Dinde “niçin” ve “nasıl” sorusu

CEMAL ÇAĞLAK

İnsanlığın hayat süreci iki soruyla şekillenir. Bu sorular neticesinde ya var olan aynen devam eder ve donukluk ortadan kalkmaz ya da sürekli bir gelişim ve canlılık ortaya çıkar. Nasıl sorusu, her zaman uygulanageleni, şekli açıdan tanımlama ihtiyacıyla sorulur. Buradaki çaba, eylemi şeklen tanımak içindir. Ancak niçin sorusu, yapılacak olanın ya da yapılmış olanların amacını ve sonucunu ortaya koymak için sorulur. İşte bu ikinci soru, hareketi ve var olan duruma karşı alternatif bir gelişimi ya da iyi olanı daha ileri bir seviyeye getirmeyi amaçlar.

Her açıdan durağan ve geri kalmış toplumların hayatları üzerine yapılacak basit bir kritikle bu toplulukların, ağırlıklı sorusunun “nasıldan” ibaret olduğunu görürüz. Ağırlığı öncelenmiş olan bu soru şekli, taklide dayalı ve sömürüye mahkum edilmiş toplumların kavrayış gelişimidir! Getirisi ise tadil-i erkana uygun köleliktir.

Ancak “niçin” sorusu ise öze müdahale eder ve yapılan davranışların şekli akışı yerine içeriğini inceler. Uygulananın ne getirip ne götürdüğünü, borazanın ne adına öttürüldüğünü ortaya koyar. Sancılar da bu zamanlarda ortaya çıkar. Hayat diliminizde bin kere nasıl sorusunu sorsanız başınız ağrımaz ancak niçin sorusuyla beraber ayrışma/ayrıştırma kendiliğinden ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki etrafınıza baktığınız zaman nasılı soranların değil de niçini soranların üzerinde cendere oluşturulduğunu görebilirsiniz. Otorite sahiplerinin süregelen tahakkümleri karşısında verilen emri sıhhatli uygulama noktasında sorulan sorular, işte bu nasıllardır ve nasıllar hiçbir zaman efendileri rahatsız etmediği gibi soruyu soranları da rahatsız olmaktan kurtarmıştır! Ancak niçin sorusu –ki tamamen irdeleme ve başkaldırıdır– aynı merhameti ve hoşgörüyü görmemiştir. Nereye bakarsanız bakın böyledir. Devletin işleyişinden tutun en küçük idari birime kadar, büyük büyük cemaatlerden tutun da kenar mahalle medreselerine kadar böyledir. Bu kadar birikmişe ve dokunulmaza ancak nasılla yaklaşmanıza izin verilir niçinle değil.

Çünkü beşeri sistemler ancak nasıl sorularının sonuçlarıyla ayakta tutulabilir ve bu yüzden niçinin kabuk parçalayıcı dinamizmine izin verilmez. Halbuki ilahi sistemde niçin önceliklidir ve hiçbir zaman nasıl sorusunu niçin sorusunun önüne almaz. Eğer tersi bir durum varsa o zaman bir altüst edilmişlik hakimdir ve muhakkak ki ne adına sahiplenilirse sahiplenilsin o sistemin müntesipleri de altüst olmuşlardır. Yaşadığımız Müslümanlığın da altüst edilmiş olması zaten buna verilecek en güzel örnektir. Ortada bir Müslümanlık var ama sefalet, cehalet, uyuşukluk, korkaklık ve çıkarcılığın bu Müslümanlıkla oluşturduğu bağ en ilkel görüntülü toplumlarda bile yoktur.

Peygamberler, toplumlarını ihya etme noktasında hiçbir zaman nasıl sorularıyla işe başlamadılar. Çünkü niçini sormayan ve karşılığını alamayan toplumların nasılları, bir ıslah proğramı ortaya koymaz. Pek aşikar görüldüğü gibi niçinini terk etmiş ve nasıldan başka sorusu olmayan islami coğrafyanın, inişli çıkışlı islami görüntüleri olmakla beraber genel anlamıyla cahili bir hayattan başka ortaya koyacağı bir varlığı yoktur. Bunu test etmek için fazla uğraşmadan sadece etrafımızdaki insanların bilgilenme kaynaklarına ve hayat tarzlarına bakalım. Sonucun nasılla olan bağlantısı kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bu soru tekniği ve tarzı sadece bu yüzyılın türedi bir bilgilenme kaynağı [private] değildir. Bütün İslam kılıklı ve İslam dışı toplumların tarihi seyri içinde sorduğu ve sormaya mecbur bırakıldığı sorudur. Çünkü nasıl sorusu rahatsızlık verici değildir. Araştırma alanları oldukça geniştir ve bu oyalama amaçlı araştırmaların sonucu ortaya koyacağı yenilikler yüzeydeki boyanın değişimiyle ya da muhafazasıyla ilgilidir. Ancak bu buluşların ve yeniliklerin mevcut olan zulme karşı söyleyeceği hiçbir şey yoktur.

Bu yüzden bu güne kadar nasıl sorusu üzerine yapılan araştırmaların getirilerine bir bakarsanız daha iyi amel işleme ve bu amelleri müstekbirlerin çıkarları doğrultusunda pazarlayan sayısız eser ve isim görürüsünüz. Abbasi ve Emevi ilim havzalarında oluşan binlerce ciltlik eserin içinde islamın şeklen nasıl yaşanacağına dair her şeyi bulursunuz. Ancak Abbasi ve Emevi saltanatına ve bu saltanatların zulümlerine Kur’an’ın ne dediğini asla bulamazsınız. Çünkü burada niçin sorusu devreye girmektedir ve bu soru tarih boyunca birçok faziletli ismin can vermesine ve dillerinin kesilmesine sebep olmuştur.

Onun için niçini sormak yerine maslahat gözetilmiş, vahiy bazıların göz hapsine alındığı için de ictihat kapısı kapatılmıştır. Artık düşünmek yasaktır. Çünkü bu kadar alim, hoca, evliya benim kıyamete kadar olan sorunlarımı tesbit etmiş, rüyamda gördüğüm asansörün ne anlama geleceğini yedi yüz sene önce haber vermiştir! Bu basitleştirme mantığı ve kavrayış fukaralığının ortaya koyduğu mecburiyetinin arkasından delil ve ibret kaynakları da değişime uğrayacaktır şüphesiz.

Artık Taif’teki ayağı kanlı ve muhasara altında acı çeken bir peygamberi örnek alamazsınız. Bilal’in taşlar altında kalışına rağmen zulme meydan okuyuşunu ve sabırla devam ettirdiği kararlılığını ilke edinemezsiniz. Duyduğu birkaç ayetle islamın ilk şehidi olan Sümeyye sizi o kadar ilgilendirmez bile… Çünkü nasıl sorusu kutsalımızı değiştirmiştir. Artık Osman Gazi’nin odada bulunan Kur’an için sabaha kadar yatmadığını ve ayakta dikildiğini dinlersiniz. Ancak şeref timsali(!) bu hareketi övgüyle anlatırken, Allah’ın geceyi kulları için istirahat gayesiyle yarattığını ve yatarken kendisine vahiy gelen bir peygamberi hesaba katarak bu hareketin övünülecek bir yanının olmadığını düşünemezsiniz.

Yahut da Buhari’nin her hadis için iki rekat namaz kılıp bir boy abdesti aldığını dinlerken “bu yüce takva!” karşısında “Bunların ayağının tozu olamayız” derken -gerçekten de İslam coğrafyası amerikan askerlerinin ayağının tozu altındadır- her hadis için ayrılan namaz ve boy abdestlerine harcanacak toplam sürenin ve Buhari’nin ömrünün bu süreyle ne kadar uyumlu olduğunun hesabını bile yapacak kadar –inancınıza zarar gelir endişesiyle– düşünme cesaretine sahip olamazsınız. Ashab-ı Kehf’in mağarasını, sayısını ve köpeğinin adını, nasıl uyuduklarını sorar da niçin mağaraya kaçtıklarını bir türlü sormaz ve düşünemezsiniz. Soramazsınız çünkü size ancak nasılı sorma hakkı tanınmıştır. Onun için Meryem Suresi’nden alınacak ders sadece üzerine hurma dökülen bir kadın ve bu hurmanın verdiği doğum rahatlığı gibi uyduruk bir tıbbi tavsiyedir sadece. Peki Meryem kimdir, niçin ailesinden ayrılmıştır, niçin susması emredilmiştir, niçin alemlerin kadınlarına üstün kılınmıştır?

İşte bize lazım olan soru niçin sorusudur. “Nasıl bir Müslüman olmalıyımdan” önce “niçin Müslüman olmam” gerektiği daha önceliklidir. Çünkü niçin sorusu İslamın önüne iman denilen mükemmel bir altyapı koyar. Bu yapı oluştuğu zaman İslamınız size ve etrafınızdakilere hayat verir. Aksi taktirde hayat vermek yerine ilk önce sizi zehirler ve kendi ellerinizle kendi inancınızı iptal etme yoluna gider ve amellerinizi boşa çıkar. Delil mi?…

İşte yeryüzünde hayatı Allah’ın istediği noktada inşa etme yolunda iflas etmiş üç kıta dolusu Müslümanlığımız. İşte sistemin bugüne kadar uyguladığı sindirme politikası karşısında içine düştüğümüz tesettür sefaleti… Hanım kardeşlerimize nasıl örtünecekleri yerine niçin örtünmeleri gerektiği anlatılmış olsaydı, örtü ayetinin bu kadar ucuza gitmeyeceği ve savunulacağı muhakkaktı. Ne acıdır ki bu bilinçlenme noksanlığı neticesinde tesettür, Fethullah Gülen’in teferruatları arasına karışırken, Tekbir’in Karuni çıkarları arasında da kapitalizme kurban gitmiştir.

Bu yüzden nasıl namaz kılacağımızı, oruç tutacağımızı, hac yapacağımızı sormadan önce bunların amacını ve dışa dönük yansıyışını ortaya koyan “niçin yapmalıyız” sorusunu kendimize sormalıyız. Her sene binlerce insan hacca gider ve kendilerine yüzlerce din görevlisi uygulamada sıkıntısı doğmasın diye eşlik eder. Ancak tavafın nasıl olacağı, kurbanın nasıl kesileceği, şeytanın nasıl taşlanacağı anlatılırken haccın niçin olduğu ve bu eylemlerin niçin yapıldığı anlatılmaz. Bu yüzden şeytan taşlayıp hacı olan Müslümanlar, döndükleri zaman hala aynı şeytani düşünce ve sistemlerin peşinde olmakta dün taşladığının bugün yanında yer almaktadır. Bunlar nasılı bol ama niçini olmayan hayatımızın karşımıza koyduklarıdır.

Bu sebepledir ki niçin sorusunu sormalıyız. Aksi taktirde önümüze koyulanların mahkumiyetinden başka bir kaderimiz olmayacaktır. Çünkü kurulu ve birilerinin insanlık üzerindeki tahakkümünü icra eden düzenler bunu istemektedir. Bu isteği de en mükemmel şekilde gerçekleştirebilecekleri kaynakları da inandığımız dinin ifsad edilmesiyle olacaktır ki maalesef başımıza gelenler de bu ifsad edilmişliğin sonucudur. Allah, akletmeyen toplulukların pislikten kurtulamayacağını bildirmektedir. Akletmek de ancak niçin sorusunu sormakla ve Kur’an’ın buna vereceği cevapla olacaktır.

Bu soru zincirini iyi takip eden insan, muhakkak ki nasıl diriltileceğini sormaktan önce niçin yaratıldığını sorması gerektiğini görecektir. Önceliklerin ikinci plana atıldığı durumda yapılacak her çaba boş ve zararla dolu olacaktır. Zaten İslam adına bugüne kadar ortaya koyulanların sürekli iflas ediyor olması da bunun göstergesidir. Şu soruyu her Müslüman mutlaka kendisine sormalıdır. Niçin peygamberin on üç yılda inşa ettiği topluluk asırlar sonra da olsa bir daha ortaya çıkmamıştır?

Bunu çözmek için mutlaka bu sorgulayamama zavallılığından kurtulmamız gerekmektedir. Evet nasıl namaz kılacağımızı yüz kere sorar ve duyarız ama nasıl bir itikada sahip olacağımızı ne sorarız ne dinleriz. Çünkü büyüklerimiz bize güzel bir itikat bırakmıştır! Niçin diye bir soru sorulamadığındandır ki tevhid tecvidin arkasında, itikat amellerin gerisinde, şuur taklidin gölgesinde kalmıştır.

Bu karabasanların altında ise üzerine zillet yazılmış bir toplumdan başka bir şey kalmamıştır. Niçin Cuma namazı, niçin oruç, niçin hac bunlar mutlaka sorgulanmalı ve bizi götürmek istediği nokta mutlaka kavranmalıdır. Saydığım bu birkaç ibadet şayet içeriğini yitirip bir alışkanlığın devamı haline gelmişse bu amelin ne bireye ne topluma hiçbir hayrı yoktur ve Allah, “komşular alışverişte görsün zihniyetine” asla bir hayır ve berat vermeyecektir.

Ne acıdır ki tevhid kaybolunca mescidler bile Allah’tan başka ilahların tanındığı, onaylandığı mekanlar haline gelmekte, Allah’a savaş açan zihniyetlerin bekasına ve geleceğine dua edilmektedir. Sorunları dile getirmek yerine “Süneyle mücadele teknikleri” anlatılmakta ama tesettürümüze musallat olan süneler ve süne zihniyetlilere karşı diller kımıldamamaktadır. Orucun fazileti üzerine ciltler dolusu kitap yazanların, insanların emeği üzerine oturarak yeryüzünü açlığa yani mecburi oruca mahkum edenlere ve onlara destek olanlara karşı ortaya koyduğu suskunluk, İslam’ın hangi esasıyla bağdaşmaktadır..

Birilerinin ister hoşuna gitsin ister gitmesin ama ben burada şunu söylemek istiyorum. Bilinçsiz ve sorumsuzca yapılan ibadetlerin insana yük olmaktan başka hiçbir getirisi yoktur ve bugün müslümanım diyerek bilinçsizce oruç tutanların orucunun, cezaevlerindeki ateistlerin tuttukları ölüm orucu kadar bile değeri yoktur. Niye mi? Beğenmediğimiz bu insanların orucu, onları batıl da olsa inandıkları değer uğruna ölüme kadar süren bir direnişe götürmektedir.

Peki hak din mensubu Müslüman, niçin okulun kapısında peruğa muhtaç kalmaktadır? Düşünce dünyamız kangrenli bir hale gelmiştir. Bu hastalıklı fikirlerle beraber sağlam kalan-ki varsa- yanlarımızı yaşatabileceğimiz yanılgısından bir an önce kurtulmamız gerekmektedir. Bunun için de ilk önce gerek dayatma ve gerek kendi kabullerimizle hayat tarzımız haline gelen düşünce ve davranışlarımızı bu kanserli hücrelerden kurtarmak için bol bol niçini kullanarak elimizdekileri sorgulamalıyız.

İnanıyorum ki dışarıdaki delileri kovalamadan önce kendi içimizde deliliklerin bolca bulunduğunu görecek ve bu marazın önce kendi üzerimizden atılması gerektiğini anlayacağız. Bu hareketimiz şüphesiz tertemiz bir başlangıcın ilk adımları olacaktır. Temiz bir başlangıç ise hiç şüphe yok ki bilgiyi bulanmadan almamıza ve tanımamıza yarayacaktır. Fayda sağlayacak olan da bu değil midir? Zaten Allah, “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz” derken, aynı zamanda da temiz olmayan bir aklın kitaptan herhangi bir nasibe erişemeyeceğini de bildirmiyor mu? Ancak, temiz aklın muhafazasını sağlamanın yolu da sürekli, niçin sorusunu nasıl sorusunun önüne koymaya başlamakla olacaktır.

Bu yazı Hanif Dostlar sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

3 thoughts on “Dinde “niçin” ve “nasıl” sorusu

Add yours

  1. mlatya diyarından cemal hocaya selamlar.
    Hiç şüphesiz Allah, mü’minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur

  2. Selam,

    Cemal Çağlak’a teşekkürler.

    Hükümetin başına iki -niçin- sorum var.

    1. Seçim meydanlarında – niçin – okudunuz.

    2. Madem ki muhtaçtınız seçim sonrası 60 milyon dolara -niçin- jet aldırdınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: