Mütevatir Hadis Var mıdır ?

İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu

Klasik hadis usulünün, hadisleri isnadda yer alan ravilerin sayılarına, bir başka ifadeyle yaygınlık durumuna göre iki ana bölümüne ayırdığı malumdur: Mütevatir ve Ahad.

Ahad haberlerin, lügat bakımından “tek kişi(ler)nin naklettiği haber” anlamına geldiği, hadis ilmindeki terim anlamının ise “mütevatir düzeyine ulaşmayan hadis” olduğu da aynı şekilde bilinmektedir.

Mütevatirin klasik tanımı ise sudur: “Yalan üzerinde birleşmeleri pratik bakımdan imkansız olan kalabalık bir topluluğun, yine bu nitelikleri haiz bir topluluktan naklettikleri haberdir.” (123)

Bir haber(hadis)in mütevatir olabilmesi için gerekli şartlar bu tanıma göre şunlardır:

1. Yalan üzerinde birleşmeleri pratikte mümkün olmayacak bir topluluk. Ancak böyle bir topluluğun asgari sayısının kaç olduğu konusu ihtilaflı olup, üçten başlayıp, bir beldeye sığmayacak ölçüde sınırsız sayıya kadar değişmektedir. Fakat mütevatir için gerekli ravi sayısına dair iddiaların hiçbirinin bir delili yoktur. Kısacası tevatürün tesbiti, ravilere, haberin kendilerine ulaştığı kimselere ve haber verilen şeyin kendisine göre değişkenlik göstermektedir ki, bu da mütevatirin tesbitinin sübjektif (izafi, göreceli, nisbi) olduğunu gösterir.

2 Tevatürün ikinci şartı, nakledilenin görülmüş veya işitilmiş bir olay olmasıdır. Doğruluk ve yanlışlığı spekülasyona, mantıki delil ve çıkarımlara dayanan hükümler için tevatürden söz edilemez.

3. Üçüncü şart ise, mütevatir için gerekli kalabalık ravi grubunun her tabakada (nesilde) eşit düzeyde bulunması, en azından azalmayıp, artmasıdır. Dolayısıyla bir rivayet ilk tabakada mütevatir değilse, bilahare o düzeye ulaşsa da mütevatir olamaz. Yahut başta mütevatir olan bir olay, orta veya son tabakadaki ravilerinin azalmasıyla mütevatir olmaktan çıkar. (124)

Yine klasik hadis usûlünde kabul edildiği üzere tevatür lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır. İlkinde raviler bir olayı aynı kelimelerle ifade etmekte birleşirler; ikincisinde ise anlatımların ifadeleri farklı olsa da, hepsinin ortak bir paydasını bulmak mümkündür. (125)

Mütevatir konusunda ele almak islediğimiz ilk husus, hadisler içerisinde lafzen mütevatir olanların bulunup bulunmadığı meselesidir.

Bu konuda mütevatir hadisler a) çoktur, b) yoktur, c) çok azdır, şeklinde görüşler varsa da,. Babanzade’nin de işaret ettiği gibi, bilhassa lafzî mütevatir hadislerin -az da olsa -bulunduğu ifade edilerek, mütevatir-i lafzînin çok olmadığı kabul edilmiş bulunmaktadır. (126)
Biz ilk olarak -az da olsa- lafzî mütevatirin bulunup bulunmadığını, ikinci olarak da, mütevatir hadislerin çok olduğu iddiasını tartışacağız.

Lafzî Mütevatir var mıdır?

Lafzî mütevatire örnek olmak üzere klasik hadis usûlünde gösterilebilen en sağlam hadis “men kezebe…” hadisidir.

Hadisçilerden bazılarına göre bu hadisi rivayet eden sahabe sayısı (40) bazılarına göre (62), kimine göre (100)den fazla, Nevevi’nin dediğine göre (200) den fazladır. Zeynuddin el-Iraki’ye göre bu rivayetlerin çoğu mutlak olarak yalan (kizb) hakkında olup, bu lafızla rivayet eden sahabenin sayısı (70) küsurdur. (127)

Bu açıklamaların ışığında bu hadisin tedkikine geçelim:

Evvela bu hadisi (70) küsur sahabenin nakletmiş olması tevatür için yeterli midir? sorusunu sormak gerekir. Zira az önce de ifade edildiği gibi, mesela mütevatirin ravi sayısının bir beldeye sığmayacak kadar çok ve sayılamaz olması şartını koşanlara göre, bu hadisin mütevatir olması elbette mümkün değildir. Demek ki bu hadisin mütevatir olduğu görüşü, sadece bazılarınca kabul edilebilir olan, ama bazılarınca asla kabulü mümkün olmayan bir iddiadır. O yüzden bu hadisin, herkesin üzerinde ittifak ettiği bir örnek olarak gösterilmesi de isabetli değildir.

İkinci olarak tevatürde bu sayının her tabakada aynı olması veya azalmayıp, artması gerekir. Bu hadisin ise sadece ilk tabakasından sözedilmiş, daha sonraki nesillerde bu hadisin ravilerinin (70) küsur veya daha fazla olduğu da ortaya konmuş değildir. Dolayısıyla bu husus ortaya konmadan, bizim bu hadisin mütevatir olduğunu ileri sürmemiz ilmen doğru olamaz.

Bu yetmiş küsur sahabinin rivayeti dışında kalan ve genel olarak Hz. Peygamber’e yalan isnad etmeyi yasaklayan rivayetleri birarada değerlendirmek de sonucu pek değiştirmeyecektir. Zira el-Iraki’nin de az önce işaret ettiği gibi, bunların ifade şekli farklıdır ve bu sebeple lafzî bir levatürden söz etmek imkansız görünmektedir.

Bütün bunların hepsinden önemlisi, “mütevatir” olduğu iddia edilen bu hadislerin teker teker birer isnad ile bize ulaşmış olmasıdır. Bu hadislerin her birinin birer isnad ile nakledilmiş olması, isnadlardaki ravilerin de teker teker cerh ve ta’dilinin yapılabileceği anlamına gelir. Bu nokta uzun asırlar boyunca hadis usûlünde nasılsa gözden kaçırılmış ve isnadı, isnadında ravileri olan ve bu ravilerin cerh ve ta’dile tabi tutulması da mümkün olan hadisler, gayet rahat bir şekilde “mütevatir” olarak sunulabilmiştir.

Üstelik bütün bunlar yapılırken, Ehl-i Hadis ciddi bir çelişki içine düştüğünün de farkına varamamıştır. Zira klasik hadis usûlünde ittifakla kabul edildiğine göre mütevatir yakini (kesin) bilgi ifade eder ve bu yüzden aslında isnad ilminin dışında kalır. Yine bu yüzden Babanzade’nin ifadesiyle “Tevatür için sened aranmaz.” (128). Bu husus açıkça ifade edildiği halde, başlangıçtan bugüne -Babanzade de dahil- hadis ulemasının ve hadis ilmiyle uğraşanların veya bu konuda söz söyleyenlerin, nasıl olup da “men kezebe…” hadisi dahil, kitaplarda isnadlarla nakledildiklerini görüp durdukları hadislerin mütevatir olduklarını iddia edebildiklerini anlamak doğrusu hiç de kolay değildir. Hatta birtakım hadis, tefsir, fıkıh v.b. kaynaklarından derleyip topladıkları, hepsi de birer isnad ile rivayet edilmiş olan bazı hadisleri bir kitapta toplayıp, bunların mütevatir olduğunu iddia eden es-Suyuti ve el-Kettani gibi İslam alimlerinin bu yaptıklarını anlamak neredeyse imkansızdır.

Şimdi bu konuyu mütevâtir hadisleri topladığını iddia eden birkaç eserden biri olan, el-Kettânî’nin Nazmu’l-Mutenâsir mine’l-Hadisi’l-Mutevâtir (Beyrut, 1980) adlı eseri ışığında, örnekleriyle daha yakından inceleyelim:

Kesin bilgi ifade etmesi beklenilen mütevâtirin tanımına dikkatlice bakılacak olursa, bu beklentiye mukabil, ortada birtakım muğlak ve müphem noktaların bulunduğu, bunun ise birtakım ihtilaflara yol açtığı da görülecektir. Bu muğlak ve müphem noktaların başında, kaç kişinin haberinin mütevâtir sayılacağı meselesi gelmektedir.

Bir-iki kişinin haberinin mütevâtir sayılamayacağını başarıyla (!) tespit edebilen bazı İslam alimlerimiz, üç kişinin durumunu sükûtla geçiştirdikten sonra, sırayla bize şu rakamları vermektedirler: [private]

4 kişinin haberi mütevâtirdir (zina şahitliği için gerekli şahit sayısına kıyasla).

4 kişinin haberi mütevâtir olamaz. 5 kişinin haberinde ise kararsızım (el-Bakıllâni).

5 kişinin haberi mütevatir için yeterlidir (Liân’a kıyasla).

7 kişinin haberi mütevâtirdir.

10 kişinin haberi mütevâtirdir ( 2, el-Bakara, 196’ya kıyasla).

12 kişinin haberi mütevâtirdir (İsrailoğullarının nakiplerinin sayısı 12 olduğu için).

20 kişinin haberi mütevâtirdir (8, el-Enfal, 65’e kıyasla).

40 kişinin haberi mütevâtirdir (En hayırlı askeri birlik kırk kişilik olanıdır, hadisine(!) kıyasla).

50 kişinin haberi mütevâtirdir (Kasâme’ye kıyasla).

70 kişinin haberi mütevâtirdir (Allah’ın kelamını işitmeleri için Hz. Musa’nın kavminden 70 kişiyi seçmiş olmasına kıyasla).

310 kişinin haberi mütevatirdir (Talut’un ve Bedir’e katılanların sayısına kıyasla).

1400 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey’atına katılanların sayısına kıyasla).

1500 kişinin haberi mütevâtirdir (Rıdvan bey’atına katılanların sayısına kıyasla).

Bunların hepsi yanlıştır, sözünü etmeğe bile değmez iddialardır. (129)

Herhalde bu son görüş gerçeğe en yakın ve en isabetli görüş olsa gerektir. Zira, mütevâtirin genel kabul gören tanımında, bu konuda herhangi bir sayı belirlenmiş olmayıp sadece “yalan üzerine ittifak etmeleri pratikte mümkün olmayan kalabalık bir grup”tan sözedilmiştir.

Bazı alimlerin yukarıda verdikleri sayılara gelince, bunlardan bazılarının tevatür için yeterli olamayacağı gayet açıktır. 4,5,7,10, 12,20,40, hatta 50 ve 70 sayılarının “yalan üzere ittifak etmesi mümkün olmayan kalabalık” nitelemesine giremeyeceğini sıradan insanlar bile bilir. Buna rağmen bu sayıların sıradan insanlar değil, üstelik âlim sıfatını hâiz kimseler tarafından mütevâtir için yeterli sayı olarak nasıl sunulabildiği anlaşılır gibi değildir. 1400-1500 sayılarının ciddiye alınması gerektiği kuşkusuzdur. Ama en doğrusu bu konuda muayyen bir sayının olmadığıdır. Fakat bu asla 4,5,7 v.b. gibi az sayıdaki ravilerin rivayetinin mütevâtir olabileceği anlamına da gelmez.

Meselenin dikkati çeken diğer bir yönü ise, 4,5,7,10,12 v.s. sayılarını tevatür için yeterli görenlerin, bu görüşlerini temellendirmek için başvurdukları delillerin arzettiği manzaradır. Bırakın ulemâyı, aklı başında herhangi bir kimsenin bile, konuyla hiç ilgisi olmayan ayetlerde geçen bazı sayıları, sırf ayetlerde geçiyor diye, tevatür için gerekli veya yeterli sayı olarak sunması düşünülemez. Çünkü bu ayetlerdeki sayılar veya şu veya bu savaşa katılanlar sayıları, mütevâtir haberlerin kaç kişi ile sabit olabileceğini bildirmek için zikredilmiş değildir. Bilakis çoğunun bir tesadüf sonucu olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bütün bunlara rağmen, ulemânın bu sayılar konusundaki yukarıda eleştirilen tavrı sergilemiş olmaları, hadislerin ve hadis ilminin kendilerine emanet edildiği bu insanların içerisinde, bu derece sığ ve ilim dışı bir zihniyetin zebûnu olanların da bulunduğunu gözler önüne sermektedir. Böylesi ilim dışı tavırları sergileyebilen ve geçmişte âlim diye görüşleri ciddiye (!) alınabilen bu gibi kimselerin, hadisler konusunda yapacakları çalışmaların ve verecekleri hükümlerin ne kadar sağlıklı olacağı da sanırız ortadadır.

Maalesef, mütevâtir hadisler konusunda eser veren ulemâ içerisinde yukarıda eleştirdiğimiz yaklaşımların benzerini savunanlara rastlanabilmektedir. Meselâ el-Kettâni, es-Suyûti’nin (ö. 911/1505) on sahabinin rivayet ettiği hadisi mütevâtir saydığını, üstelik bunun Ehl-i Hadis’in görüşü olduğunu söylediğini ileri sürer (130) ki, bunun daha önce eleştiri konusu olan görüşlerden hiçbir farkı yoktur. Şimdi on kişinin rivayetleriyle tevatürün sabit olabilecegini(!) iddia eden birinin, mütevâtir hadisleri tespit yolunda ulaştığı sonuçların tatminkar olması düşünülebilir mi ?

Tabiatıyla ulemâ içerisinde tevatür için belli bir sayı belirlemenin gerekli olmadığını savunanlar da olmuştur ve bu bilgiler özetle “önemli olan bir konuda insanda kesin bilginin (el-ilm el-kati) oluşmasıdır; dolayısıyla birşeyi kalabalık bir grup bile nakletse, kesin bilgi oluşmadıkça bu kalabalık grubun haberi mütevâtir olamaz; ama az sayıda insandan oluşan bir grup bile nakletse, bizde kesin bilgi oluşabiliyorsa, onların haberi mütevâtir olur” diyerek kanaatlerini dile getirmektedirler. (131)

Asıl önemli olan bizde kesin bilginin oluşması ise de, buna dayanarak az sayıda insandan oluşan bir grubun (meselâ, 4,5,7,12,20,30,40,50 …gibi) verdiği haberin de mütevâtir olabileceğini iddia etmek, pek isabetli görünmemektedir. Çünkü bu sayıda insanın yalan üzere ittifak etmeleri imkansız değildir.

Gerçek mütevâtirde ise -namazın kılınış şekli, vakitleri, ezan, bayram namazları, haccın yapılış şekli gibi- uygulamalara dair bilgiler, daha ilk tabakada -yani Hz. Peygamber döneminden hemen sonra- bile binlerce, onbinlerce sahabe tarafından sonraki nesle aktarılmış, ondan sonra sayıları giderek artan her nesil bu uygulamaları kendisinden sonraki nesle aktarmışlardır. İşte mütevâtir denilen de zaten budur.

Bu bakımdan az sayıda insanın verdikleri habere mütevatir denilebileceği iddiası bir zorlamadan ibarettir. Nitekim bazı ulemânın, anlattığımız gerçek mütevâtir şeklinde bize ulaşan hiçbir hadis olmadığını söylemesi de dediğimizi doğrulamaktadır. el-Kettânî, İbn Hıbbân’ın (ö.354/965) ve el-Hâris’in (b. Muhammed (ö.282/295) bu anlamda gerçek hiçbir mütevatir hadis bulunmadığını savunduklarını, en-Nevevî (ö.671/1272) ile İbnu’s-Salah’ın (ö.643 /l245) ise son derece nadir olduğunu ileri sürdüklerini kaydetmektedir. (132)

İbn Hıbban ve el-Hâris gibilerinin mütevâtir olan hiçbir hadis yoktur iddiasına karşı, İbnu’s-Salâh “men kezebe…. (Her kim bana yalan isnad ederse …)” hadisini 60 sahabi rivayet ettiği için; el-Iraki mestlere meshetme hadisini 60’dan fazla sahabi rivayet ettiği için; namazda ellerin kaldırılmasına dair hadisi 50’ye yakın sahabi rivayet ettiği için; cinsel organına dokunan erkeğin abdest alması gerektiğine dair hadis 60’dan fazla sahabi tarafından rivayet edildiği için; ateşte kızartılmış et yemekten dolayı abdest almak gerektiğine -keza gerekmediğine- dâir rivayeti de aynı şekilde mütevatir olarak takdim etmiştir. (133)

Gerek İbn Hıbbân’ın ve en-Nevevî’nin, mütevâtirin son derece nâdir olduğuna dair iddialarını, gerek hiç mütevâtir bulunmadığı iddiasını reddeden İbn Hacer (ö.852/1448), her iki iddianın da hadislerin geliş yollarının çokluğunu, ravilerin -yalan üzere ittifaklarını imkânsız kılan- özelliklerini bilmemekten kaynaklandığını ileri sürerek, şarkta ve garpta ellerde dolaşan ve müelliflerine aidiyetinde şüphe bulunmayan hadis kaynaklarının müştereken rivayet ettikleri hadisleri mütevatire örnek olarak zikretmekte, bu gibi mütevâtir hadislerin meşhur eserlerde bol miktarda mevcut olduğunu söylemektedir. (134)

Daha sonra gelen es-Suyuti (ö. 911/1505) İbn Hacer’i desteklemiş; bilahare kendisi de bu konuda “Benzerini benden başkasının yazmadığı bir eser” diyerek kendini methetmeyi (!) ihmal etmediği bir eser -el-Ezhâru’l-Mutenasira- yazmış ve 20,27,30,50 ve 70 sahabiden geldiğini ve lafzî mütevatir olduğunu söylediği birtakım rivayetleri bu eserinde zikretmiştir. (135)
Aynı şekilde es-Sehavî de İbn Hacer’in ve başkalarının mütevâtir olduğunu söylediği hadisleri -şefaat, havz, rü’yetullah, imamların Kureyşten olması gerektiği, hurma kütüğünün inlemesi, deve ağıllarında namaz kılınmasını yasaklayan hadisler, Mehdi, İsrâ, Deccal, ayın yarılması, abdestte ayakların yıkanması, v.b.- zikretmekte, kendisinin de aynı kanaatte olduğunu ifade etmektedir. (136)

İbn Teymiyye’nin ise el-F’urkân beyne’l-Hakkı ve’l Batıl eserinde, Haricîlerle savaşılmasını emreden hadislerin mütevatir olduğunu ileri sürdüğü kaydedilmektedir. (137)

Görüldüğü gibi hadis kaynaklarımızda pekçok mütevatir hadis bulunduğunu iddia eden birçok İslam âlimi vardır. Ancak şunu hemen belirtelim ki, onların bu görüşleri sadece birer iddiadan ibaret olup, her iddia ise mutlaka gerçekleri yansıtmayabilir. Nitekim mütevatir olduğu iddia edilen bu hadislerin üstelik manevî değil “lafzî mütevatir” olduğu da -yukarıda görüldüğü üzere- iddia edilmişse de; başka âlimlerin bu iddiayı kabul etmedikleri ve mütevâtire örnek verilen hadislerin lafzî değil manevî mütevâtir oldukları; zira lafzî mütevatir olduğu söylenen pekçok hadisin, incelendiğinde manevi tevatür olduğunun ortaya çıktığını ifade ettikleri de kaydedilmektedir (138) ki, biz de yapılan bu itiraz ve eleştiriye katılıyoruz.

Peki ister lafzî ister manevi olduğu ileri sürülsün, gerçekten kaynaklarımızda yer alan hadisler içerisinde mütevatir olanlar var mıdır ? Geçmiş ulemâmızın görüşlerine ve bu konuda yazdıkları eserlere bakılacak olursa, kaynaklarımızda azımsanmayacak sayıda mütevatir hadis -ister manevi, ister lafzî mütevatir olduğu söylensin- yer almış görünmektedir.

Şimdi bu tespitin doğru olup olmadığı üzerinde biraz duralım:

Mütevâlir hadisin belli bir ravi veya isnad(lar)ı olmadığı için, ne ravilerinin ne de isnadlarının tedkiki sözkonusudur. Bu yüzden de mütevatir hadis, hadis ilminin kapsamı dışında bırakılmıştır, çünkü hadis ilminin temel amacı hadislerin hangisinin sahih (sağlam) hangisinin sakîm (çürük) olduğunu tespit etmektir. Mütevâtirin doğruluğunda şüphe olmadığı için, herhangi bir incelemeye -ki zaten mütevâtirin ne ravileri ne isnadları bellidir- gerek kalmamaktadır.

Kaynaklarda yer alıp, mütevatir olduğu ileri sürülen hadislere bu açıdan bakılınca, 10, 20, 50, 70 hatta 100 kanaldan (tarikten) da gelseler, bunların hepsinin hem isnadları hem de isnadlarda yer alan belli ravileri olduğu kolaylıkla görülür. Ortada birtakım raviler ve ravilerin oluşturduğu isnadlar sözkosunu olunca, artık bu ravilerin cerh ve ta’dili ile bu isnadların muttasıl veya munkatı olup olmadıklarının tedkiki zarureti de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu şekilde gerek raviler gerek isnadı açısından tedkiki mümkün olan hadislerin ise “ahâd” hadisler kategorisine girdikleri malumdur. Buradan hareketle, mütevatir hadis konusunda -bir teklif olarak- şu şekilde açıklayıcı bir kural konulması bizce doğru görünmektedir:

Mütevatir hadis, muayyen bir ravisi/ravileri ve isnadı/isnadları olmayan ve kitlesel olarak nesilden nesile aktarılan haberlerdir. Şayet bir hadis (veya hadisler) bize râvi(ler) ve isnad(lar) aracılığıyla geliyorsa, artık o rivayetlerin mütevâtir olması mümkün değildir.

Burada genellikle -İbn Hacer’in de yaptığı gibi- herhangi bir hadisin pek çok kanaldan gelmesine ve pek çok hadisçinin bu hadisi rivayet etmiş olmasına aldanılarak, bu kadar çok kanaldan gelen bir hadisin mütevatir olması gerektiği düşünülmektedir.

Peki gerçekten bir hadisin onlarca, hatta yüzlerce kanaldan gelmesi onun mütevatir olduğunu gösterir mi? Bu konuda sözü fazla uzatmamak için, sorunun cevabını, mütevatir olduğu ileri sürülen bazı hadisleri incelemek suretiyle bulmaya çalışalım.

Mütevatir olduğu iddia edilen hadislerin toplandığı en geniş eserlerin başında gelen el-Kettâni’nin Nazmu’l-Mııtenâsir eserine bu açıdan bir göz attığımızda görürüz ki:

Bu eserde mütevatir olacak gösterilen hadislerden:

3. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (16)

4. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

7. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)

11.12. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (10)

13- hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (8)

19. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (7)

44. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

45. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (8)

49. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (9)

54. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adetli (4)

57. hadisin sahabe tabakasındaki ravi adedi (6) dır.

Eserin baş tarafından derlediğimiz bu listeyi daha da uzatmak mümkündür. Şimdi burada sorulması gereken şudur: 16, 10, 9, 7,6 ve nihayet 4 kişi, acaba yalan üzere ittifak etmeleri aklen imkansız olan sayı mıdır? Bu soruya, bırakın hadis ilmiyle iştigal edenleri, herhangi bir insanın bile olumlu cevap vermesi düşünülemez.

Diğer yandan bu eserde mütevâtir olarak nitelendirilen hadislere baktığımız zaman, neredeyse fıkıh, akaid vb. eserleri dolduran hadislerin hepsinin mütevâtir olduğuna insanın inanası gelmektedir. Meselâ:

İlim talep etmek her müslümana farzdır (s. 25).
Kim bir ilmi (insanlardan) gizlerse, kendisine kıyamette ateşten bir gem takılır (s. 27).
Müslüman, diğer müslümanların kendisinin elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir (s. 29).
Haya imandandır (s. 30).
Zina eden zina ederken mümin olarak zina etmez (s. 30).
İman Yemen’lidir (s. 31).
Müminlerin en kâmili, ahlakı en güzel olanıdır (s. 31).
Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır (s. 32).
Derinin tabaklanması, onun temizlenmesi demektir (s. 35).
Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir, (s. 36)
Besmele çekmeyenin abdesti yoktur, (s. 36)
Abdest öncesi ve abdest dışında dişlerin fırçalanması (s. 37)
Abdestte sakalın parmaklarla aralanması (s. 39).
Kulaklar da (abdestte) baş’a dahildir (s. 39).
Cünüb olan uyumak isterse abdest alsın (s. 49).
Kadının kullandığı sudan arta kalan ile gusletmek (s. 49).
Müezzinler Kıyamet günü insanların en uzun boyluları olacaklardır.
Müezzinin günahları, sesinin ulaştığı yer ölçüsünde bağışlanır (s. 50).
Hz. Peygamber’in Ka’be içinde namaz kıldığı (s. 52).
Baldır da avretten sayılır (s. 53).
Kim bu kötü kokulu ağaçları (sarımsak) yerse, bizim mescidimize yaklaşmasın (s. 53).
Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı (s. 54).
Sabah namazını erken kılın, sevabı daha çoktur (s. 55).
Erkeklerin saflarının en hayırlısı ilki, kadınların saflarının en hayırlısı ise sonuncularıdır (s. 56).
Namazın anahtarı abdest, tahrimi tekbir almak, tahlili (bitişi) de selâm iledir (s. 57).
Namazda besmele okumak ve bunu açıktan yapmak (s. 60).
Namazda besmele çekmemek gerektiği (?) (s. 62).
Fatiha’yı okumayanın namazı yoklur (s. 62).
Teşehhüdde işaret parmağını kaldırmak (s. 65).
Namazın sonunda sağa-sola iki selam vermek (s. 66).
Hz. Peygamber’in sandaletleriyle namaz kıldığı (s. 68).
Sabah ve ikindi namazından sonra (nafile) namaz kılmanın yasaklanması (s. 68).
Kim üç cuma namazını özürsüz terkederse, Allah onun kalbini mühürler (s. 74).
Cuma günü olunca guslediniz (s. 74).
[Hz. Peygamber] Bayramlarda giderken ayrı yoldan gider, gelirken de ayrı yoldan gelirdi (s. 76).
Ölülerinize “Lailâhe illallah”ı telkin ediniz (s. 77).
Müslümanların (küçükken ölen) çocukları Cennete girecektir (s. 79).
Sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, artık ziyaret edin (s. 80).
Allah Yahudilere ve Hristiyanlara lanet etsin, peygamberlerinin kabirlerini mescidlere çevirdiler (s. 81).
Kabir azabına dair hadisler (s. 84).
Peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları (s. 84).
Üzerinden bir yıl geçmeden malda zekat yoktur (s. 85).
Her iyilik sadakadır (s. 86).
Hilali görünce oruç tutun, tekrar görünce de bayram yapın (s. 86).
İftarı erken, sahuru geç yapmak (s. 86) .
Hz. Peygamber oruçlu olduğu halde (hanımlarını) öperdi (s. 87).
Benim ismimi kullanın, ama künyemi kullanmayın (s. 93).
Harp hiledir (s. 94).
Harpte kadınların ve çocukların öldürülmesinin yasaklanması (s. 94).
Kim malı uğrunda öldürülürse şehittir (s. 96).
Velisinin izni olmayan birinin nikah akdi geçersizdir (s.96).
Yırtıcı kuşların etlerinin yenmesinin yasaklanması (s. 98).
Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır (s. 100)).
Bizi aldatan bizden değildir (s. 101).
Ümmetin hata üzerinde birleşmeyeceği (s. 104).
Hakim içtihad eder de isabet ederse ona iki, hata ederse bir sevap verilir (105).
Vela hakkı köleyi azad edene aittir (s. 108).
Varis’e vasiyyet edilmez (s. 108).
Delil iddia sahibine, yemin de inkar edene düşer (s. 109).
“Kulhuvallahu ahad” sûresi Kur’an’ın üçte birine denktir (s. 112).
Sirayetin ve uğursuzluğun olmadığına dair hadisler (s. 116).
Merhamet etmeyene merhamet olunmaz (s. 116).
Adem oğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikincisini de … üçüncüsünü de ister (s. 117).
Güvercinle oynayanın, şeytanın peşinden giden bir başka şeytan olduğu (s. 119).
Biriniz bir yazı yazdığında, önce kendisinden başlasın (s. 121)
Rabbimden başka bir dost edinecek olsaydım Ebubekr’i edinirdim (s. 123).
Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır (s. 124).
Hasan ve Hüseyn, Cennetlik gençlerin efendisidirler (s. 125).
Muaz’ın ölümünden dolayı arş titremiştir (s. 126).
En hayırlı dönem benimki, sonra ardından gelen, sonra da onu takip edendir (s. l28).
Evimle minberimin arası Cennet bahçelerinden bir bahçedir (s. 128).
Uhud dağı bizi sever, biz de onu severiz (s . 128).
Kişi sevdiğiyle beraberdir (s. 129).
İsra kıssası (s. 132).
Ayın yarılması (s. 135).
Fetihten sonra hicret yoktur (s. 140).

gibi, hemen hemen pek çok dinî eserde rastlanabilecek olan ve çoğumuzun malumu olan bu hadisler, mütevâtir olarak sunulmaktadır. Halbuki bunların hadis, fıkıh, akaid siyer v.s. literatüründe yer alan âhâd hadisler olduklarını, ilim ehlinden olan herkes bilir. Bunların bir kısmı geç dönemlerde yaygınlaştığı için, olsa olsa “meşhur” veya “müstefiz” olabilir ki, her iki hadis türü de mütevatirin dışındadır. Muhtemelen bu hadislerin bilahare yaygınlaşmasına aldandıkları için olsa gerek, el-Kettanî de dahil birçok müellif bunların mütevâtir olduklarını zannetmişlerdir. Meselâ sırat, havz, kevser, kabir azabı vb. konulardaki hadisler bu duruma örnek verilebilir.

Halbuki es-Serahsi (ö.490/1096) kabir azabı ve benzeri konulardaki hadislerin meşhur-âhâd olduklarını söylemek suretiyle (139) bunların mütevâtir oldukları iddiasını reddetmiş olmaktadır.

Diğer yandan mütevâtir olduğu söylenen bu hadislerden bazıları, mütevâtir olmak söyle dursun, bilakis fıkhî ve itikadi mezhepler arasında tartışma konusu olan hadislerdir.

Yine, rükûya giderken ve rükûdan kalkarken ellerin kaldırılacağına dair hadis de, bırakın mütevâtir olmayı, Hanefiler tarafından delil olarak dahi kabul edilmemiştir.

Ama hepsinden önemlisi mütevâtir olduğu ileri sürülen hadisler içerisinde hatalı, mevzu (uydurma) veya mevzu olma ihtimali yüksek hadislerin bulunması, buna rağmen bunların mütevâtir hadislere dair bir eserde yer alabilmiş olmasıdır.

Meselâ Haricileri kötiileyen ve onlarla savaşılmasını emreden hadisler (s. 34), avret yerine dokunanın abdest alması gerektiğine dair hadisler (s. 46), ateşte pişen etten dolayı abdest almak gerektiğine dair hadisler (s. 47), ölü, arkasındaki dirilerin kendisine ağlamasından dolayı azaba uğrar, hadisi (s. 79); oruçlu iken hacamat yapanın da yaptıranın da orucu bozulur, hadisi (s. 87); aşure günü oruç tutmak bir senelik günahlara; arefe günü oruç tutmak da iki senelik günahlara keffarettir, hadisi (s. 89); imamlar Kureyş’tendir, hadisi (s. 103); Bir kimse içki içerse ona sopa vurun, ikinci, üçüncü, defada da sopa vurun, dördüncü defa yine içerse onu öldürün(!) hadisi (s. 106); Allah’ın ilk yarattığı şeyin a) akıl b) arş, c) kalem, d) levh-i mahfuz, e) kamış, f) nur-ı Muhammedi g) su, h) ruh, olduğuna dair hadisler, (s. 111); Hz. Peygamber’in bütün âba ve ecdadının tevhid üzere öldüklerine dair hadisler (s. 121); Ebdâl hadisleri (s. 140); Mehdi’ye dair hadisler (s. 144) ve Cennet’e sorgusuz-sualsiz (!) 70.000 kişinin gireceğine dair hadisler (s. 155), burada zikredilebilir.

Bu hadislerin bir kısmı mevzuat kitaplarında yer alan hadislerden olup, diğer bir kısmı da mevzu hadisleri belirlemede başvurulan, metne yönelik prensiplere -ki bunları İbn Kayyım el-Cevziyye’nin el-Menâru’l-Munif eserinde görmek mümkündür- aykırı düştüğü için bırakın tevatürü, sıhhati dahi şüphelidir. Bilhassa İslam’ın, âhiretin, hesabın ve ilahi adaletin ne demek olduğunu bilen birisinin 70.000 kişinin sorgusuz-sualsiz Cennet’e gireceğini ileri süren bir rivayetin, Hz. Peygamber’in ağzından çıktığını kabul etmesi düşünülemez.

Görüldüğü gibi, çoğu İslâm âlimlerinin mütevâtiri tespit ölçüleri hiç de hassas ve titiz olmayıp, son derece indi ve keyfi bir görünüm aızetmektedir. Bu ise, onların mütevâtir hadislerin tespiti konusunda pek de başarılı olamadıklarını, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde, açıkça gözler önüne sermekledir.

Sahih olmak şöyle dursun açıkça mevzu veya mevzu olma ihtimali yüksek hadislere miitevâtir damgası basmaktan çekinmeyen bazı İslam âlimlerimiz (!), bununla da yetinmeyerek, âhad olduklarını bile bile, bazı hadisleri mütevâtir kategorisine dahil etmenin çârelerini aramışlardır:

“Buhari-Muslim’in müştereken veya ayrı ayrı olmak üzere Hz. Peygambere varan muttasıl bir isnadla eserlerinde rivayet ettikleri hadislerden mütevâtir derecesine varmayanlar, sıhhatinin kesin oluşu ve kesin bilgi vermesi açısından miitevâtir gibidir. Buhari-Muslim’de veya bunlardan birinde yer alan bir hadisi işiten, bunu Hz. Peygamberin ağzından işitmiş demektir.” (140)

Bu iddianın doğruluğuna gerekçe olarak gösterilen ise şudur:

“Bu iki eserin musannıfları büyük ve yüce imamlardır. Haramlık ifade eden hadisleri (diğerlerinden) üstündür. Bir konuda icma ettiğinde hatadan korunmuş olan masum (hatasız) ümmet, her iki eseri kabul ile karşılamış, onları tasdik edip, onlarla amel etmiştir. Mütevâtir derecesine ulaşmayan bir haberi ümmetin kabul etmesi, nazarî ilmi zorunlu kılar.” (141)

Hem yukarıdaki iddianın, hem de gerekçelerinin son derece tartışmalı, dolayısıyla kabulünün de zorunlu olmadığı; bilakis reddedilmesinin daha isabetli olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Zira aklı başında hiçbir kimse Buhari-Muslim hadislerini işitenlerin, Hz. Peygamber’in ağzından bu hadisleri bizzat işitmiş gibi olacaklarını iddia etmemiştir. Bilakis bu, ilmî zihniyete son derece aykırı, duygusal ve büyük ölçüde ideolojik bir tavrın sonucudur. Allah’tan, başka İslam âlimleri -meselâ en-Nevevî’ye göre muhakkik ve çoğunluk ulemâ- bu iddiayı reddetmiş, Buharî-Muslim hadislerinin olsa olsa zann-ı ğalib ifade edebileceklerini söylemişlerdir. (142)

Yine İbn Burhan ve İbn Abdisselâm gibi âlimler, yukarıdaki görüşü savunan İbnu’s-Salah’ı sert biçimde eleştirmişler ve mütevatir konusundaki bu gevsek tutumundan dolayı onu kınamışlardır. (143)

Ancak bazı Buhari-Muslim hadislerini mütevâtir derecesine yükseltmeyi kafasına koydukları anlaşılan birtakım aşırı muhafazakâr ulemâ, bu itirazı da savuşturmak iştemişlerdir. Bunlardan biri olan İbn Hacer, en-Nevevînin itirazının ulemânın çoğunluğu açısından doğru olduğunu, ancak muhakkik ulema açısından doğru olmadığını, zira İbnu’s-Salah’ı destekleyen -meselâ Ebû İshak el-lsferâini, Ebû Abdillah el-Humeydî ve Ebu’l-Fadl b. Tahir gibi- muhakkik âlimlerin bulunduğunu söyleyerek itirazda bulunur. (144)

Siracuddîn el-Bulkînî (ö.805/1042), İbn Kesir (ö.774/1343) ve es-Suyûti (ö.911/1505) de bu konuda İbnu’s-Salâh’ı desteklemişlerdir. Ancak hem bu görüşü ortaya atan İbnu’s-Salah’ın, hem de onu destekleyenlerin bu tavırlarının ilmî olmaktan ziyade ideolojik olduğunu tekrar söylemek gerekir. Zira tek tek raviler tarafından rivayet edilen ve hata ihtimali daima mevcut olan âhâd hadislerin -ne türlü karineyle kuşatılırsa kuşatılsın- mütevâtir derecesine yükselmesi sözkonusu olamaz. Olsa olsa bu hadislere olan aşırı güvenden dolayı, sahihlerin en sahihi veya daha iyimser bir bakış açısıyla meşhur veya müstefiz derecesinde nisbî bir kesinlikten sözedilebilir.

Ümmetin bu iki kitaptaki hadisleri kabul ettiği iddiasına gelince, bu da ilim dışı bir iddiadır. Bu konuda sadece Hanefilerin birçok Buhari-Muslim hadisiyle amel etmeyi reddettiklerini, bunların yerine başka hadisleri delil olarak aldıklarını hatırlamak bile yeterli olur. Ayrıca Mehmed S. Hatiboglu hocamızın Müslüman Âlimlerin Buhari ve Müslim’e Yönelik Eleştirileri başlıklı makalesi de, bu sık sık tekrarlanan icmâ iddiasının ne kadar boş bir iddia olduğunu ortaya koyan delilleri toplayan ilmî bir inceleme olarak burada gözönünde bulundurulmalıdır.

el-Kettani müteahhirîn ulemasından olup, İbnu’s-Salah’a karşı en-Nevevî’yi destekleyenlerden bahsederken, onların “Esas alınması gereken doğru görüş [Buhari-Muslim hadislerinin kesin bilgi ifade etmeyip, zann-ı ğalib ifade ettiğidir!”] dediklerini nakleder ve keşif ehlinden bazılarının -İbriz adlı eserin müellifi gibi- bazı Sahihayn hadislerini -meselâ İsra’da Hz. Peygamber’in göğüsünün yarılmasına dair rivayeti- reddettiklerini de sözlerine ilave eder. (145) Bu ise tevatür tartışmalarını sonuçlandırmaktan ziyade, ona yeni boyutlar kazandırmaya yarar. Nitekim el-Kettanî de meseleyi sonuçlandırmadan muallakta bırakmak zorunda kalmış, ama nihai tahlilde mutevatir hadislerin varlığı görüşünü benimseyerek adı geçen eserini telif etmiştir.

Bu durum, tekrar ifade edelim ki, hadis usûlünün ve bu usûlün esasları dahilinde sürdürülen çalışmaların, olduğu gibi, hiçbir tenkide tabi tutulmaksızın sürdürülüp savunulmasının ne kadar vahim sonuçlar doğurduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Yine bu durum sonuç itibariyle her türlü ilmî faaliyetin temel taşlarından biri olan “tenkit zihniyeti”nin bizim dünyamızdan çekilmesinin bize nelere malolduğunu gösterdiği gibi; bu yapıcı tenkit zihniyetini yeniden İslam dünyasına aşılayıp, onu tekrar yaygınlaştırmanın ne kadar önemli olduğunu da, tartışmaya mahal bırakmayacak kadar açık bir şekilde hepimizin gözleri önüne sermektedir.

O halde, bu bölümün sonucu olarak söylenebilecek olanlar şunlardır:

1. Mütevatir hadisin tanımı ile ulemanın mütevatir olduğunu söylediği hadislerin şartları arasında açık bir çelişki bulunmaktadır.
2. Mütevatir hadis -lafzî anlamda- çok az değil, hiç yoktur. Zira mütevatir olduğu söylenen hadislerin hepsi de, kitaplarda isnadlarla zikredilen ve ravilerinin cerh ve ta’dile tabi tutulması mümkün olan ahad hadislerin biraraya getirilmesinden başka birşey değildir.

3. Bu, mütevatirin hiç olmadığı anlamına gelmez. Bilakis kendisi de mütevatir olan Kur’an-ı Kerim’de yer almayan birtakım hususlar, mesela ezan, kamet getirilmesi, bayram namazları, namaz vakitleri ve rekatları, gibi İslam toplumunda, bireyin ve toplumun nesilden nesile daima uygulayarak naklettiği pekçok uygulamayı, mütevatire örnek olarak vermek mümkündür. Bunun dışında kitaplarda isnadlarla nakledilen hadislere gelince, bunların herbiri ahaddır ve binlercesi dahi biraraya gelse -mütevatirin şartlarını haiz olmadıklarından- bunlara mütevatir demek mümkün değildir.

4. Bütün bunlara rağmen Babanzade “Varis’e vasiyyet edilmez” hadisinin sadece Cabir’den gelen mürsel bir hadis olduğunu söylediği halde, icma ile gereğince amel olunmasında müçtehidlerin hepsinin birbirine nesilden nesile nakletmesine bakarak, onun bu suretle mütevatir olacağını ima etmesi, “tenkit zihniyetinden” ne kadar uzaklaştığımızın bir başka örneğidir. Yine bazı kaynaklarda sozkonusu hadise işaretle “Bu gibi hadislerin isnada ihtiyacı olmadığı” -hadis ilminin kriterleri hiçe sayılarak- çekinmeden savunulabilmiştir. (146) Halbuki mütevatir olduğu söylenen bu hadisi İmam eş-Şafii (ö. 204/819) herhangi bir muttasıl isnad ile dahi elde edemediğinden, er-Risale’de onu munkatı bir isnad ile zikretmek zorunda kalmıştır. (147)

Dipnotlar:

123 Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 102.
124. Ay.
125 A.g.e. I.103
126. A.g.e. I.103 ve 105.
127. A.g.e. I. 103.
128. A.g.e. I. 104.
129. el-Kettani. Nazmu’l-Mütenasir. S. 9-10.
130. A.g.e., s. 10
131. A.y.
132. A.g.e., s. 11.
133. A.y.
134. İbn Hacer, Nıızhetu’n-Nazar (Dâru Mısr,?; neşreden: el-Mektebetu’l-İlmiyye Medine), s. 23.
135. el-Kettani, a.g.e., s. 11-12.
136. A.g.e., s. 12-13.
137. A.g.e., s. 13.
138. A.g.e., s. 14
139. es-Serahsî. el-Usûl, I. 329.
140. el-Kettânî, a.g.e., s. 15
141. A.y.
142. A.y.
143. A.g.e., s. 15-16.
144. A.g.e., s. 16
145. A.g.e., s. 17
146. Bkz. el-Âmidli, el-İhkam, III. 70. 192; el-Leknevî. -el-Ecvihetu’l-Fâdıla: s. 229, 232, 231: Tahir el-Cezairi, Tevcihu‘n-Nazâr. I. 141, 210.
147. eş-Şafii. er-Risal, s. 139.
148. Tecrid-i Sarih Tercemesi, I. 202.

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

6 thoughts on “Mütevatir Hadis Var mıdır ?

Add yours

  1. Selamun Aleyküm Kaç tane mütevatir hadis vardır.bunları inkar eden küfre girermi? Mütevatir hadislerden elinizde varsa bize email atarmısınız?

  2. Sünnetle İstidlal/Delil Getirmek

    ——————————————————————————–

    Sünnetin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in sözleri, fiilleri ve sükutu olduğu ve Kur’an gibi Sünnete tabi olmanın da vacip olduğu bilinmektedir. Ancak elbette ki, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bir sözü söylediğinin veya bir fiili yaptığının veya bir söz ve fiil karşısında sükût ettiğinin tespit edilmesi gerekir. Sünnet tespit edildiğinde, gerek Şer’î hükümlerde olsun, gerekse akaidde olsun, Sünnetle istidla/delil getirmek sahih olur.

    Sünnet bu tespit edilmeye binaen hüccet sayılır ve böylece Şer’î hüküm veya inanılması gereken akide ile ilgili hususlardan birisi sayılır. Ancak Sünnetin tespit edilmesi; ya kesinliği yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan yeterli sayıdaki bir topluluğun rivayeti şartıyla, Sahabeden bir topluluğun Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den, Tabiinden bir topluluğun Sahabeden ve Tabii’t Tabiinden bir topluluğun da Tabiinden rivayet etmesi ile gerçekleşir ki Sünnetin bu türüne “Mütevatir Sünnet” veya “Haber-i Mütevatir” denir. Ya da Sünnetin tespit edilmesi; Tabii’t Tabiinden bir kişinin veya farklı kişilerin Tabiinden, Tabiinden bir kişinin veya birilerinin Sahabeden, bir Sahabenin veya farklı Sahabelerin Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayeti şeklinde sübutu zanni olur. Hadisin bu türüne de “Ahad Hadis” veya “Haber-i Ahad” denilir. Buradan hareketle, Haber-i Mütevatir ve Haber-i Ahad yoluyla rivayet edilen fakat Tabiin veya Tabii Tabiin asrında meşhur olan “Haber-i Meşhur” veya “Haber-i Müstefid”, Haber-i Ahad kapsamında olup üçüncü bir Hadis grubunu oluşturmaz. Çünkü Haber-i Ahad derecesinden tevatür derecesine ulaşmadığı için delil getirmedeki konumu da değişmez. İster Sahabe, ister Tabiin, isterse Tabii Tabiin asrında olsun, rivayet zincirindeki sıralamalardan herhangi birisinde “Ahad” varsa Hadis, Ahad Haber sayılır. Hatta iki halkada tevatür olsa birisinde ise ahad rivayet olsa bile durum değişmez. Dolayısıyla Sünnet ya “Mütevatirdir” ya da “Ahad”dır. Bir üçüncüsü yoktur.

    “Haber-i Ahad”, sahih veya hasen olduğu zaman, ister ibadet, ister muamelat ister cezalarla ilgili hükümler olsun Şer’î hükümlerin tamamında delil olarak kullanılır ve onunla amel etmek de gerekir. Haber-i Ahad ile delil getirmek haktır. Şer’î hükümlerin ispatında Haber-i Ahad ile delil getirmek Şer’an sabittir ve bu konuda Sahabenin Allah onlardan razı olsun icmaı vardır. Şeriatın, bir davanın ispatı konusunda bir kişinin şehadetine itibar etmesi bunun delilidir. Şehadet ise bir Haber-i Ahaddır. Sünnetin rivayetinin ve Haber-i Ahadın kabulü şehadetin kabulüne kıyas edilir. Bu durum Kur’an’ın nassı ile sabittir. Kur’an mali konularda iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetine göre hüküm vermektedir. Zinada dört erkeğin şehadetini, hadlerde ve kısasta iki erkeğin şehadetini esas almaktadır. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir şahidin şehadeti ve hak sahibinin yemin etmesine göre hüküm veriyor, emzirme konusunda ise yalnızca bir kadının şehadetini kabul ediyordu. Bunların hepsi Haber-i Ahaddır. Sahabenin hepsi de aynı esas üzere yürüdü ve onlardan herhangi birinin buna muhalefet ettiği rivayet edilmedi. Yargıda yalanın yanında doğrunun tercih edilmesinin bağlayıcılığı vardır. Şüpheler olduğu sürece, bir haber yalan töhmeti altında kalacağı için doğruluk ortadan kalkar ve sabit olmaz. Bu bağlayıcılık ancak Haber-i Ahad ile amelde geçerlidir. Yalanın yanında doğrunun tercih edilmesi için hadisi rivayet eden ravide adalet, sika/güvenilir olma zapt, hadisi rivayet ettiği kişiyi görmüş olma ve yaptığı rivayette takvalı olma özellikleri bulundukça, yalan zannı/şüphesi yok olur ve böylece de ravi hakkında bu şüphe sabit olmaz. Dolayısıyla Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’den rivayet edilen Haber-i Ahad ile amel etmek kıyasen vacib olur. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’den bize ulaşan bir Haber-i Ahadı bir hükme delil kabul etmek, şehadetin kabulü ve onun gereğince bir konuda hükmetmek gibidir. Böylece Haber-i Ahad, Kur’an’ın işaret ettiği bir delil ile hüccet/delil kabul edilir.

    Bu hususa işaret etmek üzere Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hadisinde şöyle buyurmaktadır:

    نَضَّرَ اللَّهُ عَبْدًا سَمِعَ مَقَالَتِي فَوَعَاهَا ثُمَّ بَلَّغَهَا عَنِّي فَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ غَيْرِ فَقِيهٍ وَرُبَّ حَامِلِ فِقْهٍ إِلَى مَنْ هُوَ أَفْقَهُ مِنْهُ “Benim sözümü, işitip onu kavrayan ve gereğini yerine getirenin Allah yüzünü nurlandırsın. Fakih olmadığı halde fıkhı taşıyan niceleri vardır. Kendinden daha fakih olana fıkhı ulaştıran nice fıkıh taşıyıcıları vardır.”[1]

    Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem hadisinde نضرالله عبيداً ifadesi yerine نضرالله عيداً ifadesini kullanıyor. عبدا kelimesi cins isim olup bir veya daha çok kişiler için kullanılır. Buna göre hadis, Resulün hadislerini nakleden bir veya birden fazla sayıdaki kişileri övdüğü anlamını vermektedir.

    Üstelik Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem sözünün ezberlenmesine, yerine getirilmesine çağırıyor. Bu nedenle onun sözünü tek veya toplu halde iken işiten herkese bu farz olmaktadır. Onun gereğini yerine getirenin ve kendisi dışındaki bir şahsa onu nakledenin diğer kimse üzerinde etki bırakabilmesi, nakilcinin sözü kabul edilebilir olduğunda geçerlidir. Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem’in hadisini başkalarına ulaştırma çağrısı, onun sözünü kabule çağrıdır ki bu da hadisi nakledenin naklettiği hadisin Resulün sözü olduğunu doğrulamasını yani nakilcinin güvenilir, emin, takva sahibi, zapt sıfatına sahip, neyi taşıdığını ve neye çağırdığının bilincinde olmasını gerektirir. Böylece raviden yalan söylemiş olma zannı tamamen ortadan kalksın ve ravinin doğru söylediği kanaati tercih edilsin. Bu da, Sünnetin sarahatıyla ve delaletiyle Haber-i Ahadın hüccet olduğunun delilidir.

    Bütün bunlara ilave olarak Nebi Sallallahu Aleyhi Vesellem, oniki elçiyi kendilerini İslâm’a davet etmek üzere oniki krala gönderiyordu. Bu olayda her krala yalnızca tek elçi gönderilmişti. Eğer Haber-i Ahad ile yapılan bir tebliğe bağlanmak caiz olmasaydı Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem İslâm’ın tebliğinde bir kişinin gönderilmesiyle yetinmezdi. Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu ameli de Haber-i Ahadın tebliğde hüccet olduğunun apaçık delilidir.

    Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem elçilerinden birisi vasıtasıyla valilerine yazılar gönderdiği halde valilerinden hiçbirinin aklında Resulün mektubunu ulaştıran elçinin bir kişi olmasından dolayı Resulün emrini infaz etmeyi terk etmek gibi bir düşünce geçmiyordu. Bilakis valiler, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem’in elçisinin kendilerine ulaştırdığı hükümlere ve emirlere bağlanıyorlardı. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in bu hareketi de Haber-i Ahadın hüccet olduğuna, Şer’î hükümlerde, Resulün emirlerinde ve yasaklamalarında haberi ahad ile amel etmenin vacib oluşuna açıkça delalet etmektedir. Yoksa Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem valilerine bir elçi göndermekle yetinmezdi.

    Raviye güvendikleri sürece Sahabe-i Kiram’ın Haberi Ahadı kabul ettikleri, Haber-i Ahad ile amelin onlar arasında meşhur bir olay ve çokça yapılan bir davranış olduğu sabittir. Aynı zamanda Haber-i Vahid olduğu için kendilerine ulaşan bir haberi herhangi bir Sahabenin reddettiğine dair bir olay da yoktur. Sahabe ancak raviye güvenmedikleri zaman ravinin verdiği haberi kabul etmiyorlardı. Böylece Kitap, Sünnet ve Sahabenin icmaı ile Haber-i Ahadın, İslâm’ın tebliğinde ve Şer’î hükümlerde hüccet olduğu sabittir.

    ——————————————————————————–

    [1] İbni Mace,Mukaddime, 232; Ahmed b. Hanbel, Bakî Müs. Mukessirîn, 12871, Müs. Medineyyîn, 16153; Daremi, Mukaddimeh, 230

  3. Dini çevrelerde Kur’an-ı Kerîm’in de mushaf haline gelene kadar sahabe tarafından tevatür yoluyla muhafaza edildiği kabul edilir. Oysa Kur’an-ı Kerîm tevatür yolla değil bizzat Hz. Muhammed hayatta iken yazıya geçirilmiştir. Kısaca dilden dile büyük kalabalıklar tarafından aktarılan bir kitap değildir. Bilimsel ifadeyle yazıyla ulaşan haberler mütevatir haber olarak nitelendirilmez. Yazının doğruluğundan emin olunduğu zaman metin kesin bilgi içerir.

    Mütevatir haber büyük bir kalabalığın başka bir kalabalığa aktardığı haberdir. Pekala, bir kral halkını bir sözü aktarma konusunda ikna edebilir. Bu açıdan mütevatir haber kesinlik ifade etmez. %80-99 arasında doğru kabul edilir. Asla yüzde yüz doğru olduğu söylenemez. Bazen büyük kalabalıkların doğru olmayan, yanlış ve yalan haberler aktardığı da görülmüştür. Nitekim dünya dinlerindeki yanlış ve batıl inançların büyük kalabalıklar tarafından aktarıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Hıristiyanların haram kabul etmedikleri domuz eti ve içki ile ilgili haberleri 10-100 kişi değil binlerce insan aktarmıştır. Hinduizme inananların sığır konusundaki geçmişten aldıkları haberler de büyük kalabalıklar tarafından aktarılmıştır. Bu haberlerin tamamı mütevatir haberdir.

    Hadisler konusunda ahad (tek kanallı) hadisler zan ifade ederken, mütevatir (çok kanallı) hadisler ise zan ifade etmekle birlikte doğru olma olasılığı yüksek olan hadis demektir.

    Kur’an-ı Kerîm bilginin doğruluğu konusunda kalabalıkların getirdiği haberlere itibar etmekle beraber onların getirdiği haberi yüzde yüz doğru kabul etmez. Bu konuda sorgulayıcı yaklaşmayı ve akıl yürütmeyi gerekli görür. “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde bazıları: “Hayır, biz (yalnız) atalarımızdan gördüğümüz (inanç ve eylemler)e uyarız!” diye cevap verirler. Ya ataları akıllarını hiç kullanmamış ve hidayetten nasip almamış iseler?” Bakara suresi, 170

  4. KORUNMUŞLUK AÇISINDAN SÜNNET
    Modern zamanlarda bilincimize musallat edilen virüslerden birisi de, Kur’an’ın korunacağının Allah Teala tarafından garanti edildiği, buna mukabil Sünnet’in ilahî korumanın dışında kaldığı iddiasıdır. Bu iddia ayağına yer edindiğinde kaçınılmaz olarak sadece Kur’an, 6 bin küsur ayetten ibaret bir metin olarak itimada şayan olacak, onun dışındaki her şey modern müslümanın şüphe oklarının hedefinde bulunacaktır.

    Bilincimize bu virüsü musallat edenler, “uydurma hadis” diye bir vakıa bulunduğunu herkesin itiraf ettiğini, ancak “uydurma Kur’an” diye bir şeyin hiçbir zaman söz konusu olmadığını, olamayacağını kabul etmemizi isterler.

    Evet, Kur’an’ın ilahî garanti altında olduğunda şüphe yok. Ancak bu gerçek iki noktada manipüle ediliyor:

    1. Kur’an’ın korunmuşluğu, “Kur’an” adı altında birtakım metinlerin uydurulmadığı/uydurulmayacağı anlamına gelmez. Birkaç yıl önce “el-Furkânu’l-Hakk” isimli uydurma bir kitabın ABD’de peydahlanıp piyasaya sürüldüğü haberi hafızalarımızdaki tazeliğini henüz kaybetmiş değil. (Kur’an surelerine nazire tarzında kaleme alınmış sureler ve pasajlar ihtiva eden bu müzevver kitap, bekleneni vermemiş olacak ki, gündemden çabuk düştü!)

    Daha önemlisi var: Hindistan’ın Bankipore şehrindeki Genel Şark Kütüphanesi’nde bulunan nüsha, tam anlamıyla bir “uydurma Kur’an”dır. Nüzul sırasına göre tertip edilmiş bulunan bu nüsha, sadece kimi ayetlerin içine serpiştirilmiş eklemelerle temayüz etmez; sonunda bulunan iki “sure” de onu farklı kılmaktadır. Bu “sure”lerden birisi, “Sûretu’n-Nûreyn” adını taşımaktadır. Kırk bir cümleden müteşekkil olan bu “sure”, Efendimiz (s.a.v) ve Hz. Ali (r.a)’den bahsetmektedir. Diğeri ise Şii Hüseyin b. Muhammed Takî en-Nûrî et-Tabersî’ye ait Faslu’l-Hitâb fî İsbâti Tahrîfi Kitâbi Rabbi’l-Erbâb’da zikredilen Sûretu’l-Velâye’dir.1 (Bu “sure”, Şah Veliyyullâh ed-Dihlevî’nin oğlu Şah Abdülazîz’in kaleme aldığı Muhtasaru’t-Tuhfeti’l-İsnâaşeriyye isimli eserde de zikredilmiştir.)

    Şu halde, nasıl ki “Kur’an” adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin mevcudiyeti Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşüremezse, “hadis” adı altında uydurulmuş birtakım metinlerin bulunması da bütün olarak Hadis sahasını itham altına sokmaya yetmez!

    2. Kur’an’ın korunmuşluğu, ne dediği okuyana göre değişen 6 bin küsur cümlenin korunmuşluğu değildir. Bilakis Kur’an’ın korunmuşluğu, Kur’an’ın bizden ne istediği konusundaki netliğin de korunmuşluğu demektir. Yani Allah Teala Kur’an’ı göndermekle iman, ahlak, tefekkür, tasavvur ve amel olarak nasıl bir çizgi izlememiz gerektiğini biz kullarına iletmiştir. Eğer Kur’an’daki 6 bin küsur cümle muradullahın tecellisi için bu noktalarda yeterli olsaydı, “Kur’an’ın beyanı” gibi hayatî bir rolün Sünnet’e -yine bizzat Kur’an tarafından- verilmesinin hiçbir anlamı olmazdı!

    Kur’an, Efendimiz (s.a.v)’e iki görev yüklemiştir: Tebliğ ve Beyan. Ve bize de ihtar etmiştir ki, Kur’an, Sünnet’in beyanına/açıklamasına ihtiyaç gösteren ayetler ihtiva etmektedir.

    Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Eğer Allah Teala’nın bizden ne istediğini Efendimiz (s.a.v)’in beyanı olmadan anlayamıyorsak, Kur’an’ın sadece “tebliğ”inin değil, aynı zamanda “beyan”ının da korunmuş olması gerekir! Aksi halde Kur’an’ın sadece “tebliğ”inin korunmuş olmasının pratik hiçbir anlamı olmayacaktır.

    Bütün bunlar şu noktayı açık bir şekilde önümüze koyuyor: Tarih içinde şu veya bu çevre tarafından şu veya bu gerekçeyle hadis uydurulmuş olmasından hareketle hadislerin tamamını “şüpheli” görmek ve töhmet altına sokmak, bir sonraki adımda Kur’an’ı da aynı töhmet tavrının hedefine koyacaktır.

    Burada denebilir ki: “Sünnet başka, Hadis başkadır. Sünnet, Kur’an’ın beyana muhtaç ayetlerinin fiilî/amelî olarak tefsir edilmesiyle oluşur ve Ümmet tarafından nesilden nesile “amelî olarak” aktarılmıştır. Burada herhangi bir şüphe yoktur. Ancak hadisler “amelî” olarak değil, “kavlî” olarak nakledilmişler ve nakledilirken de unutmak, yanılmak, eksik ya da fazla nakletmek… gibi birtakım ravi tasarruflarına maruz kalmışlardır. Dolayısıyla Sünnet’in korunmuşluğundan söz edebiliriz, ama hadislerin korunmuşluğundan söz edemeyiz!

    Bu yaklaşım ilk bakışta makul gibi görünmektedir. Ama birkaç noktada problemlidir:

    A. Güvenilirliği, amelî olarak aktarılan namaz, oruç… gibi bazı temel ibadetlere indirgemek, dinin büyük bir kısmını bize aktaran hadisleri devre dışı bırakmak demektir. Bu da dinin büyük kısmının fiilen lağvedilmesi anlamına gelir.

    B. Pek çok alanda “amelî rivayet” ile “kavlî rivayet”i birbirinden ayırmak mümkün değildir. Söz gelimi feraiz, alım-satım, nikâh-talak… ile ilgili rivayetler bu kapsamdadır. Hatta oruç, zekât gibi temel ibadetlerin de bu kapsamda olduğunu söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Açıktır ki yüzyıllar boyunca Ümmet bunlar ve benzeri konularda “görerek” değil, “işiterek”, yani “amelî” nakle değil, “kavlî” nakle dayanarak amel etmiştir.

    C. Bu Ümmet’in ulemasının sıhhati üzerinde söz birliği ve gereğince amel ettiği rivayetler, güvenilirlik bakımından “amelî nakil”den aşağı değildir.

    Şu halde hadisleri -hangi gerekçeyle olursa olsun- toptan zan ve töhmet altına alan herhangi bir yaklaşımın sahih bir din tasavvuru ile alakası kurulamaz!

    Yazının başında zikrettiğim “sadece Kur’an metninin korunduğu” tezi de aslında havadadır. Zira Allah Teala Kur’an’ı gökten indirdiği melekler vasıtasıyla ya da bir başka şekilde korumuyor. Bu ümmetin hafızları ve hafgızası vasıtasıyla koruyor.

    Öte yandan şunu da gözden kaçırmayalım: “metnin/delilin korunması”, “muradın/medlulün korunması” anlamına gelmemektedir

    Cebrail (a.s), Efendimiz (s.a.v)’e bir tek din getirmiştir. Efendimiz (s.a.v) de bu dini Cebrail (a.s)’dan aldığı gibi ashabına aktarmıştır. Bir önceki yazıda altını çizdiğim gibi bu “aktarış”ın iki boyutu vardır: “Tebliğ” ve “beyan.”

    Bu din Sahabe’ye gereği gibi hem tebliğ hem de beyan edilmiş, onlar da Efendimiz (s.a.v)’den aldıklarını kendilerinden sonraki kuşağa aktarmışlardır. Sahabe kuşağı henüz hayattayken zuhur eden birtakım fırkalar, yeni ve farklı din telakkileri ile ortaya çıkmışlardır.

    Bu noktaya dikkatinizi özellikle çekmek isterim. Bu fırkalar bu din telakkilerini Sahabe’den almamışlardır. “İ’tizal” kelimesinin ilk defa kim tarafından ve hangi bağlamda kullanıldığı konusunda Kelam Tarihi kitaplarında okuduğumuz nakillerden birisi şudur: el-Hasenu’l-Basrî’nin ilim meclisinde büyük günah işleyen kimsenin durumu tartışma konusu olmuş, talebelerinden Vâsıl b. Atâ, böyle kimselerin dinden çıkacağını, ancak küfre de girmeyeceğini, yani mü’min de kâfir de sayılmayacağını söylemiştir. el-Hasenu’l-Basrî’nin Sahabe’den devralınan din telakkisine uymadığı için reddettiği bu kabul neticesinde Vâsıl b. Atâ, onun meclisinden ayrılarak (i’tizal ederek) kendi halkasını oluşturmuştur.

    Bu olay bize, sadece “i’tizal” kelimesinin kavramsal menşei hakkında bilgi vermekle kalmıyor; aynı zamanda “i’tizal”in “nev-zuhur” bir hareket olarak Sahabe’nin dünyasında yerinin bulunmadığını da anlatıyor.

    Nitekim Tabakâtu’l-Mu’tezile yazarlarının, i’tizal anlayışını gerilere atfetme gayretinin, birkaç sahabî ismine ve zorlama yorumlara dayandığını açık bir şekilde görüyoruz. İlgili eserlerde Sahabe’nin ileri gelenlerine dayandırılan görüşler kısaca şöyledir: Hz. Ebû Bekr, Abdullah b. Mes’ûd gibi sahabîlerin, hakkında nass bulunmayan bazı konularda ictihad ederken, “Kendi görüşümle hükmediyorum; doğruysa Allah Teala’dan, yanlışsa benden ve şaytandandır” demeleri, Hz. Ömer’in, hırsızlık yaptıktan sonra “Allah’ın bana yazdığı kaderle hırsızlık yaptım” diyen birine, el kesme cezasının üstüne kırbaç vurdurması ve elinin kesilmesinin hırsızlık suçunun, kırbaçlanmasının ise Allah Teala’ya iftira etmesinin cezası olduğunu söylemesi, Hz. Osman’a ok atanların “Allah attı” iddiasına karşılık, “Yalan söylüyorsunuz, Allah atsaydı ok hedefini şaşırmazdı” demesi, Hz. Ali’nin Sıffin sonrası Şam’a gitmelerinin de gitmemelerinin de Allah’ın kaderiyle (takdiriyle) olduğunu söylemesi, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas’ın da bunlara benzer tarzda Cebriye’nin görüşlerini çağrıştıran iddiaları reddetmeleri…

    Bu argümanların, bu sahabîlerin (Allah hepsinden razı olsun) Mu’tezile’nin ilk tabakası olarak zikredilmesi için kesinlikle yeterli ve tatmin edici olmadığı açıktır. Yine açıktır ki, “Zikredilen bu örnekler neden Mu’tezile’nin görüşlerine delildir de Ehl-i Sünnet inancına delil değildir?” sorusunun cevabı yoktur…

    Bu zorlama yorumları bir yana bırakacak olursak, şu nokta gün gibi aşikârdır ki, Mu’tezile’ye karakterini veren “el-menzile beyne’l-menzileteyn” (büyük günah işleyenin mü’min de kâfir de olmayacağı, bu ikisi arasında bir yerde bulunacağı), Allah Teala’nın ahirette görülmesinin söz konusu olmayacağı, (özellikle bazı ilk mu’tezilîlerden sadır olan) şefaat, kabir azabı… gibi hususların inkârı noktasında Sahabe’den tek bir nakil bulmak dahi mümkün değildir.

    Öyleyse i’tizal tavrının da, haricîliğin de, diğerlerinin de Sahabe’den devralınan İslam’dan kaynaklanmadığını söylemek gerçeğin ifadesi olacaktır. Bid’at fırkaların bu noktada Sahabe ile kendi aralarında kurduğu ilişki, “geçmişi kurgulamak”tan başka bir şey değildir.

    Bu gerçek bizi kaçınılmaz olarak şu noktaya götürecektir: Bid’at fırkaların her biri Sünnet’le ve Sahabe nesli ile şu veya bu ölçüde/şekilde çatışma içindedir. Zira bid’at fırkalar ancak Sünnet ve Sahabe unsurlarını devre dışı bırakarak ya da istismar ederek bid’at görüşlerini savunma/terviç etme şansına sahip olabilmişlerdir.

    Efendimiz (s.a.v) bu fırkaların savunduğu farklı din telakkilerinin hepsini Sahabe’ye aktarmış/öğretmiş olamayacağına göre, soru şudur: Efendimiz (s.a.v)’den Sahabe’ye (Allah hepsinden razı olsun) intikal eden din nerededir?

    Mu’tezile’nin tasavvurundaki Allah ile Cebriye’ninki, Haricîler’in Sünnet tasavvuru ile Şia’nınki… birbirine uymadığına göre, Efendimiz (s.a.v)’den Sahabe’ye intikal eden İslam’ı nerede arayacağız? “Bunlar bizim zenginliğimizdir” absürtlüğüne prim vermeden hakikati nerede aramalıyız?

    Kur’an’ın 6 bin küsur cümleden oluşan bir “metin” olarak korunmuşluğu bu probleme cevap teşkil etmediğine göre, ya ayağımızın altındaki zeminin hangi ayak oyunlarıyla kaydırılmakta olduğunu acilen fark edeceğiz, ya da tarih bir kere daha ve korkunç biçimde tekerrür edecek…

    Mütevatir haberin şartlarını taşıyan hadis Hz. Peygamber’in hadisleri, rivayet edenlerin sayısı yani azlığı-çokluğu bakımından genel olarak iki kısma ayrılır: Mütevâtir ve Âhâd. Mütevâtir hadis, Sahabeden itibaren her devirde yalan üzerinde birleşmeleri aklen tasavvur olunamayan topluluklar tarafından rivayet edilen hadistir. Başka bir ifade ile, mütevâtir haberin şartlarını kendisinde toplayan hadistir.

    Bir hadisin mütevâtir sayılabilmesi için aşağıdaki şartları taşıması gerekir:

    I) Mütevâtir hadis her devirde pek çok kimse tarafından rivayet edilmiş olmalıdır. Ancak her tabakadaki ravilerin asgarî sayısı için herhangi bir sınır tayîn ve tesbiti şart değildir. Gerçi yalan üzerinde anlaşmaları düşünülemeyecek kalabalığın en az 4, 5, 10, 12, 20, 40, 70 ve 300 küsur olması gerektiğini söyleyenler varsa da, bunların hiçbiri sözünü bu konuyla ilgili ciddî bir delile dayandıramamıştır (Subhi es-Sâlih, Hadis İlimleri ve Hadis Istılahları, Ankara 1973, s. 120-122). Önemli olan, hadisi, yalan üzerinde -kasıtlı veya kasıtsız- ittifaklarını aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun nakletmiş olmasıdır.

    2) Ravilerin sayısında her hangi bir nesilde azalma olmamalıdır. Aksine sayının artışı haberin doğruluğunu teyid eder.

    3) Olayı veya haberi ilk nakledenlerin görmüş veya duymuş olmaları gerekir. Aynı zamanda nakledilen husus mümkinattan olmalı, muhal olmamalıdır (Abdullah Sirâcuddîn, Şerhu’l-Manzûmeti’l-Beykûniyye, Halep 1372, s. 40).

    Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere ikiye ayrılır:

    a) Lafzî mütevâtir: Senedin başından sonuna kadar her tabakada bütün ravilerin aynı lafızlarla rivayet ettikleri hadistir. Peygamber Efendimizin sözlerini her devirde pek çok kimsenin kelimesi kelimesine aynen nakletmesi tabiatıyla mümkün olamamıştır. Eğer böyle bir şart konulsaydı, harfiyyen akılda tutulamayacak bütün hadisler tamamen unutulmaya mahkum olurdu. Manâ ile rivayetin caiz görülmesi sebebiyle lafzî mütevâtir hadisler oldukça azdır. Aşağıdaki hadisler lafzî mütevâtire örnektir.

    “Kim bilerek bana yalan isnad ederse Cehennem’deki yerine hazırlansın”; “Sarhoşluk veren her içki haramdır”. “Kim Allah rızası için bir cami yaparsa Allah da ona Cennet’te bir ev hazırlar”; “Kur’an yedi harf üzere inmiştir”.

    a) Manevî mütevâtir: Raviler tarafından değişik lafızlarla nakledilen bir mesele veya olay manâca mütevâtir sayılır. Bu tip rivayetlerde müşterek olan taraf mütevâtir demektir. Manevî mütevâtir hadisler hayli çoktur. Beş vakit namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetler hep manevî mütevâtir derecesindedir. Meselâ, Hz. Peygamber’in dua ederken ellerini kaldırdığına dair yüz kadar hadis rivayet edilmiştir. Ancak bunlarda müşterek olan taraf ellerin kaldırılmasıdır ve bu yönü mütevâtirdir.

    Muhaddislere göre, mütevâtir hadisin ravilerini tek tek incelemeye gerek kalmaz. Ravilerin çokluğuna itibar edilir. Çünkü onların yalan üzerine ittifak edemeyecekleri kabul edilir. Dolayısıyla hem lafzî hem de manevî mütevâtir hadisin kesin bilgi verdiğinde bütün hadisçiler müttefiktirler (Nureddin el-Itr, Menhecü’n-Nakd fi Ulûmi’l-Hadîs, Dımaşk 1392/1972, s. 382; Subhi es-Sâlih, a.g.e., s. 124).

    Mütevâtir hadisler, Akâid konularında bile tek başına delil sayılırlar. Bu yüzden mütevâtir olan haber-i Rasûlü inkâr eden küfre girer. Çünkü böyle bir haberi inkâr etmek, Peygamberi inkâr demektir. O da şüphesiz küfürdür (Ahmed Naim, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1976, Mukaddime, s. 102).

    Celâleddîn es-Suyûtî (911/1505) araştırmaları sonunda tevâtürüne hükmettiği hadisleri “el-Ezhâru’l-Mütenâsira fi’l-Ahbâri’l-Mütevâtira” isimli kitabında toplamış, konularına göre tasnif ve tertip ederek kaynaklarını ve muhtelif senedlerini vermiştir (Ahmed Naim, a.g.e., s. 104).

  5. TEVATÜRÜ HAFİFE ALMAK
    Hz. İsa (a.s)’ın nüzulü, kabir azabı ve benzeri meseleler hakkında genellikle şu tarz değerlendirmeler yapılıyor: “Bu meseleler Kur’an’da geçmiyor, bazı hadislerde yer alıyor. Ama hadis Kur’an’a aykırı olamaz. Dolayısıyla bu konulardaki hadisler uydurmadır.” Ya da, “Evet, bu konuda bazı hadisler var, ama bu hadisler itikadî sahada bir şey ifade etmez.”

    İmam Ebû Hanîfe şöyle der: Mestler üzerine meshin, mukim için bir gün bir gece, yolcu içihn üç gün üç gece olacak şekilde hak olduğunu ikrar ederiz. Çünkü hadiste böyle varit olmuştur. Bu konudaki rivayektler mütevatir seviyesine yakın olduğu için inkâr edenin küfründen korkulur.” (2)

    Ekmleluddîn el-Bâbertî bu metni şerh ederken ilgğinç bir anekdot nakleder. Buna göre Tabiun’dan Katâde Kûfe’ye geldiğinde İmam Ebû Hanîfe ile bir araya gelirler. Ona şöyle der: “Sen, Dinlerini fırka fırka bölenlerden misin?” İmam buna şöyle cevap verir: “Ben Hz. Ebû Bekr ile Hz. Ömer’i (ranhuma) diğer sahabîlerden üstün tutarım. Efendimiz (s.a.v)’in iki torununa muhabbet beslerim. Ve mestler üzerine meshe kailim.” Bunun üzerine Katâde üç kere, “İsabet ettin. Bu çizgiden ayrılma” der. (3)

    Burada enteresan olun nokta şu: İmam Ebû Hanîfe, itikadî çizgisi hakkında Katâde’nin kulağına gitmiş olan yalan-yanlış bilgileri tashih etmek için dönemindeki bid’at fırkaların görüşlerine muhalif olduğunu beyan sadedinde üç husus zikretmektedir. Bunlar arasında sadece mestler üzerine meshin fıkhî bir mesele olduğu açıktır. Böyle olduğu halde İmam, bu meselenin itikadî bir boyutu olduğunu ihsas etmektedir. Bu boyut, konuyla ilgili rivayetlerin “ilim” ifade edecek kemiyette olduğu gerçeğinden başkası değildir.

    İmam Ebû Hanîfe (rh.a), itikadî meseleler hakkında yeterli bilgisi olmayan kimselerin takınması gereken tavır hakkında şöyle der: Tevhit (itikad) ilminin ince meselelerinden herhangi bir hususu anlamakta müşkilat çeken kimsenin, meseleyi sorup öğreneceği bir alim bulana kadar o konuda Allah Teala katındaki doğru neyse o şekilde inanması gerekir. Bu durumdaki bir kimsenin, meselenin doğrusunu öğrenmeyi ertelemesi caiz değildir. Bu durumdaki kimsenin, tevakkuf etmesi, meselenin aslını öğrenmekten geri durması mazur görülemez. Eğer bu durumdaki kimse, meselenin aslını öğrenmekten geri durursa (ve hayatını öylece şüphe içinde geçirmeye devam ederse) dinden çıkar.” (4)

    Be sebeple itikadî meselelerde ya aklımıza takılan hususları ehil kimselerden sorup doğru bir şekilde öğreneceğiz, ya da hiç bu meselelere dalmadan “inandım” deyip geçeceğiz. İtikadda şüpheye yer yoktur.

    1) el-Fıkhu’l-Ebsat, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 48.

    2) el-Vasıyye, (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), 74.

    3) Şerhu’l-Vasıyye, 124.

    4) el-Fıkhu’l-Ekber, (Ali el-Karî şerhiyle birlikte), 319-20

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: