Dinimizde “kandil geceleri” diye bir şey var mıdır ?

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır. Tüm ziyaretçilerimizin dikkatlice okumalarını ve Kuran’da anlatılan güzel dinimizin aslı astarı olmayan ve Peygamber efendimize iftira derecesine varan, Peygamber efendimize atfedilen uydurmalarla ne hale getirildiğini görmelerini tavsiye ederim.

Üç Aylar ve mübarek geceler / kandiller

Müslümanların aldatıldığı konulardan bir tanesi de bu “mübarek geceler” konusudur. İnsanlar, kişilik yapılarında var olan hırs, kolay kazanç, kısa zamanda köşeyi dönme gibi zaafları sebebiyle, önlerine konan yalanları hiç sorgulamadan, tıpkı bir balığın zokayı yutması gibi yutmuşlar, inanç ve amellerinin yozlaşmasına yol açan bu yalanlara hep inanmışlardır.

Bilindiği gibi çeşitli kesimlerde, özellikle de tarikat ve tasavvuf çevrelerinde bazı günler, geceler ve aylar “mübarek” ilân edilmiş ve bu mübarek zamanlar için de özel namaz, oruç ve zikirler icat edilmiştir. Ama yapılan mübarek gece ilânları ve icat edilen özel ibadetler, sadece bu kesime mensup insanlar arasında yayılmakla kalmamış, başlangıçta dilden dile dolaşarak yayılan bu bid’atler, zaman içinde çeşitli yayınlarda, takvim yapraklarının arkalarında yer almak suretiyle daha geniş kitlelere ulaşmış, şimdilerde ise devletin resmî kuruluşları tarafından uygulanır olmuştur. Dinin sahibi Allah’ın, böyle şeyleri emretmemiş, önermemiş olması ise, bu bid’atlerin yer aldığı hadislerin, maalesef dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı sayılması sayesinde dikkate alınmamıştır.

Oysa, bu Kur’an dışı uygulamaların savunucuları tarafından, dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı olarak gösterilen hadislerin “sağlam” olarak nitelenenlerinde, peygamberimizin böyle özel günler, geceler ve aylarda özel ibadetler yapmadığı ve kimseye yapmasını söylemediği de yazmaktadır:

“… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:

– Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.

Âişe:

Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)

Konu, Kur’an ışığında değerlendirildiğinde ibadet günü, ibadet gecesi ibadet ayı gibi özel zamanların Kur’an’da yer almadığı, dolayısıyla bu tarz kabullerin İslâm’ın ruhuna aykırı olduğu görülmektedir. Yani, İslâm dini ibadeti, senenin her mevsiminde, her ayında, her gününde, her gecesinde, hatta her saatinde ve her saniyesinde öngörmüştür. İslâm’da turizm mevsimi, av mevsimi, kayak mevsimi gibi bir ibadet mevsimi yoktur. Müslüman, senenin her mevsiminde, ayında, gününde, gecesinde ibadet/ kulluk yapmalıdır. Bu durum “barış” konusu için de aynıdır. Müslüman hiçbir zaman saldıran, savaşa karar veren taraf olmamalı, ancak düşmanın saldırısı karşısında savaşmalı, onun dışında her zaman barışçı olup, kavgasız, kansız yaşamalıdır. Yani imanın görüntüsü ve meyveleri her an ortada olmalıdır:

İbrahim; 24-26: Görmedin mi Allah nasıl bir örnekleme yaptı: Güzel söz (La ilahe illallah- iman); kökü yerde dalları gökte olan bir ağaca benzer.

O ağaç, Rabbinin izniyle meyvelerini her zaman verir. Allah insanlara böyle örnekler verir ki, düşünüp ibret alabilsinler.

Pis söz (küfür) de gövdesi toprağın üstünde destek bulmuş bir ağaca benzer, dayanağı yoktur onun.

Dinimizde ibadetin/ kulluğun, zamanla alâkalı bir özelliği olmadığı gibi, zeminle de ilgisi yoktur. Yani, Mekke’de kılınan namaz ile Moskova’da kılınan namazın, ya da Medine’de tutulan oruçla İzmir’de tutulan orucun, ya da Recep ayında tutulan oruçla Teşrini Evvel’de tutulan orucun veya Salı günü tutulan oruç ile Cuma günü tutulan orucun, dinimiz nezdinde hiçbir farkı yoktur. Başka bir ifade ile, İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.

ÜÇ AYLAR

Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.

Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.

Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.

Recep Ayı: [private]

Recep Ayı; kamerî ayların yedincisi olup, Haram aylardandır. Yani bu ay da Hacc aylarındandır ve bu ayda savaş kesinlikle yasaktır.

Kur’an’daki özelliği sadece bu kadar belirtilmiş olan Recep ayı hakkında İslâm anlayışına sığmayan bir çok yalan uydurulmuş, bunların bir çoğuna “hadis” damgası vurularak, peygamberimize iftiralarda bulunulmuştur.

İslâm esaslarıyla bunların sağlamasının yapılması bakımından bu uydurmalardan bazıları ibret için aşağıda verilmiştir:

“Uyanınız ve biliniz ki, Recep ayı Haram aylardan biridir. Allah, Nuh As.ı bu ayda gemiye bindirdi. Nuh As. gemide oruç tuttu ve yanındakilere de emretti. Allahü Teâla onları kurtardı. Tufan sebebiyle yeryüzünü küfür ve taşkınlıktan temizledi.”

“Recep öyle büyük bir aydır ki, bir kimse bu ayda bir gün oruç tutsa, Allah ona bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. İki gün oruç tutsa iki bin yıl oruç tutmuş kadar sevap yazar. Yedi gün oruç tutsa, cehennem kapıları ona kapanır. Sekiz gün oruç tutsa, cennetin sekiz kapısı ona açılır, hangisinden isterse cennete oradan girer. On beş gün oruç tutsa, günahları sevaba döner. Semadan bir ses: ‘Allah senin geçmiş günahlarını affetti. Bundan sonraki ömründe iyi ameller yap!’ der. Bunlardan daha çok tutarsa, Allah onun sevap ve karşılığını artırır.”

“Bir kimse Allahü Teâla’nın ayı olan Recep ayında, bir mü’min kardeşini gam ve kederden kurtarsa, Allahü Teâla ona firdevs cennetinde gözünün görebileceği kadar büyük bir köşk ihsan eder. Uyanınız ve kendinize geliniz, ve Recep ayına hürmet ve ikramda bulununuz ki, Allahü Teâla da size bin türlü kerametle ikram ve ihsanda bulunsun.”

“Cennette bir nehir vardır. Ona recep denir. Sütten beyaz, baldan tatlıdır. Recep ayında bir gün oruç tutana Allahü Teâla kıyamet günü o nehirden su verir.”

“Cennette bir köşk vardır. Ona ancak Recep ayını oruç tutmakla geçirenler girer.”

“Bir kimse Recep ayında bir gün oruç tutsa, o kimse sanki bin yıl oruç tutmuş, bin köle âzad etmiş gibi sevaba kavuşur. Ve bir kimse Recep ayında az bir sadaka verse, bin altın sadaka vermiş gibi sevap alır. Bedenindeki her kılı için bin sevap yazılır. Derecesi bin kat yükselir. Bin günahı yok olur. Her günkü orucu ve verdiği sadakası için bin hacc ve bin ömre sevabı yazılır. Cennette ona bin ev, bin köşk ve bin hücre yapılır. Her hücrede bin bölüm ve her bölümde çok güzel huriler bulunur.”

“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teâla bu orucunu, yetmiş yıllık günahına keffaret eder. On beş gün oruç tutsa, Allahü teâla kıyamet gününde onun hesabını kolay görür. Recep ayında otuz gün oruç tutana, Allahü Teâla rıza beratı ve hücceti ihsan eder. Onu azaptan korur.”

Daha neler, neler!

Şaban Ayı:

Şaban Ayı; “üç aylar” uydurmasının ikinci ayı olup, bu ay ile ilgili uydurmalardan bazıları yine ibret için verilmiştir:

“Ayların en sevimlisi, Ramazan ayına kavuşturan Şaban ayıdır.”

“Şaban benim ayım; Recep, Allah’ın ayı; Ramazan da ümmetimin ayıdır. Şaban günahlara keffaret ayı, Ramazan ise günahların temizleyici ayıdır.”

“Oruçların en üstünü Ramazan’a tazim ve hürmet için Şaban ayında tutulan oruçtur.”

“Şaban, Recep ile Ramazan ayları arasında bir aydır. İnsanlar bundan gâfildirler. Halbuki Şaban ayında kulların ameli Allahü Tealanın dergahına çıkarılır. Ben Şaban’da oruçlu olduğum halde amelimin çıkarılmasını arzu ederim.”

“Recep ayının diğer aylara üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kitaplara üstünlüğü gibidir. Şabanın diğer aylara üstünlüğü, benim diğer peygamberlere üstünlüğüm gibidir. Ramazanın diğer aylara üstünlüğü, Allahü Teâlanın diğer insanlara üstünlüğü gibidir.”

“Şabanın on beşinci gecesi Allahü Teâla’nın kulları üzerine rahmeti zuhur edip müminleri mağfiret eder, bağışlar. Kâfirlere ise mühlet verir. Kindar ve kıskançları bu sıfatları terk edinceye kadar kendi hallerinde bırakır.”

Ramazan Ayı:

Ramazan Ayı; Kur’an’ın inmeye başladığı ay olup, üzerimize farz kılınan orucun da bu ayda tutulması emredilmiştir. Ama Kur’an’ın Ramazan ayında inmeye başlaması, bu aya hiçbir şekilde kutsiyet kazandırmaz. Çünkü esas değer ve kutsiyet Kur’an’dadır. Dolayısıyla Ramazan ayının kendisiyle ilgili, başta dillerden düşmeyen; ‘Evveli rahmet, ortası mağfiret sonu da cehennemden âzâd olmaktır’ rivayeti olmak üzere ne kadar abartılı, hediyeli, ikramiyeli, sevaplı rivayet varsa hepsi yalan ve uydurmadır. Bu gibi rivayetlerle Kur’an’ın bir kenara bırakılıp Ramazan ayının ön plâna çıkarılması da çok yanlıştır.

Recep, Şaban ve ramazan aylarından oluşturulan “üç aylar” ile ilgili olarak yukarıda belirtilen inançlar dışında neredeyse her tarikat, her cemaat ve her zümre bir çok namaz çeşidi ve şekli uydurmuştur. Nafile, tatavvu, revâtip, elfiye, tespih, kandil, evvâbin, şükür, kuşluk gibi isimler almış olan bu namazların rekâtları ve kıraatları da birbirlerinden farklı şekildedir. Bunların geniş anlatımlarını, piyasadaki kitaplarda, kitapçıklarda, takvimlerde tafsilâtı ile görmek mümkündür. Ancak, bu anlayış ve uygulamaların sadece “köşe dönme zihniyeti” olarak değerlendirilmesi, Kur’an’ın bakış açısına göre mümkün değildir. Çünkü, Allah’tan başkaları tarafından konulmuş kuralları “din” diye kabul etmenin Kur’an’cası “şirk”tir. Bu durumda ikramiyeli sevap kazanmak için yapılan bu uygulamalar ancak; Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma aptallığı olarak değerlendirilebilir. Nitekim, Kur’an’dan onay almayan ve peygamberimizin yaşamına girmemiş olan bu tür inanış ve uygulamalar, sahabe ve tabiinde hiç görülmemiştir.

Tarihe bakıldığında, “üç aylar” bid’ati ile ilk kez Ebu Bekr ve Ömer’in mücadele ettikleri görülmekte, hatta Ömer’in bu mücadelede, bu ayları kutsal sayanları dövdürdüğü, yani şiddet kullandığı anlaşılmaktadır. Ama bu mücadele, o çağlardaki iki halife ile sınırlı kalmamıştır. Kur’an dışı olan bu inançlar, ortaya çıktıkları her dönemde karşılarında, başta İbn-i Abbas gibi bilginleri ve dinini tanıyan aklı başında Müslümanları bulmuştur. Görüldüğü gibi mücadele hâlâ devam etmektedir.

Yüce Allah Kur’an’da, cennetin hangi şartlarda kazanılabileceğini, kimlerin kendilerini kurtarabileceğini ve kimlerin hangi şartlarda bağışlanacağını açık açık bildirmiştir. Tabiri caizse, cennetin üzerine etiket asmış ve cennetin bedeli şudur, diye yazmıştır.

Bakara; 177, 214,

Tövbe; 111,

Saff; 10-13,

Âl-i Imran; 92,

Müminun; 1-11,

Kalem; 34, 35,

Ankebut; 1-5,

Nebe’; 31-36,

ayetlerde bildirildiği gibi cennetin bedeli, fiatı;

‘SAĞLAM, ŞİRKE BULAŞMAMIŞ İMAN, BİRR VE TAKVA ÖLÇÜSÜNDE AMEL, ALLAH YOLUNDA VERİLECEK CAN VE ALLAH YOLUNDA HARCANACAK MAL’dır.

Allah’ın cennet üzerine koyduğu etiket bu iken, “falan yerde, falan gece bilmem kaç rekât nafile namaz kılan ya da bilmem kaç tane tespih çeken veya bilmem ne yapan kolaycacık cennete girer” misali, aslı astarı ve kimin dediği belli olmayan hezeyanlara uymak, en hafif deyimiyle Allah’a karşı saygısızlıktır. Çünkü cennet Allah’ın cennetidir ve Allah insanların hem yol göstericisi hem de kurtarıcısıdır. Böyle olmasına rağmen insanın kendisini kurtarmak için Allah’a kulak vereceği yerde aç gözlülükle bu tip saçmalıklara inanması; kendini aldatmaktır, aptallıktır.

MÜBAREK GECELER

Kadir Gecesi:

Bu isim ilk defa Kur’an ile bildirilmiş ve bu tamlama ilk defa Kur’an ile Arap diline girmiştir. Bu sebeple “Kadir gecesi”ni doğrudan Kur’an’dan öğrenmemiz gerekmektedir:

Kadir; 1-5: 1- Muhakkak ki biz onu Kadir gecesinde indirdik.

2- Kadir gecesi nedir sana ne idrak ettirdi (bildirdi/ öğretti)?

3- Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.

4- Melekler (haberciler), içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.

5- Bir esenliktir o şafak sökene kadar/ aydınlığa kavuşuncaya kadar.

Kadir suresinin ışığı altında Kadir Gecesi’ne:

– “Kadir” sözcüğünün “kader, takdir” anlamından yola çıkarak, “Kur’an’ın inişinin takdir edildiği yani, indirilmesinin belirlenip de indirildiği gece anlamı verilebilir.

– “Kadir” sözcüğünün “kadir, kıymet, haysiyet ve şeref” anlamları dikkate alınarak da “kıymet, şeref gecesi” anlamı verilebilir.

Böylece her iki anlamda da Kur’an’ın değeri şerefi belirtilmiş olur.

Kadir gecesi ne zamandır ?

Bakara suresinin 185. ayeti Kur’an’ın Ramazan ayında indirildiğini, Duhan ve Kadir sureleri de Kur’an’ın gece vakti indirildiğini bildirmektedir. Ama Kur’an’da, bu gecenin Ramazan ayının hangi gecesi olduğuna dair bir bilgi yer almamaktadır. Kadir suresinde, Kadir Gecesi’nin değerinin bildirilmiş olmasına karşılık tarihinin, zamanının bildirilmemiş olması, bize göre Kur’an’ın öneminin, o gecenin öneminden daha ön plânda tutulması gerektiğini anlatmaktadır. Çünkü o geceye, kadir suresinde bildirilen değeri kazandıran; Kur’an’dır. Yani önemli olan o gece değil, o geceyi özel bir gece hâline getiren “esas değer”dir; Kur’an’dır.

Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğu, kesin belirlemelerle ifade edilmiş şekilde, “hadis” damgalı rivayetlerde bile yer almamıştır. Aslında evinin duvarında takvimi, masasında ajandası olmayan peygamberimizin bu gecenin hangi gece olduğunu bilmemesi veya hatırlamaması çok doğaldır. Ama onun da hayatını değiştiren bu olayı biliyor olması ve Allah’ın Kur’an’daki öğretisine sadık kalarak, bu olayda Kur’an’dan başka hiçbir şeyin önemli olmadığı gerekçesiyle gece hakkında bilgi vermemesi, akla daha yakın gelmektedir.

Böyle olmasına rağmen rivayetler bu konuda da devreye girmiş ve Kadir Gecesi’nin kesin zamanını haber veren hepsi birbiriyle çelişkili yüzlerce ifade, “hadis” adı altında piyasaya sürülmüştür. Bunlar, tutarsız ve çelişkili oluşları bir yana, düşük ifadeli oluşları yönüyle de peygamberimize hiç yakışmayan uydurmalardır. Bir örnek vermek gerekirse, Kadir Gecesi’nin ramazan ayının 27. gecesi olduğunun gerekçesi şöyle açıklanmıştır: Kur’an’da üç kez tekrar edilmiş olan “Leyletü-l Gadr (Kadir gecesi)” ifadesi, Arap harfleriyle yazıldığında dokuz harften oluşmaktadır. Demek ki, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunun formülü; “3 tekrar X 9 harf = 27. gece”dir. İşte, Kur’an’dan onay almayan bu uydurmalar, Kadir Gecesi’nin hangi gece olduğunu böylesine basit, böylesine komik formüllerle ispat (!) etmektedir.

İşin aslında ise, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir Gecesi, geçmişte kalmıştır, tekrarı da olmayacaktır. Çünkü Kur’an, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte inmeye başlamış ve inişi tamamlanmıştır. İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir. (Kadir Gecesi ile ilgili ayrıntılar “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın 1. cildinde “Kadir Suresi” bölümündedir. Ayrıca “istekuran.com” internet sitemizdeki “Kadir suresi” bölümünden de okunabilir.)

Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an’da verilen bilgiler bu kadardır. Ama bize göre Kur’an, Kadir Gecesi hakkındaki ayetleri ile insanlara çok önemli bir mesaj vermektedir. Bu mesaj; herkesin, bin aydan daha hayırlı olan, meleklerin kendisine yardıma koştuğu, mutluluklarının hemen başladığı bir kadir gecesinin olması gerektiğidir. Bu kadir gecesi ise;

BİZİM KUR’AN İLE TANIŞTIĞIMIZ, ONU HAYAT REÇETESİ, REHBERİMİZ, IŞIĞIMIZ, RUHUMUZ, ŞİFAMIZ, İBRET LEVHAMIZ, HAYAT DÜSTURUMUZ, HAYAT YÖNETMELİĞİMİZ YAPTIĞIMIZ GECEDİR, GÜNDÜZDÜR, SAATTİR, DAKİKADİR, SANİYEDİR.

Gerçekten de insanın Kur’an’a sarıldığı an, onun hayatının dönüm noktasıdır. O an, bin aydan, bir ömürden belki milyonlarca aydan bile daha hayırlıdır. Çünkü kurtuluş, Kur’an’ın tanınmasına, ona inanılmasına, içeriğinin anlaşılıp uygulanmasına, kısaca; Allah’a teslim olunmasına bağlıdır. Dinimizde faziletli zamanlar ve mekânlar asla yoktur ama faziletli ameller vardır. Faziletin dereceleri de, yapılan işin zahmeti ve emeğiyle doğru orantılıdır. Dolayısıyla keramet gecede değil, KUR’AN’DADIR.

Konu özetlenecek olursa, Kadir Gecesi, Kur’an’ın indirilmeye başlandığı ilk gecedir. Peygamberimize elçilik görevi ilk bu gecede verilmiştir ve bu görev, âlemlere (tüm milletlere ve canlı-cansız tüm varlıklara) rahmet içindir. Öyleyse bu ilk gece âlemler için bir dönüm noktası olmuştur. Âlemlerin kurtuluşu da bu Kur’an’ın insanlığa gelişi ile olacağından, herkesin hayatını etkileyen özel anlar gibi, bu gecenin bin aydan daha yararlı olması tabiîdir. “Bin ay” ifadesi de çokluktan kinaye olup, “Binlerce ay” anlamındadır.

Ayetlerin bu mesajını alamayan ya da alıp çarpıtan zihniyet, önce kerameti geceye yüklemiş sonra da “Bu gece bütün günahlar affolunur” tarzında bir çok yalan ortaya atmıştır. Bu çarpık zihniyete göre; yıl boyunca her türlü haramı, günahı işlemiş ve Allah’ın emirlerini çiğneyip Müslüman olmanın gereklerinden uzak yaşamış olanlar, bu gecenin yüzü suyu hürmetine affedilecekler ve bütün ömrünü Allah’a saygıyla geçiren ve haramdan, günahtan kaçınan kişilerin seviyesine geleceklerdir. Başka bir bakış açısı ile; Kadir Gecesi’nden bir gün evvel ölenler günahlarıyla ölecekler, Kadir gecesinden sonra ölenler ise affedilmiş olarak öleceklerdir.

Böyle haksızlıkların Allah’a yakıştırılması öncelikle büyük bir cinayettir. Bu tip hastalıklı görüşler, insanların, Allah’ı sadece böyle ikramiyeli gecelerde hatırlamalarına, İslâm’ı sadece böyle gecelerde yaşamayı yeterli görmelerine ve kulluk görevlerini yapmamalarına yol açar. Diğer taraftan, Kadir Gecesi’nde affa uğrayacağını düşünen kişi için cezaların caydırıcılık özelliği kalmaz ve bu uygulama insanları âdeta suç işlemekten çekinmez yapar. Sonuç olarak bu yalan yanlış rivayetler, senenin her gününde, her saatinde, her saniyesinde mükemmel bir şekilde yaşanması gereken İslâm dinini, sadece belli bir gün ve gecelerde yaşanır hâle getirir, getirmiştir de.

Beraet gecesi:

Şaban ayının on beşinci gecesi olup, halk arasında din adına çok değer verilen özel bir gecedir. Beraet sözcüğünün, “aklanma, uzak bulunma” anlamları doğrultusunda, dinî terminolojide sözcük; “suçtan, günahtan uzak bulunma” anlamında kullanılır. Beraet gecesi; peygamberimize “Şefaat-ı Kübra”, yani ümmetinin tümüne şefaat edip onları cehennemden kurtarma yetkisinin verildiği gece olarak bilinir ve bu gecede, geceyi ihya edenlerin cehennemden uzak tutulacağına ve bu kurtuluşlarına dair ellerine berat, vesika verileceğine inanılır. Ayrıca Duhan suresinde sözü edilen “Kur’an’ın indiği ve her işin ayırt edildiği mübarek gecenin” bu gece olduğu kabul edilir. Ancak bu kabul Kadir suresi ile çeliştiği için, bu gecede Kur’an’ın Allah’tan yer yüzüne değil, Allah’tan Levh-ı Mahfuz’a indiği yolunda zorlama bir yoruma başvurulur. Doğum ve ölümle başlayıp meteorolojik olaylara varıncaya kadar her iş ve oluşa bir senelik kader çizilip uygulayıcı meleklere verildiğine inanılan bu geceyle ilgili bir çok hadis uydurulmuştur. Aşırı abartılı ikram ve lütuflardan bahseden ve uyanıkların, açıkgözlerin parsayı kapmaları için teşvik edildiği bu martavalların bir kaç örneği aşağıdadır:

Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua ve tevbe reddolmaz. Bunlar, Ramazan ve kurban bayramlarının ilk geceleri, Şaban’ın on beşinci gecesi (beraet gecesi) ve arefe gecesidir.”

“Cebrail bana geldi. Ve ‘kalk namaz kıl ve dua et! Bu gece Şabanın on beşinci gecesidir.’ dedi.”

“Bu geceyi ihya edenleri, Allah cc. affeder. Yalnız müşrikleri, büyücüleri, falcıları, cimrileri, sürekli içki içenleri, faiz yiyenleri ve zina edenleri affetmez.”

“Beraet Gecesini ganimet ve fırsat biliniz! Çünkü belli bir gecedir ve Şabanın on beşinci gecesidir. Kadir gecesi, çok büyüktür ama hangi gece olduğu belli değildir. Bu gece çok İbâdet yapınız. Yoksa kıyamet günü pişman olursunuz.”

Örneklerini verdiğimiz bu hikâyelerin tümü yalandır, hiçbirisinin aslı ve astarı yoktur. Çıkarcı insanları bu zaafları dolayısıyla iğfal etmek için uydurulmuş ve Kur’an’a aykırı olan bu kötü hikâyelerin, peygamberimizin hayatında da vuku bulduğuna dair de bir tek delil bile yoktur.

Mevlüt gecesi:

“Doğum gecesi” anlamına gelen bu tamlama ile peygamberimizin doğduğu gece kastedilmekte ve bu gece de kutlanmaktadır. Aslında bu gece, Hıristiyanların İsa peygamberin doğumu (Milât) olarak kabul ettikleri günde yaptıkları kutlamaya nispet olarak uydurulmuştur. Peygamberimizin değil doğduğu gece veya gündüz, doğduğu sene bile kesin olarak bilinmemektedir. Bu konuda daha fazla açıklama MEVLÜT adlı kısımda yeterince verilmiştir.

Regaip gecesi:

“Regaip” sözcüğü; “bolluk, bereket” demek olup, “regaip gecesi” de tamlama olarak; “bolluk, bereket gecesi” anlamına gelir. Bu gece Recep ayının ilk cuma gecesi olarak kabul edildiğinden, sabit bir günün gecesi değildir, her yıl değişmektedir. Çünkü Recep ayının ilk cuması meselâ geçen yıl Recep ayının 2. gününe rastlıyorsa, bu yıl 4. gününe, gelecek yol da 5. gününe rastlayabilir.

Bu gece, uzun yıllar saf Müslümanlara “Peygamberimizin ana rahmine düştüğü gece” olarak yutturulmuştur. Müslümanlar biraz uyanıp bu tarihin nasıl tespit edilmiş olduğunu sorgulamaya başlayınca da bu görüş terk edilmiş ama bu sefer de “regaip” sözcüğünün sözlük anlamıyla uyumlu olarak gecenin adı “bolluk, bereket gecesi”ne çevrilmek suretiyle Müslümanların iğfaline devam edilmiştir, edilmektedir.

Bu gece hakkında uydurulmuş olan binlerce hadisten bir tanesi şudur:

“Receb’in ilk Cuma gecesini ihya edene Allah kabir azabı yapmaz. Duâlarını kabul eder. Yalnız, yedi kimseyi affetmez ve onların dualarını kabul etmez. “1-Faiz alan ve veren, 2- Kibirli olan, 3- Anasına babasına eziyet eden, 4- İyi bir Müslüman olmasına rağmen kocasına itaat etmeyen kadın, 5- Şarkıcılığı ve çalgıcılığı meslek edinen, 6- Cinsi sapık ve zina eden, 7- Beş vakit namazı kılmayan.”

Miraç gecesi:

Uydurmacılar bu gecenin faziletine ait ve bu gecede yapılacak ekstra ibadet ve taate ait fazla bir gayret göstermemişlerdir. Ama, uydurdukları senaryolarla, Peygamberimizi ümmetini tanımayan, akılsız, aptal, sürekli Musa peygamberden akıl alıp durmadan Allah’la namaz sayısı pazarlığı yapan biri olarak tanıtmışlar ve Allah’ın Kur’an’da bildirdiklerinin zıddına ahkâm kesme cesareti gösteren bir bozguncu durumuna düşürmüşlerdir.

Miraç diye bir olay dolayısıyla da “miraç gecesi” diye bir gece yoktur. Bu konu “İşte Kur’an!” adlı kitabımızın “Alak” ve “Necm” sureleri bölümünde ve “istekuran.com” internet sitemizde ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir.

Son söz:

Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur.

Hakkı Yılmaz

http://www.istekuran.com

hakkiyilmaz@istekuran.com

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

48 thoughts on “Dinimizde “kandil geceleri” diye bir şey var mıdır ?

Add yours

  1. Merhaba,

    İslâm dininde yapılan kulluk görevlerine ekstra promosyon verildiği zamanlar ve mekânlar söz konusu değildir. Aslında Müslümanların da, sevap kazanma/ artı puan toplama anlayışını bırakmaları, bunu yerine Allah’ın rızasını kazanma ve Allah’ın lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmeyi düşünmeleri gerekmektedir.

    Dinin aslını, özünü ve dinin amacını iyi öğrenmeden yapılan gayretlerin boşa gideceği bilincine erilmeli, her yapılanın dindeki yeri mutlaka aranıp bulunmalıdır. Aksi hâlde sapıklığa düşmek kaçınılmaz olur….
    ****************************************************************
    Yapılan açıklamalar neticesinde, dinini kulaktan dolma laflarla, ondan bundan öğrenen insanlar için çoğu zaman dinimiz,zulüm olmuştur….İslam dini insan hayatını, kişiler arasındaki ilişkileri, yaşama ve dünyaya gelme sebebimizi en güzel anlatan dinlerin sonuncusudur düşüncesindeyim…

    Ancak sormak isterim,,,
    Neden bu kadar yozlaşmalar yaşanırken kimsecikler, özellikle din alimleri bu yanlışlığa bir dur dememişler ve devlet te bu konuda gerekli düzenlemelere giderek yapılanların dinimizle alakası olmadığını vatandaşlarına açıklamamıştır ???

    Selam ve Sevgilerimle,
    Asude Daban

  2. Selam,

    “Atalarımın dini” anlayışı Kuran’da sıklıkla dile getirilen ve yerildikçe yerilen bir anlayıştır. Ayrıca “hakikate” karşı çıkanlar genellikle, ilgili yörenin “ileri gelenleri” dir.

    “Din Alimleri” denen kişiler bahsettiğiniz gibi hakikatleri apaçık konuşmaya başlarlarsa, islamda “din adamlığı” diye bir müessese olmadığı için muhtemelen işsiz kalacaklardır.

    Selam ile…

  3. Merhaba Ali Bey,

    Açıklamalarınızdan anladığım kadarıyle, herşey ticarete dökülmüş olarak gözüküyor, makam ve mevki kavgası….Cevabınız için çok teşekkür ederim..

    Yazık çok yazık…
    Bizler dinimizi layığıyla ve gerçek haliyle yaşayan insanlarınız,,,
    Ne mutlu banaki Allah’ la arama kimsecikleri sokmama aklını Rabbim bana vermiş…

    Selam ve sevgiyle,
    Asude Daban

  4. acmış oldugunuz bu siteden dolayı sizleri kınıyorum apuk supuk konularla milletin kafasını kurcalamayınız sıteyi kapatın

  5. Selam Ahmet,

    Bu “abuk subuk” konular yakında seni çepçevre kuşatacak. Bakalım bu yazıları okuduktan sonra, orada da “ben bundan habersizdim” , “kapatın bu abuk subuk yargılamayı” diyebilecek misin ?

    Selam deyip geçiyorum.

  6. mübarek gün ve geceler o gün meydana gelen kutlu hadiselerden deger kazanmışlardır.
    mesela miraç gecesi rasulullah’ın(s.a.v.)rabbi ile görüşmesi,
    o günde 5vakit namazın ümmeti muhammede hediye edilmesi gibi.

    özellikle ramazan ayı degerini o ayda indirilen kur’anı kerimden alıyor o aya hürmet etmek ramazan ayını ön plana çıkarıp kur’an-ı kerimi arkaya atmak demek degildir..

    elbette hürmet etmek gerekir..ahmet beyin görüşlerine katılıyorum insanlerın kafalarını karıştırmayın lütfen!!
    Allahla arama kimseyi sokmuyorum diyenler şunu da belirteyim ki insan gitmek istedigi yere,ulaşmak istedigi kimseye vasıta olmadan ulaşamaz mesela oturdugunuz semtten istanbula araba uçak vs. ulaşım vasıtası olmadan gidemezsiniz..
    en basit misal bile bunu anlatmaya yeter

  7. buse Diyor:
    21 Apr 2007 1:02 am eDoğrusu yazılarınızı okuyunca bende diğer arkadaşlaım ahmet ve selma gibi bir tepki vermek isterim ama bunu kınayarak değil ..Sadece kendimi bildiğimden beri bildiğim ,inandığım değerlerin yalan olduğunu hatta bu husustaki hadisi şeriflerin bile uydurma olduğunu söylemeniz iser istemez kanıma dokundu ..şimdi siz bu hadisi şeriflerin yalan olduğunu söylüyorsanız bu da benim şöyle düşünmeme yol açıyor: demekki kuranı kerimde diğer incil tevrata olduğu gibi kişilerce kendi çıkarlarınca yahut amaç güdmeksizin yanlış bilgilerle doldurulmuş.. yani benim inandığım bu kutsal kitaptata diğer kitaplar gibi kutsallığını giderek kaybetmekte..bu düşünce yi düşünmek bile yüreğimde yeterince yara açmaya yol açıyor..ama şöyle düşünüyorum savunduğunuz şey doğru bir bakıma şuanda halkımız bilinçsizce müslümanlığı öğrenyor kulaktan duyma bilgilerle sırf bu yüzden dinimizden nefret edenler gitgide çoğalıyor ve ateis olup çıkıyorlar ama yazılarınızdaki örnekler şu üç aylar mevzusunun bu yönde yanlış bir bilgi kulak dolgusu olduğunu hiç sanmıyorum verdiğiniz hadislerdeki abartmaları da doğrulamıyorum .. selmanın dediği doğru bu ayların kutsal olmasının başka nedenleri var ..tabiki günahkar bir insan sadece bu ayda 3 yahut 8 gün oruç tuttu diye cennete girecek bundan önceki günahları af olacak diye bir şey söz konusu olaması akıl gereğimce imkansız ve bizim bu yönde bir net cevap vermemiz de imkansız..Yüce rabbimizin sizin bile düşünemiyeceğiniz bir hassas terazisi var ve elbet insanlar yaptıklarının ve yapmadıklarının ceza – ödülüne gün gelecek kavuşacaklar ben aksine böyle bir site açığınız ve bizimde bu konudaki düşüncelerimize yer verdiğiniz için teşerkür edrm … ( ama size tavsiyem araştırma yaparken seçtiğiniz kaynağa ve verdikleriniz örneklere dikkat edin )Bunlar kalpte büyük yara açmaya neden olabilir ..kİMSENİN KALBİ YARA ALMASIN !!
    Ali Aksoy Diyor:
    21 Apr 2007 10:33 am eSelam Buse,

    Doğru söylüyorsun. İnsana çok garip gelir ilk bakışta… İnan, Peygamberimizin getirdiği din de, müşrikler için bu derecede şaşırtıcı idi. Yüzyıllardır alışılagelmiş inanışları kökünden sarsan bir din. Bütün toplumların dediği şey hep aynı olmuştur: “Biz atalarımızı bir din, bir ümmet üzerinde bulduk. Biz atalarımızın dinine uyarız. Biz onu değiştiriciler değiliz.” Ve cevap verilmiştir: “Deki: Atalarınız mı hayırlı yoksa Allah mı?” “Ya atalarınız hiç bir şey bilmiyor idiyseler”

    Şu muhakkak ki, her toplumun atalarının dininin de muhteşem, derin alimleri, ruhbanları / kendilerine göre büyükleri / evliyaları vardır.

    Atalarımın dini anlayışı kalıplaşmış, kökleşmiş ve insanın aklını esir almış değer yargılarıdır. Gelenek / insan eylemi zamanla din halini alabilir. Mesela, bir yakınımız öldüğünde okuduğumuz mevlütler, kırkbir yasinler, üçünde beşinde türlü türlü ayinler… Bunlar var mı dinimizde ?

    Bunların hiç biri dinimizde yok. Ama siz bu gün bunlara uymazsanız kınanırsınız. Hatta içinizde “gizli bir ses” yani atalarınızın dininin “şeytanı”; “acaba günaha mı giriyorum” bile dedirtebilir.

    Din adına toplumu bilinçlendirmekle görevli kurumlara, diyanete “hurafe nedir” diye sorsanız, size, “Mendil bağlamak, yatırlara mum dikmek, mağaralara para atmak vs.” şeyler sayabilir. Halbu ki, toplumda din olarak yutturulmaya çalışılan ve dinin gerçek kaynağında açıkça bulunmayan her davranış modeli bir hurafedir.

    Ataların dini, vazgeçilmesi zor bir dindir. Adı her ne olursa olsun vazgeçilmesi zordur. Annenin, babanın, akrabalarının, komşuarının, arkadaşlarının kısacası atalarının dinidir o…

    Milyonlarca insan nasıl yanılmış olabilir dersin. Onların çokluğu senin için “doğrunun” bir ölçütü olmuştur artık.

    Bakalım Kuran ne diyor: “Andolsun ki, insanların çoğuna uyarsan seni Allah yolundan çıkarır. Onların çoğu zanna tabi olurlar.”

    Çokluk bir ölçü ise, dünyadaki Hıristiyanların sayısı müslümanlardan daha çok. Neden onlara tabi olmuyorsunuz ?

    Ve Peygamberimizin devrinde, Kuran ilk nazil olmaya başladığı zaman “çoğunluğa” uymayı tercih etseydiniz haliniz nice olurdu?

    Peygamberler ve onun takipçileri hep “az” olmuştur.

    “Sonunda ona [İbrahim’e] bir tek Lut iman etti.”

    Söze bakar mısınız ? İbrahim peygamber ki, Kuran’da övüldükçe övülmüştür. Nemrut’a karşı yürüttüğü mücadele de övüldükçe övülmüştür. Ateşe atılmış, ateş onun için serin ve koruyucu olmuştur. Bunca mucizeden sonra bile muhatapları atalarının dininden dönememiş ve İbrahim Peygambere sadece Lut iman etmiştir.

    İbrahim Peygamberin putları kırıp, elindeki baltayı en büyük putun boynuna asması olayını bilirsiniz. Kavmi kendisine koşturarak gelmiş, putlarını kırılmış görmüştür. İbrahim’i sorumlu tuttuklarında, O kendilerine, “Bakın şu en büyüğü… O’a sorun, belki diğerlerine kızıp o kırmıştır” dediğinde, kavmi; “Ey İbrahim, bunların konuşmadığını sende bilirsin” demiştir.

    İşte bu sahne, “Ataların dini” anlayışı için çok önemli bir sahnedir. İbrahim; sizinle konuşamayan, ne kendilerine ne de size ne bir fayda ne bir zarar veremeyen şeylere neden tapıyorsunuz” dediğinde onlar kendi nefislerine dönüp; “Asıl zalimler sizlersiniz” dediler.

    İşte bu anda, önlerinde iki yol açıldı. Tarafsız konumda kaldılar. Gün tercih günüydü. Ama, Kuran’ın verdiği bilgiye göre tekrar eski inanışlarına geri döndüler ve kafirler olarak öldüler.

    Demek ki; ataların dini, adı ve inanış şekli her ne olursa olsun öyle kuvvetli bir inanıştır ki, ne mucize fayda verir, ne de İbrahim’in muhataplarının düştüğü “salaklık” fayda verir. İlle de diretirler.

    Yoksa biz sizi, Allah’ın dediğinden başka bir şeye mi çağırıyoruz. Biz, sizi Kuran’da olmayan bir inanışa mı çağırıyoruz?

    Ya atalarınız iyi niyetleri ile de olsa Kuran’dan uzaklaştılarsa…

    Ya atalarınız hiç bir şey bilmiyor idiyseler !

    Bu sitede ve yazıların alıntı yapıldığı sitelerde yeterince açıklama ve çağrı mevcuttur.

    Selam akıllarını kullananların üzerine olsun.
    buse Diyor:
    25 Apr 2007 3:14 pm emerhaba,ben ilk önce verdiğiniz açıklayıcı cvp için teşekkür etmek istiyorum … İnsanlar zaman zaman hatalara düşmüş bu alışkanlık hale gelmiş bundan vazgeçmek bile insana istemesede akıl dışı bırakmaya sevk etmiş ve bırakamamıştır çünkü kolay değildir alışkanlıklardan vaz geçmek … çok doğru ben bu konuda size yüzde yüz destek veriyorum ve her zaman dualarımdan bir tanesidir yanlışlıkların hataların kurbanı olmayayım diye yüce Rabbime yalvarırım ..Yanlız şu noktaya dikkat çekmek isterim kuran ı kerim de açık bir şekilde bir ifade göremeyiz bu gün uygulamakta olduğumuz çoğu davranışları fakat sünnet olan yada yapılması ön görülen davranışlarda dinimizin ahlaki çerçevesinde yer alır .. örneğin bu konuda tam anlamıyla bir bilgim yok açıkcası ama yine de değinmek istiyorum ;mevlüt demişsiniz kırkbir yasinler bunlar benim ailemin uyguladığı şeyler artık alışkanlıklar diyelim sizin tabirinizle peki ölünün arkasından yasin okumak mevlüt yapmak dinimizde yoksa bu tür şeyler günah mı ? yada bundaki cahillik ne tür bir boyut onu açarmısınız bana .. anlamını içeriğini tam anlamıyla bilmesemde bana kalırsa mevlüt ün okutulmasının nedeni ki çok güzel bir olaydır bir cemaattin peygamberi anlatan onu öven mesnevileri okuyup en son ise eller hava da ilk önce kişisel daha sonra ise genelleme yaparak imamın önderliğinde dua etmek .. bundaki sakınca nedir anlayamadım .. topluca yapılan bir dua hangi cahilliğin hangi akılsızlığın ürünüdür bu tür davranışlar günah mıdır ? durup dururken bir insan böyle bir olay olmadığı halde bunu nasıl uydurmuş ve günümüze kadar gelmesine nasıl sebeb olmuştur ? SAKIN YANLIŞ ANLAMAYIN SAYGISIZLIK DEĞİL AKSİDE GERÇEKTEN CVP ÖĞRENMEK İÇİN SORDUĞUM SORULAR BUNLAR .. Eğer cvp yazarsanız beni çok mutlu eder ve bilgi darcığımı genişletmiş olursunuz yanlız şuna dikkat!! verdiğiniz örnelkler kıyaslamalarınız gerçekten yürekte derin yara açan konular ben bir put örneği ile mevlüt olayının aynı kefeye koyulmasının taraftarı değilim .. Sormak istediğim asıl şey tamam kuranda bahsi geçmesede bilinen bazı gerçekler ve bunların yapılmasını önemli olaylara dayandıranlar yahut sünnet olduğunu iddia edenler var ben tarafsızlığımla düşündüğümde bunda bir sakınca göremiyorum ama bunların uygulanmasının bir sakıncası varsada lütfen söyleyinde bu hatalardan bir an önce vazgeçelim … sağlıcakla kalın ..
    Ali Aksoy Diyor:
    25 Apr 2007 5:26 pm eSelam Buse,

    Neden yanlış anlayalım. Bildiğim bir şey varsa bunu paylaşmak zorundayım zaten.

    Birinci Mesele; Gelenek, örf, adet ile “dini” birbirinden ayırmalıyız. Örfü adeti terk ettiğinizde olsa olsa toplumunuzca kınanırsınız. Ama dinden bir vecibeyi terkettiğinizde siz toplumunuzda kınansanız da kınanmasanız da Allah indinde kınanırsınız. Yani, GÜNAH dediğimiz kavram ortaya çıkar.

    Sorun insanların örf ve adetlerini yaşamasında değil. Sorun, insanların dinde olmayan şeyleri dinin bir kuralı zannı ile uygulamaları ve buna uymayanları “günahkar / küffar” vs. yakıştırmalarla damgalamalarıdır.

    Bizim ülkemizdeki sorun daha da vahimdir. Sadece örf ve adet, beşerin tavsiye ve telkinleri din olarak yaşanıyor olsa hadi bir daha… Ama gelin görün ki, toplumun “din” olarak gördüğü şey, sadece bunlardan ibaret…

    Misallere bakalım;

    Mevlüt meselesi… Mevlüdü bir anma, bir dua olarak görür de okursan ne ala… Ama, bir yakınım öldü, mevlüt okumazsam azap çeker yahut ben günaha girmiş olur muyum diye düşünürsen işte bu ciddi bir sıkıntıdır.

    Sen, Mevlütün Kuran’dan bir sure olduğunu zanneden insanlardan haberdar mısın ? Dinimizde mevlüt diye bir şey yoktur dediğinde, “Olurmu canım Kuran’da var ya…” diyenlerden… Yahut, “Tövbe de evladım, nasıl konuşuyorsun” diyenlerden. Bunlar nedir ? Örf / adet olan şeyi “din” zannetmektir. Peki, ya “dini” olduğu söylenen kitaplarda “kim mevlüte dinden değildir derse o kafir olur” diye şeyler yazarsa ? Ya… İşte böyledir.

    Kırkbir yasin meselesi: Nedir ? Kırkbir Yasin. Kırk iki olsa ne değişir, Kırk yahut 35 olsa ne değişir ? Ölen yakınımızın ardından Yasin okumazsak ne olur ?

    Şimdi hep beraber toplum olarak cevaplayalım: “Ollllmaaaazzzz”

    Neden ?

    “Ölülerinize Yasin okuyun diyen bir hadisi şerif var”

    Peki; ne olduğunu bilmeden, içeriği ile hiç ilgilenmeden Yasin okursan böyle madara olursunuz. Alın size Yasin:

    Yasin,69- Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu,) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap), yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.

    Yasin,70- (Kur’an,) Diri olanları uyarıp korkutmak ve kafirlerin üzerine sözün hak olması için (indirilmiştir).

    Allah ne güzel söylemiş… “Diri olanları uyarıp korkutmak için … indirilmiştir.”

    Bunu Kırkbir defa okuyun demiyor. Böyle yapmazsanız ölülerinizi affetmem demiyor. Ben bu Kuran’ı “diri” olanların uyarılıp, akıbetleri hususunda korkutulması için indirdim diyor.

    Toplumumuzda Yasin suresini bu amaçla okuyanların oranı hakkında bir fikriniz var mı?

    Peki toplumu bu hale getiren şey nedir ? Siz görmez misiniz ki; bu ülkede mezarlıklarda hoporlörlerden “Kuran” okunuyor.

    Kim için ? Mezarlıkları ziyarete gelen “diriler” için mi ?

    Bizim düşmanımız insanların ölülerine Yasin okuması değildir. Bizim düşmanımız C E H A L E T T İ R.

    Bizim düşmanımız Kuran’ın yabancı dilde bir Roman okumak gibi okunmasıdır.

    İkinci Mesele: Şirk ve mevcut uygulamayı nasıl olur da aynı kefeye koyarım ?

    Güzel ve çok önemli bir soru. İlk başlarda ben de böyle söylemiştim. Gerçekten ben o zamanlar “Heykellere tapmıyorum” diye seviniyordum. Siz de seviniyorsunuzdur. Hatta, geçmişte yaşayan insanların bu tapınmalarını da “aptallık” olarak değerlendirip, “ne gerizekalı adamlarmış” … diyordum.

    Nedir heykellere tapmak ?

    Heykellere tapan insanlar derlermiş ki;

    “Biz bunlara, bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için tapıyoruz.”

    Onların tarifini Kuran işte böyle yapıyor.

    Onlar, kendilerine ne bir fayda ne bir zarar veremeyecek şeylerden isteyerek, umarak onları Allah’a ortak tuttular. Eş koştular.

    Peki…

    Çıkarın bakalım şu “nazar boncuklarınızı”… Onları ne diye takıp takıştırırsınız ? Sizi kötülüklerden, nazardan korusunlar diye mi ? Ne kendilerine ne de size hiç bir şeyle ne bir fayda ne bir zarar veremeyecek olan şeylerden umar mısınız ?

    Ya türbelerin önünde ağlaşıp sızlaşanlar… Sakalı şerife yüz süreceğim diye birbirini ezenler…

    Bir de Kuran’a tapanlar vardır. İçindekilere değil ha… İçindekiler hususunda en ufak bir bilgisi dahi yoktur. Kuran, ona okuması, öğüt alması için değil de, ona abdestsiz dokunmaması, mümkünse kendinden olabildiğince uzak, ne bileyim evlerin en yüksek yerlerinde “tozlanması” için indirilmiştir. Hürmette asla kusur etmez. Neye ? Kabına, cildine, sayfalarına… Bunu da Alah’a daha çok yaklaşmak için yaptığında kimsenin bir şüphesi yoktur. Aslında biz onlar için daha güzel bir çözüm öneriyoruz. Madem Kuran’ı böyle ulaşılamaz kılmak ve kendinizden olabildiğince uzaklaştırmak istiyorsunuz, evlerinizde yüksek raflara koymak yerine çatılara falan koyun. O zaman kimsecikler ulaşamaz.

    Gösterin bana şeyhlerinizi… Allah Kuran’da Peygamberine diyor ki,

    “Şu sağırlara, şu körlere sen mi hidayet edeceksin ? ”

    Aaaa… Peygamberin bile hidayet etme yetkisi ve yeteneği yok… Ama bizim Şeyhlerimizin var… Onlar himmet ederler. Üstelik işte en acı olan yönü şudur ki; Şeylerinin elini eteğini öpenler derler ki,

    “Biz O’na bizi Allah’a yakınlaştırması, bizim için Allah’a götüren bir yol (T A R İ K A T )olması için hürmet ederiz.”

    Allah buyurdu: “O, hükmünde kimseyi ortak tutmaz”

    Dikkat et ! “Hükmünde”

    Tekrar oku:

    “O, hükmünde kimseyi ortak tutmaz”

    Yani, hüküm vermek O’na mahsustur.

    Ne hükmü ? Neyin hükmü ?

    Elbette dine dair hüküm. Yani din adına olan her şey. Üstelik ne diyor? “Hiç kimseyi”

    Nasıl olur ? Ya peygamber ? Yoksa HAŞA unuttu mu?

    “Rabbin asla unutkan değildir.”

    Yok yok… Ortakları olmalı…. Mezheplerimiz, imamlarımız olmalı. Onlar, din adına “hüküm” buyurmalı. Bize, helali ve haramı öğretmeli… [Bu konu ile ilgili olarak sitede yeterince yazı ve açıklama var.]

    Demek ki, “Ş İ R K” yanlız heykellere tapmakla olmuyormuş. O’na hükümde ortak tanımak, adı ve sanı her ne olursa olsun ŞİRKTİR.

    “Ey iman edenler, Allah’ ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”Maide Suresi 87

    “De ki: Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” Yunus Suresi 59

    “Ey Peygamber ! Allah’ın sana helal kıldığını eşlerini memnun etmek isteyerek neden haramlaştırıyorsun?” Tahrim Suresi 1

    İşte bunun gibi Kuran’dan daha nice misaller verilebilir.

    Anlatmak istediğim o ki, bu ikisi birbirinden çok uzak şeyler değildir. Şirkin gizlisi açığı, azı çoğu olmaz. Şirk şirktir.

    Daha detaylı bilgi ve tartışmalar için bu sitede yeterince makale var. Gerek bunlardan, gerekse bu yazıların alıntı yapıldığı sitelerden insanların nelere “iman” ettiğini örnekleri ile bulabilirsiniz.

    Selam ve dua ile…
    Ayten Diyor:
    26 Apr 2007 3:11 pm eHer konuda kendinizce yorum yapabilirsiniz ancak ; İslam Dini hakkında kafanıza göre böyle yorum yapamazsınız. Din Tektir. Bu da İslamdır. İslamiyet dinine mensup olursunuz olmazsınız bu kendi tercihinizdir ama başka insanların kafasını karıştırmak için uğraşmayın.Fitne çıkarmayın.Sizleri kınıyorum.
    Ali Aksoy Diyor:
    27 Apr 2007 7:16 am eSelam Ayten;

    Senin “tek” zannettiğin dinini görmek istersen aşağıdaki yazıyı okuyabilirsin. Özellikle, yazının sonunda verilen tabloyu, tablodaki her bir maddeyi ve senin “tek” zannettiğin mezhep dininin cevabını dikkatlice incele ve “teklik” görürsen bize de anlat…

    https://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/24/mezheplerimiz

    Bize göre de din tektir ve islamdır. Ama mezheplerin haram helal çuvalına döndürdüğü İslam değil, sözlerin en güzelini söyleyen ve sözleri “doğruluk ve adalet bakımından tam kemalinde olan” Allah’ın, “kendisinde hiç bir şüphe, çelişki, eğrilik bulunmayan” Kuran’da insanlara Rahmet olarak, “apaçık”, “detaylandırılmış bir şekilde” “tekrar tekrar açıkladığı”, tayin ettiği İslam’dır. Peygamberimizin kendisine emredildiği gibi “sadece vahye uyarak” yaşayıp anlattığı İslam.

    Selam ve dua ile…
    ayşe karaca Diyor:
    28 Apr 2007 3:00 pm eBen de bu tür yani Ali Bey’in yazdığı gibi, öğrendiklerimize ters, alıştıklarımıza ters, kitaplardan bakarak uyguladıklarımıza ters yazıları ilk okuduğumda Ayten kardeşim gibi ve aynı düşüncedeki diğer kardeşlerim gibi şok oldum hayır olamaz dedim nasıl olur dedim, asırlar boyu alimlerimizin yazdıkları ve bizim de öğrendiğmiz şeyler nasıl yanlış olur dedim. Ama Kur’anı Kerim’i okudukça yazılanlara hak verdim. Ayrıca, bizim kabul etmediğiz, yani şu andaki şeklini kabul etmediğimiz İncil’i kim bu hale getirdi. İnsanlar!… Kur’an-Kerim Allah’ın korumasında olmasaydı onu da emin olun insanlar kendilerine uydurmak için değiştirirlerdi. Çok şükür dediğim gibi Allah’ın da Kur’an’da belirtiği gibi Kur’an Rabbimizin koruması altında. Tarih boyunca insanların menfaatleri için, şan, şöhret, taht, saltanat için neler yaptığını biliyoruz.Bu şekilde olmasa bile insanların yanılabileceğini biliyoruz. Bu yüzden hiçbirşeye körükörüne inanmayalım artık. Araştıralım. Her şeyi Kur’an ile karşılaştıralım. Allah’ın yine Kur’anın da belirtiği gibi aklımızı kullanalım. Aklımızı başkalarına kiraya vermeyelim. Bir kadının Hz. Ömer’e eğer doğru yoldan saparsan seni kılıcımla düzeltirim, dediğini unutmayalım. Tek doğru Kur’an’dır. Diğerleri insan yorumlarıdır. Yanlış aktarılmış olabilir. Uydurulmuş olabilir. Yukarda bahsettiğim gibi din hırs, makam, mevki için kullanılmış olabilir.
    Ayten kardeşim fitne çıkarmayın diyor. O zaman en büyük fitneci haşa Hz. Muhammet’ti. O tüm toplumunu karşısına aldı. Bütün inançları yıktı.
    En büyük fitneyi çıkardı. Doğruyu söylemek, insanın inandığı doğruları söylemesi fitneyse.
    Son olarak söyliyeceğim şey, herkez serbesttir neye inanıp neye inanmayacağı konusunda. Ama dikkatli olalım bu inandıklarımız ahirette karşımıza bi tokat gibi gelmesin. Yaptıklarımız , amellerimiz bir paçavra gibi önümüze atılmasın.
    Allah’a emanet olun.
    Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 3:33 pm eSelam Ayşe Karaca;

    Feraset ve cesaretinizden dolayı sizi kutluyorum.

    “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Onun haricindeki günahları dilediği kimseler için bağışlar”

    Çok esirgeyici, çok bağışlayıcı Rabbim ilminizi / ilmimizi arttırsın. Kalplerimizi şaşırtmasın.

    “Ey benim A Y E T L E R İ M E iman ederek müslüman olan kullarım. Bu gün size hiç bir korku yoktur … Siz de eşleriniz de girin Cennete…” hitabına nail olacaklardan eylesin.

    Selam ve dua ile…
    buse Diyor:
    28 Apr 2007 3:34 pm eselam.. cvp verdiğiniz için teşekkür edrim … Yanlız şöyleki siz konuyu değişik yerlere kazıyosunuz gibi bir benzetme yapsam eğerki ..kızar mısınız diye düşünicem ..Çünkü dediğinzin yanlış olduğunu söylemiyorum verdiğiniz örneklerde güzel ,ben cahilliğe karşıyım bu hususta kişilerin yalan yanlış uydurduklarıda zaten akılın önderliğiyle bunları anlamak çok basit ..(evet kimileri için zor dediğinizi duyuyorum .) Şunu söylemek istiyorum sitedeki yazılarınızın hemen hepsini okudum .. Benim bütürlü inanamadığım bu konudada sizin gerçekten açıklayıcı bir cvp veremdiğiz şu üç aylar mevzusu oldu hatta sizin yazınızı kopyalayıp yazıcıdan çıkarttım ve arkadaşlarımla bu konuyu tartıştık .. Ben sözcükleri evirik çevirmeyi sevenlerden değilim o yüzden açık ve net bir şekilde söyleyeyim .. arkadaşlarım sizin hakkınızda ön yargıda bulundu misal; bu adam insanların beynini sulandırıyo diyen yada evet verdiği örneklerde gerçeklik var ama çok abartmış bu kadar da değil , bunların çoğunun yanlış olduğunu bizde biliyoz diyen ,bu adamı şikayet etmek lazım ,bu adam ne yapmaya çalışıyo ,hatta çok ileri gidip kızan bir arkadaşım bunun gibileri sallandırmak lazım insanları aldattıkları için diyen bile oldu ve ben ister istemez hayal kırıklığı yaşadım ve yazının sonunu dinleyin kızlar çok kötü yazmamış haklı olduğu mevzularda var diye baya bir cebeleşme yaşadım .. ama şu üç aylar mevzusuna gelince onun uydurma olmadığını üstüne basa basa söylemek istiyorum diyenler ..hiç namaz kılmayan biri o gün 3-2 rekat namaz kıldı diye cennetlik diye bir şeyin söz konusu olmadığını aslında burada insanın kendini aldattığını ben ve arkadaşlarımız onayını verdik ama biz her an Allah karşı ibadetlerimizi yapabildiğimizce yapabilen insanların o günde 2 rekat fazla namaz kılmışız PEYGAMBERİMİZİ anmışız dua etmişiz suç mu ? diyenler (bunlardan bir tanesi benim )oldu..
    Bana kalırsa aldığımız her nefes değerlidir önemsiz bir gün yoktur ..Eğer ki benim kalbim şuan atıyorsa ne mutlu bana ..ama insanlar ayırmışlardır işte bu gün 23 Nisan bayramı işte bu doğum günüm işte bu da Çanakkale zaferi diye özel günler seçmişler ve bu günleri daha özel kabul edip kutlamalarda bulunmuşlardır .. O savaşları ,yaşananları ,zorlukları ve bu günü yaşayarak hatırlamak madabıyla anmaya başlamışlar ..peki daha önce öyle bir şey söz konusu muydu? Hayır yeni ölmüş bir şehidin arkasından davullu zurnalı bir eğlence şenlik düzenleseler sanırım bu organizeyi yapanları ipte sallandırırlardı.. BU örnekleri veriyorum çünkü bu ayların ,yılların kendi içinde özel olmasının nedenleri var Peygamberimizin doğuşu,göğe yükselişi ,inişi ,onu konu edinen günlerin kutsallığına dayanarak o günleri anmak maksadıyla 1-2 rekat fazladan namaz kılıyoruz yoksa buna haşa PEYGAMBERİMİZİN ihtiyacı var mı ? hayır .. Çünkü o Allah ın en sevgili kulu …Sözcük darcığımın yettiğince bir şeyler açıklamak istedim işallah düşüncelerimi açık bir şekilde dile getirmeyi başarabilmişimdirde insanlar tarafından yanlış anlaşılmam .. Çünkü bu hususta konuşmak aslında biraz yürek isteyen konulardır nedeni ise bu duyguların çok hassas konu olması itibari insanların sadece bir cümleyle peşin yargı verebilecekleri bir mevzu ..(bunu söylüyorum ve bu hususta sizi yürekten alkşılıyorum )
    Diğer bir sayfada Şiirinizi okudum ve çok beğendim ama demişsiniz ki ben avukatım ve daha önce çok tehdit aldım ama ilk kez dini yönden bir tehdit alıyorum ..bunu duyunca üzüldüm ve yara aldım aslında bu hususta yapılacak bir şey var mı bilmiyorum ama siz bence yazılarınızdaki başlıklara ve söze girerken cümlelerinize dikkat edin bunu söylüyorum çünkü ben arkadaşlarıma yazınızı okurken bir arkadaşım dinlemek istemedi ve hemen yargıyı koydu başta duyduğu sadece iki cümleyle sizin karakterinizi kafasında çizdi ve devamını dinlemedi sizin asıl değindiğiniz konuyu anlatmak istediğinizi anlamadı sonuç bu konuda rahatsız olan birey yazılarınızın sonunu okumuyo ve bence bu yüzden peşin kararlar alıyo ..şimdi kendime kızıyorum istemeden size yeni bir düşman kazandırdım diye … Bana kalırsa dinini seven bir kişi böyle tehditler vermemeli kesin yanlış anladığı bir cümleyle bir paragrafın etkisiyle size kızmış olmalı ve böyle bir aptallığı yapmıştır .. çünkü bizim dinimiz kardeş dinidir ,sevgi dinidir ,yardımlaşma dinidir,öğretme dinidir ,bizim dinimiz kutsaldır … BUnu bilen bir birey böyle sapıklık içine düşmemelidir YÜCE ALLAH BİZİM YOLUMUZA DOĞRU KİŞİLERİ ÇIKARSIN Kİ BİZDE TUTTUĞUMUZ YOLDA EMİN BİR ŞEKİLDE YÜRÜYELM ..SAPIKLIKLARA ŞEYTANIN KURMACALARINA ALDANMAYALIM .. şu üç aylar konusunda daha detaylı güncel konulara örnek vererk aldandığımız konulara değinirseniniz sevinirim çünkü ben hala bu ayların kutsallığının olduğuna ama bunuda o abartılı örneklerle alakası olmadığını kanısındayım .. sağlıcakla kalın ..

  8. Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 4:07 pm eSelam Buse;

    Önce yazarın üç aylar konusunda yazdığı özet bölümü aktarıyorum.

    xxxx

    ÜÇ AYLAR

    Dinimiz İslâm’da, ibadetlere ekstra hediye, ikramiye verilir gibi sevap verildiği aylar yoktur ama savaşmanın haram edildiği aylar vardır. Tövbe suresinin 5., 36. ve 37. ayetlerinde, Maide suresinin 2. ayetinde, Bakara suresinin 194., 197. ve 217. ayetlerinde; Allah indinde ayların sayısının on iki olduğu, bunların dört tanesinin (Recep, Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem) Haram aylar olup, bu aylarda savaşmanın yasak olduğu, bu ayların aynı zamanda Hacc ayları olması sebebiyle savaşma yasağına kesinlikle uyulması gerektiği ve aksi davranışın “büyük günah” sayıldığı, önemle vurgulanmaktadır.

    Dikkat edilirse, Haram aylardaki savaş yasağı, bu ayların Hacc ibadetinin yapıldığı aylar olmasından kaynaklanmaktadır. Zira bu aylarda dünyanın her köşesinden Hacc için gelen insanlar; İbrahimleşme, putları kırma, sahte ilâhları kesme, şeytanla savaşma gibi bireysel temizlenmelerini ve Hacc/ evrensel kongre, fuar ve konferanslarla sağlayacakları ticarî, sınaî, ilmî haberleşmelerini-birleşmelerini barış ortamında güvenle yapabilmeli ve aynı şekilde yurtlarına dönebilmelidirler.

    Görüldüğü gibi Kur’an’da sadece “Haram aylar” kavramı yer almaktadır. Ama Kur’an dışındaki muhtelif kitaplarda, “hadis-i şerif” isimli metinler marifetiyle Ramazan ayının da içinde olduğu “üç aylar” diye bir kavram ortaya çıkarılmış ve bunun hakkında bir çok hikâye anlatılmıştır. Bu nakillerin hepsi yalan ve uydurmadır. Bu tür hadisler, Kütüb-ü Sitte denilen sağlam hadis kitaplarında bulunmadığı gibi, uydurulmuş hadislerin afişe edildiği kitaplarda da tek tek ele alınmış ve yalan ve uydurma olarak ilân edilmiştir.

    xxxxx

    Şimdi…

    Birinci mesele; yazar, üç aylar diye bir şey yoktur demiyor. Diyor ki; Kuran’da “haram aylar” diye bir kavram var ama üç aylar diye bir kavram yok. Yazar, bunu kuru bir iddia olarak ta ortaya atmıyor. Kuran’dan delillerini sıralıyor. Kuran, bu aylara haram aylar diyerek bu aylarda savaşmayı yasaklamıştır. Bu aylar Hacc aylarıdır.

    Yazar içinizi ferahlatmak için, eğer hadisleri bir kaynak olarak görecek iseniz, üç aylarla ilgili güvenilir dediğiniz hadis kitaplarında mesela Kütübü Sittede de bu konuda sahih şerhi konulmuş bir hadis yoktur diyor.

    Şimdi daha başka hangi düşünce kutsal olmayan üç ayları kutsallaştırabilir ?

    Siz bir takım gecelere, aylara hürmet edebilirsiniz. Sizin bu hürmetiniz inandıklarınızdan kaynaklanacaktır. Muhasebe yapacal olan Allah bunu elbette bilir. Sizin bu bahsedilen ay veya gecelerde yaptığınız fazla ibadete kim ne diyebilir ? Kimsenin buna bir şey dediği de yok.

    Bizim ileri sürdüğümüz şey; bunu dinin bir emri (tavsiyesi) olarak görmeniz, eğer yapmazsam günaha girmiş olurum düşüncesine kapılmanızdır. Bunu bir genelleme olarak söylüyorum. Siz eğer zaten böyle düşünmüyorsanız zaten sorun yok. Ama toplum bunu böyle görüyor.

    Yazı içerisinde Kadir gecesi ile ilgili açıklamayı dikkatlice tekrar okumanızı öneririm.

    Çünkü Kuran bu konuya değinmiş. Yani Kuran’da “kadir gecesi” olarak adlandırılan bir gece var. Ama insanlar bunu her sene tekrarlanan bir gece olarak değerlendiriyor. İşte Kuran’ın hurafelere göre tefsir edilmesi böyle bir şey…

    Kadir gecesi tarihte bir defa yaşanıp bitmiş bir gecedir. Kuran o gece indirilmiştir. Bin aydan hayırlıdır. Ama geleneklerimiz bunu sanki her sene tekrar eden bir gece gibi görmüş ve göstermiştir. Siz bu gecede (eğer bu gecenin hangi gece olduğunu -kesin- olarak tespit edebiliyorsanız) elbette dilediğiniz gibi ve dilediğiniz miktarca ibadet ve dua edebilirsiniz. Size kim karışabilir. Ama siz, bu gece diğer gecelerden farklı bir ibadet etmediğinizde günaha gireceğinizi, Allah indinde bundan sorumlu tutulacağınızı düşünürseniz “inanç” konusunda bir problem doğacağı kanaatindeyim. Zira, Allah nelerin haram, nelerin günah olduğunu Kuran’da bildirmiştir.

    Siz Kuran’da bildirilmeyen bir “haram” yahut “günah doğuran eylem” endinir yani buna “inanırsanız” Allah’ın bildirdiğinin dışında bir ilave yapmış olursunuz. Bu “inacın” sahibi siz iseniz kendinizi, “başkası veya başkaları” ise, o başkası veya başkalarını hüküm koyma işinde Allah’a ortak tutmuş olursunuz.

    Evet bu sert bir ifade ama bu tartışılması ve izah edilmesi gereken “ciddi” bir konudur. Doğrudan doğruya iman esasları ile ilgili bir konudur. Üstelik diğer günahlara da benzemez. Bir önceki iletimde bir ayet meali verdim. Tekrar yazıyorum.

    “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Onun haricindeki günahları dilediği kimseler için bağışlar”

    Sizin, bunu sırf Allah’a ortak koşma gayesi ile yapmadığınız ortada. Fakat bu bilgiye eriştikten sonra artık bunun inceliklerini araştırmaya ve doğrusu her ne ise gereğince amel etmeye mecbursunuz.

    Bu meseleyi önemsememizin ve gerçekten çok sert örnekler vermemizin gayesi budur.

    Tehdit meselesine gelince… Ben onları dert etmiyorum. Sadece insanlarımızın bu haline bakıp üzülüyorum. Ya değilse;

    Allah dilemeden bana bir zarar yahut fayda verebilecek olan kimmiş ?

    Ancak Allah’a dayanıp güvenirim.

    Selam ve dua ile…
    Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 9:34 pm eSelam,

    Bir önceki iletiyi yazarken yeterli vaktim olmadığı için detaya girememiştim. Sırayla bir kaç yazı alıntıyorum.

    Sünni bir Çizgide yayın yapan Süleymaniye Vakfı’nın sitesinden Yorumsuz…

    http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=66

    KANDİL GECELERİ

    Ülkemizde kandil geceleri diye bilinen geceler; Rabiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid, Recep ayının ilk cuma gecesi olan Regaib, yine Recep ayının yirmiyedinci gecesi olan Mirac, Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi olan Kadir Gecesidir.

    Osmanlılar döneminde II. Selim zamanından başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için “Kandil” olarak anılmaya başlamıştır.[1]

    Bu gecelerden Kadir gecesi ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sûre bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in doksan yedinci suresi olan bu sûrede Allah-u Teala, Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğunu bildirmiştir. Fakat bunun da Ramazanın yirmiyedinci gecesi olduğuna dair kesin bir delil yoktur. Kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında Peygamberimizin (sav) mü’minlere tavsiyesi, Kadir gecesini Ramazanın son on gününün tek gecelerinde aramaları şeklinde olmuştur. Buna göre Kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir. Yani Kadir gecesi, zamanımızda Müslümanlarca ihya edilmeye çalışıldığı gibi herkesçe bilinen bir gece olmayıp, aksine gizlenmiştir. Resulullah (sav) bile Kadir gecesinin Ramazanın kaçıncı gecesi olduğunu bilmiyordu.

    Kadir gecesinin ihyası ile ilgili olarak Peygamber (sav)’den bir dua haricinde herhangi ibadet tavsiye edilmemiştir. Fakat Âişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha şiddetli bir gayrete geçerdi. Son on günde geceleri ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırır ve itikâfa girerdi.[2]

    Bir gün Âişe validemiz, Peygamberimiz (sav)’e: “Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?” diye sormuş, Peygamberimiz (sav) de ona: “Şu duayı oku” buyurmuştur:

    “Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet.”[3]

    Beraat gecesinin fazileti ile ilgili olarak da Peygamberimizden nakledilen birkaç hadis bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesinde bu gecede Allah’ın dünya semasına tecelli edeceği, Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince (çokluk belirtmek için kullanılmış bir ifade) insanı bağışlayacağı ve kendisine edilen tüm duaları kabul edeceği anlatılmaktadır.[4] Birçok alim, bu hadislerin isnadlarında problem bulunduğunu, dolayısıyla hadislerin zayıf olduğunu ve bunlarla amel edilmeyeceğini belirtmişlerdir. Müfessirlerden Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Beraat gecesinin fazileti hakkında bir tek sağlam hadisin bile gelmediğini, dolayısı ile bu konu ile ilgili olarak hadis diye dolaşan sözlere itibar edilmemesi gerektiğini söylemektedir. [5] Gerçekten de Peygamberimiz Muhammed (sav)’in ve sahabe-i kiramın mescidlerde bu geceyi ihya etmek için toplandığı, özel dualar ettikleri, bugün özellikle ülkemizde olduğu gibi bu geceye has namaz kıldıkları şeklinde tek bir rivayet dahi gelmemiştir. Bazıları Duhan sûresinde geçen: “O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.”(Duhân, 44/4-5) ayetlerine bakarak o gecenin Şaban ayının on beşinci gecesi olan Beraat gecesi olduğunu söylemişlerdir. Buna dayanarak da Allah’ın o gecede kulların rızıklarını taksim ettiğini, ecellerini tayin ettiğini, bir sonraki Şaban ayının on beşine kadar olacak tüm olayları takdir ettiğini, dolayısıyla bu gece yapılacak olan dua ve ibadetlerin mutlaka kabul edileceğini iddia etmişlerdir. Böylece peygamberimiz ve ashabının yapmadığı, bu geceye has bir takım ibadetler ortaya çıkmıştır. Hâlbuki Allah-u Teala o sûrede şöyle buyurmaktadır:

    “Hâ Mîm. Andolsun o apaçık kitaba ki, biz onu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. O gecede her hikmetli buyruk ayrılır ve katımızdan bir emirle ilgilisine yollanır.” (Duhân, 44/1–5)

    Görüldüğü gibi Allah-u Teala, işlerin taksim edildiği gecenin Kur’an-ı Kerim’in indirildiği gece olduğunu bildirmektedir. Kur’an’ın da Şaban ayının on beşinde değil; Ramazan ayında ve Kadir gecesinde nazil olduğunu diğer ayetlerden öğrenmekteyiz:

    “Ramazan ayı ki o ayda insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an indirilmiştir.” (Bakara, 2/185)

    “Muhakkak ki biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir, 97/1)

    Alimlerin büyük bir çoğunluğu Duhân suresinde geçen “mübarek gece”nin kadir gecesi olduğunu söylemişlerdir. Müfessir Ebu Bekir İbnu’l-Arabî bu konuda şöyle demektedir: “Bu ayette geçen mübarek gecenin kadir gecesi değil de başka bir gece olduğunu iddia edenler, Allah’a büyük bir iftirada bulunmuş olurlar.”[6]

    Bir de Beraat gecesi ile alakalı olarak halk arasında “Beraat gecesi namazı” olarak bilinen bir namaz vardır. 100 rekât olan ve her rekâtında Fatiha ve on defa İhlâs suresinin okunması gerektiği söylenen[7] bu namazın, miladi 1010 (h. 400) veya 1056 (h. 448) yıllarında Kudüs’te ortaya çıktığı da kaynaklarda belirtilmektedir.[8]

    Recep ayında bulunan Regaib ve Mirac kandilleri ve faziletleri hakkında da herhangi bir delil bulunmamaktadır. Yalnız Recep ve Şa’bân ayları hakkında bir kaç söz söylenmesi gerekmektedir: Recep ayı “dört haram ay”dan bir tanesidir. Diğerleri Zilkade, Zilhicce ve Muharrem aylarıdır. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır. Dolayısıyla bu ayların diğer aylara göre bir fazileti bulunmaktadır. Âlimler bu aylarda oruç tutmanın müstehab olduğunu söylemişlerdir. Fakat Peygamber (sav)’den ve ashab-ı kiram’dan özellikle bu ayda oruç tutmanın faziletine dair herhangi bir sahih rivayet nakledilmemiştir. Bir de halk arasında “üç aylar” olarak bilinen Recep, Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında rivayet edilen: “Recep Allah’ın ayıdır, Şa’ban benim ayım, Ramazan da ümmetimin ayıdır.” Sözü hakkında âlimlerin çoğu “bu uydurmadır” demiştir. Ayrıca yine Recep ayının fazileti hakkında: “Kim o ayda şu kadar namaz kılarsa ona şu kadar sevap verilir, kim o ayda istiğfar ederse ona şu kadar ecir verilir.” Şeklinde hadis diye rivayet edilen sözlerin hepsi mübalağadır, hepsi âlimler tarafından tekzib edilmiştir.[9] Özellikle Regaip gecesi ile ilgili olarak halk arasında meşhur olan Regaip namazıyla ilgili rivayeti, 1023 (h. 414) yılında vefat eden Ali b. Abdullah b. Cehdâm isimli Mekkeli sûfî bir zatın ihdas ettiği / ortaya çıkardığı kaynaklarda belirtilmektedir.[10]

    Şa’bân ayına gelince: Sahih rivayetlere göre Peygamberimizin Ramazan ayından sonra en çok oruç tuttuğu ay Şa’bân ayıdır.[11] Üsâme b. Zeyd (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: “Resulullah (s.a.v), Şa’bân ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmamıştır. Kendisine: “Ey Allah’ın Resulü! Senin, Şa’bân ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tuttuğunu görmedim” dedim. O da şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, âlemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin (Allah Teala’ya) oruçlu olduğum halde yükselmesini seviyorum.”[12] O halde bu ayda oruç tutmanın Peygamber (sav)’in güzel bir sünneti olduğu rahatlıkla söylenebilir.

    Peygamberimiz (sav), Ashab-ı Kiram, Emevîler ve Abbâsîler dönemlerinde herhangi bir kutlama örneğine rastlanmayan Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi olan Mevlid kandili, ilk defa hicretten yaklaşık üç yüz elli yıl kadar sonra Mısır’da, Şii Fâtimî Devleti döneminde kutlanmaya başlamıştır.[13] Eyyûbîler döneminde birçok tören ve bayram kaldırılmış olduğundan Mevlid kutlamaları Erbil Atabegi Begteginli Muzafferuddin Kökböri (ö. 629/1232) tarafından büyük törenlerle yeniden kutlanmaya başlamıştır.[14] Muzafferuddin Kökböri’nin bu kutlamaları yeniden başlatmasının ardında, Musullu sûfi Ömer b. Muhammed el-Mellâ’nın bulunduğu belirtilmektedir.[15] Peygamber Efendimizin doğum günü olan bu günün / gecenin faziletine dair de herhangi bir delil mevcut değildir.

    Ebû Şâme el-Makdisî, Şehâbeddin el-Kastallânî, İbn Hacer el-Askalânî, Celâleddin es-Suyûti gibi bazı alimler Peygamberimizin dünyaya gelmesi sebebi ile sevinmenin, bu gün münasebetiyle muhtaçlara yardım etmenin, Peygamberimize şiirler (mevlid gibi) okumanın güzel birer amel olduğu söyleyerek, bu gibi Mevlid kutlamalarının “bid’at-ı hasene” sayılması gerektiğini söylemişlerdir. Mâlikî fakihi İbnu’l-Hâc el-Abderî, Ömer b. Ali el-Lahmî el-Fâkihânî, İbn Teymiyye, Muhammed Abduh, Abdulaziz İbn Bâz ve Hammûd b. Abdillah et-Tuveycîrî gibi âlimler ise mevlid kutlamalarına “bid’at-i seyyie” gözüyle bakmış ve buna şiddetle karşı çıkmışlardır.[16]

    Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Resulu (sav) şöyle buyurmuştur:

    “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[17]

    “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[18]

    “Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[19]

    Sonuç olarak şu söylenebilir ki; ne Kur’an’da ve ne de sünnette bugün geniş halk kitleleri tarafından kutlanan kandil gecelerine işaret vardır. Mübarek kabul edilen bu geceler, Peygamber Efendimiz ve ashabından çok sonra Mısır ve Kudüs’te kutlanmaya başlamış, daha sonra İslam dünyasının çeşitli bölgelerine yayılmıştır. Bu kutlamalar kesinlikle İslam’ın bir emri veya bir tavsiyesi değildir. Müslüman toplumlar tarafından ortaya çıkarılmış ve gelenek haline gelmiştir. Osmanlı padişahlarından II. Selim döneminden itibaren ‘kandil’ adını alan bu geceler miraciye, regaibiye, mevlüt gibi çeşitli etkinliklerle ihya edilmiştir. Kandil gecelerini kutlayan her toplum kendi kültüründen bir şeyler eklemiş ve böylece bu geceler gelenekselleşmiştir. Günümüzde de kandil geceleri halk camilere akın etmekte, kandil simidi ve tebrikleşmelerle son derece yoğun bir şekilde kutlanmaya devam etmektedir.

    YAHYA ŞENOL

    25.07.2006 SÜLEYMANİYE

    ysenol@hotmail.com

    ———————————–

    [1] Nebi Bozkurt, “Kandil”, Diyanet İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, c. 24, s. 300.

    [2] Buharî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 5, Müslim, Îtikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu’ l-Leyl 17.

    [3] Tirmizi, Daavât, 84.

    [4] Tirmizi, Sıyam, 39; İbn Mace, İkamet, 191

    [5] Bkz: Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 2. Bs., y.y., 1968, c. 4, s. 1678 (Duhân Sûresi, 2. ayetin tefsiri)

    [6] Ebu Bekir İbnu’l-Arabî, a.g.e., c. 4, s. 1678.

    [7] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, İstanbul, 1986, s. 188.

    [8] Aliyyu’l-Kârî ve Fâkihî’den naklen; Halit Ünal, “Berat Gecesi”, DİA, c. 5, s. 475.

    [9] Bkz: Yusuf el-Kardâvî’nin Recep ayı ile ilgili bir fetvası: http://www.islamonline.net/servlet
    /Satellite?cid=1122528600570&pagename=IslamOnline-Arabic-Ask_
    Scholar%2FFatwaA%2FFatwaAAskTheScholar

    [10] İsmail b. Ömer İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, trs., c. 12, s. 16; Nebi Bozkurt, “Kandil”, DİA, c. 24, s. 301.

    [11] Buhari, Savm, 52; Müslim, Sıyâm, 176; Tirmizi, Savm, 36; İbn Mâce, Sıyâm, 30.

    [12] İbn Mace, Sıyâm, 70.

    [13] Ahmet Özel, “Mevlid”, DİA, c. 29, s. 475.

    [14] Ahmet Özel, a.g.e., aynı yer.

    [15] Ahmet Özel, a.g.e., s. 476.

    [16] Ahmet Özel, a.g.e., s. 477-478; Ahmet Özel, “Mevlid: Tarihi ve Dini Hükmü”, Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, Bilim ve Sanat Vakfı, İstanbul, 2002/1, sayı: 12, s. 243-246.

    [17] Müslim, Cuma, 43.

    [18] Nesâi, Îdeyn, 22; İbn Mâce, Mukaddime, 7.

    [19] Müslim, Cuma, 43; Ebu Davud, Sünnet, 6.
    Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 9:40 pm eHayırlı Gecelerin Şerri Kandiller

    Erhan Aktaş

    Kur’an’ın önermediği, peygamberimiz (sav)’in hayatında yer vermediği ve sahabe döneminden çok sonraki dönemlerde ihdas edildiği anlaşılan beş adet “uyduruk” gecemiz(!) var. “kandil geceleri” adı altında kutsanan ve kutlanan bu “mübarek”(!) geceler şunlardır: Rebiyülevvel ayının on ikinci günü “mevlid kandili”; Recep ayının ilk cuması “regaib kandili”; Receb’in yirmi yedinci günü “mirac kandili”; Şaban ayının on beşinci günü “berat kandili” ve Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi “kadir kandili”.

    Mevlid kandili: peygamber efendimizin, miladi 571 yılında, hicri aylardan Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesinde doğmuş olmasına atfen icad edilmiş bir gecedir. Regaip kandili: Regaip, elde edilmesi arzu edilen değerler anlamına gelmektedir. Allah’ın kullarına bol bol rahmet ve bağışta bulunduğuna inanılan gece olarak Recep ayının ilk perşembesini cuma gününe bağlayan gece olarak icad edilmiştir. Miraç kandili: Recep ayının yirmi yedinci gecesinde peygamber efendimizin göğe yükselerek Allah’la buluşmasına(!) atfen icat edilmiştir; Şaban ayının on beşinci gecesi kutlanan “berat kandili” ise günahlardan, borçlardan ve her türlü cezadan kurtulma anlamına gelmektedir. Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi olarak kutlanan “kadir kandili” ise Kur’an’ın indirildiği geceye atfen icat edilmiştir.

    Din adına uydurulan bu türden kutsal gece ve günlerin, İslam aleminde büyük bir kabul görmüş olması ve müslümanların müslümanlığına, dolayısı ile İslam’a büyük yarar sağladığı konusundaki ittifak; din adına uydurulmuş şeylerin, gerçek dinin yerini nasıl almış olduğunun açık bir göstergesidir. Bu türden gün ve gecelerin kutlanmasından ve kutlanma şeklinden Kur’an’da bir tek kelime bile söz edilmemektedir. Keza, Allah rasulü ve sahabesinin hayatında da kutladıkları kutsal gün ve gece bulunmamaktadır. Buna rağmen daha sonraki dönemlerde müslümanların inancında ve hayatında bu kadar önemli yer alması, “cahiliyenin” yeniden İslam’a sızmış olduğunu ortaya koymaktadır. Bu kuşatılmışlık öylesine baskın bir durumdadır ki: bunların bidat ve hurafe olduğuna inanan bir çok kimse dahi halkın levminden korktuğu ve itibar kaybetmemek için susmayı tercih etmektedir.

    Ciltler dolusu kitaplarla bu türden gün ve gecelerin önemi anlatılmış olunsa da, yararları (!) saymakla bitirilemese de, eşi ve benzeri olmayan kutsal şeyler olarak görülseler de aslında bunların cahili düşüncenin uydurması olduğunu Kur’an’la akleden herkes anlamaktadır. Birazcık olsun gerçeği idrak etmiş olanlar şu gerçeği görmektedirler: müslümanların İslam’dan uzaklaşılmış olmalarının temel nedenlerinden biri de bu tür uyduruk gün ve gecelerdir. Zira, bunlar ve benzerleri uyduruk şeylerle İslam’ın içi boşaltılmıştır. İslam’ın hayata hakim olmasının, hayatın tamamını kapsamasının önüne geçilmiş; müslümanların Kur’an’la bağlantıları kesilmiştir. Farkında olunsun veya olunmasın, hangi niyetle yapılmış olunursa olunsun bu tür bir anlayış sonuç olarak Kur’an’dan uzaklaşma, onu terk etmeye neden olmuştur. Bu aslında küfre rucu etmenin değişik bir versiyonudur. Kur’an’ın hakimiyet alanın daraltılmasıdır. Diğer bir deyimle dinin ruhbanlaştırılmasına geçiş sağlamada önemli bir kırılma noktasıdır.

    Kur’an’da süreklilik esastır. Kur’an zamanın ve hayatın tamamına hiçbir boşluk bırakmaksızın hakim olmak istemektedir. Zamanın ve mekanın tamamı Allah’ındır. Allah’ın yanında üstün zaman ve mekan yoktur. Hiçbir gün ve zaman bir başka gün ve zamandan üstün değildir. Günah ve sevap, hayır ve şer işlendiği zamana ve güne göre artıp eksilmez. Artma ve eksilme amele göre belirlenmektedir. Hangi zaman diliminde veya günde yapılmış olunursa olunsun o zamanın ve günün yapılan şeyin değerini arttırma ve eksiltme gibi bir özelliği yoktur. Haram olan bir şeyi yapan kimse bunu ne gün ve zamanda yaparsa yapsın haramlığın derecesine etkisi olmaz. Veya sevap olan bir şeyi yapan bir kimse bunu ne zaman ve gün yapmışsa yapsın, zaman ve gün o sevabın derecesini etkilemez.

    Ne var ki gereğince akletmeyenler araçla amacı birbirine karıştırdığı için bu gerçeği kavrayamamaktadırlar. Elbetteki Kur’an, başta kadir gecesi olmak üzere Ramazan ayı, cuma günü, Kâbe, Arafat, Mescid-i Haram gibi birçok gün ve mekandan söz etmektedir. Ancak, Kur’an’ın bunlardan söz etmiş olması bizatihi o gün ve mekanların bir önemleri olmasından değildir. O günleri ve mekanları önemli kılan şey onlarda yapılması istenen ibadetlerdir. Yani kutsal olan, bizatihi Ramazan ayının kendisi değil, o ayda oruç tutulmasıdır. Kutsal olan kadir gecesinin kendisi değil, Kur’an’ın o gecede indirilmiş olmasıdır; önemli olan cuma gününün kendisi değil, cum’a namazıdır. Bu gün ve mekanların önemli oluşlarının nedeni bu gün ve mekanların kendileri değil, onlarda yapılan ibadetlerdir. Yoksa bütün yeryüzü ve bütün zamanlar Allah’ındır. Örneğin oruç Rama-zanda değil de Muharrem ayında olsaydı o zaman Muharrem ayı önemli olacaktı. Demek ki önemli olan ayın kendisi değil oruçtur. Diğer bir deyimle oruç Ramazan ayı için değil Ramazan ayı oruç için vardır. Cuma namazı cuma günü için istenme-miş, cuma günü cuma namazı için seçilmiştir. Eğer cuma gününde cuma namazı olmasaydı, cu-manın gün olarak diğer günlerden bir farkı olmayacaktı. Eğer oruç olmasaydı Ramazan’ın diğer aylardan bir farkı olmayacaktı. Eğer Kur’an kendisinde indirilmeseydi kadir gecesinin diğer gecelerden bir farkı olmayacaktı.

    Şu husus çok önemlidir: Kur’an bizden devamlı müslüman olmayı mı yoksa belli gün ve gecelerde müslüman olmayı mı istiyor. Cennetin bedeli “devamlı müslümanlık” mıdır yoksa belli gün ve gecelerle yetinen müslümanlık mıdır? devamlı müslüman olmak mı daha doğrudur yoksa belli gün ve gecelerde müslüman olmak mı?.

    Kur’an bizden, İslamı, hayatın ve zamanın tama-mına hakim kılmamızı istemektedir. Kur’an, müslümanın, müslümanlığının sürekli olmasını istemektedir. Kur’an, müslüman’ı İslam’ın tamamından sorumlu tutmaktadır. Sadece belli gün ve gecelerde ve belli ibadetlerle sınırlı bir islam anlayışı Kur’an da yoktur. Yalnızca belli gün ve gecelerde ve belli ibadetler ne Allah’ın, ne de peygamber(sav)’in kabul edebileceği tarz bir müslümanlık değildir. Allah ve rasulü müslümanları hayatın tamamında, İslam’ın tamamından sorumlu tutmaktadır. Müslümanlık yalnızca belli gün ve gecelerde yapılan şeylerden ibaret değildir. O hayatın tamamını kuşatmıştır. Ona inancı ve saygısı olan, onun belli bir kısmıyla yetinmez. Haftada bir gün namazla, belli gecelerde sabaha kadar ibadetle, bir ay oruç tutmakla müslüman olunmayacağını bilir. Kur’an, kendisine iman eden ve tâbî olanlardan, hükümlerinin tamamına uymasını istemektedir. Yalansız bir hayat, hilesiz bir ticaret, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihat, Allah’ın verdiği nimetlerden infak, İslam’ın hayata hakim kılınması için mücadele, cömertlik, muhtaçlara yardıma koşma , dürüst olma kısacası insana ve hayata dair her konuda Kur’an’a tabi olmaktır müslümanlık. Kurtuluş Kur’an’ın tamamına tabi olmaktadır. Onun gösterdiği yoldan gitmektedir.

    Yaşadığımız hayatta Kur’an’ın tanımladığı bir İslam yoksa, müslümanlar Kur’an’ın öngördüğü müslümanlar değillerse, bunda “araçla” “amacı” birbirine karıştıran çarpık düşüncenin çok büyük payı vardır. Güya masumiyet ve güzellik adına, güya iyilik ve hoşgörü adına İslam’ı zamana ve mekana göre bir din haline getirenler içinde bulunduğumuz durumun müsebbibleridir. Bu çarpık zihniyetin ürettiği anlayışta aslında İslam’ın hayatın tamamına hakim olma talebi pasifize edilmektedir. Bu çarpıklığın, yalnız Kur’an’la bağını koparmış, cahili düşüncenin rotasına girmiş olanlarda değil, ömrünün büyük bir kısmını Kur’an’la geçirmiş olanlarda da bulunması anlaşılır gibi değil. 2 Kasım 2005 tarihli zaman gazetesindeki köşesinde Ali Bulaç bu çarpık düşünceyi şu şekilde sergilemektedir. “Allah bize zaman zaman kurtuluş(felah) fırsatları vermektedir: Ramazan ayı, cuma günü, kadir gecesi, Mescid-i Haram (Ka’abe’nin tavafı, Arafat, Müzdelife, Mina ve diğer iki mescidin (Mescid-i Nebevi, Mescid-i Aksa) bereketine iştirak etmek, bu kurtuluşun imkanlarıdır.” Bu tespit ilk bakışta masum görülse de zihniyet olarak Kur’an’ı bir bütünlükten uzak, indirgemeci bir anlayışı ortaya koymaktadır.

    Aslında bütün inanç ve düşüncelerde kutsal gün ve geceler var. Bizdeki kutsal yer, gün ve geceleri uyduranlar, insanları inandırmak için yalanlarını peygamber efendimize söyletmişlerdir. Bu konudaki hadislerin tamamı uydurmadır. Zira Allah’ın rasulü Kur’an’a ters bir söz söylemez. Zaten hadis kritiği yapanlar da bu hadisleri sahih bulmamaktadırlar. Birazcık aklı olan bu hadislerin uydurma olduklarını hemen anlar. Örneğin kadir gecesi ile ilgili hadislere bakıldığında hadislerin birbirleriyle çeliştikleri, kendi içlerinde de tutarsız oldukları açıkça görülmektedir. Kadir gecesinin zamanı ile ilgili Kütüb-i Sitte’de bir çok hadis var: bu hadislerin kimine göre kadir gecesi Ramaza’nın ilk gecesi, kimine göre son on gecesinin tekli olanlarında, kimisine göre yirmi yedinci gecesi, kimisine göre tamamının her hangi bir gününde, kimisine göre on beşinci gecesindedir. şimdi bunların hangisi doğru. Peygamber (sav)’in her seferinde farklı tarih vermesi mümkün mü? Bir hadiste de Allah’ın bu geceyi önce bildirdiğini sonra da unutturduğu söylenmektedir. Güya bilinmesin ki müslümanlar bütün bir ay boyunca ibadet etsinlermiş. Biraz düşünecek olursak kadir gecesinin peygamberimiz tarafından çok net bir şekilde bilinmesi gerekir. Zira Kur’an o gecenin Ramazan ayında vahyin ilk indiği gece olduğunu söylüyor. (Bakara -185) peygamber efendimiz kendisine vahyin hangi gece geldiğini nasıl bilmez.

    Kadir gecesi ile ilgili hadislere içerik olarak bakıldığında da uydurma oldukları açıkça belli olmaktadır. O gece ibadetle geçirenin bütün günahlarının af edileceği, annesinden yeni doğmuş çocuk gibi günahsız hale geleceği ifade edilmektedir. Böyle bir anlayışı Kur’an yüzlerce ayette yalanlamaktadır. Günah ve sevapla ilgili, amellerle ilgili ayetlere bakıldığında hayra ve şerre zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa karşılığını görecektir. Ayrıca kadir gecesinden bir gün önce ölene, kadir gecesinden bir gün sonra günahları tamamen sıfırlanmış olarak ölene göre haksızlık yapılmış olmaz mı? Keza geçmiş toplumların kadir geceleri yoktu. Onların günahlarını sıfırlama şansları da yoktu. Allah’ın kulları arasında böyle bir ayırım yapması mümkün mü?

    Kadir gecesinin gece olarak diğer gecelerden bir farkı yoktur. Onu kutsal kılan, onu şerefli ve mübarek yapan o gecede vahyin gelmiş olmasıdır. Onun bin aydan daha hayırlı olduğunun söylenmesi Kur’an’ın önemini vurgulamak içindir. Vahyin inmesi o kadar değerlidir ki inmeye başladığı geceye diğer gecelere göre bin aydan daha fazla değer katmıştır. Değer, gecenin kendisinde değil vahiy’dedir.

    Kadir gecesi her yıl tekrar eden bir gece de değildir. Bütün zaman içinde bir kez olan bir gecedir. O da Kur’an’ın ilk kez vahyedilmeye başladığı gecedir. Bir başlangıçtır. Kaldı ki Ramazan ayı her yıl on gün ileri geldiğinden kadir gecesi ilk Ramazanda gelmiş olsa da Ramazan’la birlikte o da öne alınan bir tarih olamaz. Ancak otuz üç yılda bir aynı Ramazan’a denk gelebilir.

    kaynak:İktibas Dergisi.Sayı:323.Kasım/2005

    http://www.hanifdostlar.com/forum_posts.asp?TID=1813&PN=2&TPN=2
    Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 9:42 pm eAli Bulaç

    KUTLU DOĞUM’UN ANLAMI

    İslam tarihinde Peygamber Efendimiz (s.a.)in doğum gününün kutlandığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Kur’an-ı Kerim ve Hadis kaynaklarında da buna ilişkin herhangi bir tavsiye ve ima bulmak mümkün değildir. Böyle olmakla beraber bir dönemden sonra Mevlid kandili ( Rebiülevvel’in 12. günü) diye bir gece ihdas edilmiştir. Daha sonraları buna benzer geceler kutlanmaya başlandı: (Receb’in ilk cuması: Regaib Kandili, Receb’in 27. günü: Mi’rac Kandili, Şaban’ın 15. günü: Berat Kandili)

    Ramazan’ın 27. gecesi: Kadir Gecesi’ni istisna etmek lazım. Zira, gecenin “Bin aydan hayırlı olduğu” Kadir Suresi’nde belirtilmektedir. Berat gecesiyle ilgili de rivayet edilen hadisler vardır. Ancak bu tür kutlamalara yine de ilk zamanlarda rastlanamaz.

    Pekiyi, diğer geceler ne zaman birer “kutsal gece” ilan edildi?

    Yakın zamandaki kutlamalardan başlamak gerekirse, Türkiye’de kutlu doğumun bir hafta boyunca kutlanmaya başlanmasının tarihi yenidir. İlk defa 1989 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı böyle bir kutlamaya karar verdi ki, bunun 10 sene önce gerçekleşen İslam Devrimi’yle bir ilgisi vardı. Zira Devrim’den sonra İran, Peygamber Efendimiz ( s.a.)’i tebcil eden etkinlikler ve Kudüs Haftası kutlamaları yapmaya başlayınca Türkiye de kutlu doğum haftası düzenlemeye başladı. Daha uzak bir tarihe baktığımızda farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz:

    Araştırmalar, kandil gecelerinin sonraki dönemlerde ihdas edildiğini ortaya koyuyor. Miladi IX. (H. III) yüzyılda yaşayan Fakihi, Mekke’de halkın Berat Gecesini Mescid-i Haram’da namaz kılmak, Ka’be’yi tavaf etmek ve Kur’an okumak suretiyle ihya ettiğini söyler. XI. yüzyıldan itibaren Şam’da Emeviler Camii’nde Berat gecesinde kandiller yakılmış, “bid’at” nitelendirilmesine rağmen bu adet devam ettirilmiştir. İbn Kesir, “Halka Berat gecesinde ilk tatlı dağıtan kişi Selçuklu veziri Fahrulmülk’tür” der. Osmanlılar’da II. Selim döneminde (1566-1574), camiler aydınlatılıp minarelerde kandiller yakıldığı için bu gecelere (Mevlid, Regaib, Mi’rac, Berat, Kadir) “Kandil geceleri” denilmiştir. (Nebi Bozkurt, Kandil Md.; Halit Ünal Berat Gecesi Md. DİA).

    Bazı bilginlerin muhtemelen iyi niyetle zamanlarına ait bir maslahat gözeterek, ancak yeterince tahkik etmeden adına “kandil geceleri” denen gün ve gecelerle ilgili söyledikleri muhakkik alimler tarafından eleştirilmiştir. Mesela İmam Gazali’nin “İhyau Ulumu’d-Din” adlı değerli eserine aldığı rivayet ve nakiller bu türdendir. Gazali’nin “Bu gece her rekatta Fatiha’dan sonra 11 ihlas okunmak suretiyle kılınacak yüz rekat veya her rekatında Fatiha’dan sonra 100 ihlas okunan 10 rekat namazın çok sevap olduğuna dair naklettiği rivayet” (İhya, I, 555 vd.) Zeynuddin el Iraki ve İmam Nevevi gibi alimler tarafından uydurma olarak nitelendirilmiştir. Mevzu hadisler konusunda çalışması olan Aliyyu’l-Kari de, bu rivayetin uydurma olduğunu belirttikten sonra, Berat Gecesi namazının miladi 1010 (H. 400) yılından sonra Kudüs’te ortaya çıktığını söylemektedir.

    Yukarıda değinildiği üzere bu gecelerde namaz kılınması, Kur’an okunması, dua ile Allah’tan af ve bağışlanma istenmesi, İslami bilginin arttırılması amacıyla sohbet toplantılarının düzenlenmesi kuşkusuz güzeldir. Şaban’ın 15. gecesiyle ilgili Müslim’de yer alan Hz. Aişe’nin hadisi bu gibi tutum ve davranışları teşvik eder.

    Ancak bu çerçeveyi aşan kutlama ve seremonilerin sakıncaları da yok değildir. Dinin, yılın belli başlı birkaç gecesine hasredilmesi; modern toplumdaki tüketime ve pagan seremonilere hizmet etmek üzere icad edilen günlere veya Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki bazı gün ve özel kutlamalara nazire olsun diye İslam’da olmayan adetlerin ihdas edilmesi; dinin bu gecelerde şekliden ibaret ritüellere dönüştürülmesi sağlıklı bir tutum değildir. Bazı zamanlara, gün ve gecelere Kur’an’ın ve Peygamber’in atfetmediği kutsallıklar atfetmek de dinin tasvip ettiği bir usul ve tutum değildir.

    Son zamanlarda kutsal gecelerin ihdası ve bu gecelere özel bir önem atfedilmesinin küresel ölçekte yaşamakta olduğumuz krizle de yakın bağlantısı var. Özellikle modern kent hayatında, nüfusları on milyonu aşan devasa metropollerde “birey” durumuna indirgenmiş insan varlıktaki merkezle bağlarını koparmış, referans noktalarını kaybetmiş bulunmaktadır. Sekülerlikle varlık, dünya ve hayatın çeşitli biçimleri kutsaldan arındırılmış, insanın anlam dünyası yol gösterici bir haritadan yoksun bırakılmıştır. Her şeyin maddileşip dünyevileştiği, kültürün eğlence, tüketim ve bedeni hazlara indirgendiği bir dünyada insan kutsalı arıyor, kendine varlıkta ruhunu irtibatlandıracağı bir referans noktası, hakiki, sahici bir anlam çerçevesi istiyor.

    Bu ihtiyacı sahici yollar ve araçlarla karşılamak gerekir. İyi niyetle vuku bulacak bir sapma dinin içeriden tahrif edilmesine sebep olabilir. Bu konuda dikkatli olmakta yarar var.

    http://www.bilgihikmet.com/
    Ali Aksoy Diyor:
    28 Apr 2007 10:39 pm eSelam Buse,

    Şimdi yazını daha detaylı bi incelemeye alalım. Benzer düşünen kardeşlerimiz için de faydalı olur inşaallah…

    Kısa kısa alıntılar yaparak ilerleyelim.

    Öncelikle arkadaşlarının hepsine selam. Bana kızmayın ama sırf misal olsun diye biraz sert yazacağım. Haklarını helal etsinler. Onları kastetmeden tarihi bazı benzerlikleri misal getireceğim.

    “…arkadaşlarım sizin hakkınızda ön yargıda bulundu misal; bu adam insanların beynini sulandırıyo diyen…” denilmiş.

    “beyin sulandırma” şeklindeki “modern” tabir önceki kavimlerde / milletlerde “büyüleme” şeklinde kullanılıyordu. Ataların dinine direten hakikat daima “büyü” olarak değerlendirilmiştir. Kuran bunun çok çarpıcı örnekleriyle doludur. Herhangi bir meal programında yahut sitesinde “büyü” kelimesi ile bir arama yaptırınca ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.

    “…yada evet verdiği örneklerde gerçeklik var ama çok abartmış bu kadar da değil…” demişler.

    “Bu Kuran’ı değiştir, bize başka bir Kuran getir dediler…”

    “…bu adamı şikayet etmek lazım ,bu adam ne yapmaya çalışıyo ,hatta çok ileri gidip kızan bir arkadaşım bunun gibileri sallandırmak lazım insanları aldattıkları için…” demişler.

    “Eğer söylediklerinden vaz geçmezsen seni taşlarız”

    “Ben izin vermeden Musa’nın Rabbine iman mı ettiniz. O sizin büyücü büyüğünüzdür … ayaklarınızı ve ellerinizi çaprazvari kestiricem..”

    “O’nu ateşe atın…”

    “…hiç namaz kılmayan biri o gün 3-2 rekat namaz kıldı diye cennetlik diye bir şeyin söz konusu olmadığını aslında burada insanın kendini aldattığını ben ve arkadaşlarımız onayını verdik…” demişsiniz.

    Haydi şimdi ben size bir çatayım. Sizler (Arkadaşlarınız ve sen) insanların beyinlerini sulandırmaya mı çalışıyorsunuz ? (!)

    Aslında söylediğinizde gerçekçilik var ama biraz abartmış gibisiniz. (!)

    Sizin gibileri şikayet etmek lazım. İnsanları böyle aldatmayın. Sizi sallandırmak lazım (!)

    Nasıl ?

    Siz hangi cesaretle “birilerinin” hadisleri misal getirerek vaad ettikleri 2-3 rekat namaz kılarak cennete gitme konusuna uydurma der, hatta bu hususta bir de ittifak edersiniz ?

    Siz bu alimlerden daha mı alimsiniz ?

    Tüm mezheplere göre, altında yahut üstünde “hadis” yazan bir kısım sözleri inkar etmekle “mürted / islam dininden çıkan kişi” olduğunuzu ve bu suretle yine “mezhep dininin” hükümlerine göre “katlinizin vacip” olduğunu bilmiyor musunuz ?

    Bu ne cesarettir ? Yoksa siz fitne ve bozgunculuk peşinde olanlar mısınız ?

    Hayır ! Siz Allah’ın emrine uygun olarak aklını kullanan ve hakikati arayan insanlarsınız.

    “…ama biz her an Allah karşı ibadetlerimizi yapabildiğimizce yapabilen insanların o günde 2 rekat fazla namaz kılmışız PEYGAMBERİMİZİ anmışız dua etmişiz suç mu ? diyenler (bunlardan bir tanesi benim )oldu..”

    Rabbim, ibadetlerinizi / dualarınızı kabul buyursun, daha güzellerini de nasip etsin. Size kim ne diyebilir ?

    “…ama insanlar ayırmışlardır işte bu gün 23 Nisan bayramı işte bu doğum günüm işte bu da Çanakkale zaferi diye özel günler seçmişler ve bu günleri daha özel kabul edip kutlamalarda bulunmuşlardır .. O savaşları ,yaşananları ,zorlukları ve bu günü yaşayarak hatırlamak madabıyla anmaya başlamışlar …”

    Bakın yukarıda saydıklarınızın tamamı “beşer” işlerindendir. Kim bunlar dindendir derse şirk koşmuş olur. Beşerin adeti / töresi olarak her zaman kutlanabilir. Ama asla dinin bir gereği olamazlar / olmamalıdırlar. Bir de bunun tersi vardır. Her “kim bunlar (23 Nisan, doğu günü vs.) bizim dinimizde yoktur, bunları kutlayan günaha girer” derse o da şirk koşmuş olur. (Hükümde şirk koşmanın ne demek olduğunu önceki yazılarımda anlatmıştım.)

    “…BU örnekleri veriyorum çünkü bu ayların ,yılların kendi içinde özel olmasının nedenleri var Peygamberimizin doğuşu,göğe yükselişi ,inişi ,onu konu edinen günlerin kutsallığına dayanarak o günleri anmak maksadıyla 1-2 rekat fazladan namaz kılıyoruz…”

    İşte sorun bu meseleler için dile getirilen “nedenlerin” sahih olmamasında. Peygamberimizin doğumunda vukuu bulduğu söylenen olağanüstü olaylar, Peygamberimizin miraca çıktığı hadisesi ve bu gecelere “neden” olarak gösterilen diğer şeyler tamamen şüpheli rivayetlere dayanmaktadır. Kuran’da diğer tüm peygamberlere verilen mucizeleri haber veren Allah neden varsa böyle şeylere değinmemiş ?

    Peygamberimizin mucizesi Kuran’dan başka bir şey değildir. Evet müşrikler ısrarla mucize istemiştir. Kuran tüm bu taleplere cevap vermiştir.

    https://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/23/hz-muhammed-save-mucize-verilmis-midir/

    Demekki bu geceler için bahsedilen nedenlerde ciddi bir şüphe var. Şüphenin en büyüğü, eğer dinden bir mesele ise Kuran’da bunlara yer verilmeyişidir.

    “Bu gün sizin üstünüzdeki nimetimi T A M A M L A D I M . ”

    “Rabbin asla U N U T K A N D E Ğ İ L Dİ R.”

    Siz şunu söyleyebilirsiniz. Bu geceler artık bir örf olmuştur. Ben de bu gecelerde “dinin bir emri” olduğu için değil, örfümü yaşatmak adına fazladan ibadet edeceğim. Buna eyvallah…

    Bunun tek istisnası, bu gecelerde ibadet etme hususunda yemin etmenizdir. Eğer bunu yaparsanız yemininizde durmanız sizin için bir vecibe olacaktır. Bunun haricinde dinde buna dair hiç bir hüküm / emir / yasak / müeyyide yoktur.

    Arkadaşlarına ve sana bolca selam.

    Allah hayırda birleşenlerden eylesin.

  9. sedat karamanlar Diyor:
    30 Apr 2007 7:53 pm eKur an daki islam ile insanların yaşadıklarını zannetikleri islam arasında maalesef uçurumlar var.İslam geçen yüzyıllar zarfında yavaş yavaş hatta bazen sinsice ‘bidat’ lar la doldurulmuş.Abuk subuk Arap adetleri islamın kuralları gibi benimsenmiş.İnsanlar Kur an okumak yerine aslı astarı olmayan salaten tefriciyelerle,nariyelerle,9999 tesbihlerle,döngel elhamlarla,mevlitlerle uğraşma,kabirlerde,türbelerde çare ve şifa arama yoluna düşmüşler.%99 müslüman olan bu ülkede soralım 100 kişiye ‘islam’ kelimesinin anlamını.kur an kelimesinin anlamını.Evet soralım…Namazın içindeki dışındaki farzları.Allahın zati ve subuti sıfatlarını.Sorun 32 farzı.İşte O zaman anlayacağız dinin ne kadar yozlaştırılıp,safsatalar silsilesi haline getirilip önümüze konduğunu.
    buse Diyor:
    01 May 2007 1:30 pm eBEN ÇOK TEŞEKKÜR EDRİM BU AÇIKLAMALAR İÇİN … ve verdiğiniz net örnekler , gerktiği yerlerde ara söz kullanmanız alıntı yapmanız çok hoşuma gitti şimdi dilerdim ki arkadaşlarım da bu yazıyı okusunlar ve bana hak versinler ben baştan beri sizin bu çalışmaları yapmanızda aslında art niyet olmadığını her zaman söylediğim bir şey söylediklerinizde haklısınız diye belirmiştim … AMA (biliyorum bu kelimeden sıkıldınız:)bazıları hep şöyle der ama dan önceki herşey yalandır ki yalan değil ..)arkadaşlarım demiştim ya evet onları şimdi mudafa etmeliyim çünkü onlar sizin asıl anlattıklarınızı anlamadılar,dinlemediler okumadılar onlar sizin belkide başlığınıza kızdılar.. Demiştim daha önce bazıları ilk cümlede koyar yargılarını VE hemen kafalarında gerçekle hiç alakası olmayan karakterleri canlandırırlar boşu boşuna sinir olurlar .. Tabikide bu konuda haksızlar ön yargı hiç güzel değildir ama insanın vazgeçilmez huylarından bir tanesidir ..O yüzden keşke diyorum bu yazdıklarınızı görseydiler çünkü benim onlara sizi müdafa etmem işe yaramıyor doğrusu bu yazıyı çıkartıp götürmeye de korkuyorum yanlız korkum; mücadele etmek değil yine yazının bir iki yerinde kopup olmaz deyip size daha çok kızmaları sizden nefret etmeleri..İşte bundan dolayı üzüntüm ve korkum oyüzden şunu denicem yazınızın en güzel açıklayıcı kısımları alıp onlara göstericem bu kopukluk hiç hoş değil bunu farkındayım ama bir şeylerin farkında olmaları içinde bunu yapmak mecburiyetindeyim …
    Benim asıl öğrenmek istediğim , yanlış anlarsınız yada ben ifade edmem diye çekindiğim sorularıma çok güzel cvp vermişsiniz ( aslında duymk istemediğim şeyleri söylersiniz diye idi bu tavrım ama aksine duymam gerkenler ve benim başından beri aklımdan geçenler miş )bu ayların sizinde dediğiniz gibi özel olmasının nedenleri var tabiki yoksa asla özel olamazlardı ,oruç tutmak imanın şartlarından biri, beraberce oturup kuran okumak dua etmek çok güzel şeyler bunlar ..işte okumayıp anlamayanlar yada benim gibi okuyupta anlamayanlar için bu ön yargı hiç hoş değil .. Bu aylarda ben gerçek bir müslüman olduğumun farkına varıyorum evet bu söylediğim hiç hoş bir söz değil , şöyleki bu aylarda sanki ailecek bütün müslümancak daha bir kenetleniyoruz birbirimize bilinçleniyoruz gibi geliyor bana …Belki bu yüzden kabul etmek istemedim bu ayların uydurma olduğunu .. Dedim içimden oruç tutuyoruz ya .. bu ne demek … evet bende biliyorum yazınız da oruç tutmak diye bir şeyin olmadığını böyle bir şey geçmediğini ama işte insanın aklına başta öyle şeyler geliyo ki sanki birine yalan uydurma dediğinizde her şey yalan oluyor ve siz imansız yalancı çıkıyorsunuz..İşte belkide ki öyle benim arkadaşlarımında tavrı bu yüzden sertti ve belki de diğerlerinin .. Çünkü insanın malesef cahil olması yüzünden en olmadık şeyler geliyor aklına.. bu adam böyle diyor ama bu var a o zaman bu adam sakat ( üzgünüm sert sözler ama ben içtenliğimle insanların ön yargılarına tercüme oluyorum …:))yani anlıyacağınız benim ailemin ve çevremdekilerin öyle abartılı bir din yaşayışları yok sadece bu üç aylar diye bahsi geçen aylarda bizim oruç tutmamızın ,dua etmemizin ve 2-3 rekat ta fazladan namaz kılmamızın eleştirilmesi ve buna üstlük cahillik diye nitelendirilmesi canımı sıktı ben şimdi nasıl olurda ananeme anne böyle bir ay yokmuş boş ver diyeyim ;asıl sorun burda başlıyo du zaten ananemin bişi dağıtması ,kuran okuması ,gerkse bizim mevlüt yapmamız şart olduğu için değil gönülden gelen bir şey söz konusu olan bu idi ama katılıyorum dil süşmesi diyorum ben buna bunlar yapılmazsa günahtır diyenlere çünkü ananemin eğer cebinde parası varsa gönülden yaptığı bu etkinlikler işte bir fakiri özellikle bu ayda doyurup giydirmesi güzel şeyler bunların abartılması tabiki hoş değil benim verdiğim örneklerde cansıkıcı bir durum da yok bunu da biliyorum işte sorunun başlaması da bu ya … (şunu da belirtiyim yeri geldi sadaka vermek ,yardımda bulunmak illaki bu ayla alakalı yoksa yapılmıyor diye bir şey söz k0onusu değil günlük örneklerde verildi bu hususta ..) SİZİN o dediğiniz şaban ayını da ben ilk kez duydum zaten ama kandili ,ramazanı ,kadir gecesini bilen biriyim bu konuda yapılan etkinliklerin de günah olmadığını söylemeniz yüreğime su serpti çünkü bunlar hakikaten gönülden yapılan ibadetler .. siz demişsiniz ki kadir gecesi bir kez yaşanır bunu kutlamak ta anladığım kadarıyla bu gün diye yaşamak hoş değil şirk tir diye .. bu hususta hiç bir bilgim yok ama o gün diye bildiğimöiz günlerde estra namaz kılmak yada dua etmek günah olmadığınıda söylemişsiniz ee o zaman söze gerk ne hacet benim duymam gerken ler söylendi zaten ama yanlış anlaşılan bir şey olursa düzeltmelisiniz tabi bunlarıda öğrendiğim iyi hatta çok iyi oldu ve bu hususta arkadaşlarımıda gerekirse ailemide bilinçtireceğim ama insan kolay kolay alışkanlıklarından vaz geçmez özellikle 63-5 yaşına gelmiş ananem için …ama içim rahat çünkü evet ananem cahil bunları bilmeden yapıyor ama gönülden yapıyor belki havizasında gerklidir diye yankılansada bunu şart diye düşüncede kalp gözünü ALLAH bilir diye seviniyorum .. BEN SEVİNİYORUM ÇÜNKÜ BENİM AİLEM MÜSLÜMANLIĞI DOZUNDA YAŞIYOR (BELKİDE EKSİĞİYLE )..(şu abatma konusunda dedikleriniz için şirk koşmak)AMA DİĞER MÜSLÜMANLAR ADINA ÜZÜLÜYORUM HER ŞEYİ MÜSLÜMANLIK DİYE ÖLÜ KİMSEDEN MEDED UMAN MEDENİYETTEN YOKSUN İNSANLAR ADINA… Ben gerçekten teşekkür edrim ve özür dilerim.. yanlış anlaşılmanıza neden olduğum için ALLAH ın izniyle bu durumu arkadaşlarıma anlatıcam ..ve onlarda doğruyu sizin iyi niyetinizi anlayacaklar .. gün size güzel olsun .. sağlıcakla kalın ..
    Ali Aksoy Diyor:
    01 May 2007 6:46 pm eSelam Buse;

    Yazın ve anlayışın için teşekkür ederim. Sadece bir hususu düzeltmek / bir ilave yapmak istiyorum.

    Allah’ın haram / günah kılmadığı bir işi haram / günah yapmanın hükümde şirk koşmak olduğunu söylemiştim.

    Şu muhakkak ki, bu durum ancak “kasıt / bilinç varsa” söz konusu olabilir. Yani durumun inceliğini bilmeyen ve vaziyeti itibariyle bilebilecek durumda da olmayan kimse için böyle bir şey söz konusu olmaz.

    Allah, kimin neye hangi şartlar altında iman ettiğini, kimin neyi bildiğini, neyi bilmediğini, neyi bilebilecek durumda olduğunu, neyi bilemeyecek durumda olduğunu en iyi bilendir. O’nun mutlak ADİL olmasının nedenlerinden birisi de işte bu “bilme” işidir.

    Yani Allah, kimin hareketinde kasten hareket ettiğini, kimin mazur görülebilecek cahillik içerisinde olduğunu bilir. Hakikati bildiği yahut buna dair deliller önüne sıralandığı halde bunları kulak arkası yapanların, yanlışta bilerek ısrar edenlerin durumu elbette böyle olmayacaktır.

    Her işin en iyi bileni Allah’tır.

    Şu ayet, dikkat çekicidir:

    “Deki: Eğer o çok esirgeyici Allah’ın bir evladı olsaydı ben elbette ona tapanların ilki olurdum.”

    Bu ayette Allah, kendisi hakkında evlat edindi, İsa (A.S) Allah’ın oğludur diyenlere verilecek cevabı öğretmiştir.

    Biz bu sitede bir kısım hadislere/sözlere şüpheli / uydurma dediğimizde insanlar bunu, “biz Peygambere / O’nun söylediğine itibar ve itaat etmeyiz” demişiz gibi algılıyor.

    Ben anlamamakta ısrar eden SAĞIRLARA VE KÖRLERE BURADAN BİR DEFA DAHA HAYKIRIYORUM !

    Bahsettiğimiz meselelerde, gerçekten Peygamber’in söylediği hususunda ZANNDAN UZAK deliller olsa, bizler elbette ona iman ederiz.

    Aynı Peygamber’in Allah’ın emri üzerine hıristiyanlara;

    “… Eğer o çok esirgeyici Allah’ın bir evladı olsaydı ben elbette ona tapanların ilki olurdum.” dediği gibi…

    Selam ve dua ile…
    mahir baykal Diyor:
    29 Jun 2007 6:43 pm eben yorumdan ziyade hadis i şerif konusuna takıldım çarpıtılmış yada tamamen uydurma hadis varmı yada olabilirmi ki ben olabileceğine inanınyorum bu konuda bilgi istiyorum şimdiden teşekkürler.
    osman Diyor:
    20 Jul 2007 1:10 am es.aleyküm..Hayrettin karamanda elimizde sahih bilgi yok diyor kandil geceleri için,Abdulaziz bayındırda aynısını diyor vs.benim midem bulanıyor artık,hep uydurma hadisler,hep uydurma rivayetler…Allahım yalvarırım bize yardım et,reddediyorum bu sefer içime uhde düşüyor acaba sapıkmıyım diye kabulde edemiyorum,neye inanacagız,yalnızca kuranı kerimemi,peygamberimin hangi sözleri sahih bilemiyorum,o zaman ne yapmam gerek,sorular sorular sorular…
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    21 Jul 2007 2:41 am eSelam
    Osman kardeş, Kur’an’a uyuyorsan sapık değilsin, bu yönde korkun olmasın. Kandil geceleri yok, kandil gecelerinde uydurulan cins cins ibadetler yok. Gönlün ferah olsun…

    Mevlid-i Şerif diye baştan sona şirk kokan hurafeye, HAYIR!!
    Allah ” Biz insanı en güzel biçimde yarattık” demişken, çocukları sünnet etmeye(uçkurunu kesmeye) HAYIR!
    Mezarlıklarda anlamını bilmeden ingilizce şarkı söyler gibi Arapça Kur’an okumaya, HAYIR!!!
    Ölüden medet ummaya, HAYIR!!!
    Bizi Allah’tasn başka koruyacak yokken, kendisine bile faydası olmayan bir boncuğa, HAYIR!!!

    Ve nice hurafeye ve nice Bid’ate HAYIR!!!

    ( Kandillerle ilgili yazıları derleyip, yazıcıdan çıktı alıp, mahallemizin bakkalının camekanına asmayı düşünüyorum, veya çevreye dağıtmayı.. Milleti uykudan uyandırma vakti gelmiş ve geçmiştir bile… )
    SELVİ Diyor:
    13 Aug 2007 8:27 pm eBak ali aksoy saçma sapan fikirlerinle insanları zehirlemekten vazgeç.bütün gece çalıştım araştırdım bir sürü deliller buldum.Bunları aşağıda analtıcağım.eğer anlamazsan artık seni mevlaya havale ediyorum.
    insan hayatı tek düze değildir inişli çıkışlıdır.insan bi gün üzülür diğer gün sevinir.insan düştüğü vaziyetlerden şükür,savir ve gayretle kurtulur.işte mübarek gün ve gecelerinmutluluklarımız için şükrümüzü sıkıntılarımız içinde sabrımızı artırmak için katşımıza çıkan önemli bir fırsat olarak algılanmalıdır.
    Evet ALLAH’A kulluğumuzu her zaman göstermeliyiz.Fakat mübarek gün ve geceler bize verilen bir nimettir ALLAH’IN affetme kapısının sonuna kadar açık olduğu kapıdır.ayrıca mübarek gün ve geceler her yaştaki evletlerımızla torunlarımızla bir araya gelip karşılılı tebrikleşme dualaşma için bir fırsattırda.
    Şimdi sıra gelelims senin yazdıklarına
    ÖNCE şundan bahsedim
    Bir şeyin doğruluğunu bilmek için islami hükümlerin delillerinden faydalanılır.bunlkar 4 tanedir
    1.KİTAP(KUR’AN)
    2.SÜNNET
    3.İCMA
    4.KIYAS
    BUNU BİL ÖNCE SONRA..

    1-RECEP AYI
    İslami hükümlerin delilleri 4 tanedir.Evet KUR’AN’DA mübarek gün ve gecelerden bahsetmemiş zaten bütün konulardan bahsetseydi bir sürü KUR’AN OLURDU.KUR’AN da yok sonra sünnete bakıcaz yani peygamber efendimiz(s.a.v)yaptığı iş ve fillere.
    şimdi sana bütün gecelerle ilgili deliller:

    1-cuma günü:
    Cuma günü için peyggamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:
    ”Bizler ehl-i kitaba göre en son gelmişken,kııyamet gününde faziletçe en başa geçecek olanları şundan dolayı ki bizden evvel onlara kitap verildi de ALLAH’IN onlara farz buyurduğu gün cuma günü iken onlar anlaşmazlık çıkarıp başka günlere saygı gösterdiler.Bize ise o güne itibar etmek hususunda hak teala hidayet verdi(doğru yolu gösterdi).artık bu hususta insanlar bizden geri kalmış oldular.yahudilerin ibadet günü yarın(cumartesi)hristiyanlarınki ise öbür gün (pazar)dır.(tecrid,III,3)

    ”Adem o gün yaratıldu, o gün cennetten yere indirildi,o gün tövbesi kabul edildi ve o gün vefat etti kıyamet günüde o gün kopacaktır.ins ve cinden baska hiç bir yaratık yoktur ki tanyeri ağardıktan gün doğuncaya kadar-kıyamet belki bugün kopar korkusu ile -kulak kabartmasın.Birde o günün içinde öyle bir saat vardır ki bir müslüman kul,tesadüfen,o esnada namaz kılıp ALLAH TEALA HAZRETLERİNDEN bir hacetini dilerse onu ALLAH TEALA MUHAKKAK ONA VERİR.”(tecrid,III,4-5;müslim,cum’A,17)

    2-RECEP VE ŞABAN AYI
    Peygamber efendimiz(s.a.v)’in ramazan ayı dışında en çok recep şaban muharrem ve şevval aylarında oruç tuttuğu ashab-ı kiram bize haber vermektedir.
    recep ayı girdiğinde peygamber effendimiz(s.a.v)’in şöyle dua ettiği naklonulur:
    ”ALLAH’IM hakkımızda recep ve şabanı mübarek kıl ve bizi ramazana eriştir”
    Şaban ayının ortalarında oruç tutmanın fazileti ile ilgili peygember efendimiz(s.a.v)şöyle buyurmaktadır.Bir kimseye hitaben ‘’sen bu ayın(şabanın)ortalarında oruç tuttun mu?.o zat ”hayır tutmadım deyince”rasulullah (s.a.v):
    ”o halde ramazan’dan çıkıp iftar ettiğinde(yani bayramdan sonra)o tutmadığın oruç yerine iki gün oruç tut buyurdu.(müslim,sıyam,200)

    3-REGAİP KANDİLİ
    NOT=Bu gecede Nebiyy-i muhterem efendimiz(s.a.v)bir takdim fi’li tecellilere,nurani mevhibelere erişmiş,bu vesile ile yüce ALLAH’A hamd etmiş,şükretmiş dua ve istiğfar namazı kılmıştır.
    Halk arasında ”bu gece,amine hatun’un peygamber efendimiz(s.a.v) hamile kaldığı gecedir .”tarzında yanlış bir kanaati yaygındır.esasen peygember efendimiz(s.av)doğum tariih böyle bir kanaati doğrulmamaktadır..şu kadar var ki amine hatun rasul-i ekrem efendimiz (s.a.v) hamile olduğuna bu gece muttali olmuş olabilir.yinede doğrusunu allah bilir.
    4-MİRAÇ
    Arkadaşlar miracı hepimiz biliyoruz bilmeyenlet netten(tabiki salih)kaynaklardan baksın.
    miraçla ilgili KUR’AN’I KERİMDE miraç il ilgli olarak isra suresinde bu olaya işaret edilir.(İSRA/17/1)Bu kelime geceleyin yüremek anlamındadır.
    bak sen bu konuda ne diyosun ali beey:
    ”Allah’ın cennet üzerine koyduğu etiket bu iken, “falan yerde, falan gece bilmem kaç rekât nafile namaz kılan ya da bilmem kaç tane tespih çeken veya bilmem ne yapan kolaycacık cennete girer” misali, aslı astarı ve kimin dediği belli olmayan hezeyanlara uymak, en hafif deyimiyle Allah’a karşı saygısızlıktır”
    ama MİRAÇ’DA ümmet için 3 adetde bahşişten bahsedilir:
    1-muhammed ümmetleri ALLAH’A ortak koşmayanların günahlarını ödedikten sonra er geç cennete gireceği
    2-beş vakit namaz farz kılındı.
    3-bakara suresinin son iki ayeti bu gece müjdeler yükü olarak nazil oldu.
    ey ali bey görüyosun bu mübarek gecelera allahın rahmet kapısının sonuna kadr açık olduğu zamanlardır.hem tesbih çeksek namaz kılsak bize zararımı olur hayır hatta faydası olur.
    AMA SENN ANLAYAMASSIN İŞİN GÜCÜN KENDİN ARAŞTIRIP BULMADIĞIN HADİSLERE YALAN DAMGASINI BASIYOSUN.İNSANLARIN BEYNİNLERİNİ SULANDIRMAKTAN BAŞKA YAPTIĞIN BİŞE YOK….

  10. Efendim soyle bir goz attim yazilanlara , fakat durum kedi comak yumagi baska birsey degil.

    Kutsal aylarin 3 aylar oldugu dogrudur ve bu aylar kutsal kilinmistir . Nedeni imamimiz hz hasan oldurulmustur . ve bu biz alevilerde sialarda gereklidir . Allah yolumuzun dogru takipcilerine bunu nasip vede boyun borcu etmistir .

    Bu aylari ortadan kaldirmak isteyenleri allahta ortadan kaldirir .

    Bu aylar bana gore cok muhim ve onemlidir . bu aylarda tum peygamberlere verilen vasiflar gerceklesmistir .

    hepinizi hz alinin yoluna bekliyorum kurtulus aliyi sevenlerde ve onun hz muhammedin buyruklarini ogrettigi ilimlerde .

    Gormuyormu sunuz hz alinin nurunu sanki dostunuz gibi gelir size .

    Sevgiler

  11. VAAH Kİ VAAH!!!HEM DE NE VAAH!!!!!!

    BU NE BİÇİM ANLAYIŞTIR.MÜSLÜMANIM DİYECEKSİN,İNANDIM DİYECEKSİN AMA NEYE İNANDIĞINI BİLMEYECEKSİN!!!!!

    DAHA DOĞRUSU İNANDIĞIN,SAVUNDUĞUN DİNİN KİTABI OLAN
    MÜBAREK,ALEMLERE RAHMET OLARAK İNEN DAHA DOĞRUSU PEY-
    GAMBERİMİZ OLAN HZ MUHAMMEDE VAHYOLAN KİTABTAN BİHABER
    OLACAKSIN.BU KİTAPTA,YÜCE RABBİM NE DER,NE ANLATIR,NE İSTER BİLMEZSİN.AMA NE HİKMETSE,NE ZAMAN BİR İSLAM KONUSUNDA
    TARTIŞMA OLDUĞU ZAMAN,HEMEN,ÖYLE DEĞİL BÖYLEDİR DİYE,
    HİÇ BİR BİLGİN OLMADAN,SADECE ATALARINDAN ALDIĞIN,DOĞRU-
    LUĞUNU VEYA YANLIŞLIĞINI BİLMEDEN,SAVUNMAYA ÇALIŞIRSIN!!

    HAKİKATEN ÇOK KOMİK,HEMDE TRAJİKOMİK!!!

    ONDAN SONRA DA DERLER Kİ,

    -YAW KARDEŞİM,ŞU MÜSLÜMANLARDA HİÇ BİR KONUDA ANLAŞAMIYORLAR.

    NASIL ANLAŞSINLAR.?

    ÇOĞU FIRKA FIRKA BÖLÜNMÜŞ,MEZHEPLERE AYRILMIŞ,BİRİNİN HARAM DEDİĞİNE DİĞERİ HELAL DEMİŞ,BİRİNİN HELAL DEDİĞİNE DE DİĞERİ
    HARAM DEMİŞ.

    AMA HİÇ AKLINA ACABA BU DİNİN VE VAROLAN HERŞEYİN TEK SAHİBİ
    OLAN YÜCE RABBİM BU KONUDA NE DEMİŞ,DİYE MERAK EDİP,SAVUNDUĞU
    AMA HEMEN HEMEN HİÇ OKUMADIĞI KİTABADA BAKMAMIŞ.!!!

    ALLAH CC KURANIN AÇIK VE DETAYLI OLDUĞUNU,KURANDAN SORUMLU OL
    DUĞUMUZU(ZUHRUF44)KURANIN ŞÜPHESİZ EN DOĞRU YOLA İLETTİĞİNİ(İSRA9), Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma(MAİDE 48)DEDİĞİNİ,(Bu), kendisiyle insanları uyarman, inananlara öğüt vermen için sana indirilen bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir şüphe olmasın(araf2)dediğini,

    Rabbinizden size indirilene (Kur’an’a) uyun. O’nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!(araf 3)

    İşte bu (Kur’an), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek Tanrı olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.
    (ibrahim 52)

    Biz, Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye değil, ancak Allah’tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.(taha 2)

    Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hala akıllanmaz mısınız? (Enbiya 10)

    (Bu) Bizim inzal ettiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir suredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık seçik ayetler indirdik.(nur 1)

    (Medenî 102) Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.

    Resulüm!) Sana bu mübarek Kitab’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.(sad 29)

    Bu Kur’an, ancak alemler için bir öğüttür.(sad 87)

    Andolsun ki biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’an’da insanlara. her türlü misali verdik.(zümer 27)

    Andolsun biz Kur’an’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu? (kamer 17)

    VE BUNA BENZER ONLARCA AYET YAZACAK AMA,SEN MÜSLÜMANIM DİYECEKSİN VE KİTABINI BİLMEYECEKSİN.

    SONRA NE OLACAK,DİN ADINA BİR KAÇ SÜSLÜ LAF SÖYLEYENİN
    HER DEDİĞİNİ DOĞRU KABUL EDEREK,TÜRLÜ TÜRLÜ ŞİRKLERE GİRCEKSİN

    EEEEEE BÖYLE OLMASIDA ÇOK NORMAL ZATEN.BAŞKA NE OLMASI BEKLENİRKİ.?

    AMA İŞİN GARİBİ ALLAH CC DE ŞİRK DIŞINDA,BÜTÜN GÜNAHLARI
    AFFEDEBİLECEĞİNİ SÖYLER.(DİKKAT EDELİM AFFEDERİM DEMEZ).

    SONUÇ;

    MUTLAKA,AMA MUTLAKA ŞU MÜBAREK KİTABIMIZI BİR OKUYALIM,OKUYALIM.OKUYALIM Kİ,ORTADA DİN ADINA UYDURULAN,
    SAÇMA SAPAN,KÜFÜR DOLU,ŞİRK DOLU SAPKINLIKLARI TEMİZLEYELİM İNŞ.
    OKUYALIM Kİ DİN ADINA YAŞADIĞIMIZ ŞEYLERİN KAÇI DOĞRU,KAÇI
    YANLIŞ KENDİMİZ GÖRELİM.

    OKUMAZSAK NE Mİ OLUR;O ZAMAN BİZE,KİTABIMIZDAN BİR BİLGİ
    SUNULDUĞU ZAMAN,HEMEN KARŞIMIZDAKİNE;

    -SEN DE SAPIKMISIN,DİN BOZGUNCUMUSUN,VEYA SEN KAFİRMİSİN.?

    DEMEYE DEVAM EDER GİDERSİN.

    ALLAH CC’NIN SELAMI ŞİRKTEN UZAK İNANANLARIN ÜSTÜNE OLUR İNŞ.

  12. ARKADAŞLAR TURBANİN TARTIŞILMASI NASIL YAPILABİLİR ALİM DEDİKLERİMİZ BU SURELERDEN HABERDAR DEYİLERMİ [NUR SURESİ 31] MEDYADA BUNU SOYLEMEK BUKADARMI ZOR . KURAN BİZİM REHBERİMİZDİR HEY MÜSLÜMANKARDEŞLER YOBAZLAŞMIYORUZ
    NUR SURESİ 31.
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
    “(Ey Resûlüm), Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan beri alsınlar ve ırzlarını zinadan korusunlar. Bu kendileri için daha temizdir. Muhakkak ki Allah, onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boğaz, gerdan, baş, kol, bacak ve kol gibi yerlerini) göstermesinler. Ancak bunlardan görülmesi zaruri olan (yüz, el ve ayaklar) müstesnadır. Baş örtülerini yakalarının üstüne koysunlar…”
    (Nur Suresi : 31)

  13. selam,Ibrahim.
    bu eklemeleri… Rabbimiz apacik acikladim Kurani diye belirtmisken…
    sanki rabbimiz unutmus da birileri eklemis oluyor! ben rabbimi tesbih ederim bunlardan.o subhandir.
    Not:mümin172:kardesim sana tesekkür ederim.(kücük yazarsaniz sevinirim)
    selametle.

  14. yapmış olduğunuz siteniz için tşk ler benim ricam eğer cevabını yazarsanız alevi sünni farkı hz muhammedin hem damadı hem yeğeni olduğu halde hz alı neden bu farklılıklar bizimle orucu aynı ayda tutmuyorlar bildiğim kadarıyle muharrem ayında tutuyorlar namaz kılanını ben bilmiyorum kılanlar belki vardır ve tarıkatler tüm inananlar islama yanı ibadet aydı dın aynı peygamber aynı ama kimisüleymancı nurcu şahsıbendi kalkancı takıyyeci bir dğer sorum meshepler bunların arasındakı fark ve neden hepimiz elhamdulillah muslümanız ama niye bütün bunlar aydınlatırsanız sevinirim

  15. Durup dururken nereden çıktı bu kandil düşmanlığı anlayabilmiş değilim Televizyonlara konu oldu 1 ay kadar önce bir ingiliz gazetesi islam dininde reform yapılacak dedi arkadan bunlar yazılmaya televizyonlarda tartışılmaya başlandı.Sanki bilinçli bir islam dininde tahrifat yapma gayretleri.Başlıyorlar islam dininde Kandil geceleri yok diye hep ahkam kesiyorlar Bir kişi kendilerine Kadir gecesinin kuranda geçtiğini söylediklerinde eh sadece o var diyebiliyorlar.1-Kadir gecesi ayetle sabit ramazan ayındaki bir gece 2-Peygamberimizin Miraç hadisesi yani Mescidi haram dan mescidi aksaya gelişi yada mescidi aksanın ona gösterilişi bunlar ayetlerde olan hususlar şimdi kandillerde ne yapılıyor Kuran okunup allah a ibadet ediliyor suç mu işleniyor.Ömründe namaza gelmeyen bazı insanlar o gece camiye gelip dini bilgiler ediniyor.Bayram namazları vacip bazı mezhepler de sünnet ama en çok cemaat o namazlara geliyor şimdi onlara bağıralım mı yoksa bayram vakti onlara hangi namazların daha önemli olduğunu mu anlatmalı herkes yaptığından hesaba çekilecektir.

  16. Essalamun aleykum ve rahmetullah,
    Allah sizlerden razı olsun. Ben Allahın mesajını inkara şartlanmış olanlardandım. Hamd olsun ki istedim ve rabbim bana hidayet verdi hemde gayrimüslüm bir ülkede. Dinin kaynağından okudum, duyduğum birseye hemen atlamadım. Delinin ne ? kaynağın ne sorusunu sordum. Efendimiz nede sahabesi ne miraç ne mevlüt ne benzeri birseyleri bu 23 yılın içinde kutlamadılar. sadece kadir gecesini oda ramazanın son 10 gününü itikaf da geçirdiler. gerisi hikaye. Siz osmanlıyı veya kaynağı olmayan adetleri takip etmekte ısrar ediyorsunuz. Alllah resulunu size onda güzel örnekler var diye yollamıştır. Ölçünüz resulallah olsun. Ayet çok güzel ” ya ataları yanılmış alamaz mı?”
    İSlamda kutsal mekan yada zaman yoktur kutsallık mekandan yada zamandan değildir. Kendisi ile meşkul olunduğunda her an nazil olan kuran dır kutsal olan.Namaz kurana giydirilmiş bir elbisedir. ruha giydirilen.sindire sindire okunan. ” biz size onu anlayasınız diye indirdik”
    selam ve dua ile

  17. ben anlamıyorum, ne kadar bilgili ALİM (!) insanlarımız var içimizde barınan, ne kadr ULEMA(!)zatlarımız var yaşayan da biz bilmiyormuşuz, hadis (Peygamber SAV efenidmizin sözleri)lere dahi hadis damgası yemiş rivayet deme cüretini gösteren Efendimize SAV unutması doğaldır diyebilen kendini efendimizden daha üstün gören bir insan nasıl olurda insanlara islamdan dem vurabilir, lütfen bırakın böyle birbirinizi yemeyi ve kendinizce bilgelik taslamayı, bırakın nifak tohumları ekmeyi, biraz yönününüzü gerçekten ALLAHU TEALA’ ya çevirin….

  18. esselamın aleykum
    arkadaşlar boş tartıştığınızın farkında deyilsiniz üzülüyorum cünkü birbiriniz den soğuyorsunuz.ALLAH (C.C) kuran ı kerimde ne buyurmuş ona uyalım ama ALLAH(C.C) ŞÖYLE BUYURUYOR:

    “De ki; Allah’a ve Peygamberlere itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki, Allah kafirleri sevmez.” (Ali İmran 32)

    “De ki; Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ali İmran 31)

    “Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra kim peygambere muhalefet edip müminlerin yolundan başka bir yol tutarsa, Biz de onu kendi seçtiği yola sevk eder ve cehenneme sokarız. Gidilecek ne kötü bir yerdir orası!” (Nisa 115)

    “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmış olmayın. İnkar eden ve halkı Allah yolundan alıkoyan, sonra da kafir olarak ölenleri Allah bağışlamaz.” (Muhammed 33–34)

    “Ey iman edenler! Gizlice konuştuğunuzda sakın günah işlemek, müminlere düşmanlık etmek ve peygamberlere karşı gelmek üzere fısıldaşmayın. Aranızda iyilik ve takvayı konuşun. Huzurunda toplanacağınız Allah’tan da korkun.“ (Mücadele 9)

    “…Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” (Haşır 7)

    “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mümin erkeğin yahut bir mümin kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulü’ne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahsap 36)

    “Peygamberlere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhafız olarak göndermedik sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmeklEy iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan alimlere de itaat edin.” (Nisa: 59)
    e mükellefsin.” (Maide 14)

    “Onlara: Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Resul’e gelin (onlara başvuralım) denildiği zaman, münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa: 61)

    “Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik.” (Nisa 80)

    “Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra, kim Peygambere karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız. O ne kötü bir yerdir.” (Nisa 115)

    “Hayır, Rabb’ime andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiği hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (O’nu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş
    olmazlar.” (Nisa 65)

    eee kuran a baktık ALLAH.(C:C) böyle buyuruyo bizde onun resulune uyuyoz demek ona uyuoruz birde ömründe hiç namaz kılmayan insanların
    bu kandiller vesilesiyle namaz kılmalarımı zorunuza mı gitti anlamadım.Zararmı ettik insanlar üç aylığına ALLAH (c.c) hatırlayınca
    sade ramazan müslümanı olunca oluyoda üç ay dinlerini kandilerde ibadet ve dualarını yapıncamı olmuyo bırakında vesile olsun insanlar namaz kılsın dua etsin din eğitiminizide bilmiyorum (ben cahilim)amma yanlış bir işin içindesiniz hayra vesile olun bırakın insanları zaten ne namaz var ne dua bari üç aylarda kandillerde birşeyler yaparlar olaki rabbim af eder.şirk te ALLAH (c.c)eş koşmaktır herşeyi şirk yaptınız kuran ı kerimede kafanızdan sallama yorumlar yapmayın müslümanları bölmeyin
    kuranın işinize gelen yerini alıp gelmeyen yerini unutmayın ayet neden inmiş sebebinedir bilmeden kuran ca bilmeden meal okudum böyleydi şudu budu atmayın ”ya ataları yanılmış olamaz mı” puta tapanlara gelen bi ayet biz putlara tapmıyoruz muhammede (s.a.v)gelene iman etmiş müslümanlarız.Bir müslümana bundan daha büyük hakaret olamaz örnek verdiğiniz ayetlere dikkat edin yukardaki ayetleri iyi okuyun ALLAH A EMANET OLUN EMANETLERİN HİÇBİR ZAMAN ZAYİ OLMADIĞI MAKAMA

  19. Her din mensubunun kendine göre mübarek günleri var ama asillari bozuldugu halde yine devam ediyor. Bizim dinimiz dun gibi taze olmasina ragmen bu gun sanki böyle bir mubarek gün yokmus gibi salilsiz dini yozlastirmak icin maksatli yayinlar var bunlardan bir taneside bu site yi kuran kardesimiz adem as dolayi kardes din manasinda kardesligi kabul etmuiyorum serefini satanlar elbette dininide satacaklar ona seref lazim olmayinca digeride hic lazim degil olsa gerek. sana tavsiyem kardesim birak bu eksimis bozulmus ifsat sacan fikirlerini daha oöncede denemislerdi bir sey cikmadi sende cikaramassin cikaramiyacaksinda ehli sünnet kiyamete kadar dimdik ayakta kalacak allahin izni ile. üzme tatli canini sende bir gun selefleringibi yok olup cehennem odunu olacaksin hic merask etme tevbe edersen mustesna sana tevbeyi tavsiye ederim kapila kapanmadan gel tevbe et

  20. UNUTTUM AKLIMA GELDİDE KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN

    NİHAT HATİPOĞLU (Hürriyet): Kadir gecesi hakkında Kuran, bin aydan daha hayırlı olduğunu söyler. Mevlit, Berat gibi kandillerle ilgili ayet yok. Olması da gerekmiyor. Kuran bir temel atar, onun üzerine ya Hz. Peygamber ya da daha sonraki Müslümanlar bir şeyler bina ederler. Kandiller birbirimizi sevmemiz için fırsattır. Bir araya gelmemize vesiledir, bari bunlara bulaşmayın.

  21. Selam Asude hanım;

    Allah ilmini arttırsın. Dini ne de güzel özetlemişsin.

    Ben de şöyle bir tanım söyleyeyim;

    İslamlık öyle bir binadır ki; temeli adalet, yapısı güzel davranıp iş ve değer üretmek, çatısı barış ve esenliktir. Bu binanın tuğlaları, şüphesiz ve çelişkisiz bilgi, harcı tevhittir. Kapısı dünyaya, pencereleri cennete açılır…

    Muhabbetlerimle…

  22. Slm..

    “”””
    mahmud demiş ki;
    UNUTTUM AKLIMA GELDİDE KANDİLİNİZ MUBAREK OLSUN

    NİHAT HATİPOĞLU (Hürriyet): Kadir gecesi hakkında Kuran, bin aydan daha hayırlı olduğunu söyler. Mevlit, Berat gibi kandillerle ilgili ayet yok. Olması da gerekmiyor. Kuran bir temel atar, onun üzerine ya Hz. Peygamber ya da daha sonraki Müslümanlar bir şeyler bina ederler. Kandiller birbirimizi sevmemiz için fırsattır. Bir araya gelmemize vesiledir, bari bunlara bulaşmayın.

    3 Temmuz 2008, 1:49 pm “””

    Mahmud bey Nihat Hatipoğlu’nun ve sizin binanızın (dininizin) ne çok ustası ( Tanrısı )varmış!!!!!!

    Enbiya
    (22) Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.

    Müminun
    (92) Allah hiçbir çocuk edinmemiştir. Onunla birlikte başka hiçbir ilah yoktur. Öyle olsaydı her ilah kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı. Gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah, onların yakıştırdığı nitelemelerden uzaktır. Onların koştukları ortaklardan çok yücedir.

  23. yunus emre.ismine layık olamdığın kesin.abdest al sonra nihat hocanın adını ağzına al.kimle yarışıyorsun.hocanın dediğini bile anlayamıyorsun.hoca senin gibi depreme uğrayanlardan bahsediyor.arı vızıltısı zannediyorsın.

  24. rübbe talin yelanuhumul kuran..bunu biliyormusunuz bilmeme.nice kuran okuyan var ki kuran onlara lanet eder.muhammed-as- neyi verse alın,neden sakındırsa sakını,,sana kuranı indirdik ki açıklayasın…senin verdiğine ,karalarına uymadıkça rabbine and olsun ki iman etmiş olamazlar…ve yüzlerce örnek hz.peygamberi sünnetle beyana görevlendirmeiş.siz ise bu zavallı halınızle onu iskat edeceksiniz..mübarek gecelere düşmansınız.hayatınız boyu bir santim bu dine faydanız olmadı şimdi ise baltalıyorsunuz.kadir gecesinin şu kadar aydan hayırlı olduğu,mescidi aksanın müberek kılındığı yazmıyormu.be kuranı tersinden okuyan echel uleme.bir de hatipoğluna filan falana çatarsınız.milyon fırına un taşımanız lazım,konuşmak lazım.kuran okuyup hulkumundan geçmeyen veya kitab taşıyan merkeb örneğini hatırlayın.okuyun.kuyun.anlamak için okuyun.bu yazı hakaret niyetli değil,allaha sığınırım.belki bir muhasebe imkanı tanır diye.

  25. YaziLanLar tabiki size iLginc gelicek, cunKu kaLipLasmis bu yaSiniza kdr ogrendikLErinizin asLinda bircogunun uydurMa oLdugu nefSinize aGir 🙂

    Satasmak, saLdirmak yerine aLLah’n verdigi niMet olan akLinizi, mantiginizi kuLLanin birAz..
    Okuyun, Okuyun, Okuyun…
    RABB’inin karSisinda seni hacilar , hocaLar koruMicak.. Sen’in Sen’den ve OZ’unden ( ALLAH’ndan ) baska kimSen yok..

    Gec kaLmayin.. Dunyadaki 1ooo sene, RABB’inin katinda 1gun.. Ona gore DOGRU ya$ayin…

    ALLAH’n rahMeti uzeRinize oLsun..

  26. Allah u Teala bizlere yapmamız gerekenleri gözümüzün görebileceği,kulağımızın duyabileceği bir şekilde sunmştur bu durumda Allah u Teala nın bizlere gösterdiği yolu bilenler bu söylenenlerinde yanlış olduğunu bilirler

  27. İşin aslında ise, Kur’an’ın inmeye başladığı gece olan Kadir Gecesi, geçmişte kalmıştır, tekrarı da olmayacaktır. Çünkü Kur’an, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte inmeye başlamış ve inişi tamamlanmıştır. İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir
    BUNU NEREDEN ÇIKARDINIZ KİMİN HÜKMÜ BU KURANDA DAHA OLMADIĞI GELMEYECEĞİ YAZIYOR MU?

  28. Sayın Şahvar bilginize…

    “Ebu Hanife Kadir gecesinin senenin tümünde gizli olduğu görüşünü benimsemiştir. Ondan şöyle dediği de nakledilmiştir: Bu gece kaldırılmış bulunmaktadır. Bu gece sadece bir defa olmuş ve bitmiştir.”

    Bkz: İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/240-243.

    Ayrıca “Kadir Gecesi” nin hangi gün olduğu hakkındaki bilgilerinizi bizlerle paylaşırsanız sevinirim.

  29. sayın oba
    ben size imamı azamın hükmünü sormadım kuranda nerede geçiyor bir defa geleceği diye sordum siz hanif değil misiniz?
    bildiğim kadarıyla sadece kuranın hükmü geçerli sizde ve imamı azam dahil tüm müçtehitlerin düşmanısınız ama anlayamadığım onların hüküm ve sözlerine göre mi hareket ediyorsunuz anlamadım
    imamı azamın kadir gecesini olumlu karşıladığı hakkında daha fazla delil var bu arada

    Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş, ancak; “Siz Kadir gecesini Ramazan’ın son on günü içerisindeki tek rakamlı gecelerde arayınız” (Buhârî, Leyletü’l-Kadir, 3; Müslim, Sıyam, 216) buyurmuştur.

    Kadir gecesinin vakti takvime bağlı değil, gizlidir. İlk ayetler ramazanın 27’sinde indirilmiştir ama ondan sonra gelen kadir gecelerininde ramazanın 27’sinde olma zorunluluğu yoktur. Önceki günlerde veya sonraki günlerde olabilir. Mesela geçen sene ramazanın 19’unda olan kadir gecesi bu sene 25’inde olabilir. Allah bu gecenin yerini hikmeti gereği ramazan içinde değiştirmektedir.

    Bazı şeylerin gizli olması kıymeti içindir. Ayrıca ona benzeyen her şeyi onun kıymetine yükseltir.

    Şöyleki, insanlar içerisinde veli gizlidir. Bundan dolayı herkesi veli bilmek gerekir.
    Cuma gününde saat-i icabe dediğimiz bir vakit var. Bunda yapılacak dualar kabul olur. Gizli olmasından cumanın her anını bu vaktin değerine yükseltir.
    Ömürde ecel gizlidir. Böylece her anımızı “ölebiliriz” endişesiyle geçirir, günahlardan uzak dururuz.

    Kainatın ömründe kıyamet gizlidir.
    Kadir gecesi ramazan içerisinde gizlidir. Böylece her ramazan gecesi kadir derecesinde bilinsin ve ihya edilsin.

    Fakat bütün bunlarla beraber, Peygamberimiz bazı işaretlerde bulunmuşlardır. “Kadir gecesini ramazanın son 15’inde, özellikle son 10 günde ve özellikle tek gecelerde arayınız” diye ümmeti biraz aydınlatmıştır. Şayet açık açık söylemiş olsaydı, o zaman Allah’ın hikmetine zıt olurdu.

    Zamanın ve mekanın, kendilerinde meydana gelen mübarek hadiseler ile keyfiyet kazanmaları mümkündür. Mü’minlerin indinde, Kabe-i muazzama en mübarek mekandır. Zira Allahu Teala (cc) O’nu, bütün mü’minlere kıble olarak tayin etmiştir. İrfan ehlinin “Onbir ayın sultanı” olarak ifade ettikleri, Ramazan-ı Şerif ayı da mübarek bir zamandır. Bu ayda, hak ile batılı birbirinden ayıran ve hidayet rehberi olan Kur’an-ı Kerim indirilmiştir. Bu hakikat; “O sayılı günler Ramazan ayıdır ki, Kur’an o ayda indirilmiştir. Kur’an insanlara mahz-ı hidayettir. Öyle ise içinizden kim o aya erişirse, orucunu tutsun” (El Bakara Suresi: 185) ayet-i kerimesi ile sabittir. Bu levh-i mahfuzdan indirilme hadisesi, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi ‘nde olmuştur. İmam-ı Kurtubi: “- Kur’an-ı Kerim’in Ramazan-ı Şerif ayı içerisinde indirildiği Allahu Teala (cc)’nın “O Ramazan ayıdır ki, Kur’an onda indirilmiştir” kavli ile sabittir. Kadr Suresi’nde ise, Kur’an’ın Kadir Gecesi ‘nde inzal buyurulduğu, kat’i olarak haber verilmiştir.

    Bu nassları esas alan Ehl-i Sünnet’in müctehid imamları, Kadir Gecesi ‘nin Ramazan-ı şerif ayı içerisinde olduğunda icma etmişlerdir” (1) diyerek, bir inceliğe işaret etmiştir. Bazı kaynaklarda, İmam Ebu Hanife’nin şu tesbitine yer verilmiştir: – Kadir Gecesi Ramazan ayındadır. Fakat sabit değil; kah takaddüm, kah teahhur eder.” (2) Ramazan-ı Şerif ayının her gecesini, ” Kadir Gecesi olabilir” zannı ile değerlendirmek sünnete uygundur. Hz. Abdullah İbn-i Ömer (ra)’in: “-Resul-i Ekrem’e (sav) Kadir Gecesi’ nden soruldu. Bunun üzerine Peygamberimiz Efendimiz (sav) “-O, her Ramazan-ı şerif ayındadır.” cevabını verdi” (3) dediği malumdur. Sahih hadis mecmualarında, Resul-i Ekrem (sav)’in Ramazan-ı şerif ayında mescidde itikafa girdiği haber verilmektedir. Her sene, farklı zamanlarda itikafa girmesi, Kadir Gecesi’ni araması ile ilgilidir. Fukaha Kadir Gecesi ‘ni aramanın müstehap olduğunda ittifak etmiştir. Feteva-ı Hindiyye’de: “- Kadir Gecesi ‘ni aramak müstehaptır. İmam Ebu Hanife’ye göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Fakat onun hangi gece olduğu bilinemez. Bazen ileri geçer, bazen geri kalır. İmameyn’e göre; Kadir Gecesi Ramazan ayının içerisindedir. Gizli olan muayyen bir gecedir. İleri geçmediği gibi, geri de kalmaz. O geceyi aramak sünnettir.” (4) hükmü kayıtlıdır. Ramazan ayında Müslümanların; hem bedenlerinin zekatı olan oruc ibadetini eda etmeleri, hem bin aydan hayırlı olan geceyi (Kadir Gecesi ‘ni) aramaları gerekir.

    1) İmam-ı Kurtubi- El Camii Li Ahkamu’l Kur’an- Kahire: 1967 C: 20 Sh: 136.
    (2) İmam-ı Kadıhan- El Feteva- Kahire: 1282, C:1 Sh: 190.
    (3) İmam-ı Beyhaki- Es-Sünenü’l- Kübra- Haydarahad: 1350, C:.4, Sh:307.
    (4) Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-ı Hindiyye-Beyrut: 1400 C: 1 Sh: 216.

    YANİ KİMSE KESİN OLARAK KADİR GECESİ BİR DEFA OLDU BİTTİ DİYEMEZ AKILLI OLAN DEMEZ ÇÜNKÜ ŞÜPHELİ

  30. Sual: Mübarek gün ve gecelerin aslı yoktur, bunlar sonradan çıkmıştır deniyor, bu doğru mu?
    CEVAP
    Hayır, kesinlikle doğru değildir. Hepsini Peygamber efendimiz bildirilmiştir.

    Mübarek geceler, İslam dininin kıymet verdiği gecelerdir. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiş, bu gecelerdeki, dua ve tevbeleri kabul edeceğini bildirmiştir. Kullarının çok ibadet yapması, dua ve tevbe etmeleri için bu geceleri sebep kılmıştır. (S. Ebediyye)

    İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
    Ahiret yolcusunun, ibadetle ihya edilmesi kuvvetle müstehab olan mübarek geceleri boş geçirmesi uygun değildir; çünkü bunlar hayır mevsimleri ve kârı bol olan gecelerdir. Kazançlı mevsimleri ihmal eden tüccar, bir kâr sağlayamadığı gibi, mübarek geceleri gafletle geçiren ahiret yolcusu da maksada ulaşamaz. (İhya)

    MEVLİD GECESİ:
    Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiulevvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimiz nübüvvetten sonra, her yıl, bu geceye önem verirdi. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştı. Bugün de, Müslümanların bayramıdır. Neşe ve sevinç günüdür. (Mevâhib-i ledünniyye)

    İslamiyet’te doğum gününü kutlamak vardır, Allahü teâlâya şükretmek olur. Mevlid kandili, Peygamber efendimizin doğum günüdür. Peygamber efendimiz, Pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında, (Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyurdu. (Müslim, Ebu Davud, İ. Ahmed, H. S. Vesikaları)

    Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Nimet-ül-kübra, Hadika, M. Nasihat)

    Bu gece, O doğduğu için sevinenler affedilir. Bu gecede, Resulullah doğduğu zaman görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevabdır. Kendisi de anlatırdı. Eshab-ı kiram da, bir yere toplanıp anlatırlardı. (S. Ebediyye)

    Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir; hatta Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildiren âlimler de vardır. El-mukni, El-miyar ve Tenvir-ül-kulub kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor. (Ed-dürer-ül-mesun)

    Birkaç hadis-i şerif meali:
    (Beni ana-baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari]

    (Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.)

    (Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Mevlid okumak da, Resulullahı hatırlamaktır. Muteber kitaplarda, Peygamberimizin de önem verdiği açıkça yazılı olan bu mübarek gecede, Peygamber efendimizi anmaya, nasıl uydurma denebilir?)

    BERAT GECESİ:
    Şaban ayının 15. gecesidir. Tefsirlerde Kur’an-ı kerimin, Levh-il-mahfuza bu gece indirildiği bildirilmektedir. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
    (Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu [Kur’anı] mübarek bir gecede indirdik. Elbette biz insanları uyarmaktayız.) [Duhan 2,3]

    Her yıl, Berat gecesinde, o yılda olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Resulullah efendimiz, bu gece, çok ibadet, çok dua ederdi. Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki:
    (Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçlu iken arz edilmesini isterim.) [Nesai]

    Birkaç hadis-i şerif meali daha:
    (Şabanın 15. gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin! O gece Allahü teâlâ buyurur ki: “Af isteyen yok mu, affedeyim. Rızk isteyen yok mu, rızk vereyim. Dertli yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim” Bu hâl, sabaha kadar devam eder.) [İbni Mace]

    (Allahü teâlâ, Şaban’ın 15. gecesinde müşrik ve müşahin hariç herkesi affeder.) [İbni Mace] (Müşahin, bid’at ehli demektir.)

    (Rahmet kapıları dört gece açılır. O gecelerde yapılan dua, reddolmaz. Ramazan ve Kurban bayramının birinci gecesi, Berat ve Arefe gecesi.) [İsfehani]

    (Allahü teâlâ, Şaban’ın yarısının [Berat] gecesinde, dünya semasına tecelli eder. Benikelb kabilesinin koyunlarının kıllarından daha çok kimsenin günahlarını affeder.) [İbni Mace, Tirmizi]

    (Allahü teâlâ, Şaban ayının 15. gecesinde rahmetiyle tecelli ederek kendisine şirk koşan ve Müslüman kardeşine kin güdenler hariç herkesi affeder.) [İbni Mace]

    Hazret-i Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu halde, neden Berat gecesinde çok ibadet ettin?) diye sual etti. Peygamber efendimiz, cevaben buyurdu ki:
    (Şükredici kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye]

    KADİR GECESİ:
    Ramazan-ı şerif ayı içinde bulunan en kıymetli gecedir. Bazı âlimlere göre Mevlid gecesinden sonra en kıymetli gecedir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Allahü teâlâ, Kadir gecesini ümmetime hediye etti, ondan önce kimseye vermedi.) [Deylemi]

    (İnanarak ve sevabını Allahü teâlâdan umarak, Kadir gecesini ihya edenin geçmiş günahları affolur.) [Buhari, Müslim]

    (Kadir gecesini Ramazanın son on gününde arayın.) [Müslim]

    (Kadir gecesi sabahı güneş şuasız olarak doğar. Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir.) [Müslim]

    AŞURE GÜNÜ:
    Muharrem ayının onuncu günü Aşure günüdür. Muharrem ayı, Kur’an-ı kerimde, kıymet verilen dört aydan biridir. Hadis-i şerifte buyruldu ki:
    (Aşure günü Nuh aleyhisselamın gemisi, Cudi dağına indirildi. O gün Nuh ve yanındakiler, Allahü teâlâya şükür için oruçlu idiler. Hayvanlar da hiç bir şey yememişti. Allahü teâlâ denizi, beni İsrail için, Aşure günü yardı. Yine Aşure günü Allahü teâlâ Âdem aleyhisselamın ve Yunus aleyhisselamın kavminin tevbesini kabul etti. İbrahim aleyhisselam da o gün doğdu.) [Taberani]

    Peygamber efendimiz bir gün öğleye doğru buyurdu ki:
    (Herkese duyurun! Bugün bir şey yiyen, akşama kadar yemesin, oruçlu gibi dursun! Bir şey yemeyen de oruç tutsun! Çünkü bugün Aşure günüdür.) [Buhari, Müslim, Ebu Davud]

    Aşure günü hakkında birkaç hadis-i şerif meali daha:
    (Aşure günü oruç tutanın, bir yıllık günahları affolur.) [Müslim, Tirmizi, İ. Ahmed, Taberani]

    (Aşurenin faziletinden faydalanın! Bu mübarek günde oruç tutan, melekler, peygamberler, şehidler ve salihlerin ibadetleri kadar sevaba kavuşur.) [Şir’a]

    (Aşure günü, ilim öğrenilen veya zikredilen bir yerde, biraz oturan, Cennete girer.) [Şir’a]

    (Aşure günü, on Müslümana selam veren, bütün Müslümanlara selam vermiş gibi sevaba kavuşur.) [Şir’a]

    (Aşure günü, aile efradının nafakasını geniş tutanın, bütün yıl nafakası geniş olur.) [Beyheki]

    MİRAC GECESİ:
    Mirac, merdiven demektir. Resulullah efendimizin göklere çıkarıldığı, bilinmeyen yerlere götürüldüğü gecedir. Recebin 27. gecesidir. İsra suresinin ilk âyet-i kerimesinde, Mirac bildirilmektedir. Mirac gecesini ibadetle gündüzünü de oruçla geçirmelidir. İki hadis-i şerif meali:
    (Bu gece, iyi amel eden için yüz yıllık mükâfat vardır.) [İ. Gazali, Ebu Musa el-Medeni]

    (Recebin 27. günü oruç tutana, 60 yıllık oruç sevabı verilir.) [İ. Gazali, Ebu Musa el-Medeni]

    TERVİYE VE AREFE GÜNÜ:
    Arefe günü, Kurban bayramından önceki gündür. Terviye, Arefe gününden bir önceki güne denir. Birkaç hadis-i şerif meali:
    (Terviye günü oruç tutan ve günahtan sakınan Müslüman Cennete girer.) [Ramuz]

    (Arefe günü tutulan oruç, geçmiş ve gelecek yılın günahlarına kefaret olur.) [Müslim]

    (Arefe günü [Besmeleyle] bin İhlâs okuyanın günahları affolup duası kabul olur.) [Ebuşşeyh]

    (Arefe günü, kulağına, gözüne ve diline sahip olan mağfiret olur.) [Taberani]

    (Şeytan, Arefe gününden başka bir günde daha zelil, hakir ve kinli görülmez.) [İ. Malik]

    (Arefe ne güzel gündür. O gün rahmet kapıları açılır.) [Deylemi]

    (Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allahü teâlânın kıymet verdiği bir gündür). [Deylemi]

    MUHARREM AYI VE HİCRİ YILBAŞI:
    Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir. Muharrem ayı, Zilkade, Zilhicce ve Receb ile beraber Kur’an-ı kerimde kıymet verilen dört aydan biridir. (Tevbe 36)

    Müslümanlar, kendi yılbaşı gecelerinde ve günlerinde müsafeha ederek, mektuplaşarak tebrikleşir. Birbirlerini ziyaret eder, hediye verirler. Yılbaşını mecmua ve gazetelerle kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için dua ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip dualarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler. Fakirlere sadaka verirler. (S. Ebediyye)

    Muharrem ayı ile ilgili birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Ayların efendisi Muharrem, günlerin efendisi Cuma’dır.) [Deylemi]

    (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farzlardan sonra en faziletli namaz, gece namazıdır.) [Müslim, İbni Mace, Tirmizi, Nesai]

    (Nafile oruç tutacaksan Muharrem ayında tut; çünkü o, Allah’ın ayıdır. O ayda bir gün vardır ki, O günde Allah geçmiş kavimlerden birinin tevbesini kabul etti. Yine o gün tevbe edenlerin günahlarını da affeder.) [Tirmizi]

    REGAİB GECESİ:
    Receb-i şerifin ilk Cuma gecesine Regaib gecesi denir. Her Cuma gecesi kıymetlidir. Bu iki kıymetli gece bir araya gelince, daha kıymetli oluyor. Allahü teâlâ, bu gecede, mümin kullarına, ragibetler, yani ihsanlar, ikramlar yapar. Bu geceye hürmet edenleri affeder. Bu gece yapılan dua red olmaz ve namaz, oruç, sadaka gibi ibadetlere, sayısız sevaplar verilir.

    Perşembe günü oruç tutup gecesini de ihya etmek çok sevabdır. Perşembeyle birlikte, Cuma günü de oruç tutmakta mahzur yoktur. (Gunye)

    İki hadis-i şerif meali:
    (Receb’in ilk Cuma gecesini [Regaib gecesini] ihya edene, kabir azabı yapılmaz. Duaları kabul edilir.) [S. Ebediyye]

    (Şu beş gecede yapılan dua geri çevrilmez: Regaib gecesi, Berat gecesi, Cuma gecesi, Ramazan bayramı ve Kurban bayramı gecesi.) [İ. Asakir]

    CUMA GÜNÜ VE GECESİ:
    Cuma, müminlerin bayramıdır. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:
    (Cumadan faziletli bayram yoktur ve o günkü iki rekât namaz, Cuma günü dışındaki bin rekâttan efdaldir.) [Deylemi]

    (Allahü teâlânın indinde günlerin seyyidi Cuma’dır, kurban ve Ramazan bayramı gününden de kıymetlidir. Cuma gününün beş hasletinden biri; Allah, Âdem’i Cuma günü yarattı. Dünyaya o gün indirildi, o gün vefat etti.) [Buhari, İ. Ahmed]

    (Musa aleyhisselam dedi ki: Ya Rabbi! Bana cumartesi gününü verdin, Muhammed aleyhisselamın ümmetine hangi günü vereceksin? Onlara Cuma gününü vereceğim, buyuruldu. İlahi! Cuma gününün kıymeti ve sevabı ne kadardır diye sordu. Ey Musa! Cuma günü yapılan bir ibadete, cumartesi günü yapılan yüz bin ibadet sevabı vardır, buyuruldu. Bunun üzerine Musa aleyhisselam, ya Rabbi! Beni Muhammed aleyhisselamın ümmetinden eyle diye dua eyledi.) [Ey Oğul İlmihali]

    (Cumartesi günü Musa aleyhisselamın ümmetine, Pazar günü İsa aleyhisselamın ümmetine verildiği gibi, Cuma günü de, Müslümanlara verildi. Bugün, Müslümanlara hayır, bereket, iyilik vardır.) [R. Nasıhin]

    NETİCE: Görüldüğü gibi, bütün mübarek gün ve geceler, hadis-i şeriflerle bildirilmiştir. Bu gün ve gecelere uydurma diyenlerin, bu sözlerinin uydurma olduğu meydandadır.

  31. Mübarek gecelerle ilgili çeşitli sorular

    Sual: Peygamberin doğumunu yani Mevlid kandilini kutlamak, mübarek geceler ihdas etmek bid’attir. Hatta bazı İslam ülkelerinde de böyle bilinir. Çoğunluğa uymak lazım.
    CEVAP
    İfade tarzınız bir mezhepsizden ziyade bir misyonerin ifade tarzına çok benziyor. Yoksa mezhepsizler bilmeden misyonerlerin kuklaları mı oldu? Bir müslüman böyle soramaz. Peygamber efendimizin… der. Böyle diyorlar, doğrusu nasıldır, gibi sorular sorar. Siz ise Peygamber, Peygamberin… diyorsunuz. İfadelerinizden o yüce Peygambere inanmadığınız şüphesi hasıl oluyor. Biz yine sizin müslüman olduğunuza inanarak, buna göre cevap verelim.

    Vehhabiler ve onlara uyan diğer mezhepsiz ülkeler elbette Peygamber efendimize olan düşmanlıklarından dolayı mevlide hücum ederler. Allahü teâlânın o mübarek günlere kıymet verdiği hadis-i şeriflerle sabit. İnsanlar hiç kıymet vermese ne önemi var? Dünyada müslümanlar çok azınlıktadır. Müslümanların içinde tesettürlü olanlar da azınlıktadır. Az olduğu için, insanlar değer vermediği için kapanmaya Allah da değer vermiyor mu demektir? Çoğunluğa uymak lazım sözü cahillerin uydurmasıdır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (İnsanların çoğuna uyarsan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.) [Enam 116]

    Sual: Mübarek gecelerde özel ibadetler yapmak Kur’anın emrine aykırıdır, bid’attir. Hatta küfür ve şirktir.
    CEVAP
    Mevlid geceleri Kur’anın emrine aykırı olarak ne yapılıyor ki? Kur’an okunuyor, Resulullah övülüyor, salevat-ı şerife getiriliyor. Bunlar Kur’anın hangi âyetine aykırıdır?

    Her gece mevlid okunsa yine mahzuru olmaz. Çünkü ibadet etmek, mevlid okumak, salevat getirmek yasak edilmiş değil ki. Bid’at, dinin emretmediği şeyi ibadet olarak yapmaktır. Dinimiz, Kur’an okumayı, mevlid gibi ilahileri okumayı bid’at mı kabul ediyor da bid’at damgasını basabiliyorsunuz?

    Mevlide bid’at diyen sadece vehhabiler ve onların izinden giden mezhepsizlerdir. Hiçbir ehl-i sünnet âlimi mübarek gecelerde ibadet etmeye bid’at dememiştir. Bir tane bile gösterilemez. Peygamber efendimiz de zaten bu gecelerde ibadet etmeyi övmüştür. Peygamberimize uymayı da Allahü teâlâ bildirmiştir. Resulüme uyun buyurmuştur. Resulünün emrine uymaya küfür ve şirk demek vehhabilikten başka bir şey değildir.

    Sual: Peygamber Din’e eklenen her şey merduddur demiyor mu?
    CEVAP
    Siz hadis-i şeriflere de mi inanıyordunuz? Yoksa işinize gelen hadislere evet, işinize gelmeyene hayır mı diyorsunuz?

    Elbette dine eklenen her şey bid’attir. Bid’at aleyhine yazdığımız yazılar birkaç cilt olacak kadar çoktur. Çünkü hadis-i şerifte (Her bid’at dalalettir, sapıklıktır) buyuruluyor. Biz de sapıkların, mezhepsizlerin vehhabilerin işledikleri bid’atleri açıklıyoruz. Dine aykırı olmayan şeye bid’at denmez. Dinin haram kılmadığı şeye haram denmez. Din bir şeye haram dememişse o mubahtır. Mübarek gecelerde ibadet etmeyi hangi âyet, hangi hadis yasaklamıştır? O geceler çok ibadet edilse ne olur ki?

    Sual: (Allah, kullarına çok acıdığı için, bazı gecelere kıymet vermiştir) diyorsunuz. Allah acımaz. Acı, elem duymaktır, yani bir nevi zaaftır. Allah ise zaaftan münezzehtir. Niye böyle söylüyorsunuz?
    CEVAP
    Demek siz dinden tamamen habersizsiniz. Bismillahirrahmanirrahim bir âyettir. Bu âyetteki Rahman ve Rahim kelimeleri esma-i hüsnadandır.
    Rahman, dünyadaki her mahluka acıyan,
    Rahim, ahirette yalnız müminlere acıyan demektir. Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
    (Merhamet etmeyene Allahü teâlâ merhamet etmez, acımayana acımaz.) [Buhari]

    Kur’anda mealen buyuruluyor ki:
    (Acıyıp tevbeleri kabul eden ancak Odur. (Allah’tır) [Bekara 54]
    Yine esma-i hüsnadan olan, Rauf ismi, çok merhamet eden, çok acıyan demektir. Hâşâ siz Allahü teâlâyı merhametsiz acımasız mı sanıyorsunuz, o ne biçim inanış ki öyle?

    Sual: Allah neyi kabul edip etmeyeceğini bize Kur’anda bildirmiş. Kadir gecesi hariç hangi gece Kur’anda var? Biz müslümanlar için her gece dua, ibadet, tevbe, istiğfar var. Öyle değil mi?
    CEVAP
    Allahü teâlâ neyi kabul edip etmeyeceğini elbette Kur’anda bildiriyor.
    İşte âyet-i kerime mealleri:
    (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

    (O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm 3,4]

    (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]

    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

    (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, apaçık bir sapıklıktadır.) [Ahzab 36]

    (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]

    (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]

    (O Peygamber, güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.) [Araf 157]

    (Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51]

    (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]

    (Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

    (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve Resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur.

    (Her gece dua, ibadet, tevbe, istiğfar var, öyle değil mi?) diyorsunuz. Öyle ise hâşâ Allahü teâlâ, Kadir gecesini niye faziletli kılmıştır, niye bin aydan daha faziletli demiştir? Demek ki müminlere ikram olsun diye bunu yapmıştır. Onu yapan Allahü teâlâ, Ramazan gecelerine de Cuma gecelerine de değer vermiştir, Berat gecesine de bayram gecelerine de değer vermiştir. Resulün getirdiklerini alın, yasak ettiklerinden sakının buyurmuştur. Ona itaat bana itaattir buyurmuştur. Peygamber efendimiz de mübarek gecelerin faziletlerini hadis-i şerifleriyle açıklamıştır. Kur’anı al, Peygamberi devre dışı bırak. Bu nasıl Müslümanlık?

    Sual: Şu anki güya müslümanlar bütün yıl İslam’dan bihaber olup böyle gecelerde camileri doldurur. Hocalar da efsaneler üfürüp onları hoooop Cennete bilet satar değil mi?
    CEVAP
    Bütün yıl dua etsin kim karışıyor ki? Allahü teâlâ hangi gece daha çok ibadet etmeyi yasaklıyor ki? Cuma, bayram geceleri çok ibadet etmeyin mi diyor da mübarek gecelerde fazla ibadet etmek bid’at olsun?

    Hocalara niye hücum ediyorsunuz? Hangi hoca efsane üfürüyor? Bu hocalara iftira değil mi? Hocalar dini bilmiyorsa siz nereden biliyorsunuz? Cennete bilet satmak ateist tabiridir, hiçbir hoca Cennete bilet satmaz.

    Sual: Allah’ın o mübarek günlere kıymet verdiği hadis-i şeriflerle sabit diyorsunuz. Kur’anın ruhuna aykırı hadis de olsa kabul etmem.
    CEVAP
    Bu nasıl Müslümanlık? Buna Kur’anın ifadesiyle kâfirlik denir. Dinimizde kudsi hadis diye bir şey var. Söz Allah’ın, kelimeler Resulünün. Siz hadis-i kudsileri de mi inkâr ediyorsunuz? Resulullah namazı Allah’ın vahyettiği şekilde mi kıldı, yoksa kendi mi uydurdu? Namaz nasıl kılınır, rekat sayıları nedir, vacipleri nedir, sünnetleri nedir, mekruhları nedir, namazı bozanlar nedir? Bunlar açıkça Kur’anda bildirilmedi. Allahü teâlâ bunların hepsini Resulüne bildirdi. O da bize açıkladı. Eğer Kur’anı herkes anlasa idi, Peygambere lüzum kalmazdı, Allah bir kitap gönderir alın bununla amel edin derdi.

    İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
    Nahl suresinin 44. âyetinde, (İnsanlara indirdiğimi onlara beyan eyle) buyuruldu. Beyan etmek, açıklamak demektir. Âlimler açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Resulüne, sana vahiy olunanları tebliğ et der, beyan etmesini emretmezdi. (Mizan-ül kübra)

    Kur’anda yemin kefareti bildirilmiş, fakat oruç kefareti bildirilmemiştir, onu Resulullah bildirmiştir. Resulünün bildirdiği her şeyi inkâr mı edeceğiz?

    Mübarek gecelerden Kadir gecesinin fazileti Kur’anda bildirilmiş, diğer geceleri ise Resulü bildirmiştir. Resulünün bildirdiklerini böyle inkâr ederseniz ortada din mi kalır?

    Namazı nasıl kılacağız, orucu nasıl tutacağız, zekatı kaçta kaç vereceğiz? Bunları Resulü, Nahl suresinin 44. âyetindeki emir gereği açıklamıştır. Siz Allah’ın bu âyetine inanmazsanız ve Resulünün açıklamasını kabul etmezseniz, Kadir gecesinden başka mübarek gece yok derseniz, Resulullahı ve Onun vârisleri olan İslam âlimlerinin hepsini yalanlarsanız o zaman sizinle nasıl konuşabiliriz ki?

    Siz Allah Resulünü ölçü almıyor musunuz? Sizin âlimlere itimadınız yok mu? Sizin inandığınız bir mezhep veya bir âlim var mı? Açıkça konuşun. Biz istisnasız ehl-i sünnet âlimlerinin hepsini kabul ediyoruz. Dört mezhebi de hak biliyoruz. Siz neye inanıyorsunuz? Ölçünüz ne?

    Kur’andan sizin anladığınız ölçü oluyorsa, niye İmam-ı a’zam hazretlerinin anladığı ölçü olmasın?

    Sizin anladığınız din oluyor da, dört mezhep imamının anladığı niye din olmuyor?
    Siz kimsiniz?

    Reşat Halife denilen ve peygamber olduğunu açıklayan bir zındık, bir 19 hurafesi buluyor ve 19 un katına uydurabilmek için Tevbe suresinin son iki âyetini inkâr etme cüretini gösteriyor.

    Bir ateist ve bir misyoner, Kur’an Allah kelamı değildir ve Kur’anı Allah korumamıştır, Kur’an değişmiştir dedi. Sonradan (Biz Kur’anı indirdik onu koruyacak olan da biziz) diye bir âyet uydurmuşlardır dedi. Sahabeler Kur’anı değiştirdi dedi.

    Aslında siz de bunlar gibi demek istiyorsunuz. Çünkü eshab-ı kiramın ittifakla bildirdikleri hadisleri inkâr edince, onlara itimat etmeyince, onların ittifakla topladığı Kur’ana nasıl inanırsınız ki? Misyonerin bana sorduğu soruyu soruyorum: Sahabenin Kur’anı tam olarak topladığını bana nasıl ispat edersiniz?

    Eshaba itimat etmezseniz hadisleri de inkâr etmeniz doğaldır. Hadis-i kudsi diye bir şey yok diyebilirsiniz. O zaman Kur’ana da otomatikman şüphe ile bakmanız gerekir. Aynı insanların topladığı Kur’ana inanıyorsunuz da hadislere niye inanmıyorsunuz? Onlar Kur’anı bildirdikleri gibi, hadisleri de bildirdiler. Kur’anı inkâr, tevatürü inkâr olacağı için küfürdür, hadislerin de tevatür olanlarını inkâr küfür olur.

    Benim size sorum:
    Siz niye Resulullaha ve Onun sahabesinin bildirdiklerine inanmıyorsunuz da yalnız Kur’an diyorsunuz? Resulullah, (Allah böyle buyurdu) diye birçok hadis bildiriyor, (bu âyet) diyor (bu da kudsi hadis) diyor. Biz onun kudsi hadis dediklerine inanmazsak, âyet dediklerine niye inanacağız ki? Hâşâ kudsi hadis konusunda yalan söylerse, âyette de söyler.

    Siz bu zihniyet ile 1400 seneden beri gelen âlimleri bir kalemde sıfırlıyorsunuz. Milyonlarca hadisten inandığınız tek hadis var mı? Resulullah size göre 23 sene hiç konuşmadı mı? Hep sustu mu? Allah’ın emri olan Kur’anı açıkla âyetine rağmen emrini dinlemedi mi? Açıkladı ise nerede bu açıklamalar? Siz niye bu açıklamalara inanmıyorsunuz? Ve O açıklıyor ki mübarek geceler şunlardır diyor. Bunu inkâr etmekle elinize ne geçecek? Resulullaha düşmanlık yapmakla ne kazanacaksınız, siz bir misyoner misiniz, ateist misiniz? Yoksa Kur’ana inanan insan böyle şeyler konuşamaz. Çünkü Kur’anın birçok âyetinde Resulüme uyun, O kendiliğinden konuşmaz, Onun her sözü vahye dayanır buyuruluyor. Sizin Kur’ana inanmadığınız pek açık, inansanız Resulünkilere de inanmanız gerekir.

    Sual: Allah, kullarına bildirdiğini sadece Kur’an ile bildirir. Kur’an dışılıklarla uğraşmamak gerekir. Öyle değil mi?
    CEVAP
    Gördünüz işte, bakın, Allah (açıkla) diye emrediyor, Peygamberi açıklıyor, siz buna Kur’an dışı diyorsunuz, açıkça Allah’ın açıkla âyetini inkâr ediyorsunuz. (Resulüme uyun) âyetini inkâr ediyorsunuz. Sizin gibi münkirlere cevap vermek yersizdir. Ancak bu mailler sitelere konacağı için yazıyoruz. Yoksa Ebu Cehilin mucizeleri inkâr ettiği gibi siz de, Kütüb-i sitteyi bir kalemde Kur’an dışılıkla suçluyorsunuz. Bizim size sözümüz yoktur, bizim sözümüz Kur’ana ve ona inanan insanlaradır.

    Sual: Peygamberi inkâr veya aşağılama tehlikeli olduğu gibi aşırı derecede yüceltme, olduğundan öte ulaşılamayacak bir varlık gibi göstermek de o kadar tehlikeli değil mi?
    CEVAP
    Hangi müslüman Onu olduğundan daha daha fazla göstermiştir ki? Onda görülen mucizeleri anlatmak küfür müdür? Elbette mucizeye hiç kimse erişemez, o erişilemez insan idi, Peygamber idi. Peygambere erişilir mi? Siz Onu sıradan bir insan gibi görüyorsunuz. Allah’ın izni ile bir anda yedi kat semaya gidip geldi, buna kim ulaşabilir? Allahü teâlâ Ona öyle ulaşılamayacak vasıflar vermiş ki bütün Peygamberler bile gıpta ediyor ve sizin gibiler de Onu o kadar yüceltmeyin kâfir olursunuz diyor.

    Sual: Ben hadisi inkâr edebilirim ama bu benim dinden çıkmamı gerektirmez. Çünkü Peygamberin gerçekten dediğini nerden biliyoruz?
    CEVAP
    O zaman hiçbir hadis-i şerife inanmayın. Peki Kur’ana ilave veya çıkarma yapılmadığını nereden biliyorsunuz? Allah’ın dediğini gerçekten bilmiyorsunuz. Sahabeler ittifak etti diye kabul ediyorsunuz. Ama kimi de sizin hadis mantığını ölçü alarak biz Kur’anın tamamının yazıldığını nereden bilelim, keçi yemiştir, yanmıştır, yırtılmıştır diyorlar. Tevbe suresinde de eksiklik var diyorlar. Peygamberin söylediğini bilmiyorsunuz da Allah’ın söylediğini nereden biliyorsunuz? Sahabeler derseniz hadisi de sahabeler bildirdi. Birine inanıp ötekine inanmamak akıl işi değildir.

    Sual: Kur’an varken mezhebe de lüzum yok. Hadislere değil, Kur’ana uymak gerekir. Böyle değilse aksini ispat edin bakalım?
    CEVAP
    Hadisler, Kur’andan ayrı değildir. Kuran-ı kerimin açıklamasıdır. Allahü teâlâ buyurdu ki:

    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

    (Peygamberin emrine uyun, yasak ettiklerinden sakının!) [Haşr 7]

    (İndirdiğimi insanlara açıkla!) [Nahl 44]

    Âlimler de, âyetleri açıklayıp Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahiy olunanları tebliğ et) derdi. Ayrıca açıklamasını emretmezdi. Resulullah, Kur’an-ı kerimde, kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekat nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır.

    Mezhep nedir? Bir müctehidin edille-i şeriyyeden elde ettiği bilgilere, o müctehidin mezhebi denir. Sahabelerin tamamı müctehid idi. Hepsinin de mezhebi vardı. Bu mezheplerden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Dört mezhep arasında amelle ilgili farklı ictihadlar, işlerimizi kolaylaştırmaktadır. Her Müslüman, durumuna göre, kendisine kolay gelen mezhebi seçer.

    Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde, her şey açıkça bildirilirdi. Böylece, mezhepler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

    Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu.

    Bugün dört mezhepten birine uymak gerekir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve diğer müctehidlerin mezhepleri tam olarak bilinmiyor. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, dört mezhepten birine uymak şarttır. Mezhepler rahmettir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Âlimlerin farklı ictihadları, [mezheplere ayrılmaları] rahmettir.) [Beyheki]

    (Âlimlere tabi olun!) [Deylemi]

    (Âlimler, Peygamberlerin vârisidir.) [Tirmizi]

    Bir Müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Mesela Şafiiler, hacda kadına dokununca abdestleri bozulur. Bunun için Hanefi’yi taklit ederek haclarını yapıyorlar. Bu apaçık bir rahmettir.

    Bazıları da, (Mezhep gereksizdir, Peygamber ve Sahabenin mezhebi mi vardı?) diyor. Bu söz, (Kuvvet komutanı, hangi bölüğün eridir?) veya (Fizik öğretmeni, hangi sınıfın talebesidir?) demeye benzer. Çünkü Sahabenin her biri, mezhep imamı idi. Resulullah efendimiz ise, kâinatın hocası idi.

    Mezhepsizler kendisini Resulullah gibi zannedip, o sünni veya şii değildi biz de öyleyiz diyorlar. Temsilde hata olmasın, Resulullah genel kurmay başkanıdır, ondan başka ordunun başı yoktur. O hangi ordunun subayıdır denmez. Kuvvet komutanı da denmez. O onlardan da üstündür. Mezhep imamları kuvvet komutanları gibidir. Mezhebe tâbi olanlar da diğer askerler gibidir. Bir askerin kendisini kuvvet komutanı gibi görmesi yani İmam-ı a’zam gibi görmesi çok anormal bir şeydir. Yahut daha ileri giderek genel kurmay başkanı gibi görmesi deliliktir. Mezhepsizler de Peygamber sünni veya şii değildi biz de öyleyiz demeleri Onunla boy ölçüşmeye kalkmak olur. Bu dünya işlerinde bile böyle iken, yani bir er, genel kurmay başkanı ile mukayese bile edilmezken, nasıl olur da özel peygamberlik verilen bir kişi ile mezhepsiz insan mukayese kabul eder?

    Bir de bir subay general oluncaya kadar hangi sınıfta ise onun adı ile söylenir. Mesela Topçu albay, piyade yüzbaşı gibi. General olunca artık sınıfı olmaz. Sınıflar üstüdür. Bir er veya astsubay veya subay çıkıp da, generalin sınıfı yok o da insan benim niye sınıfım var diyemez. Bunun gibi bir kimse de eshab-ı kiramın mezhebi yoktu, imam-ı Evzainin mezhebi ne idi diyemez. Onlar müctehiddir, müctehidin mezhebi kendi mezhebidir. Nasıl generallerin sınıfı yoksa mutlak müctehidlerin de mezhebi kendi mezhepleridir. Sen kalkıyor İmam-ı a’zam ile falan değil bizzat Resulullah ile kendini mukayese etmeye kalkıyorsun o sünni şii değil de ben de öyle olacağım diyorsun, o bize örnek diyorsun. Örnek alınacak kısmı var, örnek alınamayacak kısmı var. Sen hâlâ genel kurmay başkanı olmaya Resulullah ile kendini mukayese devam ediyor musun? Yoksa bir mezhebi kabul ediyor musun?

    (Mezhebe, hadislere uymam, sadece Kur’ana uyarım) demek, (Kanunlara, tüzüklere uymam, Anayasaya uyarım) demek gibi yanlıştır. Çünkü Anayasada her hüküm, her ceza bildirilmemiştir. Anayasa, kanunlara havale eder. Kanunlardan da tüzükler, yönetmelikler çıkmıştır. (Anayasa varken, kanuna lüzum yok) demek yanlış ise, (Kur’an varken, mezhebe lüzum yok) demek, daha çok yanlıştır.

    Kanunlar, Anayasaya uygunsa, mezhepler de, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uygundur. Hiç kimse, (Madem, mezhep, Kur’an ve sünnetin açıklamasıdır. Ben de açıklar bir mezhep kurarım) diyemez. Çünkü bir kimsenin, (Doktor olmak, tıp kitabı, kimyager olmak için de kimya kitabı okumak yeter) diyerek eline aldığı bir tıp ve kimya kitabı ile doktorluk yapmaya, ilaç imal etmeye kalkışması ne kadar yanlış ise, (Ben de Kur’andan, hadisten hüküm çıkarırım) demek daha yanlıştır.

    Evet, mezhepsizseniz açıkça söyleyin. Siz generalliğe değil genel kurmay başkanlığına hatta ondan da ileri gitmeye çalışıyorsunuz. Peygamberin sünnetini bilemeyiz diyerek ona bile uymayı kabul etmiyorsunuz. 1400 senedir gelen icmaya karşısınız. Âlimler dört mezhepte icma etmedi mi? Ben icmaya inanırım diyorsunuz arkasından ben onun icma olduğunu nereden bileyim diyorsunuz. Hadise inanırım fakat Buhari’deki hadislerin sahih olduğunu nereden bileyim diyorsunuz. Kur’anın da Allah’ın kelamı olduğunu nereden bileyim diyeceksiniz bu gidişle. Çünkü âlimler mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür buyuruyor.

  32. bu kadar alim var ama hiç kimse kandil geceleri ile ilgili gerceği anlatmıyor aksine bunlar bu geceler ile ilgili kasetler,cd ler dolduruyor ve satıyor bilinen hadisleri güzel sözlerle süsleyip müslümanlara satıyorlar tabiki bende aldım normalde bakıyorsun diyanet başta olmak üzere,diğer sitelere kandil gecelerinin hadislerinin zayıf olduğu peyganber efendimiz zamanında bu tip uygulamalar olmadığını yazıyorlar ama bunları sesli söyliyemiyorlar,normal vakit namazlarında 2 saf namaz kılıyoruz,kandilde cami doluyor sonraki gün tekrar boş böyle inanç olurmu kandil,cuma,bayram namazı müslümanlığı olurmu çünkü bunlar seyrek vakit namazı hergün 5 sefer vakit namazı ile başedemiyorlar senede 3-5 gece gideriz nasılsa o gecelerde kat kat ibadet sevabı var devamlı kılmaya ne luzum var,böyle bir inanç dayadılar müslümanlara ben işte bunu anlamıyorum müslüman 5 vakit namazını doğru olarak kılacak oruç,zekat,hac helaller,haramlar bilinecek kuran okunacak dua edilecek ALLAH dualarınızı her zaman kabul eder belli zamanı yoktur,nafile namazlarınızı her zaman kılabilirsiniz bunu sayı ile kimse belirliyemez sonradan kimin koyduğu belli olayan sayılara niçin inanırız neymiş 4444 tane cekilmesi lazımmış kim söylemiş bilmem öyle söylüyorlar lütfen inanmayın ALLAH müslümanlara kaldıramıyacağı yükleri yüklemez,gerekli olanı kuranda ve sünnette bildirilmiştir,sonradan ekleme yapanlar kimdir bilinmez sadece piyasadaki biryığın kitapta yazılan akıl almaz ibadetler insanlar onları yapmaya kalksa 24 saat yetişmez işi gücü bırakman lazım benim vatandaş olarak yazacaklarım bunlar tek söylemek istediğim müslümanlara namaz,namaz,namaz…hocam cevap verirse memnun olurum..

  33. ali aksoya kizmayin arkadaslar onun sayesinde arastirip kuranin,sunnetin ve hadisleri onemini dha iyi anliyoruz.o varsin kendisiyle celissin bak on yayinladigi yazidan ornek vereyim oncedende cok verdim bu ornekleri ama napalim kismet gorup gormemek .

    onun konuyu guclendirmek mukkavvemet kazandirmak icin inanmadigi halde birilerine cevaben yazdigi aciklamalarda ekledigi hadisler)))))
    Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Resulu (sav) şöyle buyurmuştur:

    “İşlerin en kötüsü sonradan ihdas edilenler / ortaya çıkarılanlardır.”[17]

    “Sonradan ihdas edilen her şey bid’attir”[18]

    “Her bidat dalalettir, her dalalet de ateştedir.”[19]

    birde su mubarek geceler konusunda asil bas yapip olan konunun yazarinin nasil sacmaladiginin kanitini yine onun kendi yazisi icinden orneklendirelim.kedileri hadislere inanmadiklari halde soyle bir paragraf sunmaktan ve mubarek geceler olmadigina hadislerden ornekler vererek cem yilmazi solladigina sahit olalim aynn onun yazisindan kopyalayip yapistiriyorum

    …..
    Oysa, bu Kur’an dışı uygulamaların savunucuları tarafından, dinin Kur’an’dan sonra gelen kaynağı olarak gösterilen hadislerin “sağlam” olarak nitelenenlerinde, peygamberimizin böyle özel günler, geceler ve aylarda özel ibadetler yapmadığı ve kimseye yapmasını söylemediği de yazmaktadır:

    “… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:

    – Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.

    Âişe:

    – Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)

    cidden aklinizdan suphe ediyorum yazik

  34. “… Alkame şöyle demiştir. Ben Aişe R.A. ya:

    – Rasülüllah günlerden bazılarını herhangi bir şeye tahsis eder miydi? diye sordum.

    Âişe:

    – Hayır, tahsis etmezdi. Onun ibadeti aralıksız ve devamlı idi. Rasülüllah’ın edasına tâkat getirdiği hayır ve ibâdete hanginiz tâkat yetiştirir ki? diye cevap verdi.” (Sahih-i Buharî, Oruç Kitabı, Bab 63, hadis no: 96)
    EVET BU DOĞRU BİZDE İBADETLERİMİZİ ÖZEL GÜNLERDE YAPMIYORUZ SADECE MÜSLÜMAN İÇİN ALLAH İÇİN YAPILAN HERŞEY İBADET SADECE BU GECELER KUTSAL OLDUĞU İÇİN DAHA FAZLA EHEMMİYET VERİLİYOR
    PEYGAMBERİMİZİN BU KUTSAL GECELERİ NASIL GEÇİRDİĞİNE DAİR HADİSLERİDE GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURALIM

  35. BİDAT KONUSUNA GELİNCE
    Sual: Bid’at nedir?
    CEVAP
    Bid’at, sonradan çıkarılan şey demektir. Bunlar ya âdette olur veya ibadette olur.

    Âdette bid’at, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için yapılan şeylerdir. Âdette bid’at, bir ibadeti bozmazsa veya dinin yasak ettiği bir şey değilse günah olmaz. Âdette olan bid’at, ceket, pardesü giymek, çay ve kahve içmek gibi dinin yasak etmediği bir şey ise, günah değildir. Peygamber efendimizin papaz ayakkabısı ve Rum cübbesi giydiği hadis-i şerifle bildirildi. (Tirmizi)

    Fen ve fen bilgileri dinde bid’at değildir. Fenni buluşlara sahip çıkmak, dinimizin emridir. (İlim Çin’de de olsa alın! Fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın) hadis-i şerifleri, kâfirlere uymayı değil, fenni onlarda bile olsa, arayıp bulmayı emrediyor. (Mevduat-ül-ulum)

    İbadette bid’at, Resulullahın ve dört halife zamanında bulunmayıp da, dinimizde, sonradan meydana çıkarılan, uydurulan inanışlara, sözlere, işlere, şekillere ve âdetlere denir. İbadetlere bid’at karıştırmak büyük günahtır. Bid’ati sünnet diye işlemek haramdır. Bunların hepsini din diye, ibadet diye uydurmak veya dinin önem verdiği şeyleri dinden ayrıdır, din buna karışmaz demek bid’attir. Bid’atlerin bazıları küfür, bazıları büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Her bid’at sapıklıktır) buyuruldu. (Müslim)

    Bid’at çıkaran, dinde noksanlık görüp bazı hükümleri değiştirmeye, yeni hükümler koymaya çalışır. Sahih hadisleri uydurma zanneder, İslam âlimlerini beğenmez. Bid’at ehli kibirlidir

  36. ayrıca kutsal gün ve gecelerde yapılacak ibadetler FARZ değildir isteyen yapar isteyen yapmaz ancak peygamberimiz bu gün ve gecelerin faziletini bildirmiş herkesin kendine göre bir ibadet hayatı var
    bu gecelerde ibadete daha fazla ehemmiyet verse ne olur bir kişi?niçin bu kadar tartışılıp konu oluyor kime ne?peygamberimizin hadisleri var kutsal gecelerle ilgili hani icma falanda değil bu kadar üste gidilse ne yapmaya çalışıyorsunuz?ALLAH İLE KUL ARASINA GİRMEYİN…

  37. Sayın Abdülhalik Şahvar!

    Şahvar rumuzu ile “…İkinci bir Kadir Gecesi’nin yaşanması mümkün değildir. BUNU NEREDEN ÇIKARDINIZ KİMİN HÜKMÜ BU KURANDA DAHA OLMADIĞI GELMEYECEĞİ YAZIYOR MU?” soru cümlenize dikkat ederseniz eğer, içeriğinde “BUNU NEREDEN ÇIKARDINIZ KİMİN HÜKMÜ BU? (1)” ve “KURANDA DAHA OLMADIĞI GELMEYECEĞİ YAZIYOR MU?(2) ” şeklinde iki soru olduğunu göreceksiniz.

    Gerçi sorunuzun muhatabı Admin olmasına karşın, bilgi paylaşımı adına sorunuzun özellikle birinci bölümünü “İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşünü” İmam Kurtubi’nin el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an adlı eserinden alıntı yaparak cevaplamaya çalıştım. Özellikle dememin birinci nedeni; İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşünün, sahip olduğunuz geleneksel öğretinin tam aksine olması, ikincisi ise; Hanif olmadığınızdan, rivayetlere Kur’an ayetlerinden daha fazla itibar etmenizdir.

    Hemen akabinde, Abdülhalik rumuzu ile; “İmamı Azam’ın hükmünü sormadığınızı -İmamı Azam’ın hükmünü sormadınız doğru ama, “kimin hükmü bu” diye sorduğunuzu hatırlatmakta yarar var- bir defa geleceğinin Kur’an’da nerede geçtiğini” ifade ediyorsunuz. Bu ifade tarzından Ebu Hanife’nin görüşüne itibar etmediğiniz anlaşılmaktadır.

    Ayrıca “İmamı Azam’ın Kadir Gecesi’ni olumlu karşıladığı hakkında daha fazla delil var bu arada” şeklindeki beyanınıza karşılık ben de derim ki; İmamı Azam gibi bir alimin bir konu hakkında birbirinden farklı görüşler ileri sürerek kendisi ile çelişmesi mümkün değildir. Eğer ileri sürdüğü iddia ediliyorsa, bu durumda İmamı Azam ya takiyye yapmıştır, ya da bu görüşlerden biri veya her ikisi de İmamı Azam’a ait değildir.

    Sonuçta bir mezhep salik’i olarak; İmamı Azam’ın farklı veya çelişkili görüşleri olsa da, bu görüşler arasında hiçbir ayrım yapmaksızın hepsini kabullenmekle yükümlüsünüz.

    Kadir Gecesi’nin devamı hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazı alimler, “bu gecenin halen devam ettiğini” bazı alimlerde, -sizin ifadenize göre (Ebu Hanife’de dahil olmak üzere) akıllı olmayanlar- “bu gecenin sona erdiğini ve onun bir kereye mahsus olduğunu” beyan etmişlerdir(1). Bu konu hakkında İslam alimleri arasında tam bir görüş birliği olmadığı aşikardır.

    Sizde, Kadir Gecesi’nin halen devam ettiğine dair Kur’an’sal bir delil gösterebilir misiniz?

    Kur’an’ın Ramazan ayında(2), mübarek bir gecede(3), Kadir gecesinde indirildiği(4) tartışılmaz bir gerçektir. Ramazan ayını ve Kadir gecesini diğer aylardan ve gecelerden ayıran ve mübarek kılan, Kur’an’dır.

    Ramazan ayı ve Kadir gecesi önceki toplumlarda da vardır.

    “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin üzerinize de yazıldı(5)” ve “içinizden kim bu aya şahit olursa, onu oruçla geçirsin.”(6) ayeti kerimelerinin siyak-sibak ilişkisi göz ününe alındığında, bizler sayılı günlerde, yani Ramazan ayında oruç tutmakla yükümlü kılındığımız gibi, bizden öncekilerde Ramazan ayında oruç tutmakla yükümlü kılındıkları anlaşılmaktadır.

    Kur’an Ramazan ayında indirildiği gibi, aralarında hiçbir ayırım yapmaksızın iman ettiğimiz(7), her biri birer hidayet, nur, furkan ve öğüt olan(8) Kitaplarında Ramazan ayında ve bu ay içinde yer alan mübarek bir gece indirilmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla Ramazan ayı ve Kadir Gecesi önceki toplumlarda da vardır(9). Kadir Gecesi, Allah katından indirilen ilk Kitap’la son Kitap olan Kur’an’ın indirilişine kadar tekerrür etmiş, Kur’an’ın indirilişi ile son bulmuştur.

    Çünkü Allah(c.c) dinini tamamlamıştır(10). Kur’an, Allah katından gelen Kitap’ların sonuncusudur. Hz. Muhammed(s.a.v)’de Nebîlerin sonuncusudur(11). Nübüvvet makamı Hz. Muhammed(s.a.v)’in vefatıyla son bulmuştur. Artık ne bir Nebi, ne de bir Kitap gelecektir. Bu realite karşısında; Kadir Gecesi’nin tekerrürü olabilir mi?
    Şüphesiz ki, en doğrusunu bilen Allah(c.c)’tır.

    Alimler, Kadir gecesinin Ramazan ayının hangi gecesi olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Geleneksel kabule göre Kadir gecesi, Ramazan ayının 27nci gecesidir. Lakin gerçekte durum böyle değildir. Kadir gecesinin Ramazan ayının hangi gecesi olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
    Şimdi bu konudaki rivayetlere birlikte kısaca göz atalım.

    I. Mefâtihu’l-Gayb‘de Kadir Gecesi:

    “… Kadir gecesinin hangi gece olduğu hususunda da ihtilaf ederek sekiz görüş ileri sürmüşlerdir: Bu cümleden olarak İbn Rezîn, Kadir gecesinin, Ramazan’ın ilk gecesi olduğunu söylerken, Hasan el-Basrî yirmi yedinci gecesi olduğunu söylemiştir. Enes’den de, “merfû” olarak, bu gecenin Ramazan’ın yirmi dokuzuncu gecesi olduğu rivayet edilmiştir. Muhammed İbn İshâk, Ramazan’ın yirmi birinci gecesi; İbn Abbas, Ramazan’ın yirmi üçüncü gecesi; İbn Mes’ûd, Ramazan’ın yirmi dördüncü; Ebû Zer el-Gifarî, Ramazan’ın yirmi beşinci gecesi; Ubeyy İbn Ka’b ile bir grup sahabe, Ramazan’ın yirmi yedinci ve bazıları da Ramazan’ın yirmi dokuzuncu gecesi olduğunu söylemişlerdir. (12)

    II. Kütüb-i Sitte’de Kadir Gecesi:

    2. (869) – İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor:
    “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Kadir gecesi (Ramazan’ın neresinde?) diye sorulmuştu.
    “- O, Ramazan’ın tamamında!” diye cevap verdi.” [Ebu Dâvud, Salât, 324, (1387).]

    3. (870)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in ashabından bazılarına (radıyallahu anhüm), rüyalarında, Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedisinde olduğu gösterildi. Rüyaları kendisine anlatılınca Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm): “Görüyorum ki, rüyanız son yediye tetâbuk etmektedir. Öyleyse, Kadir gecesini aramak isteyen son yedide arasın” buyurdu.” [Buhârî, Teheccüd 21, Leyletü’l-Kadr 2; Müslim, Sıyâm 205, (1165); Muvatta, İ’tikâf 14, (1, 321); (Tirmizî’de bulunamamıştır).]

    4. (871)- Buhârî’nin Hz. Aişe’den kaydettiği bir rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir: “Kadir gecesini, Ramazan’ın son onunda arayın”. [Buhârî, Leyletü’l-Kadr 3; Tirmizî, Savm 72, (792).]

    5. (872)- Ebû Saîd (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kadir gecesi bana (bugün rüyamda) gösterildi, (şu anda hangisi olduğunu unuttum). O gecenin sabahında kendimi su ve toprak içinde secde eder buldum.” Derken hava bozdu, yağmur başladı. Zaten mescid çardak şeklindeydi (üstü ağaç dallarıyla örtülü idi). Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın burnu (alnı) üzerinde ve burun yumuşaklarında su ve toprak bulaşığını gördüm. O gün Ramazan’ın yirmi birinci sabahıydı.” [Buhârî, Leyletü’l-Kadr 1, 13; Müslim, Sıyâm 215, (1165); Ebu Davud, Salat 320, (1382-1383) [Veya Ramazan 3]; İbnu Mâce Savm, 56, (1766); Muvatta, İ’tikâf 9 (1, 319).]

    6. (873)- Abdurrahman İbnu Ubeyd es-Sunâbihî Hz. Bilâl-i Habeşî (radıyallahu anh)’den nakledilen şu hadisi rivayet eder: Hz. Bilâl, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın Kadir gecesi hakkında şöyle söylediğini işitmiştir: “O, son ondan yedinin ilkidir: Yani yirmi üçüncü gece.”

    7. (874)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): “Kadir gecesini (Ramazan’ın) yirmi dördünde arayınız” buyurdu. [Buhârî, Leyletü’l-Kadr 3.]

    8. (875)- Zirr İbnu Hubeyş anlatıyor:
    “Ubey İbnu Ka’b (radıyallahu anh)’a dedim ki, “İbnu Mes’ud (radıyallahu anh): “Bütün sene geceleri kalkan kimse Kadir gecesine tesadüf edebilir diyormuş (ne dersiniz?).” Bana şu cevabı verdi: “Kendisinden başka ilâh olmayan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun, Kadir gecesi Ramazan ayındadır. Ve o gece, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bize kalkmamızı emrettiği gecedir, o da yirmi yedinci gecedir. Bunun emâresi, o gecenin sabahında güneşin beyaz ve ışınsız olarak doğmasıdır.” [Müslim, Müsâfirîn 179. (762). (13)

    Bu rivayetlerden çıkan sonuca göre, Kadir gecesi;

    1. Ramazanın ilk gecesi. 2. Ramazanın yirmi birinci gecesi. 3. Ramazanın yirmi üçüncü gecesi.

    4. Ramazanın yirmi dördüncü gecesi.

    5. Ramazanın yirmi beşinci gecesi.

    6. Ramazanın yirmi yedinci gecesi.

    7. Ramazanın yirmi dokuzuncu gecesi.

    8. Ramazan’ın son yedisinde.

    9. Ramazan’ın son onunda.

    10. Ramazanın tamamında.

    Ayrıca incelemeden kopyala-yapıştır yöntemiyle yaptığınız alıntılar birbiriyle çelişkilidir. Dolaylı olarak sizde bu çelişkiye ortak olmaktasınız. Şöyle ki;

    1. “Kadir gecesinin hangi gece olduğu kesin olarak bilinmemekle beraber genellikle Ramazan’ın yirmi yedinci gecesinde olduğu tercih edilmiştir” ifadesi ile, “İlk ayetler ramazanın 27′sinde indirilmiştir” ifadesi çelişki arz etmektedir. Eğer Kur’an’ın ilk ayetleri Ramazan ayının 27nci gecesinde indirildiği ise, zaten bu durumda Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının 27nci gecesi olduğu kesinlik kazanır. Çünkü Allah(c.c) “Şüphesiz, biz onu Kadir gecesinde indirdik. (97/1). Buyurmaktadır.

    2. “Hz. Peygamber (s.a.s) bunun kesinlikle hangi gece olduğunu belirtmemiş” ifadesi ile “İlk ayetler ramazanın 27′sinde indirilmiştir” ifadesi de çelişkilidir. Hz. Peygamber, Kadir gecesinin hangi gece olduğunu kesinlikle belirtmemiş ise, ilk ayetlerin Ramazan ayının 27nci gecesinde, yani Kadir gecesinde indirildiğini kim belirtmiştir.

    3. “İlk ayetler ramazanın 27′sinde indirilmiştir ama ondan sonra gelen kadir gecelerinin de ramazanın 27′sinde olma zorunluluğu yoktur. Önceki günlerde veya sonraki günlerde olabilir. Mesela geçen sene ramazanın 19′unda olan kadir gecesi bu sene 25′inde olabilir. Allah bu gecenin yerini hikmeti gereği ramazan içinde değiştirmektedir.” ifadeleri tamamen yanlış ve de çelişkilidir. Hicri takvime göre Ramazan ayı dokuzuncu aydır. Kadir Gecesi Ramazan ayının 27nci gecesinde ise, ondan sonra gelen Kadir gecelerinin de Ramazan ayının 27nci gecesinde olma zorunluluğu vardır. Sizin ifade ettiğiniz değişim Hicri takvimde değil, Miladi takvimde olmaktadır. Oruç, Hac gibi dini günlerin belirlenmesinde esas alınan takvim, Hicri takvimdir. Hicri takvimde bir yıl 354 gün iken, Miladi takvimde 365 gündür. Aralarında 11 günlük zaman farkı olması nedeni ile Hicri takvime göre belirlenen günler Miladi takvimde her yıl 11 gün öne kayar.

    4. Alıntı yaptığınız yazı da; “Kadir gecesi ramazan içerisinde gizlidir. Böylece her ramazan gecesi kadir derecesinde bilinsin ve ihya edilsin.” şeklindeki ifadede Kadir gecesinin gizli olduğu beyan edilmektedir. Buna karşın sizin muteber kaynaklarınızda “Kadir gecesinin alametleri” sıralanmaktadır. Peki, gizli olan bir şeyin alameti olabilir mi?

    Kadir gecesinin alametleri şunlardır;

    1. Kadir gecesi hava, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur.

    2. Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar.

    3. Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz.

    4. Deniz suyu tatlı ve hoş olur. (14)

    Kadir gecesinin alametleri ile ilgili hadisler:

    Übeyy b. Ka’b Kadir Gecesinin Ramazan’ın 27. gecesi olduğunu söylediğinde kendisine bu konuda delilin nedir diye sorulur. O da şu cevabı verir:
    “Kadir Gecesi sabah güneş şuasız doğar. Yükselinceye kadar sanki büyük bir tabak gibidir.” (15)

    Benzer bir ifade de Vasıla b. el-Eska’dan rivayet edilmektedir:
    “Kadir Gecesi açık olur, sıcak ve soğuk değildir. Bulut yoktur. Yağmur ve rüzgâr yoktur. O gecenin sabahının alameti güneşin şuasız doğmasıdır.” (16)

    Ayrıca Ehli Sünnet alimlerinden İmâm-ı Şâ’rânî (M. 1491-1566) günümüzden tam 474 yıl önce, Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının kaçıncı gecesi olduğunu, Ramazan ayının giriş günlerine göre tespit ederek bulmuş ve 30 sene Kadir Gecesi’yle müşerref olmuştur.

    – Pazar günü girerse, 28’i 29’a bağlayan gece.

    – Pazartesi günü girerse, 20’yi 21’e bağlayan gece.

    – Salı günü girerse, 26’yı 27’ye bağlayan gece.

    – Çarşamba günü girerse, 18’i 19’a bağlayan gece.

    – Perşembe günü girerse, 24’ü 25’e bağlayan gece.

    – Cuma günü girerse, 16’yı 17’ye bağlayan gece.

    – Cumartesi günü girerse, 22’yi 23’e bağlayan gece.

    İmâm-ı Şâ’rânî’nin tespitine göre, bu yıl Kadir gecesi (Hicri) Ramazan’ın 18’ni 19’una bağlayan gecedir. Yani (Miladi) 28 Ağustos 2010 Cumartesi gecesidir.

    İmâm-ı Şâ’rânî’nin tespiti ile Kadir Gecesi alametleri birlikte değerlendirildiğinde, bu yıl Kadir Gecesi’nin Ramazan ayının hangi gecesi
    olduğu daha da netlik kazanacaktır.

    Demek ki sizin ifade ettğiniz gibi, Kadir gecesi gizli değildir.

    ————————————
    1. İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/240-243; Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/283-284.

    2. 2/Bakara: 185.

    3. 44/Duhân: 3.

    4. 97/Kadr, 1.

    5. 2/Bakara, 183.

    6. 2/Bakara, 185.

    7. 2/Bakara, 136; 3/Âli İmrân, 84.

    8. 2/Bakara, 53; 3/Ali İmran, 3-4; 5/Maide, 44-46; 21/Enbiya, 48;28/Kasas, 43.

    9. Bkz: Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/283-284; Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 9/180.

    10. 5/Mâide, 3.

    11. 33/Ahzâb, 40.

    12. Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/283-284.

    13. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 4. Cilt.

    14. Mübarek Gün ve Geceler/Kadir Gecesi/Kadir Gecesinin Alametleri – http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=2007 ; Dua ve İbadetler, Fazilet Neşriyat, İstanbul, 1983, s. 41.

    15. Müslim, Sahih, Siyam 220.

    16. Taberani, M. El-Kebir, C. 22, S. 59 Vasila Hadisi.

    Devamı var

  38. Hemen akabinde, Abdülhalik rumuzu ile; “İmamı Azam’ın hükmünü sormadığınızı -İmamı Azam’ın hükmünü sormadınız doğru ama, “kimin hükmü bu” diye sorduğunuzu hatırlatmakta yarar var- bir defa geleceğinin Kur’an’da nerede geçtiğini” ifade ediyorsunuz. Bu ifade tarzından Ebu Hanife’nin görüşüne itibar etmediğiniz anlaşılmaktadır
    DEMİŞSİNİZ
    SİZ BİR MEZHEPSİZ OLARAK MEZHEP İMAMININ GÖRÜŞÜNÜ KABUL EDİP BANA DELİL GETİRİYORSUNUZ BEN BUNA DİKKAT ÇEKMEK İSTEDİM ZATEN MEZHEP İMAMLARIMIZ KURANDAN AYKIRI HÜKÜM VERMEZLER KURANDA BİR GÖRÜŞ VARSA MÜÇTEHİTLER BUNU DESTEKLERLER
    SİZLER SADECE KURANA İNANDIĞINIZ İÇİN KURANDA NEREDE GEÇİYOR DİYE SORDUM

    KURANDA BAZI HÜKÜMLER AÇIKÇA BELİRTİLMEZ SİZİNDE DEDİĞİNİZ GİBİ BEN SİZE SORDUM KURANDA OLMADIĞI YAZIYOR MU KADİR GECESİNİN BİR DAHA YANİ KURAN HAŞA TEKRAR TEKRAR İNMESİ DEĞİL KURAN 23 SENEDE TAMAMLANDI BİTTİ O MANEVİ ATMOSFERİN BİR DAHA OLMAYACAĞI YAZIYOR MU DİYE SORDUM SİZDE OLACAĞI YAZIYOR MU DİYE SORDUNUZ…İŞTE BU TÜR KURANDA KESİN BİLGİ İLE BİLDİRİLMEMİŞ AYETLERİ YORUMLAMADA DEVREYE HADİS_SÜNNET DAHA SONRA İCMA GİRER ŞİMDİ BİZİM BÜTÜN TÜRKİYENİN DİNİ KOLLARI VE DİYENETİMİZİNDE KABUL ETTİĞİ HADİS SÜNNET İCMA KAVRAMLARI VAR SİZİN NEYİNİZ VAR?SİZ HANGİ MERCİSİNİZ DE HÜKÜM VEREBİLİYORSUNUZ HANGİ OKULU OKUDUNUZ?KİM BU HÜKMÜ VERİYOR?BEN ŞAHIS SORUYORUM?EĞER BİZİMKİLERE İTİMAT EDİLMEZSEKİ O KADAR DELİL GÖSTERİLDİĞİ HALDE YALAN DEYİP DİRETİLİYOR?SİZİNKİNE NEDEN İNANALIM BU KANDİL KONUSUNDA
    HADİSLER YALANDIR DEYİP KESİP ATMAKLA OLMUYOR

    şuraya dikkat çekelim ALLAH “BİZ O KURANI KADİR GECESİNDE İNDİRDİK” YANİ KADİR GECESİ ZATEN VARDI KURANIDA O MÜBAREK GECEDE İNDİRDİK YOKSA KURANIN TEKRAR TEKRAR İNDİRİLMESİ DEĞİL HER SENE RAMAZAN AYINDA KADİR GECESİ SAKLIDIR HER RAMAZAN KURAN İNMİYOR YANİ…

    ÖNEMLİ!!!
    İMAMI AZAM KURTUBİ ESERİNDE DE BUNU DİLE GETİRMEK İSTEMİŞTİR KADİR GECESİ VARDIR FAKAT KURAN I KERİM O DÖNEMDE İNMİŞ BİTMİŞTİR HER RAMAZAN TEKRAR TEKRAR İNMEZ ZATEN BU KURANA AYKIRIDIR

    HANGİ GÜN OLDUĞU KESİNLİK KAZANMAMIŞ MÜÇTEHİTLER ÇOĞU 27. GECESİDİR DİYOR BİLİYORSUNUZ MÜÇTEHİTLERİN İÇTİHAT HAKKI VAR FAKAT GİZLENMESİNİN SEBEBİ ALLAH CC HZ LERİNİN BİR HİKMETİDİR Kİ İNSANLAR RAMAZANIN HER GÜNÜNDE BU GECEYİ ARAYIP BU MÜBAREK AYLARDA GAFİL OLMAMLARI İÇİNDİR
    İMAMI AZAMIN GÖRÜŞÜNDE BİR İHTİLAF YOKTUR GÜN KONUSUNUDA KAFANIZA FAZLA TAKMAYIN RAMAZANIN HER GECESİNDE ARAYIN GİZLİ OLAN ŞEYİN ALAMETLERİ OLUR TABİKİDE MANTIKEN OLMAZ MI AÇIK OLSA ZATEN ALAMET ARANMAZ
    Kadir gecesinin alametleri şunlardır;

    1. Kadir gecesi hava, açık ve sakin olur, ne sıcak, ne de soğuk olur.

    2. Ertesi sabah güneş, kızıl olup, şuasız doğar.

    3. Kadir Gecesinde köpek sesi duyulmaz.

    4. Deniz suyu tatlı ve hoş olur. (14
    SİZ BUNLARI YAZMIŞSINIZ EVET İNSANLAR İMAMLAR MÜÇTEHİTLER BU GECENİN FEYZİNDEN YARARLANMAYA ÇALIŞTIKLARI İÇİN BU KADAR ARAŞTIRIYORLAR
    HADİSLERİ KENDİKENDİMİZE CÜZİ AKLIMIZA GÖRE YORUPLAYIP ….FİTNE….YAPMAYA GEREK YOK BU GECE GİZLİDİR VE ALAMETLERİ VARDIR AŞİKAR OLAN ZATEN BİLİNİR MÜÇTEHİTLER BU KADAR UĞRAŞMAZDI AMA ALAMETLERDEN YOLA ÇIKARAK BULUNABİLİR ASLEN GİZLİDİR ALLAH CC BÖYLE İSTEMİŞ
    bu yorumumu mazhar suruç kardeşimizin yorumu ile kapatıyorum

    ayrıca kutsal gün ve gecelerde yapılacak ibadetler FARZ değildir isteyen yapar isteyen yapmaz ancak peygamberimiz bu gün ve gecelerin faziletini bildirmiş herkesin kendine göre bir ibadet hayatı var
    bu gecelerde ibadete daha fazla ehemmiyet verse ne olur bir kişi?niçin bu kadar tartışılıp konu oluyor kime ne?peygamberimizin hadisleri var kutsal gecelerle ilgili hani icma falanda değil bu kadar üste gidilse ne yapmaya çalışıyorsunuz?ALLAH İLE KUL ARASINA GİRMEYİN…

  39. ELMALILI HAMDİ YAZIRIN KADİR SURESİ TEFSİRİ
    97-KADİR:

    Muhakkak biz indirdik onu. Yani oku da ancak bize secde ve ibadet et. Çünkü yüce şanımızla biz indirdik onu, o okunan Kur’ân’ı. İlâhî kudret her kuvvetin üstünde, her kemâli içine almış olduğuna uyarmak için “azamet nûnu”yla “Biz indirdik onu.” buyurulması indirenin büyüklüğünü ifade ederken, indirilenin şanını yüceltmeyi de ifade eder. İndirilenin ismi açıklanmıyarak (hu) zamiriyle işaret olunması da onun açıklanmasına lüzum olmayacak şekilde zihinlerde bilinmiş olduğuna işaret olması itibarıyla şânının yüksekliğine ikinci bir uyarı; sonra Kadir gecesinde indirildiğini beyan ile Kadir gecesinin kadir ve faziletinin anlatılması da yine onun kıymet ve şerefini açıklamaktır. ‘nın aslı ‘dır. hükmü tahkik ile kuvvetlendirir. Onun ismi olarak müsnedün ileyh, fiil ve fâil bir fiil cümlesi olarak haberi olduğundan, isim ve haber toplamı olan bir fiil cümlesini içeren bir isim cümlesidir ki müsnedün ileyh olan mütekellim (birinci şahıs) zamiri bir mübtedâ, bir de fâil olarak tekrar etmiş olmakla içiçe iki hükmü içine alan kuvvetlendiren bir ifadedir. Meânî İlmi’nde malum olduğu üzere bu çeşit cümleler kasr (tahsis) veya hükmü kuvvetlendirme ifade ederler. Yalnızca bir isim cümlesi bile devam ve sâkıt olma ifade ettiğinden bu ve benzeri cümleler, (inne) ve isim cümlesi ve isnadın tekrar etmesi sebebiyle üç katlı bir tekit ve yerine göre de tahsis ifade eden çok sağlam cümlelerdir. (hû) zamirinin merciine gelince, tefsircilerin çoğunluğu Kur’ân’a râcidir demişlerdir. Buhârî’de zikredilmiş olan da Kur’ân’dan kinayedir. Râzî, bunda tefsircilerin ittifakını söylemiş. Cibrîl’e veya diğerine ait olduğunu söyleyenler yok değilse de, onları yalan saymamıştır. Şihâb, “zayıflığından dolayı” demişse de, mânâ itibarıyla hakiki bir ihtilaf saymadığı için olması gerektir. Zira Kur’ân’a dönmesi ile Cibril’e dönmesi birbirini gerektiriyor demektir. Diğer vecihlerde, Kur’ân: Kur’ân’ın tümüne de bir kısmına da söylenmesi doğru olduğu için “o Kur’ân” mefhumuna girer. Alûsî’nin naklettiği üzere Hattâbî zamiri Allah Teâlâ’nın “oku” sözüne işaret olduğunu ve ondan dolayı bu sûrenin ondan sonraya konulduğunu söylemiştir. Kâdî Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de bunu beğenmiş: “Bu gerçekten güzeldir.” demiştir. “Oku”, Kur’ân’ın ilk inen âyeti olduğundan dolayı, onun inişi Kur’ân’ın indirilmeye başlaması demek olacağı için zamirin ona gönderilmesi de hakikatte çoğunluğun görüşüne aykırı olmaz. Ancak zamirin mercii önceki sûrede geçmiş olması itibarıyla “o Kur’ân’ı” demek gibi lafız itibarıyla da sarih (açık) olmuş olur. Ve inzali, inzale başlamakla yorumlamaya ihtiyaç kalmaz. Çünkü Kur’ân’a râcidir, diyenlerin bir kısmı, Şâbî’den rivayet edildiği üzere indirilmeye başlanmakla tefsir etmişler ve demişlerdir ki, bütün Kur’ân’ın tamamı bir gecede değil, yirmi üç senede peyderpey nazil olduğu bilindiğinden “Ramazan ayı ki, onda Kur’ân indirildi.” (Bakara 2/185) âyetinde olduğu gibi burada da maksadın, yirmi üç sene devam eden indirilişin başlangıcı olması gerekir. Onun için zamirin ilk nazil olan “oku” emrine nisbeti aynı mânâyı daha çok açıklık ile ifade etmiş olmakla beraber indirilişi, ilk indiriliş ile yoruma ihtiyaç bırakmayan güzel bir mânâ olur. Ve sûrenin Mekkî ve Medenî olması rivayetlerinin ikisine de uygun düşer.

    Bundan başka sûrenin Medenî olması rivayetine göre acizâne anlayışıma daha yakın görünen bir ihtimal vardır ki, o da bu zamirin sûresinin sonundaki “Eğer bundan vazgeçmezse, onu perçeminden yakalarız.”

    (Alâk, 96/15) âyetindeki “sef’ ” kelimesine râci olarak o vaadin Bedir harbinde yerine getirilmesine işaret olmasıdır. Bu şekilde Ebu Cehil’in o yalancı, cani kafasının kesilip cehenneme doğru sürüklendiği Bedir başarısının nüzulü (inmesi)ne işaret olarak “Eğer Allah’a ve (hak ile batılın) ayrıldığı gün, iki topluluğun karşılaştığı (Bedir) günü kulumuza indirdiğimize iman etmişseniz.” (Enfal, 8/41) âyetinin mânâsında olmuş olur. “Yevm” (gün), geceyi de içine aldığı için, bundan Bedir vakası Kadir gecesinin sabahında olduğu ve bu yüksek vaadin yerine getirilmesi yevme’l-fürkân (hak ile batılın ayrıldığı gün) olan o günün gecesinden başladığı da anlaşılır. “Ramazan ayı ki insanlara yol gösterici, hidayeti, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırd edip açıklayıcı olarak Kur’an o ayda indirilmiştir.” (Bakara, 2/ 185) âyeti de bu mânâ ile tefsir olunabilir. Çünkü Bedir vakası da Ramazan ayının onyedinci günü olmuştur. Alûsî’nin kaydettiği üzere Kadir gecesi Ramazan’ın onyedinci gecesi olduğu, çünkü Bedir vakası onun sabahında vuku bulduğu Hasen’den de rivayet edilmiştir. Şu kadar ki bu ancak sûrenin Medine’de indiği rivayetine göre sahih olabilir ve çoğunluğun tercihine göre Kadir gecesinin Ramazan’da olmasına zıt olmaz. Fakat bir hayli hadislerin delaletine göre Ramazan’ın son on gününde aranması ve en çok yirmi yedinci gece olması hakkındaki rivayetlere uygun olmaz. Mekkî olması rivayetine de uymaz. Medenî olmasını tercih edenlerin asıl yönü de bu olması gerektir. Bununla beraber Cuma gününde duanın kabul edildiği saatin gizlendiği gibi Kadir gecesinin de bütün sene içinde gizlenmiş olduğu, bilhassa Ramazan’da ve özellikle son on gününde teklerde veya çiftlerde, özellikle yirmi yedisinde olması da en galip ihtimal bulunduğu hakkındaki en sağlam rivayet düşünülünce Kadir gecesi Bedir gecesinden ibaret demek değil, fakat Bedir gecesi Kadir gecelerinden biri idi. O sene Kadir, Ramazanın onyedisine rastlamıştı, diye anlamak daha doğru olur. Şu halde bütün görüşlere ihtilafsız şâmil olacak şekilde en kesin ve ittifak edilmiş olan mânâ, zamirin tüm veya kısmî mutlak Kur’ân’a döndürülmesidir. veya Bedir de bu mânâ dahilinde birer yakın ihtimâldirler.

    İnzalin mânâsına gelince: İbnü Cerir ve diğerlerinde zikredilmiş olduğu üzere çoğunluk rivayet tefsirleri İbnü Abbas’tan şu ifadeleri nakletmişlerdir:

    1- İkrime’den: Kur’ân hepsi birden olarak Ramazan’da, Kadir gecesinde dünya semasına indi. Sonra Allah yerde bir şey yapmak, vahyetmek istedikçe ondan indirdi, ta ki topladı.

    2- Hakîm b. Cübeyr’den: Kur’ân bir gecede yüksek semadan, dünya semasına tamamı olarak indi. Sonraki senelerde ayrıldı ve İbnü Abbas “Yıldızların mevkilerine yemin ederim.” (Vâkıa, 56/75) âyetini okudu, ayrı ayrı, parça parça nazil oldu, dedi.

    3- Said b. Cübeyr’den: Kur’ân, tamamı birden olarak Kadir gecesinde dünya semasına indi de yıldızların mevkiinde oldu, Allah onu Resulüne bir kısmı, bir kısmının ardınca indiriyordu deyip sonra: “İnkâr edenler: ‘Kur’ân ona bir defada indirilmeli değil miydi?’ dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkan, 25/32)

    4- Kur’ân’ın, tamamı bir defada indi, dünya semasında Beyt-i İzzet’e kondu ve onu Cebrail (a.s.) Muhammed (s.a.v.)’e kulların kelâmının ve amellerinin cevabıyla indirdi. Aynî’nin “Buharî Şerhi”nde ifadesine göre tamamı olarak Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz’dan dünya semasına indirildi de Beyt-i İzzet’e kondu, Cebrail (a.s.) onu sefere (kâtip melekler)ye yazdırdı, sonra da Cebrail onu Peygamber’e parça parça indiriyordu. Başı ile sonu arası yirmi üç sene oldu.

    İbnü Cerir’de Şâbî’den de iki rivayet vardır:

    1- Bize ulaştı ki, Kur’ân tamamen birden olarak dünya semasına indi.

    2- Kur’ân’ın ilki Kadir gecesinde indi. Onun için tefsirler de başlıca bu iki vecih üzere yürümüşlerdir. Birincisinde zamir Kur’ân’ın tamamına râci ve inzal (indirme), bilindiği üzere bir defada indirmek mânâsında; ikincisinde ise indirmenin başlangıcı mânâsına olmuş oluyor. Zamirin “oku” emrine gönderilmesi de bu ikinci mânâyı daha açık ve hiç yorumsuz olarak ifade etmiş oluyor. Üçüncü olarak arzettiğimiz üzere “sef’ ” kelimesine gönderilerek Bedir’e işaret olması da, Medenî olması rivayetine göre, en yakın ve en uygun bir mânâ görünüyor. Kur’ân’a nisbet olunan inzalin mânâsı, Bakara Sûresi’nin başında da geçtiği üzere gayb âleminden, şehadet (görünen) âlemin açıklamak demek olduğu için, Kur’ân’da gelecekle ilgili olarak bildirilen bir vaad ve tehdidin yerine getirilmesi, haber verilen bir hadisenin fiile çıkarılması mânâsında da doğrudur.

    Kadir gecesinde, yani Kadir gecesi indirdik, yahut Kadir gecesi hakkında indirdik. Çünkü bazıları zamiri bu sûre mânâsına Kur’ân’a döndürerek bu sûreyi Kadir gecesi hakkında, yani Kadir gecesinin şeref ve faziletini açıklamak için indirdik meâlinde tefsir etmişlerdir ki, muzafın hazfine veya harf-i cerrini sebebliğe yormuşlardır demek olur. Gerçi bundan sonraki âyetler Kadir gecesinin hayır ve faziletini beyan etmek için sevkedildiği için bu sûrede bu mânâ da yok değildir. Fakat bu âyeti buna yormak eksiktir. Zira doğrudan doğru zarflık mümkün iken sebebliğe veya muzafın hazfine gitmek zahirin tersi olduğuyu gibi, sûrenin asıl sevki doğrudan doğruya gecenin kadrinden önce onda indirilmiş olan indirilenin, yani zamirin merciinin kadr ve şerefini açıklamak için olması gerekirdi. Yoksa o Kur’ân’ın Kadir gecesinde indirildiği söylenmeden doğrudan doğruya Kadir gecesinin faziletini açıklamaya geçildiği şekilde Kadir gecesinin en büyük feyzinden sükut edilmiş olacağı gibi sûrenin endinden öncesiyle olan ilgisi gözetilmemiş, tertipte buraya konulmasının hikmetine işaret edilmemiş olur. Önceki mânâda ise sûrenin zevki yukarda kırâeti emredilen Kur’ân’ın kadrini beyan için olup, gecenin fazileti onun içinde bundan sonraki âyetlerin mâsîka lehi (kendisi için sevkedileni) olduğundan gerek öncesine, gerek sonrasına ilgisi tamdır. Onun için rivayet bakımından da, dirâyet bakımından da güvenilen taraf birincisidir.

    Kadir, fiilinin masdarı olarak esası, güç yetirmek demek olup, hüküm, haya, takdir, şeref ve azamet, baskı yapmak mânâlarına gelir. Râzî der ki, kadr ve kader birdir. Ancak sükun ile masdar, üstün ile isimdir. Kadir gecesi denilmesinde de tefsirciler bu mânâlardan her birine göre birkaç vecih beyan etmişlerdir:

    BİRİNCİSİ: İbnü Cerir’in Mücahid’den naklettiği vechile hüküm gecesi demektir ki Dühan Sûresi’nde “Biz O’nu mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. (O gecede) Her hikmetli emir onda ayırt edilir.” (Duhan, 44/3-4) buyurulduğu üzere her hikmetli emrin, yani ilâhî takdirde hükmedilmiş işlerin, yahut birçok işlere hükmeden büyük muhkem emirlerin farkedildiği, ayırt olunduğu mübarek gece demektir. Zira pekçok tefsircinin görüşüne göre o mübarek gece, Kadir gecesidir. Şaban’ın yarı gecesi olan Beraat gecesi diyenlere göre de orada söz geçmişti (Duhan, 44/3-4 âyetine bkz.) Bu mânâ ile çokları Kadir gecesi demek, takdir gecesi demek olduğunu söylemişlerdir. Fakat varlıkların işlerinin ve hükümlerinin takdirlerini ve vakitlerini tayin mânâsına asıl takdir ezelî olduğu için burada kastedilen o hüküm ve takdirin açıklama ve yerine getirilmesi ile hüküm ve kaza olması lazım gelir. Âyette (ayırt edilir) buyurulması da buna delalet eder. Kader ve kaza biri diğerinin mânâsına da kullanıldığı için bazıları kaza, bazıları da hüküm diye ifade etmişlerdir. Bunu bir sene zarfındaki eceller ve rızıklar gibi işlerin kazası diye kayıtlayarak tarif etmek bazı rivayete dayanarak yayılmış ise de “Her hikmetli emir”den açıkça anlaşılan yalnız bir sene ile kayıtlanmış değil, birçok senelere, asırlara ve devirlere ilgisi olan mühim ve büyük işlerdir. Mesela Kur’ân’ın nüzulü senelerce devam etmesi takdir edilmiş, hükümleri kıyamete kadar eserlere ve senelere hâkim; peygamberlik, aynı şekilde Bedir, bütün İslâm fetihlerinin başlangıcı olan bir zafer. Kadir gecesinin asıl kıymeti de böyle feyzi içeren hikmetli emirlerin yerine getirildiği hüküm ve kaza gecesi olmasındadır.

    İKİNCİSİ: Zührî’den rivayet edildiği üzere Kadir, bizim de kadir ve haysiyet tabir ettiğimiz üzere şeref ve azamet mânâsına olmasıdır ki, azamet ve şeref gecesi demek olur. Çünkü “Bin aydan hayırlıdır.”

    ÜÇÜNCÜSÜ: Tazyik (sıkıştırmak, daraltmak) mânâsına olmasıdır ki, tazyik gecesi demek olur. Zira o gece inen meleklere yer dar gelir denilmiştir. Bu bize şunu ifade eder ki büyük, şerefli olayların ortaya çıkmasının sonundaki hayır ve selâmetin yüceliği oranında büyük bir şiddet ve tazyik ile ilgilidir. Nitekim Kur’ân’ın inişi de meleğin şiddetli baskını ile başlamıştı. Şu halde Kadir gecesinde bu üç mânânın üçü de var demektir. Bu sûrede “Kadir gecesi” ünvanının üç defa zikredilmiş olması da buna bir işarettir.

    2. Ve ne bildirdi sana, nedir Kadir gecesi? Yahut “Bildin mi nedir Kadir gecesi?”; yani o Kadir gecesi öyle büyük bir gecedir ki, sırf senin kendi dirayetine kalsaydı onun mahiyetini, kadrinin derecesini bilemezdin. Fakat o ineni biz indirdiğimiz gibi, bunu da aşağıda olduğu gibi biz bildirdik. Bu şöyle de ifade olunabilir: “Bildin mi hem ne kadir gecesi?”

    3. “o Kadir gecesi”. (Bu, âyetleri altı sayan Mekkî ve Şâmî’de bir âyettir). Bin aydan daha hayırlıdır. O gece amel, ibadet ve mücâhede ile erilecek olan hayır ve sevap, onsuz bin ay amel ile kazanılacak olan hayır ve sevaptan daha çok, daha fazla hayırlıdır. Bir sınır ve miktar ile tayin ve tahdit edilmeyecek kadar çok hayırlıdır. Artık ne kadar daha çok hayırlı olduğunu Allah bilir. Bu sırf Allah Teâlâ’nın Muhammed ve ümmetine bir lütfu ve ihsanıdır. Bu tafdil (üstün gösterme) için en az olarak bin adedinin ölçü olarak gösterilmesi tahsis için değil, çoğaltmak içindir. Böyle iken bir seneden veya bin asırdan denilmeyip de “bin ay” deyip özellikle ay ile ifade olunmasının sebebine gelince, bu hususta birkaç rivayet vardır:

    1- İbnü Münzir’in ve İbnü Ebi Hâtim’in ve “Sünen”de Beyhakî’nin Mücahid’den rivayet ettikleri vechile; Hz. Peygamber (s.a.v.) İsrailoğulları’ndan bir erin Allah yolunda bin ay silah giyinmiş olduğunu anlatmıştı. Müslümanlar buna şaştılar ve amelleri kendilerine pek küçük göründü. Allah Teâlâ da bu sûreyi inzal buyurdu.

    2- İbnü Ebi Hâtim’in Ali b. Urve’den rivayetine göre: Resulullah (s.a.v.) bir gün İsrailoğulları’ndan dört kişinin seksen sene Allah’a ibadet edip, göz açıp kapayacak kadar bir zaman günah işlemediklerini anlatmış, Eyyûb’ü, Zekeriyya’yı, Hazkil b. Acûz’u, Yuşâ b. Nûn’u zikretmişti. Ashab-ı kiram buna hayret ettiler. Bunun üzerine Cebrail gelip “Ey Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinden hayrete düştüler. Allah Teâlâ sana ondan daha hayırlısını indirmiştir.” diye sûresini okudu da, “İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışınızdan daha hayırlıdır.” dedi. Resulullah da sevindi.

    3- İmam Mâlik’in “Muvatta”da naklettiğine göre Resulullah’a ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Resulullah kendi ümmet fertlerinin ömürlerini kısa sayarak başkalarının uzun ömürde yaptıkları amellere yetişememelerinden endişe etmişti. Allah Teâlâ da ona Kadir gecesini verdi ve onu diğer ümmetlerin bin ayından daha hayırlı kıldı. Bu rivayetlere göre bin ayın tahsisi seksen küsur senenin bu ümmet içinde bir insan için çoğunluk itibariyle uzun bir ömür olmasına işaret demek olur.

    4- Tirmizî, İbnü Cerir, Hâkim, Taberânî ve İbnü Merdûye ve “Delâil”de Beyhakî, Kasım b. Fadl Haddânî tarîkıyla Yusuf b. Sa’d (bazılarında Yusuf b. Mâzin, İbnü Cerir’de İsa b. Mâzin)’den Hz. Hasan b. Ali (r.a.)’ye isnad edilen bir hadis rivayet etmiştir: Yusuf b. Sa’d demiş ki: Muaviye’ye biatten sonra Hasan b. Ali’ye bir adam kalktı da müminlerin yüzlerini kararttın, yahut “ey müminlerin yüzlerini karartan!” dedi. (İbnü Cerir’in lafzında: İsa b. Mâzin dedi ki: Hasan b. Ali (r.a.)ye: “Ey müminlerin yüzlerini karartan, kalktın da şu adama, yani Muaviye b. Ebi Süfyan’a biat ettin?” dedim) bunun üzerine Hz. Hasan şöyle dedi: “Allah sana rahmetle muamele etsin”, beni azarlama, çünkü Peygamber (s.a.v.) hazretlerine rüyada Beni Ümeyye minberi üzerinde gösterildi, bu fenasına gitmişti, bunun üzerine nazil oldu. “Muhakkak biz sana Kevser’i verdik.” (Kevser, 108/1) Ey Muhammed, yani cennette bir nehir, hem de yani o Kadir gecesi Ümeyyeoğullarının melik olacağı bin aydan hayırlıdır ey Muhammed” ve bunu rivayet eden Kasım, hakikatte Ümeyyeoğullarının saltanatını hesap ettik bin ay ediyor, ne fazla ve eksik, dedi, demişlerdir. Buna göre “bin aydan hayırlıdır” âyeti, Emevî devletinin müddetine ve aynı zamanda onun da bir hayır olduğuna işaret etmiş ve gaibden haber veren bir mucizeyi de içine almış oluyor. Hz. Peygamber’in minberi Medine’de konulmuş olduğu için bazıları bundan sûrenin Medenî olduğuna delil getirileceğini de söylemişlerdir. Bir takımlarının zannetmek istedikleri gibi Emeviler’in mutlaka kötülüğüne değil, onlara hayır isbat etmiş olması itibarıyla lehlerinde demek olanı bu hadisin sıhhati tesbit edilebilmiş olsaydı da “bin ay”ın mânâsını ve tahsis edilmesinin sebebini tefsir için en açık bir delil olurdu. Fakat sıhhati tesbit edilememiş, ancak zayıf mı, yoksa münker mi olduğunda ihtilaf edilmiştir. Tirmizî der ki: Bu, bir garib hadistir, biz bunu ancak bu şekil ile tanıyoruz. Ve Kasım b. Fadl hadisinden Yusuf b. Sa’d’den: “Bir de Kasım b. Fadl’dan, Yusuf b. Mâzin’den denilmiş. Kasım b. Fadl Haddânî sikadır. Yahya b. Saîd ve Abdurrahman b. Mehdî onu doğrulamışlardır. Fakat Yusuf b. Sa’d bilinmeyen (meçhul) bir adamdır. Biz ise bu hadisi bu lafız ile ancak bu yönden tanıyoruz”. Bunun özeti “Dürrü Mensur”da da zikredildiği üzere zayıf demektir. Suyûtî “İtkan”da der ki: “Bu hadis ile sûrenin Medenî olduğuna delil olunuyorsa da Müzenî bu hadise münker demiştir.” Bununla beraber Alûsî’nin naklettiği üzere Hatîb, İbnü Abbas’tan da ve aynı şekilde İbnü Müzeyyeb’den de şu lafız ile tahric eylemiş: Allah’ın Nebisi (s.a.s.) dedi ki: “Bana rüyada Ümeyyeoğulları gösterildi, minberime çıkıyorlardı, bu bana ağır geldi bunun üzerine, indirildi.” ve Celâleddin Suyûtî “Dürrü Mensur”da bunu da zikrettikten sonra: “Şu halde Müzenî’nin, o hadis münkerdir, görüşünde bence tereddüt vardır” diye inkârdan yüz çevirerek zayıflık ile yetinmek istemiştir. İbnü Cerir de ‘nin tefsirinde gerek İsrailoğulları âbidi ve gerek bu Emeviyye hadisi rivayetini de zikrettikten sonra bu görüşler içinde tenzilin (indirmenin) zâhirine en yaraşan görüş, Kadir gecesinde amel, Kadir gecesi bulunmayan bin ay amelden daha hayırlıdır, diyenlerin görüşüdür. Diğer görüşler birtakım batıl mânâların davalarıdır ki, onlara ne haberden, ne akıldan, ne de tenzilde mevcut bir delalet yoktur, diye karar vermiştir. Böyle karar vermek ise rivayet ettiği o haberleri red ve inkâr demek olduğu cihetle, bu da Müzenî’ye iştirak etmiş demektir.

    Tarihe müracaat edildiği surette de ilk bakışta hesapça bir uyuşmazlık görülür. Zira bin ay, seksen üç sene dört ay eder. Halbuki Hz. Hasan’ın emirliği Hz. Muaviye’ye teslimi tarihi olan kırk bir senesi Rebîülevvel’inden veya Rebiülâhir’inden veya Cemaziyelûlâ’sından itibaren Emeviler’in sonuncusu olan İkinci Mervan’ın öldürüldüğü yüz otuz iki senesi sonuna kadar sayıldığı takdirde Emeviyye devletinin müddeti doksanbir sene on ay yahut dokuz yahut sekiz ay eder ki bin yüz yahut bin yüz bir yahut bin yüz iki aya ulaşır. Bu halde arada en az yüz ay kadar bir fark var demektir. Bununla birlikte bu konuda selahiyet sahibi olan İbnü Esir ve Kâdî Cemaleddin ve Ebu’l-Fidâ gibi tarihçiler bu farkın önemli olmadığına kani olarak anılan hadisi kabul edip nakletmişlerdir. Nitekim Ebu’l-Fidâ şöyle der: Emevî devleti halifeleri ondörttür. Birincileri Muaviye b. Ebi Süfyan ve sonuncuları Mervan Ca’dî’dir ve devletlerinin müddeti doksan küsur senedir. Bu ise yaklaşık bin aydır. Kâdî Cemâleddin b. Vasıl (r.a.) der ki: İbnü Esir tarihinde şöyle demiştir: Hz. Hasan Kûfe’den yürüdüğü zaman ona bir adam rastladı da, “ey müminlerin yüzlerini karartan” dedi. O da: Beni bana kınama, çünkü Resulullah (s.a.v.)a rüyasında gösterilmişti ki Ümeyyeoğulları onu minberine adım adım çıkıyor, bu onun gücüne gitti, bunun üzerine Allah Teâlâ ve âyetlerini inzal buyurdu.

    Görülüyor ki bu tarihçiler buna karşı çıkmayıp “bin ay”ın yaklaşık olarak Ümeyyeoğulları’nın saltanatına işaret olmasını yeterli görerek hadisi tarih açısından kabul etmişlerdir. Buna göre asıl maksat anlaşılmış, adedi kesin değildir, Emevî devletinin saltanatının sayılı olan hayırlılığına ve müddetine yaklaşık bir işaret ile Peygamber’e verilmiş olan Kadir gecesinin sınırsız olan hayrını beyandır demek olur. Tarihçiler, zayıf olan rivayetleri de kaydedegeldikleri için bundan haddi zatında hadisin sıhhatini kabul etmek lazım gelmezse de tarih açısından yapılacak itiraza bir cevap teşkil etmek itibarıyla bunun bir önemi bulunduğu da inkâr olunamaz. Bu bakımdan anılan hadis münker sayılmaması gerekir. Ancak Tirmizî’nin Kasım b. Fadl sika (doğru kişi)dır demesine, onun ise Ümeyyeoğulları saltanatının ne fazla ne eksik bin ay olarak hesap edilmiş olduğunu söylemesine göre bunun yaklaşık değil, tam olması gerekir. Şu halde tarihçilerin sözü ile bunu nasıl bağdaştırmalı veyahut hangisini tercih etmeli sorusu ortaya çıkar.

    Bizim kanaatimize göre hadisçinin, inanılır bir hadisçi olması itibarıyla tahkiki; tarihçinin tarihçi olması itibarıyla takrîbinden daha tercih edilir olması lâzım gelir. O halde bilinen tarihe karşı bunun sebebi ne olabilir? Bunda fikrimizce üç sebep ihtimallidir:

    BİRİNCİSİ: Hadisin bazı rivayetinde “minberine çıkıyorlar”, bazı rivayetinde “onun minberini gönülleri çekiyor” lafızlarıyla ifade edilmiş olduğuna göre mefhumu Emeviler’in minbere çıkışı, yani saltanatta terakkisi müddeti üzerindedir. Bu ise Hişam b. Abdilmelik ile son bulmuş, ondan sonraki sekiz sene yıkılma devri, yani minberden iniş zamanı olmuşur. Hz. Muaviye’nin istiklali kırk bir sene Cemâziyelûlâ’sında, Hişam’ın ölümü yüz yirmi beş senesi Rebiülevvel’inde olduğuna göre toplamı seksen üç sene on ay eder. Bundan ikinci Muaviye’nin istifası ile Mervan’ın melik olmasına kadar geçen zaman fasılası gibi beş-altı ay müddet çıkarılınca geriye tam seksen üç sene dört ay kalır ki, bu da Kasım’ın da dediği gibi ne fazla ne eksik olarak tam bin ay eder.

    İKİNCİSİ: Müddetin toplamı olan doksan iki seneden Yezid’in ölümü üzerine Abdullah b. Zübeyr hazretlerinin muhalif olarak halifeliği müddeti olan dokuz seneye yakın zaman da Emeviler’in istiklalinden çıkarılması gerekeceğine de işaret olabilir ki, bu da araştırma yapmak suretiyle incelense aynı sonuca varılabilir.

    ÜÇÜNCÜSÜ: Emevi melikleri içinde Birinci Yezid’in zamanında Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi, dokuzuncuları olan İkinci Yezid b. Abdilmelik’in, onbirincileri olan İkinci Velid b. Yezid b. Abdilmelik’in sapıklık ve ahlâksızlıkları sebebiyle hayırsızlıkla bilinen sekiz küsur sene müddetleri doksan ikiden çıkarıldığı takdirde de seksen üç sene küsur ay kalır ki, bu da aynı sonuç demektir. Şu halde bin ay ile yetinilmesi bu üç ihtimalden birine ve hatta her birine işaret olacağı cihetle bin ay yaklaşık değil, tahkikî olarak bu husustaki geleceği bütün inceliğiyle ifade eden bir mucize vahyolmuş olur. Bu şekilde Râzî’nin hikâye ettiği vechile Kâdî Abdülcebbar’ın aşağıdaki itirazı da varid olmaz.

    Kâdî Abdülcebbar zikredilen rivayeti ayıplayarak demiştir ki: Bu bin ayın Emeviler’e ait günler olması uzaktır. Çünkü Emeviler’in günleri yerilmiştir. Allah Teâlâ Kadir gecesinin faziletini zikrederken öyle yerilmiş olan günlerle karşılaştırarak zikretmez. Yani ism-i tafdil olduğu için bin aydan daha hayırlıdır demek, o bin ayın da hayır olmasını gerektirir. Bu ise Emevi devleti günlerinin yerilmesi değil, öğülmesi demek olacağı cihetle yakışmaz, diye yermiştir. Râzî de buna karşı demiştir ki: Bu yerme, zayıftır. Zira Emeviler’in zamanları, dünya saadeti itibarıyla büyük günlerdir. Onun için Allah Teâlâ’nın şöyle demiş olması mümkünsüz olmaz: “Ben sana bir gece verdim ki, dinî saadet itibarıyla o gece Emevi günlerinin dünyevî saadetinden çok daha hayırlı ve daha faziletlidir”. Gerçekte Emeviler’in günlerinin Resulullah’a hoş gelmeyecek, gücüne gidecek kötülükleri, şer yönleri de bulunmakla beraber büyük fetihleri ve İslâm’ın o sırada geçirmekte olduğu fikir ayrılığı ve ihtilâl buhranlarının önüne geçerek birliği iadesi gibi dinî, dünyevî hayır ve saadet yönleri de çok olduğu inkâr edilemez. Bin ay hakkında bizim arzettiğimiz düşünceye göre ise şer yönleri çıkarılıp atılarak öyle hayrı içine alan aylarla bildirilmiş olduğu cihetle anılan yerme ve itirazın varid de olmayacağı anlaşılır. Hakikatte Kadir gecesi, gerek meşhur olduğu üzere Kur’ân’ın ilk nazil olduğu peygamberlik gecesi olarak düşünülsün, gerekse Bedir gecesi olsun, iki takdirde de onun nice nice asırlara, devletlere hâkim olan hayır ve hareketi Emevi devletinin en hayırlı günler ve aylarından daha hayırlıdır. Onların bu hayırlı günleri de bin ay kadar olacaktır, denilmekte açık bir mânâ ve mucize bulunduğunu inkârın mânâsı yoktur. Sonra bunu birtakım kimselerin sandığı üzere Emeviler’in sırf aleyhine kabul etmek doğru olmayacağı gibi, her yönden lehlerine kabul etmek de doğru olmayacaktır. Bununla beraber hadisin rivayetinden sıhhati isbat edilemeyip naklî kıymeti sonuçta Tirmizî’nin dediği gibi zayıf olmaktan kurtarılamadığı cihetle tefsiri yalnız buna dayandırmak da doğru olamaz. Onun için en güzel mânâ bu rivayetlere ihtimal ile beraber, İbnü Cerir’in dediği gibi mutlak olarak Kadir gecesinde amel, Kadir gecesi bulunmayan bin ay amelden daha hayırlıdır, diye anlamaktır ki, bu da onun hayırlılığı sayısız olduğunu açıklamakla Peygamber ve ümmetine özel bir müjdedir. Şimdi onun hayırlılığı şöyle beyan olunuyor.

    4. “iner” fiil-i muzarî, aslı ‘dür. Yani ilerde iner, peyderpey iner melekler ve ruh onda. Şihab’ın beyanına göre bu zamirinde iki vecih vardır:

    Birisi: Geceye ait olmasıdır ki, bu şekilde ruh, melaikeye atfedilerek, o gecede melekler ve ruh peyderpey iner demek olur, zahiri de budur.

    İkincisi: Melâikeye ait, vav da hâliye olmasıdır ki, Ruh içlerinde olduğu halde melekler iner demektir. Tefsircilerin çoğunluğunun görüşüne göre Ruh’tan maksat Cibril’dir. Bazıları da, Ruh büyük bir melektir ki, gökleri ve yeri yutsa ona bir lokma olur, demişlerdir. Burada “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” (Yusuf, 12/87) gibi rahmet mânâsına olduğunu da söylemişlerdir. Ve daha çeşitli görüşler vardır. (Nebe’, Meâric ve İsrâ Sûresi’nde “De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsra, 17/85) âyetinde geçen açıklamalara bkz.) Herhalde bundan Ruh’un melâikeden daha özel olduğu anlaşılır. Bazıları bunların dünya semasına indiğini söylemişlerse de açık olan, yere ve kadire mazhar olan kimselere inmeleridir.

    Rablerinin izniyle. Âyette “Rab” tekil, muzafun ileyh olan “hüm” zamiri çoğuldur. Dilimizde “Rablerinin” diye tercemesinde “rab” çoğulmuş gibi bir benzeyiş meydana geliyor. Yanlış anlaşılmasın, maksat kendilerinin Rabbi olan Allah Teâlâ’nın izniyle inerler demektir. “Biz ancak Rabbimizin emriyle ineriz.” (Meryem, 19/64) buyurulduğu üzere meleklerin inişi Allah’ın emriyle olduğu bilinirken bunu açıklamanın faydası bu işin özellikle önem ve büyüklüğüne tenbihtir. Her emirden. Bu öncesine de, sonrasına da ilgili olabilir. Birincisine göre ecliyye olarak ‘ye müteallık, yani o gece yerine getirilmesi takdir edilmiş olan her emir için demektir, deniliyor. Bununla beraber izinle ilgili olması daha yakındır. Hep hayırla ilgili veya din ve dünya ile ilgili yerine getirilecek her emirden izniyle demek olur ki, bu şekilde izni açıklamanın asıl hikmeti bu genelleme olduğu da anlaşılır. Zira bu gece ilerisi için hâkim, her türlü mukadderatın tayin edildiği ve birbirinden ayrıldığı gece olduğundan diğer vakitlerde olduğu gibi yalnızca özel bir emirle ilgili izinle değil, her emirden izin ile inerler. “De ki: ‘Ruh Rabbimin emrindendir.” (İsra, 17/85) âyeti gereğince, Ruh Rabbânî emirden olduğu cihetle burada ruhun en büyük Ruh, meleklerin inişi de o en büyük ruhun emrinde nüzul olduğunu mânen bir beyan gibi de olur. “Melekleri, kullarından dilediğine, emrinden ruh ile indirir.” (Nahl, 16/2) âyetinin mefhumu olması da düşünülebilir. Ruh’un, Cibril ile tefsiri bu mânâların hepsinde geçerlidir.

    5. Ancak her emrin hayır ve şerre de şâmil olması ihtimaline karşı, “Kadr”e mazhar olacaklar hakkında şer ihtimalini defetmek için buyuruluyor ki, bir selâm. Yani sırf selamettir. Yahut Allah tarafından bir selamdır. Melekler, müminlere selam verir dururlar, buna bağlı olduğuna göre, her emirden, korkulu her şeyden selâmettir. Yahut selamet müjdesi, selamet tebliği olan bir selamdır. O gece, Ta fecrin doğuşuna veya doğuş zamanına kadar. Daha Türkçesi tanyeri ağarıncaya, sabah oluncaya kadar. Bu mânâya göre mukaddem (önce gelmiş) haber, muahhar (sona getirilmiş) mübtedadır. Bu takdirde ‘da vakıf edilmemesi lâzım gelir. Fakat bundan başka İbnü Abbas’tan rivayet edilmiş olarak üzerinde vakıf yapmak da caiz görülmüştür ki bu şekilde “selam”, mahzuf mübtedânın haberi olarak “bu, her bir emirden selamdır” meâlinde bir cümle, ‘de, mübteda ve haber olarak ayrı bir cümle olmuş olur. Masdarın mâmûlünü önce getirmek caiz olmadığı hakkındaki Nahiv kaidesi ile olan itiraza, zarfların bundan istisnasıyla cevap verilmiş olduğu da meşhurdur. Bununla beraber, bize öyle geliyor ki, burada selam, sözündeki selam gilbi haberi hazfedilmiş mübteda yahut mukaddem haber olarak melâikeden veya doğrudan doğruya Allah tarafından selam olması üzere cümle-i mutarıza olması tartışmaya hiç yer bırakmaz ve her hangisi olursa olsun asıl maksat Kadir gecesinin içine alabileceği bir baskı anlayışından veya emrin umumundan dolayı Peygamber ve ümmetine bir şer ve zarar ihtimalini uzaklaştırmakla sırf hayır ve selameti anlatma ve müjdelemedir. Yahbî gibi bazıları ‘de vakfı caiz görmemişler ve demişlerdir ki: Bu şekilde beyanının bir faydası olmaz. Çünkü her gecenin sabaha kadar olduğu malumdur. Fakat bunda da o fevkalâde olan hayır ve selametin bazı saatlere tahsis edilmiş olmayıp sabaha kadar devam ettiği, haberin faydasının gereği kabilinden olarak, işaret edilme faydası bulunacağı inkâr olunamaz. İşte Kadir gecesi büyük büyük mukadderatın tayin ve yerine getirilmesi maksadıyla her emirden görevli meleklerin ve ruhun peyderpey inmesiyle, yeryüzünde büyük bir tazyik (baskı) meydana getiren fevkalâde büyük bir ruhâniyete erişmiş ve sabah oluncaya kadar böyle hayır ve selamet olan büyük bir gecedir. Böyle bir gecenin sabahı ise sırf hayır ve selamet olacağı öncelikle sabit olur. Yani burada hayır ve selamet mânâsına göre “hatta” gayesinde ters anlamı (mefhum-ı muhalif) yoktur. Hatta gece mefhumuna göre iskat-ı maverâ (dışındakileri düşürme) ifade ederse de asıl sözün sevkedildiği hayır ve selamet anlamına göre iskat (düşürmek) için değil, hükmü uzatmak içindir. Çünkü “Ağardığı zaman sabaha andolsun.” (Müddessir, 74/34) ve “Kuşluk vaktine andolsun.” (Duhâ, 93/1) kasemlerinden de anlaşıldığı üzere fecrin doğuşu ve sabahın ağarması ve duhâ (kuşluk vakti)nın yayılması âdet olarak bir işaret delilidir. Nitekim Râzî’nin nakli üzere bu gecenin gündüzünü takip etmesini istemesi meselesinde İmam Şa’bî demiştir ki: Evet gündüzü de gecesi gibidir. Bunun selam ve selamet olmasına verilen mânâlar şunlardır:

    1- Meleklerin müminlere selam ve duasının çokluğu.

    2- Şerlerden ve âfetlerden salim olmak mânâsına tam selamet ve menfaat, hayır olması ki, şeytanın saldırısından selamet mânâsı da bunda dahildir.

    3- Ebu Müslim’in görüşüne göre korkulu rüzgarlardan, yıldırımlardan ve bunlara benzer ezalardan salim olmasıdır.

    4- Bölümlerinin her birinde ibadet etmek bin aydan hayırlı olmakta farklılıktan salim olmasıdır. Çünkü diğer gecelerde farz ilk üçte birinde, nafileler ortasında, dua seherde olması müstehaptır.

    Şu da bilinmiş olsun ki, bu mübarek gecede dua sünnettir. O icabet vakitlerinden birisidir. İmam Ahmed ve sahih diyerek Tirmizî, Nesaî, İbnü Mâce ve daha diğerleri Hz. Aişe’den şöyle rivayet etmişlerdir: Demiştir ki: “Ey Allah’ın Resulü, Kadir gecesine rastlarsam ne diyeyim?” dedim. Buyurdu ki: “Allah’ım sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle, de.” Aynı şekilde namaz ve diğer ibadet şekilleri ile gayret ederek çalışmak da sünnettir. Süfyan-ı Sevrî demiştir ki, o gece dua etmek, namaz kılmaktan daha sevaptır. Kur’ân okuyup da dua ederse güzel olur. Resul-i Ekrem (s.a.v.) hazretleri Ramazan geceleri gayretle çalışır ve tertîl ile Kur’ân okurdu. Rahmet âyeti geçtikçe ister, azap âyeti geçtikçe Allah’a sığınırdı.

    İbnü Receb de demiştir ki: En mükemmel olan namaz, Kur’ân kırâeti, dua, tefekkürü toplamaktır. Peygamber (s.a.v.) bunların hepsini yapardı. Özellikle son onunda daha çok yapardı. Bazıları demişlerdir ki: Teravih ile kıyam meydana gelir. Beyhakî, Enes b. Malik (r.a.)’ten şöyle rivayet etmiştir: Resulullah buyurdu ki: “Her kim Ramazan ayı çıkıncaya kadar akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılarsa Kadir gecesinden birçok haz alır.” Malik ve İbnü Ebi Şeybe ve İbnü Zencûye, Beyhakî Said b. Müseyyeb’den rivayet etmişlerdir ki: Kadir gecesi yatsı namazında cemaatte hayır bulunan ondan nasibini almış olur. İbnü Hacer Heytemî (rh.a.) Tuhfetü’l-Muhtâc’da der ki: Kadir gecesini görene, saklaması sünnettir. Onun kemâliyle faziletine ancak Allah Teâlâ’nın bildirdiği kimseler nail olur.

    Kadir gecesini görmek ne demek olduğu hakkında da âlimler hayli bahisler yapmışlardır. Alûsî’nin açıkladığı üzere açık olan budur ki: Onu görmek demek, ona mahsus olan nurlar ile meleklerin inmesi gibi özelliklere, ilmi ifade eden alametleri görmek yahut öyle bir ilmi ifade eden ve hakikati ancak ehlince bilinen bir keşfe ermektir.

    Kadir gecesi, meşhur olduğu üzere, Kur’ân’ın nazil olduğu veya sabahında Bedir zaferinin vuku bulduğu gece olduğuna göre o bir defa olmuş geçmiştir. Her sene Ramazan’da olacak olan onun şeref ve hatırasıdır, demek olur. Nitekim bazıları onun bir defa olup kalktığını kabul etmişlerdir. Fakat Kadir gecesi onlardan dolayı değil, onlar Kadir gecesine rastlamış olduğuna göre de Kadir gecesi bütün sene içinde gizli olup, en çok Ramazan’da ve en çok son onunda ve en çok yirmi yedinci veya sonuncu gece olması ihtimali en galip bulunan mübarek bir takdir gecesi olarak tekrar eder ki, bilinen, çoğunluğun görüşü de budur. Ve “bin aydan hayırlıdır” âyetinden ortaya çıkan da bu gecenin “günlerin efendisi” olan cuma ve arefe gecelerinden de daha faziletli olmasıdır. Bununla beraber bunda da hayli münakaşa edilmiştir. Bu âyet gereğince bunun Mirâc gecesinden de daha faziletli olması gerekir. Fakat yukarılarda da geçtiği üzere Resulullah hakkında Mirac gecesi daha faziletli, ümmet hakkında da Kadir gecesi daha faziletli olduğu söylenmiştir. Fakat Kadir gecesi, sene içinde dönen gizli bir gece olduğuna göre bu büyük olayların hepsi birer Kadir gecesine tesadüf etmiş olması, bütün ihtilafı kaldıracak olan en güzel bir şekil olmuş olur. Bunlar içinde Kur’ân’ın ilk nazil olduğu Kadir gecesi ise, hepsinden en faziletli olan yegane Kadir gecesi olması gerektir ki, her Ramazan’ın yirmi yedinci gecesi, bunun her sene devretmiş olma şerefiyle gizli olan Kadir gecesine isabeti en çok düşünülen bir gece olduğu cihetle çoğunluğun görüşü burada toplanmıştır. Bunun gündüzünde de gecesi gibi dua ve ibadet ile mücahede sünnet olur. Ki bunda çeşitli mütâlaalar sebebiyle meydana gelen farklılıklar da ortadan kaldırılmış olur. Zira bilinmektedir ki yer üzerinde bir yerde gece olurken, diğer bir yerde gündüz olur. Her iklimde bulunan kendi gecesini ihya etmek suretiyle aynı hayır ve selametten faydalanırsa da gündüzüyle beraber hesap edilmesi, icabet için daha ihtiyatlı demektir.

    Bütün bu açıklamadan sonra sûrenin kendisinden sonrasına bağlanmasından çıkacak olan mânâ da şu olur: O okunması emredilen Kur’ân’ı böyle bir Kadir gecesinde indiren biz büyük şan sahibi olan Rabbin olduğumuz için ancak bize secde et ve yaklaş. Bu mânâda ise Mirac gecesinin daha yüksek oluşunu anlamak mümkün olur. Cenab-ı Allah biz kullarını da Kadir gecesinin hayır ve faziletine eren salih kullar zümresine soksun. Alûsî’nin kaydettiği üzere Sofiyye ıstılahında Kadir gecesi, Allah yolunu tutanın, sevilen Hakk’a oranla kıymet ve mertebesini tanıyacağı özel bir tecelliye erdiği gecedir ki, o gece hak yolcusunun aynı toplantıya ve marifette yetişkinler makamına ilk girdiği vaktidir. Nitekim İbnü Farıd bu mânâda şu beyti ne güzel söylemiştir:

    “Eğer o sevgili yaklaşırsa bütün geceler Kadir gecesidir, Nasıl ki bütün kavuşma günleri Cuma günüdür.”

    Şeyhin bu beytinde Cuma gününün Kadir gecesinden daha faziletli olması görüşüne de işaret vardır. “Allah doğru yolu gösterendir, ancak maksûda şâyân O’dur.”

  40. Sayın Abdülhalik Şahvar!

    Beni “Ebu Hanife dahil tüm müçtehitlerin düşmanı” olarak itham etmenize gelince…

    Gerçekte Ebu Hanife düşmanlarının kimler olduğuna geçmeden önce, bazı tespitler yapmak konunun daha iyi anlaşılması açısından yararlı olacaktır.

    Öncelikle şunu vurgulamak istiyorum; Ebu Hanife Ehl-i Hadis değil, Ehl-i Rey’dir ve bu ekolün öncülerindendir.

    Yani, Ebu Hanife Kur’an ayetlerini yorumlarken hadislerden daha çok aklı esas alan bir anlayışa sahiptir. Hadisleri isnad zinciri yanında metin yönünden de değerlendirmiş, değerlendirme ölçütü Kur’an olmuştur. Hadisleri Kur’an’a arz ederek, Kur’an’a ters düşen hadisleri “Allah’ın Resûlü, Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Allah’ın kitabına muhalefet eden de Allah’ın Resûlü olamaz” düşüncesiyle reddetmiştir. (el-Alim 26-27).” (1)

    Ebu Hanife, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Aişe gibi seçkin sahabeler tarafından “yalan söylemekle” itham edilen Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği hadisleri kabul etmemiştir. (Ebu, Reyye, Advâ’ ale’s-Sünneti’l-Muhammediye, s. 180.)(2)

    Buna rağmen Ehli Sünnet tarafından dinin ikinci kaynağı ve için de asla uydurma hadis olmadığı iddia edilen Sahih-i Buhari’nin müellifi, Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği hadislerin 446’sını (bu sayı mükerrerleriyle birlikte toplam 1011’dir) sahihi’ne almıştır

    Buhâri(M. 810-869) kitabına aldığı hadisleri altı yüz bin hadisten, Müslim (M. 821 – 875) üç yüz bin hadisten, Ebu Davud (M. 818-889) beş yüz bin hadisten ve Ahmed bin Hanbel (M. 780 – 855) bir milyon hadisten seçtikleri göz önüne alındığında, Ebu Hanife’nin hadislere eleştirel bakışında ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır.

    Hz. Ebu Bekir döneminde (M. 632- 634 yılları arası) beş yüz kadar olan hadis sayısı(3), bu dönemden iki yüz yıl sonra sayıları yüz binlerle ifade edilir olması oldukça düşündürücüdür.

    Hadislerin bu denli üremesi, Hz. Peygamber(s.a.v)’den sonra başlayan hadis uydurma faaliyetlerinin bir sonucudur. Emeviler dönemi, hadis uydurma faaliyetlerinin en yoğun olduğu dönemdir. Adeta bu dönemde kraliyet hadis üretme çiftlikleri kurulmuştur. Bu dönem, kraliyet paralı hadisçilerinin ve fetvacılarının altın çağını yaşadığı bir dönemdir.

    Ebu Hanife, Kur’an’a aykırı düşen hadisleri reddettiği için Ehli sünnet(?) alimlerinin büyük çoğunluğu tarafından ağır hakaret ve ithamlara maruz kalmış, hatta kafir ilan edilmiştir.

    Ebu Hanife’ye ağır hakaret ve ithamlarda bulunanlar şunlardır:

    Evzaî, Süfyan es-Sevri, Malik b. Enes, Abdullah b. Mübarek, Şafiî, Ebî Şeybe, Ahmed b. Hanbel, Buhari, Müslim, İbn Kuteybe, Nesai, Ukaylî, İbn Hibban, İbn Adiyy, Darekutnî, Ebu Nuaym el-Isfahanî, Beyhakî, Hatib Bağdadî, Cüveynî, Gazalî, İbnu’l-Cevzî, Fahreddin Razî ve Cafer es-Sadık. (4)

    Zaten Evzai, bu hakaret ve ithamların nedenini; “kendisine hadis getirildiği halde, onu bırakıp başka türlü hüküm vermesidir” diyerek açıkça belirtmiştir.(5)

    İmamı Azam Ebu Hanife hakkında kimlerin, neler söylediğine bakalım:

    Abdullah Bin Mübarek;
    * İmamı Azam’ın müçtehitliğinden söz eden birine şöyle diyor: “Ne müçtehidi! O buna layık biri değildi. Sabahtan yatsıya kadar keyif çatardı. Müçtehid olmaya nereden vakit bulacaktı.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/406)

    Abdurrahman bin Mehdî;
    * Ebu Hanife ile Hak arasına bir perde gerilmiştir.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/406)

    Esved bin Sâlim;
    * Devrin ünlülerinden Ebu Ubeyd anlatıyor: “Bir gün camide fıkhî bir müzakere yapılırken ‘Bu konuda Ebu Hanife şöyle diyor’ dedim. Esved bin Sâlim sözümü keserek, ‘Mescidin içinde Ebu Hanife’yi nasıl anarsın?!’ diye çıkıştı ve o günden sonra benimle bir daha konuşmadı.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/409)

    Hammâd bin Ebu Süleyman;
    * Süfyan es-Sevrî, İmamı Azam’ın hocası Hammâd bin Ebu Süleyman’dan şu sözü nakletmiştir: ‘O müşrik Ebu Hanife’ye söyle, ben ondan tamamen beriyim, onunla hiçbir ilişkim yoktur.” (Eş’arî, el-İbâne, 77)

    İbn Hibbân;
    * “Ebu Hanife’yi din konusunda delil yapmak caiz değildir.” (İbn Hibbân, el-Mecrûhîn, s. 405-413)

    Hatîb el-Bağdadî:
    * “Onun hakkında, dinin hem esaslarına hem de fürû atına ilişkin şenaatleri (çok çirkin söz ve davranışları) yüzünden çok sözler söylenmiştir. Gerçek şu ki, Ebu Hanîfe, bütün ilmi kudretine rağmen, bizim bu eserimizde tanıttığımız ulema gibi örnek alınacak türden bir insan değildir.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/371-372)

    Kadı Şerîk:
    * “Ebu Hanife, Allah’ın kitabından iki ayeti inkar etti. Ebu Hanife, imanın artıp eksilmeyeceğini iddia etti. Ve o, namazın Allah’ın dininden bir parça olmadığını savundu. (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/372)

    * “Kûfe’nin her karışında şarap satan bir adamın bulunması, Ebu Hanife’nin söylemleriyle fetva veren bir adamın bulunmasından daha hayırlıdır.” (İbn Hibbân, Kitabu’l-Mecrûhîn, 2/413; İbn,Adî, el-Kâmil fî Zuafâi’r-Ricâl, 8/238)

    Süfyan es-Sevrî:
    * “İslam bünyesine, Ebu Hanife’nin yerleştirdiği şerden daha büyük bir şer yerleştirilmedi.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/397)

    * “Toplumun büyük kesimine musallat olan bir beladan bizi kurtaran Allah’a hamd olsun. Ümmetin fitne kaynağı yok oldu.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/423)

    * “Ebu Hanife hem dâlldır hem de mudıll (Hem kendisi doğru yoldan sapmıştır hem de başkalarını saptırmıştır).” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/410)

    Evzâi:
    * “Ebu Hanife İslam’ın can damarlarına musallat oldu ve onları birer birer parçaladı.”

    * “Elhamdülillah! Yok olup gitti. Yaşamaya devam etseydi, İslam’ın can damarlarını parçalamaya devam edecekti” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/398)

    İmam Malîk;
    * “Benim için, Ebu Hanife’nin sözüyle hayvan pisliği arasında hiçbir fark yoktur.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/411)

    * Malîk yanındaki adama soruyor: “Sizin kentinizde Ebu Hanife’nin görüşlerinden söz edilir mi?’ Adam: ‘Evet, edilir’ deyince, İmam Malîk şöyle konuşuyor: ‘O halde sizin kentiniz oturulmaz bir kent haline gelmiştir.” (İbn Hibbân, Kitabu’l-Mecrûhîn, 2/413)

    * “Analar, İslam’a, Ebu Hanife’den daha fazla zarar veren birini doğurmadı.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/396)

    * “Ebu Hanife’nin bu ümmet içinde yarattığı fitne, İblis’in fitnesinden daha zararlıdır. Böyle olmasının iki sebebi var: Birincisi, Ebu Hanife’nin Mürcie mezhebinden oluşu, ikincisi ise Ebu Hanife’nin sünneti işe yaramaz hale getirmesidir.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/396)

    * “ Ebu Hanife’nin yaşadığı bir beldede yaşamak caiz değildir.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/400)

    *“Ebu Hanife dine tuzak kurup hile yaptı. Dine tuzak kuranın dini olmaz.” (İbn, ‘Adî, el-Kâmil fî Zuafâi’r-Ricâl, 8/237)

    Cüveyni;
    * “Bütün üstünlüğüne rağmen, Ebu Hanife’nin fikirleri fıkıh usulüne ters, o usülden sapmış tespitlerdir. Görüşlerinin büyük kısmı Kur’an’a, sünnete, hadislere ve ümmetin icma’ına aykırıdır.” (Zâhid el-Kevserî, İhkaaku’l-Hakk, 169-175)

    * “Sizleri, bu şahsın inancının bozukluğu ve mezhebinin batıl oluşu hususunda uyarıyor, ondan sakınmaya çağırıyorum.” (Zâhid el-Kevserî, İhkaaku’l-Hakk, 169-175)

    İbrahim bin Eş’as:
    * “Yeryüzünün her yanında hayırla anılan fakîhlerin tümü Ebu Hanife’yi kötülemiştir.” (İbn, ‘Adî, el-Kâmil fî Zuafâi’r-Ricâl, 8/238)

    Hammâd bin Seleme:
    * “Ebu Hanife bir şeytandı. Hz. Peygamber’in sözlerini kendi görüşlerine dayanarak reddederdi.” (İbn, ‘Adî, el-Kâmil fî Zuafâi’r-Ricâl, 8/239)

    * “O, Ebu Hanife değil, Ebu Cîfe’dir (leşin babası). (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/407)

    * Muhammed bin Mesleme’ye sordular:
    “Ebu Hanife birçok şehre gittiği halde Medine’ye neden hiç gitmedi?” Cevap şu: “Peygamberimiz, Medine’ye veba ile deccalın giremeyeceğini söylemiştir de ondan. Ebu Hanife deccallardan bir deccaldır.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/395)

    İbn Ammâr şöyle diyor:
    * “Bir konuda şöyle mi, böyle mi doğru diye kuşkuya düşersen, o konuda Ebu Hanife’nin ne dediğine bak. Gerçek, onun dediğinin tam aksidir.” (Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdad, 13/408) (6)

    Ebu Hanife’ye karşı aşırı kin ve düşmanlık besleyenlerin başında, Kur’an’dan sonra ikinci kaynak ve en güvenilir hadis kitabı olarak kabul edilen Sahih-i Buhari’nin müellifi Buhari gelmektedir.
    Buhari(M. 810-870), Ebû Hânîfe(M. 699-769)’nin çağdaşı olmamasına rağmen, Ebu Hanife’ye karşı aşırı kin ve düşmanlık beslemesinin nedeni, Ebu Hanife’nin hadislere karşı olan yaklaşımıdır.

    Buhârî’nin Ebû Hânîfe’ye karşı aşırı kin ve düşmanlık beslediği birçok âlim tarafından zikredilmiştir. Bu konu ile ilgili olarak Hâfız Zeyleî’nin Nasbu’r-Râye’sine(1, 355-356), Keşmîrî’nin Feyzu’l-Bârî’sine(1, 169) ve Buhârî’nin kitaplarından olan et-Târihu’s-Sağîr’e (s.158,174) bakılabilir.(7)

    Buhari, İmamı Azam’ı “güvenilmez”, “sapık Mürcie mezhebinin mensubu” ve hatta “kafir” ilan etmiştir. (Buhari, et-Tarîhu‘l-Kebîr, 8/81; et-Tarîhu‘l Evsat, 2/93; Kitabu‘z-Zuafa, 132; İbn Abdilberr, el-intika, 149) (8)

    Ebu Hanife düşmanları hakaret, itham ve tekfir etmekle yetinmemişler, Ebu Hanife’nin savunduğu fikirleri yok etme ve Ebu Hanife’yi kendi fikirlerinin savunucusu olarak gösterme adına, Ebu Hanife’nin eserlerini tahrif etme cüretini bile göstermişlerdir. İddialara göre Ebu Hanife’nin eserlerinden olan el-Fıkhu’l-Ekber, Buhari tarafından tahrif edilmiştir. Buhari, el-Fıkhu’l-Ekber’e kendi fikirlerini ilave ederek, bunları Ebu Hanife’ye isnat etmiştir.(9)

    Sadece tahrif edilen Ebu Hanife’nin eserleri değildir. Ne yazık ki, onun mezhebi de tahrif edilmiştir. Ebu Hanife’ye izafe edilen mezhep, Ebu Hanife’nin görüşlerine göre değil, tam aksine Ebu Hanife düşmanlarının görüşlerine göre şekillendirilmiştir. Bunun en somut örneği, Ebu Hanife Ehli Rey olmasına karşın, Ebu Hanefi’ye izafe edilen mezhebin taraftarlarının Ehli Hadis olmalarıdır. Ebu Hanife, Kur’an’a aykırı düşen hadisleri reddederken, sözde taraftarlar Kur’an’a aykırı düşen hadislere mal bulmuş mağribi gibi sarılmaktadırlar. Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısı 50 civarında iken(10), sözde taraftarlarına göre 35.647 adettir. Ebu Hanife, Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadisleri kabul etmediği halde, onun sözde taraftarları Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadislere Kur’an’dan daha fazla itibar etmektedirler. Ebu Hanife Ehli Sünnet olmasına rağmen, sözde taraftarları Emevi Ehli Sünnetçileridir. Yani Ebu Hanife’nin değil, ona kin ve düşmanlık besleyenlerin yolları üzeredirler.

    Emevi Ehli Sünnet alimlerinin; “Ebu Hanife’nin rey’inin ve görüşlerinin kabul edilmemesi” hususunda fetvası olduğu gibi(11), bundan daha da vahimi Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunma hususunda icma’sı vardır(İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.) (12). Yani bu devirdeki bütün müçtehidler “Ebu Hanife’nin aleyhinde bulunma hususunda” fikir birliği içindedirler. Zaten “fikir birliği” icma’nın olmazsa olmazlarındandır.

    Şimdi siz yüzlerce yıldır var olan bu icma’ya karşı mısınız? Karşı olmanız söz konusu olamaz. Çünkü fırkanızın hükümlerine göre icma’ya karşı çıkan kafir olmaktadır.(Redd-ül muhtar, Mektubat) (13)

    Bunun doğal bir sonucu olarak, tabi olduğunuz mezhebin hükümlerine göre, Ebu Hanife’nin rey’ini ve görüşlerini reddetmek ve onun aleyhinde bulunmakla yükümlüsünüz. Bunlara uyup-uymak Ehli Sünnet taraftarlığının bir göstergesidir.

    Bana gelince, ben Ebu Hanife’nin Rey ekolüne ve hadisler konusundaki görüşlerine tamamen katılıyorum. Ebu Hanife gibi Emevi dincilerine karşı maddi ve manevi bütün imkanlarıyla mücadele eden, bir değerin düşmanı olmam asla söz konusu olamaz. Gerçekte Ebu Hanife düşmanları, Emevi Ehli Sünnetçileri ile onların yolları üzerinde olanlardır.

    Sağlam bir delile dayanmadan birini itham etmeyin. İtham etmeden önce kendi kapınızın önüne bir bakın. Bunları da asla unutmayın.

    ————————————-
    1. Bkz: Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 84-85; Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul, 1998, s. 352; H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178; Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Denge Yayınları, İstanbul, 2003, s.171.

    2. Bkz: Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2010, s. 92.

    3. Hz. Aişe (ra), babasının 500 hadis topladığını ve daha sonra topladığı bu hadisleri yaktığını söyler. (Zeheb; Tezkiretü’l Hüffüz, c. 1, s. 5)

    4. İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 230-261)

    5. Ibn Kuteybe, Hadis Müdafaası, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1989, s. 125.

    6. Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2010, s. 175, 187, 188, 236- 243.

    7. Bkz: Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı ve Şerhi, Akçağ Yayınları, I. Cilt, II. Bölüm: Buharî- İmâm-ı Âzam İhtilafı.

    8. Bkz: Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2010, s. 263.

    9. Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2010, s. 49, 278.

    10. H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.

    11. Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Özellikleri, Dergah Yayınları, s. 57.

    12. İmam Ebu Hanife ve Hadis İlmindeki Mevkii, İnkişaf Dergisi, Haziran-Ağustos 2006; Yaşar Nuri Öztürk, İmamı Azam Savunması, İnkılap Yayınları, İstanbul, 2010, s. 239.

    13. “Dört mezhebin icma’ına inanmayan kâfir olur.”
    http://www.mehmetalidemirbas.com/detay_alfabetik.asp?Aid=3659

  41. “Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmak, üzerinde ulemanın icma ettiği bir husustur. Çünkü Basra’nın imamı Eyyûb es-Sahtiyânî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Kûfe’nin imamı es-Sevrî’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Hicaz’ın imamı Mâlik’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Mısır’ın imamı el-Leys b. Sa’d’dır ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Şam’ın imamı el-Evzâ’î’dir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur; Horasan’ın imamı Abdullah b. el-Mübârek’tir ve Ebû Hanîfe’nin aleyhinde konuşmuştur…”[1]

    Müçtehid İmamlar arasında İmam Ebû Hanîfe dışında, pek çok güvenilir isim tarafından cerh, taz’if ve ta’n edilen ikinci bir isim mevcut değildir. Yukarıya aldığım pasaj, bu konuda rastlanacak en “yunmuş-yıkanmış” ifadelerden oluşmaktadır. Tarih boyunca tek kanallı beslenmenin, önyargının, tarafgirliğin ve taassubun vücut verip yaşattığı “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”, Sünnet’e bağlılık, Selef’e saygı, hamiyet-i diniye… gibi gerekçelere sığınılarak köpürtülüp yaşatılmıştır; ne yazık ki günümüzde de bazı çevreler tarafından olanca şiddetiyle devam ettirilmektedir.

    İşte benzer bir “tesbit” daha: İmam Ebû Dâvûd’un oğlu Ebû Bekr b. Ebî Dâvûd soruyor:

    “Üzerinde Mâlik ve ashabının, eş-Şâfi’î ve ashabının, el-Evzâ’î ve ashabının, el-Hasan b. Sâlih ve ashabının, Süfyân es-Sevrî ve ashabının ve Ahmed b. Hanbel ve ashabının ittifak ettiği bir mesele hakkında ne dersiniz?” Muhatapları, “Ey Ebû Bekr! Bundan daha sahih bir mesele olmaz” karşılığını verince taşı gediğine koyuyor: “İşte bunların hepsi, Ebû Hanîfe’nin tadlili (dalalette olduğu tesbiti) üzerinde ittifak etmiştir!”[2]

    Ve benzeri bir “tesbit” de İbn Hibbân’dan: “Bütün İslam merkezlerinde ve diğer bölgelerde bulunan imamlar ve vera ehli onu cerh ve zemmetmişlerdir. Sadece tek-tük bazı kimseler bundan istisnadır…”[3]

    Günümüzde durum

    Geçmişte şu veya bu sebeple vuku bulmuş olan bu “Ebû Hanîfe aleyhdarlığı”nın her şeye rağmen ısrarla ve inatla devam ettiriliyor oluşu, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir “arıza” durumuna işaret etmektedir. Zira tarihte İmam hakkında vuku bulmuş bu itham, cerh ve taz’ifler, sadece Hanefî ulema tarafından değil, diğer mezheplere mensup insaf ve tahkik ehli ulema tarafından da gerekli biçimde cevaplandırılmış bulunmaktadır. Mâlikî mezhebine mensup İbn Abdilberr’in el-İntikâ’sı, Şâfiî mezhebine mensup ez-Zehebî’nin Menâkıb’ı, Muhammed b. Yusuf es-Sâlihî’nin Ukûdu’l-Cümân’ı, es-Süyûtî’nin Tebyîdu’s-Sahîfe’si, İbn Hacer el-Mekkî’nin el-Hayrâtu’l-Hısân’ı, Hanbelî mezhebine mensup Cemâluddîn Yusuf b. Abdilhâdî’nin Tenvîru’s-Sahîfe’si.. bu meyanda ilk akla gelenlerdir.

    Bütün bu çalışmalara rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının bir “dindarlık” ve “Sünnet/Hadis taraftarlığı” göstergesi olarak yaşatılması ve terviç edilmesi bizatihi din adına ve Sünnet/Hadis adına kaygı vericidir. İmam Ebû Hanîfe’nin çağdaşlarından ünlü zahid Mekkeli Abdülazîz b. Ebî Ravvâd’ın şu tesbitine katılmamak mümkün değildir: “Ebû Hanîfe imtihan vesilesidir. Kim onu severse sünnîdir; kim de ona buğz ederse bid’atçidir.”[4]

    Söz gelimi M. Nâsıruddîn el-Albânî, “Ebû Hanîfe aleyhdarları” arasında hayli “ılımlı” bir görüntü verdiği halde, mesleğini icra için ayağına gelmiş fırsatı tepmeyi “ilmî objektiflik” anlayışıyla bağdaştıramamakta ve Nasbu’r-Râye’ye düşülen bir dipnotu vesile edinerek İmam Ebû Hanîfe’nin kimler tarafından taz’if edildiğini şöyle sıralamaktadır:

    “Evvela İmam Ebû Hanîfe’nin taz’ifinde ed-Dârekutnî yalnız değildir. Aksine bu konuda imamların büyükleri ondan önce davranmışlardır ki, herhangi bir taassup sahibinin, imamlıkları ve büyüklükleri sebebiyle onların taz’ifinde kusur bulması mümkün değildir. Onlardan birisi Abdullah b. el-Mübârek’tir. İbn Ebî Hâtim sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe Hadis’te miskin idi.” Yine İbn Ebî Hâtim şöyle der: “İbnu’l-Mübârek Ebû Hanîfe’den rivayette bulunmuş, ancak son zamanlarında onu(n hadisini) terk etmiştir. Babamı böyle derken işittim.”

    “Yine onlardan bir diğeri İmam Ahmed’dir. el-Ukaylî ed-Du’afâ’da sahih bir senedle onun şöyle dediğini nakletmiştir: “Ebû Hanîfe’nin hadisi zayıftır.”

    “Yine onlardan bir diğeri, es-Sahîh sahibi İmam Müslim’dir. el-Künâ isimli eserinde şöyle demiştir: “Hadisi muzdaribdir. Çok fazla sahih hadisi yoktur.”

    “Yine onlardan bir diğeri İmam en-Nesâî’dir. ed-Du’afâ ve’l-Metrûkîn’de şöyle demiştir: “Hadis’te kuvvetli değildir.”

    (…)

    “Ebû Hanîfe’nin (rh.a) Hadis’te taz’if edilmiş olması, şöhret sahibi olduğu ilimdeki ve şöhret sahibi olduğu Fıkıh’taki kadrini ve büyüklüğünü mutlak olarak alçaltmaz. Onun Fıkıh ilmindeki üstünlüğü ve kendini ona vermesi, Hadis’te hıfzının zayıflamasına yol açmış olmalıdır. Malumdur ki, bir alimin bir ilme yönelmesi ve onda ihtisas sahibi olması genellikle diğer ilim dallarında hafızasını zayıflatan hususlardandır. En iyisini Allah Teala bilir.”[5]

    İmam Ebû Hanîfe hakkındaki bu iddia ve ithamlar ne yazık ki sadece onun hadisçilik yönüyle sınırlı kalmamış, itikadî sahaya da uzanarak küfürle itham edilmesi noktasına kadar vardırılmıştır. Ancak bu yazı sadece ona İlm-i Hadis nokta-i nazarından yöneltilen tenkitleri konu edineceği için konunun diğer boyutlarına değinilmeyecektir. [6]

    İmam Ebû Hanîfe’ye Hadis ilmi bağlamında yöneltilen tenkit ve taz’ifleri iki grupta toplamak mümkündür:

    1. Hadis müktesebatının yetersiz ve Hadis’te güvenilmez/zayıf olduğu, hafızasının yeterince güçlü olmadığı gerekçesiyle yapılan tenkitler.

    2. Hadislerle amel konusuna gereken ihtimamı göstermediği, re’yi çok kullandığı ve hadislere muhalefet ettiği gerekçesiyle taz’ifi.

    Yukarıdaki iki başlık altında toplanabilecek “Ebû Hanîfe cerhleri” meyanında mütekaddimundan nakledilen ne varsa eserlerine doldurarak İmam’ı cerh edenler kervanına katılan İbn Adiyy,[7] el-Ukaylî,[8] İbn Kuteybe,[9] İbn Ebî Hâtim,[10] el-Hatîbu’l-Bağdâdî,[11] İbnu’l-Cevzî[12] gibi daha birçok müellif bulunduğunu ve burada zikredilen örneklerin, münhasıran Hadis sahasıyla sınırlı olmalarına dikkat edildiğini belirtmek gerekir. Bunun dışında Kur’an’ın mahluk olduğu, cennet ve cehennemin son bulacağı, irca (mürciîlik) vb. konulardaki görüşleri sebebiyle tekfir edildiği, tevbeye davet edildiği… konusunda birçok şey nakledilmiştir. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhum Te’nîbu’l-Hatîb adlı muhalled eserinde bütün bu iddiaları büyük bir vukufiyet ve dirayetle cevaplandırmış ve İmam’ın, bu ithamların tamamından beri olduğunu mukni delillerle ortaya koymuştur.

    İddiaların ilmî kıymeti

    Yukarıda örnek olarak zikredilen ve tamamı kitap hacmini dolduracak kemiyette olan cerh, taz’if ve tenkitlerin ilmî kıymeti hakkında şunları söyleyebiliriz:

    İmam Ebû Hanîfe üzerinde yoğunlaşan tenkitler, dönemin fotoğrafını yansıtması bakımından hayli önemlidir. Öncelikle Irak (Bağdat ve Basra) merkezli “i’tizal” hareketi, itikadî sahada derin sarsıntılar meydana getirmektedir. Cedelci kişilikleri dolayısıyla Mu’tezilîler, konuştukları sıradan insanları kolaylıkla etki altına alabilmektedirler. Toplumsal doku için hayli tehlikeli olan bu akım karşısında topluma önderlik edenler, insanları onlarla konuşmaktan, bir araya gelip oturmaktan titizlikle sakındırma gayreti içinde olmuşlardır. Büyük imamlardan Kelam ilmiyle iştigalden veya Kelamcılar’la hemhal olmaktan sakındırma babında nakledilen sözleri bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

    Tam karşı cephede yer alan Hadisçiler dönemin fotoğrafındaki ikinci aslî unsur olarak temayüz etmektedir. Aralarında rivayetlerin ihtiva ettiği anlamlara ve Fıkhu’l-Hadis’e fazla ihtimam göstermeyen, bütün mesaisini rivayetleri olabildiğince fazla tarikten toplama işine sarf eden “nakale-i ahbar” ve “zevamil-i esfar”ın da bulunduğu Ehl-i Hadis, re’y, kıyas vb. kavramlardan hazzetmeyen, bunları ve temsil ettikleri çizgiyi hep “tekinsiz” bulan bir anlayışı temsil eder durumdadır.

    Ne var ki itikadî bakımdan bunlar arasında da en az Mu’tezile kadar tehlikeli istikametlere gidenler bulunduğu bir vakıadır. Ehl-i Hadis içinde teşbih ve tecsim inancına meyledenlerin, hatta fiilen bu inancı benimseyenlerin bu tutumunun temelinde rivayetlerin manalarına nüfuz edememe, bir de rivayetlerin mana ile nakli bulunmaktadır. Bilhassa itikadî sahaya taalluk eden müteşabihat türü rivayetleri Şer’î prensipler ve İslamî akıl süzgecinden geçiren Sünnî Kelamcı çizgiyi Sünnet’e/Hadis’e ittiba ve “teslimiyet” adına en acımasız ithamlarla zemmedenler, elbette bu Ümmet’in yarısının, hatta üçte ikisinin[13] metbuu durumundaki İmam Ebû Hanîfe’nin üstünü çizmekte de bir beis görmeyecek, hatta bunu dinî bir sorumluluk addedecektir!

    İşin ilginç yanı, bu Ümmet’in ta’zim ve tebcil ettiği büyük şahsiyetlere atfen İmam’ın Hadisçiliğine yöneltilen iddiaların kahir ekseriyetinin güvenilmez senedlerle gelmiş olmasıdır. el-Kevserî merhumun Te’nîbu’l-Hatîb’de, ondan önce el-Melikü’l-Muazzam İsa b. Ebî Bekr’in es-Sehmu’l-Musîb’de ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen Ebû Hanîfe aleyhdarlığının hala yaşıyor, daha doğrusu “yaşatılıyor” olması, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur.

    Nu’aym b. Hammâd, İbn Ebî Hâtim, Abdullah b. Ahmed… ve emsali “Re’y fobisi” taşıyan kimselerin, aşağıda örnekleri zikredilecek olan ta’dil ve övgülere karşı gözünü yumarak tek taraflı ve önyargılı hareket etmeleri neticesinde yukarıda zikredilen türden cerh ve tenkitler ne yazık ki kitapları doldurarak ebedileştirilmiştir.

    Cerh-Ta’dil kitaplarının tarafsızlığı meselesi

    Söz konusu iddialar içinde, sened bakımından herhangi bir kusur taşımayanlar yok mudur? Elhak, vardır. Ancak bunlar da ya aslen “cerh/taz’if” ve “tenkid” unsuru taşımayan tesbitlerdir, yahut taassup/önyargı kaynaklıdırlar, ya da sahipleri hakikat-i hale vakıf olduktan sonra bu görüşlerinden rücu etmişlerdir. En niyahet bunlar arasında bu kategorilerden birine girmeyenler var ise de, kemiyet ve keyfiyet olarak bu türlü tenkitlerden yakasını kurtarabilmiş insan sayısı hemen hemen yok gibidir.

    Bu gerçeğe parmak basan İbn Cerîr et-Taberî şöyle der: “Şayet bozuk mezheplerden birine nisbet edilen kimselerin her biri hakkında bu durum sabit ve bu sebeple o kimselerin adaleti sakıt, şahitlikleri batıl olacak olsaydı, İslam merkezlerindeki muhaddislerin çoğunluğunun terk edilmesi gerekirdi. Çünkü bir grup, onlardan her birini hoşa gitmeyen şeylere nisbet etmişlerdir…”[14]

    Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe aleyhine nakillerde bulunmakla maruf olan İbn Ebî Hâtim, İmam el-Buhârî’ hakkında şöyle demektedir: “… Kendisinden babam (Ebû Hâtim) ve Ebû Zür’a Hadis dinlemişlerdir. Daha sonra Muhammed b. Yahya en-Nîsâbûrî, el-Buhârî’nin kendilerine “Benim Kur’an’ı telaffuzum mahluktur” dediğini yazınca ikisi de el-Buhârî’nin hadisini terk ettiler.”[15]

    Hatırdan çıkarılmaması gereken husus şudur: Cerh-Ta’dil alimleri de insandır. Her insana arız olan izafîlikler şüphesiz ki onlara da arız olmuştur. Bazıları bundan kurtulmasını bilmiş, ancak bu arıza diğer bazılarında mevcudiyetini devam ettirmiştir. İmam eş-eş-Şâfi’î’nin hocası ve kendisinden çokça rivayette bulunduğu İbrahim b. Muhammed b. Ebî Yahya el-Eslemî hakkında İbn Adiyy, “Hadisini çokça inceledim. Rivayetlerinde münker bir şeye rastlamadım…” der.[16]

    el-Kevserî’nin bu ifadelere itirazı oldukça dikkat çekicidir: “Ahmed (b. Hanbel) ve İbn Hibbân gibi Hadis tenkitçilerinin bu zat hakkındaki sözlerini biliyorsun. el-İclî onun hakkında şöyle der: “Medineli, Rafızî, Cehmî, kaderî. Hadisi yazılmaz.” Hatta Hadis tenkitçilerinin birçoğu bu zatı tekzib etmiş (Hadis’te yalancı olduğunu belirtmiş) tir. Eğer eş-Şâfi’î bu zattan, Mâlik’ten rivayet ettiği kadar çok hadis rivayet ediyor olmasaydı, İbn Adiyy onun durumunu takviyeye çalışmazdı…”[17]

    Gerçeği görenler

    Şam fakihi İmam el-Evzâ’î, Abdullah b. el-Mübârek ile karşılaştığında, İmam Ebû Hanîfe’yi kastederek, “Kûfe’den çıkan şu bid’atçi kimdir?” diye sorar. İbnu’l-Mübârek herhangi bir şey söylemez. Kaldığı eve gider ve üç gün içinde İmam Ebû Hanîfe’nin güzel çözümlerden oluşan meselelerini derleyerek küçük bir kitap oluşturur. Bundan sonrasını kendisinden dinleyelim:

    “el-Evzâ’î o sıralar oranın mescidinde imamlık ve müezzinlik yapıyordu. Elimdekinin ne olduğunu sordu. Kitabı kendisine verdim. Açtı ve içindeki meselelerden birini inceledi. O meselenin üzerine, “Bu, en-Nu’man’ın görüşüdür” diye yazmıştım. Ezan sonrasına kadar –ayakta olduğu halde– kitabın baş tarafından bir miktar okudu. Sonra kitabı cübbesinin cebine koydu. Ardından, kamet getirerek namazı kıldırdı. Namazdan sonra kitabı tekrar çıkardı ve inceledi. Bir süre sonra bana dönerek, “Ey Horasanlı! Bu en-Nu’man b. Sâbit kimdir?” diye sordu. “Irak’ta karşılaştığım bir üstat” diye cevap verdim. “Bu zat belli ki üstatlar arasında seçkin birisi. Git ve ondan daha fazla ilim almaya bak” dedi. Bunun üzerine kendisine, “Bu, kendisinden sakındırdığın Ebû Hanîfe’dir” dedim. Aradan bir süre geçtikten sonra el-Evzâ’î ile Mekke’de karşılaştık. O meselelerde Ebû Hanîfe’ye taraftarlık ettiğini gördüm. Ayrılacağımız zaman kendisine, “Ebû Hanîfe’yi nasıl buldun?” diye sordum. “İlminin çokluğu ve aklının mükemmeliyeti sebebiyle ona gıpta ettim. Onun hakkındaki eski görüşümden dolayı da Allah Teala’dan bağışlanma diledim. Zira ben eskiden onun hakkında açıkça hatalıydım. O adamdan ilim öğrenmeye devam et. Zira o, kendisi hakkında kulağıma gelen şeylerden uzaktır.”[18]

    Bir diğer örnek de İmam Muhammed el-Bâkır’dır. Bir hac mevsiminde karşılaştığı İmam Ebû Hanîfe’ye, dedesi Hz. Peygamber (s.a.v)’in dinini ve sünnetini değiştirdiği yolunda bazı duyumlar aldığını ve işin aslının ne olduğunu sorduğunda İmam, işin aslını kendisine örnekleriyle izah eder. Bunun üzerine İmam Muhammed el-Bâkır, İmam Ebû Hanîfe’ye sarılarak alnından öper ve kendisine dua eder.[19]

    Ve nihayet İbn Adiyy’in durumu bu hususta ibretamiz bir vesika oluşturmaktadır. el-Kâmil isimli eserinde İmam Ebû Hanîfe aleyhinde menkul ne kadar söz varsa yer vermeye çalışan İbn Adiyy, İmam et-Tahâvî ile karşılaşıp işin gerçeğini kavrayınca fikirleri değişmiş, hatta İmam Ebû Hanîfe’nin rivayetlerinden oluşan bir Müsned kaleme almıştır.[20]

    Tenkitlerin sebebi

    Mâlikî mezhebinin büyük Hadis ve Fıkıh alimi İbn Abdilberr şöyle der: “Hadisçiler Ebû Hanîfe’nin zemminde ifrata gitmiş ve bu hususta haddi aşmışlardır. Onlara göre bunu gerektiren sebep, rivayetlere re’y ve kıyası sokması ve bu iki unsura itibar etmesidir. (…) Onun bazı ahad haberleri reddi, makul tevile dayanıyordu ve bunların birçoğunda daha önceki ulema aynı şeyi yapmıştır. Ebû Hanîfe gibi re’y ile hüküm verenler de bu hususlarda daha evvelki ulemanın izinden gitmiştir. (…)

    “Hiçbir ilim ehli bilmiyorum ki bir Kur’an ayeti konusunda tevil yapmış veya bir Sünnet(in anlaşılması) konusunda bir mezhep benimsemiş ve o mezhep sebebiyle başka bir Sünnet’i reddetmiş olmasın. Bu şekilde bir sünneti reddederken de makul bir tevile veya nesh iddiasına dayanmışlardır. Şu kadar ki Ebû Hanîfe’nin bu tarz davranışı başkalarına göre daha fazladır.

    “Yahya b. Selâm şöyle demiştir: “(…) el-Leys b. Sa’d şöyle dedi: “Mâlik b. Enes’in, hepsi de Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnetine muhalif olan 70 meselesini tesbit ettim. Mâlik bu meselelerde re’yi ile hüküm vermiştir. Kendisine nasihat babından bu meseleleri ona yazdım.”

    “Bu Ümmet’in alimlerinden hiç kimse, herhangi bir hadisin Hz. Peygamber (s.a.v)’den sabit olduğunu kabul ettikten sonra, kendisi gibi bir rivayet veya icma yahut kendisine teslim olmak gereken bir asla dayanan uygulama tarafından nesh edildiğini iddia etmeden yahut senedinde bir kusur bulunduğunu ileri sürmeden onu reddetmemiştir. Eğer bir kimse böyle yapacak olursa, imam ittihaz edilmesi şöyle dursun, “adalet” sıfatı düşer; fasıklar sınıfına girer. (…)

    “Ebû Hanîfe’den rivayette bulunanlar, onu tevsik eden (güvenilir olduğunu söyleyen) ler ve onu meth-u sena edenler, aleyhinde konuşanlardan fazladır. Ehl-i Hadis’ten onun aleyhinde konuşanların kendisini en fazla ayıpladıkları noktalar re’y ve kıyasa çokça dalması ve irca akidesini benimsemesidir…”[21]

    Bu satırları okuduktan sonra “keşke mesele, İbn Abdilberr’in son derece dikkatli seçilmiş ifadelerle anlattığından ibaret olsaydı” demekten kendimizi alamıyoruz. Ehl-i Hadis’in İmam Ebû Hanîfe’yi tenkit ve taz’if ettiği meseleler incelendiğinde şu üç noktada toplandıkları görülür:

    1. Akaid. Bu sahada İmam Ebû Hanîfe’nin irca akidesini benimsemesinden, Cennet ve Cehennem’in yok olacağına kadar birçok hususta kabul edilemez görüşler benimsediği nakledilmiştir.

    2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı. Bu hususta ileri gelen Hadis imamlarından Abdullah b. el-Mübârek’ten İmam eş-Şâfi’î’ye, Ahmed b. Hanbel’den Sütfyân es-Sevrî ve İbn Uyeyne’ye kadar pek çok isimden naklen pek ağır cerh ve taz’if ifadeleri nakledilmiştir.

    3. Sahih hadislere muhalefeti, kendisine hatırlatıldığı halde hadis doğrultusunda hüküm vermekten imtina etmesi, re’ye dayalı hüküm vermeyi Hadis ve rivayete dayalı hüküm vermeye tercih etmesi.[22]

    Hakikat-i hal

    Eğer mesele sadece ileri gelen birçok Hadis imamının İmam Ebû Hanîfe’yi cerh etmesi, bunun karşılığında da Hanefîler’in onu müdafaaya yönelik çabalarından ibaret olsaydı, yukarıdaki üç maddenin oluşturduğu manzara gayret-i diniyyesi ağır basan herkes tarafından aynı tepkiyle karşılanırdı. Ancak bu yazının başlarında isimlerini saydığım –farklı mezheplere mensup– insaf ve tahkik ehli ulemanın İmam’ı müdafaa eden çalışmalara imza atmış olması işin rengini değiştiriyor.

    Mesele sadece daha sonraki ulemanın tevsik ve tebcilinden ibaret değildir elbette. Gerek aynı dönemde, gerekse daha sonra yaşamış olan birçok mutedil Hadis imamı İmam Ebû Hanîfe hakkında adaletten ve gerçekten ayrılmamış, başkalarının sözlerine iltifat etmeksizin hakikati olduğu gibi dile getirmiştir.

    İmam Ebû Hanîfe’yi metheden isimler arasında örnek olarak şunları sayabiliriz:

    1. İmam el-Buhârî’nin önde gelen hocalarından olan Mekkî b. İbrahim: “Ebû Hanîfe zamanının en alimi idi.”[23]

    2. Ahmed b. Hanbel ve daha başka büyüklerin kendisinden rivayette bulunduğu Yezîd b. Harun: “Bin kişiye yetiştim; çoğundan hadis yazdım. Aralarında 5 kişiden daha fakih, vera sahibi ve alim görmedim. Bu beş kişinin başında Ebû Hanîfe gelir.”[24]

    3. Abdullah b. el-Mübârek: “Kûfe’ye geldim ve “Sizin şu memleketinizin en alimi kimdir?” diye sordum. Hepsi de “Ebû Hanîfe” diye cevap verdi.” Yine İbnu’l-Mübârek’in İmam Ebû Hanîfe’yi ta’zim ve tebcil ettiği ve kendisine meth-u senada bulunduğu bilinen bir husustur.[25]

    4. Süfyân es-Sevrî: İmam Ebû Yusuf şöyle demiştir: “Süfyân es-Sevrî, Ebû Hanîfe’ye mütabaatta benden ileridir.”[26]

    5. Süfyân b. Uyeyne: “Beni Kûfe’de Hadis (rivayet etmem) için ilk oturtan Ebû Hanîfe’dir. Beni camide oturttu ve talebeye “Bu, Amr b. Dînâr’ın hadisini en sağlam bilen kişidir” dedi. Bunun üzerine onlara hadis rivayet ettim.”[27]

    6. İbn Cüreyc: Ravh b. Ubâde anlatıyor: “150 senesinde İbn Cüreyc’in yanında idim. Kendisine, “Ebû Hanîfe vefat etti” denildi. Bunun üzerine şöyle dedi: “Allah ona rahmet eylesin. Pek çok ilim onunla beraber gitti.”[28]

    7. İmam eş-Şâfi’î: “Ebû Hanîfe, Fıkıh’ta sözü kabil ve teslim edilen biriydi.” Yine şöyle dediği malum ve meşhurdur: “Kim Fıkıh öğrenmek isterse, Ebû Hanîfe’ye muhtaçtır.”[29]

    8. Cerh-Ta’dil otoritelerinin hocası durumundaki Vekî’ b. el-Cerrâh: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Vekî’ gibisini görmedim. Kendisi Ebû Hanîfe’nin re’yi ile fetva verirdi.”[30]

    9. Cerh-Ta’dil ilminin imamlarından Yahya b. Sa’îd el-Kattân: Yahya b. Ma’în şöyle demiştir: “Yahya el-Kattân’ı şöyle derken işittim: “Allah Teala’ya karşı yalan söyleyemeyiz. Ebû Hanîfe’nin re’yinden daha güzel bir re’y duymadık. Onun görüşlerinin ekserisini esas almışızdır.”[31]

    10. Yahya b. Ma’în: “Ebû Hanîfe sika idi. Sadece ezberlediğini rivayet eder, ezberlemediğini ise rivayet etmezdi.”[32]

    Vakıa en doğru şahittir

    Yukarıdan beri nakledilenler, Hadis ve Cerh-Ta’dil ilminin tartışmasız otoritelerinin İmam Ebû Hanîfe hakkındaki hüsn-i şahadetlerinden seçilmiş örneklerdir. İmam Ebû Hanîfe’yi cerh ve tenkit edenler bu ifadeleri nasıl değerlendirir, bu onların meselesidir: ancak yukarıdaki gerçeklere eklenecek bir gerçek daha var:

    İmam’ın meşhur iki talebesinin bugün elimizde bulunan Kitâbu’l-Âsâr isimli eserleri. Her ikisi de matbu ve mütedavel olan bu eserler, İmam’ın az hadis bildiği ve hadise itibar etmediği iddialarını boşa çıkaran en canlı şahit konumundadır. Fıkıh bablarının dayandığı ve İmam’ın kendi senedleriyle nakledilmiş rivayetlerden oluşan bu eserler ortadayken hala bazı çevrelerin “Ebû Hanîfe Hadis’te zayıftı, az hadis biliyordu, hadise itibar etmiyordu” gibi asılsız ithamları tekrar edip durması, akla önyargı ve taassup illetlerini getirmektedir.

    Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin Câmi’u Mesânîdi’l-İmâm Ebî Hanîfe isimli derlemesi de bu meyanda anılmalıdır. İki cilt halinde matbu bulunan bu eserin ilmî kıymeti, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in Âsâr’larına oranla ikinci sırada gelmektedir. Zira Bu eserde yer alan rivayetlerin İmam’a aidiyeti, rivayetlerin senedlerinde ondan sonra yer alan ravilerin güvenilirliğiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak bu durum Âsâr’lar için söz konusu değildir. Onların mezhebin iki büyük imamına aidiyeti konusunda herhangi bir şüphe söz konusu değildir.

    Bütün bu söylenenlere bir de Hanefî mezhebine mensup Hadisçilerin varlığı ilave edilmelidir. Mezhebin Tabakât kitaplarında onların isimlerine ve Hadis sahasında verdikleri eserlere yer verilmiştir. el-Kevserî merhum, mezhebin Hadis hafızlarından Cemâluddîn ez-Zeyla’î’nin Nasb’r-Râye’sine yazdığı takdim yazısında[33] Hanefî mezhebinin Hadisçilerini liste halinde zikretmiştir. Onun zikrettiği 110 isme, Muhammed Yusuf el-Bennûrî 40 isim daha ilave etmiştir.

    Kendisine yöneltilen haksız, taassup kaynaklı ve yanlı tenkitlere karşın, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis ilmindeki haklı şöhreti, sadece Hanefî mezhebine mensup ulema tarafından değil, farklı mezheplerin müntesibi ulema tarafından da teslim edilmiştir. Bunun bir göstergesi olarak İmam’ın adının, Hadis hafızlarının zikredildiği eserlere derc edildiğini görüyoruz. Bunların başında Şâfiî mezhebinden Hafız ez-Zehebî gelmektedir.[34] Onu izleyen kuşaklardan Hanbelî mezhebine mensup Hadis hafızı Şemsuddîn Muhammed b. Ahmed İbn Abdilhâdî el-Makdisî, el-Muhtasar fî Tabakâti Ulemâi’l-Hadîs isimli eserinde, ardından aynı mezhebe mensup “İbnu’l-Mibred” adıyla maruf hafız Cemâluddîn Yusuf b. Hasan İbn Abdilhâdî, Tabakâtu’l-Huffâz’ında[35] ve nihayet Şâfiî mezhebine mensup hafız Celâluddîn es-Süyûtî Tabakâtu’l-Huffâz isimli eserinde[36] aynı tavrı sürdürmüşlerdir.

    Reddiyeler

    İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis’e muhalefet ettiği söylemi sadece kuru iddia seviyesinde kalmamış, fiili olarak da gösterilmeye çalışılmıştır.

    1. Bu cümleden olarak zikredilmesi gereken ilk ve en önemli çalışma el-Buhârî ve Müslim gibi Hadis imamlarının hocası durumundaki Ebû Bekr b. Ebî Şeybe tarafından yapılmıştır. el-Musannef isimli meşhur eserinin bir cildinde “Kitâbu’r-Redd alâ Ebî Hanîfe” adını verdiği özel bölümde “Bu, Ebû Hanîfe’nin Hz. Peygamber (s.a.v)’den Gelen Rivayete Muhalefet Ettiği Hususlar(ı ihtiva eden bölümdür) diyerek 125 bab zikretmiş, her bir babda birkaç rivayet zikrettikten sonra İmam Ebû Hanîfe’nin o rivayetlere aykırı hüküm verdiğini söylemiştir.[37]

    Bu 125 meseleye, tarih içinde çeşitli cevaplar verilmiş ise de, bunlardan günümüze kadar gelebilen olmamıştır. Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun muhalled eserlerinden en-Nüketu’t-Tarîfe[38] bu iddialara eldeki en kapsamlı cevabı oluşturmuştur. Müellif merhum, vardığı sonucu eserinin giriş kısmında şöyle özetlemektedir:

    İmam Ebû Hanîfe’nin çözüme bağladığı meselelerin adedi konusunda zikredilen en küçük rakam 83 bin’dir. İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin tamamında İmam’ın hata ve hadise muhalefet ettiği bir an için kabul edilse bile, bunun, toplama oranı 664’te 1’dir. (…)

    İbn Ebî Şeybe’nin zikrettiği 125 meselenin % 50’sinde muhalif rivayet söz konusudur. Yani İmam Ebû Hanîfe ayrı bir rivayeti, İbn Ebî Şeybe ayrı bir rivayeti esas almıştır. Geriye kalan % 50’yi 5’e ayırırsak, ilk 5’te 1’lik kısımda haber-i vahid’in Kur’an ayetiyle çatışma arz etmesi söz konusu olduğu için İmam, Kur’an ayetini esas almış hadisi ise tevil etmiştir. ikinci 5’te 1’lik kısım ahad haberden daha güçlü (“meşhur” gibi) rivayetler sebebiyle ahad haberin terk edildiği durumları anlatmaktadır. Üçüncü 5’te 1’lik kısımda aynı rivayetten farklı anlam/hüküm çıkarma söz konusudur. Yani İbn Ebî Şeybe de İmam Ebû Hanîfe de aynı hadise dayanmaktadır. Ancak anlayış ve yaklaşım tarzlarındaki farklılık sebebiyle çıkardıkları hükümler farklıdır. Dördüncü 5’te 1’lik kısımda İbn Ebî Şeybe, hadise muhalif olarak gördüğü hükmü İmam Ebû Hanîfe’ye nisbette hatalı davranmıştır. Yani mezhep kitapları esas alındığında, İmam Ebû Hanîfe’nin, İbn Ebî Şeybe’nin kendisine nisbet ettiği görüşü benimsemediği anlaşılmaktadır. Nihayet en fazla son 5’te 1’lik kısımda İmam’ın hadise muhalif hüküm verdiği söylenebilir. Bu demektir ki, İbn Ebî Şeybe’nin 125 olarak takdim ettiği “hadise muhalif” içtihadlarının adedi 12 civarındadır.

    2. İmam’ın hadislere muhalefet ettiğini örnekleriyle gösteren diğer bir çalışma da İmâmu’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin Muğîsu’l-Halk isimli çalışmasıdır. el-Kevserî merhum bu çalışmaya da İhkâku’l-Hakk bi İbtâli’l-Bâtıl fî Muğîsi’l-Halk isimli çalışmasıyla cevap vermiştir. Orada zikredilen meseleler İbn Ebî Şeybe’nin çalışmasında olduğu gibi sırf hadis kaynaklı değildir. Böyle olanlar yanında mezhebin usul ve kavaidi doğrultusunda verilmiş hükümler de tartışma konusu yapılmıştır.

    3. İmam el-Buhârî, Sahîh’inin birçok yerinde[39] “İnsanlardan birisi demiştir ki…” diyerek, kasdettiği kişinin hadise muhalefet ettiğini ileri sürmüştür. Her ne kadar bu ifadeyi kullandığı her yerde kasdettiği kişi İmam Ebû Hanîfe değilse de[40] onu kasdettiği yerler bulunduğu kesindir.

    el-Buhârî’nin mezkûr ifadeyi kullanarak İmam Ebû Hanîfe’yi hedeflediği yerler hakkında da muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bedruddîn el-Aynî’nin Umdetu’l-Karî isimli şerhi ile Muhammed Enverşâh el-Keşmîrî’nin Feydu’l-Bârî’si, bizzat Sahîhu’l-Buhârî üzerine yazılan şerhler olmak haysiyetiyle söz konusu iddiaları ilk elden cevaplandırmışlardır.

    Bunlardan başka Abdülganî el-Guneymî el-Meydânî’nin Keşfu’l-İltibâs ammâ Evredehû’l-İmâmu’l-Buhârî alâ Ba’di’n-Nâs isimli eseri, konu hakkında yapılmış müstakil eserlerdendir ve matbudur.

    Bunlar dışında tarihte İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini diğerlerine tercih ve tenkitlere cevap mahiyetinde pek çok çalışma yapılmıştır ki, İmam Ebû Yusuf’un er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâ’î’sinden, İmam Muhammed’in Kitâbu’l-Hücce alâ Ehli’l-Medîne’sine, Sirâcuddîn el-Gaznevî’nin el-Gurretu’l-Münîfe’sinden, Sıbtu İbni’l-Cevzî’nin el-İntisâr li İmâmi Eimmeti’l-Emsâr’ına ve Muhammed Murtaza ez-Zebîdî’nin Ukûdu’l-Cevâhîri’l-Münîfe’sine kadar –hepsi de matbu olan– pek çok eser örnek olarak zikredilebilir.

    Sonuç

    İmam Ebû Hanîfe, Abdullah b. Mes’ûd başta olmak üzere Kûfe’de tavattun etmiş bulunan Sa’d b. Ebî Vakkas, Huzeyfe b. el-Yemân, Ebû Mûsa el-Eş’arî, Ammâr b. Yâsir, Selmân el-Fârisî… gibi büyük sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) ilmini tevarüs etmiştir. Tarih, bu büyük sahabîlerden sadece İbn Mes’ûd’un ve talebelerinin Kûfe’de yetiştirdiği alim sayısının 4 bin olduğunu kaydediyor.[41] el-İclî, Kûfe’ye yerleşen sahabî sayısını 1500 olarak vermektedir. el-Kevserî merhum, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r.anhuma) tarafından Kûfe’de yetiştirilen Tabiun kuşağına mensup alimlerden ileri gelen bazılarının listesini zikretmiştir ki,[42] İmam Ebû Hanîfe’nin, ilmî müktesebatını nasıl bir ilmî servet üzerine kurduğu hakkında fikir edinmek isteyenler için oldukça doyurucudur.

    er-Ramehürmüzî, İbn Sîrîn’in şöyle dediğini nakleder: “Kûfe’ye geldim. 4 bin kişinin Hadis tahsil ettiğini gördüm.”[43] İmam el-Buhârî de Hadis toplama faaliyeti (er-Rihle fî Talebi’l-Hadîs) esnasında Kûfe’ye kaç kere gittiğini saymadığını söylemiştir.[44] Bütün bunlar, Kûfe’nin Hadis ilimleri bakımından bulunduğu mevkiyi gösteren anekdotlardan cüz’î bir kısmıdır.

    Böyle bir ortamda yetişmiş bulunan, üstelik de 40 adet yetişmiş öğrencisi ile birlikte kollektif bir içtihad faaliyeti yürüten İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis müktesebatının yetersiz olduğunu yahut Hadisleri kale almadığını söyleyebilmek için bu ortamı ya hiç bilmemek veya dikkate almamak gerekir.

    İşin özü o ki, İmam’ın mezhebi de, talebeleri de, mezhebin uleması ve onların yaptığı çalışmalar da ortadayken bizim onları bir şeylerden tebrie etmek durumunda kalmamız hayli travmatik bir durumdur. Gözünü kapatmakta ısrar eden kimseye kim neyi gösterebilir?!

    ————————————————————–

    [1] İbn Adiyy, el-Kâmil, VII, 10.

    [2] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 382-3.

    [3] İbn Hibbân, Kitâbu’l-Mecrûhîn, III, 64.

    [4] el-Kevserî, Te’nîb’l-Hatîb, 276.

    [5] el-Albânî, İrvâu’l-Ğalîl, II, 277-9.

    [6] İbnu’l-Cevzî’nin de el-Muntazam’da (V, 188) belirttiği gibi, İmam’a yönelik tenkitler üç ana noktada toplanmaktadır: 1. Akaid/Usulüddin, 2. Hadis müktesebatının azlığı, hafızasının zayıflığı, 3. Sahih hadislere muhalefeti ve re’yi çok kullanması. Bu yazının çerçevesi doğrudan Hadis sahasına taalluk eden tenkitlerle sınırlandırılmıştır.

    [7] Bkz. el-Kâmil fî Du’afâi’r-Ricâl, VII, 5 vd.

    [8] Bkz. ed-Du’afâu’l-Kebîr, IV, 268 vd.

    [9] Bkz. Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, 54 vd.

    [10] Bkz. Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VIII, 449-50.

    [11] Bkz. Târîhu Bağdâd, XIII, 365 vd.

    [12] Bkz. Kitâbu’d-Du’afâ ve’l-Metrûkîn, III, 163-4.

    [13] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 31.

    [14] İbn Hacer, Hedyu’s-Sârî (Mukaddimetu Fethi’l-Bârî), 428.

    [15] İbn Ebî Hâtim, Kitâbu’l-Cerh ve’t-Ta’dîl, VII, 191.

    [16] İbn Adiyy, el-Kâmil, I, 220.

    [17] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 83.

    [18] el-Hatîbu’l-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, XIII, 338; es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 78. Daha kısa bir varyantı için bkz. İbn Hacer el-Mekkî, el-Hayrâtu’l-Hısân, 46.

    [19] el-Muvaffak el-Mekkî, Menâkıbu’l-İmâm Ebî Hanîfe, 143.

    [20] el-Kevserî, Te’nîbu’l-Hatîb, 329.

    İ. Hakkı Ünal, Ebu’l-Müeyyed el-Havârizmî’nin derlediği Câmiu’l-Mesânîd’de İbn Adiyy’in tek bir rivayetinin bile olmadığını –Şâkir Zîb’e dayanarak– söylemektedir. (Bkz. İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı…, 63, dpnt. 99)

    Bu ifadelerin hemen öncesinde de –yine aynı müellife dayanarak– Câmi’u’l-Mesânîd içinde Ebû Nu’aym’ın Müsned’inden sadece iki rivayet bulunduğunu söylemektedir. Bu durum Ebû Nu’aym’ın ayrıca basılmış bulunan (Mektebetu’l-Kevser, Riyad-1415/1994) Müsned’i ile uyum arz etmemektedir. Zira sadece metin kısmı 260 sayfa civarında tutmuş olan bu baskıda çok sayıda rivayet bulunmaktadır.

    Dolayısıyla Câmi’u’l-Mesânîd’de İbn Adiyy Müsnedi’nden bir tek rivayetin dahi bulunmadığı tesbiti eğer doğruysa, diğer Müsned’lerle mükerrer rivayetler ihtiva etmesi gibi bir sebepten olabilir. Vallahu a’lem.

    [21] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 497 vd.

    [22] Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 188.

    [23] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 451.

    [24] İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, 502.

    [25] İbn Abdilberr, el-İntikâ, 206.

    [26] İbn Abdilberr, a.g.e., 198.

    [27] es-Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, 75; İbn Abdilberr, a.g.e., 199.

    [28] es-Saymerî, a.g.e.,, 74-5.

    [29] İbn Abdilberr, a.g.e., 210.

    [30] İbn Abdilberr, a.g.e., 211.

    [31] et-Tehânevî (Tanevî), Kavâ’id fî Ulûmi’l-Hadîs, 311-2.

    [32] İbn Hacer, Tehzîbu’t-Tehzîb, X, 450.

    [33] Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum adıyla Ebû Gudde merhum tarafından tahkik edilerek yayımlanmış, dilimize de –Hanefî Fıkhının Esasları adıyla– çevrilmiştir.

    [34] Bkz. ez-Zehebî, Tezkiretu’l-Huffâz, I, 168.

    [35] Bkz. Muhammed Abdürreşîd en-Nu’mânî, Mekânetu’l-İmâm Ebî Hanîfe fi’l-Hadîs, 60-1.

    [36] Bkz. es-Süyûtî, Tabakâtu’l-Huffâz, 80-1.

    [37] Bkz. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VIII, 363 vd.

    [38] el-Kevserî, en-Nüketu’t-Tarîfe fi’t-Tahaddüs an Rudûdi İbn Ebî Şeybe alâ Ebî Hanîfe, Kahire-1365/1945.

    [39] Değişik itibarlara göre 22, 24 veya 25 yerde.

    [40] el-Keşmîrî, Feydu’l-Bârî’de (III, 54) şöyle der: “Bil ki, musannıfın (İmam el-Buhârî) bu ifadeyi kullandığı ilk yer burasıdır. Her ne kadar burada kasdettiği kişi o ise de, iddia edildiği gibi bu ifadeyi kullandığı her yerde Ebû Hanîfe’yi kasdetmemiştir. Bazı yerlerde kasdettiği kişi İsa b. Ebân, bazı yerlerde eş-Şâfi’î, bazı yerlerde ise Muhammed (b. el-Hasan)’dir. Öte yandan musannıf bu ifadeyi her zaman red amacıyla kullanmaz. Aksine, onun, bu ifadeyi kullandığı kişinin görüşünü paylaştığını da gördüm. Bazen de sahibi hakkında bu ifadeyi kullandığı görüş konusunda tereddüt göstermektedir…”

    el-Keşmîrî, Sünenu’t-Tirmizî şerhi el-Arfu’ş-Şezî’de (II, 118) daha ayrıntılı bilgi verir ve şöyle der: “Şâfiîler, “Ba’du’n-Nâs” ifadesinin kullanıldığı her yerde kastedilen kişinin Ebû Hanîfe olduğunu ve el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı her yerde üzerinde durduğu görüşü reddettiğini söylemişlerdir. Ben derim ki, bu iddia doğru değildir. Zira el-Buhârî’nin bu ifadeyi kullandığı halde üzerinde durduğu görüşü tercih ettiği de vakidir. er-Rahmân suresindeki tutumu böyledir. Oradaki ifadesinin siyak ve sibakı bunu göstermektedir. es-Sahîh’i inceleyenler bu durumu açıkça görürler. Keza bazen “Ba’du’n-Nâs” ifadesini kullanır ve onunla Muhammed b. el-Hasan’ı, bazen onun talebesi İsa b. Ebân’ı, bazen Züfer b. el-Hüzeyl’i, bazen de eş-Şâfi’î’yi kasteder…”

    [41] Bkz. el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk, 41-2.

    [42] el-Kevserî, a.g.e., 43 vd.

    [43] er-Râmehürmüzî, el-Muhaddisu’l-Fâsıl, 408.

    [44] el-Kevserî, Fıkhu Ehli’l-Irâk ve Hadîsuhum, 52.

    Ebubekir SİFİL

    DAHA GENİŞ BİLGİ İÇİN MEZHEPLERİMİZ YAZISINDA OLAN YORUMLARA ORADA EN DOĞRU BİLGİLERİ GÖRECEKSİNİZ BANA YAŞAR NURİ BEYİN KİTAPLARINDAN KESİNLİKLE DELİL GETİRMEYİN BAKIN OĞUZ BAŞGÖZEDE SİZİNLE AYNI ŞEYLERİ SÖYLEMİŞTİ
    galiba aynı eğitimi aldınız YANİ BAŞA ÇIKAMAYINCA FARKLI KONULARA GEÇİP DİKKAT DAĞITMA YALAN OLAN ŞEYLERİ DİRETME KARŞI DELİL GETİRDİĞİMİZ HALDE KABUL ETMEME ŞİRKLE SUÇLAMA YALANDAN ANLAMIYORMUŞ GİBİ YAPMAK HEP AYNI POLİTİKA… CIMBIZLA SÖYLERİ ÇEKEREK ŞEYTANIN BİLE AKLINA GELMEYECEK ŞEYLERİ YALANDAN SORMAKEN SONUNDA HAKARET VE İFTİRA İLE BİR ŞEKİLDE PÜSKÜRTMEK BİZE MEZHEPLERE ŞUNA BUNA UYUYORSUNUZ DİYE KIZARKEN ALLAH İLE KUL ARASINA KİMSE GİRMEZ DERKEN ARAYA ALİAKSOY ALİ UMUÇ,HAKKI YILMAZI YAŞAR NURİ ÖZTÜRKÜ KOYMA ONLARIN YORUMLARINA TABİ OLMA(KİMLERSE HANGİ MERCİ İSE ONLAR)VE BİR SÜRÜ VAR KURANDAN KENDİKENDİNE YORUM ÇIKARMA(NE CÜRETSE)BİZ BU POLİTİKALARI BİLİYORUZ

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: