Dört halifenin hadislere karşı tavrı

DAHA EVVEL HİÇ KİMSE BUNLARI AKIL EDEMEDİ Mİ?

Ne yazık ki ülkemizin üzerinde bulunduğu topraklara İslam adına ilk giren, kitabımız boyunca eleştirdiğimiz mezheplerin uydurmalarla dolu dini yapısıdır. Günümüze kadar sayısal olarak ülkemizde çoğunluğu temsil eden ve halife olan padişahlarca da kollanan Sunni mezhepler olmuştur. (Özellikle Hanefilik) Bu mezhep, merkezi yönetimin politikaları sonucu kollanmış, karşıt fikirler bastırılmıştır. Tarihsel süreçte hadislerin dinin kaynağı ilan edilmelerine, Mutezile ve Harici gibi grupların ve de bir çok kişinin karşı çıktığını görürüz. Fakat ülkemizin topraklarının uzun yıllar baskıcı Sunni yönetimlerin egemenliğinde olmasının, karşıt fikirlerin eserlerinin tahrif ve yok edilmesinin ve halkımızın tarihsel bilgisinin zayıflığının sonucunda, bu söylediklerimizi ilk duyanların çok şaşırdığını ve “Bunları daha evvel kimse akıl edemedi mi? İlk siz mi bunları akıl ettiniz?” diye sorduklarını görmekteyiz. Oysa bu fikirler tarih boyunca birçok kişi tarafından söylenmiştir. Günümüzde de birçok insan bu fikirleri seslendirmektedir. (Kitabımızda bu fikre yakın yazarların bir kısmından alıntılar yaptık.) Fakat mezheplerin İslam’ının daha organize olması ve mezhepçilerin baskısından bazılarının çekinmesi sonucu Kuran’daki İslam’ın sesi mezhepçilerin sesi kadar gür çıkamamaktadır. Kitabımızın bu bölümünü okuyanlar, Peygamberimiz’in vefatından hemen sonraki devirde 4 Ha-life’nin Kuran dışında dini kaynak oluşmaması için nasıl çabaladık-larını kavrayacaklardır. Böylece “Bu söylediklerinizi ilk siz mi akıl ettiniz?” diye soranlar, bu fikirleri Peygamber’in vefatından sonraki ilk yıllarda, 4 Halife başta olmak üzere birçok insanın seslendir-diğini anlayacaklardır. Tüm bu fikirleri tarih boyunca akıl edenler hep vardır. Ama akıl etmek istemeyenlerin uyduracakları mazeretleri de hep vardır.


4 HALİFE TEK BİR HADİS YAZDIRMADI

Kuran’ın dışında başka kaynakları da dinin kaynağı ilan edenlere, Kuran’ı tek başına yetersiz görenlere, Kuran’la beraber uydurmalarla dolu hadis kitaplarından da dini anlamaya çalışanların kabulüne göre İslam’ın en mutlu dönemi önce Peygamberimiz’in zamanı, sonra ise 4 Halife dönemidir. Fakat ne yazık ki bu halifelerin üstünlüğünü kabul edenlerin uygulamaları 4 Halife ile de çelişmiştir. Daha evvel 4. Bölüm’de Peygamberimiz’in hadisleri yazdırma-dığını gördük. 4 Halife de, bırakın hadis yazdırmayı, kişilerin hadis nakletmelerini engellemeye çalışmışlar ve Kuran dışında başka kaynak oluşmamasının mücadelesini vermişlerdir. üstelik bu mücadeleyi Peygamber’in vefatından sonraki ilk yıllarda vermişlerdir. Yani uydurmaların çok daha az olduğu bir dönemde. Oysa isteselerdi Peygamber’in en azından birkaç yüz veya birkaç bin hadisini topla-yıp bir kitap yapabilirlerdi. Hem de Peygamber’i gören ve çok ya-kın olan 4 Halife eminiz ki çok az yanlışla böyle bir hadis kitabını oluşturabilirlerdi. Bu bölümde izah etmek istediğimiz ; doğru olsa bile Kuran dışında başka dini kaynak oluşturmamanın en güzel ör-neğinin, Peygamber’den sonra 4 Halife döneminde görüldüğüdür. Onlar doğru olan hadisleri bile toplamadılar, insanların Kuran dı-şına taşmasını önlemeye çalıştılar. Oysa ünlü hadisçi Darekutni’nin ifadesine göre: “Yalan hadisler arasında sağlam hadis, siyah öküzün derisindeki tek tük beyaz kıl kadardır.” Gün gelmiş yalan hadislerin çokluğu doğru olan hadisleri geçmiş ve siyasi, maddi, manevi menfaatlerin baş gösterdiği devirde, bugünün en ünlü hadis kitapları ya-zılmıştır. Oysa 4 Halife kendi gözetimleri de mümkünken bırakın tek hadis yazmayı, kimseye tek hadis bile yazdırmamış, hadis naklini de kötü görmüşlerdir. üstelik doğruların yalanlardan fazla oldu-ğu, kendilerinin ise hakem olabileceği bir ortamda. Şimdi birileri kalkıyor 4 Halife aşağı, 4 Halife yukarı onları öve öve bitiremiyor; ama Kuran’ı dinin tek kaynağı kılmak için onların bu tavırlarını uygulamaya gelince, sanki böyle bir olay olmamış, sanki kendi kaynakları bile bu gerçekleri kabul etmiyormuş gibi, tarihin bu olayla-rını görmezden geliyorlar. Gelin Hz. Ebubekir’den başlayarak sıra-sıyla 4 halifenin hadis toplamaya ve nakline karşı tavrını geleneksel İslamcıların da kabul ettiği kaynaklardan alıntılar yaparak görelim:

Ebubekir Peygamberimiz’in vefatından sonra halkı toplamış ve onlara şöyle demiştir: “Sizler Allah’ın elçisinden farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmaz-lıklara düşecektir. Allah’ın elçisinden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis nakletmenizi isteyenlere deyiniz ki: İşte Allah’ın Kitabı aramızda, onun helalini helal kılın, haramını haram görün.”

Zehebi, Tezkiratul Huffaz 1/3, Buhari 1.cilt

Görüldüğü gibi ilk halife Hz. Ebubekir, Kuran dışında başka bir kaynak ortaya çıkmamasının reçetesini şöyle yazmıştır: “Hiçbir hadis nakletmeyin.” Dikkat edin; “Şu kadar şahit olursa, şu şu haller de olursa, doğru hadisi toplayın, yalanı şöyle atın, geriye doğru-su kalsın…” diye tarifler yapmamış, kestirme şekilde hadis nakil edilmemesini istemiştir. Hz. Ebubekir döneminde yaşayanların ço-ğunun Peygamber’i görenler olduğunu, Peygamber’in birçok sözünün en taze dönemi olduğunu düşünürsek, Hz. Ebubekir’in bu konudaki tavrı daha da anlamlı olur. Hz. Ömer’in bu konudaki tavrı aynı Hz. Ebubekir gibidir, hatta diyebiliriz ki Hz. Ömer bu konuda Hz. Ebubekir’den çok daha sert de davranmıştır.

HZ. ÖMER’İN UYDURUKçULARA ATTIĞI KÖTEK [private]

Hz. Ömer diğer şehirlerdeki sahabelere de mektuplar yazarak ellerinde yazılı bulunan hadis mecmualarını yok etmelerini istedi. İbni Abdil Berr, Camiul Beyanil İlm ve Fazluhu 1/64-65

Hadisler Ömer döneminde çoğalmıştı. Ömer halktan beraberlerinde bulunan hadis sayfalarını getirmelerini istedi. Sonra bunla-rın yakılmasını emrederek şunu söyledi: Kitap Ehli’nin Mişna’sı gi-bi Müslümanların Mişna’sıdır bunlar. İbni Sad/Tabakat 5/140

Hz. Ömer çok değerli bir tespitle; Museviler’in dinlerini dejenere edişlerinde Tevrat dışında Mişna adlı kitapları dini kaynak edinişlerini görmüş ve Peygamber’e fatura edilerek dinin kaynağı kılınmak istenen hadislerin bu Mişnalar’ın fonksiyonunu kazanaca-ğını anlamıştır. Buna karşı hem diliyle, hem eliyle mücadele etmiş ve bu mişnaları yakmıştır. Hz. Ömer’in yaktırdığı Mişnalar’daki doğru hadis oranı tahminimizce bugünkü en doğru kabul edilen Buhari’den de, Müslim’den de çok daha yüksektir. çünkü Peygam-ber’i görenler o dönemde hayattadır, ayrıca ileride olacak siyasi ay-rılıklar ve kargaşalar henüz olmamıştır.

Geleneksel İslam’ı savunanlara soralım: Sizce Hz. Ömer Pey-gamber’i sevmiyor muydu? Peygamber’e sizin kadar (!) saygı duymuyor muydu? Günümüzde Kuran’ın yeterliliğini savunanlara ve hadislere gerek olmadığını söyleyenlere bu iddialarda bulunuyorsunuz. Peki aynı tavrı gösteren, hatta hadisleri yakan Hz. Ömer’e niye aynı eleştiriyi getirmiyorsunuz? Hiç şüphesiz ki Hz Ömer, Pey-gamber’i çok seviyordu; fakat O, Kuran’ın mesajını, Hz. Peygam-ber’in vaaz ettiği dinin özünü iyi kavramıştı. Hadisleri yakışının al-tındaki neden de Peygamber’e olan saygısızlığı değil, bilakis saygı-sıydı. çünkü daha evvel Peygamber de hadis yazımını yasaklamıştı. çünkü Kuran detaylı ve yeterli olduğunu, her şeyi açıkladığını söylüyordu. Hz. Ömer böylece dinimizi Mişnalardan, Peygamberi-miz’i iftiralardan korumaya çalıştı. Oysa günümüzde Hz. Ömer’e övgüler düzenler, hadislere uymayı; Peygamber’e saygı, Peygam-ber’e uyma, takva olmak zannediyorlar. Böylece kraldan çok kralcı olup, farkında olarak veya olmayarak Kuran’dan uzaklaşıyorlar. Bazı hadis uydurucularını göreceğimiz bundan bir sonraki bölümde, en çok kendisinden hadis nakledilen Ebu Hureyre ve Kab gibi kişilere karşı Hz. Ömer’in hadis nakillerinden dolayı şiddetli tepki ve tehditlerini, bu konudaki tavrını ve çabasını açıkça göreceğiz. (12. Bölümü okuyunuz)

Hz. Ömer Irak’a yolculuğa giden arkadaşlarına şöyle demiştir: “Siz öyle bir ülkeye gidiyorsunuz ki halkı arı uğultusu gibi Kuran okur. Hadislerle onları meşgul etmeyiniz ve yollarını saptırmayı-nız.”

Ahmed İbni Hanbel, Kitabul Ilel 1/62-63

Hz. Ömer şöyle der: “Ancak sizden önceki kavimleri hatırla-dım, onlar da kitaplar yazmışlar ve Allah’ın Kitabı’nı bırakarak onlara sarılmışlardı. Allah’ın Kitabı’na hiçbir şeyi karıştırmam.” diğer bir rivayette “Allah’ın Kitabı’nı asla başka bir şeyle değiştirmem.” başka bir rivayette “Ben yemin ederim ki Allah’ın Kitabı’nı hiçbir şeyle gölgelemem.”

El Hatip, Takyıdul İlm Sayfa 50; İbni Sad, Tabakat, 3/206

Hz. Ömer’in bu tavrını 3. halife Hz. Osman da çok hadis nakleden Ebu Hureyre ve Kab’a karşı koyarak devam ettirmiştir.

MEŞHUR SAHABELER HADİS NAKLİ İLE SAVAŞTI

Hz. Osman çok hadis nakletmelerinden dolayı Ebu Hureyre’yi Devş dağlarına göndermekle, Kab’ı Kırede dağlarına sürgün etmekle tehdit etmiştir.

Tahzırul Havas 10b.

4 Halife’nin dışında Peygamberimiz’i gören birçok değerli sahabe, gerek 4 Halife döneminde, gerekse 4 Halifeden sonra arka-daşlarının hadislere karşı takındıkları tavrı benimsemişlerdir. Bu konuda İbni Abbas ve Abdullah bin Mesud adlı meşhur sahabeleri görelim:

Şeddad, İbni Abbas’a “Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?” diye sordu. O da “Sadece Kuran’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı.” cevabını verdi.

Buhari K. Fezailul Kuran 16; Müslim K. Fezailus Sahabe 30,31 Ebu Davud K. Fiten 1, Tırmizi K. Fiten 43
İbni Abbas hadis yazmayı yasaklar ve şöyle derdi: “Sizden önceki ümmetlerin sapmaları bu şekilde kitaplar vücuda getirmek yüzünden olmuştur.”

İbn Abdül Berr, Camiul Beyanil ilm 1/63-68

Abdullah bin Mesud elinde bir hadis sayfasıyla geldi. Sonra su isteyerek yazıları sildi, sayfanın yakılmasını emretti ve şunu söyledi: “Allah kime bir hadis sayfasının yerini bildirirse ve o da beni bun-dan haberdar ederse Allah’a yemin ederim ki, Hindistan’da dahi olsa o hadisi arar bulur ve yok ederdim.

Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetinin Aydınlatılması s. 27

Eğer hadisler dinin kaynağı olsa yazılması, korunması ve bu faaliyetlerin emredilmesi gerekirdi. Oysa görüyoruz ki ünlü sahabeler tam tersine hadis yazımını yasaklamışlar, yazılı hadisleri yakmış-lar ve Kuran’la yetinilmesini söylemişlerdir. Sahabe sahabe diye or-talığı inletenlerin sahabenin bu hareketi ile çelişmeleri, birçok çelişkilerine şahit olanlar için hiç de sürpriz değildir. Kuran’ın yeter-liliğine dair açık ayetlerle çelişenler, Peygamber’in hadis yazmama emrine muhalefet edenler, sahabenin bu tavrıyla çelişirlerken tevil veya görmemezlikten gelme gibi bir mekanizma bulmuşlardır. Ama tüm bu mekanizmalar ve sahabelere atfedilen yalanlar 4 halife döneminden yazılı tek bir hadis sayfasının bile bize ulaşmadığı gerçe-ğini yok edemez. Gerek yukarıdaki halifelerin ve ünlü sahabelerin sözleri, gerekse bu sözlerle uyumlu hiçbir hadis kitabı oluşturma-dıkları gerçeği, Kuran dışında uydurulan kaynaklardan bu sahabelere yapılan atıflarla söylenen hadislerin, Peygamber’e olduğu gibi, bu kişilere de iftira olduğunu gösterir.

HZ. ALİ DE HADİS SAYFALARINI YOK ETTİRDİ

Diğer 3 halife gibi 4. halife olan ve Sunnilerin kadar, onlardan daha da fazla Şiilerin ve Alevilerin çok saydığı Hz. Ali’nin hadislere karşı aşağıdaki sözlerde göreceğimiz tavrı; inşallah Şii, Alevi ve Sunni kesimlerin Kuran’ın Müslüman’ı olup mezhep manasında Şiilik, Sunnilik ve Aleviliği bırakmalarına ve sadece Kuran’dan dini anlamalarına sebep olur.

Hz. Ali minberden şu hutbeyi veriyordu: “Yanında hadis sayfaları bulunanlar gidip onları yoketsinler. Zira halkı helak eden olay, alimlerin naklettikleri hadislere uyarak Kuran’ı terk etmeleridir.”

İbn Abdülberr, Camiul Beyanil İlm

Birgün Hz. Ali’ye gelirler ve “Halk hadislere dalmış.” derler. Hz. Ali sorar: “Gerçekten öyle mi?” “Evet” derler. Peygamber’den işittim ki gelecekte vuku bulabilecek bir fitneden söz ediyordu. “O fitneden kurtuluş nedir, nasıldır?” diye sordum. Resullullah dedi ki:

“Kurtuluş Kuran’dadır. çünkü sizden öncekilerin haberleri de, sizden sonrakilerin haberleri de, aranızdakilerin hükmü de ondadır. O gerçek ile yalanı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş söz değildir. O’nu terkeden her zorbanın Allah boynunu kırar. Hidayeti, doğru yolu O’ndan başkasında arayanı Allah sapkınlığa düşürür.

O, Allah’ın en sağlam urganıdır. O, hikmetle dolu Kuran’dır. O en doğru yoldur. O, boş arzuların haktan saptıramayacağı, dillerin, karıştırıp belirsiz edemeyeceği, ilim adamlarının doyamayacağı, çok tekrarlanılmasından bıkılmayan, ilginç özellikleri bitip tükenmeyen bir kitaptır.”

Sünen-i Tırmizi/Darimi

Yazının / Kitabın diğer bölümlerini Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

11 thoughts on “Dört halifenin hadislere karşı tavrı

Add yours

  1. Bu ne cikmaz bir bulgu boyle . Evvela hz , omer ,hz ebu bekir ve hz osman bunlarin hadisleri kaldirmak istemesinin nedeni hz alinin velayeti ve hz muhammedin gercek sunnetinin yok olmasina ve kendi veliliklerini insanlarin kolayca kabullenmesi icin cunku o zamanda cogu hadislerde hz muhammed hz alinin kendisinden sonraki imam oldugunu soylemesi uzerine omer osman ebu bekir bu imamligi haksiz yere almislardi . Iste ebu bekirin , omerin , osmanin hadisleri aktaranlari bu sekilde engellemesinin nedeni bunlardi .

    Cunku hz muhammed kendisi yaninda ozel olarak 4 , 5 sahabe gezdirirdiki kendi soylediklerini nakil etsin diye .

    Hz ali hakkinda verdigin hadislere gelince bu senin soyledigin hadisler yalandir uydurmadir cunku o hadisleri aktaran kisi uydurmustur biz sadece sia ve bizim 12 imamlarin buyurdugu insanlara uyariz . onlar hakki dogru iletirler .

    Bizim din varya bizim din alevilik 12 imamlarin aktardigi hadisler uzerine kurulan bir kiralliktir . Bunu kimsede yikamaz cunku kaynagi allahtir bunu isteyen allahtir bu kandili kimin sondurmeye gucu yete bilir ?

    Sevgiler

  2. Hahaha…

    sen ne kadar enteresan bir adammissin yaw, sen müminlerin emiri degil, cahillerin babasi olabilirsin ancak 🙂 demek isterdim sana, ama simdi ayip olur,

    ben sana, gel kardes, vazgec bu sevdadan, ehli sünnette kadim ol, dogru yol budur, demek itiyorum…

    gel efendim geeelll

  3. Firari kardesim cahillerin babasi demek isterdim deyisinle bana zaten cahillerin babasi oldugumu belirtmis oldun kendince . Hoo hoo hooo e oda guzel . Oda bir babaliktir. Saka bir yana mevzuya geleyim.

    Benim cahillik ettigim kesimleri bir soylede aramizdaki cahillik perdesi kalksin kim cahilse .

    Yanlis anlama ama hidayet acisindan konusuyorum . Benimde bildigim sunniler kendilerine putlar edinmistir .

    Soru 1 -Allahin uyulmadigini emrettigi insanlara uymak sirklik putculuk degilmi ? Peki muaviye yezid , sufyani hz aliye karsi savas acan ve onun ogullarini olduren bir insan hz muhammedin bircok sahabelerini olduren insan nasil olurda o insana siz hz muaviye dersiniz ve onlari imam olarak kendinize bezersiniz. Demek gunahlilari hz edinirsiniz ?

    Soru 2- Neden sunniler diger dinlerdeki insanlara savas acarda muslumliga zorlar . Halbuki muslumanlik tum dunyaya gonderilmemistir . Kuranda soyle der : Biz kurani arapca indirdik . Araplara indirkik . Her topluluk kendi dinine uysun , siz size indirilene , incile inananlar incile uysun tevratada uyanlar tevrata uysunlar der . Hal boyle iken sunniler neden muslumanligi tum dunyaya yayma gibi bir cabalari var ve bu yuzdende bircok kanlar dokmusler , halbuki allah muslumanligi tum dunyaya gonderse idi muhakkak onu muhammedle yayar dunyayi ona inandirirdi degilmi cevap ver bakim maymun olam. hoo hoo hooo.

    Soru 4 – Neden sunniler camiye gideni Muminler olarak tanitirlar , gitmeyenleri ise kafirler olarak bilirler . Eger bu dogru ise sadece camiye giden muslumansa su ayeti nasil yorumlarsin yada kendinizi icinden cikilmaz agir yukten nasil cikartirsiniz ?

    Maun suresi
    [1] Dini yalanlayanı gördün mü?
    [2] İşte o, yetimi itip kakar;
    [3] Yoksulu doyurmaya teşvik etmez;
    [4-5] Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar.
    [6-7] Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olurlar.

    bakara suresi
    Hayir hayir o namaz kilanlar siz sadece dunya hayatini seviyorsunuz.

    Goruldugu gibi bu ayetlerdede camiye gidenlerde kafirlerde oldugunu soyluyor eger camiye gidenlerde kafir olursa gitmeyenlerde de mumin olacagi nede dogrudur ya sizce ? Hooo hoo hooo hoooooo.

    Sevgilerle efendim. Cevap verirsiniz insallah .

  4. Selam arkadaşlar Mü’minlerin Emiri rumuzlu arkadaşa kapak olmak üzere yazdım.

    “Yanlis anlama ama hidayet acisindan konusuyorum . Benimde bildigim sunniler kendilerine putlar edinmistir”demişsin…

    Demek sunniler kendine putlar edinmiş,söyler misin Emir Efendi,Hakkı Yılmaz gibi tabiyyunlara,19’culara uysam ve böcek,sülük gibi canlıları yesem Müslüman,Hadisleri nakleden müctehidin fetvasına uyarsam müşrik olucam dimi.Demek istediğin budur.

    Soru 1 -Allahin uyulmadigini emrettigi insanlara uymak sirklik putculuk degilmi ? Peki muaviye yezid , sufyani hz aliye karsi savas acan ve onun ogullarini olduren bir insan hz muhammedin bircok sahabelerini olduren insan nasil olurda o insana siz hz muaviye dersiniz ve onlari imam olarak kendinize bezersiniz. Demek gunahlilari hz edinirsiniz ?

    CEVAP-1)Cevap verildi.Allah’ın alimlere uymamamız gerektiğini nerden çıkarttın.
    Lokman 15:”Bana uyanların yoluna uy”
    Tevbe 100:”…Sahabelere ve onlara iyilikle uyanlar cennetliktir”
    demiyor mu?
    İyi ya,ayetleri ibrahimi(!) bakışlar altında yanlış tevil edenler ve bu yolla birçok kollara ayrılanlar Kur’an adamıdır.Murad-ı ilahiyi anlamak için Kur’an’ı Usullüne uygun olarak yorumlayanlar ve bu yola ömür verenler kendilerini aşamamışlar öyle mi?
    On kişi itikade dair bir ayeti on farklı şekilde yorumlarsa insafsızlık değildir de ya nedir söyler misin?
    Muaviye(R.anh) oğlu Yezid,Hz.Hüseyyin’i şehid etmişse bunda Hz.Muaive(R.anh)’nin suçu nedir.Hz.Adem(A.s)’in oğlu Kabil kardeş katili olmuşsa Hz.Adem’in suçu nedir.Söyler misin.

    Hz.Muaviye Resulullah’ın vahiy katiplerindendi.Bu yüksek hizmete nail olmuştu.Yoksa Efendimiz seçimde haşa hata mı etmişti.
    Bizler Resullün Ehli Beytine derin muhabbet besleriz ve hiçbir sahabenin arasını ayırmayız,ibn-i Sebeci Şia fırkası gibi.
    Cemel Vakasında Hz.Zübeyr,Hz Talha,Hz.Aişe annemiz gibi muhterem sahabeler de Hz.Alİ ile ictihad ayrılığına düştüler.Biz bu nedenlerle sahabelerin arasını ayıracağız öyle mi?
    Peygamberimizin eşleri mü’minlerin anneleridir bu ayetle sabittir.

    Soru 2- Neden sunniler diger dinlerdeki insanlara savas acarda muslumliga zorlar . Halbuki muslumanlik tum dunyaya gonderilmemistir . Kuranda soyle der : Biz kurani arapca indirdik . Araplara indirkik . Her topluluk kendi dinine uysun , siz size indirilene , incile inananlar incile uysun tevratada uyanlar tevrata uysunlar der . Hal boyle iken sunniler neden muslumanligi tum dunyaya yayma gibi bir cabalari var ve bu yuzdende bircok kanlar dokmusler , halbuki allah muslumanligi tum dunyaya gonderse idi muhakkak onu muhammedle yayar dunyayi ona inandirirdi degilmi cevap ver bakim maymun olam. hoo hoo hooo.

    CEVAP-2)itikadını düzelt bari.Kur’anın neresinde Kur’an’ın sadece araplara indirildiği yazılıyor.Arapça inmiştir.Hak din islamiyettir.Bütün insanlara gönderilmiştir.Nasıl iddia edersin sadece Araplara inmiştir diye.Mesnedin nedir.Kur’an-ı Kerim itikadınca sadece Araplara indirildiyse sana inmemiştir, demek ki sen KİTAPSIZ’sın,kitabın yok,kıblen yok,kıblen yanlış.
    İslam dini Hz.Muhammed Aleyhiselatü ve Selam ile bütün dünyaya duyurulmuştur.Elbet herkesin,dini Mubin’e uyulması beklenmez.Burası bir imtihan yeridir.Zındıklar zındıklıklarını sergileyecekler.
    Araştır da gel.
    Kimse başı boş bırakılmamıştır.

    Birçok ulusu bünyesinde barındıran Osmanlı Devlet’i diğer dinlere karşı ne kadar müsammaha davrandıklarını gözler önüne seriyor.Hiç kimseyi dinde zorlamamıştır.

    Soru 4 – Neden sunniler camiye gideni Muminler olarak tanitirlar , gitmeyenleri ise kafirler olarak bilirler . Eger bu dogru ise sadece camiye giden muslumansa su ayeti nasil yorumlarsin yada kendinizi icinden cikilmaz agir yukten nasil cikartirsiniz ?

    CEVAP-4):Camiiye gitmeyenleri kafirlikle itham ettiğimiz de nerden çıktı.Hurufiler mi anlatıyor.Sana EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT itikadına dair somut bir örnek vereyim:
    Diyelim ki,bir kişinin yüz lafından doksan dokuzu imanlı olmadığını ve ancak birinde imanlı olduğu anlaşılıyor.O zaman böyle bir kişinin imanlı olduğu anlaşılır.Böyle birine kafir diyemeyiz.
    Bir kişiyi kafirlikle itham eden bir kişi eğer isabet ettirmişse bir sorun yok.Yoksa bu söylediği söz kendi aleyhine işler.
    AnlamışTIRsın…

  5. çok güzel bir yazı sonuna kadar arkadasındayım.kuran allahın insanla olan son sözleşmesidir.ya sözleşmeye uyarsınız ya da uymazsınız karar vermek size kalmış.hadis falan fasa fisodur.sahih olup olmamaları boş bir meseledir.x kişiye göre sahihse hz muhammed bunu söylemiş mi olacak?o kadar çok uydurma hadis var ki 1-2 tane gerçek söz için hz muhammedin adını lekelemeye değer mi?batı alemi hz muhammedi çocuklarla ilişkiye giren bir sapık olarak tanıyor bu uydurma hadisler yüzünden.yazıktır!!!bilinmelidir ki hz muhammede vahiy dışında hiçbirşey nakledilmemiştir.aksini iddia edenler zaten kuranı inkar edenlerdir.

  6. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesselam hem resuldür hemde nebiidir unutmayalım. Resuldür çünkü kitap gelmiş peygamberler içindedir. Ayrıca kendine ilham olunan nebi peygamberler içindedir. Hz ibrahim gibi rüyaları haktır temizdir ve Allah azze ve celle ile kimsenin olmadıgı kadar yakınına giderek görüşmüştür. kudsi hadisler nakletmiştir. biz elbette onun Nebi olmasından dolayı aktardıklarını delil sayarız inanırız hem onun yanılmadıgına 14 asır şahittir.

  7. ben bütün şiileri EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT a davet ediyorum tez o yoldan dönün lütfen ALLAH rızası için….

  8. Selam,

    onu bunu geç
    davet demişken

    Nisa Suresi 117 Allah’ın berisindekilere davet edenler sadece nisa’ya (beride kalan unutulacaklara )davet ederler. Ve onlar inatçı bir şeytandan başkasına çağırıp yakarmıyorlar.

    ——————————————————————————–

    Rad Suresi 14 Gerçek davet yalnız O’na/hak davet yalnız O’nun için yapılır. O’nun dışında yalvarıp davet ettikleri ise onlara hiçbir şekilde cevap veremezler. Onlar, ağzına ulaşsın diye iki avucunu suya doğru açan ama suya ulaşamayan birinden başkasına benzemiyorlar. Küfre sapanların dua ve davetleri, şaşkınlığa dalmaktan başka bir işe yaramaz.

    ——————————————————————————–

    Rad Suresi 36 Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilenle ferahlarlar. Ama hiziplerden(mezhep, fırka) bazıları onun bir kısmını inkâr ederler. De ki: “Bana, yalnız Allah’a kulluk etmem, O’na ortak koşmamam emredildi. Ben O’na yakarır, O’na davet ederim. Dönüşüm de O’nadır.”

    ——————————————————————————–

    İbrahim Suresi 22 İş bitirilince şeytan onlara şöyle dedi: “Allah size hak bir vaatle vaatte (Allah va’adinden dönmez) bulundu, ben ise vaat ettim ama vaadimden caydım. Benim sizin üzerinizde bir sultam yoktu. Sizi davet ettim, siz de bana uydunuz. Hepsi bu. Şimdi beni kınamayı bırakın da öz benliklerinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim ne de siz beni kurtarabilirsiniz. Aslında ben sizin, daha önceden beni şirk aracı yapmanıza karşı çıkmıştım. Zalimler için acıklı bir azap öngörülmüştür.”

    ——————————————————————————–

    Nahl Suresi 125 Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et ve onlarla, en güzel olan neyse o yolla mücadele et. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, gerçeğe kılavuzlananları da en iyi bilendir.

    ——————————————————————————–

    İsra Suresi 11 İnsan, hayra davet eder gibi şerri çağırıyor/insan, hayra duasıyla şerri davet ediyor. İnsan çok acelecidir.

    ——————————————————————————–

    Ta-Ha Suresi 108 O gün, eğip bükmesi olmayan davetçiye uyarlar. Rahman’ın huzurunda sesler kısılır, artık bir hışıltıdan başka bir şey işitmezsiniz.

    ——————————————————————————–

    Hac Suresi 12 Allah’ın berisinden, kendisine zarar veremeyecek, yarar sağlamayacak şeylere davet eder. Dönüşü olmayan sapıklığın ta kendisidir bu.

    ——————————————————————————–

    Hac Suresi 13 Zararı yararından daha yakın olan kişiye davet eder. Ne kötü bir destekçidir o, ne kötü bir efendidir!

    ——————————————————————————–

    Hac Suresi 67 Her ümmet için biz, bir ibadet şekli/bir ibadet yeri belirledik; onlar, onu izlerler. Artık bu iş konusunda seninle çekişmesinler. Sen de Rabbine davet et Sen, elbette ki şaşırtmadan yol aldıran bir kılavuzun ardındasın

    Müminun Suresi 117 Kim Allah’ın yanında, hakkında hiçbir kanıt olmayan bir başka ilaha davet ederse, onun hesabı rabbi katındadır. Hiç kuşkusuz, küfre sapanlar iflah etmezler.

    ——————————————————————————–

    Furkan Suresi 14 Bugün bir ölüm çağırmayın, birçok ölümü davet edin.

    ——————————————————————————–

    Furkan Suresi 68 Onlar Allah’ın yanında bir başka ilaha davet etmezler. Allah’ın saygıya layık kaldığı canı haksız yere almazlar. Zina etmezler. Bunları yapan cezaya çarpılır.

    ——————————————————————————–

    Furkan Suresi 77 De ki: davetiniz yoksa, Rabbim sizi ne yapsın? Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.”

    ——————————————————————————–

    Şuara Suresi 213 O halde, Allah’ın yanında bir başka ilaha daha davet etme. Yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

    ——————————————————————————–

    Rum suresi 25 Göğün ve yerin O’nun emriyle ayakta durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi bir çağrıyla davet ettiğinde siz yerden hemen çıkacaksınız.

    ——————————————————————————–

    Ahzab Suresi 46 Ve Allah’ın izniyle bir davetçi, ışık saçan bir kandil olarak…

    ——————————————————————————–

    Mümin Suresi 42 “Siz beni, Allah’a nankörlük etmeye ve hakkında hiçbir bilgim olmayan şeyi O’na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Bense sizi o Azîz ve Gaffâr olana davet ediyorum.”

    ——————————————————————————–

    Casiye Suresi 28 O gün tüm ümmetleri, toplanıp diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına davet edilir. Bugün, yapıp-ettiklerinizin karşılığıyla yüzyüze getireleceksiniz.

    ——————————————————————————–

    Ahkaf Suresi 31 “Ey toplumumuz! Allah’ın davetçisine uyun, ona iman edin ki Allah, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acıklı bir azaptan korusun!”

    ——————————————————————————–

    Ahkaf Suresi 32 Allah’ın davetçisine uymayan, yeryüzünde hiç kimseyle yarışamaz/hiç kimseyi âciz bırakamaz. Böylesinin, Allah dışında/Allah’ın davetçisi dışında evliyası da olmaz. Böyleleri apaçık bir sapıklık içindedir.

    ——————————————————————————–

    Muhammed Suresi 35 Gevşemeyin, üstün durumda olduğunuz halde antlaşmaya davet etmeyin! Allah sizinledir; amellerinizi asla yitirmeyecektir.

    ——————————————————————————–

    Nuh Suresi 5 Nûh şöyle yakardı: “Ey Rabbim! Ben toplumumu gece ve gündüz davet ettim.”

    esenlikle..

  9. Selam,

    Vel asr innel insane le fi husr innellezine amenü
    ve amülüssalihatı ve tevasaf bilhakkı
    ve tevasav bissabr.

    ve (her) zaman,: vel asr
    insan kayıptadır (mahrum bırakılmıştır)),:le fi insane husr

    gerçeği tavsiye edip,: tevasav bilhakk
    ve sabrı (gerçek dışılığa direnmeyi) tavsiye eden,:tevasav bissabr
    böylesi (gerçeğe uygun)amellerde,: amülüssalihatı
    güvenlik bulanlar hariç,: innelezine amenü

    esenlikle..

  10. Ebu Hureyre çok hadis rivâyet eden meşhur sahâbîdir. Adı, Abdurrahman b. Sahr; künyesi, Ebû Hureyre ‘dir. Câhiliye döneminde ismi Abdüşşems idi. Hz. Peygamber (asv) onu, Abdurrahman (bazı rivâyetlere göre Abdullah, hattâ başka isimler de ileri sürülmektedir) diye adlandırdı. (el-Hâkim en-Nisâbûrî, el-Müstedrek, Beyrut, t.y, III, 507).

    Ne sebeple Ebû Hureyre diye künye edindiğini kendisi şöyle açıklamıştır: “Bir kedi bulmuştum, onu elbisemin yeninde taşırdım; bundan dolayı Ebû Hureyre (kedicik babası) künyesiyle çağrılır oldum.” (ez-Zehebî, Tezkiretü’l-Huffâz, Haydarâbâd 1376/1956, I, 32).

    Hayber gazvesi sıralarında Yemen’den Medine’ye gelip Müslüman olmuştur. (H. 7/M. 629) (ez-Zehebî, a.g.e., aynı yer). Bu genel kanaatle birlikte onun, Tufeyl b. Amr ed-Devsî vasıtasıyla daha Yemen’de iken, hicretten önce Müslüman olduğuna dair rivayet de vardır. (İbn Hacer, el-İsâbe, 3/287)

    O tarihten itibaren Hz. Peygamber (asv)’ın vefâtına kadar ondan ayrılmayan bir sahabesi olmuş, kendisini onun hizmetine adamıştır. Hizmet süresi yaklaşık dört yılı buluyordu. (ibn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, Beyrut 1966, VIII, 108,113).

    Hz. Peygamber (asv)’ın misafirperverliği ve cömertliği sayesinde yaşayan Ebû Hureyre, Rasûlullah (s.a.s.)’in mescidinde sadece ibadet ve ilimle meşgul olan Ehl-i Suffe’nin en ileri gelen siması idi. Hz. Peygamber’i büyük bir muhabbetle sevmiş, onun sünnetine uygun olarak yaşamış ve manevî yüce mertebelere erişmiştir (İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108, 110).

    İffet sahibiydi, eli açık ve cömertti. Hz. Osman (ra)’ın şehid edilmesinden sonraki fitne olaylarında köşesine çekildi. Halk onun bu halinden kendisine söz ettiklerinde Rasûlullah (s.a.s.)’in şu hadisini rivâyet ediyordu: “Fitneler çıkacak. O zamanda, oturanlar ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim dönüp bakmaya yönelirse, o da ona yönelir. Kim bir sığınak veya korunak bulursa onunla korunsun.” (Buhâri, Menâkib, 25; Müslim, Fiten, I0).

    Hoş sohbet, temiz ve ince duygulu, saf gönüllü idi (Zehebî, Tezkire, 1, 33). Emirlik ve valilik ona kibir vermedi. Üstelik alçak gönüllülüğünü arttırdı. (ibn Sa’d, et-Tabakatü’l-Kübrâ, Beyrut 1380/1960, IV, 336)

    İmam Şâfii gibi büyük âlimlerin bildirdiğine göre Ebû Hureyre kendi dönemindeki hadis nakledenlerin içinde hafızası en sağlam olanıdır (İbn Hacer, el-isâbe fî Temyîzi’s-Sahâbe, Mısır 1328, IV, 205).

    Ebû Hureyre 78 yıl yaşadıktan sonra Hicrî 57/676 yilinda Medine’de vefât etmistir.

    Hz. Ebû Hureyre ve Hadîs Rivayeti

    Hz. Ebû Hureyre, vefatına kadar Allah Resûlü’nün (s.a.s.) yanından hiç ayrılmamış, ömrünü O’nun hizmetine adamıştır. İlmini bizzat O’ndan almış, hemen her yerde O’na refakat etmiştir. Mescid-i Nebevî’nin kenarındaki Suffe’yi kendisine mekân edinmiş ve böylelikle paha biçilemeyecek bir ilim hazinesini bizzat Allah Resûlü’nden (s.a.s.) elde etme şerefine nail olmuştur. Hz. Peygamber’le (s.a.s.) ‘sohbeti’ dört yıl kadar sürmüş, bu zaman zarfında pek çok hadîs dinlemiş ve sünnet-i seniyyenin inceliklerine vakıf olmuştur.

    Ebû Hureyre’nin (r.a.) hem kemmiyet hem de keyfiyet itibariyle hadîs ve sünnete olan bu vukûfiyeti, geçmişten günümüze Mu’tezile, Şia, Râfiziye ve Hâriciye gibi muhtelif mezhep mensuplarının dikkatini celbetmiş, genelde sahabeye karşı menfî bir tavır takınan bu mezhebî akımlar, Ebû Hureyre’ye (r.a.) karşı daha saldırgan bir üslûp kullanmışlardır. (Bağdâdî, el-Fark beyne’l-Firâk, s.147) Bu hücumlar, günümüzde farklı bir zemine taşınmış ve Batı’da İslâmî ilimlere ilgi duyan Oryantalistler, XVIII. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasında, bilhassa hadîs, sünnet ve sahabe hakkında şüpheler uyandırmaya matuf çalışmalar yapmışlardır.

    Oryantalistler, İslâm’ın temelini sarsmayı hedefledikleri bu sinsi projeyle, tanınmış sahabilere yönelik akla hayale gelmedik iftiralar uydurmuşlar ve bilhassa en çok hadîs rivayet eden sahabi olması dolayısıyla adı hadîsle bütünleşmiş Ebû Hureyre (r.a.) hakkında bilimsel dürüstlükle bağdaşmayan bir tezyif ve tahkir kampanyası başlatmışlardır. (bk. Osman Güner, Ebû Hureyre’ye Yönelik Eleştiriler, s.21-23) Oryantalistlerin bu çabası, maalesef sayıları az da olsa, bazı Müslüman yazarlar cephesinde de kabul görmüş ve bu sayede atılan şüphe tohumları Müslümanlar eliyle yeşertilmeye çalışılmıştır.

    Bütün bu beyhude çabalar bir tarafa, Allah Resulü’ne (s.a.s.) hayatı boyunca dost ve sırdaş olmuş sahabe-i kirâm, hadîs ve sünnetin yüceliğini en güzel şekilde takdir edip onlara sımsıkı tutunmuş ve sünnete aykırı davranmaktan kesinlikle sakınmıştır. Bununla birlikte hadîslere yalan ve tahrifat karışması, bu konuda hataya düşme korkusu, onları hadîs rivayetinde daha ihtiyatlı davranmaya sevk etmiştir. Bundan dolayıdır ki, sahabe Kur’ân’dan sonra İslâm’ın en önemli teşrî kaynağı olarak gördükleri sünneti muhafaza etmek için her yolu denemiş ve hadîsleri rivayet ederken de itidalden ayrılmamıştır. Onlar hadîs rivayetini ‘ağır bir mesuliyet’ olarak telâkki ettiklerinden çok az hadîs rivayet etme yolunu bile tercih etmişlerdir. Nitekim Enes b. Mâlik, “Eğer hataya düşmekten korkmasaydım, sizlere Resûlüllah’tan (s.a.s.) duyduğum çok şey anlatırdım.” (Dârimî, Mukaddime 25) sözleriyle sahabenin bu konudaki hassasiyetine tercüman olmaktadır. İşte bu gibi sebeplerle birçok sahabi hadîs rivayetine sıcak bakmamış, ancak ihtiyaç duydukları ve mecbur kaldıkları durumlarda rivayet etmişlerdir. (İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s.48. Saîd b. Zeyd, Allah Resûlü’nden 48 hadîs rivayet etmiştir)

    Hz. Ebû Hureyre’ye Yöneltilen İtirazlar

    Hadîs rivayetini ağır bir mesuliyet olarak görüp ihtiyatı elden bırakmayan ve dolayısıyla bilinçli olarak az rivayeti tercih eden bazı sahabiler, Ebû Hureyre’nin (r.a.) çok hadîs rivayet etmesine itiraz etmişlerdir. Kaynaklarda, Hz. Âişe ile Hz. Ömer’in, onun çok hadîs rivayet etmesine itirazda bulundukları zikredilmektedir. (İbn Kuteybe, Te’vîl, s.48) Ebû Hureyre (r.a.) bu itirazlara, kendinden emin, makul ve ikna edici cevaplar vererek, çok hadîs rivayet etmesinin sebeplerini bütün şüpheleri izale edecek şekilde izah etmiştir.

    Rivayete göre, Hz. Âişe validemiz bir gün ona: ‘Ebû Hureyre! Senin Peygamber’den naklettiğin söylenen şu hadîsler de nerden çıktı?! Bizim duyduklarımızı sen de duymadın mı? Bizim gördüklerimizi sen de görmedin mi?’ diye itiraz etmiş, o da buna: “Evet anacığım, senin bir kadın olarak ayna ve sürmedanlıkla meşguliyetin, Hz. Peygamber’le (s.a.s.) aranıza bir mania olarak girdiği hâlde, benim Efendimiz’le (s.a.s.) birlikteliğime hiçbir şey mâni olmadı.” diye karşılık vermiştir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) bu cevabı karşısında Hz. Âişe: ‘Belki de öyledir’ diye sükût etmiş ve bu konuda ona hak vermişti. (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/205; Zehebî, Siyerü A’lâmi’n-Nübelâ, 2/604) Hz. Ebu Hureyre haklıydı, zira Hz. Aişe Validemiz, Peygamberimiz’le (s.a.s.) çoğu kez hane-i saadette birlikte olduğu hâlde, Ebû Hureyre (r.a.) O’nu çarşıda, pazarda, hazarda, seferde, hâsılı hemen her yerde takip ediyordu. Aişe Validemiz, Abdullah b. Ömer’e gelerek, ‘Ebû Hureyre’nin rivayet ettiği hadîslerden reddettiklerin var mı?’ diye sormuş; o da: ‘Hayır, o cesaretli, bizse çekingen ve korkak davrandık.’ demiştir. O sırada orada bulunan ve konuşmaya şahit olan Ebû Hureyre (r.a.) de: ‘Evet, ben ezberledim, onlar unuttular. Bunda benim ne kusurum var?’ diye haklılığını dile getirmiştir. (Hâkim, el-Müstedrek, 3/510; ez-Zehebî, Siyer, 2/608)

    Bununla birlikte Âişe Validemiz, Ebû Hureyre’nin (r.a.) isteği üzerine rivayet ettiği hadîslere şahitlik de etmiştir. Nitekim Ebû Hureyre’nin (r.a.), ‘Cenazeye tâbi olup arkasında namaz kılana bir kırât sevap vardır…’ hadîsine Abdullah b. Ömer (r.a.) itiraz edince, onu hemen Hz. Âişe’nin yanına götürmüş ve ona: ‘Ey mü’minlerin annesi, Allah aşkına söyle! Sen Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle buyurduğunu işittin mi…?’ diye sormuş, o da buna: ‘Evet, vallahi işittim’ diye şahitlik etmişti. Bunun üzerine Ebû Hureyre (r.a.): ‘(Bakınız!) Bağda-bahçede ağaç dikmek ve çarşı-pazarda alış-veriş yapmak gibi meşguliyetler, (her ne kadar sizin Peygamber’le (s.a.s.) beraberliğinize engel olsa da) bunlar benim O’nunla birlikteliğime mâni olmadı. Ben O’ndan sadece açlığımı giderecek bir lokma ekmek karşılığında bana öğreteceği birkaç kelimeyi bellemek için hep fırsat kolladım.’ sözleriyle hadîse karşı nasıl bir iştiyak duyduğunu ifade etmiştir. O sırada Âişe Validemiz’in yanında bulunan İbn Ömer (r.a.): ‘Ey Ebû Hirr, (söylediklerin doğru!) sen Hz. Peygamber’le (s.a.s.) bizden daha çok birlikte olurdun. Dolayısıyla O’nun hadîslerini de bizden daha iyi bilirsin.’ diyerek ona güvendiğini açıkça belirtmiştir. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/2-3; Hâkim, el-Müstedrek, 3/511)

    Ebû Hureyre’nin (r.a.) İtirazlara Verdiği Cevap

    Ebû Hureyre (r.a.), çok hadîs rivayet ettiği için kendisine yöneltilen tenkitlere genellikle şu cevabı vermiştir: “Bazı kimseler: ‘Ebû Hureyre çok (hadîs rivayet) ediyor’ deyip duruyorlar. Hâlbuki Ensar kardeşlerimiz tarlalarında ziraatla, muhâcir kardeşlerimiz de pazarda ticaretle meşgul olurken, (bu kardeşiniz) karın tokluğuna Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hizmet ediyor onların görmediklerini görüyor, duymadıklarını duyuyordu.” (Buhârî, İ’tisâm 22; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 159-60) “Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Kitabı’ndaki şu iki âyet olmasaydı, size hiçbir şey rivayet etmezdim” (Buhârî, İlim 43; Hars 21; İbn Hanbel, 2/240) demiş ve şu âyetleri okumuştur: “Gerçekten indirdiğimiz açık delilleri ve doğru yolu, Kitap’ta insanlara açıkça gösterdikten sonra gizleyenler var ya, onlara hem Allah lânet eder, hem de lânetçiler lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar müstesnadır; zira ben onların tövbelerini kabul ederim. Tövbeleri en çok kabul edici ve günahları en çok bağışlayıcı benim.” (Bakara sûresi, 2/159-160)

    Ashabın güzide simalarından Hz. Talha da Ebû Hureyre’ye (r.a.) hakkını teslim etmiştir. Kendisine neden onun kadar çok hadîs rivâyet etmediği sorulduğunda şöyle demiştir: “Allah’a yemin olsun ki, onun, bizim Peygamber’den (s.a.s.) duymadıklarımızı duyduğundan asla şüphe etmem. Gerçek şu ki, bizler varlıklı kimselerdik; evimiz barkımız vardı. Peygamber’in (s.a.s.) yanına ancak sabah ya da akşamleyin gidebiliyorduk. Oysa Ebû Hureyre, hiçbir şeyi olmayan fakir bir insandı. Kendisi Hz. Peygamber’in (s.a.s.) misafiri olarak Suffa’da kalır ve yanından hiç ayrılmazdı.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, 6/133; Tirmizî, Menâkıb 47)

    Görülüyor ki, Ebû Hureyre (r.a.), arkadaşlarının çok hadîs rivayet ettiği şeklindeki tenkitlerine kendinden son derece emin cevaplar vermiş, onlar da bu cevaplara tekrar itirazda bulunmamışlar ve onun bu konudaki üstünlüğünü ve haklılığını itiraf etmişlerdir. Her şeyden önce sahabe arasında cereyan eden bu hâdiseler bize, Allah Resûlü’nün ashab-ı kirama emanet ettiği bu mukaddes mirasın, kılı kırk yararcasına itinalı bir şekilde ve liyakatli eller vasıtasıyla âdeta nazenin bir çiçek gibi nasıl korunduğunu ve sonraki nesillere nasıl ulaştırıldığını göstermektedir. Bu kutsal mirasa en küçük bir leke dahi bulaşmasına onların gönülleri razı değildi. Onlar her türlü fedakârlığa katlanabilirler ve sevdikleri her şeyden vazgeçebilirlerdi, lâkin üstlendikleri bu yüce misyonu en layıkıyla yerine getirme konusunda asla taviz vermezlerdi. Esasen onlar arasında yaşandığına işaret edilen söz konusu itirazlar ve tahkik çabaları, onların mesuliyetlerinin idrakinde olduklarını göstermektedir.

    Ebu Hureyre’ye yapılan itirazlardan bir kısmını ve cevaplarını özet olarak verelim:

    Ebû Hureyre’nin hadis konusundaki güvenilirligine gölge düşürecek şüphe kaynaklarından biri, onun Rasûlullah (s.a.s.)’den: “Bir kimse Ramazan ayında cünüp olarak sabahlarsa, o gün oruç tutmasın.” hadisini nakletmesi ve halka bu yolda fetvâ vermesidir. Onun böyle rivâyet ettigini Âişe ve Ümmü Seleme haber alınca, onun bu rivâyetini kabul etmemişler, şöyle demişlerdir: “Hz. Peygamber (asv) ailesiyle birlikte olması neticesinde cünüp olarak sabahlar, sonra da boy abdesti alıp orucunu tutardı.” Bunun üzerine Ebû Hureyre onların dediklerini kabul etmiş ve demiştir ki: “Bu hadisi bana Fadl b. Abbâs ile Üsâme b. Zeyd Hz. Peygamber’den nakletmişlerdi. Mü’minlerin anneleri ise bu gibi konuları erkeklerden daha iyi bilirler.” (Buhâri; Savm, 23; İbn Hacer, Fethu’l-Bâri, Mısır, 1300, IV, 123-124; Muhammed Ebû Zehv, a.g.e., 155).

    Buna şu cevap verilmiştir: Ebû Hureyre söz konusu hadisi Rasûlullâh (s.a.s.)’den kendisi işitmemiştir. Hadisi Fadl ve Üsâme vasitasiyle rivâyet etmiştir. Bu iki sahâbî ise dogru ve güvenilir kişilerdir. Âişe ile Ümmü Seleme’nin hadisi, onun yanında ağırlık kazanınca, onların rivâyetine dönmüş, hakka uyarak önceki fetvâsından vazgeçmistir. (İbn Hacer, a.g.e., IV, 126; M. Eba Zehv, a.g.e, 155).

    Fadl ve Üsâme’nin naklettiği hadise gelince, âlimler bu konuda şunları söylediler:
    Birincisi, bu hadis kendisinden daha kuvvetli hadisle çelismektedir; dolayısıyle onunla değil kuvvetli olanla amel edilir.
    İkincisi, bu iki sahâbînin hadisi orucun farz kılındığı dönemin başlarına aittir. O sırada oruçlunun uyuduktan sonra yemesi, içmesi, cinsel münasebette bulunması haramdı. Daha sonra Allah tanyeri ağrıncaya kadar bütün bunları mübah kıldı. Onun için karı-koca ilişkisi sabaha kadar devam ederdi. Fecrin doğuşundan sonra da yıkanması gerekmekteydi. Bu da gösteriyor ki Âişe ile Ümmü Seleme’nin naklettigi hadisin hükmünü neshetmiştir. Ne Fadl ile Üsamenin ne de Ebû Hureyre ‘nin bu son hükmü bildiren hadisten haberleri vardı. Bu yüzden Ebû Hureyre hâlâ önceki hadise göre fetvâ vermeye devam ediyordu. Kendisine bu haber ulaşınca da bu fetvâsından dönmüştür. (ibn Hacer, a.g.e., IV, 127-128). İbn Hacer şöyle der: “Ebû Hureyre ‘nin hakkı teslim edip ona dönmesi onun faziletini gösterir.” (a.g.e. ve yer; Kastallâni, İrsâdü’s-Sâri, Mısır 1326. IV, 443; M. Ebû Zehv, a.g.e., 155).

    Bir başka itiraz da şudur: Ebû Hureyre hadis rivâyet ederken tedlis yapardı (Hz. Peygamber’den duymadığı bir hadisi kendisine rivâyet eden şahsın ismini vermeyerek, Hz. Peygamber’den rivâyet ederdi). Meselâ, yukarıda geçen “Cünüp olarak sabahlayan kimseye oruç tutmak yoktur.” hadisinde durum böyledir. Tedlis yapmak ise yalan söylemenin kardeşidir. (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 109).

    Bu itiraza şöyle cevap verilir: Ebû Hureyre ‘nin İslâm’a girişinin hicretin 7. yılına kadar geciktiği dikkate alınırsa, Hz. Peygamber (asv)’ın pekçok hadisini ondan duymadığı ortaya çıkar. Bu durum, onun hadis bilgisini tamamlayabilmesi için, Hz. Peygamber’den duymuş olan sahâbîlerden almasını gerektiriyordu. Onun bu hali, ya dünyevi meşguliyetlerinden dolayı, ya da yaşlarının küçük olması, yahut da sonradan Müslüman olmaları gibi sebeplerle Hz. Peygamber’in meclislerinde bulunmayan diğer sahâbîlerin durumuyla aynıdır. Humeyd’den gelen şu haber de bunu teyid eder: “Biz Enes b. Mâlik’in yanında idik. Bize şöyle dedi: Vallahi size Hz. Peygamber’den naklettiğimiz hadislerin hepsini bizzat kendisinden duymuş değiliz. Fakat (hadisi duyan duymayana naklederdi) biz de birbirimizi yalanlamazdık” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, Misir 1313, IV, 283; M. Ebû Zehv, a.g.e., 157).

    Hadisi duyan ve diğerlerine nakleden sahâbînin isminin zikredilmemesini tedlis saymak uygun değildir. Zira ehlisünnet âlimlerinin ittifakıyla sahâbenin hepsi âdildir. Âlimlerin, mürsel hadisi delil kabul etmek hususundaki ihtilâfi, ismi zikredilmeyen râvinin durumunun bilinmeyişi sebebiyledir. İbnu’s-Salâh bu hususta şöyle der: “İbn Abbâs ve benzeri yaşça küçük sahâbîlerin Hz. Peygamber (asv)’den işitmedikleri halde ondan rivâyet ettikleri mürsel hadisler, mevsûl ve müsned hükmündedir. Çünkü onlar bu hadisleri sahâbîlerden almışlardır. Bir sahâbînin kim olduğunun bilinmemesi, hadisin sihhatine zarar vermez. Çünkü sahâbîlerin tamamı âdildir” (İbnu’s-Salâh, Mukaddime, Mısır 1326, 22).

    Bütün bunlardan anlasiliyor ki Ebû Hureyre ‘den hiçbir yalan çıkmış değildir. Zira bu tür mürsel hadislerde Ebû Hureyre, “Rasûlullah’ın şöyle dediğini işittim, ya da şöyle yaptığını gördüm” demiyor; aksine, “Rasûlullah şöyle buyurdu veya şöyle yapmıştır” gibi ifadeler kullanıyordu. Burada onun tedlis yaptığı da söylenemez. Çünkü adını zikretmediği kimse, sahâbeden biridir ve sahâbînin âdil olduğuna dair icmâ vardır (M. Ebû Zehv, a.g.e., s.158).

    Bir başka itiraz: Hz. Ömer (ra), Ebû Hureyre ‘yi hadis rivâyetinden alıkoymuş ve ona, “Ya Hz. Peygamber’den hadis rivâyetini bırakırsın, ya da seni Devs topraklarına sürerim.” demiştir (İbn Kesir, el-Bidâye, VIII, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 159). Hz. Ömer’in bu tutumu Ebû Hureyre ‘nin yalan söylediğini göstermektedir.

    Buna şöyle cevap verilmiştir: Ebû Hureyre (ra), Hz. Peygamber (asv)’dan naklettiği hadisleri halka öğretmeyi, ilmi gizlemenin günahındân kurtulmak için, kendisine bir görev sayıyordu. (Buhâri, İlim, 43). Bu anlayış onu çok hadis rivâyet etmeye sevketti. Bir tek mecliste bile Hz. Peygamber’in birçok hadisini naklederdi. Fakat Hz. Ömer, halkın her şeyden önce Kur’ân ile meşgul olmasını, amelle ilgili olanların dışında kalan hadisleri az rivâyet etmelerini, halkı yersiz bir tevekküle götürecek ruhsat hadisleriyle, halkın anlayamayacağı müşkil hadisleri halka rivâyet etmeyi uygun görmüyordu. Bu arada, çok hadis rivâyet edenlerin, rivâyet sırasında hata yapabileceklerinden ve benzeri şeylerden de endişe ediyordu. Bütün bu sebeplerle, Hz. Ömer sahâbîleri çokça hadis rivâyet etmekten alıkoymuş, Ebû Hureyre ‘ye de ağır konuşmuş ve onu Devs’e sürmekle tehdid etmiştir. Çünkü Sahâbe içerisinde en çok hadis rivâyet eden oydu.İbn Kesir bunu naklettikten sonra şöyle der: Bununla birlikte Hz. Ömer, bu konuda Ebû Hureyre’nin (r.a.) hassasiyet ve titizliğini anladıktan sonra, ona hadîs rivayeti konusunda izin vermiştir. Ebû Hureyre (r.a.) bunu şöyle anlatır: “Ömer’e çokça hadîs rivayet ettiğim haberi ulaştığında beni çağırıp, ‘Falanın evinde, Resûlüllah’la (s.a.s.) birlikteydik ve sen yanımızdaydın değil mi?’ diye sordu. Ben de: ‘Evet (ben de oradaydım) ve bunu neden sorduğunu da biliyorum!’ dedim. Ömer: ‘Peki neden sordum?’ dedi. Ben de: ‘Allah Resûlü o gün, “Kim bile bile bana yalan isnat ederse, ateşteki yerine hazırlansın!” buyurmuştu’ dedim. Hz. Ömer: ‘(Madem bunu hatırlıyorsun) o hâlde git ve hadîs rivayet et!’ dedi.” (İbn Kesîr, el-Bidâye, 7/107; Zehebî, Siyer, 2/603)

    Bir baska menfî tenkid: Ebû Hureyre ‘nin diğer sahâbîlerden daha çok hadis rivâyet etmesini sağlayan şey, Hz. Peygamber (asv) söylesin veya söylemesin, helâl ve haramla ilgili olmayan, fakat güzel ahlâka teşvik, cennet ve cehennem haberleri gibi bütün güzel sözleri ona isnad etmeyi kendine câiz görmesidir. Onun bu konudaki dayanağı su hadislerdir: “Benden size hakka uygun bir söz ulaştığında, ben onu ister söylemiş olayım isterse olmayayım, onu alınız’ “Benim söylemediğim fakat benden size ulaştırılan güzel bir sözü, ben söylemişimdir.” (M. Ebû Zehv, a.g.e., 160).

    Buna verilen cevap şudur: Geç Müslüman olmasına rağmen Ebû Hureyre ‘nin çok hadis rivâyet etmesi, onların ileri sürdükleri sebeplere bağlanamaz. Bunun asıl sebebi, dünyadan el-etek çekip Hz. Peygamber’in toplantılarına katılması, savaşta ve savaş dışında onun yanından ayrılmaması, hadisleri unutmaması için Hz. Peygamber’in duasını alması, Hz. Peygamber’in vefâtından sonra elli yıl kadar daha yaşaması ve duymadığı hadisleri diğer sahâbîlerden alarak insanlara rivâyet etmesidir (A.g.e. ve yer). Helâl ve haram dışındaki konularda Hz. Peygamber’e yalan isnad etmesini kendisi için câiz görmesi iddiası da geçersizdir. Çünkü o, “Kim bilerek bana yalan isnad ederse cehennemdeki yerine hazırlansın.” hâdisinin râvîlerinden biridir. Birçok toplantılarında hadis rivâyet etmek istediğinde bu hadisi zikrettiği sâbittir. Sahâbiler, onun hadis rivâyetindeki üstünlüğünü kabul ettiler ve ondan hadis naklettiler. Hz. Ömer, Osman, Talha, İbn Abbâs, Âişe, Abdullah b. Ömer ve diğerleri (r.anhum) bunlardandır. (Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e., III, 513; İbn Kesir, a.g.e., VIII, 108). Bu da onların, Ebû Hureyre ‘nin güvenilirliği ve doğruluğu hususunda ittifak ettiklerini gösterir. Diger taraftan, Ebû Hureyre ‘nin rivâyet ettiği hadislerin çoğunun, başka sahâbîler tarafindan da nakledildigi görülür. (M. Ebû Zehv, a.g.e., 160, 161).

    Ebû Hureyre’nin dayandığını ileri sürdükleri hadislere gelince, bu hadisleri Ebû Hureyre rivâyet etmemiştir. Aksine bunlar onun adına uydurulmuş sözlerdir. Bu hususta ibn Hazm şöyle demiştir: “Allah’tan korkmaz bazı insanlar birtakım hadisler rivâyet ettiler. Bunların bazısı islâm’ın temel prensiplerini geçersiz kılmakta, bazıları da Hz. Peygamber’e yalan isnat etmeyi mübah saymaktadır.” İbn Hazm bu iki hadisi de, râvîlerinin çok zayıf olmasından ötürü geçersiz saymaktadır (İbn Hazm, el-ihkâm fî Usûli’l-Ahkâm, Mısır 1345, II, 76, 78, 80; M. Ebû Zehv, a.g.e., 161, 162).

    Macar asıllı ünlü müsteşrik Yahudi Ignaz Goldziher de Ebû Hureyre ‘nin hadis uydurduğunu ve bunda hayli ileri gittiğini ileri sürmüştür. Böyle bir tenkid tümüyle bâtıldır, geçersizdir ve hiçbir haklı tarafi yoktur. Buhâri’nin söylediği gibi Ebû Hureyre ‘den sekiz yüz âlim hadis rivâyet etmiştir. O, sahâbe ve muhaddisler nazarında son derece güvenilir yüce bir şahsiyettir. İbn Ömer şöyle demiştir: “Ebu Hureyre benden daha hayrlı ve naklettiğini daha iyi bilendir.” Cennet’le müjdelenenlerden biri olan Talha b. Ubeydullah da: “Şüphe yok ki Ebû Hureyre Hz. Peygamber (asv)’den bizim işitmediğimiz hadisleri işitmiştir.” demiştir (el-Hâkim en-Nisâbûrî, a.g.e, III, 511, 512). Mervan’ın sekreteri Ebû Zuayzia da Ebû Hureyre ‘nin hadis rivâyetinde ne derece güçlü olduğunu gösteren şu haberi nakleder: “Mervan, Ebû Hureyre ‘yi Saray’da hadis rivâyet etmek için dâvet etmişti. Mervan beni divanın arkasına oturtmuştu ve ben de Ebû Hureyre ‘nin naklettiklerini gizlice yazıyordum. Ertesi yıl yine onu dâvet etti ve ondan hadis rivâyet etmesini istedi. Bana da bir yıl önceki yazdıklarımdan takip etmemi tenbih etti. Neticede, onun bir tek kelime bile değişiklik yapmadan rivâyet ettiğini gördüm.” (ibn Kesir, a.g.e., III, 106; M. Ebû Zehv, a.g.e., 162-164).

    Ebû Hureyre’nin (r.a.) çok hadîs rivayet etmesinde hangi âmiller rol oynadı?

    Hiç şüphesiz, Ebû Hureyre’nin (r.a.) diğer sahabilere nispetle Allah Resûlü’nden (s.a.s.) çok hadîs rivayet etmesinde önemli rol oynayan âmiller vardır. Bu âmiller bize, onun hem maddî hem de manevî olarak böylesi ağır bir sorumluluğu yüklenmeye hazır olduğunu ve Allah Resûlü’nün hadîslerini istikbale taşıma konusunda ne kadar kararlı olduğunu göstermektedir. Bunları şöyle açıklamak mümkündür:

    1. Hz. Peygamber’le (s.a.s.) Sürekli Birlikte Olması

    Ebû Hureyre (r.a.), Medine’ye hicret ettiği andan itibaren Resûlü Ekrem’in (s.a.s.) yanından ayrılmamış; büyük bir iştiyakla ilâhî feyzinden istifade edip hadîslerini hıfzetme konusunda özel bir gayret göstermiştir. Diğer sahabiler çoğu kez günlük meşguliyetleriyle uğraşırken, o, Hz. Peygamber’i (s.a.s.) takip ederek onların bulunmadığı meclislerde bulunmuş, onların duymadığı hadîsleri ezberlemiş, ilmi gizlemeyip başkalarına tebliğ görevini (Bakara sûresi, 2/159; Buhârî, Hacc 131; Tirmizî, İlim 3) layıkıyla yerine getirmiştir. Resûlüllah’a en yakın iki sahabiden Hz. Ebû Bekir’in Sunh denilen yerde oturduğu ve oradan Mescid-i Nebevî’ye gelip gittiği (Buhârî, Cenâiz 3; Megâzî 84), Hz. Ömer’in de ancak gün aşırı Mescid’e gelebildiği (Buhârî, İlim 25; İbn Hanbel, 1/33) göz önüne alındığında, Allah Resûlü’yle (s.a.s.) mülâzemetin Ebu Hureyre’ye ne büyük bir avantaj kazandırdığı anlaşılmaktadır. Yine Ömer (r.a.), rivayetleri tahkîk ederken, ‘çarşı-pazarda ticaretle uğraşmanın bazı hadîsleri kaçırmasına neden olduğunu’ bizzat ifade etmiştir. (Buhârî, Büyû’ 9) Abdullah b. Ömer, Talha ve Ebû Eyyüb el-Ensârî (r.anhum) gibi sahabiler de, Ebû Hureyre’nin (r.a.) kendilerinden daha çok hadîs rivayet etmesinde, onun Hz. Peygamber’le (s.a.s.) olan beraberliğinin önemli rolü olduğunu belirtmişlerdir. (Tirmizî, Menâkıb 46)

    2. Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) Husûsî Duasına Mazhar Olması

    Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) duasına mazhariyet, Ebû Hureyre’nin (r.a.) ilme olan iştiyakı dolayısıyla kazandığı manevî bir fazilettir. Rivayete göre, Ebû Hureyre ve Zeyd b. Sâbit (r.a.) gibi sahabîlerin Mescid-i Nebevî’de dua ve zikirle meşgul oldukları bir esnada, Allah Resûlü (s.a.s.) gelip yanlarına oturmuş ve her birinden dua etmelerini istemişti. Hz. Zeyd ile diğer arkadaşlarının dualarına ‘âmîn’ dedikten sonra, Ebû Hureyre’nin (r.a.): ‘Allah’ım Sen’den bu iki arkadaşımın istediklerini ve ayrıca unutulmayacak bir ilim vermeni istiyorum.’ şeklindeki duasına da ‘âmîn’ diye mukabele etmiştir. Diğerlerinin: ‘Ey Allah’ın Elçisi, biz de unutulmayacak ilim istiyoruz.’ demeleri üzerine, Ebû Hureyre’yi (r.a.) kastederek, ‘Şu Devsli genç sizi geçti.’ (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/204) diyerek onun bu konudaki arzu ve iştiyakına işaret etmiştir.

    3. Hadîsleri Öğrenmeye Büyük Bir İştiyak Duyması

    Ebû Hureyre (r.a.), Resûl-i Ekrem’in (s.a.s.) “İman Yemenli, fıkıh Yemenli, hikmet Yemenlidir.” (Buhârî, Menâkıb 1; Meğâzî 74; Müslim, İmân 82,88-90) sözleriyle ilim ve kültür zenginliğine işaret ettiği Yemen şehrinin kültür havzasında yetişmiş, ilme ve öğrenmeye âşık bir zattı. İlme layık olduğu önem ve değeri verdiği içindir ki, yalnızca birkaç kelime öğrenebilmek maksadıyla günlerini Peygamber’e (s.a.s.) hizmetle geçirmiş, dünya nimetlerine iltifat etmemiştir.

    Hz. Ebû Hureyre’nin bir gün: ‘Ey Allah’ın Elçisi, kıyamet gününde senin şefaatine en çok kim layık olacaktır?’ diye sorması üzerine, Resûl-i Ekrem (s.a.s.): “Ey Ebû Hureyre! Hadîse karşı düşkünlüğünü bildiğim için senden önce hiç kimsenin bana böyle bir hadîsi sormayacağını tahmin etmiştim. Kıyamet gününde şefaatimle bahtiyar olacak en mutlu kimse, tüm kalbiyle veya içten içe ‘Allah’tan başka tanrı yoktur/Lâ ilâhe illallah’ diyen kişidir.” (Buhârî, İlim 33; Rikâk 51) buyurarak onun hadîse olan iştiyakını takdirle karşılamıştır.

    Ebû Hureyre (r.a.) kendini ilme o kadar adamıştı ki, onun hayatta tek bir arzusu vardı, o da ilim taleb etmek ve dinde derinleşmekti (tefakkuh). Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ganimet taksim ederken, onun taksimata kayıtsız kaldığını görmüş ve: “Sen de arkadaşlarının benden istediği gibi ganimetten istemez misin?” diye sormuş, o da buna, ilme adanmış bir ruh hâliyle şöyle karşılık vermişti: “(Ey Allah’ın Elçisi) benim Sen’den istediğim tek bir şey var, o da Allah’ın sana öğrettiği ilimden bana da öğretmendir.” (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/203)

    Ebû Hureyre (r.a.), ilme ve öğrenmeye karşı oldukça meraklı ve cesurdu. Öyle ki, başkalarının Hz. Peygamber’e (s.a.s.) sormaya cesaret edemedikleri şeyleri rahatlıkla sorar ve aldığı cevapları başkalarına ulaştırmak için muhafaza ederdi. Vahiy kâtiplerinden Übey b. Ka’b (r.a.) buna şöyle işaret etmiştir: “Ebû Hureyre Peygamber (s.a.s.)’in karşısında oldukça cesaretliydi. Bizim soramadıklarımızı hiç çekinmeden ona sorardı.” (İbn Hacer, el-İsâbe, 7/202) Kendinden önce Müslüman olmuş sahabilere de sorar, onların ilminden de faydalanırdı. O, sonsuz bir ilim ve irfan hazinesiydi. Talebelerine kimi zaman şöyle derdi: “Ebû Hureyre’nin daha ne (ilim dolu) keseleri var ki, onları henüz açmamıştır.” Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) da, onun hakkında: ‘Ebû Hureyre âdeta ilim dolu bir kaptı’ demiştir. (Zehebî, Siyer, 2/596)

    Hz. Ebû Hureyre: “Resûlüllah’tan iki kap dolusu ilim aldım. Bunlardan sadece birini aranızda yaydım. Diğerine gelince, eğer bunu aranızda yaymış olsaydım, şu gırtlağım kesilirdi.” diyerek gizli bir ilme sahip olduğunu da ifade etmiştir. Ebû Hureyre’nin insanlara yaymadığı ilmin ahkâma ve âdâba dair olması ihtimal dâhilinde değildir. Zira bunu ümmetten alıkoyması risaletin tebliğine aykırı bir husustur. Tercih olunan kanaate göre, bunlar, kıyamet alametleri, ümmetin başına gelecek olan bazı fitneler ve yine onların başına geçecek zâlim idarecilerle alâkalı haberler olmalıdır. Ebû Hureyre’nin (r.a.) bazen kinayeli olarak aktarmış olduğu haberler de bu kanaati güçlendirmektedir. Meselâ Allah Resûlü’nün (s.a.s.) “Vukuu yaklaşan şerden dolayı vay Arap’ın hâline.” (Buhârî, Fiten 4) sözü ile Ebû Hureyre’nin “60 yılının başları ve yönetimin çocuklara geçtiği (günlerden) Allah’a sığınırım.” (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/261) ifadeleri buna işaret etmektedir. O hâlde Ebû Hureyre (r.a.), anlaşılmasında güçlük çekilen haberlerden dolayı Allah ve Resûlü yalanlanmasın diye ancak insanların anlayabilecekleri, akıllarının alabileceği ve istifade edebilecekleri şeyleri dile getirmeye özen göstermiştir. Bundan dolayı da bildiği her şeyi anlatmaktan çekinmiştir. (M. Accâc el-Hatîb, Ebû Hureyre Râviyetü’l-İslâm, s.266)

    4. Güçlü Bir Hafızaya Sahip Olması

    Arap toplumunda yazı henüz gelişmemişken, bilgiyi muhafaza etmek maksadıyla hafızaya büyük önem verilirdi. Bu sebeple Araplar, tarihte hafızası en güçlü milletlerden biri sayılmıştır. Nitekim bir bedevînin, “Kalbindeki bir harf, kitabındaki on harften daha değerlidir.” sözleri onların bu özelliğine işaret etmektedir. (İbn Abdilberr, Câmi’u Beyâni’l-İlm, s.87)

    Hz. Ebû Hureyre de güçlü bir hafızaya sahipti. Ancak hadîsleri ezberleyebilmek için daha güçlü bir hafızaya sahip olmak gerektiğini bildiği için bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) hafızasından şikâyette bulunmuş, Hz. Peygamber (s.a.s.) de ona, elbisesini yere yaymasını ve konuşması bitinceye kadar öylece bırakmasını, sonra toplayıp sırtına tekrar giymesini tavsiye etmişti. Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu tavsiyesine uymuş ve o günden sonra duyduklarını bir daha unutmadığını ifade etmiştir. (Buhârî, İlim 43; Tirmizî, Menâkıb 47)

    Ancak Ebû Hureyre’nin (r.a.) bütün duyduklarını mı, yoksa sadece o mecliste duyduklarını mı unutmadığı konusu ihtilâflıdır. Buharî şârihi İbn Hacer, onun söz konusu meclisten sonra duyduğu hiçbir şeyi unutmadığını söylerken, buna Zührî’nin rivayet ettiği “Onu hak üzere gönderene andolsun ki, bir daha ondan duyduğum hiç bir şeyi unutmadım.” (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, 1/136-7) ifadesini delil gösterir. (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 1/260) Hanefî alimlerinden Ebû Ca’fer et-Tahâvî ise, el-A’rec kanalıyla nakledilen “Hz. Muhammed’i (s.a.s.) hak üzere gönderene andolsun ki, bu güne kadar onun söylediği o sözlerden tek bir kelime dahi unutmadım.” ifadesini hakikate daha yakın görmüş ve bu görüşüne Ebû Hureyre’nin (r.a.) unuttuğuna işaret eden bazı rivayetleri delil olarak göstermiştir. (Tahâvî, Müşkilü’l-Âsâr, 2/182-3)

    Ebû Hureyre (r.a.), Allah Resûlü’yle birlikte olduğu yıllarda hafızasının mükemmel olduğunu ve bundan büyük bir haz duyduğunu şöyle ifade eder: “Bu yıllar içinde Resûlullah’ın (s.a.s.) bana söylediklerini özümsemekten daha sevimli hiçbir şey yoktu.” (İbn Sa’d, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, 4/b.2, 54) Öğrencisi Ebû Sâlih onun hakkında: ‘Allah Resûlü’nün ashabı içerisinde hafızası en güçlü olanı Ebû Hureyre idi.’ demiştir. (Buhârî, et-Târîhu’l-Kebîr, 6/133

    Ebû Hureyre (r.a.) hadîsleri yazmadığı için sık sık tekrar ederdi. O, ilimle meşgul olanlara zamanın nasıl verimli bir şekilde kullanılacağına dâir önemli bir tavsiyede bulunur ve der ki: “Ben geceyi üç kısma ayırırdım. Bir kısmında namaz kılar, bir kısmında uyur, diğer kısmında da Allah Resûlü’nün hadîslerini müzakere ederdim.” (Dârimî, Mukaddime, 27) Bu durum, tabiî olarak onun hadîsleri daha iyi ezberlemesine önemli bir katkı sağlamıştır.

    5. Ömrünü Hadîs İlmine Adaması

    Ebû Hureyre (r.a.), uzun süren ömrünü hadîs tahammül ve rivayetine adamış, gecesini gündüzünü sırf hadîsleri öğrenme ve öğretmeye hasretmiştir. Sahabenin bir araya geldikleri cuma günlerinde Mescid-i Nebevî’nin bir kenarına çekilerek hadîs rivayet eder, pek çok insan da onu can kulağıyla dinlerdi. Bu aynı zamanda onun hadîste otorite olarak kabul edildiğinin de bir işaretidir. Ebû Hureyre’den (r.a.) menkul hadîslerin böyle geniş bir kesime hitap etmesi dolayısıyladır ki, sahabe ve tâbiûndan 800 civarında ravi ondan hadîs rivayet etmiştir. (İbn Hacer, İsâbe,7/202)

    Ebû Hureyre (r.a.) bütün mesaisini ilme harcarken, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) daha yakın ve onunla daha fazla sohbet etmiş olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (r.a.) gibi seçkin sahabiler, devletin idarî yapılanması ve fütuhât işleriyle uğraşmaktan hadîs rivayetine ayıracak zaman bulamamışlardır. Buna bakarak, sahabenin kendi aralarında belli bir iş bölümü yaptıklarını söyleyebiliriz. Nitekim Ebû Hureyre (r.a.) gibi, Abdullah b. Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî, Abdullah b. Mes’ûd (r.anhum) gibi sahabilerin isimleri daha ziyade ilmî sahada öne çıkarken; rivayetleri az olan Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Hâlid b. el-Velîd (r.anhum) gibi sahabiler ise, askerî sahada vazife almışlar ve bu alanda saygınlık kazanmışlardır. (M. Accâc el-Hatîb, Ebû Hureyre Râviyetü’l-İslâm, s.263) Bu iş bölümü dolayısıyladır ki, Muaz b. Cebel, ilim öğrenmek isteyenlere Ebu’d-Derdâ, Selmân-ı Fârisî, İbn Mes’ûd ve Abdullah b. Selâm’ı (r.anhum) tavsiye etmiştir. (Hâkim, Müstedrek, I/98)

    Hz. Ebû Hureyre’nin çok hadîs rivayet etmesine rağmen, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi Allah Resûlü’nü (s.a.s.) yakından takip eden bazı büyük sahabilerin niçin daha az hadîs rivayet ettikleriyle ilgili bir soruya Bediüzzaman Hazretleri de şöyle bir cevap vermiştir: “Nasıl ki insan, bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes’ele-i şer’iyye, müftüden haber alınır ve hâkeza… Öyle de, Sahâbe içinde ehadîs-i Nebeviyyeyi gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i Sahâbeden bir kısım, ona manen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet, Hazret-i Ebû Hureyre bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet-i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi ümmete ders vermek için, Ebu Hureyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara itimad edip; ondan, rivayeti az ederdi.” (Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s.132)

    6. Uzun Ömürlü Olması

    Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra yaklaşık yarım asır kadar daha yaşamıştır. Onun yaşadığı bu yarım asırlık zaman diliminde, İslâmî fetihler sonrasında çeşitli kültür ve medeniyetlere ait unsurlar Müslümanlar arasına sızmış ve itikadî, felsefî ve siyasî problemlere çözüm yolları bulma lüzumu ortaya çıkmıştır. Şüphesiz insanlar bu problemlerin çözümünde Kur’ân ve hadîslerin hakemliğine müracaat etmişlerdir. Ancak bu konuda onlara, en çok o dönemde hayatta olan sahabiler yol gösterip yardımcı olmuştur.

    Genç yaşlarda Hz. Peygamber’i (s.a.s.) adım adım takip etmiş olan Ebû Hureyre, Abdullah b. Ömer, Ebû Saîd el-Hudrî ve Hz. Âişe (r.ahum) gibi uzun ömürlü âlim ve fakîh sahabiler, bu devirde önemli vazifeler üstlenmişlerdir. Allah Resûlü’nün (s.a.s.) kutsal mirasını gelecek nesillere bu kıymetli şahsiyetler ulaştırmıştır. Dikkat edilirse, bu isimlerin sahabe içerisinde çok hadîs rivayetiyle tanınan şahıslar oldukları görülmektedir.

    Netice

    Hz. Ebû Hureyre, h. 7. yılda Medine’ye gelip Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sohbetiyle müşerref olduktan sonra, Mescid-i Nebevî’nin bir kenarında ilim ve irfanla meşgul olan Ashab-ı Suffa’ya katılmış ve Allah Resûlü’nün (s.a.s.) yanından bir an olsun ayrılmamıştır. Her nereye gitmişse O’nu (s.a.s.) takip etmiş, hizmetine amâde olmuştur. Gerektiğinde hane-i saadetlerinde bile O’na (s.a.s.) hizmetten geri kalmamıştır. Kâh bineğinin dizginlerini tutmuş, kâh taş taşımış, kâh su getirmiş ve böylelikle Efendimiz’in (s.a.s.) sevgisini kazanmıştı. Bu muhabbet, onun hadîslere karşı iştiyakını artırmış ve hadîse ulaşmak için her türlü fedakârlığı göze almıştır.

    Ebû Hureyre (r.a.), Allah Resûlü’nün işaretiyle üstlendiği bu mukaddes vazifeyi layıkıyla yerine getirmiş ve muvaffakiyetle neticelendirmiştir. Allah Resulü’nün (s.a.s.) ‘Gökteki yıldızlar’ diye vasıflandırdığı o kutlu insanlar arasında, hadîste önemli konuma sahip olması dolayısıyla Ebû Hureyre’nin (r.a.) hususi bir yeri vardır. Resûlüllah’a (s.a.s.) olan bağlılığı ve hizmet aşkını, ömrünü hadîs ilmine adamasıyla göstermiştir. O, hayatını ortaya koyduğu bu hizmet anlayışıyla, ilimle uğraşan günümüz insanlarına da, gökteki yıldız misâli kılavuzluk etmiştir. İlim uğruna gecesini gündüzüne katmış, sıkıntı ve zorluklara sabırla tahammül göstermiştir. O, bu samimi gayretiyle Allah Resûlü’nün (s.a.s.) hususî teveccühüne ve duasına mazhar olmuş ve bu sayede unutulmayacak derya gibi bir ilime kavuşmuştur.

    Ebû Hureyre’nin (r.a.), Allah Resûlü’nün (s.a.s.) hadîslerine karşı gösterdiği bu aşkın merak ve iştiyakı, bazı sahabilerin hayretini mûcip kılmış ve bu durum, bazen izahı gerektiren itirazların yöneltilmesine sebebiyet vermiştir. O, kendisine yöneltilen bu itirazlara kendinden son derece emin bir şekilde “Sizler bağınızda bahçenizde, çarşı-pazarınızda dünyanızla meşgul olurken, bu fakîr karın tokluğuna Allah Resûlü’nün yanından hiç ayrılmamış, O’nu (s.a.s.) adım adım izlemeyi mukaddes bir vazife bilmiştir.” diye cevaplamıştır. Bu sözler, Ebû Hureyre’nin (r.a.) üstlendiği bu hususî vazifeye olan sadakatini göstermesi bakımından oldukça mânidardır. Ruhu şâd, mekanı cennet olsun! Allah bizleri şefaatine nâil eylesin!

    Kaynaklar:

    1. Prof. Dr. Osman Güner, Hz. Ebû Hureyre ve Hadîs Rivayeti, Yeni Ümit, Sayı :82 Yıl :21.
    2. M. Ali Sönmez, Ebû Hureyre, DİA, Şamil İslam Ansiklopedisi, II, 21-23.
    3. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 1/44 vd.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: