Tarikatlar

Kuran’ın dinini ve uydurulan dini ayırt etmeye çalışırken tarikatlara mutlaka değinmeliyiz. Yüzlerce tarikat olmasına ve her tarikatın Kuran’ın İslam’ından sapışı farklı noktalarda olmasına rağmen biz yerimiz yetmeyeceği için şeyhlerin aşırı yüceltilmesi, tartışılmaz kabul edilmesi gibi ortak ve temel olan noktalara değineceğiz.

Peygamberimiz’in tek mürşit olduğu, tartışılmaz tek kişi olarak yaşadığı dönemde İslam’ın tek kurumu cami idi. İbadetler, eğitim ve hizmet tüm yeryüzüne yayılan bir faaliyetti, kurum olarak ise bu faaliyetler camide gerçekleştirilirdi. Peygamber’in sağlığında, hatta 4 halife döneminde cami dışında tekke, dergah, zaviye gibi başka kurumların oluşturulmadığı bu tekkelerin, dergahların üyelerinin bile ortak kabulüdür. İlk tekkenin hicri 150, miladi 760 yılları civarında Şam yakınlarında kurulduğu genel kabullerden biridir. Fakat tekkelerin yayılması yüzlerce yıl sonraya rast gelecektir. Tekkelerin ilimler akademisi, askeri hizmet, hatta hastaların tedavisi gibi birçok güzel hizmette kullanıldığı da bir gerçektir. Fakat Kuşadalı İbrahim’in deyimiyle gün gelip de kimi tekkelerin kerhaneye ve meyhaneye dönüştüğü, Kuran’ın emir ve yasaklarıyla alakası olmayan binlerce törenin, gösterinin din adına bu tekkelerde uygulandığı da ayrı bir gerçektir. Tüm bunları gören Kuşadalı, yanan tekkesinin yerine yenisini yaptırmamış ve kendisinden evvel asırlarca yaşayan tekkelerin kapanması gerektiğini ve tüm yeryüzünün adeta bir tekke gibi kullanılıp, Peygamber’imiz zamanındaki gibi cami dışında dini kurumun bırakılmamasını, Kuran dışındaki virdlerin, tarikatların özel dualarının yerini Kuran’a, Kuran’da geçen dualara bırakmasını savunmuştur.

Tekkelerin ortaya çıkışı hicri 150. yıl olsa da, bugünkü manasıyla bildiğimiz tarikatların kurumsal yapılar olarak ortaya çıkışı hicri 600’ler civarındadır. Kurumsal karaktere sahip olduğu kabul edilen ilk tarikat Kadiriliktir, kurucusu Abdülkadir Geylani vefatı hicri 562’dir.Diğer birkaç örnek şöyledir: Rifailik; Ahmed er Rifai, vefatı hicri 578. Bektaşiye; Hacı Bektaş Veli, vefatı hicri 669. Mevleviyye; Mevlana Celaleddin Rumi, vefatı hicri 672. Halvetiyye; Ekmelüddin el Haveti, vefatı hicri 750. Nakşibendiyye; Bahauddin Nakşibend, vefatı hicri 791.


ŞEYTAN ACABA KİMİN MÜRŞİDİ?

“Tarik” Arapça “yol” demektir. Bundan türetilen “tarikat” ise “yol, yöntem, usul, tarz” manalarına gelir. Tarikatlar Allah’a gitmek için bir yoldur, bir mecburiyet değildir şeklinde yumuşak izahlarla tarikat bağlılığını açıklayan tarikatçılar vardır. Fakat birçok tarikatçı “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır.” uydurma hadisiyle tarikata girmeyi, tarikatın şeyhini mürşit kabul etmeyi dini bir vecibe, kurtuluşun bir şartı gibi sunmaktadır. Şimdi sormak lazım yüzlerce yıl tarikatların yokluğunda Müslümanlar eksik Müslümanlar olarak mı yaşadılar? Tarikat şeyhlerinin yaygın olmadığı bu dönemde Müslümanların mürşidi şeytan mıydı? Kuran’ın izahları bu yıllara kadar Müslümanların manevi gelişimine rehberlik etmekte yetersiz mi kaldı ki tarikatlara ihtiyaç doğdu? Kuran’a göre Kuran din adına her şeyi açıklamaktadır. Peygamber’imiz ise Kuran’ın uymamız konusunda kefil olduğu tek insandır. Oysa tarikatların ürettiği birçok şeyh tartışılmaz kişi ilan edilmiş, bu şeyhlerin etrafındakiler kurtulanlar, diğer kimseler cehennemlik olanlar olarak sınıflandırılmış, bu şahıslara uymak dinin en önemli şartı gibi kabul ettirilmeye çalışılmıştır. Bu tarikatların birçok liderinin Mehdi veya İsa ilan edilmesi sadece geçmişteki tarikatların değil, günümüzdeki birçok tarikatın da bir gerçeğidir. (Mehdi ve İsa’nın gelişi ile ilgili inançlar için 20. Bölümü okuyunuz.) Her şehirde, kasabada veya mahallede bahsettiğimiz tiplere rastlayabiliriz. Bunların çoğu paranoyak hezeyanları olan, insanların hem ruh dünyasını, hem de kesesini zarara uğratan kişilerdir. Bu tavırlarıyla Kuran’ın bize anlattığı sahtekar Musevi ve Hıristiyan din adamlarının dinimizdeki karşılığı bu şeyhlerdir.

Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu halkın mallarını uydurma yollarla yerler.

9 Tevbe Suresi 34

ŞEYHE KÖRÜ KÖRÜNE İTAAT

Tarikatların en önemli kurallarından biri [private] müridin kendisini şeyhine ölünün kendini ölü yıkayıcısına bıraktığı gibi bırakmasıdır. Kuran’ın aklımızı çalıştırmayı emretmesine rağmen tarikatlarda körü körüne itaat esastır. Tarikat üyelerine akıllarını bir kenara bırakıp şeyhlerine tabi olmaları, aklın bu yolda yürümeyeceği anlatılır. Bu prensibi kabul edip şeyhe tabi olan kişiye şeyhin Mehdiliğinin veya İsalığının inandırılması, şeyhin dünyadaki en üstün insan olduğunun iknası, kişinin maddi açıdan sömürülmesi, dine yapılan ilave ve eksiltmelerin yutturulması gayet kolay olmaktadır. üstelik kişi aklı kenara bırakma prensibini kabul ettikten sonra üniversite bitiren okumuş müritle; cahil, okuma yazma bilmeyen mürit aynı mertebeye gelmektedir. Bu yüzden bizi tarikatlardaki okumuş kişilerin tavrı şaşırtmamalıdır. çünkü bu kişiler tarikatların yapısı gereği aklını kenara bırakmış ve şeyhe teslim olmuşlardır. Bu tavrın neticesi ise cahil ile okumuşun, bilen ile bilmeyenin farkının kalmamasıdır. Araştırma yerine yutturma, düşünme yerine taklit esas olunca, tarikattaki herkesin inancı, hayata bakış açısı ve dini değerlendirişi tamamen şeyhiyle aynı olmaktadır. Hatta birçok zaman “aklı bırakma prensibi” kabul ettirildiği için şeyhten çok daha bilgili ve kültürlü bir kişi bile “ Ben bilmem, şeyhim bilir. Şeyhim diyorsa vardır bir hikmeti.” izahlarıyla şeyhin en saçma izahlarını bile yutmaktadır. Yakın zamanlardan trajikomik birkaç izaha yüzlerce tarikat bağlısının sırf şeyhleri dedi diye nasıl inandıklarını örnek verebiliriz. Birinci şeyhin Amerika’ya kızıp nasıl uzay mekiğini düşürdüğünü şeyhin müritleri büyük bir gururla anlatıyorlardı. İkinci şeyhin ise Kıbrıs’ta duyulan ve başta nedeni çözülemeyen gürültüyü ejderha ilan etmesini en okumuş müritleri bile hemen kabul etmişlerdi. üçüncü şeyh ise nefislerinizi terbiye edeceğim diyerek müritlerine cinsel organını öptürüyor, cinsel organı öpecek mürit tören havasında “Muz yemeye” parolasıyla şeyhin cinsel organını öpmeye götürülüyordu. Tarikatların yapısını ve şeyhe bağlılığın felsefesini bilmeyenlere; okumuş, kültürlü müritlerin bile bu saçmalıklara inanmasını anlamak çok zor gelmektedir. Fakat eğer tarikata girenlerin baştan akıllarını kenara bırakıp, çoğu zaman yarı veya tam kaçık şeyhlere tabi oldukları ve düşünme yerine taklidi ön plana aldıkları anlaşılırsa bu hareketleri de anlaşılabilir. Tarikatlara girenlere verilen tarikat terbiyesini anlamak için bir tarikatta müride uymasının zorunlu olduğu yedi madde diye eline verilen listeyi görelim:

1) Mürşidine (şeyhine) tam teslim olmak ve hiç kimseyi mürşidinden üstün bilmemek.

2) Zeki ve idrak kabiliyeti yüksek olmak.

3) Şeyhinin hizmetinde hareketli ve atılgan olmak.

4) Sözünde sadık ve güvenilir olmak.

5) Malı ve mülkünü şeyhinin hizmetine vermek.

6) Mürşidin (şeyhin) ve tarikatın sırlarını gizli tutmak.

7) Canını şeyhi yolunda vermeye her an hazır olmak.

SAĞILACAK MÜRİTLER

Biz tarikat mantığı içinde tüm bu maddeleri anladık da bir tek ikinci maddeyi anlayamıyoruz. Hep aklı kenara bırakıp, şeyhe tabi olunmasını isteyen tarikatlar, neden acaba zeka ve idrak kabiliyeti istiyorlar. Herhalde burada beşinci maddede belirtilen mal ve mülkün daha çok elde edilmesi için kullanılacak zeka kastediliyor olsa gerek. Ne de olsa mürit ne kadar kazanırsa, o kadar sömürülebilir!

Muhammed İkbal bu manzaraya “şeyhperestlik” manasına gelen “pirizm” adını takmıştır. Bununla “Allah ne istiyor? Kuran’da ne geçiyor?” mantığı yerine “Şeyh efendi nasıl buyurdu? Bizim tarikatımızda nasıl açıklandı?” yı geçiren zihniyeti anlatmaktadır. İkbal’in diğer bir izahı ise şöyledir: “Tekkelerde benliği yaratmak ve yetiştirmek imkanı kalmamıştır. Bu rutubetli alev, kıvılcım saçmaz.”

Muhakkak ki her tarikat ve her şeyh bir değildir. Bizim asıl karşı olduğumuz tarikatlardaki genel zihniyettir. Kuran’da, bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmememiz, bundan sorumlu olduğumuz geçer (17İsra Suresi36). Oysa en düzgün tarikatta bile kişiler şeyhlerine tabi olurlar ve tarikatların akıbeti şeyhin kişiliğine, insafına kalır. İnsanlar bilginin değil, taklidin uygulayıcıları olurlar. Mantık aklı bir kenara bırakmak olunca, saydığımız en kötü örneklerin ortaya çıkışı hiç de sürpriz değildir.

TARİKATLARDA MASALLAR

Şeyhe kayıtsız şartsız itaat tarikatın en önemli şartı olduğundan, bunun sağlanması için müritlere hikayeler anlatılır. Örneğin: “Bir şeyh bir müridine ‘Git babanın kafasını kopar bana getir’ der. Mürit de görünürde çok garip olan bu isteği şeyhine olan güveninden dolayı “Bir hikmeti vardır” diyerek yerine getirir. Bir de bakar ki annesiyle yatarken kopardığı baş babasının değil. Annesiyle zina yapan başka birine ait. Şeyh uzaktan, kerameti sonucu bu olayı görüyor ve müridini denemek için hikmetini açıklamadan böyle bir emir veriyor.” Bu örnek hikayeyle görüldüğü gibi şeyh müride haramı emretse bile onun emrine itaat edilmesi, çünkü bunun muhakkak bir hikmeti olacağı telkin edilir. Oysa bir Müslüman’ın böyle bir şey iddia eden kişiye “Ben böyle bir haramı niye işleyeyim? Allah cana kıymayı haram etmişken benden böyle bir şeyi nasıl istersin?” demesi gerekir. Oysa tarikatlarda şeyhe bu şekilde karşı çıkışlar, normal olmanın değil, imanı zayıf bir kimse olmanın belirtisi sayılır. Hikayelerle müridi şeyhin robotu yapma tarikatlarda çok sık kullanılan bir yöntem olduğu için meşhur bir hikayeyi daha örnek verelim: “Bir gün Hacı Bektaş Veli’nin çok müridi olmasından rahatsız olan devrin yöneticileri Hacı Bektaş’a gelip bu rahatsızlıklarını, müritlerinin çokluğunu hatırlatıp dile getirmişler. Hacı Bektaş da ‘Rahatsız olmayın benim sadece bir buçuk müridim var.’ demiş. Gelenlere bunu ispat için içeride bir koyun kesen Hacı Bektaş kanını dışarı akıtmış. Müritlerini ise dışarıda toplamış ve tüm müritlerini kesmesi gerektiğini ve sırayla gelmelerini söylemiş. Bir kadın ve bir erkek dışında herkes kaçmış. Erkek bir, kadın yarım sayıldığı için gerçek müritler işte bu bir buçukmuş.” Bu kıssa anlatılıp müritlerden bu gerçek müritler gibi olup şeyhi öldürecek olsa bile kendilerini teslim etmeleri gerektiği öğretilir. Aklı bir kenara bırakan, şeyhi haram olan bir şeyi istese bile vardır bir hikmeti deyip boyun eğen kişiler olarak yetiştirilen müritler, artık şeyhleri nasıl Müslüman olmalarını isterse öyle Müslüman olabilmekte, Allah’ın kitabı yerine şeyhlerine tabi olmaktadırlar. Bu halleriyle şeyhler halkın parasını haksızlıkla yediği söylenen hahamlara ve rahiplere Rab edinilme hususunda da benzerlik göstermektedirler.

Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da Rabler edindiler.

9 Tevbe Suresi 31

Şeyhe tabiyet Kuran’a tabiyet ile nasıl bağdaşır? Kuran yerine şeyhe tabi olanlar, Kuran’ı ancak ölülerin arkasından hem de bilmedikleri bir dilde okuyanlar, Kuran’ın manası yerine melodisine önem verenler ne yazık ki bu ayetlerdeki uyarıyı anlamamakta, Kuran’ı rehber kitap olarak değil ölülerin arkasından okunan okuma kitabı olarak görmektedirler.

RABITANIN ABUKLUĞU

Tarikatlardaki en garip olaylardan biri de şeyhe rabıtadır. Türkiye’mizde en yaygın tarikat olan Nakşibendiliğin de en önemli uygulamalarından biri olan rabıta şöyle yapılır: Mürit abdestli olarak, kıbleye dönerek yere oturur. Şeyhinin iki kaşının ortasını hayalinde canlandırarak Allah’ı zikreder. Rabıtayla şeyh ile mürit arasındaki sürekli beraberlik sağlanır. Fotoğrafın icadından sonra rabıtayı fotoğrafa bakıp yapan modern (!) Nakşibendiler de mevcuttur. Bu uygulama kadar acayip olan bir izah ise şöyledir: “Rabıtasız zikir yerine, zikirsiz rabıta tercih edilir. Zikir ve rabıtadan birini terketmek zorunda kalırsak zikri terketmek daha uygundur. çünkü zikirsiz rabıta erdirir, fakat rabıtasız zikir erdirmez.” Günümüzde yaygın olarak yapılan bu uygulama, tarikatlar konusunu niye ayrı bir başlıkla incelediğimizin sebeplerinden biridir. Bize göre en kibar ifadeyle saçmalık olarak değerlendirdiğimiz bu uygulama, Kuran’ın diniyle hiçbir şekilde bağdaşmaz.

Tarikatlarda kullanılan bazı temel deyimlerin Kuran’daki kullanılışlarına baktığımızda, aradaki uçuk farkı, alakasızlığı farkederiz. Örneğin “şeyh” kelimesi Kuran’da “ihtiyar adam” manasında kullanılmıştır (Bakınız 11Hud Suresi 72, 12Yusuf Suresi 78, 28Kasas Suresi 23,40Mümin Suresi 67). Kuranı Kerim’de “veli” kelimesi ise “dost, yakın” gibi manalarda kullanılır. “Evliya” kelimesiyse bu kelimenin çoğuludur. Kuran’a göre her Müslüman Allah’ın velisidir, Allah da onların velisidir (Bakınız 2Bakara Suresi 257,3Ali İmran Suresi 68, 5Maide Suresi 55, 7Araf Suresi 196,9Tevbe Suresi 71). Kafirler ise şeytanın velisidir, tüm kafirler de birbirinin velisidirler (Bakınız 4Nisa Suresi 119, 4Nisa Suresi 76, 7Araf Suresi 27, 16Nahl Suresi 16). Mutlak anlamda gerçek dost sadece Allah’tır. Tüm dostlar ona nispetledir. O halde ondan başka gerçek veli yoktur (Bakınız 2Bakara Suresi 107, 9Tevbe Suresi 116, 25Furkan Suresi 18, 39Zümer Suresi 3, 42Şura Suresi 9). Görüldüğü gibi Kuran’da 80’den fazla yerde geçen “veli” veya “evliya” kelimeleri hiçbir yerde günümüzde halka takdim edilen süpermen insanlar manasında kullanılmamıştır. Bu evliyaların, şeyhlerin gösterdiği olağanüstü haller manasında “keramet” kelimesinin kullanıldığına da Kuran’da rastlamıyoruz. Bu kelimeyle aynı “KRM” kökünden bir çok fiil Kuran’da geçer ve bu kelimelerle Allah’ın cömertliği, verdiği rızıkların bolluğu anlatılır ama süper adamların süper olağanüstülükleri anlatılmaz (Bakınız 27Neml Suresi 40, 8Enfal Suresi 4, 17İsra Suresi 70, 36Yasin Suresi 11).

Tarikatlardaki dönmelerin, semanın, musikinin dinin bir parçası olduğu iddia edilmediği sürece hiçbir zararı olmadığı kanaatindeyiz. çünkü Kuran bunları ne yasaklamıştır, ne de emretmiştir. Yeter ki bu uygulamalar ibadet olarak takdim edilmesin. Fakat ne yazıktır ki birçok tarikatta bu tarz uygulamaların adeta dinin bir uygulaması gibi tanıtıldığına tanık olmaktayız. Bizim de karşı olduğumuz budur. Yoksa Müslümanlar elbette ki vakıflar, dernekler gibi kurumsal yapılar kurabilir, bunların içinde bir hiyerarşi oluşturabilirler. Tüm bu kuruluşlarda şiir okunması, müzik dinlenmesi, sema, sanat, toplantı, gösteri yapılması da normaldir. Fakat anormal olan insanları tartışılmaz ilan etmeleri; ister iyi, ister kötü olsun tarikatların kendilerini ve Kuran’da yer almayan uygulamalarını dinin bir parçası gibi göstermeleridir.

Tarikatların diğer bir zararı ise dinimizi bir çile dini gibi tanıtmaları olmuştur. Hindu anlatımlarını ve Hindu tarikatlarını andıran suni çilelerle, müritleri terbiye edeceğini söyleyen tarikatlar; insanları karanlık odalarda uzun süre aç, susuz bırakıp, onlara acı çektirip, bir çok kişinin ruh dengesini bozmuşlardır. Ruh dengesi bozulan bu insanların gördüğü halusinasyonlar ise, bu kimselerin üstünlüğüne, evliya olduklarına yorumlanmıştır. Oysa Kuran’da hiçbir Peygamber’in, hiçbir kimsenin, kendisine böyle suni çileler çektirip, kendi kendine işkence etmesi geçmez. Kuran’a göre Allah gerekirse imtihan için zorluk verir ve bu zorluk her ne olursa olsun Müslüman buna katlanır. Fakat bu zorlukları Allah hayatın doğal akışında insanın karşısına çıkarır; yoksa çile olsun diye, zorluk olsun diye insanın kendisine işkence etmesine dinimizin tek kaynağı olan Kuran’da rastlamayız.

EFENDİLERİN KUYRUĞUNA TAKILMA

Ve derler ki: “Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de, böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.”

33 Ahzab Suresi 67

Geleneksel İslam’ın uygulayıcısı, atalarından miras kalan mezhebine hiçbir akılsal kritere dayanmadan uyar. Mezhebin bu tabileri, mezhep büyüklerinin ne kadar zeki, ne kadar üstün ahlaklı olduklarına dair hikayeler anlatarak bağlılıklarını meşrulaştırmaya çalışırlar. Bu şahıslara göre büyükleri (mezhep imamları) her şeyi düşünmüştür. Onlara uymak yeterlidir, onların karar verdiği bir konuda düşünmek, tartışmak, sorgulamak edepsizliktir. Geleneksel İslamcıların dini direkt öğrendiği bir kaynaksa tarikattaki şeyhleridir. Tarikattaki bu şeyhlere de çoğu zaman “efendi”, “efendi hazretleri”, “hocaefendi” gibi lakaplar takılır. Vefat etmiş mezhep imamlarına karşın bu efendiler yaşayan dini kaynaklardır. Bu büyüklere ve efendilere uymaktaki temel mantık aynıdır: Düşünmeden tabi olmak, sorgulamamak, aklı çalıştırmadan onların aklına güvenmek. Oysa Kuran’ın alıntıladığımız ayetinde görüldüğü üzere, birçok insanın doğru yoldan sapmasının sebebi büyüklerine, efendilerine körü körüne bağlanmalarıdır. Aklı çalıştırmanın yerine taklidi ön plana çıkartan; atalara uyarak yol bulmanın, çoğunluğun tercihine bakarak yol bulmanın ve efendilere, büyüklere teslim olarak yol bulmanın hiçbirini Kuran kabul etmemektedir. Kuran dinin kaynağı olarak kendisinden başka ne bir efendiyi, ne bir mezhebi, ne bir hadisi, ne de herhangi bir tarikatı belirtmez. Kuran’a göre doğruya ulaşma aklı dışlamayla değil; aklı kullanma, düşünme faaliyetiyle gerçekleşir.

Kuran’ı okuyup düşünmüyorlar mı?

4 Nisa Suresi 82

Ayetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

38 Sad Suresi 29

… Size ayetlerimizi açıkladık, belki akıl erdirirsiniz.

3 Ali İmran Suresi 118

ŞEYHLERİ UÇURAN MüRİTLER

Ölen şeyhlerin kabirlerinde yapılan garip hareketler, bez bağlamalar,eğilmeler, secdeler de başlı başına bir rezalet tablosudur. Şeyhlerin bir kısmının ölmeden tarikatın devamını oğluna, damadına, kardeşine bırakıp, bu manevi ve maddi sömürü çarkının aile tekelinde tutulması da sayısız garipliklerin bir halkasıdır. Oysa dinimize göre emanet ehline verilir, kan bağı olana değil. Müritlere bile layık görülen evliyalık mertebeleri, şeyhlere çok daha abartılı bir şekilde verilir. Şeyhlerin kerameti diye öyle hikayeler anlatılır ki; Kuran’da anlatılan birçok Peygamber mucizesinin bile bu kerametler kadar olmadığı görülür. “Şeyh uçmaz, mürit uçurur.” deyimiyle halkın arasında ifadesini bulan bu gerçek, ayrı tarikatın müritlerinin birbirlerine karşı hava atma mekanizmalarıdır. En çok ve en büyük kerameti gösteren şeyhin müridi olmanın gururunu tatmak isteyen müritler, böylece her seferinde şeyhlerini diğer şeyhten biraz daha fazla uçurarak bu yarışı karşılıklı devam ettirirler. Hayvanları, insanları canlandıranlar; denizlerin, okyanusların üstünde yürüyenler; aynı anda bir sürü yerde gözükenler; neler vardır, neler… Süpermen şeyhler kalpleri bilir, uzaktan kumandalı yönlendirmelerde bulunur, bir bakışıyla hidayete erdirir, dilediğini cin veya diğer yöntemleriyle çarpar, üfürüğü, tükürüğü, nefesi ile şifalar saçar, dokunuşlarıyla alemlere nurlar yağdırırlar! Şeyhler bunları yapınca müritlerin ne haddine düşer şeyhe itiraz, şeyhin lafını tartışma, aklını kullanma! Müridin en iyisi gözü kapalı itaat eden ve itaati en çok olandır.

Müslümanlığa geçişinin en başında bu tarikatlara kapılan Türk halkı, ne yazık ki hala araştırma, akletme yerine taklidi, tabi olmayı getiren bu tarikatların düşünceye vurduğu zincirlerden kurtulamamaktadır. Körü körüne itaat, hayatın zevklerinden kendini soyutlama, az gülme, bireysel zekayı az geliştirme gibi özellikler tarikatların verdiği zihniyetin sonuçlarıdır. Hatta tahminimizce bir araştırma yapılsa; bugün halkımızın, belli liderleri tartışmasız önder kabul etmelerinin kökündeki sebeplerinden biri olarak tarihimizde uzun ve derin etkisi olan tarikatlara, şeyhlere körü körüne uymayı buluruz. “Karı gibi gülmek” gibi hayattan gülerek zevk almayı, neşeli olmayı hoş karşılamayan deyimlerin çıkış sebeplerinde de Osmanlı döneminde yıllarca devam etmiş tarikat terbiyesini bulabiliriz. Kanaatimizce tarikatların verdiği bu terbiye geleneğe dönüşerek, günümüzde tarikatla alakası olmayanların bile yaşamlarında, farkında olmamalarına rağmen derin etkiler bırakmıştır. çilede medet ummayı ve bir insanı aşırı yüceltip, araştırmadan o insana bağlanmayı gerektiren tarikatlar, Kuran’ın istediği aklını çalıştıran insan modelinin önünde en önemli engellerdir. Kuran’a gidip, Kuran dışında tüm dini kaynakları, hadisleri, ilmihal kitaplarını, mezheplerin dinini Kuran’ın önünden süpürmek, nasıl Kuran’ın dininin ortaya çıkmasının bir şartıysa, aynı şekilde tarikatlar da Kuran’ın dininin ortaya çıkıp, dini, şeyhlerin tekelinden kurtarmak için, süpürülmesi gerekenler listesine dahil edilmelidirler. Böylece dinimizin bağlıları Peygamberimiz’in ve daha sonra 4 halifenin döneminde olduğu gibi, Kuran dışında kaynak kitabı olmayan, cami dışında tekke, zaviye gibi alternatif kutsal kurumları olmayan, şeyh gibi Allah’la kul arasında aracılık yapan ruhban sınıfı tanımayan, Allah dışında hiçbir varlığa teslim olmayan, kalple beraber aklını da çalıştıran; salt Allah’a kul olan kullar olacaklardır.

Haberin olsun, halis din yalnızca Allah’ ındır. O’ndan başkalarını evliyalar edinerek “Biz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez.

39 Zümer Suresi 3

Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyaların ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

7 Araf Suresi 3

Yazının / Kitabın diğer bölümlerini Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

52 thoughts on “Tarikatlar

Add yours

  1. s.a siteniz çok güzel allah razı olsun fakat tarikat konusunda yanlış şeyler yazmışsınız saptırmışınızda diyebilirim bir insanın kendine birini klavuz ednmesi kadar doğal ne olabilir tarikatların hepsi aynı değildir sünneti seniyeye uygun şekilde yaşayan ve yaşatmaya çabalıyan zatlar vardır.lütfen bunu düşünerek yorum yapın mürşidim benim rabbime olan sevgimi arttırır sadece bunu bilirim allaha ement olun vesselam

  2. Selamünaleyküm

    Merve Hanım’a katılıyorum. Tarikatlar insanların duygularını sömürmek için, yada ceplerindeki paraları sağmak için kurulmamıştır. Tarikat Nedir? Sorusuna cevap arayan cevabını Hazreti Ebubekir (r.a.) ve Selman-i Farisi (r.a.) Efendilerimizde bulacaktır.

    Bekara karı boşamak kolaydır diye bir laf vardır. Tarikat mensubu olmayana tarikatlar hakkında atıp tutmak, leke çalmak kadar kolay birşey yoktur.

    Rabıtanın değerini bilmeden, rabıta yapmadan, rabıtanın sapıklığı hakkında laf edene gülerim ancak.

    Tarikat; İslamiyeti özüyle yaşamaktır. Sünnet-i Seniyye’den kıl kadar sapmamaya çalışmaktır. Müslümanlığı özüyle kavrayabilmektir. Tarikatlar yok madem; Yunus Emre (k.s.) yok, Aziz Mahmud Hüdayı (k.s.) yok, Mevlana Celaleddin-i Rumi (k.s.) yok, çünkü onlarda tarikatlarda yetiştiler, çünkü onlarda mürşid-i kamiller…

    El cevap?

  3. Şeytan kimin mürşidi?

    Tasarrufat altına girmeyen bir insanın bu soruya cevap bulması çok zordur. Bazı sapkın kardeşler bunuda kendi emellerine doğru kullanmaya meğletmişler.

    Arifler demişler ki; şeyhi olmayanın, şeyhi şeytandır…

    Neden söylenmiş bu kelam, bunu da hiç araştırmaz bizim bu kardeşler.

    Söylenme sebebi; Mürşid-i Kamil tasarrufatı altına giren bir insan nefs-i islah yolunda ilerlemeye başlar. Nefsi islahını öğrendikçe hem nefsinin hemde şeytanın hilelerini daha çok öğrenmeye ve görmeye başlar. Hadis-i Şeriftir ki; mü’min iki kez aynı delikten sokulmaz…

    Nefsini ve hatalarını öğrenen talib bir daha aynı hataları yapmamaya çalışır. Mürşid-i kamil tasarrufatı altında olmayan bir kişinin ise nefs-i islahında ilerlemesi zordur. Okuma yazmak için öğretmene ihtiyaç vardır. Öğretmen okuma yazmayı bilen insandır. Nefsi islahı öğrenmek için, nefsini islah edenin yanında olmak lazım. Nefs-i mutmainneye ulaşmış kişilerle olmak lazım.

    Madem ki kişi tek başına nefsini islah edebiliyor, neden 70-80 yaşında bir sürü müslüman olmasına rağmen evliya değil?

  4. Haberin olsun, halis din yalnızca Allah’ ındır. O’ndan başkalarını evliyalar edinerek “Biz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez.

    39 Zümer Suresi 3

    Rabbinizden size indirilene uyun. O’ndan başka evliyaların ardına düşmeyin. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.

    7 Araf Suresi 3

    Tarikatlar çok ince bir mevzu…

    Kimsenin kalbi kırılmasın ama, Klavuzumuz Kuran ve Hz. Muhammed eşliğinde yaşamak en güzeli…

    Selam ve sevgiyle,
    Asude

  5. Asude;

    Tarikatlar, haşa Kur’an-ı Kerim’den yada Hazreti Rasurullah (sav) Sünnet-i Seniyyesinden ayrılarak mı hüküm veriyor. Kendi başına din midir tarikat? Allah c.c ile kul arasına birilerini sokmak mıdır yada?

    Buyrun, Kur’an-ı Kerim’de Yunus Suresi’nin bazı ayet-i kerimelerinde ne buyruluyor;
    Bismillahirrahmanirrahim;

    62- Açin gözünüzü! Allah’in dostlari üzerine ne korku vardir, ne de onlar mahzun olurlar.

    63- Onlar ki, iman etmisler ve Allah’a karsi gelmekten sakinmislardir.

    64- Onlara dünya hayatinda da, ahiret hayatinda da müjdeler vardir. Allah’in sözlerinde degisiklik yoktur. Iste bu en büyük kurtulustur.

    Elmalı Tefsiridir aldığım bu tefsir. Sizin de tefsirinizi öğrenebilir miyim acaba?

  6. Selam…

    Aşağıdaki ayet tek başına yeterli bir cevaptır.

    Haberin olsun, halis din yalnızca Allah’ ındır. O’ndan başkalarını evliyalar edinerek “Biz bunlara yalnız bizi daha fazla Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz.” diyenlere gelince, Allah tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmünü verecektir. Şu bir gerçek ki Allah yalancı, inkarcı kişiyi doğru yola iletmez.

    39 Zümer Suresi 3

    Mesele, tarikatların ayrı birer din olması değil… İyi niyetle başlatılan bir takım girişimlerin (Biz bunları bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye seviyoruz mantığı yani) sonunda çizginin dışına çıkmasıdır.

    Allah’tan doğrudan doğruya istemek / ummak yerine, evliya aracılığı ile istemektir sakat olan.

    Tevhid, adı her ne olursa olsun (hatta Peygamber dahi olabilir) aracılığı kabul etmez. Kuran, Peygamberin dahi hidayet edemeyeceğini anlatan onlarca ayetle doludur.

    Sitede de buna dair yeterince yazı var…

    Detaylı tartışmalar için http://www.hanifdostlar.com forumunu öneririm.

    Selam ile…

  7. ve aleykümselam

    Ali Bey; Siz söylediğiniz ile çelişiyorsunuz malesef. Önce bunu belirtmek isterim. Zümer Suresindeki Ayet-i Kerime’nin hangi vak’a üzere gönderildiğini bi araştırın isterseniz. Kullara tapınmaktan bahsediliyor. Tapınmanın Cenab-ı Allah’a vasıl kılacağından söz ediliyor.

    Hangi hak tarikatta mürşid-i kamile tapınan insanlar gördünüz. Hangi hak tarikatta mürşide secde eden insanlar gördünüz. Allah c.c. korusun böyle sapkınlıklardan.

    Mürşid-i Kamiller öyledir ki, kişi ile Cenab-ı Allah arasında vasıta değildirler. Mürşid-i Kamiller Hazreti Rasurullah sav sünne-i seniyyesinde kişi ile Cenab-ı Allah arasındaki engelleri gösterirler, tasavvuf terbiyesi ile bunları öğretirler talibe. Bunlar dünyalık muhabbetlerdir, nefistir, şeytandır ve binimum fitneye mahal verecek ameldir.

    Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmış insanlar vardır. Bunlar arifibillah, Allah c.c. Dostları ve Evliyaullahtır. Üçler, beşler, yediler, kırklarda vardır. Arifibillah’ın bulunduğu makama naz makamıda denir. Onlar Cenab-ı Allah’tan talebte bulundukları zaman (nazlandıkları zaman) geri çevrilmeyeceği bilinir. Çünkü duayı yapan Cenab-ı Allah’ın nazlı dostudur. Tasavvufta buna Allah’ta kaybolma yani fenafillah denir.

    Tarikatı, mürşidi, talibi, yolu anlamanız için tasavvufu tanımanız gerek. Şerifatsız tarikat, tarikatsız tasavvuf, tasavvufsuz Hakikat olmaz.

    Yunus Emre (k.s) dememiş mi, şeriat, tarikat yoldur bana, hakikat marifet ondan
    içeru…

    Bir şehide bile şefaat hakkı tanınırken, Cenab-ı Allah muhakkak Nazlı Dostlarına da şefaat hakkı verecektir. Mürşid-i Kamilden sadece manevi yardım, testek isteniz. Cenab-ı Allah’tan istemeyi hiçbir talib bırakmaz. Mürşid-i Kamile’de ilmi, hidayeti, ameli veren muhakkak ki Cenab-ı Allah’tır.

    Yukarıdaki ayettede buyrulduğu gibi talib mürşidine tapmaz. Onun öğütleri doğrultusunda, manevi reçeteleri ile salih amel etme yolunda ilerler sadece. Nefs-i islah etmenin mutluluğuna erer.

  8. Dut agaci kardesime,

    aciklamalarina tesekkürler, allah razi olsun, senin samimi bir mümin olduguna inaniyorum..
    Ancak bu dinin bir kitabi, birde peygamberi vardir…
    Dinimizi onun kitabindan ve peygamberinden ögrenmek zorundayiz..
    Malesef bazi kardeslerimiz itikadini kulaktan duyma bilgilerle olusturuyor..
    Yunus diyorsun, hic baktinmi yunus ne demis…
    Mevlana diyorsun, hic okudunmu mesnevisini…
    Sefaat diyorun, baktinmi Kur`an burada ne demis…

    Konularla ilgilenirsen, yunusun , mevlananin, kim oldugunu merak ediyorsan sana tavsiyem su siteyi incele :

    http://www.tevhidnesli.de

    Birde rabbimize cok cok dua edelim ki bizi SIRATI MUSTAKIME ULASTIRSIN..

  9. aslında bu konuları tartışmaya seneler yetmez tamam bir aracı olması gerekir bence de allah a ulaşmak içinde onlarca tarikat var ve rabıta bildiğim kadarı ile hipnotik trans biçimi nakşilikte görülen bir uygulamadır yani bir çeşit astral yolculuk sanırım rehber[mürşid]eşiliğinde yapılan ben tarikatları araştırıyorum seneler boyunca hepsi bir grup oluşturmuş örnekleri çevremde çok ve grup tan olmayan bir kişi onlara göre bir hiç bunu da anlamış değilim ve yüzlerceayrı ayrı grup var oysa islam dini kardeşliği emretmez mi kaldı ki rabıta bir çeşit hipnotizma gözlemlediğim kadarı ile sabah namazı nı kıldıktan sonra esteğfurullah deyip mürşidle trans a geçiliyor ve bu da kişiyi allaha ulaştırıyor ve ebedi[beka billah]oluyormuş mürid şartlanma yolu ile transa geçiliyor yaaa kardeşim ben nerden bileyim beni başka bir yola ulaştırmayacağını [İNTİHAR KOMANDOSU]– işte insan kendi kendine düşünüyor bu konuyu asıl önemli olan gerçeği bulmaktır —teşekkürler

  10. intihar komando larının çoğunda intihar etmeden önce zikir yaptığı görülüyor haa işte kafayı tamammen karıştıran bir konu da bu rabıta dedik rahber dedik şartlanma yolu ile trans dedik islamda böyle bir öğreti zaten bahaudddn nakşibendi devrinde ortaya çıkmış türkistan da sanırım budizm deki yoga meditasyon larıyla bir benzerliği var rabıta olgusunun öte yandan kuran da böyle bir şey yok deniyor ve işin en can alıcı noktası ise okuduğum kadarı ile mossad da istihbarat lar metafizik yol ile yapılıyor ve seçim oluyor mürid ler şeyh leri ne oy verirse aynı oyu veriyorlar zaten tarikatların bir önemli özelliğide dünyadan el etek çekmişler ve kendi grupları dahilinde kimseye selam vermezler ve taplantıları neden [sohbet] gizli ve mistizm esraengiz lik rüzgarları esiyor sohbet lerde tartışma yapamazsın –eleştirilerinizi bekliyorum lütfen yazıın tartışalım insan tartışa tartışa bir şeyleri öğrenir

  11. erguvan Diyor:
    18 May 2007 4:08 pm esevgili Dut ağacı,açıklamaların harika olmuş.Tüm yazdıklarına katılıyorum.Bir tarikata,bir yola girmeyen gerçekten bizi anlamakta zorlanabilir.Bu konuda olumsuz örnekler okadar çok ki,insanların kafası karışıyor.Dışı tarikat,içi sapıklık olan yollar da var.Bizim kastettiğimiz yol Allah yoludur.Dost,Allah dostudur.tarikat deyince tasavvuf işin içine girer.girmeli.
    özgür Diyor:
    12 Jun 2007 10:25 am eErguvana sorum var peki tarikatların allah yolu olduğunu nasıl anlarız yani bin çeşit yol var hipnotik transla bir insana her şeyin yaptırılabileceğini biliyoruz anladığım kadarı ile bu kadar mürid i bir arada tutan gizli bir güç var yanlışsa allah beni affetsin bu metafizik gücün allah tarafından olduğunu nasıl anlayabiliriz örnekler var rüyalara giren şeyhler olduğu gibi bir bakışta müridi hipnotize eden [trans a geçiren]şeyhler var bir yerde okuduğum kadarı ile cinlerin insanlara bir takım frekanslardan girerek kendini şeyh olarak göstermeleri ve o kişiye bazı güçler verip yanına mürid toplamalarını sağlamalarını ve o müridlerin rüyalarına girmelerini onlara namaz kılın ,oruç tutun v.s gibi islami hükümler vererek çevresine binlerce mürid topladıklarını duymuştum ve ister istemez kafa karışıklığı oldu bir çıkıç noktası bulmak lazım ayrıca DUT AĞACI İLE irtibata geçip konuşmak istiyorum hotmail adresini verirse sevinirim ayrıca yazdıklarım da yanlış bir şey yazdıysam istemeden allah beni affetsin….saygılar
    erhan balikci Diyor:
    14 Jun 2007 9:27 am eevliyaya inanmamak islami bilmemektir kardesler binlerce evliyalar gelmis ve halen mevcut Allah resulunun yolunu bunlar olmazsa nasil buluruz iki kitap okumakla böyle yazilar yaziyorsunuz yazik sizlere düsünün binlerce evliyayi ret etmek kisinin imaniyla oynar Allah resulünün yolu ancak bunlari sevmek ve tabi olmakla olur ALLAHi PEYGAMBERi sevmek dostlarini sevmekle olur bu site kaldigi sürece bütün günahlar bu siteyi hazirlayanlara yazilacaktir
    Ali Aksoy Diyor:
    14 Jun 2007 3:58 pm eSelam Erhan;

    “…binlerce evliyalar gelmis ve halen mevcut Allah resulunun yolunu bunlar olmazsa nasil buluruz…” demişsin. O halde sen artık yanında yakınında bir Kuran varsa onu yırt at. Ona ihtiyacın yok. Kendine bir veli edin. O ya sana öğretir sen doğru yolu bulursun, ya da sen doğru yolu bulamasan da ona bonus olarak şefaat etme hakkı tanındığı için o sana şefaat ediverir.

    “… binlerce evliyayı reddetmek kişinin imanıyla oynar” demişsin.

    Birinci mesele; çokluk senin için bir ölçü ise, Hıristiyanların evliyası daha çok, artık sen onlardan birine tabi ol.

    İkinci mesele; Kuran’da “evliyayı reddedenin imanı oynamıştır” diye bir hüküm yoktur.

    En iyisimi sen aşağıda sunulan yazıyı bir incele;

    Kuran’da “veli” kavramı ve günümüzün “evliya” anlayışı

    https://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/01/kuranda-veli-kavrami-ve-evliya-anlayisi

    Selam ile…
    özgür Diyor:
    15 Jun 2007 3:16 pm eALİ AKSOY hocam bir de benim kafamdaki sorulara cevap verebilirseniz sevinirim tasavvuf un bir sürü yolu var allaha ulaşmak tasavvuf ta farz olarak kabul ediliyor yukarda da yazdığım gibi bir çok sorular var işte benim anlamadığım nokta çevremde de gördüğüm kadarı ile her şeyh in müridi ayrı ve işin garibi mürid ler kendi şeyhi harici bir şeyhi kabul etmiyor birine sorduğumda diyor ki herkes kendi şeyh ini büyük bilmek zorunda diyor ve büyük lükten kasıt ne dediğimde zamanın ve mekan ın sahibi deniliyor allah ta fani olmuş allah ta yok olmuş kainatın her zerresine hakim deniliyor ve soruyorum daha bir araştırayım çünkü çok meraklıyım söylenmiyor sır deniliyor ve allaha ulaşmak basamak halinde oluyormuş beni aydınlatırsanız sevinirim çok teşekkürler gerekirse hotmail adresimi veririm
    Ali Aksoy Diyor:
    15 Jun 2007 9:06 pm eÖzgür kardeşim,

    Biz böyle şeylere itibar etmiyoruz. Cahillikten de Allah’a sığınırım. Bir tek dinimiz var, adı İslam. Bizim tarikatımızın adı İslam tarikatı. Şeyhi de Peygamber ve bize miras bıraktığı Kuran… Ondan öğreniyoruz. Gerisi ile işimiz olmaz.

    Selam ve dua ile…
    Huriye Diyor:
    15 Jun 2007 10:34 pm eAli Bey, şeyh olarak gördüğünüz Peygamberin [s.a.v]sözlerine itibar etmiyorsunuz sünnetini kabul etmiyorsunuz bu nasıl bir örnek almaktır ilginç buluyorum.Anlattıklarınızla çelişiyorsunuz “Andolsun,sizin için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır”(Ahzap Suresi,21)
    Ali Aksoy Diyor:
    16 Jun 2007 11:05 am eHuriye hanım,
    Yazdıklarımıza dikkat edelim lütfen. Size, öncelikle sitedeki diğer yazıları okumanızı önermiştim. Bu sitenin herhangi bir yerinde, Peygamberin sözü dinlenmez diye bir yazı bulabilir misiniz ?
    Bilip bilmeden, yarım yamalak okumayla bize iftira atarak günaha girmeyin.
    Peygamberimizin her sözü başımızın tacıdır. Sorun, peygambere ait olduğu söylenen sözlerin gerçekten ona ait olup olmadığı meselesidir.
    Siz yukarıdaki ayetin kelimesi kelimesine aynısının Kuran’da Hz. İbrahim için de söylendiğini biliyor musunuz ? Bilmiyorsunuz. Sadece sırf inat olsun diye çekişmeye girişiyorsunuz. Haydi bakalım, madem delil edindiğin ayet hadisler için bir delildir, haydi, İbrahim peygamberin de hadislerini bul ve gereğince iman ve amel et !
    Veya, öğrenmeye gayret et.
    Selam ile…
    özgür Diyor:
    16 Jun 2007 7:57 pm eBen burada huriye hanımın sözlerinden bir şey anlamadım ne demeye çalışıyor hakkaten bir çırpıda çelişiyor sorgusuz sualsiz ali hocam ın yazısındada anlattığı gibi bazı tarikatlarda körü körüne itaat var işte konuda bu zaten bence neye göre körü körüne bağlanma oluyor bunu anlamıyorum öte yandan TASAVVUF islamın ta kendisi deniyor ama bildiğim kadarı ile tasavvuf yunanca bir kelime yunan felsefesine ait bir kelime halbuki islam daha önceleri hz muhammed zamanında indirilmiştir yani bu da demek oluyorki tsavvuf çok sonra çıkmış oluyor burada okuyucular yanlış anlamasın asla taraf tutmuyorum sadece tartışmak istiyorum bu arada HURİYE hanım ali hocam ın dediklerini anlamamış sanırım,bu arada internete girdiğimde açtığım ilk bu site oluyor böyle bir site açtığı için ALİ beye teşekkür ediyorum çünkü bu konuları tartışmak konuşmak lazım insan nerden gelip nereye gittiğini niye var olduğunu düşünmesi lazım -teşekkürler yazıları bekliyorum
    özgür Diyor:
    18 Jun 2007 8:58 am eValla açıkçası huriye hanım ın söylediklerinden ben de bir şey anlamadım sırf çelişmek için yazmış neyse,bence körükörüne tarikatlara bağlanmamak lazım işte insanlarımızın hatası burda o bağlandığın şey şeytan yolu da olabilir ali hocam a baştan beri katılıyorum artık silahlar o kadar geliştiki amerika manyetik alanla insanın beynini hipnotize edebiliyor bazı insanlar bu olayı evlliya olarak görüyor ve ne olduğunu bilmediği bir yola kendini kaptırıyor şartlanma yolu ile amerikanın kölesi haline geliniyor işte al sana en yıkıcı savaş politikası yorumlarınızı yazın lütfen körükörüne bir şeye bağlanmayın .. bu arada kesinlikle taraf tutmuyorum her zaman için gerçeğin peşindeyim ..ayrıca böyle bir site açtığı için ali bey e teşekkür ediyorum
    Huriye Diyor:
    18 Jun 2007 1:37 pm eAli bey,
    Sitenizi inceledim.Bunun sonucunda bendeki etkisi itikadıma olan inancımı daha kuvvetlendirdi.Hiç kimseye iftira atmak gibi bir niyetim yok hadis, sünnetlerin dindeki yeri,dindeki bağlayıcılığı vb..Konusunda kesin sağlam bilgilere sahip olduğum için böyle yorumladım.Ancak daha farklı bir kelime seçimi tercih edebilirdim o kadar konu bundan ibaret.
    İnat
    edip,çekişmeye giriyorsunuz demişsiniz.Kendinizce kötü zanna kapılıp,günaha girmeyin.Siz fikirlerinizi yazıyorsunuz aynı şekilde bende fikrimi bunu bir çekişme ve inat olarak algılamamak gerektiği kanaatindeyim.
    Şimdi yazılarınız hakkında şunu söyleyebilirimki sizinde ifade ettiğiniz gibi”Sorun,Peygambere ait olduğu söylenen sözlerin gerçekten o’na ait olup olmadığı meselesidir.Bu konuyla ilgili olarak , bu başlık altındaki yazmış olduğunuz yazılarda cevap vermeyi düşünüyorum tabi vakit buldukça inşaallah.
    Huriye Diyor:
    18 Jun 2007 3:10 pm eAli bey,
    Ayrıca yorumlarım kafası karışan kişilere yönelik bir bilgi ve tavsiye niteliğinde olacaktır.yoruma yorumla cevap vermem elbetteki beklenemez.
    Huriye Diyor:
    18 Jun 2007 4:17 pm eÖzgür bey,
    kimsenin körü körüne anladığınız anlamda tarikatlere bağlandığı falan yok.”Amerika manyetik alanla insanın beynini hipnotize edebiliyor bazı insanlar bu olayı evliya olarak görüyor”demişsiniz.
    .Gerçeyi arama isteğinizi taktir ediyorum fakat bunun için iyi bir araştırma yapmak tabiri caizse her önüne geleni yememek lazım takıldığınız anlamadığınız bir konuda Allah’a şöyle içten bir dua edip dinimizi doğru olarak anlamak ve yaşamak için dua ettiğimizde inanki her şey çok başka olur.Size tavsiyem; http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=61427
    ve Dr.Ahmet Maranki-Elmas Maranki “YAŞAM ENERJİSİ”adlı kitabı okumanızdır.Tarikatler konusuna şu an için vakit arıyamıyorum belki daha sonra.
    Ali Aksoy Diyor:
    18 Jun 2007 4:23 pm eHuriye hanım selam,

    Yanlış anlamış isem sorun yok. Eğer ben de sizin söylemediğiniz bir şeyi siz söylemiş gibi yazar da yorumlarsam, siz de bana tepki gösterirsiniz.

    Bu tartışmalarda en uyuz olduğum şey, kişilerin Kuran’ı bektaşi okuyuşu ile okumalarıdır. Bunlar bu “takıyye” işini öyle bir abartıyorlar ki, hilebazlığı hiç utanmadan Kuran’a dair meselelerde de yapıyorlar. Sizi tenzih ediyorum ama siz de bunlardan şu veya bu şekilde etkileniyorsunuz.

    Adam diyor ki, “Peygamber size ne verdiyse alın, neyden yasakladıysa kaçının” ayeti sünnete delildir.

    Hayır ! Bunu diyen apaçık sahtekardır. Çünkü bu ayet savaş ganimetleri ile ilgilidir. Öncesi de, sonrası da savaş ganimetleri ile ilgilidir. Bunu bilmeyen bir kimse yapsa kızmam. Ama bunu çok iyi bilen bir kişi, sırf mücadelesinde – her ne için mücadele ediyorsa – galip gelmek için yaparsa işte bunun ilimde yeri yoktur. İman sahtekarlık üzerine bina edilmez. İman, ilimde cesaret üzerine bina edilir.

    Sizin yazdığınız ayet te bunun gibidir. “Andolsun, İbrahimde ve maiyetindekilerde sizin için güzel bir numune vardır” der ayet. Bunu delil edinecek arkadaşlar, bu ayeti hiç görmez. Bunu kasten yapanlar benim nezdimde, sahtekar, din şaklabanından başka bir şey değildir. Çünkü en başta samimi değillerdir. Amaçları öğrenmek, öğretmek, doğruyu ortaya çıkartmak değildir. Amaçları, bazı şeyleri bilerek ve isteyerek karanlık bırakarak kendilerince galip gelmektir.

    Ben doğru bildiğimi anlatırım, herkes kendi anlama kapasitesi uyarınca bildikleri çerçevesinde sorumludur. Ve herkesin sorumluluğu kendi şahsınadır. Hiç kimse bir diğerinin günah yükünü çekmez.

    Burada yazanların aksinin yazılı olduğu binlerce site var. Gelenekçi yaklaşımın kitapları, görüşleri meydandadır. Dileyen onları dikkate alır, dileyen bu yazanları…
    özgür Diyor:
    18 Jun 2007 9:10 pm eÖncelikle huriye hanıma çok teşekkür ediyorum ilgisinden dolayı verdiğiniz siteda ki yazıyı okudum benim de yukarıda dediğim gibiinsanların zhinlerini kontrol altına alıp onları istenilen noktaya yöneltmek ten bahs ediyor zaten nevada çölündeki 51.bölge de dönüyormuş sanırım bu araştırmalar o zaman anladığım kadarı ile kainatta kozmik bilinç hakim her madde maddenin atomları atomların zerreleri kendi boyutuna göre şuur ludur yani cansız dediğimiz maddelerin bile şuur u vardır ve o bir yerde birleşir madde aleminin yanısıra mana alemi vardır tasavvufun temel konusu yani bu vahdet i vücut kavramı yani bu kavramı şu an kuantum fiziği yeni ortaya çıkarmıştır yani zaman bile boyuttur zaman diyer bir şey yoktur zaman içinde zaman vardır mekan içinde mekan vardır bizim algılayamadığımız her şey güzel de benim merak ettiğim tarikatlarda bu sorulara nasıl cevap bulunuyor insanlar başka yere yönlendirilebiliyor mu yani benim körü körüne dediğim budur onun için araştırma yapmadan kült gruplara girilmez ben ce yazılarınızı merakla bekliyorum ve bu sayfayı her gün okuyorum teşekkürler hepinize ilginizden dolayı-çünkü gelip geçici bir dünya ama önemli olan sonsuzluk işte bunu yakalamak önemli ben ce ….
    özgür Diyor:
    18 Jun 2007 9:28 pm eçünkü ben bir yazı okudum aşağıda vereceğim siteye isterseniz bir bakın huriye hanım ,yazı isanların transa geçirilerek yönlendirilmesi ile ilgili nakşilikte rabıta yanihttp://feridaydin.tripod.com/rabita.htm ile ilgili ve ister istemez kafa karışıklığı oldu– saygılar
    özgür Diyor:
    18 Jun 2007 9:36 pm ehttp://feridaydin.tripod.com/rabita.htm adresi tekrarlıyorum yanlış yazmışım teşekkürler
    Huriye Diyor:
    19 Jun 2007 4:39 pm eBakın şunu söyliyim artık,

    Sizin fikirleriniz batıldır inanmammın imkan ihtimali yok.Salavat konulu yazıda size yalancı demiştim bazen öğle kızıyorumki ama yinede belkide böyle kızgınlıkla konuşmamak lazım.
    O Kadar barizki gerçek aslında yapılan hata şu türkçe mealden olmaz bu iş arapçadan olabilir ancak.Sadece bunu söylemek istiyorum.
    Huriye Diyor:
    25 Jun 2007 9:14 am eÖzgür bey,

    Belirttiğiniz adrese baktım.Hemen şunu belirteyim ki,islam ve tarikatlerle ilgili derinlemesine bilgi sahibi olmayan,araştırma ihtiyacı dahi duymayan bir yazarın,ön yargılı ve ön fikirli bir yaklaşımla kaleme aldığı bir kitap olduğu görülüyor.adresteki bilgileri dikkate alırsak,islamdaki ibadetleri de hemen uzakdoğu kültürlerdeki ayinlerden alındığını söyleyiveririz.Örneğin namazı,meditasyon ve yoga ayinlerinde ki hareketlere benzetirsek,namazıda,orucuda,zekatıda hep uzakdoğu din ve inançlarına bağlarız.Böyle bir yaklaşım bize ne kazandırır?doğrumudur?

    Tarikatlerin farklı kültür ve inançlardan belli şekil ve ölçülerde etkilenmesi olasıdır.Çünkü islam dini farklı kültür,inanç ve milletlerin müslüman olmalarıyla yayılmıştır.Bu gelişme ve yayılma sırasında elbette farklı kültür ve inançlara sahip toplumlar islam değerlerini alıp hayatlarına uygularken kendilerindende katkı sağlamışlardır ancak ve ancak bunlar yine islamın kabul edebileceği ölçüler çerçevesinde gerçekleşmiştir.Bunun yanı sıra çok azda olsa yanlış ve batıl olan inanış ve uygulamalar da varlığını sürdürmüş olabilir.Ama bunlar sınırlıdır.Sapkın tarikatlerde zaten hemen anlaşılır ve bilinir.Bunlar hep problem olagelmiştir.İslam tarihi boyunca da bu problemlerin çözümüne yönelik önlem ve tavsiyeler kitaplarda yer almıştır.
    Kısaca bu yazarın kitabındaki iddialar akıl ve inanç sınırlarının üzerinde bir takım zorlamalar ve asılsız iddialar üzerine kuruludur.Zaten kullandığı üslup ve kullandığı kavramlar onun bu alanda ne kadar acemi ve bilgisiz olduğunu göstermektedir.Tıpkı doktorluktan anlamayan bir şahsın bir doktora doktorluk dersi vermeye çabalaması gibi örneğin islami kavramlara ve leteratüre az dahi olsa alışık bir kimse “aptes”
    ifadesini kesinlikle kullanmaz “abdest”der.Bu en basit ve hemen göze çarpıveren bir örnek.

    Bu konuda duyarlılığınız ve araştırma çabasına girmenizi takdir ve tebrik ediyorum.Dilerim bu konuda kendinizi yeterli seviyede bilgi ve kanaatle donatabilirsiniz.Tasavvuf ve tarikatleri iyi anlayabilmek için doğru bilgi alabileceğiniz kitaplar okumanızı tavsiye edebilirim.Allah yardımcınız olsun.

    saygılar..
    özgür Diyor:
    05 Jul 2007 3:17 pm eÖncelikle huriye hanım a çok teşekkürler saygılar yazılarla ilgilenip yazdığı için çoktandır siteye girmiyordum bir bakayım dedim ve yazılarıma gelen cevaplardan ötürü çok sevindim huriye hanım işte asıl karışık konuda bu zaten ben kesinlikle taraflı değilim yani bir sürü yollar var bunların hangisi doğruysa onu bilelim o yolda gidelim gerçeğe doğru yani ben sadece bilgilenmek istiyorum bu konuda sanal dünyada yaşadığımız kesin olarak biliniyor günümüzde kuantum fiziği bile kabul etti evren içinde evren olduğunu paralel evren kuramıyla bunları düşünmek bile heyecan verici allahın yaratma sanatını düşündükçe insan korkuyor ve bu dünyayı bırakıp manevi olarak kendini yöneltmek istiyor allahın istediği de bu sanırım neden hep başımız sıkışınca anarız allah ı benim takıldığım konu şeytanın hileleri tabiki yani asıl yol nedir .. ilginize teşekkürler
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    06 Jul 2007 2:47 am eEn doğru yolu merak eden arkadaşlar, buyrun işte size dosdoğru yol.

    FÂTİHA SÛRESİ
    (7) Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.

    BAKARA SÛRESİ
    (2) Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.

    BAKARA SÛRESİ
    (5) İşte onlar Rab’lerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.

    BAKARA SÛRESİ
    (119) Doğrusu Biz seni [ey Peygamber,] hakikat ile gönderdik: bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak; yakıcı ateşe mahkum olanlardan sen sorumlu değilsin.
    (120) Sen onların (yoluna) inanç sistemine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden memnun olmayacaklar. De ki: “Dinleyin! Allah’ın rehberliği tek doğru rehberliktir”. Ve doğrusu, sana ilim geldikten sonra onların sapık görüşlerini takip etmeye devam edersen ne seni Allah’ın elinden alacak bir kimse bulursun, ne de bir yardımcı.

    BAKARA SÛRESİ
    (170) Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)a uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (onların yoluna uyacaklar)?

    BAKARA SÛRESİ
    (186) Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.

    ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
    (51) “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse ona ibadet edin. İşte bu, doğru yoldur.”

    ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
    (103) Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de o, kalplerinizi birleştirmişti. İşte onun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de o sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.

    MÂİDE SÛRESİ
    (49) Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.

    EN’ÂM SÛRESİ
    (82) İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onların hakkıdır. Doğru yolu bulmuş olanlar da onlardır.

    EN’ÂM SÛRESİ
    (55) Suçluların yolu da açığa çıksın diye âyetleri işte böyle ayrı ayrı açıklarız.

    EN’ÂM SÛRESİ
    (153) İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.
    (Önceki ayetlere de bakmanızı tavsiye ederim )

    A’RÂF SÛRESİ
    (146) Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen) yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir.

    A’RÂF SÛRESİ
    (1) Elif Lâm Mîm Sâd.
    (2). Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
    (3) Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
    ( Surenin tamamını okumanızı tavsiye ediyorum )

    YÛNUS SÛRESİ
    (57) Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, kalplere bir şifâ ve inananlar için yol gösterici bir rehber ve rahmet (olan Kur’an) geldi.

    YÛNUS SÛRESİ
    (108) De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”

    İBRÂHİM SÛRESİ
    (2) Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye layık, göklerdeki ve yerdeki her şey kendisine ait olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli azaptan dolayı vay kafirlerin haline.

    .
    .
    .
    .
    Ve (10)onlarca ayet daha var. Hidayetten yararlanmak istemiyor musunuz? “İstiyoruz” dediğinizi duyar gibiyim. E o zaman niye başkaca yollar arıyorsunuz ki? Uyun Kur’an’a…
    Huriye Diyor:
    06 Jul 2007 4:21 pm eÖZGÜR BEY,
    Ne söylemek istediğinizi anladım.Bana size ulaşabileceğim bir adres verirmisiniz görüşücem sizinle.
    Ali Aksoy Diyor:
    06 Jul 2007 5:41 pm eYunus kardeşim Allah razı olsun.

    Öğütlerin en güzeli elbette Kuran’dır.

    Allah layıkı ile dinleyip gereğince amel edenlerden eyler inşaallah…

    Selam ile…
    özgür Diyor:
    09 Jul 2007 9:15 pm eHuriye hanım bana ulaşabileceğiniz adresi vereyim msn adresimi vereyim ozguraksoy1979@hotmail.com bunu eklerseniz sevinirim –çok teşekkürler
    HAMZAT Diyor:
    10 Aug 2007 12:19 pm eTarikat arapça yol demektir. tarikatın amacı yükselmektir. nakşibendiliğin kurucusu Muhammed Bahaüddin nakşibenddir. hocası İmam caferi sadık hz.leridir. İmam caferi sadık hz.leri Peygamber efendimizin torunudur. Sonra Alaaddin attar ve İmam rabbani hzleri gelir beyazıdi bistami ve Abdulkadiri geylani hz gelir. şimdi bu Allah dostları yanlışmı yaptı. bunlar doğruyumu söylüyor. tarikatın amacı Kuran, fıkıh, hadistir. bunda yanlış olan nedir. islamın 5 şartını yerine getirene cennet vaciptir buyuruyor Allahın resulü (s.a.v). tarikatlerin hiç birinde böyle yapmazsanız cennete girmezsiniz diye bir şey yoktur. sadece islamı çökertmek için ilim, kuran, fıkıh öğretiilen yerlerden müslümanların uzak kalmaları, batıya uymaları, onlar gibi yani kafirler gibi yaşanmaları isteniyor. Kuran da Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır. “siz onların dinine girmedikçe hrisityanlarda yahudilerde asla sizden razı olmayacaktır.” bunu Allah buyuruyor. Allahın sözünde yalan olurmu. peki siz hiç bir sitede okudunuzmu şu kız mini etekli, şunun şöyle boyu, güzelliiği falan var diye. ama islam olunca her taraftan saldırılır. yok başörtü yoktur, sakal yoktur diye. peki sorarım camiye gittiğiniz zaman hiç imamın başında sarıksız namaz kıldırdığını gördünüzmü. yahudilerneden sakal bıtrakıyorlar hiç düşündünüzmü çünkü hz .musa sakallıydı, hrisityanlar papazlar neden asa elinde ve sakallı dolaiıyorlar çünkü hz isada öyleydi. şimdi ben sakal neden bırakamıyorum neden sarıkla dolaşamıyorum diye sorrdunuzmu kendinize. dikkat edin kardeşlerim oyunlara gelmeyin. tarikatlar ehli sünnet vel cemmattir yani Allah resulüne tam uymaktır. bunu neden her kes yanlışalgılıyor. lütfen bir şeyi gidip görmeden karar vermeyin kardeşlerim gidin korkmayın bakın neler yapılıyor oralarda kimse orda kimseyi yemez. Çünkü ordakilerde Allah korkusu vardır, islama tam uymak vardır, haramdan zinadan, yalandan kaçmak vardır. sizce bunların hangisi yanlış. Allah (c.c) bütün müslümanları bunların yalanlarına uymaktan muhafaza etsin. onlarıda ıslah etsin demiyorum kahhar ismiyle kahretsin cehennemden azad olmayacak insanlar bunlardır. çünkü şirk üzereler. Allahın kanunlarına muhalefet etmek kafirliktir. Seni yaradana, senin rızkını verenin nasıl olurda sözünü inkar edersin. hamzat-36@hotmail.com
    Ali Aksoy Diyor:
    10 Aug 2007 2:00 pm eSelam Hamzat;

    Tarikat meselesini şu aşağıdaki yazıyı OKUYARAK değerlendirmeni tavsiye ederim.

    Duada evliyayı aracı koyma ve şirk
    HAMZAT Diyor:
    10 Aug 2007 2:35 pm eDuada kimse evliyayı aracı koymaz. Benim kendim çeçenim. Nakşibendi cemaatindenim. fatihteyim. öyle bir şey olsaydı ben yaklaşmazdım. Allahla kul arasına kimsenin girlmeyeceğini her kes bilir. sizin dediğiniz tasavvufla ilgilidir tasavvuf çok farklı bir şeydir. Bunu anladıktan sonra konuşun. tasavvufun farklı şeyleri vardır, maneviyat içiriği çok yüksektir. Mürşidin Allah yalvararak müridini tasavvuf yönünden ilerletmesi içindir. siz bunu farklı algılıyorsunuz.
    Ali Aksoy Diyor:
    10 Aug 2007 3:18 pm eOnu bana anlatma, mesela bir hayır yap

    Bu link üzerinde anlat.
    HAMZAT Diyor:
    11 Aug 2007 10:51 am eSize tasavvuf yolunun Allah’ yaklaştıran yollar yükselme yolu olduğunu söylemişdim. tarikatler demiştiniz amacı tasavvuf demiştim yakınlaşma diye. Bunların en üstününden öğretenden, Müridlerine kadar aktarayım. İnşaallah bunada bir kılıf uydurmazsın. (TASAVVUF)anladınız umarım.
    1.Hazret-i Muhammed Mustafâ SAS

    2.Hazret-i Ebû Bekir-i Sıddîk RA

    3.Hazret-i Selmân-ı Fârisî RA

    4.Hazret-i Kâsım İbn-i Muhammed Rh.A Hazretleri

    5.Câfer-i Sâdık Rh.A Hazretleri

    6.Bâyezîd-i Bistâmî Rh.A Hazretleri

    7.Ebu’l-Hasan-ı Harkânî Rh.A Hazretleri

    8.Ebû Aliyyini’l Fârmedî Rh.A Hazretleri

    9.Yûsuf Hemedânî Rh.A Hazretleri

    10.Abdülhâlık-ı Gucdüvânî Rh.A Hazretleri

    11.Ârif-i Revgirî Rh.A Hazretleri

    12.Mahmûd İncir-i Fağnevî Rh.A Hazretleri

    13.Ali-i Râmitenî Rh.A Hazretleri

    14.Muhammed Baba es-Semmâsî Rh.A Hazretleri

    15.Emir Külâl Rh.A Hazretleri

    16.Şâh-ı Nakşibend Muhammed Behâeddîn-i Buhârî Rh.A Hazretleri
    nakşibendi tarikatının kurucusu.

    17.Alâeddîn Attâr Rh.A Hazretleri

    18.Yâkûb-u Çerhî Rh.A Hazretleri

    19.Ubeydullah-ı Ahrâr Rh.A Hazretleri

    20.Muhammed Zâhid Parsâ Rh.A Hazretleri

    21.Muhammed Derviş Rh.A Hazretleri

    22.Hâcegî Muhammed Emkenekî Rh.A Hazretleri

    23.Muhammed Bâki Billah Rh.A Hazretleri

    24.İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fâruk Serhendî
    Rh.A Hazretleri (batın ilmi sahibi)

    25.Muhammed Ma’sûm Serhendî Rh.A Hazretleri

    26.Muhammed Seyfüddîn-i Serhendî Rh.A Hazretleri

    27.Nur Muhammed Bedvânî Rh.A Hazretleri

    28.Şemseddin Cân-ı Cânân Mazhâr Rh.A Hazretleri

    29.Abdullah ed-Dehlevî Rh.A Hazretleri

    30.Mevlânâ Hàlid-i Bağdâdî Rh.A Hazretleri

    31.Ahmed İbn-i Süleyman el-Ervâdî Rh.A Hazretleri

    32.Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Rh.A Hazretleri

    33.Kastamonu’lu Hasan Hilmi Rh.A Hazretleri

    34.Safranbolulu İsmâil Necâti Rh.A Hazretleri

    35.Ömer Ziyâüddîn-i Dağıstânî Rh.A Hazretleri

    36.Tekirdağlı Mustafa Feyzi Rh.A Hazretleri

    37.Hacı Hasib Efendi Rh.A Hazretleri

    38.Abdülaziz Bekkine Rh.A Hazretleri

    39.Mehmed Zâhid Kotku Rh.A Hazretleri

    40.Mahmûd Es’ad Coşan Rh.A Hazretleri

    41.Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendi
    42.Mahmut Ustaosmanoğlu Rh.A Hazretleri

  12. SİLSİLE Mİ VAR Kİ ?

    Bu sizin kuruntunuz . Peygamberimiz Nakşi mi , Kadiri mi , Rufai mi , Kalenderi mi , Melami mi hâşâ ?

    Bu kadar sapıtmayın . Rabıtayı 1650’lerde Halid-i Bağdadi koydu Nakşilerin önüne . Onlar da mal bulmuş mağribî gibi saldırdılar .

    Mürşidi Kur’an olmayanın ŞEYHİ ŞEYTANDIR .

  13. Silsileye baksanıza, yarısının ismi Muhammed, Mehmed, Ahmed, Mahmud, Mustafa… Bu silsileyi siz düşünün artık, hangi Muhammed’e itaat edildiğini de…

  14. İSİMLERİ KENDİLERİ ALMIYOR

    Yunus , sen kendi ismini kendin mi verdin ?

    İsmin güzel olması , itikadın bozuk olmadığına delil midir ?

    Hz.Ömer ve Ebu Cehil’in isimleri aynıydı , bunu unutma .

    Cezayir’deki uşak diktatörün adı Muhammed Budiyaf idi .

    Mısır Firavunu “nurlu” anlamında Enver Sedat idi .

    Eski Cumhurbaşkanının ismi Ahmet N.S. idi .

    Her hıyarım var diyene tuzlukla koşulmaz .

  15. Selam…

    Ben başka bir şey anlattım… Siz anlamadıysanız -ki anlamamışsınız, benim sorunum değil…

  16. 3 Muhammed’den mi bahsettiniz ?

    Körü körüne ve beşerî özelliklerine varana kadar taklid edilen …

  17. bu demek ki,
    tarikat sacma – bu sonra geldi ise,
    ozaman mezhep bu da sacam- bu da sonra geldi,
    islam dini sadece kuran ile sinirli deyil,
    peygamberimizin hadise serifi ya nerede?

    mezhep bilmeyen tarikat bilmez.
    kuran bilmeyen hadis bilmez!

    4 kitap incil – tevrat-zebur-kuran
    4 büyük peygamber -muhammed sav -isa- musa- nuh
    4 büyük melek -cebrail-mikail-israfil-azrail
    4 büyük halife -ebu bekir-ömer-osaman- ali
    4 hak mezhep – safi-henefi-maliki-hambeli
    4 hak tarikat – naksi-kadiri-rufai-mevlevi

    vesselam

  18. evliyayı kiram Hz peygamberin zamanındada vardı peygamber kendisini o aynada seyrediyordu eğer yoksa veysel karaninin aşkı ve muhabbeti insanları irşat ediyor Hz peygambere yönlendiriyordU.Eğer EVLİYA yoksa neden Hz peygamber hırkayı şerifi neden ona gönderdi.Peygamberimiz veyselin ciğerinim kokusunun geldiğini ashabına haber verdi.

  19. Selam…

    “SÜRGÜNDEKİ DOST:
    3 Muhammed’den mi bahsettiniz ?

    Körü körüne ve beşerî özelliklerine varana kadar taklid edilen …

    Aynen kardeş…Ve adına binlerce herze/yalan/iftira uydurulmuş Muhammed’den. Oysa Kur’an’da çok farklı bir Resul Muhammed ( ki O’na selam olsun )anlatılıyor….

    “menzil:
    bu demek ki,
    tarikat sacma – bu sonra geldi ise,
    ozaman mezhep bu da sacam- bu da sonra geldi,
    islam dini sadece kuran ile sinirli deyil,
    peygamberimizin hadise serifi ya nerede?

    mezhep bilmeyen tarikat bilmez.
    kuran bilmeyen hadis bilmez!

    4 kitap incil – tevrat-zebur-kuran
    4 büyük peygamber -muhammed sav -isa- musa- nuh
    4 büyük melek -cebrail-mikail-israfil-azrail
    4 büyük halife -ebu bekir-ömer-osaman- ali
    4 hak mezhep – safi-henefi-maliki-hambeli
    4 hak tarikat – naksi-kadiri-rufai-mevlevi”

    4 Kitap? Ya diğer Peygamberlere verilmiş sahifeler? İncil, Tevrat, Zebur, Kur’an, içlerinde hangisi sağlam? Hangisinin anlamları çarpıtılmamış?

    4 büyük Peygamber mi? Bunu siz mi belirliyorsunuz? Neye göre belirliyorsunuz? İbrahim Peygamber’i , Yusuf Peygamber’i nereye koyuyorsunuz? Peygamberleri niye birbirinden ayırıyorsunuz?

    4 büyük Melek? Azrail, İsrafil bunlar Kur’an’da geçmeyen isimler. Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri niye söylüyorsunuz?

    Diğerlerini zaten değerlendirmeye gerek yok…

  20. Azrail kuranda ölüm meleği diye geçer cebrail cibril ruhul kudus yani kutsalruh demek BAKARA SURESİ 253. AYET

  21. SELAM ARKADAŞLAR;
    TARİKAT ÖNDERİ SOFULARA ATFEDİLEN ÖZELLİKLER

    “ Müslümanımsı mistiklerce evliyâ denilen bu insanlar hakkındaki inanışlardan bazıları şunlardır.

    1- Bunlar masum, günahsız, yüce ve yanılmaz şahsiyetlerdir; kutsal birer kişiliğe sahiptirler.
    2- Gizliyi ve özellikle gönüllerden geçenleri bilirler.
    3- Duaları makbûldür; ne dilerlerse Allah o dileği yerine getirir.
    4- Aynı anda birkaç yerde bulunabilirler.
    5- İslam ordularının ön saflarında düşmana karşı çarpışır ve zafer sağlarlar.
    6- En uzak mesafeleri en kısa bir zamanda kat ederler.” V.b. (Tarikatta Rabıta ve Nakşibendilik, Yazan Ferid Aydın, Ekin Yayınları, kasım 1996 baskısı, sayfa 286- 287 ).

    İnsan-ı kâmil yani şeyhin bu alemde istediği gibi tasarrufta bulunabileceğini söylemeleri.

    “İnsan-ı kâmil de bu âlemde İlâhi isimler aracılığıyla dilediğince tasarrufta bulunur.” (Muhyiddin İbn el-arabi, Nakş El-Füsus Şerhi, İsmail Ankaravi, Ribat Yayınları, hazırlayan İlhan Kutluer 1981 Ocak baskısı, sayfa 14).

    Bayazidi Bestami’nin bazı söylevlerinden seçmeler :

    “Allah’a andolsun ki benim bayrağım Muhammed (S.A.V)’in bayrağından daha büyüktür! Benim bayrağım nurdur. Altında bütün insanlar ve cinler ve peygamberlerden olanlar bulunuyor.” ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 263 ).
    “Benim bir benzerim ne gökte bulunur; ne de benim sıfatlarımın bir benzeri yeryüzünde bilinir!” (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa,sayfa 265 ).

    “Musa Peygamber, Allah’ı görmek istedi. Ben ise Allah’ı görmeyi değil, Allah beni görmeyi irade buyurdu!” (Yukarıda adı geçen kitap, sayfa 320 ).

    Şeyh Abdulkâdir Geylani’nin bazı söylevlerinden seçmeler :

    Şeyh Muhyiddin Abdulkâdir Geylani’ye ait olduğu kabul edilen Füyûzât-ı Rabbâniyye adlı eser, Kadirilerden Seyyid Muhammed Said’in oğlu Seyyid İsmail tarafından kaleme alınmış olup, müellif, “Gavs-i A’zam’a ait zikir, fikir, vird ve manzumelere, duâ ve niyazlara olan ehl-i tarikatın ihtiyacını ve bu hususta kendisine birçok defalar baş vurulduğunu, böyle bir eserin hazırlanması için kendisini teşvik edenlerin istek ve ısrarlarının kesilmediğini söyler ve buna bilhassa dikkati çekmek ister.” ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdulkâdir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, önsözden, Bedir Yayınevi 1975 ).
    Bu eser Kadiri tarikat inde kabul görmüş olması dolayısıyla, pirleri konusunda tarikat zihniyetini belirtmesi açısından önemlidir. Eserde şu ifadeler yer almaktadır;

    “Benim emrim, Allah’ın emridir; eğer ol! dersem oluverir.”
    “Hepsi de Allah’ın emriyledir, ama sen benim kudretime hükmet!”
    “Benim kabrim Beytullah’dır, gelen onu ziyaret eder.”
    “Ona seğirtir de izzet ve Rıfat ile yüce makama erişir.”
    “Benim ocağımı tavaf et yedi defa, emânıma sığın!
    Her yıl beni ziyâret için meşguliyetten sıyrıl!”
    “Bana doğru haccedip gelin, evim kurulu bir kâbe.
    Beytin sâhibi yanımdadır, koruluğu haremimdir.”
    “Her KUTUB tavaf eder Beytullah’ı yedi defa.
    Ben ise Beyt’in kendisiyim çadırımı tavaf ediciyim.”
    (Alıntılar, Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfalar, 57-67-68-69. Bedir Yayınevi 1975 ).

    Yukarda ki iddialarda, Allah gibi “Ol” emrine sahip olduğu söylenmekte. Kâbe’nin tavaf edilmesine alternatif olarak, evinin tavaf edilmesi istenmekte. Namaz kılmaması konusunda da şöyle denmektedir.

    “Bana dediler ki: “Ey filan! Namazı terk ettin.”
    Bilmezler ki ben Mekke’de namaz kılarım…”
    ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 73. )

    Peygamberlerden üstün olduğunun söylenmesi:

    “Mûsa Rabbine münacaat ederken beraberinde idim,
    Mûsâ’nın ASA’sı benim asamdan medet gördü.”
    “Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda onunla beraberdim,
    Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifa buldu.” ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, sayfa 74. )
    Ve bunun gibi birçok sözleri var veya ona mal edilmektedir.

    >

    Şeyh Ahmed’el – Rüfai içinse :

    Peygamberin türbesine gittiğini, peygamberin mezardan elini çıkardığını ve Ahmed’el – Rüfai’nin onu öptüğünü anlattıkları çok meşhur bir rivayetleri var. Ayrıca şöyle diyorlar :
    “Meselâ : Vaıza, ya da derse başladığı zaman, yakındakiler, konuşmalarını nasıl duyuyorsa.. Uzaktakiler de, aynı şekilde işitir ve duyarlardı..
    Hatta sağırlar bile, onun konuşmalarını, diğerleri gibi duyarlardı. (Onları Âlemi, Ahmed’el Rüfai, çeviren Abdulkâdir Akçiçek, Bahar yayınları, Beşinci baskı sayfa 41) .

    Mevlânâ Celâleddinin sözlerinden örnekler :

    Peygamber olduğunu ilân etmesi,

    “Bu kitap Mesnevi kitabıdır, mesnevi, hakikate ulaşma ve yakin sırlarını açma hususunda din asıllarının, asıllarının asıllarıdır. Tanrı’nın en büyük fıkhı, Tanrı’nın en aydın yolu, Tanrı’nın en açık bürhanıdır…”
    “Mesnevi Âlemlerin Rabb’inden inmedir: Bâtıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir.”
    ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Önsözden).

    Aklınca, Kur’an’a nazire yapıyor, zira Kuran’da şöyle denmiştir. Mealen:

    – Kendilerine zikir (Kuran) geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir kitaptır. 41/41

    – Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O, hikmet sahibi çok övülen Allah’tan indirilmiştir. 41/42

    Bu naziresinin yanında bir de şöyle diyor:

    “Biguşâdent hazine heme hil’at pûşid
    Mustafa bâz biyâmed heme imân ârid.”
    Yani:
    “Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler giyin,
    Mustafa gene geldi, hepiniz iman edin.”
    der. (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 203.)

    Bununla da yetinmeyerek, peygamberden üstün olduğunu şu sözlerle ifade ediyor :

    “İmrûz menem Ahmed ni Ahmed-i pârine
    İmrûz merem anka ni murgak-i baçine”
    ………………………….
    (Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 203).
    Yani :
    “Bugün Ahmed benim :
    Ama dünkü Ahmed değil.
    Bugün anka benim :
    Ama yemle beslenen kuşcağız değil”

    Ve devamla, Allah olduğunu söylüyor.

    “Enelhak kadehiyle
    bir yudumcuk içen sızdı
    Tanrılık şarabından
    Şişelerle, küplerle içtim ben, sızmadım,
    ben, sultanların aradığı sultan.”

    “Ben hacetler kıblesiyim.
    Gönlün kıblesiyim ben.
    Ben Cuma mescidi değilim,
    insanlık mescidiyim ben.”
    …………………………..
    “Gönlü sâf sûfiyim ben;
    benim tekkem âlem,
    medresem dünya benim.
    Değilim abalı sûfilerden.”

    “İster münacaat eri ol sen,
    meyhane rindi istersen;
    bundan sanki ne çıkar ?
    Yok Cumartesiymiş, yok Cumaymış,
    Bence ne fark var ?
    (Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 292).
    Başka bir söylevinde :
    “Tekmil medreseler minareler bir gün yıkılmayacaksa,
    iman küfür olmayacaksa bir gün,
    küfür bir gün imanın yerine geçmeyecekse,
    işte o zaman halimiz tamam :
    Artık bir daha ne kalenderliğin yolu yordamı bulunur,
    ne de dünyamıza layık bir adam.”
    (Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 297).

    Ve bunlar gibi birçok sözleri olan Mevlâna, hatta şöyle diyor :
    “Mansûr, şimdi olsaydı o, beni dâra çekerdi.” (Yukarıda. adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 226).
    Deyip, İlâh’lık iddiasında Hallac’ı Mansur’u aştığını söylemesine rağmen, Sofizm zihniyeti icabı, sözlerinde çifte standart olarak kullanmak için birde şöyle diyor :

    “Men bende-i Kuran’em eğer can dârem
    Men hâk-i reh-i Muhammedd-i muhtârem
    Ger nakl kuned in kes ez goftârem
    Bizârem ezû vu zon suhan bizârem”
    Manası:
    “Hayatta oldukça Kuran’a kulum, seçilmiş Muhammed’in yoluna toprağım. Birisi, sözlerimden, bundan başka bir söz nakil ve rivayet ederse ondan da bizârım, o sözden de.” (Yukarıda adı geçen eser. Mevlânâ Celâleddin, sayfa 204).
    Bu tür çelişkili sözler, sofizm mesleğinin ya da mantığının bir icabıdır, zira hiçbir inanca bağlı olmayan sofular, hiçbir hakikati gözetmeden işlerine geldiği gibi konuşur ve kural icat ederler. Örneğin: İslam tasavvufu adı altında icat etmiş oldukları, Rabıta; Sema; Çile çekmek; gibi kuralların İslâm diniyle hiçbir ilgisi yoktur. Kendileri de bunun böyle olduğunu bilmelerine rağmen, müridlerini, kutsal bir iş yaptıklarına inandırıp kendilerine bağlamak için bunları yapmaktadırlar. İcat etmiş oldukları bu gibi şeylerden başka, giyimle ve özel sembollerle ilgili icatları da vardır. Örneğin : Taç ve Hırka, Çer ağ, tuğ seçenekleri ile çeşitli renklerle bağlı oldukları tarikatı sembolize ederler, bunlar ciddiyeti olmayan ve konu edilemeyecek kadar basit fakat muridler üzerinde etkili olabilen şeylerdir. Bir futbol takımının taraftarları üzerinde etkili olan forma ve renkleri gibi, murislerde bu gibi şeylere bağlılık gösterirler. Fakat bu hususlar, sema ve rabıta gibi tarikatların temel esaslarından olmadığı için gerektiğinde uygulamama yoluna da giderler. Bundan dolayı, bu gibi hususlardan çok, sofuların, İslam’da ki “Tevhid” inancına ve diğer İslâmi değerlere karşı yaptıkları saldırıları tanıtmaya çalışacağım. Şöyle ki :

    SOFULARIN VAHDET-İ VÜCÛD İDDİALARI VE BUNA İLİŞKİN SÖZLERİ :

    Daha öncede belirttiğim gibi, Vahdet-i Vücûd anlayışında olanlar için kainatla, Allah bir bütün ve aynı şeydir. İslam’a göre kainatla, Allah ayrı ve tamamen farklıdır, bir birlerine benzerlikleri yoktur, ve bütün kainat Allah tarafından yoktan var edilmiş olup, İlâh’lıktan pay almamıştır, yani kainattaki hiç bir şeyde İlâh olma özelliği yoktur. İlâh olarak yalnız Allah vardır. Bunun aksini iddia etmek İslâm’a göre şirk koşmak demektir. Kainatı yok saymakta, Allah’ın Kuran’da yaratmayla ilgili bildirdiği bütün ayetleri inkardır bu da küfrün ta kendisidir. Allah’ın kainatı yaratmış olması gerçek bir olay olup, bu durum Allah’ın tek İlâh olmasına aykırı değildir.
    “Örneğin: Nakşibendilerin kendisinden saygı ve övgü ile söz ettikleri, Abdülkerim el-Ciyli, El-insan’ul – Kâmil, adlı kitabında aynen şunları kaydetmektedir:
    “Kâfirlere gelince, onlar bizzat Allah’a kulluk etmişlerdir. Çünkü, Cenab-ı Hak bütün varlıkların gerçeği (yani özü ve ta kendisi) olduğuna göre-ki kâfirler de varlıkların bir bölümüdürler – öyleyse Cenâb-ı Hak onların da gerçeğidir. (Yani onların da ta kendisidir.) Tabiatıyla O’nun ayrıca bir tanrısı yoktur. Mutlak rab (yani kesin genel anlamdaki ) ilâh O’dur. Dolayısıyla kâfirler, Allah’ın bizzat kendisi oldukları için varlıklarının kaçınılmaz gereği olarak O’na tapmış oldular.”
    “Bu sözleri biraz daha açmak gerekirse Abdulkerim el Ciyli aslında daha ilk cümlede şunu demek istiyor:”
    “Kafirler, (yani Kur’an’a göre Allah’ı inkâr edenler, ya da O’na ortak koşanlar), Allah’ın (Haşa!) ta kendisi oldukları için öz varlıklarını inkâr edemeyeceklerinden, (sonuç olarak) O’nu da dolaylı şekilde tanımış sayılırlar.”
    (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 107).

    Görüldüğü gibi, Sofulara göre kafirler bile (Haşa!) bizzat Allah’ın kendisidirler. Ve bu sözleri bir dil sürçmesi veya eleştirilere karşı kendilerini savunma ihtiyacı hissettiklerinde söyledikleri gibi sarhoşlukla ortaya atılmış iddialar olmayıp, kabul etmiş oldukları Vahdet-i Vücûd inancının gereğidir. Ve bunu örneklendirmek suretiyle sıklıkla açık açık söylemekten de çekinmezler., örneğin :

    “(Allah Teâlâ’nın Zatı da dahil) kâinatta ne varsa hepsi bir Vücûdun parçalarıdır, şeklinde özetlenebilen “Vahdet-i Vücûd” inancının üzerindeki kapalılığı büsbütün kaldıran bazı tasavvufçular. “Köpek ve domuz da ilâhımızdır.” diyecek kadar daha da ileri gitmek sûretiyle bu bu düşüncenin üzerindeki maskeyi tamamen kaldırmış ve onu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuşlardır.” (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, ekin yayınları 1996 Yazan Ferit Aydın, sayfa 352).

    Şeyh Galib’ten bir şiir :

    “Ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
    Tenlerde vü canlarda nihan hep sen imişsin
    Senden bu cihân içre nişan ister idim ben
    Ahir şunu bildim ki cihan hep sen imişsin.”
    (Mahir iz, Tasavvuf, sayfa 29. Kitabevi 1990).

    Abdülkadir Geylâni’den :

    “Hakla hak (Allah’la, Allah ) olmak makamına eresin ki, buna mahfiyat ve fena hâli derler, büyük bir mertebedir. Allah hepimize nasip etsin…”
    “Sen artık eşsiz bir cevher hâline gelmişsin..
    Tekle tek, birle bir olmuşsun… Gizlinin gizlisi, sırrın sırrı oldun; yetmez mi ?..” (Fütûh’ül – Gayb. Bahar Yayınları 1983, Yedinci Baskı, çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 17 – 37 den alıntılar.)

    Sadreddin-i Kunevi’den

    “Mutlak Hakkı müşahade edersiniz.. Ama orada ve açıktan :.”
    “Sonra… Bundan şu hakikati idrâk etmiş olursunuz ki : Sufli ve ulvi mertebelerde, müşahade edilen varlık, ulvi mertebelerde müşahade edilen varlığın aynıdır.”
    “Çünkü varlığın tümü o taayyün halinde olan mutlak vücududur..”
    “Düşün : Ondan gayrı tek varlık yoktur.. Abadandan öte karye yoktur.”
    “Hâsılı : Her şey onda ve o olur..”
    “O, her bilginin aynıdır… Her sanılanın aynıdır…Her anlaşılanın aynıdır…”
    “Ve O: Her itikad sahibinin ve itikad edilen şeyin aynıdır…)
    “Zira, her şeyde vücud birdir…”
    (Hadis-i Erbain, Tasavvuf, Rahmet Yayınları – 1970, Sadreddin-i Kunevi, Çeviren, Abdulkadir Akçiçek, sayfa 26 – 36 – 69 – 72 den alıntılar.)

    Muhyiddin ibn el- Arabi’den :

    “Apaçık görünen şeylerle Tanrıya varılamadığı için peygamberler Hakkın temsilcileridir.”
    “Hayır yanlış söyledim; temsil edenle temsil edileni iki sanırsın güzel değil çirkin bir zan olur bu.”
    “Surete taptıkça iki görünür sana, suretten kurtulanın gözünde bir olur.”
    “Mutlak Varlık fiil köküne benzetilirse âlem bütünüyle masdardan türemiş kipler, zamanlar ve isimlerdir.”
    “Türemiş örnekler zinciri nasıl fiil kökünden uzak olmazsa baktığın her şey de Hakk’tır.” (Nakş El – Füsus Şerhi, Ribat Yayınları 1981, Muhyiddin ibn el-arabi, şerheden, İsmail Ankaravi, Hazırlayan İlhan Kutluer, sayfa, 12 – 14 – 15 den alıntılar).

    “…Rabb’imi Rabb’imin gözüyle gördüm :
    Rabb’im (!) dedim, dedi ki, sensin…”

    “… varlık’da ancak Bir vardır : Su’yun rengi kab’ının rengidir…”
    “… Varlık’da ancak Allah vardır…”

    (Ebû Yezid el-Bistami hakkında aktardığı rivayetlerden) :

    “… Ebû Yezid el-Bistami’nin zamanında, adamın biriyle karşılaşanlar ona dedi ki :
    – Ebû Yezid’i (hiç) gördün mü ? O da :
    – Ben (rûyada) Allah-ı gördüm ve O, Ebû Yezid’i görmekten beni müstağni kıldı dedi. Adam da ona dedi ki:
    – Şayet Ebû Yezid’i bir defa görseydin, bu senin için Allah’ı bin defa görmekten daha iyi olurdu.”
    “>“
    “… Ebû Yezid el – Bistami, bir kâri (okuyan) tarafından (Kuran 85/12’ deki) > (âyetinin) okunduğunu işitince :”
    “ – Benim kıskıvrak yakalayışım (bundan) daha çetindir diyordu. (çünkü) onun hâli, Allah için konuşanların hâliydi…” ( El – Futâhat El – Mekkiye, Kültür Bakanlığı – 1184. B.1990, Muhyiddin İbn’ül Arabi, Çevr. Prof. Dr. Nihat Keklik, sayfa, 97, 225, 226, 227, 405. Den. )

    Muhyiddin İbn el-arabinin diğer bazı meşhur sözleri de şunlardır :

    “ -Sübhâne min ezheru’l – eşyâi ve hüve aynühâ”
    (İslâm Tasavvuf Tarihi, Akabe Yayınları 1985 Mehmed Ali Ayni, sadeleştiren H.R. Yananlı Sayfa 21).
    Manası: Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah, eşyadan en parlak şekilde görünür ve O, O’nun aynıdır.

    “ – İnne vücudu’l – hâdisati’l – mahlukat hüve aynı vücudu’l – hâlik”
    (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
    Manası : Şüphesiz yaratıkların sonradan olma varlığı. Yaratıcının varlığının aynıdır. Yaratıcının Vücuduyla, yaratıkların vücudu arasında fark yoktur.

    “ – İzâ kâne’l – ârifu arifen hakikaten lem yetekayyüd bi-Mu’tekıd.”
    (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
    Manası : Hakk’ı tanıyan kişi gerçekten tanıdığı zaman itikad sahibinin itikadıyla bağlanmaz. Yani; Hiçbir dine veya inanca bağlı olmaz, onun için iyi ve kötü; doğru ve yanlış; İman ve küfür ayırımı yoktur; hepsi bir ve aynı şeydir.

    “El – abdü rabbin ver – rabbü abdün / Ya leyte şiiri mine’l – mükellef…”
    (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
    Manası : Kul Allah’tır, Allah’ta kuldur. / Ya mükellef olan kimdir ? Yani mükellef diye bir şey yoktur, dolayısıyla din diye bir şey yoktur.

    – Ene’l – furkan ve’s – seb’ül – mesâni / Ve ruhu’r – ruh la ruhu’l – evâni.
    (Yukr. Adı geçen eser, s.21)
    Manası : Furkan yani Kur’an benim ve Kur’an-da bahsi geçen yedi çift benim. ( bununla Fatiha sûresini kastediyor), ve ruhun ruhuyyum, kalıpların ruhu değil, diyor.

    Muhyiddin-i Arabi’nin bütün bu ve bunlar gibi sözleri, Kuran’a göre açık bir şekilde şirk ve küfür olan sözlerdir. Öyle ki, bu gibi sözler. Firavun’un şirk ve küfür olan sözlerini dahi aşmaktadır. Zira, Firavun, kendisinin Allah olduğunu iddia etmişti, Muhyiddin-i Arabi ise her şeye Allah demektedir. Bütün Vahdet-i Vücûd’çuların durumu bundan farklı değildir. Tasavvufun kökü temeli budur dense noksan olur, zira tamamı odur.

    Bayezid-i Bestami’nün Sözlerinden :

    “Kendimi (noksanlıklardan) tenzih ederim, şanım ne de yücedir !”
    “Eşyanın ta kendisi olduğu halde eşyayı izhâr eden Allah’ı tenzih ve tesbih ederim.”
    “Doğrusu sonradan meydana gelen mahlûkatın vücudu, Yaradanın vücudunun aynıdır.”

    “Kul Rab’dir; Rab de kuldur. Keşke bilseydim mükellef olan kimdir ?”

    “Bayezid-i Bestemi (K.S.) Hazretlerine sorulmuş :

    – Hakk’ı bilmenin manası nedir ?
    Cevap vermiş :
    > “
    ( Bayazidi Bestami ve İslam Tasavvufunun özü, Celal Yıldırım, Demir Kitabevi, Aralık 1978 baskısı, sayfa 18- 239 dan, alıntılar ).

    Mevlana’dan :

    “Rûh yeki dân u ten keste aded sedhezâr
    Hemçü ki bâdâmhâ der sıfat-ı revani
    Çend lügat der cihan cumlei mani yeki
    Ab yeki kest çün hâbiyeha bişkeni”

    Şunu iddia ediyor

    “Canı bir bil, bedendir sayıda yüz binlerce görünen; hani bademler gibi, hepsinde aynı yağ var. Dünyada nice diller var; anlam bakımından hepsi de bir; kırdın mı, su, bir olur-gider” “derken de gelen-giden bütün bedenlerdeki canların birliğini, bir tek can, bir tek varlık bulunduğunu söylemekte, bedenleri, tek canın, görünüşte ki çokluğu olarak belirtmekte, âdetâ bir can-beden, ruh-ten, anlam-madde birliği yapmaktadır.” (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 182.)

    “Bir işin yapılmasını söylediği zaman Şeyh Muhammed Hâdim, İnşaallah deyince Mevlânâ bağırıyor. A aptal, ya söyleyen kim ? (39.b) Fakat bu Tanrılığı kendisine hasretmiyor. Onca herkes O’dur ve insan insanlığını anlayınca O, olur.” (Mevlânâ Celâleddin, Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 196.)

    “Sabah oldu, ey sabahın penehı Tanrı ! (Ben özür serdedemiyorum), bize hizmet eden Husâmeddin’den sen özür dile!”
    “Akl-Küll’ün ve canın özür diliyeni sensin;
    canların canı, mercanın parıltısı sensin.”
    “Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.” ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 144 Bent 1807-8-9. ).

    Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha kadar Vahdet-i Vücûd’çuluk yaptığını söylemekte bununla da (haşa) “sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet etmektedir.

    “Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkek te kadında söze ve vasfa sığmaz ruh!
    Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin.
    Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin.
    Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 143 Bent 1785-1786-1788. ).

    Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oymak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş.

    Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynananın sadece karşı rakipler olmadığından , ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söylemekte, dolayısıyla da Sofizmin bu husustaki temel düşüncesini vurgulamaya çalışıyor. Hatta mesnevinin 2467-2468. Beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

    “Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsa, öbür Mûsa ile savaşa düştü.
    Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 198 Bent 2467-2468. ).

    Hatta oynanan bu oyunda taraf tutulmak istenirse, Firavunun tarafının tutulması gerektiğini zira haksız olanın Musâ olduğunu söylüyor. Şöyle ki :

    “Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey sâf kişi! Firavun’un Musâ’dan nefretini, sen Musâ’dan bil!” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 199 Bent 2481. ).

    Sofizm zihniyeti dikkate alındığında, Mevlânâ’nın ne demek istediği ve Kuran’dan ne kadar uzak olduğu net olarak anlaşılır. Öbür Sofistlerin durumu da Mevlânâ’dan farklı değildir.

    Yunus Emre’den :

    “Dutulmadı Yûnus canı geçtdi tamudan uçmağı
    Yola düşüp dosta gider ol aslına uyukmağa”
    (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 – B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)

    Yunus Emre bu sözleriyle Cennet ve Cehennemle ilgilenmediğini, aslı olduğuna inandığı Allah’ta batmak yani fenafillah olduğunu söylüyor. Zira ona göre hem kendisinin hem de herkesin aslı Allah’tır. Allah olduğuna inanan bir kimsenin cennet ve cehennem umurunda olmaz, onda böylece diğer sofistler gibi bu inancını dile getirmiş oluyor. Bir kimse Kuran’a dolayısıyla İslam Dinine inanmaya bilir, kendisine ait inançları da olabilir, fakat bunları İslami değerleri küçümsemek suretiyle dile getirmesi hiç hoş değildir.
    Kendisinin ve herkesin İlah olduğu konusunda şöyle diyor.

    “Yûsus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan
    Gelsün berü dosta giden hûr u kusûr burak nedür”

    “Ol bi – nişandur cihandan ne diyelim dölümüz andan
    Ol âlem-i deyyân zat her zât içinde zât olur.”
    (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 – B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 25-35 den.)

    Bu sözleriyle, dünya ve ahiretin Allah’la dolu olduğunu yani Allah’tan ibaret olduğunu, bu yapı içerisinde, cennetteki hûriler, köşkler ve burakların anlamsız birer hiç olduğunu söylüyor.

    Bu sözlerinin Kuran’a göre yanlış olduğunu söylemek isteyenlere, İlim diye söylenen sözlerle Kuran’ın manasız bir gözbağı olduğunu, asıl kitabın Aşk kitabı olduğunu, dolayısıyla Kuran’ın onu ilgilendirmediğini ifade ediyor. Şöyle ki :

    “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur
    Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25. )

    Bu gibi sözleriyle ne demek istediğini anlamak için kendisinden nişan (işaret) isteyenlerin. Hallâc-ı Mansur zihniyetini ölçü almalarını şu beyitleriyle söylüyor:

    “Bunda beli diyen kişi andâ tamâm olur işi.
    Bizden nişân isteyene ol Hallâc-ı Mansûr nedür.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 37. )

    “Sen seni bırak dost yüzine sensüz bak
    Mansur’layın “ene’l – Hak” dahı sebükbar gerek.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 73. )

    “Bin yıl toprakda yatursam ben komayam “ene’l – Hakk’ı”
    Ne vakt gerek olurısa ışk nefesin urıgelem”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 101. )

    “Yunus’a kadeh sunan “ene’l – Hak” demin uran
    Bir cur’a sundu bana içdüm ayılamazam”.
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 103. )

    “Bizim meclis mestlerinin demleri “ene’l – Hak” olur
    Bin Hallâc-ı Mansur gibi en kemine divanesi.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 226. )

    Diyor ki : “Bizim meclislerimizin her an konusu Allah olduğumuzu söylemektir, bizim zayıfımız bu konuda bin Hallâc-ı Mansur gibidir.”

    Hani, Mevlânâ bütün kainatta meydana gelen olayların aslında, Allah’ın kendi kendisiyle huzur tavlası oynamasından ibaret olduğunu söylemişti. İş böyle olunca, emr edende emr edilende, iman edenle, iman etmeyen, iyi ile kötü hepsi bir olmuş olurlar. Sofizmin bu zihniyetine inanan ve kendisini Allah sanan Yunus Emre bu inancını şu sözlerle anlatmaya çalışıyor.

    “Tangrı kadim kul kadim ayrulmadum bir adım
    Gör kul kim Tangrı kimdür anla iy sâhip-Kabûl
    “Bize birlik sarâyın toğru beşâret ayın
    Geç ikilik fikrinden kağıl benliği yâ kul.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 81. )

    “Nemrûd adın İbrahim’e ben bağ u bostan eyledim

    Küfür yüzinden toğuban gine odu yakan benem.”
    “Ol Hallâc-ı Mansur’ıla söyleridüm “ene’l-Hakk’ı”
    Benem gine onun boynuna dar uryanın dakan benem.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 102. )

    “Cercis olup basıldum Mansur oldum asıldum.
    Hallâc panbuğu gibi bunda atılup geldüm.”
    “Zekeryâ oldum kaçdum irdüm ağaca geçdüm.
    Kanum dört yana saçıp depem deldirüp geldim”
    “Yolumuz Sübhânıdı peygamberler cânıdı
    Yûnus hod pinhânıdı Sûret değşirüp geldüm.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 107. )

    “Gah hâlis gâh muhlis olam us Fûrkan’ıla
    Gâh Rahmânu’r-rahim yâ Hayyu yâ Mennan olam.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 113. )

    Anlattığı şeyler, İlâh’lıkta halden hale geçerek tam bir huzur tavlası oynamak, iddiasındadır.

    Ve bunlar gibi daha bir çok sözler. Bu sözleri yalnız Yunus Emre söylemiyor, örneğin Abdulkadir Geylani’nin de tarikatça kendisine ait olduğu kabul edilmiş benzer sözler var.

    “İbrahim ateşe atılınca onunla beraber idim.
    Ateş ancak benim duam ile soğuyup yakmaz oldu.
    İsmâil’e bedel getirilen koç ile beraber idim.
    Koçlar ancak benim gönül cömertliğimle indi.
    Yakub’un gözü kapanıp kör olduğunda anunla beraber dim.
    Yakub’un gözleri ancak benim nefesimle iyileşip şifâ buldu !
    Yüceye çıkarken İdris ile beraber idim, Onu Firdevs’e en güzel CENNETİME oturttum !
    Musâ Rabbine munacaat ederken beraberinde idim,
    Musâ’nın asa’sı benim asamdan meded gördü !”
    ( Füyûzât-ı Rabbâniyye, Şeyh Abdülkadir Geylâni, Çeviren Celâl Yıldırım, sayfa 74. Bedir Yayınevi 1975 ).
    Ve bunun gibi daha başka sözler.

    Sofistlerin en ısrarlı söyledikleri şeylerden bir tanesi birer Hallac-ı Mansur örneği olduklarını söylemeleridir. Onlarca “Enel Hak” yani ben Allah’ım diyen Hallac-ı Mansur vazgeçilmez bir semboldür.
    Hallac-ı Mansur mantığıyla sözler söylediler, yazılar yazdılar; şiirler söyleyip onlara kafiyeler dizdiler. Bütün bunlara biri çıkıp ta samimi olarak dil sürçmesidir sarhoşluktur diyemez, zira söylenen bu sözler böyle bir müdafaa kalıbına sığmaz, binlerce küfür söz iddia ettikleri gibi olsaydı kitaplara geçirilip belgelenmezdi. Onları bu şekilde müdafaa edenler; kendileri de ya sofist’tir, yada sofistlere zihnen av olmuş meczup mürittir. Zira bütün bunlar sofizim sisteminden başka bir şey değildir. Bilerek ve isteyerek kaleme alınmışlardır.

    Yunusun, Allah’lık iddiasıyla kaleme alınmış aşağıdaki menzum sözlerine aklı başında olup ta, kim kasıtsız ve amaçsızdır diyebilir

    “Ol kadir-i kün feyekûn lutf idici Rahman benem
    Kısmedin rızkını viren cümlelere sultân benem
    Nutfeden âdem yaratan yumurtadan kuş düreden
    Kudret dilüni söyleyen zikr eyleyen sübyan benem
    Kimini zâhid eyleyen kimini fâsık eyleyen
    Ayıblarını örtüci ol delil ü bürhân benem
    Bir kulına atlar virüs avrat u mal çiftler virüs
    Hem yok birinün bir pulı Rahim ü Rahmân benem
    Benem ebed benem beka ol Kadir-i Hay-mutlak’a
    Hızır olan yarın sakka anı kılan gurân benem
    Dört dürlü nesneden hâsıl bilün benemüşde delil
    Odıla su toprag u yil; bünyad kılan Yezdân benem
    Ete deri sünük çatan ten perdelerini dutan
    Kudret işim çokdur benüm hem zâhir ü ayân benem
    Hem bâtınam hem zahirem hem evvelem hem âhıram
    Hem ben ol’am hem ol ben’em hem ol kerim ü han benem
    Yoktur arada tercümân andacı iş bana ayân
    Oldur bana viren lizân ol denize ummân benem
    Bu yiri gök’ yaradan bu arş,u kursi; durduran
    Bin bir adı vardur Yûnus ol sâhib-i Kur’an, benem.”
    (Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet Kırkkılıç, sayfa 184-185 ).
    Bir söz ve bir şiir :

    “Vahdet-i Vücûd nazariyesinde “Lâ ilâhe illallah” lafzı “Lâ – mevcûde illallah. Allah’tan başka varlık yoktur” şeklinde ifade edilir. Buna göre her şey onun çeşitli şekillerde tecellisidir, hatta daha ileri bir söyleyişle ondan bir cüzdür.”

    “O mâşuk ile âşık oldı bir zât
    Mahf oldı vücûd-ı nefy isbât
    Her katre muhit-i âzam oldı
    Her zerre Mesih-i Meryem oldı
    Mescûd ile sâc id oldı vâhid
    Mescûd-ı hakiki oldı sâc id
    Gayr oldu helâk-ü ‘vech’ kaldı
    Bahr oldu şu kim bahre daldı
    Ref’ oldı hicâb-ı mâ-sivâ’llah
    El kudretü vel – bekaü li’llâh
    Sırr-ı ezel oldı âşkârâ
    Arif nice eylesün müdârâ
    Külli yer ve gök Hak oldı mutlak
    Söyler def ü çeng ü ney “Ene’l – Hak”
    Seyyid Nesimi
    (Başlangıçtan Günümüze Tasavvuf, Timaş Yayınları-1996, Doç Dr.Ahmet Kırkkılıç, sayfa 210 ).

    Nesimi, şiirde Vahdet-i Vücûd’çuluk yaparak her şeyin “Ene’l – Hak” dediğini söylemektedir. Örneğin : Secde edenle, secde edilenin, sevenle, sevilenin bir olduğunu. Yer ve gök’ün mutlak olarak Hak yani Allah olduklarını, def, çeng, ney’in de Ene’l – Hak söylediklerini söylemektedir.

    Sadrettin-i Kunevi’den, bir hadisi tefsiri :

    “Şimdi işin sonuna geliyoruz…
    Bütün bu işlerden sonra.. Olacakları ondan duymaya çalışacağız.
    Yüce Allah, bize şu manayı anlatmak istiyor
    – .. Ve sen baki kalırsın.. Ama, sensiz olarak..
    Ve.. Sen, ben olursun.
    Sonra.. Ben, sen olurum.. Sen dahi bensin..
    Hasılı : Her şey onda ve O olur..”
    (Hadis-i Erbain, Tasavvuf Sadreddin-i Kunevi Rahmet Yayınları – 1970 Baskısı sayfalar 35-36 )

    Niyazi-i Mısri’den :

    Halveti terikatinin Mısriyye kolunun kurucusu olan Niyaz-i Mısri 1105 tarihinde Limni adasında ölmüştür. Onun beğendiği önder Hallac-ı Mansur’dur.

    “Esselâ dâr-ı Enel – Hak’da bugün Mansur olup
    Can u başından geçen serdâr’ı aşka esselâ.”
    (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 23. )
    Bu şiirde Hallac-ı Mansur gibi ilâhlık iddia edip, bu yolda canını vermeyi göze alanlara övgü ve yardım çağrısında bulunuyor.
    Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili, diğer sözlerinden örnekler verebiliriz, Şöyle ki :

    “Hak yüzü insan yüzünden görünür
    Zât-ı Rahman şeklin insân eylemiş.”
    (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 111. )

    “İsteyü git âlemi
    Ademde bul âdemi
    Sırr-ı nefahtü demi
    Nefsidürür kâmilin”
    ( Yukarda adı geçen eser, sayfa 127 )

    Daha önceki sofistlerden verdiğim örnekler gibi, Mevlana’nın Allah kendi kendisiyle huzur tavlası oynuyor iddiasını, Niyazi Mısri şu sözlerle ifade ediyor :

    “Ân-ı dâimdir hakikat güneşi
    Ol ânım ben gitmezem ben gelmezem
    Meryem içre ben doğurdum bir gulam
    Hem bugün de bir gülüm kim solmazam
    Ben doğurdum atasız hem İsa’yı hem
    İttisalim var ana ayrılmazam
    Sanma kim Mehdi benim Mehdi odur
    Adı Yahya’dır anın yanılmazam
    Vasıtasız esmâ-i hüsnâ cümleten
    Bu sözü isbata âciz kalmazam
    Sır ile bana içimden söylenir
    Mısriyâ ben doğmazam ben ölmezem.”
    ( Yukarda adı geçen eser, sayfa 167 ).

    Hacı Reşid Paşa’nın, Tasavvuf isimli kitabından :

    “Eyle iska-ı izâfat hüviyet birdir
    Nazar-ı ehl-i hakikatte hakikat birdir
    Vahdet asârıdır eşyadaki renk-i kesret
    Hakşinasana göre vahdet ve kesret birdir.”
    Hacı Reşid Paşa, Tasavvuf, Tarikatler Silsilesi ve İslâm Ahlak-ı, Salâh Bilici Kitabevi 1965, sayfa 60).

    Daha öncede belirttiğim gibi, sofistlerin Allah’ı seviyoruz sözüyle kastettikleri, aslında kendilerini sevmeleridir. Zira, onlara göre, Allah ile kendileri birdirler ve İbadet ile sevgiyi özellikle kendilerine tahsis ederler. Bu manada olmak üzere İbnu’l-Fâraz’ın, “Nazmu’s – Sülûk” diye isimlendirdiği kasidesinden şu örneği verebiliriz :

    “Makamda kıldığım namazlar onadır
    Ve şahit oluyorum ki o da bana namaz kılıyor.her ikimiz de namaz kılan’bir’iz;
    Secde etmekle kendi hakikatı. Her secdede ‘bir’ olarak
    Bana namaz kılan, benden başkası değil.
    Her sevdede namazım da, benden başkasına değil
    Ben O’yum, O da ben;
    Ayrılık yok aramızda. Aksine zâtım, zâtımı sevdi.
    Benden bana elçi olarak gönderildim.
    Zâtım, âyetlerimle bana delâlet etti.

    ( İbn Teymiyye Külliyatı C.2, Tevhid Yayınları 1987, sayfa 356. )

    Görüldüğü gibi,sevmesi ve ibadeti kendi kendisinedir.
    Sofistlerin Vahdet-i Vücûd iddiasıyla ilgili olarak, daha birçok örnekler vermek mümkündür. Örnekleri çoğaltmak verdiğim örneklerin benzer bir tekrarından ibaret olacağı için, konuyu daha da örneklendirmeğe gerek yoktur. Fakat şu anlaşılmalıdır ki, Sofistlerin en temel iddiaları ve tasavvufun yapı olarak tamamı Vahdet-i Vücûd iddiasıdır. Ve bu iddia Kuran’ın öğrettiği Allah’ı tevhid etme, yani Tek bir ilâh olarak kabul etme anlayışına tamamen zıt bir iddiadır.

  22. TASAVVUFÇULARIN KERAMET İDDİALARI

    Sofuların müridlerini iyice kendilerine bağlamak ve yeni muridler elde etmek için kullanmış oldukları yöntemlerin başında gelenlerden biride, uydurmuş oldukları kıssalar ve kendilerine atfetmiş oldukları olağanüstü hallerdir. Böylece İlâh’lık iddialarını ispat açısından desteklemek için, Allah’a ait olan, duaları kabul etme, rızkı arttırma, hastalıkları iyileştirme, gayb bilgilerini sahiplenme, gibi hususlarda ve menfi olarak ta istediklerine ceza olarak bela verme gibi diğer bazı hususlar konusunda yetkili olduklarını vurgulamak için bu rivayetleri uydurmaktadırlar. Müridiler yapmış oldukları toplantı, sohbet ve ayinlerde, İslami bir sohbet yerine çok sayıda olan bu rivayetleri okurlar ve bunlarla bir hayal alemine dalarlar.
    Çok sayıda olan sofilerin keramet iddialarının alındıkları kaynaklarda çok çeşitlidir. Örneğin: Bu konuda Abdulbâki Gölpınarlı şöyle demektedir:

    “Bütün sûfi biyografileri, Melamiler de dahil olmak üzere kerâmetlerle doludur… Bunlarda Şamanizm’in, Budizm’in, Mazdeizm’in, Uygur Manihaizm’in, Yahudilik ve Hıristiyanlığın ve bunlardan meydana gelmiş olan geleneklerin tesirleri ap – açık görünür. Meselâ Şamanizm de, yahut Budizim’de mevcut olağanüstü bir şey, zaman bakımından araları hiçte yakın olmayan, hatta meşrep bakımından da birbirlerine aykırı bulunan birçok sûfilere atfedilmiştir ve bu suretle kerâmetlerde bir ayniyet meydana gelmiştir.” (Mevlânâ Celâleddin, İnkılâb Kitabevi, İstanbul 1985, Dördüncü Basım. Abdulbâki Gölpınarlı, sayfa 228.)

    Sofilerin iddialarıyla, buna bağlı olarak yapmış oldukları sofizim hareketlerinin, Kuran’da bahsi geçen peygamberlerin yapmış oldukları mucizelerle karşılaştırılmaması gerekir. İslam dinide mucizeler, ancak Allah tarafından ve O’nun rızasıyla meydana gelen, sihir içermeyen, İslam dinine daveti amaçlayan ve yapılan davetle çelişmeyen gerçek olaylardır, bundan dolayı hiçbir peygamber mucizeleri kendi şahsına mal etmez, mucize gösterdiğinde herkes gibi Allah’ın sadece bir kulu olduğunu ve olayın kendi gücünden kaynaklanmadığını belirtir. Sofistler ise aksi iddialardadırlar. Özellikle kutup iddiasında olanları kainatın bütün olaylarıyla kendi tasarrufu altında olduğunu iddia ederek, bu olaylarda Allah’ın pasif olduğunu, aktif bir İlâh olarak kendisinin her şeyi yönetim altına aldığını vurgular. İnandırıcı olabilmek içinde, bir eliyle Allah’ın kudret hazinelerine uzanıp devraldığını, diğer eliyle de istediğine istediği kadar bundan verdiğini hem keramet kamuflajıyla hem de fiziksel hareket gösterisiyle zihinlere yerleştirmeyi hedefler, Mevlevilerde olduğu gibi. Sofuların keramet diye iddia ettikleri şeyler ise, göz boyamacılığı diğer bir ifadeyle sihir içeren ve kendi içlerinde çelişkili, akla mantığa uyma kaygısı olmayan, insanları kandırmaya yönelik söz ve hareketlerdir. Kendileri yapabildiği gibi, hiçbir İslâmi iddiası olmayan diğer bazı insanlar da onların yaptıklarını bir gösteri şeklinde bilmekte ve uydurdukları sözleri uydurabilmektedirler. Örneğin : Rufailerin yapmış oldukları, yılanlarla oynak şiş saplamak gibi gösterileri, hiçbir İslâmi iddia taşımayan, uzak doğu milletlerinden bazı kimseler ve topluluklar aynen yapabilmekte ve bunlar televizyonlarda gösterilmektedir. Sofuların rivayetlerinden birkaç örnek verirsem, şöyle ki :

    “Hace (K.S.) hazretleri bir gün, etrafında kalabalık bir derviş cemaatı olduğu halde hamama teşrif buyurdular. Dervişlerin bâzısı yüzlerini, mübarek şerefli ayaklarına sürerlerdi. Fakat bir derviş de karşılarında oturmuş idi. Dellâkların biride su getirip mübarek ayaklarına dökmek ümidinde iken önce gelip oturan dervişin ayağını öptü. Sonra suyu Hâce (K.S.) hazretlerinin mübarek ayaklarına düktü. Dervişi bundan dolayı bir utangaçlık kapladığını irfan nûru ile mülâhaza buyuran Hace (K.S.) hazretleri onun utangaçlığını def’etmek için > buyurdular. Gerçekten büyüklerin huzuruna girildiğinde etraf ve maiyetindekilerin elleri ve etekleri öpülür. ( Makamât-ı Nakşibendiyye, Buhara Yayınları 1983, Yazan, Salâhuddin b-Mübarek el-Buhari Terc. Süleymen izzi “teşrifati” sayfa 212-213).

    “Bir derviş Gadyud adlı mahalde Hazret-i Hâce (K.S.) ve orada bulunan Şeyh Şâdi hazretlerinin sohbetleri ile şereflenmişlerdi. Şeyh Şadi o dervişe nice nice nasihatlarda bulundu. Bu cümleden olmak üzere > buyurdular. Rasgele o, dervişin Kasr’ı Ârifan’a gitmesi gerekti. Yolda hava sıcak olduğundan bir ağacın gölgesinde biraz uykuya dalar. Ayağını bir böcek sokar. Tekrar diğer bir ağaç gölgesinde uyuklar. Yine ayağını yakarlar. Zikri geçen nasihat hâtırına gelir. Görülür ki, meğer iki defa uyukladığında da ayağını Kasr-ı Ârifan’a doğru uzatmış imiş. Tevbe ve istiğfar edip ömrünün sonuna kadar ayaklarını Kasr’ı Ârifan’a doğru uzatmazlar. ( Makamât-ı Nakşibendiyye, Buhara Yayınları, sayfa 213.)

    Birinci rivayette ayak öpmekten bahsetmeleri, kendi icat ettikleri bir saygı anlayışıdır, İslam dininde bu tür bir saygı anlayışı yoktur, hareketin mantığı da karşısındakini küçümsemeye yöneliktir. İkinci rivayette yine ayak konu edilerek, kasrı arifan dedikleri yöne doğru ayak uzatılmasını bir saygısızlık olarak tanımlamışlardır, İslam dininde bu şekilde bir saygı veya saygısızlık ölçüsü de yoktur, insan uzuvları tabii davranışlar içinde çeşitli yöne dönebilir, Allah bu gibi şeylerden dolayı bizi sorumlu tutmamıştır. Kaldı ki söyledikleri samimiyetten ve uygulamadan uzak şeylerdir. Kasr köşk demektir, şeyhleri birinci kattayken üst katlara veya dama çıkmıyorlar mı, çıkmaları halinde ne olur, mürid kasrı arifana doğru giderken yüzü oraya dönük yol alır, kasri arifandan dönüş yaparken sırtı oraya dönük yol alır, ister istemez ayak tabanları da oraya odaklanır, bunu nasıl yorumluyorlar, yoksa o durumda yengeçler gibi yan yan mı yürüyorlar. Bu gibi sözlerin ciddiyeti yoktur. Bu tür uydurma pek çoktur rivayetleri mevcuttur, ufak bir dikkatle uydurma ve saçma oldukları görülebilir, örneğin :

    “Derviş Mehmed adında bir kimse Hazret-i Hâce (K.S.) ile bahar zamanı kırda oturmuşlar sohbet etmekte idiler. Ansızın hâtırlarına kavun arzusu düştü. O mahalle yakın bir akarsu var idi. Hazret-i Hâce (K.S.) o dervişe hitap buyurup > diye işaret buyurdular. O derviş Hazret-i Hâce (K.S.)’nin emri gereğince akarsuyun kenarına doğru yönelir. Görür ki, güzel bir kavun-ki o diyarlarda > demekle mârufdur henüz bostanından kopmuş duruyordu. Alıp Hazret-i Hâce (K.S.)’ye getirir. Bundan sonra Hazret-i Hâce (K.S.)’nin bu apaçık kerametleri içinde yer edip ömrünün sonuna kadar onun müridi ve mutekidi oldu.” ( Makamât-ı Nakşibendiyye, Buhara Yayınları, sayfa 216-217.)

    Bu rivayeti uyduran şahıs, bahse konu kavunun adını, şeyh çağrışımlı olması için “Baba Şeyhi kavunu” olarak uydurmayı da ihmal etmemiş. Ayrıca bu şekilde yiyecek ve mal temin edebildikleri iddia edilen şeyhlerin müridlerden yeter demeden mal almaları ilginçtir, mademki istedikleri malları keramet olarak elde edebiliyorlar o zaman müridlerin mallarıyla alıp veremedikleri nedir. Bununla ilgili bir rivayet şöyledir :

    “Bazı meşâyihe sordular :
    – Bu dünyayı kötülersiniz. Lakin verenlerin verdiklerini, > demeksizin alırsınız.
    Cevap verdiler ki :
    – Cehennemden alır cennete sarf ederiz.”
    (Müsekkin – Nüfus, Arslan Yayınları 1991, Eşrefoğlu Rumi sayfa 95. )
    Bu şekilde göstermiş oldukları mal düşkünlüğü bir tarafa, Malı veren müridleri, alan kendileri bu duruma göre cehennem yakıştırmasını kime, cennet yakıştırmasını kime yaptıkları ilginçtir, zira ben bu örnekle malı kastettiklerine pek ihtimal veremiyorum, malın hayır işlerine sarf edilmesi için kendi dışlarında binlerce yol vardır, o zaman bütün bu yolları cehennemle tavsif etmeleri, şahsileştirmelerinden daha berbat bir manzara arz eder.

    Muhyiddin İbn’ül Arabi’den naklettikleri bazı rivayetlerse Şöyledir :

    “İbn’ül – arabinin kızı Zeyneb’in süt çocuğu iken düzgün bir lisanla konuşması olayı. Bizzat İbn’ül – arabi şöyle anlatıyor.
    > (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 128-129 ).

    Yukarıdaki rivayette, babasının ölümünden onbeş gün önce ölüm zamanını tam olarak bildiğini iddia etmiş, fakat hızını alamayarak babasını diri diri gömdüğünü de söylemiş, zira dünyada, aklı başında olan hiç kimse, nabzı atan ve nefes alıp veren bir kimseye ölü diyemez, bu halde onu alıp ölü diye mezara gömemez. Ayrıca, babasının on beş gün önceden ölüm zamanını bilip söylediği iddiası da Kur’an’a uygun değildir, Kûran’dan mealen:

    – Şüphesiz kıyamet ilmi, Allah’ın katındadır. O, yağmuru indirendir, rahimlerde olan şeyi bilendir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse nerede öleceğini de bilmez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır. 31/34

    Yine “Futûhatta” anlattığı başka bir rivayette eceli gelen birinin yerine, eceli henüz gelmemiş başka birinin ruhunun ölüm meleğine verilebileceğini, böylece eceli gelmiş olanın ölümden kurtulabileceğini iddia etmiştir. Şöyle ki :

    “>
    İşte son derece hazin olmakla berâber bu hikayede işlenen motif, şâyan-ı dikkattir. Halkın ve umûmun menfaatı için, kendince en sevgili varlıklardan ferağat edebilmek, gerçekte islâm ahlâkı’nın gâyesini teşkil eder. Diğergamlık mânasına gelen > in bundan daha gözel numûnesi acabâ tasavvur edilebilir mi? (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 151-152 ).
    Bu rivayette Kuran’a aykırıdır. Şöyle ki, mealen :

    – Allah, süresi geldiği zaman hiçbir canı ertelemez. Allah, yaptıklarınızı haber alandır. 63/11

    Ayrıca bu rivayetin insan fedakarlığının numunesi olarak gösterilmiş olması kabul edilebilir bir durum değildir, abuk sabuk laflarla rivayet övülmeye çalışılıyor, peki o zaman fidye olarak şeyhin aldığı maddi menfaati nereye sığdırıyorlar. Böyle bir durumu değil bir Müslüman, biraz vicdanı olan hiç kimse kabul edemez.

    Muhyiddin İbn’ül Arabi’nin, insanların bilmediğini, bildiğini ve böylece üstünlüğünü kanıtlamak için, hayalinde icat ettiği yaratıkları gerçekmiş gibi anlattığı rivayet örnekleri :

    “İşte bu fantezi’lerden bir tanesi de : İspanya’da ( = Endülüs’te) yaşadığını iddiâ ettiği bir > dır. Kendi ifadesine göre, bu garip yaratık sâdece İspanya’daki Sevilla (=İşbiliyye) dolaylarında bulunurmuş. En ziyade hayretimizi gerektiren şey ise : Bu hayvanın baş kısımları yenildiği zaman, insanın astronomi bilgisi’ne ve orta kısımları (yani gövdesi) yenilince botanik ilmi’ne ve nihâyet kuyruk kısmı yenilince de, yer altındaki su’ları keşf etmek bilgisine erermiş. Bütün bunlar da kitap okumaksızın meydana gelirmiş. İşte bu gariplikleri bizzat İbn’ülarabi şöylece anlatıyor :
    > “ (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 139-140 ).

    Ne kolay iş, çalışma çabalama hayali hayvanları ye de alim ol diyor, durum buysa, bu kadar saçmalamak için kendisi ne yemiş olabilir.

    Başka bir rivayette :
    “Irak ile Mekke Arasında Bulunan Garip Yaratık”
    “İbn’ül – arabinin Futûhat’da anlattığı fanteziler arasında en ziyâde dikkatimizi çeken fıkra da şudur : Kendisi bize, Mekke ile Irâk arasında bulunup ta ismi açık olarak söylenmeyen bir bölgede, > ın bulunduğunu haber veriyor. İddiâ ettiğine göre bu hayvanın konuşması işitilir ve ne dediği anlaşılırmış. Üstelik, onun etini yiyen bir bir kimseye Allah, istikbalde olacak şeylerin bilgisini verirmiş. Âdeta bir kadın şeklinde olan ve hatta Arapça konuşun bu hayvanı, o bölgenin tanınmış bir Arap kabilesi her yıl belli bir günde avlamaya çıkarmış. İşte bu garip hadiseyi İbn’ül – arabi, çok teferruâtlı bir şekilde anlatırken diyor ki :
    “Bu hayvan, Irak ile Mekke arasındaki (bir) arâzide bulunur. Fakat binicilerin yolundan dışarıda (kalan) büyük bir in içindedir. Bu hayvanın şekli, Arapça konuşan bir kadının şekli (gibi)dir. (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, çeviri. Prof Dr. Nihat Keklik, Kültür Bakanlığı Yayınları – 1990 sayfa 140-141 ).
    Gaybın bilinmesi konusunda ortaya attığı büyük bir yalanla yetinmiyor. Arapları yamyamlıkla itham ediyor. Öyle ki; aynen kadın gibi olup, Arapça konuşan yaratık gerçek kadın değilse nedir ?

    Başka bir rivayette :

    “… Mahmûl (mechûl) abdâl’dan biri olan arkadaşımız Mûsâ el-sedrâni bize haber verip dedi ki :
    – Kaf Dağı’na ulaştığım zaman -ki bu : azametli bir dağdır; Allah onunla dünya’yı kuşatmıştır; bu dağı da büyük bir yılanla kuşatmıştır. Yılan bu dağı kuşatmak üzere, bir daire çizdikten sonra, Allah onun başını kuyruğuna bitiştirmiştir. – Mûsâ (el- Sedrâni) der ki : Bunun yaratılışından ürktüm…” (El – Futûhât El – Mekkiyye, sayfa 142-143).

    Muhyiddin’i Arabi daha bunlar gibi ipe sapa gelmez şeyleri birer gerçekmiş gibi anlatmaktadır. Buna rağmen bu şahıs tasavvufçular arasında “Şeyhûl Ekber” yane “En Büyük Şeyh” unvanıyla anıldığı gibi, İslam dini adına ortaya çıkmış bazı meşhur kimseler tarafından da övülerek halka kabul ettirilmeye çalışılmıştır.

    Muhyiddin-i Arabinin, İhlâs sûresinin yalnız kendisi için özel olarak indiğini ve kendisinin bizzat bu süreden ibaret olduğunu söylemesi ve dolayısıyla vasıf olarak doğrudan doğruya Allah olduğunu iddia etmesi :

    “… Bu (ihlâs) sûre(si), bana Haleb’te tecelli etti.
    Bana denildi ki :
    – Bu sûreyi gördüğün zaman, ne bir insan ne de bir canlı onun ışıklarını göremez.
    (İşte) bu sûre için ve bu sûreden, bana doğru büyük bir temâyül gördüm. (sûre) bana bundan önce girdiğim bu ev (!) gibi temsil edilmişti. Sonra denildi ki :
    – Bu (sûre) sana, diğer müslümanla hâricinde hâlis (yani mahsus)tur. Bunlar bana söylenince işâreti anladım ve bu işâretin zâti (yani bana mahsûs) olduğunu ve benim sûretimin gayrisi değil fakat aynisi olduğunu anladım. … Ve:
    – İşte ben, buyum dedim. …” (El – Futûhât El – Mekkiyye, sayfa 55-56).

    Kuran’ın 112. Sûresi olan, İhlâs Sûresi, Allah’ın zatı ile ilgili bir sûredir. Ayrıca, ne Kuran ne de Kuran’ın hiçbir sûresi tek bir şahsa özel olarak inmemiştir. Kuran bütünüyle tüm insanları ve Cin’leri hidayete çağıran bir kitaptır.

    Muhyiddin İbn’ül Arabinin işte ben buyum dediği ve Allah’ın zatıyla ilgili olan İhlâs sûresinde şöyle denmiştir. Kur’an’dan mealen :

    – Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla

    – De ki : O Allah birdir. 112/1

    – Allah sameddir (her şey varlığını ve bakasını O’na borçludur. Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O’dur). 112/2

    – Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır. 112/3

    – Hiçbir şey O’na denk değildir. 112/4

    İhlâs sûresindeki sözler dikkate alındığında, İbn’ül- arabinin, İslâm’dan ne kadar uzak bir sapma içinde olduğu kolayca anlaşılır. Kuran’ı sofist ideolojisinin bir oyuncağı sanmıştı. Şu bir gerçek ki çoğu kimseler gibi o da Kur’an’ın ne demek olduğunu ve neyle karşı karşıya olduğunu göremiyordu. O Kur’an ki Allah sözüdür, ona savaş açıp karşı gelenler Allah’a savaş açıp karşı gelmiş olanlardan başkası değildirler, bunun ne demek olduğunu bir bilselerdi. Kuran’dan mealen :
    – Biz bu Kûr’ân’ı bir dağ üzerine indirseydik, onun, Allah korkusundan baş eğip parça parça olduğunu görürdün. Biz bu misalleri, insanlara, belki düşünürler diye veriyoruz. 59/21

    Kuran’da bahsedilen cennet nimetlerini gölgelemek amacıyla tahdis ettiği ve meçhul bir Sufiye atfettiği “arz’ül – hakika” diye bir yerden bahsetmesi :

    “Hakikat Dünyası (arz-ü – hakika) adı verildiği halde, muhakkak bir Hayâl Dünyasından ibaret olan bu âlemde, gûyâ kırmızı altın’dan bir gölge mevcutmuş. Oradaki ağaçlar ve onların meyveleri, hep altın’dan imiş.
    Bu meyvelerin güzelliği, râyihası ve lezzeti hiç kimse tarafından tarif ve tavsif edilemezmiş (fakat orası Cennet denilen şey değilmiş). Hatta Cennet’in meyveleri bile, onların yanında kusurlu kalırmış. Bu meyvelerin üstünde, tasavvur ve tahayyül edilemeyecek kadar güze ve süslü nakışlar varmış. [Fut. 1-142 (1-6)]
    Bu meyveler o kadar büyükmüş ki, bunlardan bir tânesi gök ile yer arasına konursa, insan gökyüzünü görmekten mahrum kalırmış. Fakat bunca büyüklüğüne rağmen bir insan yine de onu kendi eliyle tutabilir, kavrayabilirmiş. Çünkü meyve, hava’dan daha lâtif ve hafif imiş. [Fut. 1-142 (6-9)]
    … Bu büyük arz’daki arz’lar ( = bölgeler)’den her birine, şâyet gökyüzü konulsa, ona nisbetle tıpkı bir çöl (üzerin)deki halka gibi kalırdı… [Fut. 1-142 (18)]
    “Hele oradaki güzel kadınlar : İşte onlar Cennet’deki hûri’lerden daha güzelmiş. Onlarla sevişmenin lezzeti ise, hiçbir şeye benzemezmiş. [Fut. 1-142 (24-25)]
    Hareket ve akma konusunda oranın suları, havadan daha lâtif idi…İçmek istediğiniz zaman, onda hiçbir içecekte bulamadığınız lezzeti bulursunuz. [Fut. 1-142 (31-32)]
    (ve anlatımı bu gibi şeylerle sürüyor)
    (El – Futûhât El – Mekkiyye, sayfa 66-67).

    Sofist, İlâh’lık iddia etmişken birde Cennetini kuruverdi hem de Allah’ın Cennetinden daha güzel olduğunu iddia ederek.
    İbn-i Arabinin söylediği veya tasavvuf öğretisinde ona aid olduğu kabul edilen daha bir çok ipe sapa gelmez rivayet örneği yazmak mümkündür fakat onun hakkında ki gerçekleri görmek isteyenler için bence bu kadar örnek yeterlidir.

    Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik isimli kitapta yer alan bazı rivayet örnekleri :

    “Evliya menkıbeleri olarak bu konuda şimdiye kadar yazılmış olan hikayeler, mitoloji tarihinde benzerine az rastlanan cinstendir.
    Allah Teâlâ’ya ve O’nun son elçisi Hz. Muhammed Mustafa – Sallellâhu aleyhi ve sellem – Hazretlerine, içtenlikle iman etme şerefine nail olmuş ve Yüce Kur’ân’ın hakikatlarına vâkıf bulunmuş her mü’minin, tüylerini ürpertebilecek bu sinsice düzenlenmiş hikayelerin, İslâm’ı yıkmaya yönelik ne büyük tehlikelerle yüklü olduklarına dikkatleri çekmek amacıyla bunlardan bazı parçalar sunmakta yarar vardır.
    Nakşibendi Tarikatı’nın kurucusu Bahaûddin Nakşibend hakkında yazılanlar :
    >
    >

    >

    >

    >

    >

    >

    >
    (Tarikatta Râbıta ve Nakşibendilik, Ekin Yayınları 1996 Ferit Aydın sayfalar, 294 – 295 – 296 – 197. )

  23. TASAVVUFÇULARIN PEYGAMBERLERE MÜMİNLERE VE İSLAM DİNİNE YAPTIKLARI SALDIRILARDAN ÖRNEKLER

    Sofistlerin kullandıkları metotlarından biride, kendi yollarını yürütebilmek ve insanları doğru yolda gidenlerin yollarından alıkoymak ve dolayısıyla kendilerine bağlamak için Peygamberleri ve Müminleri kötülemektir. Böylece kendilerinin ve gittikleri yolun iyi olduğunu insanlara yutturmayı amaçlamaktadırlar. Ayrıca bu tuzaklarını tuttura bilmek için kullandıkları diğer bir metotta “Sağlam akla ve Sağlam duyularla bunların açık ve net olarak yaptıkları öğrenme ve tespitlere karşı çıkmaktır.” Bundan dolayı “Batıniliği” şiddetle savunurlar. Onların batın anlayışına göre örneğin; minare dense, muhakkak bunu kuyu olarak anlamak lazımdır. Birisine bunu yutturdular mı artık ona kabul ettiremeyecekleri hiçbir şey kalmaz. Öyle ki, İslam Dininde Allah bir mi deniyor, sofist buna karşılık her şeyin Allah olduğunu kabul ettirmeye çalışır ve etiket olarak kendisinin Allah olduğunu hemen iddiasının üzerine yapıştırır. İslam dinide Cennet güzelliğiyle mi övülüyor, sofist bunun iyi bir şey olmadığını, ahmakları kandırmak için kurulmuş bir tuzak olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İslam dininde cehennem kötü bir yer olarak mı bildiriliyor, sofist onun iyi bir şey olduğunu içindekilerin ondan çıkmak istemediklerini kabul ettirmeye çalışır. Şöyle ki :

    Yunus Emre’nin cennet için söylediklerinden :

    “Âşık mı direm ben ona Tanrının uçmağın seve
    Uçmak hod bir tuzak durur eblehler canın tutmağa”
    (Yunus Emre Divânı, Kültür Bakanlığı Yayınları Seri.380 – B. 1989, Hazırlayan Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, sayfa 1.)

    KELİMELER :
    Uçmağı, uçmak: Cennet
    Hod : Esasen, zâti; bizzat.
    Ebleh : Pek akılsız, ahmak, bön.

    Böylece Yunus Emre, şöyle demektedir.
    “Allah’ın Cennetini sevenler aşık değildirler.
    Cennet, özellikle ahmakların canını tutmak için kurulmuş bir tuzaktır.”

    Ona göre doğrusu şöyle olmalıdır.
    “Dutulmadı Yûnus canı geçti tamudan uçmağı
    Yola düşüp dosta gider ol aslına uyakmağa.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 1.)

    KELİMELER :
    Uyakmak : Gurup etmek, batmak
    Tamu :Cehennem.

    Yani şöyle demektedir.
    “Yunusun canı tutulmadı, cehennemden, cennetten geçti.
    Yola düşüp dostu ve aslı olan Allah’la birleşmeğe gider.”
    Bir kimsenin, cenneti red edip kendisini Allah’ın bir parçası olarak görmesi ve aslının Allah olduğunu söylemesi. İslâm’a göre minarenin kuyu olarak tarif edilmesinden çok daha ters bir durumdur. Ve Yunus Emre bu iddialarında ısrarlıdır. Şöyle ki :

    “Yûnus’dur eşkere nihan Hak toludur iki cihan,
    Gelsün berü dosta giden hûr u kusur burak nedür.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

    Yani diyor ki; Dünya ve Ahiret, Allah doludu. Allah’la birleşmek isteyenler beri gelsin, cennet hurileri, cenet köşkleri ve buraklar ehemmiyetsiz şeylerdir.

    Onun bu görüşünde yanlış olduğuna dair Kur’an’dan delil mi getirmek istiyorsun, sofistin buna cevabı hazırdır. Şöyle der :

    “İlim hod göz hicâbıdur dünya ahret hisâbıdur.
    Kitab hod ışk kitabıdur bu okunan varak nedür.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 25.)

    Yani diyor ki: İlim gerçek bir göz perdesidir, hakikatleri görmeyi engeller, dünya ahret hesabıdır. Gerçek kitap aşk kitabıdır. Senin okuduğun bu sayfalar, yani Kuran sayfaları da neyin nesi oluyor. Her ne kadar, söz olarak cennet, cehennem söz ediyor ise de, söz etmesi bunların varlığını kabul ettiğinden değildir; sadece İslami değerleri eleştirmek içindir, yoksa sofiler böyle şeyleri var olarak kabul etmezler.

    Aynı ağızla M. İkbal şöyle diyor :
    “Dünyanın halkı ile rindâne konuştu : Hûri ve cennete put ve put hane dedi.” ( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa 129. )

    “Niçin müminlerin yerinden uzaksın ? Yani : Neden cennetten mahcursun ?
    Hallac :
    İyi ve kötüyü bilen hür adamın ruhu cennete sığmaz !
    Mollanın Cenneti şarap ve huri ve gilmandır; hürlerin cenneti ise, daimi yürüyüştür.
    Mollanın cenneti yemek, uyku, şarkıdır; âşıkın cenneti ise, varlığı müşahade etmektir.
    ( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa 129. )

    Ayrıca, dinsiz olmayı aslanlık, dindarlığı ise öküzlük olarak kabul ederek şöyle diyor.

    “Hayat için âyin, din ve âdet nedir? Bir an aslanlık, yüz sene öküzlükten iyidir !” ( Cavitnâme, Kültür Bakanlığı Yayınları , sayfa 407. )

    Sofistlerin en ileri gelenlerinden olan Abdulkadir Geylâni ise şöyle diyor :
    “ > “
    Emri verilir. Daha sonra :
    Bir baştan öbür başa bilcümle izafi mevhum varlıklardan uzaklaş, hepsini bırak. Yersiz varlıkları yok bil; tevhid nuruna dal ve onda güzelleş.
    Daha bunlar gibi birçok emirler.
    Artık şirk terkedilmiş irade, Hakka bağlanmış ve o; tam bir edep ve terbiye içinde ilâhi huzura kavuşmuştur. Gönlü boş.. Başı öne eğik, ne sağında olan âhirete, ne de sola geçen dünyaya bakar…”
    (Fütûh’ül – Gayb, Bahar Yayınları 1983. Sayfa 152-153 Abdulkadir Geylani, çeviren Abdulkadir Akçiçek. )

    Dünyanın helal nimetlerini ve cenneti istemeyi şirk olarak kabul etmektedir. Halbuki dünyanın helal nimetlerini boşlayan, onurunu ve izzetini de boşlamış olmaktadır, zira dünyanın helal nimetleri olmazsa bunları korumak ve ayakta tutmak için elinde bir vasıta kalmaz. Ona göre tevhid ise şudur :

    “Sen artık bu hallerden sonra seçkin olursun; belki daha üstün. Varlığın Hak (Allah) varlığına karışır; iraden kalmaz.”
    (Fütûh’ül – Gayb, Bahar Yayınları 1983. Sayfa 60 Abdulkadir Geylani, çeviren Abdulkadir Akçiçek. )

    Bu konuda Ahmed el-Rüfai’nin bazı sözlerinden :

    “Marifet, Hakkın gayrını yok bilmektir.”
    “Kalbi Allah’a bağlı olan, dünyaya bakmaz. Âhireti de bilmez.” (Onların Âlemi, Bahar Yayınları 4. Baskı, Ahmed el-Rüfai, sayfa 50, çeviren, Abdulkadir Akçiçek. )
    “Her iki âlemi de içinden at. Onları isteyenlere bırak. Sen âlemlerin Rabbı ile ol.” (Onların Âlemi, Ahmed el-Rüfai, sayfa 140).

    Niyazi-i Mısri’den :
    “Dünya ile urbayı ko
    Ulâ ile uhrayı ko
    Var olan kuru sevdayı ko
    Matlub yeter Subhan sana”
    (Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam Kitabevi 1976 sayfa 16).

    Yani diyor ki, Ahireti, geçmişi geleceği bırak, bunlar aslı olmayan boş isteklerdir. Sen yalnız Allah’ı iste, bu istekten kastı, Allah’la, Allah olmaktır.! Halbu ki, bilmiyor ki, dünyasını sıfırlayan onurunu da sıfırlamıştır. Onuru olmayanlardan, haşa, “Allah olmak” bir tarafa, Allah dostu da olmaz.
    Allah olmayı istemektedir, daha önce verdiğim örneklerden şöyle dediği hatırlanmalıdır:

    “Hak yüzü insan yüzünden görünür
    Zât-ı Rahman şeklin insân eylemiş.”
    (Niyazi-i Mısri divanı, sayfa 111.)

    Cenneti bu kadar kötüleyen sofu’lar, cehennemi övmekten geri durmazlar, öyle ki : Mevlana için cehennem bir ceza yeri değil, ârızi kötülükleri temizleyen , insana hiçbir zarar vermeden olgunlaşma kazandıran bir yerdir; Ateşi ise kırmızı şarap gibidir.

    Mevlana bu konuda şöyle demektedir:
    “Cehennem ateşi, ancak kabuğu yakar. Ateşin içle hiçbir işi yoktur.
    Ateşi içe yayılım verirse mutlaka bil ki onu pişirmek içindir, yakmak için değil.
    Tanrı, hüküm ve hikmet sahibi oldukça bu kaide daimidir. Geçmiş zamanda da böyledir, gelecek zamanda da.
    Lâtif iç, hattâ kabuklar bile onun tarafından yarlıganırken artık nasıl olur da içi yakar ? Uzaktır ondan bu.
    Hattâ inayet eder de bu inayeti yüzünden başına vurursa bile ona iştah verir, o kırmızı şarabı içirir.” (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt VI Mevlâna M.E.G.S.B. Yayını. 1988 Çeviren, Veled İzbudak sayfa 311 – 312, beyitler 3928-3929-3930-3931-3932.)

    Şeyhül Ekber dedikleri Muhyiddin-i Arabi ise bu konuda şöyle demektedir:

    “… Şâyet (Allah, cehennemdekileri) cennet’e çıkarırsa, onlar muhakkak ki (bundan) azap duyarlar ve cennet’e girmek onlara zarar verir. Tıpkı, gül kokularının domuzlan böceklerine zarar vermesi gibi…” (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 168. )

    Böylece sofular diğer konularda olduğu gibi, cennet ve cehennem konusunda, gerçeği tersine çevirmeye çalışmışlardır. Böyle yapmaları “Sofizm” mesleğinin ana kuralıdır. Denilebilir ki, İslâm dininde kötülenen her şeyi sofular övmüş, övülenleri ise kötülemişlerdir. Öyle ki, sofistlerin saldırısından melekler dahi kurtulamamıştır; Şöyle ki:

    “Azrâil ne kişi durur kasd idebile cânuma
    Ben onun kasdını gine kendiye zindan eyleyem.”
    “Ya Cebreil kim ola hükm ide benüm âhuma,
    Yüzbin Cebreil gibiyi bir demde perrân eyleyem.”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 94.)

    Diyor ki, “Azrâil kim oluyor benim canımı alacak, ben onun kasdını kendisine zindan ederim.”
    “Cebrail kim oluyor benim sözüme hükm etsin, benim sözüme karşı vahiy getirsin, yüz bin Cebraili bir anda uçururum, yok ederim.” iddiasında bulunuyor.

    Fakihleri kötülemek amacıyla Muhyiddin-i Arabi şöyle demektedir:

    “… fakihler, evliyânın Firavun’ları ve Tanrının iyi kullarının Deccallarıdır… (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 11. )

    Batıni olmayanları kötülemesi :

    “… Ehl-i zâhir’in akılları şüphesiz vardır fakat onlar düşünceli (ûlül – elbab) değildirler…” (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 17. )

    Batıni olmayanlarla fakihleri kötüledi, bununla yetinmeyerek zındıkları övmesi :

    “… Bu tâifenin efendisi Cüneyd dedi ki :
    – Zındık olduğuna bin tane sıddik ( = tam iman sahibi kimse) şahâdet etmedikçe, hiç kimse hakikat derecelerine ulaşamaz……” (El – Futûhât El – Mekkiyye, Muhyiddin İbn’ül Arabi, sayfa 236. )

    Bu iddiaya göre, bir kimsenin hakikat derecelerine ulaşması için, bin Müminle inanç konusunda ters düşmesi ve onların onu bir zındık olarak kabul etmeleri gerekirmiş. Başka bir ifadeyle, kim müminlerin, inandıklarının tam tersine inanırsa o kimse hakikati bulan bir evliya imiş.

    Abdulhakim Arvasi’nin şu sözü de ilginçtir :

    “Kendinde olmak küfür,
    Kendinden geçmek iman…”
    (Rabıta-i Şerife büyük doğu yayınları 3. Baskı Esseyyid Abdulhakim Arvasi, Sadeleştiren Necip Fazıl Kısakürek, sayfa 66. )

    Arvasinin bu sözüne göre akıllı düşünmek küfür, akılsız ve düşüncesiz olmak, kendinde olmamak İman imiş!

    Yunus Emre’nin bazı sözlerinden örnekler :

    “Adem yaratılmadın can kalıba girmedin
    Şeytan la’net almadın arşıdı seyran bana”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)

    Bu sözlerle, Allah olduğunu vurgulamak istiyor, bu sözünün Kuran’a aykırı olduğunun söylenmesine karşın, Şöyle demektedir :

    “Şeriat ehli ırak iremez bu menzile,
    Ben kuş dilin bil üren Süleyman söyler bana”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 7.)

    “Dost yüznü görecek şirk yağmalandı
    Anunçün kapuda kaldı şeriat”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 11.)

    Bu sözleriyle, Kuran’a ihtiyacı olmadığını, şeriatın dışlanması gereken bir öğreti olduğunu, buna karşılık şirk’in yağma edercesine kapış, kapış alınması gereken bir meta olduğunu söylemektedir.

    Kendisinin İslam dışında hakikati bulduğunu, onun için İslam şeriatını kabul etmediğini ve buna ihtiyacı olmadığını şu sözlerle söylüyor :

    “Şeriat oğlanları nice yol ide bize
    Hakikat deryâsında bahrı oldum yüzerem”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 93.)

    Farzlar ve ibadetler konusunda ise şöyle diyor :

    “Oruç namaz gusl hac hicabdur aşıklara
    Âşık ondan münezzeh hâlis heves içinde”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 164.)

    “Oruç namâz zekât hac cürüm’ü cinayet durur
    Fakir bundan azadur hâss-ı havâs içinde”
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 94.)
    (Yunus Emre Divânı, sayfa 165.)

    Dediğine göre, Oruç, namaz, gûsl, hac, zekat, gittiği yolda onu cürüm ve cinayet derecesinde engelleyecek bir perdeymiş, hal bu ki kendisi, hasların hası içinde bundan kurtulmuş, azad olmuştur inancındadır.

    Sofistlerin bu şekilde düşünmelerinin nedeni, hakikat diye bir şey kabul etmemeleri, iyi ile kötünün ak ile karanın, doğru ile yanlışın onların gözünde aynı ve bir olmasından dolayıdır. Örneğin : Mevlana, kendisinin hakikatler ve dinler konusundaki görüşünü anlatırken, kendisinin böyle şeylere bağlı olmadığını, mızrağın kalkanı deldiği gibi, böyle şeylerden kurtulup uzaklaştığını anlatmaktadır. Ona göre, geceyle gündüz birdir, dolayısıyla aydınlıkla karanlık da birdir ve kesin hakikat diye bir şey yoktur. Kesin hakikat kabul etmemekle de, bütün dinler ve bütün şeriatların aynı olduğunu yani herhangi bir gerçeği temsil etmediklerini söylemektedir. Daha öncede belirttiğim gibi, bu düşünce Sofizmin temel inancını temsil etmektedir.

    Bu konuda Mevlana görüşünü şöyle belirtmektedir :

    “Mızrak, kalkandan nasıl geçerse ben de gündüzlerden, gecelerden öyle geçtim (onlar, beni tutamadıkları gibi onlardan bana bir şeyde bulaşmadı )”

    “Ondan dolayı bence bütün şeriatler, bütün
    dinler birdir. Bence yüz binlerce yılla bir saat aynı.”
    (Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Cilt I Mevlâna, sayfa 280 – , beyitler 3503-3504.)

    Yine aynı manada olmak üzere, Abdulbâki Gölpınarlı’nın Mevlana hakkındaki bazı tesbitleri şu şekildedir :

    “Onca küfür ve iman birer keyfiyetten ibarettir, halbuki (onca) hakıykatı makamına keyfiyet sığmaz (seçme Rubâiler, s.10, rubâi XXXV.) Bu âlem, müslümanlıktan da dışarıdır, kafirlikten de, Orda ne Müslümanlığın işi vardır, ne kâfirliğin (aynı eser, S.9 rubâi XXX.)”

    “Medreseyle minare yıkılmadıkça kalenderlik töreni düzene giremez. İman küfür, küfür de iman olmadıkça Tanrının hiçbir kulu, hakkiyle Müslüman olamaz (S.23 rubâi LXXXIX)”

    “Mevlânâ, nihayet halka haram olan şarabın Kalenderlere helâl olduğunu söyler ve derki :”
    “Zevk veren her şey, şu aşağılık kişiler, bir delil elde edip dadanmasınlar diye nehyedilmiştir. Yoksa şarab, çeng, güzel sevmek ve semâ, haslara helâldir, aşağılık kişilere haram.” (seçme Rubâiler, S, 43 rubâi CLXXII.) ( Bak, Abdulbaki Gölpınarlı’nın Mevlana Celâleddin isimli kitabının sayfa 198 – 199 – 200. İnkılâb Kitabevi 1985 baskısı.)
    Şarap ve şarab gibi pislikler dinimiz icabı bize haramdır. Aşağılık sözünü kendisine iade ederiz.

    Bu konuda Niyazi-i Mısri şöyle demektedir.

    “Mescid ü meyhaneyi fark eylemem zâhidâ
    Göründüm ise ne var ha ile dâl içinde”
    (Tam ve Mükemmel Niyaz-i Mısri Divanı, Sağlam kitabevi 1976. Sayfa 226.)

    Sofistlerin, hiçbir hakikat yok iddiasının kapsamına, Nübüvvetin inkârı ile İlâh’lığın inkarıda girmiştir. Muhyiddin-i Arabi’nin Sehl ibn Abdullah el-Tüsteri’den rivayet edip söylediğine göre bir sır vardır ki, bu açığa çıkarsa ne Rububiyet kalır ne de Nübûvvet, ikiside iptal olurmuş. Şöyle ki :

    “… Sehl ibn Abdullah el-Tüsteri diyor ki :
    – Rûbubiyet için bir sır vardır ki bu zâhir olsa, rubûbiyet bâtıl olurdu… “
    “Sehl ibn Abdullah el-Tüsteri der ki :
    – Rûbubiyet için bir sır vardır ki, şâyet zâhir olsa, nübüvvet bâtıl olurdu… “ (El – Futûhat El – Mekkiyye, Muhyiddin-i Arabi, syfa 237. )

    Böylece ilâhlığın inkârına çalışma konusunda Sofularla materyalistler bir noktada birleşmiş olmaktadırlar. Zira kainatta Rubûbiyeti (İlâh’lığı) iptal edebilecek bir sır mevcutsa, Rubûbiyetin iptali konusunda bu sırrın açığa çıkmasıyla, çıkmaması arasında fark yoktur. Bunların yaptıkları, bile bile gerçekleri inkardır, zira bir insan için Allah’ın var olduğuna inanma, İslam dinine veya başka bir dine inanıp inanmamayla ilgili bir olay değildir, Allah’ın var olduğu konusu, bir dine inancı olsun veya olmasın insanın doğuştan fıtratında getirdiği bir şeydir, örneğin bütün kainattaki yaratıklar bir araya gelse, bir insana bir bilgisayarın, bir makinenin v.s.nin kendi kendine oluştuğunu kabul ettiremez, aksini söylese de mantığı bunu red eder, aynı şekilde kainatın yaratıcısız meydana geldiğini kabul etmez, kendisini zorlasa dahi ancak kainata ilâh deme durumuna düşer, öyle dese dahi bu kendisini tatmin eden bir olay olarak benliğine yerleşmez, mantığı ona kainatı yaratabilmek için, kainat üstü bir yaratıcının gerekliliğini söyler. İnsan, Allah’ın var olduğu bilgisini doğarken yanında getirir bu bilgi çalışıp elde ettiği bir bilgi değildir, bir şuur halidir. Nasıl ki, doğarken, bir göze, bir kalbe sahipse, bu anlayış kabiliyetine sahip olarak doğar. Bundan dolayı istese de bir yaratıcısının olduğunu inkar edemez, ancak gerçeğin üzerini örterek, küfretmiş olur.

    Bu konu da, Kuran’dan mealen :

    – Rabb’in, Âdem oğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tutarak : “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim ?” (demişti). “Evet (buna) şâhidiz !” dediler. Kıyâmet günü “Biz bundan habersizdik !” demeyesiniz. 7/172

    – Yâhut : “(Ne yapalım) daha önce babalarımız (Allah’a) ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesil old(uğumuz için öyle yapt)tık. (Gerçekleri) iptal edenlerin yaptıkları yüzünden bizi helâk mi ediyorsun?” demeyesiniz diye (Allah’ın, sizin Rabb’iniz olduğu hakkında sizleri şâhit tutmuştu). 7/173

    Görüldüğü gibi, insan, Allah’ın varlığından ve birliğinden gafil değildir ve Esas itibarıyla muvahhittir, Allah’ın Rabb’i olduğunu ve bir olduğunu itiraf etmişti. Buna rağmen, dünya hayatında, her insan bu sözünde durarak itirafta bulunmuyor. Allah’ın varlığını bilmekle beraber, dünya hayatında bir olarak tanımayıp, O’na ortaklar koşuyor.

    Bu konuda Kuran’dan mealen :

    – Eğer onlara : “Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim (sizin yararınıza çalışmak için) buyun eğdirdi?” desen “Allah” derler. O halde nasıl olup da (tevhid inancından) döndürülüyorlar? 29/61

    – Eğer onlara, “Kendilerini kim yarattı?” diye sorsan elbette : “Allah” derler. O halde nasıl olup da (tevhid inancından) döndürülüyorlar? 43/87

    Evet nasıl oluyor da, buna rağmen insanlardan bir çoğu tevhid inancından sapıyorlar veya saptırıla biliyorlar. Bunun nedeni ellerinde bir bilgi olmamasına rağmen, şirk koşarken “zan” ile hareket etmeleridir. Örneğin : Bir gök cismine veya uzayın tamamına veya kendi nefislerine İlâh’lık veriyorlar, neden böyle yaptıkları araştırılırsa ellerinde bu şirkleri için bir bilgi veya bir kanıt olmadığı, sadece zanlarına kapılarak hareket ettikleri görülür. Kuran’dan mealen :

    – İyi bil ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’tan başkasına tapanlar dahi, gerçekte koştukları ortaklara uymuyorlar, onlar sâdece zanna uyuyorlar, (hayallerine kapılıyorlar) ve onlar sâdece saçmalıyorlar. 10/66

    Görüldüğü gibi, İslam’a göre Allah’ın varlığını inkâr mümkün değildir. Sofist’in, Rûbubiyet iptal olabilir demesi İslam’a aykırı olduğu gibi, hayat gerçeklerine de uymamaktadır.

    Tasavvufçu sofistlerin; en ileri gelen önderlerinden biri, belki de en önem verdikleri şahıs Muhyiddin-i Arabi’dir. Hicri 560 – 638 tarihleri arasında yaşamıştır. Doğum yeri Endülüs’ün Mursiye kasabası, ölüm yeri Şam’dır. Asıl adı Ebûbekir Muhyiddin Muhammed bin Ali’dir. Tasavvufçular kendilerine baş tacı olarak gördükleri bu şahsa, Şeyh-i Ekber, Sultan ül-ârifin, Hâtem ül-evliya, kutb-u Hüman gibi taktıkları birçok mânevi vasıflarla kendilerince övdükleri İbni Arabi‘nin, kendisi de Hatem-ül evliya olduğunu özellikle iddia etmiştir. İki meşhur eseri “El-Futûhat El-Mekkiye” ve “Fusûs ül-Hikem” adlı kitaplardır. Ondan bahsederken daha çok “El-Futûhat El-Mekkiye” isimli kitabından örnekler verdim. Tasavvuf ehli Sofistlerin Kuran’dan ne kadar uzak ve Kuran’a ne kadar karşı olduklarının iyice anlaşılması için bu defa “Fusûs ül-Hikem” isimli kitaptan örnekler verecek olursam; şöyle ki :

    “I. FAS, Âdem kelimesindeki ilâhi hikmet :”
    “O ezeli olan insan (şekliyle) hâdis, zuhur ve neşeti bakımından ebedi ve daimdir.”
    “Âdem hem hak, hem de Halk’tır.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. 1 den alıntılar.)

    1. Fas’taki iddialara göre, insan ezeli yani başlangıcı olmayan, ebedi yani sonu olmayan ve aynı zamanda “Hak” yani Allah’ın kendisidir, bu gibi ifadeler ise Kuran’a uymayan iddialardır; şöyle ki, Kur’an’dan mealen :

    – Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları, gerçek olarak ve belirli bir süre de yarattığını düşünmezler mi? Doğrusu insanların çoğu, Rablerine kavuşacaklarını inkâr ederler. 30/8

    – Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları (boş yere değil), ancak gerçek ile ve belirli bir süre de yarattık. İnkâr edenler, uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler. 46/3

    Görüldüğü gibi, Kuran’a göre, Gökler, yer ve ikisi arasında ki her şey dolayısıyla insanda dahil olmak üzere ne varsa Allah tarafından belli bir sürede yaratılmıştır. Süre belli olunca, bu sürede yaratılan hiçbir şey ezeli yani başlangıçsız olamaz; zira başlangıçsız olsaydı onun için belirli zaman içerisinde yaratılış söz konusu olmayacaktı. Diğer bir hususta, Kuran’a göre ebedi olmak insanın kendisine ait bir vasıf değildir. Allah’ın onu yok etmemesiyle ilgili bir husustur, zira, Allah dışındaki her şey vasıf olarak yok olucudur; Kuran’dan mealen :

    – Allah’la beraber başka bir ilâha yalvarma. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olucudur. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. 28/88

    Ancak, Allah zatıyla ezeli ve ebedidir. O’nun dışında hiçbir şey bu iki özelliği taşımaz. Şöyle ki, Kuran’dan mealen :

    – O (Allah) ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir. 57/3

    Muhyiddin-i Arabi “Üçüncü Fas’ta” Allah’ın noksan sıfatlardan tenzih edilmesine karşı çıkıyor, kendisine gerekçe olarak ta Kuran’daki bazı ayetlere keyfi batıni manalar vererek delil getirmeye çalışıyor. Bundan da amacı Vahdet-i Vücûd görüşünü kabul ettirmeye çalışmaktır. Bu çerçevede olmak üzere Nuh kavmini örnek göstererek, aslında bunların putlara tapmakta haklı olduklarını, her şeyin Allah olduğu hesabıyla putlarında Allah olduğunu savunmakta, Nuh peygamberi haksızlık ve hilekarlıkla suçlamaktadır.
    İşte sofist mantığı böyledir, bir taraftan Kuran’a dayandığı intibaını vererek, ayetlere yanlış ve ters manalar vermekte, diğer taraftan Kuran’da öğretilen en temel gerçeklere karşı çıkmak suretiyle, Peygamberi suçlayıp, putperestleri savunmaktadır. Böyle davranmakta da hiçbir sakınca görmez zira onun inancında zaten hakikat diye bir şey yoktur. Bundan dolayı bir sözün Kuran ayeti olması veya bir putperest tarafından söylenmiş bir söz olması arasında, hakikatin izahı yönünde Sofist için bir fark yoktur. Sofist için tek amaç yapacağı av ve bu avdan sağlayacağı dünyevi hasıladır. Bu hasıla maddi olabileceği gibi, övgü gibi nefsani moral içerikli de olabilir.

    FAS III’de şöyle demektedir :

    “III Fas, Nuh kelimesindeki Subbuhhi Hikmetin özü :”
    “Bil ki hakikat erbabı nazarında Allah’ı Tenzih onu Tahdit ve Takyit etmektir. Hakkı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebi noksan kimsedir.”
    “Şu hale göre mutlak tenzih yoluna sapan kimse farkında değildir ve zanneder ki doğru yolu tutmuştur. Hal bu ki o yolunu kaybetmiştir. Çünkü Hak için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır. Her bir anlayışta Bâtın olan da yine O’dur. Şu halde Hakk’ın âlemin suretinden zahir olan şeye nisbeti bedeni idare eden ruhen surete nispeti gibidir.”
    “Hakk’ı tenzih etmeyip teşbih eden kimsede böyledir. (ikisi arasını birleştirmek lazımdır diyor.) Sen Hakk’ın sureti ve Hak da senin ruhun olduğu cihetle sen Hak için cismani bir suret gibisin. O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir.Şu hale göre de öğen de, öğülen de ancak O’dur.”
    “O halde tenzih edersen onu bağlamış olursun, teşbih edersen onu mahdut kılmış olursun.”
    “Eğer her iki emri birleştirir, yani teşbih ve tenzih arasını cem edersen doğru yolu bulr. İlâhi bilgide İmam ve Seyyidlerden olursun.”
    “Bu hale göre sen Hak değilsin, belki sen O’sun ve sen onu aynı şeyde Mutlam ve Mukayyet olarak görürsün.
    “Allah kendi zâtı hakkında ‘Leyse kemislihi şey’in dedi. Nefsini tenzih etti; O işitici ve görücüdür’ dedi kendisini teşbih etti.”
    “İşte Nuh peygamberde kavmine bu iki davet arasını birleştirseydi elbette bu davete uyarlardı.”
    “Nuh, kavminin halinden bahisle dedi ki, onlar davete uymak hususunda üzerlerine vâcip olan şeyi bildikleri için benim davetime karşı kulaklarını tıkadılar. Şu ifadeden Tanrı ârifleri Nûh’un kendi kavmini zemmederken (kötülerken) onları öğdüğünü anladılar ve Nuh’un bu davetinde
    Fürkan yani ayrılık olduğu için ona yaklaşmadıklarını bildiler.”
    “O halde Nuh kavmini hile ile davet ettiği için kavmi de hile ile icabet gösterdiler.”
    “Nuh’un kavmi yaptıkları hile ile (birbirlerine) İlâhe’nizi terk etmeyiniz; Vedd’ı, Suva’ı, Yegus’u, Yauk’u ve Nesr’i bırakmayınız dediler. Çünki onlar bu putları terk ettikleri vakit onlardan vazgeçtikleri nisbette Hak’dan câhil oldular. Çünkü Hakk’ın her bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez…Böyle olunca her Mâbud’da (putta) Allah’tan başkasına ibadet olunmadı. Olgun ve ergin bir kul der ki, sizin İlâhınız ancak tek bir İlâhtır. Şu hale göre O nerede belirirse ona kulluk edin. Takva ehlini müjdele, çünkü onlar İlâh dediler. Tabiaat demediler. Nuh kavmi, aralarında bir çoklarını dalâlete düşürdüler, yani tek olan ilâh’ın çeşitli yönlerini ve nisbetlerini saymak hususunda halkı şaşırttılar.”
    “Kül (’tabiat’ her şey) Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah ise de.”
    “Sen yere gümüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. III den alıntılar.)

    Muhyiddi-ni Arabi’ni bu iddialarını Kur’an’la karşılaştırırsak, Kur’an’dan ne kadar uzak ve karşı olduğunu görürüz, şöyle ki:
    Allah konusun da, “Bil ki hakikat erbabı nazarında Allah’ı Tenzih, onu Tahdit ve Takyid etmektir. Hakk’ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebi noksan kimsedir.” demesi çok sapık bir iddiadır. Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmek, Kuran’da “Sübhan” kelimesiyle ifade edilmektedir, bu kelimenin manası; Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksikliklerden tenzih etmek, yani bu tür noksanlıkların Allah’ta olamayacağını ifade etmektir. Örneğin; Allah’ın zülüm etmeyeceğini, hastalanmayacağını, ölmeyeceğini, uyumayacağını, unutmayacağını v.s. Gibi hususları kapsayan bir sözdür. Muhyiddi-i Arabi’nin bu gibi hususları, Allah’ın zatı için kabul etmeyenleri, câhillik ve edep noksanlığıyla itham etmesi, ancak kendisine yakışan bir husustur. Aynı zamanda karşı çıktığı bir Kuran öğretisidir. Kuran’dan mealen :

    – O, öyle Allah’tır ki kendisinden başka hiçbir İlâh yoktur. O, mülkün sahibidir, eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah, müşriklerin ortak koştukları şeylerden münezzehtir. 59/23

    Görüldüğü gibi, Allah!ı, Allah’a yakışmayacak tenzih etmek, Kuran’ın öğretisidir ve doğru olan da budur. Muhyiddi-i Arabi’nin, Kuran’a karşı çıktığı açıktır.
    Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin Vahdet-i Vücûd görüşünü savunmak için. “Hak için mahlukların hepsinde Zuhur yani belirme vardır.” – “öğen de, öğülen de ancak O’dur.” – “sen O’sun” – “Hakk’ın her bir Mâbud’da (putta) bir veçhi (yüzü) vardır. Onu bilen bilir, bilmeyen bilmez…Böyle olunca her Mâbud’da (putta) Allah’tan başkasına ibadet olunmadı.” – “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” gibi ifadelerle putlara ilâhlık atfetmekte ve aslında putlara tapanların Allah’a taptıklarını iddia etmektedir. Bu ise daha önce de belirttiğim gibi, Kuran’ın tevhid yani Allah’ı tekbir İlâh kabul etme öğretisine ters bir anlayıştır.
    Ayrıca, Muhyiddi-i Arabi’nin, “Allah kendi zâtı hakkında ‘Leyse kemislihi şey’in dedi. Nefsini tenzih etti; O işitici ve görücüdür’ dedi kendisini teşbih etti.” demesi, Muhkem olan ve 42 şûra 11 ayetinde belirtilen “Allah’ın mislinin olmaması” yani eşi benzeri dengi olmaması hususuyla, benzerlik bakımından müteşabih olan, Allah’ın işitici ve görücü olma hususunu kullarınkiyle bir sayarak sanki yaratıkların görme ve işitmesiyle, Allah’ın, görme ve işitmesini aynı şeymiş gibi muhkemleştirerek. Allah’la kullar arasında eşitlik kurmaya çalışıyor, böylece yaratıklarda Allah gibidir iddiasında bulunuyor. Hal bu ki, Allah’ın görme ve işitmesi kainata hakkıyla vakıf olması, hiçbir şeyin hiçbir özelliğiyle ondan gizlenememesi demektir, haliyle bu kapsama görme ve işitme de girmiş olur fakat bu kulların görme ve işitmelerinden ayrıdır. Allah’ın görme ve İşitmesiyle, kulların görme ve işitmesi hiçbir surette bir birlerine misil olamaz, misil olarak düşünmek kulları Allah’a ortak koşmak demektir. Bundan dolayı özellikle, Allah’ın zatı konusundaki muhkem ayetleri esas almadan, kesinlikle müteşabih ayetlere mana verilmemelidir. Aksi bir davranış, Kuran’a uygun olmuş olmaz. (Ek bilgi olarak başta işlemiş olduğum Vehhabiler konusuna bakılabilir.)
    Muhyiddi-i Arabi’nin, dolayısıyla sofistlerin şaşırtmalı, aslında aptalca mantıklarına dikkat etmek lazımdır.Örneğin; şöyle derler. Allah var mı, var. Yaratıklar var mı, var. Bunu dedikten sonra da. Var olma özelliğini esas alarak Allah’la yaratıkları bir sayar. Birisi çıkıp ta bunlardan birine, domuzlar var mı, var. Sen varmısın, varsın. O zaman sende domuzsun derse kabul etmez hemen red eder. Bunlar ise kainatla birlikte, kainatta bulunan her çeşit pisliği ilâh saymakta mahzur görmezler. “Sen yere gömüldüğün vakit O’nun içindesin, O senin zarfındır.” Sözleri, Kuran’a göre açıkça, Allah’a şirk koşmadır. Zaten kendiside bunu inkar etmeyerek, Nûh peygamberi suçlamakta ve putperestleri savunmaktadır. o putperestler ki, Allah onlara gazap ederek, Tufanla dünya hayatından yok etmişti; ve Kuran’da onlar için şöyle denmiştir, mealen :

    – Andolsun Nûh’u da kavmine gönderdik: “Ey kavmim, dedi, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka İlâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizi büyük bir günün azâbın(ın inmesin)den korkuyorum.” 7/59

    – Kavminden ileri gelen bir cemaat dedi ki: şüphe yok biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz. 7/60

    – Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rab’bi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. 7/61

    – Size Rabbimin vahyettiklerini -dinine ait hükümleri- tebliğ ediyorum ve size öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum. 7/62

    – Yoksa size Rab’biniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle -sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için- bir zikrin gelmesine mi şaştınız? 7/63

    – Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı. 7/64

    Müşrikleri övüp, peygamberleri suçlayıp, kötülemek yalnız Muhyiddi-i Arabi’ye has bir durum değildir, bu zihniyet her şeye Allah diyen sofuların temel özelliğidir. Örneğin; bu hususta Mevlana şöyle diyebilmektedir :

    “Bu işler, kovalayanı yanıltmak için ata çakılan ters nallardır; ey saf kişi! Firavun’un, Musa’dan nefretini, sen, Mûsa’dan bil! ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi, Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 199).

    Bu sözleriyle, Mevlâna Musa peygamberi suçlayıp Firavun’u haklı görmektedir.

    Daha önce de belirttiğim gibi sofist hiçbir değere inanmayan ve hiçbir şeyi hakikat olarak kabul etmeyen bir avcıdır. Avlamış olduğu mürid ise psikolojik konum olarak olaylara biraz daha farklı yaklaşım içerisinde olup, kendisine hakikat olarak kabul ettirilen şeylerde, hakikat imişler gibi inanıp bağlanma durumundadır. Böylece tasavvuf inancı içerisinde, sofu ile mürid ilişkisi, başka bir ifadeyle, avcı av ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Bu konum içerisinde muridin sofiye uyum derecesine göre kaçınılmaz olarak sofiye bir takım soruları olacaktır. Veya mürid olmamalarına rağmen, tasavvuf dışındaki bazı kimselerin, tasavvuf inancındaki öğretilerle ilgili olarak bazı soruları olacaktır. Bu soruların en belirginleri İslam etiketi altında faaliyet sürdüren sofulara sorulan şu sorulardır :

    1- Madem ki, Vahdet-i Vücûd nazariyesine bağlı olarak her şey Allah’tır diyorsunuz, o zaman varlık içerisinde mevcut olan pisliklerin, örneğin, laşe, domuz, şarap gibi akla gelen tüm pisliklerin durumu nedir? Çünkü kaçınılmaz olarak bunlarda varlığın birer parçasıdırlar.
    2- Madem ki, iyi ve kötü diye bir şey tasavvuf dolayısıyla sofizim inancında yoktur. O zaman İslam dininde neden bir kısım kimselerin yaptıkları övülmekte ve Cennet’e layık görülmekte olup, diğer bir kısım kimselerin yaptıkları kötülenmekte ve Cehenneme layık görülmektedirler?

    Bu iki soruya sofistlerin en önde gelen önderlerinden Muhyiddi-i Arabi, Fusûs ül- Hikem isimli kitabında şu şekilde cevap vermektedir:

    “IV Fass : İdris kelimesinde ki Kudsi Hikmet’in özü.”
    “- Hakikat budur ki Hâlik, Mahlûktur ve yine Hakikat budur ki Mahlûk, Halik’tir. Bunların hepsi tek bir varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıklardır.”
    “Eğer biri çıkarda da, bütün güzel ve çirkin şeylere hangi nazarla bakalım? Pislik ve lâşeyi gördüğümüz vakit onlara Tanrı mı diyelim? Yolunda bir sual soracak olursa biz deriz ki Allah bunlardan bir şey olmaktan ve yücedir. Bizim sözümüz pisliği pislik, lâşeyi lâşe olarak görmeyen kimseyedir. Belki hitabımız kalp gözü açık olup kör olmayanlaradır. (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 13/XI/1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. IV.)

    Bu cevabın Kuran’a uymadığı gibi çelişkilide olduğu açıktır, hem her şeyi Allah olarak kabul edecek, hem de ortamı idare yollu olduğu açık olan istisnai bakış öne sürecek bu İslam’a göre kabulü mümkün olmayan boş bir iddiadır, zaten kendiside bu sözü neye göre söylediğini izah edemediğinden, kalp gözü açık olanlar gibisinden bir takım sözlerle geçiştirmeye ve İslami inanca göre uygun olmayan iddialarını kabul edenleri aklınca açık kalpli olmakla taltif ediyor.

    Cehennem konusundaki sözleri de ibret verici olduğu gibi, hedeflediği kimselerinde ne kadar Kuran’dan uzak ve Kuran’ı anlamamış kimseler olduklarının bir göstergesi durumundadır. Aynı zamanda Kuran’a aykırı olarak söylemiş olduğu diğer sözlerde bu kitlenin durumunu belirlemeye yeterlidir. Zira, Kuran’ın İslam dini öğretisine iman etmiş bir kimse bu sözleri kabul edemez, iddia ettiği sözleri bu konuda şöyledir :

    “VII Fass : İsmail kelimesindeki ali hikmetin Aslı.”
    “Şiir
    – Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.
    -Küfür ve isyan ehli cehenneme girseler de, orada kendileri için zevk ve lezzet vardır. O da onlar için bir cennettir.
    – Ancak onların cennetleri Huld cennetlerinin nimetlerine benzemez, ikisi de birdir amma aralarında tecelli farkı vardır.
    – Onların cennetlerinin tatlılığından dolayı azap denir. Bu azap sözü onda gizli olan lezzet için bir kabuk gibidir. Kabuk özü koruyan bir şeydir. (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. VII .)
    (Mütercim “Arap dilinde Azap, Azp kökünden gelir, Azp tatlı ve şirin demektir şeklinde bir izahta bulunmaktadır. Azap kelimesiyle Azp kelimesi aynı manaya gelen kelimeler değildir. Böyle bir izahın Arap luğatı açısından ciddiye alınacak bir önemi yoktur. Cehennem azabı Kur’an’da kendisinden zevk alınmayan müthiş bir acı olarak belirtilmiştir.
    “- Hakk’ın yalnız va’dinde sadık olması tarafı kaldı. Ceza tehdidinde sadık olduğuna dair açık bir alâmet yoktur.” demesi, (aslında sofist bir yönden de alay ediyor) bu konuda Kuran’dan mealen :

    – Sakın, Allah’ı peygamberlerine verdiği sözden cayar sanma! Çünkü Allah daima üstündür, intikam alandır! 14/47

    – Allah Kuluna kâfi değil midir?. Ve seni ondan başkalarıyla korkutuyorlar. Ve Allah kimi sapıklığa düşürürse artık onun için bir hidayet rehberi yoktur. 39/36

    – Ve kime ki, Allah hidayet ederse artık onun için bir sapıtıcı yoktur. Allah, her şeye galip, intikam sahibi değil midir? 39/37

    Görüldüğü gibi, Allah intikam alıcıdır ve verdiği hiçbir sözden dönmez, Kuran’dan mealen :

    – Ey Rabbimiz!. Şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez. 3/9

    Kuran’ın bütün haber verdikleri meydana gelen ve gelecek olan kesin gerçeklerdir. O bir şaka değildir, Kuran’dan mealen :

    – Dönüşü olan göğe andolsun. 86/11

    – Yarılan yere andolsun ki, 86/12

    – O (Kuran) elbette (hak ile bâtılı) ayırt edici bir sözdür. 86/13

    – O, şaka değildir. 86/14

    – Onlar (onu iptal etmek için) bir tuzak kuruyorlar. 86/15

    – Ben de (onları yakalamak için) bir tuzak kuruyorum. 86/16

    – Hele sen o kafirlere mühlet ver, biraz bırak onları (başlarına gelecek olanları görecekler. ) 86/17

    Sofistin, Cehennem için tatlı, lezzetli ve Cennet gibi hoştur demesine gelince. Bu konuda Kuran’dan mealen :

    – Yâ şimdi Rab’binden bir açık delil üzerine olan kimse, kendisine kötü âmeli güzel görünen ve hevalarının ardına düşmüş kimseler gibi olur mu? 47/14

    – Takva sahipleri için vâ’d olunan cennetin sıfatı, onun içinde bozulmamış sudan ırmaklar ve tadı değişmemiş sütten ırmaklar ve içenler için lezîz, şaraptan ırmaklar ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır ve onlar için orada her türlü meyvelerden vardır ve Rab’lerinden yarlıganma da vardır. -Artık böyle zâtlar- âteşte ebedîyen kalan ve pek kaynar sudan içirilip de bağırsakları parçalanan kimseler gibi midir? 47/15

    – Ve Rab’lerini inkâr etmiş olanlar için cehennem azabı vardır. Ve ne kötü gidilecek yerdir o! 67/6

    – Oraya atıldıkları zaman, kaynar haldeki uğultusunu işitirler. 67/ 7

    – Neredeyse öfkeden çatlayacak olur. Bir topluluğun oraya her atılışında, oranın bekçileri onlara “size bir uyarıcı gelmedi mi? diye sorarlar. 67/8

    – Dediler : “Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve : ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.” 67/9

    – Ve dediler ki : “Eğer biz ( onların sözlerini) dinleseydik, yâhut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!” 67/10

    – Böylece günahlarını itiraf ederler. Artık (Allah’ın rahmetinden) uzak olsunlar, o alevli cehennem ehli. 67/11

    – Fakat görmeden Rablerinden korkanlar var ya, işte onlar için bağış(lama) ve büyük mükâfat vardır. 67/12

    Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla

    – Bir isteyen, başlarına gelecek azâbı istedi. 70/1

    – Kâfirlerin; ki onu savacak yoktur. 70/2

    – ( O azâb) yükselme derecelerinin sâhibi Allah’tandır. 70/3

    – Melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl süren bir gün içinde O’na yükselir. 70/4

    – Şimdi sen güzelce sabret. 70/5

    – Onlar onu uzak görüyor(lar). 70/6

    – Biz ise onu yakın görüyoruz. 70/7

    – O gün gök, erimiş bakır gibi olur. 70/8

    – Dağlar (atılmış) renkli yün gibi olur. 70/9

    – Dost dostun hâlini sormaz. 70/10
    – Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdine düştüğünden başkasıyla ilgilenmez). Suçlu ister ki o günün azabından (kurtulmak için) fidye versin oğullarını, 70/11

    – Karısını ve kardeşini, 70/12

    – Kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm âilesini, 70/13
    – Ve yer yüzünde bulunanların hepsini (versin) de tek kendisini kurtarsın. 70/14

    – Eğer yeryüzünde bulunanların tümü, ve onun bir misli daha zulmedenlerin olsaydı, kıyâmet günü o kötü azâbdan (kurtulmak için) onu mutlaka fidye verirlerdi. (çünkü) hiç hesâb etmedikleri şeyler, Allah’tan karşılarına çıkmıştır. 39/47

    – Kazandıkları (yaptıkları) kötülükleri onlara görünmüştür ve alay ede geldikleri şey onları kuşatmıştır. 39/48

    Görüldüğü gibi cehennem hiçte sofistin iddia ettiği gibi bir eğlence ve mutluluk yurdu değildir. Ve Allah mutlaka sözünde duran ve mutlaka öç alandır. Azap sözü verdiklerini mutlaka azaplandıracaktır. Bunun aksini söylemek Kuran’daki gerçekleri inkar etmek ve onlarla alay etmektir. Kuran, Allah sözü olup alay edilmekten uzak olduğu gibi, O asla bir şaka değildir.
    Cehennem, cennet gibi hoştur demesinin aksine Muhyiddin-i Arabi 10’nuncu fasta, bu sefer cehennem azabını gerçek acı veren bir azab olarak kabul etmesine rağmen bu azabın ortadan kalkacağını ve azabın ortadan kalkmasının verdiği rahatlıkla cehennem ehlinin zevk içinde olacağını söyleyerek evvelki iddiasını sulandırma ve kavram kargaşasına girişiyor.

    Şöyle demektedir :

    “X Fass : – Cehennemliklerin durumu-”
    “Zevk ve nimet, ya çektikleri azabın ortadan kalkmasıyla olur ki bu suretle o azaptan kurtulmaktan duydukları rahat onlar için bir zevk sayılır. Yahut cennet ehli olanların nimet ve sıfatları gibi onlara ayrıca bir nimet verilir.” (Fusûs ül-Hikem, Milli Eğitim Bakanlığı 1962 baskısı ve 1992 yılı baskısı, çev. Nuri Gencosman, Fas. X .)

    Bu iddiasının da Kur’an’a uymadığı konusunda, Kur’an’dan mealen :

    – Suçlular, cehennem azâbında ebedi kalacaklardır. 43/74
    – Kendilerinden (azâp) hiç hafifletilmeyecektir. Onlar azâb içinde ümitsizdirler! 43/75

    – Biz onlara zulmetmedik; fakat onlar kendileri zâlim idiler. 43/76
    – (Cehennem muhâfızına) : “Ey Mâlik! Rabbin bizim işimizi bitirsin! (bizi yok etsin) diye seslenirler. (Mâlik) : “Siz kalacaksınız (hiçbir sûrette buradan kurtuluş yok).” dedi. 47/77
    – Ateştekiler, cehennem bekçilerine dediler ki : (ne olur) Rabb’inize duâ edin de hiç değilse bir gün, bizden azabı biraz hafifletsin. 40/49

    – (Bekçiler: ) Size peygamberleriniz açık açık deliller getirmediler mi? derler. Onlar da : Getirdiler, cevabını verirler. (Bekçiler ise) : O halde kendiniz yalvarın, derler. Halbuki kafirlerin yalvarması boşunadır. 40/50

    – Çünkü onlar bir hesap (görüleceğini) ummuyorlardı. 78/27

    – Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. 78/28
    – Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. 78/29

    – (Şimdi) tadın (yaptıklarınızın tadın)ı artık size azâptan başka bir şey arttırmayacağız! 78/30

    Görüldüğü gibi iddiası Kur’an’a uymamaktadır, sofistlerin iddiaları ve zihniyetleri temelde bu şekildedir her ne kadar birçok örnek daha vermek mümkünse de sadece tekrar olacağından, anlamak isteyen kimseler için bu başlıkta yukarıdaki örnekler yeterlidir kanaatindeyim.

  24. Sende kabiliyet yoksa mürşidin Hz peygamber olsa neye yarar(örnek )veriyorum ebu lehep ve ebu cehil hali ve inanmayışları gibi şeriatı olmayanın tarikatı olmaz tarikat bir yoldur o yolda uyulması gereken de allahın emirleridir. O emirlere uymaz isen ne şeriatın kalır nede tarikatın

  25. ALLAH dostlarını çok karalanıyor SİZE(TAVSİYEM)bayburtlu musa baştürk efendinin hayatını devlet arşivlerinden araştırmanızı yani kültür bakanlığından araştırınız çünkü o atatürk ilke ve inkılaplarını bilen ve uygulayan büyük bir zattı

  26. “RIZA:
    Azrail kuranda ölüm meleği diye geçer cebrail cibril ruhul kudus yani kutsalruh demek BAKARA SURESİ 253. AYET”

    Selam…

    Hangi ayette ölüm melekleri azrail ismiyle geçer?

  27. Aleyküm selam
    Kuranda azrail ismi geçmez ölüm meleği diye geçer(secde suresi 11.ayet saygılar

  28. TOPRAK ERDEM KARDEŞİM Yazmış olduğun satıları okudum senin adına çok üzüldüm neden dersen o dil uzattığın insanlar zahiren bana hiç bir şey anlatmadılar fakat benim görmüş olduğum bir rüya üzerine aramaya başladım ve onu rüyamda gördüğüm gibi aynen gerçekleşti ve ona yürekten bağlandım onu tanıdıktan sonra kendimden utandım o zatki FARZLARA ve SÜNNETE harfiyen uyan veyaşayan bir dost tanımanı isterdim o zatki devlete 25 yıl imamlık yapmış sırf ALLAH rızası için çalışan bir zat eğer benim geçmişimi bilseydim ve şu an halimi görseydin o zatlara dil uzatmazdın SAHTE EVLİYA MÜRİDİM ÇOĞALSIN DİYE UĞRAŞIR GERÇEK MÜRŞİT AZ OLSUN ÖZ OLSUN FAKAT HAS OLSUN DER HAKKINI HELAL ET SELAMLAR

  29. sevgili rıza kardeşim bazı şeyleri birbirine karıştırmamak lazım.o sözleri onlar söylesin veya söylemesin her ne olursa olsun tüm insanları ve onların fikirlerini kurana götürmemeiz lazım.onlar adına piyasada olan eserler var sonuçta biz onları baz alarak eleştiriyoruz.amacımız saf dinin ortaya çıkmasını sağlamak.
    En büyük mürşit kurandır.
    bir ayette ”siz ondan sorguya çekileceksiniz”diyor.
    peygamberede bir çok ayette”sana rabbinden vahyolunana uy”diyor.biz ancak ve ancak vahye uyarız onu ölçü alırız filanca böyle dedi şöyle dedi diye inanmayız.
    ben yalnız ve yalnız onu rehber edinirim.
    bilim akıl ve vahiy bunları yoğurmamız lazım.
    eğer bunları birbirinden ayırırsak önümüzü göremeyiz sevgili rıza….
    hadi kal sağlıcakla

  30. “De ki Ey mülkün sahibi ALLAH!sen mülkü kime dilersen ona veririrsin.Kimden dilersen ondan alırsın.Kime dilersen ona izzet verirsin yükseldirsin.Kime dilersen ona zillet verirsin alçaltırsın.Hayır senin elindedir. sen her şeye kadirsin .”(ALİ imran:26) Fail-i mutlak olan HZ ALLAH Fiillerini icra eder sahnede başkası görünür.

  31. “Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardırki; onlar hakka iletirler vehakk ile hüküm verirler. A,raf:(181) Onlar o kimselerdirki ALLAHimanı kalplerine yazmıştır.”Mücadele:22) EGER bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehli zikirden sual ediniz.”(Nahl:43) Onlar o kimselerdirki ALLAH imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir.”(mücadele:22) İyi bilinki ALLAH dostlarına(veli kullarına) korku yoktur veonlar üzülmeyecekler de onlar iman edip detakvaya ermiş kimselerdir.(Yunus: 62-63) ALLAH dilediğini zatına seçer.”(Şura:13 ALLAH tan korkar takva sahibi olursanız mualliminiz ALLAH olur(Bakara:282 daha bu konuda okadar ayet varki lütfen okuyunuz. ALLAH ın mübarek sözlerine uyan kullar vardır. onlar kıyamet kopana kadar var olacaklar dır. Onlarda mürşidi kamillerdir. SAYGILAR

  32. Toprak kardeşim düşüncelerine aynen katılıyor seni tebrik ediyorum Rabbim senden razı olsun fakat bir şeyin aslı varsa muhakkak fotokopiside var yani taklitcileri vardır. insanları doğru yola davet ederken yorularımızı çok dikkatlı şeçmeliyiz .Benim derdim hakkı yaşayanlarla değil ehli küfürlerle uğraşmak(örnek)hiç dinini bilmeyenler içkiden kumardan zinadan ve tüm yasakları işleyenlerle mücadele edip hak yola davettir.Elimden geldiği kadar rabbimin müsade ettiği kadar bu yolda hep var olmak istiyorum.onlara bol duada bulunalım belki bizde o insanların duasıyla kurtuluruz. Herşeyden münezzeh oolan rabbim ilmimizle amel etmeyi nasip etsin ve her şeyin sabrını ve hazmını versin.Rabbime emanet ol vesselam

  33. Selam Rıza;

    Bu gün şartlar o hale gelmiştir ki, ben müslümanım diyen en başta din alimlerin islam dinine soktukları uydurma inanç ve davranış modelleri yüzünden, artık diğerleri ikinci planda kalmıştır.

    Önce, Allah’a ve Kuran’a ve Peygamberi’ne inanıyorum diyenlerdeki inanç bozukluklarını gidermek, onları bu hususlarda uyarmak gerekiyor. Çünkü, bu çarpık ve Kuran’dan uzaklaşmış inanç sistemi yeni nesil için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

    Lise çağına gelmiş ve şu veya bu şekilde inanmış bir genç, “Hadis, Kuran ayetini nesheder, hükümsüz bırakır” diyen bir din aliminin karşısında daha baştan küfürle işe başlamış olacaktır.

    Kuran oku ve etrafındaki insanların din diye inandığı şeylere bir bak, yakından uzaktan bir alakası varmı. Belirttiğim gibi işin an acıklı kısmı, toplumu dini konularda aydınlatması gereken, bu iş için para alan “din adamı” kesiminin bu çarpık inançları körüklüyor olmasıdır.

    Ben bu siteye girip bizleri kafirlikle, münafıklıkla suçlayan insanlara bu yaptıklarını çok görmüyorum. Zira, onlar aksi istikamette yetiştirildiler.

    Görmüyormusunuz, Yahudiler, Hıristiyanlar dinlerinde her ne ettiler ise, biz tıpkısını yapıyoruz. Ümmet, Kuran’dan gitgide uzaklaşıyor. En azından bu uzaklaşma sadece ibadetler yönünden olsa neyse… Halbuki uzaklaşma, akaid yani temel inanç konularında. Temel inanç konularında sakatlık varsa, ibadetin şunun bunun bir önemi kalmaz. Zira, sen Allah’ın bildirdiğinin dışında bir Allah ve Peygamber inancı benimsemiş, dinin özünden uzaklaşmışsındır.

    Sitemizde hangi konularda hangi inanış bozukluklarının olduğu hususunda birbirinden iginç makaleler bulunmaktadır.

    Şimdi inanan insanlar için en birinci hedef, zaten inanıyorum diyen insanlardaki inanç sıkıntılarına vurmak, bunları açığa çıkartmaktır.

    Sakın unutmayınız !

    Müşrikler ateist değillerdi. Onların da bir Allah inancı vardı ve ibadet te ediyorlardı. Mesele, inanc konularının Kuran’da bildirilen istikamette düzeltilmesidir.

    Selam ve dua ile…

  34. Sevgili kardeşim seninle son yazdıklarıla hem fikirim.Fakat yukarıda yazmış olduğun birsatırda(herşeyi ALLAH görüyorlar) kelimesinde çok önemli konular var mesela onların yazdıklarını veya söylediklerini iyi anlamak lazım söyledikleri bu sözde şunu kast ediyorlar.Bütün mevcudat lisani hal ile ALLAH der ve ALLAHı zikreder belki bunu kast etmişlerdir.Amentüyü kabul eden müslümandır. kafire dahi kafir demeye hakkı yoktur. Kafir benim nefsimdir.SAYGILAR

  35. ADMİN kardeşim sence gercek din alimi kimdir. sorun burda zaten o din alimini bulmak ve rahlesi önünde ilim öğrenmektir. Onun için sahih olan sünnetleri iyi bilip kuran ışığında yaşamak gerekir.

  36. SAYIN ALİ AKSOY Kırk sayısı çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır.Beş vakit namaz sünnetleri ile beraber 40 rekattır , Her gece 40 ayet okuyan gafillerden yazılmaz.peygamberimize 40 yaşında peygamberliğin verilmesi, komşuluk dört taraftan 40 evdir haram lokma yiyenin duası 40 gün kabul olmaz.V.S. GİBİ sizce bu 40rakamındaki hikmet nedir. yorumunuzu beklerim. SAYGILAR

  37. selamun aleykum kardeslerim hak tarikatlar oldugu kadar sapik olanlarida var tarikat meyvedir ekmek degil meyvesiz durulur ekmeksiz durulmaz bu zaman iman kurtarma zamanidir tarikat zamani degil tarikatsiz CENNET e gidilir ama imansiz gidilmez artik elestiriyi birakalim tarikat iyidir kotudur demeyelim IMANI nasil kurtaririz onun hesaplarini yapalim SAV buyuruyor size iki emanet birakiyoum sarildikca yolunuzu sasirmazsiniz diyor VEDA HUTBESINDE oda nedir KURAN ve sunnettir MUSLUMAN MUSLUMANIN KRDESIDIR TAHRIK EDICI OLMAMALIDIR boyle tartismalarin imana ve insanlara faydasi yok bizler anlasamadigimiz konularda degil anlastigimiz konular ustunde duralim selam ve dua ile HOSCAKALIN

  38. Selam,

    “SAV buyuruyor size iki emanet birakiyoum sarildikca yolunuzu sasirmazsiniz diyor VEDA HUTBESINDE oda nedir KURAN ve sunnettir”

    demişsin.

    Şimdi;

    bir hadise göre, “Kuran’ı bırakıyorum” demiştir.

    Başka bir hadise göre, “Kuran’ı ve sünnetimi bırakıyorum” demiştir.

    Bir başka hadise göre, “Kuran’ı ve ehli beytimi bırakıyorum” demiştir.

    Buradan alınacak dersler şunlardır:

    1) Onbinlerce kişinin şahit olduğu bir konuşma, üç farklı rivayet ile iletiliyorsa hadis adı altındaki rivayetlerin hiç birinin güvenilirliği yoktur. Din hükmü adına kesin delil teşkil etmez. Hangisinin gerçekten Peygamber efendimize ait olduğu bilinememektedir.

    2) Bu rivayetlerin üçünde de ortak olan şey Kuran’dır. Zaten biz bunu bu rivayetler olmasa da Kuran’dan biliyoruz.

    Selam ve muhabbetlerimle…

  39. bakın kardeşlerim bu tarikat dedikleri şey bir oyundur bazı üçkağıtçı herifler sırf bu şey üzerinden para kazanmak için binlerce gencimizi kandırıyorlar ben sadece allaha inanırım ve namazımıda bırakmam gelin boşverelim tarikatları bu üçkağıtçaların oyunlarına inanmıyalım

  40. hayatta üç şeye önem veririm bir doğruluk iki doğruluk üç doğruluk bir etrafınıza bakın bakiyim tarikatlardan doğru olanı varmı ? bence yok neden diye sorarsanız peygamber efendimizin zamanından beri bir çok tarikat meydana çıkmıştır hepside üçkağatçıdır birde türbanlı kızlara değineyim bu kızların çoğu gösteriş için türban takanlardır imamatip liselerinde kızlar başlarına türban örtmüş ama altlarındaki etek yok gibi bir şey bu na ne demeli

  41. Selam Mustafa;

    Yazılarımızda kişilerden ziyade görüşleri eleştirme gayretinde olalım. Türban takanların “çoğu” hakkındaki yargı zanndan ibarettir. Yine tarikatlara katılanların da çoğunu aynı kategoriye koyamayız.

    Bunun gibi geçmişte “tarikat” olarak adlandırılan, haddi aşmamış, güzellikler, güzel değerler üretmiş nice topluluklar vardır.

    Biz, tarikat dediğimiz topluluklara sırf tarikat oldukları için değil, gerek inanışta gerekse tatbikatta tespit ettiğimiz bir kısım sapmalar nedeni ile karşı çıkıyoruz.

    Ya değilse bir tarikat, bir liderin etrafında güzel düşünüp güzel davranmak, hayra ve barışa yönelik iş ve değer üretmek için çalıştığı, kişileri kutsayıp onlara insan üstü vasıflar yüklemediği, beşeri hidayet rehberi görmediği müddetçe ona kim ne diyebilir ?

    Bu gün kimi tarikatlardaki sapma ne denli büyük olursa olsun bizler söz ve davranışlarımızda, onları nitelememizde adaleti gözetmeli, durmadan yıkıcı, küçümseyici bir tarzda eleştirme yerine yapıcı, uyarıcı, müjdeleyici şekilde hareket etmeliyiz.

    Gerçek şu ki, mesela Osmanlı devletinde ahiler bir tarikat mantığı çerçevesinde örgütlenip çalışmışlar ve akıllara durgunluk verecek derecede değer üretmişlerdir.

    Sen yer yüzünde, ihtiyacının dışında kalan tüm gelirini insanların hayrına harcayan başkaca bir esnaf örgütü / topluluğu görebiliyor musun ?

    Gördüğümüz göreceğimiz bütün arızalar, Kuran’dan uzaklaşmak yüzünden başımıza gelmektedir.

    Eleştirilerimizde daha mutedil olmamız dileğiyle muhabbetlerimi sunarım.

  42. yazının başında ”Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır uydurma hadisi” diye birşey yazılmış bunu yazan kim tanımam ama biraz hadis ve tasavvuf araştırsın o hadis değil Beyazid-i Bistami nin bir sözüdür bilmeden buralara yazmayalım İnşallah başkasının sözünü Resulullaha atfedip sonrada hadisler uydurma diyorsunuz asıl uydurmayı bizzat yapmış olmuyormusunuz ?

  43. anlattıklarınız bozulmuş ve ehil olmayanları anlatmakta oysa geylanisi,rufai,bedevi,dusuki,şazeli,mevlevi,bektaşi.vs..bunlarda bizlere örnek teşkil etmekte ediyorda ama bizler dinimizi ögrenmeden~bunun suçlusu tabiki sadece insanın kendisi degil~bu tür eksik şehlerle saptırılabiliyoruz gerçek mürşit ise asla kuranın,sünnet dışına çıkamaz ,bizler dinimizi gerçekten ögrenebilirsek tuzu bal diye yutturamazlar.sizide yazdıklarınıza göre düşünürsek olmaz çünkü ben atatürkçüyüm diyipte bürsürü haltı karıştıranlarda var,biz o zaman bunları atatürkemi maledeceyiz,edemeyiz tabiki buna hakkımız yok.ama sizillaki yanlış olanları anlatırsanız buda sizin yanlışlıgınız olur,meselenin dogrusu tabiki bu degildir.sizler ihtisaslarınıza göre her şeyin yanlış olanlarınıda dogru olanlarınıda iyi niyetle ortaya koymalısınız,yazı yazabilirsiniz ama vebalini düşünerek…

  44. SELAMUN ALEYKUM:Bu ahir zamanda bu ateşin içinde yanan insanlar varken .Kedinizi kurtuluşa ermiş kendisi gibi düşümeyenleri red ediyor. kendi anladığı değil ,bazı yazarların,fikir adamların,bazı vakıfların anladığı kuran ve süneti kendi fikriymiş gibi satıyor ve islamın özünün bu olduğunu ita ediyor.Sorun kendimizi yeterli bulub insanların kusurlarıyla uraşmamızdır.kendimizi aciz bilib herşeyin en iyisini Allah ın bildiğini lafla değil uygulamayla yapmaklazım .Bizler sizin anladığınız islam dinini yaşamak istemiyoruz,aklımızı kulanıyoruz sizin örnek aldığınız alimerden daha üstün olan 4 meshep imamlarını ve onlardansonra gelen imam gazali,imam kuşeyri,ebu talib meki,kandehli,vs….alimlein anladığı islam dinini yaşamakistiyoruz.Sizin bu son 200 yıliçinde çıkan bu düşüncenizi aklım kabul etmiyor.Yinede Allah en doğrusunu bilir.

  45. ali bey hizmetinizde size allahtan kolaylıklar dileim işiniz çok zor anlattıklarınızı çok iyi anlıyorum ama şunu da yazmanızı isterdim onlar gözleri var göremezler kulakları var duymazlar akılları var da kullanmazlar bende birkaç yıl evvel tarikat içerisindeydim ama öyle olaylara tanıklık ettim ki allaha karşı samimiyetsizlik ve mürşide karşı hani askerde biliriz esas duruş olurya aynı öyle kimi malını mülkünü o yolda bitirmiş kimi evini arabasını satıp güya sevap üstüne sevap diye müşgül durumlara düştüklerine şahit oldum cehaletten başka bişey değil allah birdir muhammed onun resulüdür kuranı kerim yolumdur ayetler o kadar açıkki allahımızın ne demek istediğini aklı yerinde olan şah damarımızdan daha yakın olan allahımıza değilde illaki kilometrelerce uzakta olan kişiyle hala telepeti kurmaya çalışmakta bakarsan telepati kurduğu kişi de cep telefonu taşıyor cebinde allahım akıl fikrimizi daim et bizlere yardım et çok güzel açık bi şekilde insanlara kuranı anlayın okuyun dediğiniz halde illaki bir başkası okuyacak o kutsal emaneti de anlatacak aslında sadece ve sadece efendimizs.a.v llemin veda hutbesini okuyan dinleyen siyahın beyazdan üstünlüğü olmadığını sadece takva yani kimin allahtan ne derece korktuğunu sadece allahımızın (cc)bilebileceğini bizlere acık bir dil ile ifade ettiği aşikardır neyin tartışmasını yapıyoruz ki sadece bizlere verilen en büyük nimet AKIL onu kullanamıyoruz sanki insanlar efsunlanmış gibi amerikaya gitmeye gerek yokki sahibimiz var o ne derse onun ol demesi yeter sadece şimdilik bu kadar ama ileriki günlerde yanınızda olacağım çünki size daha çok anlatacaklarım var selam ve dua ile

  46. Tasavvuf, İslam dininde ruhi ve manevi boyutu ön plana çıkaran dini hayat ve düşünce biçimidir. Tasavvuf “insanın Allah’a olan imanını tam anlamıyla kalbine yerleştirmesi”, O’nun her şeyin tek yaratıcısı, tek sahibi ve tek hakimi olduğunu kavramaktır. Her insanın O’na muhtaç olduğunu bilip, Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını ve her işi bir kader ile yarattığını anlayarak hayatın her anında O’na teslim olmasıdır. “Allah’a teslim olmak” ise, Allah’tan çok korkmakla ve O’na her şeyden ve herkesten çok bağlanıp, O’nu çok sevmekle mümkün olur. Allah’a gerçek anlamda teslim olan bir insan, kendisine yalnızca Allah’ı dost ve veli edinir. Hayatı boyunca karşısına çıkan her olayın Allah’ın kontrolü altında gerçekleştiğini ve tüm bunların özel hikmetlerle yaratıldığını bilir. Bu nedenle de her ne olursa olsun, teslimiyetli tavrından taviz vermez ve her zaman için Allah’a karşı boyun eğici, itaatli ve şükredici bir tavır içerisinde olur. Temel ilkelerini Yüce Kitabımız Kuran’dan alan, Hz. Muhammed’in hayatından da somut örneklerini bulan tasavvuf, tarih boyunca sürekli gelişerek varlığını en güzel biçimde günümüze kadar sürdürmüştür.

    Çeşitli tanımları yapılan tasavvufu, mutasavvıflar tek bir cümle ile açıklamışlardır. “Tasavvuf yaşanarak tanımlanabilir.” Cüneydi Bağdadi Hazretleri tasavvufun tanımını şu şekilde yapar: “Tasavvuf, Allah’ın seni senden öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesidir.”

    Ahmed el Bağdadi ise tasavvufun tanımını ” Kendini Allah’ın istediği şey üzerine bırakıvermen, O’nun iradesine mutlak olarak teslim olmandır.” şeklinde yapar.

    Ebu Bekr Şibli’ye göre tasavvuf “karşılıklı dostluk ve sevgidir. Hiçbir kaygı duymadan Allah ile birlikte olmak” tır. Gazali’ye göre tasavvuf ise “kalbi katıksız bir şekilde Allah’a bağlamak” tır.

    İslam tasavvuf tarihinin kuruluşunda tasavvufun temel niteliği maddi değerlerden yüz çevirerek katıksız bir dini hayat gerçekleştirmektir. Hz. Muhammed’in ve ashabının temsil ettiği İslam bilinci de tasavvufun temelini oluşturur.

    Tasavvuf Ehlinin Farklılığı

    Tasavvuf ehlinin farkı birçok noktada ortaya çıkar. İmanı içlerine tam olarak sindirememiş kişiler bir ucundan dine yönelirlerken, tasavvuf yolunu izleyenler Kuran’ı hayatlarının her anında kendilerine vazgeçilmez bir rehber edinirler. Tasavvuf ehli, Allah’a olan inançlarında ve sadakatlerinde güzel bir kararlılık gösterirler. Bunun altında yatan asıl sebep, onların “kesin bir bilgiyle” iman ediyor olmalarıdır. “Kesin bir bilgiyle iman etmek”, kişinin Allah’ın ve ahiretin varlığına aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat getirmiş olmasıdır. Kuran’daki “ve onlar, sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de kesin bir bilgiyle inanırlar” (Bakara Suresi, 4) ayetiyle de, iman edenlerin bu özelliği vurgulanır.

    Tasavvuf ehlinin farklılığı vicdanın tam kapasitede kullanılmasıyla kendini belli eder. “Vicdan” her zaman Allah’ın emirleri doğrultusunda hareket eden ve kişiyi sürekli doğru olana davet eden bir sestir. Her durumda vicdanının sesini dinler. Bu da onun daima Kuran’a en uygun ve Allah’ın en hoşnut olacağı ahlak ve tavırları ortaya koymasını sağlar.

    Karşısına çıkan alternatifler arasından en doğrusunu, Allah’ın en çok beğeneceğini umduğu tavrı seçer. Hiçbir zaman için daha azına razı olmaz. En iyi tavrı uygularken önüne çıkan zorluklar karşısında yılmaz. Nefsinin istek ve tutkularına yenik düşerek en doğru olandan ve en güzelden taviz vermez.

    Tasavvuf ehlinin Allah korkusu son derece şiddetlidir, fakat bu cahiliyenin yaşadığı batıl korkular gibi sıkıntılı bir korku değildir. Bu korku, mümini kendisini yaratan ve yaşatan Allah’a bağlayan, temelinde derin bir saygı ve içli bir sevgiye dayalı olan bir korkudur. İnsana hayat veren, şevk, heyecan ve azim veren bir korkudur.

    Allah korkuları gibi Allah’a olan sevgileri de çok güçlüdür. Kendilerini yoktan var edenin, sayısız nimetleri hizmetlerine verenin, onları her an gözetip kollayan ve koruyanın Allah olduğunu bilirler. Allah’ın dışında yaratılmış olan tüm varlıkların ancak O’nun izniyle hayat bulduklarına ve yine O’nun dilemesiyle bir gün mutlaka yok olacaklarına, baki kalacak olanın Allah olduğuna iman ederler. Bu gerçeği kavradıkları için tüm sevgilerini kendilerini yaratan ve tek sahipleri olan Allah’a yöneltirler.

    Tasavvuf yoluna tabi olanlar “…Biz sizi şerle de hayırla da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz bize döndürüleceksiniz” (Enbiya Suresi, 35) ayetinde ki sırrı kavramışlardır. Lehlerine veya aleyhlerine gibi gözüken her olayın, aslında Allah’a olan imanlarının sınanması için özel olarak yaratılmış olduğunu unutmazlar. Karşılaştıkları olaylar her ne olursa olsun, Allah’a olan teslimiyetlerinde ve tevekküllerinde bir eksilme görülmez. Başlarına gelen ve olumsuzmuş gibi görünen pek çok olayın aslında ahiretleri için son derece hayırlı sonuçlar oluşturabileceğini bilirler.

    Kuran ahlakını yaşamanın yolu: Tasavvuf

    Allah, indirdiği yol gösterici Kitab’ın her ayetini belirli bir hikmet üzerine göndermiştir ve ancak ayetlerin hepsi birden uygulanırsa “Kuran ahlakı” gerçek anlamda yaşanabilir.

    Bu önemli gerçeğin farkına varamayan kimi insanlar, Kuran’ın bazı hükümlerini yerine getirmeye özen gösterirken, bazı hükümlerine gereken önemi vermezler. Söz gelimi bazı ibadetleri titizlikle yerine getirirken, Allah’ın Kuran’da tüm detaylarını verdiği güzel ahlakı yaşamaya aynı derecede özen göstermezler. “Ben zaten Allah’a inanıyorum” demenin yeterli olacağını zannederler. Oysa Allah, “insanlar, ‘iman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebut Suresi, 2) ayetiyle insanları bu konuda uyarmıştır. Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, bir insan, “ben iman ettim” dedikten sonraki hayatında, gerçekten Allah’ı razı etmek için yaşadığını, O’nun hoş gördüğü ahlakı uyguladığını fiili olarak da göstermelidir. Karşısına çıkan her türlü durumda Allah’ın hoşnut olacağı güzel ahlakı yaşamalı; aksi bir tavır sergilemekten de şiddetle kaçınmalıdır. İşte gerçek dindar olmanın yolu budur. Kişinin samimiyeti, Allah’ın güzel gördüğü ahlakı yaşama konusundaki çabasıyla ölçülür.

    Bu konuda, halk arasında oldukça yaygın olan bir yanlış anlayış vardır. Pek çok insan, güzel ahlak ve takvanın ancak Peygamberler, sahabeler gibi Kuran’da örnek gösterilen üstün kişiler tarafından yaşanabileceğine inanır. Oysa Allah bu mübarek ve kutlu insanların örneklerini, diğer insanların da aynı tavır ve davranışları göstermeleri, aynı ahlakı sergilemeleri için vermiş ve tüm insanları Kuran’da bildirilen hükümlere uymaya, İslam ahlakını eksiksiz olarak yaşamaya davet etmiştir.

    İnsan, vicdanının sesini dinleyip, samimiyetten taviz vermediğinde, Kuran ahlakını aynen Kuran’da örnek gösterilen salih müminler gibi en güzel şekliyle yaşayabilir.

    Her insan için Allah’ın çağırdığı doğru yola uymayıp zarara uğramak da, yarışıp öne geçmek de mümkündür. Bu seçim, insanın kendi vicdanına, iradesi ve isteğine bağlıdır. Elbette kuvvetli imana sahip bir mümin gücünün yettiği en üstün ahlak seviyesine ulaşmaya çalışır. Çünkü Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu ancak bu şekilde kazanabileceğini bilir ki, onun asıl varoluş amacı da budur zaten; Rabbimizi hakkıyla takdir edip, O’nun sevgisini, rızasını ve cennetini kazanabilmek.

    Her insan üstün bir ahlakı hedeflemekle ve buna gayret etmekle sorumludur. Bu konuda insanların önüne herhangi bir sınır konmamıştır. Allah’a gönülden iman eden, O’na samimiyetle yakınlaşmaya çalışan her mümin bu ahlakı kazanabilir ve “imani olgunluğa” erişebilir.

  47. Ben bir dergaha gitmek istiyorum ve hangisine gideceğimi bilmiyorum yardımcı olur musunuz ?

  48. benim seyhim hz muhammettir .elimizde tapu gibi allahın kitabı var seyhe tapılmaz allaha tapılır.günümüzde tarikatlar tamamen allaha şirk koşmayla eşdegerdir .okuryazarlığı olmayan amerikan ajanları tarikat seyhi bankaları televizyonları garun kadar zengin olmuşlar.al sana fetoş bunun neresi alimdir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: