Kuran’da “veli” kavramı ve günümüzün “evliya” anlayışı

EVLİYÂ RİSÂLESİ

VELÂYET–VELΖEVLİYÂÜLLAH

ENSÂRULLAH

Konuya başlarken konuyla ilgili kısa bir genel bilgi sunmakta fayda var. Konuyla ilgili toplumda yer almış inanç ve kabullerin kısa bir açıklamasının, konunun iyi anlaşılmasına vesile olacağına inanıyorum. Bu açıklamaları görünce sizler de konunun ne denli önemli bir mesele olduğunu kabul edeceksiniz.

ولى Velî” ve “ أولياء Evliyâ” sözcüklerinin (İslâm dışı ) kavramsal anlamı:

“Velî”. “ gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekan bağlarının dışında kalan, Allah tarafından özel himaye gören kimse” demektir. İki türlü Velî vardır: Biri gizlidir. Tanrı sırlarına erdiği için kendini saklar, kim olduğunu bildirmez. Bunlara “Tanrının makbul kulları” denilir.

İkincisi: Herkes tarafından bilinen, tanınan ve sayılan Velîlerdir. Bunlar daha çok tarikat ve cemaat ileri gelenleridir. Velîler, Gayb âlemi denilen görünmez, bilinmez yerlerden haberler getirir, insanların içini, içinden geçeni bilir ve haber verirler.

“Velî”’nin çoğulu “Evliyâ”’dır. Yani Evliyâ demek Velî’ler demektir. Ama zaman içerisinde “Evliyâ” sözcüğü çoğul anlamını yitirip, tarikat ve tasavvuf çevrelerinde özel, bir tekil anlam kazanmıştır. Buna göre “Evliyâ”: “Olağanüstü yeteneklerle donatılmış, keramet sahibi kimse” demektir.

Evliyâ tabirinin içine Üçler, Yediler, Kırklar, Abdal, Aktap, Evtad, Nükeba ve Nüceba denilen kimseler de girer.

Tasavvufa ait yazılmış kitaplarda “Evliyâ” için iki anlam verilir. Birincisi: Allah’ın kendilerini koruduğu, dost edindiği kimseler. İkincisi: Devamlı ibadet eden, Allah’tan gelen her şeye rıza gösteren kimseler. Bunlar insanlara daima iyi davranırlar. Bütün insanlar için Allah’tan rahmet dilerler. İntikam, kin ve hırs gibi kötü duygulardan uzak yaşarlar. Yeryüzünde hiç kimseye düşmanlık beslemezler.

Evliyâ’nın bazı alametleri vardır. Allah’a ulaşmak için uğraşmak, devamlı Allah ile meşgul olmak, yüksek makam sahibi olmayı istememek, gösterdiği kerametlerle öğünmemek, her şeye razı olmak, belalara sabır etmek, sıkıntılara ve güç durumlarda Allah’a tevekkül etmek.

“Evliyâ”’nın zühd, takva ibadet ve muhabbetle eriştiği dereceye “velâyet” mertebesi denilir. Bu mertebeler de kişisine göre “velâyet-i suğra” (küçük evliyâlık), “velâyet-i kübra” (büyük evliyâlık) ve “velâyet-i ulya” (en yüce evliyâlık) mertebeleridir.

“Velâyet” derecesine ulaşan kimselerde Tayy-i mekan ( bir anda uzak mesafelere gitme, değişik yerlerde bulunabilme), Tayy-i zaman (aynı anda bir çok yerde bulunma, geçmiş ve gelecekte yaşama), su üstünde yürüme, havada uçma gibi kerametler vardır.

Evliyâüllah’ın öldükten sonra tasarruflarını sürdürdükleri, etkilerini gösterdikleri kabul edilir. Bu yüzden onların mezarları, türbeleri ziyaret edilir, orada adaklar adanır.

“Velî”, “Velîyyüllah”, “Evliyâ” sözcükleri, yukarıda açıkladığımız anlam ve kabullerle saf beyinlere yerleşince, bunlarla ilgili bir çok teferruat da üretilmiştir.

Kimdir bunlar?

“Üçler”, “Yediler”, “Kırklar”, “Kutuplar”, “Kutb- ul Aktaplar”, “Gavslar”, “Gavs- ul a’zamlar”, …..”

Çevremizde görmekteyiz ve duymaktayız ki her tarikatın şeyhi, her cemaatin ileri geleni “Evliyâ”’dır, Velîyyüllah’tır, Gavs’tır, Kutup’tur. Üçler’dendir, Yediler’dendir, Kırklar’dandır. (Lâtlar, Menâtlar, Uzzâlar, Hubeller artık isim değiştirmiştir.) Bunlara izafe edilen su üstünde yürüme, ateşten etkilenmeme, havada uçma, uzak yerlere kısa zamanda gitme, kalplerden geçenleri bilme, yetiş ya hazret dendiğinde denizin ortasındaki boğulmakta olana yardıma koşma, rakiplerini taş etme vs. gibi keramet türü zırvaları bir tarafa bırakalım bu kimselerin kimisi Allah’a sekreterlik yapar, kimisi Allah’a başbakanlık yapar, kimisi Allah’ın içişleri bakanlığını yürütür, kimisi Allah’ın bu dünyadaki işlerini yürütür; yağmuru-fırtınayı sevk ve idare eder, kimisi de çocuksuzlara çocuk verir. …

Bu, uydurulmuş kimselerin niteliği, yaşamı ile ilgili tarikat ve tasavvuf kitaplarında bir çok özellikler zikredilir. Biz burada, bunların temeline kısaca değinip geçeceğiz.

Bu konuya ait uydurulmuş rivâyetlerin en ünlüsü “Abdallar Hadisi” diye bilinenidir. Biz bunu Elbânî’nin aktardıklarından nakledelim:

Bu ümmette Abdallar otuz kişidir. Onlardan biri öldüğünde Allah onun yerine bir başkasını bedel olarak gönderir.”

“Şu üç şey kendisinde bulunan kişi, yeryüzünün ve sakinlerinin ayakta kalmasının sebebi olan Abdallar’dandır. Kazaya rıza göstermek, Allah’ın yasaklarından uzak durmada sabır, Allah’ın zatına ilişkin konularda öfke.”

“Ümmetimin abdallarının alameti şudur: Onlar hiçbir şeye asla lanet etmezler.”

“Abdallar, mevaliden (Arap olmayan) Müslümanlardandır. Mevaliye, münafıklardan başkası kin tutmaz.”

“Benim ümmetimin abdalları cennete amelleri yüzünden girmezler. Onların cennete girişi Allah’ın rahmeti, benliklerindeki cömertlik, kalp temizliği ve tüm müslümanlara rahmet oluşları yüzündendir.”

“Abdallar, kırk erkek ve kırk kadından oluşur. Allah, her erkek öldüğünde onun yerine bir erkek, her kadın öldüğünde de onun yerine bir kadını gönderir.”

“Ümmetimin içinde, kalbi Hz. İbrahim kalbi gibi olan kırk kişi hiç eksik olmaz. Allah bu kırk kişiyle yeryüzündeki belaları ümmetimden uzaklaştırır. Bu kırk kişiye “Abdallar” denir. Bunların erişleri namaz, oruç ve sadaka ile değildir; bunların erişleri cömertlikle, müslümanlara öğütle olur.”

“Yarattıkları içinde Allah’ın üçyüz kişisi vardır ki, kalpleri Hz. Âdem kalbi üzeredir. Aynı şekilde Allah’ın kırk kişisi vardır ki, kalpleri Musa’nın kalbi üzeredir. Yedi kişi vardır ki, kalpleri İbrahim kalbi üzeredir. Beş kişi vardır ki, kalpleri Cebrail kalbi üzeredir. Üç kişi vardır ki, kalpleri Mikail kalbi üzeredir. Bir kişi vardır ki, kalbi İsrafil kalbi üzeredir. Bu son kişi ölünce Allah onun yerine üçlerden birini getirir. Üçler’den biri ölünce onun yerine Beşler’den birini getirir. Beşler’den biri ölünce onun yerine yediler’den birini getirir. Yediler’den biri ölünce onun yerine Kırklar’dan birini getirir. Kırklar’dan biri ölünce onun yerine Üçyüzler’den birini getirir. Üçyüzler’den biri ölünce onun yerine halktan birini getirir. İşte yeryüzünde hayat bu insanlar hürmetine yürür, ölüm bu insanlar yüzünden olur, yağmur bu insanlar hürmetine yağar, bitkiler bu insanlar hürmetine yeşerir, belalar bu insanlar hürmetine uzaklaştırılır.”

Konuya bu kadar girmişken diğer hayali kahramanlar ile ilgili de biraz açıklama yapalım. Hem de en muteber klasiklerimizden İbn-i Abidin’in Resâil’inden.(!)

Kutup:

Değirmenin, çevresinde döndüğü eksen demektir. Zamanının bütün oluşları onun çevresinde dönüp durduğu için zamanın ruhsal seyyidi ve yöneticisi olan zata bu ad verilmiştir. … Kutuplar iki tanedir. Biri görünen alemi yönetir, biri gayb alemini. Kutup ölünce, yerine Abdallardan en kamili geçer. (Allah ne iş yapar ki??!!)

Abdallara gelince: “Abdal” kelimesi, “bedel” sözünden alınmıştır. Bunlardan biri ölünce onun yerine öteki geçtiği için bu adla anılmışlardır. Bunlar, peygamberin yerine iş gördükleri için de bu adı almış olabilirler. …(Az önce de Allah’ın işlerini gördükleri yer almıştı) Allah, insanlara musallat olabilecek belaları, fesatları bu abdallar yüzünden yok eder….

Evtad’a gelince: [private]Bu kelime direk, dayanak anlamındaki “veted” sözcüğünün çoğuludur. Bunlar, yeryüzünün dayanıklı olmasını sağlayan ruhsal kişilerdir. Kur’ân’da dağların “evtad” olduğunu söyleyen âyet bu kişilere dikkat çekmektedir.

Nukeba, nakîb (temsilci, belirleyici) sözcüğünün çoğuludur. Nukeba, toplumların kozmik temsilcileridir. Bunların her biri gezegenlerin birinin dünya üzerindeki etkilerini kontrol eder. Bunlar İblis’i de tanırlar ve onun etkilerini de kontrol ederler.

Efrad’a gelince: Bu kelime “ferd” kelimesinin çoğuludur. Efrad, melekler aleminden bazılarının temsilcisi olarak iş görür….

Nüceba’nın sayısı 70, Abdalların 40, Ahyarın 7, Evtad’ın 4’tür. Gavs ise bir tektir. Nukaba’nın yaşadığı yer Mağrip, nüceba’nınki Mısır, Abdallarınki, şam, Gavs’ınki Mekke, Kutup’unki Yemen’dir. Ahyar ise yeryüzünü durmadan dolaşır.

Halkın Ka’be’yi tavaf ettiği gibi Kutup da sürekli biçimde Allah’ı tavaf eder. Hep Allah’ın çevresindedir, orada döner durur.

Kutup, azledilmez, makamından ayrılmaz. Ancak ölünce yeri boşalır.”

(İbn-i Abidin; Resâil, 2/264-281)

Not:

1- Bu görüşler, bu inanışlar, ne kadar zorlanırsa zorlansın Tevhîd dini İslâm’a yerleştirilemez. İslâm Dini bu şirk pisliğini kesinlikle kabul etmez. Bu saçmalıklar Hint paganizminin İslâm’a bulaştırılmasından başka bir şey değildir. Bu sapık ve saçma inançlar Rasülüllah ve sahabe döneminde Müslümanlar arasında kesinlikle yoktu. Hiç görülmedi, duyulmadı.

Tasavvuf ve tarikat dinlerinin temel rükünlerinden biri olan “velîlik” inancı, yeni Eflatunculuğun, Maniheizm, Şamanizm, Budizm, Hırıstiyanlık, Yahudilik, Paganizm, Zerdüştlük dinlerinin kırıntılarıyla oluşturulmuştur. Tabiidir ki bu aşure yapılırken biber ve tuz mesabesinde de İslâm’dan bir şeyler karıştırılmıştır. Bu sapıklığın temelinin Yahudilere ve Hırıstiyanlara uzanışı bizzat Kur’ân tarafından da tescil edilmiştir.

İnsanoğlu şimdi olduğu gibi geçmişte de bir çok kuruntu sahibi olmuştur. Kimisi kendilerinin Allah’ın oğulları olduklarını, kimisi kendilerinin Allah’ın sevgilileri olduklarını, kimisi Allah’ın Yakınları (velîleri) olduklarını, kimisi cennete sadece kendilerinin gireceklerini, kimisi de cennet nimetlerinin kendileri için hazırlandığını ileri sürmüşlerdir. Yahudiler kendilerine yapılmış İlahî uyarılarla bu kuruntuları terk ettiler mi bilemiyorum ama, Kur’ân’ın lânetlediği Yahudi ve diğer batıl din mensuplarının kuruntuları, sapık inançları, inadına Müslümanlarca kabul görüp benimsendi; birileri ( evliyâüllah/Allah’ın yakın dostları, gönüldaşları) oldu. Hatta Allah kimisiyle dertleşti, kimisine karı oldu onunla sevişti, oynaştı, kimisine de sakalı bitmemiş oğlan oldu kendini d…..dü. (Hâşâ, sümme hâşâ) İnanmayanlar Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından meşhuuur “Menâkib-ül-Ârifin” kitabının ikinci cildi sayfa 214’e ve Arif Pamuk’un “Rasülüllah’ın mübarek dilinden Surelerin faziletleri” adlı kitabının 8, 9. sayfalarına bir göz atsın! İşte birebir fotokopileri. Sıcağı sıcağına okuyun bakalım. Bu sapıklığı ve sapıkları savunabilecek bir ehli insaf bulunabilir mi!

Bu rezaleti bu kitapta teşhir ettiğimiz için bizi mazur görünüz. Biz bu rezillikleri teşhir etmek boynumuzun borcudur.

Bu sapık zihniyetlere Kur’ân’da şöyle dikkat çekilir.

Maide suresi âyet 18:

“Yahudiler ve Hırıstiyanlar dediler ki, “Biz Allah’ın oğulları ve Sevgilileri’yiz. De ki: “O halde niçin size günahlarınız yüzünden azap ediliyor?” Hayır, siz de O’nun yarattıklarından birer insansınız. Dilediğini affeder O, dilediğini azap eder. Hem göklerin hem yerin hem de bunlar arasındakilerin mülk ve yönetimi Allah’ındır. Dönüş de O’nadır.”

Bakara suresi âyet 111:

Yahudi yahut Hırıstiyan olandan başkası cennete asla giremeyecek.” dediler. Bu, onların hayalleri, kuruntularıdır. De ki onlara: “ Eğer doğru iseniz hadi getirin kanıtınızı.””

Bakara suresi âyet 94, 95:

“De ki: “Allah katındaki ahiret yurdu diğer insanların değil de sadece sizin ise, eğer doğru sözlü iseniz, hadi isteyin ölümü!

Ellerinin önden gönderdiği şeyler yüzünden ölümü hiçbir zaman istemeyeceklerdir. Allah, zalimleri çok iyi bilmektedir.”

Ve Cuma suresi âyet 6:

“De ki: “Ey Yahudiler! Eğer insanlar arasında yalnız kendinizin (Evliyâüllah) Allah’ın yakınları olduğuna inanıyor ve bunda gerçekten samimi iseniz, hadi ölümü isteyin!”

Bu âyetleri gördükten sonra bu filmin daha evvel görülmüş olduğunu sizler de anladınız. Bu iddialar, inanışlar, saçmalıklar, kuruntular yeni değildir gördüğünüz gibi. Yüce Rabbimizin Kur’ân’daki, bunları teşhirindeki mesajı iyi alalım. Aksi halde biz şeytânın evliyâsı, şeytân da bizim velîmiz oluverir.

Tarihsel kayıtlarda da bu inançların Müslümanlar arasına Muaviye ve onun yakın dostu sözde mühtedi, Yahudi casusu Ka’b el Ahbar tarafından sokulduğu açıklanmaktadır. Konunun teferruatı Suyutî’nin Tahzir-ül Havas Min Ekazib-il Kussas adlı eserinde mevcuttur.

Bu hususlar ile ilgili yeterince uyarıcı eserler yazılmıştır. Bunlarla mücadele edilmiştir. Mesela: İbn-i Teymiye; el Furkan, Elbânî; ez-Zaifa, M. Ebu Reyye; Mecelle ve Advâ, Suyutî; Tahzîr, İbn-i Cevzî; Telbis-ül İblis. Ama gözüken o ki, yavuz hırsız ev sahibini bastırmıştır. Bu mücahitlere binbir kara çalınmıştır.

Bu sapıklıklar niçin işleniyor?

Bu mevhum kavramların icadı, insanları Allah’a yaklaştıracak (tasavvuf ve tarikat tabiriyle, “seyri sülûki ikmal edip vasılı ilallah olmak) güç ve kişilerin gerektiği düşüncesiyle olmuştur. Cahil kitlelere, şeyhin, efendinin lüzumu yönünde, yüzlerce yalan beyan, hezeyan empoze edilmiştir.

Bu saçmalığın insanları şirke sürüklediğine bir çok âyette dikkat çekilmiştir. “Elâ/ gözünüzü açın, kendinize gelin” diye uyarılarda bulunulmuştur. Bu âyetler “Evliyâ’nın bizi Allah’a yaklaştıracağı bize şefâatçi olacağı” saçmalıklarını ortadan kaldırmaktadır.

Zümer suresi âyet 3:

Gözünüzü açıp kendinize gelin! Halis din/arı-duru tertemiz din sadece ve sadece Allah’ındır. O’ndan astları Velîler/Yakınlar kabullenmek suretiyle, “Biz onlara yalnız bizi Allah’a yaklaştırmaları için kulluk ediyoruz” diyenlere gelince, hiç kuşkusuz Allah onlar arasında tartışıp durdukları konuyla ilgili hükmü verecektir. Şu bir gerçek ki, Allah yalancı ve nankör kişiyi iyiye ve güzele kılavuzlamaz.”

Yunus suresi âyet 18.

“Allah’ın astından (yaratılmışlardan) kendilerine zarar veremeyen, yarar sağlayamayan şeylere kulluk ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Bunlar bizim Allah katındaki şefâatçılarımızdır.” De onlara: “Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği şeyleri mi haber veriyorsunuz?” Şanı yücedir O’nun, ortak koştuklarından münezzehtir O.”

Bu önemli meseleler bize değişik konular içersinde birkaç kez daha bildirilmişti. Dikkatimiz çekilmişti. Bakınız!

Kaf suresi âyet 16:

“Ve hiç kuşkusuz, insanı biz yarattık ve benliğinin ona telkin ettiği şeyi biz biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.

Zümer suresi âyet 44:

“De ki: “Şefâat tümden Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi O’nundur. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.”

Müddessir suresi âyet 11:

Benimle, yarattığım kişiyi başbaşa bırak.”

Hadid suresi âyet 4:

“Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a egemenlik kuran, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun, O, sizinle birliktedir. Ve Allah, yaptıklarınızı görendir.”

Âyetlerde de görülüyor ki Allah, insana şahdamarından daha yakındır, her yerde ve her an bizimle beraberdir. Ve şefâat tümden ve sadece Allah’a aittir. Ve Allah ile kul arasına Peygamber bile girememektedir. (Şefâat ile ilgili detay “Şefâat” adlı çalışmamızdan okunabilir) Böyle olunca, Allah ile kul arasında herhangi bir mesafeden ve herhangi bir şefâatçiden söz edilemez ki, yaklaştırıcıya veya şefâatçiye ihtiyaç duyulsun. Şirkin yaklaştırma iddiası temelden tutarsız olduğu gibi, bizzat kendisi bir şirk itirafıdır. Çünkü Allah’ın kulundan mesafeli olduğunu iddia etmek de Kur’ân’a aykırıdır. Her Müslümanın bu ilahi beyanları, ikazları iyi dikkate alması gerekir. Ki şirk bataklığına düşmesin imanını kirletmesin.

Sözde insanları Allah’a yaklaştırmaları için, torpil sağlatmak için icat edilmiş evliyâ grubu bakın İslâm’ı nasıl yozlaştırdı? Birkaç maddeye değiniverelim. Tamamı kitaplar hazırlamayı gerektirir.

Cenab-ı Hakk, İslâm Dini’ni işaretle, En’âm suresi âyet 153’te: “Ve bu benim dosdoğru yolumdur: Ona uyun; ve başka yollara uymayın ki, sizi Allah yolundan ayırmasınlar.” Size, bunu buyurmuştur. Belki takvâlı olursunuz.” buyurmaktadır. Onlar ise Allah’ın koyduğu yol dışında “Allah’a götüren yol/tarikat” diye başka bir yollar icat ettiler.

Yine Cenab-ı Hakk Hucurat suresi âyet 10’da şöyle buyurur:

Mü’minler kardeştirler. Öyleyse, iki kardeşiniz arasında barışı sağlayın ve Allah’tan sakının. Belki size merhamet edilir.”

Buna rağmen onlar, iman kardeşliği dışında tarikat kardeşliği (ihvâniyet) ortaya atıp müslümanları binbir parçaya böldüler.

Şeyhlerini yanılmaz kabul ettiler. Yukarıdaki âyetlerin ikazına rağmen Allah’ın yerini hiçbir zaman tutamayan seviyesiz kimseleri, kurtarıcı, erdirici, Allah’a yaklaştırıcı şefâat ediciler olarak kabul ettiler.

“Şeyhi olmayanın şeyhi, şeytandır.” gibi şeytanın bile aklına gelmeyen şeytanca ilkeler geliştirip saf, cahil kitleleri ağlarına düşürdüler. Şeyhlerin Allah tarafından bilgilendirildiğini savunup, dini ilimleri bilenleri zahiri ve şeytâni kimseler olarak gösterdiler. Müsbet ve zahiri bilgileri şeytânî bilgi olarak küçümsediler. Mensuplarını okuldan, okumaktan uzaklaştırıp şeyhin ürettiği safsatalara boyun eğdirdiler. Hatta hatta Rasülüllah ve dört Reşîd Halife’nin de kendi tarikatlerinden olduğunu ileri sürdüler.

Tarikatlerin temel ilkelerinden birisi de “itaâti mutlaka ve teslimiyeti küllî” ilkesidir. Yani “mürîdin kayıtsız şartsız şeyhine itaâti ve top yekün, her şeyiyle ona teslimiyetidir.”

Bu ilke resmen kulluk” demektir. Hem de bu, sıradan bir kulluk değil, ileri derecede bir kulluktur.

Biz hiçbir tefsir ve tevili gerektirmeyen, açık seçik, ayan beyan şu âyetlere dikkat edip hâli pür melâlimizi görelim.

A’raf suresi âyet 70:

“Dediler ki: “Yalnız Allah’a kulluk etmemiz, babalarımızın taptıklarını bırakmamız için mi bize geldin? Eğer doğru sözlülerden isen, haydi bize tehdit ettiği şeyi getir.!”

Zümer suresi âyet 45:

Ve Allah, tek olarak anıldığında, öteki dünyaya inanmayanların kalpleri kasılır; ama Allah’ın astlarından olan kimseler anıldığında, bakarsın yüzleri gülüverir.”

Bu sapkınlık zihinlere o kadar işlemiştir ki, Cenab-ü Zülcelal’in kitabında “azamet” ve “kibriyalık” ifadesi olan “nahnü, inna”ve diğer nefsi mütekellim maalğayr = birinci çoğul şahıs, (Yani Allah, bir tek olmasına rağmen, kullandığı “biz” ifadesini) ifadelerden yola çıkarak, “Allah, her ne yaparsa bu Velîleri, dostları ile birlikte yapmaktadır onun için Kur’ân’da “biz” ifadesi kullanmıştır” diye kabul etmektedirler.

Böylece sadece Allah’a ait olan sıfat ve tasarruflar uyduruk evliyâ’ya da verilir. O zaman kimisi havada uçar, kimisi Tayy-i mekan, kimisi de tayy-i zeman yapar. ….

Bu sapık anlayış çerçevesinde Kur’ân’a bir göz atın. Allah’ın “Biz” ifadesi kullanarak açıklamış olduğu tasarruflarını sözde bu Evliyâsıyla, dostlarıyla beraber yaptığını bir düşünün. Mesela:

Kaf suresi âyet 16:

“Ve hiç kuşkusuz, insanı biz yarattık ve benliğinin ona telkin ettiği şeyi biz biliriz. Biz, ona şah damarından daha yakınız.”

Allah insanı onlar (evliyâüllah/ dostları, gönüldaşları) ile birlikte yaratmış, Allah ve onlar insanın nefsinin insana ne fısıldadığını bilirlermiş ve Allah ve Evliyâsı insanlara şah damarlarından daha yakınlarmış. (!)

Kevser suresi âyet 1:

Biz sana çok şey verdik.”

Kevseri de Hz. Muhammed’e Allah tek başına vermemiş. Yine beraberindeki dostlarıyla birlikte vermiş. (!)

Kadir suresi âyet 1:

Biz onu kadir gecesinde indirdik.”

Kur’ân’ı da kadir gecesi Allah tek başına indirmemiş, Kur’ân’ı da yine dostlarıyla birlikte indirmiş. (!)

İnşirah suresi âyet 1-3:

“Senin göğsünü biz açmadık mı?

Ve ağır yükünü biz kaldırmadık mı?

Sırtını ezen.

Senin ününü biz yükseltemedik mi?”

Buraya baktığınızda da yine Peygamberin göğsünü açan, onun sırtından ağır yükü alan, Onun adını, şanını yücelten de yine Sadece Allah değil, Allah ekibiyle birlikte bu işi yapmışlar. (!)

Ya sin suresi âyet 12:

“Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini ve eserlerini de biz yazarız. Biz her şeyi, apaçık olan bir kitapta tespit edip korumuşuz.”

Ne dersiniz! Ölüleri de Allah o arkadaşları ile diriltiyormuş, kulların ölmeden evvel yaptıklarını ve ölümlerinden sonraya bıraktıkları icraatlarını da Allah bu heriflerle birlikte yazıp koruyormuş! (Hâşâ)

Bu örnekler uzar gider, biz yeter diyelim. Diğerlerini kendiniz tetkik edin. Neler neler bulacaksınız, Adamlar dünya yaratılmadan, kendileri bile yaratılmadan varlarmış ve Allah ile birlikte tasarruf ederlermiş!!!!!!! (Hâşâ)

“Velî” ve “Evliyâ” sözcüklerinin kavramsal anlamları İslâm dışı inanç ve kültürlerden Müslümanlara empoze edilmiş, İslâm’ın yozlaştırılması amacına yönelik girişimlerdir. İslâm düşmanlarının ne ölçüde muvaffak olmuş olduklarının takdirini size bırakıp konumuz olan sözcüklerin hem etimolojik hem de Kur’ân’daki yönünü tahlilini yapalım.

Kur’ân’a göre:

Velî, Velâyet ve Evliyâüllah

ولى Velî” sözcüğü, tüm Dil bilginlerince, “ ولاء velâ” kökünden türemiş sıfatı müşebbehe kipinde bir sözcüktür. Mastarı “ ولاية velâyet”’dir. Anlamı, “arada bir şey bulunmadan bitişiklik, yan-yana olma ve yaklaşma, yakın olma” demektir. Ki, “arkadaşlık, yer, niyet, zaman, din ve nisbette, yardımda tam bir yakınlık” anlamı verilmektedir.

“Velâyet” sözcüğü, mastar haliyle Kur’ân’da iki yerde geçmektedir.

Enfal suresi âyet 72:

“Kuşkusuz inanan ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar ve barındırıp yardım edenler, evet işte bunlar birbirlerine yakın olanlardır. İnanan ve hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar, onlara YAKINLIK söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görür.”

Kehf suresi âyet 44:

“Orada YAKINLIK ancak Hakk olan Allah’a aittir. Ödüllendirme bakımından en iyi ve kovuşturma yönünden de en iyi olan O’dur.”

ولاية Velâyet” sözcüğü, “ve” harfinin kesresiyle “vilâyet” olarak da okunur. Normalde anlam değişmemesine rağmen zaman içerisinde “vilâyet” sözcüğü, kök anlamından uzaklaşmadan “toplumsal yakınlık” anlamında “emirlik, sultanlık (devlet yakınlığı) anlamında kullanılır olmuştur.

“Velâyet” sözcüğü, öz anlamı ekseninde zaman içerisinde kişilerin ve toplumların birbiriyle ilişkilerinde kavramlaşmıştır. Aile hukukunda, toplumsal hukukta ve milletler arası ilişkilerde kavramsallaşmıştır.

Kavram olarak da, “ Reşîd bir şahsın, şahsi ve mali işlerini gözetip yürütme hususunda kasır (eksikli, becerisi, yeteneği olmayan) olan bir şahsın yerini tutmasıdır.” demek olmuştur. Böylece Hukuk alanında geniş yer tutan bir kavram olmuştur. Müslüman olmayanlar ile müslümanların birbirleriyle velî olmaları caiz değildir. Velâyette sıra, vâris olmadaki sıraya tabidir. Dinleri farklı olanlar birbirine vâris olamadıkları gibi velî de olamazlar. Meselenin hukuksal yönünün ve teferruatının burada açıklanmasına gerek yoktur. Biz hep Kur’ânî boyutu ön planda tutacağız.

Velâyet” mastarından müştak/türemiş “velî” sözcüğünün anlamı ise, “yakın olan, yakın duran” demektir.

“Velî” sözcüğü ve bu sözcüğün çoğulu olan “evliyâ” sözcüğü Kur’ân’da hep sözcük anlamında kullanılır. Orijinal İslâm Dininde “Velî ve “Evliyâ” diye bir kavram kesinlikle yoktur. “Velî ve “Evliyâ” kavramları İslâm’ın zuhurundan yüzyıllar sonra yabancı güçlerin ve kültürlerin etkisiyle Müslümanların bünyesine sokulmuştur.

“Velî” sözcüğü Kur’ân’da hem Allah için hem de kullar için kullanılmıştır. “Velî” sözcüğü aynı zamanda Esmâ-i Hüsnâ’dan birisidir.

“Velî” sözcüğü Kur’ân’da “ نصير nasîr = yardımcı”, “ مرشد Mürşid=aydınlatan, yol gösteren”, “ شفيع şefi’=şefâat eden”, “ واق vâk=koruyucu”, “ حميد Hamîd= öven, yücelten” sıfatları ve “karanlıklardan aydınlığa çıkarır, bağışlayıp merhamet eder, zarardan alıkoyup yarara yaklaştırır nitelemeleriyle birlikte yer alır. Bu demektir ki “velîliğin, yakınlığın bu niteliklerle yakın ilişkisi vardır. Bunlar velînin, yakın olanın belirgin nitelikleridir. Bu yakınlıklar nicel bir yakınlık değil nitel bir yakınlıktır. Buna göre “Velî/Yakın Biri” denildiğinde, “yardım eden, yol gösteren, aracılık yapan, aydınlatan ve koruyan birisi” anlaşılmalıdır. Bunu aşağıda sunduğumuz âyetlerden rahatlıkla anlayabiliriz.

Not:

1-Konuya girerken şu hususu da belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz. Hepinizin görebileceği gibi meal ve tefsirlerde âyeti celilelerde geçen bütün “mindûnihî ve “mindûnillahi” ifadeleri, “minğayrihi” ve “minğayrillahi” anlamlarında (ondan başka, Allah’tan başka) anlamında tercüme edilmiştir.. “Dûn” sözcüğünün esas anlamı ise “yakın, seviyesi düşük; ast” demektir. Allah’ın astları ise onun yarattığı melek, insan, cin, şeytan ve hayvanattır. Bununla birlikte bu anlam ekseninde “siva ve verâ”/öte, başka anlamlarında da kullanılabilir. Nitekim aşağıda Sebe suresi âyet 41’de bu manada kullanıldığını da göreceksiniz. Ama özellikle konumuzda yer alan âyetlerde esas anlamı olan “berisinden, ötesinden, yanından, astından” (mahlukatından/yarattıklarından) anlamlarında kullanılmıştır; Allah’ın astlarından. Yani demek olur ki, “yakınlık kurulacak, güvenilecek, izinden gidilecek kişi ve kurum Allah gibi mükemmel olmalıdır. (Cenab-ı Hakkın tüm sıfatlarını itibara alınız!) Kesinlikle Allah’ın taşıdığı nitelikleri taşımayan aciz, zavallı … seviyece, rütbece Allah’tan aşağı (ast) birisi olmamalıdır. (Öylesi de olamayacağına göre, âyetlerde “sadece Allah’la yakınlık kurun, sadece Allah’ın yardım edeceğini, sadece O’nun sizi karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını, yol gösterici olanın sadece O’nun olduğunu, sadece O’nun şefâatinin olduğunu ve sadece O’nun koruyucu olduğunu kabullenin, O’nun astlarında böyle nitelikler kabullenmeyin ve onlarla yakınlık kurmayın” denilmektedir.)

Bakara suresi âyet 107:

“Bilmedin mi ki göklerin de yerin de mülk ve saltanatı yalnız Allah’ındır. Sizin için Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kişi vardır ne de bir yardımcı.

Bakara suresi âyet 120:

“Öz milletlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar. De ki: “ Allah’ın kılavuzluğu erdirici kılavuzluğun ta kendisidir.” İlimden sana ulaşan nasipten sonra bunların boş ve iğreti arzularına uyarsan, Allah katından ne bir Yakın Kimsen olur ne de bir yardımcın.”

Nisa suresi âyet 45:

“Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilir. Yakın kişi olarak, Allah yeter. Yardımcı olarak da Allah yeter.”

Nisa suresi âyet 123:

“İş ne sizin kuruntularınızladır ne de Ehlikitab’ın kuruntularıyla. için Kötülük yapan onunla cezalandırılır. Ve böyle biri, kendisi için Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kimse bulacaklardır ne de bir yardımcı.”

Nisa suresi âyet 173:

“Bunun ardından da inanıp barışa yönelik işler yapanların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onlara korkunç bir azapla azap edecektir. Böyleleri, kendileri Allah’ın astından ne bir Yakın Kimse bulur ne de bir yardımcı.”

En’âm suresi âyet 51:

“Rablerinin huzurunda haşr edileceklerinden korkanları, o vahiy ile uyar ki korunabilsinler. Onların O’nun astlarından ne bir Yakın Kimseleri vardır ne de şefâatçıları.”

En’âm suresi âyet 70:

“Dinlerini oyun ve eğlence haline getirmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’ân ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığına teslim edilirse onun, Allah’ın astlarından ne bir Yakın Kimsesi kalır ne de şefâatçısı. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıklarına teslim edilmişlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içki ve korkunç bir azap vardır.”

Ra’d suresi âyet 37:

“İşte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm kaynağı olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların keyiflerine uyarsan, Allah’tan sana bir Yakın Kimse ve bir koruyucu yoktur.”

Kehf suresi âyet 17:

“Güneşi görüyorsun: doğduğu vakit mağaralarından sağ tarafa kayar, battığı vakit ise onları sol tarafa doğru makaslayıp geçer. Böylece onlar mağaranın geniş boşluğu içindedirler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah’ın kılavuzluk ettiği doğruyu bulmuştur. Şaşırttığına gelince, sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.”

Kehf suresi âyet 26, Şura suresi âyet 28, 46, En’âm suresi âyet 14, A’raf suresi âyet 196, Yusuf suresi âyet 101’e de bakınız. Biz yazımızın sonuna Ek: 1 olarak da koyduk. Oradan da bakabilirsiniz.

Yine “velâ” kökünden, “velâyet” mastarından türemiş olan “ والى Vâlî” sözcüğünün anlamı da “ ولىّ Velî” sözcüğünün anlamıyla aynıdır. Allah için de kullanılmıştır.

Ra’d suresi âyet 11:

“Her kişi için, önünde ve arkasında, Allah’ın emriyle onu koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendindekileri değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah, bir halka kötülük dileyince, o zaman, onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için, O’nun astlarından bir Yakın olan da yoktur. ”

Sık kullanılan “ مولى Mevlâ” sözcüğü de aynı kökten ve aynı anlamdan gelmektedir. Mevlâ sözcüğü hem Fâil hem de Mef’ûl anlamında kullanılır. Fâil anlamında kullanıldığında “Velî” sıfatı gibi, “yakın olan, yardım eden, koruyan yol gösteren” anlamındadır. Mef’ûl anlamında ise “yardım olunan, yakın olunan, korunan” anlamındadır. İslâm Hukukunda Fâil anlamında köle âzâd eden köle sahibine “mevlâ” dendiği gibi, Mef’ûl anlamıyla köleye de “mevlâ” denilir.

İslâm aleminin bir çok yerinde, saygı için, bazı büyüklere, bilginlere “مولانا mevlânâ = mevlâmız” denilmektedir. Bu pek hoş bir şey değildir. Kur’ânî açıklamalar dikkate alındığında bu sıfatın Allah’tan başkasına kullanılmaması gerektiğini görürüz.

Kur’ân’da “Mevlâ” sözcüğü:

En’am suresi âyet 62:

“Sonra onlar gerçek Mevlâları (yakın olanları-yardım edenleri-koruyanları-yol gösterenleri) olan Allah’a götürülürler. Gözünüzü açın! Hüküm yalnız O’nundur. Ve hesap görenlerin en süratlisi de O’dur.”

Hacc suresi âyet 78:

“Allah uğrunda ona yaraşır bir gayretle cihad edin. O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük çıkarmamıştır. Babanız İbrahim’in dinini esas alın. Allah sizi, önceden de şu Kitap’ta da “müslümanlar” diye adlandırdı ki, rasül sizin üzerinizde bir tanık olsun, siz de insanlar üzerine tanıklar olasınız. O halde namazı kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O’dur sizin Mevlâ’nız. Ne güzel Mevlâ’dır (Size yakın olan- yardım eden-yol gösteren- koruyan) O, ne güzel Nasîr’dir O. ”

Enfal suresi âyet 40:

“Eğer yüz çevirirlerse bilin ki, Allah sizin Mevlânız’dır. (Size yakın olan- yardım eden-yol gösteren- koruyan) Ne güzel Mevlâ’dır O, ne güzel Nasîr’dir O.”

Muhammed suresi âyet 11:

“Bu böyledir, çünkü Allah, iman edenlerin Mevlâ’sıdır (Yakın olanı-yardım edeni- yol göstereni-koruyanıdır). Küfre sapanların Mevlâ’sı (yakın olanı- yardım edeni- yol göstereni-koruyanı) yoktur.”

Tahrim suresi âyet 2:

“Allah size, yeminlerinizi çözmeyi farz kılmıştır. Ve Allah sizin Mevlâ’nızdır (Yakın olanınız-yardım edeniniz-yol göstereniniz-koruyanınızdır). Alim’dir O, Hakîm’dir O.”

Ayrıca Enfal suresi âyet 39-40, Âl-i Imran suresi âyet 149-150, Enam suresi âyet 62, Tevbe suresi âyet 51, Hacc suresi âyet 13, Duhan suresi âyet 41, Yunus suresi âyet 30, Bakara suresi âyet 286, Tahrim suresi âyet 2 ve 4’e de bakınız.

Meryem suresi âyet 5:

“Ben arkamdan gelecek Mevâlimden (Yakınlarımdan -yardım ettiklerimden – yol gösterdiklerimden – koruduklarımdan) korkuyorum. Karımsa kısır. O halde katından bir velî (yakın olan- yardımcı olan-yol gösteren-koruyan)bağışla!”

Mevlâ sözcüğünün çoğulu “ موالى mevâlî” sözcüğüdür. Bu âyette de çoğul olarak yer almıştır. Ve anladığınız gibi de mef’ûl anlamla kullanılmıştır.

Bize en yakın durumda olan Allah’tır.

Yukarıdaki âyetler dikkate alındığında, bu nitelikler ile bize en yakın olan sadece ve sadece Allah’tır.

Bakara suresi âyet 257:

Allah, iman sahiplerinin Velîsidir/Yakın Kimsesidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların Yakın Kimseleri tâğûttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklar onlar.”

Âl-i Imran suresi âyet 68:

“Şu bir gerçek ki, insanların İbrahim’e en yakın olanları, elbette ona uyanlar, bu peygamber, bir de iman sahipleridir. Allah mü’minlerin velîsidir (yakın olanı-yardım edeni- yol göstereni-koruyanıdır).”

“Nisa suresi âyet 139:

“Öyle kişiler ki onlar, müminleri bırakıp küfre sapanları Yakın Birisi kabul ediyorlar. Onların yanında onur ve yücelik mi arıyorlar? Onur ve yüceliğin tümü Allah’ındır.”

Maide suresi âyet 55, 56:

“Sizin velîniz(size Yakın olan) Allah’tır, O’nun rasülüdür bir de rüku eder bir halde namaz kılıp zekâtı vererek iman edenlerdir.

Allah’ı, O’nun rasülünü ve iman edenleri kendine Yakın kabul edenler bilsinler ki, galip gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır.”

Enam suresi âyet 127:

“Rableri katındaki huzur ve esenlik yurdu onlarındır. İşler oldukları ameller yüzünden, O, onların Velî’si/Yakını oluvermiştir.”

Furkan suresi âyet 18:

“Dediler ki: “Tespih ederiz seni, seni bırakıp da senin astlarından Yakınlar kabul etmek bize yaraşmazdı. Ama sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i unuttular ve helake giden bir topluluk oldular.””

Secde suresi âyet 4:

“Allah’tır ki gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri altı günde yaratmış, sonra arş üzerinde egemenlik kurmuştur. O’nun astlarından size ne bir Yakın vardır ne de bir şefâatçi. Hala düşünüp ibret almayacak mısınız?”

Fussılet suresi âyet 30-34:

“Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler sürekli iner de şöyle der: “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin.”

Biz sizin, dünya hayatında da âhirette de Yakınlarınızız. Cennette sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada sizin için istediğiniz her şey var.

“Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak…”

Allah’a çağırıp/yakarıp barışa yönelik iş yapan ve “ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır

Güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel tavırla sav. O zaman görürsün ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sımsıcak bir Yakın oluvermiştir.”

Şura suresi âyet 31:

“Siz yeryüzünde aciz bırakıcılar değilsiniz. Sizin, Allah’ın astlarından bir Yakınınız da yoktur, yardımcınız da.”

Şura suresi âyet 9:

“Yoksa O’nun astlarından bir takım (evliyâ) Yakın Kimseler mi kabulleniyorlar? Ama Allah, O’dur velî (Yakın olan). O, ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir.”

Casiye suresi âyet 19:

“Kuşkun olmasın ki onlar, Allah karşısında sana hiçbir yarar sağlayamazlar. Zalimler birbirlerinin Yakınlarıdırlar, Allah ise Takvaya sarılanların Velîsidir/Yakınıdır.”

Allah Rasülü de mü’minlere en yakın olandır

Ahzap suresi âyet 6:

“O peygamber, müminlere kendilerinden daha yakındır. Onun eşleri de müminlerin anneleridir. Anne tarafından akraba olanlar da Allah’ın Kitab’ında birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar. Ancak yakınlarınız için örfe uygun bir vasiyette bulunmanız müstesnadır. Bu, Kitap’ta satırlara geçirilmiştir.”

Bunun aksine inananlar ise ancak ahmaklardır.

Ankebut suresi âyet 41:

“Allah’ın astlarından (mahlukatta.yaratılmışlardan) kendilerine (evliyâ) Yakın Kimseler kabullenenlerin durumu, kendisine bir ev yapan örümceğin durumuna benzer. Evlerin en dayanaksızı, kuşkusuz örümceğin evidir. Keşke bilseler!”

Allah kimlere yakın ve yardımcı değildir?

“Velî” sözcüğünün anlamını açıklarken, yakınlığın nicel bir yakınlık olmadığını nitel bir yakınlık olduğunu vurgulamıştık. Yani bu yakınlığın yardımı, korumayı, yol göstermeyi de içerdiğini bildirmiştik. İşte bu anlamda Allah Cc. Bir takım kimselere yakın değildir. Onlar yaptıkları yanlış tercihler ve kötü ameller nedeniyle bu yakınlığı hak etmemişlerdir. Şimdi bakalım bunlar kimlerdir?

İsra suresi âyet 97:

“Allah kime hidâyet verirse doğru yolu bulan o

HAKKI YILMAZ

Bu yazı İşte Kuran sitesinden alıntıdır.

[/private]

Reklamlar

41 thoughts on “Kuran’da “veli” kavramı ve günümüzün “evliya” anlayışı

Add yours

  1. 1. oğuz Diyor:
    11 Aug 2007 2:02 am e

    Ben bu siteyi düzgün sanarak girdim.Ama doğru ve saf islami bilgilermiş gibi verilip alttan,aralardan doldurmalar var.islamın kabul ettiği büyük kulları nasıl olurda böyle bir hale sokabilirsiniz..

    Unutmayın dil ile islama girilir..sadece kalben düşünerek müslüman olmazsınız.dil ile dua ederiz.kendi duyacağımız kadar sessiz okumak olmazdı dil önemsiz olsa idi.

    Kaldıki evliyalık makamını veren Allah(c.c.) dır.siz nasıl bilebilirsiniz kimin Hak katındaki makamını ?

    Mantık ilmini kullanarak inananları yanıltmaktan başka bir şey değil yaptığınız..

  2. Selam

    Bakara Suresi
    (257) Allah iman edenlerin dostudur ( velisidir ). Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kafirlerin velileri ( Evliyaları ) ise tâğuttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.

    Araf Suresi
    (196) Çünkü benim velim, Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren Allah’dır. O, bütün salihlere velilik eder.

    Enfal Suresi
    (73) İnkar edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunların gereğini yapmazsanız yeryüzünde bir karışıklık ve büyük bir bozulma olur.

    Nisa Suresi
    (45) Allah sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah dost olarak yeter. Allah yardımcı olarak da yeter.

    Bakara Suresi
    (107) Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

    Zümer Suresi
    (3) İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. Onu bırakıp da başka dostlar ( evliya/lar ) edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.

  3. arkadaş öyle şeyler yazmışsın ki hayret ettim sanki ehli tarik ten olnlar şeyhlere tapıyorlar şeyhler de kendilerini ( haşa) allah yerine kuyuyor böyle bir şey kesinlikle yok sen kendi aklındakileri yazmışsın allah ıslah etsin ne deyim

  4. 5/107 Bu şahitlerin (sonradan yalan söyleyerek) bir günah kazandıkları anlaşılırsa, (şahitlerin) haklarına tecavüz ettiği ölüye daha YAKIN olan (mirasçılardan) iki kişi onların yerini alır ve «Andolsun ki bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden daha gerçektir ve biz (kimsenin hakkına) tecavüz etmedik, aksi takdirde biz, elbette zalimlerden oluruz» diye Allah’a yemin ederler.
    bu kavramı hazırlayıp insanlığın hizmetine sunan değerli kardeşimize teşekkür ederim allah razı olsun selam ve doua ile

  5. “Hiç kuşkusuz Allah, açıkça söylediğiniz sözleri bildiği gibi içinizde sakladığınız duyguları da bilir. ”
    Allah (cc) hepimizi merhameti ile yargılasın… Sen o insanların kalplerini açıpta içine baktın…

  6. HASBÜNALLAHU VE Nİ*MEL VEKİL, Nİ*MEL MEVLA VE Nİ*MEN NASİR.GUFRANAKE RABBENA VE İLEYKELMASİR. her halde tüm yazılara verilecek en güzel söz bu olmalı diye düşünüyorum saygılarımla

  7. Cenabı Mevla evvelden peygamberler aracılığı ile insanları hidayete, doğru yola çağırıyodu.Peygamberimiz en son Peygamberdir. Ve onunla peygamberlik son buldu.Resulu Ekrem (S.A.V.) Mekke fethinde devesinin üzerinde iken islamın tamamlandığına dair vahiy geldi.ve ashabına vahyi iletti.
    veda hutbesinde bunu kendiside bildirdi.
    “Size iki emanet burakiyorum, onlara sarilip uydukca yolunuzu hic sasirmazsiniz. O emanetler, Allah’in kitabi
    Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin (a.s.m) sünnetidir.

    emanet olarak bunları verdi.Ama sanırım bilinmiyen yada bilinipte insanların işine gelmeyen bir şey es geçiliyor.buda emanetler gibi bıraktıgı varisleri yani Evliyalardır.

    netekim gerek geçmişte ve gerek günümüzde yaşayan evliyaların kerametleri saymakla bitmez ki örnek olarak Abdulkadir Geylani Hz. bir papazla yaptığı diyalogtan sonra papazın isteği üzere bir mezardan ölüyü kaldırması.bu benim aklıma gelen ilk keramet ve sonda değil tabi.Evliyaların Şahı olarak bilinen Abdulkadir geylani hz. bir tarikat şeyhiydi bunu unutmayın.

    evliyalara saygı Peygambere saygıdır.Peygambere olan saygıda
    Allaha olan saygıdır.

    Arkadaşlar böyle boş siteleri gezinerek ve üzülerek söylüyorum yorum yazarak vakit harcamanın bile sorgusu vardır.
    böyle üçbeş çulsuzun çıkıpta evliyalara laf atmaları onların yıldızlarını ve makamlarını yükseltir.
    ALLAH NURUNU SONSUZA KADAR DEVAM ETTİRECEK.

  8. ARkadaşlar da yazmşlar yorumlarda, ama yazmadan edemeyeceğim ki; baştakilerin bir kısmını okuyup da inanan, yanlış bilgilenen arkadaşların hakkını nasıl vereceksin merak ediyorum. Ki; bu tarz şeyleri umarım başka yerlerde yazmıyorsundur, dediğim gibi hakkını veremezsin ahirette bilesin! Bence sil bu yazdıklarını da tövbe et diyorum Ali Aksoy.
    Eğer hala kıyamet kopmuyorsa, başımıza taş yapmıyorsa, Allahu TEala rahmetini bizden esirgemiyorsa; O yerin dibine batırdığın Evliyalarımızın hatrınadır. Onlara borcumuz var.

  9. Ey ALLAHIM Sen kimi dogru yola iletirsen O kurtulanlardan dir kimi sapitirsan o da Kahr olanlardan dir,senin ögretiginden baska bir sey bilmeyiz.Ilmimizi artir.Öyle Müslümanlar warki ben müslümanim der fakat kuran ha indirilmis ,ha indirilmemis onun icin önemli degil,ne kimseler öldü gitti de hayatinda kurani bir defa acip bakmadi ALLAH nediyor?Kendisi Allaha inandigini söyler ,fakat kafir olarak yasar:

    12 / YUSUF – 106
    Ve mâ yu’minu ekseruhum billâhi illâ ve hum muşrikûn(muşrikûne).

    insanlar kurana tam baglanmadan ,baskasinin dedgine haa ,evett ,dogru dewam etmeye desin ler insan larin coguna uydun mu cehenemlik olur insan.

    6 / EN’AM – 116
    Ve in tutı’ eksere men fîl ardı yudıllûke an sebîlillâh(sebîlillâhi), in yettebiûne illez zanne ve in hum illâ yahrusûn(yahrusûne).

    Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.

    insan bilmedigi bir seyi ,seytan ona onu söyletir.

    2/169 O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.

    selamun aleykum ,ya eyuhellezine amenu.

  10. Selamlar, peygamberin gorevi kurani insanlara anlatti, peki bu sahte veliler neden hic kurani kerimi anlatip aciklamiyorlar, yoksa sadece bazi ayetleri anlatip gerisini birakiyorlar, neden kuranin ilmini muridlerine ogretmiyorlar, neden kurani anlayarak okuyun demiyorlar oysaki ilk ayetin basinda oku diya buyurdu allahutala

  11. arkadaşım burayı düzgün konu anlatan bi yer sandım ama görüyorum ki arkadaşın maalesef zerre bilgisi yok.ALLAH (C.C.) hidayet nasip etsin inşallah.çünkü ALLAH (C.C.) dostlarına ve ALLAH'(CC)IN sevdiği kullarına dil uzatanın vay haline.sizler için üzülüyorum çünkü kalp gözünüz öldüğünüz zaman açıldığında anlayacaksınız ama iş işten geçecek.bu saçma yazıyı yazan arkadaşa soruyorum sen hiç ALLAH (C.C.)DOSTU gördünmüde yazıyorsun.sen git bi gör O ALLAH (C.C.)DOSTLARINI BİR BAK..nasıl KUR’AN-I KERİME UYUYORLAR NASIL EFENDİMİZ(S.A.V)’İN SÜNNETLERİNİ HARFİYEN YERİNE GETİRİYORLAR.ONLAR senin benim gibi insan değiller.ne mutludur ki HAKİKATİ GÖRENE…..

  12. nisa 45. Allah sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir bir veli olarak Allah yeter bir yardımcı olarakta Allah yeter. maide 55. Sizin dostunuz ancak Allah onun elçisi ruku ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir. Bu ayetlere göre velinin kim olduğunu anlamadınızmı Allah sizi ıslah etsin. Ali kardeş Allah razı olsun.

  13. Haşimoğlu yazdı,
    Abdülkadir Geylani Hz.leri bir papazla yaptığı diyalogdan sonra papazın isteği üzere bir mezardan ölüyü kaldırması. Bu benim aklıma gelen ilk keramet ve sonda değil tabi.
    Haklısın kardeş.
    Bende İstanbul’u Fatih Sultan Mehmet fethetti sanıyordum. Meğerse Cüneyt Arkın almış.
    Filmini seyrettikten sonra !?

  14. Sevgili kardeşlerim ilim adına doğru ya da yanlış bir çalışma yapılmış.Sizler anlamını (tekrar söylüyorum doğru ya da yanlış) göz önünde tutarak eleştirmişsiniz.Eleştiriyorsunuz madem siz de kendi incelemelerinizi dökün ortaya bir de sizinkileri görelim.En azından bir emek ve çaba sözkonusu.Dİn konusu altından çalışan-didinen kardeşlerimizi eleştirmek yerine sokakta din kitap bilmeyen insanları eleştirin.Ayrıca önemli olan eleştirirken de bişeyler öğretebilmek.Hepimiz biliyoruz ki Allah (c.c) her şeyin üstündedir ve Hakdostu olan kişiler de müminler için çok önem arz eder.Ama etimolijik açıdan incelenmesi ve kelime köklerinin yapısı, bu şekilde türemeleri yazıyı yazan kişinin hatası değildir.Allah doğruyu doğru yoldan bulmayı nasib etsin.

  15. Hakan yazdı.
    Doğru yada yanlış bir çalışma yapılmış.
    Doğru yada yanlış eleştirmişsiniz.
    Sizinkileri görelim.
    Hakdostu olan kişiler de müminler için önem arzeder.

    Yaradılmış yaradanın mülküdür,yaradan yaradılmışın maliki,meliki,rabbi ilahıdır.
    İnsanlar Allah dostu olamazlar.
    Allah müminlere dost olur.
    Oda nitelik bakımından; nicelik değil.
    Koruma, doğruya kılavuzlama, yardım etme,aydınlatmagibi.
    Yukarda iki katılımcının yanlışını göstereyim.
    Faki Ahmet yazmış.
    Sanki ehli tarikten olanlar şeyhlere tapıyor, şeyhlerde kendilerini Allah(haşa)yerine koyuyor. Böyle birşey yok.
    Haşimoğlu yazmış.
    Evliyalara olan saygı peygambere olan saygıdır. Peygambere olan saygıda Allah’a olan saygıdır.
    Peygamberimiz şuanda hayatta olmadığına göre cümleden peygamberi çıkar, okuyalım.
    Evliyaya olan saygı Allah’a olan saygıdır.
    Kendi aleyhlerine şahitlik yapmış olmadılar mı sence?
    Esenlik dileklerimle.

    8haşa)

  16. arkadaşlar bir insanla ağır laflar edipte cidal etmek onu ben hak yoldayım düşüncesine iter tebliğinizi en güzel şekilde yapmaya gayret edin ama ağır konuşupta şeytanın ona doğru olmayan fikirerini yaymasındaki yardımına yardımcı olmayın küfretmek sövmek acziyetin ifadesidir diye sesli düşünüyorum ali beye gelince fikir ve düşüncelerim onun fikriyle zıt kalkıpta burda onunla tatışmayı yersiz buluyorum nedenini sorarsanız bu zat fikrini tasvip etmeyen arkadaşlara karşı negatif düşüncelerle donatılmış olduğudur inanıyorumki bu konularda biraz objektif düşünürse bir çok yanlışlarının farkına varacaktır daha yazmak isterim ama zamanım yok.ali bey acizane size din nasihattir babından bir hatırlatmada bulunma vazifemi yerine getirmek istiyorum kaybolmuşsunuz kendinizi aramaya çıksanız kendinize büyük iyilik etmiş olursunuz ALLAH HEPİMİZİ ISLAH ETSİN ESSELAMU ALEYNA WEVALA İBADİLLAHİSSALİHİN

  17. Mahmut Durmuş Bey;
    Zümer 3 ;

    Ela Lillahid diynül halis Velleziynettehazu min duniHİ evliya ma na’budühüm illâ liyükarribuna ilellahi zülfa innAllahe yahkümü beynehüm fiyma hüm fiyhi yahtelifun innAllahe la yehdiy men huve kazibün keffar

    İyi bil ki, halis din ancak Allah’ındır. O’ndan başka birtakım dostlar tutanlar da şöyle demektedirler: “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” Şüphe yok ki Allah, onların aralarında ihtilaf edip durdukları şeyde hükmünü verecektir. Herhalde yalancı ve nankör olan kimseyi Allah doğru yola çıkarmaz.

    Dikkat edin halis din, saf din, katışıksız din Allah’ın dinidir. İlavesiz, eksiksiz din, Allah’ın dinidir. Dinin katışıksız, saf olanı Allah’a aittir. Elbette başkalarının dinleri, başkalarının hayat programları, başkalarının yaşam biçimleri de vardır, ama onlarınki katışıklıdır. Hayatın tümüne karışan, hayatın tümünü dolduran, hayatı parçalamadan onun tümünde söz sahibi olan Allah’ın dinidir. Hayatın tümünde sadece Allah’a iman, sadece O’na kulluk, sadece O’nu dinlemek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hayat programını uygulamak Allah’ın dinidir.

    Ama katışıklı din sahipleri, hem Allah’a hem de Allah’tan başkalarına kulluk yapanlar, hem Allah’ı hem de başkalarını dinleyenler, hem Allah’ın dinini uygulamaya hem de Allah’tan başkalarının dinlerini uygulamaya, Allah’tan başkalarının sitemlerini uygulamaya çalışanlardır. Bir adamın hayatında, bir toplumun hayatında hayat programı olarak sadece Allah’ın dini olmalıyken, her konuda sadece Allah’ın dini söz sahibi olmalıyken, hayatın her bir kademesinde sadece Allah’ın dini geçerli olmalıyken, bunu terk edip hem Allah’a hem de Allah berisinde, hayatlarında söz sahibi kabul ettikleri bir kısım varlıkları, bir kısım insanları da dinleyenler katışıklı din sahipleridir. Hem Allah’ı razı etmeye çalışıp, hem de öteki Rabblerini, öteki İlâhlarını razı etmeye çalışanlar, katışıklı bir din takip ediyorlar demektir

    Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, hayatlarının bazı bölümlerinde Allah’ı dinleyip, geri kalan bölümlerinde de öteki İlâhlarını söz sahibi kabul edenler, namaz, oruç, abdest gibi konularda Allah’ı söz sahibi bilip, Allah’ın dediklerini uygulayıp, hukuk, eğitim, miras, kılık-kıyafet, ekonomi, siyaset, ceza kanunları gibi konularda da öteki Rabblerini söz sahibi kabul edenler, Allah’ın dışında, Allah’ın dûnunda evliyalar, velîler kabul edip onların aldığı kararları da, onların yasalarını da uygulamaya çalışanlar, şirket içinde bir din kabul etmişler demektir.

    Yâni hayatlarının din içerikli, âhiret içerikli bölümünde Allah’ın sistemini, Allah’ın dinini, Allah’ın şeriatını uygulayıp, dünya içerikli bölümünde de başkalarının dinlerini, başkalarının şeriatlarını, başkalarının sistemlerini uygulayanlar, dini Allah’a halis kılmaya yanaşmayanladır. “Tamam Allah’a iman edelim, Allah’ı kabul edelim, hayatımızın bir bölümünün düzenlemesi konusunda Allah’ı söz sahibi kabul edelim ama hayatımızın öteki bölümlerini düzenlemek üzere öteki İlâhlarımıza da söz hakkı verelim,” diyenler katışıklı din sahipleridir.

    Allah’tan başka velîler edinenlere, Allah’ın dûnunda bir takım karar merciî bulanlara, hayatlarında Allah berisinde bir takım program yapıcısı, kanun koyucusu bulanlar, Allah’tan başka bir takım varlıkların da söz sahibi olduğunu iddia edenlere, Allah’tan başkalarına da kulluk edenler, Allah’tan başkalarına da dua edenlere, Allah’tan başkalarına da sığınanlara, “niye böyle şirke düşüyorsunuz, niye böyle Allah’a şirket içinde, ortaklık içinde bir kulluktan yanasınız,” denilince derler ki:

    “Aslında biz Allah’a iman ediyoruz. Biz Allah’ı kabul ediyoruz, aslında bunlara kulluk etmiyoruz. Ama bizim Allah’ı bırakıp ta başkalarına yönelmemiz, başkalarını dinlememiz, başkalarını razı etmeye çalışmamız onların Allah’la bizim aramızda aracı, şefaatçi olmalarındandır. Biz bu varlıklarla Allah’a yaklaşabilmek için, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onları dinliyor, onları seviyor, onlara itaat ediyor dua ediyor, ibadet ediyoruz. Biz onlara kendimizi beğendirelim ki, onlar da bizi Allah’a beğendirsinler. Biz onların sevgilerini kazanalım ki onlar da bizi Allah’a sevdirsinler. Biz onlara kulluk edelim ki, onlar da yarın Allah huzurunda bize şefaatçi olsunlar. Aslında bu varlıklar Allah katında şerefli, makbul varlıklardır. Bizim onlara kulluğumuz Allah’a kulluk, onları memnun etmemiz Allah’ı memnun etmemiz anlamına geldiği için bizler Allah’la aramıza bu insanları, bu müesseseleri, bu unsurları koyuyoruz, bunların eteğine yapışıyoruz,” diyorlar. Yâni kendi kendilerine Allah’a yaklaşma yöntemleri belirlemeye çalışıyorlar.

    Bir mü’min düşünün ki Allah’a yaklaşmak istiyor. Kim istemez ki bunu? Tüm hedefimiz, arzumuz bu değil mi? Öyleyse evvel emirde Allah’a yaklaşmanın yolu farzlardan geçmektedir. Farzlar yerine getirilmedikçe bu iş olmaz. Bu, bu işin vazgeçilmez lâzımıdır. Ben marifet ehliyim, ben Rabbimi biliyorum, ben O’nu çok seviyorum, ben O’nun için ölürüm, benim kalbim temizdir, ben hacıyım, ben hoca çocuğuyum, ben filan zâtın müridiyim, ben falan cemaatin üyesiyim gibi iddiaların hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü bu konuda ölçüyü koyan Allah’tır. İş Allah’ça olmalıdır. Bir kişi şu dediği şeyler konusunda samimi de olsa, bolca infak da etse, çokça nafile hacc da yapsa, şalvar da giyse, sakal da bıraksa, geceleri şu kadar istiğfar da etse, farzları ye-rine getirmedikçe Allah’a yaklaşması mümkün değildir.

  18. S.a arkadaşlar ALLAH nasip ederse yorum yapmaya hiç gerek yok islam dini keramet mucize dini değildir öyle olsaydı ALLAH(c.c) Kuranda bizlere Peygamberimiz(s.a.v)in mucizelerinide haber verirdi Kaldıki bu evliya dedikleriniz sahabelerden dahamı üstün en hayırlı ümmet olan insanlardan onlar neden hepsi birer tarikat kurmadılar bi düşünmek lazım onların neden kerametleri yoktu aklı selimle bir düşünün islam bütün aracılıları reddeder ALLAH(c.c) yalnız bana kul olun diyor başkalarına değil bu evliya dediğiniz kimselerden din öğrenmek başka onlara tabi olup yardım dilemek başka ALLAH cümlemizi yoluna iletsin AMİN….

  19. BÖYLE SAÇMALIKLARLA İNSANLARI MEŞGUL ETMEYE HAKKINIZ YOK.KALPLERİNİZ NASIL BU KADAR KATI. GÖZLERİNİZ NASIL BU KADAR KÖR OLABİLİR AYYYYYYY ÇOK SİNİRLENDİM OOOOOFFFFFF.HERKESİN AKLI KENDİNE YETER SİZİN GİBİLERİN SAÇMALIKLARINA İHTİYACI YOK

  20. ŞAHI NAKŞIBEND HZ.nin (ks) bir sofisi mübareğe diyor ki:

    SOFİ : Efendim havada uçanlar var onlar velimidir?

    ŞAHI NAKŞIBEND HZ.(ks) buyuruyor ki : Evladım kuşlar sürakli hava da uçuyorlar onlarda mı velidirler.

    SOFİ : Efendim suyun üzerinde yürüyenler var onlar velimidir?

    ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki : Evladım balıklar sürekli olarak suyun üzerinde yürüyorlar onlarda mı velidirler.

    SOFİ : Efendim o halde veli kimdir?

    ŞAHI NAKŞIBEND HZ. (ks) buyuruyor ki :

    Bir kimseyi havada uçarken,suyun üzerinde yürürken de görseniz onun hallerini KURAN ve SÜNNET terazisinde tartınız.Çünkü gerçek velinin tek gayesi ALLAHU TEALA HZ. nin rızasını kazanmak ve yaşantısını SÜNNETİ SENİYEYE göre yaşamak olmalıdır diye buyuruyor

    Dünyaya gönül kaptırmayan, mal, mevki, şöhret kazanmak, başa geçmek sevdasında olmayan din âlimleri, ahiret adamlarıdır. Peygamberlerin vârisleri, vekilleridir. İnsanların en iyisi bunlardır. Kıyamet günü, bunların mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılacak ve mürekkeb, daha ağır gelecektir.”
    İmam-i Rabbani Hazretleri

    “Alimler, Peygamberlerin varisleridir.”
    Hadis-i Şerif

    Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.

    Halk bilsin veya bilmesin, Allahu Tealâ biliyor ve bildiriyor ki, peygamber ve ariflerin işi kulları Allah’a kul etmektir. Hiç bir peygamber ve veli, kendisinin yüceldiğini ve kulluk vasfından çıktığını söylememiştir. Hiç bir peygamber ve veli, insanları kendisine kulluk etmeye çağırmamıştır, çağırması düşünülemez de.

    Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu şahitlikte bulunuyor: “Allah Tealâ’nın, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiç bir kimsenin (bundan sonra kalkıp da) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara: ‘Şu okuduğunuz kitap ve öğrendiğiniz hakikatlerin gereği, Rabbanî olun (Yüce Rabb’in adamı olun)’ derler. Onlar size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin’ diye de emretmezler. Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü emrederler mi?” (Âl-i imran/79-80)

    Allahu Tealâ kulları ile kendi arasına peygamberini koymuş ve aklı başında olan bütün insanlara: “Beni seven kimse, peygamberime uysun” (Âl-i İmran/30) “Biz her peygamberi ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Ona uyarsanız bana uymuş olursunuz.” (Nisan/64-79) diye ferman buyurmuştur.

    Peygamberler dahil hiç kimsenin, şahsından kaynaklanan ve insanlara itaatı gerektiren bir yetkisi yoktur. Bütün hüküm ve yetki, alemlerin sahibi Yüce Allah’a aittir. Hayat ve hidayet O’nun elindedir. Bizler Rabbimizin emri üzere O’nun Peygamberine ve dostlarına tabi oluruz. Onları sevmemizin ve kendilerine tabi olmamızın tek sebebi, kendilerinin Allahu Tealâ’nın emir ve hükümlerini uygulamada örnek olmaları ve önder seçilmeleridir. Onlar, her namazımızda Fatiha içinde: “Allahım! Bizi, kendilerine özel nimetler verdiğin dostlarının yoluna ilet ve o yolda sabit tut!” duasıyla kendileriyle beraber olmak istediğimiz kimselerdir. Bu beraberliği Yüce Rabbimiz istiyor.

    Şimdi, böyle bir vazife ve yetkide olan kimseye Allah için tabi olmayı, onun hak yolundaki emir ve tavsiyelerini tutmayı, Allah ile kul arasına birilerini koymak diye tanıtanlar, kendi nefislerine ve hislerine tapanlara ne diyecekler? Takva ve edebiyle diğer insanların Hakk’a yönelmesine vesile olan bir Allah dostunu müşriklerin putuna benzetenler ve onları sevmeyi şirk diye gösterenler, neyi ve kimi sevmemizi tavsiye ediyorlar? Yoksa, Allah’tan gayri hiç bir varlığın vücudunu var kabul etmeyelim mi? Peygamberimizi, Kur’an’ı, ashabı, alimleri, velileri, anne ve babamızı, mümin kardeşlerimizi sevmeyelim mi?

    Allahu Tealâ ile olan iman bağımızı kuvvetlendiren, bizi takva ve edebe sevkeden kamil mürşidler, Rasulullah (A.S.) Efendimizin varisleridir. İşleri yeni bir din getirmek değil, son din olan İslam’ı yaşamada insanlara önderlik yapmak ve örnek olmaktır. Müfessir Kadı Beydavi, Allah’ın halifesi olan bu seçkin zatların vazife ve yetkisini şöyle belirtir: “Allah Tealâ halifeye ihtiyacından değil, kulların vasıtasız olarak ilahi feyzi kabulde ve ilahi emirleri elde etmedeki kusurlarından ve arada vasıtalara muhtaç olduklarından dolayı, kullarından bazılarını seçip kusurlu olanların terbiye ve arındırma işini onlara yüklemiştir. Allah’ın halifelerinin yaptığı da budur. Allah Tealâ’dan aldıkları nur ve ilahi şuuru kendi cinslerine aktarırlar.”

    Mürşid Allah’ın Ortağı Değil, Şahididir

    Allahu Tealâ, varlığına ve birliğine kendisi şahitlik ettiği gibi, meleklerini ve ilim ehlini de şahit olarak göstermiştir. (Âl-i İmran/18) Bu, ne büyük bir vazife ve güzelliktir!

    Seyyid Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin belirttiği gibi, Hz. Peygamber’den (A.S.) sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği için, Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.

    Nur ve feyiz ile gerçekleşen terbiyeye Kur’an’da “tezkiye” denir. Tezkiye, manevi temizlenme, kalbin şirk, küfür, isyan, kötü ahlak ve gafletten temizlenmesidir. Hz. Peygamberin (A.S.) temel vazifesi bu idi. (Âl-i İmran/161) Kendisine varis olan bir velinin, Allah’ın izniyle yapacağı temel görev de budur.

    Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevketmektir. Rabıta yoluyla kalbini hayırda ve zikirde toplamasını öğrenen bir mürid, eğer kabiliyetini geliştirir ve bütün eşyada yansıyan ilahi tecellileri seyreder bir hale ulaşırsa, mürşid aradan çıkar ve onu ilahi tecelliler ile başbaşa bırakır. Esasen müridin önünde zuhur eden en açık ilahi tecelli, elinden tuttuğu kamil insandır. Onun için ilk rabıta ona yapılmaktadır.

    Rabıta, Allah ile kul arasına birisini koymak değil, Allahu Tealâ’nın önümüze koyup zatına ayna ve şahid yaptığı bir dostunda zuhur eden ilahi nur, tecelli, sevgi, edeb ve güzelliğe gönlü bağlamak ve ondan kalbe feyiz ve nur aktarmaktır. Güneşe bakan bir kimsenin hem ısınıp hem aydınlandığı gibi, ilahi zikir ve nur içinde yüzen bir veliyi seyretmek de kalp üzerinde aynı etkiyi yapar. Bu nura karşı gözünü yuman ve sırtını çeviren kimseyi ise karanlık sarar.

    Şu örneklerdeki incelik ve eğitime iyi dikkat edelim:

    Büyük veli Şah-ı Nakşibend (K.S.), seçkin müridi Hace Alaeddin Attar’ı yanıbaşına oturtur, sık sık kendisine yönelirdi. Bunun sebebini soranlara:

    “Onu kurt kapmasın diye yanıbaşımda oturtuyorum. Çünkü nefis daima pusudadır, kalbe saldırmak için fırsat kollar. Benim sık sık ona yönelişim, kendisini ilahi tecelli ve ihsanlara mazhar kılmak içindir.” cevabını verdi. (Şeyh Safi)

    Şah-ı Nakşibend Hz.’lerinin huzurunda bir müridi rabıta ve murakabe halindeydi. Bir ara ilahi tecelliler zuhur edip, kendinden geçti. Mürid, halâ mürşidine yönelmeye çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend Hz.’leri durumu farketti ve müride: “Bizi bırak, o hale yönel; rabıtadan gaye işte budur.” diye uyardı. (A. Arvasî)

    Hace Alaeddin Attar (K.S.), mürşidin rabıta yoluyla müridi nereye ulaştıracağını şöyle belirtir:

    “Hakikatte mürşid de Allahu Tealâ’dan gayri bir varlıktır. Onu da kalpten çıkarıp tamamen Allah’a yönelmek gerekir. Ancak, mürid işin başında kalbini dağınık düşüncelerden toplamak durumundadır. Kalbin, boş şeyleri terketmeye kabiliyet kazanması ve olgunlaşması için, işin başında sadece mürşidine bağlanması gerekir.” Bu sözü açıklayan Raşahat sahibi Şeyh Safi (K.S.) der ki:

    “Müridin en önemli işi kalbini ilahi hakikatın aynası olan mürşidine bağlamaktır. İlk olarak mürşide yönelmek, fena makamına ermeyi ve ilahi cezbeye ulaşmayı temin eder. İlahi muhabbet ve cezbesiz yol alınmaz. Mürid ilk halinde buna muhtaçtır. Ancak manevi terbiyenin sonuna gelenler, artık mürşidi aradan çıkarabilirler. Çünkü sona gelenler, hakikate varmış demektir. Bundan sonra her şey ona, mürşidi gibi ilahi güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın kudret ve tecellilerini seyredebilir.” (Raşahat) Şunu da ekleyelim ki, müridin bu hale ulaştığını nefsi değil, mürşidi tespit eder ve bu seviyeye gelen müridi tebrik edip, dua ile ölene kadar destekler.

    Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara…

    Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor.

    Üzerinde çokça tartisilan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yasanti sahiplerinin sikça kullandigi himmet nedir? Niçin tartisma konusu yapiliyor, neresi yanlis anlasiliyor? Himmet kavramini kullananlar niçin ve nasil kullaniyor?
    Himmet, kelime manasiyla kalbi, iradeyi, duygu ve düsünceyi bir noktaya toplayip, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir seyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kiymetli, serefli ve güzel seylere yönelmek manasini tasiyor.

    Kelime manasiyla düsündügümüzde, her in-sanin azmettigi ve gayretini yönelttigi bir hedefi mevcut. Insanlarin kimi sadece karnina, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kiymeti de yöneldigi seye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnizca dünya olanin Allah katinda hiçbir kiymeti olmaz. Hedefi Allah rizasi olanin ise, kiymeti kelimelerle ölçülemez.

    Bugün günlük hayatimizda himmet deyince akla yardim ve destek geliyor. ‘Falanin himmetiyle müskilim çözüldü’ derken, bana sagladigi destekle sikintidan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlik, birbirine muhtaç bir halde yaratilmistir. Zayiflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmis; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulastirmakla görevlendirilmistir.

    Velilerin Himmeti

    Çokça tartisilan velilerin ve kâmil mürsidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürsidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazari, feyzi ve duasi da denir.

    Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasina bazilari itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasitasi ile cereyan ettigi için, maddi sartlara mahkum olmus akil onu anlamakta zorlaniyor. Çünkü bu himmet ve yardim farkli boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri disinda tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduguna inanmak ve olayi anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklilar. Biz de meseleyi isin ehline ve onu tecrübe edenlere soracagiz. Bu konudaki delilleri ortaya koyacagiz. Yanlis anlama ve uygulamalari tesbit edecegiz.

    Tasavvuf erbabina göre himmet; kulun kendisini veya baskasini bir hayra ulastirmak, bir serden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-i Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)

    Himmet, ilahi nurla temizlenmis ve takva ile yücelmis ruhlarin Allah’in izniyle muhtaç kullara yardim etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bagli degildir, mekan ile sinirlanmazlar. Maddi sartlar en-gel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmis ilahi bir nurdur. O nur ile yol alir, hak yolcularini terbiye ve takviye ederler.

    Himmet, Allah’in bir rahmetidir. Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulastirmakla görevli Allah’in dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “cündullah (Allah’in askerleri)” denir. Sayilarini, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden olusur. Cenab-i Hak, onlar vasitasiyla dilediklerine yardim edip, müsküllerini çözer. Aslinda kuluna destek veren ve müskülünü çözen Allah’tir. Peygamber olsun, veli olsun, diger varliklar vasitadan baska bir sey degildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz söyle ifade buyuruyor: “Asil veren Allah’tir, ben ise verileni taksim edip yerine ulastirmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim)

    Ilahi Ikram

    Müttakilere Allah tarafindan verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’in sevdiklerine ikrami, ilahi askin meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptigi bu ikrami meshur bir kudsi hadiste söyle bildiriyor:

    “Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklasan kulumu sevdigim zaman, onun gören gözü, isiten kulagi, tutan eli, yürüyen ayagi olurum. O benimle görür, benimle isitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana siginirsa onu himaye ederim. Benden bir sey isterse kendisine veririm.” (Buhari, Ibnu Mace, Ahmed)

    Iste velilerin ulastigi bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarina verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta oldugunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:

    “Insan büyük bir baglilik ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’in, onun gözü ve kulagi olurum buyurdugu bir makama yükselir. Allah’in celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakini isittigi gibi uzagi da isitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakini gördügü gibi uzagi da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakindakine, uzaktakine, her seye gücü yeter.” (Mefatihu’l-Gayb)

    Iste kâmil bir veli, darda kalip kendisinden yardim isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardimci olmaktadir. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmis kamil bir veli, Allah’in izni ve dilemesiyle dünyanin her yanini görebilir, her sesi isitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nin diledigi kullari için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde verecegini Cenab-i Hak tayin eder.

    Himmet Samimiyet ve Edebe Baglidir

    Allah’in rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteginde samimi olmayan gafil kalbin duasini isitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediginde samimi, sabirli ve azimli olan kimsenin ise eli bos dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “Insan-i Kamil” kitabinda, bütün basarinin himmetteki samimiyete bagli oldugunu belirtiyor ve ekliyor:

    “Isteginde samimi olan kimsenin iki alameti vardir: Yöneldigi ve istedigi seyin olacagina kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen seylerin geregini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece bos temenniler ile avunan ve davasinda yalanci olan biridir. Böyle bir kimse aradigini bulamaz, sevdigine kavusamaz. Onun hali, elinde kalemi, kagidi olmayan, okuma ve yazmasini da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasina benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasil yazacak? O, bu sekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”

    Himmet Kaderle Sinirlidir

    “Rasulüm de ki: Ben, Allah’in dilediginden baska kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip degilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her seyin Yüce Allah’in takdirinde oldugunu belirtiyor. Büyük arif Ibnu Atâ (K.S.) Hikem adli eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hizli olursa olsun kader sinirlarini geçemez.”

    Kâmil mürsid, müridin istegine degil, Allahu Tealâ’nin onun hakkindaki takdirine bakar. Bir çesit kader vardir ki onun gerçeklesmesi Allah tarafindan kesin hükme baglanmistir. Bu hükmü verilen seyin gerçeklesmesi kaçinilmazdir ve onu dua ve himmet degistiremez. Bir çesit kader de vardir ki, onun gerçeklesmesi bazi sebeplere baglidir. Iste dua, himmet ve sadaka bu kisimda fayda verir.

    Hal böyle olunca, bazilarinin: “benim mürsidim gavstir, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakista kâfiri mümin, fasigi muttaki eder, tek basina bir orduyu yener!” demesi dogru degildir. Bunlar Allahu Tealâ’nin kudretinde olan seylerdir ve zaten Allah dostlari, hep ilahi murada uygun seyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bagdadî (K.S.), kendisinden neslinin devami için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Pasa’ya su cevabi gönderir:

    “Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen seyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere baglanan bir kader) oldugu anlasilmadan himmet kullanilmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), degil veliler, peygamberlerin himmeti bile degistiremez. Onun sonucuna riza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Sunu belirtelim ki, velileri inkardan sakinmak vacip oldugu gibi; onlar hakkinda, imani bozacak kabullenislerden sakinmak da vaciptir. Bu asiri ve tehlikeli inanislar, daha çok velilere güzel zan ve asiri muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayin ki, seytan hile ve düzen sahibidir; insani helake götürecek her yolu dener.” (Mektubat-i Mevlâna Halid, 7. Mektup)

    Himmet Nefse Degil,

    Hikmete Uygun Olur

    Arifler Allahu Tealâ’nin hikmetine asiktir. Islerin görünen tarafina degil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklastiracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklasmasi, nefsinin terbiyesine baglidir. Bu terbiye bazen sihhat ile, bazen de hastalik ile gerçeklesir. Bazi kalb hastaliklarinin tedavisi fakirlik, yalnizlik ve çaresizlik ile olur. Kalp katiligi ve gafletin giderilmesi için bazen aci tecrübeler gerekir. Mürid bunlari bilmez ve bir sikintiya düsünce, kurtulmak için mürsidinden himmet ve dua ister. Mürsid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sikintinin müridin derdine ilaç oldugunu görür ve onu Allah’a yaklastirdigini bilir; kisaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen bitecegini düsünür. Halbuki mürsid-i kâmil, Allahu Tealâ-’dan o sikintinin devamini istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilaci o sikintinin içindedir. Hastaya ilacini içirmemek dostluk degil, ihanet olur.

    Önce Hizmet, Sonra Himmet

    Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürsid: “önce hizmet evladim!” der. Arifler demislerdir ki: Mürsidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasinda güzel ekin isteyen bir kimseye düsen ilk is, tarlayi temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, pesinden de gerekli sulamayi yapmaktir. Bundan sonrasi elini açip hayirlisini istemek zamanidir. Bunlari yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolassa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasinda ekin degil, ancak diken biter.

    Mürşidin elinde hakiki olarak tövbe edip pişman olduktan sonra: (tövbe eden derhal dünya muhhabbetinin kesildiğini, eski tamah, buğuz kin), düşmanlık hallerinin kalmadığını eski iş ve hareketlerinin (kendisinin hiç bir gayret ve çabası olmadan) terk edilmiş olduğunu görür, anlar. Bütün arkadaşlarının değiştiğini farkeder Tövbe edenin huyu da değişir. Yumuşak huylu olur, Sabırlı olur. Kendisinde hakiki ALLAH muhabbeti görülmeye başlar. Allah’a kulluk tatlı, zevkli olmaya başlar.

    işte bütün bu değişmeler ancak manevi kuvvetle olabilir. Zahiri kuvvetler (Dini vaaz, nasihat) la bu değişmeler mümkün olmuyor. Çok güzel vaaz ve nasihattar edip sohbette bulunan çok kimseler vardır ki, topluluklara hitap ederler. Herkes onları dinler Fakat hiç bir tesir yapamazlar. Cemaat dağıldıktan sonra hiç o vaaz ve nasihat dinlememişler gibi cemaatte değişme olmaz. Eğer zahiri kuvvetle irşad (doğru yolu seçip uyandırmak işi olsaydı, cemaatin çok değişmesi icap ederdi), işte bunlar gösteriyorki, Allah’ın askerleri olan Mürşitlerin gözle görülmeyen manevi tasarruf denilen tedavi ve uyandırmaya yarayan ayrı ve özel kuvvetler var. Nasıl devleti koruyan askerlerinde kendilerine göre silahı varsa, Allah’ın Askerlerininde bazı silahlarının olması mecburi bir haldir. Tabiiki manevi askerlerin silahlarıda manevi (görünmez, fakat tesirleri İle hissedilir ve anlaşılır) olur.

    Orta Anadolu’da bir il merkezinde imamlık yapan bir Hocamız şöyle anlattı: Ben onbeş senelik Vaiz ve imamım Camimize sabah namazlarında onbeş kişi kadar cemaat gelirdi. Son bir aydır her sabah namazında camimiz cemaatla dolmaya başladı. Bu hususu merak ettim. Şimdiye kadar hiç camide görmediğim bu cemaati buraya gönderen sebebi aradım.

    cemaatten bazılarına sordum ve öğrendim ki bunlar zamanımızın çok büyük bir mürşidinin yanına bazı kötü alışkanlıklarından (içki, kumar, fuhuş, uyuşturucu maddeler) kurtulmak için o büyük Zatın yanına gidip geldikten sonra kendilerinde ibadet ve cemaat sevgisinin başladığını ve o eski kötü alışkanlıklardan da daha muhteremin yanından ayrılmadan kurtulduklarını söylediler. Bu iş benim çok garibime gitti. Şimdiye kadar hiç böyle acayip bir şey görmemiştim. Çünkü kendim onbeş senelik vazife hayatımda hiç bir içki içeni veya başka bir ha*rama alışmış kimseyi yolundan çevirip camiye sokamadığım için garibime gitti. Hemen o Muhterem zatın adresini alıp yanına gittim. Gördümki Türkiye’nin her tarafından her türlü manevi hastalar akın akın geliyorlar. Orada tövbe ve talimatını yapıp gidiyorlar. Bizim camilerimizde yapılanlar gibi bir vaiz ve nasihatte yapılmadığı halde herkes tamamen değişmiş olarak gidiyor. Tabii bende derhal tövbe ettim. O zaman ibadetimin tadı ve manası güzelleşmeğe ve içimde bir din Allah sevgisi ve gayreti zuhur etti. Anladım ki Allah Askerlerinin işi bambaşkadır, akılla bunu bilemeyiz. Ancak büyüklükleri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

    İşte Mürşidlerin manevi yardımları böyle olur.

    Mürşit yanında tövbeden sonra kazanılanları bilen ve istifadenin tadını alanlar şimdiye kadar biz neden böyle yerlere gelmemişiz diye pişmanlık duyarlar.

    “Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler ya ne dediklerini bilmiyorlar, ya da gerçek niyetlerini gizliyorlar.

    Ama eğer bu sözü, kula kul olunmaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, hiç kimse dini tekeline alamaz anlamında söylüyorlarsa ne alâ.

    Ama eğer kâmil mürşidleri tenkit için söyleniyorsa, bilinmelidir ki bu sözü söyleyen kişi, bir mürşidin terbiyesi altına girerek, tövbekâr olup dünyada kemale, ahirette Rabbinin cemaline ulaşmak isteyenlerin yolunu kesiyor demektir.

    Böylece, asıl bu sözün sahibi Allah’a ulaşmak isteyenin yolunu kesmiş ve Allah ile kul arasına girmiş olmuyor mu?

    Doğduğumuz günden bu yana dünyayı seyrederiz, nimetlerini yer sularını içeriz. Ah dostum vah postum diye inleriz. Peki gördüklerimiz nedir? Sevdiklerimiz kimdir? Hasretimiz niçindir?

    Bizler nereye baktı isek Yüce Mevla’yı mı gördük? Hangi nimete el attı isek içindeki tesbihi mi duyduk? Kimi sevdi isek ilahi bir haz mı aldık? Neyin peşine düştü isek onun rehberliği ile Mevlâ’nın huzuruna mı vardık? Canımız O’nunsa, niçin gönlümüzü başkasına açtık? O bize şah damarımızdan daha yakınsa, biz O’ndan nasıl ayrı kaldık? Allah aşkına, nereye takıldık, kime aldandık?

    O her zaman bizimle oldu, ama biz hiç farkında olmadık. O hep bize nazar etti, fakat biz hiç O’nun cemaline bakamadık. O bizi sevip yarattı, ama biz O’nun sevgisini hiç tadamadık. Yoksa bir arifin dediği gibi, Yüce Rabbimiz zuhurunun şiddetinden gizlendi de onun için mi zatını müşahede ahirete kaldı? Peki: “Allah’a giden yol iki adımdır. Birinci adımını nefsinin üzerine bas, ikinci adımında O’nun huzurundasın” diyen gönül ehline ne demeli?

    Şimdi, daha çok ehl-i dünyanın diline doladığı ve ehlullahın aleyhine olumsuz bir delil olarak kullandığı “Allah ile kul arasına kimse giremez!” sözünü, biraz açalım. Ama önce şu gerçekleri bir hatırlayalım:

    Rasulullah (A.S.) Efendimiz’in şu nurlu beyanı çok önemli: “Allah zatını nur ile perdeledi. Eğer cemalini açsaydı bütün mahlukatı yakardı.” (Müslim, İbnu Mâce) Rabbimiz cemalini mümin dostlarına ahirette gösterecektir. Kendilerine o imkanı ve kabiliyeti orada verecektir. Burada yani dünyada zatının görülmesini değil, bilinmesini ve kendisine kulluk edilmesini istiyor. Dünya iman ve itaat yeridir.

    Allahu Tealâ zatını sıfatlarıyla gizlemiştir. Sıfatlarının zuhurunu tecellileriyle göstermiştir. Tecellilerini kainat üzerinde sergilemiştir. İnsana da kainatta sergilenen bu ilahi tecelli ve sanatı okuma ve anlama görevi verilmiştir. Bu anlayışın imana, imanın da sevgiyle itaata götürmesi istenmiştir.

    Allahu Tealâ kul ile kendisi arasına alemi koymuştur ve alemi zatına ayna, insanı bu aynaya cila yapmıştır. Cilasız ayna bir şey göstermiyeceği gibi, insansız dünya da bir şey ifade etmez. İnsan deyince, Yüce Yaratıcıya aşık ve kalbi hakikate açık insan-ı kamil kasdediliyor. Yoksa, sırf midesine ve şehvetine esir olmuş dünya aşıkları, ne Mevlâ’yı ne de dünyayı gerçek olarak tanıyabilirler. Bu aleme bakarlar ama bakarkör olarak kalırlar.

    İnsan ruh yönüyle mükemmel olduğu kadar, nefis ve his yönüyle çok zayıf olduğu için, Allahu Tealâ ona güzel kabiliyetler yanında özel destekler de vermiştir. Onu önce akıl, ilim, hafıza, şuur, tefekkür, sevgi, ilahi aşk gibi nurani cihazlarla donatmıştır. Sonra, her devirde onları Allah’a ve tevhide çağıracak, önlerinde rehberlik yapacak peygamberler göndermiştir. Peygamberlerini bile melekler ve kitaplarla takviye etmiştir. Böylece Allahu Tealâ insana büyük bir lütufta bulunmuş, onu kendi nefsi ve dünyasıyla baş başa bırakmamıştır.

    Cenab-ı Hakk kendisine gelmek ve sevilmek isteyene, Peygamberinin elinden tutmasını şart koşmuştur. (Âl-i İmran/31) Hz. Peygambere hiç yanaşmayanın kâfir (Âl-i İmran/31), şeklen yanaşıp da aslen inanmayanın münafık olduğunu belirtmiştir. (Bakara/7-16) Tarih boyunca küfre ve şirke girenler, peygambere itaattan çıkan kimselerdir. Kendi başına kalanlar ve nefisleriyle yol alanlar, Allah’a değil, azaba ulaştılar. Hürriyet, medeniyet diyerek haramlara bulaştılar.

    Allahu Tealâ’nın huzuruna hazırlamak ve rızasına ulaştırmak için insanlığın önüne Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz kondu ve bütün kullar onun adımlarını takip etmekle emrolundu. Bizler Allah’a imanı ondan öğrendik. İbadeti, zikri, edebi, hizmeti, Allah için sevgiyi ondan gördük. Rabbimizi ve kendimizi onunla tanıdık. Kainat, ahiret, ruh, melek, akıl, hayat, ölüm gibi sırlı ve saklı şeylerin üzerindeki sır perdesini O açıp bize gösterdi. Vallahi eğer Allahu Tealâ onu önümüze, sevgisini gönlümüze koymasaydı, bizler tam bir şaşkınlık ve karanlık içinde kabre varacak ve ancak ölümle uyanacaktık. Onun elini bize uzattıran ve ona itaatı kendisine itaat sayan Allah’a hamdolsun.

    “Allah ile kul arasına kimse giremez” diyenler, ne demek istediklerini ya bilmiyorlar veya gizliyorlar. Bilmiyorlarsa, meselenin yukarıda özetlediğimiz gibi olduğunu bilsinler ve bu sözü bir daha asıl manasının dışında söylemesinler.

    Eğer bu sözü, ‘kimse Allah adına konuşamaz, insan insanın günahını bağışlayamaz, kula secde yapılamaz, abid Mabud olamaz, kendi keyfiyle kimse ortaya din koyamaz, birileri dini tekeline alamaz’ manasında söylüyorlarsa, bu doğrudur. Fakat sözün söyleniş biçimi yanlıştır. Bu söz bu şekilde söylendiğinde, Allah tarafından insanlığa gönderilmiş bütün peygamberler ve onların davetini tebliğ eden bütün alimler hükmün içine girmekte ve insan nefsine terkedilmektedir. Böyle olunca, onun basit bir hata değil, büyük bir cinayet olduğunu azıcık imanı ve birazcık insafı olan herkes bilir.

    Ayrıca bu sözün altında şu mana gizlidir: Bana kimse karışmasın; benim dinim imanım kendi vicdanımdır. İstediğim gibi inanır, dilediğim gibi yaşar, tercih ettiğim çizgide keyfimce koşarım. Lütfen kimse bana müdahale etmesin. Bu anlayış da büyük bir felakettir.

    Asıl Yol Kesiciler

    Bazıları da bu sözü, kamil mürşidleri tenkid için söylerler. Onların elinden tutup terbiyesine girerek dünyada kemale, ahirette cemale ermek isteyen kimseleri güya uyarmak isterler ve: “Allah ile arana kimseyi sokma, kendi aklını kullan, tevbeni kendin yap, senin gibi olan birisine el verme, boyun eğme, hürriyetini yitirme, aklını kiraya verme” derler. O akıllı dostlar, bu nasihatlarıyla, kendilerini ciddiye alan kimseyi ciddi bir tehlikeye ittiklerini; aslında Allah’a yönelmek isteyen bir kulun yolunu kestiklerini, yani Allah ile kulun arasına kendilerinin girdiklerini hiç düşünmezler. Bu davranışları ile onları Allah’ın dostu olan bir mürşidin ocağından kaçırıp, Allah’ın düşmanı olan şeytanın kucağına attıklarını bilmezler.

    Hiç bir peygambere ve onların davetini yürüten mürşidlere tapılmaz, onlara sadece Allah yolunda tabi olunur. Onlara el açılmaz, el verilir, Allah yolunda ellerinden tutulur. Onların nazar ve nezaretinde yol alınır, Allah rızası aranır. Mürşidlerin, müridlerini Allah’ın huzuruna nasıl hazırladıklarını ve terbiyenin sonunda kulu Rabbine teslim edip aradan nasıl çıktıklarını inşaallah gelecek sayımızda işleyeceğiz

  21. İnsanın en temel meselesi Rabbini bilmek, Rabbini bulmaktır. Allah(cc) insanı bunun için yaratmış, ve buna ulaşmaya muktedir biçimde yaratmıştır. İnsanın dünya hayatı bunun sınavıdır. İnsan buna itiraz etse de, onun fıtrat derununda kendini aşan böyle bir arayış vardır. Zaten insan da burada odaklaşmıştır. Yani �Nereden geldim, nereye gidiyorum?� sorusu insanın en kadim sorusu olmuştur ki, bu sorunun aradığı şey de �varoluş�un sırrıdır. Varoluş’un sırrı arandığında varılacak nokta bir Yaratıcı’nın varlığıdır. Ya da insan buna varırsa içi durulacak, buna varamadığı ölçüde de içinde arayış süreci bitmeyecektir. Kur’an-ı mübinde ifadesini bulan �Kalbler ancak Allah(cc)’ı zikrederek huzura, doyuma kavuşur� hükmü, insan fıtratına yönelik bir ilahi tesbittir. Ya Allah(cc)’ı bularak, O’nunla buluşarak, O’nu şah damarından yakınlığını hissederek itmi’nana erecek, ya da arayışlar içinde çırpınacaktır.

    Yaratıcı insanı bu noktada boşlukta da bırakmamıştır. Yol işaretçileri göndermiştir.

    Dinler ve dinlerle birlikte gönderilen peygamberler yol işaretçileridir ve bu yolu gösterirler insana.

    Yaratıcı, insandan, Yaratıcı’nın varlığını bilmesinin yanında, ‘Onun �Tek bir Yaratıcı� olduğunu bilmesini de istemiştir. Yaratılışın sonsuz ahengi karşısında Kudret parçalanmasının, insan zihnini doyuramayacağı açıktır. Tanrılar olamaz, Tanrıların olması kaosa açık bir sonuç doğurur. Tek Allah(cc) olacaktır. Kainatın yaratıcısı tek Tanrıdır ve nizamı o koymaktadır. İnsandan bu nizama uymasını da O istemektedir. �Tek�liğinin idrakini ve ona saygı duyulmasını (ibadet) da O (c.c.) istemektedir.

    Onun için vahiy dinleri tevhid dinidir ve İslam bir tevhid dinidir.

    Bütün vahiy kaynaklı dinler �İslam� adıyla isimlendirilir ve tevhidi öğütler. Bütün peygamberler tevhidi anlatır. Kur’an’da geçmiş peygamberlerin kıssaları anlatılırken, farklı zamanlarda gelen her peygamberin ana mesajının �Allah’tan başka ilah olmadığına iman � La ilahe illallah� olduğu vurgulanır. İlahi dinlerin ana dokusu, kök hücresi tevhid’dir. Rasulullah Efendimiz de, hemen tüm Mekke dönemi boyunca çağrısına inananları �tevhid eğitimi�nden geçirmiştir.

    Ancak insanda Tevhid bilincinin oluşumu � kararlı bir iman haline gelişi, bir eğitimi gerekli kılar. Çünkü insanın zihni, müteal bir kudrete bağlılıktan vazgeçmese bile, hangi kudrete gerçekten bağlanması gerektiği noktasında dağılabilir. Aslında farklı zamanlarda gelen Peygamberlerin ana mesajının tevhid olması da, insan zihninin zaman içinde dağıldığı ve ana mecrayı kaybettiğini ortaya koyar.

    İnsan, kendi nefsinden başlamak üzere hayatını etkileyen pek çok güç odağını saygı duyulacak bir varlık olarak algılama temayülündedir. Saygı ölçüsü kaybedildiğinde teabbüd ve �Tanrılaştırma� başlayabilir.

    Hazreti Muhammed Mustafa -sallallahü aleyhi ve sellem- İslam’ı son tevhid dini olarak, en net biçimde insanoğluna sunmuş, insanoğlunun şuurunu yenilemiş,dağınıklıktan kurtarmış, derleyip toparlamıştır.

    İslam’ın tehvidi yeniden insanoğluna sunduğu zamanda insanlar, ağaçtan, taştan, hatta bazen helvadan yaptıkları putlara tapmaktaydılar, Hazreti İsa’nın getirdiği tevhid dini bile bulanmış, bizzat Hazreti İsa �Allah’ın oğlu� gibi algılanmaya başlamıştı. Yahudilik ise Hazreti Musa’nın açtığı çığırdan uzaklaşmış, bütün kainatın Rabbi olan Allah(cc)’ı �milli Allah(cc)�ya indirgemişti.

    İnsanlığın kafası karma karışıktı.

    Rasulullah efendimiz, Mekke’den başlayarak tüm insanlığa, yeniden bir �Tevhid şuuru� taşımakla görevlendirilmişti.

    Bu yeni bir insanlık terbiyesi demekti.

    İslam, insanın Allah(cc) dışındaki varlıkları tanrılaştırma zaafına karşı bazı psikolojik yönelişleri yasaklamış ve onlardan korunmayı tavsiye etmiştir.

    Yaratıcıya ortak koşmak anlamına �şirk� varlığı izah noktasında en akıl dışı, Yaratıcı’nın hukukunu çiğneyen saçma izah anlamında �zulüm� diye nitelenen bir yasaktır. İnsan, taş, ağaç, güneş, ay, rüzgar…. insanı etkileyen hangi güç olursa olsun, Yaratıcı’nın ortağı olarak görülmesi yasaklanmıştır. Bu açık şirktir.

    Bir de İslam’ın �gizli şirk� diye nitelediği şeyler vardır. Bunlar farkında olarak veya olmayarak yapılan, ama özünde Allah(cc) iradesinden başka iradeyi öne çıkaran eğilimlerdir. Mesela Allah(cc)’a ibadet çerçevesinde yapılan bazı insani faaliyetlerin, başka kudretleri memnun etmek için yapılması hali �riya � gösteriş için yapma� diye nitelenmiş ve yasaklanmıştır. Namazı �Ne kadar ibadet ehli� desinler diye gösteriş için kılmak, orucu gösteriş için tutmak, zekatı gösteriş için vermek, cihadı �ne kadar kahraman� desinler diye yapmak…

    Bunlar insanın his dünyasına üşüşen duygulardır. İnsan bizzat kendi nefsini bile kutsayabilir, davranışlarını onu �hoşnud etmek� için yapabilir. Kur’an �hevasını Allah(cc) edinen� insandan bahsediyor. Demek ki içimizde bizi yanıltan bir yöneliş bulunabiliyor.

    Bunları aşıp, kudreti sonsuz olan Yaratıcı’ya teabbüd için bütün melekelerini bir yerde yoğunlaştıran bir şahsiyet inşası… Terbiye bu…

    Terbiye ile, tevhidin insanda bir şahsiyet dokusu – çerçevesi haline gelmesi gerekiyor ki davranışlara insiyaki olarak yansısın. İnsiyaki olarak, yani, refleks halinde, kendiliğinden, zorlama olmaksızın, zaaf anlarında ani şoklarda zihni kaymalara izin vermeksizin davranışlara yansıma…

    İnsan bunu bir biçimde gerçekleştirmeli. Yani kendi kişiliğini bu şekilde inşa etmenin yolunu bulmalı. Aslında her mü’min için zaruri yön bu. İslam dairesine girdikten sonra imanın gerçek manasına ulaşması için Kur’an’ın �İmanın kalplere nüfuz etmesi� diye şart koştuğu şey bu. (Hucurat, 14)

    Tasavvuf bunun derdindedir. Müslüman olmanın sırrının bu olduğunu kavramıştır. Yani Allah(cc)’ı bilmek ve O’nun tek bir Yaratıcı olduğunu idrak…

    Tasavvuf bundan bir sonraki adım olarak da, gerçek Müslümanlığın, ancak Allah(cc)’ı unutmamakla mümkün olacağına kaildir.

    Normalde bir Müslüman, araya araya böyle bir iz oluştururdu. Tasavvuf da, araya araya oluşturulan izdir. İş, Allah(cc)’ı bilmeyi, O’na yakın olmayı, O’nu unutmamayı dert edinmektir. Adı tasavvuf olmasa da böyle bir iz oluşturmak zorundaydı Müslüman…. Şöyle de denebilir: Böyle bir gayretin bir adı tasavvuf olmuştur.

    Aslında bu doğru bir İslam idrakidir. Altın çerçeve şudur:

    -Allah var.

    -Allah eşi ve benzeri bulunmayan tek bir Yaratıcı.

    -Ve Allah(cc) bize yakın. Şah damarımızdan yakın. Allah(cc) nerede olursak olalım bizimle beraber. Allah(cc) bizi görüyor.

    İşte bu idrak.

    Bunun bir idrak haline gelmesi gerekiyor ve bu da kendiliğinden olmuyor. Tüm Mekke dönemi boyunca Müslüman topluluğun Peygamber eliyle böyle bir eğitimden geçmesi, tevhid şuuru, Allah(cc) Teala ile birliktelik şuuru, O’nun bize yakın olduğu bilinci, O’nun bizi gördüğü bilinci, hiçbir davranışımızın O’na gizli olmadığı şuurunun hem ne kadar hayati olduğunu hem de bunun insanda şahsiyet haline gelmesinin ne kadar hayati bir şahsiyet terbiyesini gerektirdiğini ortaya koyuyor.

    Tasavvuf nasıl terbiye ediyor?

    Tasavvuf, kişilik inşasına yönelik terbiye metodunu Rasulullah’ın çizgisinden bulduğu inancındadır.

    Tasavvuf zihni terbiye ediyor, kalbi terbiye ediyor, davranışları terbiye ediyor.

    İradeniz netleşiyor, kesinleşiyor, yoğunlaşıyor… Artık istiyorsunuz, büyük bir aşkla istiyorsunuz. Dünya sınavını çözdünüz, bunun gereğini yerine getirmeye karar verdiniz. �Allah’a koşun� çağrısı yüreğinizi zonklattı, �Başka nereye gidebilirim?� dediniz ve �Yol�a düştünüz. Zihninize, kalbinize ve davranışlarınıza �Allah yolunda sabit kadem olması için� emek vereceksiniz.

    Bu, idrakin masiva – Allah(cc)’tan, yani Allah(cc)’ın dışındaki tüm varlıkların teabbüdi etkisinden arınması ve tevhid bilinci ile yeniden tanzim edilmesi demek… Ancak Sana ibadet eder, ancak Senden yardım dileriz.

    Bu, kalbin tevhid ve maiyyet bilinci ile yoğrulması demek… Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. O size şah damarınızdan yakındır. Dua ettiğinizde duanıza cevap verir. Bir kalbi kıvam halinde sizin tutan eliniz, yürüyen ayağınız, gören gözünüz olur.

    Bu, davranışlarınızın Allah(cc)’ın sizi gördüğü bilinci içinde şekillenmesi demek. Allah(cc)’ı görüyormuş gibi yaşamak… Biz onu görmüyorsak da O’nun bizi gördüğü bilinci içinde…

    Kelime-i tevhidi kalb ve zihin dokusu haline getirmek için çaba.

    İhlası kişilik dokusu haline getirmek için çaba.

    Allah(cc)’ın insana yakınlığını idrak için çaba.

    Allah(cc)’ın bizimle beraber olduğunu asla akıldan çıkarmamak için çaba…

    Bu dünyanın geçiciliğini idrak, doğumunun olmadığı gibi hayatının da kendi elinde olmadığını idrak, her an çağrılabileceğini idrak, ve gerçek hayatın ölümden sonraki ebedi hayat olduğu bilincini hayat disiplini haline getirmek için çaba…

    Bütün bu çabalar içerisinde Hazreti Peygamber (s.a.)’le, O’nun izinden gidenlerle, Allah(cc) dostlarıyla yan yana durarak onlardan takviye almak… Bu yol, binlerce peygamberin yolu, Hazreti Muhammed Mustafa’nın yolu, Ashab-ı kiramın yolu, Allah(cc) dostlarının yolu… Böyle şerefli bir yolda yürüdüğü bilincinden güç almak.

    Bütün bu çabaları birlikte yaşayacağı yol arkadaşları bulmak ve birbirini beslemek…

    Kendini bir yolda bilmek…

    Yolun terbiyesini kuşanmak için ahidleşmek… Yol önderleri ile, yol arkadaşlarıyla ahidleşmek… Şunu da söylemek gerekiyor: Böyle bir yolda önderlerle yolcular Allah(cc) Teala ile ilgili hukuk bakımından birbirinden farklı değil. Son nefese kadar herkes imtihanda. Hatta bu noktada, Allah(cc)’ın hukukunu bilme ölçüsünde derinleşen bir sorumluluğa dönüşüyor. Sevgi de büyüyor, takva da, kaygı da… Belki ümit de…

    Tasavvuf, bütün bunları, bir günlük, beş günlük bir geçici meşgale gibi değil, bir hayat disiplini gibi görmek anlamına geliyor ayrıca…

    Vel hasıl tasavvuf, güzel Müslüman olma çabası, gayreti, hasreti, coşkusu demek aynı zamanda..

  22. Yorum yazan arkadaşlar ellerine sağlık zahmet edip iki satır olsun yazmışlar.Ama biraz duygusal yazmışlar kafalarına yerleşen bilgilerin etkisinde kalmışlar. Allah’ın sevgili kulları dediklerimizi kim haber verdi onların Allah’ın sevgili kulu olduğunu. Yoksa onlara vahiyle mi bildirildi. Allah Yusuf suresinde veli olanları belirlemiş. Onlar iman eden ve kendilerini koruyanlar. Öyleyse bu şaplona uyan herkes velidir. Ayrı bir makam yok keramet yok.Anlatılıyor ama kim görmüş .bunları da bilen yok. Onun için yapılacak yorumlar biraz daha kurani olursa doğrular ortaya çıkar.

  23. hz. Mevlana (ra) ‘ da söylediklerinize göre bir şarlatan demek ki, öyleyse ne diye mevlevi tarikatı için albüm yaptınız? bu tarikatlar hep şirk peşinde değil mi?
    Allah (cc) kurtarsın sizi ve cümlemizi bunu samimi söylüyorum.

  24. BU AÇIKLAMALARI YAPAN ARKADAŞ KÜFRE GİRMİŞTİR VE DİNDEN ÇIKMIŞTIR KELİMEYİ ŞAHADET GETİRMESİ GEREKİR VE TARİHİ BİLMEMEKTEDİR BİLGİSİ SIFIRDIR ALLAHIN EVLİYALARINA KORKU VE HÜZÜN YOKTUR VE ONLAR MAHZUNDA OLMAYACAKLARDIR ÇÜNKÜ ONLAR ALLAHI GÖRÜR GİBİ KORKTULAR VE TAM AKİLEN İMAN ETTİLER YUNUS SURESİ

  25. yahu bu evliyalar nereye kayboldu.Tam da ihtiyaç varken.medya yokken varolmak kolay.medya varken olsana evliya yiyosa tabii.bu duruma göre en büyük evliya David Copperfield herhalde.

  26. Mesaj yazmıycaktım, arkadaşlar hakikaten yazılması gerekeni yazmışlar ama son mesajı görünce dayanamadım.
    Arkadaşım o evliyalar nerye kayboldu biliyormusun “Türkiye şeyhler ve dervişler memleketi olamaz” diyen zataı muhterem tarafından resmi rakamla 10.000 e yakın anadolu evliyası ve şeyhi asılarak idam edildi. Hala merak ediyormusun ne olduğunu geri kafalı batı hayranları tarafından sarık ve cübbe giyiyorlar ve avrupaya köpek olmuyorlar diye idam edildiler.

    Şimdi gelelim asıl meseleye; Gerçek evliyalar halen vardır? Bir evliya kendine evliya deyip etrafına adam toplamaz onların bir silsilesi vardır. Bu silsileye en uygun talebe senelerin manevi eğitiminden sonra icazet alır. Ve onlar kendi nefis terbiyeleriyle meşgullerdir ortalığa çıkmazlar biz insanlar onların peşini bırakmıyoruz, yoksa onlar inziva hayatını dünya nimetine tercih ediyorlar. Ama bir hayır konusu olduğunda en önde çalışan onlar oluyor kazmayı küreği göstermelik değil sonuna kadar tutuyorlar.

    Bu arada bütün dünyada en çok veli yetiştiren ülke iftiharla biziz, aşağıda ki linkte ülkelere göre evliyalar yer almakatadır.

    http://www.ilahisevda.com/konular/evliyalar/Kabir/28.htm

    Bu arada öyle Ali kalkancı vs gibi 2 günde yerden biten çakma şeyhlere ancak hiç bir dini bilgisi olmayan, tarikat kültüründen bi haber cahiller ve cumhuriyetçiler inanır. Bilen insanlar bunu yemez, hani silsilesi kimin talebesi hocası kim derler, gülüp geçerler.

  27. EVLIYAYI ARAYAN BULUR, EVLIYA SENI BULMAZ. EGER GERCEKTEN EVLIYAYI BULMAK ISTEMIS OLSAYDIN, COKTAN BULMUSTUN. INTERNET SITELERINDE ACIK ARAYIP, BURDAN EVLIYAYA LAF SOYLEMEK KOLAY. IWEBTE EVLIYA BULAMAZSIN BEN SANA SOYLEYEYIM. AYRICA EVLIYALARIN MEDYAYLA ISI OLMAZ, SARLATANLARIN MEDYAYLA ISI OLUR.

  28. “devkazanı” rumuzlu cahil arkadaş

    Evliyalar kayıp değil hiçbir zaman olmadılar önceden de vardı yani medya yokken hala varlar.
    Medya yayın organları var evliyaların sen uyu köşende kimsenin kaçtığı gizlediği birşey yok yani.

    İhtiyaçtan maksat evliyalara ilahlık yüklüyorsan kendince işte o senin cahilliğinden.Allahın izni olmadıktan sonra kimse bir şey yapamaz peygamberlerde dahil

    Kısacası laf çarpıtmayın dengesi bozuk kalbi bozuk insanların gönlünde fitne tohumlarını yeşertebilirsin ancak

    Bilmem anlatabildim mi?

  29. Evliya Allah c.c dostudur sənin kimi qara ürəkli sapıq düşüncəli insanlar indi bizdədə Azərbaycanda peyd olub bunları hamı lanətliyir.söyür və insanlar onlara nifrət edirlır hec kim onları sapıq vahabiləri sevməz. Allah cc sevimli qulların Salihləri, Evliyaları,Əhli-beyiti.Seyidlərin əlehinə təbliğat aparrlar və onları sevmək şirkdir deyirlər,onlarla alay edirlır və s… Sizin hamıniza yazıqlar olsun SİZ KARSINİZ KORSUNUZ HAQQI EŞİTMASSİNİZ GÖRMƏZSİNİZ.


    ismail:

    hz. Mevlana (ra) ‘ da söylediklerinize göre bir şarlatan demek ki, öyleyse ne diye mevlevi tarikatı için albüm yaptınız? bu tarikatlar hep şirk peşinde değil mi?Allah (cc) kurtarsın sizi ve cümlemizi bunu samimi söylüyorum.

  30. ALLAH sizi en kısa zaman da bir evlıyayla karsılastırsın inşaallah ınadına gavs inadına sultanım hodri meydan ınanmayan gelsin menzile bı görsun sadec gidip gessin lutfen

  31. kuranı kendilerine göre yorumlayan ve işine gelen ayetleri kullanan sayın vatandas oda ayetlerin yarısını cıkmıs vahhabilere camur atıldıgını soyluyor kuran bir butundur ki eger 6666 ayeti tam olarak bilmiyorsanız kafirler için indirilmiş ayetlerin bi kısmını kullanarak allah dostu muslumanlara dil uzatmayın yukarda arkadasımızın yazdıgı yunus suresinin o ayeti aslında hepinizi susturmaya tek basına yeterlidir sizin mezhebinizi zaten ingilizler kurdu daha 17 yasındaki bi çocugu kandırarak hangi akla hizmet ediyosunuz

  32. peki kıyamet gununden bahseden su ayette ne demek istiyor o gun ALLAH KATINDA IZIN VERILENLER DISINDA kimsenin kimseye sefaat hakkı da yoktur cok biliyorsanız bana allahın acık ve net sekilde bildirdigi ALLAH KATINDA IZIN VERILENLER in kim oldugunu soyleyebilirmisiniz uc bes sapık alimin kuranı bilmeden anlamadan yarı yamalak yorumlarından ayetlerle kuranda bu yazıyor peki bu ayet ne anlama gelıyor demeyi biliyosunuz asıl siz ve size inanan sozde akılcı mantıkcı GERCEK MUSLUMANLAR cahilsiniz degil bu yazıyı yazan vatandas karsımıza ıbnı teymıyye ve onun gibi binlerce aliminizi cıkarsanız susturmasını biliriz cunki biz KURANI ELİFTEN YE ye kadar ezbere biliyoruz neden bir ayet var sizde bilirsiniz YOKSA ONLAR KURANIN BİR KISMINI ALIP DİGER KISMINI GORMEZDEN MI GELİYORLAR BU YAZINIZI SILIN KALDIRIN INSANLARIMIZIN AKLINI KARISTIRMAYIN UC BES AYETI YARIM YAMALAK ALARAK DAHA NEREYE KOYACAGINI BILMEDEN BURDA INSANLARI YANILTIYOSUNUZ KUFRE SURUKLUYOSUNUZ

  33. mete :
    kuranı kendilerine göre yorumlayan ve işine gelen ayetleri kullanan sayın vatandas oda ayetlerin yarısını cıkmıs vahhabilere camur atıldıgını soyluyor kuran bir butundur ki eger 6666 ayeti tam olarak bilmiyorsanız kafirler için indirilmiş ayetlerin bi kısmını kullanarak allah dostu muslumanlara dil uzatmayın yukarda arkadasımızın yazdıgı yunus suresinin o ayeti aslında hepinizi susturmaya tek basına yeterlidir sizin mezhebinizi zaten ingilizler kurdu daha 17 yasındaki bi çocugu kandırarak hangi akla hizmet ediyosunuz

    Rakamlara dikkat, acele etmeyin, öğrenmeye bakın. Allah ilminizi arttırsın.

  34. Tasavvuf (İslam) düşmanı düşmanı zındıkların sözü bana eşek anırtısı gibi geliyor. Bunlara ancak çüşşş’ünüz diyorum

  35. Kur an Rahmet olarak bütün insanlığa günderilmiştir. Kim hayatını Kur anın ilk emri olan OKU ile anlayarak yazarak yaşayarak. evini mahallesini çevresini en önemlisi kendini yaşayan kur an olarak yansıtırsa yaşarsa iş te gerçek mümin odur. kısacası . Emrolundugun gibi dosdoğru olmak. Bu bizde varmı yokmu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: