Hadis hadisleri yargılarsa…

Daha evvel gördüğümüz gibi hadis adı altında söylenen sözlerin birçoğunu Kuran ve akıl reddetmektedir. Bunun yanında dine kaynak gibi gösterilen bu hadisleri yargılayıp, bunların yanlışlığını ortaya koyacak hadisler de mevcuttur. 4. Bölümdeki hadis incelenmesinde ve 7. Bölümdeki hadis-hadis çelişkisi konusunda bunun örneklerini gördük. Bu bölümde hadisleri hadislere yargılatırken ama-cımız bir kısım hadisleri reddedip, kendi kafamıza uyanları toplamak değildir. çünkü böyle bir gayret içinde olmayı (hele günümüzdeki tabloyu görenler için) Kuran’ı yetersiz bulmanın bir uzantısı olarak görmekteyiz. Kuran yeterliyse onla yetinmek ve gerçekle yalanın ka-rıştığı izahlardan medet ummamak zorundayız. Amacımız, hadisleri dini kaynak diye uyduranların yorumla ve görmemezlikten gelerek ve birçok ayrı anlamlı hadisten kafalarına uyanı seçme yoluyla kendi uydurdukları hadislerle bile çeliştiklerini göstermektir.

Sünni ve Şii İslam’ın hadis kitapları yazmaları bile kendi kabul ettikleri hadislerde anlatılan, Peygamber’in hadis yazımını yasaklayan tavrıyla çelişmektedir. 4. Bölümde de değindiğimiz bu konuyla ilgili şu hadislere bakalım:

Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi.

Tirmizi, Es Sunan, K. İlm 11

Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve “Yazdığı-nız şey nedir?” dedi. “Senden işittiğimiz hadisler” dedik. Hz. Peygamber: “Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar.”

El Hatib, Takyid 33


PEYGAMBERİMİZ HADİS YAZIMINI YASAKLAMIŞTI

Dikkat ederseniz Peygamber’in hadis yazımını yasaklayan bu hadislerini, hadis kitaplarını dinin kaynağı kabul edenler nakletmiştir. Madem bu hadisleri biliyorsunuz, o zaman niye hadis kitapları yazıyorsunuz? Siz Peygamber’den daha mı akıllı olduğunuzu iddia ediyorsunuz? Yoksa Peygamber’den daha mı çok dini düşünüyorsunuz? “Peygamber o zaman Kuran’la hadis karışmasın diye hadis yazdırmadı, artık Kuran’la karışma tehlikesi yok, o yüzden hadis kitapları yazıyoruz” demek tatmin edici bir açıklama değildir. Hadisler Kuran gibi dinin kaynağı olsaydı ve Peygamber hadisleri yazdır-mayıp, unutulmaya mahkum etseydi dini eksik tebliğ etmiş olmaz mıydı? Hadisler dinin bir kaynağı, lüzumlu bir parçası ise nasıl olur da yazılmak yoluyla muhafaza edilmezler? Kuran’daki sureler karış-mıyordu da, hadisler niye karışacaktı? Peki Peygamber’in, Kuran’la karışma tehlikesi ortadan kalkınca hadisleri yazın diye bir hadisi var mı? Sonuç olarak diyebiliriz ki; ey hadislere dinini yaslayanlar, bu hadislerin yargısına göre hadis kitaplarınızı yakmak, yok etmek zo-rundasınız. Bu hadislerin yargısına uyuyor musunuz?

Hadislerle Kuran’da olmayan helal ve haramların dine girdiğini de görüyoruz. Bir de şu hadisleri inceleyelim:

Ey insanlar ateş tutuşturuldu ve karanlık gecenin parçaları gibi fitneler yakınlaştı. Allah’a yemin ederim ki aleyhimde tutunacak bir şeyiniz yoktur; Kuran’ın helal kıldıkları dışında bir şeyi helal kılma-dım. Kuran’ın haram kıldıkları dışındakileri de haram kılmadım.

İbni Hişam Siret 4 sayfa 332

Allah bazı farizalar vazetmiştir, onları aşmayın. Bazı hadler koymuştur, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri haram kılmıştır, onları yapmayın. Bazı şeyleri de unutmaksızın size rahmet olması için ha-tırlatmamıştır, onları da araştırmayın.

Mahmud Ebu Reyye, Muhammedi Sünnetin Aydınlatılması, sayfa 403

Allah’ın kitabında helal kıldığı helal, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.

Ebu Davud K. Etime 39/Tırmizi K. Libas 6 İbni Mace K. Etime 60/ El-Müracaat sayfa 20

Bu hadislere göre Kuran’ın belirttiklerinin dışında haram yoktur. Şimdi nasıl kadınlarla el sıkışmayı, müzik dinlemeyi, resim yap-mayı haramlaştıracaksınız. Bunları yapmak için uydurulmuş hadislere başvurduğunuzu biliyoruz. Oysa bu hadislerin yargısına göre Peygamber Kuran’ın haramları dışında hiçbir şeyi haram kılmadı. Yani bu hadislerin yargısına göre sizin Peygamber’in dediğiniz o hadisler, Peygamber’in hadisleri değildir.
“Benden sonrası 30 yıl hilafet, ondan sonrası Melikiyet’tir…”

Sahihi Buhari

Bakın en doğru denilen hadis kitabına göre 30 yıllık halifelik döneminden sonrasını Peygamber beğenmemektedir. Gerçekten de 4 halife dönemi (Ebubekir, Ömer, Osman, Ali) 30 yıl sürmüştür. Bu dönemde ne bir mezhep oluşturulmuştur, ne de Kuran dışında bir hadis kitabı yazılmıştır (11. Bölüm’ü okuyunuz). Neden bu dönemdeki gibi Kuran’ın tek kaynak olduğu mezhepsiz bir İslam’ı ya-şamıyorsunuz? Gerçi biz bu hadisin Emeviler’i sevmeyen Ali taraf-tarlarınca uydurulduğunu sanıyoruz. Fakat Ehli Sünnet’e göre Bu-hari’nin tek hadisini inkar eden kafir olur. O zaman bu hadisin hak-kını verip, 4 halife dönemindeki gibi niye hadis kitaplarını yakmı-yorsunuz? Neden 4 Halife’den sonraki Melikler’in idare ve gözetiminde oluşturulan mezheplere ve yazılan hadis kitaplarına inanı-yorsunuz?

YALNIZ VE YALNIZ KURAN

Yine bazı hadislere göre Peygamber efendimiz Kuran’ı tebliğ etmek ve Kuran’ı yaşamak dışındaki dini konularda bazı hatalar yapabilmektedir. Bu yüzden Kuran’ın bildirdiğinin dışında Peygam-ber’in hayatından Kuran’a ilaveler çıkarmak yanlıştır. çünkü bu, yukarıdaki hadisten de anlaşılacağı üzere insanların serbest bırakıl-dığı alandır. Hadisler şöyledir:

Peygamber’imiz Medine’ye geldiğinde Medineliler hurmayı aşılıyorlardı. Peygamber’imiz “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar “Biz bunu yapardık.” dediler. Peygamber’imiz “Belki yapmazsa-nız daha iyi olur.” dedi. Onun sözüne uyarak bu işlemi terk ettiler de hurma ürün vermez oldu. Bu durumu Peygamberimiz’e hatırlat-tıklarında kendilerine şöyle buyurdu: “Ben ancak bir insanım. Size dininizle ilgili bir şeyi emrettiğimde onu alın. Kendi görüşümden bir şeyi emrettiğimde ise ben ancak bir insanım.”

Müslim, K. Fazail 140 / İbni Hanbel 3/152

Peygamber’imiz Bedir’de suyun yakın olduğu bir yeri ordugah olarak seçmişti. Sahabeden el Habbab b. el Munzir O’na şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi, burası bize laf düşmeyecek şekilde Rabbinin senin için seçip yerleştirdiği bir yer midir? Yoksa o bir görüş, öneri ve harp hilesi midir?” Allah’ın elçisi cevaben “ Aksine o bir görüş ve harp hilesidir.” dedi. Bunun üzerine el Habbab: “Burası hiç de iyi bir konak yeri değildir. Kalkıp karşımızdaki topluluğa en yakın suyun başına karargah kuralım. Sonra orada bir kuyu kazıp suyu de-polayalım da biz içelim, onlar içmesinler.” dedi. Peygamber’imiz: “Doğru söyledin.” dedi ve onun söylediğini yaptı.

İbni Hişam, es Sireh c.1 sf.620/ Taberi-et Tarih c.2 sf.144

Ben ancak bir insanım. Sizler aranızdaki davaları bana getiriyorsunuz, umulur ki bazılarınız delillerini diğerlerinden daha iyi di-le getirirler de ben duyduğum üzere onlar lehinde bir hükme varı-rım. Kime (haksız yere) kardeşinin hakkından hüküm verirsem, o kardeşinin hakkı olan bu şeyi kesinlikle almasın. Haksız yere alan için ancak ateşten bir parça ayırırım.

El Kadı Iyaz, Eş Şifa, c.2 sf.179

Buraya kadar olan bu hadislerin yargısına göre: [private]

1-Kuran dışında helal, haram kaynağı yoktur.

2-Hadis kitapları oluşturulmayacak, mevcutlar imha edilecektir.

3-Peygamber’in Kuran (din) dışındaki hareketlerine dini bir mana yüklenip dine ilave yapılmayacaktır.

Hiç şüphesiz biz Kuran’ın yeterli ve eksiksiz olduğunu, Kuran dışında hadis ve benzeri hiçbir kaynağa ihtiyaç olmadığını Kuran’a dayanarak öğreniyoruz. Burada göstermek istediğimiz dine ilaveler yapanların, kendi türettikleri kaynaklara aldıkları hadislerle de, her şeyle olduğu gibi çeliştikleridir.

HADİSLERE GÖRE HADİSLERİ İMHA ETMEK LAZIM

Buraya kadar hadis yazımını, hadisle helal-haram kılmayı ve Peygamber’in din dışı hareketlerinin de ibadete dönüştürülmesini yargılayan ve reddeden hadislere yer verdik. Böylece Kuran’ın anlattığı İslam’ı destekleyen, hatta hadislerin imhasını söyleyen hadislerin varlığını gördük. Kuran’ın dinine ilave olan hükümleri incele-diğimizde, bu hükümlere karşı olan birçok hadisin de olması ilginçtir. Peygamber’in baldırların örtülmesini emrettiğine dair uydurma hadis vardır ama Peygamber’in baldırlarının gözüktüğünü söyleyip öbür hadisi yargılayan hadis de vardır. Midye, karides yenemeyece-ğini söyleyen Hanefi mezhebinin bir izahı vardır ama diğer yanda diğer mezheplerin denizden ne çıkarsa yenebileceğini söyleyen hadisi vardır. İpeğin haram olduğuna, altının giyilemeyeceğine dair uydurma hadisler vardır ama Peygamber’in yanında sahabelerin ipek giydiğini, Peygamber’in bir ara altın yüzük taktığını söyleyen ve diğer hadisleri yargılayan hadisler de vardır. Haremlik selamlığı savunan, kadının sesinin duyulamayacağını söyleyen izahlara karşı sahabelerin erkek, kadın aynı yerde abdest aldığını, karşılıklı sohbetlerinin olduğunu anlatan hadisler de vardır.

Çözüm Kuran’ı yeterli görüp her ilavenin bir uydurma izah veya uydurma bir yorumdan kaynaklandığını görmektir. Öyle hadisler vardır ki aslen Peygamber’in yapması mümkün olan bir fiil veya söylemesi mümkün olan bir sözdür. Fakat bu sözün başına Peygamber emretti ki, Peygamber buyurdu ki şeklindeki doğal uygulamayı emre çeviren uydurma, doğru sözü dahi Peygamber’e iftiraya çevirebilmiştir. Veya Peygamberin, Allah’ın serbest bıraktığı bir konudaki tavrını dinselleştirip, serbest alanın dinsel alana döndürülmesi de hadis yorumu uydurmacılığı ile gerçekleşmiştir. Örne-ğin Allah’ın Kuran’da kıyafet hakkında detay vermemesi; isteyenin takım elbise, isteyenin kimono, isteyenin cübbe veya isteyenin bambaşka bir yöre kıyafeti giyebileceğini gösterir. Bu serbest konuda muhtemeldir ki Peygamber, yöresinin kıyafetleri olan entariyi, cübbeyi tercih etmiştir. Fakat bu kıyafeti putperestler de, Peygam-ber’in en büyük düşmanları da gelenekler gereği giymekteydi. Yani Peygamberimiz’in bu konudaki tavrı bir dinsel uygulama, bir sevap değil, Allah’ın serbest bıraktığı konudaki bir tercihtir. Oysa Pey-gamber’in kıyafetini tarif eden hadisin kendisi değil, onun uydurma yorumu dine ilave yapmıştır. Uydurma yorumları Kuran’a denetleterek düzeltmek için aşağıdaki hadis örnektir:

“Bilin ki; Kuran’dan başka bir şey eken, ektiğini biçerken belalara uğrar. Artık siz de O’nu ekin, O’na uyun. Rabbinize O’nu delil edin, nefislerinize O’nu öğütçü yapın. Kendi reyleriniz O’na uymazsa reylerinizi (yorumlarınızı, seçiminizi) töhmetleyin, dilekleriniz O’na aykırıysa dileklerinize hıyanette bulunun.”
Nehcül Belağa sayfa 55

Hadislerin hepsi zandır (sanıdır). Kuran’a göre ise din zanna bi-na edilemez. Kuran’la çelişen, Kuran’a ilaveler yapan yorum ve hadislerin yanlışlığı kesindir. Kuran’la çelişmeyen ve Kuran’la uyuşan hadislere gelince; onların bile Peygamberin sözleri olduğuna inanmak zandır, sanıdır. Geleneksel İslamcıların hadislerini yargılayıp,

Kuran’ın hükümleriyle örtüşen yukarıdaki hadisleri Peygamber’in söylediğini kabul etmek de zandır, sanıdır. Yani bu hadisler Ku-ran’la örtüştükleri halde, onları Peygamber’in söylediği %100 de-ğildir. Hadislerin uydurulma sebeplerinde gördüğümüz gibi dine fayda sağlamak niyetiyle hadis uyduranların olması, dördüncü ko-nuda hadislerin incelenmesinde gördüğümüz gibi uzun hadis nakil zincirlerinden doğan hatalar, Peygamber’le sahabe sözünün karış-ması gibi sonuçlar, en düzgünü (!) Peygamberimiz’in vefatından ikiyüz yıl sonra yazılmış olan hadis kitaplarının en düzgün hadisinin bile zan (sanı) olduğunu ortaya koyar. Zaten bizim istediğimiz, bu bölümde gelenekçilerin uydurmalarla dolu kitaplarını yine ken-di naklettikleri hadislere yargılatıp, bu inanılmaz çelişkilerini de gözler önüne sermektir. Yoksa karşıtlığımızı hep belirttiğimiz gibi kendimize göre hadis kitabı oluşturma niyetimiz olamaz. Öyle bir şey gerekseydi onu Peygamber yapardı. Din eşittir %100 Kuran. Ne bir eksik, ne bir fazla. Bundan gayrısında ise zan vardır, gerçekle yalanın ayrılamaz bir şekilde birbirine geçmişliği vardır.

Bile bile gerçekle yalanı karıştırmayın.

2- Bakara suresi 42

Onların çoğu zandan başka bir şeyin ardınca gitmiyor. Doğrusu da şu ki zan gerçek namına bir şey ifade etmez.

10- Yunus suresi 36

Yazının / kitabın diğer bölümlerini Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.

Bu yazı Kurandaki Din sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

16 thoughts on “Hadis hadisleri yargılarsa…

Add yours

  1. 1. Sohrab Diyor:
    07 May 2007 2:45 pm e

    Peki merak ettim. Kuran’i Kerimde namazın nasıl kılındığı yazılmamış ancak namaz kılmamız gerektiği yazıyor. Nasıl kılacağız ? Ayrıca peygamberimiz için ‘Biz söylettiriyoruz’ kelamına ne diyelim ?

  2. SELAM DEĞERLİ DOSTLAR…

    Bu sorulara namazın kazası olmaz linkinde ayrıntılarıyla cevap verilmiş durumdadır.Merak edip incelemek isteyenler olursa bakabilirler burda tekrar aynı şeyleri yazmak istemiyorum.
    kuranda namazı kılın denmez salatı ikame edin der lütfen bu kavramları araştırın sizde meallerin geleneksel sünni ve şii taraftarlarınca nasıl yontulduğunu göreceksiniz.

    Sağılcak ve esenlikle kalın

  3. kuran daki namaz;Hud 114. Ve ekımıs salate tarafeyn nehar ve zülefen minel leyl innel hasenati yüzhibnes seyyiat zalike zikra liz zakirın.
    “Ve” =Ve. “Ekıym”=İkame edin, (kredinizi) yerine koyun. “Salat”=NAMAZ (kılınan namaz), “tarafEYN” =İki tarafında. “Nehar”=Gün ışığının, gündüzün (Günün iki yanında iki vakit namaz var).“Zülefen”=Akşam surları, akşam inişi, akşamın siyahlaşması, zülüfler, saçların bırakılması, siyah saçların açılması. “Zülefen minel LEYL”, geceye doğru ESMERLEŞME. “LEYL” >>> GECENİN (üçüncü vakit namazın) GİRİŞİ (Ak ve karaipliğin ayırt edilememesi anı)… Ve TA ki, aynı biçimde “ak ve kara ipliğin” ayırdedileceği SABAHa kadar olan TÜM GECE vakti.

  4. kuran a göre namaz;Namazda Yalnızca Kur’an Okumak
    Sakın ola, “Ettehıyyatü”yü namazda okumayın.Çünkü “Ettehıyyatülillahi>>>Tahiyyat (dizdize oturmak, dizlerin birbirine değmesi) ettim ALLAH ile diye HADİS iftirası atılmış Resulullaha…Onun yerine NE GÜZEL, ALAK okuyun, Kalem okuyun, istediğinizi okuyun.Ne biz, Ne Resulullah ne İbrahim babamız (tek dost) ne Cebrail ALLAH ile DİZDİZE-BİZBİZE oturmadılar ve de hiçbir VARLIK DAHA ALLAHI GÖRMEDİ! Allahı görmek sadece İMTİHAN sonrasında ve sadece Sabıkun denen özel bir Naim mekanda mümkündür ki, o da Allahın zatı değil Cemali Şerifi

  5. PEYGAMBERİMİZ HADİS YAZILMASINI YASAKLAMADI
    HADİS YAZMAYI YASAKLAYAN HADİSLER:
    Ebu Sa’îdu’l-Hudrî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir: “Benden (Kur’ân dışında) bir şey yazmayın. Kim benden, Kur’ân’dan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden (şifâhî) rivâyette bulunun, bunda bir mahzur yok. Ancak, kim bilerek bana yalan nisbet eder (ve söylemediğim şeyi söyletirse) ateşteki yerini hazırlasın”.

    Zeyd İbnu Sâbit de: “Kur’ân ve teşehhüdden başka bir şey yazmadık” demiştir.
    Yasaklama üzerine Hz. Ömer, Muaz İbn Cebel, İbnu Abbâs, Abdullah İbnu Ömer, Ebû Mûsa, Ebu Hüreyre gibi başka sahâbelerden de (radıyallahu anhüm ecmain) rivâyetler gelmiştir.

    HADÎSLERİN YAZILMASINA İZİN VEREN RİVAYETLER

    Hadîslerin yazılmasına ruhsat veren, yazıldığını gösteren rivâyetlere gelince, bunlar da çoktur. Bunlardan biri, yazdığı hadîsler, kitap halinde sonraki nesillere intikal eden Abdullah İbnu Amr (radıyallahu anh)’a aittir. Der ki:

    “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den işittiğim şeyleri ezberlemek arzusuyla yazıyordum. Kureyş beni menederek: “Sen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan her duyduğunu yazıyorsun, halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir insandır, öfke ve rıza, her iki hâlde de konuşur” dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ancak durumu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e arzettim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak: “Yaz, dedi Nefsimi elinde tutan Allah’a kasem ederim, buradan haktan başka bir şey çıkmaz”.

    Abdullah İbnu Amr, (radıyallahu anh)’ın sistemli şekilde hadîs yazdığını te’yid eden bir rivâyet Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’ye aittir ve üstelik Buhâri’de kaydedilmiş bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle buyurur: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den çok hadîs (bilmede) Abdullah İbnu Amr hâriç, bana yetişen yoktur. O, beni geçer, zira o yazardı, ben ise yazmazdım”.

    Hadîslerin yazılması hususunda ruhsat ifade eden rivâyetler bundan ibâret değildir. Hâfızasından şikâyet edenlere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “Sağ elinizi yardıma çağırın”, “İlmi yazı ile bağlayın” gibi tavsiyeleri, bazı konuşmaların yazılı metnini isteyenlere yazılı verilmesi, hepsi de hadîsten ibâret olan -uzunluğu birkaç satırdan bir kaç sayfaya ulaşan- ve sayısı 300’ü bulan pek çok “mektup (yani yazılı vesika)” ların varlığı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, hadîslerin yazılması hususundaki ruhsatına yeterli delillerdir. Sadece mektuplar değerlendirilse bile Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Kur’ân’dan başka bir şeyin yazılmasına sistematik, ısrarlı bir muhalefette bulunmadığı, tam tersine, medenî hayatta yazının geniş çapta kullanılmasına büyük ehemmiyet verdiği anlaşılır. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

    HADİS YAZMA YASAĞININ MAHİYETİ:

    İslâm âlimleri, hadîslerin yazılmasını yasaklayan ve tecvîz eden rivâyetleri değerlendirerek şu durumları tesbit ederler:

    1- Yasak ilk yıllara aittir. İlk yıllarda henüz Kur’ân ve hadîsleri tefrik edecek derecede dinî kültür seviyesi gelişmemişti. Üstelik okuma-yazma bilenler sayıca azdı. Bunların hadîs yazmaya da tevessül etmeleri, hem Kur’ân’a gösterilmesi gereken alâkayı azaltacak hem de bir kısım iltibaslara yol açabilecekti. Halbuki asıl olan, Kur’ân’ın muhâfazası ve neşri idi. Onu her çeşit şüphe tevlid edecek durumlardan, iltibaslardan uzak tutmak gerekiyordu. Binâenaleyh müslümanlar, Kur’ân’a olan mârifet ve âşinalıklarını artırdıkça, okuma-yazma bilenlerin sayısı arttıkça bu yasak kaldırılmış, ruhsat gelmiştir.

    Bu nokta-i nazardan, yasakla ilgili rivâyetlerin kâhir ekseriyetle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “Vahiy kâtipleri” meyânında zikri geçen sahâbelerden gelmiş olması mânidârdır.

    2- Yasak, hâfızası kuvvetli olanlara hastır. Maksat da, onların yazıya güvenerek, hadîsleri hıfza alma işini ihmal etmelerini önlemektir. Hâfızası zayıf olanlar yazma hususunda izin istediler ve kendilerine izin verildi.

    3- Hadîsin yazılmasındaki yasak, Kur’ân’ın yazıldığı sayfâlarla ilgilidir. Yani aynı sayfaya hem Kur’ân ve hem de hadîs yazılması yasaktır. Ayrı ayrı sayfalara yazılması yasaklanmamıştır.

    Nitekim fiilî durum kesinlikle şunu göstermektedir:

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kur’ân gibi, hadîslerin de yazılmasını bir prensip haline getirerek, yaygın bir tatbikat şekline sokmamıştır. İsteyen yazmakta, isteyen ezberlemektedir. Bütün sahâbiler (radıyallahu anhüm) şu husûsu bilmekte müşterektirler: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözleri ve fiilleri kendileri için hüccettir, delîldir. Bizzat Kur’ân, sünnet ve hadîslerin ehemmiyetinden bahsetmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’de hadîslerine ehemmiyet verilmesi, neşredilmesi, her çeşit yalan ve tahrifattan korunması için sık sık dikkatleri çekmiştir. Nitekim mütevâtir hadîsler arasında en çok tarîkle geleni: “Bana yalan nisbet eden cehennemdeki yerini hazırlasın” hadîsidir.

    Bu bilgilerde müşterek olan Ashâb (radıyallahu anhüm), fıtrî meyline, ferdi zevk ve kapasitesine uygun şekilde Sünnet karşısında farklı tavırlar göstermiştir: Kimisi ezberlemiştir. Kimisi hem yazmış, hem ezberlemiştir. Kimisi yazmıştır. Kimisi hadîs öğrenmek için “karın tokluğuna” sağlığında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, vefatından sonra da hadis bilen Ashâb’ın peşini bırakmamış ve bildiğini de başkasına anlatmak için ders halkaları kurup talebeler yetiştirmiştir. Kimisi normal hayatını sürdürmüş, sorulunca veya münasebet düşünce hadîs rivâyet etmiştir. Kimisi de rivâyeti sıhhatli yapamama endişesiyle fazla hadîs rivâyet etmekten şuurla kaçınmıştır.

    İnsanlar her devirde böyle değil mi? Herkes âlim ruhlu, herkes sofu tabiatlı, herkes münzevîmeşreb, herkes yazmaktan veya ezberlemekten zevk alır durumda olur mu?

    Şu halde, hadîsin yazılmasıyla ilgili olarak gelen farklı rivâyetleri, biraz da insan fıtratının bu tabiî yapı ve seyri ile açıklamak gerekiyor.

    Hadîslerin yazılması husûsunda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın herkese şâmil sıkı ve sistemli bir emri olmayınca, ilme meyil ve hevesi olanlar tabiî bir şekilde bu işi yapmışlar, zaman zaman tereddüt ve problemler çıktıkça da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e mürâcaat etmişlerdir. Bu çeşit, husûsî heves sâhipleri her defasında, yazma husûsunda ruhsat ve izin almışlardır. Aksini ifâde eden rivâyet mevcut değildir. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)İlmi talep etmeye koşun. Sadık bir kimseden işitilecek bir hadis–i şerif, dünya ve dünya hazinelerinin hepsinden daha hayırlıdır. Kendine fayda veren iki hadis bile öğrenip, onları başkasına da öğreten ve onlardan faydalanan, altmış yıllık nafile ibadetten daha fazla sevap alır.

    İlmi talep etmek, her Müslümana farz olduğu gibi, ilmi neşretmek de böyledir. Hadis–i şerifte de, hikmetin, mü’minin kaybolmuş malı olduğu, nerede bulursa, derhâl alması gerektiği bildirilmiştir.

    Ayrıca, “Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsinler! Belki de kendilerinden daha anlayışlı birine tebliğ etmiş olabilirler. Sözlerimi işitip belledikten sonra, başkalarına aynen aktaranın Allah yüzünü ağartsın.”(1) Bu hadis–i şerifleri baş tacı eden âlimler gereğini yerine getirmek için gerçekten büyük uğraşlar vermişlerdir.

    Hz. Ebû Zerr el–Gıfârî Radıyallahu Anh şöyle demiştir:
    “Kılıcı enseme dayasanız dahi Resûlullah’tan duyduğum bir sözü, başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o sözü muhakkak size yetiştiririm.” Bu söz, hadis ilmine verilen önemi göstermektedir.

    hadis hadisi yargılamaz

  6. Sayın Abdülhalik

    Evet, başlarının kesilmesi pahasına -Allah’a, Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara hakaret ve iftira içeren hadislerde dahil olmak üzere- hadisler arasında hiç bir ayırım yapmaksızın baş tacı eden alimler, bu hadislerin günümüze kadar ulaşması için büyük bir uğraşı içerisinde olmuşlardır. Alıntıladığınız yazıda iddia edildiği üzere bu uğraşlarının karşılığında atmış değil belki de altıyüz yıllık nafile ibadet yapmaktan daha fazla sevap almışlardır!?

    Bu da hadis ilmine özel bir önem verdiklerinin somut bir göstergesidir. Acaba neden hadis ilmine bu kadar çok önem verilmiş olabilir?

    Yorumunu müminlerin vicdanına bırakarak, bu hadislerden bazı örnekler vermekte yarar görüyorum.

    KÜTÜB-İ SİTTE
    HUDUD BÖLÜMÜ/ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
    1561 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
    “Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’i hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübt bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.”
    Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu’l-Ensar 46, Megâzi 21, İ’tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).

    TEFSİR BÖLÜMÜ/KUR’AN’IN FAZİLETİ/BAKARA SURESİ
    491 – Hz. Aişe’nin azadlısı Ebu Yunus anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve dedi ki: “Şu âyete gelince bana haber ver: “Namazlara ve bilhassa orta namazına devam edin” (Bakara, 238). Yazarken bu ayete gelince ona haber verdim. Bana şunu imla ettirdi: “Namazlara ve orta namazına ve ikindi namazına devam edin ve Allah için yalvaranlar olarak eda edin” (Bakara, 238). Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): “Ben bunu Resûlullah’dan işittim” dedi.
    Müslim, Mesacid 207. (629); Ebu Dâvud, Salat 5, (410); Tirmizi, Tefsir, Bakara 2, (2986); Nesâî, Salat 6, (1, 236); Muvatta, Salat 25, (1, 138-139).

    492 – Amr İbnu Râfi (radıyallahu anh)’nin anlattığına göre, “Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ)’ya bir mushaf yazıyormuş. Hz. Hafsa (radıyallahu anhâ) kendisinden, önceki hadiste -(Ebu Yunus’tan) Hz. Aişe’nin- talep ettiği hususu aynen talep ettiğini anlatmıştır.”
    Muvatta, Cmâ’a 25, (1, 139).

    ÖLÜM/RADA’ (SÜT EMME)
    5639 – Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Kur’ân olarak inenler meyanında “Ma’lüm on emme ile haram sabit olur” âyeti de vardı. Sonra (Rab Teâla) onları, malum beş emme ile neshetti. Bu (beş emme) âyetler, Kur’ân’ın okunan ayetleri arasında iken Aleyhissalâtu vesselâm vefat etti.”
    Müslim, Radâ’ 24, (1452); Muvatta, Radâ’ 17, (2, 608); Ebu Dâvud, Nîkâh 11, (2062); Tirmizi, Radâ’ 3, (1150); Nesâî, Nikâh 51, (6,100).

    ÂLEMİN YARATILIŞI BÖLÜMÜ
    1657 – Ebu Rezîn el-Ukeylî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, mahlukatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?” Bana şu cevabı verdi:
    “el-Amâ’da idi. Ne altında hava, ne de üstünde hava vardı. Arşını su üzerinde yarattı.” Ahmed İbnu Hanbel dedi ki: “Yezid şunu söyledi: el-Amâ, yani “Allah’la birlikte başka bir şey yoktu” demektir.”
    Tirmizî, Tefsir, Hud (3108).

    ALLAH’IN SIFATLARI
    3457 – Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhisalâtu vesselam buyurdular ki: “Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.”
    Buhari, Itk 20; Müslim, Birr, 112, (2612).
    Müslim’in rivayetinde şu ziyade var: “…zira Allah Adem’i kendi sûretinde yaratmıştır.”

    GUSÜL / CENABETTEN GUSÜL
    3724 – Hz. Meymune (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenabetten yıkanırken ben O’na perde oldum, (şöyle yıkanmıştı):
    Önce ellerini yıkadı. Sonra sağ eliyle (kaptan) solu üzerine su dökerek fercini ve (meniden) bulaşanları yıkadı. Sonra elini duvara -veya yere- sürdü. Sonra namaz abdesti gibi abdest aldı, ancak ayaklarını yıkamayı terk etti. Sonra üzerine su döktü. Sonra ayaklarını çekip yıkadı. Aleyhissalatu vesselam’ın cenabetten guslü işte böyledir.”
    Buhari, Gusl 1, 5, 7, 8, 10, 11, 16, 18, 21; Müslim, Hayz 4, (317); Ebu Dâvud, Tahâret 98, (245); Tirmizi, Tahâret 76, (103); Nesâi, Tahâret 161, (1, 137), Gusl 15, (1, 204), 22, (1, 208).

    3733 – Ebu Seleme’nin yaptığı diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) ‘nin yanına girmiştim. Yanımda Hz. Aişe’nin süt kardeşi vardı. Kendisine, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘in cenâbetten nasıl yıkandığını sorduk. Bir sa’ miktarında bir kap getirtti ve onunla yıkandı. Aişe ile aramızda bir perde vardı. (Yıkanırken) üzerine üç kere su döktü ve dedi ki:
    “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın zevceleri, saçları kulak memesi civarında olması işin saçlarının başlarını alırlardı.”
    Buhari, Gusl 2; Müslim, Hayz 41, 42, (319, 320); Muvatta, Tahâret 68, (1, 44, 45); Ebu Dâvud, Tahâret 97, (238); Nesai, Tahâret 144, (1, 127).

    HUDUD / ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
    1565 – Ebu Abdirrahmân es-Sülemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallahu anh) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kölelerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zîra, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bir cariyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Resûlullah’a arz ettim. Bana: ” İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma” dedi.”
    Müslim, Hudud 34, (1075); Tirmizî, Hudud 13, (1441); Ebu Dâvud, Hudud 34, (4473).

    1574 – Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir adam, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ümmü veledine temas etmekle itham edilmişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ali (radıyallahu anh)’ye : “Git boynunu vur!” diye emretti. Hz. Ali, adama geldiği vakit, onu bir kuyunun içinde (yıkanıp) serinliyor buldu.
    “Çık dışarı!” diyerek elinden tutup kuyunun dışına çıkardı. Hz. Ali, adamın mecbub (burulmuş) ve tenâsül organından mahrum olduğunu gördü. Artık ona dokunmayıp, durumu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e haber verdi. Resûlullah, onu, davranışı sebebiyle takdir etti.”
    Bir rivayette şu ziyade gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Şahid, gâibin görmediğini görür” buyurdu”.
    Müslim, Tevbe 59, (2771).

    İMÂN VE İSLÂM / İMÂNIN HAKİKATİ

    21 – Muâviye İbnu’l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e gelip: “Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu? diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı câriyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad edebilir miyim?” diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cariyeye: “Allah nerede?” diye sordu O:
    “Göktedir” deyince, “Pekâlâ ben kimim? dedi. Cariye: “Sen Allah’ın Resûlüsün” cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek: “Bunu âzad et, zira mü’minedir” buyurdu.
    Müslim, Mesâcid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesâî, Sehv 20 (3, 18); Ebu Dâvud, Eymân 19 (3282).

    TAHARET / MENİ
    3490 – Müslim’in bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Aişe radıyallahu anhâ’ya bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Aişe ona:
    “Sana, (meni) bulaşan yeri (gördüysen) orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.”
    Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: “İyi biliyorum kurumuş meni bulaşığını Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın çamaşırından tırnağımla kazıyarak çıkarıyordum.”
    Müslim, Tahâret 105, 109, (288, 290).

    İDDET VE İSTİBRA

    4168 – Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Huneyn seferi sırasında Evtas’a bir ordu gönderdi. Ordu düşmanla karşılaştı ve çarpıştılar. Müslüman askerler onlara galebe çaldı, bir miktar kadını da esir etti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Ashabından bir kısımları, ele geçirilen cariyelere teması, müşrik kocaları sebebiyle sanki günah addettiler. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu ayeti inzal buyurdu. (Mealen): “Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Maliki bulunduğunuz cariyeler müstesna…” (Nisa 24). Yani “bunlar (esir aldıklarınız) iddetlerini doldurunca size helaldır.”

    Müslim, Rada’ 33, (1456); Tirmizi, Nikah 36, (1132); Ebu Davud, Nikah 45, (2155, 2157) Nesai, Nikah 59, (6, 110).

    4169 – İrbaz İbnu Sariye radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, karınlarındaki yükü vaz’ etmedikçe (doğurmadıkça) esirelere temasta bulunmayı yasakladı.”

    Tirmizi, Siyer 15, (1564).

    4170 – Ruveyfi’ İbnu Sabit el-Ensari radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimseye, suyunu başkasının ekinine dökmesi, yani hamile (esire)ye teması helal değildir. Keza Allah’a ve ahirete inanan mü’min kişiye, istibra hasıl olmazdan önce esire kadına teması helal olmaz. Keza Allah’a ve ahirete inanan kimseye, taksim edilmezden önce ganimet malından satması helal değildir.”

    Ebu Davud, Nikah 45, (2158, 2159); Tirmizi, Nikah 35, (1131).

    SAHİH-İ BUHARİ/ Kitabu’l-Cihad,

    94- Türklerin Kıtali Babı [187]

    138-…….Ben el-Hasen el-Basrî’den işittim, şöyle diyordu: Bize Amr ibnu Tağlîb tahdîs edip şöyle dedi; Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Şüphesiz sizin, keçe ayakkabılar giyinen bir kavimle harp etmeniz kıyamet alâmetlerindendir. Ve yine sizin, yüzleri geniş ve yüzleri deri üstüne deri kaplanmış kalkanlar gibi kalın etli olan bir kavimle harp etmeniz kıyamet gününün alâmetlerindendir” [188].

    139-……. Ebû Hureyre (r.a) şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Siz Müslümânlar gözleri küçük, yüzleri kırmızı, basık burunlu, yüzleri üst üste deri kaplanmış kalkanlar gibi kalın etli olan Türk ile harp edinceye kadar kıyamet kopmaz. Ve yine sizler ayakkabıları kıl olan bir kavimle harp etmedikçe kıyamet kopmaz” [189].

    95- Kıl Ayakkabılar Giyinen Kavimlerin Harbi Babı
    140-…….ez-Zuhrî, Saîd ibnu’l-Müseyyeb’den; o da Ebû Hureyre(r.a)’den söyledi ki, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Sizler ayakkabıları kıl keçe olan bir kavimle muharebe etmedikçe kıyamet kopmaz. Ve yine sizler yüzleri üst üste deri kaplanmış kalkanlar gibi kalın etli olan bir kavimle muharebe etmedikçe kıyamet kopmaz”.

    Sufyân ibn Uyeyne geçen senetle söyledi ve bunda Ebu’z-Zinâd, el-A’revden; o da Ebû Hureyre’den rivâyeten: “Gözleri küçük, burunları yassı, yüzleri üst üste deri kaplanmış kalkanlar gibi etli olan” fıkrasını ziyâde etmiştir [190].

    ———————————————————————————
    [187] Aynî bu başlığı: “Yânî bu bâb, Müslümânların Türk’ün beraberindeki kıtallerini beyân hakkındadır ki, o, kıyamet alâmetlerindendir” şeklinde açıklamıştır.

    [188] Bu hadîsin başlığa uygunluğu “Yüzleri geniş” sözündedir. Çünkü bu Türk’ün vasfıdır. Buhârî bunu Peygamberlik Alâmetleri Kitâbı’nda da getirmiştir, lbn-Mâce ise Fitneler’de getirmiştir (Kastallânî).

    [189] Bunun başlığa uygunluğu, geçen hadîsin uygunluğundan daha açıktır. Çünkü Türk lâfzının açıkça söylenmesi vardır (Aynî).
    Bu hadîslerin benzerleri Müslim; Filen ve Eşratu’s-Sâat, 62 “2912”den 66 rakkamlı hadîslerinde de verilmiştir.

    [190] Bu babın hadîslerinde anlatılan kavim de geçen bâbda anlatılan kavimdir. Bu vasıflar da onların, yânî Türk kavminin vasıflarıdır.

    SÜNEN-İ İBN MACE / Kitabu’l-Fiten
    36- Türklerle Savaşmak Babı

    4096) “… Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
    “Siz, ayakkabıları kıl olan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır ve siz gözleri küçük bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.”

    4097) “… Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:
    Siz, gözleri küçük, burunları kısa – yassı ve yüzleri kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibi (etli) bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır ve siz ayakkabıları kıl olan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.”

    4098) “… Amr bin Tağlib (r.a)’den rivayet edildiğine göre kendisi: Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’den şu buyruğu işittim, demiştir:
    Yüzleri yuvarlak ve geniş olan bir kavimle savaşmanız şüphesiz kıyametin alâmetlerindendir. O kavmin yüzleri kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibi (kalın ve çok etli)dir. Kıl ayakkabı giyen bir kavimle savaşmanız da şüphesiz kıyametin alâmetlerindendir.

    4099) “… Ebû Saîd-i Hudrî (r.a)’den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu, demiştir:
    Siz gözleri küçük ve yüzleri geniş yuvarlak bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onların gözleri çekirge gözleri gibi olup yüzleri de kat kat deri ile kaplanmış kalkanlar gibidir. Kıl ayakkabılar giyerler, deriden mamul kalkanlar edinirler ve atlarını hurma ağaçlarına bağlarlar.

    Sünen-i Nesai

    42- TÜRKLER VE HABEŞLİLERLE SAVAŞ

    3126- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Müslümanlar Türklerle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O Türkler öyle bir kavimdir ki yüzleri deriden yapılmış kalkanlar gibidir. Onlar kıldan dokunmuş elbiseler giyerler, ayakkabıları da yine kıldan (keçeden) mamuldür.”

    Kaynak: Sünen-i Nesai, Kitabu’l-Cihad, http://darulkitap.com.

    Sünen-i Tirmizi

    40- KIYAMET KOPACAĞI ESNADA HANGİ TOPLUMA SAVAŞ AÇILACAK

    2215- Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ayakkabıları kıldan yapılmış bir topluma savaş açılmadıkça kıyamet kopmayacaktır ve siz yüzleri deriyle kaplanmış kalkana benzeyen bir milletle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır.”
    Kaynak: Sünen-i Tirmizi, Kitabu’l-Fiten, http://darulkitap.com.

  7. bu hadisleri alimsiz kendimize göre yorumlarsak olmaz müteşabih mecaz anlam içeren hadisler vardır bunların ayrımı iyi yapılmalı hadis alimlerinden yardım almanı tavsiye ederim

  8. 1561 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
    “Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’i hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübt bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.”
    Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu’l-Ensar 46, Megâzi 21, İ’tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (, 823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).HZ.ÖMER BU HÜKMÜN UYGULANMAYACAĞINDAN KORKTUĞU İÇİN BÖYLE DEMİŞ ELİNDEN GELSE KURANA EKLERİM DEMİŞ ÇÜNKÜ HADİSLERE İNSANLAR GEREKLİ ÖNEMİ VERMEYECEKLER HALBU Kİ HADİS KURANIN AÇIKLAMASIDIR PEKİ SORUYORUM HZ.ÖMER BÖYLE BİRŞEY YAPAR MI AYRICA KURAN KORUNMUŞTUR YAPAMAZLAR BU HADİSİN BURAYA YAZILMASI ŞU ANLAMA GELİYOR NE BİLELİM SAHABİLERİN EKLEME YAPMADIĞINI???SORUYORUM ALLAH BÖYLE BİR ŞEYE İZİN VERİR Mİ?SAHABİLER KURANA HADİS VS.SÖZ GİBİ ŞEYLER EKLERLER Mİ?

    491 – Hz. Aişe’nin azadlısı Ebu Yunus anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve dedi ki: “Şu âyete gelince bana haber ver: “Namazlara ve bilhassa orta namazına devam edin” (Bakara, 238). Yazarken bu ayete gelince ona haber verdim. Bana şunu imla ettirdi: “Namazlara ve orta namazına ve ikindi namazına devam edin ve Allah için yalvaranlar olarak eda edin” (Bakara, 238). Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): “Ben bunu Resûlullah’dan işittim” dedi.
    Müslim, Mesacid 207. (629); Ebu Dâvud, Salat 5, (410); Tirmizi, Tefsir, Bakara 2, (2986); Nesâî, Salat 6, (1, 236); Muvatta, Salat 25, (1, 138-139).BURADA İŞİTİLEN HADİS DEĞİL VAHİYDİR BİLİYORSUNUZ KURANI KERİM TOPLANIRKEN SAHABİLER TARAFINDAN KURUL TOPLANMIŞTIR HERKES BİLDİĞİ AYETLERİ SÖYLEMİŞ EĞER SAHABİLERE ŞÜPHELİ OLARAK BAKARSAK KURANA KARŞI ŞÜPHELİ OLMUŞ OLURUZ HİÇBİR SAHABİ KURAN İNSAN SÖZÜ EKLEMEZ ZATEN ALLAH İZİN VERMEZ RESULULLAHTA KURANA EKLEME YAPMAYI AĞIR BİR USLUPLA YASAKLAMIŞTIR

    5639 – Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Kur’ân olarak inenler meyanında “Ma’lüm on emme ile haram sabit olur” âyeti de vardı. Sonra (Rab Teâla) onları, malum beş emme ile neshetti. Bu (beş emme) âyetler, Kur’ân’ın okunan ayetleri arasında iken Aleyhissalâtu vesselâm vefat etti.”
    Müslim, Radâ’ 24, (1452); Muvatta, Radâ’ 17, (2, 608); Ebu Dâvud, Nîkâh 11, (2062); Tirmizi, Radâ’ 3, (1150); Nesâî, Nikâh 51, (6,100).BUNUN HÜKMÜ İÇKİNİN HÜKMÜNE BENZER SONRADAN AYET İNMİŞTİR ESKİ HÜKMÜ KALDIRMIŞTIR BU HÜKÜM İNDİĞİNDE RESULULLAH HAYATTA İDİ ZATEN HADİSTE DİYOR RESULULLAH VEFAT ETMİŞ O AYET ZATEN KURANDA İMİŞ…devam edecek

  9. 3457 – Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhisalâtu vesselam buyurdular ki: “Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.”
    Buhari, Itk 20; Müslim, Birr, 112, (2612).
    Müslim’in rivayetinde şu ziyade var: “…zira Allah Adem’i kendi sûretinde yaratmıştır.”
    Buharî ve Müslim’de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari, İstizan, 1; Müslim, Bir, 115) mealinde bir hadis-i şerif vardır. Alimlerin bir kısmına göre, “Suretihi”deki zamir Allah’a racidir. Hadisin –yukarıdaki- tercümesi bu doğrultuda yapılmıştır. Bir kısım alimlere göre ise, oradaki zamir Âdem’e racidir. Bu takdirde hadisin manası “Allah Âdem’i, Âdem’in kendi suretinde yarattı” şeklinde olur. (bk. İbn Hacer 5/182-83)

    İmam Nevevî’nin bildirdiğine göre, alimlerin bir kısmı, bu rivayetleri müteşabih kabul etmiş, manasını tevil etmeden Allah’a havale etmesini daha uygun görmüştür. Hadiste yer alan ‘Suretihi” deki zamirin Allah’a ait olduğunu kabul eden bazı alimler “Suretihi=kendi sureti/onun sureti” tamlaması, bir teşrif ve tahsis içindir. Yani, Allah’ın sahip olduğu insan sureti anlamına gelir. “Naketullah=Allah’ın devesi, “Beytullah=Allah’ın evi” tamlamaları da böyledir. (bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

    “Allah’ın suretinde” ifadesini, insanların Allah’ın bazı sıfatlarını yansıtacak şekilde var edildiğini anlamak da mümkündür. Nitekim, -insan olarak- biz de görüyoruz, Allah da görüyor, biz de işitiyoruz, Allah da işitiyor.. Fakat bu iki görme ve işitme asla aynı değildir. Nitekim Kur’an’da -mealen-: “Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur, O, her şeyi hakkıyla işitir, hakkıyla görür”(Şura, 42/11) buyurulmuş ve insanların bazı vasıflarının Allah’ın bazı sıfatlarına muvafık olmasının, gerçek bir benzeşme olmadığına işaret edilmiştir.
    “Allah, insanı Rahman suretinde yarattı” ( Buharî, İsti’zân, 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28) mealindeki hadis-i şerif penceresinden konuya baktığımızda anlaşılması daha kolay olabilir.Maddeden münezzeh olan Allah suretten de münezzehtir. Nitekim, Hadis-i Şerifte, “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” denilmemiştir. Burada esas olan Allah’ın rahmetine dikkatleri çekmek ve İlâhî rahmetin en fazla insanda tecelli ettiğini ders vermektir. İnsan denince hemen bedeni hatırlamak da bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. İnsanda esas olan ruhtur. Beden o ruhun yardımcısı, elbisesi hanesi gibidir. Öyle ise bu hadis-i şerifi okurken ruhumuza nazar edecek, akıldan, hayale, hafızadan his dünyasına kadar uzanan çok geniş rahmet tecellilerini okuyacak ve bizi bu şekilde yaratan Rahman’ımıza şükredeceğiz.

    Yokluk karanlığından kurtulan her varlık büyük bir rahmete kavuşmuş demektir. Bu mânâsıyla rahmet, canlı-cansız bütün mahlûkatta tecelli ediyor. Semanın yıldızlarından denizin balıklarına, ışınlardan meleklere, yarı canlı bir bitkiden insanoğluna kadar her varlıkta rahmet hâkim; hepsi az veya çok, cüzî veya küllî bir rahmete mazhar olmuşlardır.

    Resulullah Efendimiz (asm.), insanın eriştiği bu en ileri rahmet tecellisini bir hâdis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurur: “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.” Bu hâdis-i şerifin yanlış değerlendirilmemesi için bazı noktaların göz önüne alınması gerekmektedir. Hâdis-i şerifte, Allah ve Rahman isimleri ve bir de yaratma fiili geçiyor.

    Cenâbı Hak, cisimden ve suretten münezzeh. Ama gel gör ki, insan bu hadisi okurken nefis ve şeytan onun hayalini ifsat eder ve sanki hâdis-i şerif, “Allah, insanı kendi suretine benzer bir şekilde yarattı.” şeklindeymiş gibi yanlış bir anlayışa götürür. Hadiste geçen Rahman ismine bilhassa dikkat etmek ve bu hak kelâmı, “Allah’ın rahmetinin bütün varlık âlemi içinde en fazla insanda tecelli ettiği” şeklinde anlamak gerekir.

    Suret, madde için ve maddî varlıklar içindir. İnsanın maddî olan bedeni ruhun hizmetçisidir. O halde insan denilince öncelikle ruh anlaşılmalıdır. İnsan ruhu, Cenabı Hakk’ın maddeden ve suretten münezzeh olduğunun en güzel bir göstergesidir. Hâl böyle iken, insan nasıl olur da bu hâdis-i şerifte geçen “suret” kelimesine gerçek dışı bir yorum getirebilir?

    Hadiste geçen çok önemli bir kelime de “yarattı” ifadesi. İnsanın bedeni mahlûk olduğu gibi, ruhu da ve o ruhun bütün sıfatları da mahlûktur. Cenabı Hakk’ın sıfatlarına iman etme hususunda bize büyük bir rehber olmak üzere ruhumuzda ilim, irade, kudret gibi sıfatlar yaratılmıştır. Mahlûk olan bu sıfatlar ilâhî sıfatlara elbette hiçbir cihetle benzemezler. Sadece onlardan haber verirler.

    Bu sıfatların hiçbiri için suret düşünülemeyeceği gibi, bunların tümü için de yine bir suret, bir şekil hayal etmek mümkün değildir. Bu hâdis-i şerif değerlendirilirken, kâtip yazıya, usta esere benzemediği halde, Hâlık’ın mahlûkuna hiç mi hiç benzemeyeceği nazara alınmalıdır. Ancak böylece batıl hayallerden ve aldatıcı vehimlerden kurtulmak mümkün olur.
    İnsanın mânevî siması da bize rahman mânâsını ders veren bir suret ve bir kelime gibi. Kalbimiz, aklımız, hafızamız, hayalimiz ve top yekûn his dünyamız hep rahmetten haber verir ve Rahman’ı hatırlatırlar.

    Bu tecelli, ruhumuzun hânesi olan cismimize de aksetmiş bulunuyor. Dilimizden dişimize, saçımızdan tırnağımıza, ciğerimizden böbreğimize kadar her neyimiz varsa, hepsi rahmanın birer hediyesi. Bunların her biri bir kelime, bir suret. Ve hepsinde o rahman’ın lütuf ve keremi okunur. Sonuç : Suret-i rahman; Allah’ın rahmetinin en parlak aynası ve en güzel tecellisi diye özetlenebilir.

  10. ÂLEMİN YARATILIŞI BÖLÜMÜ
    1657 – Ebu Rezîn el-Ukeylî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü, dedim, mahlukatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?” Bana şu cevabı verdi:
    “el-Amâ’da idi. Ne altında hava, ne de üstünde hava vardı. Arşını su üzerinde yarattı.” Ahmed İbnu Hanbel dedi ki: “Yezid şunu söyledi: el-Amâ, yani “Allah’la birlikte başka bir şey yoktu” demektir.”
    Tirmizî, Tefsir, Hud (3108).

    Kur’an-ı kerimde manası açık olan âyetlere Muhkem âyetler, manası açık olmayan, tefsire, izaha muhtaç olanlara Müteşabih âyetler adı verilir. Müteşabih olanlara açık manalarını vermek akla ve dine uygun olmazsa, uygun mana vermek, yani Tevil etmek gerekir. Açık manalarını vermek günah olur. Âyetler gibi hadis-i şerifler de, muhkem ve müteşabih diye ikiye ayrılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:

    (Kur’anda yedi şey bildirilir: Yasak, emir, helal, haram, muhkem, müteşabih ve misaller. Helali helal, haramı haram bilin, emredilenleri yapın! Yasak edilenlerden sakının! Misal ve hikâye olanlardan ibret alın! Muhkem olanlara uyun! Müteşabih olanlara inanın!) [Hakim]

    (Gece seher vakti, Allahü teâlâ dünya semasına iner), (Resulullah, Allah gökte diyen cariyeyi tasdik etmiştir) hadis-i şerifleri müteşabihtir. Mücessime ve Müşebbih fırkaları, (Allah cisim gibidir. Arş üzerinde oturur, iner, yürür) gibi şeylere inandıkları için kâfirdir. (Tatarhaniye, Milel ve Nihal)

    [Mısır, Şam, Kudüs kadılıkları da yapmış olan Şafii fıkıh ve hadis âlimlerinden Muhammed ibni Cemaanin (Erreddü-alel-müşebbihi fi-kavlihi teâlâ Errahmanü alel Arş-isteva) kitabı bu konuda çok güzeldir.]

    Mevlana Halid Bağdadi hazretleri buyuruyor ki: Allahü teâlânın yönü, karşıda bulunması yoktur, madde, cisim değildir. Sayılı değildir. Ölçülmez. Onda değişiklik olmaz. Mekanlı değildir. Bir yerde değildir. Zamanlı değildir. Öncesi, sonrası, önü arkası, altı üstü, sağı solu yoktur. Bunun için, insan düşüncesi, insan bilgisi, insan aklı, Onun hiçbir şeyini anlayamaz. Onun nasıl görüleceğini de kavrayamaz. El, ayak, yön, yer ve bunlar gibi, Allah için caiz olmayan kelimelerin, âyet ve hadislerde bulunması, bizim anladığımız ve bildiğimiz, bugün kullanılan manalarda değildir. Böyle âyet ve hadislere Müteşabihat denir. Bunlar, kısa veya uzun olarak, Tevil olunur. Yani, Allaha yakışacak başka mana verilir. Mesela, (Allahın eli, onların ellerinin üstündedir) ve (Arş’ın üzerine istiva eden Allah, nerede olursanız olun, sizinle beraberdir) mealindeki âyetler için, burada ne murat edilmişse, öylece inandım demeli. Allahın ilmi, bizim ilmimize, benzemez. Onun eli de, elimiz gibi değildir, istivası da bizim istivamıza benzemez, beraber olması bizim beraber olmamıza benzemez demelidir. (İtikatname)

    Selefiyeciler, bu âyetin beraber olma kısmını tevil ediyorlar da, istiva kısmını tevil etmiyorlar. Tevil etmeyince ikincisindeki tuhaflığı görüyorlar da, birincisindekini göremiyorlar. Birçok âyette, (Onlar kördür) buyuruluyor. Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler Kureyş lügatı ve lehcesi iledir. Kelimelere, 1400 yıl önce, Hicaz’da kullanılan manaları vermek gerekir. Zamanla değişip, bugün kullanılan manaları vermek yanlış olur.

    Zıllullah için, Allahın gölgesi diyorlar. Âlimler, zıl=gölge kelimesine himaye, koruma gibi manalar vermiştir. Mesela, (Ali, Veli’nin gölgesinde geçiniyor) denince, Ali’nin Veli’nin himayesinde olduğu anlaşılır. (Allah, gölgesinden [himayesinden] başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamette, yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirir.) [Buharî], (Sultan, yeryüzünde Allahın gölgesidir.) [Taberânî] mealindeki hadislerde geçen gölge himaye demektir. Sultan, Allahın gölgesidir demek, (Sultan Allahın emirlerini uygulamak yetkisine sahip) demektir. (Din, kılıçların gölgesi altındadır) hadis-i şerifi ise, (Din, devletin himayesi ile yayılır) demektir. Nasıl ki, Beytullah=Allahın evi kelimesini, hâşâ Allahın barındığı ev olarak anlamıyorsak, gölge, el, yüz, istiva gibi kelimeleri de böyle anlamak gerekir.

  11. 3724 – Hz. Meymune (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenabetten yıkanırken ben O’na perde oldum, (şöyle yıkanmıştı):
    Önce ellerini yıkadı. Sonra sağ eliyle (kaptan) solu üzerine su dökerek fercini ve (meniden) bulaşanları yıkadı. Sonra elini duvara -veya yere- sürdü. Sonra namaz abdesti gibi abdest aldı, ancak ayaklarını yıkamayı terk etti. Sonra üzerine su döktü. Sonra ayaklarını çekip yıkadı. Aleyhissalatu vesselam’ın cenabetten guslü işte böyledir.”
    Buhari, Gusl 1, 5, 7, 8, 10, 11, 16, 18, 21; Müslim, Hayz 4, (317); Ebu Dâvud, Tahâret 98, (245); Tirmizi, Tahâret 76, (103); Nesâi, Tahâret 161, (1, 137), Gusl 15, (1, 204), 22, (1, 208)
    HZ.MEYMUNE RESULULLAHIN HANIMIDIR…RESULULLAHTA İNSANDIR FAKAT HERŞEYİNİ EDEBİNCE YAPAN ALLAH CİNSEL İÇ GÜDÜYÜ HER İNSANA VERMİŞTİR BU PEYGAMBERDE VE SALİH ZATLARDA GARİPSENİYOR ALLAHIN FITRATIMIZA KOYDUĞU İÇ GÜDÜYÜ BİZ KİM OLUYORUZDA YARGILIYORUZ???

    3490 – Müslim’in bir diğer rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Aişe radıyallahu anhâ’ya bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Aişe ona:
    “Sana, (meni) bulaşan yeri (gördüysen) orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.”
    Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: “İyi biliyorum kurumuş meni bulaşığını Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın çamaşırından tırnağımla kazıyarak çıkarıyordum.”
    Müslim, Tahâret 105, 109, (288, 290).
    BU OLAY ÖRTÜ AYETİ İNMEDEN ÖNCE MEYDANA GELMİŞTİR DEDİĞİM GİBİ ÜSTTEDE ODA BİR İNSANDIR YOKSA RESULULLAHIN NASIL ÇOCUĞU OLACAKTI???

    4168 – Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Huneyn seferi sırasında Evtas’a bir ordu gönderdi. Ordu düşmanla karşılaştı ve çarpıştılar. Müslüman askerler onlara galebe çaldı, bir miktar kadını da esir etti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Ashabından bir kısımları, ele geçirilen cariyelere teması, müşrik kocaları sebebiyle sanki günah addettiler. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu ayeti inzal buyurdu. (Mealen): “Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı. Maliki bulunduğunuz cariyeler müstesna…” (Nisa 24). Yani “bunlar (esir aldıklarınız) iddetlerini doldurunca size helaldır.”

    Müslim, Rada’ 33, (1456); Tirmizi, Nikah 36, (1132); Ebu Davud, Nikah 45, (2155, 2157) Nesai, Nikah 59, (6, 110).

    4169 – İrbaz İbnu Sariye radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, karınlarındaki yükü vaz’ etmedikçe (doğurmadıkça) esirelere temasta bulunmayı yasakladı.”

    Tirmizi, Siyer 15, (1564).

    4170 – Ruveyfi’ İbnu Sabit el-Ensari radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir kimseye, suyunu başkasının ekinine dökmesi, yani hamile (esire)ye teması helal değildir. Keza Allah’a ve ahirete inanan mü’min kişiye, istibra hasıl olmazdan önce esire kadına teması helal olmaz. Keza Allah’a ve ahirete inanan kimseye, taksim edilmezden önce ganimet malından satması helal değildir.”

    Ebu Davud, Nikah 45, (2158, 2159); Tirmizi, Nikah 35, (1131).
    EVLİLİK OLADAN ESİRE DOKUNULMAZ ŞU DA VARKİ İSLAMDA ÇOK EŞLİLİK BAZI ŞARTLARIYLA BİRLİKTE UYGUN GÖRÜLMÜŞTÜR

  12. ŞİMDİ HANGİ HADİS HANGİ HADİSİ YARGILIYOR VE HADİSLERİN HEPSİNİN ANLAMI VARDIR HADİS HANGİ OLAYLAR ÜSTÜNE SÖYLENMİŞ BU İYİ BİLİNMELİDİR
    KENDİMİZE MANTIKSIZ GELEN HADİSLERİ TUTUP İNKAR ETMEK AKILLI İŞİ OLMAZ BİZ KENDİ KENDİMİZE HÜKÜM VERECEK KAPASİTEDE DEĞİLİZ

    DİĞER HADİSLERİ YORUMLAMA İHTİYACI HİSSETMİYORUM AMA HEPSİNİN SAHİH KAYNAKLARDAN AÇIKLAMASINA BAKILSIN

    SELAMETLE…

  13. BURANIN İYİ OKUNMASINI TAVSİYE EDERİM

    Özellikle son zamanlarda birtakım kimseler: “Bize Kur ân kâfidir. Allah bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bilerek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allah’ın Resûlü’nün sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O’nun dinde hüccet oluşu, sıhhati ve râvîleri hususunda şüphe uyandırmaya gayret etmekte;1 birtakım kimseler de Hz. Peygamber’in sünneti karşısında gevşek davranmakta “sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergilemekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği zaman da dudak bükmektedirler. Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allah, Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini çok müstesna bir yere oturtmakta ve O’na itaati kendisine olan itâatla bir tutmaktadır.

    Kur’ân’da, Hz. Peygamber’in, bilhassa inananlar için Allah’ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O’na insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygamber’e İtaat, Allah’a İtâatla birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O’na itâatin lüzûmu vurgulanmaktadır.

    Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.

    Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber tarafından Muaz b. Cebel Yemen’e vâli olarak gönderilirken verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir.2 Ayrıca, ashâb-ı kirâmın uygulamaları da gerek Hz. Peygamberin sağlığında ve gerekse vefâtından sonra bu yönde olmuş problemlerinin çözümünde dâima, önce Kur’ân’a, ardından sünnete başvurma şeklinde olmuştur.3

    Şimdi yapmış olduğumuz bu tesbitleri Kur’ân âyetlerinin nasıl ortaya koyduğunu görelim.

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın insan olarak bize, kendi içimizden bir kimseyi peygamber olarak seçip bizlere canlı bir hayat örneği göstermiş olması büyük bir lütuftur.

    1) Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın İnananlar İçin Büyük Bir Lütfü Olduğunu İfâde Eden Âyetler:

    “Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 3/164).

    “Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka Tanrı yoktur. O’na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe, 9/128-129) .4

    Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun kıymetini bilerek, âyet-i kerîmede 5 de işâret edildiği gibi, O’nu canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin yolundan gitmek olacaktır.

    Hz. Peygamber’e îman Müslüman olmanın önde gelen şartlarındandır. O’nun adı kelime-i şehâdette Yüce Allah’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O’na inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.6 Hiç şüphesiz, Hz, Peygambere îman, O’nun sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir anlam ifâde etmektedir. Bu da, O’nun Allah’tan alıp bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir, yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğunun kabulünü, kısacası O’nun her bakımdan örnek alınmasını gerektirir.

    İşte, Hz. Peygamber’in dindeki bu müstesnâ yerini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce Allah tarafından O’nun bize, her yönüyle kendimize örnek olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir.

    2) Hz. Peygamberi Örnek Bir İnsan Olarak Gösteren Âyetler:

    Kur’ân’da gayet açık ifâdelerle Hz. Peygamber’in Yüce Allah tarafından mü’minler için örnek alınması gereken model bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde şu veya bu konuda diye bir kayıt koyulmamış olması O’nun insanlar için her yönüyle örnek olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.

    İşte bu konudaki bazı âyetler şunlardır:

    “Andolsun Allah’ın Resûlünde sizin için -Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/ 21).

    Bu âyette, Resûlullah’ın, Allah’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak ileri sürülmesi, böylece onu Örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hususuna bağlanması O’nun sünnetine dinde ne kadar değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Kur’ân, Hz. Peygamberin mü’minler için örnek bir insan olduğunu belirtmekle kalmaz aynı zamanda onun büyük bir ahlâk üzere olduğunu da şöyle vurgular:

    “Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb’inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/ 1-4).

    Sünnetin dindeki değerini ortaya koyan unsurlardan birisi de genelde onun da bir vahiy mahsûlü oluşudur. Nitekim, Kur’ân’a baktığımız zaman vahyin sadece kendisi ile sınırlandırılmadığına, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine dâir birçok işâretleri görürüz.

    3) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın Dışında da Vahiy Geldiğini İfâde Eden Ayetler:

    Kur’ân’da Yüce Allah’ın kullarına olan vahyinin genelde şu şekillerden birisi ile olduğu belirtilir:

    “Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir” (Şûrâ, 42/51).

    Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, genel olarak dilediği kullarına bu yollardan herhangi birisi ile hitap ettiğini belirtmiş; kullarına olan hitâbını bir kitapla kayıtlamamıştır.

    Bundan başka, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:

    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8

    Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:

    “Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10

    Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:

    “Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).

    Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.

    Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.

    Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:

    “O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19

    Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22

    Hz. Peygamberin Kur’ân dışında da Yüce Allah’tan vahiy aldığını gösteren delillerden birisi de hiç şüphesiz O’na Kur’ân’ı tebliğ görevi yanında bir de Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisinin verilmiş olmasıdır. O, bu görevi elbette sadece kendi şahsî bilgi ve içtihâdıyla değil Yüce Allah’tan aldığı ilhamla yapacaktır.

    4) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı Açıklama Görev ve Yetkisinin Verildiğini Gösteren Âyetler:

    “Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar…” (İbrâhîm,14/4).

    “Sana bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl,16/ 44).

    Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki bazı âyetlerin tefsirine Resûlü’nün izahı olmadan ulaşmak mümkün değildir.23

    “Biz sana Kitâb’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun” (Nahl, 16/64).24

    Hiç şüphesiz, Yüce Allah, bu âyetlerle kendisine Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisini verdiği peygamberini bu hususta yardımsız bırakmamış ve bu konuda Kur’ân dışı vahiylerle de O’nu beslemiştir. Nitekim şu âyet de bu hususa işâret etmektedir:

    “(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer.” (Kıyâmet,75/16-19).25

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın vaad ettiği bu beyânını, hem bazı âyetlerin ileride inecek bazı âyetlerle daha da açılacağı, hem de izâha muhtaç bazı âyetlerin yine kendisinin vahyi ve öğretmesi ile Resûlü tarafından açıklanacağı şeklinde değerlendirmek gerekir.

    Kur’ân, kendisine indirilen ve ilâhî vahyin kaynağı olan Yüce Allah ile irtibat hâlinde olan Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ı anlama ve açıklama hususunda en yetkili kişi olduğunda ve dolayısıyla mü’minlerin O’nun sözlü ve fiili açıklamalarına sarılmaları gerektiği hususunda bir şüphe yoktur.

    Hz. Peygamberin Kur’ân’ı açıklaması, mücmel olan bazı âyetleri tafsil, bazı umûmî hükümleri tahsis, anlaşılması güç bazı âyetleri açma, müphem olanı belirtme, bazı garip kelimeleri beyan etme, edebî inceliğe sâhip âyetlerin maksadını bildirme, varsa neshi işaret etme gibi şekillerde olmuştur.26 O, bu maksatla Medine Mescidi’ni bir okul hâline getirmiş, ashâbın her müşkülünü bıkmadan ve usanmadan çözmeye çalışmış ve söz ve hareketleri ile âdeta yaşayan bir Kur’ân olarak onlara örneklik etmiştir.27

    Yüce Allah, Hz. Peygamber’e izâha muhtaç Kur’ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O’na Kur’-ân’da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.

    5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:

    Hz. Peygamber, sadece Kur’ân’da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur’ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O’nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.

    Bu bakımdan O’nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:

    “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65).

    “Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 33/36).

    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itâat ettik” demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 24/51).

    “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün…” (Nisâ, 4/59).28

    Hz. Peygamber’in Kur’ân’da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.

    Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:

    İmrân b. el-Husayn’ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: “Kur’ân’da olandan başkasından bahsetmeyin” deyince, İmrân: “Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah’ın Kitabında gördün mü?” Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: “Bütün bunları Allah’ın

    Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır.” 29

    Hz. Peygamber’e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur’ân’da olmayan hususlarda O’na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

    6) Hz. Peygamber’e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır” (A’râf, 7/157).

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe, 9/29).

    Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir”;31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: “İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır.” 32

    Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34

    Yine, Kur’ân’da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.

    Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu yetkisini Yüce Allah’tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetki ve O’nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur’ân’daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber’in bu hükmü, “O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri’ yani kanun koyucu Allah’tır, Resûlü’ne de O’ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen “Şâri” sıfatı verilmiştir.

    Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibi-

    Bundan başka, Kur’ân’da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah’a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O’nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: “Bana itâat eden Allah’a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir.” 40

    7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:

    “Kim, Peygamber’ e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80).

    “… Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının…” (Haşr, 59/7).

    Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber’e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:

    “Deki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itâat edin!’ Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/31-32).

    Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah’a îman, O’nu sevme ve O’na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.

    “Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…” (Nisâ, 4/64).42

    Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah’ın O’na indirdiği Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur’ân’ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah’a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah’ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât’ın sözleridir. Nitekim, Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43

    Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e itâati emrettiği gibi, O’na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.

    8) Hz. Peygamber’e İsyan Etmeyi Yasaklayan Ayetler:

    “Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisâ, 4/14).

    “Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).

    “Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah’ın cezası çetin olur” (Enfal, 8/13).44

    Hz. Peygambere itâati emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O’na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O’na inanmanın tabiî bir sonucudur.

    Yüce Allah Kur’ân’da Hz. Peygamber’e kuru bir itâatin ve O’na karşı gelmemenin de ötesinde O’na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah’ın Resûlullah’a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    9) Hz. Peygamber’e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:

    “Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzâb, 33/6).45

    “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).

    “Ey îman edenler! Allah ve Resûlü’nün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurât, 49/1-2)46.

    Son olarak, Hz.Peygamber’e itâat eden ve O’nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:

    10) Hz. Peygamber’in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:

    “… Şâyet O’na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz…” (Nûr, 24/54).

    “… Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah’ın yoluna götürürsün” (Şûrâ, 42/52-53).

    “Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun” (Mu’minûn, 23/73).47

    Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah’ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur’ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O’nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur’ân’ın ve O’nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.

    NETİCE

    Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah’ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O’na inanmak sadece O’nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O’na itâat etmeyi de gerektirir.

    Yüce Allah O’nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O’nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.

    Ayrıca O’na indirilen vahiy sâdece Kur’ân’dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab’ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen “hikmet” de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O’nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan “zelle” tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O’nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O’nun sünnetinin sağlamlığını ve O’na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber’e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O’nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.

    Yine âyetlerde, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber’in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.

    Bundan başka, Kur’ân’da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e verilmiştir. Bu itibarla Kur’ân’da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber’in sünneti şer’î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber’in, O’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve O’nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: