsra Suresi 39

İsra Suresi’nin 39. ayetine kadar bahsedilenler(yani Allah’ın hikmet olarak vahyettikleri) şunlardır: Allah’la beraber başka ilahlar edinmeyin(22. ayet), Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, ana babaya iyi davranın(23. ayet), Anne babaya nasıl davranılacağı(24. ayet), Rabbimizin iç dünyamızı bilmesi(25. ayet), Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek, israf etmemek (26. ayet)…

Görüldüğü gibi, gerek Peygamber’in sünneti adına, gerek hikmet adına Kuran’a müracaat etmeliyiz. Peygamber’in davranış tarzları (Sünnet) için de hikmet için de tek güvenilir kaynağımız Kuran’dır. Allah’ın Kuran’daki sınırları, hem hikmettirler, hem de bunları uygulamak elçiye (Peygamberimiz’e) itaattir. Kuran Peygamber’in ağzından duyulmuştur. Zaten bir çok Kuran ayeti de Peygamber’e “De ki” emriyle başlar. Kuran, Allah’ın elçisi Peygamberimiz Hz. Muhammed’in getirdiği Allah’ın mesajıdır. Peygamber’in tüm çabası da bu mesajın kılavuzluğuyla insanlara rehberlik etmektir. Bu yüzden aslen Allah’ın olan bu mesaja uymak, hem göndericisi Allah’a, hem getiricisi elçiye uymaktır. Allah’ın dini Kuran’la tamamlanmış olmuyorsa, o zaman Kuran’ın fonksiyonu nedir? Allah neden Kuran ile dini yarım bırakıp, diğer kısmını belirsiz kaynaklara bıraksın? Allah’ın dine daha da ilave etmek istediği şeyler olsaydı, Kuran’ı iki veya üç kat daha kalın yapıp, bu sorunu çözebilirdi. Oysa Kuran kendisinin detaylı olduğunu söylemektedir. Geçmiş kavimlerin başına gelenleri tekrarla anlatan Kuran, kendi içeriğinin dışında din adına lazım olan ilave bilgiler olsaydı onları da içerirdi. Kuran’ı inceleyenler binde bir rastlanma ihtimali olan konularda bile Kuran’ın gerekli izahları yaptığını görürler. Örneğin zorda kalıp kan, leş, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başka bir şey bulamayanların, bunları haddi aşmadan yiyebileceği açıklanır ki; bu durum binde bir kişinin başına, hayatında bir kez gelebilecek bir olaydır. Peki o zaman Kuran’ın gündelik yaşamda sık sık karşımıza çıkacak, her gün uygulanacak bilgileri eksik bıraktığı nasıl düşünülebilir. Kuran bu bilgileri açıklamamışsa demek ki bu detaylar gereksizdir ve dinin bir bölümü veya şartı değildirler.

ELÇİ VE EMİR SAHİBİ DİNİN SAHİBİ YAPILIRSA

Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve elçiye arz edin.

4 Nisa Suresi 59

İnsanlar topluluklar halinde yaşarlar. Bu toplu yaşamda ortak kararı, ortak prensipleri, kimi durumlarda ortak orduyu, savaş ve barış kararı gibi kritik kararları da hayata geçirmek gerekir. Elçi (Hz. Muhammed) kendi döneminde toplumun başı olarak bir çok kritik kararı alırdı. Bunlara da uymak gerekirdi, çünkü Hz. Muhammed o dönemde hem elçi, hem de “emir sahibi” (ululemr) olarak toplumun başıydı. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar’ın içlerinden seçecekleri kişi veya kişiler bu vazifeyi yerine getirebilir ve onlara da itaat gerekir. Fakat bu itaat hiçbir zaman Allah’ın hükümlerine ilave hükümler yapılması manasına gelmez. Çünkü Kuran’dan Kuran’ın her şeyi açıkladığını, detayları verdiğini ve dinin Kuran’a eşit olduğunu anlıyoruz. Eğer ki elçiye itaatten ve emir sahiplerine itaatten ilave farz veya haram yetkisi anlaşılsaydı ortaya şu mantıksız tablo çıkardı: Yenmesi haram olanları örnek olarak ele alalım; Kuran’da 1 Leş, 2Kan, 3 Domuz eti, 4 Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar haram kılınmıştır. Elçiye itaatten kasıt elçinin ilave haramlar getirmesi olsaydı elçi 5 Midye, 6 Karides, 7 Eşek eti şeklinde haram listelerini genişletebilirdi. Nitekim mezhepçiler bunu iddia etmektedirler. Peki o zaman bir dönem Sünni Müslümanlar’ın halife olarak emir sahibi kabul ettikleri Yavuz Sultan Selim 8 Tavuk, 9 İnek eti, 10 Palamut balığı şeklinde bu listeyi uzatıyor olsaydı ve “Elçiye itaat ayetleriyle bunları haram kılıyorsanız, Emir sahibine itaat ayetiyle de, ben bunları aynı mantıkla, aynı şekilde haram kılıyorum.” deseydi ne derdiniz? Elçiye itaat edin ayetiyle, Kuran’ın hükmünün iptal yetkisinin (neshin) Peygamber’e verildiği şeklindeki iddiayı hatırlayalım. [25. Bölümdeki nasih mensuh konusunu hatırlayın] O zaman biri çıkıp aynı mantıkla emir sahibi de kendinden evvelki dini hükümleri değiştirebilir iddiasını yapar ve emir sahibi “Zinayı, hırsızlığı helal yapıp, namazı orucu kaldırıyorum, bunlar da benim nasihlerim (iptal yetkisini kullanmam).” derse ne diyeceksiniz? Bunun için sizin mantığınızda olduğu gibi emir sahiplerine itaat edin ayetini çekiştirip, kendini Allah gibi dini hüküm koyucu mertebesine çıkarırsa sonuç ne olur? Eğer elçiye itaatle elçi ilave helaller, haramlar ve iptaller yapabiliyorsa o zaman aynı tarzdaki ayetle emir sahiplerinin (Yöneticilerin) de aynı hakka kavuşmaları gerekirdi. Görüldüğü gibi Kuran’ı bir bütün şeklinde kabul etmeden çekiştirmeye kalkmanın sonu felakettir.

ALLAH’A İTAAT = KURAN’A İTAAT = ELÇİ’YE İTAAT

Kuran’ın İslam’ına inanan her Müslüman elçiye (Hz. Muhammed’e) itaatin gerekliliğini bilir. Kuran’ın Müslümanlar’ı, bu yüzden Allah’a ve elçisine itaat ayetlerinin kendilerine karşı delil gösterilmesini çok garip karşılarlar ve bu iddiayı yapanların Kuran’ı bilmediğini veya çekiştirdiğini kavrarlar. Kuran’ın Müslümanlar’ına göre elçiden bize miras kalan ve elçinin bize miras olarak bırakmaya çalıştığı yegane kaynak Kuran’dır. Kuran yeterlidir, bizi ilgilendiren yegane vahiydir ve Peygamber’in başka bir kaynağı yazdırmaması da Kuran’ı yegane kaynak olarak bıraktığının delilidir. Hadis kitabı diye toplanmış kitaplar ve dini, Kuran ile Kuran’dan kat kat fazla hadislerin şirketsel oluşumlarının bir neticesi olarak gösteren mezhepçi kitaplar, Peygamber’e iftiralarla doludurlar. Kuran’ı tek kaynak kabul edip tüm bu kaynakları reddetmek, din adına tek otoriteyi Kuran’a (Allah’ın mesajına) vermek, hem mesajın sahibi Allah’a, hem mesajı getiren elçiye itaat etmek demektir. İnşallah bu izahlar Allah’a itaati, Kuran’a itaati ve elçiye itaati ayırıp adeta din adına ayrı otoriteler varmış gibi gösterenlerin; mesajın sahibini, mesajın kendisini ve mesajı getirip duyuran elçiyi birbirlerinden ayırmalarını önler. Mesajın sahibi Allah’la görüşemeyeceğimiz ve mesajı getiren elçi vefat ettiği için bize kalan mesajın kendisi olan Kuran’dır. Mesajla yetinmemiz mesaja güvenmemiz sorunları çözmeye yetecektir.

Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?

29 Ankebut Suresi 51

Yazının / Kitabın diğer bölümlerini Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

26 thoughts on “Elçiye, Resule, Peygambere itaat ne demektir ?

Add yours

  1. 1. SELENA Diyor:
    04 May 2007 6:54 am e

    çok güzel bir yazı çok beğendim…
    2. asli Diyor:
    10 May 2007 6:15 pm e

    bende cok begendim yaziyi devamini bekliyoruz

  2. yani devletin başındakiler ile ters düştüğümüzde konuyu Allaha havale edeceğiz..

  3. Yukarıdaki ayetler ışığında verilen bilgi ve yorumlara ilaveten Yusuf 50 ayeti resulun (elçi,haberci,ulak)anlamına geldiğini net olarak verir.İzninizle Volkan kardeşe cevaben Nisa 59 okuyalım.Ey iman edenler!Allah’a itaat edin,elçiye itaat edin ve SİZDEN olan emir sahiplerine de. Can alıcıkelime SİZDEN kelimesidir.Eğer onlara haniflermisiniz diye sorarsan.Hayır HANEFİYİZ derler hatta nakşibendiyiz hatta … derler.İtaat edilecek emir sahipleri hanif olsa gerek.Selamlar.

  4. o ayetin sonuda şöle””Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve elçiye arz edin.””ee elçi şu an dünyada olmadığına göre arz işini allaha yapıcaz..yani hali hazırda emirlerimizin hanif olmadığı su götürürmü

  5. siz ayetlerin bütün çağlara hitap ettiğini unutmuşsunuz galiba bu ne biçim bir mantık yaniEy iman edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve elçiye arz edin.şim di biz nasıl peygambere itaat edeceğiz .yani kuranın çoğu ayeti o zamanın müslümanlarına geldi öylemi.biz sadece .anlaşmazlığa düştüğünüzde onu ALLAHA ve resulune arz edin diyor
    biz nasıl arz edeceğiz .hadi onuda açıkladınız bu zamana kadar gelmiş bütün alimler salaktı geri zekalıydıda bir siz mi akıllısınız .farac diye bir şahıs memurluk yaparken araştırmışta okumuşta bu gerçekleri öğrenmiş ömrünü bu işe adayanlar medreselerde ilim tahsil edenler ALLAHyolu için asılanlar idam edilenler boşu boşuna ölmüşler.acaba siz dediğiniz düşünceler için neyinizi feda edersiniz ama dürüst olun…vs

  6. Volkan kardeşim söylediğin doğru. Durumu vahye arz ettim. Enam 71-72 ile cevap verdi. Ben leri Biz yapın diyor.
    Sayın hattab ne dediğini tam anlamamakla beraber Allah yolunda ölmek için ilim tahsil etmene gerek yok.Yasin 20den 27nin sonuna kadar okuyuver.Oadam ne yapmış sonra nereye varmış.Sonrada Enam 161-162 yi oku.O adamla bağlantıyı kur.
    Kendine Allah’tan başka(canlı cansız hiç birşeyi) Rab edinmemiş. Bu bir hanif özelliğidir.Asla Allah’a şirk koşmaz.
    Allah’ın hükümlerini koyduğu vahiyle sunulan yaşamı baş tacı eder.Rabbimiz buna salatı ikame etmek diyor.Yani bu vahye bağlı yaşam üzerinde olun ve onu ayakta tutun diyor.Dışımızdaki varlıkla en çok beraber olduğumuz tüm ilişkilerimizde,gündüzün bir ucundan bir ucuna hatta gecenin uyku dışında kalan kısmında da.Vahiyle yaşamak.Yaşanan herşeyi her olayı vahyin kantarına vurmak.
    O, Allah’a ilka olmuştur.Kendini Allah’a ve O’nun hükümlerine terketmiştir.
    O hanif, -Hadid,4- ayetinin farkındadır.
    Onun için haniflerde salat daimdir.
    Sonra da geç Kehf 101den 105in sonuna kadar oku.O sağlam amel(cennetlik) sanılan amellerin neden mizana konulmayacağını anla.Anahtar kelime lika.
    Hanifi anladın,Enam 161-162yide okudun. Şimdi sen doğruyu söyle kim Allah yolunda ölebilir.
    Selamlar.

  7. HANİF DEMİŞSİN BİLDİĞİM KADARI İLE PEYGAMBERDEN ÖNCE YAŞAMIŞ BAZI İNSANLAR VARDI YANİ İBRAHİMİN DİNİNE İNANANLAR.PEKİ NEDEN BUNLARIN ÜZERİNE PEYGAMBER GELDİ.ALINTI:Şimdi sen doğruyu söyle kim Allah yolunda ölebilir:SİZİN ÖLECEGİNİZİ ZAN ETMİYORUM .DİNİ TAHRİF ETMEKTEN BAŞKA BİŞEY BİLMEZZİNİZ AYNI FETULLAHÇILAR SÜLEYMANCILAR VB CEMAATLER GİBİ.BANA NASIL NAMAZ KILDIĞINIZI VE NEYE DAYANARAK KILDIĞINIZI NASIL ZEKAT VERDİĞİNİZİ VE NEYE DAYANARAK VERDİĞİNİZİ ANLATIRMISINIZ.Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onu Allah’a ve elçiye arz edin.AYETİ İLE İLGİLİ AÇIKLAMANIZ ÇOK SAÇMA NE BİR ÖNCEKİ YORUMDADA DEMİŞTİM KURAN ÇAĞLARA HİTAP EDER HER ÇAĞDAKİ MÜSLÜMANLAR AYNI ŞEYİ ANLAMAK VE ONA GÖRE HAREKET ETMESİ GEREKİR “Rabbine yemin olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar, “( Nisa, 65)
    AYETİ İÇİN NE DERSİN ACABA BURDADA PEYGAMBER DEĞİLDE BAŞKA BİR ŞEY Mİ KAST EDİLDİ DİYELİM Kİ O ZAMAN Kİ MÜSLÜMANLAR İÇİN İNDİ O ZAMAN AYETLERİ O ZAMANA VE BU ZAMANA HİTAP EDENLER DİYE İKİYE AYIRALIM BOŞU BOŞUNA KALABALIK OLMASIN ÇÜNKÜ BENİ İLGİLENDİRMEYEN AYETLER NEMİZE GEREK (HAŞAAAA).SİZ AYETİN PEYGAMBER DÖNEMİNE HİTAP ETTİĞİNİ SÖYLEMİŞSİNİZ .BİRDE EMİR SAHİPLERİ HAKKINDA ÇOK YANLIŞ BİLGİLER VERMİŞSİNİZ .BENCE KURANI KENDİ KAFASINA GÖRE YORUMLAYAN İŞİNE GELDİĞİ GİBİ HAREKET EDEN BİR TAİFESİNİZ.ALLAH HEPİMİZİ ISLAH ETSİN .BENCE BU KADAR BASİT OLMAMALI İYİ ARAŞTIRMALI ÇUNKÜ ALLAH MUHAFAZA YANLIŞ BİLGİ HEMBİZİ HEMDE BİZLERE UYUP HAREKET EDENLERİ DİNDEN ÇIKARIR.İYİ ARAŞTIRIP KAFAMIZA YATMAYAN ŞEYLERİ BİLEN HER İKİ GÖRÜŞE SAHİP KİŞİLERE İLTİCA EDİP ONA GÖRE DAVRANMALIYIZ.BEN DAYANAMADIĞIM İÇİN YORUM YAPTIM ALLAH BENİ AFFETSİN ÇÜNKÜ YANLIŞ BİLGİ VERMİŞ OLABİLİRİM.ALLAH MUHAFAZA.

  8. Kurallar kaideler bir kitaptan öğrenilebilir ancak insanlık, ahlak, edeb ve erdemler örneklik olmadan öğrenilemez…
    Protestanların iddası İncilin çevirilmesi ve din adamlarının elinden alınıp halka verilmesiydi…

    İşte bu gün istedikleri oldu….

    Hiçte zannettikleri masum şeylerle sonuçlanmadı bu çaba….

    İncilde halkın eline geçmedi….

    Şarlatanların eline geçti ve binlerce sapkın tarikat doğdu…. Bu tıp kitaplarını doktorların profesörlerin elinden alıp “halkı sömürmeyin her şey bu kitaplarda yazıyor… kendileri öğrenip tedavi olabilirler” demeye benziyor…. Acaba insanın beden sağlığı ruh sağlığından daha mı önemli ki bu hassasiyeti göstermeyelim…
    Hazreti Peygamberin ahlakından, söylediklerinden ve yaptıklarından haberdar olmak bizimde Kuran’ı doğru anlamamız ve doğru yaşamamız konusunda rehber değil midir?

  9. Peygamberimizin(sav.)
    Ahlakından Kalem4
    Söylediklerinden Necm 3 (Bizi ilgilendiren)
    Yaptıklarından, (Allah’ın sünnetinin uygulayıcısı.)
    biz haberdarız.
    Sen İbrahim’in(s) dini diye yeni bir din mi çıkarıyorsun. Sen kıldığın namazdan bile gaflettesin.Amener resuluyu okumuyormusun.Okuyorsan neyi işitipte itaat ettim diyorsun.Bakara 130 dan 140 kadar bi oku. Neden bunların üzerine peygamber gelmiş? Allah’ın muradını banamı soruyorsun.
    Ben senin kıldığın gibi namaz kılmıyorum.Zekatıda kime nasip olursa, özellikle alnında secde izi gördüklerime (misalen Volkan kardeşe) hatta sana bile ama gözlerini açıp ta bir görebilsen. Bektaşi fıkrasındaki gibi sadece Nisa 65 buraya koyma,60 DAN 65 e kadar oku içine sindir. Sonra zamanlamayı bil. Kim sana kuranın peygamber zamanına indiğini söylüyor. Bir şeyi söylerken Allah’ın seni işittiğini unutma. Bence bu kadar kolay olmamalı demişsin. Allah’ın kitabı doktorun kitabına benzemez. İlim olarak kolay fakat uygulama olarak epey fedakarlık ister. Lakin ecri büyüktür. Katılımın için teşekkür. Esenlikler dilerim.

  10. Dervişin fikri ne ise zikride odur derler.
    Bu zikir benim ama fikrim bu değil.Elbetteki zekat vahiyle teskiye olmaktır.Böyle bir yazı yazmamın sebebi nedir onu bilemiyorum.Kendimi ğöğe yükseliyormuş gibi hissediyorum.İlişiği olan herkesten özür dilerim. Gerekeni yapacağım. Selamlar.

  11. SAyın Hattap yukardaki sözümüz üzre iletini yeniden değerlendirelim. Umarım özrümü kabul edersin.Gördüğün gibi bu sitede kişiler in söylemlerine vahye uygunluk aranarak cevaplar yazılmaktadır.
    İbrahim’in (s) dini diye ayrı bir din yoktur.Ayetler de İbrahim’in(s) milleti vardır.Bu milletin fertleri bütün milletlerin içinden çıkabilir.(Yani Türk ,Alman, Rus,Japon, arap olabilir.)Yeterki vahye ulaşsın.İman etsin ve itaat(vahye uygun amel). Bu fertler Allah katında bir milleti oluştururlar.Allah bunlara hanıf milleti diyor. Özellikleri Allah’a müşrik değiller. BAKARA 135
    İşte bu din ezelden kıyameteyalnızca Allah’a boyun eğenlerin dinidir. Yalnızca Allah’a halis kılınır. Allah’tan başka hüküm koyucu kabul etmez.
    Bunun üzerine neden peygamber geldi.İbrahim 4 ve Nahl 36 yeterlimidir.
    Gelelim konumuza Allah yolunda kimlerin ölebileceği bir önceki ve son iletinizde olduğu gibi sizin zannınıza bırakılmayıp bu konudada hükmü Allah Enam 160-162 ile koymuştur. 162 olabilmek için 161 i idrak etmek lazımdır.
    Nisa 59’a geldiğimizde Peygamberimiz(sav.) yaşadığı dönemde zaten müminlerin emiri idi.Ayet ölümünden sonraki zaman içindir.Bu konudaki düşüncemizi hem bu forma hem de devleti kim yönetsin formuna ilettik.
    Sanırım siz Peygamber’in(s)zamanında yaşamak isterdiniz.Lakin çok zorlu bir dönem olduğuna dikkatinizi çekerim. Yoksa siz peygamber’i(s) her görenin,her işitenin kurtulduğunu mu sanıyorsunuz.
    Nuh’un(s) oğlunun babasının ahlakından, söylediklerinden, yaptıklarından haberi yokmuydu sizce.
    Nuh’un ve Lut’un hanımları kadar kim kocalarına yakın olabilir, onlarında mı haberleri yoktu? oku bak sonları ne oldu.Tahrim 10.
    Buna karşı Tahrim 11 de oku.Firavunun hanımı Musa’ya çok mu yakındı. 12 yide oku Meryem ne yapmış. Bu ileti daha bitmedi işe gidicem.
    Selamlar.

  12. Sayın Hattab Tahrim 11’i Musa’ya bağlamamız aslında eskimez dine bağlantıdır.
    Neden vahye davet ediyor ve vahye uygunluk isteniyor.Sizler bu kurandan sorulacaksınız ayeti gereğince.
    Allah peygamberimize buyurdu:Sen de sana indirilene tabisin.Ahzap 2.Bunun üzerine Ali İmran 79-80 i okursanız belli bir fikre sahip olursunuz.
    Rabbimiz buyurdu:Biz kuranda hiç bir şeyi eksik bırakmadık.Bunun üzerine bizlerin zanda bulunması bizi şirke götürmez mi?O zan ki(kesin bir bilgi sahibi olmama durumu.Kesin bilgi ise sadece Kurandan elde edilebilir.) rabbimiz tarafında kınanmış sonunun hüsran olacağı bildirilmiştir. Mevzu olan konuda sizi Enam 161-162 ye davetimiz bundandır.Yoksa kimseyi itelemek değil,haddimiz de değildir.
    İtaat edilecek emir sahiplerinin hanif olmasında ısrarcıyız.Bugün memleket yönetiminde bulunanların yaptıkları hepimizce malum.Emperyalist güçlerle dayanışmalı bazı projelerde yeralmaktadırlar.(BOP)gibi.Üstelik Eşbaşkanlıkla öğünür durumdadırlar.Yönetimde bulunanların ekserisinin sizin de tasvip etmediğiniz tarikat ilişkileri malumdur.Sanki Alah’ın birden fazla dini varmış gibi,Dinlerin uyumu projesine katılıp,bunda da Kuran hükümlerini esas almayıp, mevlananın sözlerini ön plana çıkararak,Peygamberimizin(s) düşmanlarının(ki peygamberimizi karalıyorlar.) amaçlarına hizmet etmektedirler.İnfak konusunu hakkıyla algılayamayıp halkımızı dilenci(kömür,gıda gibi yardımlarla) durumuna düşürürken kendileri burjuvazi bir yaşantı içine girebilmektedirler.Vs.Vs.
    Biz Ahzap 67 deki pozisyon da kalmamak için ısrarcıyız ve seçimlerimizde dikkatli olmalıyız.
    Bizi namaz ve zekat konusunda mahkemeye çekiyorsun.Yukarda bahsi geçen kişilerin hemen hepsi namaz kılmaktalar.Peki yaptıkları namazlarına ters düşmüyor mu?Size bir ayet vereyim.Allahu Teala burada da hükmünü koymuş, bu kişilere bağışlanma ve büyük bir ücret vaad etmiştir.Bu ayeti dikkatle okuyun,kimler var kimler yok. Ahzap 35.Vahiyden nasibini alamamış(Kuran bilincinden yoksun)kişilerin amelleri kendilerini kurtarmaya yetermi. Maun suresini de okuyun.Biz size bunun için Lika’dan bahsettik.
    Kimin sözü Allah’ın sözünün önüne geçebilir.Vahy bize yeterlidir. Peygamberimiz konusunda da.Allah doğruyu söylemiştir.Çünkü Taha 7.
    Selamlar.

  13. sukur ALLAHA bir yeni dinimiz eksikti onuda siz yaptiniz yaziktir ayiptir gunahtir siz peygamberi nerdeyse ret ediyorsunuz bu kadarda olmaz siz yahudilerden daha tehlikelisiniz be kardesim yine yahudiler belli onlardan uzak duruyoruz ama siz islamin altina gizlenmissiniz nifak tohumlari ekiyorsunuz mazallah siz tam bir bozguncusunuz ayetleri yarim yarim alipta isinize geldigi gibi agzinizda sakiz dolastirmayin olurmu ALLAH sizi islah etsin

  14. Benimle benden önce gelen peygamberlerin misali birtakım evler inşa eden, onları iyi, güzel ve mükemmel yapan, ancak köşelerinden birinde bir kerpiç yeri bırakan bir adamın misali gibidir. İnsanlar dolaşmaya ve binayı beğenmeye başlarlar. ‘Şuraya da bir kerpiç koysan da bina tamam olsa’ derler. İşte o kerpiç benim” [Buhari-Kitabul Menakib- 1474]

    Hz. Muhammed (sav) yaratılmışların en değerlisi. Mahlûkatın en üstünü… Hem insanların hem de meleklerin en faziletlisi. Allah’ın habibi, son elçisi, temsilcisi. Değer bakımından en üst sıralamada Efendimiz (sav) gelir. Ondan sonra diğer peygamberler gelir.

    HZ. Muhammed’e (sav) verilen bazı nimetler daha önce hiçbir peygambere verilmemişti. Bu da Hz. Muhammed’in Allah katındaki değerini ifade eder. Bunların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: Âdemoğlu nesillerinin en temizinden süzüle süzüle gelmesi. [Buhari Menakıp K.Sitte 12/394]

    Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Efendimiz (as) ise ‘kırmızılara, acemlere’ de, bütün insanlığa gönderilmiştir. Sadece tüm insanlığa değil cinlere de gönderilmiştir.

    Diğer peygamberlerin şeriatının hükmü kalkmış iken, Efendimiz’in (sav) getirdiği hükümler kıyamete kadar geçerlidir.

    Daha önceki peygamberlere ganimet helal değilken Hz. Muhammed’e helal kılınmıştır.

    Bütün bir yeryüzü mescit kılınmıştır. Daha önceki peygamberlere mabet dışında ibadet imkânı tanınmışsa da bu çok sınırlı olmuştu.

    Bir aylık mesafede olan düşmanın bile içine korku düşürülmesi suretiyle yardım olundu.

    Şefaat etme yetkisi verildi. [Buhari-Müslim-Nesei K. Sitte 12/380] Yaratılışta peygamberlerin ilki, Müslümanların ilki (Zümer 39/11-12) gönderilişte sonuncusudur.

    Dinini korunacağı güvence altına alınmıştır. [Hicr15/9]

    Diğer peygamberlere ismiyle hitap edilirken, O’na ismiyle hitap edilmemiş, Kuran’da O’na, hayatına, yaşadığı kutsal beldeye yemin edilmiştir.

    ‘Cevamiül Kelim’ ile gönderilmiştir. Az kelimelerle çok anlamlı, hikmetli, veciz ifadelerde bulunma özelliğinin verilmesi.

    Arzın hazinelerinin anahtarının verilmesi…

    Ümmetinin en hayırlı ümmet kılınması… Geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlanması…

    İki omuzu arasında peygamberlik mührünün olması…

    Kâfir olan şeytanının, Allah’ın yardımıyla, Müslüman olması (teslim olması)…

    Su bulunmadığı zaman toprağın (teyemmüm yoluyla) temiz ve temizleyici kılınması…

    Tüm peygamberlerden, O’na inanacaklarına ve yardım edeceklerine dair söz alması… (Ali İmran 3/81)

    Hz. Peygamber’in geleceği Tevrat ve İncil’de geçiyordu.

    Hz. Muhammed’e ahirette verilen üstünlükler

    ÂDEMOĞLUNUN Allah’a en kerim olanıdır. Kıyamette ilk dirilecek, yerden ilk çıkacaktır. İnsanlar Allah’ın huzuruna geldiklerinde hatipleri olacaktır. Ümitlerini kestiklerinde onlara müjde verecektir. Kıyamette ‘Livâül Hamd=şükür sancağı’ Efendimizin (sav) elinde olacaktır. (Tirmizi K.Sitte 12/378) İlk şefaat isteyen ve bu duası kabul edilendir. (Müslim K.Fedail 10/43) Peygamberlere imam olacaktır. Kevser verilecektir. Diğer peygamberlere nazaran, tabileri (müminleri) en çok olacaktır. (K.Sitte 12/388) Sıratı ilk geçen ve Cennete ilk girecek kişidir. “Ben Kıyamet günü Cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hazin (kapıcı melek) ‘Sen kimsin?’ der. Ben de, ‘Muhammed’im’ derim. Bunun üzerine; ‘Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum’ der. (Müslim İman K.Sitte 12/396) Razı edilecektir. Ümmetinden dolayı büyük endişe duyan Efendimize Rahmeti Yüce Rabbimiz, Cebrail’i (as) göndererek der ki: “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve söyle: Biz seni ümmetin konusunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz. (Müslim İman K. Sitte 12/408)
    Sonuç olarak

    TÜM peygamberler Allah tarafından biz insanlığa gönderilmiştir. Hepsine iman eder, sever ve hürmet duyarız. Hepsi de bizim büyüğümüzdür, efendilerimizdir. Her hangi birine karşı ne sevgi eksikliğinde bulunur ne de iftira ederiz. Onlar Allah’ın kulları ve elçileridir. Mucizelerle donatılmışlar ve insanlara ilahi mesajı eksiksiz olarak sunmuşlardır. Her birinin kendine göre farklı bir konumu ve değeri vardır. Ancak son peygamber Efendimiz Aleyhisselam ise gerek bu dünyada gerekse Ahiretteki konumu itibarıyla diğerlerinden farklı ve üstündür.

    Konuyu İbnul Cevzi’nin eserinde geçen (sh.316) tatlı bir mukayese ile sonlandıralım: “İbrahim (as) putları kırmıştı. Peygamberimiz (sav) Hubel’i Kabe’nin tepesinden atmıştır . Sonra fetih günü üç yüz altmış puta işaret etmiş ve hepsi yıkılmıştır.

    Hud’a (as) kavmine karşı batı rüzgârlarıyla yardım edilmişse, peygamberimizi de Saba rüzgârlarıyla yardım edilmiştir. Saba rüzgârı hendek günü düşmanlarını darmadağın etmiştir. Eğer Salih’in (as) devesi varsa, develer Hz. Muhammed’e secde etmiştir. Eğer Yusuf (as) güzel yüzlüyse, bizim peygamberimiz de ayın on dördündeki dolunay gibiydi.

    Musa (as) için taştan su fışkırdıysa, peygamberimizin parmaklarından su fışkırmıştır. Bu daha şaşırtıcıdır. Çünkü su daima taştan çıkar.

    Hurma kütünün böğürmesi ve Peygamberimize olan hasret ve sevgisinden ağlaması, Musa’nın hallerinden daha şaşırtıcıdır. Hz. Muhammed, ağacı çağırmış, o da yeri yara yara gelmiştir. Dağlar Davut’la (as) birlikte Allah’ı tespih etmişlerse, Peygamberimizin elindeki çakıllar Allah’ı zikretmişlerdir. Demir Davut için yumuşaksa, kaya da Peygamberimiz için yumuşamıştır.”

    Peygamberler arasında ayırım yapmak doğru değildir. Her gece okuduğumuz: “Amenerresulü” de “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.” (Bakara 2/285) buyruluyor. Bu ifade onlara inanma, onların görevlerini hakkıyla yapmış olmaları, Allah tarafından görevlendirilmiş olduklarını kabul etme gibi yönleriyle ayırım yapmamadır.

    “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuşmuş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir.” [Bakara 2/253]

    Bu ayet, kişisel özellikler ve ilahi emirlerle muhatap olma derecesi açısından peygamberler arasında derece farklılığı olduğunu göstermektedir.

    Kur’an’a baktığımız zaman ‘Ulul Azm’ peygamberleri görürüz. Bunlar Allah’ın dininin tebliğ ve tesisinde büyük gayretler sarf etmiş, ortaya çıkan güçlüklere ve düşmanlıklara göğüs germiş, kalpleri sarsacak sıkıntılar karşısında sabretmiş yüce insanlardı. Kuşkusuz bütün peygamberlerde bu özellik ve nitelik vardı ama bu durumla her peygamber imtihan edilmemişti. “Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret.” [Ahkaf 46/35 ve Ahzap 33/7] ayetleri bu konuya değinmektedir

  15. Abdülhalık bey şöyle söylemiş;

    “Benimle benden önce gelen peygamberlerin misali birtakım evler inşa eden, onları iyi, güzel ve mükemmel yapan, ancak köşelerinden birinde bir kerpiç yeri bırakan bir adamın misali gibidir. İnsanlar dolaşmaya ve binayı beğenmeye başlarlar. ‘Şuraya da bir kerpiç koysan da bina tamam olsa’ derler. İşte o kerpiç benim” [Buhari-Kitabul Menakib- 1474]”

    Haşa !!!

    Hz. Peygamber asla Kuran’a muhalif bir söz söylemez. Kuran’ın, resuller arasında ayrım yapmayı yasaklayan açık emirlerinden sonra O hiç böyle bir söz söyler mi?

    Güya Hz. Peygamber’i yüceltme amacıyla söylenen bu uydurmaları asla kabul etmeyiz. Gerek Hz. Muhammed gerekse ondan önce gönderilenlerin her biri görevlerini en güzel şekilde ifa etmiş tertemiz beşer ve resullerdir.

    Selam hepsinin üzerine…

    Esenlikle…

  16. ayrım tabi olmaz severiz bütün peygamberleri ama aralarında makam farkı vardır bu farkı göstermek ayrım değildir bütün peygamberlerew iman ediyoruz ama aralarında makam farkı vardır bu insanlarda da böyledir kim ALLAHIN emirlerini yerine daha çok getiriyorsa takvalı ise üstün odur hadisleri inkar etmeden konuşalım lütfen bunlar sahih hadislerdir ululazm peygamberleride diğer peygamberlerden üstündür ama ayrım yapılmaz hepsi peygamberdir….selametle

  17. TÜM peygamberler Allah tarafından biz insanlığa gönderilmiştir. Hepsine iman eder, sever ve hürmet duyarız. Hepsi de bizim büyüğümüzdür, efendilerimizdir. Her hangi birine karşı ne sevgi eksikliğinde bulunur ne de iftira ederiz. Onlar Allah’ın kulları ve elçileridir. Mucizelerle donatılmışlar ve insanlara ilahi mesajı eksiksiz olarak sunmuşlardır. Her birinin kendine göre farklı bir konumu ve değeri vardır. Ancak son peygamber Efendimiz Aleyhisselam ise gerek bu dünyada gerekse Ahiretteki konumu itibarıyla diğerlerinden farklı ve üstündür.

  18. ayrımcılıkla üstün olmayı birbiri ile karıştırmayalım hz.isa ve diğer peygamberler mirac hadisesinde görüldüğü üzere büyüklüğünü kabul edip arkasında namaz kılmışlardır hz.isa(a.s) resulullahı överek müjdelemiştir…

  19. Peygamberler arasında ayırım yapmak doğru değildir. Her gece okuduğumuz: “Amenerresulü” de “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız.” (Bakara 2/285) buyruluyor. Bu ifade onlara inanma, onların görevlerini hakkıyla yapmış olmaları, Allah tarafından görevlendirilmiş olduklarını kabul etme gibi yönleriyle ayırım yapmamadır.

  20. Bu yazyı yazan/yayınlayan kardeşlerimizden Rabbimiz Razı olsun.Çok güzel bir yazı-çok beğendim,dinimiz evrensel bir dinken,uydurmacı zihniyet onu yerel-kısıtlı-seramanik bir ucube haline getirmeye çalışmakta,ve islamın bereketini,rabbimizin rahmetini baltalamaktadırlar.Bukadar mislüman varken islamın-Kur’anın şifasından yararlanamamazın nedeni bazı gelenekçi ve uydurmacı dinanlayışına sahip kişlerin itici ve şirk bulaşmış tutumlarıdır.Allah bu dini islamın papazlarından korusun.

  21. “İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur’an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilimiyordun; ama şimdi onu dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin.” (Şura, 42/52)

    Müfessirlerin genel kanaatine göre 52. âyetin metninde geçen “ruh” kelimesi mecazî bir anlamda ve Kur’ân-ı Kerîm için kullanılmış olup, asıl anlamıyla bağlantılı olarak “insana hayat veren ilâhî mesaj” şeklinde açıklanmıştır. Âyetin siyak ve sibakına bakılınca, “ruh” kavramından burada daha çok peygamberlik ve kitap kastedildiği anlaşılıyor ise de, bu kelimenin burada, rahmet, vahiy, Cebrail, Kur’ân-ı Kerîm, gibi anlamlara geldiği de söylenmiştir. (bk. Taberî, Zemahşerî, İbn Atıyye, Hazin, ilgili ayetin tefsiri)

    Peygamberlik emaneti verilmeden önce Hz. Muhammed’in (a.s.m.) durumu

    Peygamberler genellikle “Tevhîd inancı” irfanıyla doğarlar. Onlardaki fıtrî duygu çok daha gelişkindir; yani din ve Allah duygusu onlarda daha parlak bir düzeydedir. Hiç bir peygamberin, nübüvvet döneminden önce de puta taptığı, bâtılı savunduğu görülmemiş ve tesbit edilememiştir. Ezelî kalem onları “peygamber” kaydederken, cahiliyet kirlerinden de temiz ve nezîh kalacaklarını yazmıştır. İlgili 52. âyetle, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nübüvvetten ve kitaptan önceki yılları tasvir edilerek, iki madde halinde özetleniyor: Kitap ve imân hakkında muhteva ve şartlarına; plân ve esaslarına uygun bir bilgisi bulunmadığı bildirilerek, Onun bilgisinin bütünüyle ilâhî vahye dayandığı belirtiliyor.

    Çünkü Allah’a ve ahirete ve diğer esaslara iman, ancak kitap ve peygamberlik vasıtasıyla öğrenilebilir. İnsan aklı ve fıtrî duygusu tek başına bunları tafsilî olarak anlamaya yeterli değildir. Ama icmali olarak her peygamber Allah’ın varlığına, birliğine, daha önce kitap indirdiğine ve peygamber gönderdiğine inanır.

    Buna birkaç misal verelim;

    a) Musa Peygamber, küçük yaşta iken Allah’ın varlığını, birliğini bilip putlardan, sahte ilâhlardan nefret ederdi.

    b) İsa Peygamber, henüz kundakta iken Allah’ın varlığından ve kendisinin peygamber olacağından, kendisine kitap verileceğinden söz etmiştir.

    c) Yahya Peygamber, çocuk yaşta iken İsa’yı (a.s.) tasdîk etmiştir.

    d) İbrahim (a.s.), kendisine henüz vahiy inmeden putlara düşmanlığını ilân etmişti.

    e) Hz. Muhammed (a.s.m.) Efendimiz, birçok manevî işaretlere mazhar olmuş ve küçük yaşından beri putlardan nefret edip uzak durmuş, havaî şeylere ilgi duymamıştır. O nedenle diyebiliriz ki, ilgili âyetle icmalî değil de tafsilî iman kastedilmiştir.

    Hz. Muhammed (a.s.m.) kendisine peygamberlik verilmeden önce de putperestlikten uzak duruyor, özellikle ahlâkî erdemleriyle yakın çevresinin dikkatini çekiyordu. Peygamber olduğunu açıkladıktan ve tevhid çağrısına başladıktan sonra ona karşı sert bir mücadele başlatan Mekke’nin ileri gelenleri, kendisiyle çok çetin tartışmalara girmelerine rağmen, onun daha önce kendileriyle birlikte putlara taptığı yönünde bir argüman ileri sürememiş ve ahlâkî üstünlüğüne gölge düşürebilecek en küçük bir ithamda bulunamamışlardı.

    Şu halde 52. âyetin “Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun,..” diye çevrilen kısmını bu olgu ışığında şöyle açıklamak uygun olur: Sen daha önce sana verilen kitabın içeriğini ve bütün iman konularını bilmiyordun, bunların hakikatini idrak etmiş değildin. Nitekim bazı âyetlerde iman kelimesi “İslâmiyet, Allah’ın buyruklarına uygun olarak yapılan ameller ve yaşanan Müslümanlık” anlamında kullanılmıştır. (Meselâ bk. Bakara 2/143) Ayrıca, âyette “mümin değildin” denmemiş, “iman nedir bilmiyordun” buyurulmuştur. Burada geçen “bilme” anlamındaki “derâ” fiili, sıradan bir bilgiye sahip olmayı değil, bir konunun hakikatine vâkıf olmayı ve inceliklerini idrak etmeyi ifade eder. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “dry” md.)

    Pek çok âyet ve hadiste, aklın ve insanın doğasına yerleştirilmiş donanımların iyiyi kötüden ayırt etmedeki rolü ve önemi üzerinde durulur; fakat bu âyet göstermektedir ki insan (aklıyla evrendeki düzene hakim bir iradenin ve gücün varlığını tespit edebilir ve fıtrî özellikleriyle bir takım insanî değerlere ulaşabilirse de), Allah’a nasıl kulluk edileceği ve O’nun hoşnut olacağı hayat çizgisinin hangisi olduğu hususunda ancak vahyin rehberliğinde tam ve kuşatıcı bilgiye sahip olabilir; ilâhî dinlerin ortak amacı da aklın beşerî zaaflara yenik düşmemesi için onun önündeki yolu aydınlatmaktır.

    Kitap, kalpleri ve kafaları aydınlatan nurdur.

    Ayette, Kitap “nur”a yani ışığa benzetilmiştir; çünkü o inkarcılığın ve cehaletin karanlığını giderip insanın yolunu aydınlatmakta, iman ve hidayete erişmeye vesile olmaktadır.

    Nur, bilindiği gibi iki manaya gelir: Birincisi, ilâhî feyiz ve rahmetin tecellisi ve kudretinin remzidir. İkincisi, ışığını başka bir kaynaktan alıp maddî, ya da manevî yönde aydınlatan şeydir. Kur’ân-i Kerîm bu iki nuru birden kendinde taşımaktadır. İkinci anlamdaki nuru manevî yöndedir; yani ilâhî feyiz ve rahmeti kaynağından alıp yansıtmaktadır.

    Ay’a da “nur” denilmesi, maddî ve zahirî olarak Güneş’ten ışık alıp yansıttığı içindir.

    Cenâb-ı Hak Kur’ân nuruyla, kullarından gönül toprağını küfür ve nifak çoraklığından kurtaranlara ışık ve hayat verir de onları doğru yola iletir.

    Fakat bu sonuca ulaşabilmek için Allah’ın dilemesi şarttır ve Yüce Allah kendisine verilen irade gücünü yerli yerince kullanıp tercihini hak yol yönünde yapanları bu kapsama alacağını bildirmiştir. Hz. Peygamber (asv) de insanların bu yolu, yani göklerin ve yerin hükümranı olan Allah’ın hoşnut olduğu yolu bulmaları ve ondan sapmamaları için görevlendirilmiştir. (bk. Kur’an Yolu, Heyet; Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, ilgili ayetin tefsiri)

    Soruda geçen ikinci ayetin meali:

    “Seni yol bilmez halde bulup, yol göstermedi mi?” (Duha, 93/7)

    Ayette geçen “DÂLL”, bilindiği gibi yitik, hangi yola gireceği hususunda şaşkın, yahut yanlış yola giden sapık mânâlarına gelir. “Sizin arkadaşınız şaşırmadı, azıtmadı da.”(Necm, 53/2) buyurulmuş olan Resulullah (a.s.m.) hiçbir zaman akıl ve dinde sapık mânâsına “dâll” olmamıştır. Allah’ın birliğine inanarak yetişmiş, hiçbir puta secde etmemiş, Allah’tan başka ilâh tanımamış, ahlâkı temizdi, hiç bir kötü fiil işlememişti. Her hususta güvenilir kişi olarak tanınmıştı.

    Dolayısıyla şirk sapıklığı, heva ve hevese göre amel etme sapıklığı onun yüce zatından uzak idi. Yüce Allah onu ta baştan itibaren o gibi sapıklıklardan uzak kılmış, ona sağlam bir bakış ve görüş bahşetmişti.

    Bununla beraber peygamber olmadan önceki akıl ve dirayeti ile, peygamberlikten sonraki ilim ve hidayeti arasında büyük bir fark vardı ki, bu fark çocukluk ile ergenlik arasındaki farktan daha büyüktür. Hz. Peygamber (a.s.m.) peygamber olmadan önce de kavminin, Arap müşriklerinin dinlerindeki bozukluğu görmüştü. Karşısında bulunan Yahudilik ve Hristiyanlık gibi iki dinin, çığırından çıkmış olduğunu da sezmişti. Fakat girilmesi gerekli olan ve mücerret (soyut) akıl ile idrak edilip kavranması mümkün olmayan hak din ve şeriatının ne olması lazım geleceğini ve dünyayı sarmış olan bunalım içinden nasıl çıkılıp da Hakk’a erileceğini belirlemede şaşırmış idi. Kitap okumasını bilmez, cihana ruh yayacak olan iman ve İslâm’ın ayrıntılı temel esaslarından “Kuşkusuz sen ondan önce gafillerden idin.” (Yusuf, 12/3), “Sen bundan önce hiç kitap okur değildin, hala da elinle yazı yazmazsın…” (Ankebut, 29/48), “Oysa sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” (Şura, 42/52) buyrulduğu üzere gafil idi.

    İşte burada “Seni yol bilmez buldu.” buyurulması, bu şekilde peygamberlikten önce ve çocukluk çağlarındaki gafillik ve şaşkınlık hallerine işarettir.

    Yani sen, peygamberlikten önce akılların yol bulamadığı hakikatler ve şeriatlardan gafil ve yol arayan bir yitik halinde şaşkın iken, Rabb’ın seni bulup seçerek hidayet buyurmadı mı? Verdiği vahiy, indirdiği kitap ile bilmediklerini bildirerek doğru yolu göstermedi mi?

    Hz. Muhammed (asv), peygamber olmadan önce, ayetteki deyimiyle bu konuda “yol bilmez bir halde”ydi. İşte Yüce Allah Kur’an’ı göndererek onu bu durumdan kurtarıp yolunu aydınlattı; ona hem varacağı hedefi hem de o hedefe nasıl varacağını öğretti. (bk. Razi, Mefatih; Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

    Sonuç olarak, müfessirler ilgili ayeti özetle şöyle yorumlamışlardır:

    1. Peygamberlik hususunda senden neler istendiğini tam anlamıyla bilmiyordun, mütehayyir idin. Allah seni irşat etti.

    2. Sen daha önce Kur’ân ve şeriat nedir bilmezdin; Cenâb-ı Hak seni Kur’ân’a ve İslâm şeriatına iletti.

    3. Sen kitap ve imân nedir bilmezdin; Allah seni bunlara kavuşturdu.

    4. Allah seni sapık, doğru yoldan ayrılmış bir kavim arasında buldu da senin vasıtanla onlara doğru yolu gösterdi.

    5. Hicret hususunda mütehayyir idin, seni hicret yoluna O iletti.

    6. Seni, kıbleyi arzuladığın halde buldu da seni ona irşat edip kavuşturdu.

    7. Seni kavmin arasında bir bakıma zayi olmuş halde buldu da onlara yol gösterici olarak sana hidâyet verdi.

    8. Seni hidâyeti seçip arzular bir halde buldu ve öylece seni ona eriştirdi

  22. Müslüman, Resulullahı, Allah’ın emri olduğu için sever. Biz, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için, Resulünü seviyoruz. Müslüman, niye haramlardan kaçar? Niye namaz kılar, niye oruç tutar? Peygamberi sevdiği için mi, yoksa Allah’ı sevdiği için mi? Elbette Allah’ı sevdiği için. Allahü teâlâ, Resulü için habibim diyor, Onu çok seviyor, bizim de sevmemizi ve Ona uymamızı istiyor. Bir âyet meali şöyledir:
    (Resulüm de ki; Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Bana uyanları Allah sever!) [Âl-i İmran 31]

    Allah’ın sevgisi ile Peygamberin sevgisi farklı olmadığı gibi, Allah’ın emri ile, Peygamberin emri de ayrı değildir. Bunu ayrı gösterenler kâfirdir. Bir âyet meali şöyledir:
    (Allah’ın emirleri ile, peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150-151]

    Salevat getirmemizi de emreden Allahü teâlâdır. Bir âyet meali şöyledir:
    (Allah ve melekleri, Nebiye salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]

    Müslüman, sadece Allah’ın resulünü değil, diğer Müslümanları da sevmesi gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Müminleri Allah için seven ve kâfirleri Allah için düşman bilen, ancak o zaman Allahü teâlânın sevgisine kavuşur.) [Mektubat-ı Masum Faruki 3/58]

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Cenab-ı Hak, Kur’an-ı kerimde Resulüne itaat etmenin kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kesin ve çok kuvvetli olduğunu bildirmek için de (Muhakkak böyledir) buyurdu. Bazı doğru düşünmeyenlerin bu iki itaati birbirinden ayrı göstermelerine meydan vermedi. (1/152)

    Sultan Mahmud-i Gaznevi, birkaç adamını, Şeyh Ebül-Hasen-i Harkani hazretlerine gönderip onu yanına çağırmıştı. “Eğer gelmek istemezse, (Allah’a, Resulüne ve sizden [Müslümanlardan] olan âmirlere itaat edin) mealindeki âyeti okuyun” demişti. Şeyh hazretleri de gelmek istemeyince, kendisine bu âyeti okudular. O ise, (Allah’ın itaatine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resule itaat etmekten haya ediyorum. Âmire itaate vakit nerede?) dedi. Şeyh hazretlerinin [sekr halindeki] bu sözü, Allahü teâlânın itaatini, Resulünün itaatinden ayrı bildiğini göstermektedir. Şeriatın, tarikatın ve hakikatin bütün basamaklarında, Resulullaha itaat, Allahü teâlâya itaattir. Resulullaha itaat ile olmayan Allah’a itaat, dalalettir, sapıklıktır. Mehene şehrinin şeyhi, üstad Ebu Saîd-i Ebül Hayr ile otururken, Horasan’daki seyyidlerin büyüklerinden Seyyid Ecel de yanlarında idi. Bir meczup içeri girdi. Şeyh hazretleri, onu, Seyyidin üst yanına oturttu. Sonra seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resulullahı sevdiğimiz içindir. Bu meczubu ise, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahü teâlânın sevgisi ile, Resulullahın sevgisini ayıran böyle sözleri doğru yolun büyükleri uygun görmez. Allah sevgisinin, Resulullaha olan sevgiden çok olmasının, tarikat sarhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlere izin vermezler. (1/153)

    (Allah ismi ile peygamberin ismini ayırmaz, yan yana söylersiniz) demesi de yanlıştır. Çünkü Habibinin ismini kendi isminin yanından ayırmayan Allahü teâlâdır. İmanda da, itaatte de kendi isminin yanında bildirmiştir. Bu husustaki bazı âyet-i kerime mealleri şöyledir:
    (Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin ve uyun ki doğru yolu bulun.) [Araf 158]

    (Allah ve Resulüne itaat edin.) [Enfal 1, 20, 46, Ahzab 33, Maide 92, Tegabün 12, Mücadele 13, Nur 54]

    (Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.) [Muhammed 33]

    (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]

    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

    (De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

    (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]

    (Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]

    (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

    (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]

    (Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.) [Al-i İmran 132]

    (Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez.) [Hucurat 14]

    (Allah’a ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir.) [Nisa 69]

    Ayrıca, Allah ve Resulüne itaat etmenin müslümanlık, karşı gelmenin sapıklık, kâfirlik olduğu, iman ve itaat edenlere Cennet nimetlerinin olduğu, inkâr ve karşı gelenlere Cehennem azaplarının olduğu, bunların Cehennemde (keşke Allah’a ve Resulüne itaat etseydik) diyecekleri başka âyetlerde de bildirilmiştir. [Ahzab 31, 36, 66, Nur 51,52, Feth 17, Tevbe 71]

    Sadece Habibine uymayı da bildiriyor:
    (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]

    (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

    (O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [din ile ilgili] her sözü vahiy iledir.) [Necm 3-4]

    (İhtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]

    (Namaz kılın, zekat verin, Resule itaat edin ki size merhamet edilsin.) [Nur 56]

    (Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]

    Habibini övüyor:
    (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

    (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe 28]

    (Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]

    (Resulullahta sizin için [uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]

    (Sen razı oldum diyene kadar Rabbin sana [çok nimet] verecek!) [Duha 5]

    (Senin şânını, şöhretini yücelttik.) [İnşirah 4] Bu âyetin tefsirinde deniyor ki:
    Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi bir çok yerde benimle beraber adını andırmak suretiyle şanını yücelttik. (Celâleyn)

    Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Savi tefsiri) [Batıya doğru, bir tul derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yer yüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismi ile beraber her an, her yerde işitilmektedir.]

    Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismi ile birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de Ona salevât getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavi)

    Cenab-ı Hak Resulünün nâmını dünya ve ahirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki şehadet kelimesini ve Resulullahın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)
    (Allahü tealâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça habibim sen de benimle birlikte anılmak suretiyle şânını yükselttim.) [Ebu Ya’la, İbni Hibban]

  23. Resûlullaha itâ’at Allah’a itaat ayrı mıdır?

    Resûlüne imân ve itâat olmadan Allah’a imân ve itâat olmaz. Çünkü Allahü teâlâ, kendine itâ’ati, bir çok âyette, Resûlü ile birlikte zikretmiştir. Meselâ buyuruyor ki: (Resûle itâ’at eden, Allah’a itâ’at etmiş olur.) [Nisâ 80]
    (Resûl, size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının!) [Haşr 7]
    (De ki “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin!”) [A.İmrân 31]
    [Bu âyet-i kerîme inince, münâfıklar, şimdiki mürted ve zındıklar gibi, “Muhammed kendine tapılmasını istiyor” dediler. Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerîme indi. (Şifâ-i şerîf)]
    (De ki, “Allah’a ve Peygambere itâ’at edin! Eğer [Peygambere uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A.İmrân 32]
    Allahü teâlâ, Peygamber efendimize itâati emrettiği gibi, ona muhâlefeti, isyânı da yasaklamıştır:
    (Kim Allah’a ve Resûlüne isyân eder ve hududullahı aşarsa Allah onu, temelli kalacağı Cehenneme sokar.) [Nisâ 14] [Hududullah, Allah’ın emir ve yasakları]
    (Doğru yol belli olduktan sonra, Peygambere karşı geleni ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyanı, o yolda bırakır ve cehenneme sokarız.) [Nisâ 115]
    Allah’a, Resûlüne isyân
    (Allah ve Resûlüne karşı gelen, bilsin ki Allah’ın azâbı çetindir.) [Enfal 13]
    (Ey îmân edenler, sizi hayat verecek şeylere [dinin emîrlerine] da’vet edince, Allah’a ve Resûlüne icâbet edin!) [Enfâl 24]
    (Allah’a ve Resûlüne karşı gelen, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.) [Ahzâb 36]
    Sünnet-i seniyyeye uymanın farz olduğunu yukarıda âyet-i kerîmelerle bildirmiştik. Bu konudaki hadîs-i şerîflerden birkaçı da şöyle:
    (Bana uyan Cennete girer, isyân eden giremez.) [Buhârî]
    (Resûlün harâm kılması, Allah’ın harâm kılması gibidir.) [Tirmizî]
    (Allah’ın kitabına, Peygamberin sünnetine sarılan sapıtmaz.) [Hâkim]
    (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim]
    (Benden sonra ihtilâflar çıkar. O zaman sünnetime ve hülefa-i râşidînin sünnetine uyun!) [Tirmizî]
    Kur’ân-ı kerîm, Peygamber efendimize inmiştir. Muhatabı odur. Eshâb-ı kirâm, Peygamber efendimize, Kur’ân-ı kerîmin açıklamasını suâl ederlerdi. Açıklamayı gerektirmiyen âyetler hariç, her âyetin açıklamasını bilen yalnız odur. Resûlullah efendimizin bildirdiğinden başka türlü açıklamak yanlış olmakla kalmaz, Allah’a ve Resûlüne iftirâ olur. Hiç bir kimse, Peygamber efendimizden daha iyi bildiğini söyleyemez. Çünkü Allahü teâlâ buyuruyor ki:
    (Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Peygamber gönderdik.) [Bakara 151]
    Demek ki, Peygamber efendimiz, Kitabın [Kur’ân-ı kerîmin] dışında, bir de hikmet getirmiştir.
    Ayrıca, Kurân-ı kerîme rağmen, insanların bilmediği şeyleri de öğretmiştir. Allahü teâlâ, hikme ehlini de övmüştür:
    (Allah, hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayr verilmiştir.) [Bekara 269]
    Hikmet, fen ma’nâsına geldiği gibi, fıkıh ilmi ma’nâsına da gelir. (Dürr-ül muhtâr)
    Peygamber efendimiz, İbin Abbâs hazretleri için, (Yâ Rabbî, bunu fakîh kıl, hikmet sâhibi eyle ve buna Kur’ân-ı kerîmin bilgilerini ihsân eyle) buyurdu. (Buhârî)
    Kur’ânı ehli olan açıklar
    Peygamber efendimiz, fıkh bilgilerini de eshâb-ı kirâma öğretmiştir. Peygamberimizin öğrettiklerine sünnet dendiği için, öğrettiği fıkh ilmine de sünnet de denir.
    İmâm-ı Şâfiî hazretleri, (Bu âyetteki hikmet’ten maksat, Resûlullahın sünnetidir. Önce Kur’ân zikredilmiş peşinden hikmet bildirilmiştir) buyuruyor. (Risâle s.78)
    Kurân-ı kerîm açıklamasız öğrenilseydi, Peygamber efendimize, (tebliğ et yeter) denilirdi, ayrıca (açıkla) denmezdi. Halbuki, açıklanması da emredilmiştir:
    (Kur’ânı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]
    (Biz bu Kitabı, hakkında ihtilâfa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve imân eden bir kavme de hidâyet ve rahmet olsun diye sana indirdik.) [Nahl 64]
    Bu âyet-i kerîmeler, açıklamayı gerektiren âyetlerin bulunduğunu gösterdiği gibi, bunu açıklamaya Resûlullah efendimizin yetkisi olduğunu da göstermektedir.
    Kurân-ı kerîmde her bilgi vardır. Ancak açık değildir. Peygamber efendimiz bunları vahy ile öğrenmiş ve ümmetine bildirmiştir. Bir âyet-i kerîme meâli:
    (Onun sözleri vahydir.) [Necm 4]
    Hz.Cebrâil, Peygamber efendimize gelip 5 vakit namazın her şeyini bizzat tatbîkî olarak öğretmiştir.
    Peygamber efendimiz de (Namazı benim kıldığım gibi kılınız) buyurmuştur. (Buhârî)

    PEYGAMBERLERİN ZELLELERİNDE HİKMET VARDIR
    ilk hikmeti insanlar hatasız görüp ilah zannetmesinler hatasız ALLAH CC dır

    Bütün peygamberler gerek peygamberliklerinden önce, gerekse peygamberliklerinden sonra hiçbir şekilde büyük günah işlememişlerdir.

    Ancak, bazı peygamberler hata yoluyla, unutmak veya daha iyiyi terk etmek suretiyle bizim bildiğimiz şeklin dışında “zelle” denen bazı hatalar işlemişlerdir. (Muvazzah ilm-i Kelâm, s.184; Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.154)

    Hz. Adem’in Cennette iken yasak ağacın meyvelerinden yemesi zelleye misal olarak verilebilir. Hz. Âdem, yasak meyvelerden yemekle bizim bildiğimiz mânâda bir günah işlememiş, daha iyi olanı terk etmiştir. Çünkü, ağaçtan yemeleri kendilerine haram kılınmamıştı ki, bir günah şeklinde düşünülsün. Neticede de, bu hatalarından dolayı Cennet nimetlerinden mahrum kaldılar. Cennette günah ve sevap mefhumunun olmaması bu günahın, bilinenden başka bir şeklinin olduğu da anlaşılır.

    Cennet nimetlerinden birisi de, orada “tuvalete gitme” gibi bir ihtiyacın mevcut olmadığıdır. (Müslim, Cennet: 15) Cennette yenip içilen şeylerin artıkları olmadığından Hz. Âdem ve Havva, Cennette büyük ve küçük abdest yapmıyorlardı. Avret mahalleri elbise veya bir nurla kendilerinden gizlenmişti. (Tefsîr-i Kebir, 14/49; Hak Dini Kur’ân Dili, 3/2140) Yasak ağacın meyvelerinden yemeleri avret yerlerinin açılmasına, küçük ve büyük abdest gibi eza verecek şeylere sebep olacağı için Cenab-ı Hak o ağaçtan yemelerini men etmişti. (Hülasatül-Beyan, 2/ 4748)

    Nitekim, yasak ağacın meyvelerini yedikleri anda, daha önce hiç görmedikleri avret yerleri açılıverdi. O yerlerin açılması uygun olmadığı için yaprakla örtünmeye başladılar. (A’raf Sûresi, 22)

    Hz. Âdem’in yasak ağacın meyvesinden yiyerek Cennetten çıkarılmasında kaderin hissesini unutmamak gerekir. Çünkü, Cenab-ı Haklan insanı yaratmasındaki hikmet ve maksadın gerçekleşmesi, ancak Hz. Âdem ve Havva’nın Cennetten yeryüzüne inmesiyle mümkün olmuştur. Ebu’1-Hasen-i Şâzelî, Hz. Âdem’in zellesi hakkında şöyle der:

    “Ne hikmetli bir günah ki, kıyamete kadar gelecek insanlara tevbenin meşru kılınmasına sebep olmuştur.” (Risa1e-i Hamidiye, s. 611)

    Hz. Yunus’un (a.s.) zellesine gelince:

    Hz. Yunus (a.s.) peygamberlikle vazifelendirildikten sonra, kavmini îmâna davet etmeye başladı. 33 yıl gibi uzun bir müddet tebliğde bulunduğu halde, yine de halk üzerinde bir tesir vücuda gelmemişti. Bu durum Yunus Aleyhisselâmın canını sıktı. Bu sıkıntıdan kurtulma ümidiyle, Cenab-ı Hakkın izni olmadan kavmini bırakıp ayrıldı. Bir peygamber, Rabbinden izin almadan bulunduğu yerden ayrılamazdı. Hz. Yunus (a.s.) bu hareketiyle efendisinden kaçmış bir köle durumuna düşmüştü. (Hülâsatü’l-Beyan , 2: 4748)

    Ancak Hz. Yunus’un (a.s.) bu hareketi vazifeden kaçış veya vazifeyi verene karşı bir isyan mânâsında anlaşılmamalıdır. Yunus (a.s.) sadece İlâhî davete uymayan halktan uzaklaşmıştır. Bu hareket peygamberlerin dışındaki insanlar için hata sayılmaz. Peygamber için de azabı gerektirecek bir günah değildir.

    Bununla beraber, Cenab-ı Hak, zor şartlar altında kalsa da Hz. Yunus (a.s.) gibi davranmamasını Peygamberimize (a.s.m.) tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Ey Muhammedi Sen Rabbinin hükmüne kadar sabret. Balık sahibi Yunus gibi olma.” (Kalem Sûresi, 48)

    Evet, peygamberlerin “zelle”lerine bir günah gözüyle bakmamak gerekir. Çünkü, günah azabı gerektiren bir şeydir. Peygamberler ise zellelerinden dolayı herhangi bir cezaya uğramayacaklardır.

    Cevap 2:

    Esasen bütün peygamberler gibi bizim peygamberimiz de ismet (Allah tarafından günah işlemekten korunmuş olma) özelliğine sahiptir, dolayısıyla zaten günahsızdır. Şu halde Peygamberimiz, “Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah’ın bağışlaması…” (Fetih, 1-3) mealindeki ayette bağışlandığı bildirilen günahı, fiilen işlediği yahut işleyeceği bir günah olmayıp, beşer olması hasebiyle kendisinde bulunan günah işleme potansiyelidir. İsmet sıfatı, peygamberlerdeki bu potansiyel günah işleme imkânının fiiliyata geçmesini önleyen ilâhî bir koruma ve esirgemedir; âyetteki af bu anlamdadır.

    Peygamberler ümmetlerine örnek olduklarından Allah onları günah işlemekten korumuştur. Buna rağmen Peygamberimiz gece gündüz nafile ibadetler yaparak ve özellikle çok namaz kılarak hem bu konuda da ümmetine örnek olmuş hem de ibadetin cennet ümidi veya cehennem korkusundan değil, Allah buna lâyık olduğu, kul bununla manevî hayat ve huzur bulduğu için yapılacağını göstermiştir. Nitekim kendisine, günahlarının peşinen bağışlanmış olduğu hatırlatılarak niçin bu kadar çok namaz kıldığı soruldukça şu cevabı vermişlerdir: “Elimden geldiğince Allah’a şükreden bir kul olabilmem için” (Buhârî, Tefsir, 48/2)

    “Günahının bağışlanmasını iste ve sabah akşam Rabbini hamd ile tesbih et.” (Mü’min, 40/55) mealindeki ayette Hz. Peygamber’den, günahının bağışlanması için dua etmesi istenmektedir; Fetih sûresinde ise ona gelmiş geçmiş bütün günahlarının bağışlandığı müjdelenmiştir. (bk. Fetih 48/1-7) Müfessirler bu durumu, Mü’min süreninin Fetih sûresinden önce inmiş olduğuna delil göstermişlerdir. Bu sûrenin Fetih’ten önce indiği kesin olmakla birlikte gösterilen bu delil isabetli değildir. Nitekim en son inen sûrelerden olan Nasr sûresinde de Resûlullah’a, Allah’ı hamd ile tesbih ederek O’ndan mağfiret dilemesi emredilmektedir.

    İslâm inancına göre diğer peygamberler gibi bizim peygamberimiz de masum (günah işlemekten korunmuş) olduğu için bazı müfessirler “Günahının bağışlanmasını dile” buyruğunun, peygamberlikten önceki hatalarıyla ilgili olduğunu veya bu buyruğun asıl muhatabının Resûlullah’m şahsında onun ümmeti olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu yorumlar doğru olmakla beraber, Peygamber’i bu buyruğun dışına çıkarma çabaları pek anlamlı görünmemektedir. Zira her şeyden önce tövbe ve istiğfar da birer ibadettir. Nitekim Resûlullah, kendisinin günde yetmiş veya yüz kere istiğfar ettiğini yeminle ifade etmiştir. (Buhârî, Da’avât, 3; Müsned, IV, 211)

    Öyleyse, Mü’min suresi 55. ayetteki “günahının bağışlanmasını iste” ifadesi ile Muhammed, suresi 19. ayette geçen “kendi günahın için, erkek, kadın müminler için Allah’tan af dile.” ifadelerindeki “günah” ne demektir?

    Peygamberler masumdurlar; ümmetlerine örnek olacakları için Allah onları günah işlemekten korumuştur, hatalarını da zamanında tashih ederek kalıcı olmasını engellemiştir. İslâm inancının önemli bir ilkesi olan ismet (peygamberlerin masumluğu), Hz. Peygamber’in günah işlediğini kabul etmemizi engellemektedir. Bu sebeple âyette geçen “Günahının… bağışlanmasını dile” cümlesini bu inanç esası çerçevesinde anlamlandırmak gerekmektedir. Yapılan yorumlar şöyledir:

    1. Sözün muhatabı Hz. Peygamber olmakla beraber asıl hedefi ümmettir.

    2. Hz. Peygamber tevazu gereği kendi hata ve günahından bahseder ve devamlı Allah’tan af diler olduğu için bu güzel davranışa uygun bir ifade kullanılmıştır.

    3. Hz. Peygamber İçin günah olan veya onun günah saydığı şey, sıradan insanlar için tabii ve mubah olan davranışlardır. Nitekim kendisi şöyle buyurmuştur: “Kalbimin perdelendiği oluyor ve ben günde yüz defa Allah’tan af ve mağfiret diliyorum” (Müslim, Zikr, 41) Burada “perdelenme” diye çevirdiğimiz kelime, “Allah’ı anma ve hatırda tutma konusundaki kesiklik” olarak açıklanmıştır. Yani Hz. Peygamber her an Allah şuuru içinde yaşamaktadır, bu şuurda anlık kesintileri günah sayıp onlara da tövbe etmektedir.

    Hz. Peygamber’in, bütün müminler için Allah’tan af dilemesinin istenmesi, onun şefaat yetkisinin bir delili olarak da değerlendirilmiştir. (İsmet konusunda geniş bilgi için bk. Mehmet Bulut, “İsmet”, DM, XXIII, 134-136)

  24. Yavuz Sultan Selim 8 Tavuk, 9 İnek eti, 10 Palamut balığı şeklinde bu listeyi uzatıyor olsaydı ve “Elçiye itaat ayetleriyle bunları haram kılıyorsanız, Emir sahibine itaat ayetiyle de, ben bunları aynı mantıkla, aynı şekilde haram kılıyorum.” deseydi ne derdiniz? Elçiye itaat edin ayetiyle, Kuran’ın hükmünün iptal yetkisinin (neshin) Peygamber’e verildiği şeklindeki iddiayı hatırlayalım. [25. Bölümdeki nasih mensuh konusunu hatırlayın] O zaman biri çıkıp aynı mantıkla emir sahibi de kendinden evvelki dini hükümleri değiştirebilir iddiasını yapar ve emir sahibi “Zinayı, hırsızlığı helal yapıp, namazı orucu kaldırıyorum, bunlar da benim nasihlerim (iptal yetkisini kullanmam).” derse ne diyeceksiniz? Bunun için sizin mantığınızda olduğu gibi emir sahiplerine itaat edin ayetini çekiştirip, kendini Allah gibi dini hüküm koyucu mertebesine çıkarırsa sonuç ne olur?DEMİŞSİNİZ DE
    BÖYLE BİR ŞEY ZATEN MÜMKÜN DEĞİL…KİMSE HÜKÜM DEĞİŞTİRME YETKİSİNE SAHİP DEĞİL
    ANCAK ALLAH VE RESULÜ BU YETKİYE SAHİPTİR…

    İŞTE NİSA SURESİ 59.AYETİN AÇIKLAMASI…ELMALILI HAMDİ YAZIRA AİTTİR

    59- Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

    59- Ey iman edenler! Allah’a itaat ediniz ve Allah’ın elçisine (Hz. Muhammede) itaat ediniz. Sizden olan emir sahibine (idarecilere) de itaat ediniz. Dikkat etmek gerekir ki Allah ve Resulü hakkında diye mutlak itaat açıkça söylendiği halde, emir sahipleri (idareciler) hakkında buyurulmayıp bunlara itaat etmek Peygambere itaata atfedilmiş ve yalnız Peygambere itaat etmeye tabi olarak emredilmiş ve bu şekilde tabi olma altında itaat etmenin hem aynı kuvvetle kayıtsız olarak gerektiği gösterilmiş, hem de isyan edilen şeyler de bu hükmün dışında bırakılmıştır. “Allah’a isyan hususunda hiç bir mahlukata itaat edilmez”. Aynı şekilde “İyi ve faydalı şeylerde itaat edilir.” hadis-i şerifleri de bunu açıklıyor. Şu halde amirin her emri, memuru sorumluluktan kurtarmaya yetmez. Diyelim ki, bir memur amirinin emri ile rüşvet alsa veya hırsızlık yapsa sorumluluktan kurtulamaz. Bu mefhum, amirin kanuna aykırı olan emri memuru sorumluluktan kurtarmaz, diye de ifade olunur.

    Dikkate değer kayıtlardan birisi de müminlere hitap edilerek “sizden” kaydıdır ki, mânâsı apaçıktır. Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen vacib kılınmamıştır. Bu hususta itaat değil, varsa bir anlaşmaya riâyet etmek söz konusu olacaktır. Fakat itaat etmenin vacib olmamasından mutlaka isyan etmenin gerekli olduğunu anlamaya kalkışmamalıdır. İtaatin vacib olmaması, isyan etmenin vacib olmasını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı başka, isyan etme vazifesi yine başkadır.

    Bundan dolayı buradan mümin olmayan bir çevrede (ortamda) bulunan müminlerin şuna buna karşı isyancı ve ihtilalci bir durumda kabul edilmemeleri ve belki müminlerin her nerede bulunurlarsa bulunsunlar Allah’a ve Resulüne karşı itaatsizlikten sakınmak ve aynı zamanda kendilerinden olan idarecilere itaat etmeleri ve tağutlara boyun eğmemelerinin gerekli olduğunu anlamak gerekir. Bu bakımdan Taberî tefsirinde de zikredildiği gibi şu hadisler ne kadar önemlidir: İbnü Zeydin babasından rivâyet ettiği üzere Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki: “İtaat, itaat, itaatte imtihan da vardır. Fakat Allah dilemiş olsaydı emretmeyi hep peygamberlere verirdi.” Yani peygamberler mevcut iken bile hükümdarlara emretmeyi nasib etmiştir. Ve nitekim Yahya aleyhisselâmın öldürülmesine bile hükmetmişlerdir. Aynı şekilde Ebu Hüreyre’den rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur: “Benden sonra size bir takım valiler valilik edecek iyi iyiliği ile velâyet edecek, günahkar da günah işlemekle velâyet edecek; hakka uygun olan her konuda bunları dinleyin ve itaat edin ve arkalarında namaz kılın, iyilik yaparlarsa hem sizin, hem onların lehinedir. Kötülük yaparlarsa sizin lehinize (menfaatinize), onların zararınadır.” Aynı şekilde Abdullah b. Ömer hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Müslüman olan kişinin itaat etmesi onun vecibesidir, hoşlandığında da hoşlanmadığında da. Ancak günah işlemesi emredilmiş olursa başka. Günah işlemeyi emredene itaat yok.” Şuara sûresinde: “O aşırıların emrine uymayın. Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar, ıslah etmezler.” (Şuarâ, 26/151-152) âyeti de bu hususu apaçık ifade ediyor. Ebu’s-Suûd, tefsirinde bütün bunları şu şekilde özetlemiştir. Bunlar raşid halifeler ve onlara uyan ve doğru hareket eden hakkı emreden idareciler ve adil davranan valilerdir. Zâlim idarecilere gelince, bunlar Allah’a ve Hz. Peygambere atf ile kendilerine itaat etmenin vacib olmasını hak etmekten uzaktırlar .

    Âyette buyurulmayıp buyurulması dikkate değer bir husustur. Bu mânâ, amirleri ve hakimleri kapsamaktan başka gerçek anlamıyla (emir vermeye) sahip olmak ve işlerde başvurulacak kimse olmak mânâsını da içine alır. Buna göre sahabe ve tabiinden ilk müfessirler bu konuda bir kaç mânâ nakletmişlerdir:

    1- Raşid halifeler,

    2- Âyetin iniş sebebine göre küçük müfreze komutanları.

    3- “Halbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kişilere gösterselerdi, içlerinden işin içyüzünü araştırıp çıkaranlar, onun ne olduğunu (haberin neye delalet ettiğini) bilirlerdi.” (Nisâ, 4/83) âyetinin işaretiyle âyetlerden hüküm çıkarma gücüne sahip olan âlim ve fakihler olduğu zikredilmiş ve bununla emrin yalnız askerî ve sivil idarecilere ait olmayıp daha fazla kazaî (hüküm verme) ve teşriî (kanun yapma ile ilgili) yöne ait bulunduğu da gösterilmiştir. Bundan dolayı Ebû Bekr er-Râzî’nin de hatırlattığı şekilde gerek âyetin beyan uslubuna ve gerekse rivâyetlerin tamamına göre meseleyi daha geniş bir şekilde düşünmek gerekir. Bunun için Fahreddin er-Râzî bu gerçeği inceleyerek Allah ve Hz. Muhammed’den sonra toplumsal bir kural halinde kendilerine kesin olarak itaat etmek vacib kılınan emir sahiplerinden maksat, “erbab-ı hal ü akd” (işleri görüp sonuca bağlayana kimseler) denilen ve ittifakları bütün ümmeti temsil ederek Kur’ân ve Sünnetten sonra başlı başına bir şerî delil meydana getiren icma ehli olması lazım geldiğini, Allah ve Peygambere itaat etmekten sonra en mutlak itaatın ancak bu olabileceğini ve amirlere, hakimlere ve âlimlere itaatin de bunlardan biriyle ilgili olduğunu delil getirerek tafsilatlı bir şekilde açıklamıştır.

    Said b. Cübeyr’den rivâyet edildiğine göre bu âyet, Abdullah b. Huzafe b. Kays dolayısıyla indirilmiştir. O sırada Hz. Peygamber onu bir müfrezeye komutan olarak göndermişti. Süddi’nin rivâyetine göre de Resulullah, Halid b. Velid kumandasında bir müfreze göndermişti ki, içlerinde Ammar b. Yasir de vardı. Gittiler, geceleyin hareket hedefleri olan kavime yakın bir yere kondular. Onlar da casuslarından aldıkları bir haber üzerine sabaha kadar kaçtılar. Yalnız içlerinden bir adam çoluk çocuğuna eşyalarının toplanmasını emretmiş ve kendisi gece karanlığında yürüyüp Halid’in askerine gelmiş ve Ammar b. Yasir’i sorup yanına varmış, “Ey Ebu Yakzan! demiş, Ben müslüman oldum diye şehadet ettim, kavmim ise sizin geldiğinizi işitince kaçtılar, ben kaldım; benim müslüman olmam yarın bir fayda verir mi, yoksa ben de kaçayım mı?” diye sormuş, Ammar da, “Hayır kaçma! Sana fayda verir.” demiş. O da kaçmamıştı. Sabahleyin Halid akın etmiş, o adamdan başka kimseyi bulamamışlar. Onu malı ile beraber tutmuşlar. Ammar, haber alınca Halid’e gelmiş, “O adamı bırak, çünkü o müslüman oldu ve ben ona eman verdim.” demiş. Halid de, “Sen kim oluyorsun da adam kurtarıyorsun.” diye çıkışmış ve bundan dolayı birbirlerine söz atmışlar. Nihayet Resulullah’a mahkeme için başvurmuşlar. Hz. Peygamber, Ammar’ın eman vermesine izin vermiş ve bir daha amire karşı böyle kendi kendine söz vermemesini de hatırlatmış, bunun üzerine peygamberin yanında da atışmışlar. Halid, “Ey Allah’ın elçisi! Bu burnu kesik kölenin bana sövmesine müsaade eder misin?” demiş. Resulullah da: “Ey Halid! Ammar’ı kötüleme, çünkü Ammar’ı kötüleyeni Allah kötüler Ammar’a karşı kin besleyenden Allah nefret eder, Ammar’a lanet edene Allah lanet eder.” buyurmuş. Ammar da öfke ile kalkmış. Bunun üzerine Halid, arkasından koşup elbisesinden tutmuş, özür dilemiş, o da razı olmuştu. İşte âyeti bunun üzerine indi, diye nakledilmiştir. Bu iki rivâyetin çözümüne göre âyet, müfreze komutanları ve askerî işler sebebiyle inmiş ve fakat itaat meselesini genel olarak esaslı bir nizama bağlamıştır.

    Bundan dolayı Ey müminler! gerek genel bir şekilde birbirinizle ve gerek yetkililer ile sizin aranızda ve gerekse yetkili olanlar arasında herhangi bir şey hakkında tartışırsanız onu Allah’a ve Resulüne götürünüz. Yani yalnız kendi arzu ve isteğinizle halletmeye kalkışmayınız. Çarpışmalara düşmeyiniz. Başkalarına da gitmeyiniz de önce Allah’ı, ikinci olarak Hz. Muhammed’i kendinize başvurulacak yer biliniz, bu hükme ve bu mahkemeye müracaat ediniz. Aranızda biricik hakem ve hakim Allah ve Peygamberini tanıyınız. Değişik hükümlerinizi, fikirlerinizi Allah’ın âyetlerine ve Hz. Muhammed’in açıklamalarına tatbik ederek ve uydurarak birleştiriniz ki, Allah’a müracaat, Allah’ın birliğine inanmada samimiyetle Allah’ın âyetlerini araştırmak ve incelemekle, Resûlüne müracaat da zamanında kendisine ve ondan sonra sünnetine ve halifelerine durumu arzetmekle olur. Zâhiriyye (mezhebi âlimleri) bu âyetten hareketle ihtilafa düşülen meselelerde mutlaka Kur’ân ve Sünnete başvurmanın vacib olduğunu ve bundan dolayı kıyas ile amel etmenin caiz olamayacağını zannetmişlerse de besbellidir ki, Kur’ân ve Sünnetle açıkça anlatılmamış hususların, çekişme halinde Kur’ân ve Sünnete başvurmak için sebeplerini ve illetlerini düşünmekle benzerleriyle mukayese etmekten başka bir yol yoktur. Kıyastan maksat da zaten budur. Fıkıh ve hikmet de budur. Demek ki, İslâm da dört çeşit hüküm vardır.

    Kur’ân’da açıkça belirtilen, sünnette açıkça belirtilen, yetkililerin ittifakıyla üzerinde ittifak edilen ve sahih kıyas ile nasslardan çıkarılan hükümler. Bununla beraber bu dördüncüsü ile ihtilaf azaltılabilirse de tamamen birleştirilemez. Bunda anlaşmazlık çıktığı zamanda yetkililerin şûrasına ve nihâyet sultanın emrine müracaat olunur ki, bu da “Allah’a itaat ediniz, Resul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” emri gereğince Allah’ın emrine müracaat etmektir. Ve “Emanetleri ehline vermenizi emrediyor.” (Nisâ, 4/58) bunun da kaynağıdır. Ve mutlaka müslümanlar bir olayda ihtilafa düştükleri zaman ilk önce Allah’ın birliğine inanmak, emaneti ehline vermek ve adaletle hükmetmek vazifelerini göz önünde bulundurup, kendilerini Allah’ın ve Peygamberin huzurunda toplanmış görerek ona göre düşünmeleri ve fikirlerini ve arzularını Allah Teâlâ’nın himayesi altına vermeleri ve daima hakkın birliği yolunda gitmeleri lazım gelir. Eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız böyle yaparsınız, Allah’a ve Resulüne ve yetkililere itaat eder ve şâyet bir şeyde aranızda çekişme olursa onda da Allah’ın ve Resulünün hükümlerine baş vurursanız. Bu başvurmak sizin için halen sırf iyiliktir, çekişmeyi keser. Ve sonuç açısından da daha güzeldir.

    Bu emirleri tesbit ettikten sonra işin başında adlî ve teşriî (kanun koymaya ait) esaslar üzerinde itaat etmeyi temin etmek ve müminlere adaletle hükmetmek emredilmiş iken, adalet ve hakka aykırı hükmetmeye istekli olmamaları ve muhakeme meselelerinde adalete aykırı harekette bulunma vaziyeti almamaları ve tağutlar mahkemesine müracaat etmemeleri gerektiğini telkin ve mümin ismi altında Peygambere itaat etmekten hoşlanmayan ve onun hükmüne razı olmayıp başka mahkemelere müracaat edenlerin münafık olduğunu anlatmak ve sonuçta Resulullah’a itaati sağlamlaştırmak için dikkat çekilerek buyuruluyor ki:

    Meâl-i Şerifi

    60- Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.

    HZ EBUBEKİR HALİFELİĞİ SIRASINDA KÜRsüdeki hutbesi şöyledir:
    “Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demiştir (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).YANİ ALLAHIN ŞERİATİ DIŞINDA BİRŞEY EMREDİLİRSE BUNU HZ EBUBEKİRDE HZ.ÖMERDE YAPSA İTAAT EDİLMEZ SADECE UYGUN EMİRLERE İTAAT EDİLİR…ZALİM ZORBALARA İTAAT GEREKMEZ

  25. selamün aleyküm. öncelikle bazı arkadaşların ayetleri nasılda akıllarındaki fikirlere ve yorumlara uygun bir şekilde sağa sola çekiştirdiklerine şahit olduk. Allah rızası için dini değil peygamberi yada haşa Allahı kurrtarmaya çalışmak yerine kendinizi kurtarın. Allahın dinin ve peygambelerin sizin övgünüze ve yardımınıza ihtiyacımı var sanıyorsunuz ki dine katkıda bulunucaz diye ilaveler yapıyorsunuz. Eğerki Yüce Allah bir konuya açıklık getirecekse hiçbir kimseye ihtiyaç duymadan bunu vahy ile bildirir. O ayetlerini açıklasınlar diye değil açıklanmış ve detaylanmış ayetleri tebliğ için elçilerini seçti. Burada görüyorumki arkadaşlar peygamber yarışı içersine girmiş, çok yazık, oysa kuranı çok okuyup üzerinde akıl işletenler asıl gerçekleri görmektedir. burada ayetleri vererek bazı açıklamalar yapabilirim çok şükür fakat ayetler surelere göre komplikedir. bağlantıyı koparmadan iyi takip edip anlamak gerekir. Hz. peygamberin ve diğer peygamberlerin insanlar için eşsiz bir örnek olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Fakat, şu unutulmamalıdırki hz. peygamber ahlakını ve yaşantısını kurandan almıştır. Kuranın dışında bir peygamber örneği ve yaşantısı arayacak olursak maalesef kurandan uzak yersiz ve yetersiz ayakları yere basmayan yanlış bilgilerin tuzağında gerçekten uzak bir yapma din içersinde dönüp dururuz. Çoğu insanların kuranın yüzüne dahi bakmadan hadis kitaplarıyla hayatlarına ve inançlarına yön vermesi bunun en büyük örneğidir. Düşünebiliyormusunuz Allahtan gelen ve Peygamber tarafından tebliğ edilen kitap dururken, bizler tebliğ eden peygamberimizin söyleyip söylemdiği bile hala tartışılan sözlerle iman etmeye çalışıyoruz. oysa kuranda iyi incelendiği vakit şu görülür. Kitapta hiç bir yerde allaha ve muhammede itaat edin geçmez allaha ve elçisine itaat edin der. bunun cevabı çok açıktır anlamak istemeselerde çünkü gerçek akıl sahipleri allah ve peygamberin ortak, müşterek bir hüküm veremeyeceğini ve allahın her türlü ortaklıktan ve eksiklikten uzak olduğunu bilirler ve buna inanırlar. Hüküm yanlız allahındır Allah Hz. peygamberin bile kurana tabi olduğunu ayetlerinde söyler. Hikmetin Kuranın ta kendisi olduğunu çok açık ve net belirtir. Biliyorum bu yazıyı okuyan bazı arkadaşlar ben ve benim gibileri sapmış dinden çıkmış ve Hz. peygamberi devreden çıkarmak isteyenler olarak görebilir. öyle düşünen arkadaşlar emin olun Allahı ve ondan gelen herşeyi sizlerden daha çok seviyoruz. ve son olarak böyle düşünenlere sürekli söylediğimiz şu cümle yeter sanırım. LA ILAHE ILLAALLAH MUHAMEDDEN RESULALLAH allaha hepimizi doğru yola iletsin. selametle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: