Kur’an kıssalarının önemi

Allah (c.c) insanlığı doğru yola iletmek için gönderdiği kitabını yine aynı kitapta tanımlamıştır. Demiştir ki; Kur’an Allah katındandır ve korunmuştur (Hicr/9), Furkandır (2/185), Beyandır (18/54), Nurdur (64/8), Öğüttür (2/231), (3/138)…


Evet, Kur’an’ın bir özelliği de öğüt olmasıdır. Allah (c.c.) Kur’an’ın öğüt olduğuna ondokuz surede muhtelif ayetlerde değinmiştir. Örneğin, Enbiya suresinin 49. ayetinde; ‘Bu (Kur’an)da ona (yani Muhammed’e) indirdiğimiz mübarek (çok faydalı) bir öğüttür demektedir.


Kur’an’ın indiriliş sebebi zaten insanlara öğüt vermesi, doğru yola iletmesi yani insanın yaratılışına, eşyanın tabiatına uygun hareket etmesini sağlamak değil midir?


Kitabımızda öğüt (7/2), ikaz (68/33), tehdit (20/ 113), müjde (68/34) vb. insanı doğru yola iletmek için çeşitli yöntemler vardır. Bunlara ek olarakta insanlara öğüt olması ve Kur’an’ın hak olduğunun ispatı olan çeşitli kıssalar Kur’an’da anlatılmaktadır (20/99).


Bu kıssaların bir kısmında kahramanlarının isimleri gibi bilgiler verirken, bir kısmında da bu bilgiler tamamen gizlenmiştir. Genelde geçtiği zaman ve yer konusunda özellikle bilgi verilmemiştir. Bu mesellerde gereksiz ayrıntılara yer yoktur. Zaten amaçlanan da bu değildir.


Kıssalar, Hz Muhammed (sav) ve tebliğci müslümanlar için kimi zaman destek, kimi zaman yol gösterici kimi zaman da öğüt olmuştur. Müslümanlar Mekke döneminde inen ayetlerdeki Hz. İbrahimin kıssasıyla bir kişi ile de ümmet olunacağını, kafir ebeveynleri ve kavimleriyle nasıl mücadele edeceklerini, Allah’ın ayetlerini okumayı; Hz. Yunus kıssasıyla yılmamayı; Hz. Nuh kıssasıyla sabrı, taviz vermemeyi, mücadelede sürekli direnişi ve sonucu Allah’a havale etmeyi; Ashab-ı kehf kıssası ile onlar gibi tağuta baş eğmemeyi sadece Allah’a havale etmeyi; Ashab-ı uhdud ile gerekirse Allah için canını verebilmeyi; Bahçe sahiplerinin kıssası ile rızkı Allah’ın verdiğini; daha bir çok kıssa ile Kur’an’ı ahlakı edinmeyi; Medyen vb. kıssalar için azabın ne zaman hak olduğunu vs. öğrenmişlerdir.

Kur’an kıssaları müminlerin daha önceden tecrübe etmedikleri olaylarla karşılaştıklarında nasıl davranacaklarını mesaj olarak vermektedir. Kıssalardaki temel anafikir anlaşıldıktan sonra mü’min başına gelen değişik olaylarda kıssaların yardımını kullanabilir.


Kur’an’daki kıssaları incelediğimiz zaman görürüz ki
[private] elçilerin kıssaları bizler için yol göstericidir. Allah’ın sünneti gereği toplumsal ve siyasal değişimlerin ilkelerini bize bildirdikleri için okunmaları ve anlaşılmaları gerekmektedir. Zaten Hz. Muhammed’e gösterilen yol örneğin; Hz. Musa’nın kıssasıyla belli bir uyum içindedir. Bu da bize farklı sosyo-ekonomik yapılarına rağmen toplumsal değişimin ilkelerini ve dinamiklerini açıklayan Allah’ın sünnetini gösterir.


Üzerlerine azap hak olan kavimlerin kıssalarından da bizim çıkaracağımız sonuçlar vardır. Bunun için de sormamız gereken sorular…


Örneğin;

1) Allah (c.c.) bu kavimlere hangi özelliklerini düzeltmek için peygamber göndermiştir ya da bu kavimler neden dolayı azabı hak etmişlerdir?


2) Azab üzerine hak olan kavimlerin ortak özellikleri
nelerdir?… gibi.

O kavimlerin tam olarak hangi yüzyılda yaşadıkları, bulundukları yer, vücut yapılarının nasıl olduğu gibi Rabbani olmayan sorulara yönelmemeliyiz. Kıssalardan amaç bu değildir. Öyle olsaydı Allah (c.c.) (haşa) bilmiyormu ki bu ayrıntıları bize açıklamasın.


Baştada dediğimiz gibi mesellerden amaç öğüt almaktır, insan ayrıntılara boğularak meselin mesajını bile saptırabilir. Buna örnek olarak Hz. Adem’in oğullarının kıssasını verebiliriz. Bu kıssa çoğu kimse tarafından bilinmesine rağmen kıssanın mesajı yerine Kur’an’da geçmediği halde oğullarının isminin Kabil ve Habil olduğu, kız kardeşleriyle evlenmeleri gibi bir yığın israiliyat kaynaklı hurafelerle kafa yoğrulup durulur Böylelikle de meselin mesajı olan teslimiyet akabinde de Allah’a sunulan hediyenin kabulü, teslimiyetsiz olan hediyenin reddi ve sonucunda bir kardeşin diğerini öldürmesi olayı gözardı edilir. Nihayetinde de kıssa bir aşk hikayesi olup çıkar. Hz. Adem’in kıssasında olduğu gibi.


Aynı şekilde Yunus Peygamberin kıssası da bir çok katkılarla dejenere edilmiştir. Bu kıssadan alınacak öğüt Allah’ın Hz. Muhammed’e ve onun şahsında da müslümanlara tebliğde sabrı tavsiye etmesi”… ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; ….’ (68/48) diye emretmesi ve Hz. Yunus’un hatasını anlayıp dua etmesidir. Yoksa bu kıssada önemli olan balığın karnında kaç gün kalınabileceği, balığın büyüklük çeşidi, Yunus (a.s.)’ın balık tarafından bal kabağının mı yoksa yemeklik kabağın mı altına bırakıldığı değildir.

Allah (c.c) bir çok peygamber kıssasıyla birlikte örnek olarak Eyyüp (a.s.)ın kıssasını da vermektedir. Öyleki Eyyüp (a.s.)’a Allah bir dert vermiştir. Bu dert ona çok ağır gelmiş ve Rabb’ine dua etmiştir. Bunun üzerine Allah bu derdi “Eyyüp peygamberin üzerinden kaldırmıştır. Bunun sebebini de Enbiya süresi 84, ayetinde Allahu Teala şöyle açıklamaktadır; “…; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için öğüt olarak…’ bu derdi kaldırdığını hatta kendisi ve ailesine onlarla beraber bir katını daha verdiğini belirtmiştir. (21/ 83-84)


Böyleliklede bu kıssadan almamız greeken hayır ve şerrin Allah’tan geldiği, zorluk anında sabretmek ve sadece Allah’a dayanmak ve yardımın ondan geleceği gerçeğidir. Yoksa Eyyüp (a.s.)’ın hastalığının çeşidi, karısının şeytanla konuşup konuşmadığı hatta şeytana kocasını iyileştirmesi için hangi peliğini verdiği değildir. Bunlar aslı olmayan rivayetlerdir.


Bir başka örnek de Zülkarneyn (as)’ın kıssasıdır. Muhataplar Zülkarneyn’in tavrını, yeteneklerinin Allah’ın verdiği özellikler olduğunu vb. bilecekleri yerde Yecüc ve Mecüc’ün Hz. Adem’in toprağa düşen menisinden yaratıldığı, onlara karşı yapılan seddin kızıl ve siyah olduğu, insan eti yedikleri, kıyametin alameti oldukları! cehennemin onlar tarafından doldurulacağı gibi fayda vermez hurafelerle kıssanın mesajı gölgelenmektedir.

Allah (c.c.) yine mü’minlere örnek olsun diye Lut’un karısını (66/10), Firavun’un karısını (66/11), İmran’ın kızı Meryem’i (66/12) Kur’anda anlatmış ve onlar hakkında bizim bilmediğimiz ama örnek olmamış gereken tavırlarını içeren bilgileri bize sunmuştur;


Evet, Allah inananlara İmran kızı Meryem’i örnek vermiştir. Çünkü o ırzını korumuş, Rabb’inin kelimelerini ve kitabı doğrulamış ve gönülden itaat edenlerden olmuştur. Ayrıca Firavun’un karısı da inananlara örnek olarak verilmiştir. Çünkü o Firavun’un kötü işlerinden, zalimliğinden kendisini kurtarması için Rabb’ine yalvarmıştır.


Bir de Allah inkar edenler hakkında inananlara Lut (a.s.)’ın ve Nuh (a.s.)’ın eşlerini misal olarak vermiştir. Bu ikiside salih kulların nikahları altında olmalarına rağmen eşlerine hıyanet etmişlerdir.


Bu misal verilen kişiler hakkında anlatılan kıssalardan alınacak öğüt yukarıdaki yazdıklarımızda. Bunun dışındaki ayrıntılar müslümanların uğraşacağı şeyler değildir.

Kur’an’da geçen bir çok kıssa gibi Kehf ve Rakim ehli hakkında da, Kur’an’ın dışında bir sürü katkılar yapılmıştır. Bu insanların isimleri, mağaralarının yeri, yanlarında bulunan hayvanın deve mi, köpek mi olduğu, kaldıkları süre v.s. hakkında birçok rivayet anlatılmaktadır. Bu anlatılanlar sebebiyle de kıssada geçen gençlerin teslimiyetini, imanlarını (18/13), sabırlarını, kararlılıklarını, kıyamlarını (18/14), Allah’ın bu gençleri daha sonraki insanlara bir öğüt ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu, kıyametten şüpheleri kalmaması için daha sonraki kavimlere buldurttuğu bilinmemektedir.

Allah (c.c.) kıssalar konusunda yapılan tahriflere Kehf süresi 22. ayetinde dikkat çekmekte ve peygamberi ve onunşahsında da mü’minleri uyarmaktadır;

‘(Sonra gelen kuşaklar) diyecekler ki; ‘Üçtüler, onların dördüncüsü köpekleridir. ‘Ve; Beş’tiler, onların altıncısı köpekleridir’ diyecekler’. (Bu), Bilinmeyene (gaybe) taş atmaktır.’ Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez. ‘Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.’ (18/22)


Kur’an’da anlatılan kıssalardan gerektiği gibi öğüt alınamamasının sebebi buraya kadar örneklendirdiğimiz şekilde kıssalara katkıların yapılmasıdır. Bunların bir kısmı kasıtlı bir kısmı da cahillikten yapılmaktadır. Bu tahrifler bazı kitaplarda ve tefsirlerde bulunmakta, meallerde ise dipnot şeklinde yer almaktadır.


Kıssaların yanlış anlaşılmasının bir başka sebebi de belki birilerine şirin gözükmek belki de başkalarından değişik ve marjinal bir şeyler söylemek ihtiyacı ile Kur’an kıssalarına anlam vermektir. Bunu son zamanlarda akademisyenler! yada kendilerini öyle tanımlayanlar yapmaktadır. Bunlar kıssalardaki mucizeleri aklileştirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, Hz. Musa’nın kıssasındaki asanın ejderhaya dönüşmesi …. gibi. Bu şekilde kıssalardaki mucizelerle yapılan oynamalarda kıssaların sağlıklı bir şekilde anlaşılmasına engel teşkil etmektedir.


Kur’an kıssalarının yanlış anlaşılmasının bir diğer sebebi ise Kur’an’a imanını arttırabilmek, öğüt almak maksadıyla değil de sadece araştırma! amacıyla yönelinmesidir. Kur’an’daki emirleri öğrenip hayatlarına geçirmek yerine kıssalarda geçen bazı öğeleri değişik şekillerde yorumlamaya çalışmak özelde kıssanın genelde Kur’an’ın anlaşılmasına bir engeldir. Çünkü yöneliş yanlıştır. Zira kıssalara yöneliş öğüt almak için olmalıdır. Bu tarz bir yaklaşım zaten müslümanın Kur’an’a olan tavrı değildir. Bu ancak müşriklerin yaptığı gibi fitne konusu çıkarmak, inkara yönelmek, gayba taş atmaktır. Bunun da hiç kimseye faydası yoktur.


Müslüman tabii ki okuduğu kıssayı daha iyi anlayabilmek için araştırma yapacak ve kıssa üzerinde düşünecektir, değişik hadis ve rivayetlerin yardımıyla daha iyi bir sonuç elde edilebilir. Zira cahiliye devrindeki arapların yaşayış tarzlarının bilinmesi dahi bir çok ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Ama bu araştırma herkesten üstün olmak ya da daha çok bilmek! namına Kur’an’ın mesajının dışında başka arayışlara gitmek şeklinde olmamalıdır.


Muhakkak ki Kur’an’ın mesajının anlaşılması konusunda Kur’an kıssalarının payı yadsınamaz. Zira Allah Kur’an’ı geçmişlerin haberlerini anlattığı ibret verici olayları taşıyan bir kitap olarak tanımlamaktadır (20/ 99) Bu sebepten Kur’an’ı muhatap alanlar Kur’an kıssalarına öğüt almak için yaklaşmalı, zihinlerini onlarla ilgili hurafelerden temizlemelidir. Bu şekil bir yönelişte özelde kıssaların genelde Kur’an’ın anlaşılmasını ve yaşanmasını sağlayacaktır.

Müslüman artık kitabını gerektiği şekilde anlamalıdır. Kur’an’la kendini tanımlamalı, hayatını şekillendiği kavramları Kur’an’dan almalı ve Kur’an ile kendini savunmalıdır.

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

İktibas Dergisi, Gülşen BARSAL, Sayı: 232, Nisan 1998.

[/private]


Reklamlar

10 thoughts on “Kur’an kıssalarının önemi

Add yours

  1. ”Kur’ân, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar Bu doğru mu?
    Kur’an insanın saadete ulaşmasını ister. Bu anlamda Kur’an sadece son asra hitap etmez. Her devir kendi anlayışı çerçevesinde ondan istifade eder.

    ”Kur’ân, olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar Bu doğru mu?

    Kur’an insanın saadete ulaşmasını ister. Bu anlamda Kur’an sadece son asra hitap etmez. Her devir kendi anlayışı çerçevesinde ondan istifade eder. Kur’an’ın birçok ayetini bugünkü ilmi gelişmelerle birlikte daha farklı anlama imkanına kavuştuk. Bu da bir mucize değil midir?
    “Kur’ân olmuş ve olacak her şeyden bahsediyor.” diyorlar. Bu doğru mudur? Doğru ise, günümüzdeki bir kısım fen ve tekniğe ait meseleleri de bunun içinde mütalâa edebilir miyiz?
    Yüce Yaratıcı’nın, insanoğlunun öğrenmesine müsaade ettiği ve onun maddî-mânevî gelişmesine vesile kıldığı her şeyden çok kısa ve özet olarak bahsetmesi doğrudur.
    Kur’ân’ın ele alıp tahlile tâbi tuttuğu şeylerde, takip ettiği bir yol vardır ki, o yol bilinmediği zaman, tahlilci aradığını onda bulamayabilir.
    Bir kere, Kur’ân’ın en birinci hedefi insanı mutlak saadete ulaştırmaktır.
    Saadete ulaştırmak için de her şeyden konu açar; ama o şeylerden önemine göre söz eder. İnsandan, onun ehemmiyeti kadar; yıldızlardan derecelerine göre bahseder.
    Böyle yapmayıp da o, sadece yirminci asrın “tabu”su sayılan bir kısım medeniyet harikalarından bahsetseydi, pek çok şeyin anlatılıp tanıtılma hakkı zâyî olacak ve bir kısım sabit hakikatler, gelecek keşifler ve bilhassa insan, ihmale uğrayacaktı. Bu ise, Kur’ân’ın, ruh ve asıl maksadına bütünüyle aykırı bir durumdur.
    Edebî dâhiler, onun büyüleyici ifadesine hayranlık destanları koşarken, bakışlarını iç ve dışta gezdiren ilim adamları, onun aydınlatıcı tayfları altında, eşya ve hâdiselerin hakiki yüzlerini görebilme ve anlayabilme bahtiyarlığına ermişlerdir. Psikologlar, sosyologlar; kitleler ve insan ruhuna âit en kapalı problemleri, onunla çözüme kavuştururken; ahlâkçı ve terbiyeciler de nesillerin terbiyesinde hep ona müracaatta bulunmuşlardır.[Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 14]
    Şimdi söylemeye çalıştığımız hakikatlere birer misal ve sorulan soruya da cevap için, bir iki numune örnek sunuyoruz:
    1- Ezelden ebede kadar her şeyi gören ve bilen Yüce Yaratıcı, önce genel anlamda geleceğin bir ilim, irfan ve bunun zorunlu neticesi olarak da bir iman devresi olacağına dikkati çekiyor: “Biz onlara, âfakta (bir baştan bir başa tabiatın sinesinde) ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, o Kur’ân’ın gerçek olduğu onlara iyice tebeyyün etsin.”[Fussilet Sûresi, 41/53] bu âyet, bilhassa ilim gözüyle ele alındığında, tek başına bir mûcize olduğu kabul edilecektir. Makro âlemden mikro âleme kadar, insanın araştırma ve düşünme sahası içine giren ne kadar şey varsa, gelecekte aydınlanan mahiyetleriyle Kur’ân’ı doğrulayacak ve Yaratan’ın varlığını ve birliğini gösterecektir.
    2- Kur’ân, kâinatın yaratılışı mevzûunu da, yine kendine has üslûpla ele alır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi; Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[Enbiyâ Sûresi, 21/30] Bu anlatış o kadar berraktır ki, ne dünkü Kant ve Laplas’ın, ne de modern çağın Asimow’larının faraziyeleriyle asla kirletilmemelidir.
    3- Bir diğer âyette ise: “Görmedin mi ki Allah yerde olan her şeyi ve kendi emriyle denizlerde yüzen gemileri, sizin hizmetinize verdi? Yerin üstüne düşmesin diye, göğü O tutuyor. Gök ancak O’nun izniyle düşebilir.”[ Hac sûresi, 22/65] Gök cisimlerinin yer üzerine düşme durumunda olduğunu, fakat Allah’ın müsaade etmediğini anlatıyor ki; bu da, cisimler arasındaki çekme kanunudur. Bu mevzuda ister Newton’un “cazibe-i umumiye”si açısından, isterse modern astronomi çağının “hayyiziyle” ele alınsın anlatılan şey fevkalâde açık ve seçiktir.
    4- Günümüzün aktüel meseleleri arasında mühim bir yer işgal eden, Ay’a seyahat mevzuu da bir işaretle hissesini alıyor; “Dolunay şeklini alan Ay’a kasem ederim ki, siz mutlaka, tabakadan tabakaya binecek (yükselecek)siniz.” [İnşikâk sûresi, 84/18-19]
    5- Son bir misal de Ay ve Güneş benzerliklerinden verelim: “Biz gece ve gündüzü iki âyet (alâmet) yaptık. Gecenin âyetini (Ay’ı) sildik; gündüzün âyetini aydınlatıcı kıldık.”[ İsrâ Sûresi, 17/12]
    İbn Abbas, “Gecenin âyeti Ay, gündüzün âyeti de Güneş’tir.”[ Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’ân 10/228] diyor. Bu itibarla “Gecenin âyetini sildik.” sözünden, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ışık veren bir peyk olduğunu, ısının bulunduğunu; daha sonra Yüce Yaratıcı’nın, onun ışık ve ısısını söndürdüğünü anlatıyor ki; bir yönüyle Ay’ın geçmişini dile getirirken, bir yönüyle de, diğer yıldızların kader ve âkıbetlerine işaret etmektedir.
    İşaret edilen bu birkaç numune gibi, Kur’ân’da daha pek çok âyet vardır ki, hem insanı alâkadar eden her mevzuun hiç olmazsa- icmâli Kur’ân’da bulunduğunu, hem de bu meselelere dair, İlâhî beyanın herkesin anlayacağı şekilde, fakat beşer için ifadesi imkânsız mûcizevî olduğunu göstermektedir.

    Sayı: 210
    Bölüm: Kur’an iklimi

    Kur’ân’ın ilk âyetinin “OKU” diye başlamasındaki hikmet nedir?

    “İkra/Oku” ilâhî emri, O en şerefli varlığın zâtında tecellî ile beşere emanet edilen sonsuz kemâlata muhatap ve mükellef olmak için bir vazife verme ve bir dâvettir.
    Müşâhede edilecek, mânâ ve muhtevası anlaşılacak, anlaşıldıkça da, Hâlık’ın nizam ve kudretinin büyüklüğüne ihtişâm ve güzelliğine vâkıf olunacak bu kâinat, Levh-i Mahfûz’un bir tecellîsi ve yansımasıdır.
    Allah, insan haricindeki canlı ve cansız her varlığı “kalem” olarak vazifeli kılmış, böylece de, her varlık kendisine tevdî edilen, kendisinde tecellî eden vak’aları kaydetmiş ve kaydetmektedir.
    Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Bu itibarladır ki, “Gör, müşâhede eyle!” suretinde değil de “Oku!” şeklinde bir emir vâki’ olmuştur. Zira, kitap ancak okunur. Her biri birer kitap olan varlıklar ile dolu ve pırıl pırıl bu kâinat elbette ve muhakkak ki, ilâhî bir kütüphânedir. İnsandan gayri bütün varlıklar sadece “yazmak” ile mükellef tutuldukları hâlde, insan hem yazmak ve hele de mutlaka “okumak” vazifesi ile şereflendirilmiştir.
    İlim, kâinatta tecellî edegelen nizam ve değişik şekilde tecellî eden şeylerin birbiriyle olan münasebetlerini idrakten ve bu idraklerin tasnîfi ve bir araya getirilmesinden ibarettir. Kâinattaki bu nizam, nizamdaki ehemmiyetli hassasiyet ve denge, kat’iyen rastlantılara verilemez. Binâenaleyh, böyle bir nizamın elbette bir kurucusu ve vaz’edicisi vardır; hem de, varlığı her şeyden daha ayân bir kurucu.
    Her nizam, ortaya konmadan önce tasavvur edilir. Tıpkı, kâğıda dökülüp çizilmeden önce bir mimarî plânın, mimar dimağında tasavvur edilmiş olacağı gibi… Beşerin karışık ve yoğun yapısı ve düşüncesi, bu tasavvur ve var olmaya nasıl bir şekil verir, o bir tarafa; kâinat çapındaki bu nizam, Levh-i Mahfûz ise, mukayyet nizam da, Kur’ân-ı Kerim’dir ve Levh-i Mahfûz’un aynasıdır.
    Buna göre insan okuyacaktır. Okudukça anlamaya çalışacak, zaman zaman yanlış anlayacak, hatalar yapacak; tecrübelere girişecek; hata-sevâp potasından geçirdiği ilim cevherini itimat ve güvenirliğe, emniyet ve sağlamlığa ulaştıracaktır. Bakmak başka, görmek başka; anlamak başka, anladığını kabullenip şuur ve gönlüne mâl etmek başka; bütün bunlardan sonra tatbik etmek başka ve tatbik ettiğini de gayra teslim ve tevdî etmek tamamen başkadır.

    1. Kur’ân’da; körlük, sağırlık ve dilsizlik beraber zikredilir. Zira yaratılışla ilgili emirler gözle okunduğu gibi, tenzîlî emirlerin (Kur’an) ilk mâkes bulacakları yer de kulaktır. Ve bu müşâhede ve duyuşa tercüman ise lisandır.
    2. Kulağına çarpan ilâhî emirlerle uyanmamış bir gönül, şeriât-ı fıtriye ile abes olarak iştigalden kendini kurtaramayacaktır.
    3. “Oku”, bir bütünleşmenin ve bütünleştirmenin; bir müşâhede ve değerlendirmenin; bir görme ve onun yanında sezmenin, sonra da bu iç irfana dili tercüman kılmanın ifadesidir ki, ilk emir olması, ne kadar mânidardır.

    Sayı: 207
    Bölüm: Kur’an iklimi

    Kur’an’ımız, sonsuza kadar bütün tazeliğiyle bâkî kalacak

    ALİ DEMİREL
    Kur’an’ın geliş gayesi ve geliş keyfiyeti tamamen irşad esasına bağlıdır. İnsan, kalb ve ruhun hayat derecesine ancak Kur’an’ın irşadına tâbi olmakla ulaşabilir. Zira, insanın insanlık semâsına yükselebileceği yolu ancak Kur’an göstermiştir. İşte, insanın bu uzun seyri kıyamete kadar devam ettirebilmesi içindir ki, Cenab-ı Hak, Kur’an’ı muhafazası altına almıştır. Ancak bütün icraatına sebepleri perde yapan Allah (c.c.), bu icraatına da sebepleri perde yapacak ve bu kudsi işte kudsiler topluluğunu şereflendirecektir.
    Her semâvî kitap, kendi nebisinden sonra, o davanın havarilerinin omuzlarına yüklenir. Kur’an için de aynı prensip geçerlidir. Bir farkla ki, nasıl Kur’an bütün semâvi kitapların en yücesi ve en ulvisidir, onu omuzlayacak cemaat de diğerlerine kıyasla en ulvî ve en yücedir. Zira ki, Kur’an, varlığın Medâr-ı İftiharına inmiştir. Ve o cemaatı, böyle bir Nebi yetiştirmiştir. Onların arasında Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi büyük dehâlar vardır. Ve yine onların Bedir’de arslanlar gibi döğüşen, Uhud’da sarsılmayıp yerinde sebat eden, Hudeybiye’de elini ellerin en nurlusuna uzatıp biat eden yiğit oğlu yiğitler vardır.
    Kur’an, dağları yerinden oynatacak azâmet ve ağırlığı ile Hz. Ebu Bekir’in omuzlarına yüklendiği zaman cidden güçlü bir omuz bulmuş oluyordu. O, Fâruk-u Âzâm’la şehbâl açıyor ve Hz. Osman’la dünyanın dört bir yanına yayılıyor ve cihânı nurlandırıyordu. Hz. Ali ile ise O’nun apayrı bir buudu keşfolundu. Kur’an evvela O’nun gönül deryasında dalgalandı, daha sonra bu dalgalar tekke ve zâviyeleri netice verdi. Nice büyük veliler ve onları kanatları altına alan müceddidler hep bu mana mektebinde yetiştiler. Hz. Ali’nin gönlü buna bir çekirdek oldu ve bütün tohumlar, cihanın dört bir yanına o muhteşem varlıktan yayıldı.

    Kur’an-ı Kerim tahrife uğramadı
    Esasen her bir sahabiyi teker teker ele alıp destanlaştırmak mümkündür. Onlar gökteki melekleri gıptaya sevk edecek kadar seçkin ve asil insanlardır. Bu Kur’an talebeleri, asla kitaplarına ihânet etmediler. Kur’an işte böyle en güçlü omuzlardan kaideler üzerine oturdu ve bir abide gibi günümüze kadar mevcudiyetini, zerre kadar tahrif ve tahribe uğramadan devam ettirdi; kıyamete kadar da devam ettirecektir. Zira ona bu teminatı veren doğrudan doğruya Allah’tır. O hiçbir zaman aslî hüviyetinden zerrece inhiraf etmiş değildir. Tahrif çamurları onun arşa değen eteklerine sıçramaktan çok uzaktır. Diğer ilahi kitapların muhteva değişikliğine Kur’an’ın tek bir harfi dahi maruz kalmamıştır. Zira O’nu koruyan bizzat kendi sahibi olan Allah’tır. Ve kıyamete kadar koruyacağına dair de vaadi vardır. Nitekim “Muhakkak ki Kur’an’ı biz indirdik ve mutlaka onu biz koruyacağız.” (Hicr, 15/9) ayeti bize bu hakikati anlatmaktadır.
    Sırlı ve surlu Hicr Suresi’nin aynı hususiyetleri taşıyan bu ayeti, hiçbir şüphe ve tereddüte mahâl bırakmayacak bir tarz ve uslûpla Kur’an’ın kıyamete kadar teminat altında olduğunu haber vermektedir.
    Rabbimizin verdiği bu teminattan bizler de emin olmalıyız ve zaten de emin bulunmaktayız. Kur’an, kıyamete kadar bütün canlılığı ve tazeliğiyle bâkidir. Belki ara sıra esen muhalif rüzgârlar onu tozlandıracak; fakat küçük bir gayret, hafif bir silkinme ve kendine gelmekle eski parlaklığı ve göz kamaştırıcı hüviyetiyle, mü’minlerin kalb ve kafalarında yeniden canlanacak ve pörsümüş gönüllere can kazandıracaktır.

    Sayı: 198
    Bölüm: Kur’an iklimi

    ‘Kur’an benim can yoldaşım’

    ŞEMSİNUR ÖZDEMİR
    “Dost istersen Allah yeter, yâran istersen Kur’an yeter.” Kur’an-ı Kerim’in, onu okuyanlar ve sevenler için en güzel dost ve huzur kaynağı olduğunu çok veciz ifade eden bu söz, 64 yaşındaki Bedia Yargıcı’nın Kur’an aşkına da misal oluyor. “Benim can yoldaşım.” deyip Kur’an’ını bağrına basarken titreyen sesi, yaşaran gözleri, çileli hayatının son baharında taktığı hafızlık tacı ile daha da dik duran beyaz örtülü başı, kalbindeki kor ateşin sıcaklığını yansıtıyor. 8 tane evladı olmasına rağmen kendi evinde yalnız yaşamayı tercih eden Bedia Teyze, yalnız geçirdiği uzun gecelerde, serin sabahlarda kendisine en güzel arkadaş ve can yoldaşı olarak Kur’an-ı Kerim’i buluyor. Bedia Teyze, 22 yıl önce eşini kaybedince de Kur’an’ını göğsüne bastırıp, “Başka hiçbir şey istemem. Bana Kur’an’ım yeter.” diyerek teselliyi O’nda aramış.
    Aslen Siirtli olan Bedia Yargıcı, ilim yolunda çalışan, talebe yetiştiren, İslam’a hizmet etmiş köklü bir aileye gelin gelir. Eşi de, kayınpederi de hafız olan Bedia Teyze’nin kalbine gençlik yıllarında düşer Kur’an aşkı. Kayınvalidesinin 8, kendisinin de 4 çocuğu olduğu halde, gündüz evin işleri ve çocuklarla uğraşıp gece sabahlara kadar Kur’an okumaya başlar.
    Eşi postanede memurdur. Onun nöbete kaldığı geceleri Kur’an okuma fırsatı verdiği için bayram gibi görür. Evdekiler rahatsız olmasın diye çocuklarını yatırdıktan sonra gece lambasının ışığında sürdürür okumalarını. Güzel ve hızlı okuyamaz; ama hece hece de olsa azimle devam eder. Otoriter bir yapısı olan kayınvalidesi birkaç kez ne yaptığını merak edip aniden odasına girer. Her defasında Kur’an okurken bulur gelinini. Bedia Teyze, “Gözlerim çok yoruluyordu; ama bir gözümü elimle kapatıp dinlendirerek tek gözümle okuyordum.” sözleriyle anlatıyor okuma azmini. O dönemde sinüzitten kaynaklanan çok şiddetli baş ağrılarının ameliyat olmadan geçmesini de bu azime karşılık Allah’ın bir hediyesi olarak görüyor.
    Evlenecek çocuklarım vardı…
    Eşinin tayini ile İzmir’e yerleşen Bedia Teyze, bu arada 8 çocuk sahibi olmuştur. Hayat arkadaşı 49 yaşında iken bir hastalık sebebiyle vefat edince çocuklarını büyütme, okutma ve evlendirme sorumluluğunu tek başına yüklenir. Onlara bakabilmek için bir örgü makinesi edinir ve 14 sene boyunca ördüğü giyim eşyalarının geliriyle evini geçindirir. Kur’an öğrenmek isteyen ortanca gelinini İzmir Büyük Hatay Kız Kur’an Kursu’na götürdüğü gün, daha güzel okuma hayalini gerçekleştirmeye karar verir. “Ben de tecvidi öğreneyim. Benim okumam da bir imtihandan geçsin. Güzel okuyorsun diyenler var; ama bir hocanın dizinin dibine oturmadım hiç.” diyerek oturur Mesude hocahanımın karşısına. Kur’an’ı yüzünden okuyuşunu düzeltince, kurstaki torunu yaşındaki öğrenciler ve hocası hafızlığa başlamasını önerir Bedia Teyze’ye. 55 yaşındadır o zaman. Evlenecek iki çocuğu ve çalışması gereken örgü makinesi vardır. “Yapamam ben, öyle kabiliyetli bir insan değilim. Çocuklarım var, sorunlarım var.” der ilk başta; ama Kur’an okumayı çok sevdiği için ısrarlarda bir hikmet olduğunu kabul edip ilk besmelesini çeker hafızlık için.
    Ezber yapmaya başladığı ilk günleri ve hafızlık sürecini şöyle anlatıyor Bedia Teyze: “Ezber yapmaya başladım. Kem küm de olsa gidip veriyorum hocama. Ben olmuyor, hocam oluyor diye diye bitirdim. Allah onlardan razı olsun. Dört elle sarıldım, çok gayret ettim. O vesileyle makineyi de bıraktım.
    Bir sayfayı ezberlemek için kızlar 30-40 kere okuyorsa ben 300 kere okuyordum. Beş senede bitirdim çok şükür. Benim istediğim gibi olmasa da çok şükrediyorum. İstiyorum ki gözümü yumayım 4-5 cüz okuyayım. Ama takılıyorum. Yine de ezberden rahat okuduğum çok sure var. Gençliğimde o aşk yüreğime ilk düştüğü zamanlar daha çok çalışıp o zaman hafız olsaydım keşke; çok daha güzel ve kolay olurdu; ama 8 çocuğu büyütmeye çalışıyordum. Hafızlık Rabb’imin lütfu. Bilmiyorum belki, babaları erken gitti, çocuklara sabrettim canı gönülden. Belki onların hürmetine Rabb’im böyle bir şeyi lütfetti.”
    Yapamam desem ben kaybetmiş olurdum
    Bedia Teyze artık namaz kılarken Kur’an-ı Kerim’in istediği yerinden okuyabilmenin mutluluğunu yaşıyor. Bazen sabah namazının farzında Yasin Sûresi’nin tamamını okuyor. Bazen de ilk rekatta Yasin’i, ikinci rekatta Mülk Sûresi’ni okuyor. Hafız olmanın ayrı bir sorumluluk gerektirdiğini ifade eden Bedia Teyze, ezberlerini unutmamak için günde iki cüz okuyarak 15 günde bir hatim yapıyor. Bu arada her sayfayı 5 kez okuyarak ayrı bir hatim takip ediyor. “Eşim vefat ettiğinde sadece bir çocuğum evliydi. Hepsini tek başıma büyüttüm, evlendirdim. Gurbet ellerde çoluk çocukla az sıkıntı çekmedik; ama bugünümüze şükür. Allah’a sığınan yarı yolda kalmaz. Ne istersen iste, Allah’tan yardım diledikten, azmettikten sonra olmayacak bir şey yok.” diyen Bedia Teyze, hafızlığın en başta zor göründüğünü; ama niyet edip başladıktan sonra kolaylaştığını belirtiyor.
    Günlük okumalarını tamamlayabilmek için büyük gayret gösteren Bedia Teyze, şöyle konuşuyor: “Gün kısa, vakit çabuk geçiyor. Aile kalabalık olunca faaliyetler artıyor. Haftalık sohbetlerimiz de var. Ama Kur’an’ın içimde ayrı, bambaşka bir yeri var. Okumak, ihmal etmemek için uykudan, gezmeden, evlatlarımla bir arada olmaktan fedakarlık ediyorum. Yalnız yaşadığım halde hiç yalnızlık çekmiyorum. Kur’an benim can yoldaşım. Rabb’im bana lütfetti, ihsan etti. Benim için bitti diye bir şey yok. Son nefese kadar okumaya devam edeceğim. Allah’a şükürler olsun aşkım da var, önünden hiç kalkmayayım diyorum. Öğrenmek için çok mücadele ettim. Gecemi gündüzüme kattım. Yapamam desem ben kaybetmiş olurdum. O vaktimi daha kazançlı başka neyle geçirebilirdim ki?”
    Hafızlığın ahiretteki karşılığını ancak Allah bilir; ama Bedia Teyze ilerlemiş yaşında gösterdiği gayretin ödülünü bu dünyada da almış. Daha önce gözlük kullandığı halde, hafız olduktan sonra gözlüksüz okumaya başlamış. Ayrıca yıllardır geçmeyen sedef hastalığı bu çalışma sürecinde tamamen kaybolmuş.
    Hafız, yaşayan ve yürüyen Kur’an’dır
    Hâfız sadece Kur’an-ı Kerim’in lafzını hafızasına alıp beynine ve belleğine hapseden değil, onun mânâsını kalbine ve beden ülkesine nakşedip koruyan, hükümlerini muhafaza eden, lafız ve manasını sinesinde himaye edip, gönül aynasında seyredip devamlı gözeten, hürmete ve cennete layık bir kişidir. Yani, hâfız; yaşayan ve yürüyen Kur’an’dır. Hz. Peygamber Efendimiz, hâfızları, Abese Sûresi’nde sözü edilen vahiy getiren meleklere benzetmiş ve hafızların cennette onlarla beraber olacağını müjdelemiştir. Kur’an-ı Kerim, Peygamber Efendimiz zamanında vahiy katiplerince yazılmış ve birçok sahabe tarafından ezberlenmiştir. Kütüb-ü Sitte’de bulunan bir hadis-i şerif şöyledir: Ebu Saidi’l-Hudrî radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatü vesselâm buyurdular ki: “Kur’an ehli (yani onu okuyan, onunla amel eden) cennete girdiği vakit, kendisine: “Oku ve yüksel!” denilir. O da okur ve yükselir. Her ayet için bir derece verilir. Böylece o bildiği ayetleri sonuna kadar okur (ve her biri için bir derece alır).” İbnu Abbâs’tan (radıyallahu anh) rivayet edilen bir hadis de şöyledir: “Resulullah aleyhissalatü vesselâm buyurdular ki: “Kim Allah’ın Kitab’ını öğrenir ve sonra da onda bulunanlara uyarsa Allah, onu, dünyada dalâletten çıkarıp doğru yola sevk eder, âhirette de kötü hesaptan korur.”

    Sayı: 175
    Bölüm: Kur’an iklimi

    Kur’an bilgimiz ne durumda?

    ALİ DEMİREL
    Kur’an ne demektir?
    Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Cebrâil (as) vâsıtasıyla Efendimiz’e toplam 23 senede Arapça olarak indirdiği, bize kadar ilk nâzil olduğu şekilde tevâtürle, yani yalan söylemeleri mümkün olmayan üstün vasıflı insanların ortak rivayetleriyle gelen ve mushaflarda yazılı olup, okunması ile ibâdet edilen, hiçbir kimsenin bir benzerini getiremediği ve getiremeyeceği son ilâhî kitaptır.
    Sûre nedir?
    Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümden her birine sûre denir. Kur’an-ı Kerim, Fatiha sûresiyle başlar, Nas sûresiyle son bulur. Ayrıca Mekke döneminde inen sûrelere Mekkî, Medine döneminde inen sûrelere ise Medenî sûreler denilir.
    Vahiy kâtipliği nedir?
    Vahiyleri yazıya geçiren, Efendimiz’in devamlı yanında bulunan kişilere vahiy kâtibi denir. Sayıları 42’ye kadar yükselen kâtiplerden bazıları şunlardır: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zeyd b. Sabit.
    Hafız nedir?
    Kur’an’ın tamamını ezberleyen kimselere hâfız denir.
    Hatim nedir?
    Hatim, mühürlemek, sona erdirmek ve bitirmek anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise Kur’an’ı sonuna kadar okuyup bitirmek demektir. Bir kimsenin Kur’an-ı Kerim’i hatmetmesi demek, Kur’an’daki 114 sûrenin tamamını okuyup bitirmesi demektir. Hatim, Kur’an’ı yüzünden okumak suretiyle yapılabileceği gibi ezberden okunarak da yapılabilir.
    “Mukâbele” nedir?
    Ramazanlarda Efendimiz, Cebrail (as) ile o zamana kadar mevcut vahiy metinlerini karşılıklı okuyorlardı. Efendimiz, son Ramazan’ında ise Cebrail’le (as) Kur’an’ı iki defa mukâbele ettiklerini bildirdi. O zamandan beri Ramazan aylarında Kur’an mukâbele halinde (karşılıklı) olarak okunmaktadır.
    Kaç senede nâzil oldu?
    Miladi 610 senesinde inmeye başlayan Kur’an, yaklaşık 23 yıl sonra Miladi 632 senesinde inen Maide Sûresi’nin üçüncü ayeti olan, “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” ayet-i kerimesi ile tamamlandı.
    Kitap haline getirilmesi
    Kur’an, Efendimiz’in (sas) sağlığında kitap haline getirilemedi. Hz. Ebu Bekir bu iş için vahiy katiplerinden hâfız Hz. Zeyd bin Sabit’i görevlendirdi. Miladi 633 yılında Kur’an yazılı bir kitap haline getirildi. Hz. Osman zamanında da çoğaltıldı.
    Kur’an dinliyor muyuz?
    Kur’an’ı okumak kadar dinlemek de önemlidir. Kur’an-ı Kerim’i hem okuma hem de dinleme mevzuunda değişik seviyeler, farklı duyuş ve hissedişler vardır. Hak rızasına ulaştıracak bir okumada, okuyan insan her şeyi nazarından silip sadece Allah’a müteveccih olmalı; dinleyenler de, ses ve nağme kime ait olursa olsun, Kur’an’ın kendisini, İlahi kelamın mana ve muhtevasını dinlemeye çalışmalıdır. Okunan, Allah’ın kelamıdır; onu ruhanîler de dinler, melekler de. Kur’an’ı istenen seviyede dinleyebilmek için de, okuyan kim olursa olsun, önce onu zihnen ortadan kaldırmak ve tamamıyla okunan ayetlere, Allah’ın kelamına yönelmek gerekir.
    Latin harfleriyle olsa olmaz mı?
    Sadece Arapçasını öğrenene kadar okunuşu Latin harfleriyle yazılmış olanı okumakta çok mahzur görülmese de bir müslümana yakışan orijinalini öğrenmektir. Çünkü dünyadaki birçok dilde olduğu gibi Arapçada da sesi birbirine benzeyen bazı harfler vardır. Bunlar doğru telaffuz edilmediğinde anlam değişmekte, hatta bazı durumlarda kişinin dindeki konumunu bile zora sokmaktadır. Bu açıdan Cenab-ı Hakk’ın hoşnut olacağı şey orijinalini öğrenmektir. Zaten en fazla bir hafta sürecek ve ahirette bizim yoldaşımız olacak bir eğitimi gözümüzde büyütmenin pek fazla anlamı yoktur.
    Kur’an her derde şifadır
    Arş-ı azamdan gelen Kur’an’ın mübarek ilahi hitabı o kadar feyizlidir ki bir Asâ-yı Mûsa (as) gibi vurulduğu yerden oluk oluk nur, oluk oluk hidayet fışkırmaktadır. Tarihte hangi toplumda, hangi insanda bir meziyet bir kabiliyet bir zindelik varsa hep Kur’anî’dir. Hep onun apaçık dehlizlerden ulaşan ışığıdır, nurudur.
    Cehaletin son noktasına ulaşmış bedevileri aleme muallim kılan, çocuklarını diri diri toprağa gömenleri bir şefkat abidesi eyleyen, söz sultanı olduklarını iddia edenleri kapıkulu yapan, kendi elleriyle yapıp ardından taptıkları putlardan onları halas eden yine Kur’an’dır. O sadece Arabistan’daki çöllere hayat vermekle kalmamış tüm alemi bir Nil-i mübarek gibi ihya etmiş. O çöldeki bir serap olmamış. Görenleri, duyanları yanına koşturan berrak bir ırmak gibi kaynağı Mekke’den tüm dünyayı dolaşmış.
    İslamiyet’i insanların ruhuna, hissiyatına, düşüncesine nakış nakış işleyen bir Nur-u ezelidir. Onu dinleyelim! O nur ile nurlanalım.
    Kur’an öğrenmemiz şart mı?
    Kur’an, bizi cennete ulaştırıp, cehennemden koruyan merhamet ve şefkat dolu bir kitaptır. Asla zatını kavrayamayacağımız ama isim ve sıfatların tecellilerini kâinatta mutlaka bulmamız gereken Yüce Allah’ımızın bizi muhatap kabul edip bir mektup göndermesi eşsiz bir güzelliktir. Kur’an’ı okurken, insan bir nokta gelir ki, Cenab-ı Hak’la konuşur gibi olur. Ayetler bizzat ona ait olduğu için ağızdan çıkan her kelime O’nun emir, müjde ve yasaklarının yeniden canlanmasına vesile olur. Her bir kelimeye karşılık olarak yaratılan güzel ruhlar ve melekler hadislerin ifadesiyle kıyamete kadar o güzel kelimeyi zikreder ve sahibine sürekli sevap yazılır. “Şart mı?” sorusunu daha rahat anlayabilmek için şöyle de sormak mümkün: “Gurbettesiniz ve annenizden size mektup gelmiş. Okumanız şart mı?” “Bir sınava hazırlanıyorsunuz ve birisi size o sınavla ilgili en önemli kaynak kitabı göndermiş. ‘Canım başkası okusun!’ der misiniz?”
    Âlemlerin Rabb’i olan Allah, bir lütuf eseri olarak kullarıyla konuşmuş ve onlara kitaplar göndermiş. O da yetmemiş izah etmesi ve yaşantısıyla da bire bir örnek olması için peygamberler göndermiş. Bazı vaatlerde ve uyarılarda bulunmuş, tâ ki insanoğlu imtihanını başarıyla verebilsin. Kekeleyerek, “çat pat” da olsa Kur’an okumaktan vaz geçmeyelim.
    Kur’an’ın kalbi: Ayetü’l-Kürsî
    Bakara Suresi’nin 255. ayeti, ayette geçen kürsî tabirinden dolayı bu ismi almıştır. Kur’an-ı Kerim’in bütünü içinde ayrı bir fazîleti olan bu ayet hakkında Resulullah’tan bazı hadisler nakledilmiştir. Muhammed b. İsâdan nakledildiğine göre İbnü’l-Aska’ şöyle der: “Adamın biri Hz. Peygamber’e gelip Kur’an’ın en faziletli ayeti hangisidir?” diye sordu. Resulullah (sas) şöyle buyurdu: “Âllâh’u lâ ilâhe illâ huve’l-Hayyu’l-Kayyûm…” (Müslim, Müsafirîn, 258). Başka bir hadiste de: “Kur’an’ın en faziletli ayeti Bakara Suresi’ndeki Âyetü’l-Kürsî’dir. Bu ayet bir evde okunduğu zaman Şeytan oradan uzaklaşır.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2) Resulullah (sas) bir defa Kab’ın oğlu Ubey’e, ezberinde olan ayetlerden hangisinin daha yüce olduğunu sormuş, “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” cevabını alınca, soruyu tekrar etmiş, bunun üzerine Ubey, bildiği en yüce ayetin “Âllâh’u lâ ilâhe illâ huve’l-Hayyu’l-Kayyûm…” olduğunu söylemiştir. Resulullah (sas) aldığı cevaptan memnun olarak Ubey’in göğsüne vurarak “Ey Ebû Münzir! İlim sana kutlu olsun.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Vitr, 17) Ayrıca Hz. Peygamber (sas) “Âyetü’l-Kürsî Kur’an âyetlerinin şahıdır.” buyurmuştur. (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 2)
    Bu ayet-i kerîmede Cenâb-ı Allah’ın yüceliği, sıfatları, kâinatta meydana gelen büyük olayların tamamen O’nun iradesi doğrultusunda vukû bulduğu, O’nun isteği ve izni olmadan hiçbir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği anlatılmaktadır.

    Sayı: 185

    Kur’an, Sübhan olan Allah’ın ezelî hitaplarının hazinesidir. Yani kusur ve aczden yüce olan Allah’ın ezelî konuşmalarının mahzenidir.
    Çünkü Kur’anı azîmüşşan, Rahman olan yüce Allah’ın, öte âlemde, âhirette ebediyyen devam edecek olan, maddî-manevî lûtuf, ihsan ve keremlerinden sitayişle, övgüyle behsedip, söz eden bir müjdeler hazinesidir.
    Ganiyyi Mutlak olan Allah’ın bitmez tükenmez hazinelerini, kullarının âdeta başından aşağı boca edeceği ve zaten her an ettiği ve etmekte olduğu ihsan ve vergilerden bahseden bir hazinedir.
    Kur’an ne değil ki azîz okur! Kur’an birşey değil her şey!
    Büyüklük zâtını vasfedip nitelemekte küçük kalan yüce Allah’ın tenezzülü ilahî ile, kulun anlayabileceği bir üslûp ve tarzda onun seviyesine inerek, kuluna ettiği binbir çeşit hitap edişler manzumesidir; şu Kur’anı Mecîd a dostlar!
    Kur’an şu İslâmiyet âlemi mânevîsinin, mânevî âlem, mânâ ve anlam yumağı olan İslâmiyetin güneşi, temeli, hendesesi ve plânıdır.
    Evet İslâmiyet mânevî âlemdir. Mânâ âlemidir. Kur’an bu mânevi, bu mâna aleminin güneşidir. Temelidir.
    Kâinat, Kur’anın mânasına kılıf olmuş… Kâinat zarf, Kur’an mazruf yani zarflanan yani büyük kâinat insanının ruhu.. Fakat ruh, bedene hâkim olması hasebiyle de, bu defa kâinat mazruf; zarflanan, kılıflanan ve hıfz ve muhafaza altına alınandır.
    Ruh ise kucaklayıcı bir mâna kılıfıdır. Demek ki bazan kâinat zarf ve kılıf oluyor. Kur’andan neş’et eden, çıkan mâna âlemi ise mazruf, zarflanan ve kılıflanan oluyor.
    Bazan da oluyor ki, Kur’an güneşinin aydınlattığı İslâmiyet yâni manevî âlem zarf oluyor; kuşatıcı ve koruyucu oluyor. Kâinat ise mazruf, zarflanan kılıflanan, koruma altına alınan olarak karşımıza çıkıyor.
    Bazan öyle bazan böyle, fakat ne şekilde olursa olsun, madde ve mâna, kabuk ve özk; birbirisiz olamıyor. Birbirisiz sağlam kalamıyor. Adeta et ile kemik gibi birbirine muhtaç oluyor.
    Kur’an öyle manevî bir güneş ki, hem insan bedenine nefes aldırıyor, hem de insan ruhuna.. Tabii aynı şekilde hem dünyanın, kâinatın maddesini aydınlatıp bize yorumluyor.. Hem de mânasının ne anlama geldiğini söylüyor.

    Allah (c.c) insanlığı doğru yola iletmek için gönderdiği kitabını yine aynı kitapta tanımlamıştır. Demiştir ki; Kur’an Allah katındandır ve korunmuştur (Hicr/9), Furkandır (2/185), Beyandır (18/54), Nurdur (64/8), Öğüttür (2/231), (3/138)…

    Evet, Kur’an’ın bir özelliği de öğüt olmasıdır. Allah (c.c.) Kur’an’ın öğüt olduğuna ondokuz surede muhtelif ayetlerde değinmiştir. Örneğin, Enbiya suresinin 49. ayetinde; ‘Bu (Kur’an)da ona (yani Muhammed’e) indirdiğimiz mübarek (çok faydalı) bir öğüttür demektedir.

    Kur’an’ın indiriliş sebebi zaten insanlara öğüt vermesi, doğru yola iletmesi yani insanın yaratılışına, eşyanın tabiatına uygun hareket etmesini sağlamak değil midir?

    Kitabımızda öğüt (7/2), ikaz (68/33), tehdit (20/ 113), müjde (68/34) vb. insanı doğru yola iletmek için çeşitli yöntemler vardır. Bunlara ek olarakta insanlara öğüt olması ve Kur’an’ın hak olduğunun ispatı olan çeşitli kıssalar Kur’an’da anlatılmaktadır (20/99).

    Bu kıssaların bir kısmında kahramanlarının isimleri gibi bilgiler verirken, bir kısmında da bu bilgiler tamamen gizlenmiştir. Genelde geçtiği zaman ve yer konusunda özellikle bilgi verilmemiştir. Bu mesellerde gereksiz ayrıntılara yer yoktur. Zaten amaçlanan da bu değildir.

    Kıssalar, Hz Muhammed (sav) ve tebliğci müslümanlar için kimi zaman destek, kimi zaman yol gösterici kimi zaman da öğüt olmuştur. Müslümanlar Mekke döneminde inen ayetlerdeki Hz. İbrahimin kıssasıyla bir kişi ile de ümmet olunacağını, kafir ebeveynleri ve kavimleriyle nasıl mücadele edeceklerini, Allah’ın ayetlerini okumayı; Hz. Yunus kıssasıyla yılmamayı; Hz. Nuh kıssasıyla sabrı, taviz vermemeyi, mücadelede sürekli direnişi ve sonucu Allah’a havale etmeyi; Ashab-ı kehf kıssası ile onlar gibi tağuta baş eğmemeyi sadece Allah’a havale etmeyi; Ashab-ı uhdud ile gerekirse Allah için canını verebilmeyi; Bahçe sahiplerinin kıssası ile rızkı Allah’ın verdiğini; daha bir çok kıssa ile Kur’an’ı ahlakı edinmeyi; Medyen vb. kıssalar için azabın ne zaman hak olduğunu vs. öğrenmişlerdir.
    Kur’an kıssaları müminlerin daha önceden tecrübe etmedikleri olaylarla karşılaştıklarında nasıl davranacaklarını mesaj olarak vermektedir. Kıssalardaki temel anafikir anlaşıldıktan sonra mü’min başına gelen değişik olaylarda kıssaların yardımını kullanabilir.

    Kur’an’daki kıssaları incelediğimiz zaman görürüz ki elçilerin kıssaları bizler için yol göstericidir. Allah’ın sünneti gereği toplumsal ve siyasal değişimlerin ilkelerini bize bildirdikleri için okunmaları ve anlaşılmaları gerekmektedir. Zaten Hz. Muhammed’e gösterilen yol örneğin; Hz. Musa’nın kıssasıyla belli bir uyum içindedir. Bu da bize farklı sosyo-ekonomik yapılarına rağmen toplumsal değişimin ilkelerini ve dinamiklerini açıklayan Allah’ın sünnetini gösterir.

    Üzerlerine azap hak olan kavimlerin kıssalarından da bizim çıkaracağımız sonuçlar vardır. Bunun için de sormamız gereken sorular…

    Örneğin;
    1) Allah (c.c.) bu kavimlere hangi özelliklerini düzeltmek için peygamber göndermiştir ya da bu kavimler neden dolayı azabı hak etmişlerdir?

    2) Azab üzerine hak olan kavimlerin ortak özellikleri
    nelerdir?… gibi.
    O kavimlerin tam olarak hangi yüzyılda yaşadıkları, bulundukları yer, vücut yapılarının nasıl olduğu gibi Rabbani olmayan sorulara yönelmemeliyiz. Kıssalardan amaç bu değildir. Öyle olsaydı Allah (c.c.) (haşa) bilmiyormu ki bu ayrıntıları bize açıklamasın.

    Baştada dediğimiz gibi mesellerden amaç öğüt almaktır, insan ayrıntılara boğularak meselin mesajını bile saptırabilir. Buna örnek olarak Hz. Adem’in oğullarının kıssasını verebiliriz. Bu kıssa çoğu kimse tarafından bilinmesine rağmen kıssanın mesajı yerine Kur’an’da geçmediği halde oğullarının isminin Kabil ve Habil olduğu, kız kardeşleriyle evlenmeleri gibi bir yığın israiliyat kaynaklı hurafelerle kafa yoğrulup durulur Böylelikle de meselin mesajı olan teslimiyet akabinde de Allah’a sunulan hediyenin kabulü, teslimiyetsiz olan hediyenin reddi ve sonucunda bir kardeşin diğerini öldürmesi olayı gözardı edilir. Nihayetinde de kıssa bir aşk hikayesi olup çıkar. Hz. Adem’in kıssasında olduğu gibi.

    Aynı şekilde Yunus Peygamberin kıssası da bir çok katkılarla dejenere edilmiştir. Bu kıssadan alınacak öğüt Allah’ın Hz. Muhammed’e ve onun şahsında da müslümanlara tebliğde sabrı tavsiye etmesi”… ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; ….’ (68/48) diye emretmesi ve Hz. Yunus’un hatasını anlayıp dua etmesidir. Yoksa bu kıssada önemli olan balığın karnında kaç gün kalınabileceği, balığın büyüklük çeşidi, Yunus (a.s.)’ın balık tarafından bal kabağının mı yoksa yemeklik kabağın mı altına bırakıldığı değildir.
    Allah (c.c) bir çok peygamber kıssasıyla birlikte örnek olarak Eyyüp (a.s.)ın kıssasını da vermektedir. Öyleki Eyyüp (a.s.)’a Allah bir dert vermiştir. Bu dert ona çok ağır gelmiş ve Rabb’ine dua etmiştir. Bunun üzerine Allah bu derdi “Eyyüp peygamberin üzerinden kaldırmıştır. Bunun sebebini de Enbiya süresi 84, ayetinde Allahu Teala şöyle açıklamaktadır; “…; ona tarafımızdan bir rahmet ve ibadet edenler için öğüt olarak…’ bu derdi kaldırdığını hatta kendisi ve ailesine onlarla beraber bir katını daha verdiğini belirtmiştir. (21/ 83-84)

    Böyleliklede bu kıssadan almamız greeken hayır ve şerrin Allah’tan geldiği, zorluk anında sabretmek ve sadece Allah’a dayanmak ve yardımın ondan geleceği gerçeğidir. Yoksa Eyyüp (a.s.)’ın hastalığının çeşidi, karısının şeytanla konuşup konuşmadığı hatta şeytana kocasını iyileştirmesi için hangi peliğini verdiği değildir. Bunlar aslı olmayan rivayetlerdir.

    Bir başka örnek de Zülkarneyn (as)’ın kıssasıdır. Muhataplar Zülkarneyn’in tavrını, yeteneklerinin Allah’ın verdiği özellikler olduğunu vb. bilecekleri yerde Yecüc ve Mecüc’ün Hz. Adem’in toprağa düşen menisinden yaratıldığı, onlara karşı yapılan seddin kızıl ve siyah olduğu, insan eti yedikleri, kıyametin alameti oldukları! cehennemin onlar tarafından doldurulacağı gibi fayda vermez hurafelerle kıssanın mesajı gölgelenmektedir.
    Allah (c.c.) yine mü’minlere örnek olsun diye Lut’un karısını (66/10), Firavun’un karısını (66/11), İmran’ın kızı Meryem’i (66/12) Kur’anda anlatmış ve onlar hakkında bizim bilmediğimiz ama örnek olmamış gereken tavırlarını içeren bilgileri bize sunmuştur;

    Evet, Allah inananlara İmran kızı Meryem’i örnek vermiştir. Çünkü o ırzını korumuş, Rabb’inin kelimelerini ve kitabı doğrulamış ve gönülden itaat edenlerden olmuştur. Ayrıca Firavun’un karısı da inananlara örnek olarak verilmiştir. Çünkü o Firavun’un kötü işlerinden, zalimliğinden kendisini kurtarması için Rabb’ine yalvarmıştır.

    Bir de Allah inkar edenler hakkında inananlara Lut (a.s.)’ın ve Nuh (a.s.)’ın eşlerini misal olarak vermiştir. Bu ikiside salih kulların nikahları altında olmalarına rağmen eşlerine hıyanet etmişlerdir.

    Bu misal verilen kişiler hakkında anlatılan kıssalardan alınacak öğüt yukarıdaki yazdıklarımızda. Bunun dışındaki ayrıntılar müslümanların uğraşacağı şeyler değildir.
    Kur’an’da geçen bir çok kıssa gibi Kehf ve Rakim ehli hakkında da, Kur’an’ın dışında bir sürü katkılar yapılmıştır. Bu insanların isimleri, mağaralarının yeri, yanlarında bulunan hayvanın deve mi, köpek mi olduğu, kaldıkları süre v.s. hakkında birçok rivayet anlatılmaktadır. Bu anlatılanlar sebebiyle de kıssada geçen gençlerin teslimiyetini, imanlarını (18/13), sabırlarını, kararlılıklarını, kıyamlarını (18/14), Allah’ın bu gençleri daha sonraki insanlara bir öğüt ve Allah’ın vaadinin hak olduğunu, kıyametten şüpheleri kalmaması için daha sonraki kavimlere buldurttuğu bilinmemektedir.
    Allah (c.c.) kıssalar konusunda yapılan tahriflere Kehf süresi 22. ayetinde dikkat çekmekte ve peygamberi ve onunşahsında da mü’minleri uyarmaktadır;
    ‘(Sonra gelen kuşaklar) diyecekler ki; ‘Üçtüler, onların dördüncüsü köpekleridir. ‘Ve; Beş’tiler, onların altıncısı köpekleridir’ diyecekler’. (Bu), Bilinmeyene (gaybe) taş atmaktır.’ Yedidirler, onların sekizincisi köpekleridir’ diyecekler. De ki: ‘Rabbim, onların sayısını daha iyi bilir, onları pek az (insan) dışında kimse bilemez. ‘Öyleyse onlar konusunda açıkta olan bir tartışmadan başka tartışma ve onlar hakkında bunlardan hiç kimseye bir şey sorma.’ (18/22)

    Kur’an’da anlatılan kıssalardan gerektiği gibi öğüt alınamamasının sebebi buraya kadar örneklendirdiğimiz şekilde kıssalara katkıların yapılmasıdır. Bunların bir kısmı kasıtlı bir kısmı da cahillikten yapılmaktadır. Bu tahrifler bazı kitaplarda ve tefsirlerde bulunmakta, meallerde ise dipnot şeklinde yer almaktadır.

    Kıssaların yanlış anlaşılmasının bir başka sebebi de belki birilerine şirin gözükmek belki de başkalarından değişik ve marjinal bir şeyler söylemek ihtiyacı ile Kur’an kıssalarına anlam vermektir. Bunu son zamanlarda akademisyenler! yada kendilerini öyle tanımlayanlar yapmaktadır. Bunlar kıssalardaki mucizeleri aklileştirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin, Hz. Musa’nın kıssasındaki asanın ejderhaya dönüşmesi …. gibi. Bu şekilde kıssalardaki mucizelerle yapılan oynamalarda kıssaların sağlıklı bir şekilde anlaşılmasına engel teşkil etmektedir.

    Kur’an kıssalarının yanlış anlaşılmasının bir diğer sebebi ise Kur’an’a imanını arttırabilmek, öğüt almak maksadıyla değil de sadece araştırma! amacıyla yönelinmesidir. Kur’an’daki emirleri öğrenip hayatlarına geçirmek yerine kıssalarda geçen bazı öğeleri değişik şekillerde yorumlamaya çalışmak özelde kıssanın genelde Kur’an’ın anlaşılmasına bir engeldir. Çünkü yöneliş yanlıştır. Zira kıssalara yöneliş öğüt almak için olmalıdır. Bu tarz bir yaklaşım zaten müslümanın Kur’an’a olan tavrı değildir. Bu ancak müşriklerin yaptığı gibi fitne konusu çıkarmak, inkara yönelmek, gayba taş atmaktır. Bunun da hiç kimseye faydası yoktur.

    Müslüman tabii ki okuduğu kıssayı daha iyi anlayabilmek için araştırma yapacak ve kıssa üzerinde düşünecektir, değişik hadis ve rivayetlerin yardımıyla daha iyi bir sonuç elde edilebilir. Zira cahiliye devrindeki arapların yaşayış tarzlarının bilinmesi dahi bir çok ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olmaktadır. Ama bu araştırma herkesten üstün olmak ya da daha çok bilmek! namına Kur’an’ın mesajının dışında başka arayışlara gitmek şeklinde olmamalıdır.

    Muhakkak ki Kur’an’ın mesajının anlaşılması konusunda Kur’an kıssalarının payı yadsınamaz. Zira Allah Kur’an’ı geçmişlerin haberlerini anlattığı ibret verici olayları taşıyan bir kitap olarak tanımlamaktadır (20/ 99) Bu sebepten Kur’an’ı muhatap alanlar Kur’an kıssalarına öğüt almak için yaklaşmalı, zihinlerini onlarla ilgili hurafelerden temizlemelidir. Bu şekil bir yönelişte özelde kıssaların genelde Kur’an’ın anlaşılmasını ve yaşanmasını sağlayacaktır.
    Müslüman artık kitabını gerektiği şekilde anlamalıdır. Kur’an’la kendini tanımlamalı, hayatını şekillendiği kavramları Kur’an’dan almalı ve Kur’an ile kendini savunmalıdır.

  2. KEHF SûRESİNDEKİ SIRLI KISSALAR

    Kehf sûresinde ana başlıklar altında anlatılan birkaç vak’­a var: Bunlar sırasıyla, Ashab-ı Kehf, Hz. Musa ile Yuşa b. Nun’un seyahati ve Hz. Musa’nın Hızır’la yolculuğu, sonra Zülkarneyn ve buna bağlı olarak da Ye’cüc ve Me’cüc meselesi… Biz önce bu dört hususu kısaca özetleyelim. Ardından da aralarındaki bağlantıyı ve bu kıssaların günümüze bakan yönlerini arz etmeye çalışalım.

    Ashab-ı Kehf:Ashab-ı Kehf, Allah inancından uzaklaşıp putperestliğe saplanan toplumu terk ederek yaşadıkları şehirden ayrılıp bir mağaraya sığınan, hâlleriyle insanlara ahiret inancı ve ölümden sonra dirilme hususunda ibret olan yarım düzine genç mü’minlerdir. Sayıları kesin olmamakla beraber, Kur’ân’ın onlardan bahsederken فِتْيَةٌ deyip cem-i kıllet sığasıyla zikretmesinden bunların sayısının on rakamından az olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü cem-i kılletin son hududu, dokuzdur.

    Bu gençler, şerir bir idareye karşı, fiilen mukavemet edemediklerinden dinî hayatlarını yaşayabilmek için saray hayatını terk ve mağarada yaşamayı tercih ederek bir mağaraya çekilmişlerdir. Bu zatlar orada, ilâhî bir rahmet eseri olarak uzun süre bir uykuya dalmışlar. Romalılar da mağaranın ağzını kapatarak onların bir daha kurtulmamaları için onları mağaraya mahkûm etmişlerdi. Onların uyanıp sonra da ölmelerine şahit olan o dönemin idarecileri de mağaranın kıyısına bir mescit yapmışlardı ki, daha sonra burası herkes için bir ziyaretgâh hâline gelmişti.[1]

    Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati:Hz. Musa, uzun bir seyahate çıkar. Yanına, o gün için henüz genç yaşta olan Yuşa b. Nun’u da alır. (Her iki hâdisede de fetâ (genç) vardır.) Hz. Musa, zâhirî ilimden sonra bâtınî ilmi de araştırmak üzere yanındaki fetâsıyla bir sahili takip edip gider. Yolculuk esnasında bir kayanın dibinde biraz istirahat ederken tam o esnada yanlarında taşıdıkları zembilin içindeki ölü balık canlanır ve denize dalıverir. Ancak bu hâdiseyi gören Yuşa b. Nun’dur.

    Biraz daha yürürler. Hz. Musa, ona kahve altını getirmesini söyleyince Yuşa, olan hâdiseyi hatırlar ve durumu Hz. Musa’ya bildirir. Aslında Hızır’la buluşulacak yer, ölü balığın hayat bulduğu yerdir. Hemen geriye dönerler. Orada Hızır’la buluşurlar. Daha sonra herkesin malumu olan seyahat başlar. Hızır’ın gemiyi delmesi, bir çocuğu öldürmesi ve yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir etmesi bu macerada karşılaşılan hâdiselerdir. Ancak Hz. Musa ona soru sormamaya baştan razı olmasına rağmen her defasında, yapılan işin hikmetini sorar ve üçüncü soruda da Hızır’la yolları ayrılır.[2]

    Zülkarneyn-Ye’cüc ve Me’cüc:İki boynuzlu, iki yönlü veya iki buudlu insan mânâsına gelen Zülkarneyn, peygamber olup olmadığı şüpheli zevattandır. Ancak zâhir ve bâtın ilimlerini cem eden bir insan olduğu kesindir. (Bu vak’aların üçünde de zâhir ve bâtın meselesi iç içedir.)

    Zülkarneyn, cihanın şarkına ve garbına seyahat yapar. Önce Bahr-i Muhit’e daha sonra da meşrık tarafına gider. Orada üzerlerinde elbise dahi olmayan bir toplulukla karşılaşır. Yolculuğuna devam eder ve iki sed arasına ulaşır. Burada dillerini anlamadığı bir cemaat, ona Ye’cüc ve Me’cüc anarşisinden bahseder ve ne pahasına olursa olsun onlarla kendi aralarına bir sed yapması teklifinde bulunurlar. O da ücreti reddetmekle beraber sed yapmayı kabul eder ve iki tepe arasına demir ve kaynamış bakır halitasından bir sed yapar. Orada bulunanlar da kendisine işçilikte yardım ederler.

    Ye’cüc-Me’cüc hâdisesi, çok geniş alanlı bir herc ü merci sembolize eden hâdisedir. O gün Zülkarneyn’in yaptığı sed, onların etrafı istilasına mâni olmak içindir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın tayin ettiği vakit geldiğinde bu sed yıkılacak ve her tarafı Ye’cüc-Me’cüc istila edecektir.[3]

    Bu vak’aları, peygamberler ve salih insanların şahsın­da sahnelendiren Hz. Allah (celle celâluhu), Kelâm-ı Kadim’i ile de ibret alınması maksadıyla, ayn-ı hakikat olarak Peygam­berine bildirmiş, anlatmış ve yaşanan o hâdiseleri ölümsüz birer ifade hâline getirmiştir. Şimdi bize de, onlardan alınacak hisseyi almak düşmektedir.

    DEVAM EDECK İNŞaALLAH…

  3. 1. Ashab-ı Kehf

    Ashab-ı Kehf’e, bazılarınca Ashab-ı Rakîm de denir ki, Kehf sûresinin baş tarafı, bu kişilerden bahsetmektedir. Âyet, mealen Efendimiz’e hitap sadedinde şöyle demektedir: “Sen, Ashab-ı Kehf ve Rakîm’i bizim âyetlerimizden hayret edilecek bir şey mi zannediyorsun?”[4] Bu âyetten başlayarak, Kur’ân‑ı Kerim, 26. âyete kadar bize Ashab-ı Kehf’in serencamesini anlatır; anlatır ama Ashab-ı Kehf’in sayıları hakkında net bir bilgi vermez. Zira âyette çeşitli insanların değişik görüşleriyle bazı rakamlar söyledikleri nakledilmekte, ancak bunlardan hangisinin isabetli olduğu söylenmemekte ve adetleri ile alâkalı bilgi doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın ilmine havale edilmektedir.

    Konuyla alâkalı âyette onlar hakkında şöyle denir: “İnsan­ların kimi, ‘Onlar, üç kişi, dördüncüsü de köpekleri idi.’ diyecekler. Bazıları da, ‘Beş kişi, altıncısı köpekleri idi.’ diyecekler. Bunların hepsi gayb hakkında tahmin yürütmekten başka bir şey değildir. Kimileri de, ‘Onlar yedi kişi olup sekizincisi köpekleri idi.’ derler. De ki: ‘Onların sayısını ancak Rabbim bilir.’ “[5]

    Ashab-ı Kehf’e, Ashab-ı Rakîm de denildiğini yukarıda söylemiştik. Bunlara Rakîm Ashabı denmesinin hikmeti tefsircilere göre şöyle bir mülâhazaya dayanmaktadır: Rakîm, kitâbe demektir. Ashab-ı Kehf’in içinde bulundukları mağarada, onların durumlarının ve isimlerinin kaydedildiği bir levha vardır. Bu levhaya işaret edilerek onlara Ashab-ı Rakîm denilmiştir. Bazıları bu ismin, mağaranın bizzat kendi adı olduğunu söylemişlerdir. Diğer bir rivayet de, mağaranın bulunduğu dağın adı olması şeklindedir.
    Netice olarak, Rakîm’in ne olduğu kesin ve net değildir. Bu mütalâalar Ashab-ı Kehf’le Rakîm’in ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenlere göredir.

    Ashab-ı Kehf’in bulundukları yer de ihtilaflıdır. Bazıları Şam’da, bazıları Endülüs’te, bazıları Tarsus’ta ve bazıları ise Efes’te olduğunu söyleyegelmişlerdir.

    Endülüs’ün yetiştirdiği büyük müfessir Ebû Hayyan, tefsirinde konuyla alâkalı, Gırnata’ya yakın Sole denen mevkide bir mağara gördüğünü, o mağarada kemikleri çürümüş bir köpek ölüsü ve arkasında da yedi tane, etleri yavaş yavaş dökülmeye yüz tutmuş insan cesedine şahit olduğunu ve bunların Ashab-ı Kehf olabileceğini kaydeder.

    İbn Atiyye de Sole’de böyle bir ziyaretgâhın olduğunu ve kendisinin bizzat orayı ziyaret ettiğini söylemektedir.

    İbnü’l-Esir ise Ashab-ı Kehf hakkında şu malumatı vermektedir: Hıristiyanlık bozulur. Krallar sefahate dalar. Hatta içlerinden Dakyanus isminde bir kral putperest olur. Bu, çok cebbar ve zalim bir insandır. Allah’ın birliğine inanan insanlara imha planını uygulamak ister. Bu düşünce ile, ne kadar inanmış insan varsa istisnasız hepsine işkence uygular. Saraya mensup yedi genç de iman edenlerdendir. Dakyanus onları da öldürmek ister. Ancak saraya mensup oldukları için öldürmekten çekinir. Onlar da Bencülüs (Anchilus) adıyla bilinen bir dağın mağaralarından birine sığınırlar.

    Bunlardan birisi olan Yemliha bir gün çarşıya iner. Fakat sıkı bir takibe uğradığı için geri döner. Bunun üzerine mağarada bulunan diğerleri de çok müteessir olup dua ederler. O esnada Cenâb-ı Hak onların üzerine bir uyku gönderir. Hepsi de uyuyup kalırlar. (Bu malumat, Fransızların neşrettiği Grand Ansiklo­pedisi’nde de aynı şekilde yer almaktadır. Sadece isimler farklıdır ki, onlar bu isimlerin Yunancasını söylemektedirler.)

    Onlar uykuya dalınca, Theodere ve Rufinus isminde saraya mensup iki inanmış insan, onların isimlerini ve başlarından geçenleri bir kitâbe hâlinde yazıp mağaraya koyarlar. Zaten haklarında elde edilen malumat da bu kitâbeden elde edilmiştir. İsimlerine gelince, Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyüş ve bir de köpekleri Kıtmir’den ibarettir.

    Aradan uzun bir zaman geçer. Kur’ân-ı Kerim’e göre bu müddet, kamerî takvime göre 310, güneş takvimine göre 300 senedir. Kur’ân, kamerî takvim ile güneş takvimi arasındaki farka bu âyetiyle işarette bulunarak bir taraftan da zamanın izafîliğine aynı âyetle işaret etmektedir.

    Geçen bunca zamandan sonra Ashab-ı Kehf uyanır. An­cak çarşıya gönderdikleri arkadaşlarının durumu dikkat çekici olduğu için hemen fark edilirler. Halk, onlara muttali olduğu için Cenâb-ı Hak Ashab-ı Kehf’in ruhlarını kabzeder ve ölürler.

    Ashab-ı Kehf hakkında söylenenlerin hulâsası budur. Ancak biz bu hâdisenin günümüze bakan yönüne de temas etmek istiyoruz; istiyoruz ki bu suretle kıssanın Kur’ân’da anlatılması hikmetlerinden bazıları tebellür etsin. Yoksa sadece maziye ait bir vak’anın zikredilmesinden başka bir mânâ ifade etmeyen –hâşâ– bir durum söz konusu olacaktır. Kur’an gibi, mucize bir kitap, bu tür mülâhazalardan münezzeh ve müberradır.

    Bu kıssanın, her devrin insanına olduğu gibi bu devrin insanına da anlattığı/anlatacağı çok şey vardır. Aslında her devrin insanının, kabiliyeti ölçüsünde bu ve benzeri kıssalardan hisse almaları için bunlar Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmaktadır.

    Kur’ân-ı Kerim, Ashab-ı Kehf’in yerini tasrih edip açıklamamıştır. Yukarıda da temas ettiğimiz gibi İspanya, Cezayir, Mısır, Ürdün, Suriye, Afganistan ve Doğu Türkistan’da; Anadolu’da ise Efes, Tarsus ve Efsus (Afşin) gibi dünyanın çeşitli yerlerinde Ashab-ı Kehf’in mağarası olarak gösterilen yerler vardır. Bunun bir hikmeti şu olabilir ki, dünyanın çeşitli yerlerinde inanan insanların çoğu hep böyle bir mağaraya sığınma ve bir “tahannüs” devri yaşamışlardır. Bu, sadece bir yerde olmuş mahallî bir hâdise değildir. İşte Kur’ân, meseleyi mutlak bırakmakla bu hususa işaret etmekte ve her yerdeki Ashab-ı Kehf’e dikkat çekmektedir. Belki de her peygamberin ümmeti içinde bu tür bir Ashab-ı Kehf mevcudiyeti söz konusudur.

    Meselâ Hz. Musa’nın ümmeti içinde zalimlerin zulmüne dayanamamış ve bu yüzden bir mağaraya çekilerek orada kendini ibadete vermiş bir Ashab-ı Kehf olabileceği gibi, Hz. Mesih’in ümmeti içinde de kendi devrinin zalim ve gaddarlarından kaçıp bir mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf olabilir. Ancak biz, bugünkü tarihî malumatla bunların hangisinin hangi ümmetten olduğunu bilemiyoruz. İleride belki de bugün kapalı olan bu hususlar aydınlığa kavuşabilir.

    Aynı zamanda bu hareket, bize fütüvvete dair bir hakikati de anlatmaktadır. Her devirde bir fütüvvet hareketi olmuştur. Yani gönlünü Allah’a vermiş bir kısım delikanlılar bir araya gelip bazı hakikatlere sahip çıkmışlardır. Zaten Kur’ân‑ı Kerim’de de bunların isim ve adetleri üzerinde herhangi bir açıklama yapılmayıp, daha ziyade onların durumlarının anlatılması, bize o keyfiyetten alınacak hisseyi ders vermek içindir. Kur’ân, onları (tercüme ve tefsirlerimiz içinde) mealen şu ifadelerle destanlaştırmaktadır:

    Onlar bir fütüvvet cemaati, bir gençler topluluğudur ki hakikati omuzlamış ve ne olursa olsun onu yaşama azmindedirler, dedikten sonra ilave eder: Biz de onların hidayetlerini artırdık ve onların kalblerine rabıta verdik. Birbirlerine sımsıkı bağlandılar ve pervasız hâle geldiler. Onlar, küfür, tuğyan ve dalâlet karşısında gayet fütursuz idiler. Rahatlıkla, ateşe girebilir, çarmıha gülerek gidebilir ve arenalarda aslanların ağzında parçalanırken Cenâb-ı Hakk’ın celâlî tecellîlerini seyir neşvesiyle tebessümlerle ölüme yürüyebilirler. Öyle ki kaba kuvvetin temsilcileri onları yakalamak için takip ederken bile onlar bunları bir koruma görevlisi gibi karşılar ve her zaman rahat hareket ederler. Kalbleri, kenetlenmesi gerektiği şekilde kenetlenmiştir. Başkaldırmışlardır kargaşaya, nizamsızlığa.. bu başkaldırışlarında Hakk’ın rızası ve âlemşümul değerlere saygı nümâyândır. Her zaman, “Sizin ve bizim Rabbimiz, semavat ve arzın Rabbidir. Biz O’ndan başkasına el açıp yalvarmayız.”[6] hakikatiyle soluklanırlar.

    Aslında işte böyle bir fütüvvet topluluğu, onların içinden çıktıkları milletin bekâsının garantisidir. Onun içindir ki Hz. Ömer, “Gençliği olmayan bir millet mahvolmuştur.” buyurur. Bunun mânâsı, içinde fütüvvet topluluğu olmayan bir millet, yıkılmaya ve haritadan silinmeye mahkûmdur, demektir. Böylesine zinde, canlı, dinamik ve her yönüyle sıhhatli bir gençlik, her yerde kendi değerlerini haykırarak her türlü uğursuz sesi bastıracak, insanların eğri büğrü yollara girip perişan olmasına meydan vermeyecek, bir cihetle murabıtlık yaparak milletin menfaatine olmayan her meseleye karşı koyacaktır.

    Evet, işte böyle bir gençliği olmayan millet mahv ve perişandır. Meseleye bu zaviyeden yaklaşıldığı zaman görülür ki, Hz. İsa devrinde başlayan fütüvvet hareketi tam 310 sene devam etmiş; yani Hıristiyanlık bu kadar sene gizli ve el altından yayılmış ve bu insanlar, o günün zalim ve cebbarlarına karşı bu dini işte böyle bir gizlilik içinde korumuşlardır.

    Devlet gücü zalim ve gaddar insanların eline geçince, Neronlara rahmet okutacak zulüm ve işkence inanan insanların mukadder akıbetleri olmuş ve bu mâkus tali’ değişeceği ana kadar da görmedikleri zulüm ve çekmedikleri çile kalmamıştır. İhtimal Uhdud Ashabı’nın zulmü de işte bu döneme rastlar: Hendekler kazılır, hendeklerin içi alev alev ateşle doldurulur ve inanan insanlar diri diri bu hendeklere atılarak cayır cayır yakılır, ama yine de o mü’minlerde dininden dönen olmaz. Hatta bir kadın, elinde çocuğuyla beraber yanıp gidecektir. Bir ara tereddüt geçirir. Herhâlde kendisinin yanması umurunda değildir; ama “Bu masum çocuk yüzünden mesul olur muyum?” diye düşünmektedir. İşte o esnada kundaktaki çocuktan ses gelir: “Ana durma at kendini!” der. Ve kadın hiç düşünmeden ciğerpâresiyle beraber kendini ateşe atıverir…

    Fütüvvet cemaati, kadını ve erkeğiyle her türlü mehâliki göğüsleyen yiğitler topluluğudur. Uhdud Ashabı, bunca katliama rağmen yine karşılarında kıyam edip duran bir gençlik buluyorlardı. Onlar çarmıha geriliyor, yakılıyor, fakat asla dinlerinden taviz vermiyorlardı. Demir testerelerle kesiliyor, etleri kemiklerinden ayrılıyor, yine de dinlerinden dönmüyorlardı. Günlerce ve aylarca aç susuz bırakılıyor, çöllerde süründürülüyor, buna rağmen bir adım geri atmıyorlardı. Zaten, asırlar sonra Habbab b. Eret’in dua talebine karşı Allah Resûlü işte bu kahramanları misal göstermemiş miydi?

    Evet, onlar kendilerine düşeni hakkıyla yapmışlardı; Saa­det Asrı’nda da bu vazife Allah Resûlü’nün arkadaşlarına düşmüştü. Ve Allah Resûlü orada son cümlesini şöyle tamamlamıştı: “Allah bu dini tamamlayacaktır, ama siz acele ediyorsunuz.” Acele etmeye hiç gerek yoktu. Çünkü fütüvvet cemaati er geç fonksiyonunu eda edecek ve kendine düşeni yaparak dinin tamamlanması mevzuunda Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar olacaktı. Ne var ki, sabır isteyen böyle bir meselede diş sıkıp sabretmek gerekecekti.. evet bu tür konularda acele, daima yıkım getirmiş ve milyonlarca insanın çalışma ve gayretleriyle vücut bulan bir oluşum heba olup gitmiştir.

    Sözün burasında bir girizgâh bulup şu hususa intikalim mazur görülsün: Bugüne kadar kendimi daima mü’minlerin en mücrimi görmüşümdür. Bunun bir devamı olarak da İslâm hesabına bir şey yaptığım iddiasında bulunduğumu hatırlamıyorum. Ancak şu da bir gerçek ki, yeryüzünde bütün inanan insanlar doğransa ve sadece ben kalsam, bu durum beni hiç mi hiç ümitsizliğe düşürmez. –Hafizanallah– böyle bir şey olsa ben yine: “Çalışır, tekrar çoğalırız.” der, yoluma devam ederim. Ancak inanmış insanların, hayatın bütün sahalarında oldukları devrede dahi işe çilesizlerin müdahale etmesi ve mazisinde hiçbir sıkıntı bulunmayanların işi ellerinde tutmaya çalışmaları.. işte beni ve benim gibi düşünenleri ümitsiz edecek en büyük musibet budur. Zira Saadet Asrı’nı dahi bu tür çilesizler karıştırmış ve İslâm âlemini kan gölü hâline getirmişlerdir.

    Evet, o aydınlık çağı ifsat edenler, Habbablar, Ammarlar ve Bilaller değildir. Nerede, nevzuhur ve sonradan iltihak etmişler varsa –elbette hepsi değil, sözüm sadece bir kısım çilesizleredir– bu ifsat ve anarşinin başını hep onlar çekmiştir. Bu hususu düşündükçe bazen ümidime gölge düştüğünü ve ellerimi açıp Rabbim’e şöyle niyaz ettiğimi itiraf etmeliyim: “Rabbim, ard fikirli insanları Sen bertaraf et. İnanan insanları hiçbir zaman inkisara uğratma!” Âmin.

    Konuya tekrar dönecek olursak, Hz. Mesih’in ümmeti fütüvvet hareketini tam 310 sene devam ettirmiştir. Bu hareket tabandan gelen bir zorlama olduğu için neticede Kostantin, Hıristiyanlığı resmî din olarak ilan etmek mecburiyetinde kalmıştır. Gerçi bu, Hıristiyanlık üzerinde kontrolü elde tutmak için yapılan bir kabulleniştir, ama yine de bir mânâda önemlidir. Eğer o günün Hıristiyanları, Kostantin’in bu oyununa gelmeyip kendileri olarak vaziyet edecekleri ana kadar dişlerini sıkabilselerdi, ihtimal dinlerini bir süre daha koruyabilirlerdi.

    Şunu hatırdan çıkarmamak gerekir ki, günümüzün inanan kesimine karşı oynanan veya ileride oynanacak olan kabullenme taktikleri de, dünün o inananlarına oynanandan farklı değildir. Öyleyse günümüzün inananları dünden ibret alıp kat’iyen şunun-bunun oyununa gelmemelidirler.

    Hıristiyanlığın resmî din olarak kabul edilişi, Hıristiyanlara indirilen bir rehavet darbesi olmuştur. Bu devreden sonra Hıristi­yan­ların bir kısmı eski gerilimlerini kaybedip kelepir sevdasına düşmüşlerdir. Tabiî ki bu düşüş, sona doğru gidişi hızlandırmıştır. Dün, uğruna canlarını verdikleri hakikatlere karşı bu rehavet döneminde ihtimal, kıllarını dahi kıpırdatamamışlardır.

    Evet, mağaraya çekilme, toplumdan kaçma şeklinde düşü­nül­memelidir. O sadece bir gerilime geçme devresidir ki, başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün büyükler hep böyle bir dönemden geçmişlerdir. Efendimiz, Hira dağında bir mağaraya çekilmiş.. İmam Gazzâlî belli bir devreyi mağarada yaşamış.. Asrın Çilekeşi mağaralarda gerilim devresini tamamlamış ve bir bakıma memleket hapishaneleri ve sürgün yerleri onun için hep bir çilehane olmuştur. Zaten tasavvuf ehlinin hemen hepsi de böyle bir gerilime geçiş devresini şart koşmuş ve her fert kendi ihtiyacı nispetinde bir çile devresinden geçmiştir. Hem her zaman toplumu irşada hazırlama için günahlardan teberri ile böyle bir uzlet devri geçirme büyüklerce kaçınılmaz görülmüştür.. evet, Ashab-ı Kehf’i anlatmanın bu hususlara da işareti söz konusu.

    Allah Resûlü, işin başında böyle bir fütüvvet topluluğu meydana getirmiş, kendisi de “Baş Fetâ” olarak onların başına geçmiştir. Zaten sûre-i Kehf’de Ashab-ı Kehf’in anlatılmasından evvel Efendimiz’e ait bazı hususların anlatılmasının hikmetlerinden biri de işte bu hususa işarettir. O devrede de işi gençler üzerine alıp götürmüşlerdir.

    300 küsur sene yine fütüvvet hareketi devam etmiş, ondan sonraki zamanda İslâm âleminin başına zalim ve cebbar melikler musallat olmuşlardır. Bu dönemde Müslümanlar, eski safvet ve duruluklarını kaybetmişlerdir. Daha sonra yeniden bir varoluş devresi yaşanmış ve İslâm, eski ihtişamlı günlerine kavuşmuştur. Bu ihtişam devresini de bir yıkılış, onu da yine bir varoluş devresi takip etmiş; derken Karlofça Anlaşması yeni bir yıkılışın başlangıcı olmuştur. Şimdi ise dünyanın dört bir yanında İslâm adına gösterilen gayretlerin semere vereceği günlere bir yürüyüş var. Mağarada kalma müddeti tamamlandıktan sonra bahar ve gül devri bütün debdebesiyle tülleniyor gibi…

    Ancak inanan insanların mağaradan çıkışları da yine belli usûl ve prensipler dahilinde olmalıdır ki, Ashab-ı Kehf’in anlatıldığı âyetlerde bu hususlara da işaretler var. İsterseniz kısaca bu hususları da özetleyelim:

    Birincisi, mağaranın şekli ve saklanma keyfiyeti hakkında söylenen hususlardır. Bu şekil ve keyfiyet, yaşanan devrin şartlarına uygun olmalıdır. Çünkü mülhit cephenin taharri ve araştırma tekniği her devirde farklılık arz etmektedir. Ancak hangi devirde olursa olsun değişmeyen bir ortak çizgi vardır ki, o da, düşmanlığa kilitlenmişlerin muttali olmasına fırsat verilmemelidir. Çünkü onlar muttali olurlarsa akla hayale gelmedik zulümler mukadder olur.

    Onların en basit teklifleri ise inanan kimseye dininden dönme teklifidir; mü’min, ya bu teklifi kabul edip ebedî hasarete dûçâr olacak ya da cemiyet içinde rezil olmayı kabul edecektir. Esasen her iki teklif de inananların aleyhinedir. Birincisi mü’minin ebedî hayatını, ikincisi ise hizmet hayatını tehdit etmektedir. Bu tehditlerden salim kalmanın bir tek yolu vardır; o da hasımların eline düşmemektir. Binaenaleyh, ulvî düşünceler ve yüce ideallerle donatılmış olan fütüvvet davasına gönül vermiş yiğitler böyle bir yola koyulurken, iç ve dış kaynaklı husumetin sürekli takibinde olduklarını hatırdan çıkarmamaları gerekmektedir.

    İkincisi, her zaman husumetin tabiatı, şiddeti ve sebep olabileceği menfilikler hesaba katılmalıdır. Kuvvet bir hakikattir ve onun da bir hikmet-i vücudu vardır.. evet, Cenâb-ı Hak, güç ve kuvveti yaratırken bir hikmete mebni yaratmıştır; öyleyse onu yok kabul edemeyiz. Nasıl yok kabul edebiliriz ki, bazen o, hakka dahi galebe çalmaktadır. Hâlbuki esas galebe, hakkın hakkıdır. Ne acıdır ki, günümüzde çok defa kuvvet, hakka galebe çalmaktadır. Bu da kuvvetin bir yaratılış hikmetinin olduğunu göstermektedir. Bu bir realitedir ve inkâr etmenin de kimseye bir faydası yoktur. Onun için bir kere daha ifade ediyorum ki, hasım kuvvetin gücünü ve hakka galebe çalma durumunu daima göz önünde bulundurmalıdır. Aksine hareket edenler her zaman maksatlarının aksiyle tokat yerler.

    Üçüncüsü, telattuf meselesidir. Başka bir vesileyle de bu husus üzerinde durduğumdan burada tekrarını zait görüyorum. Ancak şu kadarını söylemeliyim ki telattuf, inanan insanın, kendisini, yaşadığı cemiyette yadırganmadan kabul ettirmesidir. Zaten cemiyetin her kesiminin, inanan insanlara hava kadar ihtiyacı vardır. Telattuf, işte bu mânâda olmalıdır. Cemiyet hep onun mefkûresini teneffüs etmeli ve mevsimi geldiğinde herkes anlamalı ki, onlar onu boğmak ve öldürmek isterken, o onlara hayat üflüyormuş. Böyle olursa bir gün gelir içlerinden bunu idrak edenler onlara yaptıklarına pişman olur, af dilerler. Af dilemeseler de mü’minler onları bağışlar. Çünkü mü’min, rikkat insanıdır. Mahzun her çehre, onu yürekten ağlatır.

    Şimdi de ikinci vak’a olan Hz. Musa ve Yuşa b. Nun hâdisesine gelelim:

    [Eser:Zihin Harmanı,Müelifi:M.Fethullah Gülen]

    DEVAM EDECEK İNŞaALLAH

  4. 2. Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’un Seyahati

    Yuşa b. Nun, bir nebidir. Hz. Musa’dan sonra Amelikalılara karşı yapılan savaşları onun komuta ettiği söylenmektedir. Gerçi biz, bizzat Kur’ân’ın naklettiği üzere Calut’u Hz. Davud’un öldürdüğünü biliyoruz ve bu kesindir.[7] Ancak Hz. Yuşa’ın (aley­his­selâm) kendi döneminde nasıl bir unvanla o savaşlara iştirak ettiğini bilmiyoruz.

    Hz. Musa, bir münacatında kendisinden daha bilgili bir insan olup olmadığını Cenâb-ı Hakk’a sorar. Gayesi tefahur değil, sadece o kişiden istifade etmektir. (Meseleyi bu şekilde değerlendirmek, nebiye karşı saygılı davranma hususunda bana daha muvafık geliyor.) Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya, böyle bir kişi olduğunu ve onu görmek için de “Mecmaü’l-Bahreyn”e kadar gitmesini vahyeder. Hz. Musa da emre icabet ederek yanına fetâsını alır ve yola koyulur. Bu genç, tefsircilerin ittifakıyla Yuşa b. Nun’dur. Yolda büyük bir kayanın yanına varırlar. Orada bir müddet istirahat edilir. Bu arada zembillerindeki ölü balık birden canlanır ve denize dalıverir; derken gözden kaybolur.

    Demek ki, bulundukları o yerde mânevî ve ayrı bir atmosferin mevcudiyeti söz konusuydu. Orada Cenâb-ı Hak, apaçık Hayy ismiyle mütecellî idi. Aslında makam-ı Hızıriyet, bütünüyle canlılıktır. Aynı durum Hz. Cibril’de de vardır. Onun için kendisinin ve atının bastığı her yerin yeşerdiği ve geçtiği yolların yemyeşil olduğu kanaati çok yaygındır. Tabiî ki bunlar, harikulâde ve tabiatüstü hâdiselerdir. İhtimal işte o atmosfer içine girince, Hayy isminin fevkalâde tecellîsiyle balık birden canlanır ve suya dalıverir.

    Âyette bahsi geçen “sahr-kaya” nerededir? Bu kaya hangi kayadır? Hakkında kesin bilgi yoktur. Zaten böyle de olmalıdır. Zira meçhuliyet bütün bu vak’aların umumî karakteridir. Bazılarının bu kayayı Hz. Davud’un altına girip ibadet ettiği Mescid-i Aksa’da bulunan bir kaya olarak nakletmeleri ise kesin değildir. Bizce, bilinmeyen bir kaya olması umumî mânâya daha uygun düşmektedir.

    Hz. Musa ile Yuşa b. Nun (aleyhimesselâm) bir müddet yürürler. Kendilerinde bir yorgunluk ve açlık hissettiklerinde Hz. Musa’nın teklifiyle yemek yemeye karar verirler. O esnada Hz. Yuşa unuttuğu bir meseleyi hatırlayıverir; balığın canlanıp denize atlayıp gittiğini. Daha sonra oranın bir buluşma yeri olduğunu anlayıp geriye dönerler. Hızır’ı (aleyhisselâm) orada duruyor görürler. Kur’ân, onu, kendisine “Ledün ilmi” verilen bir kul olarak anlatır.[8]

    Hz. Musa, durumunu ona açar ve kendisine tâbi olmak istediğini söyler. Ancak Hızır (aleyhisselâm), Hz. Musa’nın kendisiyle yolculuk yapmaya tahammül edemeyeceğini hatırlatır. Efendimiz’den şerefsüdur olan hadislerde bu hâdise ile alâkalı tafsilat şöyledir: Hz. Musa’ya hitaben Hızır şöyle der: “Allah sana bir ilim vermiştir. Onu ben bilemem. Bana verdiği ilmi de sen bilemezsin.” Sonra da denize gagasını daldırıp çıkaran bir kuşu gösterir ve şöyle der: “Yâ Musa! Senin ve benim bildiklerim, Cenâb-ı Hakk’ın ilmine nisbeten, şu kuşun gagasına bulaşan su ile koca okyanusun nispeti gibidir.”

    Yolculuk sırasında Hz. Hızır gemiyi arızalı hâle getirir, bir çocuğu öldürür ve kendilerine yemek vermeyen insanların bulunduğu yerdeki bir duvarı da düzeltir. Bunlar işin zâhirine göre hep hatadır, bu itibarla da her defasında Hz. Musa’nın itirazı olur. Ancak ayrılacakları sıradadır ki, Hızır, bu vak’aların iç yüzünü anlatır:

    Gemi salih insanlara aittir. Hâlbuki zalim bir kral, gördüğü sağlam ve dayanıklı gemilere el koymaktadır. Onu kusurlu kılmakla, gasbolmaktan kurtarmıştır. Öldürülen çocuk şakidir. Anası, babası ise salih insanlardır. Eğer o yaşasaydı ana ve babasını da baştan çıkaracaktı. İşin ledünniyatında onu öldüren Hızır’dır (aleyhisselâm). Ancak zâhire göre o, yine kendi tuğyanı içinde bir hâdiseyle ölmüştür. Duvar yıkılsaydı, o hane sahibinin yetim kalan çocuklarına ait bir hazine ortaya çıkacak ve bu hazine yağmalanacaktı. Onlar büyüyünceye kadar duvar yıkılmayacak bir hâl alınca çocuklara ait bu hazine korunmuş olur.

    Bu yolculuk, her zaman ve devirde yapılması gereken bir yolculuktur. İnanan insanlar sadece zâhirî ilimlerle yetinmemeli, kalb ve ruh dünyalarını işlettirerek ledün ilmine vâkıf olmaya da çalışmalıdırlar. İşte Hz. Musa, yanındaki gençle bu yola sülûk etmiş ve bütün gençliğe bu dersi vermiştir.

    Yolculuk, bir mânâya göre çile ve seyr u sülûkun remzidir. Bu uzun yolculukta her makamın kendine göre şartları vardır ve bunlar ancak erbabınca bilinmektedir. Sahabeden sonra tâbiîn döneminde bu iş hakkıyla yapılmış ve her türlü ilmi elde etme cehdiyle insanlar uzak mesafelere yolculuk yapmış ve at koşturmuşlardır. Aynı hedefe varmak isteyenler, günümüzde de aynı şekilde davranmak zorundadırlar. Demek ki, bu hâdiseden hisse alma kıyamete kadar devam edecek ve her ilim insanı bu hâdiseden kendi seviyesine göre bir mânâ anlayacaktır.

    Gemi de ayrı bir semboldür. Her devrin zalim ve cebbar insanlarınca gasbedilmek istenen sefineler, kırık dökük ve mukassi gösterilmekle kurtarılabileceğine bu hâdiseyle işarette bulunulmuştur. Tabiî ki burada sefineyi ben de mecazî mânâda kullanmış oldum. Zira bu prensip bütün devirlerde kullanılabilecek bir usûldür ve hükmü kıyamete kadar bâkidir.

    Ayrıca bu üç hâdisenin müşterek olarak anlattığı şöyle bir nükte daha vardır: Mantık ve rasyonalizm, kalbe ve ruha teslim olmak zorundadır. Burada masum gibi görünen çocuk öldürülüyor, yıkılması gereken duvar tamir ediliyor ve teşekkür edilmesi gereken yerde iyi insanların gemisi deliniyor. Böylece anlıyoruz ki, akıl, ledünden açılmış bir pencere karşısında her zaman yeterli olmayabiliyor. Onun için esas olan, dinin ruhuna teslim olmaktır. İnsan, dünya ve mâfîhâdan tecerrüt edip tam soyunmadıkça ledünnî hakikatleri alabilme melekesini de elde edemez. Onun için, kalben dünyadan uzaklaşıp, ukbâya yaklaştırıcı bir seyre ihtiyaç vardır.

    İki denizin birleşmesi (Mecmaü’l-Bahreyn) ise, tefsirlerde ismi geçen birçok denizin birbiriyle birleştiği yerlerden ziyade, her ikisi de bir sahanın denizi durumunda olan ve birisi zâhir ilminin diğeri de bâtın ilminin denizi sayılan Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir araya gelmesidir ki, mecaz olarak iki denizin birleşmesi olarak tabir edilmiştir. Bu da işarî bir yorum.

    Hz. Musa ve Yuşa b. Nun’da ise tamamen lâhût âlemine bir teveccüh ve im’an-ı nazar söz konusudur. Orada insan, nâsûtîliğini bırakır, lâhûtî bir hüviyet alır ve derinleştikçe derinleşir. Bu aynı zamanda bir büyük davayı omuzlamaya ehil hâle gelmek demektir ki, cihanın fethi bu tekevvünü takip eder.. ve Zülkarneyn olmak için de evvelâ böyle bir terbiyeden geçmek lâzımdır.

    Ciddî bir tecerrüt, uzlet ve halveti olmamış, iradî veya gayri iradî böyle bir çile devrini doldurmamış insanların “vâsıl” olmaları elbette mümkün değildir. İşte bu merhale, bir çeşit katedilmelidir ki, Hızır’la buluşma yoluna girilebilsin. Zülkarneyn olabilmek için de bu ikinci merhaleden geçmek gerekir. Dünden bugüne bunu iradesiyle yapanlar yapmış, bazıları da iradesi dışında bu yola sevk edilmiştir. Düşünün ki Asrın Çilekeşi, seksen küsur senelik hayatında dünya zevki namına bir şey tatma imkânı bulamamıştır.

    Evet, o ömrünü ya harp meydanlarında ya esaret zindanlarında ya memleket mahkemelerinde ya hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiştir. Bu da onun için gayri iradî bir Ashab‑ı Kehf hâline gelme ve ardından gidenlere de bu mevzuda tam bir örnektir. Allah’a ulaşma istikametinde yürünen yolun muktezası budur. Ateşten hendeklerin içine girmeden, su yerine zehir içmeden, birkaç defa cendereden geçmeden, Yunus’un ifadesini az değiştirerek söyleyeyim, “Sen vâsıl olamazsın.”

    Gönüller sultanlığına açılan kapı buradan başlamaktadır. Söğüt’te kurt hâlinde beklemek, kanatlanmak, kelebek olmak, daha sonra dört bir yana pervaz edip kanat çırpmak ve “Kostantiniye elbet fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir. Ve onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır!” hakikatini temsil edebilecek kıvama gelmek için birkaç asır beklemek, Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen kanunudur ve bu, bütün Müslümanlar için geçerlidir.

    [Eser:Zihin Harmanı,Müelifi:M.Fethullah Gülen]

    Devam Edecek…

  5. 3. Zülkarneyn

    Zülkarneyn hâdisesine gelince, bu isim Kur’ân’da bizzat zikredilir. “Sana Zülkarneyn’i sorarlar.”[9] âyeti bunu ifade etmektedir. Ancak isim zikredilmekle birlikte, Zülkarneyn’in kimliği yine kapalı kalmaktadır ki, bu vak’ada da diğer hâdiselerdeki gibi meçhuliyet devam etmektedir.

    Ona Topal Filip’in (Philippos) oğlu Büyük İskender diyenler vardır. Hâlbuki Zülkarneyn, Hz. İbrahim devrinde yaşamıştır. Hatta bazı rivayetler, Hz. İbrahim ile Zülkarneyn’in görüşmelerinden bahsetmektedir. Bu itibarla milattan 300 sene kadar önce yaşamış olan Büyük İskender asla Zülkarneyn olamaz. Zülkarneyn’in Himyer’den olması ihtimal dahilindedir. Çünkü Yemen lisanında isimlerin başına “Zülmenar”, “Zülyesar” vs. gibi “zü” getirilmesi âdeti vardır. Durum böyle olunca şark ve garptan maksat, baştan sona Afrika olabilir. Zülkarneyn’in oradan Çin’e uzanmış olması da mümkündür.

    Yukarıda söylediğimiz gibi yine ışıklar bulanık ve yine teşhis tam değildir. Acaba bu Zülkarneyn kimdir?

    Hz. Ali’den gelen bir rivayette, Zülkarneyn’in salih bir insan olduğu söylenmektedir. Peygamberliği ise şüphelidir. Durum böyle olunca da, böyle biri, kat’iyen gittiği yere sefahat götüren sarhoş ve ayyaş İskender olamaz. Hem Hz. İbrahim gibi ulülazm bir peygamber, İskender gibi birine sarılıp onu bağrına basmaz.

    Bir kere daha tekrar edelim; Zülkarneyn’in kim olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir husus varsa, o da onun, bir hakikatin temsilcisi olduğudur. Zaten bizim için mühim olan da böyle bir hakikatin keşfidir. Zülkarneyn, sebeplerle çepeçevre kuşatılmış ve kendisine Cenâb-ı Hak tarafından “müknet” verilmiş bir insandır. Onu, hiçbir hâdise sarsamaz. O, hayatın bütün ünitelerinde tam bir salahiyet sahibidir. İçtimaî hayatı bütün teferruatıyla bilir. Onun iktisadî hayatı ve askerî hayatı da, en az bunlar kadar ileridir. Ve o aynı zamanda, bir ibadet insanıdır. Bu yönüyle de tam bir zâhiddir. Bütün sebepler seferber edilmiş ve onun emrine verilmiştir. Binaenaleyh yerinde irşad ekipleri çıkarır, onları yürütür, yerinde de cihanı fethetmek için hem şarka hem garba seferler tertip eder.

    Evvelâ batıya gider, güneşin battığı yere ulaşır. Burası öyle bir yerdir ki, onun artık bir adım daha atması mümkün değildir. Çünkü bir ihtimal o Atlas Okyanusu’na ulaşmıştır. Burada Zülkarneyn, güneşin bulanık bir balçık içinde battığını görür. Belki de bu görüntü, denizin buharlaşmasından meydana gelen bir görüntüdür veya bu tasvirin hakikati tamamen Kur’ân’ın bakış ve değerlendiriş ufkuna aittir.. evet, semalar ötesinden vahiy yoluyla gelen Kur’ân, o âlemden görünen manzarasıyla böyle bir tablo tasvir etmektedir. Semanın yüzünde küçük bir göz gibi duran güneş, yeryüzünün gözü durumunda olan okyanusa batarken gök ehli tarafından, Kur’ân’ın tasvir ettiği şekilde görünür. Onun içindir ki, Kur’ân bu tabloyu anlatırken فِي عَيْنٍ حَمِئَةٍ demiştir.

    Daha sonra o, şarka azm-i râh eder. Dünyanın şarkını da fethetme niyetindedir. Fakat bütün seferlerinde sebeplere riayet ederek hareket eder. Burada bir topluluk görür ki, bunlar âdeta üryandırlar. Bu üslûp, ya bulundukları yerin çoraklığını ya da üzerlerine elbise dahi giymeyen kavmin bedeviyetini işaretlemektedir.

    Derken Zülkarneyn’in yolculuğu, bir seddin bulunduğu yere kadar devam eder. Orada bir kavim görür ki, bunlar ya ibtidaî bir dille konuşuyorlardır veya dilleri ibtidaî değil de fakat Zülkarneyn bu dili tam bilmemektedir. Onlar, Zülkarneyn’e müracaat ederek Ye’cüc ve Me’cüc istilasına karşı kendilerini korumasını ve bunun için de ona haraç vermeye hazır olduklarını arz ederler. Zülkarneyn, haracı kabul etmez. Ama seddi kendi imkânlarıyla yapacağı sözünü verir onlara.

    Yukarıdaki hâdisede, Hz. Musa ile Hızır’ın buluştukları denizin neresi olduğunu bilmediğimiz gibi bu seddin de nerede olduğunu bilmemekteyiz. Meçhuliyet burada da devam etmektedir. Zira bu hâdiseler, sadece bir devreye ve bir mahalle mahsus hâdiseler değildir. Her devirde ve her yerde olması mümkün hâdiselerdir ve kahramanları da belli şahıslara münhasır olmamalıdır. Belki bu kahramanlar, dünyanın değişik yerlerine serpiştirilmiştir. Hz. Âdem’den beri devam eden ve kıyamete kadar da devam edecek olan her türlü şuurlu bir araya gelmeler bu hakikatin bir parçasıdır ve Cenâb-ı Hak, bu hususu bir sır olarak sürdürmektedir.

    Bu set hakkında da çeşitli rivayetler var; bazıları bu seddin, meşhur Çin Seddi olduğunu söyler. Onlara göre bu set, Çinlileri Türklerden korumak için yapılmıştır. Bazılarına göre ise Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağıstan’daki Demirkapı seddidir. Belki de bu set, Ural dağlarındaki seddir veya hiçbiri değildir de Bering Boğazı’ndaki geçit noktasıdır. Bütün bunlar bizim bilgimiz dışındadır. Bunların ne olup-olmadığını bilmediğimiz gibi, bu seddin keyfiyetini de kesin olarak bilemiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa o da şudur:

    Zülkarneyn, şarktan garba gün be gün bir hâkimiyet tesis etmiş ve öyle bir set yapmıştır ki, bu seddin tuğlaları demirden, sıvası da bakırdandır. Bu inşa, bugünün teknik ve sanayiinden çok daha ileri bir teknikle yapılmış olmalıdır. Günümüzde yapılan bazı araştırmaların neticesi, bizlere bu mevzuda bir fikir verebilir. Kendisine her türlü “müknet” verildiğine göre tekniğin bu kadar zirvede oluşunu istiğrab etmemek (garipsememek) gerektir.

    Zülkarneyn, diğer taraftan zâhir ve bâtın ilimlerinin hepsini kendinde toplamış zü’l-cenâheyn bir zattır. Aslında bu temsil keyfiyetine ulaşmadan cihan çapında böyle bir manevraya kalkışmak da doğru değildir. Doğru olmayan bir başka husus da, bu merhaleye durup dururken gelineceğini zannedip pasif beklemektir.

    Fütüvvet ruhu, bir güç ve kuvvet kazanıp her şey yapabilecek seviyeye gelince gerektiği şekilde disipline edilememişse, güce dayanma gibi bir hevese dahi düşebilir. İşte o zaman karşısına Hz. Musa ile fetâsı Yuşa b. Nun çıkar ve nazarlar daha ziyade ledünne çevrilir. Maddî planda yapılan ve olan işleri kendilerine isnat edip duran insanlar, ilm-i ledün sayesinde işin hakikatini anlar ve hayra ait bütün fiilleri hakikî sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a verirler.

    Demek ki, ister fert ister cemiyet, maddeten kuvvet kazandıkları ölçüde mânevî beslenme olmazsa dünyevîlik kaçınılmaz olur. Bu cümleden olarak bir hareketin temsilcileri maddî güç arttıkça gecelerini ihya ederek atmosferlerini aydınlatmıyor ve evrâd ü ezkârla ruhanîleşme peşinde değillerse, onlar bir mânâda düşüşe geçmiş ve kaybetmeye başlamışlar demektir. Bu bir iç kokuşma ve bir çöküştür.

    Bunların dışında Kehf sûresinde anlatılan bir hâdise de, bağ ve bahçe sahibi iki kişinin durumudur.[10] Mağara devrinden sonra böyle bir imtihan devresine işaret gibi görünen bu hâdise de çok mühimdir. Servet sahibi olmak, bağ ve bahçe edinmek, elbette bir suç ve günah değildir. Ancak bunlar, insanın gönlünü çeliyor ve yapılması gereken insanlık adına büyük ve mühim işlerin ihmal edilmesine sebebiyet veriyorsa o zaman mahzurludur. Bu kıssada iki arkadaştan biri bu imtihanı vermiş diğeri ise kaybetmiştir. Demek oluyor ki, elenmeler her devrede devam etmektedir. Kimisi işin başında kaybederken, kimisi de işin ortasında veya sonunda kaybetmektedir. Buradan ipi göğüsleyinceye kadar (yani ruh bedenden ayrılıncaya kadar) insanın kazanmak veya kaybetmekle yüz yüze bulunduğunu çıkarabiliriz.

    Âlemşümul kabul devresi ise Zülkarneyn’le anlatılmış olmaktadır. O devre, dünya muvazenesinde bir yer almak, sözü dinlenilir bir konumda bulunmak ve daima haksızlığın önünde bir set gibi durmak zamanıdır. Yol, usûlünce takip edilirse, Cenâb‑ı Hakk’ın tevfik ve yardımıyla o hedefe de varılabilir.

    Zülkarneyn olma, evvelâ mağarada Ashab-ı Kehf olmaktan başlar. Bu arada safvetini koruyanlar, ledünniyata sımsıkı bağlı olanlar ve işin başındaki hasbîliklerini sonuna kadar götürenler, bence işte fütüvvet cemaati onlardır ve insanlığın mâkus tali’ini de onlar değiştirecektir. Bağa, bahçeye, mal ve servete takılıp kalanlar, yazlığına kışlık ve kışlığına yazlık eklemeye çalışanlar ve en kıymetli sermayeleri olan ömürlerini böyle lüzumsuz arzu ve isteklerin arkasında koşarak tüketenlerin ise Zülkarneyn olmaya hakları ve liyakatleri yoktur.

    [Eser:Zihin Harmanı,Müelifi:M.Fethullah Gülen]

    [1] Bkz.: Kehf sûresi, 18/9-26.
    [2] Bkz.: Kehf sûresi, 18/60-82.
    [3] Bkz.: Kehf sûresi, 18/83-98.
    [4] Kehf sûresi, 18/9.
    [5] Kehf sûresi, 18/22.
    [6] Bkz.: Kehf sûresi, 18/13-14.
    [7] Bkz.: Bakara sûresi, 2/251.
    [8] Bkz.: Kehf sûresi, 18/65.
    [9] Kehf sûresi, 18/83.
    [10] Bkz.: Kehf sûresi, 18/32-34.

    Selametle…

  6. berkcan yazdıkların cokk guzeldı bende hafızlık yapıyorumm inş.ebkısa zamanda bıterrr…..allah razı olsun hepınızden dualarla kalın…allah yardımcımız olsunn…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: