Kuran’a Dönüş

KUR’AN NEDİR ?

Kur’an inandığımız Allah’ın nasıl bir Allah olduğunu, O’na nasıl inanacağımızı ve inancımızı nasıl yaşayacağımızı; öncelikle Allaha karşı, kendimize karşı ve yaşadığımız hayata karşı sorumluluklarımızın neler olduğunu ve bunları nasıl yerine getireceğimizi bildiren, Allah’ın elçi seçtiği Hz. Muhammed (sav) aracılığı ile biz kullarına gönderdiği kitabın adıdır.

Kur’an, bu dünyanın ve bu hayatın kitabıdır. Kulların hayatlarını, yaşam biçimlerini, toplumsal sistemlerini ve düzenlerini O’na göre düzenlesinler diye, Allah tarafindan gönderilen Kur’an; insanları kurtuluşa, hidayete, hakka ve en doğru yola götürendir. Müslümanların rehberi olan Kur’an, kendisine rehberlik etme hakkı sağlanmadığı için, hayatımızın kitabı olmaktan çıkıp, kuru bir inancın, pratiği olmayan bir teorinin kitabı haline dönüştü. İşi bittigi için rafa kaldırılan herhangi bir eşya gibi, süslenmiş bez kılıflar içinde duvarlara asılan/ kaldırılan Kur’an, Ölülerin kitabı haline getirildi.

Yaşadıkları bireysel ve toplumsal hayatı kendisine göre düzenlesinler diye gönderilen Müslümanların siyasal, ekonomik, ahlakî, hukukî, sosyal yapılarını düzenlemede ana kaynak alınması gereken Kur’an, topluma rehberlik ve hayata kaynaklık etmekten alınarak
, kutsanma adına bid’at ve hurafelere kaynak yapıldı.

Kur’an nedir?’ diye bir soru olabilir mi hiç? ‘Kur’-an’ın ne olduğunu bilmeyenmi var?’ denilebilir. Müslümanim diyenlerin tercihlerine, yaşadıkları hayata ve Kur’an’ın hayattaki yerine baktığımızda Müslüman olduğunu söyleyen büyük bir çoğunluğun Kur’an’ın ne olduğunu ya bilmediğini yada yanlış bildiğini görmekteyiz.

Kur’an’ın hayatımızda yeniden yer etmesi, kendisine tabi olanları kurtuluşun yoluna erdirmesi, insanlığın kurtuluşuna öncülük etmesi, kulu hidayete kavuşturması için,ne olduğunun bilinmesi zorunludur. Çünkü, Kur’an’ın ne olduğu anlaşılmadan, içindekilerinin doğru anlaşılması mümkün değildir, içindekileri doğru anlaşılmadan da, O’na göre inanmak ve yaşamak mümkün değildir.

Anlayışları Kur’an’ca olmayanlar, Kur’an’a göre oluşmuş bir hayatı yaşayarak, Allah’a kul olunacağını idrak edemezler. Kulluğu ‘Allah’a has’ kılmak isteyen bir insanın, bunu gerçekleştirebilmesi Kur’an’ı doğru anlamasına bağlıdır.

Evet, Kur’an’ın ne olduğu doğru tanımlanmadan, içindekiler doğru anlaşılmaz. Doğru anlaşılmamış Kuranın ise, bağlısını doğru yola iletmesi mümkün değildir.

Zaten Kur’an’dan sapmanın gerçek nedeni de Kur’an’ın ne olduğunun anlaşılmamağından kaynaklanmaktadır.

Kim Kur’an’a ne anlam veriyorsa, yani onu nasıl tanımlıyorsa içindekilerini de bu tanımlamaya göre değerlendirmektedir. Dolayısıyla, Kur’an’ın ne olduğunu doğru tanımlayanlar,içindekilerin! de doğru anlamakta; tanımı, yanlış olanlar, içindekilerini de yanlış anlamaktadırlar. Böyle olunca da

Kur’an’m yerine kendi yanlış tanımlanna uymaktadırlar, Müslümanlarla Kuran arasında derin uçurumlann oluşmasının gerçek nedeni budur, Öyle ya, baş ağrısı için yapılmış ilaç. romatizma için kullanılır mı?

Kullanılsa bile yararı olur mu? Tıpkı bunun gibi, Kuran da hangi amaç için gönderilmişse, o amaç doğrultusunda yararlanılmazsa hiçbir fayda sağlamaz, önemli olan Kuranın gönderiliş amacını bilmektir. Yani, ilacın hangi ağrı için olduğunu bilirsek ona göre kullanabiliriz. Sadece bunu bilmek de yetmez. Onu nasıl kullanacağımızı da bilmek zorundayız.

Yoksa fayda yerine zarar verir. Evet? Kur’an’ın ne olduğunu ve niçin gönderildiğini bilmek ve ona göre yaşamak temel şarttır,Diğer yandan,
Kur’an, kendisine hiçbir şey ilave edilmeden ve eksiltilmeden tâbi olunacak kitaptır.

Kimilerinin, sanki
Allah’ın Kitabında bir eksiklik varmış gibi, dine kendi yanından bir takım şeyleri ilave etmeye kalkışmaları veya fazlalık varmışcasına dinde bir takım eksiltmeler yapmaya çalışmalarıda Kur’an’dan sapmanın başka bir şekli. Doğrusu, Allah’ın koyduğu Ölçüyü değiştirmeye kalkmak, apaçık sapıklıktan başka bir şey değildir.

Allah tarafından din adına konulmuş hükümlere,ilave veya çıkarma yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Her iki tutum da sapıklıktır, dinden sapmadır. Böylesi sapıklıklara düşenler Kür’an’ı gereğince anlamamış olanlardır.

Sormak gerekir; Kur’an Ölüye okunsun diye mi? – Kutsal gün ve gecelerde sevap kazanmak için okunsun diye mi? -Hastaya şifa olsun diye mi? – Yaldızlı bez kılıflar içinde duvarlara asılsın diye mi? – Bilim kitabı veya tarih kitabı olsun diye mi? – Sadece ibadet içerikli kuralları belirleyen bir kitap olsun diye mi indirildi? Yoksa Hak ile batılı ayırmak – Hakkı hayata hakim kılmak. – Müslüman/Mü’min ile kafîr/müşrik olanların kimlisini belirlemek kendisine uyanların Mü’min/Müslüman, uymayanların da kafir/müşrik olduklarını hükme bağlamak, – Müslümanların toplumsal, siyasal, sosyal, ekonomik, kültüre! ve ahlakî yaşamlarım, yani doğumları ile ölümleri arasındaki hayatlarını bütün yönleri ile kendisine göre düzenlemeleri ve islam’ın dışında kalan bütün sistem ve düzenleri reddederek, yalnızca O’nun hükümlerine uymak için mi gönderildi?

Evet hangisi? “Elif, Lam, RA. Bu Kitap, hakim ve haberdar olan Allah tarafından, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye ayetleri kesin kılınmış, sonra da onu uzun- uzadıya açıklanmış bir Kitap’tır. Ben size, O’nun tarafından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (Hud – 1,2)

Allah’tan başkasına kul olmamak, sadece O’nun Kitabnın koyduğu yasalara uymakla mümkündür.

Kur’an’dan başka ‘hükmüne uyulan’ı olanlar, hükmüne uydukları şeyin kulu/kölesi olurlar. Kur’an’a eş veya ondan daha üstün kitabı olan olabilir mi? Ya da daha doğru ve iyi olanı? Olamaz diyorsak, ne diye hayatımızı başka kitaplara göre düzenliyoruz.

Evet diyorsak, hayatımızı ona göre düzenlememiz gerekmez mi? En üstün ve en doğru kitap varken; yalnız bu dünyanın kurtuluşu değil, Ona uymanın sonucu olarak öte dünyayı da kazanmanın teminatı olan Kur’an varken, nasıl oluyor da Ondan başka (sahibi insanlar olan, hayatımızı düzenleyen ilkeleri belirleyen) kitaplara uyabiliyoruz? Yoksa, onlar Allah’ın Kitabından daha mı dogru ve üstün?

‘Elbette hayır’ diyorsanız, o zaman onların öngördüğü hayatı ne diye yaşıyorsunuz?

Andolsun eğer insanlar ve cinler şu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplanmalar ve birbirlerine destek olup yardım etseler, yine de onun benzerini getiremezler.” (Isra – 88) demiyor mu Rabb’imiz? Hangi kitabın yolunu izleyeceğiz? Hangi kitap daha üstün? Hangi kitap daha doğru? Allah’ın Kitabı mı?

Yoksa başka bitaplar mı? Sahibi üstün olanın, kitabı da üstün olmaz mı? O halde Allah mı üstün, diğer varlıklar mı? Elbette ki Allah’ın Kitabı diğer kitaplarından daha üstündür. Ne Allah’ın Kitabından başka bir kitap ne de Allah’ın Kitab’ı ile birlikte bir kitap.-Yalnız ve yalnız Allah’ın Kitab’ı yaşadığımız hayatın ana kaynağı, anayasası (yasaların temeli) olmalıdır.

Ondan başka kitapların egemenliğini kabul edenler veya O’nun Kitabı ile birlikte başka kitapları da kendileri için anayasa olarak öngörenler kendi heva ve heveslerini ilah edinmektedirler.

“En doğru yola ileten kitap Kuran’dır…” (lsra-9) insanlığı kurtuluşa götürecek, hak ve doğru olana iletecek, izzetli ve şerefli kılacak gerçek özgürlüğe kavuşmasını sağlayacak, “Karanlıklardan aydınlığa çıkaracak, doğru yola iletecek” (Maide-16)

Kılavuz Kur’an’dır, Kur’an’dan daha güzel kılavuzu olan kim vardır? O halde ya, Kur’an’ın kılavuzluğu ya da başka kılavuzlar! Dileyen dilediği kılavuzu seçsin. Dikkat ediniz! Ya Kur’an, ya da başka kılavuzlar, Kur’an’dan başka veya Kur’an’la birlikte başka bir kılavuz seçme hakkımız yok. Çünkü, böylesi bir seçim, sahibini ‘müşrik’ yapar. Kitaplaştırılmamış hiç bir fikir; düşünce, sistem, düzen ve dünya görüşü (ideoloji) yoktur. Her düşünce/görüş bir/birkaç kitaba dayanmaktadır, insanlar yaşamlarını seçtikleri kitaplara göre düzenlerler.

Her kitabın, ana ilkeleri ve değiştirilemez sabitleri  [private] vardır. Her kitabın, dayandığı kaynağı ve sahibi/sahipleri vardır. Kim hangi kitab’ın dinin görüşüne göre inanıyor ve yaşıyorsa, o kitabın dininden sayılır. Tıpkı sahibi Allah, kaynağı vahiy olan kitabın dinine göre inanıp yaşayana Müslüman dendiği gibi.

Müslümanlığın ana ilkesi Tevhiddir, Yani, Allah’a ve O’nun dinine hiçbir şeyi eş ve ortak koşmamaktır. Kişi seçtiği kitabın dinindendir. İslam’ın kitabını seçenler islam dinine, diğer kitapları seçenler de seçtikleri kitabın dinine girerler Bu gerçeğe rağmen insanların kendi yanlarından uydurdukları, heva ve heveslerine dayalı kitapların dinine uydukları halde kendilerini Müslüman olarak görüyor olmaları, gerçekten hiç birşey ifade etmez. Onlar sadece zanlarma uymaktadırlar.

Çünkü Müslüman olmanın şartı sadece Allah’ın kitabını esas almaktır. Zira, Rabb’imiz; “Rabbinizden size İndirilen Kitab’a uyun. O’dan başka dostlar edinerek onlara uymayın. Ne kadar az düşünüyorsunuz?” (A’raf 3} buyurmaktadır, Şu bir gerçektir ki; karmaşık, çarpık ve ‘hakla’, ‘batılın içice olduğu bir hayatı yaşıyoruz.

Beşeri ideolojilerin temel alındığı, Islamın kitabı’na mevcut rejimin müsade ettiği oranda yer verildiği (ve o da halkı aldatmak amacına dayanmaktadır) adına demokratik, laik düzen denilen bir hayatı benimseyenlerin, bu seçimlerine rağmen kendilerini Müslüman olarak nitelemeleri, hangi haklı gerekçeye dayanmaktadır? Bu çelişkinin sahipleri kendilerini Allah’a karşı nasıl savunacaklar?

Allah’a, ‘Biz Senin kitabını beğenmedik ‘mi diyecekler, yoksa Senin kitabında bir takım eksikler ve yanlışlar olduğu için onunla birlikte başka kitaplara da uymak zorunda kaldık mı diyecekler? “…inananlara doğruyu gösteren bir kılavuz/ rehber ve rahmet gelmişken” (Yunus – 57)

Çağrısı apaçık ve anlaşılır bir çağrı iken, Allah’ın kitabı yanında başka kitaplara da uyanlar, bu tutumları ile Allah’a karşı yalan uydurmaktadırlar. Ve sonları hüsrandır; “De ki: Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler”. (Yunus – 69) “Bu Kur’an, onunla uyarılmaları, Allah’ın tek ilah olduğunu bilmeleri ve akıl sahiplerinin öğüt alması için insanlara bir tebliğdir.” (ibrahim – 52)

“O içinizden doğru yola yönelmek isteyen kimseler için öğüttür.” (Tekvir – 27,28)

“Doğrusu Kur’an inananlara yol gösterici ve rahmettir.” (Nemi – 77)
“Sana bu mübarek Kitap’ı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt atsınlar diye indirdik.” (Sad-29)
“Andolsıın ki Biz Öğüt alsınlar diye, bu Kur’-an’da insanlara her türlü örneği verdik.” (Zümer-27)

Yukarıdaki ayetler ve buna benzer bir çok ayet,bize Kuranın niçin gönderildiğini açıkça ifade ederken; yaşanmak için gönderilen bir kitabın, sadece yüzünden ve o da ne dediği anlaşılmadan okunmakla yetinilen bir kitap haline dönüştürülmesi, O’nu hayatımızdan, hayatımızı da Ondan uzak tutmaya neden olmaktadır Yukarıdaki ayetler bir kez daha ve aklederek okunursa, Kur’an’ın ne olduğu, Kur’an’ın kendisinden öğrenilmiş olunur.

İnsanoğlu başıboş bırakıldığını mı sanmaktadır? Ki dilediği gibi kendisine bir yol tutsun ve tuttuğu yoldan sorumlu olmasın. Dileyen dilediği yolu tutacaktır elbet. Fakat sonucuna da katlanmak zorundadır. Allah’ın kitabı mı, yoksa başka bir kitap mı? Evet, seçim, kitaplar’arası bir seçimdir.

Din, Kitaplarda kayıtlı olandır. Ve kim hangi kitabı seçerse o kitabın dinindendir, iyiyi ve kötüyü ne belirliyorsa,Helâli ve haramı ne tesbit ediyorsa, Doğruyu ve yanlışı ne ayırıyorsa, Güzeli ve çirkini kim tanımlıyorsa, Faydalı ve zararlıya kim karar veriyorsa; işte Din (kitap) odur.

Evet yukarıda sayılan şeyler neye göre belirleniyorsa, bunların ‘kendisine göre belirlendiği’ şey Dindır. Ve bütün dinlerin kitaplarında bunlar kendi doğrularına/değerlerine göre) hükme baglamıstır. Önemli olan kitaplardan hangi kitabın doğru olduğuna karar vermektir.

Yani, hangi kitaba bunları belirleyecegimizdir. Veya hangi kitabın uyacağız? Kur’an’ın mı, diğer kitapların mı? Ancak, ‘Kur’an’ın hükmü ne’ demekle herşey bitmiyor. Çünkü asıl sorun, Kuranı gereğince anlayamamış ve Kuran yerine, Kur’an adına uydurulmuş şeyleri kendisine kitap edinmiş olmakta yatıyor. Kur’an gereğince anlaşılamazsa bu sorunda çözülemez.

Kur’an’ı Gereğince Anlamanın Önündeki Engeller

Kur’an’ı gereğince anlamanın önünde önemli olarak gördüğümüz engelleri şu şekilde sıralayabiliriz:


1- Kur’an’ın gönderilme amacını kavrayamamış olmak.


2- Örnekleri, kıssaları ve bilimsel açıklamaları yanlış değerlendirmek.


3- Kur’an’a ‘bütüncül’ değil, ‘parçacı’ anlayışla yaklaşmak.


4- Kur’an’ı, başka kaynaklarla açıklamak.


5- Alimlerin görüş ve düşüncelerini ölçü almak.


6- Geleneksel kültür.


7- Allah ile kul arasındaki aracılar.


8- Peygamberi ve peygamberliği yanlış anlamak.


9- ‘Kur’an’ı anlayamayız’ anlayışı


10- Kur’an’ın anlatım üslubu,


11- Muhkem ve müteşabih konusu.


12- Ayetlerin yalın anlamları.


13- Tevhidi düşünceyi gereğince kavrayamamış olmak.


14- Kavramların önemi
.


Şimdi sırasıyla, bu engelleri açıklamaya çalışalım: sol linklerden Kur’an ne için Gönderildi tıklayın.

Kur an niçin gönderildi ?

Kur’an, bu dünyanın ve bu hayatın kitabıdır. Ve o, insanlar, inançlarım ve yaşadıkları hayatı kendisine göre düzenlesinler diye gönderildi. O, belirli amaçlar (bazı gün ve gecelerde, ölüye vs.) için okunsun diye değil, koyduğu ilkelere göre yaşansın diye gönderildi Bu ilkelerin içinde belli gün ve gecelerde okuma, Ölüye okuma, sevap kazanmak için okuma yoktur. Zira, o diriler için gönderilmiştir.


“Diri olanlari uyarsın ve kafirler cezayı hak etsinler diye“ (Yasin 70)


Ve O, sevap kazanmak amacıyla degil, yaşanmak için okunmalıdır, Kur’an;

“Korunanlara yol göstermek” (2/2)

“İnsanlara yol göstermek, doğruyu, yanlışı birbirinden ayırmak” (2/185)

“Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak ve doğru yola iletmek“(5/16)

“Her şeyi açıklamak, mü’minler için yol göstermek” (12/111)

“İnsanları aziz ve hamid olan Allah’ın yoluna çıkarmak” (14/1),

“Akıl sahiplerinin öğüt almaları için insanlara bir mesaj olmak” (14/52),

“En doğru yola iletmek“ (17/9), “Hakkı gerçekleştirmek’ (177 105)

“Hakkı batıldan ayırmak” (25/1)

“Yaşayan dirileri uyarmak” (36/70),

“insanlara öğüt vermek” (39/27),

“İnsanları uyarmak” (39741)

Zalimleri uyarmak, güzel davrananları müjdelemek” (467/12)


ve “
herkes uyarılsın, kimsenin mazereti kalmasın” (77/5,6,7) diye gönderilmiş.,

“anlaşılır (41/ 44), “apaçık Kitap’ tır,” (43/2).

Kuran’ın niçin gönderildiğini bilmeden, O’nu anlamak mümkün mü?

Kuranın ne olduğunu ve niçin gönderildiğini idrak edememiş birisi, yaşadığı hayatî islam’a göre düzenleyemez. Bu konuyu web sayfamızdaki ‘Kur’an nedir bölümü ile birlikte değerlendirmek gerekir

Çünkü,

‘Kur’an nedir?‘ sorusuna verilecek cevap aynı zamanda ‘Kur’an’ın niçin gönderildiğinide kapsamaktadır. Kur’an, Allah tarafından belirlenmiş insanlık kanunu olup; ‘O’ nun düzeninin kitabıdır. Onu bu yönü ile anlamayanlar; kendilerini ‘yaşayan ölüye’ Kur ‘an ı da vicdanlara hapsederek, ‘yaşayan ölülerin kitabına dönüştürdüler.

Kur’an, sahibi Allah tarafından korunduğundan,

‘Doğrusu Zikri Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz” (Hicr-9)

onun aslını değiştirmeye güç yetiremeyenler, onu kendi anlayışlarına uydurarak, ondan sapmışlardır. Böylece din ‘ruhbanlaştırılmıştır.’ Kitap’tan anlaşılması gereken şey, yanlış anlaşıldığından, bu yanlışlığa paralel olarak “; islami düşünce ve hayatta dejenere olmuştur.

Kuran Yeterince Açık mıdır?

Kur’an’ı anlamada bugün en büyük problemlerden biri; onun herkes tarafından anlaşılamayacağı, ancak özel kişilerin anlayışı, kavrayışı ve aracılığı ile anlamanın mümkün olabileceği, aksinin ise kişiyi sapıklığa götüreceği öngörüsünün toplumda yaygın ve yerleşik bir kanaat olmasıdır.

Bu yaklaşım günümüzde o kadar yaygın ve bireylerin Kur’an’a olan yaklaşımlarını o kadar fazla etkileyecek boyuta varmıştır ki, ilmiyle temayüz etmiş kişilerin dahi kalbine “acaba böyle midir?” şüphesi düşmektedir.

Halbuki en düz mantık bile, Allah (CC)’ın doğruluğa eriştirmek için bir hidayet rehberi olarak gönderdiği hikmetlerle dolu kitabının, insanı sapıklığa götürebileceğini kabul etmez.

Kur’an’ın apaçık bir kitap olduğunu birçok ayetle ispat mümkün iken bu yazımızda sadece Bakara suresinin 159 ve takip eden ayetleri belirtmekle yetineceğiz. Çünkü bu ayet yukarıdaki yaklaşımın yanlışlığını ve bu yaklaşımın çok büyük bir sorumluluğun da açıkça üstlenilmesi demek olduğunu ortaya koymaktadır.

Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan sonra, gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hem lanetçiler lanet eder, / ancak tevbe edenler, ıslah olanlar ve gerçeği ortaya koyanlar müstesna; işte onların tevbesini kabul ederim. Ben, tevbeleri daima kabul ve merhamet edenim. / İnkar edip de o halde ölenler var ya, işte, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onlaradır. / Lanette temellidirler, onlardan azab hafifletilmez ve onların azabı geciktirilmez.” (Bakara 159-160-161-162)

Girişte belirttiğimiz söz “herkesin kitaptan bir fıkhi hüküm çıkartmaması gerekir.” yaklaşımı çerçevesinde değerlendirildiğinde masum, hatta haklı bir yaklaşım gibi durabilir. Ancak bunun son derece tehlikeli bir şekilde, Kur’an’ı anlama metodu olarak hayata geçmesinden dolayı, zararı masumiyetinden büyük sonuçlar doğurmaktadır.

En önemli hasar şüphesiz ki, bireyin öncelikli ve mutlak olarak kendisini ilgilendiren, din ile ilgili yaklaşımları sorgulayabileceği yegane kaynağın elinden alınmış olmasıdır. Kavrayışlı bir zihin için bu durum başka açıklamaları gerektirmeyecek kadar açık bir tehlikedir.

Abdestsiz Kur’an’a dokunulmaz gibi ek yasaklarla da bireyin Kur’an ile ilişkisi arasına engeller konduğunda artık meydan Kur’an’ı açıkladığını iddia eden birçok açıklayıcıya kalmaktadır. Burada, bu açıklayıcıların niyetlerinin bozuk olduğunu toptan iddia etmek elbette yanlıştır. Fakat peşlerinden gidenlerin, doğru bilgiyle onları sorgulamadan, sırf takipçi olmaları, zamanla olası birçok yanlışın görenek halini almasına sebep olmaktadır ki maalesef bu hep böyle olmuştur.

Sonuç ise ortada… Birçok açıklayıcının kelâmlarını hıfzeden topluluklar, merak edipte acaba Allah (CC) ne demiş? bile demeden kendisini İslam’ı temsil etme misyonunun merkezinde görüyor. ..

Kendilerine kavrayışlarının veya metodlarının yanlışlığı AYET ile gösterildiğinde ise klasik cevap hazır…

Sen veya hocan biliyorsunuz da onca namlı, filanca zat bunu anlamamış. Olacak iş değil…”

Ardından bir sürü teviller ileri sürülüyor. Veya size diş bileyip kişisel eksikliklerinizden dem vuruluyor. Yada daha da ileri gidip namı pek hoş olmayan akımlardan biriyle sizi imgeleştirerek AYET’ler gözardı ediliyor…

Yapılan maalesef hep bu olmaktadır.

Halbuki Allah (CC)’ın resulü veda haccında; “…Burada bulunan bulunmayana ulaştırsın. Çünkü burada bulunan bu bilgiyi, kendinden daha iyi kavrayan birine ulaştırabilir… demişti. Sırf bu uyarı dahi, inanç konusunda (Hz. Muhammed hariç) bir kişi veya zamana demir atmanın, metod olamıyacağını göstermiyor mu?

Bugün ise inancını ciddiye alanlar hep serzeniş halinde…

Neden öyle olmasın ki?

• Hayatın dışına itilmiş ve sadece mistik bir tören sembolü olarak kutsallaştırılıp, içine bakılmayan Kur’an ve Kur’anı’ı anlama metodu.

• Sorgulama etiğinden yoksun, her fırsatta “Şahidim ki Allah (CC)’dan başka ilah yoktur. Yine şahidim ki Muhammed Allah’ın kölesi ve elçisidir” dediği halde; kendisini gerçek şahit yapacak Kur’an’ı, anlamak için bir kez olsun eline almamış müslüman birey.

• Din’i, bir şefaat zinciri ve bireysel haz alma eylemine indirgemiş akımlar.

• Ya kaybedecek birşeyleri olduğundan yada ayetlere olan güvensizliklerinden ötürü; Kur’an’ı Kur’an’la anlayıp hadisleri de uygun ayetlerle eşleştirmek yerine geçmiş alimlere methiye ve minik şerhler koymanın ötesine geçemiyen alimler.

• Tek tip, edilgen robotlar yetiştirmenin dışına çıkamayan; ilimleri eskilerin yazdıkları ile sınırlayıp hayata sırtını dönen; farklı ve özgür düşünceye, kutsanmış kariyerlerle baskı kurup geçit vermeyen eğitim sistemi.

• Allah (CC)’ın ayetlerini belli bir saltanatı sürdürmeye tercih edemeyen devlet modelleri.

• Davranış olaraksa; yanlış sabır anlayışı ile aşırı tepkisizlik yada marjinallik.

Müslümanların mevcutları bugün bunlardır.

Çözüm ise her müslüman bireyin şahitliğini, lafzî olmaktan çıkarıp Kur’an’ı bizzat anlayarak bilgiye dönüştürmesidir. Kur’an’ı anlamanın önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. Bireyin Kur’an’a yaklaşmasına engel olacak en ufak maddi – manevi bidatleri yaşatmanın büyük bir vebal olduğunu yukarıdaki ayetler, müslüman, münafık, müşrik, kâfir ayrımı yapmadan çok açık bir şekilde ifade etmektedir…


Allah, ayetleri birbirine benzeyen ve yer yer tekrar eden Kitabı, sözlerin en güzeli olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların, bu Kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır. İşte bu Kitap Allah’ın, dileyeni kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah, sapıklıkta yürüyenlere yol da göstermez.” (Zümer 23)

Kur’an’ı Başka Kaynaklara Göre Anlamaya Çalışmak

Kur’an’ı, Kur’an’dan başka kaynakları esas alarak anlamaya çalışmak o kaynaklardan yararlanma düşüncesiyle değil de onları esas alma koşuluna bağlıysa, o zaman onlardaki yanlışları Kuranın anlamına taşımış oluruz. Bu da netice olarak Kuranı (söz olarak değil anlam olarak) tahrif etmek gibi büyük bir yanlışı içermektedir.

Her şeye Ölçü saydığımız Kitab’ı, başka ölçüleri esas alarak açıklamak, ölçülerin yerini ve işlevini değiştirmek demektir, Hiç bir kaynak Kur an gibi veya Kur’an’a denk olamaz;

“De ki: “Andolsun, insanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere bir araya gelseler birbirine yardımcı da olsalar, benzeri ni ortaya koyamazlar” (îsra-89)

Kur’an’ı anlamada başka kaynakları temel ölçü olarak almak ve Kur’an’ı bu kaynaklarla açık lamaya çalışmak, temelde Kur’an’ı o şeylere uydurmayıda beraberinde getirir. Böylesi bir yanlış da kişiyi Kur’an’ı anlama adına, Kurandan sapmaya götürür.

Kur’an’ı anlamada referans olarak alınan kaynaklara baktığımızda, başta esbab-ı nüzul (ayetlerin indirilmesine neden olan olay) olmak üzere; hadis, kelam ilmi, alimlerin görüşü, geleneksel kültür, mürşitler, tasavvuf odaklı din kültürü ve mezheplerin gelmekte olduğunu görmekteyiz. Bu kaynakların bir kısmını dışlamanın veya onları yok saymanın, kültürü ve bilgiyi yoksaymakla eş anlama geldiğini biz de bilmekteyiz.

Ancak sorun, onları yoksayarak veya varsaymak sorunu değildir. İşin yanlışı, onları temel ve genel geçer doğrular düzeyinde görerek, Kuran’dan anlaşılması gerekeni onların belirlediği şekilde anlamayı esas almaktır.

Oysa ki onlardan yararlanmayı ve fakat bu yararlanmayı da Kur’an’ın üzerinde ve önünde tutarak değil, bilgimize bilgi, görüşümüze zenginlik, bakış açımız a genişlik, düşüncemize olgunluk ve seviye kazandırıcı olarak görmek gerekir. Kuranı, bu kaynaklardan beslenen anlayışa kenetlemek, o kaynaklardan yararlanmak demek değil, o kaynaklarla Kur’an’ın vahy olma özelliğini zedelemektir. Doğruyu bulmada ölçü olarak Kur’an’ı değil, onları almaktır.

Kur’an’dan sapmanın temel nedenlerinden birisi de bu anlayıştır. Bu anlayışı onaylamak, insanın sözünü Allah’ın sözünün önüne geçirmek, insani bilgiyi, ilahi olandan üstün tutmak demektir.

Kur’an en üstün olandır, en doğru olandır, ana kaynaktır, korunmuştur, Allah sözüdür ve kendisine uyanlan kurtuluşa götürecek yegane rehberdir. Rehberden yararlanmak için ona uymak işin şartıdır. Rehberin yaptığı adres tarifini yanlış anlayanlar asla doğru adrese gidemezler.

Referans olarak aldığımız kaynaklarla Kur’an’ı kıyasladığımız da, yapacağımız seçimle hangisinin hangisine uyması gerektiğine, neyin ölçü ve esas olduğuna da karar vermiş olacağız. Diğer kaynaklar diyenler mi, Kur’an diyenler mi doğru demiş olacaklar?

Kuran diyenler doğru demiş olacaklarsa o halde Kur’an’ı anlamada diğer ölçüleri nasıl esas alabilir ve onları işin esası sayabiliriz? Onları, işin esası saydığımızda kendisinde hiçbir eksiklik ve çelişki bulunmayan, dosdoğru olan Kitab’a onlardaki çelişki, yanlışlık ve eksikliği bulaştırmış olmayacak mıyız?

Bu nasıl akletmektir? Sahibi Allah tarafından korunmaya alınan ve kıyamete kadar korunacağı vaad edilmiş Kitab’ı; zamana, insana ve başka şartlara karşı korumaya alınmamış kaynakları referans olarak alıp açıklamaya çalışmak yanlış bir yöntemdir.

“Doğrusu Zikri biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz” (Hicr -9).

Burada haklı bir itiraz yapılabilir. Denilebilir ki; Kur’an’ı peygamberden daha doğru anlayan ve uygulayan kim olabilir? Onun için Peygamber (sav) nasıl anlamış ve yaşamışsa bizim de O nün gibi anlamamız ve yaşamamız gerekmez mi

Yani, Kur’anı hadis ve sünnete (Burada söz konusu edilen “sünnet” kavramı geleneksel anlayışda yer etmiş şekli ile alınmıştır.) göre açıklamalıyız diyenler, bu düşüncelerinde ilk bakışta haklı sayılabilirler.

Hadis ve sünnetten yararlanmayı biz de gerekli görmekteyiz. Hadis ve sünnetten ‘yararlanmak‘ ayrı şey, hadis ve sünnete ‘göre’ tefsir yapmak ayrı şey. -Bu ayırıma dikkat ediniz- Ancak- şu gerçek gözardı edilmemelidir. Şayet Kur’an başka kaynaklara ‘göre’ açıklanmaya muhtaç bir kitap olsaydı, kendisi gibi açıklaması da korunma altına alınması gerekmez miydi? Kaldı ki Kur’an apaçık ve anlaşılır bir kitaptır:

“Mücrimlerin (suçluların) yolu apaçık belli olsun diye ayetleri uzun uzadıya açıklıyoruz” (En’am 55),

“İşte Rabbinin dosdoğru yolu budur. Öğüt alan kimseler için ayetleri iyice açıkladık” (En’am 126).

Allah’a ait olduğu ve korunduğu kesin olan vahyi, peygambere ait olduğu varsayılan ve öyle olduğu konusunda kesinlik bulunmayan sözlere göre yapılan açıklamaları, kesin doğrularmış gibi kabul edersek yapılacak yanlışlarla Kitab’ı (söz olarak değil? anlam olarak) tahrif etmiş olmayacak mıyız?

Eğer, ayeti kendisine göre açıkladığımız söz (hadis), Peygambere aitse ayeti doğru anlamış oluruz, ya o söz (hadis) Peygambere ait değilse, peygamber sözüdür diye, hadis böyle açıklıyor diye, o zaman gerçekte Allah’ın sözüne değil, ona verilen yanlış anlama iman etmiş olmaz mıyız? Ayetler apaçık ve anlaşılır olduğundan, Allah’ın elçisi onları insanlara bildirmekle yetinmiştir.

Yoksa hiç bir zaman, “bu ayet, bu da onun açıklamasıdır” diyerek iki ayrı şey söylememiştir.

Eğer öyle olsaydı, kendisi korunmuş olan vahyin açıklaması da korunmuş olurdu. Ancak Kur’an’ın pratize edilmesi gereken hükümlerini bildiren âyetler peygamberlik görevi gereği peygamberimiz (sav) tarafından pratiğe geçirilmiş (sünnet) olup ve bu pratiğe geçirilen hükümler kesintisiz bir şekilde yaşanarak “amel-i tevatürle” en sağlıklı şekilde bize ulaşmıştır.

Kur’an’da kendimiz için gerekli olup ta anlamını bilemeyeceğimiz hiçbir ayet yoktur. Ben bu ayeti anlamıyorum diyenlerin, onu anlamak için başvurduğu kaynaklardaki bilgiler daha çok uydurulmuş bilgiler olduğundan, ayeti, doğru anlama adına yanlışa kurban etmektedirler. Bir ayet anlaşılmıyorsa, ya üzerinde gereğince akledilmedigindedir ya da onun bilgisine ulaşmada bir takım engeller söz konusudur veya bizi doğrudan bağlayıcı bir fonksiyonu / özelliği olmadığındandır.

Alimlerin Görüş ve Düşüncelerini Ölçü Almak

Hadis için söylenenler, alimler için de geçerlidir. Elbette hilenle bilmeyenin bir olmadığını; “her bilenin üstünde bir bilenin.” olduğunu kabul etmekteyiz. Ancak bir şey daha biliyoruz ki, o da hiç kimsenin herşeyî bilemeyeceğidir.

Çünkü herşeyı bilmek, sadece Allah’a ait bir özelliktir. Hiçbir varlık, bu özelliği Allah’la paylaşamaz. Bu gerçekten hareketle diyoruz ki, kimileri, her şeyi doğru bilenler olarak gördükleri kimselere göre, islam’ı anlamak gerektiği inancındadırlar. Bu da İslam’ı Kur’an’a göre değil, onların anladığına göre anlamayı doğurmaktadır.

Onların Kur’an’dan anladıklarını, Kur’an’ın yerine geçirmektedirler. Böylece,
alimlerin kimi yanılgıları Kur’an’a mal edilmekte, inancımızda ve hayatımızda belirleyici bir fonksiyona dönüşerek, Kur’an adına, o yanılgıları yaşamamıza neden olmaktadır,

Alimlerin görüşünü ölçü almak ve Kur’an’ı onlar nasıl anlamışsa (onların her dediğini doğru varsayarak) öyle anlamaya çalışmak, Kur’an’ı onların anlayışlarında dondurmak ve sınırlamaktır. Oysa ki? onların görüş ve düşüncelerini, görüş ve düşüncemize katkı sağlaması bakımından değerlendirmek büyük bir yarar sağlayacaktır.

Kaldı ki alimlerin görüş ve düşünceleri de bağlılarınca zaman içinde öylesine bir deformasyona uğramıştır ki başlangıçta çoğunlukla Kur’an merkezli olan bu görüş ve düşünceler, giderek büyük bir oranda îslamî olma özelliğim yitirmiştir, îslamla sapıklık yer değiştirmiş, bidat ve hurafeler islamın yerini almıştır.

Buna paralel olarak, hidayetle sapıklık yer değiştirmiş; sapıklığa düşenler, hidayet üzerinde olanları sapıklıkla suçlar hale gelmişlerdir. Ve bu konuda yapılan uyanlara da ‘siz alimlerden daha iyi mi biliyorsunuz?’ anlayışı ile kulaklarım gerçeğe karşı tıkamışlardır.

Kendilerini izledikleri kişilere endekslediklerinden, onların kafaları ile düşünmekte ve böylece akıllarını devre dışı bırakarak, vahy gerçeğine kapalı hale gelmektedirler.

Doğru yolu, Kitap’ta değil, bir takım kimselerin izinde arayanlar; onların açıklamalarım Allah’ın hükümleri gibi görerek din adına her dediklerine uymayı, Allah’a uyma saymaktadırlar:

“İnsanlara, Allah’a giden yolda Kur’an’a uyun, doğru yol ancak O’na uymaktır” diyeceklerine,

“doğru ancak bizim düşündüğümüz ve bildiğimiz gibidir; bizim dediklerimize uyarsanız doğru yolda olursunuz”

demektedirler.

Allahü taala şöyle buyurur:

وَإِنَّ مِنْهُمْ لَفَرِيقًا يَلْوُونَ أَلْسِنَتَهُمْ بِالْكِتَابِ لِتَحْسَبُوهُ مِنْ الْكِتَابِ وَمَا هُوَ مِنْ الْكِتَابِ وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَمَا هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ (78)

“Orılar’dan bir takımı, Kitap’ta olmadığı halde, Kitap ‘tan zannedesîniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde: ‘Allah katındandır’ derler, bile bile Allah’a karşı yalan söylerler” (3 Ali-îmran 78).

Kendi anlayışını din haline getirip, insanları aldatmak için, ‘bu da İslamdandır’ diyerek, Allah’a karşı yalan uyduranlar, Allah’ın lanetine uğrayacak olanlardır:

اِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَاۤ اَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ اُولَۤئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللَّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللاَّعِنُونَ (159)

”Gerçekten indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitap’ta insanlara açıkladıktan sonra gizleyen kimseler var ya, onlara hem Allah lanet eder, hum lanetliler lanet eder”

(2 Bakara -159).

Gerekçesi ne olursa olsun, ister iyi niyetle, ister insanları doğru yola iletmek, ve insanları uyarmak düşüncesiyle, ister islam’a hizmet amacıyla olsun hiç kimsenin kendi yanından dine bir şey ilave etmeye hakkı yoktur.

Doğru olan, din ne diyorsa, dediği kadarı ile kabul etmektir:

فَوَيْلٌ لِلَّذِينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدِيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هَذٰا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ لِيَشْتَرُوا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلاً فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدِيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ (79)

“Vay, Kitab’ı elleriyle yazıp, sonra da onu az bir değere satmak için, -Bu Allah katındandır- diyenlere! Vay ellerinin yazdıklarına! Vay kazandıklarına!” (2 Bakara – 79)

Alim olarak nitelendirilenler, bu özelliklerinden dolayı etraflarında yığınla insan toplananlar, insanların kendilerine değil de Kur’an’a gitmelerini şart koşsalardı, kurtuluşun kendilerinde değil, Kur an’da olduğunu söyleselerdi, vahdet bozulmaz ve alimlerin görüşleri dinin yerini almazdı.

Kur’an’ı Anlayamayız Anlayışı

Kur’an’ı anlayamayız anlayışı/önyargısı, Kur’anı anlamanın önündeki en büyük engellerden biridir. Kur’an a karşı, böyle bir anlayışa sahip olmaktan daha büyük bir yanlış olamaz. Adeta, Kur’ anın bütün işlevini sıfıra indirgeyen, insanla Kur’an arasındaki bütün ilişkileri koparan, aklı donduran ve Kur’an anlaşılmamaya mahkum eden bu anlayış değişmedikçe Kur’an’ı anlamak mümkün olmayacaktır.

Kur’an’ın anlaşılır ve açık bir kitap olduğunu söyleyen Allaha rağmen, “biz bu kitabı anlayamayız” düşüncesine sahip olanlar, bilinçsizce Allah’a iftira etmektedirler. Allah, kendisine bu tür iftirada bulunanları zalim olarak nitelendirmektedir: “Allah’a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kim“. Kur’an kendisinin açık ve anlaşılır bir kitap olduğunu şu ayetlerle açıklamaktadır:
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُدًّا (97)
“Biz bu Kur’an’ı Allah’a karşı gelmekten sakınanları müjdelemen ve inatçı milleti uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık” (19 Meryem-97)


وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِن مُّدَّكِرٍ(17)
“Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık* Öğüt alan yokmudur?’ (54 Kamer -17)
إِنَّا أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ (2)
“Biz onu anlayasınız diye, Arapça bir Kur’an olarak indirdik” (12 Yusuf- 2)


وَقَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ لَوْلاَ يُكَلِّمُنَا اللَّهُ اَوْ تَأْتِينَاۤ اٰيَةٌ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا اْلاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ (118)
Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle konuşmalı ya da bize bir ayet (mucize) gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi. Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere ayetleri apaçık gösterdik. “ (2 Bakara – 118).
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا فِي هَذَا الْقُرْآنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ وَكَانَ الْإِنسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلًا (54)
“Andolsun ki Biz bu Kur’an’da türlü türlü örneği gösterip açıkladık. İnsan amma da çok tartışıyor” (18 Kehf – 54).

وَكَذَلِكَ أَنزَلْنَاهُ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَأَنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يُرِيدُ (16)

“İşte böylece Kuran’ı apaçık ayetler, olarak indirdik. Allah, şüphesiz, dilediğini doğru yola eriştirir” (22 Hac – 16).
وَلَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ آيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍ وَمَثَلًا مِنْ الَّذِينَ خَلَوْا مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ (34)
“Andolsun ki biz size açık açık bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.” (24 Nur-34).
وَلَقَدْ اَنْزَلْنَاۤ اِلَيْكَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ وَمَا يَكْفُرُ بِهَاۤ اِلاَّ الْفَاسِقُونَ (99)
“Andolsun ki, sana apaçık ayetler indirdik. Onları sadece yoldan çıkmışlar inkar eder”

(2 Bakara – 99)
الر كِتَابٌ أُحْكِمَتْ آيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ (1)
“Elif lam, ra. Bu bir kitap’tır ki, hikmet sahibi, herşeyden haberi olan Allah tarafından ayetleri kesin kılınmış sonra da uzun uzadıya açıklanmıştır” (11 Hud – 1)

“Bu indirip, hükümlerini kesinleştirdiğimiz suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdik” (24 Nur – 1).
“Doğrusu bu Kur’an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız” (Zuhruf-44).

“Biz o Kur’an’ı senin dilinle kolaylaştırdık ki düşünüp öğüt alsınlar” (44 Duhan – 58).

“Böylece ayetleri uzan uzadıya açıklıyoruz ki, suçluların. yolu belli olsan” (6 Enam – 55)

“îşte Rabbinin doğru yolu budur. Biz öğüt alanlar için ayetleri geniş geniş açıkladık” (6 En’am 126)

“Elif, Lâm, Râ. Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’ân’ın âyetleridir. ‘ (15 Hîcr – 1).

“Andolsun biz gerçekleri açıklayan ayetler indirdik. Allah dilediğini doğru yola iletir” (24 Nur-46).

Kur’an’da bu ayetlere benzer daha birçok ayet bulunmaktadır. Bu ayetlerde de görüldüğü gibi Kur’an kendisinin anlaşılır olduğunu söyleyerek “Biz onu anlayamayız diyenleri yalanlamiş olmuyormu ?

Öyle ya! Kur’an mı doğru söylüyor , yoksa “onu anlayamayız” diyenler mi? Kur’an’ın ortaya koyduğu bu gerçeğe rağmen, “anlayamayız” anlayışını sürdürenler ancak akletmeyenlerdir. Akletmeden inanma ise “körü körüne” bir inanmadırki böyle bir inancın hiç bir değeri yoktur. Geçerli ve gerçek inanma, bilerek inanmadır. Zira Rabbimiz, kendisine körü körüne değil, bilerek inanmamızı istemektedir.

Düsünmeli değilmiyiz; Allah anlayamayacağımız bir kitabı ne diye bize göndersin? Anlamadığımız bir kitabı gönderip te bizi sorumlu tutar mı hiç ? Bu Allah’ın adaletine yaraşır mı? Eğer öyle olsaydı ozaman anladığımız bir kitap olmadığı îçın „senin doğru yolunu öğrenemedik” demeye hakkımız olmaz mı? Allah Kullarına zorluk dilemediğine göre ne diye anlayamayacakları bir kitabı göndersin?

Kur’an’ın ortaya koyduğu gerçek odur ki Allah biz kullarına, kitabını anlayacak düzeyde akıl vermiş, kitabını da aklımız düzeyinde anlaşılır olarak indirmiştir. Kur ‘ani ancak aklı olmayanlar anlamaz. Aklı olmayanlar ise zaten sorumlu değildir.

Kur’an’a tabi olunmadan Allah’a kul olunmaz; Allah’a kul olmak isteyen ise O’nun gönderdiği Kitab’ı bilmek zorundadır. Kitabı bilmek anlamayı, anlamak da okumayı gerektirir. Allah’a giden yolda Kur’an’ı hayatına rehber edinmeyen kimse serapları (din adına uydurulmuş bid’at ve hurafeleri) gerçek yerine koymuş olur.

Serap ise sadece yanıltıcı bir görüntüdür. Serap ve gerçek birbirinden ne kadar uzak ve farklı şeyler ise Kur’an’a, Kur’anın yerine insanın rehberliğine sunulan şeyler de birbirinden o kadar farklı ve uzaktır. Ve seraplarla aldatılan Müslümanlar, Kur ‘ana yönelmedikleri sürece bu aldanışın içinde yaşamlarını tüketeceklerdir.

Kur’an adına ve fakat Kur’ansız bir hayatı yaşamanın çelişkisini anlamak/görmek ve bu gerçeği bütün bir insanlığa ulaştırmak ve Kur’anı yeniden Müslümanların rehberliğine geçirmek kurtu-luşumuz için tek yoldur. Evet, bizi Allah’ın dininden, Kur’an’dan ayırarak uzaklaştırdılar. O halde yeniden dine dönmek, dinî Allah’a has kılmak için Kur’an’a dönmeliyiz.

Kur’an’dan daha iyi ve doğru rehber olmadığına göre Onun rehberliğine teslim olmalı değilmiyiz? Bir yandan Rehberimiz Kur’andır diyeceğiz diğer yandan da Onun içinde olanı bilme gereğini duymayacağız. Onu okuyup anlama çabası içinde olmadıkça bize asla rehberlik etmeyecektir .Çünkü, Onu rehber edinmenin şartı ne dediğini anlamaktır.

Kur’an’ı anlayamayız anlayışını insanların düşüncesine yerleştirenlerin gerçek amacı, onları kendilerine bağımlı hale getirmektir. Uydurdukları, „her bir ayetin yüzlerce, binlerce anlamı olduğunu“, Hz. Ali’nin, “bir tek besmeleden yedi deve yükü kitap olacak kadar anlam çıkarabileceğini söyledigini“ Ebu hanife’nin, „bilmediklerimi ayaklarımın altına koyarsam başını göklere değer” dedigini ve benzeri gibi yalanlarla hatta bu yalanlarıda böylesine şerefli alimlere mal ederek Müslümanları uyuttular.

Müslümanlarla Kitap’ları arasına kurulan bu büyük tuzaktan akletmeden kurtulmak mümkün değildir. Bu tür yalanlarla güya islamı yüceltmek ve ne kadar degerli olduğnu anlatılmak istenmektedir. Oysa ki gerçek hiç te öyle değil. Böyle düşünmekle, iyi niyetli de olunsa yapılan şey Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştırmaktır. Nasıl mı? şimdi düşünün

Bir kimse , bütün yaşamını ilme vermiş olmasına rağmen yine de bilmediklerini ayaklarının altına koyduğu zaman başı göğe değdigine göre,bir besmelenin yedi deve yükü kitap dolusu anlamı olduğuna göre, ‘biz kim , islamı ve Kur an’ı anlamak kim?‘ diye düşünmez miyiz?

Büyük alimler bile „İslam bir deniz, bizim bîldiğimiz ancak ondan bir damladır“ dedîklerine göre, “O “âlimler denizden bir damla kadar onu bilebildiklerine göre, bizim islam’ı öğrenebilmemiz, anlayabilmemiz, mümkün mü ?” önyargısı ile ondan uzak durmazmıyız?

Bu anlayışla alimIere uymaktan başka yol yoktur, „nasıl olsa onlar biliyorlar, bizede onlara uymak düşer” diyerek, Kur’an’ın yerine onların din anlayışlarına uymuş oluyoruz.

Bu arada şununda altını çizelim. sahi bu ümmet neden parçalandi ve neden herkez kendi cematine uyarda bir diger cemate düşmanca bakar ?


Böyle bir görüşe doğru demek, beraberinde şu soruları cevaplamayı da getirmektedir:
Bu, islam’ı kişilerin tekeline vermek değil mi? Bu, kişiler sayısınca din ve kitabın ortaya çıkması demek değil mi?
Bütün hayatımızı versek bile, bırakın tümünü, bir kısmını dahi anlama imkanımızdan yoksun olduğumuz bir dinden üstelik tümünden nasıl sorumlu olabilriz ? Bütün hayatını İslam’ı öğrenmeye adamış bir kimsenin bile öğrendikleri, öğrenmesi gerekenlerin yanında denizden bir damla kadar olduğuna, bizim bu dini örenmek için milyonlarca yıl ömüre sahip olmamız gerekmez miydi ?

Bize yeterince ömür vermediği için Allah haksızlık mı etmektedir.? Öyle ya, milyonlarca yılda öğrenilebilecek bir dini anlamak için bize yeterince ömür vermeli değil miydi? Bu ve buna benzer daha çok soru cevapsız kalmak zorundadır.

Eğer Kur ‘an ı anlamayı yukardaki şartlara bağlı görürsek bu bir çelişki olur. Böylesi bir çelişkiyi islam’a maletmeye kimsenin hakkı yoktur.

Allah kullarına hiç haksızlık yapar mı? Elbette ki yapmaz. Zira Allah adildir. Bu Allahın adaletine sığmaz. Rahman ve Rahim olan Allah yüce kur’an’da demiyor mu ki:

“Anlayasınız diye Kitap ta her’şey açık açık izah ederek kolaylaştırdım“.
Hiç kimseye taşıyabileceğinden fazla yük yüklemedim“: ”inanıp iyi işler yapanlar, -ki hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yapmasını yüklemeyiz işte onlar cennet halkıdır, onlar orada ebedi kalacaklardır” (Araf – 42).

Kur’an, ilmi ve bilgisi ne olursa olsun, kendisine bağlanan herkesi en doğruya iletecek bir rehberdir. O’na teslim olan, Allah’ın kopmaz ipine tutunmuş olur. Kur’an, Allah’ın, tutulsunlar diye kullarına uzattığı iptir, İpi Allah’ın ipinden daha sağlam olan kim vardır?

Ne kadar garip bir seydir ki; Kur’an’ı yüceltmek adına bizim hayatımızdan çıkardılar. Kur’an’a dayanmayan bir hayat, nasıl İslam olarak nitelenebilir? Bu konuyu çok iyi düşünmek zorundayız, ki, Allah’ın Kitab’ na dönmekten başka çıkar yol olmadığını iyice anlayabilelim.

Kitab’ının açık ve anlaşilır olduğunu söyleyen Allaha rağmen siz anlayamazsınız anlamanız da gerekmez anlayanlara uyun yeter diyenler, hesap,günü bizim yerimize hesap verebileceklermi?

Veya biz hesaba çekilirken bize yardımcı olabileceklermi? Elbetteki yardımcı olmaya güçleri yetmeyeceğine göre ve herkes Kur’an dan hesaba çekileceğine göre, bir takım kimselerin Kur’anı anlayamazsınız diyerek Kur’an’la aramıza girmelerine izin verirsek, Kitapla aramızda engel oluşacağından imtihanı kaybedenlerden olmaz mıyız? Hepimizin imtihap kitabı Kur’an’dır. Herkes Kur’an’dan imtihan çekilecektir. Kim ki imtihanı vermek istiyorsa bu Kitaba çalışmak zorundadır.

Bir yandan Kur’an’ın anlaşılır olduğunu, o’nu anlamak için hiçbir engel bulunmadığını; diğer yandan da O’nu anlamada engel olarak gördüğümüz birçok şeyi sıralamış bulunmamız bir çelişki gibi görülmemelidir.

Zira Kur’an’ın ilk indiği toplumda böylesi engeller yoktu. Bu engeller tarihi süreç içinde oluşan yanlış anlayışlardan kaynaklanan engellerdir. Yoksa Kitabin kendisinden kaynaklanan engeller değildir. Kitapla, aramızda iletişim kurmada oluşan bu engeller, Kitab’ı gereğince anlamamızda aşılması ve yok edilmesi şart olan engellerdir.

Sünnet ve Hadis Anlayışı

Bilinen genel ve klasik tanıma göre sünnet, Hz, Muhammed (sav)’in söz, fiil ve takrirlerinin bütününü ifade eden terimdir.

Sözcük olarak da alışılmış yol, tutulan yol, izlenen örnek, adet gibi anlamlara gelmektedir. Bu genel çerçevenin içinde Peygamber’in Kur’an ı pratîze etme şekline sünnet, söyledikleri sözlere de hadîs diye tanımlama yapabiliriz.

Yukarıdaki tanımlan geçerli ve doğru olduğunu kabullenirsek o zaman sünneti de hadisi de yok saymak, inkar veya reddetmek demek Peygamberi devre dışı bırakmak demektir. Ki buda dinin bir kısmım yok saymayla eş değer bir cürümdür. Zira, Peygambe sav’in fonksiyonel gerçekliği Kur’an’la sabittir. Kur’an varsa Peygamber(sav) de vardır; Peygambe(sav) varsa yaptıkları ve söyledikleri de vardır. Bu imanı bir hakikattir.

Sünnet ve hadis konusu, 1400 yıldır Müslümanlarca üzerinde en çok tartışılan ve konuşulan bir konudur. Ne yazık ki yapılan bütün çalışmalar, konunun açıklığa kavuşmasına bir katkı sağlamamış, daha da tartışılır hale getirmiştir, Herkes kendi yanındakini doğru, diğerlerininkini yanlış ve islam dışı olarak nitelemektedir.

Aslında bu fazla yadırganacak birşey de değildir. Çünkü kaynak olarak sıralamada birinci, fakat başvuruda sıralamaya bile alınmayan Kur’an, doğru anlaşılmadıkça ve sıralamada olduğu gibi kaynak alınmada da birinci sıraya konmadıkça doğru bir sonuç elde etmek mümkün olamaz. Ne zaman ki, Kur’an ölçü olarak alınır; doğru ve yanlış O’na göre belirlenmeye başlanırsa, ancak o zaman sünnet ve hadis de gerçek anlamını bulur ve dindeki gerçek işlevine kavuşur.

Sünnet ve hadis, islamın ilk yıllarında, daha doğrusu Peygamber(sav) hayatta iken, kavram olarak tanımları yapılmış ve kayda geçirilmiş şeyler değildi. Kur’andan sonra İslam’a referans olarak alınan sünnet ve hadisin kavram olarak tanımlarına, dileyen dilediğince anlam vermiş ve verdiği anlama göre de bir inanç şekli ortaya koymuştur. Sözlük tanımları üzerinde hemen hemen aynı şeyler söylenirken, kavramsal tanımlarda aynı birliktelik sağlanamamıştır,

Günümüzde ise yeniden Kur’an’a dönüş hareketi ile beraber, zaman içinde İslamî anlamları ya tamamen kaybolmuş veya kısmeti İslamî olan inançlar, Kur’an’a göre sorgulanmaya başlanmış; Kur’ana uygunluk esası çerçevesinde herşey gerçek anlamına göre anlaşılmaya ve değerlendirilmeye başlanmıştır.

Tarihî süreç içinde, Müslümanlar belki de üç kez ve bu oranda ciddi bir şekilde Kur’an’a dönüşü yaşamaya başladılar denilebilir.

Ölçü Kur’an alınınca, islam adına İslam’a sokulan ne kadar hurafe varsa, onların îslamî olmadıkları anlaşılmaya başlanmış ve Müslümanlar, Kuran’ın öngördüğü bir bakış açısına kavuşmuşlardır.

İsminden başka islam’la hiçbir ilgisi olmayan, sözde İslamî olan anlayış ve düşünce sahipleri Mekkeli Müşriklerin benzeri bir tutumla, yeniden Kur’an’a dönen Müslümanları suçlamakta ve islam adına gerçek islam’a ve taraftarlarına acımasızca saldırmaktadırlar.

Öyle anlaşılıyor ki, Sünnet ve Hadis konusu doğru anlaşılmadıkça, îslamî anlayışın Kur’anla bütünleşmesi mümkün olamayacaktır.

Ve Kur’an İslamî ile sünnet ve hadis adına uydurulmuş İslam olmak üzere, birbirinden farklı iki ayrı islam varlığını sürdürmeye devam edecektir. Sünnet ve hadisi Kuran açısından tanımlayıp gerçek anlamlarına göre değerlendirmeden sahih bir inanca sahip olmak mümkün değildir.

Sünnet

Sünnet; Peygamber (sav)in insan olma sıfatıyla şahsına ait yaptıkları şeyler değil; Peygamber olarak Allah’ın hükümlerini, yani Kuranı pratize etmesi ile din adına yaptığı uyguladığı ve yaşanarak bize ulaşan hal ve hareketlerdir. Peygamber (sav) in kişisel olarak yaptıkları şeyler bu tanımın kapsamı dışındadır. Peygamber(sav), Allah’ın hükümlerim pratiğe geçirmede bizim için örneklik teşkil etmektedir.

Ve Peygamber, elçi Hz.Muhammed olarak yaptıkları ile bizim için bağlayıcıdır, insan hz.Muhammed olarak yaptıklarım yapmak gibi bir sorumluluğumuz yoktur.

Sünneti, Kur’an’ın pratize edilmesi olarak görüyor ve bu pratiğin de yaşanarak bize ulaştığını kabul ediyoruz. Bu anlamı ile hadis de sünnetin kapsamı dışındadır.

Sünnetin tanımını şimdiye değin yapılan tanımlardan ayırıyor ve İslami anlayışımıza uygun olarak sünnete:

‘Peygamberin Kar’an hükümleri ve bu hükümler çerçevesinde dine dair kuralların uygulanış biçimidir’ diyoruz. Yani, hükmü Allah’ ait olup ta uygulaması Peygamberce yapılan davranışa sünnet diyoruz.

Namazın rekat sayısı ve kılınma biçiminde olduğu gibi. Bu yönü ile Peygamber(sav) ve sünneti bizim için bağlayıcı olup, onsuz İslam’ı yaşamamız mümkün değildir.

Ayrıca peygamber (sav)’ın kendi içtihadı ile hayata geçirdiği ve yaşanarak sürdürülen fiilleri de sünnet kapsamındadır.

Bu fiiller sözle (hadisle) bize intikal etmiş de olsa pratiğe geçirildiği için sünnet sayılmaktadır. Bu tanımın dışında kalan fiil ve sözleri sünnetin kapsamı içinde görmüyoruz.

Hadis

Hadis;Pratiği olmayan ve yaşama geçirilmemiş, rivayet olarak bize intikal etmiş “Peygamberin söylediği söylenen sözlerdir

Söz (hadis), sünnet gibi değildir. Zira, söz bir konu ile ilgili bir kez söylenmiştir. Sünnet ise, sürekli ve defalarca tekrar edilerek (yaşanarak) bize kesin bir bilgi (mütevatir) olarak ulaşmış ve sabitleşmiştir.

Söylenen sözü dinleyen veya duyan onu bir başkasına aktarırken sözün orjinalini değil, sözden ne anlamışsa, aklında ne kalmışsa onu aktarır. Çünkü, insanın yaratılışı gereği bir şeyi olduğu gibi (tamamiyle) aklına yerleştirmesi ve bir başkasına da orjinal biçimi ile aktarması mümkün değildir. Kişi, ancak kendisine söylenenden veya duyduğundan ne anlamışsa onu aktarır. Onun için ”hadisleri, Peygamberin sözleri olarak değil,
peygamberin söylediği söylenen sözler olarak görüyoruz
. Bu konumu île hadislere, içinde Peygamber (sav)in sözleri olabilir ihtimali ile bakmaktayız.

Zira, Kıır’an’dan sonra İslam’ın ikinci derecede kaynağı kabul edilen Kütûb-i sitte diye anılan hadis kitaplarına baktığımızda bu kitapların ortalama hicri 200. yılda yazıldığını ve derlendiğini görmekteyiz. Ayrıca, bu kitaplardaki dokuz/onbin civarındaki hadisin yüz binlerce (yedi yüzbin/sekiz yüzbin) hadisin içinden seçildiği eser sahiplerince ifade edilmektedir.

Şimdi, Peygamberimizden yaklaşık ikiyüz yıl sonra ve bir milyona yakın hadis içinden dokuz/on bin hadisin seçilmiş olması bu konudaki haklılığımızı pekiştirmektedir.

Öyle ya, bir milyona yakın uydurulmuş hadisin içinden doğru olabilir diyerek tekrarları da saymazsak- dört bin, beş bin civarında hadis seçilerek kayda geçirilmiştir. Bu oran bile hadisler konusunda nasıl bir çıkmazla karşı karşıya bulunduğumuzu açıkça ortaya koymaktadır.

Işin diğer bir boyutu da sahih diye kitaplarda yer etmiş hadislere baktığımızda bir çoğunun Kur’an’a açıkça ters olduğu görünmektedir.


Peygamberimizin Kur’ana ters birşey söylemesinin mümkün olmadığı gerçeği göz öynünde bulundurulursa, bu kitablarda yer etmiş bir çok hadisinde uydurma olduklarınıda rahatlıkla söyleyebiliriz.

Mesela en ufak bir araştırma yaparsaniz göreceksinizki; bırakalım Peygamberimizden 200 yıl sonra hazırlanan hadis kitablarınıda, daha Peygamberimizden hemen sonra, Hz.Ebu Bekir Hz.Ömer Hz.Osman.Hz Ali dönemlerinde hadisler ile nasıl hüküm verildiğine bir göz atın.

Bu konu ile ilğili (hadislerin anlaşılması adlı bölüme mutlaka bakın)

Hadisleri değerlendirirken şu gerçeği göz önünde bulundurmakta yarar var.

Hadisleri gerçeğe yakınlığına göre üç bölüme ayırmak gerekir:

1- Sahabenin kendisinin de Peygamberle beraber yaptığı bir işe dair rivayetler.

2- Yapıldığına şahid olunan bir hareketi anlatan rivayetler.

3- Herhangi bir konu ile ilgili duyulan veya anlatılan sözler. Kişi yaptığı bir hareketi bir başkasına aktarırken daha az yanılır. Bu gerçekten yola çıkarak diyoruz ki, Peygamber(sav)le birlikte yaptığı bir işi başkasına aktarmada daha az yanılma olduğundan, bir hareketi anlatan hadis, sadece duyduğunu aktaran hadis gibi değildir. Keza, insan gördüğü bir şeyi de, duyduğu şeyden daha az yanılma payı ile ifade eder.

O bakımdan hadis, yapılan veya görülen bir işi aktarıyorsa; bu hadis, sadece duyulan bir sözün rivayeti olan hadisten daha güçlüdür. Şu da bir gerçektir ki hiçbir hadisin Peygamber(sav)e ait olduğu konusunda kesinlik yoktur.Bütün sözler rivayete dayanmaktadır.

Rivayete dayanan bir şeyde de zann (sanı) vardır. Bu bakımdan gerek sünnet ve gerekse hadis, inançta itikad’da esas alınmaz. Amelde ise bizim tanımladığımız biçimiyle sünnet bağlayıcı özelliğe sahiptir.

Hadis ise, değerlendirme amacıyla kendisine gidilmesi gereken bir kaynaktır. Zira iman etmek, kuşkusuz olmayı; yüzde yüz emin olmayı gerektirir. Bu eminlik özelliğine ise yalnızca Kuran sahiptir. Çünkü, Kur’an Allah tarafından korunmuştur. Hadis ise, ne Kur’an gibi korunmuş, ne de zamanında kayda geçirilmiştir.

Peygamber(sav)in hadis yazımını yasaklamasından dolayı Kur’anın pratize edilişi olarak tanımladığımız sünnet ise, Kur’an gibi olmasa da yaşanarak bize kadar ulaşmıştır. En azından yapılan işin hükmü Kur’an’da olduğundan doğruluğu sabittir. Ancak zamanla bazı değişikliklere uğramış olabilir.

Yine de hükmü Kur’an’da olduğundan uyulması şarttır. Şu gerçek çok iyi kavranmalıdır; Eğer hadis îslam’ın olmazsa olmaz şartı olsaydı tıpkı Kur’an gibi koruma altına alınırdı. Oysa mevcut kaynaklara göre hadis yüz- yüzelli yıl sonra derlenmeye ve yazılı metinlere geçmeye başlanmıştır.

Bu işi yapanların ifadelerine göre bize sunulan hadisler yüzbinlerce hadisin içinden seçilmiştir. O bakımdan hiçbir hadise kesinlikle Peygamberi s a v)in sözüdür denilemez. Ancak Peygamber(sav)in sözü olduğu ihtimali vardır denilebilir. İhtimaller de inanca esas teşkil etmeyeceğine göre, hadislere yararlanma amacıyla gidilmelidir.

Bu anlayış sünneti ve hadisi dışlayıcı bir anlayış değil, tersine onlara gerçek anlamlarım (işlevlerini) kazandıran bir anlayıştır.

Değil sünnet ve hadisi dışlamak, Müslüman, Kur’an’ca belirlenen alanın dışında kalan konularda bir şey yaparken bu iş daha önce nasıl yapıldığının bilgisine ulaşmak ister. Ve öncelikle o konuda Peygamber(sav)in, ashabının, kendisinden önce yaşamış İslam alimlerinin yaptıklarına ve düşüncelerine bakar, onlardan da yararlanarak karar verir. Değil Peygamber(sav) ve sahabesi, en sıradan birisinin bile ne düşündüğünden, nasıl yaptığından yararlanmak Müslüman için kaçınılmaz bir zorunluluktur,

Burada dikkat edilmesi gereken bu yararlanmada Kur’an’ın ölçü alınmasıdır. Doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü, yapılması ve kaçınılması gerekenleri belirlerken, geçmişin bilgisine ihtiyaç vardır. O bakımdan Peygamberin elçilik ve insanî boyutundan da, hadisten de, ashabının söyledikleri ve yaptıklarından da, islam alimlerinden de yararlanırız.

Ancak, Kur’an’a uyanı alır; Kur’an’a rağmen olanı ve Kur’an’na’ uymayanı da atarız.

Tarihi tesbit’lerle bize ulaşan Peygamberimizin tercihleri, tavırları, kararları bizim için davranışlarımıza kaynak ve referans teşkil eder. Söz gelimi, müşriklerle bir sözleşme yapacaksak ve bunun daha önce Peygamberce bir uygulaması varsa, Peygamberce yapılmış bu uygulama bizim için örneklik teşkil eder. Bu boyutu ile Peygamberin Kur’an’ın kapsamı dışındaki uygulamaları da mü’minleri bağlayıcı bir esastır.

Ayetlerin yalın anlamları

Kimi ayetler, kelimelerin yalın olarak ifade ettikleri anlamla değil, amaç olarak (anlatılmak istenilen şey) neyi ifade ediyorsa o anlamla anlaşılmalıdır. Bu tür ayetlerde önemli olan, kelimenin yalın anlamının ifade ettiği mana değil, verilmek istenen mesajdır. ‘Amaç ve ‘gerekçe önemlidir. Ayette, yalın anlamda istenen şeye değil, amaca bakmalıyız. Ayette istenen şeyin gerekçesini, özünü kavramaya çalışmalıyız. Çünkü, gerekçe anlaşılmadan, ayetin hükmünü kavramak mümkün olmaz.

Kimi ayetlerde yalın olarak anlatılan şey ile ‘öz‘ (illet) aynıyken, kimi ayetlerde ise kelimelerin ‘yalın‘ anlamlarından anlaşılan ile ‘gerçek‘ten anlatılmak istenen şey birbirinden farklıdır. İşte bu tür ayetlerde, ‘doğrudan anlatılan şeyin’ bir bağlayıcılığı olmayıp, asıl bağlayıcı olan, ayetin amacıdır.

Örneğin:


وَأَعِدُّوا لَهُمْ مَا اسْتَطَعْتُمْ مِنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِنْ دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمْ اللَّهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللَّهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ (60)


“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınız ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız”

(8 Enfal – 60) ayetini ele alalım:

Bu ayeti, yalın anlamı ile değerlendirirsek, bu ayetten şunu anlarız: Her zaman ve her koşulda savaş için besili at bulundurmamız gerekir. Oysa ki bu tanımlamanın gereğini yerine getirmek, pratiğe geçirmek bugünün koşulları içinde imkansızdır, imkansızlığın ötesinde gereksiz ve anlamsızdır. Öyle ya savaş için at beslemenin, şimdi yapılacak savaşta ne yararı olabilir?

Bugünün teknolojisinin ürettiği savaş araçları yerine at edinmek bir anlam taşır mı?

O zaman bu ayetin bugün için bir geçerliliği yok mu? Zamanla sınırlı olmayan, evrensel ve tüm zamanların kitabı olan bir kitabın kimi ayetlerini geçersiz, işlevsiz saymanın, Kitabın kıyamete kadar geçerli olduğu gerçeği ile çelişmez mi?

Bu ve buna benzer ayetler o günün toplumunu bağlıyordu, bugün için geçerliliği yoktur, dersek bu anlayış kendisi ile beraber Kitabı zamana göre sınırlamak ve bir kısmını geçersiz kılmak demek olmaz mı? Eğer, bu ayeti kelime anlamlarına bağlı kalarak değerlendirmek şarttır dersek, elbette bu ayetin bugün için hiçbir geçerliliğinin olmadığını kabul etmek zorunda kalırız.

O halde bu ayeti nasıl anlamalıyız?

Veya bu ayetten ne anlaşılmalıdır?

Kur’an’la, O’nun ruhuna uygun bir şekilde, O’nun mantalitesini kavrayarak bağlantı kurmayan kişi için o’nun mesajı cansız ve donuk kalır. Oysaki Kur’an, her zaman canlı, aktif ve hareket halindedir. Ondaki bu canlılık, şayet insanın “anlayışına”, yani ona verdiği anlama yansımazsa o, sadece indiği dönemin ve toplumun önünde canlı kalır. Onun dışındaki zamanlarda ve toplumlarda bu canlılığını yitirerek hayat sahnesinden çekilir. Kur’an, kendisi ile canlı bağlantı kurulmasını ister.

Yani, onun bütün sözlerinin anlamı her zaman ve her toplumda etki sahibidir. Sürekli canlıdır. Onda zamanın öldürebileceği söz(anlam) yoktur. Onunla canlı bağlantı kurmak, o’nun mesajının içeriğini, amacını ve özünü kavramakla olur. îşte bu anlamda Kur’an’la canlı(yaşayan) bağlantı kurabilen insan yukarıdaki ayette verilmek istenen mesajın bütün zamanlan ve toplumları kapsadığım görecektir.

Evet bu ayetle anlatılmak istenen gerçek şudur:Savaş için gerekli olan her türlü aracı temin edin/bulundurun. Bu konuda her türlü önlemi alın. Bütün gücünüzle savaşa hazırlıklı olun ki; düşman sizden korksun. Burada gerçekte anlatılmak istenen şey, at beslemek değil, savaş için gerekli araçları edinmektir.

Savaşa hazırlıklı olmaktır. Bu ayet (yalın anlamı île) o günün toplumuna seslenirken; öz(amaç) anlamı ile, yani vermek istediği mesajla, bütün zamanlara ve tuplumlara seslenmektedir.

Yalın anlama takılıp kalmak, Kur’an’ın evrenselliğine ve bütün zamanlarda geçerliliğine ters düşer. Elbette ki o günün toplumunu doğrudan muhatap alan vahiy, o günün koşullan içinde sahip olunacak en iyi araç olan attan söz ederek “gücünüzün yettiği kadar savaşta araç olarak kullanmak için at bulundurun” diyecekti.

Dikkat edilirse amaç savaştır. Savaşa hazırlıktır. At ise araç olarak önerilmektedir.

Onun için ayetin gerçek anlamı, yani özü(ile) savaş için hangi araçlar geçerliyse, gerekliyse onları bulundurmanın, temin etmenin gerekliliğidir.

Eğer ayet, savaş için tanklar, toplar, savaş uçakları, füzeler edinin deseydi bu istek o günün toplumu için garip ve anlamsız bir istek olurdu. Elbetteki bu tür teknolojik silahların bulunmadığı ve ne anlama geldiklerinin bilinmesinin mümkün olmadığı bir toplumda, bu araçlardan söz edilmesi hiçbir anlam ifade etmezdi.

Doğru olan, elbettekı, o günün insanlarının kullandıkları araç olan attan söz etmekti. Araç her zaman değişebilir, Araç, dün attı, deveydi, kılıçtı; bugün tank, top, füzedir. Yarın da, şu an bizim de bilemediğimiz başka şeyler olabilir.

Şayet ayet bugün vahy ediliyor olsaydı, at yerine tank veya başka bir şey diyecekti.

Fakat gelecek toplumlarda yani tankın ilkel ve kullanılmaz olduğu bir toplumda, o toplumun üyeleri de aynı gerekçe ile, yani ayet tanktan söz ettiği için bu ayeti işlevsiz sayacak ve anlamsız bulacaktı. Onun için kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlamlara takılıp kalmayarak, asıl verilmek istenen mesajı kavramak gerekir.

Çünkü Kur’an’a, bütün zamanların Kıtab’ı olduğu konusunda kesin imanımız var.

O halde, bu ayeti kelimelerin yalın olarak ifade ettiği anlama göre değil, öz/illet anlamı ile esas almalıyız. Böyle olunca da, öz (illet/amaç) bütün zamanlarda geçerli ve kapsayıcı olduğundan, Kuran her zaman ve koşulda bize yol göstermeye devam edecektir.

Araçlar her zaman değişebilir. Ancak amaç (öz) değişmez. Araç dün attı, bugün tank, yarın da başka bir şey olacaktır.

Muhkem ve Müteşabih Konusu


Bu iki sözcüğün kavram olarak tanımlanmaları daha çok kişilerin anlayışlardan kaynaklanan bir yaklaşımla yapılmaktadır. Bu iki kavram üzerinde tanım birliği sağlayanlar bile, anlayışta birlik sağlayamamaktadır. Yani, aynı tanımdan farklı sonuçlar çıkarılmaktadır. Öncelikle muhkem ve müteşabih’in sözcük ve kavram olarak yaygınlık kazanmış tanımlarını kısaca özetlemenin, konunun anlaşılması açısından katkısı olacağına inanıyorum.

Muhkem: – Sağlam, anlamı açık, yorum götürmez, şüphesiz olan.
– Anlamı tevil kabul etmez derecede açık olan
– Zamanın ve şartların değişmesi ile anlam değişikliği olmayan
– Bir tek anlamı bulunan.
– Sağlam kılınan.
– Hükmü sabit olan, demektir.

Müteşabih: – Anlamı kapalı olan,
– Anlaşılması için akılca bir yol bulunmayan.
– Birden fazla anlamı olan.
– Anlamı kesinlik ifade etmeyen, başka açıklayıcıya ihtiyaç duyan.
– Birbirine benzeyen, kendisinde karışıklık bulunan.
– Bilinmeyen şey, demektir.

Muhkem ve müteşabih için yapılan ortak tanımlar kısaca böyle. Bu ön bilgiden yola çıkarak Kur’an’a göre muhkem ve mütesabih’in ne olduğunu bulmaya çalışalım.

Önce bu konuda yapılmış değerlendirmelere kısaca değinmekte yarar var. Özetle:

”Kendileri ile amel edilen nasihler, başka bir ifadeyle hükmü sabit olanlar muhkem, kendileri ile amel edilmeyenler ise müteşabih’tir

“Helal ve haramları bildiren ayetler muhkem, diğer ayetler müteşabihtirler.”

“Alimlerce anlamı bilinenler muhkem, Allah’ın anlamını kendisine sakladığı ayetler müteşabihtir.”

“Tek anlamı olanlar muhkem, birden fazla anlamı olanlar miitcşabihtir.“
“Tek bir yoruma müsait olan ayetler muhkem, birden fazla yoruma müsait oları ayetler müteşabihtir.”

“Muhkem ue müteşabih ayırımı kıssalarla ilgilidir“.
“Amele konu olan ayetler muhkem, imana konu olan ayetler müteşabihdir,”

Hiç kuşkusuz şimdiye kadar yapılmış olan gerek sözcük, gerek kavramsal tanımlara göre hareket edersek, elde edeceğimiz netice, çerçevesi önceden çizilmiş bu dar alanla sınırlı kalacağından, Kur-‘anı doğruya ulaşmamıza engel olacaktır.

Böylesi bir engele takılmamak için muhkem ve müteşabihi Kur’an’ın çizdiği/belirlediği (Kur’ani) alan içinde değerlendirmek zorundayız. Ancak o zaman, özden yoksun tanımlardan, kısır anlayışlardan ve yanlı yaklaşımlardan oluşan engelleri aşabiliriz. Yoksa kendi tanım ve anlayışımızın doğruları ile Kur’an’a gittiğimizde, Kur’an’ın akletmeye dayalı olarak önümüze serdiği geniş sahayı daraltmış oluruz. Kur-‘an’ı, daraltmış olduğumuz bu alan içine sığdırmaya çalışma yanlışı, bizim O’nu doğru anlamamıza olumsuz olarak yansıyacaktır.

Şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki, Muhkem ve müteşabih konusuna takılarak, Kur’an’ı anlamayı, bunları anlamaya bağlayanlar, bu anlama işini birilerine havele ederek, onların yardımı olmaksızın Kur’an’ı anlamanın mümkün olamayacağını sananlar, anlamını bilemediği ve kavrayamadağı kimi ayetleri bahane ederek Kur’an anlaşılmazdır düşüncesiyle onu anlamada , anlayan ve bilen birilerine gitmeyi esas alanlar, bu tercihleri ile Kur’anla aralarında engel oluşturmaktadırlar.

Sözcük ve kavram olarak yapılan tanımlar ve bu tanımlarla muhkem ve müteşabihe yüklenen anlamların neticesinde oluşan anlayışların yanlışlığından dolayı Kur’anın bir bölümü ya işlevsiz (bilinmez) hale getirilmiş veya anlam sapmalarıyla tahrif edilmiştir.

Amacımız muhkem ve müteşabihe sözcük ve kavram olarak yeni veya değişik bir tanım getirmek değildir. Çünkü yanlışlık tanımlamada değil, bu tanımların gereğinden fazla öne çıkarılarak yalın ve yetersiz ifade gücü içinde boğulan, kaybolan öz anlamın yok edilmiş olunmasındadır.

Sahih bir Kur’an’î anlayışa sahip olmadan yapılan tanımların ifade gücüne dayanarak elde edilecek her türlü bilgi ve netice, ya yanlış ya da eksik olacaktır.

Muhkem ve müteşabihe bakış açımızı belirlerken şu gerçek çok iyi bilinmelidir:

“Allah Kitab’ında bizim bilmemiz gereken ve bize gerekli olan her şeyi açık ve anlaşılır bir şekilde bildirmiştir. Bu konuda Kitap’ta müteşabih olan hiçbir şey yoktur. Müteşabîh olarak nitelenen ayetler Kur’an’ın amacına ulaşmasına ve anlaşılmasına asla engel değildir.

Gerçek bu olunca da müteşabih ayetler, Kur’an’ı anlama ve kavrama konusunda bir engel teşkil etmezler. Kur’anî anlayışın belirleyiciliği içinde, müteşabihten ne anlaşılmalıdır sorusuna cevap olarak şunları söyleyebiliriz:

a – Kur’an’da müteşabih anlatımlı kimi ayetlerin bulunuyor oluşu, bizim gücümüzün ve bilgimizin üstünde olan (gaybi) şeylerin, bize indirgenerek, kavramamıza yardımcı olmanın bir gereğidir.

b – Kur’an, gerekli oluşu ve bağlayıcılığı açısından bizim için tümüyle muhkemdir.

c – Kur’an’in bizatihi kendisi muhkemdir. (Allah’tandır ve korunmuştur.)

d – Bulunur muhkemlıği içinde, müteşabih kısımların oluşu onun mühkemliğine engel değildir. Zira, Kur’an’nın bütününe iman ederiz.

e – Bizim için kapalı olan, bilinmeyen ve anlaşılmayan olarak görülen ayetlerin (anlam olarak) bilgisinin saklı olması, gücümüzün üstünde olanı haber vermede kullanıldığından, bu ayetler, olduğu gibi ve bilindiği kadarı île bizim için yeterlidir. Asıl sorun, yeterli olanı yetersizmiş gibi görerek, onu yeterli hale getirmeye çalışmaktır.

Gören birisinin, doğuştan kör birisine anlattığı bir şey, kör için bilinen özü kavranan olmaz. Ancak kör, bilmediği ve özünü kavramadığı bu şeyi kabul eder ve ona.inanır. O şey’in nasıllığını bilinmeyişi, var olanı bilmede, kabul etmede bir engel değildir.

Müteşabih ayetler de gören bir kimsenin, doğuştan görmeyen birine herhangi bir cismi anlatmasına benzer. Anlatılan cismin görmeyen için müteşabihe giriyor olması, anlatılan şeyin gerçekliğine, anlaşılmasına engel değildir.

Elbetteki görenin, görmeyene bir şeyi izah etmesi, görmeyenin neyi, nasıl bildiğinden hareketle mümkün olabilir. Allah’da tıpkı bunun gibi gücümüzü aşan, mevcut halimizle kavrama imkanımız olmayan, fakat gerçekte var olan şeyleri, bize benzetmelerle, sembollerle anlatmaktadır.

İşte, amacına bağlı olarak Kur’an, bu anlamda tamamen muhkemdir. Yani kimi ayetlerin müteşabih olması, gerçeği kavramamız için bir anlatım yöntemidir. Bir ayette geçen kelimeleri anlamasak da, o kelimelerle anlatılan şeyi anlam aya çalışır ve anladığımız kadarına iman ederiz.

Şu tesbitlerle konuyu açmaya çalışalım;

a – Müteşabih olan, kelimenin (lafzın) kendisidir. Bu müteşabih olan kelimelerle anlatılan şey ise muhkemdir. Kelimeler sadece bir araçtır. Aracın kendisi (kelime) müteşabih olsa da, amaç (anlatılmak istenen şey) muhkemdir. Kalplerinde eğrilik olanlar anlatılan şeye (amaca) değil, anlatan şeye (araca/kelimelerin yalın anlamına) yönelmekte ve onları tevil ederek, sapıklığa düşmektedirler.

Zira, ayetin kendisini lafzen anlamasakda anlattığı şeyi, yeterli görür ve ona iman ederiz. Müteşabîh ayetlerle, anlatılan şeyi değil de, bizzatihi o şeyi anlatan kelimelerin kendisini tanımlamaya kalkmak, körün fili tanımlamasına benzer.

Filin neresinden tutarsa, onun için fil orasıdır. Zira kör, kendisine izah edilen şeyi ne kadar iyi anlarsa anlasın, gören kadar iyi anlaması ve kavraması mümkün değildir,

b – Müteşabih ayetlerde geçen sözcüklerin kendisini tanımlamaya çalışmak ne kadar yanlışsa bu sözcüklerden gerçek anlamlarının bilinmeyişinden dolayı ayetin kendisini dikkate almamak ta en az onun kadar yanlıştır. Çünkü, muhkem olsun müteşabih olsun, bizim için anlamı olmayan hiçbir ayet olamaz. Mevcut bilgimizle tanımım (izahını) yapamadığımız ayetleri dikkate almamak veya yok saymak doğru bir tutum değildir.

c – Muhkem ve müteşabihi sözcük tanımları içinde değerlendirmek ve bu tanımlara göre bir anlayış geliştirmek, Kur’an’ın muhkem ve müteşabihe yüklediği anlamı daraltmak olur. Her ne kadar yapılan tanımları temel alsak ta yine de Kur’anın bu sözcükleri Kur’anî bir zeminde ele aldığını dikkate almalıyız. Yoksa, yapılan tanımların dar anlamı İçinde kalırsak yanlış bir neticeye varırız.

d – Kendi tanımlarının sınırları içinde kalarak ayetlere yaklaşan bazı kimseler, ayetleri anlamada çaresizliğe düştükleri yerlerde bu çaresizliklerini gidermek için sürekli tevil yapmak zorunda kalmışlardır. Hatta bu çaresizlik yüzünden daha önce yapılan tanımlardan bile vazgeçme zorunluluğa doğmuştur.

Tıkanma giderilemeyince çözüm tanım değişikliğinde aranmıştır. Öyle ki kimi alimler „müteşabih ayetler mensuh ayetlerdir“ diyecek kadar ileri gitmişlerdir. (Sanki Kur’an’da mensuh ayet varmış gibi). Bazıları da, kıyametin kopmasına dair ayetleri müteşabih saymışlardır. Oysa ki kıyametle ilgili ayetler hüküm bildiren ayetler değil gayibten haber veren ayetlerdir. ve biz de görmediğimiz ve nasıl olduğunu bilmediğimiz halde iman ederiz.

Bu tür ayetlerin müteşabih sayılması geleneksel tanıma göre anlam verilmesinin bir neticesidir,

e – Bilinmezi, bilinen şeylerle izah etmek, müteşabihin kapsamına girmektedir. Ve bu bilinmezin (kelimelerin yalın anlamları) anlamı peşine düşmeyin, bildirdiği şeye inanın o size yeter anlamına gelmektedir.

Ne var ki Al-i İmran 7 ayeti yanlış değerlendirilerek, kimileri bildirilen şeyden de uzak durmanın gereğine inanmaktadır.

Özetlersek; Yüce Allah, gücümüzün yetmediği ve bizim için bilinmez olanı anlatırken, anlamamızı sağlamak için, anlatımda kullandığı şeylerin (araçların) anlamını (ki müteşabih olan kısım burasıdır) bilmemizi değil, anlatılan şeyi(amacı) bilmemizi istemektedir.

Bunun böyle olduğunu Kur’an;

هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ آيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ أُمُّ الْكِتَابِ وَأُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَاءَ تَأْوِيلِهِ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُ إِلَّا اللَّهُ وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُوْلُوا الْأَلْبَابِ (7)

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te’vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, `Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır` derler. Ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır” (3 Al-i îmran 7) ayetîyle ortaya koymaktadır.

Örneğin;

“Allah ‘in eli onların elleri üstündedir” ayetinde müteşabih olan kısım, ‘Allah’ın eli nitelemesidir. Çünkü Allah’ın eli, burada, bizim somut olarak algıladığımız el değildir. Ya nedir ? işte bu sorunun peşine düşmek hastalıktır. Çünkü bizim için Allah’ın elinin nasıl olduğunu bilmek gerekli birşey değildir. El bizim için müteşabihe girmekte ve bir araçtır. Asıl amaç bu deyimle (müteşabihle) bize anlatılmak istenen şeydir. Allah bu anlatımla, müminlerin gücüne güç katacağını ifade etmektedir. Bunu görmezlikten gelerek el nasıldır? Bizim elimiz gibi ellerden mi söz edilmektedir? Allah’ın eli mi var? gibi anlamsız soruların cevabını aramak hiçbir şeyi çözmez ve gereksizdir,

f – Kur’an kapsadığı herşeyin bir hikmet ve amaca yönelik olduğunu bildirmektedir. Bu gerçekten şu sonucu çıkarmaktayız; Kur’an’da bizim için gereksiz olan hiçbirşey yoktur. İnsan bilgisini ve gücünü aşıyor olduğu için müteşabihatı değerlendirmeye almamak, Kur’an’ın bîr kısmını işlevsiz kılmak olur.

g – Müteşabihat konusunda ortak bir sonuca varabilmek mevcut anlayışı düzeltmekle ve bu konuya, verilen önemin, verilmesi gerekenden çok fazla olduğunun kavranılmasiyla mümkündür.

Tutarsız ve dayanağı olmayan söylemlerle konuya izah getirmeye çalışmanın şimdiye dek bir yararı olmadığı gibi bundan böyle de olması sözkonusu olamaz. Söylenenlerin çoğu, daha önce söylenenlerin aktarılması veya tekrarı oluşu, başlangıçdaki yanlış anlayışın günümüze dek sürmesine ve bundan sonra da süreceğine neden olacağa benzemektedir,

Sonuç olarak:

Kur’an’ın muhkem ve müteşabih ayetlerden oluşan iki gruba ayrıldığını (Al-i îmran-7) ayetinde gördük. Anlaşmazlık Kur’anın müteşabih ayetleri üzerinde yoğunlaşmış ve bu konuda biri diğerini geçersiz sayacak birbirinden farklı tanımlar konunun anlaşılmasına katkıda bulunmamış, daha da anlaşılmaz kılmıştır.

Bu bakımdan önceki kabullerin ortaya koyduğu sonucun, konuya yeterince açıklık getirmediği ortadadır. Varılan sonuçla, Kur’an’ın bir bölümü (müteşabih olanı) anlaşılamaz kabul edilip işlevsiz kılınmıştır. Oysa ki Kur’an, bizim için gereksiz ve anlaşılmaz bilgilerin içinde bulunduğu bir kitap değildir, ö halde bu anlayış temelde Kur’an’la çelişmektedir.

Bu bakımdan müteşabihatta bizim üzerinde durmamız gereken kısım, kelimelerin tek tek anlamının verilmesi yoluyla anlaşılmasını sağlamak değil, müteşabih (aracı) kelimelerle anlatılmak istenen şey neyse (amacı) onu kavramaya çalışmaktır. Evet müteşabihat bir anlatım tekniğidir. Anlatan (yani konuyu anlatırken kullanılan kelimeler) müteşabih olabilir, bu anlatılanı anlamamıza engel değildir.

Yani, anlatan (tanımlayan) ve anlatılan (tanımlanan) vardır, Anlatan(tanımlayan) müteşabîhse de anlatılan(tanımlanan) muhkemdir. Anlatanın müteşabih oluşu, anlatılanın anlaşılmasına engeî değildir. Bizim bilmediğimiz, görmediğiniz, anlayamadığımız şeylerin bizini bildiğimiz, gördüğümüz ve anladığımız şeylerle anlatılması, bizim o şeyleri görüyor, ve anlıyor gibi anlamamızı sağlar.

Ve bu anlatım tekniğini Kuran, müteşabih olarak nitelemektedir. Müteşabihlik Kur’an’ı anlamada ve ona göre yaşamada bir engel değildir, bir gerekliliktir. Yoksa birçok şeyi kavramamız asla mümkün olmayacaktır.

Kur’an’a Bütüncül Değil, Parçacı Anlayışla Yaklaşmak

Kur’an, binlerce parçadan (ayetten) oluşan bir bütündür. Doğal olarak, parçalar bütüne göre (bütünün kapsamı içinde) gerçek anlamını kazanır. Çünkü, Kur’an, bir bütün olarak kendine özgü bir anlama sahiptir.

Ve Kuran bu bütünlüğü ile asıl anlamını ortaya koymaktadır. Bu bakımdan ayetleri anlamaya çalışırken öncelikle Kur’an’m bütünlüğüne gönderme yaparak, bütünden parçaya doğru bîr anlayışı benimsemeliyiz. Ayetleri anlamaya çalışırken, ayetleri Kur’an’ın bizde oluşturduğu bütüncül anlayışın süzgecinden geçirirsek daha doğru sonuç elde ederiz.

Örneğin;

Kur`andaki tanımıyla Tevhid inancını kavramamış bir kimsenin, Kur’an’dan bir hükmü doğru anlaması mümkün değildir. Çünkü, Kur’an’dan Tevhidi çıkardığınız zaman, Kur’aıı hiç bir anlam ifade ütmeyen, bomboş bir kitap haline gelir. Tevhid inancının yanlış bilinmesi de aynı neticeyi doğurur. Zaten Tevhid inancının doğru anlaşılmamış veya gereğince kavranmamış olması nedeniyle değil midir ki Müslümanlar Kur’an’ı anlayabilme noktasında derin bir çıkmazı yaşıyorlar?

Hatta tefsir yazmış kimi değerli ilim adamları bile bu kavramı gereğince anlamamış veya yeterince dikkat göstermemiş olmalı ki, bir peygamberin, “Allah bana güç yetiremez” diye düşünmeyeceğini bilmeyecek kadar bir yanlışa düşebilmekte dır.

Öyle ya bir peygamberin, Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Bu Tevhid inancını bozmak demek değil midir? Allah herşeye gücü yeten değil midir? Gerçek bu iken yaptığı mealde Süleyman Ateş bu yanılgıya düşebilmektedir. Bakınız Süleyman Ateş Yeni Ufuklar Neşriyatı Yayınevinin yayınladığı “Kuranı Kerim ve Yüce Meali” isimli Kuran Mealinde Enbiya Suresi 87, ayetine şu şekilde anlam vermektedir:

“Zünnun’u (balık karnına girmiş olan Yunus ibn Matta’yı) da an; zira (o, kavmine) kızarak gitmişti, bizim kendisine ‘güç yetiremeyeceğimizi’, (kavminin arasından çıkmakla kendisini kurtaracağını) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde (kalıp): “Senden başka tanrı yoktur. Senin şanın yücedir, ben zalimlerden oldum!” diye yalvardı,”

Şimdi biraz düşünelim: Bir peygamberin Allah’ın kendisine güç yetiremeyeceğini düşünmesi mümkün mü? Elbette değil. Değil peygamber, en cahil bir Müslüman bile böyle bir şey düşünmez. Bu yanılgıyı başka meallerde de görmekteyiz. Bu ayetin doğru anlamı ise şöyledir. “… Bizim kendisini ‘güç durumda’ bırakmayacağımızı sanmıştı…”

Bu gayet doğal bir beklentidir. Çünkü, bir kimsenin Allah’ın kendisini zor durumda bırakmayacağını düşünmesi (ki bu peygamber için de geçerlidir) yanlış değildir. Bizler de zorda ve darda kaldığımızda Allah’ın bizi kurtaracağı beklentisi içine gireriz. Hz. Yunus (as) da öyle yapmıştır. Aksini iddia etmek şirktir, Peygamberler de asla şirk koşmazlar.

Amacım Süleyman Ateş Hocayı suçlamak değil. Zira ilmine ve bilgisine çok saygı duyduğum bir kişidir. Ne var ki konumuzun anlaşılması için örnek olarak uygun bir örnek olduğu için burada bu yanılgıya değindim. Yoksa niyetim Süleyman Ateş Hocaya Tevhid’i anlamamış bir kişi olarak nitelendirmek değildir.

Birisi size herhangi bir otomobil motoruna ait bir parça gösterse ve o parçanın ne olduğunu sorsa, siz o demir parçasının ne olduğunu bilseniz bile ne tür bir motorun parçası olduğunu bilmede yanılabilirsiniz. Ancak aynı parçayı otomobilin üzerindeki motorun kendisinde görseniz hemen hangi motorun parçası olduğunu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Başka bir örnek daha verilim.

Tahta bir masa düşünün. Masanın ayaklarından birini masanın altından alarak bu nedir diye sorsak; ya tahta parçası, ya kalas, ya odun parçası veya herhangi bir şeyin ayağı vs. gibi cevaplar alırız. Oysa ki aynı parçayı ait olduğu masanın altında iken, -masanın ayağını göstererek- “bu nedir? diye kime sorarsak soralım, “masanın ayağı“ cevabını alırız ki doğru cevap da budur.

Tıpkı bu örneklerde olduğu gibi, ayetleri de anlamlandırırken ait olduğu Kitab’ın bütünlüğünü dikkate alarak anlamaya çalışmalıyız ki yanlışa düşmeyelim.

Gerçek böyle olduğu halde, Kur’an dan bîr ayet alarak, ona verdiği anlamla kendi görüşünü Kitaba onaylatmaya çalışmak yanlış bir yöntemdir. Ve bu yanlışın sahipleri Kuran` a değil, Kur’an’ı kendi anlayışlarına uydurmaktadırlar.

Şu da bilinmelidir ki; Kur’anın kendisini, Onun ne olduğunu, niçin gönderildiğini doğru olarak tanımlamadan; O’nu gereğince anlamadan, içindekilerine(ayetlere) doğru anlam vermek asla mümkün değildir.

Onun için, ayetleri anlamanın, olmazsa olmaz şartı, Kuran’ın ne olduğunu doğru bilmektir. Zira, Kur’anın kendisini nasıl bilirsek içindekilerini de öyle biliriz.

Yanlış biliyorsak içindekilerini de yanlış, doğru biliyorsak içindekilerini de doğru biliriz. Burada her şey Kur’an nedir? sorusuna verilecek cevaba bağlıdır.

İnsanı doğru yola iletsin diye gönderilen Kuranı, bu anlamda ölçü almayanların, isimleri Müslüman da olsa Kur’an’a tabi olduğunu söylemesine rağmen, Kur’an’ın öngördüğü bir hayatı yaşamaları mümkün değildir.

Kur’an’da Bilime Konu Edilen Ayetler, Kıssalar ve Örnekler

a) Bilime Konu Edilen Ayetler

Doğum ile ölüm arası hayatın düzenleyicisi yaşamın genel ilkelerini belirleyen ve insanı doğruya iletici kılavuz olsun diye gönderilen Allah’ın kitabının, kimilerince bilim kitabı (tarih, biyoloji, uzay, doğa bilimleri v.s.) olarak algılanması, Kuran’a gönderiliş amacına dışında yaklaşma biçiminin en somut örneğidir.

Çünkü, Kur’an’ın gönderiliş amacını bilen birisi, hiç Onu bilim kitabı olarak görür mü? O’na, bilim kitabı diye yaklaşanlar, O’nun özünü kavrayamamış olanlardır. Bu yanılgıya düşmenin nedeni, Kuranda tarihten, doğadan, yaratılıştan, biyolojiden v.s. birçok konudan söz edilmiş olmasıdır.

Oysa ki Kur’an’ın bunlardan söz ediyor oluşu, Onun bu bilimlerin kitabı oluşundan değil, kendi doğruluğunu, gerçekliğini ve dayandığı gücü ortaya koyarak insanın idrakine sunmak içindir. Yani vahyin mesajını insana, insanın ikna olacağı ve anlayacağı bir dîlle sunmaktır.

Allah, kendisinin ve kullarına gönderdiği kitabın iyice anlaşılması için bilimsel ve tarihsel birçok veriyi kullanmıştır. Söz konusu bilime konu edilen ayetlerin anlattığı şeyler amaç değil, araçtır. Güneşten, yıldızlardan, insanın yaratılışından, arı dan sivrisinekten ve buna benzer bir çok konudan söz eden Allah, bunları araç olarak kullanıp, kulların kendisini tanımaları ve kitabına emin olarak inanıp ona göre yaşamalarını amaçlamıştır:

“Andolsun Biz, öğüt alsınlar ve sakınsınlar diye insanlara bu Kur’an’da her turlü örneği verdik” (Zümer -27).

Evrenin yaratılışı ve evrende olan her şey, kendisine konulan yasaya (sünnetullah’a) bağlıdır. Herşey özelliği ile vardır. Ve her şey özelliğine (kaderine) tutsaktır.

Yerçekimi kuvveti, gezegenlerin, Ayın ve Güneşin yörüngelerindeki hareketleri, Güneşin ısıtması ve aydınlatması, suyun belirli bir derecede donması veya kaynaması, gece ile gündüzün ardanla gelişi, ölümünden sonra doğanın yeniden canlanması, gök kubbenin direksiz yapısı, arının bal yapması, kimi hayvanların yediklerini süte dönüştürmesi, vs.., kısaca ne varsa bütün bu var olanlar Allah’ın koyduğu yasalara göre hareket eder.


Güneş ısıtmaya ve aydınlatmaya, arı bal vermeye, bitkiler ölümlerinden sonra yağmurla yeniden dirilmeye, su belirli bir derecede kaynamaya, ateş yakmaya mecburdur.hiç bir şey kendisine konulmuş olan yasayı (sünnetullah’ı) değiştiremez, aksi bir şey yapamaz. İşte Kur’an. insana her şeyin bağlı olduğu yaratıcı ve yasa koyucu gücü, o yaratıcı gücün eserlerinden, yola çıkarak, asıl yaratanı bulmasını ve ona teslim olmasını, O’nun gücüne karşı konulamayacağını, dilediği herşeyi yapabileceğini, her şeyin gerçek sahibinin o olduğunu, insanın sahip olduğu ne varsa O’nun tarafından verildiğini, her şeyin O na muhtaç olduğunu bilmesi ve anlaması için çeşitli örnekleri vererek açıklamaktadır.

Tarihsel ve bilime konu olan ayetlerin amacı budur. “Göklerin ue yerin yaratılmasında,gece ile gündüzün peşpeşe gelmesinde, insanlara faydalı şeyleri taşıyan gemilerin denizde hareket etmesinde, Allah’ın gökten su, indirip onunla Ölümünden sonra yeri dirilterek orada her türlü canlıyı yaratmasında, rüzgarın estirilmesinde ve yerle gök arasında emre amade bulutların hareket ettirilmesinde aklını kullanan kimseler için ayetler (belgeler} vardır’ (Bakara-164).

b) Kıssalar

Kur’an, geçmişte yaşamış toplumların tarihini hikaye olsun veya tarihi bilgi olsun diye değil, o toplumların tercihleri ve bu tercihlerinin dayandığı gerekçeleri, olumlu ve olumsuz yönleri, kabul ve red etmelerinin kendilerine ne kazandırdığını veya ne kaybettirdiğini, karşı koyanlarla kabul edenlerin sosyolojik, psikolojik ve ahlaki durumlarım, kısaca topyekün bir insanlık tarihini (insanın özelliklerini) aktararak tercihlerimizde bize yön vermek istemektedir.

Kıssalar, tarih sahnesinde karşı karşıya gelen iki inancın bağlılarını karşılaştırarak, aralarında kıyas yapmamızı ve onlardan ‘ders‘ almamızı istemektedir. İslam’a dayalı inançla, küfre dayalı . inancın karşılaştırmasını yapıp,gerçek imanın insana vereceği gücü ve başarıya giden yolu bize göstermektedir. Allah’ın desteğini elde edenlerin bu desteği nasıl hakettiklerini kıssalar ortaya koymaktadır.

Kıssaların üzerinde düşünerek, elde edeceğimiz tarih bilinci bizi nasıl olmamız gerektiği konusunda doğruya iletecektir. Diğer önemli bir konu da, Kur anda anlatılan herşeyin bir amacı ve hikmeti olduğudur. Bizler, ‘amacı’ gözardı ederek ve ‘araçları’ (anlatılan şeyleri), amaç yerine koyarak Kur’an’a yaklaşırsak, verilmek istenen mesajı doğru anlayamayız. Kıssalar tarihin yorumlanmasında araç olarak kullanılmıştır.

Kıssaların bize aktarılmasının amacı vardır. Önemli olan bu amacı kavramaktır. İnsanlık tarihinin ilahi bir yorumu olan kıssalarla geçmişi yorumlayan Allah, bugünü ye geleceği, bu yorumun ortaya koyduğu gerçeklere göre değerlendirmemizi istemektedir. İnananlarla, küfredenlerin özelliklerini, tutumlarını, karakterlerini ve tercihlerini neye dayandırdıklarını, değer yargılarının ve yanılgıların neler olduğunu, Rabbani mücadelede tavizsiz olmanın Tevhidi ilke olduğunu, gerçek üstünlüğün izzetli ve şerefli olmada olduğunu örneklerle ortaya koyarak, böylece inananlarla küfredenlerin insanlık anatomilerini açık ve net bir biçimde gözler önüne sermektedir.

Ve biz, küfredenlerin özelliklerini bu anatomiden ortaya çıkarırız. Bu bize büyük bir avantaj sağlar. Çünkü, özelliğini bildiğimiz şeye karşı ne yapacağımızı, onu nasıl kullanacağımızı veya kendimizi ona karşı nasıl koruyacağımızı ve ondan nasıl yararlanacağımızı da biliriz. Keza iman ile küfrün mücadelesinde kazanmanın yolu, zafere ulaşmanın şartları ve nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini Kur’an bize canlı örneklerle (kıssalarla) anlatmaktadır.

c) Örnekler

Allah kendisini ve mesajını kavrayalım diye yaşanılmış ve yaşamakta olduğumuz hayattan bize örnelder sunmaktadır. Verdiği örneklerle, gücünü ve büyüklüğünü de anlayalım diye yarattığı şeylerin nasıl bir gücün eseri olduğunu düşünmemizi ve o güce teslim olmamız gerektiğini; bunun dışında bir yol olmadığını, yoluna girenleri ödüllendireceğini, aksilik edenleri cezalandıracak güçte olduğunu bilmemizi; o’ndan kurtuluşun mümkün olmadığını anlamamızı istemektedir.

Evet bu bir anlatım tekniğidir. Herkes anlatmak istediği şeyi kendisine uygun gördüğü bir yöntemle anlatır. Çünkü anlatılmak istenen şeyin anlaşılması bakımından bu gereklidir. Bizler de başkasına anlatmak istediğimiz şeyin daha iyi anlaşılması bakım dan çeşitli örnekler vererek anlatmaz mıyız? İşte Allah da anlamamız ve bilmemiz gereken bazı şeyleri örnekleme yöntemi ile anlatmıştır. Gerek ‘kıssa’lar, gerek bilime konu olan bazı ayetler anlatılmak istenilen, şey için araç olarak kullanmıştır.

İnsanın yaratılış evreleri, ölümünden sonra bitkilerin yeniden canlandırılması, Güneş ve Ayın konumu ve hareketleri, kısaca canlı ve cansız ne varsa bütün bu evren hakkında verilen bilgiler bize Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu anlamamızda örnek olarak verilmiştir. Bir çok ‘kıssa’ ve ‘olay’ da bu anlamda dikkatlerimize sunulmuştur. Örneğin, Fil suresi de bunlardan biridir: “Rabbinin, fil sahiplerine ne yaptığını bilmiyormusun Üzerlerine taşlaşmış çamur atan kuş sürüleri göndererek onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Sonunda onları yenilmiş ekin’gibi yaptı
.”

Bu surede verilmek istenen mesajın önemli bir boyutu da Allah’ın gücünün karşı konulmaz oluşunu ortaya koymaktır. Ve bu sure bir örnek olarak Peygamberin ve Mü’min’lerin dikkatine sunulmaktadır. Allah’ın destek ve yardımının her türlü gücü yok edecek büyüklükte olduğunun bilinmesi istenmektedir.

Burada mesajın asıl amacının bu olduğunu kavramayan kimi Müslümanlar, işin esasını yani bu örnekle anlatılmak istenen ‘amacı’ kavramak yerine, verilen ‘örneğin‘ kendisi üzerinde gereğinden fazla durarak onu uzun uzun hikaye etmişlerdir. Ebrehe’nin Kabe’yi yıkmak için fillerden nasıl bîr ordu kurduğundan tutun da, ordunun başında bulunan filin büyüklüğünden ve Ebrehe’nin nasıl herkesi yenip esir aldığından, Kureyş’in başı ve lideri olanın develerim geri almak için Ebrehe ile görüşmeye gittiğinden, Ebrehe’nin Kabe’yi yıkacağını söylemesine karşın onun: “yeter ki develerimi ver. Ben develerin sahibiyim, evin sahibi değil Evin sahibi var, onu korur”

dediğini ve bunun üzerine develerini geri aldığını; Kabeyi yıkmak isteyen Ebrehe’nin Mekke’ye giremediğinden ve Allah’ın onu nasıl perişan ettiğine varıncaya dek uzun uzun hikayeler anlatılmaktadır.

Oysa ki bu olay? Allah’ın gücüne karşı konulamayacağına ve Allah’ın yardımını hak edene yardımcı olacağına, destek vereceğine dair verilmiş/ anlatılmış bir örnektir, örneğin bu boyutunu idrak edemeyenler ise, bunun üzerinde uzun uzun hikayeler uydurarak asıl verilmek istenen mesajın anlaşılmasına engel olmuşlardır.

Kur’anın gönderilmesindeki asıl amaç, insanların bu dünyadaki yaşamlarını ve inançlarını kendisine göre düzenlesinler diyedir. Her şeye kanun koyan, düzen veren yüce Rabbimiz, yarattığı biz kullarını başıboş bırakmamış, gönderdiği elçiler ve kitaplarla dogru yolu göstermiştir.

”Göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı bulunmayan, herşeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyen ve dünyaları uyarmak üzere kulu Muhammed’e hakkı batıldan ayırt eden Kur’an’ı indiren Allah yücelerin yücesidir” (Furkan 1,2).

Yarattığı herşeyi bir ölçüye göre düzenleyen Allah kullarının hayatlarını düzenlemelerinde ölçü olsun diye de Kur’an’ı indirmiştir.

Tıpkı Güneş’e, Aya, suya, ateşe konan yasa gibi, Kuran da insanlığın yasasıdır. Kim bu yasaya uymazsa, insanlığını yitirir. Bu yasa insanlığın kaderidir/özelliğidir. Ve insanlık bu özelliği ile insanlıktır. Bu özelliğe uygun davranmayan insan, şerefli bir varlık olmaktan çıkar. Nasıl ki Güneşe konan yasa, onun belli bir yörüngede dönmesi, ısıtması ve aydınlatması ise, nasıl ki suya konan yasa onun belli bir derecede donması veya kaynaması ise ve her eşya kendisine konulan yasalarla varolabiliyor ve o yasaların tutsağı ise, bu yasalar olmasa her şey çözülecek ve bir hiç olacaksa, insan da insanlığın yasası olan Kitab’a uymakla, gerçek insanlığa girer, uymamakla da insanlıktan çıkar.

Yarattığı insanı en iyi tanıyan, onun için gerekli olanları en iyi bilen Allah, onun için en uygun olan yasayı da koymuştur. İnsanı ve ihtiyaçlarını Allah’tan daha iyi bilen olabilir mi ki, insan için daha iyi yasa koyabilsin? Bu bakımdan elbette kî en iyi yasa (düzen), Allah’ın koyduğu yasadır. Ancak, Allah, koyduğu yasaya uyup uymama konusunda insana seçme özgürlüğü vermiştir. Zaten ceza ve ödül de bu özgürlüğün bedelidir. Cennet ve Cehennem bunun için vardır. Kendisine yakma özelliği verilen ateş, ben yakmam diyebilir mi? Onun yakmama gibi bir hakkı var mı? Yakıcı olmasından dolayı bir sorumluluğu olabilir mi?

Elbette ki hayır Çünkü onun görevi yakmaktır. Ya insan? Evet insan yaptıklarından sorumludur. Kuranın içerdiği mesaj özü itibariyle Allah’ın insanlık yasasıdır (Sünnetullah). însan bu yasaya uymazsa Cehennemle cezalandırılacak, uyarsa Cennetle ödüllendirilecektir.

Kur an’ın Anlaşılmasına Dair Bazı Öneriler

a- Kur’an’ı çokça, gereğince ve hayatımızı kendisine göre düzenleme amacı ile okumak, anlaşılmasını kolaylaştırmada belirleyici bir öneme sahiptir.

b- Kur’an konuşma dili ölçüleri içinde okunmalıdır. Zira bilindiği gibi konuşma dili ile yazı dili arasında farklar vardır. Bu fark dikkate alınmazsa, özellikle bazı ayetlerin gereğince anlaşılabilmesi oldukça güçleşmektedir. Dikkat edilirse yazılı bir eser, sahneye konacağı zaman önce konuşma diline dönüştürülmektedir,

c- Anlaşılmak üzere gönderilen Kur’an’ın yüzünden okunuşunu ibadet haline getiren zihniyet sadece yüzünden okumayı yeterli görerek, insanların O’nu anlamaya çalışmasına engel olmuştur. Ne dediği anlaşılmadan okunan bir kitabın, okuyana hiçbir yarar sağlamadığını bilmemize rağmen okumak için, okumayı ibadet olarak görmemiz Kur’an’dan ne kadar uzak olduğumuzun göstergesidir.

Sadece yüzünden okunmakla yetinmeyip, o’nu gereğince ve anlayarak okumakla, Allah’ın oku !. emrine uymuş oluruz. Bugün Kuranın yüzünden okunması için gösterilen çabanın çok azı, anlaşılarak okunması için gösterilseydi, Müslümanların kendi Kitaplarını anlamada bir sorunları olmayacaktı.

Evet ancak, Kuran’ı anlayarak okumak ve okutmak ibadedtir. Bu konuda özellikle meal/tercüme yapanlara büyük sorumluluk düşmektedir. Sadece meal yapmakla yetinmemeli, aynı zamanda meallerin okuyanlar tarafından gereğince anlaşılması ve ilahi hikmetin kavranması için, anlama yöntemlerini de detaylıca ortaya koymalıdırlar. Çünkü , meallerle dinlerini öğrenmek isteyen kimseler yüzyıllardır oluşturulagelen engellere takıldığından, okuduğunu gereğince anlamada güçlük çekmektedirler.

Okuduğunu gereğince anlamayan bir kimse, Kur’anla sağlıklı bir iletişim kuramamaktadır. Bu büyük bir sorundur. Bu sorun aşılmalı ve nasıl ki yüzünden (Arapça) okuma tekniği ile ilgili her türlü yöntem en ayrıntılı biçimde belirlenmişse ve bu konuda kitaplar dolusu bilgiler verilmişse, Türkçe meallerin de gereğince anlaşılmasına dair yöntemler ortaya konmalı ve okuyanın, okuduğu mealden, Vahyin kendisinden ne istediğini anlaması için yardımcı olunmalıdır.

İnsanları, Kur’an mealini okumaya çağırmak ve Okuduğu mealle, anlatılmak isteneni kavraması konusunda, anlatılmak istenenle iletişim kurmada yeterli birikime sahip olmayanlar ne yazık ki okuduklarını anlamada büyük bir güçlük çekmektedirler.

Burada konuyla ilgili olduğu için bir anımı anlatmak istiyorum:

Geleneksel kültüre göre inancını şekillendirmis, muhafazakar, cumadan cumaya namaz kılmakla yetinen, oruç tutan bir iş arkadaşım, bir gün elinde “Yasin Suresinin Fazileti” isimli bir kitapçıkla yanıma gelip, kitapçığı bana gösterek bir sorusu olduğunu ve cevap vermemi istedi.

Yasin Suresinin Tercümesini/mealini okuduğunu ve ilk kez Kur’an’dan mealen birşey okuduğunu, okuduğu şeyi yazanın (meal’i yapanın) saçmaladığını, böyle bir saçmalığın Kur’an olamayacağını belirterek: “alçak ve şerefsiz adam, nasıl böyle bir şey diyebilir (yazabilir)? Bu saçma şeyleri nasıl yazabilir” diye hakarette bulundu.

Arkadaşım, buna benzer birçok şey söyleyip, meali yapana oldukça ağır hakarette bulunduktan sonra, yaptığı davranışının doğru olduğundan emin bir yüz ifadesi ile benden düşüncemi sordu. Kendince, Kur’an’ın yüceliğini korumak amacıyla böyle davranmıştı. Evet, Kur an’ı savunma adına, kitapçığın sahibine olmadık hakaretler yapmıştı.

Çünkü inandığı kitabı korumak, inancının bir gereğiydi. Ve o da inancının gereğini yapıyordu. Bundan daha acınacak bir durum olamazdı. Arkadaşım hayatında ilk kez Yasin Suresinin Türk çesini(mealini) okumuş ve okuduğu şeyi saçma bulmuştu. Onun saçma bulduğu şey surenin orjinali değil, mealiyidi. Çünkü, Kur’an’a inanan/iman eden biriydi.

Onun kafasındaki Kur’an anlayışına, okudukları uymamıştı. Kendisince saçma bulduğu açıklamaları Kur’an’a yakıştiramamış, bilakis büyük bir hakaret olarak görmüştü. Ona göre bu saçma şeyler (!) Kur’an olamazdı. Kur’an tahrif edilmişti. Bu saçmalıklar meali veren hain ve alçak adamın uydurmasıydı. “Mukaddes ve yüce bir Kitap olan ve dünyada ne varsa hepsinin bilgisini içinde barındıran, her şeyi açıklayan, bilim ve teknolojinin kaynağı olan, her bir sözünün binlerce anlamı bulunan Allah’ın sözü” bir kitapta, böyle basit şeyler olamazdı.

O, mucizevi bir kitaptı. Ve hiç kimsenin gerçek anlamıyla O’nu açıklamaya gücü yetemezdi. Evet, arkadaşımın kafasındaki Kur’an anlayışı buydu. Arkadaşım Kur’anı koruma adına Kur’an’a olmadık hakaretler yapmıştı. Çünkü, okuduğu ve hakaret etmekte olduğu şey gerçekten de Yasin suresinin mealiydi.

Ve diğer meallerden hiç bir farkı da yoktu. Ancak arkadaşımın okuduğunu anlamasına, gerçeği görmesine; yıllarca Kur’an adına büyüklerinden, hacı ve hocalardan duydukları ve kulaktan dolma bilgiler engel olmuştu. Arkadaşım bir örnekti, içinde bulunduğumuz toplumun büyük bîr çoğunluğunun Kur’an’la ilişkisinin ne olduğunu yansıtan bir örnek.

Yüzyıllar boyunca Kuranla aramızda oluşturulan yapay engeller yüzünden, düşüncesinde böylesi kirlenme oluşmuş olanlardan meal okumalarını istemek bir anlam ifade eder mi? Bu yapay engeller yıkılmadan, meal okumanın fazla bir yararı olabilir mi? Olsa bile gereğince/yeterince olabilir mi?

Evet, bu engeller tek tek ortaya konmalı ve yıkılmalıdır ki Kur’ani okuyan, okuduğunu gereğince anlayabilsin. Anlasın ki, farkında olmadan, Allah’la birlikte başka ilahlar edinmesin, Allah’ın Kitabına, Kitabı koruma adına hakaret etmesin.

Arkadaşıma, önce Kur’an’m ne olduğunu ve niçin gönderildiğim açıklamaya çalıştıktan sonra beraberce Yasin Suresinin mealini yeniden ve anlamaya çalışarak okuduk. Sure bittiğinde arkadaşım hayretini gizleyememişti.

Biraz önce söylediklerinin tam tersine, okuduğumuz meal oldukça hoşuna gitmiş ve beğenmişti. Yaptığı hatadan dolayı, Allah in kendisini affedip etmeyeceğini, affetmesi için ne yapması gerektiğini sordu.

Tevbe etmesini söyledim. Nasıl böyle bir aptallık yaptığına hayıflanarak yanımdan ayrılırken: “Bana şimdiye kadar Kur’an adına bunca yalan yanlış şeyleri öğretenlerin Allah belasını versin ‘ diye bedduada bulundu. Bu duruma düşmemek veya bu durumda olanımız varsa ondan kurtulmak için Kur’anı anlamada Onunla aramızda oluşan engelleri kaldırmak zorundayız.

d- Kur’an, doğal olarak gönderildiği toplumun dilini kullanmıştır. Yani Arapça’dır. Bazılarının dediği gibi Rabb’ça filan değil. Zaten kendisi de Arapça bir kitap olduğunu söylemektedir. Onun için bu konuda söylenecek herşeyi gereksiz buluyorum.

Ancak dil ile ilgili dikkate almamız gereken husus şudur: Kur’an’ın kullandığı dil o günün toplumunun konuştuğu ve kullandığı dildi. Bu bakımdan bazı kelimelerin zaman içinde değişikliğe uğramış alabileceğim göz önünde bulundurarak, ilk kullanıldığı zamanki anlamı taşıyıp taşımadığını dikkate almak, doğru anlamada gerekli bir bilgidir.

Örneğin, riba o günkü toplumda neyin karşılığı olarak kullanılıyordu? Şimdi de aynı anlamı koruyor mu? ilah, o günkü toplumda neye deniyordu, bugün de aynı anlamı ifade ediyor mu? Şayet, zamanla bir anlaın değişikliği olmuşsa ilk kullanıldığı anlamı öğrenmemiz, anlatılmak istenen şeyi doğru anlamamızı sağlayacaktır.

e- Kur’an’da öncelikle bizi muhatap âlân ayetlerle ilgilenmeliyiz. Muhatap alındığımız ayetleri muhakkak anlarız. Bir ayet bize hitap etmiyorsa, onun hitap ettiği birileri veya birşeyler yok demek değildir.

Bizim için önemli olan bize hitap edip etmediğidir. Şayet, bize hitap etmiyorsa, yani bizden bir şey istemiyorsa onu anlamak zorunda değiliz. Ve eğer bizden birşey istiyorsa o zaman ne demek istediğini, bizden neyi istediğini muhakkak anlarız.

Örneğinyalan söylemeyin, haram yemeyin, hırsızlık yapmayın, namaz kılın, dürüst olun, iyilik yapın, cömert olun, sözünüzde durun, Allah’a eş koşmayın, kafirleri dost edinmeyin gibi ayetlerin muhatabı biziz ve biz, bizden isteneni anlamak/ kavramak konusunda Kur’an’ın mesajını rahatlıkla anlarız.

Yazıyı Word dosyası olarak indir.

Bu yazı / kitap Tevhid Nesli sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

2 thoughts on “Kuran’a Dönüş

Add yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: