Hadis-i Kutsi – Vahy olupta Kuran’da olmayan (!)

Sürekli tartışılmış olan bu konu burada, tartışmalara konu olan boyutları ile değil, itiyadımız olduğu üzere Kur’an ışığı altında aklen değerlendirilmiştir.

Hadis-i kutsî; “Ahad yolla (bir-iki kişinin anlatımıyla) peygamberimiz tarafından nakledilmiş, manası yine peygamberimiz tarafından Allah’a nispetle ifade edilmiş hadislerdir.” diye tanımlanır.

Bu tanıma göre “hadis-i kutsî”lerin sözleri peygamberimize, manaları ise Allah’a ait olmaktadır. Ama bu hadislerin, hem manalarının hem de sözlerinin Allah’tan olduğu da iddia edenler ve öyle olduğuna inananlar da vardır. Böyle kabul edilmesine rağmen neyse ki Kur’an gibi mucize özellikleri olduğuna dair bir yakıştırma yapılmamış olan bu hadisler, “namazda okunamaz” olarak benimsenmiş ve bu hadisleri inkâr edenlere “kâfir” denmesi uygun görülmemiştir.

Bilindiği gibi Rabbimiz rahmeti gereği insanlara peygamberler göndermiş ve bu peygamberlere, insanlara tebliğ ve tebyin etmeleri için vahyler indirmiştir. Peygamberler, kendilerine gelen vahyleri saklamadan, değiştirmeden, olduğu gibi insanlara aktarmak zorunda olduklarından, elçilik görevlerini gerektiği gibi yerine getirmişler ve Yüce Allah’ın mesajlarını insanlığa ulaştırmışlardır. Peygamberimiz de bu ilâhî sistem içinde yer alan elçilerden biridir ve o da Allah’tan aldığı vahyleri saklamadan, değiştirmeden, olduğu gibi insanlara aktarmıştır.

Peygamberimizin, Yüce Allah’tan aldığı vahyleri eksiksiz ve doğru olarak aktardığı ve bu vahylerin, hem vahyedilme aşamasında hem tebliğden sonra Rabbimiz tarafından korunma altına alındığı, Kur’an’da bir çok yerde bildirmiştir:

Maide; 67: Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş (yerine getirmemiş) olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.

İsra; 73-75: Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi (sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı). İşte o takdirde seni Halil (izdaş, yoldaş, dost) edinirlerdi.

Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin.

O durumda sana hayatın da ölümünde iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın.

Hakka; 44-47: Eğer o (elçi; Muhammed) bazı sözleri bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi,

Kesinlikle ondan sağ elini koparırdık (tüm gücünü alırdık).

Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.

Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.

Yunus; 15-16: Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.”

De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım, onu size bildirmemiş de olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”

Hicr; 9: Zikr’i Biz indirdik ve Muhakkak onun koruyucuları da Biziz.

Yukarıdaki ayetlerden kolayca anlaşılmaktadır ki, Kur’an’ı Allah indirmiştir ve onu kaybolmaktan, tahriften (ilâve ya da eksiltilme yapılmasından, tağyirden, tebdilden), kısaca her türlü beşerî saldırıdan da Allah koruyacaktır. Nitekim Kur’an, başka hiçbir eserin, kitabın korunmadığı bir şekilde korunmuş olarak, orijinal ifadeleri ile bugüne gelmiştir.

Yine yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır ki [private] peygamberimizin, Allah’ın vahyettiklerine (dine) herhangi bir şey ilâve etmesi veya eksiltmesi söz konusu olamaz. Yani Yüce Allah’ın peygamberimize vahyettiklerinin tümü, hiçbir değişikliğe uğramadan, olduğu gibi sadece Kur’an’da mevcuttur. Bunun aksini iddia etmek, peygamberimizin elçilik görevini tam yapmadığını ve Rabbimizin de bize bildirdiğinin aksine, vahyettiklerinin Kur’an’da yer almamasına göz yumduğunu, yani Kur’an’ı korumadığını kabul etmek demektir.

Bütün bu gerçeklere rağmen, peygamberimizin ölümünden iki yüz sene sonra, peygamberimize atfedilen sözler “hadis” adı altında toplanmaya başlamıştır. Kur’an’daki ilkeleri yaşamakla yükümlü ve din adına sadece Kur’an’ı tebliğ etmekle görevli olan, yani dine kendisinden bir şey ilâve etmesi veya eksiltmesi söz konusu olmayan peygamberimiz, bu konuda bir takım saptırma girişimlerinin vaki olabileceğini düşünmüş olmalı ki, sağlığında, Kur’an’dan olduğunu bildirdikleri dışında kendisinden bir söz veya davranış yazılmasına izin vermemiştir. Aslında, elde Kur’an gibi mucizeleri sürekli olan (hiç bitmeyen) bir hakikî delil kaynağı dururken böyle bir teşebbüste bulunmanın hiçbir anlamı yoktur. Ama ne yazık ki, bu anlamsız teşebbüs sürdürülmüş ve sonuçta günümüze, değil yaşanması okunması bile peygamberimizin 23 yıllık elçilik hayatına sığmayacak genişlikte ve uydurmalarla dolu olan bir biyografi intikal etmiştir.

Peygamberimizin davranış ve sözlerinden oluşan bu biyografinin uydurmalarla dolu oluşunun en belirgin örneği, peygamberimizin on binlerce insanın önünde yaptığı “Veda Hutbesi”dir. Veda Hutbesi, büyük bir insan kitlesinin şahit olması sebebiyle en sağlam, üzerinde tartışılamayan bir hadis olması gerekirken, günümüze değişik metinler hâlinde ulaşmıştır.

Peygamberimiz bu söylevinde, ölümünden sonra sapmamaları için Müslümanlara;

– bazı rivayetlere göre, KUR’AN, SÜNNET ve EHLİ BEYT’i

– bazı rivayetlere göre, KUR’AN ve SÜNNET’i

– bazı rivayetlere göre de sadece KUR’AN’ı bıraktığını bildirmiştir.

Görüldüğü gibi, en sağlam olması gereken hadis bile günümüze doğru olarak gelmemiş, peygamberimizin on binlerce kişi önünde söylediği sözleri çarpıtılmıştır. Bu demektir ki, peygamberimizin sözleri Kur’an gibi Allah’ın koruması altında değildir, ilâve ve eksiltmelere uğrayabilir ve uğramıştır da.

Koruma garantisini sadece Kur’an için veren Rabbimiz, eğer peygamberimize elimizdeki Kur’an ayetlerinden başka herhangi bir vahy indirseydi, peygamberimiz onların da tebliğ ve tebyini ile birlikte yazdırılmasını ve ezberletilmesini sağlar, böylece de o vahyler “haber-i ahad (bir kaç kişi söylentisi)” düzeyinde kalmaz, Kur’an içinde yerini alır ve Rabbimizin koruması altına girmiş olurdu. Ya da bu vahyler Kur’an’da yer almamışsa, vahyin tebliğ ve muhafazası engellenmiş, yani peygamberimiz görevini ihmal etmiş olurdu.

Bu durumda peygamberimizin, değil tüm söz ve davranışlarının, sadece “hadis-i kutsî”lerde olanların bile vahy olduğunu iddia etmek, bu vahylerin peygamberimiz tarafından tebliğ edilmediğini ve böylece de vahyin korunmadığını, değiştirildiğini kabul etmektir. Bu kabul ise aynı zamanda peygamberimizin görevini yapmadığı anlamına gelmektedir. Çünkü, tüm topluma tevatür derecesinde bildirilmeyen, vahy kâtiplerine yazdırtılmayan, ezberletilmeyen vahylerin tebliğ edilmiş sayılmaları mümkün değildir. Yani peygamberimiz, Kur’an’da yer almayan vahylerin bulunduğunu kabul eden bu zihniyet tarafından, tebliğ görevini yerine getirmemiş durumuna düşürülmüş olmaktadır. Ama sonuçları itibariyle de çok ağır bir suç olduğunu yukarıdaki ayetlerden anladığımız bu davranış, asla peygamberimize uygun düşen bir davranış değildir. Zaten yukarıdaki ayetlere dikkat edilirse, peygamberimize sadece Kur’an’ın vahyedildiği görülmekte ve Mekkeli müşrikler ile peygamberimiz arasındaki tartışmaların da, peygamberimizin kendi sözleri ve davranışları ile ilgili olmayıp, Kur’an ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla vahy olduğu hâlde peygamberimizin Kur’an’a yansıtmadığı herhangi bir söz veya davranışının bulunması söz konusu değildir. Onun vahy olan söz ve davranışlarının tümü Kur’an’da mevcut olup, peygamberimizin bu sözleri ve davranışları da Müslümanlar tarafından baş tacı yapılmıştır.

Allah tarafından peygamberimize vahyedilmiş olup da Kur’an’da yer almayan bir söz veya sözcüğün mevcut olamayacağının anlaşılması, aşağıdaki bakış açısı ile mantıken de mümkündür.

Bilindiği gibi Kur’an’da, sadece peygamberimizi ilgilendiren, onun aile mahremiyetini içeren, aile sırlarını konu alan ve şahsî hatalarını ortaya döken ayetler vardır. Bu ayetler, peygamberimizin dışında kimseyi ilgilendirmemekte hatta başkaları tarafından bilinmemesi peygamberimiz açısından belki daha iyi olacak ayetlerdir. Ama peygamberimizin bazı aile sırlarını ve kendisinin yanlış davranışlarını ifşa eden, daha doğrusu kıyamete kadar ilân eden bu ayetler Kur’an’da yer almıştır (örneğin; Enfal; 67, 68, Tövbe; 43, Tahrim; 1, Ahzab; 37, Abese; 1-10. ayetler).

Acaba peygamberimiz, kendi aleyhine olan, aile sırlarını ifşa eden, kişiye özel bu vahyleri tebliğ etmiş, yazmış, yazdırtmış ve Kur’an’da yer almasını sağlamıştır (zaten başka türlüsü de düşünülemez) da, tüm insanları ilgilendiren, onların hidayetine sebep olacak olan bazı vahyleri (hadis-i kutsî denilen sözleri) neden Kur’an’ın içine dahil etmemiştir? Buradaki “neden” sorusuna mantıklı bir sebep bulmak mümkün değildir. Dolayısıyla, eğer gerçekten “hadis-i kutsî”lerin anlam ve sözlerini ihtiva eden bir veya bir kaç vahy olsa idi, mutlaka onlar da tebliğ edilir ve Kur’an’da yer alması sağlanırdı. Yani, ne Kur’an’da yer almayan bir vahy vardır, ne de Kur’an’da vahy olmayan bir söz vardır!

“Hadis-i kutsî”lerin sayıları yüz civarında olmasına rağmen, bu konudaki eser sahipleri hep “KIRK KUDSİ HADİS” başlığı ile kırk tanesini ele almışlardır. Bunlara bir örnek olarak, İmam-ı Gazalî’nin de yer verdiği, kırk “kutsî hadis”in 22 numarada yer alanını dikkatlerinize sunuyoruz.

“Allah teâla şöyle buyuruyor :

Ey insanoğlu! Bir kendine, bir de bütün yarattıklarıma bir bak. Eğer kendinden daha üstün birini bulursan, iyiliği ona yap.Yoksa tevbe ederek ve sâlih amel işleyerek kendine iyilik yap. Nefsin kendine göre aziz olunca, günahlarla onu kötüleme ve cehennem azabına onu hazırlama.

Ey iman edenler! Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve bir de sizinle sözleşme yaptığı mîsâkını hatırlayın. Hani siz, “işittik ve itaat ettik” demiştiniz.

Şu günler gelip çatmadan önce Allah’tan korkun: kıyamet gününden önce, Aldanma gününden önce, azap gününden önce, miktarı ellibin yıl olan bir günden önce, İnsanların konuşamayacağı günden önce, ma’zaret dilemek için insanların izin alamadıkları günden önce, felaket gününden önce, kıyametin korkunç sesinden önce, çirkin yüzlü ve çatık suratlı bir günün dehşetinden önce, hiç kimsenin hiçbir kimseye bir şeyle sahip olamadığı ve işlerin ancak Allah’a ait olduğu günden önce, kasıp kavurucu günden önce, zelzele gününden önce, yine dağların düşüşü dehşetinden, ibret örneği uzun bir azaptan, azabın çabuklaştırılmasından ve dehşetinden çocukların ihtiyarlayacağı bir günün vuku bulmasından dolayı Allah’tan korkun. İşittik deyip de söz kabul etmeyen kimseler gibi olmayın.”

“Hadis-i kutsî” denilen bu metin, bazı Kur’an ayetlerinin parça parça edilmesi ve bu parçalardan bazılarının tekrar bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu metnin oluşturulduğu ayetler aşağıda olup, bu ayetlere Kur’an’dan bakıldığı takdirde, “hadis-i kutsî” metninin, ayetlerin parçalanmasından oluştuğu kolayca görülecektir: Maide; 7, Mümin; 3, 18, Teğâbün; 9, Mearic; 4, Mürselât; 35-38, Naziat; 34, Abese; 33, Kaf; 42, İnsan; 10, İnfitar; 13-19, Şems; 14, Tur; 10, Secde; 21, Müzzemmil; 17-18, Enfal; 21, Hakka suresi ve Zilzal suresi.

Aslında çok güzel bir va’z olan ve çok güzel nasihatler içeren bu metin, açık ve net olan Kur’an ayetlerinin, Tevrat’taki “Süleymanın meselleri”ne ya da Zebur’daki mezmurlara benzetilmeye çalışılmasıyla oluşturulmuş bir aşure çorbasıdır. Gerçekten de mevcut kitaplardaki “hadis-i kutsî” diye ortaya atılan rivayetler tek tek incelendiğinde görülmektedir ki bu metinler, ya üç beş Kur’an ayetinden parçalar alınıp birleştirilmesinden ya da Tevrat, İncil veya Zebur bozmalarından oluşmaktadır. Hatta bu kitaplardaki bazı metinler “hadis-i kutsî”lerin içinde kelimesi kelimesine aynen yer almaktadır.

Sonuç olarak:

“Hadis-i kutsî” inancı, İslâm dışı güçlerin Müslümanları fesada uğratabilmek için geliştirdikleri bir formüldür. Bu formül, fesat kapısını aralayıp, İslâm’ı yozlaştırmak amacına yöneliktir. Müslümanlar arasındaki tüm sapık inanç ve kabuller de, işte bu şekilde açılan deliklerden girmiştir.

Hakkı Yılmaz

http://www.istekuran.com

hakkiyilmaz@istekuran.com

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

19 thoughts on “Hadis-i Kutsi – Vahy olupta Kuran’da olmayan (!)

Add yours

  1. # tr_alfa Diyor:
    23 Apr 2007 3:57 pm e

    syn Ali AKSOY
    oryantalistlerin başlattığı ve bazı Müslümanlarca da kabul gören “kuran dışında vahiy olmadığı ve sünnetin vahiy olmadığı” sloganları belli bir mesafe kat etmiş ve Müslümanların düşüncelerini bulandırmıştır. Bugün artık okulda, camide, çarşıda, pazarda bu türden insanları bulmak mümkündür. Bu Müslümanlar, sanki kendilerinin hak yoldan ayrıldıklarını müsteşrikler görmüşler de doğru olanı anlatıp onların hak yola dönmelerini istiyorlarmış gibi onların fikirlerini alıyor kurana ve hayata öylece bakıyorlar.bu kişilerin eğitim ve öğretimleri ve entellektüel bakışları içine düştüleri durumu görmelerine yetmiyor.Sünneti hafife alan veya inkar eden bu kimselerin itirazlarına bakacak olursak, bütün meselenin çözüm noktasının “Kur-an’dan başka vahyin” Resulullah’a inip inmediğidir.Resulullah’a Kur-an’dan başka vahyin inip inmediğinden bahsedeceğim. Bunu yaparken de sünnetten değil Kur-an’dan yola çıkacağız. Sünnetten yola çıkmayışımızın sebebi, sünnette bu konu için deliller olmayışından dolayı değil, şüphenin zaten sünnette olup inkarın bizzat kendisinde vuku bulmasından dolayıdır.

    1.delil
    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.” (Tahrim 3)

    Ayetten de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka bir kimseye haber verince Allah-u zulcelal, Peygamber Efendimize vahiyle durumu bildiriyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor, Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”.

    Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım hakkında bazı rivayetler söyleniyor olsa da bunlar bir yorumdan öteye gitmeyecektir. Söylemekten vazgeçtiği kısım hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktur ve olamazda.

    Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani Resulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kur-an’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Resulüne olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kur-an’da mevcut olmayıp “vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir. Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”. (Ahzab 53) derken artık bundan öte bir kimsenin, Kur-anın iki kapağı arasından başka bir vahyin Resulullah’a gelmediğini söylemesinin, La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah, şahadetiyle bağdaşabileceğini söylemek mümkün değildir.

    Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır. (Kıyame 36) O halde, yüce Allah’ın, hanımları arasında ki basit bir konuşma için Kur-an’dan ayrı, Nebisine vahiy indirdiğini kabul edip, külli kaideler içeren şu Kur-anın ayetlerinin açıklanmasında Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmenin ilim ve irfan adına ifade edeceği hiçbir gerekçesi yoktur. Allah “indirdim” derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba, Kur-an’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini nasıl bir konuma düşüreceğinin bilincindelermi?çıkaracağını biliyorlar mı

    2.delil
    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Peygamber efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb binti Cahşı, (Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri İbni Kesir c.12 sayfa 6544) Zeyd b. Harise’ye nikahlamak istemişti. (Lubabun Nukul fi Esbabin Nuzum, Suyuti s. 178,179 Medarikut Tenzil ve Hakakut Tenzil, Nesefi c.3 s. 304 Celaleyn s. 389 ) Fakat Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş mazeret öne sunmuştu. (Nubabul Nukul s. 178 ) Bunun üzerine şu ayet:

    “Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36) ayet nazil oldu. Bu ayetten sonra Zeyneb, Zeyd ile evlenmiştir.( Nubabul Nukul s. 179)

    Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca Zeyd, Resulullah (sav)’e gelir ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Zeyd’e nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin tefriki için Zeyd, Peygamber Efendimize ikinci ve üçüncü defa gelir. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol kalmamıştı. Nihayet Zeyd ve Zeyneb’in aralarını tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Resulünde bir korku bulunmaktaydı. Acaba bu korku neydi?

    Doğrusu bu korkunun ne olduğu hakkında yenilmez yutulmaz öyle şeyler söylendi ki; bilmem Resulullahı böyle büyük bir iftiraya layık görebilmek için acaba (Resulullahın kadir ve kıymetini taktir konusunda) ilim ve irfandan ne kadar uzak ve vicdansızlığın hangi uç noktasında olmak gerekir.

    Allah’ın kendisinde güzel örnekler bulunduğuna şahitlik ettiği (Ahzab 21), Rabbi Zülcelalin terbiyesinde yetişen, kendisine itaatın farz kılındığı, (Nisa 59, Ahzab 36, Nur 63, Nisa 80 ) ve bununda imandan addedildiği (Nisa 65,115) insanlara namusları korumayı öğretecek bir Resul olan Muhammed hakkında, oğulluğunun zevcesine göz dikip “boşasa da ben alsam” demeyi, o şahsiyete layık görebilmek, kasıt yoksa, bırakın da diyelim ki, büyük bir cehalettir.

    Esasen bu gibi haberler zaten sahih olmadığı için (İbni Kesir age. c. 12 s. 6544) biz burada, “küçüklüğünden beri beraber yaşadığı Zeyneb’in güzelliğini yıllar sonra kapı ağzında mı gördü, oysa Zeyneb’i, Zeyd’e isteyen de Resulullahın bizzat kendisidir”, diyerek haberin metninin, İslam hakikatlerine uymayacağı bahisleriyle sayfaları kabartmayı istemiyoruz. Allah Resulünün Makam-ı Mahmud’ta tâcı güneş gibi parlamaktadır. Onun duruluğunda, aydınlığında hiç bir yarasa ruhlu insanın iftiraları bulunmayacaktır.

    Yukarıda Zeyd’in, Zeyneb’ten ayrılışının ilk habercisi olan şikayetler başlayınca, Allah Resulünün nefsinde bir korkunun başladığından bahsetmiştik. O halde nedir bu korku? Onu açıklamaya çalışalım. Zeyd, cahiliyye de Resulullah’a köle olmuş, ama Resulullahın azat edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir. Fakat Allah Zeyd’in, Resulullahın evladı olmadığını, İslam da böyle şeyin olmadığını ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini boşadığı zaman, onunla evlenmesinde bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc) evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin, oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat cenabı Allah bu ilk uygulamayı Resulullahın bizzat kendi nefsi üzerinde uygulamayı dilemiş ve Resulullah’a, Zeyd’i Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın onları tefrik ettiği gün de Nebi (sav)in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber Efendimize emretmişti. Yani Resulullah (as), Zeyd’i Zeyneb ile evlendirirken daha işin başında ne olacağını biliyordu. Konuyla alakalı olarak İbn Kesirde şöyle bir rivayet geçiyor: İbn Ebu Hatim der ki, “Bize babam… Ali b. Zeyd ibn Cüdandan nakletti ki o şöyle dedi:. Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan da gizliyordun.” Kavli hakkında ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır, Allah Resulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. .Zeyd eşinden şikayet etmek üzere Peygambere gelince, Resulullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah Teala Resulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.” Suddi’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir. (Age c. 12 s. 6544-6545) İbn Cerir Taberi bu konuda şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi. (Age c. 12 s. 6545)

    Rivayetlerin ışığında tekrar edelim ki, Zeyd’in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber (as)’a Allah (cc) emretmiş, ayrıldıklarında da Peygamberin, Zeyneb ile evleneceğini daha işin başında biliyordu. Bu evlendirme işini bizzat Cenabı Allah’ın emrettiği ayette:

    “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman…” Ahzab 36) ifadesiyle açıktır. Emir Allah’tan gelmiş, Resulullah uygulamıştır.

    O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi. Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz gibi bir sonraki ayette geçen

    “…biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.” (Ahzab 37) ibaresinden de anlamaktayız.

    İşte şu açıklamadan sonra, sanırım Allah’ın Resulünü korkutan şeyin ne olduğunu daha iyi anlayacağız. Resulullahın korktuğu şey; toplumun çirkin gördüğü bir şey olan, babanın evlatlığının boşadığı eşiyle evlenmeyi, Allah’ın emriyle bizzat gerçekleştirmekle karşı karşıya kalma durumunda olması idi.

    Düşünün, babanız size evlatlık bir kardeş alsaydı, sonra bir gün onu evlendirip yuvalarını kursaydı ve daha sonra onlar ayrılınca babanız, kardeşinizin bu hanımını nikahı altına alsaydı, bu size garip gelmez miydi? Ben bunu, İslam’ın bu gibi engelleri ortadan kaldırdığı şu ortamda söylüyorum. Bu garipsemenin boyutunu bir de Allah’ın Resulünün dönemi içerisinde düşünün. Soy-sop ilminin revaçta olduğu, insanların köle-hür statüsüne büründüğü asalet-sefalet kavramlarının topluma hakim olduğu, kölelerin insan mı yoksa değil mi düşüncelerinin zihinlerde dolaştığı dönemi düşünün. Herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, toplumun ayıp olarak nitelendirdiği bir şeyi yapacaksınız. Allah’ın Resulü utangaç bir bekar kızdan daha çok haya sahibi idi. Ve işte o Nebi böyle bir ortamda (tabir caizse) toplumca ayıp addedilen bir işi bizzat yaparak bunu Allah indinde ayıp olmadığını gösterecekti. O da bir insandı Zeyd kendisine gelip de evliliklerinin yürümeyeceğini haber verince, Allah’ın hükmüne bağlandığı anın yaklaştığını hissediyor ve toplumun ayıp dediği şeyin, artık adım adım kendisine yaklaştığını görmeye başlayınca korkusu ve kaygısı da başlıyordu. Ama Allah’ın Resulü Zeyd’e Onu nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını tavsiye etti. Bu hal üç kez tekrarlanınca Allah’ın Resulü onların arasını tefrik etti. İşte toplumun ayıp dediği şeyi Allah’ın Resulü o haya boyutunun genişliğinden dolayı insanlara söyleyemiyor, onlardan gizliyordu. Konuyla ilgili ayet şöyle:

    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Buraya kadar olan açıklamalarımız ayet hakkındaki yüzeysel bilgi idi. Şimdi gelelim vahyi gayri metluv’a delaletine. Dikkat ederseniz ayette şöyle bir ibare geçmişti, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun..”

    Peygamberin nefsinde gizlediğinin ne olduğunu tekrar edecek olursak, Zeyd, Zeyneble boşandıktan sonra Resulullahın, Zeyneble evlenecek olmasıdır. Allah’ın Resulü bunu insanlardan gizliyordu ve çekiniyordu.

    İkinci delilimizin başında Resulullahın gaibi bildiğini açıklamıştık. O halde soruyoruz: İleride Peygamber efendimizin Zeyneble evleneceğini Allah (cc) Kur-an’ın herhangi bir yerinde vahyetmemişken Peygamber Allah’ın açığa vuracağı bu gaibi bilgiyi nereden bildi? Oysa İsa dahi olsa bir insanın nefsinde ne olduğunu bilmeyeceğini Kur’an bize haber veriyor. (Maide116)

    Peygamber Efendimizin ileride olacak olan böyle bir hadiseyi bildiğini Allah (cc) ikrar ediyor ve diyor ki; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun.” Peygamber (as)’ın nefsindekini bilgiyi ve bu bilgiyi Kur-an’ın herhangi bir yerinde daha önce vahyedilmiş olarak da bulamayacağına göre bu bilgiyi nereden buldu? Resulullah bir kahin değildir ve kahine gidip onu tasdik edenin kafir olacağını da söylemektedir. (Resailüs Selefiyye, Şevkani,s.13)

    O halde bu bilgi Resulullah’a, Allah (cc)’dan vahyin üç yoldan biriyle gelmiş bulunmaktadır. (Şura 51) Ve bu bilgi Kur’anın iki kapağı arasında bulunmamaktadır. Demek ki, Allah’ın Resulüne Kur-an’da bulunmayan vahiyler de gelmektedir. “İmana yer bulabilmek için bilgiyi inkar ettim” (Din felsefesi, Mehmet s. Aydın, s20) dediği gibi, “Kur-an’ın sıhhatini korumak için sünnetin vahiy olduğunu inkar edip terk ettim.” diyenler, acaba Kur’andan bir hakikati inkar ettiklerinin farkındalar mı? Allah Zulcelal, bu cehalete hidayet buyursun

    3.delil
    “Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara 144)

    Bu ayetle, Resulullahın Medine’de yöneldiği Beyt-ül Makdisten değil de, gönlünün Kabe’yi arzuladığı açıktır. Eğer Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle dönmüş olsaydı, neydi onu Kabe’ye dönmekten men eden şey? Neden Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle döndüğü gibi Kabe’ye de dönmüyordu?onlar diyeceklerdir ki; “Allah’ın Resulü önceki ümmetlere veya kendi görüşüne uydu.” Yani onlar bu sözleriyle, Resulullahın Beyt-ül Makdise yönelmesinin Allah’u Tealadan gelmediğini anlatmak isteyeceklerdir. Bu, onların, dinde samimi olmadıklarının bir sonucudur. Onlar hak zahir olunca işittik ve itaat ettik diyenler değil, (Nur 51) ifsat etmelerine rağmen, “Biz ancak ıslah edicileriz” (Bakara 11) diyecek kadar nankör olmalarındandır.

    Oysa bu kimseler, Resulullahın hiç bir haram ve helal koyamayacağını, eğer böyle bir şey kabul edilirse Allah’ın Resulünün, ilah kabul edinilmiş olacağını söyler ve bu sözleriyle de bütün ulemayı tenkit ederler. O halde bu kimseler söylesinler, Allah’ın Resulü tecrübesinden veya Allah’tan bir haber gelmeden aklınca önceki şeriata uyduğunu söylemekle acaba, Resulullahı ilah edinenler bizzat kendileri olmuyorlar mı? Biz diyoruz ki, bu emir Allah (cc)’ın emridir ve Resulullahda bu emre uymuştur.O her iki yöne de Allah’ın emriyle dönmüştü. Zaten bundan öte bir yetkisi de yoktur. Resulullah (as) namazda Kudüs’e yönelirken de bizzat Allah’a itaat ediyordu. Zira kendisine vahyedilenlerden hiç dışarı çıkmaz, vahy gelmeden bir mesele hakkında karar vermezdi. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En-am 50)

    “De ki: Ben ancak Rabbim den vahyolunana uyarım.” (Araf 203)

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunan dan başkasına uymam. Çünkü Rabbim’e isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 9)

    Vahyedilenden başkasına uymam diyen Resulullah’a, hayır, uyabilirsin deyip de Kudüs’e dönmesini kendi arzu ve hevasına bağlayanlar hata etmişlerdir. Eğer Resulullah kendi heva ve hevesine uyduysa bu kıbleden, yani Beyt-ül Makdis kıblesinden memnun olması gerekirdi. Oysa Resulullah yahudilerin çıkardığı dedikodulardan dolayı kıbleyi, İbrahim’in kıblesi olan Kabe’ye dönmeyi çok arzu ediyordu.
    Resulullahın Kabe’ye dönmesini emreden ayetler bellidir. Peki Beyt-ül Makdise dönmesini emreden vahiy nerededir? Kur-an’ın her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulünün Beyt-ül Makdise doğru namaz kılmasını emretmiş değildir. O halde bu emir Resulullah’a hangi yolla gelmiş olabilir? Elbette ki, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla. Demek ki, Resulullah (as) Kur-an’da mevcut olmayan veya mevcut olan mücmel ifadenin kapsamını, detaylarını nefsinden veya tecrübesinde değil, bizzat Allah Zülcelalden gayri metluv vahiyle almaktadır.

    4.delil
    Nadiroğullarının Peygamber Efendimizi öldürme teşebbüslerinden dolayı, Müslümanlarla, Nadiroğulları arasında savaş olmuştur. (İbni Kesir, c.14, s.7800.7804) Bunun üzerine, Allah Resulü, Nadiroğulları’nın sağlam kalelerini muhasara etmiş, onların ümitlerinin kesilmesi ve teslim olmaları içinde, Nadiroğullarının hurmalıklarının belli bir bölümünün kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine hurmalıkların bir kısmı kesilmiş, fakat daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Resulullah’a gelip “Ey Allah’ın Resulü, kestiğimizden dolayı bize bir vebal, bıraktığımızdan dolayı da bir günah var mı?” diye sormuşlardır. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Haşr suresinin 5. ayetini inzal buyurdu. (Lubabun nukul s.214, İbn Kesir c.14 s.7804) İnen bu ayetle Cenabı Allah müminlerin düşmüş olduğu meseleye çözüm getirmiştir. Ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)

    Ayetin ifadesinde de açıkça anlaşılacağı gibi, müminlerin arasında tartışmaya yol açan hurmalıkların kesilmesi, bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Kur-anın her hangi bir yerinde hurmalıkların kesilmesi hakkında daha önceden inzal olan bir ayet yoktur. Olaydan, yani tartışmadan sonra konuyla ilgili inen bu ayet tekdir. O halde Resulullah, Allah’ın izniyle olan bu hurmalıkların kesilmesi emrini, Kur-anda olmayan bu vahyi, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla almıştır.

    Ne var ki, konuyu gereği gibi anlayamayanlar bu hususta da hataya düşmüşlerdir. Müsteşriklerden veya Müslüman evlatlarından olan inkarcılar şöyle bir itirazda bulunmaktadır: “İlk bakışta tamamen doğru gibi görünen bu mantık yürütmenin, ayet yakından incelendiğinde tartışmalı bir hal aldığı görülmektedir. Zira ayetten, ileri sürülen mananın çıkarılması “izin” kelimesine, “müsaade etmek” anlamı verilmesi esasına dayanmaktadır. Ancak bu kelime Arapça da bu anlamda kullanılmakla beraber, onun asıl anlamı “bilmek, bilgisi dahilinde olmaktır.” (İslam düşüncesinde sünnet, Hayri Kırbaşoğlu s. 265), diyen yazar, söz konusu ayetin, ancak ilk anlamı kabul edildiği takdirde delil olabileceğini öne sürmekte ve Mevdudi’den bir nakil alarak, kesme emrinin Resulullah’a ait olduğunu söylemektedir. (age, s.266)
    Doğrusu mezkur delilde öncelikli itirazın Müslümanlar tarafından geliyor olması bizi üzmektedir. Üstelikte hatalı olarak.

    Olaya dikkatlice bir bakalım: Allah Resulünün emriyle sahabe hurma ağaçlarının bir kısmını kesmişlerdir. Ama daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Konuyu Allah Resulüne arz ederek bir günah işleyip işlemediklerini sormuşlardır. Zira bu onlara ağır gelmişti. (Lubabun nukul s.214) Bunun üzerine Cenab-ı Allah, sahabenin bu ihtilafına dair vahy göndermektedir. Dikkat edilirse, vahiy sahabenin söz konusu durumuna binaen iniyor. O da, acaba “Biz hatamı ettik, bir günaha mı girdik” demeleridir. Buna göre ayetin ifade edeceği husus, “Hayır, bu sizin yaptığınız işten dolayı size bir günah yoktur. Zira bu, benim emrim ve müsaademle olmuştur.” şeklinde olacaktır. Yani mesele, Allah’ın olan şeylerden haberdar olması meselesi değildir. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesine Allah’ın olan şeylerden, yani hurma kesilmesi hadisesinden haberdar olması ve bilgisi dahilinde olması manasını veremeyiz. Çünkü bu mananın, sahabenin yaptığı ve aralarında çıkan “günah mı ettik acaba” tartışmasına cevap olacak bir konumu yoktur.

    Eğer Allah Zülcelalin bir şeyden haberdar olması, o şeyin helal olduğuna delalet ediyorsa, Allah sarhoşun içkiyi içtiği anda da onun bu içişinden haberdardır, ve bunun da o içkinin helal olduğu anlamına gelmesi gerekirdi. Oysa içkinin haram olduğu bellidir. Yani Allah Zülcelal, her kötülüğün yapıldığı esnada ondan haberdardır. Ama Rabbimizin bir şeyden haberdar olması onun helal ve caiz olduğuna delalet etmez. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesi bu davranışlarının bizzat Allah tarafından müşahede edilmiş, izin verilmiş olması manasına alınması ayetin sebebi nüzul açısından uygun olanıdır. Zaten izin kelimesinin müsaade etmek manasına geldiğini beyan eden lügatlerde onun bir şeyi helal kılmak, birine veya birilerine söz konusu meseleyi mubah kılmak anlamlarının olduğu da belirtilmiştir. (Mu’cemul Vasit, bkz.. ezn mad)

    Ayrıca konunun, Resulullahın ictihadıyla hiçbir alakası yoktur. Zira Efendimiz (as) Allah’ın emri gelmeden bir görüş belirlemez, bir meselede Allah’ın önüne geçerek meseleyi karara bağlama durumu yoktur. Bunu da inşallah ileride açıklayacağız. O Resul (as), Allah’ın emrinden başka bir şeye istinat etmez, Allah’u Tealanın emrini beklerdi.

    Resulullahın emrinin Allah’tan geldiğini bilen ashabı kiramın aralarında ihtilaf çıkması, onların bu davranışlarından dolayı kimseyi tereddüde düşürmesin. Zira ashab gökten inmiş bir topluluk değildir. Onlar da bizim gibi bir beşerdirler.

    Sahabenin ihtilafına sebep olan nokta şudur: Resulullah yağmacılığı nehyetmişti. Ben-i Nadir gazvesinde ki savaş bir hiledir. Peygamber efendimiz bir ara sahabesine, hurmalıklardan belli bir bölümünü kesmeyi emretmiştir. Bunun üzerine Nadiroğulları kalelerinden yüksek sesle şöyle bağırdılar: “Ya Muhammed doğrusu sen, bozgunculuğu yasaklar ve bozgunculuk yapanı kınardın. Hurmaları kesmek ve yakmakta ne oluyor öyleyse? (İbn Kesir,c.14,s.7801,7804)

    Ağaçlardan bir kısmını kesmekte olan sahabe onların bu sözünü duyunca bazı kimselerin de bu sözden etkilenerek aralarında çıkan bu ihtilaftan kalplerini ve gönüllerini tatmin etmek, günahtan emin olmak için meseleyi Resulullah’a arz ederler. Cevap yüceler yücesi Allah Tealadan gelir ve yaptıklarının bizzat kendi izni ile olduğunu Resulüne belirtmiştir.

    6.delil
    Fetih süresi Hudeybiye’den ayrıldıktan sonra nazil olan bir suredir. (Tefsir usulü, İsmail Cerrahoğlu, s81; Kur-anı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek başkanlığında, s510) Peygamber efendimiz Kabe’yi ziyaret etmek istemiş ama müşriklerin muhtemel bir saldırısından da çekinerek civar kabilelerinde bu ziyarete katılmaları için haber göndermiştir. (Fizilalil Kur-an, Seyyid Kutub, c13 s 420) Fakat bazı kabileler Allah Resulünün bu çağrısına icabet etmemiştir. Daha sonra, Hudeybiye’den iki aydan daha az bir zaman sonra vuku bulan Hayberin fethiyle (age c13 s451) elde edilen ganimetler taksim edilmeye sıra gelince, Hudeybiye’de geride kalıp iştirak etmeyen bu bedevi Araplar da ganimetten pay istemişlerdi. İşte bu konuyla alakalı olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.” (Fetih 15)

    Ayette de görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, Resulüne şöyle demesini emrediyor: “De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Oysa Cenab-ı Allah’ın önceden indirmiş olduğu böyle bir emri Kur-an da mevcut değildir. Ama, Allah (cc) bunu daha önce buyurduğunu Resulüne bildirdiğine şahadet ediyor. O halde, Allah bunu Resulüne bildirmiştir ki, ayet buna şahittir. Bu bildirisi Kur-an da mevcut değilse o zaman Kur-an dışında başka bir yolla bildirmiştir ki, oda vahyi gayri metluv yoludur.

    7. DELİL:

    İlahi sıfatlara sahip tek varlık, Allah Zülcelaldir. İnsanların davranışlarını haram-helal yönünde kayıt altına almak ilahi bir sıfatı iktiza ettiği için bunu yapacak tek varlık da Allah’tır. Allah (cc) sıfatlarında hiçbir kimseyi ortak etmediği için haram ve helal belirlemede de tektir ve bunun tersi bir düşünceye sahip olanları da kınamıştır.

    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

    İşte sıfatlarında hiçbir ortak tanımayan Allah Sübhanehu, Resulünü kendine ortak tanımamış, bilakis onu da koyduğu dine itaatle sorumlu tutmuş ve bu yüzdende Peygamber Efendimize hitaben:

    “De ki: Ben, Rabbim’e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.” (En’am 15) buyurmuştur.

    O halde dinin kaynağı Kadiri Mutlak Allah (cc) dır. Resul, Rabbimizin emirlerinden bize ulaşmasında kul ile Allah arasında bir elçidir. Dinin bir kısmında Allah’a ortak değil. Diğer bir ifadeyle Resul, Allah’ın mücmel olarak bildirdiği bir hükmü, tecrübesi veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunamaz. Aksi taktirde Resulü, kendi değerlendirdiği düşüncesine itaatten sorumlu tutulması söz konusu olup, Allah insanlara şirk koşmayın derken bizzat kendisi bir aday teklif etmiş olacaktır. Bu konunun daha iyi berraklaşması için biz, Peygamberliğin vakıasını ileride tekrar ele alacağız. Ama burada hararetle vurgulamak isteğimiz nokta, dinin koyucusunun ancak Allah Zülcelal olduğudur.

    Resulün Rabbinden gelen dine hiç kendi indinden belirleme yetkisi yoktur. İnsanlığa ışık tutmuş, onları saadete ulaştırmış ve ulaştıracak olan Kur-ana herhangi bir şey eklemesi mümkün müdür, desem siz elbette ki hayır, diyeceksiniz. Esasen doğrusuda budur. Peki, bu Kur-anın açıklamasında Resul, acaba kendi indinden bir şey katıp onu kendi tecrübe veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunabilir mi, desem ne dersiniz? Dinin yegane kaynağı olan Allah’u Teala, dinin mücmel ifadeleri kendine has kılıpta acaba geri kalanını Resulün inisiyatifine mi terk etti?

    Vacibül Vücut olan Allah’a iman eden her müminin buna vereceği yegane cevap “Hayır” olacaktır. Çünkü Kur-ana bir şey eklemesine Allah’ın razı olmadığı gibi Resulun eklemesi, Kur-anın tefsiri, açıklaması yani beyanında da olmayacaktır. Nitekim Cenab-ı Allah Kur-anın beyanının kendisine ait olduğunu bildirmektedir.

    “Resûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet 16-19)

    Dini oluşturan iki kaynağının Kur-an ve onun açıklaması olan sünnetinde yalnız kendisine ait olduğunu bildiren Allah (cc) din alanında da Resulüne ortaklık teklif etmemektedir. Resulünde diğer insanlar gibi bir kul olduğunu ve Rabbisinden vahyedilene uymakla görevli olup cehennemin münziri ve cennetin de mübeşşiri olduğunu Allah (cc) Kur-anda buyurmaktadır.

    “De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım.” (A’raf 203)

    “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    Resulün vahiyden başkasına uyacak hali yoktur. Şimdi, şöyle bir soru soralım: Eğer Resul, Allah’ın Kur-anını kendi tecrübe ve bilgisine dayanarak açıklamış olsaydı ve yanlışlık yapsaydı, bir konuda Allah’ın muradının hilafına beyanda bulunsaydı, Kur-anın manasını değiştirerek nefsinden bir şey uydurmuş olmazmıydı? Ve böylece, vahye uymamış, fakat tecrübesine uymuş olmayacak mıydı? Oysa Allah (cc) yukarda ki ayetlerde onun durumunu belirtip Resulünün vaziyetini o hal üzere ikrar buyurmuştur. Zira Allah, şayet Resul din adına bir şey söyleseydi onu helak ederdi. Ama Resulün nefsinden dini yorumlamasını kabul edipte sonucu Allah’ın sözünü tatbik etmemesine bağlamak, Allah’a kudret noksanlığı atfetmek demektir. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Et-Tibyan Fi Aksamil Kur-an)

    Oysa Allah’u Teala Kur-anda Resulünün, Allah’ın kendi dininde söylemediği bir şeyi söylemesi halinde Resulünü ani bir ceza, dünyevi bir azapla helak edeceğini belirmiştir:

    “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka 44,47)

    Peygamber Allah’ın dininde, Allah Zülcelalin bir vahy gelmeden söz söylemeye yetkisi yoktur. İşte Resulullahın içtihad etmediği hakikatı ve gerçeğinin esprisi de burada yatmaktadır.

    Zira, Peygamber bile Allah-u Tealanın nefsinde olanı bilemeyeceğini Kur-anda bildiren Allah’ın dininde, Resul, bilemediği Allah’ın zatındaki hükmü beklemeden meseleyi bir karara bağlaması, görüş belirtmesi, o husustaki Allah’ın muradını, kastını, değiştirmek ve aksi bir yöne de karara bağlaması demektir. Bu ise, Resul için olacak şey değildir.

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    İşte, buradan hareketle diyoruz ki Resulullah, vahyin geciktiği zamanlarda içtihad da bulunup, o hususu kendi görüşüyle bir karara bağlardı, şeklinde düşünenler, Allah’ın ortak tanımadığı şu dini mübinin de, yukarda ki saydığınız bütün ayetlerin hakikatlerine rağmen vahiyden başka hiçbir şeye uymayıp, Allah’tan vahy gelmediği zaman kendisine meseleler sormaktan sahabesini men eden Allah Resulüne (İslam Fıkhında Rey Taraftarları, M. Esad Kılıçer s16-17), Allah’ın sözünün önüne geçerek indinden görüş belirtme cehaletini caiz görmüşlerdir.

    O halde diyoruz ki, Allah’ın külli kaideler içeren Kur-anından ayrı olarak yapılacağını belirttiği Kıyamet suresinin 19. ayetinde ki beyan görevi yine Allah’a aittir. Ve bunu da Resul insanlara Allah’tan alarak belirtecektir. Nitekim Begavi’nin Buhari’den yaptığı bu ayetin tefsiriyle ilgili rivayet: “Onu senin dilinle beyan etmek bize aittir.” (Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil, Alauddin Ali Muhammed b. İbrahim Mu’cemut Tefasir adlı tefsir kitabının 6 cildinde mündemiçtir. S412) şeklinde geçmektedir. Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil adlı tefsirin sahibi ise bunu şöyle tefsir eder: “Yani onu, senin dilinle insanlara beyan etmek bize aittir. Böylece de sen Cibrilin sana okuduğu gibi sende bunu insanlara okursun. Ve yine bu ayet şöyle de tefsir edilmiştir. Eğer Kur-anın herhangi bir manası kapalı gelirse onu sana biz beyan ederiz. Kur-anda ki ahkamı, helalı, haramı beyan etmek bize aittir.”

    Beyan lügatte, bir şeyin hakikatini, içyüzünü gösteren söz demektir. (Mu’cemül Vasit bkz. B-Y-N mad.) Demek ki, Kur-anın külli kaideler içeren ayetlerini açıklayacak beyanda Allah Azze ve Celleye mahsustur. Din belirleme, dini kaideler belirleme ancak, Allah’a mahsustur. İşte insan hayatını dini kaidelerle, haram-helal yönünde kayıt altına almak Resulün indinden değil, Allah’ın indinden olacaktır.

    Bu kaidelerde iki türlüdür; biri Kur-an, diğeri de Kur-anın beyanı sünnet. Resul, bu iki kaynağı insanlara ulaştırmakla mesuldür. (Maide 67) İşte bu hakikati ifade ederek Allah Resulü şöyle buyuruyor: “Dikkat edin bana Kur-an ve benzeri verildi.” (Ebu Davut Süneni 6)

    Ne var ki, sünnet münkirleri bu hadisle alay etmişler, duydukları zaman gülüp geçmişlerdir. Alay ettikleri şeyin bizzat Allah’ın dininden kati olarak küfrü icap ettirdiğini düşünerek onların bu hallerine bakan insanlar, niyetlerinde samimi olmadıklarını ve hakikatleri onların kalplerine gösterme imkanına kavuştukları hallerde yüzlerinin kızarıp inkarlarında devam ettiklerini görmek mümkündür.

    Oysa Resul, bana Kur-an verildi ve birde benim onun gibi bir benzeriyle dine ekleme yapma hakkım var, demedi. Bilakis, “Bana Kur-an ve benzeri verildi.”

    Yani Allah (cc) bana bu iki yönlü vahiyde bulundu demek istemiştir

    8.delil

    Allah (cc), Enfal suresinin başında, ganimetin kendisi ve Resulüne ait olduğunu beyan eder. Sonrada Müminlerin vasıflarından bahseder. Daha sonra Cenabı Allah Müminlerin halleri ile bir teşbihte bulunur ve Bedir Savaşı öncesine döner. Şöyle buyurur:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir.” (Enfal 5)

    Biz esasen önceki delillerimizde Nebinin, sadece vahye uyduğunu, vahye göre hareket ettiğini bazı ayetlerin eşliğinde izah etmiştik. İşte buradan da Cenabı Allah’ın gönderdiği emirle Resulullah Bedir Gazvesine çıkıyor. Cenabı Allah, emriyle yola çıkan Resulünün çıkışını; “….Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı…” ifadeleri ile izah ediyor.

    Kur-anda Allah’u Tealanın bu emri, Resulüne çıkması için gönderdiği bu vahyi mevcut değildir.

    O halde, Resulün (as), evinden çıkmasını emreden Allah’ın vahyi Peygamber Efendimize vahyi gayri metluv olarak gelmiştir.

    Oysa; Allah Resulü bir işte kendisinden izin isteyene izin verebileceğine dair Allah Zülcelalin emri gelmiştir. (Nur, 62) Fakat, Resulullah, burada, Bedir’e çıkışta bazı kimselerin çıkmaya hiç de gönlü olmadığı halde, onlara izin vermedi. Nitekim Allah’u Teala bunu Kur-anda açıkça belirtmektedir:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı.” (Enfal 5-6)

    İstişare etmesi istenen Allah Resulüne savaşmaya zorlayan, istişare sonucuna uydurtmayan, fakat Müminleri razı edene kadar onları dinlemeyen ve nihayet kılıçları çektirene kadar direttiren şey neydi? Allah (cc); “istişare et” “izin isteyene izin ver” derken, Müminleri savaşa sokup ta onlardan bazılarının ölümüne sebep olmak bir Peygamber için olacak şey değildir. Yoksa Resul, Allah’ın emrine isyan etmiş (haşa), Onun emrinin önüne geçecek, dinde dilediği gibi hareket etme, inisiyatifini mi ortaya koymuştu?

    Hayır! Bunların hiç biri değildir. Vahiyden başka hiçbir şeye tâbi olmadığına şahitlik eden Allah (cc), Resulünün kervan değil orduyla savaşmasını emretmiş, bu hususta Allah’ın önceden sonuca bağladığı muradı yerine getirilmiştir. Yani Resule savaşa çıkması için vahiy gelmişti.

    Oysa Kur-anda böyle bir vahiy mevcut değildir. Gerek bu vahiy gerekse Allah’ın (cc) vaat ettiği “iki taifeden biri” müjdesi Kur-anda mevcut olmayıp vahyi gayri metluv yoluyla gelen vahiylerdir. Şöyle buyuruyor yüce Allah:

    “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz.” (Enfal 7)

    Mealini verdiğimiz bu ayette cenabı Allah’ın daha önceden vaat ettiği “iki taife” sözü vardır. (Geniş bilgi için tefsirlere bakılabilir) Bu iki taifeden maksat biri kervan, diğeri de Ebu Cehil’in başkanlığında gelmekte olan ordudur. Cenabı Allah, önceden karara bağladığı, bunun tahakkuku için Resulünü evinden hak ile çıkarıp Bedir meydanında buluşturduğu küfür ordusunun arkasını kesmeyi önceden murad etmişti. Allah (cc) bu orduyu istiyordu. Bunun içinde Müminlere: “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu;” şeklinde hitapta bulunuyor. Bu hitap, Kur-anda daha önce geçmiş bulunmaktadır, yani, Allah’ın “yaptım” dediği hitabı Kur-anda yoktur. Çünkü bu hitap vahyi gayri metluv ile bildirilmiş, cenabı Allah, bu yolla Müminlere vaatte bulunmuştur.

    9.delil
    Devam eden ayetlerde Allah’u Teala, karşılaşan iki ordunun durumundan bahsetmektedir. Müminler kendilerinin az, kafirlerin çok olduğunu gördükleri zaman yegane dayanakları olan Allah’a dua etmekteler. Onlarla beraber Resulullah ta dua etmektedir.

    Geçmişte olan bu hadiseyi müminlere anlatan ve böylece onlara olan nimetini hatırlatan Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal 9)

    Oysa Kur-anda bu vaat mevcut değildir. Zira bu vaat de Cenabı Allah’ın, Kur-anda değil vahyi gayri metluvla vahiy etmiş Resulüne bildirmiştir.

    10.delil
    Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.

    Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lügat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]

    11 delil
    meryem süresi 4-10
    4, O şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”

    5, 6. “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”

    7. (Allah şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

    8. Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?”

    9. (Vahiy meleği) dedi ki: “Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”

    10. Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına)bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.

    Hepimiz biliyoruz ki hz zekeriya tevratla hükm etmiştir ona bir kitap gelmemiştir.ayetlerden de anlaşılacağı üzere hz zekeriya ile allah cc arasında geçen bu konuşma vahiy olmasına rağmen kitabında yer almamıştır.yani diğer peygamberlerdede kendilerine verilen kitabın dışında vahiy geldiğine delildir. bunlar gibi peygamberlere verilen kitapların dışında vahiy vardır.Onlarca ayet delil vardır.

    Netice

    Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

  2. # Ali Aksoy Diyor:
    24 Apr 2007 9:34 am e

    Selam…

    Yazınız hakkında aşağıdaki linkte yorum yazdım. İlginiz için teşekkür ederim.

    https://aliaksoy.wordpress.com/2007/03/24/mezheplerimiz/#comment-341
    # yasir öngüç Diyor:
    26 Jul 2007 10:26 am e

    selamün aleyküm degerli hocam allah razı olsun yazdıklarınızı canı gönülden katılıyorum ve herkesin katılması gereken bir konu ne yasıkki bu konu hep saptırılmakta allah razı olsun allah gayretinizi daim etsin. degerli hocam bide şöyle bişi var aslında bazı insanlar şu hataya düşüyo allah ve resulünü iyi tanıyo ama ilim olarak bişi yok onun icin senin işin tebligdir insanlara sen allah ve resulunu anlatmalı övmelisin senin işin ehline bırakmaktır. saygılarımla
    # Vedat KAT Diyor:
    10 Aug 2007 7:00 am e

    Merhaba Kardeşlerim
    Bu konuda yapılmış ilmi bir çalışma var:
    “Vahiy Savunması” , M.Yaşar Soyalan , Anka Yayınları
    Kitabın yazarı, Kur’an dışında vahiy var mı yok mu bunu tüm detaylarıyla ortaya koymuş.700 sayfayı geçen bu çalışmayı herkesin okumasını tavsiye ederim.

  3. Simdi benim oyle tomarlarca deliler nakislar ,ayetler koymayacagim inandirmak icin cunku allah kuranda eger insanin bir essek yuku kitaplarida sirtlasa ama dediginden anlamasa o kadar sayfalar dolusu zimbirtinin bosa olacagini vurgulamakta .

    Onun icin bende diyorumki Hak uzere olan hz ali kurani bir araya topladiginda icnde tum allahin ayetleri ve sozlerini topladigi kitap yani kuran bugunku kurandan 3,4 kat buyuk . Ve kabul edilmedi . Hz alide onu sakladi ve onu 12 imamlarimiza varis olarak birakti ve bize o gercek kurandan ogreten 12 imamlara sukurler olsun . Bizi sapkin insanlara inanmaktan kurtardi ve imamlarimizi allah kendisi tayin etti ve digerkilerini hor gordu .

    Ben gercek kurani okudum hey gidi dunya varsin sanada okuttururum .

    Sevgiler

  4. yani bikere herşeye karışılmaz bu oryantellik doal bişey insanlar oynamayı ve dans etmeyi seviyolar

  5. size bu kapak olsun hadis düşmanı kafirler resulümün verdiğini alın yasakladığınından da sakının[haşr7]

  6. Selam Yaşar;

    Madde 1; ayetten “kapak” olmaz. Ama sen ayetleri anlaşılmaktan başka her amaçla değerlendirirsen bunu bilemezsin.

    Madde 2: Misal verdiğin ayet hangi konuda indirilmiş, önceki ve sonraki ayetleri oku ve öğren. Bu ayet, savaş ganimetlerinin paylaşılması hakkındadır.

    Muhabbetlerimle…

  7. KUR’AN-I KERİM’İN DIŞINDAKİ VAHYİN AYETLERLE İSPATI

    1.delil
    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi? dedi. Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.” (Tahrim 3)

    Ayetten de anlaşıldığına göre Peygamber efendimiz, hanımlarından birine gizli bir söz söylüyor. Hanımı da bunu annelerimizden diğerine veya başka bir kimseye haber verince Allah-u zulcelal, Peygamber Efendimize vahiyle durumu bildiriyor. Allah (cc)’ın bildirdiği bu şeylerin bir kısmını, Nebi (as) hanımına bildiriyor, bir kısmını ise bildirmiyor. Böyle bir durumla karşılaşan hanımı ise bunu kimin bildirdiğini soruyor, Peygamber Efendimiz de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”.

    Peygamberimizin zevcesine bildirdiği kısım hakkında bazı rivayetler söyleniyor olsa da bunlar bir yorumdan öteye gitmeyecektir. Söylemekten vazgeçtiği kısım hakkında ise hiç bir fikrimiz yoktur ve olamazda.

    Kur-an’ı Kerimin her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulüne bildirdiği bu şeyin metnini vermemiştir. Yani Resulullahın eşine bildirdiği kısım ile bildirmediği kısmın metni Kur-an’da yoktur. Vahiy ise Allah’ın Resulüne olan bildirilerini taşır. İşte, yine böyle bir bildiriyi getirmiş olan Allah’ın vahyi, metniyle Kur-an’da mevcut olmayıp “vahyi gayri metluv” vahiyle Resulullah’a bildirilmiştir. Allah bildirdiğine şahadet ederken, Resul de “Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi”. (Ahzab 53) derken artık bundan öte bir kimsenin, Kur-anın iki kapağı arasından başka bir vahyin Resulullah’a gelmediğini söylemesinin, La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah, şahadetiyle bağdaşabileceğini söylemek mümkün değildir.

    Haram ve helallerle hayatı bir intizam altına alınan insanoğlu başıboş bırakılmamıştır. (Kıyame 36) O halde, yüce Allah’ın, hanımları arasında ki basit bir konuşma için Kur-an’dan ayrı, Nebisine vahiy indirdiğini kabul edip, külli kaideler içeren şu Kur-anın ayetlerinin açıklanmasında Allah’ın vahiy göndermeyeceğini iddia etmenin ilim ve irfan adına ifade edeceği hiçbir gerekçesi yoktur. Allah “indirdim” derken “indirmedi” diyen bu insanlar acaba, Kur-an’dan bir hakikati inkar etmenin sahibini nasıl bir konuma düşüreceğinin bilincindelermi?çıkaracağını biliyorlar mı

    2.delil
    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Peygamber efendimiz, halasının kızı olan Zeyneb binti Cahşı, (Hadislerle Kur-anı Kerim tefsiri İbni Kesir c.12 sayfa 6544) Zeyd b. Harise’ye nikahlamak istemişti. (Lubabun Nukul fi Esbabin Nuzum, Suyuti s. 178,179 Medarikut Tenzil ve Hakakut Tenzil, Nesefi c.3 s. 304 Celaleyn s. 389 ) Fakat Zeyneb (ra) ilk önce tereddüt etmiş mazeret öne sunmuştu. (Nubabul Nukul s. 178 ) Bunun üzerine şu ayet:

    “Allah ve Resûlü bir konu hakkında hüküm verince, inanmış bir erkek ve kadının kendiliklerinden seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab 36) ayet nazil oldu. Bu ayetten sonra Zeyneb, Zeyd ile evlenmiştir.( Nubabul Nukul s. 179)

    Bir müddet iyi giden evlilikleri bozulmaya başlayınca Zeyd, Resulullah (sav)’e gelir ve aralarını ayırmasını ister. Efendimiz (as) Zeyd’e nasihat eder ve eşinden ayrılmamasını tavsiye eder. Aradan bir müddet daha geçince yürümeyen evliliğin tefriki için Zeyd, Peygamber Efendimize ikinci ve üçüncü defa gelir. Peygamber (as) her seferinde nasihat edip eşini nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını Zeyd’e tavsiye etmişse de artık başka çıkar yol kalmamıştı. Nihayet Zeyd ve Zeyneb’in aralarını tefrik eder. Ama bütün bunlar olurken Allah Resulünde bir korku bulunmaktaydı. Acaba bu korku neydi?

    Doğrusu bu korkunun ne olduğu hakkında yenilmez yutulmaz öyle şeyler söylendi ki; bilmem Resulullahı böyle büyük bir iftiraya layık görebilmek için acaba (Resulullahın kadir ve kıymetini taktir konusunda) ilim ve irfandan ne kadar uzak ve vicdansızlığın hangi uç noktasında olmak gerekir.

    Allah’ın kendisinde güzel örnekler bulunduğuna şahitlik ettiği (Ahzab 21), Rabbi Zülcelalin terbiyesinde yetişen, kendisine itaatın farz kılındığı, (Nisa 59, Ahzab 36, Nur 63, Nisa 80 ) ve bununda imandan addedildiği (Nisa 65,115) insanlara namusları korumayı öğretecek bir Resul olan Muhammed hakkında, oğulluğunun zevcesine göz dikip “boşasa da ben alsam” demeyi, o şahsiyete layık görebilmek, kasıt yoksa, bırakın da diyelim ki, büyük bir cehalettir.

    Esasen bu gibi haberler zaten sahih olmadığı için (İbni Kesir age. c. 12 s. 6544) biz burada, “küçüklüğünden beri beraber yaşadığı Zeyneb’in güzelliğini yıllar sonra kapı ağzında mı gördü, oysa Zeyneb’i, Zeyd’e isteyen de Resulullahın bizzat kendisidir”, diyerek haberin metninin, İslam hakikatlerine uymayacağı bahisleriyle sayfaları kabartmayı istemiyoruz. Allah Resulünün Makam-ı Mahmud’ta tâcı güneş gibi parlamaktadır. Onun duruluğunda, aydınlığında hiç bir yarasa ruhlu insanın iftiraları bulunmayacaktır.

    Yukarıda Zeyd’in, Zeyneb’ten ayrılışının ilk habercisi olan şikayetler başlayınca, Allah Resulünün nefsinde bir korkunun başladığından bahsetmiştik. O halde nedir bu korku? Onu açıklamaya çalışalım. Zeyd, cahiliyye de Resulullah’a köle olmuş, ama Resulullahın azat edip kendisine evlatlık olarak aldığı bir sahabedir. Fakat Allah Zeyd’in, Resulullahın evladı olmadığını, İslam da böyle şeyin olmadığını ve evladı olmadığı için de kişinin evlatlığının eşini boşadığı zaman, onunla evlenmesinde bir mahzur olamadığını göstermek istemişti. Yani Allah (cc) evlatlığı ortadan kaldırmak istemiş ve kişinin, oğulluğunun boşadığı hanımıyla evlenmesinde şer’an bir mahzurun olmadığını göstermeyi istemiştir. Fakat cenabı Allah bu ilk uygulamayı Resulullahın bizzat kendi nefsi üzerinde uygulamayı dilemiş ve Resulullah’a, Zeyd’i Zeyneble evlendirip daha sonra Allah’ın onları tefrik ettiği gün de Nebi (sav)in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber Efendimize emretmişti. Yani Resulullah (as), Zeyd’i Zeyneb ile evlendirirken daha işin başında ne olacağını biliyordu. Konuyla alakalı olarak İbn Kesirde şöyle bir rivayet geçiyor: İbn Ebu Hatim der ki, “Bize babam… Ali b. Zeyd ibn Cüdandan nakletti ki o şöyle dedi:. Hüseyin oğlu Ali bana. “Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyor, insanlardan da gizliyordun.” Kavli hakkında ne dediğini sordu. Ben de ona anlattım. Sonra dedi ki: “Hayır, Allah Resulü onu Zeyd’le evlendirmezden önce, Zeyneb’in kendi eşleri arasında olacağını çok iyi biliyordu. .Zeyd eşinden şikayet etmek üzere Peygambere gelince, Resulullah ona Allah’tan kork ve eşine sahip ol, dedi. İşte bunun üzerine Allah Teala Resulüne buyurdu ki: Ben, seni onunla evlendireceğimi haber vermiştim. Sen ise“Allah’ın açığa vuracağı şeyi de içinde saklıyorsun.” Suddi’den de bu şekilde söylediği rivayet edilir. (Age c. 12 s. 6544-6545) İbn Cerir Taberi bu konuda şöyle diyor: Zeyneb’in Peygamberle evlendirilmesini isteyen Allah Azze ve Celle idi. (Age c. 12 s. 6545)

    Rivayetlerin ışığında tekrar edelim ki, Zeyd’in Zeyneb ile evlenmesini Peygamber (as)’a Allah (cc) emretmiş, ayrıldıklarında da Peygamberin, Zeyneb ile evleneceğini daha işin başında biliyordu. Bu evlendirme işini bizzat Cenabı Allah’ın emrettiği ayette:

    “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman…” Ahzab 36) ifadesiyle açıktır. Emir Allah’tan gelmiş, Resulullah uygulamıştır.

    O günkü Mekkeli Arapların geleneklerine göre bir baba, evlatlığının boşadığı eşiyle evlenemez idi. Bunu tarihi kayıtlarda görebileceğimiz gibi bir sonraki ayette geçen

    “…biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları karılarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda mü’minlere bir güçlük olmasın.” (Ahzab 37) ibaresinden de anlamaktayız.

    İşte şu açıklamadan sonra, sanırım Allah’ın Resulünü korkutan şeyin ne olduğunu daha iyi anlayacağız. Resulullahın korktuğu şey; toplumun çirkin gördüğü bir şey olan, babanın evlatlığının boşadığı eşiyle evlenmeyi, Allah’ın emriyle bizzat gerçekleştirmekle karşı karşıya kalma durumunda olması idi.

    Düşünün, babanız size evlatlık bir kardeş alsaydı, sonra bir gün onu evlendirip yuvalarını kursaydı ve daha sonra onlar ayrılınca babanız, kardeşinizin bu hanımını nikahı altına alsaydı, bu size garip gelmez miydi? Ben bunu, İslam’ın bu gibi engelleri ortadan kaldırdığı şu ortamda söylüyorum. Bu garipsemenin boyutunu bir de Allah’ın Resulünün dönemi içerisinde düşünün. Soy-sop ilminin revaçta olduğu, insanların köle-hür statüsüne büründüğü asalet-sefalet kavramlarının topluma hakim olduğu, kölelerin insan mı yoksa değil mi düşüncelerinin zihinlerde dolaştığı dönemi düşünün. Herkesin birbirini tanıdığı bir ortamda, toplumun ayıp olarak nitelendirdiği bir şeyi yapacaksınız. Allah’ın Resulü utangaç bir bekar kızdan daha çok haya sahibi idi. Ve işte o Nebi böyle bir ortamda (tabir caizse) toplumca ayıp addedilen bir işi bizzat yaparak bunu Allah indinde ayıp olmadığını gösterecekti. O da bir insandı Zeyd kendisine gelip de evliliklerinin yürümeyeceğini haber verince, Allah’ın hükmüne bağlandığı anın yaklaştığını hissediyor ve toplumun ayıp dediği şeyin, artık adım adım kendisine yaklaştığını görmeye başlayınca korkusu ve kaygısı da başlıyordu. Ama Allah’ın Resulü Zeyd’e Onu nefsinde tutmasını ve Allah’tan korkmasını tavsiye etti. Bu hal üç kez tekrarlanınca Allah’ın Resulü onların arasını tefrik etti. İşte toplumun ayıp dediği şeyi Allah’ın Resulü o haya boyutunun genişliğinden dolayı insanlara söyleyemiyor, onlardan gizliyordu. Konuyla ilgili ayet şöyle:

    “Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: Eşini yanında tut, Allah’tan kork! diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlatlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Ahzab 37)

    Buraya kadar olan açıklamalarımız ayet hakkındaki yüzeysel bilgi idi. Şimdi gelelim vahyi gayri metluv’a delaletine. Dikkat ederseniz ayette şöyle bir ibare geçmişti, “Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun..”

    Peygamberin nefsinde gizlediğinin ne olduğunu tekrar edecek olursak, Zeyd, Zeyneble boşandıktan sonra Resulullahın, Zeyneble evlenecek olmasıdır. Allah’ın Resulü bunu insanlardan gizliyordu ve çekiniyordu.

    İkinci delilimizin başında Resulullahın gaibi bildiğini açıklamıştık. O halde soruyoruz: İleride Peygamber efendimizin Zeyneble evleneceğini Allah (cc) Kur-an’ın herhangi bir yerinde vahyetmemişken Peygamber Allah’ın açığa vuracağı bu gaibi bilgiyi nereden bildi? Oysa İsa dahi olsa bir insanın nefsinde ne olduğunu bilmeyeceğini Kur’an bize haber veriyor. (Maide116)

    Peygamber Efendimizin ileride olacak olan böyle bir hadiseyi bildiğini Allah (cc) ikrar ediyor ve diyor ki; “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyorsun.” Peygamber (as)’ın nefsindekini bilgiyi ve bu bilgiyi Kur-an’ın herhangi bir yerinde daha önce vahyedilmiş olarak da bulamayacağına göre bu bilgiyi nereden buldu? Resulullah bir kahin değildir ve kahine gidip onu tasdik edenin kafir olacağını da söylemektedir. (Resailüs Selefiyye, Şevkani,s.13)

    O halde bu bilgi Resulullah’a, Allah (cc)’dan vahyin üç yoldan biriyle gelmiş bulunmaktadır. (Şura 51) Ve bu bilgi Kur’anın iki kapağı arasında bulunmamaktadır. Demek ki, Allah’ın Resulüne Kur-an’da bulunmayan vahiyler de gelmektedir. “İmana yer bulabilmek için bilgiyi inkar ettim” (Din felsefesi, Mehmet s. Aydın, s20) dediği gibi, “Kur-an’ın sıhhatini korumak için sünnetin vahiy olduğunu inkar edip terk ettim.” diyenler, acaba Kur’andan bir hakikati inkar ettiklerinin farkındalar mı? Allah Zulcelal, bu cehalete hidayet buyursun

    3.delil
    “Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara 144)

    Bu ayetle, Resulullahın Medine’de yöneldiği Beyt-ül Makdisten değil de, gönlünün Kabe’yi arzuladığı açıktır. Eğer Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle dönmüş olsaydı, neydi onu Kabe’ye dönmekten men eden şey? Neden Beyt-ül Makdise kendi isteğiyle döndüğü gibi Kabe’ye de dönmüyordu?onlar diyeceklerdir ki; “Allah’ın Resulü önceki ümmetlere veya kendi görüşüne uydu.” Yani onlar bu sözleriyle, Resulullahın Beyt-ül Makdise yönelmesinin Allah’u Tealadan gelmediğini anlatmak isteyeceklerdir. Bu, onların, dinde samimi olmadıklarının bir sonucudur. Onlar hak zahir olunca işittik ve itaat ettik diyenler değil, (Nur 51) ifsat etmelerine rağmen, “Biz ancak ıslah edicileriz” (Bakara 11) diyecek kadar nankör olmalarındandır.

    Oysa bu kimseler, Resulullahın hiç bir haram ve helal koyamayacağını, eğer böyle bir şey kabul edilirse Allah’ın Resulünün, ilah kabul edinilmiş olacağını söyler ve bu sözleriyle de bütün ulemayı tenkit ederler. O halde bu kimseler söylesinler, Allah’ın Resulü tecrübesinden veya Allah’tan bir haber gelmeden aklınca önceki şeriata uyduğunu söylemekle acaba, Resulullahı ilah edinenler bizzat kendileri olmuyorlar mı? Biz diyoruz ki, bu emir Allah (cc)’ın emridir ve Resulullahda bu emre uymuştur.O her iki yöne de Allah’ın emriyle dönmüştü. Zaten bundan öte bir yetkisi de yoktur. Resulullah (as) namazda Kudüs’e yönelirken de bizzat Allah’a itaat ediyordu. Zira kendisine vahyedilenlerden hiç dışarı çıkmaz, vahy gelmeden bir mesele hakkında karar vermezdi. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:

    “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En-am 50)

    “De ki: Ben ancak Rabbim den vahyolunana uyarım.” (Araf 203)

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunan dan başkasına uymam. Çünkü Rabbim’e isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    “De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 9)

    Vahyedilenden başkasına uymam diyen Resulullah’a, hayır, uyabilirsin deyip de Kudüs’e dönmesini kendi arzu ve hevasına bağlayanlar hata etmişlerdir. Eğer Resulullah kendi heva ve hevesine uyduysa bu kıbleden, yani Beyt-ül Makdis kıblesinden memnun olması gerekirdi. Oysa Resulullah yahudilerin çıkardığı dedikodulardan dolayı kıbleyi, İbrahim’in kıblesi olan Kabe’ye dönmeyi çok arzu ediyordu.
    Resulullahın Kabe’ye dönmesini emreden ayetler bellidir. Peki Beyt-ül Makdise dönmesini emreden vahiy nerededir? Kur-an’ın her hangi bir yerinde Allah (cc), Resulünün Beyt-ül Makdise doğru namaz kılmasını emretmiş değildir. O halde bu emir Resulullah’a hangi yolla gelmiş olabilir? Elbette ki, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla. Demek ki, Resulullah (as) Kur-an’da mevcut olmayan veya mevcut olan mücmel ifadenin kapsamını, detaylarını nefsinden veya tecrübesinde değil, bizzat Allah Zülcelalden gayri metluv vahiyle almaktadır.

    4.delil
    Nadiroğullarının Peygamber Efendimizi öldürme teşebbüslerinden dolayı, Müslümanlarla, Nadiroğulları arasında savaş olmuştur. (İbni Kesir, c.14, s.7800.7804) Bunun üzerine, Allah Resulü, Nadiroğulları’nın sağlam kalelerini muhasara etmiş, onların ümitlerinin kesilmesi ve teslim olmaları içinde, Nadiroğullarının hurmalıklarının belli bir bölümünün kesilmesini emretmişti. Bunun üzerine hurmalıkların bir kısmı kesilmiş, fakat daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Resulullah’a gelip “Ey Allah’ın Resulü, kestiğimizden dolayı bize bir vebal, bıraktığımızdan dolayı da bir günah var mı?” diye sormuşlardır. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle Haşr suresinin 5. ayetini inzal buyurdu. (Lubabun nukul s.214, İbn Kesir c.14 s.7804) İnen bu ayetle Cenabı Allah müminlerin düşmüş olduğu meseleye çözüm getirmiştir. Ayette Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah’ın izniyledir ve O’nun yoldan çıkanları rezil etmesi içindir.” (Haşr 5)

    Ayetin ifadesinde de açıkça anlaşılacağı gibi, müminlerin arasında tartışmaya yol açan hurmalıkların kesilmesi, bizzat Allah’ın emriyle olmuştur. Kur-anın her hangi bir yerinde hurmalıkların kesilmesi hakkında daha önceden inzal olan bir ayet yoktur. Olaydan, yani tartışmadan sonra konuyla ilgili inen bu ayet tekdir. O halde Resulullah, Allah’ın izniyle olan bu hurmalıkların kesilmesi emrini, Kur-anda olmayan bu vahyi, vahyi gayri metluv olan vahyin ikinci yoluyla almıştır.

    Ne var ki, konuyu gereği gibi anlayamayanlar bu hususta da hataya düşmüşlerdir. Müsteşriklerden veya Müslüman evlatlarından olan inkarcılar şöyle bir itirazda bulunmaktadır: “İlk bakışta tamamen doğru gibi görünen bu mantık yürütmenin, ayet yakından incelendiğinde tartışmalı bir hal aldığı görülmektedir. Zira ayetten, ileri sürülen mananın çıkarılması “izin” kelimesine, “müsaade etmek” anlamı verilmesi esasına dayanmaktadır. Ancak bu kelime Arapça da bu anlamda kullanılmakla beraber, onun asıl anlamı “bilmek, bilgisi dahilinde olmaktır.” (İslam düşüncesinde sünnet, Hayri Kırbaşoğlu s. 265), diyen yazar, söz konusu ayetin, ancak ilk anlamı kabul edildiği takdirde delil olabileceğini öne sürmekte ve Mevdudi’den bir nakil alarak, kesme emrinin Resulullah’a ait olduğunu söylemektedir. (age, s.266)
    Doğrusu mezkur delilde öncelikli itirazın Müslümanlar tarafından geliyor olması bizi üzmektedir. Üstelikte hatalı olarak.

    Olaya dikkatlice bir bakalım: Allah Resulünün emriyle sahabe hurma ağaçlarının bir kısmını kesmişlerdir. Ama daha sonra aralarında ihtilaf çıkmıştır. Konuyu Allah Resulüne arz ederek bir günah işleyip işlemediklerini sormuşlardır. Zira bu onlara ağır gelmişti. (Lubabun nukul s.214) Bunun üzerine Cenab-ı Allah, sahabenin bu ihtilafına dair vahy göndermektedir. Dikkat edilirse, vahiy sahabenin söz konusu durumuna binaen iniyor. O da, acaba “Biz hatamı ettik, bir günaha mı girdik” demeleridir. Buna göre ayetin ifade edeceği husus, “Hayır, bu sizin yaptığınız işten dolayı size bir günah yoktur. Zira bu, benim emrim ve müsaademle olmuştur.” şeklinde olacaktır. Yani mesele, Allah’ın olan şeylerden haberdar olması meselesi değildir. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesine Allah’ın olan şeylerden, yani hurma kesilmesi hadisesinden haberdar olması ve bilgisi dahilinde olması manasını veremeyiz. Çünkü bu mananın, sahabenin yaptığı ve aralarında çıkan “günah mı ettik acaba” tartışmasına cevap olacak bir konumu yoktur.

    Eğer Allah Zülcelalin bir şeyden haberdar olması, o şeyin helal olduğuna delalet ediyorsa, Allah sarhoşun içkiyi içtiği anda da onun bu içişinden haberdardır, ve bunun da o içkinin helal olduğu anlamına gelmesi gerekirdi. Oysa içkinin haram olduğu bellidir. Yani Allah Zülcelal, her kötülüğün yapıldığı esnada ondan haberdardır. Ama Rabbimizin bir şeyden haberdar olması onun helal ve caiz olduğuna delalet etmez. Bu yüzden ayetteki “izin” kelimesi bu davranışlarının bizzat Allah tarafından müşahede edilmiş, izin verilmiş olması manasına alınması ayetin sebebi nüzul açısından uygun olanıdır. Zaten izin kelimesinin müsaade etmek manasına geldiğini beyan eden lügatlerde onun bir şeyi helal kılmak, birine veya birilerine söz konusu meseleyi mubah kılmak anlamlarının olduğu da belirtilmiştir. (Mu’cemul Vasit, bkz.. ezn mad)

    Ayrıca konunun, Resulullahın ictihadıyla hiçbir alakası yoktur. Zira Efendimiz (as) Allah’ın emri gelmeden bir görüş belirlemez, bir meselede Allah’ın önüne geçerek meseleyi karara bağlama durumu yoktur. Bunu da inşallah ileride açıklayacağız. O Resul (as), Allah’ın emrinden başka bir şeye istinat etmez, Allah’u Tealanın emrini beklerdi.

    Resulullahın emrinin Allah’tan geldiğini bilen ashabı kiramın aralarında ihtilaf çıkması, onların bu davranışlarından dolayı kimseyi tereddüde düşürmesin. Zira ashab gökten inmiş bir topluluk değildir. Onlar da bizim gibi bir beşerdirler.

    Sahabenin ihtilafına sebep olan nokta şudur: Resulullah yağmacılığı nehyetmişti. Ben-i Nadir gazvesinde ki savaş bir hiledir. Peygamber efendimiz bir ara sahabesine, hurmalıklardan belli bir bölümünü kesmeyi emretmiştir. Bunun üzerine Nadiroğulları kalelerinden yüksek sesle şöyle bağırdılar: “Ya Muhammed doğrusu sen, bozgunculuğu yasaklar ve bozgunculuk yapanı kınardın. Hurmaları kesmek ve yakmakta ne oluyor öyleyse? (İbn Kesir,c.14,s.7801,7804)

    Ağaçlardan bir kısmını kesmekte olan sahabe onların bu sözünü duyunca bazı kimselerin de bu sözden etkilenerek aralarında çıkan bu ihtilaftan kalplerini ve gönüllerini tatmin etmek, günahtan emin olmak için meseleyi Resulullah’a arz ederler. Cevap yüceler yücesi Allah Tealadan gelir ve yaptıklarının bizzat kendi izni ile olduğunu Resulüne belirtmiştir.

    6.delil
    Fetih süresi Hudeybiye’den ayrıldıktan sonra nazil olan bir suredir. (Tefsir usulü, İsmail Cerrahoğlu, s81; Kur-anı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek başkanlığında, s510) Peygamber efendimiz Kabe’yi ziyaret etmek istemiş ama müşriklerin muhtemel bir saldırısından da çekinerek civar kabilelerinde bu ziyarete katılmaları için haber göndermiştir. (Fizilalil Kur-an, Seyyid Kutub, c13 s 420) Fakat bazı kabileler Allah Resulünün bu çağrısına icabet etmemiştir. Daha sonra, Hudeybiye’den iki aydan daha az bir zaman sonra vuku bulan Hayberin fethiyle (age c13 s451) elde edilen ganimetler taksim edilmeye sıra gelince, Hudeybiye’de geride kalıp iştirak etmeyen bu bedevi Araplar da ganimetten pay istemişlerdi. İşte bu konuyla alakalı olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar, Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Onlar size: Hayır, bizi kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilakis onlar, pek az anlayan kimselerdir.” (Fetih 15)

    Ayette de görüldüğü gibi Cenab-ı Allah, Resulüne şöyle demesini emrediyor: “De ki: “Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.” Oysa Cenab-ı Allah’ın önceden indirmiş olduğu böyle bir emri Kur-an da mevcut değildir. Ama, Allah (cc) bunu daha önce buyurduğunu Resulüne bildirdiğine şahadet ediyor. O halde, Allah bunu Resulüne bildirmiştir ki, ayet buna şahittir. Bu bildirisi Kur-an da mevcut değilse o zaman Kur-an dışında başka bir yolla bildirmiştir ki, oda vahyi gayri metluv yoludur.

    7. DELİL:

    İlahi sıfatlara sahip tek varlık, Allah Zülcelaldir. İnsanların davranışlarını haram-helal yönünde kayıt altına almak ilahi bir sıfatı iktiza ettiği için bunu yapacak tek varlık da Allah’tır. Allah (cc) sıfatlarında hiçbir kimseyi ortak etmediği için haram ve helal belirlemede de tektir ve bunun tersi bir düşünceye sahip olanları da kınamıştır.

    “Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var? Eğer erteleme sözü olmasaydı, derhal aralarında hüküm verilirdi. Şüphesiz zalimlere can yakıcı bir azap vardır.” (Şura 21)

    İşte sıfatlarında hiçbir ortak tanımayan Allah Sübhanehu, Resulünü kendine ortak tanımamış, bilakis onu da koyduğu dine itaatle sorumlu tutmuş ve bu yüzdende Peygamber Efendimize hitaben:

    “De ki: Ben, Rabbim’e isyan edersem gerçekten büyük bir günün (kıyametin) azabından korkarım.” (En’am 15) buyurmuştur.

    O halde dinin kaynağı Kadiri Mutlak Allah (cc) dır. Resul, Rabbimizin emirlerinden bize ulaşmasında kul ile Allah arasında bir elçidir. Dinin bir kısmında Allah’a ortak değil. Diğer bir ifadeyle Resul, Allah’ın mücmel olarak bildirdiği bir hükmü, tecrübesi veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunamaz. Aksi taktirde Resulü, kendi değerlendirdiği düşüncesine itaatten sorumlu tutulması söz konusu olup, Allah insanlara şirk koşmayın derken bizzat kendisi bir aday teklif etmiş olacaktır. Bu konunun daha iyi berraklaşması için biz, Peygamberliğin vakıasını ileride tekrar ele alacağız. Ama burada hararetle vurgulamak isteğimiz nokta, dinin koyucusunun ancak Allah Zülcelal olduğudur.

    Resulün Rabbinden gelen dine hiç kendi indinden belirleme yetkisi yoktur. İnsanlığa ışık tutmuş, onları saadete ulaştırmış ve ulaştıracak olan Kur-ana herhangi bir şey eklemesi mümkün müdür, desem siz elbette ki hayır, diyeceksiniz. Esasen doğrusuda budur. Peki, bu Kur-anın açıklamasında Resul, acaba kendi indinden bir şey katıp onu kendi tecrübe veya başka herhangi bir anlayışıyla yorumlama, tefsir etme, değerlendirme veya yönlendirmede bulunabilir mi, desem ne dersiniz? Dinin yegane kaynağı olan Allah’u Teala, dinin mücmel ifadeleri kendine has kılıpta acaba geri kalanını Resulün inisiyatifine mi terk etti?

    Vacibül Vücut olan Allah’a iman eden her müminin buna vereceği yegane cevap “Hayır” olacaktır. Çünkü Kur-ana bir şey eklemesine Allah’ın razı olmadığı gibi Resulun eklemesi, Kur-anın tefsiri, açıklaması yani beyanında da olmayacaktır. Nitekim Cenab-ı Allah Kur-anın beyanının kendisine ait olduğunu bildirmektedir.

    “Resûlüm!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir.” (Kıyamet 16-19)

    Dini oluşturan iki kaynağının Kur-an ve onun açıklaması olan sünnetinde yalnız kendisine ait olduğunu bildiren Allah (cc) din alanında da Resulüne ortaklık teklif etmemektedir. Resulünde diğer insanlar gibi bir kul olduğunu ve Rabbisinden vahyedilene uymakla görevli olup cehennemin münziri ve cennetin de mübeşşiri olduğunu Allah (cc) Kur-anda buyurmaktadır.

    “De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyarım.” (A’raf 203)

    “De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    Resulün vahiyden başkasına uyacak hali yoktur. Şimdi, şöyle bir soru soralım: Eğer Resul, Allah’ın Kur-anını kendi tecrübe ve bilgisine dayanarak açıklamış olsaydı ve yanlışlık yapsaydı, bir konuda Allah’ın muradının hilafına beyanda bulunsaydı, Kur-anın manasını değiştirerek nefsinden bir şey uydurmuş olmazmıydı? Ve böylece, vahye uymamış, fakat tecrübesine uymuş olmayacak mıydı? Oysa Allah (cc) yukarda ki ayetlerde onun durumunu belirtip Resulünün vaziyetini o hal üzere ikrar buyurmuştur. Zira Allah, şayet Resul din adına bir şey söyleseydi onu helak ederdi. Ama Resulün nefsinden dini yorumlamasını kabul edipte sonucu Allah’ın sözünü tatbik etmemesine bağlamak, Allah’a kudret noksanlığı atfetmek demektir. (İbn Kayyım el-Cevziyye, Et-Tibyan Fi Aksamil Kur-an)

    Oysa Allah’u Teala Kur-anda Resulünün, Allah’ın kendi dininde söylemediği bir şeyi söylemesi halinde Resulünü ani bir ceza, dünyevi bir azapla helak edeceğini belirmiştir:

    “Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun can damarını koparırdık (onu yaşatmazdık). Hiçbiriniz buna mâni de olamazdınız.” (Hakka 44,47)

    Peygamber Allah’ın dininde, Allah Zülcelalin bir vahy gelmeden söz söylemeye yetkisi yoktur. İşte Resulullahın içtihad etmediği hakikatı ve gerçeğinin esprisi de burada yatmaktadır.

    Zira, Peygamber bile Allah-u Tealanın nefsinde olanı bilemeyeceğini Kur-anda bildiren Allah’ın dininde, Resul, bilemediği Allah’ın zatındaki hükmü beklemeden meseleyi bir karara bağlaması, görüş belirtmesi, o husustaki Allah’ın muradını, kastını, değiştirmek ve aksi bir yöne de karara bağlaması demektir. Bu ise, Resul için olacak şey değildir.

    “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman (öldükten sonra) bize kavuşmayı beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir! dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus 15)

    İşte, buradan hareketle diyoruz ki Resulullah, vahyin geciktiği zamanlarda içtihad da bulunup, o hususu kendi görüşüyle bir karara bağlardı, şeklinde düşünenler, Allah’ın ortak tanımadığı şu dini mübinin de, yukarda ki saydığınız bütün ayetlerin hakikatlerine rağmen vahiyden başka hiçbir şeye uymayıp, Allah’tan vahy gelmediği zaman kendisine meseleler sormaktan sahabesini men eden Allah Resulüne (İslam Fıkhında Rey Taraftarları, M. Esad Kılıçer s16-17), Allah’ın sözünün önüne geçerek indinden görüş belirtme cehaletini caiz görmüşlerdir.

    O halde diyoruz ki, Allah’ın külli kaideler içeren Kur-anından ayrı olarak yapılacağını belirttiği Kıyamet suresinin 19. ayetinde ki beyan görevi yine Allah’a aittir. Ve bunu da Resul insanlara Allah’tan alarak belirtecektir. Nitekim Begavi’nin Buhari’den yaptığı bu ayetin tefsiriyle ilgili rivayet: “Onu senin dilinle beyan etmek bize aittir.” (Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil, Alauddin Ali Muhammed b. İbrahim Mu’cemut Tefasir adlı tefsir kitabının 6 cildinde mündemiçtir. S412) şeklinde geçmektedir. Lubabut Tevil Fi Meanit Tenzil adlı tefsirin sahibi ise bunu şöyle tefsir eder: “Yani onu, senin dilinle insanlara beyan etmek bize aittir. Böylece de sen Cibrilin sana okuduğu gibi sende bunu insanlara okursun. Ve yine bu ayet şöyle de tefsir edilmiştir. Eğer Kur-anın herhangi bir manası kapalı gelirse onu sana biz beyan ederiz. Kur-anda ki ahkamı, helalı, haramı beyan etmek bize aittir.”

    Beyan lügatte, bir şeyin hakikatini, içyüzünü gösteren söz demektir. (Mu’cemül Vasit bkz. B-Y-N mad.) Demek ki, Kur-anın külli kaideler içeren ayetlerini açıklayacak beyanda Allah Azze ve Celleye mahsustur. Din belirleme, dini kaideler belirleme ancak, Allah’a mahsustur. İşte insan hayatını dini kaidelerle, haram-helal yönünde kayıt altına almak Resulün indinden değil, Allah’ın indinden olacaktır.

    Bu kaidelerde iki türlüdür; biri Kur-an, diğeri de Kur-anın beyanı sünnet. Resul, bu iki kaynağı insanlara ulaştırmakla mesuldür. (Maide 67) İşte bu hakikati ifade ederek Allah Resulü şöyle buyuruyor: “Dikkat edin bana Kur-an ve benzeri verildi.” (Ebu Davut Süneni 6)

    Ne var ki, sünnet münkirleri bu hadisle alay etmişler, duydukları zaman gülüp geçmişlerdir. Alay ettikleri şeyin bizzat Allah’ın dininden kati olarak küfrü icap ettirdiğini düşünerek onların bu hallerine bakan insanlar, niyetlerinde samimi olmadıklarını ve hakikatleri onların kalplerine gösterme imkanına kavuştukları hallerde yüzlerinin kızarıp inkarlarında devam ettiklerini görmek mümkündür.

    Oysa Resul, bana Kur-an verildi ve birde benim onun gibi bir benzeriyle dine ekleme yapma hakkım var, demedi. Bilakis, “Bana Kur-an ve benzeri verildi.”

    Yani Allah (cc) bana bu iki yönlü vahiyde bulundu demek istemiştir

    8.delil

    Allah (cc), Enfal suresinin başında, ganimetin kendisi ve Resulüne ait olduğunu beyan eder. Sonrada Müminlerin vasıflarından bahseder. Daha sonra Cenabı Allah Müminlerin halleri ile bir teşbihte bulunur ve Bedir Savaşı öncesine döner. Şöyle buyurur:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir.” (Enfal 5)

    Biz esasen önceki delillerimizde Nebinin, sadece vahye uyduğunu, vahye göre hareket ettiğini bazı ayetlerin eşliğinde izah etmiştik. İşte buradan da Cenabı Allah’ın gönderdiği emirle Resulullah Bedir Gazvesine çıkıyor. Cenabı Allah, emriyle yola çıkan Resulünün çıkışını; “….Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı…” ifadeleri ile izah ediyor.

    Kur-anda Allah’u Tealanın bu emri, Resulüne çıkması için gönderdiği bu vahyi mevcut değildir.

    O halde, Resulün (as), evinden çıkmasını emreden Allah’ın vahyi Peygamber Efendimize vahyi gayri metluv olarak gelmiştir.

    Oysa; Allah Resulü bir işte kendisinden izin isteyene izin verebileceğine dair Allah Zülcelalin emri gelmiştir. (Nur, 62) Fakat, Resulullah, burada, Bedir’e çıkışta bazı kimselerin çıkmaya hiç de gönlü olmadığı halde, onlara izin vermedi. Nitekim Allah’u Teala bunu Kur-anda açıkça belirtmektedir:

    “Onların bu hali,) müminlerden bir gurup kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki halleri) gibidir. Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad hususunda) seninle tartışıyorlardı.” (Enfal 5-6)

    İstişare etmesi istenen Allah Resulüne savaşmaya zorlayan, istişare sonucuna uydurtmayan, fakat Müminleri razı edene kadar onları dinlemeyen ve nihayet kılıçları çektirene kadar direttiren şey neydi? Allah (cc); “istişare et” “izin isteyene izin ver” derken, Müminleri savaşa sokup ta onlardan bazılarının ölümüne sebep olmak bir Peygamber için olacak şey değildir. Yoksa Resul, Allah’ın emrine isyan etmiş (haşa), Onun emrinin önüne geçecek, dinde dilediği gibi hareket etme, inisiyatifini mi ortaya koymuştu?

    Hayır! Bunların hiç biri değildir. Vahiyden başka hiçbir şeye tâbi olmadığına şahitlik eden Allah (cc), Resulünün kervan değil orduyla savaşmasını emretmiş, bu hususta Allah’ın önceden sonuca bağladığı muradı yerine getirilmiştir. Yani Resule savaşa çıkması için vahiy gelmişti.

    Oysa Kur-anda böyle bir vahiy mevcut değildir. Gerek bu vahiy gerekse Allah’ın (cc) vaat ettiği “iki taifeden biri” müjdesi Kur-anda mevcut olmayıp vahyi gayri metluv yoluyla gelen vahiylerdir. Şöyle buyuruyor yüce Allah:

    “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz olanın (kervanın) sizin olmasını istiyordunuz.” (Enfal 7)

    Mealini verdiğimiz bu ayette cenabı Allah’ın daha önceden vaat ettiği “iki taife” sözü vardır. (Geniş bilgi için tefsirlere bakılabilir) Bu iki taifeden maksat biri kervan, diğeri de Ebu Cehil’in başkanlığında gelmekte olan ordudur. Cenabı Allah, önceden karara bağladığı, bunun tahakkuku için Resulünü evinden hak ile çıkarıp Bedir meydanında buluşturduğu küfür ordusunun arkasını kesmeyi önceden murad etmişti. Allah (cc) bu orduyu istiyordu. Bunun içinde Müminlere: “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vadediyordu;” şeklinde hitapta bulunuyor. Bu hitap, Kur-anda daha önce geçmiş bulunmaktadır, yani, Allah’ın “yaptım” dediği hitabı Kur-anda yoktur. Çünkü bu hitap vahyi gayri metluv ile bildirilmiş, cenabı Allah, bu yolla Müminlere vaatte bulunmuştur.

    9.delil
    Devam eden ayetlerde Allah’u Teala, karşılaşan iki ordunun durumundan bahsetmektedir. Müminler kendilerinin az, kafirlerin çok olduğunu gördükleri zaman yegane dayanakları olan Allah’a dua etmekteler. Onlarla beraber Resulullah ta dua etmektedir.

    Geçmişte olan bu hadiseyi müminlere anlatan ve böylece onlara olan nimetini hatırlatan Allah (cc) şöyle buyuruyor:

    “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peş peşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal 9)

    Oysa Kur-anda bu vaat mevcut değildir. Zira bu vaat de Cenabı Allah’ın, Kur-anda değil vahyi gayri metluvla vahiy etmiş Resulüne bildirmiştir.

    10.delil
    Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.

    Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lügat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]

    11 delil
    meryem süresi 4-10
    4, O şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”

    5, 6. “Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir kimse kıl!”

    7. (Allah şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”

    8. Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?”

    9. (Vahiy meleği) dedi ki: “Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu bana göre kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”

    10. Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına)bir işaret ver”, dedi. Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde insanlarla (üç gün) üç gece konuşamamandır” dedi.

    Hepimiz biliyoruz ki hz zekeriya tevratla hükm etmiştir ona bir kitap gelmemiştir.ayetlerden de anlaşılacağı üzere hz zekeriya ile allah cc arasında geçen bu konuşma vahiy olmasına rağmen kitabında yer almamıştır.yani diğer peygamberlerdede kendilerine verilen kitabın dışında vahiy geldiğine delildir. bunlar gibi peygamberlere verilen kitapların dışında vahiy vardır.Onlarca ayet delil vardır.

    Yukarıdaki yazında;Din, (Kuran ile eksik kalıp, Peygambere haricen indirilen vahiyler ile tamamlanır dediğniz anda, mevcut dininizin eksik olduğunu, Peygamberimizin hadislerini hiç bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazdırmaması sebebi ile bütün müminler için telafisi imkansız bir kötülük yaptığını kabul etmiş olursunuz.) diye yazmışsın şimdi soruyorum peygambere as kuranı cem edip mushafa dökmeyerek kötülükmü etmiştir? hz ebubekir ben peygamberin yapmadığını yapmam diyerek kuranı mushafa yazmadığı için kötülükmü etmiştir? kur anın korunması nasıl olmuştur? onlarca yüzlerce hafızların ezberledikleri kuranın mushafa yazılması peygamberin vefatından yıllar sonra yapılması kuranın korunmuşluğuna zelal vrmiyorsa sahih ve mütevatir hadislerin yaklaşık 200 yıl sonra yazılması neden onların delilliğine gölge düşürsün?Hadislerin doğruluğunu yanlışlığını yanlış kuran anlayışı ilemi kuran süzgeçinden geçirerek anlayacaksın.allahın hareket ve iradesi yanlış kuran anlayışı olanların donuk beyinli olanların kapasitesi ilemi sınırlanacak?onların dar görüşlülüğünemi hapsedeceksin?

    Netice

    Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

  8. ALLAH CC razı olsun. akıcı bir uslupla gayet güzel anlatılmış.baki selamlar.

  9. kıymetli kardeşlerim öncelikle hepinizden verdiğiniz emeklerden dolayı allah cc razi olsun.Kıymetli kardeşlerim ben cahil biriyim hemide arı duru bir cahil
    ama neden bukadar cahil kaldığımı araştırmayacak kadar değil.kıymetli kardeşlerim affınıza sığınaraktan cahilane fikirlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum konu itibariyle meseleye şöyle bakarsak inancımızda daha iyi bir yerlere gelmek ve din düşmanlarına karşı dinimizi değil inancımızı (dinimizi ve kitabımızı rabbım koruyacağını kitabında müjdelemiştir)koruya bilmemiz için bir birimiz arasında fikir birliği etmemiz bilgi paylaşımında bulunmamız daha iyi yerlere gelip cahaletten kurtulmamız mümkündür.maalesef yaşım 32 ben bu fikrimin farkına yeni vardım ve hiç bilmediğim şeyleri yeni öğrendim kuranı anlayarak okumanın farz olduğunu hiç bişey anlamadan habire okumanın günah olduğunu fikir alışverişinin efsunlu bir şekilde yasaklandığını(emrimutabidir sorulamaz efendim)yeni farkettim onun için damdan düşeni getirin demişler ya ahanda işte o ha öncesindede kendi halinde abdesinde niyazında biriydim ama malesef ne yaptığını bilmez bi şekildeymişim neysem kardeşim şükür şimdi yaptığım işten ibadetten tat alıyorum hayatımdaki bu değişikle 15 yıllık hayat arkadaşımla artık yollarımı ayırdım son bir nefes çekip önceki hayatımdaki karanlıklarla birlikte onu kültabağına bastım birdaha geri dönmemek içinde paketini buruşturup çöpe attım şimdi sigara içenlere bakıp bakıp derin bir iç çekiyorum keşke diyorum yanlış bilgilenme sigaranın vucuduma verdiği zarardan öteye geçmese neyse nefis bir teselli buluyor işte yine konuyla alakalı bi teselli bu (yanlışımolursaaffola) gün gelipte kıbletullah değişip kabe olunca herkes kabeye yöneliyorlar bencileyin cahiller soruyorlar yarasulullah önceki namazlarımız ne oldu şükür kabul oldu allahım herkese bu gerçeği görmeyi nasip etsin allahütala bu interneti çıkarandan razi olsun beni bu bilgiye ulaşmama vesile oldu ha bu bilgiyi buraya koyanımı ya ben ne diyim babası oğluna yapmaz bu iyiliği allahım mekanı cennet olsun diyecek bişey bulamıyorum Hakkı Yılmaz hocammı diyim ne diyim allah yar ve yardımcınız olsun.

  10. Yukarıda ki yorumlardan anlaşılacağı üzere Kur’an’da yer almamasına rağmen Kur’an dışı bazı kaynaklarda yer alan ve “vahy-i gayr-i metluv” olarakta adlandırılan “kudsî hadis”lerin Kur’an ayetleri gibi bir vahiy ürünü olduğu beyan ve iddia edilmektedir. Ayrıca bu beyan ve iddialara göre, bugün Müslümanların elinde mevcut olan Kur’an’ın iki kapağının arasında yer alan ayetlerin haricinde başka ayetler ve dolayısıyla bu ayetlerin cem edilmiş olduğu -yine Kur’an’ın haricinde- başka bir Allah kelamı daha mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

    Şimdi bu iddia sahiplerine şu soruları yöneltmek istiyorum;

    1. Kutsi hadisler yani Kur’an’ın haricinde mevcut olduğu iddia edilen ayetler de, Kur’an ayetleri gibi bizzat Allah(c.c) tarafından koruma altına alınmış mıdır?

    2. Vahiy ürünü olduğu iddia edilen bu kudsi hadislere/Kur’an’ın dışındaki ayetlere hayızlı, nifaslı, cünüp veya abdestsiz olan bir kimse dokunabilir mi, okuyabilir mi?

    3. Namazın rükünlerinden biri olan kıraatte bu kutsi hadisler okunarak namaz kılınabilir mi? Kılınırsa bu namaz geçerli olur mu?

    4. Özel günlerde ve gecelerde, mezarlıklarda, cenazelerde Kur’an ayetleri yerine kutsi hadisler okunabilir mi?

    Bu soruları cevaplarsanız sevinirim.

    Yolunuz açık olsun!!!

  11. Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun İslam Düşüncesinde Sünnet adlı eserinden (S. 281-299);

    “Sünnet’in vahiy ürünü olup olmadığı konusundaki tartışmalarla yakından ilgili bir başka konu da “Kudsî Hadisler” meselesidir.

    İlahî Hadisler veya Rabbânî Hadisler de denilen bu hadis türü hakkında kapsamlı bir araştırma yapılmış değildir. Bu bakımdan hadislerin Kudsî olan ve olmayan şeklinde tasnifi görüşünün ilk defa ne zaman ve kimin tarafından ortaya atıldığı ve “Kudsî Hadis” kavramının ne gibi bir tarihi gelişim süreci izlediği sorularına tatminkâr cevaplar vermek zordur.

    Ancak sadece bir fikir verebilmek için bazı hususları hatırlatmak da faydadan hali olmayacaktır. Dikkati çeken husus Kudsî Hadisler konusunun genelde muahhar sayılabilecek birtakım kaynaklarda ele alınmış olması;(55) ilk dönem kaynaklarında bu konuya hemen hiç temas edilmemesidir.

    Hatta Kudsî Hadislere dair yapılan derleme çalışmalarında başvurulan hadislerin büyük bir kısmının “Kütüb-i Sitte”den alındığı, ancak bu eserlerin müelliflerinin bu hadisleri Kudsî Hadisler şeklinde nitelendirdiklerini gösteren herhangi bir açıklamaya rastlanmadığı göze çarpmaktadır.

    Bu ise, Kütüb-i Sitte müelliflerinin zihinlerinde “Kudsî Hadisler” kavramının bulunmadığını gösteren bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Hatta Hadis Usûlüne dair yazılmış eserlerde -özellikle klasik olanlarında- dahi bu konunun yeterince ele alınmamış veya tamamen sükûtla geçiştirilmiş olması da oldukça manidardır.

    Bütün bu hususları aslında, “Kudsî Hadis” kavramı ortaya çıkmadan önce, Hz. Peygamberin bazı sözleri Allah’a izafe ettiğine dâir rivayetler ile kendi sözleri arasında herhangi bir fark görülmediği şeklinde yorumlamak mümkündür.

    Şurası muhakkaktır ki, “Kudsî Hadis” kavramının vahy-i metluv ve vahy-i gayr-i metluv ayrımıyla yakın bir ilgisi bulunmaktadır. Diğer bir ifade ile “Kudsî Hadis” kavramı, Sünnet’i vahiy ürünü olduğu görüşünün bir uzantısı olarak ortaya çıkmış olmalıdır.

    “Kudsî Hadis” kavramının özellikle Sünnet’in de vahiy ürünü olduğu görüşünü benimseyen ilim çevrelerince ele alınıp geliştirildiği kuşkusuzdur. Bu görüşte olanlar “Kudsî Hadis” kavramını temellendirmek ve onu vahiy olgusu içersinde bir yere oturtmak amacıyla vahiy türleri konusunda birtakım sınıflandırmalara da gitmişlerdir. Konunun daha iyi anlaşılması için önce bu husus üzerinde durmakta yarar yardır.

    “Kudsî Hadis” kavramını kabul edenler, vahyi şu şekilde üçe ayırmaktadırlar:

    l- Vahyin en üstün derecesidir ki, bu “Kur’an”dır. Bu vahyin özellikleri “mu’ciz” olması, tahrif ve değişiklikten korunmuş olması, ona abdestsiz dokunmanın ve cünüp olan tarafından okunmasının, mânâ ile rivayet edilmesinin, haram olması; namazda okunması, “Kur’an” adı verilmesi, her harfinin okunmasına on sevap verilmesi; -Ahmed b. Hanbel’den bir rivayete göre- satımının haram olması, bölüm veya cümlelerine âyet veya sûre adı verilmesi gibi hususlardır. Diğer Mukaddes Kitaplar ile Kudsî Hadislerde bu özellik yoktur. Bunlara abdestsiz veya cünüp dokunmak, onları okumak, mânâ ile rivayet etmek caizdir. Namazda okunması kıraat yerine geçmez, hatta namazı geçersiz kılar. Bunlara “Kur’an” adı verilmez, okuyana da her harfi karşılığında on sevap verilmez; satımı yasak değildir, bölüm veya cümlelerine âyet veya sûre adı verilmez.

    2- Peygamberlerin, tahrif edilmeden önceki Mukaddes Kitapları.

    3- Geriye kalan ise Kudsî Hadislerdir. Bunları Hz. Peygamber Allah’a (c.c.) nisbet etmekle birlikte, isnad açısından Âhâd haberlerdendir. Bu tür (Kudsî) hadisler Allah’ın kelamıdır ve -çoğunlukla- O’na izafe edilmiştir. Bu durum da O’na izafe edilmesi “konuşma veya söz’ün O’na ait olması” açısındandır, zira
    ilk olarak bu sözleri söylemiş olan O’dur. Bu hadisler bazen Hz. Peygamber’e de izafe edilir; çünkü Allah’tan bu sözü alıp nakleden odur. Kur’an ise böyle olmayıp, Allah’tan başkasına izafe edilmez.

    Kudsî Hadisler dışındaki Hadislere gelince, bunların da hepsi vahiy ürünü müdür, değil midir? Bu hususta ihtilaf edilmiştir. “O hevasından konuşmamaktadır” (53, en-Necm, 4) âyeti birinci görüşü doğrulamaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamber “İyi bilin ki, bana Kur’an ile birlikte bir de onun eşi, dengi, misli verildi.” buyurmuştur. Kudsî Hadislerin belli bir vahyediliş biçimi yoktur. Vahiy yollarından herhangi biriyle gelebilir, mesela rüyada, kalbine ilkâ edilmekle, meleğin getirmesiyle olabilir.” (56)

    Bu ayrımın doğru olup olmadığını tartışmaya geçmeden önce, bu ayrımı temellendirmek için öne sürülen gerekçelere de kısaca bir göz atmak gerekir.

    Kur’an’ı Kur’an yapan özellikler arasında onun, benzerini insanların meydana getiremeyeceğini ve tahrif edilmesinin söz konusu olamayacağını zikretmekle isabet edilmektedir; zira bu özellikler Kur’an’ın bizzat kendisinden kaynaklanan özelliklerdir. Fakat ona abdestsiz ve cünüp olarak dokunulmamasını,
    her harfinin okunmasına karşılık on sevap verilmesini, satımının haram kılınmasını, namazlarda okunması vb. hususları, Kur’an’ı diğer vahiylerden ayıran birer özellik olarak takdim etmek anlaşılır gibi değildir. Her şeyden önce bu zikredilenler dinin kesin gerçeklerinden değildir.

    Çünkü Kur’an’a abdestsiz dokunulabileceğini, okunabileceğini söyleyen Sahabeler ve İslam âlimleri; yine Mushaf alım-satımının caiz olduğunu söyleyen İslam âlimleri de vardır. Hele günümüzde Mushaf alım-satımının haram olduğunu söylemek kadar abes bir şey olamaz, nerede kaldı ki bu husus Kur’an’ın ayırıcı bir özelliği olsun, öte yandan ‘Tahiyyat”, “Subhaneke”, “Kunut” gibi hadislerle sabit olan duaları da namazlarda -Kur’an olmadıkları halde- okumaktayız. Bu hususları -İbn Hacer el-Heytemî gibi bir İslam âliminden naklen- el-Kasımî gibi bir çağdaş İslam âliminin kendi eserine aldığını görmek, inanılır gibi değildir.

    Burada Sünnet’in tamamının vahiy ürünü olduğunu savunan görüşün, Kudsî Hadisler konusuyla ilgili olarak karşı karşıya bulundukları bir probleme de işaret etmeliyiz. Çünkü bu görüşte olanların Kudsî Hadis meselesini izah etmeleri hayli güç görünmektedir. Zira yaygın olarak, Kur’an ile Kudsî Hadis arasındaki farkın şu şekilde formüle edildiğini biliyoruz:

    Kur’an’ın hem lafzı hem mânâsı açık bir vahiy ile Allah’tandır; Kudsî Hadislerin mânâsı ilham veya rüya yoluyla Allah’tan gelir; lafzı ise Hz. Peygamber’e aittir. (57)

    Kur’an ile Kudsî Hadis arasındaki farkın diğer bir formüle ediliş şekli de şudur;

    Kur’an’ın lafzı mu’cizdir (benzeri meydana getirilemez); Cebrail aracılığıyla indirilmiştir; Kudsî Hadis ise mu’ciz değildir ve vasıtasız vahyedilmişlir. (58)

    et-Tîbi’den (ö. 743/1342) ise bu konuda şu formül nakledilmiştir:

    Kur’an, Cebrail’in Hz. Peygamber’e indirdiği mu’ciz lafızlardır; Kudsî Hadislerin ise Allah mânâsını ilham veya rüya yoluyla Hz. Peygamber’e bildirir, Hz. Peygamber de bu mânâları kendi cümleleriyle ümmetine aktarır. Onun (s.a.v.) diğer hadisleri ise Allah’a izafe edilmediği gibi, O’ndan (c.c.) rivayet de edilmiş değildir. (59)

    Birinci formülü ele alalım; Kudsî Hadislerin mânâsının Allah’tan, lafzının ise Hz. Peygamber’den olduğunu söylemektedir. Ancak bu özellikle Sünnet’in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünü bir çıkmaza sokmaktadır. Zira bu görüşe göre zaten bütün Hadislerin manası vahiy ürünü, lafızları ise Hz. Peygamber’e ait olduğu için normal hadislerle Kudsî Hadisler arasında bir fark bulunmamakta, dolayısıyla hadisleri Kudsî olan ve olmayan şeklinde ayırmak -bu görüşe göre- anlamsız olmaktadır.

    Nitekim bu anlamsızlığın farkında olanların bulunduğunu da görmekteyiz. el-Kirmanî (ö. 786/1384) “Şayet ‘Hadislerin hepsi böyle (mânâsı Allah’tan, lafzı Hz. Peygamberden)dir.’ nasıl öyle olmasın ki: “O asla heva ve hevesinden konuşmamaktadır” dersen, cevabım şu olur; fark şudur; Kudsî Hadis Allah’a izafe edilir ve O’ndan rivayet edilir; diğer Hadisler ise böyle değildir.” (60) sözleriyle, normal hadislerle Kudsî Hadisler arasındaki farkı izah etmenin zorluğunun farkındadır.

    Zira açıkça ortadadır ki, her iki türün de mânâsı Allah’tan ise, bunlardan birini Allah’tan rivayet edip diğerini rivayet etmemek elbette bir “fark” sayılmaz. Çünkü Kudsî Hadisler dışındaki hadislerin de -mânâsı Allah’tan olduğu için- Allah’a izafe edilerek nakledilmemesi için hiçbir sebep yoktur.

    Kudsî Hadis’i normal hadislerden ayırmak için öne sürülen bu kriterin tatminkâr olmadığı gayet açık görüldüğü içindir ki, bir de şu gerekçenin ileri sürülmesi lüzumu hissedilmiştir:

    Kudsî Hadisleri diğerlerinden ayıran fark, onun Allah’ın zâtının ve cemal-celal sıfatlarının tenzihi konularıyla ilgili olmasıdır.(61)

    Bu gerekçenin öncekinden daha zayıf bir gerekçe olduğunu söylemeye gerek yoktur. Zira Kudsî Hadisler dışında da Allah’ın tenzihine dair pek çok hadis bulunmaktadır. Dolayısıyla sadece ele aldığı konulara bakarak Kudsî Hadisleri ayrı bir hadis türü kabul etmek mümkün değildir.

    Kudsî Hadisleri diğer hadislerden ayırt edici objektif bir kriter bulmak -özellikle Sünnet’i vahiy ürünü kabul eden görüşe göre- o kadar zor olmalı ki, -şayet rivayet doğru ise- ez-Zuhrî (Ö.124/741) gibi bazı İslâm âlimleri, son derece basit hususları dahi gerekçe olarak ileri sürmek durumunda kalmışlar ve şöyle demişlerdir:

    Vahiy Allah’ın Peygamberlerinden birine vahyettiği, kalbine yerleştirdiği, Peygamber’in onu okuyup yazdırdığı şeydir. Vahyin bir de Peygamber’in [ibadet kastıyla] okumadığı, kimseye yazdırmadığı, yazılmasını emretmediği, sadece insanlara anlattığı, Allah’ın onu insanlara açıklamasını kendisine emrettiğini ifade etliği şekli vardır. (62)

    ez-Zührî’nin bu rivayete göre öne sürdüğü gerekçelerin de tatminkâr olmaktan çok uzak olduğunda şüphe yoktur. Zira bir vahyin okunup okunmaması, yazılıp yazdırılması veya aksi, vahiy olgusunun özüyle ilgili bir fark değildir. Hatta bu sayılanları “fark” olarak dahi öne sürmek doğru değildir.

    Aslında bütün bunlar Sünnet’in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünden kaynaklanan birtakım güçlüklerdir. Yoksa Sünnet’in tamamının değil, sadece bir kısmının vahiy ürünü olabileceğini kabul eden görüş açısından, Kur’an ile Kudsî Hadis farkını izah etmek o kadar zor değildir. Zira bu görüşe göre Kur’an’ın hem mânâsının hem de lafzının Allah’tan; Kudsî Hadislerin ise sadece mânâsının ilham yoluyla Allah’tan, cümlelerin ise Hz. Peygamber’den olduğu şeklindeki bir izah tutarlı olacaktır. Çünkü bu takdirde Kudsî Hadislerin dışındaki hadislerin de hem mânâ hem de lafız olarak Hz. Peygamber’e ait olduğu ileri sürülebilecek ve herhangi bir çelişki söz konusu olmayacaktır.

    Görüldüğü gibi, mutlaka Kudsî Hadisler diye bir hadis türünün varlığından söz etmek ve bu hususta tutarlı olmak isteniyorsa, Sünnet’in tamamının vahiy ürünü olduğu görüşünden vazgeçmekten ve Sünnetlerin sadece pek az bir kısmının ilham ürünü olabileceğini, çoğunluğunun ise Hz. Peygamber’in Kur’an’a dayalı yorum ve uygulamaları olduğunu kabul etmekten başka bir yol bulunmamaktadır.

    Ancak Kudsî Hadisler konusunda yazılanlara bakıldığında, şimdiye kadar, geçmişte söylenilenleri tekrarlamakla yetinildiği görülmektedir. Ne var ki bu konuda bugüne kadar sorulmamış olan şu soruyu da gündeme getirmek ve ona cevap aramak gerektiği inancındayız:

    Acaba Kudsî Hadisleri mutlaka vahiy ürünü olarak izah etmek zorunlu mudur? Yoksa başka bir şekilde açıklanabilir mi? Biz bu sorulardan birincisine “hayır”, ikincisine de “evet” cevabı veriyor ve diyoruz ki:

    Kudsî Hadislerin ele aldığı konuların genelde ahlakî konular olduğu söylenebilir. Bu tür hadislerde ele alınan konuların ilke veya mânâ olarak Kur’an’da da yer aldığı; bir anlamda Kudsî Hadislerin Kur’an’daki bu mânâların açılımı olduğu düşünülebilir.

    Bir örnek vermek gerekirse, et-Tirmizi’nin rivayet ettiği şu Kudsî Hadisi zikredebiliriz:

    Hz. Peygamber dedi ki: Allah buyuruyor ki, “Ben, kulum beni nasıl bilirse öyleyim ve dua ettiğinde ben onun yanında olurum.” (63)

    Bu Kudsî Hadis aslında “(Ey Resûlüm) kullarım sana beni sorarlarsa (bilsinler ki) ben kuşkusuz onlara yakınım. Benden isteyen olursa, isteyenin duasını kabul ederim.” (2, el-Bakara, 186) âyeti ile yakın bir benzerlik göstermektedir.

    Yine şu Kudsî Hadis de örnek verilebilir:

    Allah buyurur ki: Ben, kulum beni nasıl bilirse öyleyim, beni andığında ben de onunla olurum. Beni kendi kendine anarsa, ben de onu öyle anarım. Şayet beni bir topluluk içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım. Bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir kol, bana bir kol boyu yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak gelirim.

    Bu hadis de şu âyetlerle açık bir anlam yakınlığı içinde görünmektedir:

    Artık Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin (2, el-Bakara, 152);

    Rabbini gönülden ve korkarak, içinden hafif bir sesle sabah akşam an, gafillerden olma. (7, el-A’raf, 205);

    Hac ibadetinizi bitirdiğinizde atalarınızı andığınız gibi, hattâ ondan da güçlü bir şekilde Allah’ı anın. (2, el-Bakara, 200).

    Görüldüğü gibi birtakım Kudsî Hadislerle, bazı âyetler arasında yakın bir anlam benzerliği bulunmaktadır. Bu durumda Hz. Peygamber’in Kur’an’dan aldığı ilhamla bu âyetleri, farklı bir şekilde, kendi ifadeleriyle sunmuş olabileceği -en azından bir ihtimal olarak- düşünülebilir.

    Burada söz konusu edilenin bir ihtimal veya varsayım olduğunu, bu görüşün incelenmesi gerektiğini, yoksa bu görüşün mutlaka doğru olduğu iddiasında bulunulmadığını da belirtelim. Bu görüş karşısında takınılması gereken tavır, hemen red cihetine gitmekten ziyade, bu fikrin doğru olup olamayacağını araştırmak olmalıdır. Bu fikrin doğru olup olamayacağını belirlemenin en emin yolu ise, Kudsî Hadislerle Kur’an’ın kapsamlı ve titiz bir mukayesesine girişmektir.

    Kudsî Hadislerle ilgili olarak üzerinde düşünülmesi gereken diğer bir varsayım da şu olabilir.

    Hadis ilmi açısından Kudsî Hadislerle diğer hadisler arasında herhangi bir fark yoktur. Zira her iki türe dahil hadisler de birtakım raviler aracılığıyla, yani isnad ile bize ulaşmaktadır. Yine her iki tür hadisler içersinde sahih olanların yanında Hasen, Zayıf veya Mevzu (uydurma) olanlar bulunmaktadır. Kudsî Hadisler de diğerleri gibi raviler aracılığıyla nakledildikleri için, hadislerin rivayeti esnasında görülen ve ravilerin beşer olma özelliklerinden kaynaklanan birtakım hatâların, Kudsî Hadisler için de söz konusu olacağı muhakkaktır. Bu duruma önce Kudsî olmayan hadislerden örnek verecek olursak, bazen bir sözün aynı anda hem Sahabe sözü, hem de Peygamber sözü olarak kaynaklarda yer aldığını gösterebiliriz.

    Meselâ, “Bu Kur’an Allah’ın sofrasıdır; bu sofradan alabildiğinizi almaya çalışın…” sözü, Abdurrazzak ve ed-Dârîmî tarafından Abdullah b. Mes’ûd’un sözü olarak nakledilirken, (65) el-; Hâkim tarafından Hz. Peygamber’in sözü olarak rivayet edilmiştir. (66)

    Yine “Allah vahyedeceği şeyi söylediği zaman melekler zincir şakırtısına benzer bir ses işitirler.” mealindeki bir hadisin hem Abdullah b. Mes’ûd’un, hem de Hz. Peygamber’in sözü olarak rivayet edildiği görülmektedir. (67)

    Araştırıldığı takdirde bu örneklerin sayısının daha da artacağı kuşkusuzdur. Ancak bizim amacımız sadece hadislerle ilgili bir probleme dikkat çekmek olduğundan, verilen örnekler bizce yeterlidir. Bu hususun ayrı bir araştırma konusu olduğunda ise kuşku yoktur.

    İşte normal hadisler için söz konusu olan bu durum, Kudsî Hadisler için de aynen geçerli olabilir. Yani, Hz. Peygamber’in bir sözü, bilahare ravilerin hataları sonucu Kudsî bir hadis halinde rivayet edilebilir ve bu şekilde kaynaklara geçmiş olabilir. Elbette bu bir varsayımdır ve kesin değildir. Ancak bu konu üzerinde bizi düşünmeye sevk edecek bazı örnekler de yok değildir. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği:

    Her kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de aynı zamanda yaparsa, Allah ona on ile yedi yüz arasında sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra onu yapmaktan vazgeçerse Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de yaparsa, bu takdirde bir kötülük yazar. (68) mealindeki Kudsî Hadis ile, bundan bir önceki;

    Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa ona bir sevap yazılır. Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de o iyiliği yaparsa, o zaman ona on ile yedi yüz arasında sevap yazılır. Kim bir kötülük işlemeye niyet eder, ama onu yapmazsa, ona kötülük yazılmaz, şayet yaparsa bir kötülük yazılır. (69) mealindeki normal hadis birbirinin aynısıdır.

    Bu hadislerden ilkini Hz. Peygamber Rabbinin sözü olarak nakletmekte; ikinci rivayette ise aynı sözler Hz. Peygamberin kendi sözü olarak rivayet edilmektedir.

    Hatta Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde bu rivayet, (70) hem (Rasûlullah buyurdu ki…) şeklinde Hz. Peygamber’e izafe edilmiş, fakat ardından (Kulum bir iyilik yapmaya niyetlendiği takdirde…)” şeklindeki Kudsî bir hadis, Hz. Peygamber’in sözü gibi nakledilmiş ve ortaya Hz. Peygamber’in sözü mü yoksa Kudsî Hadis mi olduğu belli olmayan garip bir hadis şekli çıkmıştır.

    Sadece bu örnek dahi, yukarıda normal hadisler için söz konusu ettiğimiz problemin, aynen Kudsî Hadisler için de geçerli olduğunu göstermeye yeterlidir.

    Tabiatıyla burada verilen örneklere bakarak, Hz. Peygamber’in sözü gibi görünen rivayetlerin, aslında Kudsî Hadis olması gerektiği de söylenebilir ve bu da bir ihtimaldir.

    Ancak unutulmaması gereken şudur ki; Kudsî Hadislerin aslında Hz. Peygamber’in sözü olabileceği ihtimali ile Hz. Peygamber’in kendi sözü gibi görünen bazı rivayetlerin aslında Kudsî Hadis olabileceği ihtimali aynı oranda söz konusudur. Dolayısıyla her iki ihtimali de aynı oranda değerlendirmek icabeder. Ancak bu hiçbir surette, Kudsî Hadislerin aslında Hz. Peygamber’in sözü olabileceği ihtimalini ortadan kaldırmaz.

    Kudsî Hadislerle ilgili olarak üzerinde durulması gereken son bir ihtimal daha vardır. O da, bazı Kudsî Hadislerin aslında, geçmiş kutsal kitaplardan alınmış olabileceği ihtimalidir. Zira bilinen bir gerçektir ki, başta Yahudi ve Hıristiyan kültürü olmak üzere, birçok kültüre ait unsurlar, çeşitli sebeplerle İslam kültürüne sızmış ve zaman zaman “Hadis” olarak ortaya çıkmıştır.

    Hadis ilminde bu tür rivayetlere genel olarak “İsrâiliyyât-Mesîhiyyât” adı verilmektedir. Özellikle Yahudi ve Hıristiyanlardan Müslümanlar olanlar, eski inanç ve kültürlerinden kopmayarak -kasıtlı ya da kasıtsız- bunları İslam toplumuna da taşımışlar ve zaman içersinde bu bilgiler İslam kültürüne büyük ölçüde nüfuz etmiştir. İslam kültürüne dışarıdan sokulan bu bilgilerin pek çoğu, açıkça ve doğrudan değil, birer “Hadis” şeklinde sokulmuştur.

    “İsrâiliyyât-Mesihiyyât” rivayetleri olarak adlandırılan bu İslam dışı unsurlar, İslam toplumunun bünyesini o derece sarmıştır ki, İslam âlimleri ve özellikle Hadisçiler bu durumu ciddî bir tehlike olarak görmüşler ve bunların içyüzünü ortaya koymak için büyük çabalar harcamışlardır. Ancak harcanan bunca çabalara rağmen bu rivayetlerin pek çoğu, Hadis, Tefsir, Tarih ve Ahlâk-Mev’ıza alanlarında yazılan birçok eserde kalabilmiş ve varlıklarını bugüne kadar devam ettirebilmiştir. (71)

    İşte birer hadis olarak İslam kültürüne sızmış olan bu İslam dışı kültür unsurlarının bazılarının “Kudsî Hadis” şekline girmiş olması da bizce ihtimal dahilinde görünmektedir. Ancak bunun göz ardı edilemeyecek kadar ciddî bir ihtimal olduğunu da hemen ilave etmek gerekir. Zira bu ihtimalin ciddîyetini gösteren birtakım örnekler söz konusudur. Önce bu örnekleri görelim:

    Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste şöyle denmektedir:

    Allah Resûlü (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah (c.c.) kıyamet günü şöyle der:
    – Ey Ademoğlu, ben hasta oldum beni ziyaret etmedin.
    – Ey Rabbim, sen âlemlerin Rabbisin; Sen’i nasıl ziyaret edebilirim ki?
    – Unuttun mu benim falan kulum hastalanmıştı da onu ziyaret etmemiştin. Şayet onu ziyaret etseydin, beni de onun yanında bulacağını düşünmedin mi?
    – Ey Ademoğlu senden bana yiyecek vermeni istedim, vermedin.
    -Ey Rabbim, Sen alemlerin Rabbisin; Sana nasıl yiyecek ikram edebilirim ki?
    – Unuttun mu benim falan kulum senden yiyecek istemişti sen de vermemiştin? Şayet ona yemek verseydin, bu iyiliğini benim katımda bulurdun.
    – Ey Ademoğlu senden su istedim, vermedin.
    – Ey Rabbim, Sen alemlerin Rabbisin, sana nasıl su verebilirim ki?
    -Benim falan kulum senden su istemişti de, sen vermemiştin. Şayet sen ona su verseydin, bu iyiliği benim katımda bulurdun. (72)

    Bu Kudsî Hadisi şimdi İncil’deki şu ifadelerle karşılaştıralım: “O zaman Kral, sağındakilere diyecektir: Ey sizler, Babamın mübarekleri, gelin, dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan melekûtu miras alın. Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; susamıştım, bana içecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız; çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz. O zaman salihler ona cevap verip diyecekler: Ya Rab, biz seni ne zaman aç görüp yedirdik veya susamış görüp içirdik? Ve ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık veya çıplak görüp giydirdik? Ve ne zaman seni hasta veya zindanda görüp yanına geldik? Kral cevap verip onlara diyecek: Doğrusu size derim: Madem ki bu kardeşlerimden, şu en küçüklerinden birine [bu iyilikleri] yaptınız, bana yapmış oldunuz. O zaman solundakilere de diyecek: Ey lanetliler, benim yanımdan İblis ile onun meleklerine hazırlanmış olan ebedî ateşe girin. Çünkü aç idim, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana içecek vermediniz; yabancı idim, beni içeri almadınız; çıplak idim beni giydirmediniz; hasta ve zindanda idim, beni aramadınız. O zaman onlar da cevap verip diyecekler: Ya Rab, seni ne vakit aç veya susamış yahut yabancı veya çıplak, yahut hasta veya zindanda gördük de, sana hizmet etmedik? O zaman onlara cevap verip diyecek: Doğrusu size derim: Madem ki bu en küçüklerden birine [bu iyilikleri] yapmadınız, bana da yapmamış oldunuz. Ve bunlar ebedî azaba, fakat salihler ebedî hayata gideceklerdir.” (73)

    Müslim’de yer alan yukarıdaki Kudsî Hadis ile İncil’deki ifadeler arasındaki benzerlik tartışmaya gerek kalmayacak kadar açıktır.

    Kudsî Hadislerle Tevrat ve İncil arasındaki ilişki başka rivayetlerde de açık bir şekilde görülmektedir:

    Meselâ, Buhari es-Sahih’inde şu hadisi nakletmektedir:

    Her kim rızkının genişlemesini ve ömrünün uzamasını arzu ediyorsa akrabalarını ziyaret etsin. (74)

    Ahmed b. Hanbel de el-Müsnedinde benzer bir rivayeti nakletmektedir:

    Her kim ömrünün uzamasını ve rızkının artmasını arzu ediyorsa, ana-babasına iyilik etsin, akrabalarını ziyaret etsin. (75)

    el-Hâkim en-Neysâburi’nin el-Mustedrek’inden da benzer bir rivayet nakledelim:

    Kim Allah’ın kendisinin ömrünü uzatmasını, rızkını genişletmesini ve kötü ölüm’ü kendisinden uzaklaştırmasını arzu ediyorsa, Allah’tan sakınsın ve akrabalarını ziyaret etsin. (76)

    Bu hadisler ile Kitab-ı Mukaddes’in şu ifadeleri arasında yakın bir benzerlik olduğu görülmektedir:

    Babana anana hürmet et, tâ ki Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun. (77)

    Allah’ın sana emrettiği gibi babana ve anana hürmet et; ta ki ömrün uzun olsun ve Allah’ın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta sana iyilik olsun. (78)

    Yukarıdaki hadislerle Kitab-ı Mukaddes’teki ilgili ifadelerin “Kudsî Hadisler” konusuyla ne gibi bir ilgisinin bulunduğu sorulabilir. Aslında verilen hadisler görünürde Kudsî Hadislerden değildir. Ancak kaynakların titiz bir şekilde taranması, durumun gerçekte böyle olmadığını ve bu hadislerin Kitab-ı Mukaddes’ten alındığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu hadislerin aslının Tevrat’tan alınma ifadeler olduğunu bizzat Hz. Peygamber’in açıkça ifade ettiğini gördüğümüz aşağıdaki rivayet hayli ilgi çekicidir:

    İbn Abbas Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: ‘Tevrat’ta: “Her kim hayatının uzun olmasını, rızkının artmasını arzu ediyorsa akrabalarını ziyaret etsin” diye yazılıdır. (79)

    Bu son rivayet daha önce zikrettiğimiz hadislerin Hz. Peygamber’in kendi sözü olmadığı, aksine, Hz. Peygamberin, hakkında bilgi sahibi bulunduğu Tevrat’ın bu ifadelerini, vahiy olması itibariyle “Kudsî Hadis” olarak sunduğu şeklinde yorumlanabilir.

    Bu durum, “Kudsî Hadisler” ile “Kitâb-ı Mukaddes” arasındaki ilişkinin sadece bir ihtimal olmadığını, bilakis rivayetlerin sahih olduğu varsayılacak olduğu takdirde, bu ilişkinin belli bir gerçekliği bulunduğunu göstermektedir.

    Bir başka örnek de şudur:

    ed-Deylemî, Hz. Peygamber’den onun şöyle dediğini nakletmektedir: “İncil’de şöyle yazılmıştır: “Ne yaparsan onu bulursun, hangi ölçekle ölçersen o ölçekle alırsın, (ne edersen kendine edersin, ne ekersen onu biçersin.)”

    Bu rivayet de “Kudsî Hadisler” ile İncil’in ilişkisi bulunduğunu göstermektedir. Nitekim İncil’de bu rivayete uygun olan şu ifadeler yer almaktadır:

    Verin, size de verilecektir, sizin kucağınıza, güzelce basılmış ve silkelenmiş, taşkın, iyi ölçekle verilecektir, zira hangi ölçekle ölçerseniz, o ölçekle size ölçülecektir. (81)

    Hükmetmeyin ki, hükmolunmayasınız Çünkü ne hükümle hükmederseniz, onunla hükmolunacaksınız; ölçtüğünüz ölçü ile size de ölçülecektir. (82)

    Yukarıdaki rivayet, Hz. Peygamber’in İncil’de yer alan bazı ifadeleri de, vahiy olması sebebiyle, “Kudsî Hadis” olarak sunmuş olabileceğini göstermektedir.

    Mamafih Kudsî Hadisler ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki ilişkiyi gösteren bu rivayetlerin aslının bulunmadığı, ve muhtemelen uydurma (mevzu) olduğu da ileri sürülebilir. Ancak bu tür bir iddia, yine de söz konusu ilişkiyi tamamen ortadan kaldırmaya yetecek nitelikte değildir. Zira bu hadislerin uydurma olarak kabul edilmesi dahi, bu hadisleri uydurduğu farz edilenlerin ve bu hadisleri eserlerine alan İslam âlimlerinin zihinlerinde böyle bir ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır.

    Bizce önemli olan, şu veya bu şekilde, Kudsî Hadislerle Kitâb-ı Mukaddes -veya varsa diğer kaynaklar- arasında söz konusu olan bir ilişkidir. Bu ilişkinin daha açık ve kesin olarak ortaya çıkabilmesi elbette Kudsi Hadislerle Kitab-ı Mukaddes vb. dinî metinlerin titiz ve kapsamlı bir mukayesesine bağlıdır. (83)

    Ancak buraya kadar verdiğimiz örnekler, en azından, Kudsî Hadisler konusundaki klasik anlayışın sanıldığı kadar doğru olmadığını; bu tür hadislerin mahiyetiyle ilgili birçok ihtimalin ve bu ihtimallere bağlı olarak birçok problemlerin söz konusu olabileceğini açıkça gözler önüne sermektedir.

    Tekrar ifade edelim ki, Kudsî Hadislerin, hadis ilmi açısından diğer hadislerden hiçbir farkı, veya ayrıcalığı yoktur. Kudsî Hadislerin hepsi de Âhâd haberlerden olup, birer isnad ile bize ulaşmış bulunmaktadır. Bu bakımdan bugün için bizim, bu hadislerin kesin olarak Hz. Peygamber’in ağzından çıktığını iddia etmemiz mümkün değildir. Çünkü ehline malum olduğu gibi Âhâd hadisler zann-ı gâlib ifade ederler. Bu ise, bu hadislerin Hz. Peygamber’in sözü olma “ihtimalinin” ağır bastığı, ancak ona ait olmama ihtimalinin sıfır olmadığı anlamına gelir. (84)

    Binaenaleyh bir kimse bu tür hadislerin hiçbirinin Hz. Peygamber’e ait olduğunu kabul etmediğini söylese dahi, bu sebeple dinden çıkmış olmaz. Burada bu hadislerin Hz. Peygamber’e ait oluşunu reddetmek ile; Hz. Peygamber’e ait olduğunu kabul edip reddetmek arasında fark olduğunu, ikisinin aynı şey olmadığını özellikle belirtmemiz gerekir.

    Bizim kastettiğimiz bunlardan birincisidir. Bir anlamda bu, Kudsî Hadislerin sübûtunu reddetmek demektir. Bu tür hadisler mütevatir olmadığı, dolayısıyla sübûtu kesin olmadığı için inkarı küfrü gerektirmez; Kudsî Hadislere bakılacak olursa, gerçekten de bunların birer Âhâd haberden ibaret oldukları, bunların da diğer Âhâd hadisler gibi Sahih, Hasen, Zayıf veya Mevzu (uydurma) olabileceği kolayca görülür.

    Meselâ Kudsî Hadisleri toplayan en geniş eserlerin başında gelen ve Mısır Vakıflar Bakanlığı’nca neşredilen el-Âhâdisu’l-Kudsiyye (Kudsî Hadisler) adlı esere bakılacak olursa -ki eser dört yüz Kudsî Hadisi ihtiva etmektedir- bu hadislerin başta Kütüb-i Sitte olmak üzere çeşitli hadis kitaplarından derlendikleri görülür. Hatta bunlar içersinde zayıf ve muhtemelen uydurma olanlara bile rastlanmaktadır. (85)

    Öte yandan Kudsî Hadis oldukları söylenen birçok hadisin açıkça uydurma olduğunu da görmekteyiz. Örnek olarak özellikle Tasavvufî çevrelerde çok yaygın olan iki uydurma Kudsî Hadisi zikredebiliriz:

    Bunlardan birisi “Sen olmasaydın, sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım” rivayeti, diğeri ise “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim ve insanları (veya bütün mahlukatı) yarattım” rivayetidir. Bu rivayetlerden her ikisinin de -Kudsî olduğu kabul edilmesine rağmen- mevzu (uydurma) olduğu mevzuat kitaplarında açıkça ifade edilmiş bulunmaktadır. (86) Bazılarının bu rivayetlerin mânâlarının doğru olduğunu söyleyerek onları savunması ise neticeyi hiçbir şekilde değiştirmez.

    Özetleyecek olursak Kudsî Hadislerin diğer hadislerden herhangi bir ayrıcalığı söz konusu değildir. Diğer hadisler gibi onlar da Hadis ilminin kriterlerine göre değerlendirilir. Yani gerek isnadı gerek metni açısından tedkik edilir, isnadının sağlamlığı, metninin de İslam’ın ruhuna, Kur’an’ın esaslarına uygunluğu sağlanırsa, o takdirde bu hadisin Sahih olduğuna hükmedilebilir. Aksi takdirde Zayıf, hatta bazen Mevzu (uydurma) hükmünü vermek zorunlu olur. Bütün bu gerçeklere rağmen bu tür Mevzu (uydurma) hadisleri “Kudsî Hadis” adı altında sunmak, hatta bu konuda ısrar etmek ise ilme sırt çevirmek anlamına gelir.

    Kudsî Hadislerle ilgili olarak bütün bu söylediklerimiz, konunun halâ incelenmeye muhtaç yönleri bulunduğunu göstermek içindir. Bu ise, Kudsî Hadislerin gayr-ı metluvv vahiy ürünü olarak görülmesinin o kadar kolay olmadığını açıkça göstermektedir.

    —————————————————————————————–
    55. Bkz.: Prof. Dr. Tayyip Okiç, Bazı Hadis Meseleleri Üzerinde Tedkikler (A.Ü.İ.F. yay., XXVII, İst., 1959), s. 15.
    56. el-Kasımî, Kavâ’idu’t-Tahdîs (Dımeşk, 1353), s.39-40; keza bkz.: el-Kirmânî, el-Kevâkibu’d-Derârî (Şerhu Sahîhi’l-Buhârî), (Mısır, 1356 baskısının 1401’de ofset baskısı), K. 79-80.
    57. el-Kasımî, a.g.e., s.40 (Ebul-Bakâ’dan naklen).
    58. A.y.
    59. el-Kirmânî, a.g.e., IX. 79-80.
    60. el-Kirmânî, a.g.e., IX. 79.
    61. A.y.
    62. es-Suyûtî, el-Itkân fî Ulumi’l-Kur’ân (Mısır, 1278), I. 55’ten naklen.
    63. et-Tirmizî, es-Sünen. 37, Zuhd, 51, hadis no: 2383 (IV. 596).
    64. el-Buharî, es-Sahih, 97. Tevhid, 15 (K. 121); Müslim, es-Sahih, 48, Zikr-Dua-Tevbe, l, hadis no: 2675 (IV. 2061); et-Tirmizi, es-Sünen, 49, Da’avat, 132, hadis no: 3603 (V. 581).
    65. Abdurrazzak, el-Musannef (Beyrut, 1390/1971), III. 375, hadis no: 6017; ed-Dârîmî, es-Sünen (Neşâtâbâd-Faysalâbâd-Pakistan. 1404/1984), n.308, hadis no: 3310; 11.310, hadis no: 3318.
    66. el-Hâkim en-Neysâbûrî, el-Mustedraka ale’s-Sahihayn (Haydarabat, 1334-1342), I. 555.
    67. Bkz.: İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, (Beyrut, ?. M. F. Abdulbaki – Muhibbuddin el-Hatib neşri), XIII. 456 (97, et-Tevhîd, 32); el-Lâlekâi, Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâ’a (Riyad, ? ), II.334.
    68. Müslim, l, İman, 59. hadis no: 207 (I. 118).
    69. A.y. hadis no: 206.
    70. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned (Bulak.1313), II. 315.
    71. Bu konuda bkz.: Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyyât (D.İ.B. Yayını. Ank. 1979); Mahmud Ebû Reyye, Muhammedi Sünnet’in Aydınlatılması (İst. 1988), s.163-199 (İsrailliyyât); 201-211 (Mesihiyyât).
    72. Müslim, 45 Birr-Sıla-Adab, 13, hadis no: 43 (IV. 1990).
    73. Matta. XXVI. 34-46.
    74. el-Buhâri, 78. Edeb, 12 (VIII.5).
    75. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III. 266.
    76. el-Hâkim, el-Mustedrak, IV. 161
    77. Çıkış, XX, 12.
    78. Tesniye, V.16; bkz.: XXII. 7; XXX.20.
    79. el-Hakim. a.g.e., IV. 160 (Kitabul-Birr ve’s-Sıla); bu hadisi Hasan Hüsnü Erdem, İlahi Hadisler (Dİ.B. Yay., Ank. 1963) adlı derlemede (s. 34) zikretmiştir.
    80. Hasan Hüsnü Erdem, a.g.e.. s. 22 (ed-Deylemi’nin Müsnedinden naklen).
    81. Luka, VI. 38.
    82. Matta, VII. 1-2.
    83. Burada Kudsî hadisler ile Kitab-ı Mukaddes arasındaki ilişkiye dikkatimizi çeken Yrd. Doç. Dr. Mehmed Paçacı’ya teşekkür borçlu olduğumuzu belirtmek isteriz.
    84. Bkz: es-Serahsî, el-Usûl, (Beyrut, 1393/1973), I. 333.
    85. Bkz.: el-Ahadisul-Kudsiyye (Vakıflar Bakanlığı neşri. Mısır, 1405/1986), (VI. baskı), s. 77, hadis no: 73; s.101. hadis no: 97; s. 168-169. hadis no: 152.
    86. Bkz.: Aliyyul-Kârî, el-Esrâru’l-Marfu’a fı’1-Ahbari’l-Mavdû’a, (Beyrut, 1371/ 1971), s. 273, no.: 353; s.295, no: 385; es-Sehâvî, el-Makdsıdu’1-Hasene (Mısır, 1375/1956), s. 327, no: 838; ayrıca Louis Massignon, apokrif (mevzu) Kudsî Hadislerin birçoğunu sûfî şathiyatından addetmiş ve bazılarının isnad edildiği kimselerin listesini tanzim etmiştir. Bkz.: Essai sur leş origines du lexique de la mystiaue Musulmane, Paris, 1922, s. 106-108 (Table des auteurs responsables des certaines ahadith qudsiyah celebres). (Zikreden: Prof. Dr. Tayyip Okiç, a.g.e., s. 14).”

    Not:Bu yazı “www.kuranislami.com” sitesinden alıntıdır.

  12. PROF. DR MEHMET SAİT HATİPOĞLU İLE ‘KUR’AN DIŞI VAHİY’ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

    Kürşat Atalar – Hocam, namaz konusunda şöyle bir görüş var:“ Peygamberimiz namazı, kendinden önceki ümmetlere de namaz emri olduğu için, öncekilerin kıldığı gibi kıldı. Yani Allah ona ‘namazı şöyle kılacaksın, böyle kılacaksın’ demedi. Kendisi kıldı; Allah da bunu onayladı. Bu görüşün amacı vahy-i gayri metluv ya da hadis-i kudsî gibi müracaat kaynaklarını önlemek olarak görünüyor. Bu konuda neler söylersiniz?

    Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu – Büyük bir probleme parmak bastınız. Bu da Peygamber Efendimizin kültürünün kaynakları meselesi. Yani bizde Peygamberin Sünneti konusunda bir bilgi var; bu bilginin kaynakları nereden geliyor? Yani Rasulullah mesela bahsettiğiniz namaz mevzûunu, namaz kılmayı kimden öğrendi, nasıl öğrendi, nasıl tespit etti meselesi var. Bu meselede hadis kaynaklarının verdiği cevaplar, “Rasulullah bunu Cebrail (a.s.)’dan öğrenmiştir ve öğrendiği şekilde de tüm Müslümanlar kendisinden öğrenmiştir” şeklindedir. Bunun dışında bazı kimseler Rasulullah bunu kendisinden önceki geleneklerle öğrenmiştir demektedir; tabii bir namaz geleneği var, ibadet geleneği var. Bunlardaki şirk unsurlarını temizlemiş ve ideal bir ibadet olarak kendisi tertip etmiş şeklinde bir iddia da var…

    Mehmed Durmuş – Kendi “içtihadı” mı oluyor yani hocam.

    Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu – Kendi içtihadı olarak görenler de var. Ama, kaynak kim olursa olsun, Hz. Peygamber ve ashabının kıldıkları namaza hiçbir Kur’anî itiraz yoktur. Yani Cenab-ı Hakkın tasvibine mazhardır namaz. Mamafih Rasulullah’ın bütün yaptıklarının bizzat aldığı talimatla, vahiyle olduğu şeklinde bir iddia ileri sürmek mümkün değildir. Yani bir 23 sene Peygamberliği devam etmiş bir zatın bütün fiillerinin ilahi talimatla olduğu şeklindeki bir iddiayı kabul etmek durumunda değiliz. Çünkü bunun aksini gösteren hadisler var. Bizzat Peygamberimizin Cenab-ı Hakk tarafından itâba maruz kaldığı yerler vardır. Ayetlerde bunun delilleri var. Yani her hareketi Allah’ın emriyle olsaydı, Rasulullah böyle bir tenkide maruz kalmazdı, diyoruz. Onun dışında, bizzat kendisinin, kendi fillerine getirdiği değişik yorumlar vardır. Yani değiştirdiği fikirleri vardır.

    Mehmed Durmuş – Örnek verebilir misiniz?

    Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu – Mesela Rasulullah, korkunç bir cinayet işlemiş birilerinin “yakılması” emrini vermiş. Rivayetlerde böyle. Daha sonra bu emrinden vazgeçmiş. “Yapmayın” diyor, “bize yakışmaz; Yakmak, Allah’a mahsustur” diyor..

    “Ben size şöyle şöyle demiştim. Bundan sonra artık böyle yapmayın” gibi tasarrufları var. Eğer diyoruz, ilahi talimatın gereği böyle bir şey yapmış olsa, böyle bir fikir değişikliğine gerek kalmazdı. Onun dışında bizzat sahabenin müdahalesiyle değiştirdiği fiilleri vardır Rasulullah’ın. Tarihî hayatında bunların misallerine sahibiz. Böyle olunca, Peygamberimizin, 1) vahiyle malumat sahibi olduğu hususlar var, 2) kendi içtihadını kullandığı yerler var. İslam dünyasında bu iki kaynağın sınırını ayırt edebilmek ölçüsünü tam olarak koyan, ben şahsen hiçbir alimi göremedim. Yani bizim için ilahi olan nedir, ilahi olmayan nedir? Bunun ayrımını tam yapamıyoruz bugün. Çünkü bunun ayrımını Peygamberimiz “benim şu emrim ilahidir, şu emrim gayr-i ilahidir, bendendir” diye her fiilinde söylemiş değildir. Söyledikleri birkaç fiildir. Bunun dışında, Peygamberimize bizzat icrâ hürriyeti tanıyan ayetler var: “istersen yap, istersen yapma!” diyen ayetler var. Peygamberimizin siyaset ve devlet idaresi ile ilgili tatbikatlarında tamamen kendi içtihatlarıyla hareket ettiği sahalar var. Şimdi bu sahaların ilahi ve gayr-i ilahi noktaları ayırt etmemiz mümkün değil bizim için. O bakımdan, vahiy gayri metluv diye bir kaynağı ben hâlâ sarâhaten anlayabilmiş değilim. Yani bir Kur’an’ı Kerim var. Bütün Müslümanlar bunun vahiy mahsulü olduğunda müttefiktirler. Bunun dışındaki bir görüş, İslam’a aykırıdır. Ama Kur’an’ın dışında da vahiyler olduğu şeklinde pek çok alimden gelen ifadeler var. Peygamberimize de dayıyorlar ve bunların fiili örnekleri olarak ta kudsî hadisler dediğimiz, bir takım rivayetlere başvuruluyor. “Allah bana şöyle söyledi…” Peki neyle söyledi? vahiyle mi, ilhamla mı, yoksa siz burada “Allah’ın bu mevzuda şöyle söylemesi bana uygun geliyor” şeklinde bir anlayışa mı gideceksiniz? Çünkü bazı alimler vardır ki, “Peygamberimiz Allah adına konuştuğu zaman yine kendisi konuşuyor” diyorlar. Yani, Cenab-ı Hakk, bu mevzuda hüküm verseydi ne derdi? Bundan bahsediyorlar.

    Furkan Şahin- Yani yine içtihad ediyor.

    Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu – Evet, içtihatta bulunuyor. “Allah adına böyle bir şey söylüyor” diyor bazı alimler ki benim için de bu mümkündür. Yani, bu hadisler için: “Cenab-ı Peygamberin, Allah’ı en iyi tanıyan bir fert olarak, Allah adına herhangi bir mevzuda söylenmiş bir görüşüdür” şeklinde bir tarife gitmek mümkün olur gibi geliyor bana şahsen. Çünkü bizde, gündelik hayatımızda bile, herhangi bir meseleyle, mühim bir meseleyle karşılaşsak, Allah adına hüküm vermeye kalkıveriyoruz hemen. Diyelim biz çok sevimli bir kediyi ezerek öldüren bir adamı görsek ne deriz? “yahu, Allah bunu bilmem kaç kamyon odunla yakar!” deriz mesela. Yani Allah adına biz orada hüküm veriyoruz. Neye dayanarak bu hükmü verebiliyoruz? Çünkü Cenab-ı Hakk’ın adaletine, merhametine ve şefkatine dair bizim Kur’an’dan aldığımız bir kanaatimiz var. O kanaat çerçevesinde “Allah adına” bir içtihatta bulunuyoruz.

    Kürşat Atalar – Hocam, bu vahy-i gayri metluv konusunu sadece hadise değil, bizzat Kur’an’a dayandıranlar var. Mesela, Hz. Zeynep’le ilgili Tahrim suresinde bir ayet var: “Biz onu sana bildirdiğimiz zaman…” şeklinde geçiyor. Bunun gibi, Mevdudi de kitabında 10 küsur ayet sıralamış. Acaba bunlar delil olabilir mi?

    Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu – Kur’an-ı Kerim’de metnen olmadığı halde, kendisine Allah’ın bildirdiğinden bahseden bazı ayetler var. Diyelim ki o Tahrim Suresi’ndeki ayette: “Bunu sana kim bildirdi. Allah bildirdi” deniyor. Şimdi Allah’ın bildirmesi meselesi ayetle mi olmuştur yoksa Allah’ın imkan verdiği, bir durumla mı olmuştur? Bu nokta açık değildir. Siz, Cenab-ı Hakk’ın verdiği bir imkanla güç bir şeye eriştiğiniz zaman, onu Allah’a nispet edersiniz. Ama bu, fiili olarak sizin yaptığınız bir iştir. Ama yalnız başınıza kendinizin yapamayacağını tahmin ettiğiniz için, onu, Cenab-ı Hakk’ın bir lütfu olarak görürsünüz. Burada da benim anlayışım o. Hz. Zeynep’le ilgili Tahrim Suresi’ndeki ayette, dışarıdan bir bilgi olarak durumu anlamıştır. Peygamberimiz, öğrenmiştir; fakat bu bilgiyi Cenab-ı Hakk’a nispet eder. Bunun pek çok örneği var Kur’an’ı Kerim’de. Mesela “borçlandığınız zaman katipler bunu yazsın” diyen ayette, “Allah’ın öğrettiği şekilde yazsın” diyor o katibe. O katip, Allah’ın mektebinden çıkmış değil ki, Yani Allah öğretmedi ona, değil mi? Ama Cenab-ı Hakk, o katibin hesap yapmayı öğrenmesini mümkün kılmıştır. Siz mesela fakültede okudunuz, değil mi? Sizi Allah mı okuttu öne diz çöktürüpte? Hayır, öyle bir şey yoktu. Ama siz ne diyorsunuz? “Allah’ın yardımıyla okudum; Allah bana imkan verdi, okuttu” diyorsunuz. Aynı ifadenin, aynı esprinin Kur’an-ı Kerim’de misalleri vardır. Peygamberimiz bu yolla gelmiş olan bilgilere de sahiptir. Yani bilgi beşeri vasıtayla geliyor, ama onun kaynağı Cenab-ı Hakk’tan olduğu için, Cenab-ı Hakk’ın lütfu olduğu için, bir imkan olduğu için, onu Cenab-ı Hakk’a nispet ediyor. Yani bu yoldaki ayetleri böyle anlamak gerektiğine inanıyorum.

    Kaynak: İktibas Dergisi, Sayı: 197.

  13. KURAN DIŞI VAHY ÜZERİNE

    Aslında, İslam tarihi olarak adlandırılan Müslümanların tarihlerini incelediğimiz zaman, İslam anlayışındaki birçok çarpıklığın temelinde, ‘Kur’an dışı Vahy’ anlayışı yatmaktadır. Bu yanlış anlayış; inancımıza Kur’an dışı düşünce ve pratiklerin girmesine davetiye çıkarmıştır. Her zaman olduğu gibi minareyi çalan kılıfını da hazırlamıştır. Veya daha sonraları çalacağı minareye kılıflar aramaya başlamıştır.

    ‘Kur’an dışı Vahiy’ anlayışı bunun güzel örneklerindendir. Bektaşî mantığı dediğimiz mantık da bu insanlar için biçilmiş kaftandır. Çünkü konuya destek arama gayretleri ve ileri sürdükleri mazeretler kendilerini ele vermiştir. Savundukları anlayışların Kur’anî delili sorulduğunda, böyle bir gayret içine girmişlerdir. Konu ile ilgili ileri sürdükleri ayetler bunu açıkça ortaya koymaktadır.

    Aslında bu anlayışı savunanlar arasında, ileri sürülen deliller konusunda da bir ittifak yoktur. Zaten konunun tarihi ve mantıkî bir mesnedi de yoktur. Boyutları fazlaca düşünülmeden ortaya atılmış bir iddiadır bu. Kimisi bunu Hikmet kelimesiyle izah etmeye kalkmış. Allah; Kur’an’da ‘kitap ve hikmet verdik’ diyor ya, bu anlayışta olanlar da Kitap’tan kastedilen Kur’an olduğuna göre, Hikmetten murad ise sünnet/ hadistir diyerek işin içinden çıkmışlardır.

    Kitab’ın ve hikmetin Kur’an’da nasıl kullanıldığını incelemeden hükümlerini verivermişlerdir. Kimisi de; ayetlerin siyak ve sibakını, Kur’an’ın üslubunu, anlatım tekniğini göz önünde bulundurmadan Necm; 3-4, Nisa; 113, Bakara; 151, Tahrim; 3 gibi ayetlerle gûya anlayışlarını pekiştirmişlerdir.

    Ancak, Bektaşî’nin ‘namaza yaklaşmayın’ mantığıyla Kur’an’a yönelemeyeceğimizi, anlatılmak istenenin o konu içerisinde bir anlama sahip olabileceğini söyleyebiliriz. İddia edildiği gibi bu ayetler; Resulullah’a Kur’an dışında vahiy geldiğinin değil, gelmediğinin delilidir. Özellikle ‘o hevasından konuşmaz’ (53/3) ayeti Resulullah’a Kur’an’ın Allah’tan geldiğinin ispatı içindir. Eğer Kur’an dışında bir vahiy olsaydı, yukarıda numarasını verdiğimiz ve benzeri bir çok ayetin Kur’an’da yer almaması gerekirdi. Çünkü ayrıntı kabilinden, hatta Resulullah’ın şahsı ve ailesiyle ilgili bilgiler, yazılmayan(Kur’an’da olmayan) vahiyle de anlatılabilirdi.

    Tabii; bu arada ‘Kur’an dışı vahyi’ kabul edenlerin Hz. Peygamberin hadislerinin niçin Kur’an gibi tutulmadığını, yazılmadığını, hatta bizzat Peygamberimizin yazılmasını yasakladığının açıklamasını da yapmalıdırlar. ‘Hadislerin Kur’an’la karışır’ endişesidir gibi cevapların onları daha da zora soktuğunu da belirtelim.

    Çünkü; madem ikisi de Allah’tan kuluna gelen vahiylerdir o halde Resulullah hepsine aynı hassasiyeti, aynı özeni göstermiştir. Madem ikisi de vahiydir; Resulullah niçin vahiyler karışır diye böyle bir endişe duysun ki.. Tersine böyle bir olay; (Peygamber efendimizin hadislerin yazılmasını yasaklaması) Peygamber efendimizin Kur’an’daki ayetlerden başka vahiy olmadığına, Peygamber efendimiz tarafından verilmiş güzel bir cevaptır. Yoksa buna rağmen Peygamberin Kur’an dışındaki sözlerinin vahiy olduğu iddiası büyük bir sorumsuzluğu gerektirir.

    Şöyle ki; Şimdi Allah’ın kitabı’ndan konu ile ilgili ayetlere bakalım:
    ‘ Az daha seni sana vahyettiğmizden ayırarak ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. İşte o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık onlara bir parça meyledecektin. O takdirde sana hayatın da kat kat ölümün de kat kat(acısını) tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.’(17/73)

    ‘Biz o(Kur’an)nu hak olarak indirdik ve o hak olarak inmiştir. Seni de ancak bir müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. O’nu bir Kur’an olarak ayırdık ki onu insanlara dura dura okuyasın. Ve onu parça parça indirdik’(17/105,106)

    ‘Yemin ederim gördüklerinize ve görmediklerinize ki; o mutlaka şerefli bir elçinin sözüdür. O bir şairin sözü değildir, ne az inanıyorsunuz. Bir kahin sözü de değildir, ne de az düşünüyorsunuz. Alemlerin Rabbinden indirilmiştir. Eğer o bazı sözler uydurup bize iftira etseydi elbette onun gücünü alırdık. Sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı. O korunanlar için bir öğüttür. Ve biz içinizde yalanlayıcıların olduğunu elbette biliyoruz.’(69/39-49)

    ‘Dikkat et. O bir tezkire(uyarı)dir. Dileyen onu düşünür. Onurlandırılmış sayfalarda… Yüceltilmiş temizlenmiş… Elçilerin ellerinde. Saygı değer, dürüst. Canı çıkası insan ne kadar nankördür.’(80/11-17)

    ‘Ey elçi Rabbinden sana indirileni duyur. Eğer bunu yapmazsan, onun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kafir toplumu yola iletmez.’(5/67) (Ayrıca bkz: 56/75-84; 11/12).

    Yukarıdaki ayetleri okuduktan sonra, eğer Kur’an dışında bir vahiy varsa, üstelik bu vahiyler insanlar için bağlayıcı oluyorsa ve Resulullah da bu vahyi, Kur’an’ı yazdırmadığı gibi yazdırmıyor, hatta yasaklıyor, bu ayetleri sadece bir kaç kişiye bildirerek topluma saklıyor, başka bir deyişle insanlara duyurma görevini yerine getirmiyorsa, o peygamberin dünyada ve ahirette yerinin olması mümkün müdür?

    Böyle bir şeyi iddia ederken insanın en azından Kur’an’ı okuması gerekmez midir? Hiç olmazsa Kur’an’ı okuyan bir insan bu ayetleri görür de, bu ayetler üzerinde düşünür de, bilmeden Peygamberimiz için iftiralarda bulunmaz. Biz bu konuyu bağlarken diyoruz ki; eğer Resulullah’a Kur’an dışında bir vahiy gelseydi, aynen bunu da Kur’an’ı koruduğu gibi korur, onu yazdırdığı gibi yazdırırdı.

    Yine biz diyoruz ki Resulullah’a Kur’an dışında bir vahiy gelseydi O’nun güzide ashapları Kur’an için gösterdikleri gayreti ve titizliği bunlar için de gösterirlerdi. Hadislerin toplanmaya başladığı dönem ortadadır. Bu dönemin zalim Emevi Hanedanlığı ve sonrasına denk gelmesi hep onların iyi niyeti ve samimiyetlerini mi göstermektedir? İddia sahipleri bunları da düşünsünler lütfen…

    Kaynak: İktibas Dergisi, M. Yaşar Soyalan, Sayı: 146

  14. KUDSÎ HADİSLER ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME

    Genel kabul gören yaklaşıma göre Hz. Peygamber’in insanlığa sundukları üç gruba ayrılmaktadır:

    1- Allah Teâlâ’nın Hz. Peygamber’e inzal ettiği ve tilavetiyle ibadet edilen vahiy. Bu vahiy her hangi bir harfinde bile değişiklik olmaksızın mütevatiren korunarak gelmiştir. Hem lafız hem de mana yönüyle mucizedir. Bu nedenle manayla rivayet edilmesi caiz değildir. Bir insanın buna eşit düzeyde bir metin oluşturabilmesi imkânsızdır.

    2- Nebevî hadis: Lafız ve manası Hz. Peygambere ait olanlar.

    3- Kudsî hadis: Allah Teâlâ tarafından vahiy, ilham, rüya gibi değişik bilgi edinme yollarıyla anlamı Hz. Peygamber’e bildirilen, Allah Resûlü’nün de kendi ifadeleriyle Allah’a nispet ederek aktardığı hadislerdir. Bunlara “rabbânî hadisler” keza “ilâhî hadisler” de denmektedir. Bu hadislerin lafızları Kur’an gibi mu’ciz değildir. Bu tür hadislere Kur’an’dakine benzer bir ilahîlik vasfı kazandırmak, Allah ile bağıntısı olduğunu göstermek amacıyla kudsiyet atfedilmiş ve bunu ifade etmek için de “kudsî” ifadesi kullanılmıştır. Manası Allah’a ait olduğu için kutsallık boyutu vurgulanmış, Rasûlullah ifade ettiği için de hadis denmiştir. Zira Allah’a izafe edilmek, Hz. Peygamber’in diğer hadislerinde olmayan bir özelliktir. Bu açıdan ne Kur’an mertebesi kadar yüksek bir konumdadır. Ne de hadîs-i şerif mertebesindedir. İkisinin arası bir konumdadır.

    I-Kudsî hadislerin temel özellikleri:

    Kudsî hadisleri diğer hadislerden ayırarak ayrı bir kategoride değerlendiren yaklaşım söz konusu hadislerin muhtevalarına bakarak ayırt edici bazı özellikleri olduğunu tespit etmişlerdir. Bunlardan birkaçı şunlardır:

    1- Bu tür hadislerin metninin başında Hz. Peygamber’e nispetle “kâle Rasulullah fî mâ yervî an rabbih”, “kâlellâhu Teâlâ fi mâ ravâhu anhu Rasûlullah”, “ani’n-Nebiyyi fî mâ yervî an rabbih” gibi ifadeler yer alır. Dolayısıyla diğer hadislerde sözün isnadı Hz. Peygamber’de son bulurken bu hadislerde söz Allah’a izafe edilir. Hz. Peygamber bir anlamda ravi konumundadır.

    2- Bu hadislerde birinci şahıs zamiri yer alır. Muhataplar da genellikle Hz. Peygamber, insanlar ve meleklerdir. Örneğin: “Ey kullarım! Ben zulmü kendime yasakladım.” (Müslim, Birr, h. no: 55). “Kullarımdan bir kısmı, bana inanıp yıldızları inkâr ederek sabahladı.” (Buhârî, Megâzî, bab: 35).

    3- Bu hadislerde ahkâm konuları yer almaz. Bunun yerine güzel ahlak, Allah’ın rahmetinin genişliği ve bazı ibadetlerin fazileti gibi hususlar işlenir. Bir bütün olarak mütalaa edildiklerinde, insanın ibadet dünyasını güzelleştirmeye, ahlakını tekâmül ettirmeye, daha geniş bir ifadeyle iyi bir kul olmasını sağlamaya yönelik oldukları görülür.

    II-Kudsî hadis örnekleri:

    Kudsî hadislerin neliği hususunun zihinlerde netleşmesi amacıyla halk arasında da meşhur olan ve en muteber hadis kitapları kabul edilen Buhârî ile Müslim’den birkaç örnek vermek istiyoruz:

    1- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Salih kullarım için ben cennette, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden geçirmediği nimetler hazırladım.” (Buhârî, Bed’u’l-halk, bab: 7).

    2- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir. Fakat oruç böyle değildir. O, sırf benim (rızam) için yapılan ibadettir. Onun (sayısız) mükâfatını bizzat ben vereceğim.” (Buhârî, Savm, bab: 9).

    3- “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Rahmetim gadabımı geçmiştir.” (Müslim, Tevbe, h. no: 15)

    III-Kudsî hadis tanımının ortaya çıkışı:

    Kudsî hadis ilk dönem hadis çalışmalarının konusu değildir. Her bir hadis, kitabın hazırlanma tekniğine uygun olarak ilgili yere konuyordu. Konularına göre olan çalışmalarda, dâhil oldukları bahislerde; ravi esaslı çalışmalarda da ravisinin adının altında yer alıyordu. Dolayısıyla ilk dönem hadis kitaplarının bu tür hadislere özel bir konum biçtiğini söylemek zordur. Bu nedenle, hadis musannifleri için hadisin her türlüsünün aynı kabul edildiğini söylemek gerçekçi bir tespit olacaktır.

    Nitekim kudsî hadis ifadesi terim olarak hicrî VI. yüzyıldan sonra bu alanda yazılan derleme çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Söz konusu hadisin ilk tanımı ise VIII. hicrî asırda Hüseyin bin Abdullah et-Tîbî (ö. 743/1342) tarafından yapılmıştır. Daha sonraki süreçte de diğer tarifler yapıla gelmiştir. Dolayısıyla VI. asra kadar İslam ümmetinin zihin dünyasında kudsî hadisin ve onun neliği hususunda düşünsel anlamda bir sorgulama olmadığı anlaşılmaktadır. Bu da önceki dönemlerde hadislerin bir ayrıma tabi tutulmadan bir bütün olarak tek potada değerlendirildiği anlamına gelmektedir.

    IV-Kudsî hadislerin sıhhat durumu:

    “Kudsî hadis” ifadesindeki kudsiyet ifadesi veya bunların manalarının Allah’a ait olduğu yaklaşımı, söz konusu hadislerin mutlak olarak sahih oldukları veya Kur’an gibi değerlendirilecekleri sonucunu doğurmaz. Sonuçta bunlar birer ahad rivayetlerdir ve hadisçilerin uygulaya geldikleri her türlü kriter bu hadisler için de geçerlidir. Kaldı ki, sahih kabul edilen kudsî hadislerin sayısının 100-550 arasında olduğu ifade edilmektedir. Verilen rakamlarlar ise yapılan derleme çalışmalarına bakılarak ifade edilen sayılardır. Ayrıca, kaç tanesi sahih kabul edilirse edilsin, bu hiç önemli değildir. Zira sahih kabul etme izafî bir eylemdir. Dolayısıyla rivayetler hadis tenkidine açıktır. Birilerinin onları sahih kabul etmiş olmasının veya herhangi güvenilir bir kitapta yer alıyor olmasının fazlaca önemi yoktur.

    Netice itibarıyla, kudsî hadisleri ele aldığımızda büyük çoğunluğunun sıhhat açısından problemli olduğunu söylemek durumundayız. Zaten bunların bir kısmı tasavvuf ehli arasında şöhret bulmuştur ve (keşf gibi) hadisçilerin kabul etmediği yöntemlerle sahih oldukları iddia edilmişlerdir. Dolayısıyla kudsî olarak değerlendirilen rivayetlerin bir bölümünün tasavvuf eserlerini süsleyen rivayetler olduğunu söylemek mümkündür. Sûfilerin eserlerine aldıkları veya aralarında birbirlerine aktardıkları rivayetlerin sıhhat açısından problem taşıyabileceği zaten herkesin malumudur. İki örnek verecek olursak:

    1- “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi murad ettim. Bilineyim diye mahlûkatı yarattım.” İsmail Hakkı Bursevî’nin şerh etmek maksadıyla Kenz-i Mahfî diye bir eser yazdığı bu hadis, bütün hadis bilginlerince mevzu kabul edilmiştir. Öyle ki, mevzu hadislere mevzu olduklarını söylemekten çekinen Suyûtî bile buna mevzu diyebilmiştir.

    2- “Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım.” Mevzu hadislere dair yazılmış olan çalışmaların tamamı bu rivayeti mevzu olarak kabul etmiştir.

    Sıhhat açısından problemli olan kudsî hadislerin sayısal olarak fazla olmasının en büyük nedenlerinden birisi, sözün Allah’a nispet ederek insanlara tesir etme çabasıdır. Bir takım gayeleri olan kişiler, kendi amaçları doğrultusunda Kur’an’a bir şey ilave ederek Allah’ın kitabını davalarına direkt olarak alet edemediklerinden dolayı hadislere yönelmişlerdir. İnanç, hukuk vb. alanlarda kendi görüşlerini destekleyen pek çok hadis uydurmaları yanında Allah’ı da eylemin içine dâhil ederek kudsî hadisler uydurmuşlardır.

    Esasında bu hadislerin genelde ahlakî boyutla sınırlı kalması söz konusu hadisleri kimlerin uydurabileceği hususunda bir ipucu vermektedir. Bazı tasavvuf çevrelerinin, insanların ahlakî bozulmuşluğunu durdurmak ve İslamî değerler etrafında kalan bir yaşam sürmelerini sağlamak amacıyla bu tür hadisleri uydurmaya yöneldiklerini söylemek kabul edilebilir bir yorum olarak durmaktadır. Lakin kudsî hadislerin büyük kısmındaki sıhhat sorununa rağmen tamamının problemli olduğunu söylemek haksızlık olur. Nitekim söz konusu hadislerin önemli bir bölümü Kütüb-i Sitte hadisidir ve klasik hadis tenkit yöntemlerine göre her hangi bir problem de içermemektedir.

    V-Kudsî hadislerle ilgili iki problem:

    Bütün hadis külliyatı için söz konusu olan iki temel problem vardır ve bunların üzerinde ciddi çalışmalar bugüne kadar yapılmış değildir.

    1- Merfu olarak gözüken bazı hadisler başka yerlerde sahabi kavli olarak nakledilmektedir. Bu nedenle hadislerin tüm varyantlarını toplayacak ve bunlardan ortak bir metin oluşturacak ve de kimin sözü olduğunu ortaya çıkaracak çalışmalara ihtiyaç vardır. Zira sözün gerçekte kime ait olduğunun tespiti onun delil olarak değerlendirilmesi noktasında farklı bir yere konumlandırılmasına sebep olabilmektedir. Zira merfu hadisin mevkufla aynı olmadığı ehlince malumdur. Buna benzer durum kudsî hadislerde söz konusudur.

    Kudsî olarak tanımlanan hadisin normal merfu hadis olarak da geçtiğine şahit olabilmekteyiz. Dolayısıyla raviler açısından bir kusurun varlığından söz etmek mümkün gözükmektedir.

    2- Hadislerin Kitab-ı Mukaddes’e arz edilmesi bugüne kadar ihmal edilmiş olan çok önemli bir konudur. Özellikle tefsir kitaplarında yer alan ve İsrâîliyyât olarak adlandırılan rivayetlerin ayıklanması hususunda oldukça titiz çalışmalar yapılmıştır ancak hadis metinlerinin birebir Eski Ahit ve Yeni Ahit’te bulunup bulunmadıkları konusu ciddi anlamda tetkik edilmemiştir. Oysa bugün bizler bazı hadislerin metin olarak aynı ifadelerle Kitab-ı Mukaddes’te yer aldığını biliyoruz. Eşleşen rivayetlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiği hususu da ayrı bir araştırma konusudur. Bu problem kudsî hadisler için de söz konusudur.

    Durumu netleştirmek için örnekler vermek uygun olacaktır:

    1- “Rabbinden naklettiği şeyler meyanında Rasûlullah şöyle buyurdu: “Her kim bir iyilik yapmaya niyet eder de yapmazsa Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de aynı zamanda yaparsa, Allah ona on ile yedi yüz arasında sevap yazar. Kim de bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra onu yapmaktan vazgeçerse Allah ona bir sevap yazar. Niyet eder de yaparsa, bu takdirde bir kötülük yazar.” (Müslim, İman, h. no: 207; Buhârî, Rikâk, bab: 31)

    Bu rivayet Rasûlullah’ın kendi sözü olarak da nakledilmiştir. Şöyle ki: “Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de yapmazsa ona bir sevap yazılır. Kim bir iyilik yapmaya niyetlenir de o iyiliği yaparsa, o zaman ona on ile yedi yüz arasında sevap yazılır. Kim bir kötülük işlemeye niyet eder, ama onu yapmazsa, ona kötülük yazılmaz, şayet yaparsa bir kötülük yazılır.” (Müslim, İman, h. no: 206)

    2-a) Müslim’de şöyle bir hadis yer almaktadır: “Allah Teâlâ kıyamet günü buyurur: ‘Ey Âdemoğlu! Hastalandım beni ziyaret etmedin.’ Âdemoğlu ‘Ya rab! Seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin rabbisin.’ diyecek. Allah ona ‘Bilmiyor muydun, filan kulum hasta oldu, sen ise onu ziyaret etmedin. Bilmiyor muydun, onu ziyaret etmiş olsaydın, beni onun yanında bulurdun. Ey Âdemoğlu! Senden yiyecek istedim ama beni doyurmadın.’ buyuracak. Âdemoğlu ise ‘Ya rabbi! Seni nasıl doyurabilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ diyecek. Allah şöyle buyuracak: ‘Bilmiyor musun, falan kulum senden yiyecek istedi de onu doyurmadın. Bilmiyor muydun ki, onu doyurmuş olsaydın, onu benim nezdimde bulacaktın. Ey Âdemoğlu! Senden su istedim, bana su ikram etmedin?’ Âdemoğlu ‘Ya rabbi! Sana nasıl su ikram edebilirdim ki? Sen âlemlerin rabbisin?’ cevabını verir. Allah da ona şöyle buyurur: ‘Falan kulum senden su istedi. Ancak sen ona su vermedin. Ona su ikram etmiş olsaydın, bunu benim nezdimde bulacaktın.” (Müslim, Birr, h. no: 43).

    Buna benzer bir metin İncil’de yer almaktadır: “O zaman Kral sağındakilere diyecektir: Ey, sizler! Babamın mübarekleri, gelin dünya kurulduğundan beri sizin için hazırlanmış olan melekûtu miras alın. Zira aç idim, bana yiyecek verdiniz; yabancı idim, beni içeri aldınız. Çıplak idim, beni giydirdiniz; hasta idim, beni aradınız; zindanda idim, yanıma geldiniz.’ O zaman salihler ona cevap verip diyecekler: ‘Ya Rab! Biz seni ne zaman aç görüp yedirdik veya susamış görüp içirdik? Ve ne zaman seni yabancı görüp içeri aldık veya çıplak görüp giydirdik? Ve ne zaman seni hasta veya zindanda görüp yanına geldik?’ Kral cevap verip onlara diyecek: ‘Size doğrusunu söyleyeyim, bu en basit kardeşlerimden biri için yaptığınızı, benim için yapmış oldunuz.’ Sonra solundakilere şöyle diyecek: ‘Ey lanetliler! Çekilin önümden! İblis ile onun meleklerine hazırlanmış ebedi ateşe yollanın. Çünkü acıkmıştım, bana yiyecek vermediniz; susamıştım, bana yiyecek vermediniz; yabancıydım, beni içeri almadınız; çıplaktım, beni giydirmediniz; hastaydım, zindandaydım, benimle ilgilenmediniz.’ O vakit onlar da şöyle karşılık verecekler: ‘Ya Rab! Seni ne zaman aç, susamış, yabancı, çıplak, hasta ya da zindanda gördük de sana hizmet etmedik?’ Kral da onlara şu cevabı verecek: ‘Size, doğrusunu söyleyeyim: ‘Mademki bu en basit kardeşlerimden biri için bunu yapmadınız, benim için de yapmamış oldunuz. Bunlar, ebedi azaba uğrayacak, salihler ise ebedi hayata kavuşacaklardır.” (Matta, 25/36-46).

    2-b) Buhârî’nin rivayet ettiği hadiste şöyle geçer: “Önceki ümmetlere göre sizlerin ömrü ikindi namazıyla güneşin batışına kadar ki süre gibidir. Sizlerin durumu ile Yahudilerin ve Hıristiyanların hali şuna benzer: Bir adam işçiler tutar. ‘Gün ortasına kadar bir kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. Yahudiler bir kîrât karşılığında öğlene kadar çalışırlar. Sonra ‘Öğlenden ikindi namazına kadar bir kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. Hıristiyanlar öğlenden ikindi namazına kadar bir kîrât karşılığında çalışırlar. Daha sonra ‘İkindi namazından güneş batana kadar iki kîrât karşılığında kim çalışır?’ diye sorar. İşte sizler ikindi namazından güneş batana kadar iki kîrât karşılığında çalışanlarsınız. Sizin ecriniz iki kattır. Yahudiler ve Hıristiyanlar buna kızarlar ve ‘Çok çalışan biz, az ücret alan yine biz!’ derler. Allah da onlara şöyle buyurur: ‘Ben sizin hakkınızdan kısaltarak sizlere zulmettim mi?’ Onlar ‘Hayır.’ derler. Allah da şöyle buyurur: ‘Bu benim lütfumdur, dilediğime veririm.” (Buhârî, İcâre, bab no: 8; Ehâdîsu’l-Enbiyâ, bab no: 50).

    İncil’de buna yakın bir metin yer almaktadır: “Göklerin egemenliği, bağında çalışacak işçi tutmak için sabah erkenden dışarı çıkan toprak sahibine benzer. Adam, işçilerle günlüğü bir dinara anlaşıp onları bağına göndermiş. Saat dokuza doğru tekrar dışarı çıkmış, çarşı meydanında boş duran başka adamlar görmüş. Onlara ‘Siz de bağa gidip çalışın. Hakkınız ne ise veririm.’ demiş. Onlar da bağa gitmişler. Öğleyin ve saat üçe doğru yine çıkıp aynı şeyi yapmış. Saat beşe doğru çıkınca, orada duran daha başkalarını görmüş. Onlara, ‘Neden bütün gün burada boş duruyorsunuz?’ diye sormuş. ‘Kimse bize iş vermedi ki!’ demişler. Onlara ‘Siz de bağa gidin, çalışın.’ demiş. Akşam olunca, bağın sahibi kâhyasına, ‘İşçileri çağır!’ demiş. ‘Sonunculardan başlayarak, birincilere kadar, hepsine ücretlerini ver.’ Saat beşe doğru işe başlamış olanlar gelip kâhyadan birer dinar almışlar. Birinciler gelince daha çok alacaklarını sanmışlar, ama onlara da birer dinar verilmiş. Paralarını alınca bağın sahibine karşı söylenmeye başlamışlar. ‘Bu sonuncular yalnız bir saat çalıştılar.’ demişler. ‘Ama sen onları, günün yükünü ve sıcağını çeken bizlerle bir tuttun.’ Bağın sahibi onlardan birine şöyle karşılık vermiş: ‘Arkadaş! Sana haksızlık ettiğim yok! Seninle bir dinara anlaşmadık mı? Hakkını al, git! Sana verdiğimi bu sonuncuya da vermek istiyorum. Kendi paramla istediğimi yapmaya hakkım yok mu? Yoksa elim açık diye kıskanıyor musun?’ İşte böylece sonuncular birinci, birinciler de sonuncu olacak.” (Matta, 20/1-16).

    VI-Sonuç:

    Kudsî hadislerin sıhhat durumlarını klasik tenkit yöntemleriyle belirleyip, mevzu olanları ayırıp, sahih olarak kabul edilebilecekleri bir yana koyduğumuzu farz ettiğimizde problem hallolmamaktadır.

    Gerçi, sünnetin tamamını vahiy mahsulü olarak kabul eden yaklaşıma göre, vahy-i gayr-i metluv olan kudsî hadislere yönelik çözüm son derece pratiktir. Bu kabule göre, Hz. Peygamber’in sünneti vahyin bir çeşididir. Zira bunlar Hz. Peygamber’in kendi bireysel tercihiyle, ilahî bir yönlendirme olmadan yapılacak şeyler değildir. Onun Müslümanlara rehberlik yapan sünneti nasıl kaynak itibarıyla ilahî ise hadisleri de böyledir. Kudsî hadislerin diğer hadislerden ayrılan yönü ise Allah’a doğrudan nispet edilmeleri, dikkati daha fazla çekmeyi ve insanları ahlakî kurallara yönlendirmeyi hedeflemiş olmalarıdır. Peygamber yalan yere sözünün başında Allah’ın adını anmayacağına göre, bunlar mutlak suretle ilahî menşelidir. Ancak bu yaklaşımın ihmal ettiği bir husus vardır. O da şudur: Mademki sünnetin tamamı ilahî menşelidir, Hz. Peygamber neden her hadisinin başında Allah adını anmamıştır?

    Bizim kanaatimize göre, söz konusu hadisler iki kısımdan birinde mütalaa edilmelidir:

    1- Hz. Peygamber’in bu buyruklarının bir kısmı yaşamış olduğu coğrafyanın kültüründe gezinen temsiller ve veciz sözlerdir. Gerek Hıristiyanların ve gerekse Yahudilerin yaşadığı bir bölgede hayat sürmüş olan Allah Resûlü’nün bu kültürlerden intikal etmiş ve anonim halini almış sözler ile anekdotları kendi sözlerinde kullanmış olması bizce tabiidir. Hatta çevresindekilerin de bunları bilmiş olmasını göz önünde bulundurarak daha etkili olacağını düşünmüş olabilir. Bunları anlatmasını “sizin de bildiğiniz gibi” bağlamında değerlendirmek makul gözükmektedir. Hatta Hz. Peygamber’in Kitab-ı Mukaddes’te geçen ve bölgenin ortak değeri olan hususları bilmemesi garipsenecek bir durumdur. Bu nedenle Hz. Muhammed’in söylemlerinde bunlardan yararlanmış olması anlaşılabilir bir durum arz etmektedir. Bunu kabul ettiğimizde, Hz. Peygamber’in semavî de olsa başka dinlerin değerlerini ve mirasını İslam ümmeti içine taşımış olacağı şeklinde bir endişe zihinlerimize gelebilir. Ancak unutmamak gerekir ki, bunu Kur’an da yapmaktadır. Kutsal kitabımızla Kitab-ı Mukaddes arasında pek çok ortak anlatım vardır. Sonuçta tahrif edilmiş olsalar da yine de ilahî bir pırıltıyı içlerinde taşımaktadırlar. Kur’an Kitab-ı Mukaddes’te geçen bir hususu yinelemekte bir beis görmemişse, Hz. Peygamber de aynı şeyi düşünmüş olabilir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin en azından bir kısmının o coğrafyanın ortak değerleri olduğunu kabul edebiliriz. Hz: Peygamber’in yaptığı, bunları tekrarlamak olmuştur.

    2- Kudsî olarak tanımlanan hadislerin büyük çoğunluğu Hz. Peygamber’in temsil kabilinden zikrettiği hadislerdir. Allah Resûlü, Yüce Yaratıcının nasıl bir kul istediğini, nelerden hoşnut olduğunu/olmadığını ifade etmek amacıyla sözünü Allah’a nispet etmiştir. Bir nevi Kur’an vasıtasıyla hazmettiği Allah’ın muradına kendi ifadeleriyle tercümanlık yapmıştır.
    Dolayısıyla gerçek anlamda Allah’tan gelen bir ilham vs. söz konusu değildir. Kur’an eksenli İslam ümmetini oluşturma çabasını sergileyen Hz. Muhammed’in Allah’ın beklentilerini kullarına yakın etmesidir. Kabaca söyleyecek olursak, “Allah şöyle bir kul ister, şöyle bir ibadet arzular…” anlamında “Allah diyor ki” sözünü kelamının başında kullanmıştır.

    Notlar:

    1- Üzücü olan şudur ki, hadis külliyatı içerisinde çok önemli bir yekûn tutan ve Allah Teâlâ’ya izafe edilmeleri nedeniyle farklılık arz eden kudsî hadislerle ilgili olarak bugüne kadar doyurucu bir çalışma yapılmamıştır. Dolayısıyla bunların bir bütün olarak ele alınmasına ve nasıl bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğine dair doktora düzeyinde bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.

    2- Konumuzla ilgili olarak Aliyyu’l-Kârî ve Yusuf Ali Bedevî gibi zevat kudsî hadisleri; Muhammed Avvâme, Mustafa el-Adevî gibi zevat ile Mısır Evkaf Bakanlığı sahih kudsî hadisleri derleyen çalışmalar yapmışlardır. İsâmuddîn es-Sabâbitî’nin sıhhatlerini açıklayarak yaptığı üç ciltlik “Câmiu’l-Ehâdîsi’l-Kudsiyye” adlı eseri bulunmaktadır.

    3- Konunun tartışması için şuralara bakılabilir: Hayati Yılmaz, “Kudsî Hadis”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, XXVI/318-20; Muhammed Ebû Zehv, el-Hadis ve’l-Muhaddisûn, s. 16-8; Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, s. 98-99, 121-2; M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, s. 304-21.

    Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
    Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

    Kaynak:http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/nsections/index.php?op=viewarticle&artid=111

  15. insan kutsi hadislere inanmakla birşey kaybeder mi?sonuş:hayır çünkü kurana ters düşen hiçbir şey yok kutsi hadislerde peki ianamayanlar birşey kaybeder mi?bunu cevabını sizler verin……. yukarıda enes kardeşin yorumları kurandan delillerdir hem kuranı çok sevip ona uyup hemde deliller nasıl inkar ediliyor anlamıyorum……

    HADİSLERİ İNKAR ETMEK

    “(Ey Muhammed!) De ki: “Allah’a ve rasul (Muhammed)e itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse (bilsinler ki) Allah (şüphesiz) kafirleri sevmez.” (Al-i İmran: 32)

    Allah (c.c) bu ayette kendisine ve rasulüne itaat edilmesini emretmekte ve her ne sebeple olursa olsun itaatten yüz çevirenlerin kafir olduklarını bildirmektedir.

    Allah’a İtaat Etmek: Allah’ın indirdiği Kur’an’ın hükümlerine göre hayatı düzenlemek demektir.

    Rasule İtaat İse : Kur’an’ın hükümlerini Rasulullah (s.a.s)’in açıkladığı şekilde anlamak ve uygulamak demektir. İşte gerçek İslam da budur.

    Allah (c.c) Rasulüne iki tür vahiy göndermiştir;

    1 – Vahyi Metluv: Kur’an’ı Kerim’in kendisidir.

    2 – Vahyi Gayri Metluv: Rasulullah (s.as)’in Kur’an’ı Kerimi açıklayan sünnetidir.

    Bu iki vahyi kabul etmeyenler ayetin hükmüne göre apaçık kafirdirler ve tevbe etmedikçe Allah (c.c) onları asla sevmeyecektir.

    Rasule itaat; Allah’tan olduğunu haber verdiği, yaptığı ve kabul (takrir) ettiği şeyleri hiçbir şüpheye kapılmadan kabul edip hayata tatbik etmekle gerçekleşir. Fakat Rasulullah (s.a.s)’in fıtratı gereği kendisine has olan oturma, kalkma, yemek yeme, bazı yemekleri sevmeme veya dörtten fazla kadınla evlenme vb. gibi bazı konularda ona tabi olmama bu ayetin hükmüne girmez. Böyle konularda bildirilen emir ve nehiyler hariç, Rasulullah (s.a.s)’e uymamak küfür değildir.

    Sünneti İnkar Edenler:

    Rasulullah (s.a.s)’in sünnetini gözardı ederek, Allah (c.c)’nun indirdiği Kur’an’ı Kerimi Allah’ın istediği şekilde anlamak ve uygulamak mümkün değildir. İslam düşmanı kafirler bu gerçeği çok iyi bilmekte ve cahil halkları kandırmak için şöyle söylemektedirler:

    “Uyulması gereken tek kaynak Kur’an’dır. Çünkü yalnız Kur’an Allah’ın kelamıdır ve yalnız Kur’an Allah tarafından korunmuştur. Rasulullah (s.a.s) ise sadece Kur’ an’ı konuşmuş, Kur’anda geçen hükümlere uymuş ve uymayı emretmiştir.”

    İmam Şafii (r.a) gibi büyük alimler kendi zamanlarında işte bu gibi zihniyete sahip kimselerin bu batıl iddialarının yanlışlığını ispat etmek için çalışmış ve toplumlarını böyle sapıkların tehlikesinden ve fitnesinden korumuş, onların planlarını boşa çıkarmışlardır.

    Fakat daha sonraki dönemlerde İslam alimlerinin azalması sonucu cehalet yaygınlaşınca İslam düşmanları tekrar harekete geçtiler ve İslamı yoketmek için değişik hilelere yöneldiler. İşte bunlardan birisi de; “sadece Kur’an’a tabi olup sünneti inkar etme” fikrini yaymaktı. Bu hile; kafirlerin, İslam’a beşeri fikirler katarak sinsice tahrif edip hükmünü geçersiz kılmak için ötedenberi kullandıkları ve günümüzde de halen yaymaya çalıştıkları eski bir metoddur.

    Hakkı anlatan İslam alimlerinin azaldığı, cehaletin ve cahillerin çoğalıp yaygınlaştığı şu asrımızda da bu sapık fikirlerin ardına düşenler artmaya başladı. Bu tür iddia ve fikirler zamanımızda devlet olarak ilk defa kafirlerin güdümüyle Libya’da Kaddafi tarafından ortaya atıldı ve oradan dünyaya yayılmaya başladı. Özellikle de İslam dili olan arapçayı bilmediklerinden dolayı İslam’ı bilmeyenler daha çok olduğu için arap olmayan ülkelerde taraftar buldu.

    Sünneti İnkar Ettirmedeki Çıkarları:

    Rasulullah (s.a.s)’in sünneti olmaksızın Kur’an’a tabi olmanın İslam’ı yıkmadaki etkisi nedir? İslam düşmanı kafirler bu fikrin yayılması için neden bu kadar çok çaba sarfediyorlar? Bu sorulara cevap bulabilmek için önce şu temel kaideleri göz önünde bulundurmak gerekir:

    1 – Kur’an ayetlerinin çoğu mücmeldir. Pratik hayata aktarabilmek için mutlaka açıklanmaları gerekir. Örneğin; Allah (c.c) Kur’an’da namaz, oruç, hac, zekat gibi amelleri farz kılmış fakat bu amellerin nasıl yapılacağını bildirmemiştir. İşte Kur’an’da emredilen fakat nasıl yapılacağı açıklanmayan böyle amelleri Rasulullah (s.a.s) açıklamıştır. Şayet Rasulullah (s.a.s)’in sünnetine itibar edilmezse Allah (c.c)’ın mücmel olarak bildirdiği emir ve yasaklarıyla ilgili ameller, sevdiği ve razı olduğu ibadetler hayat pratiğine aktarılmayacak ya da herkesin kendi heva ve hevesine göre yorumlamasına bırakılacaktır. Böyle olunca da ortaya değişik namaz, zekat, hac, oruç şekilleri çıkacaktır.

    Kur’an’ın hükümlerini açıklayan sünnet bir kenara bırakılıp yalnız Kur’an’a göre hüküm verildiğinde değişik uygulamaların meydana gelmesi kaçınılmazdır.

    Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah’ı sevmek kesinlikle Rasulullah’a tabi olmayı gerektirmektedir. Allah (c.c)’nun sevdiği ve razı olduğu ameller de ancak Rasulullah (s.a.s)’in açıklama ve uygulamalarıyla öğrenilebilir.

    2 – Rasulullah (s.a.s)’in sünnetini bir kenara bırakıp yalnız Kur’an’a yönelmek Kur’an ayetlerini inkar etmek demektir. Çünkü Kur’an’da Rasulullah (s.a.s)’in sünnetine tabi olunması gerektiğini bildiren ve emreden, ona muhalefet etmeyi yasaklayan bir çok ayet vardır.

    Sünneti İnkar Edenlerin Tasnifi:

    1 – “Rasulullah (s.a.s) yalnız Kur’an’ı konuşmuştur. Sünnet diye birşey yoktur. Dolayısıyla yalnız Kur’an’a uymak gerekir” diyenler.

    Bunlar sünneti toptan reddetmektedirler. Böyle kimseler Ali İmran: 32 ve benzeri ayetlerin hükmüne göre müslüman değil, kafirdirler.

    2 – “Kur’an’ı ve sünneti delil olarak kabul eden fakat Kur’an’a uyan sünneti alıp, uymayanları reddedenler.

    Kur’ana uygun olan ve olmayan sünneti anlayacak ve (hadislerin zayıfını sahihinden, sahihini zayıfından) ayırt edebilecek bir ilme sahib olanların bu yola başvurarak Kur’an’a uymayan sünneti terk etmeleri küfür değildir.

    Fakat Rasulullah (s.a.s)’in hadisleri incelenirken sadece metinlerine değil senedlerine de itibar etmek gerekir. Eğer sened sağlam, metin zahiren Kur’an’a zıt ise ya metni Kur’an’a göre te’vil etmek ya da hadisin mensuh olduğuna dair hüküm vermek gerekir. Hadisin yalnız metnine bakıp senedini gözardı etmek hatadır.

    3 – Kur’an’a uygun olup olmadığını anlayabilecek bir ilme sahip olmaksızın hadislerin sadece metinlerine bakarak “bu hadis Kur’an’a uygundur, alınır, ittiba edilebilir” veya “şu hadis Kur’an’a uygun değildir, alınmaz ve bu hadisle amel edilmez” diye hüküm verenler.

    Böyle kimseler Rasulullah (s.a.s)’in hadislerini hiçbir ilmi delile dayanmaksızın kafalarına, heva ve heveslerine göre reddettikleri için kafirdirler.

    Yalnız Kur’an’ı Kabul Edip Sünneti Tamamen İnkar Edenler:

    Rasulullah (s.a.s)’in sünnetini tamamen inkar edenlerin şöyle bir şüphesi vardır:

    “Kur’an’ı Kerim’in Allah (c.c) tarafından korunacağı bildirilmiştir. Fakat Rasulullah (s.a.s)’in sözlerinin korunacağına dair herhangi bir garanti yoktur. Bu sebeple Rasulullah (s.a.s)’in sözü diye nakledilen hadisleri gerçekten Rasulullah mı söyledi yoksa başkası mı uydurdu bunu tespit etmek mümkün değildir. Çünkü bu hadisler Kur’an’ın korunduğu gibi korunmamışlardır. Ayrıca Allah (c.c)’nun bizden istediği sadece Kur’anı Kerim’e bağlanmamızdır. Bu yüzden sadece Kur’anı Kerim korunmuş, hadisler ise korunmamıştır.”

    Bunlara şöyle cevab verilir:

    Allah’ın Kur’an’ı koruması; Kur’an’ı vahiy esnasında indiği şekliyle bizlere ulaştıran fertleri bulundurmasıyla, yani mütevatir olarak bizlere ulaştırmasıyla olmuştur. İşte bu şekilde Kur’an’ı Kerim mütevatir bir yolla günümüze ulaştığı için ona korunmuş hükmü verilir. Yoksa Allah (c.c):

    “Muhakkakki zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve onu biz koruyacağız” (Hicr: 9)

    ayetini Kur’anda zikrettiği için değil… Bu ayet Kur’an’ın korunacağını haber vermekte, fakat onun nasıl korunacağını bildirmemektedir.

    Kur’an hakkında; “Rasulullah’a indiği şekliyle hiçbir değişikliğe uğramaksızın günümüze ulaşmıştır” hükmünün verilmesi, bize ulaşma yolunun şüphe götürmeyen sağlam ve doğru bir yol olmasındandır. Eğer Kur’an bize mütevatir yolla ulaşmamış olsaydı o zaman Kur’an’ın sıhhatinden (doğruluğundan) emin olunamazdı. Çünkü bu durumda Kur’an tahrif edilmiş ve hatta böyle bir ayet sonradan da ilave edilmiş olabilirdi.

    Fakat Kur’anı Kerim yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından günümüze ulaştırıldığı için böyle bir tahrifatın olmadığından kesin olarak eminiz. İşte bu yüzden Kur’an hakkında “kesin doğrudur” hükmünü vermekteyiz.

    “Kur’an’da “Hicr: 9″ ayeti olduğu için Kur’an korunmuştur, hadisler hakkında böyle bir ayet olmadığı için hadisler korunmamıştır” diyerek hadisleri tamamen inkar etmek de işte bu sebepten dolayı doğru değildir. Çünkü hadislerden de bize kadar tevatüren ulaşanlar vardır. Bu hadisler ya Kur’an’ın dışında, yada Kur’an’ın ayetlerini açıklayan hükümler bildirmektedir. Bu da Kur’an’ın dışında uyulması gereken başka hükümlerin olduğunu göstermektedir. Tevatür yolu kesin güvenilir bir yol olduğu için bu mütevatir hadislere de kesin doğru hükmünün verilmesi ve onların bildirdiği hükümlere uyulması gerekir.

    Kur’an’ın geldiği yolla herhangi bir söz geldiğinde bu söz, ister Rasulullah (s.as)’in sözü olsun isterse bir başkasının sözü olsun, bu sözün onu söyleyen kimseye ait olduğunun kabul edilmesi gerekir. Eğer böyle yapılmazsa yani, tevatürün kesin güvenilir bir yol olduğu kabul edildiği halde, bu yolla ulaşan iki sözden birisi kabul edilip diğeri kabul edilmezse (yani Kur’an kabul edilip, mütevatir hadisler kabul edilmezse) bu, kişinin kendi kendisiyle tezata düşmesi demektir. Bu da, o şahsın heva ve hevesine göre hareket ettiğini gösterir.

    dini kitaplar hadis vs bunları tutarken abdesT almak müstehap görülmüştür hayızlı iken cünüp iken almak mekruhtur hadis kitapları için…. eğer içinde çokça kuran varsa arapça hayızlı iken onu tutmaktan bile kaçınılmalıdır kitabın çoğu arapça kuran ise ancak az derecede varsa bazı sayfalarda sadece o sayfa tutulamaz
    kutsi hadis namazda okunmaz sadece kuran ayetleri okunur
    özel gün ve gecelerde kuran okuduktan sonra öğrenmek için niçin insan kutsi hadis okumasın o geceler peygamberide anmak gerekir

    KUTSİ HADİS HAKKINDA

    Kudsi Hadis Muhammed (s.a.v.)’den Rabbinden isnad yolu ile ahad olarak bize nakledilen hadistir. Kudsi Hadis, Allah’ın kelamından ona izafe edilen bir hadistir. Allah’a nisbet edilmesinin sebebi ilk önce onu konuşanın Allahu Teâla olduğundan dolayıdır. Nebi (s.a.v.)’e izafe edilmesinin sebebi ise Allahu Teâla’dan haber veren olmasından dolayıdır. Ancak Kur’an-ı Kerim gibi değildir. Çünkü o ancak Allahu Teâla’ya izafe edilmektedir. Kur’an’dan bir ayet söyleneceği zaman “Allahu Teâla şöyle buyurdu” denilir. Hadisi Kudsi söylenmek istenildiğinde ise: “Rasulullah (s.a.v.) Rabbinden yaptığı rivayette şöyle buyurdu” denilir. Bir başka ifade ile de şöyle denilir. “Rasulullah (s.a.v.)’in Rabbinden rivayetle Allahu Teâla şöyle buyurdu” denilir. Her iki ifadenin anlattığı anlam ise tektir.

    Kur’an ile Kudsi Hadis arasındaki fark şudur: Kur’an’ın hem lafzı hem de manası Vahyi Celi ile Allahu Teâla’dandır. Hadisi Kudsi ise; Lafzı Rasulullah (s.a.v.)’den manası ise ilham veya uyku yoluyla Allahu Teâla’dandır. Kur’an, Cebrail vasıtasıyla indirilen mucize bir lafızdır. Hadisi kudsi ise mucize değildir ve Cebrail vasıtası ile de gelmemiştir. Kur’an, Kudsi Hadis ve Kudsi olmayan hadis arasındaki fark şudur: Kur’an, Cibril’in lafzen Nebi (s.a.v.)’e indirdiği sözlerdir. Hadisi Kudsi; Allahu Teâla’nın ilham veya uyku yoluyla Nebi (s.a.v.)’e verdiği bir haberi Nebi (s.a.v.) kendi ifadesi ile bildirdiği habere denir. Diğer hadisler de Kudsi Hadis gibi manası Allah’tan lafzı ise Rasulullah (s.a.v.)’dendir. Ancak Allahu Teâla’ya nisbet edilmiştir. Allahu Teâla’ya izafe edilen Kudsi Hadisi hadis diye isimlendirmek ıstılahi bir isimlendirmedir.

    Kudsi Hadis;

    Allah (C.C) Hazretleri, ibadet edmemiz için kudsi hadislerinde şöyle buyuruyor:
    “Ey İnsanoğlu, Tevbe gibi geçerli bir yardımcınız yok. İlim gibi değerli bir ibadet yok. İhlaslı namaz gibi makbul olan bir namaz yok. Başarıya denk bir mutluluk yok. Akıldan daha üstün bir güzelik yok. Cehaletten daha kötü bir fenalık yok..

    Ey İnsanlar bana ibadet için zaman ayırın ki, sizleri ihtiyaçlarınızdan kurtarıyım, evinizi bereketle bedeninize de, sıhhat vereyim. Beni anmaktan ve bana ibadet etmekten sakın gaflete düşmeyin. Eğer gafil olursan seni sıkıntıya düşürürüm, bedenine de çeşitli dertler veririm,kalbini gam kasvetle doldururum.

    Ey İnsanlar, sana verdiğim sihatle bana ibadet etme gücü kazandın. Benim verdiğim hidayetle benim farzlarımı yerine getirme gücü kazandın. Benim verdiğim rızkımla bana isyan etmeye kuvvet kazandın. Benim ihsanım içinde yoğruldun, niymetimle de güzelleştin. Ancak sen beni unuup başkalarını hatırlıyorsun ve de bana şükretmiyorsun.

    “Kim gecelerini ibadet ederek, gündüzlerini de oruç tutup namaz kılarak ve bana dua ederek geçirirse, ben o, kuluma çeşit, çeşit ikramlarla ona iftar veririm. Gecenin bir yarısında kalkıp namaz kılarsa Allah katında çok şerefli bir kul olur. Kimki haram olan her şeyden sakınırsa ateşin ısısından korurum.

    Ey İnsanlar, Günün başında kılınması şart olan dört rekat namazdan geri kalma ki, bende seni o, günün sonuna kadar gözeteyim. Benden başka ibadet edicek başka bir ilah yoktur. Ancak ve ancak hak varlık ben varım. Muhammed (s.a.s) benim kulumdur ve Peygamberimdir.

    “Allah (c.c) Hz. kendinden başka ibadete hak kazanmış bir ilah olmadığını delillerle açıkladı. Kim ki İslam dan başka bir din ararsa o, istemiş olduğu din, kesinlikle kendisinden kabul olunmaz.”
    “Ey İnsanoğlu benim rızkımı yeyince, bana ibadet etmeye koyul ve bana ibadet et.”

    “Ey İnsanlar, Sabret ve alçak gönüllü ol ki, seni üstünleştiriyim. Bana şükür halinde ol ki sana daha fazla vereyim.”

    İlim adamları Hadis-i Kudsî’nin çeşitli özelliklerinden söz etmişlerdir. Bunlardan meşhurları; şunlardır:

    Hadis-i Kudsî ile kılınan namaz geçerli olmaz, Hadis-i Kudsî yazılı kitap veya kağıtlara cunub, hayızlı ya da lohusa birinin do­kunması veya onu okuması haram değildir.
    Hadis-i Kudsîde Kur’an lafızlarında olan i’caz mevcut değildir, Hadis-i Kudsîyi sıhhatinden şüphe ederek inkar eden bir kimse kafirlikle itham edilemez.

    Kur’an-ı Kerîm ile Hadis-i Kudsî Arasındaki Fark Üzerine

    el-Mevlâ el-Kirmânî, Kitabu’s-Savm’ın baş kısmında şöyle diyor:
    “Kur’an’ın lafzı i’caz özelliği taşır (yani bütün insanlar bir-araya gelse bile Kur’an’ın lafzına benzer, onun taşıdığı yüksek özellikleri taşıyan bir metin ortaya koyamazlar).
    Cebrail Aleyhisselâm vasıtasıyla indirilmiştir. Bunun yanısıra i’caz özelliği taşımayan ve manası vasıtasız olarak bildirilmiş olan bilgi vardır ki, buna ilahî, rabbani, Kudsî Hadis adı verilir”.

    Sonra şöyle de­vam ediyor:

    ‘Hakikatte bütün hadisler bu özelliğe sahiptir, nasıl olmaz ki, Rasulullah Aleyhisselâm, kendi hevasından bir şey konuşmaz’ diye sorarsan şöyle derim:
    ‘Aradaki fark şudur ki, Kudsî hadis Allah’a nisbet edilmektedir ve diğer hadislerdekinden farklı olarak Hakk Teala’dan rivayet edilmektedir.

    Hadis-i Kudsinin Yüce Allah’ı tenzih ve O’nun Celal ve Cemal sıfatları konusuna girmemesi itibariyle de, Kur’an ile Kudsî Hadis arasındaki fark görülebilir.

    et-Tayyibî şöyle diyor: Kur’an’ın lafzı Cebrail Aleyhissilâm’m Rasulullah Aleyhisselâm’a bildirdiği lafizdır. Kudsî Hadis ise Yüce Allah’ın ilham ile veya uykuda ma­nasını Rasulullah Aleyhisselâm’a bildirdiği hadistir. Peygamber Aleyhisselâm, bu manayı kendi sözü ile Ümmetine bildirmiştir. Rasulullah Aleyhisselâm diğer hadislerini Allahu Teala’ya nisbet etmemiş O’ndan rivayet etmemiştir.
    et-Taftazanî’nin torununun yazdığı el-Fevaid adlı kitapta da böyle denilmektedir.
    (Buhari, Muslim, İbni Mace, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî, Muvatta’dan Kudsi Hadisler, Madve Yayınları: 11-13.)

    Kudsi ve Nebevi Hadis Farkı:

    Mânâsı Allah’a, lâfızları Hz. Peygamber’e âit olan hadislere kudsi hadis; mânâ ve lâfzı Hz. Peygamber’e âit olan hadislere de nebevî hadis denir.
    Diğer hadisler de Kudsi Hadis gibi manası Allah’tan lafzı ise Rasulullah (s.a.v.)’dendir. Ancak Allahu Teâla’ya nisbet edilmiştir. Allahu Teâla’ya izafe edilen Kudsi Hadisi, hadis diye isimlendirmek ıstılahi bir isimlendirmedir.

    “İlâhî hadis” ve “Rabbânî hadis” diye de adlandırılan kudsî hadis:

    Hz. Peygamber’in, anlam bakımından Allah’a dayandırdığı, başka bir deyişle O’ndan nakiller yaparak söylediği sözdür.

    Kur’ân ile nebevî hadis arasında yeralan bu tür hadislerin “kutsal”lığı, mânâsının Allah’a âit olmasından; “hadis” diye adlandırılması ise, Hz. Peygamber tarafından dile getirilmiş olmasından kaynaklanmaktadır.

    Hz. Peygamber’in istediği ibare ile ifade etmek üzere bazen Cibril (a.s) vasıtasıyla ve bazen de vahiy, ilham ve rüya suretiyle Allah Teâlâ’dan rivâyet ettiği hadistir.

    “Kudsi hadislerin, bir taraftan ilk kaynak olarak Allah Teâlâ’ya izafe edilmesi, diğer taraftan Hz. Peygamber’in hadisleri arasında ve hadis lafzıyla zikredilmesi, bunların bazı yönlerinden Hz. Peygamber’in hadislerine benzerliğini ortaya koymaktadır. Zira Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmı olup Hz. Peygambere vahyolunmuştur; kudsî hadislerin de ilk kaynağı Allah Teâlâ olduğuna ve Hz. Peygamber tarafından ondan rivayet edildiğine göre, bunlar da vahiydir. Binaenaleyh, vahiy olmak bakımından Kur’ân-ı Kerim’le hadis-i kudsî arasında herhangi bir fark mevcut değildir.
    Bununla beraber Kudsî hadisler Kur’an’dan sayılmazlar; “her ikisinin de kendilerine has özellikleri vardır ve bu özellikler ikisinin aynı şey olmalarına engel teşkil ederler” (Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980, s. 123-124)

    Allah tarafından gelen vahiy olmaları bakımından, Kur’ân âyetleriyle kutsî hadisler arasında bir fark yoktur. Fakat Kur’ân hem anlamı, hem de lâfızları yönünden Allah’a âit iken, kutsî hadis, sadece mânâ açısından Allah’a âittir.

    Kur’ân ile kudsî hadis arasındaki diğer farklar şunlardır:

    a) Kudsî hadis, namazda okunmaz.
    b) Abdestsiz olarak dokunulması câizdir.
    c) Lâfzı Allah’a âit olmadığı için Kur’ân gibi mu’ciz değildir.
    d) Lafzî rivâyeti şart olmayıp, sadece anlam olarak rivâyet edilmesi câizdir.

    Kudsî hadîsin ilk kaynağı Allah olduğu ve esasen hitap O’ndan geldiği için, rivâyet edilirken başına, “Hz. Peygamber’in rivâyet ettiğine göre Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:…” veya “Rasûlullah (s.a.v), Rabbinden rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurdu:…” şeklinde bir rivâyet lafzı getirilir.
    Diğer hadislere göre kutsî hadislerin sayısı çok azdır. (İsmail lütfü Çakan, Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 2/289)

    Bazı zamane akılcı ekoldan mealci profesörler, “bir kısım hadis-i kudsîlerle Ehl-i Kitab’ın kitapları arasında benzerlik bulunduğunu” söyleyerek, hadis-i kudsî diye anılan rivayetlerin aslında Ehl-i Kitap”tan alınmış şeyler olabileceğini ileri sürerek ilmi yetersiz kişilerin akıllarını karıştırmaktadırlar.

    Merhum allame Abdulfettâh Ebû Gudde”nin öğrencisi Muhammed Avvâme hocanın bu hususta güzel bir tahkiki bulunduğunu ve kısmet olursa onu ayrı bir yazı konusu olarak işleyeceğimi belirterek konumuza dönecek olursak; hadis-i şerif ile hadis-i kudsî arasında ilk bakışka kafa karıştırıcı gibi görünen bu mahiyet benzeşmesi, iki kategori arasındaki şu farkı gözardı etmenin sonucudur:
    Hadis-i şerifler, “kavlî”, “fiilî” ve “takrirî” olmak üzere üç gruptan oluşur.
    Hadis-i kudsî ise sadece “kavlî” hadisler ile bir ölçüde benzeştirilebilir. Yani hadis-i kudsîler arasında “fiilî” ve “takrirî” kategorisi mevcut değildir.

    İkinci olarak hadis-i şeriflerin tamamının anlam olarak doğrudan Allah Teala”dan olduğunu söylemek isabetli değildir. Onlardan belli bir kısmı, vahiy tarafından, “sessiz kalınmak” suretiyle onaylanmış rivayetlerdir. Bir başka deyişle, hangi kategoride olursa olsun bir kısım hadis-i şeriflerin vahye dayanması, vahiy tarafından herhangi bir düzeltme/tağyire maruz kalmamaları dolayısıyla onaylanmış olmaları suretiyledir.
    Nihayet hadis-i şerifler arasında “ilham” edilmiş olanlar vardır. Efendimiz (s.a.v)”in “Cibril-i Emin ruhuma şöyle ilka etti” diye başlayan hadislerinin bu kategoride olduğunu söyleyebiliriz.
    Ayıca hadis-i kudsîler, Efendimiz (s.a.v)”in doğrudan Allah Teala”ya izafe ettiği, “Allah Teala buyurmuştur ki” gibi bir ifadeyle başlar. Hadis-i şeriflerde ise böyle bir hususiyet yoktur.
    Sonuçta “hadis-i kudsî” “hadis-i nebevî” ayrımı teknik düzeyde bir ayrımdır ve Sünnet”in vahiy kaynaklı olduğu gerçeğini zedelemek için herhangi bir şekilde istismar edilmeye müsait bir zemin teşkil etmez.

    Kudsî hadislerle Kur’an-ı Kerîm arasındaki fark konusunda İslâm âlimleri iki görüş beyan etmişlerdir:

    A- Kudsî hadislerin manâsı ve sözleri Allah’tandır.

    1. Bu hadisler Allah’a nisbet edilmiş ve “Kudsî”, “ilâhî” ve “Rabbani” diye tavsif edilmiştir.
    2. “Ey kullarım” gibi Allah’ı ifade eden birinci şahıs zamirleri kullanılmıştır.
    3. Kudsî hadislerin ilk kaynağı Allah Teâlâ’dır, hitap O’nundur, Hz. Peygamber râvî durumundadır.

    Nitekim bu tür hadislerin başında genellikle şu ibareler görülür:
    “Rasûlullah Rabbinden rivâyet ettiği hadiste şöyle buyurdu…” veya “Rasûlullah’ın rivayet ettiği hadiste Allah Teâlâ şöyle buyurdu… ”

    Bununla beraber Kur’an-ı Kerîm’in özelliklerine sahip değillerdir. Zira; manâ ve lafız yönünden Kur’an-ı Kerîm’deki i’caz kudsî hadislerde yoktur. Kur’an tevâtur yoluyla, kudsî hadisler âhâd yolla nakledilmişlerdir.
    Kur’an âyetlerinin manâ ile rivayeti câiz değildir. Kur’an âyetleri namazda okunur, cunub iken okunmaz ve abdestsiz bir bezle el değilir başka şekilde dokunulmaz. Kudsî hadisler böyle değildir. (Muhammed Accâc el-Hatîb, es-Sünnetu Kable’t-Tedvîn, Kâhire 1383/1963, s.22)

    B- Âlimlerin çoğuna göre kudsî hadislerin manâsı Allah’a, lafzı Hz. Peygambere aittir. Allah’ın, vahiy, ilham ve rüyâ yoluyla kendisine bildirdiği ilâhî mesajları manâlarına uygun ifadelerle nakletmiştir.

    Kudsî hadisler, Allah’ın kudret ve azametinden, rahmetinin genişliğinden, ihsanının bolluğundan (kısacası Allah’ın sıfatlarından) söz ederler. Helâl, haram şeklinde ahkâma taalluk etmezler.

    Bu hadisler yüz adedi bulur. Bazı âlimler kudsî hadisleri ayrı eserlerde toplamışlardır. Bunlardan Abdurraûf el-Munâvî (1031/1622.), “el-İthâfâtu’s-Seniyye bi’l-Ehâdîsi’l Kudsiyye” isimli eserinde alfabetik sırayla tasnif etmiştir.
    (Kettânî, er-Risâletu’l-Mustatrafe, İstanbul 1986, s.81.
    Abdurrauf el-Munavi’nin bu eseri Diyanet İşleri Eski Başkanı H. Hüsnü Erdem tarafından Kırk Kudsi Hadis ve İlahi Hadisler adıyla türkçeye çevrilmiş ve yayınlanmıştır. Kudsi hadisler konusunda Aliyyu’l-Kari’nin Ehadisu’l-Kudsiyye adlı eseri de vardır. (İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usulu, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları: 115.))

  16. Sünnetin Delil Olmayacağını Söyleyen Hasta Kalpliler:

    Peygamber efendimiz, hadislerle amel etmeyecek olan kişilerin nasıl İn­sanlar olacaklarını bizlere tanıtmış ve bu gibi İnsanlardan uzak olmamızı be­yan etmiştir.
    Bu hususta Ebu Rafi (Ebu Rafı Rasulullah’ın azadlı kölesi olup, İsmi Eslem’dir)Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
    “Sakın sizden birinizi koltuğuna yaslanmış otururken, kendi­sine emrettiğimiz veya yasakladığımız hususlardan bir husus geldiğinde “biz bunu bilmiyoruz. Biz Allah’ın Kitabında ne bulduksa ona tabi oluruz” di­yen biri olarak görmeyeyim. ”
    (Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13.
    Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet, bab: 6 hn: 4605; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2663; îbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 13)

    Mikdam b. Mâdi Kerib ise Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:
    “Dikkat edin! Bana kitap, bir de onun kadarı (vahyi gayri metluv) veril­miştir. Yakında karnı tok olan ve koltuğuna yaslanan bir kişi:
    “Siz sadece bu Kur’an’a sarılın. Siz onda neyin helal olduğunu görürseniz onu helal sa­yın ve neyin de haram olduğunu görürseniz onu haram sayın” diyecektir. Dik­kat edin! Ehlî eşeklerin etleri size helal değildir. Köpek dişi bulunan yırtı­cı hayvanların etleri de helal değildir.”
    ( Ebû Dâvûd, Kit. Sünnet bab: 6, hn: 4604; Tirmizî, Kit. İlim, bab: 10 hn: 2664; İbn Mace, Kit. Mukaddime, bab: 12; Müsned, İmam Ahmed, c. IV, sh. 131.00 )

    Diğer bir rivayette şöyledir.
    “Dik­kat edin olabilir ki, koltuğuna yaslanan bir kimseye benim hadisim ulaşır. O da der ki: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı bulunmaktadır. Onda neyin helal olduğunu görürsek onu helal sayarız. Neyin de haram olduğu­nu görürsek onu haram sayarız.” Dikkat edin. Allah’ın rasulunün haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir. ”
    (Tirmizî, Kit. ilim: bab: 10 hn: 2664 )

    Bütün bunlardan sonra Peygamberi hafife almayı ve onun sünnetini red etmeyi, bir modernlik sayan, kendilerinin de aydın ve İleri görüşlü oldukla­rı vehmine kapılan bir kısım zayıf iradeli taklitçilere şunu hatırlatmada fay­da vardır.
    Sizler Rasulullah’ın sünnetini reddederek biryere varamazsınız?
    İs­lâm’a hizmet etmeniz yerine ona şüpheler sokmuş oluyorsunuz. Rasulullah’ı devre dışı bırakarak, Kur’an’ı felsefi görüşleriyle açıklamaya çalışan şımarık­lara zemin hazırlıyorsunuz. İçinizden kâfirlere şirin görünme hastalığına yakalananlar da şunu iyi bilsinler ki, bu halleriyle onlara yaranamazlar.
    Müslüman olduğunuzu söylediğiniz müddetçe sizler onların nezdinde geri­cisiniz. Örümcek kafalısınız. Yobazsınız. Murtecisiniz. O halde nedir sizin bu haliniz? Kimlere hizmet ediyorsunuz?
    İyi niyetli olmanız yeterli değildir. Bi­raz da kafanızı çalıştırıp bilgisizliğinizi anlayınız. Aczinizi itiraf ediniz. Allah’ın elçisinin önüne geçmekten haya ediniz ve şu âyetin sesine kulak veriniz:

    “Ey iman edenler! Allah’ın ve Rasulunün önüne geçmeyin. Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah, işiten ve bilendir.” (Hucurat, 1)

    Diğer yönden başka bir takım muminler de “Orta yolu tutalım. Hadisleri ne tamamen reddedelim. Ne de sahih denen her hadisi alalım. Hadislerin mutevatir olanlarını alalım. Diğerlerini yedek bir kaynak kabul edelim. Aklımı­za ve mantığımıza uyarsa onları alırız. Şayet uymazlarsa almayız. Mutevatir hadisler de parmak sayılarım geçmez” şeklinde iddialarla ortaya çıkmakta­dırlar.
    Aslında bunlarla hadisleri tamamen reddedenler arasında pratikte pek fark yoktur. Çünkü bunlar da yalnız kendi ölçülerine göre mutevatir say­dıkları bir kaç hadisi kayıtsız şartsız kabullenmekte, diğer sahih hadislerin ka-bullenilmesinde akıllarını hakem kılmaktadırlar.

    Bunlara şunu sormak yerin­de olur:
    “Sizler mutevatir olmayan sahih hadislerin kabul edilip veya edilme­yeceği hususunda aklınızı hakem kılıyorsunuz. Ancak sizlerin her biriniz di­ğerinden farklı düşünüyorsunuz. Şimdi müslümanlar peygamberlerinin ha­disini bırakıp da sizlerden hanginizin aklını esas alsınlar. Çünkü her biriniz kendi aklının daha üstün olduğunu iddia ediyor. Yoksa sizler, müslümanların ittifak içinde olmalarından rahatsız mı oluyorsunuz? Müslüman olmanız dolayısıyla hakkınızda böyle bir kanaate varmak İstemiyoruz. Fakat davra­nışlarınız İnsanları buna sürüklüyor. Bırakın bu meseleleri de akıllarınızın enerjilerini müslümanlara faydalı olacak meselelere harcayın. Zira İslâm di­ni, akılların mahsulü bir din değil, nakillerin ortaya koyduğu bir dindir. Akıl­larınızı nasları anlamada kullanınız. Onları yargılamada kullanmayınız. Çünkü akıllarınız nasları yargılayacak güçte değildir.
    Âyette buyurulduğu gi­bi: “Size İlimden sadece az bir pay verilmiştir.” (İsra, 85)

    Şeyh Hasan Karakaya ; usul-u Fıkıh

    Hadisleri Kabul Etmeyen Şüphecilerin Vesveselerine Reddiye

    Mealci geçinen hadis inkarcısı taifenin inkar edip reddetmek için Hadis olması yeterlidir.
    Hadis Usulu alimlerince mutevatir sahih diye onaylanmasına rağmen, bu hadis inkarcıları “aklıma yatmıyor”, Allah böyle dermi, hiç peygamber böyle yapar mı?, adalet mi? diyerek sahih, mutevatir, Buhari, Muslim vs. olmasını önemsemeden reddetmektedirler.
    Evet Rasulullahın aktardığı hadislerin sahihi olabildiği gibi , hasen veya zayıfı da bulunmaktadır. Bu gayri metluv yani kudsi hadis için de geçerlidir. Kudsi hadisde zayıf hadis olumu diye komple kudsi hadisler inkar edilmektedir.
    Bunlara misal verecek olursak Hayri Kırbaşoğlu’nu verebiliriz.

    Kendi düşüncelerini şöyle savunmaktadırlar:
    ” Hadis usulcüleri sanıldığının aksine kudsi hadisin haseni de olur, zayıfı da olur, uydurması da olur diyorlar Aslında bir bakıma izahı da mümkün değil. “Sünnet vahiy kaynaklıdır” diyenlere göre izah edilemez. (Altını çizdiğimiz ifadesindeki bizim düşüncemizdir. Bunlara göre sünnet vahiy kaynaklı değilmiş(!)). Çünkü o zaman sünnet vahiyse, hadis-i kudsî de vahiyse aralarında ne fark var? O da vahiy, bu da vahiy. O zaman daha büyük çelişkiye düşülür.
    Ama bazıları bunun şöyle bir izahını yapmışlar Mesela bir örnek vereyim. Biz ne diyoruz«Yahu kardeşim, Cenab-ı Hak Kur’an’da namazı emrediyor» diyoruz. Bu ifade Kur’an’da yok. Ama bu sözüm doğru mu benim? Doğru Tartışılan konular ibadetle ilgili değil. Bütün mezhepler mesela namazın rekatları konusunda müttefiktirler. Tartışma akaidle ilgili konulardan çıkıyor. Akaidle ilgili konularda ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir insan sadece Kur’an’da belirtilen iman esaslarıyla yetinse tamamdır o Sünnetle, Kur’an’da belirtilmeyen bir iman akidesi oluşturulamaz(!)

    _ Hz Peygamber’e Kur’an dışında bîr vahiy geliyor muydu? Yani vahy-i gayri metluv vaki mi? Kur’an dışında kendisine gaybın haberleri veriliyor muydu?

    – Kıyamet alametleri, Fiten gibi hadisleri kastediyorsanız, hadisçiler tarafından bu tür hadisler şüpheyle karşılanmıştır. Salih Akdemir Bey’in bana aktardığına göre rahmetli Tayyib Okiç bu türden hadislerin bir çoğunun şüpheli olduğunu söylermiş. Şimdi hadiste bazı kıyamet alametlerinden bahsediliyor. Bunlar zaten Kur’an’da da var. Şayet siyasi ve sosyal hadiselerle ilgili gayb haberleri varsa bunlar uydurmadır. Efendim, diyor ki “Horasan’dan siyah bayraklılar çıkacak. Onlar çıktı mı siz onlara tabi olun”
    Bu hadis kime işaret ediyor. Ebu Muslim Horasanî’ye Abbasiler hareketini başlatmıştır. Bayrakları da siyahtı. Emevilerin ki de beyazdı. Bunun Ebu Müslim Horasanî taraftarları tarafından uydurulduğu gayet açık ve net görülüyor. Zaten bunu hadisçiler uydurma olarak kabul etmişler. O halde bizim yapacağımız şudur:
    1-Yaşayan sünneti bir tarafa bırakacak olursak bize kadar gelen rivayetler, sünnet veya hadis, bunlar bugün için zaten müteradif kabul ediliyor. Bunların içinde Hz. Peygamber modelini bize aktaran malzeme hiç yoktur diyebilir miyiz? Diyemeyiz
    2- O halde mevcut kitaplardaki hadislerden gerçek Rasul modelini nasıl çıkarabiliriz? Bunu tartışabiliriz. Bu metodu da önemli olan bir metod dahilinde, bu metodun nasıl olacağını tartışabilmemiz. Bunu Kur’an’dan çıkartmamız gerekmez mi? Onu gelin tartışalım. Sen de ki; Kur’an, O desin ki; akıl Ama gelin tartışalım zaten Fazlurrahman’da böyle bir metod dahilinde, elimizdeki hadis malzemesinden peygamberin Sünnetini ortaya koyabiliriz diyor. Bu malzemelerin bir çoğunu ayıklayalayabiliriz. Bunun için bir metod geliştirebiliriz. Elimizdeki rivayetlerden Kur’an esas alınarak bir model çıkarabiliriz. Sünnet delil olur mu, olmaz mı tartışmasından ziyade bugün gerçek sünnet nelerdir, bunu ortaya koymak için bir metod geliştirmeliyiz? Tabii ki bu metodun birinci maddesi sünnetin Kur’an’la uyum içerisinde olması. Onun dışında tarihi olaylarla çelişmemesi, bilimsel verilerle tezat arzetmemesi. Bazı hadisçiler öyle önemli şartlar ileri sürmüş ki, Mesela hadiste sokak üslubu gibi ifadeler varsa veya ifadesi düşükse bu hadis kabul edilmez. Bunu nasıl bileceğiz. Çok mükemmel Arapça bileceksin, Arap edebiyatının zevkine dahi varacaksın ki, peygamber bunu söyleyebilir mi, söyleyemez mi bileceksin….”

    Gördüğümüz gibi hadis usulu ilmine rağmen , o ilmin ve alimlerin aklını ve metodunu beğenmeyerek yeni metodlar çıkararak, aklına uygun olanların kabul edilmesini savunmaktadırlar.
    Halbuki 1400 senedir İslam aleminde bu taifeden başka, hadislere şüphe katan, şüpheyle yaklaşılmasını sağlayan, ilim ehline itibar etmeyen kimse çıkmış mıdır?
    Bu nefsi itham bugüne kadar ki ehli sünnet akaidinin sıhhatini ve doğruluğunu zan altında bırakmaktadır.
    Hadis usulu alimleri ve hadis usulu ilmine göre hadislerin “sağlamlık, güvenilirlik kaydı” ilimle verilmekte, kimsenin nefsine, ırkına, çıkarına kayırma gözetilmeden incelenip, bildirildiği için ittifakla kabul edilmekte, amel edilmektedir.

    Beyhaki şu hadisi zikreder:
    “Bizden işttiği hadisi işittiği gibi aynen rivayet edenin (c.c.) yüzünü ağartsın. Çünkü kendisine aktarılan bazı kimseler dinleyenden daha iyi beller”
    (İbnu Mace Mukaddime: 18; Darimi Mukaddime: 24; Tirmizi: 2657; Musned: 1/427; Ebu Davud: 3660)
    İleride açıklayacağımız gibi bu hadis mutevatirdir.

    İmam Şafii de şöyle der:
    Rasulullah (s.a.v.) kendi sözünün dinlenip ezberlenmesi ve hakkıyla aktarılmasını (Risale, 402 ve Delailu’n Nübüvve 1/23’de ibare şöyledir: “Rasulullah (s.a.v.) kendi sözünün dinlenip ezberlenmesi ve hakkıyla aktarılmasını her ferde tavsiye edince..”) tavsiye etmiştir. Bu da onun ancak huccet olan şeyleri emrettiğinin delilidir. Çünkü (Çünkü diye başlayan kısım Delail’de yok) bu ya yerine getirilmesi gereken bir helaldir veya kaçınılması gereken bir haramdır veya da yerine getirilmesi gereken bir haddir veyahutta alınıp verilmesi gereken bir maldır veyahutta din ve dünya ile ilgili bir nasihattır.
    (Risale, s. 403’de ibare şöyledir “..din ve dünya ile ilgili bir nasihattır. Bu da şunu gösterir. Fıkhi bilgiyi fakih olmayan da ezberleyebilir. Bu durumda onu ezberlenmiş olur. Fakih olmaz”)

    Beyhaki daha sonra Ebu Rafi’in rivayet ettiği hadisi zikreder (Delail: 1/24.): Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:
    “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyorum”. Biz Kur’an’databi oluruz” derken bulmayayım”
    (Ebu Davud Sünnet: 4605; İbnu Mace Mukaddime: 2; Tirmizi İlim: 10.)

    Beyhaki daha sonra da el-Mikdam b. ma’dikerib hadisini zikreder:
    Rasulullah (s.a.v.) Hayber günü bazı şeyleri haram kıldı. Ehli eşek eti vb. bunlardandır. (Hadis Ebu Davud’da el-Mikdam b. Ma’dikerib’den şu lafızla rivayet edilmiştir: “Dikkat edin! Yırtıcı tırnaklı hayvan, ehli eşek ve zimminin malı haramdır…” Delailu’n Nubuvve: 1/24.)

    Allah Rasulu (s.a.v.) daha sonra şöyle buyurdular:
    “Kişinin koltuğuna oturup, bir hadisimi naklederek şöyle demesi yakındır: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı var (c.c.) Onda helal olarak bulduğumuzu helal sayar, haram olarak bulduğumuzu da haram sayarız” Dikat edin! Rasulullah’ın (s.a.v.) haram kıldığı da Allah’ın (c.c.) haram kıldığı gibidir”

    İmam Şafii şunu da der:
    Allah Teala’nın Rasulullah’a tabi olunamasını farz kılışı Rasulullah’ı görenler ile onlardan sonra kıyamete kadar gelenleri kapsar.

    Beyhaki bundan sonra senediyle beraber Meymun b. Mihran’ın “birşey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasulune arz ediniz” (Şura: 42/52)
    ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet eder:
    – “Alimler şöyle demiştir: Allah’a (c.c) arz etmekten murad, kitabıdır. Rasulullah’a (s.a.v) arz etmekten murad, vefat ettikten sonra sünnetine arz edilmesidir.”

    Beyhaki daha sonra Ebu Davud’un Ebu rafi’den rivayet ettiği hadisi zikreder: Rasulullah (sav) şöyle buyurdular:
    “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyoruz. Biz Kuran’da bulunduğumuz tabi oluruz” derken bulmayayım.”

    İmam Şafii de şöyle der:
    Bu hadis, onunla ilgili Kuran’da bir ayet bulamasalar bile muminlerin Rasulullah’tan (s.a.v) gelen emre uymayanları bildirip, buna uymanın zaruri olduğunu ortaya koymaktadır.

    Beyhaki daha sonra yine Ebu Davud’dan, el-İrbat b. Sariye’den gelen hadisi zikreder:
    O an beraberinde bulunan ashabı da bulunduğu halde (fethetmek üzere) Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Hayber’e geldik. Hayber’in başındaki adam da azılı bir kafirdi. Rasulullah’ın (s.a.v) gelip şöyle dedi:
    -Ya Muhammed! Eşeklerimizi boğazlayıp, ürünlerimizi yiyip, kadınlarımıza da vurma hakkınız varmı?
    Bu söz üzerine Rasulullah (s.a.v) celallendi ve şöyle buyurdu:
    -İbnu Avf! Atına atla git te (ashabıma cennete sadece müminlerin gireceğini ve) namaza toplanmalarını söyle.
    Onlar da toplandılar. Rasulullah namazı kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp şöyle hitap etti:
    – Sizden biriniz koltuğuna yaslanıp, Allah sadece Kur’an’da haram kıldığı şeyleri yasaklamıştır diye düşünerek böyle mi zanneder? Dikket eden! Vallahi ben de bazı şeyleri emrettim ve anlattım. Bazı şeyleri de yasakladım. Benim emirlerim ve yasaklarım da yanı Kur’an gibidir, belki de daha önceliklidir. (Bilesiniz ki) Allah Teala sizlere, izin verilmedikçe zimmilerin evine girmezinizi, kadınlarına vurmanızı ve gerekli öşrü verdileri takdirde ürünlerini yemenizi yasaklamıştır.
    (Ebu Davud: 3050; Beyhaki Sunne: 9/204.)

    Hadisleri Reddeden Bir Takım Kimselerin Delil Olarak Getirdikleri, Zayıf Şahısların Rivayete Olan “Sünnetin Kur’an’a Arz Edilmesi’ne Dair Ki Haberlerin Batıl Oluşu:

    İmam Şafii şöyle der:
    Rasulullah’tan gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi:
    “Benden size gelen haberi Kur’an’a arz edin. Onu uyuyorsa, onu ben demişimdir. Kur’an’a uymuyorsa onu ben demedim”
    O kimseye şöyle dedim:
    – Az çok rivayeti sahih olan hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayetteri. Biz ise böyle rivayetleri herhangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz.

    Beyhaki de şöyle der: İmam Şafii bu sözüyle Halid b. Ebi Kerime’nin Ebu Ca’fer tarikıyla Rasulullah’tan rivayet ettiği hadisi kastetmiştir.
    Hadis şöyledir:
    Rasululah yahudileri çağırır ve onlara sorular sorar. Onlarda anatırlar. Bu arada İsa’ya da iftirada bulunurlar. Bunun üzerine Rasulullah minbere çıkar ve insanlara hutbe irad eder:
    “- Benden sonra hadisler yayılacaktır. Size Kur’an’a uygunu olarak gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler ise bana ait değildir”
    (Mecmue’z Zevaid: 1/170)

    Beyhaki bu rivayet için şöyle der:
    Hadisler Kur’an’a ters düşmez. Bilakis Rasulullah’ın hadisleri, Allah Teala’nın ayetle am mı has mı, nasih mi mensuh mu kastettiğini açıklar. Akabinde Rasululah’ın sünetiyle ortaya koyduğu(ve açıkladığı) farzlar insanlara mecburi olur. Allah Rasulu’nün emirlerini kabul eden kimse, Allah’ın emirlerini kabul etmiş olur.

    Beyhaki de der ki:
    Bu hadis hepsi de zayıf olan başka tariklerle de rivayet edilmiştir.

    Beyhaki daha sonra İbnu Vehb, Amr b. el Haris, el Esteğ b. Muhammed b. Ebu Mansur tarikıyle şu hadisi rivayet eder:

    Ebu Mansur’a ulaştığına göre Rasululah şöyle buyurmuştur:
    “- Hadisler üç kısma ayrılır: Size benden gelen ve Allah’ın kitabında geçmesi sebebiyle bildiğiniz hadisleri kabul edin. Size benden gelen fakat Kur’an’da bulamadığınız ve yerini tesbit edemediğiniz hadisleri kabul etmeyin. Keza benden size gelen ve tüylerinizin diken diken olduğu, gönüllerinizin kırıldığı ve Kur’an’da onun aksini bulduğunuz bir rivayet gelince onu da reddedin”

    Beyhaki der ki: Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayettir.
    Beyhaki daha sonra Asım b. Ebi’n Necud (Asım b. Ebi’n Necud. Yedi kurradan biri. Adı Asım b. Behdele el-Kufi’dir. Benu Esed’in mevla’sıdır. Kıraata güvenilirdir. Hadiste ise daha alt seviyededir. Saduk’tur), Zirr b. Hubeyş, Ali b. Ebi Talib tarikıyla şu rivayeti nakleder:
    “-Benden sonra raviler olacak, hadislerimi rivayet edecekler. Rivayet ettikleri hadisleri Kur’an’a arz edin. Kur’an’a muvafıksa rivayet edin, Kur’an’a muvafık değilse onu almayın”

    Beyhaki şöyle der: Darekutni demiştir ki:
    – Bu hadiste vehm vardır. Doğrusu hadisin Asım tarikıyla Zeyd b. Ali’den munkatı’ olarak gelmiş olduğudur.

    Beyhaki senedini de zikrederek Bişr b. Numeyr, Huseyin b. Abdillah tarikıyla onun bbasından onun da Ali’den naklettiği hadisi zikreder:
    Rasulullah şöyle buyurmuşlardır:
    – “Bazı insanlar olacak, benden hadis rivayet edecekler. Size bir kimse hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafıksa, onu ben dedim. Size bir kimse de hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafık değilse onu ben demedim”

  17. Mealci geçinen hadis inkarcısı taifenin inkar edip reddetmek için Hadis olması yeterlidir.
    Hadis Usulu alimlerince mutevatir sahih diye onaylanmasına rağmen, bu hadis inkarcıları “aklıma yatmıyor”, Allah böyle dermi, hiç peygamber böyle yapar mı?, adalet mi? diyerek sahih, mutevatir, Buhari, Muslim vs. olmasını önemsemeden reddetmektedirler.
    Evet Rasulullahın aktardığı hadislerin sahihi olabildiği gibi , hasen veya zayıfı da bulunmaktadır. Bu gayri metluv yani kudsi hadis için de geçerlidir. Kudsi hadisde zayıf hadis olumu diye komple kudsi hadisler inkar edilmektedir.
    Bunlara misal verecek olursak Hayri Kırbaşoğlu’nu verebiliriz.

    Kendi düşüncelerini şöyle savunmaktadırlar:

    ” Hadis usulcüleri sanıldığının aksine kudsi hadisin haseni de olur, zayıfı da olur, uydurması da olur diyorlar Aslında bir bakıma izahı da mümkün değil. “Sünnet vahiy kaynaklıdır” diyenlere göre izah edilemez. (Altını çizdiğimiz ifadesindeki bizim düşüncemizdir. Bunlara göre sünnet vahiy kaynaklı değilmiş(!)). Çünkü o zaman sünnet vahiyse, hadis-i kudsî de vahiyse aralarında ne fark var? O da vahiy, bu da vahiy. O zaman daha büyük çelişkiye düşülür.
    Ama bazıları bunun şöyle bir izahını yapmışlar Mesela bir örnek vereyim. Biz ne diyoruz«Yahu kardeşim, Cenab-ı Hak Kur’an’da namazı emrediyor» diyoruz. Bu ifade Kur’an’da yok. Ama bu sözüm doğru mu benim? Doğru Tartışılan konular ibadetle ilgili değil. Bütün mezhepler mesela namazın rekatları konusunda müttefiktirler. Tartışma akaidle ilgili konulardan çıkıyor. Akaidle ilgili konularda ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bir insan sadece Kur’an’da belirtilen iman esaslarıyla yetinse tamamdır oSünnetle, Kur’an’da belirtilmeyen bir iman akidesi oluşturulamaz(!)

    _ HzPeygamber’e Kur’an dışında bîr vahiy geliyor muydu? Yani vahy-i gayri metluv vaki mi? Kur’an dışında kendisine gaybın haberleri veriliyor muydu?

    – Kıyamet alametleri, Fiten gibi hadisleri kastediyorsanız, hadisçiler tarafından bu tür hadisler şüpheyle karşılanmıştır. Salih Akdemir Bey’in bana aktardığına göre rahmetli Tayyib Okiç bu türden hadislerin bir çoğunun şüpheli olduğunu söylermiş. Şimdi hadiste bazı kıyamet alametlerinden bahsediliyor. Bunlar zaten Kur’an’da da var. Şayet siyasi ve sosyal hadiselerle ilgili gayb haberleri varsa bunlar uydurmadır. Efendim, diyor ki “Horasan’dan siyah bayraklılar çıkacak. Onlar çıktı mı siz onlara tabi olun”
    Bu hadis kime işaret ediyor. Ebu Muslim Horasanî’ye Abbasiler hareketini başlatmıştır. Bayrakları da siyahtı. Emevilerin ki de beyazdı. Bunun Ebu Müslim Horasanî taraftarları tarafından uydurulduğu gayet açık ve net görülüyor. Zaten bunu hadisçiler uydurma olarak kabul etmişler. O halde bizim yapacağımız şudur:
    1-Yaşayan sünneti bir tarafa bırakacak olursak bize kadar gelen rivayetler, sünnet veya hadis, bunlar bugün için zaten müteradif kabul ediliyor. Bunların içinde Hz. Peygamber modelini bize aktaran malzeme hiç yoktur diyebilir miyiz? Diyemeyiz
    2- O halde mevcut kitaplardaki hadislerden gerçek Rasul modelini nasıl çıkarabiliriz? Bunu tartışabiliriz. Bu metodu da önemli olan bir metod dahilinde, bu metodun nasıl olacağını tartışabilmemiz. Bunu Kur’an’dan çıkartmamız gerekmez mi? Onu gelin tartışalım. Sen de ki; Kur’an, O desin ki; akıl Ama gelin tartışalım zaten Fazlurrahman’da böyle bir metod dahilinde, elimizdeki hadis malzemesinden peygamberin Sünnetini ortaya koyabiliriz diyor. Bu malzemelerin bir çoğunu ayıklayalayabiliriz. Bunun için bir metod geliştirebiliriz. Elimizdeki rivayetlerden Kur’an esas alınarak bir model çıkarabiliriz. Sünnet delil olur mu, olmaz mı tartışmasından ziyade bugün gerçek sünnet nelerdir, bunu ortaya koymak için bir metod geliştirmeliyiz? Tabii ki bu metodun birinci maddesi sünnetin Kur’an’la uyum içerisinde olması. Onun dışında tarihi olaylarla çelişmemesi, bilimsel verilerle tezat arzetmemesi. Bazı hadisçiler öyle önemli şartlar ileri sürmüş ki, Mesela hadiste sokak üslubu gibi ifadeler varsa veya ifadesi düşükse bu hadis kabul edilmez. Bunu nasıl bileceğiz. Çok mükemmel Arapça bileceksin, Arap edebiyatının zevkine dahi varacaksın ki, peygamber bunu söyleyebilir mi, söyleyemez mi bileceksin….”

    Gördüğümüz gibi hadis usulu ilmine rağmen , o ilmin ve alimlerin aklını ve metodunu beğenmeyerek yeni metodlar çıkararak, aklına uygun olanların kabul edilmesini savunmaktadırlar.
    Halbuki 1400 senedir İslam aleminde bu taifeden başka, hadislere şüphe katan, şüpheyle yaklaşılmasını sağlayan, ilim ehline itibar etmeyen kimse çıkmış mıdır?
    Bu nefsi itham bugüne kadar ki ehli sünnet akaidinin sıhhatini ve doğruluğunu zan altında bırakmaktadır.
    Hadis usulu alimleri ve hadis usulu ilmine göre hadislerin “sağlamlık, güvenilirlik kaydı” ilimle verilmekte, kimsenin nefsine, ırkına, çıkarına kayırma gözetilmeden incelenip, bildirildiği için ittifakla kabul edilmekte, amel edilmektedir.

    Beyhaki şu hadisi zikreder:
    “Bizden işttiği hadisi işittiği gibi aynen rivayet edenin (c.c.) yüzünü ağartsın. Çünkü kendisine aktarılan bazı kimseler dinleyenden daha iyi beller”
    (İbnu Mace Mukaddime: 18; Darimi Mukaddime: 24; Tirmizi: 2657; Musned: 1/427; Ebu Davud: 3660)
    İleride açıklayacağımız gibi bu hadis mutevatirdir.

    İmam Şafii de şöyle der:
    Rasulullah (s.a.v.) kendi sözünün dinlenip ezberlenmesi ve hakkıyla aktarılmasını (Risale, 402 ve Delailu’n Nübüvve 1/23’de ibare şöyledir: “Rasulullah (s.a.v.) kendi sözünün dinlenip ezberlenmesi ve hakkıyla aktarılmasını her ferde tavsiye edince..”) tavsiye etmiştir. Bu da onun ancak huccet olan şeyleri emrettiğinin delilidir. Çünkü (Çünkü diye başlayan kısım Delail’de yok) bu ya yerine getirilmesi gereken bir helaldir veya kaçınılması gereken bir haramdır veya da yerine getirilmesi gereken bir haddir veyahutta alınıp verilmesi gereken bir maldır veyahutta din ve dünya ile ilgili bir nasihattır.
    (Risale, s. 403’de ibare şöyledir “..din ve dünya ile ilgili bir nasihattır. Bu da şunu gösterir. Fıkhi bilgiyi fakih olmayan da ezberleyebilir. Bu durumda onu ezberlenmiş olur. Fakih olmaz”)

    Beyhaki daha sonra Ebu Rafi’in rivayet ettiği hadisi zikreder (Delail: 1/24.): Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdular:
    “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyorum”. Biz Kur’an’databi oluruz” derken bulmayayım”
    (Ebu Davud Sünnet: 4605; İbnu Mace Mukaddime: 2; Tirmizi İlim: 10.)

    Beyhaki daha sonra da el-Mikdam b. ma’dikerib hadisini zikreder:
    Rasulullah (s.a.v.) Hayber günü bazı şeyleri haram kıldı. Ehli eşek eti vb. bunlardandır. (Hadis Ebu Davud’da el-Mikdam b. Ma’dikerib’den şu lafızla rivayet edilmiştir: “Dikkat edin! Yırtıcı tırnaklı hayvan, ehli eşek ve zimminin malı haramdır…” Delailu’n Nubuvve: 1/24.)

    Allah Rasulu (s.a.v.) daha sonra şöyle buyurdular:
    “Kişinin koltuğuna oturup, bir hadisimi naklederek şöyle demesi yakındır: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı var (c.c.. Onda helal olarak bulduğumuzu helal sayar, haram olarak bulduğumuzu da haram sayarız” Dikat edin! Rasulullah’ın (s.a.v.) haram kıldığı da Allah’ın (c.c.) haram kıldığı gibidir”

    İmam Şafii şunu da der:
    Allah Teala’nın Rasulullah’a tabi olunamasını farz kılışı Rasulullah’ı görenler ile onlardan sonra kıyamete kadar gelenleri kapsar.

    Beyhaki bundan sonra senediyle beraber Meymun b. Mihran’ın “birşey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasulune arz ediniz” (Şura: 42/52)
    ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini rivayet eder:
    – “Alimler şöyle demiştir: Allah’a (c.c) arz etmekten murad, kitabıdır. Rasulullah’a (s.a.v) arz etmekten murad, vefat ettikten sonra sünnetine arz edilmesidir.”

    Beyhaki daha sonra Ebu Davud’un Ebu rafi’den rivayet ettiği hadisi zikreder: Rasulullah (sav) şöyle buyurdular:
    “Sizden birinizi, koltuğuna yaslanmış olarak, kendisine emrettiğim veya nehyettiğim bir haber geldiğinde “bunu bilmiyoruz. Biz Kuran’da bulunduğumuz tabi oluruz” derken bulmayayım.”

    İmam Şafii de şöyle der:
    Bu hadis, onunla ilgili Kuran’da bir ayet bulamasalar bile muminlerin Rasulullah’tan (s.a.v) gelen emre uymayanları bildirip, buna uymanın zaruri olduğunu ortaya koymaktadır.

    Beyhaki daha sonra yine Ebu Davud’dan, el-İrbat b. Sariye’den gelen hadisi zikreder:
    O an beraberinde bulunan ashabı da bulunduğu halde (fethetmek üzere) Rasulullah (s.a.v) ile birlikte Hayber’e geldik. Hayber’in başındaki adam da azılı bir kafirdi. Rasulullah’ın (s.a.v) gelip şöyle dedi:
    -Ya Muhammed! Eşeklerimizi boğazlayıp, ürünlerimizi yiyip, kadınlarımıza da vurma hakkınız varmı?
    Bu söz üzerine Rasulullah (s.a.v) celallendi ve şöyle buyurdu:
    -İbnu Avf! Atına atla git te (ashabıma cennete sadece müminlerin gireceğini ve) namaza toplanmalarını söyle.
    Onlar da toplandılar. Rasulullah namazı kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp şöyle hitap etti:
    – Sizden biriniz koltuğuna yaslanıp, Allah sadece Kur’an’da haram kıldığı şeyleri yasaklamıştır diye düşünerek böyle mi zanneder? Dikket eden! Vallahi ben de bazı şeyleri emrettim ve anlattım. Bazı şeyleri de yasakladım. Benim emirlerim ve yasaklarım da yanı Kur’an gibidir, belki de daha önceliklidir. (Bilesiniz ki) Allah Teala sizlere, izin verilmedikçe zimmilerin evine girmezinizi, kadınlarına vurmanızı ve gerekli öşrü verdileri takdirde ürünlerini yemenizi yasaklamıştır.
    (Ebu Davud: 3050; Beyhaki Sunne: 9/204.)

    Hadisleri Reddeden Bir Takım Kimselerin Delil Olarak Getirdikleri, Zayıf Şahısların Rivayete Olan “Sünnetin Kur’an’a Arz Edilmesi’ne Dair Ki Haberlerin Batıl Oluşu:

    İmam Şafii şöyle der:
    Rasulullah’tan gelen bazı hadisleri reddeden bir kimse bana şu hadisi delil olarak gösterdi:
    “Benden size gelen haberi Kur’an’a arz edin. Onu uyuyorsa, onu ben demişimdir. Kur’an’a uymuyorsa onu ben demedim”
    O kimseye şöyle dedim:
    – Az çok rivayeti sahih olan hiçbir kimse bunu rivayet etmemiştir. Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayetteri. Biz ise böyle rivayetleri herhangi bir konuda delil olarak kabul etmeyiz.

    Beyhaki de şöyle der: İmam Şafii bu sözüyle Halid b. Ebi Kerime’nin Ebu Ca’fer tarikıyla Rasulullah’tan rivayet ettiği hadisi kastetmiştir.
    Hadis şöyledir:
    Rasululah yahudileri çağırır ve onlara sorular sorar. Onlarda anatırlar. Bu arada İsa’ya da iftirada bulunurlar. Bunun üzerine Rasulullah minbere çıkar ve insanlara hutbe irad eder:
    “- Benden sonra hadisler yayılacaktır. Size Kur’an’a uygunu olarak gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler bendendir. Kur’an’a muhalif olarak sizlere gelen hadisler ise bana ait değildir”
    (Mecmue’z Zevaid: 1/170)

    Beyhaki bu rivayet için şöyle der:
    Hadisler Kur’an’a ters düşmez. Bilakis Rasulullah’ın hadisleri, Allah Teala’nın ayetle am mı has mı, nasih mi mensuh mu kastettiğini açıklar. Akabinde Rasululah’ın sünetiyle ortaya koyduğu(ve açıkladığı) farzlar insanlara mecburi olur. Allah Rasulu’nün emirlerini kabul eden kimse, Allah’ın emirlerini kabul etmiş olur.

    Beyhaki de der ki:
    Bu hadis hepsi de zayıf olan başka tariklerle de rivayet edilmiştir.

    Beyhaki daha sonra İbnu Vehb, Amr b. el Haris, el Esteğ b. Muhammed b. Ebu Mansur tarikıyle şu hadisi rivayet eder:

    Ebu Mansur’a ulaştığına göre Rasululah şöyle buyurmuştur:
    “- Hadisler üç kısma ayrılır: Size benden gelen ve Allah’ın kitabında geçmesi sebebiyle bildiğiniz hadisleri kabul edin. Size benden gelen fakat Kur’an’da bulamadığınız ve yerini tesbit edemediğiniz hadisleri kabul etmeyin. Keza benden size gelen ve tüylerinizin diken diken olduğu, gönüllerinizin kırıldığı ve Kur’an’da onun aksini bulduğunuz bir rivayet gelince onu da reddedin”

    Beyhaki der ki: Bu mechul bir kimseden gelen munkatı’ bir rivayettir.
    Beyhaki daha sonra Asım b. Ebi’n Necud (Asım b. Ebi’n Necud. Yedi kurradan biri. Adı Asım b. Behdele el-Kufi’dir. Benu Esed’in mevla’sıdır. Kıraata güvenilirdir. Hadiste ise daha alt seviyededir. Saduk’tur), Zirr b. Hubeyş, Ali b. Ebi Talib tarikıyla şu rivayeti nakleder:
    “-Benden sonra raviler olacak, hadislerimi rivayet edecekler. Rivayet ettikleri hadisleri Kur’an’a arz edin. Kur’an’a muvafıksa rivayet edin, Kur’an’a muvafık değilse onu almayın”

    Beyhaki şöyle der: Darekutni demiştir ki:
    – Bu hadiste vehm vardır. Doğrusu hadisin Asım tarikıyla Zeyd b. Ali’den munkatı’ olarak gelmiş olduğudur.

    Beyhaki senedini de zikrederek Bişr b. Numeyr, Huseyin b. Abdillah tarikıyla onun bbasından onun da Ali’den naklettiği hadisi zikreder:
    Rasulullah şöyle buyurmuşlardır:
    – “Bazı insanlar olacak, benden hadis rivayet edecekler. Size bir kimse hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafıksa, onu ben dedim. Size bir kimse de hadis rivayet ettiğinde bu Kur’an’a muvafık değilse onu ben demedim”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: