Edip Yüksel hakkında…

Aşağıda birbirinden ilginç iddialar ve cevapları bir arada bulacaksınız. Yorumsuz olarak sunuyorum.

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (I)

Geçen sene bir yayınevinin çalışanlarından biri, Edib Yüksel’in Kur’an çevirisini neşretmeyi düşündüklerini söylemişti. “Çeviride Tevbe Sûresi’nin son iki ayetine yer veriyorlar mı?” diye sordum; “Vermiyorlar ama kendilerini ikna etmekle meşgulüz; sanırım Edib, çevirinin basılması için buna razı olacak!” dedi.

Bu çevirinin iki ayeti içermeyen müsvedde nüshalarının ellerde dolaştığını daha önceden biliyordum. “Peki böyle bir denâete aracılık yapmak hususunda hiç Allah’tan korkmuyor musunuz?” diye sorduğumda, o genç arkadaş, masrafların “onlar” (!) tarafından karşılanacağını; aşırılıklarla dolu olduğu için çevirinin çok satacağını bildiklerini, kendilerinin de zaten bu işe ekonomik nedenlerle girdiklerini söyledi. Onlar basmasalarmış, nasıl olsa basacak birini bulacaklarmış. vs. vs.

Şimdi bu çeviri başka bir yayınevi tarafından Mesaj: Kur’an Çevirisi (İstanbul, Kasım 2000) adıyla basıldı; mütercim râzı edilmiş olacak ki çeviride mezkûr iki ayet de yer alıyor. Oysa Reşad Halife’nin -Edib Yüksel’in de katkıda bulunduğu- Quran: The Final Testament (USA, Tucson, tsz.) adlı neşrinde ayetlerin Arapçası da, çevirisi de bulunmuyor. (s. 207; izahı için bkz. Appendix 24, s. 669-690)

Edib Yüksel, tabir-i meşhûrla takiyye yapıp çevirisinde yer vermek zorunda kaldığı bu iki ayet hakkında şöyle demekten kendisini alamıyor: “Muhammed peygamberi putlaştıranların [Kur’an’a] iki hadis ekleme girişimleri başarısızlığa uğramıştır…” (s. 408)

Edib Yüksel’in bu iddialarını sahiplenen ve güya sadece Kur’an’ı (!) rehber edindikleri iddiasında olan gençlerden biri onun Türkiye’ye gelişi üzerine cemaatin web sitesinde şöyle yazmış: talâa’l-bedru aleynâ!

Bu muvahhid (!) gençlerden bir diğeri ise bu meseleyle ilgili olarak hurafeci (!) muhatabını aklısıra şu şekilde ilzam etmeye çalışıyor:

– Bugün Kanada’da, Amerika’da ya da dünyanın bazı merkezlerinde Tevbe Suresi’nin son iki ayetinin çıkarıldığı Kur’anlar kütüphane raflarını süslüyorlar… Bu Kur’an’ı eline alıp inceleyen bir insana deseniz ki: “Elinizdeki Kur’an yanlıştır, Tevbe Suresi’ne 2 ayet daha eklenmelidir”; o insan da size, “İyi ama Allah Kur’an’ı koruyacağına söz vermiştir. Neden iki ayet ekliyorsunuz Kuran’a?” derse, ona ne cevap verirsiniz?

Bilindiği üzere Reşad Halife, Amerika’ya gittikten sonra kendisine Kur’an’dan işaretler bulmakta gecikmemiş; peygamberliğini ilan da etmişti. Hasan Mezarcı’nın da Almanya’ya gittikten sonra kendisine Kur’an’dan işaretler bulduğu ve mesihliğini ilan ettiği biliniyor. Edib Yüksel’e gelince, onun daha Türkiye’de iken kendisine Kur’an’dan işaretler bulduğu, ilahî ilham ve uyarılara mazhar olduğunu söylediği zaten öteden beri bilinir. Nitekim kendisi bunu saklamaya gerek duymamış, Tanrı tarafından işaretlendiğini çeşitli vesilelerle hem îma, hem izhar etmekten çekinmemiştir.

Bir vesileyle çevirisinde şöyle diyor:

– Her mümin için bir Kadir/Yazgı gecesi vardır. Benim için Kadir Gecesi, dinadamlarının öğretilerini Tanrı’nın öğretisine eş koşmaktan vazgeçtiğim geceydi. 1 Temmuz 1986 sabahına kadar süren o gece hayatımın tümüne bedeldir. (s. 527)

Hal böyle olunca, işimiz gerçekten zor… Çünkü özdeşlik yetisi zaafa uğrayan birinin, çelişmezlik yetisi de sağlıklı olarak çalışmaz; dolayısıyla herhangibir şekilde ikna da edilemez. Üstüne gidildikçe elindekilere sıkı sıkıya tutunur; tutturur. Nitekim -güya tepkileri azaltmak gayesiyle- “ultramodern önerilerini çevirisine koymadığını” söyleyen bu şahıs, biraz halinin farkında olmalı ki şöyle diyebiliyor:

– Bazı yorumlarım yanlış veya ilişkisiz olabilir. Ayetlerin anlam ve işaretine sadık kalmaya özen göstermekle birlikte bazan sınırı aşmış olabilirim. (s. 12)

Oysa kendisinin tâbi olabileceği hiçbir sınır yok; zira istese de sınırda duramıyor, kendisini frenleyemiyor; ilmî, ahlâkî, itikadî hiçbir sınır kendisini durduramıyor; çünkü nefis arabasında fren pedalı yok; ya gaza basıyor ya geri vitese alıyor; ya çok ileriye gidiyor, ya çok geriye; fakat aslâ sabit bir yerde durmayı beceremiyor; yakıtını cahil muhataplarının zaaflarından devşirmesi de bundan.

İstikameti meşkûk bu nefis arabasına, kendilerine eğlence arayan çoluk-çocuktan ya da uçarı (protest) gençlerden başkasının binmeyeceğini, binmeyi deneyenlerin ise kısa bir süre sonra ineceklerini tahmin etmek akl-ı selim sahipleri için hiç de güç olmasa gerek.

Bu çeviri hakkında istemeyerek de olsa yazmaya karar vermemin nedeni, [private] sadece ama sadece peşine takılan çocukların bizim çocuklarımız olması…

“Ne emel kaldı derûnumda, ne sevda-yı mecaz” desem de için için, çaresiz, bir şeyler söylemeye çalışacağım. Kimbilir belki bir yararı olur!

dcundioglu@yenisafak.com

22 ARALIK 2000

——————————————————————————–

Bir mütenebbi’nin Kur’an çevirisi: “Mesaj” (II)

Geçen yazımda Mesaj’ın sahibi hakkındaki kanaatlerimi açıkça serdetmiş ve kendisine tutarsızlık, çelişki, hata, sapma, vb. şekilde nitelenmeyi hak eden örnekler vermenin niçin bir yararı ol(a)mayacağını izah etmiştim. Binaenaleyh vereceğim örnekler, henüz akl-ı selimini kaybetmemiş olduğunu ümit ettiğim genç takipçilerini muhatap alıyor. Çünkü kadr sözcüğünü metinde kudret, dipnotta yazgı olarak çeviren bir kimseye çelişkiden, tutarsızlıktan, yetersizlikten söz etmekte hiçbir fayda mülahaza etmiyorum.

Örneklere geçmeden önce, eleştirilerimde dikkate aldığım belli başlı ölçütleri belirtmek isterim:

1) Bu metin bir telif değil, bir tercüme; dolayısıyla Kur’an’ı çevirmeye kalkışan birinden -biri kaynak metne, diğeri amaç metne ait olmak üzere- en az iki dili ciddi düzeyde bilecek yeterliliğe sahip olmasını beklemek okurlarının en tabii hakkı.

Amaç metnin dilinin (Türkçe’nin), mütercimin anadili olmadığını ve bu dili sonradan öğrendiğini biliyoruz. Nitekim gerek yayımladığı kitap ve makalelerini okuyanlar, gerekse telaffuz ve şivesine dikkat edecek olanlar, mütercimin dil selikasının gelişmişlik derecesi hakkında kanaat sahibi olmakta zorlanmayacaklardır.

Kaynak metnin diline (Arapça’ya) gelince, mütercim formel bir eğitim almış olmayıp bu dili babasından öğrenmiştir. Kendisinin hem babası, hem hocası olan Sadreddin Yüksel Hocaefendi, oğlunun Arapça bilgisi hakkındaki kanaatinin olumsuz olduğunu, yazdığı bir makalede açıklamıştır. Ne var ki bu yargının hissî sâiklerle verilmiş olmasını nazar-ı itibara alarak biz bu tür değerlendirmeleri değil, mütercimin imzasıyla yayımlanmış çeviriyi gözönünde tutacak, hükmümüzü bu metinle sınırlandıracağız.

Hatırlatmak isterim ki burada Arapça ile bahis mevzû edeceğim cihet Kur’an Arapçası’dır; dil ile kastettiğim ise mücerred gramer ve sözcük bilgisi değil, bilâkis bu dilin içinden çıktığı tarih ve kültürün tanınıp bilmek; tabiatıyla bu dili, bu tarih ve kültürü tanıtıp bildirecek klasik kaynaklara vâkıf olmaktır. Gerek klasik, gerekse modern dilbilim/anlambilim otoritelerinin ittifak ettiği üzere, gramer ve sözcük bilgisi zamanla bozulmalara uğradığından, bir metni kendi tarihinin (bağlamının) içerisinde anlamak zarureti vardır. Bu zaruretledir ki klasik bir metnin mütercimi, bu metnin dilini sadece artsüremli değil, aynı zamanda eşsüremli yöntemle çözümleyebilecek yeterlilik ve yetkinliği hâiz olmalıdır. Binaenaleyh avâm lisanı olan Arapça’yı bilmekle Kur’an dili olan Arapça’yı bilmek çok farklı şeylerdir. [Laleli’de turistlere pijama satan tezgâhtarların bildikleri dilin, o dilde yazılmış edebî metinleri anlamak ve çevirmek için yeterli ol(a)mayacağını, sanırım her akl-ı selim sahibi kabul eder.]

2) Klasik bir metni anlayıp çevirmenin olmazsa olmaz koşullarından biri de metnin tarihsel içeriğine vukûfiyettir. Bu tarihsel içerik, ister istemez kendisini anlamaya/yorumlamaya çalışan kimseleri çoğu zaman metnin çevresinden (dışından) yardım almak zorunda bırakır. Sözgelimi zihar yasağıyla ilgili hükümleri kavramak için, bu yasağı içeren metin kadar, yasağa konu teşkil eden olgunun da anlaşılması gerekir. Kısacası olgular metnin kendisinde açıklıkla yer almadığı takdirde, metnin çevresine/dışına gitmek zarureti vardır. Ancak mütercimin çevirisinin, Kur’an’ın Arapça orijinalinden değil, Reşad Halife’nin İngilizce çevirisinden aktarma olduğu görüldüğünden, örnekler verilirken ister istemez bu ikircikli durum gözönünde tutulacaktır. Yine de mütercimin Türkçe, Arapça ve Tarih bilgisinin derecesini ölçmek isteyenler olursa, şimdilik onlar şu örnekle yetinebilirler:

– “Ateş körükleyenin elleri kahrolsun, zaten kendisi kahroldu.” Arapça’daki “ebu Leheb” ifadesi, alev babası, ateş sahibi, ateşçi olarak da çevirilebilir Türkçe’ye. Bu tanımın, Muhammed peygamberin amcası Abd ul-Uzza Ibn Ebu-l-Muttalib için kullanıldığı öne sürülür. (s. 532)

Bu kısa paragrafta yer alan onca dil ve bilgi hatasını tek tek açıklamak benim için bir zevk olurdu; fakat bu işlemi hemen her okurun, hatta İmam-Hatiplerin orta kısmında okuyan bir çocuğun dahî yapabileceğine itimadım tam.

İfade… tanım… alev babası… ateş sahibi… ateşçi… VE meselâ bir de Abd ul-Uzza Ibn Ebu-l-Muttalib…

İnanın -Mesudî’nin anlattığı fıkradaki Vali’nin dediği gibi- mütercimin hangi yönünü kıskanacağımı bilemiyorum: neseb bilgisini mi, lisan bilgisini mi, imlâ bilgisini mi?

Şimdilik şu kadarını söyleyeyim ki Manitu bile, verse verse, kullarına ancak bu kadar başarısız bir çeviriyle mesaj verebilirdi!

dcundioglu@yenisafak.com

23 ARALIK 2000

—————————–

Bir mütenebbi’nin Kur’an çevirisi: “Mesaj” (III)

Mesaj’ın içerdiği gayr-ı ciddî yorumlar ile bu yorumlara mesned teşkil eden gelişigüzel çeviriler, dayandıkları 19’cu söylem’in seviyesizliğiyle mütenasip olduğundan, The Final Testament ile Türkçe kopyasını karşılaştırmak gerekiyordu. Ben de üşenmeyip karşılaştırdım. Her iki mütercim de laubalilik husûsunda birbirinden aşağı kalmadığı için, Mesaj’ın sahibini eleştirmek ile The Final Testament’in sahibini eleştirmek aynı kapıya çıkıyor; aradaki tek fark birinin İngilizcesinin diğerinin Türkçesi kadar kötü olmaması. Binaenaleyh Mesaj’ın -bazı kişisel işgüzarlıklar dışta tutulursa- Kur’an’ın orijinalinin çevirisi değil, The Final Testament’in Türkçe kopyası olduğunu katiyetle söyleyebiliriz. O halde, Mesaj’ın dil ve üslûb açısından ‘okunabilirlik’, anlam ve yorum açısından ise ‘güvenilirlik’ değeri taşımadığını farkedecek düzeydeki okurların, her halukârda yarı-sâdık bir müridle muhatab olduklarını unutmamaları gerekir.

İmdi, aralarında karbon kağıdı bulunan iki çevirinin seviye ve üslûbuna delâlet eden bazı örnekleri sırasıyla inceleyelim:

– Seni bir sapık olarak bulup doğruya iletmedik mi? (93: 7; astray)

Cenab-ı Hakk’ın Peygamber Efendimize (s.a) hitabını bu şekle büründürmenin, esasen dil bilmezlikle bir alâkası yoktur; gerçek neden bilgisizlik değil, edebsizliktir.

– Rabbi, bir zamanlar İbrahim’i birtakım kelimelerle sınamış; o da onlara eklemişti. (2: 124. yani: “İbrahim yanlış eklemede bulunmuştu.”)

Ayetin aslında geçen etemme (tamamlamak) fiilini, eklemek diye Türkçeleştirmek, eklemede bulunmanın ta kendisidir ve hem tahrif, hem iftiradır! Kendi peygamberi bile bu kadarını yapmamış: he fulfilled them)

– Şok. Hem de ne şok! Şoke edenin niteliği sana bildirildi mi? (101: 1-3; The Shocker. What a shocker! Do you have any idea what the Shocker is?)

Deterjan reklamlarına yaraşır ifadeler, hiç utanmadan/sıkılmadan Kur’an’a reva görülmüş… (Mesaj, böylesi televoleci hafifliklerle dolu.)

– Kuşkusuz gece kalkıp meditasyonda bulunmak çok daha etkili… (73: 6; the meditation at night)

Ne dersiniz, tam da “Allah’a hamdolsun iyi ki Amerika’da yaşıyorum” diyen dekadanlara göre değil mi?

– Kanyon halkına yazıklar olsun! (85: 4; the people of the canyon)

Anlamı için Teksas-Tommiks kitaplarına müracaat ediniz!

– Bir de ileri geçen öncü elitler vardır. (56: 10; the elite of the elite)

Söze gerek var mı?

– Kimin de tartıları ağır gelirse, onun da anası uçurumdur. (101: 8-9)

Yani: “Nasıl çevireceğimi ben de bilemedim; nasıl anlarsanız anlayın!” (İngilizcesi hiç değilse anlamlı: his destiny is lowly)

– Allah bir atom ağırlığınca bile haksızlık yapmaz (4: 40); Kim bir atom ağırlığı iyilikte [veya kötülükte] bulunursa onu görür. (99: 7-8; atom’s weight)

Bir kelime oyunu da benden: mesaj değil, masaj!

– Onlar Allah’ın lütfunu tekelleştiremezler. (57: 29; they have not monopolized)

Türkçesi: “not only Quran, but only Rashad!”

– Onlar hem cinlerdendir, hem halktandır. (114: 6; be they of jinns, or the people)

Çeviri şu sırayı izlemiş olmalı: Komut 1: Metindeki bütün “en-nâs” sözcüklerini bul, “people” ile değiştir; Komut 2: Metindeki bütün “people” sözcüklerini bul, “halk” ile değiştir! (Biri kendisine ‘people’ın, sadece ‘halk’ anlamına gelmediğini söylemeli.)

– Onu yalanlayıp deveyi boğazladılar. (91. 14; slaughtered her)

Acaba nasıl etsek de mütercime develerin boğazlanamayacağını anlatsak! Yoksa Reşad Halife de mütercime hakkını helâl etmeyecek!

– O, alev sahibi bir ateşe girecektir. (111: 3; the blazing Hell)

Siz hiç Türkçe’de “alev sahibi bir ateş” dendiğini duydunuz mu?

– Onlara çamurdan sertleşmiş taşlar atıyorlardı. (105: 4; hard stones)

Peki “çamurdan sertleşmiş taşlar” dendiğini?

– Kim Rabbinin mesajından yüz çevirirse onu zorlu ve yokuşlu bir cezaya süreriz. (72: 17; He well direct him)

Hiç “zorlu ve yokuşlu bir ceza” denir mi? Peki “süreriz” de nereden çıkmış? (Abdulmuttalib’i Ebu Muttalib’e dönüştürmesi hadi önemli değil; bari burada yesluku fiilini nesluku’ya, he’yi de we’ye dönüştürmeseydi.)

– Allah’ı nasıl inkâr edersiniz? (2: 28. how can you disbelieve in God)

Mütercim’e, “Hani siz, müşrikler Allah’ı inkâr etmiyorlardı diyordunuz? Bu bir çelişki değil mi?” diye sorsak, acaba bize şöyle mi cevap verir: “Ne bileyim, o kadar hızlı kopyaladım ki ne yazdığımı ben de bilmiyorum! İsterseniz çöpe atabilirsiniz.”

Biz de zaten örnekleri oradan topluyoruz. Bu sırada kalemimiz kirlendiyse tek nedeni bu!

Örneklere devam edeceğiz.

dcundioglu@yenisafak.com

26 ARALIK 2000

————————-

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (IV)

Mesaj sahibinin sözcük’le terim, terim’le kavram, anlam’la yorum arasındaki ince ayrımın farkında olmaması, üstelik her fırsatta kişisel görüşlerini Kur’an’a söyletmeyi bir marifet bilmesi nedeniyle açıklamalarını uzun uzun alıntılamakta fayda görmüyoruz. Ancak bazen -Mesaj’ını kendisinden kopyaladığı- Reşad Halife’nin İngilizce çevirisinin etkisinde, bazen de işgüzarlığı meslek edinmesinden ötürü, ayetlerin anlamlarını açıkça tahrif etmiş, neredeyse çevirisini yarı-telif bir kitap haline getirmiştir.

Birkaç örnek vermek bile bu ağır gibi görünen yargıların haklılığını ortaya koymaya yetecektir diye düşünüyoruz.

– Bu uydurma bir hadis değil. (12: 111; that is not a fabricated Hadith)

Arapça’da hadîs’in sözcük anlamı “(herhangibir) söz”; terim anlamı ise, “Hz. Peygamber’den rivayet edilen söz” demektir ki Türkçe’de bu haliyle kullanıldığında terim anlamı kastolunur. Oysa ayette terim anlamıyla değil, sözcük anlamıyla kullanıldığı halde, mütercim sırf hadis tartışmalarındaki kişisel tutumunu Kur’an’a onaylatmak amacıyla sözcüğün Türkçesini değil, aslını yazmış ve güya okurun zihnini ayette terim anlamının kastedildiği düşüncesine sevketmeye çalışmıştır.

– Tüm mezhepler bu konuda kuşku içindedir. (4: 157; all factions)

Ayette mezhep kelimesinin karşılığı var mı? Ayetin Arapçasında yok! (İngilizce çeviri de Türkçe’ye yanlış kopyalanmış.)

– Mezhebler (İsa’nın kimliği üzerinde) aralarında anlaşmazlığa düştüler. (19: 37; the various parties)

Alerji duyduğu herşeyi Kur’an’a söyletmeye çalışan bir zihniyete ahzab (tekili: hizb) ile mezâhib’in (tekili: mezheb) başka başka şeyler olduğu nasıl anlatılabilir? (Bu, Kur’an’ı ucuz bir propaganda broşürüne dönüştürmek değil midir?)

– Biz çeşitli tarikatlare (yollara) ayrıldık. (72: 11; we follow various paths)

Ayetteki tarâik (yollar) sözcüğünün tekili tarikat’tır; turuk/tarikât şeklinde de çoğul formları vardır. (Sözcüğü aynen muhafaza etmekteki amaç belli değil mi?)

– … ve türbeler, şans oyunları şeytan işi birer pisliktir. (5: 90; and altars)

Burada ölülere ve türbelere sövmek için mütercim Kur’an ayetini hevâsına alet etmiş, kasten ensab (putlar) sözcüğüne yanlış mânâ vermiştir. Bizce bu tashih-i itikad değil, tahrif-i nass’tır!

– O’ndan başka kendilerine dahi yarar ve zarar veremeyen kimseleri evliyalar mı edindiniz? (13: 16; masters)

Evliya sözcüğü veliler demektir; evliyalar ise veli/ler/ler… Oysa mütercim, her yerde sözcük ve terim anlamlarıyla oynamaya ihtiyaç duymuyor (10: 62); tekil-çoğul ayrımı zaten umurunda değil, birçok yerde dost deyip geçiyor. Hiç de dürüstçe değil, bilâkis misyonerce… (Amaç sadece yığınları etkilemek olunca, bu tür numaralar da câiz olur!)

Böylesi işgüzarlıkları mütercimin otantik terimlere düşkünlüğüyle (!) açıklamak isteyecekler; lütfen şu kopyalama-örnekler üzerinde biraz düşünsünler:

– Kim bir iyiliğe aracılık ederse kendisi için ondan bir kredi var. (Nisa: 85; a share of credit thereof)

Boş yere gözlerinizi oğuşturmayınız; doğru okuyorsunuz.

– Test edilmeyeceklerini sandılar. (5: 71; … would not be tested)

İnanınız, ayetin üniversite sınavlarıyla bir ilgisi yok!

– Lüks mobilyalar üzerinde. (56: 15; on luxurious furnishings)

Dua edin, hûrî’yi ‘hostes’ diye çevirmemiş!

– İbrahim, (…) monoteist bir öncü idi. (…) İbrahim’in dinini bir monoteist olarak izlemen için… (16: 120, 123; Abraham was … a monotheist…)

İnşaallah gençler bu çevirilerden etkilenip de meselâ Hz. Yunus hakkında “He was a marjinal man” gibi ifadeler kullanmazlar; yoksa, Erkin Koray alınır.

– … ve nefsinizi (egonuzu) öldürün. (2: 54; kill your egos)

Bu çeviriyi ehl-i tarîk bir zât yapsaydı diyebilirlerdi ki: “Ego öldürülebilir mi? Hadi diyelim ki denediniz hiç ego ölür mü? Siz insanları miskinleştirmeye mi çalışıyorsunuz? vs. vs.” (Sizce mütercim bu emr-i ilahî’yi (!) niçin kendi egosuna tatbik edemiyor dersiniz?)

– Melekleri yönetim merkezinin etrafını çevirmiş halde Rablerini överek yüceltirken görürsün. (39: 75; around the throne)

Demek ki insan biraz Amerika’da kalınca, el-Arş kelimesini “yönetim merkezi” olarak anlıyor; çok kalınca da Reşad Halife’nin yaptığını yapıyor.

Bazı dostlar, “Bu metne bu kadar vakit ayırmanıza lüzûm var mıydı?” diye serzenişte bulunuyorlar. Tamamen haksız sayılmazlar. Ne yapalım ki burası Türkiye ve birilerinin Amerika’dan gelen misafirleri karşılaması gerekiyor.

Örneklere devam edeceğiz.

dcundioglu@yenisafak.com

29 ARALIK 2000

——————————

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (VI)

Gerek Reşad Halife’nin The Final Testament adlı çevirisini, gerekse kopyası olan Mesaj’ı -tıpkı Kadıyanîler tarafından yapılan çeviriler gibi- farklı kılan bir cihet var: “kendi halklarına sadakatsizlik!” Çünkü 19’cuların merkezi Amerika’da, Kadıyanîlerin merkezi İngiltere’de. (Bu işler hep böyledir ve nedense hiç istisnası yoktur!)

İddiaları kendi halklarının inançların zayıtlatmaya ma’tufken; aynı iddialar, topraklarında merkezlerinin kurulmasına izin veren ülkelere güç kazandırmaktan başka bir işe yaramıyor; izin de zaten bu amaç gözetilerek veriliyor.

Eleştirisiyle meşgul olduğumuz Mesaj’ın bir de nev-i şahsına münhasır söylemi var: 19 Mucizesi! Mucidi kim? Kabbalacılar! Bizdeki Hurufiliğin vulgarize edilmiş versiyonu olan bu ebced oyununun ne denli keyfî işlemlerle organize edildiğini erbâbı gayet iyi bilir. Sayılar yanlış, sayımlar yanlış, çıkarımlar yanlış, çünkü usûl ü erkan yanlış… (Bırakalım, pösteki saymaktan hoşlananlar kendi aralarında bu oyunu oynamayı sürdürsünler.)

Bir de popüler bilim kitaplarından ve bilimkurgu romanlarından devşirilme bilgilerle desteklenen bilimcilikleri var bunların. XIX. yüzyıl pozitivizminin safdil bayilerince pazarlanan bu bilimcilik, bir tek işe yarıyor: demagoji (sözcük anlamı: halk avcılığı).

Batılılar icad ve keşiflerini doğa üzerinde yaptıkları halde, bunların keşifleri kutsal kitaplarla sınırlıdır. Doğabilimleri alanında ciddiye alınabilecek hiçbir bilimsel becerileri yoktur; ya ilahiyatçıdırlar, ya amatör bilimseverlerdirler; ya da öğretmen veya mühendis, vs. Fakat kesinlikle bilimadamı değillerdir. Sözgelimi Reşad Halife ile Edib Yüksel’in ya da birkaç genç takipçisinin bilgisayar kullanıcısı olmaktan öte marifetleri nedir? Böyle bir marifetleri olsaydı/olabilseydi, şu tür yorumlar yaparlar mıydı?

– (Düvenin) bir parçasıyla ona (öldürülene) vurun. (2. 73; Biyokimyacılar, düvenin dokusundaki DNA’ları yaşlı dokulara transfer ederek onları gençleştirmeyi başararak bu ayetin anlattığı mucizevi olayı günümüzde bilimsel yöntemlerle gerçekleştirmişlerdir.)

Benim gözlerim yaşardı; ya sizin?

– Sure başlarında 14 (7×2) ayrı harf kombizenları olup onların sayısal (ebced) değerlerinin toplamı Muhammed peygamberin izleyicilerine verilmiş olan 1709 kamerî [miladi 2280] yılı verir (s. 223); Kur’an, Dünyanın Sonunun tarihini verir. İsa’nın doğum tarihi, bu hesabı doğrulayıp destekleyen işaretlerden birisidir. Dünyanın, İsa’nın doğumundan 2280 (19×120) yıl sonra son bulacağını Kur’an ayetlerinin işaretiyle öğrenmiş bulunuyoruz. (s. 420; krş. s. 265, 433)

Bilimden anladıkları işte böyle şeyler; tam da liseli çocuklara verilecek seminerlerde kullanılacak cinsten parlak ve fakat içi boş yorumlar! Gencin biri, “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” diye sorsa, verecekleri cevap şu: “İnanmıyorsan, o tarihe kadar yaşa da gör!”

– Sakar nedir bilir misin? Ne bırakır, ne de yüklenir (tam ve mükemmel), halklar için (evrensel) bir göstergedir/ekrandır. Üzerinde ondokuz vardır. (74: 27-30; krş. 85: 22)

Gençler, mütercim abilerinin levha ile levvaha sözcüklerinin aynı kökten geldikleri şeklinde yanlış bir varsayımdan hareket ettiğini (s. 517); bu nedenle muhayyilesinde bir ekran (monitör) canlandırıp kendisiyle birlikte başkalarını da bu ekranın üzerinde 19 mucizesinin görüntülendiği iddiasına körükörüne inandırmaya çalıştığını nereden bilsinler? (Bakınız benim formülüm daha insaflıca: “İnanmıyorsanız, sözlüklere bakınız!”)

– Yavrularım bir tek kapıdan girmeyin; farklı kapılardan girin. (12: 67-68; Yakup, kalabalık bir grubun görevlilerin dikkatini çekeceğini ve sorunlar çıkarabileceğini düşünmüş olabilir. Yumurtaları ayrı sepetlere koymak istatiksel bir sigorta sağlayabilir.)

Sanırım siz de benim gibi, şu irfan ile benzetmedeki şu letafet karşısında gaşyolup mütercime ‘aferin sana’ demekten kendinizi alamamış olmalısınız. (Bir de istatistiksel diyebilse!?)

Popüler faaliyetler, halka ulaşmak için abartılardan, içi boş da olsa parlak ve alımlı sloganlardan, insanların zaaflarına hitap eden ilgi çekici kavram ve iddialardan yararlanırlar. Pazarlayıcıları, tıpkı bir kez kullanılıp atılmak için üretilen kağıt bardaklar gibi ucuz ve basit ürünleri tercih ederler; ne yazık ki netice de alırlar.

Bu yüzden bir görülürler, bir kaybolurlar.

Oysa dinlerini ciddiye alan insanlar, ufûl eden şeylere iltifat etmezler!

dcundioglu@yenisafak.com

30 ARALIK 2000

————————

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (V)

-Dr. Reşad Halife’nin Tocson Mescidindeki ofisinde 1989 yılının son aylarında Türkçe çeviriye başladım. Reşad bir kompüterin başında İngilizce çevirisinin ikinci ve üçüncü basımları için düzeltmeler yaparken, ben başka bir kompüterin başında Kur’an’ı Türkçe’ye çevirmeye çalışıyordum. Çeviriyi üç ay içinde bitirip yayımlayacaktık. (s. 10)

Verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, Edib Yüksel -iddia ettiği gibi- Kur’an’ın orijinalini değil, Reşad Halife’nin The Final Testament adlı İngilizce çevirisini Türkçe’ye çeviriyordu. (Kur’an’ın üç ayda başka bir dile çevrilebileceğine inanacak bir tek akl-ı selim sahibi gösterilebilir mi?)

Reşad Halife Ocak 1990’da öldürülünce, çeviri kısa bir süre kesintiye uğradı; birkaç ay sonra (1990’ın ortalarında) da bitti. Fakat basıma hazır hale gelmesi için 9 sene geçmesi gerekti. Artık sözde-peygamber hayatta değildi ve ikinci adam ilk sıraya yükselmişti.

– Geriye baktığımda, bu kesintinin hayırlı olduğunu görüyorum. Bu süre zarfında birçok yanlışı düzeltme imkânım oldu. (s. 10)

The Final Testament’teki gibi Tevbe Sûresinin son iki ayetine yer verilmeyen Kuran (Türkçe Çevirisi) adlı nüsha Türkiye’ye gönderildi; sınırlı sayıda basıldı ve ödemeli olarak dağıtılıp düzelti çağrısında bulunuldu (İsteme adresi: P.K. 57 Maltepe/Ankara). Ne var ki Türkiye’deki yandaşlar, Reşad Halife’ye yapılan atıfların çıkarılmasını istiyorlardı. Bu eski(miş) notların bir kısmı -ilk nüshada yayımlanacağı va’dedildiği halde- çeviriden atıldı; mezkûr iki ayet çeviriye eklendi ve başlık değiştirildi. Böylece “elden geçmiş nüsha” bu yılın Kasım ayında piyasaya sürüldü. (Ne de olsa eski kral ölmüştü.)

– Ültramodern önerilerimin, geleneksel doğmalar içinde beyinlerini dondurmuş olanların eleştirilerine haklılık kazandırabileceği endişesiyle, dipnotları bu tür önerilerden ve fikirlerden korumaya çalıştım. (s. 12)

19 mucizesini 1974 yılında bulduğuna inanılan Reşad Halife’nin yerine geçen yeni kralın müridleri artık eski krala sövebilirlerdi:

– “1974 sayısında bir hikmet yok. 1971’de ‘elçi’ olduğunu sanan soytarı Reşad’ın Müddessir Suresi’nin 74. sırada olduğunu görünce buna uysun diye kurduğu düzenbazlık hepsi. İşin gerçeği şu: 1957-570=1383 yıl sonra 19 mucizesinin sahih savunucusu dünyaya gelmiştir. 570’den 1710 sene sonra saat’in vaktinin (2280) gelmesi umulur.” (26 Aralık 2000 Salı, saat: 11:19)

Bu işler hep böyle olur: Kral öldü, yaşasın yeni kral!

İşin bu tarafıyla ilgili söylenecek çok söz varsa da biz bu ciheti bırakıp İngilizce’den kopyalanan Mesaj’ın geçtiği aşamalara dâir fikir verecek ilginç iki örnek üzerinde duralım:

DÖRTNALA KOŞANLAR (ADİYAT) SÛRESİ

1. Andolsun soluyarak dört nala koşanlara. (By the fast gallopers)

Çeviri, yeni nüshada şu hâle getirilmiş:

AŞANLAR (ADİYAT) SÛRESİ

1. Andolsun soluyarak aşanlara. (Geçmiş kuşaklar bu ayetlerden atları anlamışlardır. Oysa ayetteki ifadeler havadaki oksijeni yutarak ve arkasından ateş fışkırtarak giden jet uçaklarının tarifi olarak da anlaşılabilir. Bu ayetleri yüzlerce yıl önce yaşamış insanlar gibi anlamak zorunda değiliz kuşkusuz.)

Herkes bilir ki insanların görüş değiştirmesi veya çevirilerinde düzeltmelerde bulunması ayıp değildir. Ancak yukarıda örneğini gördüğümüz müdahalenin biçimi hiç de ahlâkî değil! Öyle ya sormak gerekmez mi: Daha bir yıl öncesine kadar Kur’an’ı temsil ettiğine inandığınız bir ifadeyi -o da muhtemelen bilim-kurgu meraklısı bir çocuğun uyarısıyla- değiştirmeye karar verdiğinizde, niçin “geçmiş kuşaklar” veya “yüzlerce yıl önce yaşamış insanlar” yalanını söylemek gereğini hissettiniz? Siz bile daha düne kadar ayeti böyle anlamıyor muydunuz? (İşte hem Reşad Halife’nin çevirisi, hem de Edib Yüksel’in bu çeviriden yaptığı çevirinin ilk nüshası yukarıda.)

İKİNDİ (ASR) SÛRESİ

1. Andolsun ikindiye. (By the afternoon)

ÇAĞ (ASR) SÛRESİ

1. Andolsun akıp giden zamana.

Yeni çeviri, Reşad’ınki çöpe atılıp bu sefer yine bir İngilizce çeviriden (!) kopyalanmış: Consider the fligt of time! (“Düşün zamanın akıp gidişini”, Muhammed Esed, The Message of THE QUR’AN)

İnançlarını, değerlerini ve düşüncelerini bu kadar kolay çöpe atan ve üstelik hiçbir nedamet belirtisi de göstermeyen marazî nefislerin, şu an söylediklerini de birkaç dakika sonra çöpe atmayacaklarından kimse emin olamaz. Bari çevirilerinin adını şöyle koysalardı: “Mesaj: Her An Çöpe Atılması Muhtemel İfadeler Yığını”.

Örneklere devam edeceğiz.

dcundioglu@yenisafak.com

31 ARALIK 2000

——————————————————————————–

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (VII)

Mesaj: Kur’an Çevirisi hakkındaki kanaatlerimi şu şekilde özetleyebilirim: 1) Bu çeviri, Reşad Halife’nin The Final Testament adlı İngilizce Kur’an çevirisinden -olduğu gibi- kopyalanmıştır. Bu bakımdan Mesaj’ın “anlam açısından” doğruları da, yanlışları da E. Yüksel’e değil, R. Halife’ye aittir. E. Yüksel, sadece İngilizce metni Türkçe’ye çevirirken yaptığı kişisel tasarruflar ile dipnotlardaki uyarlamalardan sorumludur.

2) Gerek Mesaj’ın kendisini, gerekse Ankara’dan dağıtılan ilk nüshasını (Kur’an: Türkçe Çevirisi), R. Halife’nin diğer havarisi ve -aralarında ihtilaf çıkmadan önce- E. Yüksel’in yoldaşı Bahattin Uzunkaya’nın çevirisiyle mukayese edecekler, her iki çevirinin de The Final Testament’ten yapıldığını tesbit etmekte zorlanmayacaklardır. Aradaki tek fark, Reşad’a bağlığını sürdürdüğü için Uzunkaya’nın bu hakikati açıklaması, Yüksel’in ise bunu gizlemek ihtiyacı hissetmesidir.

3) Mesaj’ın ilk nüshası Türkiye gönderildikten sonra, bilhassa “Reşadçılar” olarak anılan gruptan ayrılanlar (şimdi bu grup da diğerlerince Edipçiler olarak anılmaktadır) çeviride ve dipnotlarda yeni bazı düzeltmeler önermişler ve Türkiye’deki çeviri birikiminin kısmen Mesaj’a yansımasını sağlamışlardır.

a) Düzeltmeler, Mesaj’da R. Halife’nin ağırlığını azaltmak, E. Yüksel’in kendisine atıflarını sınırlamak, çevirinin tepki çekeceği bilinen özelliklerini pragmatist nedenlerle tırpanlamak ve Reşadçıların karşı çıktıkları yeni yorumlara öncelik vermek gibi belli başlı hususlara münhasır kalmıştır.

b) Mesaj’ın tashihine Türkiye’den katkıda bulunan isimler, -Esed’in Türkçe’ye çevrilen Kur’an Mesajı: Meâl-Tefsir adlı çevirisinden etkilendikleri için- mütercimi, metnin bazı kısımlarını bu çeviri doğrultusunda değiştirmeye ikna etmiş olmalılar ki Mesaj’daki yeni yorumların bir kısmı aynen Esed’den muktebestir. Meselâ, “mâ meleket eymânukum/hum” ifadesi ilk nüshada, “elinizdeki” (4. 3) “sahip oldukları (örneğin, resmi evlilik kaydı olmadan beraber yaşadıkları kişiler)” (23: 6) şeklinde yer alırken, piyasaya sürülen nüshada “yeminlerini(zi)n/anlaşmalarını(zı)n hak sahibi oldukları” diye çevrilmiştir. Mütercim, bir vesileyle şu açıklamayı yapıyor: “Kur’an çevirilerinde “ellerinizin altındakiler=cariyeler” olarak çevrilen ifadelerin hepsi aslında “sözleşmelileriniz” olarak çevrilmelidir” (31 Aralık 2000 Pazar, saat: 7.08). Kısacası Mesaj, “Esed’den önce” ve “Esed’den sonra” olmak üzere iki safhada ele alınmalıdır.

4) Mesaj, teknik açıdan Kur’an’ın orijinaliyle (Arapça metinle) karşılaştırılabilecek bir kıymeti hâiz değildir. Çünkü a) Arapça’dan çevrilmemiştir; b) anlam’la yorum arasındaki sınıra riayet edilmemiştir. Bu bakımdan eleştiri konusu yapılan çeviriler, esasen mütercimin gelişigüzel yakıştırmalarından ibarettir. [Gerek duyanlar, İngilizce aslını kötü çevirilere örnek bulmak kolaylığı açısından inceleyebilirler.]

5) Mesaj’ın Türkçesi, simultaneous çevirilere güzel bir örnektir; bu çevirinin diliyle Almanya’daki üçüncü kuşak Türk çocuklarının Türkçesi veya “e-mail atmak”, “chat yapmak”, “paste’lemek” gibi kullanımlarla ma’lûl internet Türkçesi arasında çarpıcı benzerlikler vardır.

6) Dipnotlarda yeralan açıklamalar, popüler bilim dergilerinde yer alan magazin haberleri ile Kur’an ayetleri arasında -lise çocuklarının aklına gelecek türden- birtakım çağrısımsal irtibatlar kurmaktan ibarettir ve bu irtibatlar, ancak “Adem babamız elinden elmayı düşürdü” gibi bir cümleyle karşılaşan bir çocuğun yereçekim yasasının ilk kâşifinin Hz. Adem olduğunu iddia etmesine benzer naif yorumlar düzeyindedir.

7) Mütercimin İslâm bilgi mirasına vukûfiyeti, amatör bir muhaliften (msl. İlhan Arsel’den) daha fazla değildir; Peygamber Efendimizin dedesinin adını bile yanlış yazan (Ebu Muttalib) veya en basit Arapça kaidelerinden bile haberdar olmadığı anlaşılan (İbn Ebu…) birinin, anlamak şansından mahrum olduğu ilmî eserleri çöpe atmak istemesini tebessümle karşılamak gerekir; zira insan cahili olduğu şeyin düşmandır.

8) Hâsılı, “örtü, çarşaf, ferâce, çember, bürgü, ehram, yeldirme, üstlük, yazma, yaşmak, değirmi, yemenî, harmanî, türban, tülbent” gibi kadınların; “şapka, kasket, takke, külah, sarık, kalpak, bere, kavuk” gibi erkeklerin kullandıkları muhtelif başlıkların hiçbirinde “saç” ve “baş” sözcükleri geçmediğini aklına bile getirmeksizin baş örtüsü ile masa örtüsü arasında fark bulamadığını itiraf eden bir zekânın, ne çevirisine, ne yorumlarına, ne de rasyonalitesine güvenilebilir.

Son bir yazı daha… sonra siz sağ, ben selâmet!

dcundioglu@yenisafak.com

2 OCAK 2001

—————————–

Bir mütenebbi’nin ultra-modern çevirisi: “Mesaj” (VIII)

– İbrahim namaz, zekât, oruç ve hac pratiklerini öğretti. İbrahim’in izleyicisi Muhammed Son Mesaj’ı iletti. Reşad ise dinin evrensel kanıtını bildirdi. (Mesaj’ın ilk nüshası, s. 18)

Hz. İbrahim… Hz. Muhammed… Ve Hz. Reşad… Reşad’ın mesajının (The Final Testament’in) iki elçisi/mütercimi var. Birincisi Bahattin Uzunkaya, ikincisi Edip Yüksel.

“Allah’ın Elçisi Bahattin Uzunkaya” imzasıyla Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e mektup da gönderen bu hazret kendi web sitesinde şöyle diyor:

– Bugüne kadar Allah’ın Postacısı olarak Türkiye toplumuna Allah’ın Mesajını ilettim. 1995 yılında, Allah’ın kitabı Kuran’ın [The Final Testament’in] Türkçe çevirisini ve 19 Mucizesi ile ilgili bir kitabı yayınlayarak Mesaj’ın insanlara ulaşmasını sağladım. Allah, Türkiye toplumunu yeterince uyarmıştır. (…) İnkar ettiler ve ilgilenmediler. O yüzden azap, şiddetli bir deprem olarak 17.8.1999 tarihinde saat 3:2’de Türkiye toplumunu vurdu. (23 Aralık 1999)

Hayatının dönüm noktası saydığı 1 Temmuz 1986 gecesini Kadir Gecesi olarak yorumlayan diğer hazret de kendi web sitesinde şöyle diyor:

– Kendimi bildim bileli nüfus cüzdanımdaki doğum tarihim 1957’dir. İlkokuldan başlayarak tüm kayıtlarımda bu tarih vardır. Kardeşim [Nedim] bunun yanlış olduğunu iddia ediyor. Doğum tarihimin 19’un katı gelmesi ve daha nice tevafuklar kendisini rahatsız ediyor. Ben Allah’ın en büyük ayetlerinden bazılarına tanık olmuş bir kişiyim ve bundan dolayi bir üstünlük değil, bir sorumluluk duyuyorum. (31 Aralık 2000 Pazar, saat: 7: 38). [Yüksel’in “elçiler” arasında üstünlük değil, farklılık olduğunu vurgulamaktan hoşlandığı unutulmamalı. D.C]

Hazret böyle söyleyince, herhalde mü’minleri de şöyle demekte mazurdurlar:

– “(…) Allah’tan bu diziş şekli konusunda aldığı işaretin gerekçesini belki Muhammed bile bilmiyordu, Allah bunu 1900’lü yıllarda Nevfel, Said Nursi, Edip Yüksel’le gündeme gelecek olan bir kuşağa saklamış. Muhammed’den (570) 19’un katları kadar bir süre sonra (1957) dünyaya gelen Edip bey, Kadir Suresi tefsirinde 1 Temmuz 1986’da 3:81 ayeti konusunda tüm ömrüne bedel olacak bir gerçeğe tanıklık ettiğini söyler. Onun hayatını adadığı bu misyonda, matematiksel mucizenin ciddi tanıkları olan bizler ona yardımcı (ensar) olmaya çalışıyoruz. İşin özü bu.” (26 Aralık 2000 Salı, saat: 11:13) [Dikkat edilecek olursa, artık Hz. Reşad’ın adı bile geçmiyor. D.C]

İlim adına, ahlâk adına, edeb adına tevarüs ettiğimiz bütün değerlere gözlerimizin içine baka baka sövüp hakaret eden bu sözde-elçiler sürüsünün ittifak ettikleri en önemli nokta, Kur’an’ın tahrif edildiği iftirasıdır! Her üç elçi/mütercim de (Reşad, Uzunkaya ve Yüksel) çevirilerine bu iki ayeti almamışlardır. (Sonradan bu iki ayet Mesaj’ın yeni nüshasına takiyye icabı konmuştur.)

Şimdi hristiyan ve yahudi yazarlar, Tevbe Sûresi’nin son iki ayetinin yer almadığı bu nüshalara istinaden saf müslümanları yoldan çıkarmaya uğraşıyorlar.

Bir düşünün bakalım, bu Kur’an düşmanlarının tahrife yeltendikleri “Kur’an nüshaları” kimlerin işine yarıyor?

Filistin’de kurşunlanan o genç müslüman yavrularının işine mi, yoksa onları katleden Yahudi mütecavizlerin işine mi? Bosna’da tecavüze uğrayıp katledilen masum müslüman halkın işine mi, yoksa onlara her türlü zulmü reva gören Hristiyan Sırp canilerinin işine mi? (Bırakınız ayetleri, XIX. yüzyılda Hindistan’da hadîslerin uydurma olup olmadığı tartışmaya açıldığında bile, ne yazık ki çok az kişi, İngilizlere karşı direnen müslümanların dayandıkları cihad hadîslerinin boşa çıkarılmak istendiğinin farkına varabilmişti.)

Bu hastalıklı zihinler… bu Made in USA patentli sözde elçiler… inançlarımıza saldırmakla, mukaddeslerimize sövüp saymakla; mülevves ellerini Allah’ın Kitabı Kur’an’a uzatmakla kalmıyorlar; bir de ucuz takiyye oyunlarına başvurup güya bu ülkenin mazlûm insanlarıyla alay ediyorlar. Öyle zavallılar ki böyle yapmakla Kur’an’a değil, Kur’an’ın düşmanlarına hizmet etmiş olduklarını anlamak dahî istemiyorlar. Öyle reziller ki 17 Ağustos depremini bile bâtıl davalarına sermaye yapmaya çalışıyorlar. Öyle cahiller ki ne Kur’an’ı biliyorlar, ne de bilmediklerini biliyorlar.

Ömrümü hizmetine adadığım Yüce Kur’an şahittir ki Mesaj adıyla piyasa sürdükleri o muharref kitabı basanlar da, satanlar da, satın alanlar da büyük vebal içerisindedirler ve indallah mes’ûldürler.

Sen Kur’an’ına sahip çıkmazsan, Kur’an’ının sana sahip çıkmasını nasıl umabilirsin ey müslüman?!?

Not: Acep şimdi Rifat Börekçi gibi bir Reis olaydı, Diyanet İşleri hiç böyle suskun kalır mıydı?!

dcundioglu@yenisafak.com

5 OCAK 2001

E L E Ş T İ R İ Y E C E V A P

Mesaj’a Yapılan İnsafsız

Bir Eleştiriye (!) Cevap

Mahmut Anar

Edip Yüksel 1996 yılında Türkiye’ye gelmiş, Ceviz Kabuğu programına çıkarak Türkiyeli izleyici ile fikirlerini paylaşmış; dinde kaynak olarak Yalnızca Kur’an’ın kabul edilmesi düşüncesi etrafındaki görüşleri Türkiye’de büyük yankılar uyandırmıştı. Bu programdan sonra Zaman, Milli Gazete, Akit ve diğer İslamcı (!) gazetelerde Edip Yüksel aleyhinde birçok yazı yayımlandı. Ali Eren, Hasan Karakaya, Yaşar Kaplan ve isimlerini şimdi hatırlayamadığım kimi yazarlar bu program hakkında yazılar yazdılar. Bu gazetelerde çıkan yazıların ortak noktası, programda sunduğu iddia ve tezlerini çürütecek tek bir satır yazmadan, Edip Yüksel’in şahsıyla ilgili karalamalar, hakaretler ve alaya almalar oldu. Yazarların mesajla ve iddialarla ilgilenmeyip, sunan şahsın kişiliğine yüklenmeleri psikologlara tez konusu olacak bir durum…

Edip Yüksel 5 yıl sonra tekrar Türkiye’deydi. Bu gelişinde Kuran çevirisi Mesaj basılmıştı. Çeşitli televizyon programlarında, gazetelerde yapılan ropörtajlarda ve özel toplantılarda hem Mesaj’ın tanıtımını yaptı, hem de iddialarını ve Yalnız Kuran çerçevesindeki görüşlerini yeniden Türkiye halkıyla paylaştı.

Dile getirdiği görüşleri geçimlerini din (!) ile sağlamayan, geleneksel/kökleşmiş dogmaları olmayan ve sorgulamaktan korkmayan çevrelerde yankı buldu ve Mesaj’a ilgi tahmin edildiğinden fazla oldu. İslami camiada ise kendilerini “Edip’i kaile almıyorlar, prim vermek istemiyorlar” gibi kuru söylemlerle avutsalar da “Neden biri çıkıp şu adamın ağzının payını veremiyor” düşüncesi bilinçaltlarında yer etmişti. Neyse ki çok geçmeden Yeni Şafak yazarı Dücane Cündioğlu ortaya çıkarak Tüm İslami camiayı Edip’in şerrinden (!) kurtardı.

Dücane Cündioğlu bu görevi üstlenmesini şu veciz cümleleriyle ifade ediyordu: “Bu çeviri hakkında istemeyerek de olsa yazmaya karar vermemin nedeni, sadece ama sadece peşine takılan çocukların bizim çocuklarımız olması…”

Saygıdeğer yazarın gençleri uyarmaktan başka hiçbir gayesi yokmuş. Gençleri o kadar düşünüyor ki, 6. yazısında “Edip Yüksel’in ve birkaç genç takipçisinin” diyerek küçümsediği bu 3-5 kişi için ciddi bir günlük gazetede 8 makale yazabiliyor. Yazılarının her satırında gerçek niyeti ortaya çıksa da, onu tanıyan Cem Kamaoğlu’nun “Çok güçlü bir egoya sahip Dücane’nin, Edip’in peşine takılan zavallı gençleri kurtarmak!!! gibi bir niyeti olmadığı konusunda sizleri temin ederim. Onun asıl amacı öncelikle kendine ve sonra da çevresindekilere ‘her şeyi bilen adam’ olduğunu ispat etmek” iddiasına inanmak istemiyoruz…

Bu ön açıklamayı yaptıktan sonra Dücane Cündioğlu’nun Edip Yüksel’in Kuran çevirisi Mesaj ile ilgili yaptığı eleştirileri (!) sorular sorarak cevaplamak istiyorum.

Objektif misiniz?

Sayın Cündioğlu yazdığı makalelerinde objektiflik kriterlerine darbe vurmuş, okuyucusunu saf yerine koymuş, daha da kötüsü -çok iyi bildiği- gerçekleri gizleyerek kitleleri aldatmıştır. Örneklere geçelim:

• Salih Qul’un 26 Aralık 2000 Salı, saat: 11:19’da http://www.19.org sitesindeki tartışma alanı olan foruma astığı mesajı makalesine ciddi ciddi almış ve bu yazıyla Edip’in Müritlerini (!) genelleyerek itham etmiştir. Oysa ki eğer adil olmuş olsaydı bu zatın yorumlarının nasıl eleştirildiğini, tartışıldığını da görür, bunu yazısında kullanmazdı. Okuyucularının 19.org forumunu takip etmediğini düşünmüş olmalı ki, bu kişisel yorumu fütursuzca makalesine delil olarak almış, Mesaj’ın Türkiye halkına iletilmesini amaçlayan insanları zan altında bırakmıştır…

• Edip geldiğinde “taleal bedru aleyna :)” diye espri olduğu cümlenin sonundaki gülücükten belli olan ve foruma öylesine asılan bir deyimi yine yazısına ciddi ciddi almış… tabi 🙂 işareti evrim geçirip ! olmuş ne hikmetse.

• VI. yazısında Sayın Cündioğlu, Edip’in dipnota koyduğu bir yorumu alıntılamış “Sure başlarında 14 (7×2) ayrı harf kombinezonları olup onların sayısal (ebced) değerlerinin toplamı Muhammed peygamberin izleyicilerine verilmiş olan 1709 kameri (miladi 2280) yılı verir (s. 223)”… Ardından da sormuş: “Bilimden anladıkları işte böyle şeyler; tam da liseli çocuklara verilecek seminerlerde kullanılacak cinsten parlak ve fakat içi boş yorumlar! Gencin biri “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz:” diye sorsa, verecekleri cevap şu: “İnanmıyorsan, o tarihe kadar yaşa da gör!”

s. 223’de Edip’in dipnotun sonuna koyduğu “Kuşkusuz, Allah daha iyi bilir” cümlesini ustalıkla makaslayan Dücane Cündioğlu, yüzü kızarmadan “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltip, okuyucusunu memnun ediyor… Bu tahrifat ve aldatmacaları bilinçli yaptığı gün gibi aşikar değil mi? Neden yaptığını sormanın bir yararı yok, cevap olarak bize Buhari’den nakledeceği bir sözü verecektir: “Savaş Hiledir…”

• Yine Yazar sıkılmadan Bahattin Uzunkaya’yı son yazısına almış, Bahattin Uzunkaya ile Edip Yüksel arasında düşünce farklılığı olduğunu –bilmesine rağmen- belirtmemiş, ikisini aynı kefeye koyarak, son yazısının incelenmesinde de göreceğimiz gibi, Bahattin Uzunkaya’nın fantezilerine Edip Yüksel’i de ortak etmiştir. Aslında IV. yazısında, güya Edip’i suçlamak amacıyla yazdığı “Amaç sadece yığınları etkilemek olunca, bu tür numaralar da caiz olur!” sözüyle bilinçaltından çıkardığı kelimelerle kendi kendini mahkum ediyor Cündioğlu.

• Son yazısında Edip Yüksel’in foruma astığı yazısının en önemli ve ana düşünceyi veren giriş cümlesini makaslayarak yazısına almamış, devam eden cümlelerde de okuyucusunun, makasladığı cümlede Edip’in vermek istediği mesajın tersini düşünmesini sağlamıştır. Bu tahrifatları ilerleyen bölümlerde göreceğiz.

Yukarıdaki tablo oynadığı futbol maçını kazanabilmek için ceza sahası içinde kendini yere atan, eline top çarptığı halde çarpmadı diyen, rakibine çaktırmadan tekme atan futbolcunun psikolojisini yansıtmıyor mu? Maçı kazanmaya götüren her yol mubah mıdır yoksa?

Tespit Edilen Hatalar MESAJ’ın

Önemli İlkelerini Tahrif Ediyor mu?

Bir kısmına ileriki sorularda değineceğimiz ve Dücane Cündioğlu’nun hata olarak tespit edip kaygısızca saldırdığı çeviriler Mesaj’ın hangi ana ilkesini tahrif ediyor?

“Bu çeviri kuşkusuz hatalar içermektedir. Mevcut hataların, Mesaj’ın önemli ilkelerini tahrif etmediğine inanıyorum. Bu konuda elimden gelen gayreti gösterdim… Bu çeviride mevcut hataları mektupla, basın yoluyla veya kitap yoluyla ortaya koyacak herkese önceden teşekkür ederim. Hatta “Kuran Çevirilerindeki Hatalar” adlı kitabıma karşılık vermek için bu çeviriyi bir fırsat bilecek olan Hadisçi Sünnetçi din adamlarının kılı kırk yararak yapacakları muhtemel eleştirilerin içinde haklı olanlar varsa, onları bir dahaki basım için memnuniyetle düzelteceğim.” (s.13) diyen Edip Yüksel’in bu satırlarını görmedi mi? Yeni Şafak yazarının amacının üzüm yemek olmadığı makalelerinizde arz-ı endam ediyor. Belli ki bağcıya öteden beri süregelen bir kini var!

Mesaj’ın ana ilkesi: “Kuran, tüm Kuran, başka şey değil sadece Kuran.” Dini yaşamak için, din adamlarına, ruhban sınıfına ihtiyaç olmadığı bir diğer ilkesi…. Mesaj’da bu ilkelerin dışına çıkan çeviriler ve yorumlara 1 örnek gösterseydi düzelti açısından daha hayırlı olmaz mıydı?

Her çeviri hatalar içerir. Çeviriler tanrısal olmadığı için ve de insanlar da hata yapma yetisine sahip olduklarından Mesaj’ın hatalar içermesi çok normal. Dücane Cündioğlu ilim adamı hassasiyeti gösterip, şu çeviri yanlış olmuş, bunun doğrusu bu olmalı deyip yapıcı eleştiriler getirseydi, çok yararlı olabilirdi ve Mesaj’daki muhtemel hatalar da düzeltilirdi fakat bu yöntem izleneceğine karalamalar ve aldatmacalarla okuyucuyu etkileme yöntemini kendisine uygun görmüş maalesef.

Bu Çevirinin Reşad’ın Çevirisinin Kopyası Olduğuna Dair, Spekülasyonlar Dışında Deliliniz Nedir?

Şu anda masamın üzerinde 4 çeviri var ve bu 4 çeviri de birbirlerinin benzeri ifadelerle çevrilmiş yüzlerce ayetle dolu. Bu nasıl bir mantıktır ki çevirilerdeki benzerlikleri kopyalama olarak lanse ediyor ve insaf sınırlarını zorlayarak III. yazısında “Binaenaleyh Mesaj’ın Kuran’ın orijinalinin çevirisi değil, The Final Testament’in Türkçe kopyası olduğunu KATİYETLE söyleyebiliriz.” diyebiliyor sayın Cündioğlu.

Madem “The Final Testament” kılı kırk yararak incelendi, neden Reshad’ın önsözünde Edip Yüksel’den faydalandığı, bu bağlamda Edip’e teşekkür ettiği görmezden gelindi… Cevabı açık… Bu bildirim Cündioğlu’nun iddialarını kısmen çürütecekti de ondan.

İnternetteki yazışmaların derlenmesinden oluşan Mor Mektuplar kitabından Ruşen Çakır ile Edip Yüksel arasında geçen mailleşmeyi buraya alıntılıyorum. Eminim bu yazışma Cündioğlu’nun bu konudaki iddiasına en güzel cevabı teşkil ediyor: (Yazışma 1 Eylül 1998’de geçiyor…)

RUŞEN ÇAKIR: Sevgili Edip, Merhaba. Ben şu an İstanbul’dayım. Milliyet grubunda ArtıHaber diye haftalık bir dergide çalışıyorum. Martta tekrar Columbus’da olacağım. Sana Bahattin Uzunkaya’yı sormak istiyorum. Bu adam “Şeytan ayetleri”ni ayıklayarak, Kuranın Türkçe’sini çıkartmış ve kendi parasıyla basmış. Eminim haberin vardır. Bu konuda ne diyorsun. Bununla ilgili dergide bir şeyler yaparsam, senden nasıl bir katkı isteyebilirim.

EDİP YÜKSEL: Merhaba Ruşen, e-mail kutuma hoş geldin. Bahattin’le tanışırım. Adnan Hoca’yla birlikteydi. Adnan Hoca’dan ayrılınca benimle irtibat kurdu. Türkiye’ye iki yıl önceki ziyaretimde kendisiyle tanıştım. Bağdat caddesinde yetişmiş bir İstanbul çocuğu. Borsada dans ediyor. Kuran çevirisi yaptığını ve yayımlayacağını bana bildirdiğinde, kendisini, benim seneler önce başladığım çeviriye katkıda bulunmaya ve ortaklaşa bunu yapmaya davet ettim. Arapça bilmediği için Reşad’ın İngilizce çevirisinden yapacağı çevirinin çorbanın suyunun suyu olacağını, Reşad’ın çevirisindeki hataları tekrarlaması bir yana, o hatalara daha çok hatalar ekleyeceğini öğütledim. Ne var ki bildiğinden şaşmadı. Çevirinin çevirisi olan mealini bastı. İncelemeye vaktim olmadı, ancak sayısız hatalar içerdiğine inanıyorum.”

Edip Yüksel “Günde on saatlik bir çalışma temposuyla çalıştığımız o günlerde ayetlerin anlamı üzerinde Reşad ile yaptığım tartışmalar ikimize de çok şeyler öğretti.” diyor s. 10’da. Bu bağlamda çeviri yaparken birlikte tartıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları birisiyle -kimi ayet çevirilerinde- aynı sonuçlara varmalarından daha doğal ne olabilir! Ayrıca 1 Eylül 98’de Bahattin Uzunkaya için “Reşad’ın İngilizce çevirisinden yapacağı çevirinin çorbanın suyunun suyu olacağını, Reşad’ın çevirisindeki hataları tekrarlaması bir yana, o hatalara daha çok hatalar ekleyeceğini öğütledim” diyen birisi 2000 yılında çıkardığı kitabında nasıl olur da eleştirdiği bir yöntemi izler?

Edip’in Reşad’ın çevirisindeki hatalara dair yaptığı eleştirileri okumayanların, okusalar da okuyucularına yansıtmayanların niyetlerinden şüphe etmek hakkımız…

Yazar, Ceza Sahasında Kendini Yere Atıyor

Dücane Cündioğlu III. saldırısında “-Onu yalanlayıp deveyi boğazladılar. (91.14; slaughtered her) Acaba nasıl etsek de mütercime develerin boğazlanamayacağını anlatsak! Yoksa Reşad Halife de mütercime hakkını helal etmeyecek!” demiş.

Çalıştığı gazetenin dağıttığı meal/tefsirden alıntılıyorum:

“Ama onlar Elçiyi (hiçe sayıp) yalanladılar ve deveyi vahşice boğazladılar”(91:4) (Muhammed Esed, Yeni Şafak, III. Cild, sayfa 1273) Boğazlanmasını bırakın, vahşicesi de oluyormuş…

“-Seni bir sapık olarak bulup doğruya iletmedik mi? (93:7)… Cenabı Hakkın peygamber efendimize (s.a) hitabını bu şekle büründürmenin, esasen dil bilmezlikle bir alakası yoktur; gerçek neden bilgisizlik değil, edepsizliktir.” demiş yine III. yazısında Sayın Cündioğlu.

“Bu kelimenin diğer bir anlamı sapıklıktır” (Mevdudi, Tefhimul Kuran, İnsan Yayınları, Cilt 7, sayfa 176)

Edip’in bu ayetin çevirisindeki tek suçu olsa olsa Türkiye toplumunun sapık kelimesinden “psikolojik bozukluğu olan insan” anlamını çıkaracaklarını düşünememiş olmasıdır. (Bir dahaki baskıda -bu tip haksız eleştirilere meydan vermemek için- bu kelimenin sapkın ya da bunu karşılayan başka bir kelimeyle değiştirilmesi daha uygun olabilir)

Zerre Nedir?

“-Allah bir atom ağırlığınca bile haksızlık yapmaz (4:40); Kim bir atom ağırlığı iyilikte (veya kötülükte) bulunursa onu görür (99:7-8)… Bir kelime oyunu da benden: mesaj değil, masaj!” diyerek çeviride zerre yerine kullanılan atom kelimesine kafasını takıyor bu sefer Dücane Cündioğlu…

“Zerre: (C. Zerrat) Pek ufak parça. – ATOM – Çok küçük karınca – Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.” (Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Büyük Lügat, Tür-Dav yayınları, İstanbul 1986)

Yazar Bugüne Kadar Çevirilerde

Kullanılmayan Yeni Dilden Rahatsız Oluyor

Edip Yüksel çevirisinde olabildiğince anlaşılır bir dil kullanmaya özen göstermiş. Geleneksellikten bir türlü sıyrılamayan Sayın Cündioğlu bunu hazmedememiş görünüyor.

“meditasyon”, “kanyon”, “öncü elitler” “tekelleştirme”, “monoteist” “ego” gibi kelimelerden rahatsızlığını dile getiriyor, aklınca da dalga geçiyor. Oysa ki bu kelimeler, karşılaştırdığım 4 çevirideki anlamlarla herhangi bir farklılık değil, bilakis paralellik arz ediyor. İlla kalıplaşmış kelimeleri kullanacağız diye bir kuralı siz mi çıkardınız Sayın Dücane Cündioğlu?

Muhammed Esed “Gece vakti zihin daha zinde ve güçlü olur ve okuma daha da berraklaşır”; Edip “Kuşkusuz gece kalkıp meditasyonda bulunmak çok daha etkili ve ifade açısından daha uygundur”(73:6)

Ali Bulaç “İbrahim Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi”; Edip, “İbrahim, Allah’a boyun eğen, monoteist bir öncü idi.”(16:120) demiş.

Ayetlere başka bir anlam mı vermiş, ayeti mi çarpıtmış, ne yapmış Edip? Yaptığı şey çevirilere yeni bir üslup getirmek, bu güzel davranışı alkışlayacağına yeriyor gelenekçi mantık!

Karia Nedir?

“Şok. Hem de ne şok! Şoke edenin niteliği sana bildirildi mi?” (101:1-3) Deterjan reklamlarına yaraşır ifadeler, hiç utanmadan/sıkılmadan Kuran’a reva görülmüş… (Mesaj böylesi televoleci hafifliklerle dolu)” diyerek ayete verilen bu anlam eleştiriliyor, eleştirilmekle de kalınmayıp ilim adamına (!) yakışır bir üslupla dalga geçiliyor…

“Kaaria. Nedir kaaria? Sana o kaariayı bildiren nedir? (101/1-3; Ali Bulaç)

“Kapı çalan!(kıyamet) Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin? (101/1-3; Kral Fahd tercümesi)

“Ah! Eyvah! Apansız (kopup gelen) bu bela! Ne korkunçtur apansız (kopup gelen) bu bela! Bilir misin nedir, nasıl olacaktır o apansız bela?) (10/1-3; Muhammed Esed)

“Şok. Hem de ne şok! Şoke edenin niteliği sana bildirildi mi?” (101:1-3; Edip Yüksel)

Ayeti böyle çevirmenin ne gibi sakıncaları olabilir, lütfen düşününüz!

Edip’in Acımasızca Eleştirdiğiniz Çevirileriyle Elinizdeki Çeviriler Arasında Anlam Farkı Var mı?

İslam toplumunu büyük bir bela (!)dan kurtarmak için kılıcını kuşanan ve Bizans entrikalarını gölgede bırakan oyunlarla sahneye çıkan Dücane Cündioğlu incir çekirdeğini doldurmayan eleştirilerine devam ediyor.

Şimdi Dücane Cündioğlu’nun acımasızca eleştirdiği ve alaya aldığı Edip’in çevirileriyle diğer çevirileri karşılaştırmanızı ve anlam farkı olup olmadığını, tahrifat olup olmadığını düşünmenizi istiyorum:

“Kim bir iyiliğe aracılık ederse kendisi için ondan bir kredi var.”(4:85; a share of credit thereof) boş yere gözlerinizi oğuşturmayınız; doğru okuyorsunuz.” (Cündioğlu, IV. eleştiri)

“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur.” (Kral Fahd tercümesi; heyet)

“Kim güzel bir aracılıkta bulunursa, ondan kendisine bir hisse vardır.” (Ali Bulaç)

“Kim haklı bir dava uğrunda üstün çaba gösterirse, onun kazandıracağı nimetlerden bir pay alacaktır.” (Muhammed Esed)

“Test edilmeyeceklerini sandılar. (5:71; would not be tested) İnanınız, ayetin üniversite sınavlarıyla bir ilgisi yok! (Cündioğlu, IV. eleştiri)

“Bir fitne olmayacak sandılar” (Ali Bulaç)

“Bir bela olmayacak zannettiler” (Kral Fahd tercümesi; heyet)

“Kendilerine bir zarar gelmeyeceğini düşünüyorlardı” (Muhammed Esed)

“Lüks mobilyalar üzerinde. (56:15, on luxurious furnishings)” Dua edin, huriyi hostes diye çevirmemiş! (Cündioğlu, 4. Eleştiri)

“Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerinde” (Kral Fahd Tercümesi)

“Özenle işlenmiş mücevher tahtlar üzerinde” (Ali Bulaç)

“Altın işlemeli mutluluk tahtlarında” (Muhammed Esed)

“Kimin de tartıları ağır gelirse, onun da anası uçurumdur. (101: 8-9) Yani ‘Nasıl çevireceğimi ben de bilemedim ama nasıl anlarsanız anlayın’ (Cündioğlu, III. eleştiri)

“Tartısı hafif gelen ise bir uçurumun girdabına sürüklenecektir.” (Muhammed Esed)

“Ameli yeğni olana gelince, işte onun anası (yeri, yurdu) Haviye’dir.” (Kral fahd tercümesi, heyet)

“Onun da anası (son durağı) “haviye”dir (uçurum).” (Ali Bulaç)

Edip’in çevirisindeki “artıları hafif gelirse” “artıları ağır gelirse” olmuş Dücane’nin eleştirisinde. İnsanın bu haksız eleştirileri görünce ister istemez –Cündioğlu’nun Edip Yüksel için söylediği sözü bumerang gibi kendisine döndürerek- “Ne emel kaldı derûnumda, ne sevda-yı mecaz desem de çaresiz devam etmek zorundayım” diyesi geliyor…

“Onlar hem cinlerdendir, hem halktandır.” (114:6; be they of jinns, or the people) Çeviri şu sırayı izlemiş olmalı: Komut 1: Metindeki bütün en nas sözcüklerini bul people ile değiştir. Komut 2 Metindeki bütün people sözcüklerini bul, halk ile değiştir (Biri kendisine people’ın sadece halk anlamına gelmediğini söylemeli)” diye eleştirilerine devam ediyor kutsal yazar.

“cin ve insanın şerrinden” (Kral Fahd tercümesi)

“gerek cinlerden, gerekse insanlardan” (Ali Bulaç)

“görünmez güçlerin ve insanların” (Muhammed Esed)

“Melekleri yönetim merkezinin etrafını çevirmiş halde Rablerini överek yüceltirken görürsün.” (39:75; around the throne) Demek ki insan biraz Amerika’da kalınca, el-arş kelimesini “yönetim merkezi” olarak anlıyor; çok kalınca da Reşad Halife’nin yaptığını yapıyor.” (Cündioğlu, IV. eleştiri)

“Melekleri de arşın etrafını çevirmişler olarak Rablerini ham dile tesbih ettiklerini görürsün.” (Ali Bulaç)

“Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile tesbih ederek Arşın etrafını kuşatmışlardır” (Kral Fahd Tercümesi, heyet)

“Ve meleklerin “Allah’ın kudret tahtının çevresinde toplanıp Rablerinin yüceliğini hamd ile andıklarını göreceksin.” (Arş ‘Allah’ın tahtı’ terimi Kuranda ne zaman geçmişse, Allah’ın BÜTÜN VARLIKLAR EVRENİ ÜZERİNDEKİ MUTLAK OTORİTESİNİ gösteren bir mecaz olarak kullanılmıştır.) (Muhammed Esed)

Görüldüğü gibi Mesaj ile ilgili dişe dokunur hiçbir eleştirisi yok yazarın. Fakat bunun yanında çok iyi bildiği gerçekleri manipüle etmekte tam bir profesyonel olduğunu yazılarında ispatlamıştır. Bizans imparatoru II. Justinyanus’un entrika bakanı olacak adammış Sayın Cündioğlu…

Hadis, Sünnet ve İcma Kelimeleri

Kuran’da Hangi Anlamlarda Kullanılıyor?

Arapça bilen bir çeviri eleştirmeni olarak Edip Yüksel’in çevirisinin Önsöz’ünde (s.8) geçen “Peygambere yakıştırılan yalanların hadis ve sünnet adıyla anılacağını önceden bilen Tanrı, Hadis (söz) kelimesini ayetlerden başka bir söz için kullandığında genellikle kötü bir anlamda kullanır (12:111, 31:6, 45:6, 52:34). Sünnet (yasa) kelimesi de sürekli “Tanrı’nın sünneti” olarak kullanılmıştır (33:38, 62; 35:43; 40:85, 48:23). İşin daha da ilginci, Hadis ve Sünnetin yanında uydurulan üçüncü öğreti olan icma (toplu karar) kelimesi de Allah hariç kimin için kullanılmışsa olumsuz bir anlamla mahkum edilir (20:60; 104:2, 3:157; 43:32; 12:15)” düşüncelerine katılıyor musunuz?

Ayrıca 39:18 ayetinde farklı sözleri dinleyip, en güzeline uymamız öğütlenirken, çok ilginçtir, “hadis” değil “kavl” kelimesi kullanılmıştır. Sizce neden?! Hadisleri ortak koşanlara istismar edecekleri bir örnek vermemek için olmasın sakın!

Yazar Acaba Edip Yüksel’in

Aşağıdaki Dipnotlarına Katılıyor mu?

Cennet cehennem tasvirleriyle alakalı 2:23-24 nolu, reenkarnasyonla ilgili 2:25-26 nolu, şefaat mitolojisiyle alakalı 2:48 nolu, ümmi kelimesiyle ilgili 3:20 nolu, nasih-mensuhla ilgili 2:106 nolu, yenmesi yasak etlerle ilgili 2:172-173 nolu, ibadetlerin İbrahim peygamberden geldiğiyle ilgili 2:183-187 nolu, aybaşı haliyle ilgili 2:222 nolu, boşanmayla ilgili 2:226 nolu, mevla kelimesinin anlamıyla ilgili 2:286 nolu, müteşabih ayetlerle ilgili 3:7 nolu, şahadetle ilgili 3:18 nolu, (atlayarak gidiyorum) zina ile ilgili 4:15 nolu, abdest ile ilgili 5:6 nolu, ruhla ilgili 17:85 nolu, embriyo ile ilgili 23:14 nolu, örtünme ile ilgili, 24:31 nolu, sahabelerle ilgili 33:12 nolu, özgür iradeyle ilgili 57:22-23 nolu, demirle ilgili 57:25 nolu… vs. dipnotlara katılıyor mu Dücane Cündioğlu? Katılmıyorsa gençleri neden bu farklı düşüncelerden kurtarmıyor? Yoksa bu yorumlara katılıyor da, açıklamak mı işine gelmiyor?

Matematiksel Mucizeden Neden Zebralar gibi Kaçıyorsunuz?

Matematiksel mucize ile ilgili verileri burada sunmayı düşünmüyorum, buna bazı insanların gözlerini kapattığı ve mucizeden zebralar gibi kaçtıkları belli. Sadece bu konuyla ilgili küçücük alt sorularım olacak:

• 74. Surenin 31. ayetinden neler anlıyorsunuz? “Onların sayısını hakikati inkara şartlanmış olanlar için bir sınama aracı yaptık; ki böylece daha önce vahye muhatap olanlar bu ilahi kelamın doğruluğuna kani olsunlar; ve ona iman etmiş olanların imanları daha da güçlensin; ve geçmiş vahiylere muhatab olanlar ile bu vahye iman edenler bütün şüphelerden kurtulsunlar; ve kalplerinde hastalık olanlar ile hakikati tamamen reddedenler: Sizin Allahınız bu temsil ile ne demek istiyor?” diye sorsunlar..” (Muhammed Esed çevirisi)

• Sizce 114 (19×6) sureden oluşan Kuran’da Sure başlangıçlarında 113 besmele olması, Tevbe suresinin başında besmele olmaması ve bu kayıp besmelenin bir başka surede iki kez tekrarlanarak 114’ü tamamlaması bir tesadüf mü? Bu tesadüfse Kayıp besmelenin ortaya çıktığı 27. sure ile, kayıp besmelenin ayet nosu olan 30. ayetin toplamı olan 57’nin 19’un katı olması da mı tesadüf?

• Yunus ismi Kuran boyunca dört kez Yunus olarak geçer. Fakat “nun” harfi ile başlayan “Nun” suresinde Yunus peygamber “Sahibül Hut” yani “Balığın Arkadaşı” olarak geçer. İsminde “nun” harfi bulunan bir peygambere “nun” harfi ile başlayan bir surede, içinde “nun” harfi bulunmayan bir ifadeyle referansta bulunması tesadüf müdür? (133= 7×19) Eğer diğer kullanımlarda olduğu gibi bu ayette de Yunus diye kullanılsaydı, 134 olacak, sisteme uymayacaktı…

• 29:14 ayetinde neden “dokuz yüz elli yıl” değil de “bin eksi elli yıl” ifadesi kullanılmıştır sizce? Kuran’da geçen tüm sayıların tekrarsız toplamları 162146’dır (19×8534). Buradaki ifade 950 olsaydı, yukarıdaki toplam 900 fazla olacak ve 19 sistemi bozulacaktı. Tesadüfler çoğalıyor farkında mısınız?

• Din adamlarının (!) 19 olmadığında ittifak etmeye çalıştıkları besmele, kaç harftir?

• Akit ve Yeni Şafak gazetesine milyarlarca liralık reklam veren Harun Yahya’nın da 19 mucizesine inandığını biliyor musunuz? Geçen yıl on binlerce basılan Harun Yahya’nın “Düşünen İnsanlar İçin” isimli kitabının 195-196. sayfalarına bakarsanız 19 mucizesiyle ilgili verileri görebilirsiniz. Eleştirmeyi düşünmeyin ama, hatırlatalım ki bizim gariban Edip gibi değildir, Arkası sağlamdır… Maazallah köşenizden bile olabilirsiniz…

Neden Tanrı’nın Hadislerini “Söz” diye Çeviriyorsunuz da, Muhammed’in Hadislerini “Hadis” Diye Çeviriyorsunuz?

Dücane Cündioğlu Edip’in hadis kelimesini söz diye çevirmeyip, hadis diye bırakmasını eleştiriyor IV. makalesinde…

“Bu uydurma bir hadis değil. (12:111; that is not a fabricated Hadith)

Edip Yüksel’in neden hadis kelimesini hadis olarak bıraktığını ‘dil bilgini’ Cengiz Özakıncı’nın aşağıdaki yorumunu okuyunca daha iyi anlıyoruz:

“Her biri Kuran’dan iki yüz yıl sonra ‘Tanrının elçisi Muhammet demişti ki…’ diye uydurulan “hadis”lere inanan çevirmenler, Kuran’ın ‘Kurandan sonra uydurulan ‘hadis’lere uyulmamasını’ buyuran bölümlerini, çok ilginç bir yolla anlaşılmaz kılmışlardır. Kuran’da karşılarına çıkan Arapça sabır sözcüğünü Türkçe’ye doğrudan sabır olarak, Arapça Kuranda alem olarak geçen sözcüğü Türkçe çeviriye olduğu gibi alem olarak, Arapça Kuranda rab olarak geçen sözcüğü Türkçe çeviriye olduğu gibi rab olarak, Arapça Kuranda iman olarak geçen sözcüğü Türkçe çeviriye, olduğu gibi iman diyerek, küfür sözcüğünü küfür olarak, hamdı hamd olarak ve bunun gibi yüzlerce Arapça sözcüğü Türkçe’ye olduğu gibi alarak çevirenler, niçin Arapça Kuranda geçen “hadis” sözcüğünü Türkçe’ye olduğu gibi “hadis” olarak aktarmadılar? Çünkü eğer Kuranın Arapçasında geçen hadis sözcüğünü Türkçe çeviriye hadis diye olduğu gibi aktarırlarsa; bu durumda, bütün Müslüman inanç öbeklerinin, Tanrının hadisi Kurandan sonra, kendi uydurdukları “hadis”lere saplandıkları, Tanrının buyruklarına karşı çıktıkları, gün gibi açığa çıkacaktır da ondan. Bu çevirmenler, Kuranda geçen Arapça sözcüklerden işlerine geleni Türkçe’ye çevirmekte, işlerine gelmeyeni olduğu gibi Arapça olarak bırakmaktadırlar. Bu onların kendi bağlı bulundukları inanç öbeğinin inançlarını, yaptıkları çevirilere nasıl yamadıklarını gösteriyor.

Şu ya da bu mezhebe, yola bağlanmış Müslüman çevirmenler, yorumcular, yalnızca Tanrının elçisi Muhammed’in ölümünden iki yüz yıl sonra uydurulan öykülere Arapça olarak “hadis” adını takıp; Kuranda geçen; “Tanrının hadisleri”nden sonra artık hangi hadise inanacaklar?” gibi ayetleri, sanki sözleşmişler gibi hepsi “Tanrı’nın sözleri” diye çevirmişlerdir. Bunlar Kuranda geçen “Tanrının hadisleri” deyimini “sözleri” diye çevirmiş, fakat Tanrının elçisi “Muhammed’in hadisleri” deyimini “sözleri” diye çevirmeyip “hadisleri” diye bırakmışlardır ve birini Türkçeleştirip öbürünü Arapça bırakarak iki olgu arasında bağlantı kurulabilmesini olanaksız, Kuranın yasağını anlaşılmaz kılmışlardır. Kuran’da geçen “Kurandan sonra başka “hadis”lere uymayın!” uyarısını salt Kurandan sonra uydurulan “Hz. Muhammed’in Hadisleri”ne inanılmasını sağlayabilmek için “söz” diye çevirmişlerdir.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, Payel Yayınevi, İstanbul, Haziran 1998, 3. Basım, s. 133-134)

Edip çeviriyi yaparken, -ayetlerde olumsuz vurgular yapılan- Mezhep, evliya, türbe, tarikat kelimelerini de kullanmış belki kokuşmuş beyinler bir devrim yaşar diye ama, heyhat ki yine uyanış yerine bu kelimelerin kullanımına saldırı var Dücane Cündioğlu tarafından…

Neden Çok Fazla Arapça Kelime Kullanıyorsunuz Yazılarınızda?

“mütenebbi”, “serdetmek”, “binaenaleyh”, “selika”, “saik”, “nazar-ı itibar”, “cihet”, “vâkıf”, “haiz”, “vukufiyet”, “mesned”, “mütenasip”, “mezkûr”, “tashih-i itikad”, “tahrif-i nass”, “neşretmek”, “denâet”, “tabir-i meşhur”, “ilzam”, “izhar”, “meşkûk”, “Ne emel kaldı derunumda, ne sevda-yı mecaz”, “nedamet”, “marazî”, “ma’tufken”, “usul ü erkân”, “muhayyile”, “gaşyolup”, “ufûl”, “mülevves” …

Makalelerinizin birkaçından çıkardığım, Diğer makalelerinizde çok daha fazla olduğunu bildiğim, Türkçe karşılıkları olan ve bu karşılıkları bildiğinizden emin olduğum, yukarıda örneklerini verdiğim Arapça kelimeleri neden bu kadar fazla kullanıyorsunuz?

Cem Kamaoğlu’nun yazısında Dücane Cündioğlu ile ilgili “her şeyi bilen adam” olmak ve islami camiada seçkin bir yer edinmeye çalışmak gibi bir amacı olduğunu belirtmesi ilgimi çekmişti. Cengiz Özakıncı’nın “Dil ve Din” kitabına göz atınca taşlar yerine oturmaya başladı… Bunun yazılarında bol ve anlaşılmaz Arapça kelimeler kullanmasıyla ne alakası mı var?

Cengiz Özakıncı’nın bu konudaki fikirlerini sizinle paylaşıyor, sorumun cevabını düşünmenizi istiyorum:

“III- Bilgiçlik, Seçkinlik ve Üstünlük Taslama

Kişioğlu, genellikle kendini başkalarından üstün tutmak ister. Kişiler arasında açık ya da üstü örtük bir üstünlük yarışı vardır. Başkalarınca beğenilmek için bezenirler. Bu itki, kişioğlunun yaşamını kolaylaştıran pek çok yan ürün de vermiştir…

Türklere Arapça’nın tüm dillerden üstün bir dil, Arap yazısının da tüm yazılardan üstün, kutsal bir yazı olduğu yanlışı, doğru imiş gibi benimsetildikten sonra; kendilerini çevrelerine üstün, bilgili biriymiş gibi göstermek isteyen saygınlık avcıları, şuradan buradan dillerine doladıkları birkaç Arapça sözcüğü konuşmalarının arasına sıkıştırarak; bilgiçlik, üstünlük, seçkinlik taslamışlardır… … 60 milyon Türk’e üç bin Türkün bile anlayamayacağı ölçüde ağır bir Arapça ile seslenmenin amacı; anlatmak, anlaşılmak olmasa gerekir. Böylesi duyurular, seçkinlik, üstünlük, bilgiçlik taslamanın yanı sıra, Müslüman yurttaşlarımızı, “Arapça sözcükler kullanarak konuşmanın bir Müslümanı yücelteceğine” de özendirmektedir.” (Cengiz Özakıncı, Dil ve Din, s. 49-51, Kitabı okursanız, yer darlığından dolayı buraya alıntılayamadığım örnekleri ibret vesikası olarak inceleyiniz)

Amerika’dan Gelenleri Böyle mi Karşılarsınız?

Ya da Yeni Şafak Adil Bir Gazete mi?

“Bazı dostlar, “bu metne bu kadar vakit ayırmanıza lüzum var mıydı” diye serzenişte bulunuyorlar. Tamamen haksız sayılmazlar. Ne yapalım ki burası Türkiye ve birilerinin Amerika’dan gelen misafirleri karşılaması gerekiyor.” diyor IV. yazısında Dücane Cündioğlu.

Maalesef hiç de misafirperver değilsiniz. Yalanlarla, iftiralarla, aldatmacalarla ve gerçeğin üzeri örtülerek karşılama töreni yapıyorsunuz. Bu sözünüz çok hoşunuza gitmiş ve arkadaşlarınız arasında gülüşmelere yol açmış olmalı ki, aynı ifadeyi “Gerçek Hayat”taki köşenizde de kullanmışsınız. Ayrıca Gerçek Hayat dergisinde Edip’in resmini, Yaşar Nuri ve Zekeriya Beyaz’ın arasına alarak okuyucuya Edip’in bunlardan farkı yok düşüncesini bilinçaltlarına yerleştirmeye çalışmışsınız. Oysa ki çok iyi biliyorsunuz ki Edip siyasi yönüyle diğer zatlardan kesin çizgilerle ayrılır. Hatta birçok İslamcı (!) nın ürküp köşelerinde söyleyemediği düşüncelerine kitaplarında yer vermiştir. Devlet/Demokrasi kitabını okumamış olamazsınız. Mor Mektuplar kitabını alarak, başta başörtüsü olmak üzere Edip’in siyasi fikirlerini öğreniniz lütfen…

Ayrıca çalıştığınız gazete neden Edip Yüksel’e söz hakkı vermemiştir. Yapılan tek taraflı suçlamalara/hakaretlere Edip Yüksel cevap vermek için siz de dahil olmak üzere Yeni Şafağın tüm yazarlarına mail atmış, ama cevap alamamıştır. Edip sizinle isterseniz gazetede, isterseniz bir camide, isterseniz konferans salonunda, isterseniz de bir televizyon programında karşılıklı tartışmayı teklif etmiş, yine yanıt alamamıştır. Maalesef “belden aşağı vurmak” deyimi bu tavırlarınızdan dolayı sizlerle özdeşleşmiştir. Oysa ki http://www.19.org/forum’unda sizin tüm yazılarınız sansürlenmeden asıldı. Adalet konusunda biraz daha yol almanız gerekiyor galiba camia olarak…

Maçı Kazanmak Her şey Değildir

ya da Aydın Onuru Sizin İçin Bir şey İfade Ediyor mu?

İlk 7 yazısında ilmi hiçbir açıklama getirmeden keyfi yorum ve aldatmacalarla Mesaj’a saldıran Dücane Cündioğlu son yazısında hem yukarıdan beri psikologlara tez konusu olabilecek karakterini ve hem de ne kadar özgürlükçü (!) ve aydın olduğunu ortaya koymuş; bununla birlikte bizlere bataklığa düştükten sonra çırpınan, çırpındıkça batan adamı oynamıştır…

Son yazısında Bahattin Uzunkaya’nın hezeyanlarını kullanarak Mesaj’a saldırmaya devam ediyor; Bahattin Uzunkaya’nın Edip Yüksel tarafından nasıl eleştirildiğini, kabul edilmediğini çok iyi bildiği halde. İpin ucunu kaçırınca etik metik hak getire!

Gerçeği bildiği halde sırf Mesaj’ı manipüle etmek ve Edip Yüksel’i kendi camiasında karalayabilmek için iftira dolu şu satırları Aydın onurunu hiçe sayarak kaleme alıyor: “Öyle zavallılar ki böyle yapmakla Kur’an’a değil, Kur’an’ın düşmanlarına hizmet etmiş olduklarını anlamak dahî istemiyorlar. Öyle reziller ki 17 Ağustos depremini bile bâtıl davalarına sermaye yapmaya çalışıyorlar. Öyle cahiller ki ne Kur’an’ı biliyorlar, ne de bilmediklerini biliyorlar. “

Edip’in Mor Mektuplar kitabından, Ruşen Çakır’la yazışmalarının son bölümünü alıntılıyorum:

“Tencere kapağını bulur misali, Türkiye’deki Bahattin, bu sahtekarı buldu –Keyhusrov Emami’den bahsediyor- ve işbirliğinde bulunmaya başladılar. Nihayet her ikisi birlikte aynı tarihte aynı şiddette biri Kaliforniya’da diğeri Türkiye’de olacak iki büyük deprem kehanetinde bulundu. Bu PALAVRALARI için ne yazık ki utanmadan Allah’ın adını kullandılar ve çocuksu matematiksel hesaplar yaptılar… İşin ilginci bu iki cahilin palavralarına hala kananlar var! Sağolsunlar, entelektüel seleksiyona yardımcı oluyorlar” (Edip Yüksel, Mor Mektuplar, s. 91)

Gerçek böyle olduğu halde Dücane’nin satırlarını okuyanlar, Bahattin ve Edip’i birbirinden ayırıcı tek satır bile yazmadığın için ve yazıları boyunca hedefi Edip Yüksel olduğundan, “Öyle reziller ki 17 Ağustos depremini bile bâtıl davalarına sermaye yapmaya çalışıyorlar.” cümlesinin içine Edip Yüksel’i de oturtacaklar… İnanın 7-8 sene aynı duyguları paylaştığım ve –yanlış inanışları olsa da- birçok noktada ahlaklarına ve dürüstlüklerine şahit olduğum bu camiada birçok yazar, düşünür ve gazeteci tanıdım ama içlerinde böyle meslek etiğini hiçe sayan bir manipülatörün olduğuna şahit olmamıştım… İnsanların gerçek yüzünü gösteren Allah’a hamdolsun…

Dücane fütursuzca saldırılarına devam ediyor, hiçbir gerçekten haberi olmayan saf okuyucuların gözlerinin içine baka baka… “- Kendimi bildim bileli nüfus cüzdanımdaki doğum tarihim 1957’dir. İlkokuldan başlayarak tüm kayıtlarımda bu tarih vardır. Kardeşim [Nedim] bunun yanlış olduğunu iddia ediyor. Doğum tarihimin 19’un katı gelmesi ve daha nice tevafuklar kendisini rahatsız ediyor. Ben Allah’ın en büyük ayetlerinden bazılarına tanık olmuş bir kişiyim ve bundan dolayı bir üstünlük değil, bir sorumluluk duyuyorum. (31 Aralık 2000 Pazar, saat: 7: 38). [Yüksel’in “elçiler” arasında üstünlük değil, farklılık olduğunu vurgulamaktan hoşlandığı unutulmamalı. D.C]” Edip’in foruma astığı bu yazısını alıntılıyor ve okuyucusuna Edip’in peygamberlik iddiasında olduğunu/olacağını ima ediyor.

Edip bu cevabı Selim’in “- İslamcılar arasında biraz mantıklı şeyler söyleyenler ardından peygamberliklerini ilan ediyor (nebiliklerini, çıplak uyarıcılıklarını vs) Sen de peygamberliğini ilan edecek misin? (Kardeşin tv’de 1956 doğumlu olduğunu ancak 19 a uysun diye 1957 doğumlu olduğunu söylediğini söylemişti,” sorusu üzerine astı foruma. Ve yine art niyetli makasçımız cevabın ana fikrini ve temel ilkesini makaslıyor her zamanki usta makas darbeleriyle: “BÖYLE BİR İDDİAM YOK. ALLAH ADINA KENDİME PAYELER VERMEKTEN ALLAH’A SIĞINIRIM” Bu en önemli cümleyi makasladıktan sonra… Kendimi bildim bileli… diye devam eden cümlesini alıntılıyor.” ve okuyucu da haklı olarak buna inanıyor. Bu çarpıtmaların hesabını hem kendi vicdanına, hem de topluma vermeli Dücane Cündioğlu.

“Bu hastalıklı zihinler… bu Made in USA patentli sözde elçiler… inançlarımıza saldırmakla, mukaddeslerimize sövüp saymakla; mülevves ellerini Allah’ın Kitabı Kur’an’a uzatmakla kalmıyorlar; bir de ucuz takiye oyunlarına başvurup güya bu ülkenin mazlûm insanlarıyla alay ediyorlar.” diyor yazısında Dini Kurtaran Adam.

Kuran’ı yetersiz gören siz misiniz Edip Yüksel mi?, Kuran’da birbirlerini iptal eden ayetler olduğuna inananlar siz misiniz Edip Yüksel mi? Uydurduğunuz helal haramları Kuran’daki helal haramların üzerine çıkaran siz misiniz Edip Yüksel mi? Kuran’ı tahrif eden siz misiniz, Edip Yüksel mi?

“Filistin’de kurşunlanan o genç müslüman yavrularının işine mi, yoksa onları katleden Yahudi mütecavizlerin işine mi? Bosna’da tecavüze uğrayıp katledilen masum müslüman halkın işine mi, yoksa onlara her türlü zulmü reva gören Hıristiyan Sırp canilerinin işine mi?” yarayacak diyor tahrifli Mesaj…

Okuyucularını çok iyi biliyor… Filistin’de kurşunlanan genç, Bosna’da tecavüze uğrayan masum müslüman, Sırp caniler” İslami camiada en çok kullanılan ve en çok sömürülen kavramlardan bazıları. Sizin nutuklarınız mı işlerine yaradı bu mazlumların sayın Cündioğlu… Yıllardır yaptığınız mazlum edebiyatı mı can oldu Bosna’ya, Filistin’e… Dücane ajitasyonu yapıyor, okuyucunun hassas duygularını ayağa kaldırıyor ve biraz sonra da bu ayaklanmış çocuklara bir hedef gösterecek: MESAJ…

“Sen Kur’an’ına sahip çıkmazsan, Kur’an’ının sana sahip çıkmasını nasıl umabilirsin ey müslüman?!?”

Bununla da kalmıyor 28 Şubat zihniyetiyle eşdeğer sansürcü ve yasakçı zihniyetini ortaya koyuyor ve Meal’in toplatılması ya da yasaklanması için Diyanet işlerini göreve çağırıyor: “Not: Acep şimdi Rıfat Börekçi gibi bir Reis olaydı, Diyanet İşleri hiç böyle suskun kalır mıydı?! “ Gazeteleri toplatılınca insan hakları, özgürlük diye nara atan Dücane’nin iş Edip’in çevirisine geldiğinde nasıl 28 Şubat zihniyetini kuşandığını ibret vesikası olarak görüyoruz…

Yazımı Edip Yüksel’in çevirisinin önsözünden alıntıladığım ve şu anda yaşadığımız gerçekleri gözler önüne seren meydan okumasıyla bitiriyorum:

“Ördükleri örümcek ağlarının ve cehalet duvarlarıyla oluşturdukları karanlıklarının dağılacağını hisseden profesyonel din adamları ve onların kör izleyicileri büyük gürültüler koparabilir. Bu çevirinin halka ulaşmaması için ellerindeki tüm imkanları kullanabilirler; hakaret, iftira ve yaygaralar ile gerçeğin işitilmesini engellemek isteyebilirler.

Çırpınışları boşunadır. Zira mesaj tüm aydınlığıyla artık dünyayı aydınlatıyor. Ne ülkelerin sınırları bunu engelleyebilir, ne despot yönetimlerin yasaları, ne de engizisyon mantalitesine sahip olanların fetvaları. İslam’da reform gerçekleşecek ve din sadece Allah’a has kılınacaktır. Allah’a hamdolsun.

Kuran, tüm Kuran, Başka şey değil sadece Kuran” (s. 9)”

Barış ve sevgi ile kalın

Mahmut Anar

[/private]

Reklamlar

5 thoughts on “Edip Yüksel hakkında…

Add yours

  1. 1. mustafa şahin Diyor:
    11 Aug 2007 8:36 pm e

    lütfen samimi olalım,bu evrende allahın sözünü çarpıtandan daha zalim kim olabilir,hepimiz ölümlüyüz ve öleceğiz.acı gerçeklerle mutlaka karşılaşacağız.birkaç dolar kredi için dinimizi satmayalım.düşünelim tekrar düşünelim ve samimi olalım,bu dünyada iken allaha yaklaşalım ki allah bize daha fazla yaklaşacaktır.allah hepimizi insanların ve cinlerin vesvesesinden korusun!…

  2. Dücane Cündioğlu yukardaki yazısında ima ederek edipin iyi türkçe ve iyi arapça bilmerdiğini yazarak kendisini o kadar açıkda bırakan asılsız saçma bir bilgiye sahipki şaşıyorum böyle bir insan büyük ulusal bir gazetede köşe yazarı ya inanmıyorum çok çelişkili
    sayın Dücane Cündioğlu ben edipi tanıyorum kendisi orjinal olarak siirtlidir anlayacağın arap asıllıdır üstelik odtü mezunu ankarada yıllarca kalıp şahsen çok iyi tanuıyorum kelime mahreçleri dahil türkçeyide mükemmel konuşşuyor şlimdi asıl senin kıçını açığa alacak şeye geleli
    ali bulaç çok iyi tanırsın değilmi sence çok güzel türkçemi biliyorki onun meali senin katında müteber dahada yazayım elmalı hamdi yazır araştır bakalım aslı türk bile değil türk olduğunu sayalım yüz yıl önce kullandığı türkçe bugün ki modern türkiye türkçesimi yoksa halis muhlis osmanlı türkçesimi daha bir sürü sayayım sana dahada yeterli bir tez vereyimde akşam evde çalış bunu istersen tüm mealleri yapanların çoğu ilahiyat kökenli acaba düşünsen ilahiyatçılarmı daha güzel türkçe konuşuyor merak ediyorum sonucu da bana burdan asarsan sevinirim şok olmazsan bir şey söyleyim ben ilahiyat mezunuyum buda cabası ahada benim türkçe bilgim sevgili Dücane Cündioğlu anlaşabildikmi şimdi biliyorsun tanrı hiidayeti herklese nasip etmez sen hidayetin nasip olduğunumu sanıyorsun acaba merak ediyorum kendine

  3. …(((Hâsılı, “örtü, çarşaf, ferâce, çember, bürgü, ehram, yeldirme, üstlük, yazma, yaşmak, değirmi, yemenî, harmanî, türban, tülbent” gibi kadınların; “şapka, kasket, takke, külah, sarık, kalpak, bere, kavuk” gibi erkeklerin kullandıkları muhtelif başlıkların hiçbirinde “saç” ve “baş” sözcükleri geçmediğini aklına bile getirmeksizin baş örtüsü ile masa örtüsü arasında fark bulamadığını itiraf eden bir zekânın, ne çevirisine, ne yorumlarına, ne de rasyonalitesine güvenilebilir.)))
    ___Yukardaki yazıya bak Hizaya gel_____
    Reçete
    .
    Ey yüksek sosyeteye mensup modacı hanım,
    Eğlence zümresinin başının tacı hanım,
    Bu metod ki, sizlerin müsbet ilâcı hanım:
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    Yerindedir tahsilin, güzelliğin şahane.
    Varsa Türk’ten tâlibin, bul çeşitli bahane.
    Bir ecnebî hovarda yakalarsan daha ne? …
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    Flörtünün sayısı; en az on beş olmalı…
    Kimisi hâlis züppe, kimisi keş olmalı…
    Altın kolyen, kürk manton, taksin beleş olmalı.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    İç votkayı, şarabı; sokaklarda nâra at.
    Medeniyet sizlerle yükselmektedir kat kat(!)
    Çeşni ruha gıdadır, her gün bir yatakta yat…
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    Hiç durma twist öğren, her gün bir baloya git;
    Tırnağını, yüzünü, dudağını boya git.
    Sun’î peyke vâris ol, conilerle aya git.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır..

    .
    Bazen düz pantalon giy, traş ettir enseni.
    Bin dolaş bisiklete, göster şöyle sen seni.
    Kabahat ailende.. anlıyorum ben seni.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.

    .
    Artist ol, filim çevir; ismine yıldız derler…
    Bin kez kürtaj yaptırsan gene sana kız derler!
    Çıplak resim çektirsen, ne şahane poz derler.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    Mayoyla endam göster, git jürinin önünde..
    Mahremini teşhir et her birinin önünde..
    Seçil bir kıraliçe imtihanın sonunda.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
    .
    Hayır, inanma kızım! Bunlar hep istihzadır.
    Namus, insanlar için en mukaddes meyvadır.
    Gençlikte hissiyatın belki seni aldatır.
    Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Haddinden çok açılmak soysuzun modasıdır.
    .
    Türk oğluna anne ol, iftihar et onunla;
    Elin soysuz züppesi bağdaşamaz seninle;
    Bu yurdun kızı isen şu sözü iyi dinle:
    ‘Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
    Yapacağın düşüklük bize yüz karasıdır.’
    .
    Vur Emri(sh.292)
    Abdurrahim Karakoç

  4. Avrupaya Benzettiler

    BENZETTİLER
    .
    Yeni bir afyondur yenen her lokma

    Biber avrupalı, tuz avrupalı.

    Gülücükler sahte, kirpikler takma

    Dudak Avrupalı, göz Avrupalı.

    .

    Bebeklikte benliğini yitiren

    Tepe tepe tepemizde oturan

    Bizi çıkmazlara alıp götüren

    Ayak Avrupalı, iz avrupalı.

    .

    Birisi diskoda içer, kıvırır

    Birisi kulüpte konken çevirir

    Yapmasını bilmez, yıkar devirir

    Ana avrupalı, kız avrupalı.

    .

    Kalıba uydurdu uyduklarımız

    Yazmakla bitmez ki duyduklarımız

    Paris modasıdır giydiklerimiz

    Astar avrupalı, yüz avrupalı.

    .

    En mahrem yerlerin kalktı örtüsü

    Beş santim tırnaktır ellerin süsü

    Bütün bunlar medenîlik ölçüsü

    Cilve avrupalı, naz avrupalı.

    .

    İster sâri deyin, isterse irsî,

    Büyük revaç buldu makbulün tersi

    Duyduğumuz ‘okey,adiyö,mersi’

    Ağız avrupalı, söz avrupalı.

    .

    Her gün karşımıza on zıpır çıkar

    Bağırır,çağırır,devirir yıkar

    Dinler kulağımız, gözümüz bakar

    Sürü Avrupalı, yoz avrupalı.

    .

    Başımız ayıkmaz binlerce halttan

    Örf,adet gemimiz delindi alttan

    Analar Muğla’dan, Van’dan, Tokat’tan

    Bebek avrupalı, bez avrupalı.

    .

    Sahnede ekranda hıyar dinleriz

    Deliye,densize uyar dinleriz

    Saçma çığlıkları duyar dinleriz

    Şarkı avrupalı, saz avrupalı.

    .

    Herkes soyunuyor, açılmıyor ki

    Sokakta boynuzdan geçilmiyor ki

    Müslüman gâvurdan seçilmiyor ki

    Şekil avrupalı,poz avrupalı.

    .

    ‘Türklük bu mu? ‘ desem ‘bu’ diyecekler

    Şampanyayı sorsam ’su’ diyecekler

    Bir gün kökümüze ‘hu’ diyecekler

    Kabuk avrupalı,öz avrupalı.

    .

    Abdurrahim Karakoç

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: