Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar – Recep İhsan Eliaçık

Günümüzde hidayete eren birisi için “Bir görsen baştan aşağı değişmiş; sakal bırakmış, cübbe ve sarık giymiş, saçının telini göstermiyor, kadınların elini sıkmıyor, haremlik selamlık uyguluyor” vs. dendiğini çok duymuş ve görmüşsünüzdür.

Demek “hiyadet coşkusu” böyle yaşanıyor.

Vatandaş müzikle uğraşıyorsa muziği, sinemayla uğraşıyorsa sinemayı, tiyatroyla uğraşıyorsa tiyatroyu ve dahi her ne şeyle uğraşıyorsa onu bırakıyor. Bunların hepsini “cahiliye dönemim” diyerek kestirip atıyor. İçki, zina, kumar vs.’yi anlarım da bunları niye bırakırlar hala anlayabilmiş değilim. Öteden beri bu işte bir terslik var diye düşünmüşümdür…

Hatta okulunu bırakıp bir mollanın önünde emsile bina maksut, avamil (Arapça) öğrenmeyi hayatının gayesi haline getirenler bile oluyor. Onca eğitimini bir çırpıda sıfırlayıp, bir medrese mollasının önünde hayata yeniden başlayanlar oluyor. Tabi “Bizim oğlan bina okur döner döner bir daha okur” hesabı bunun da bir türlü sonu gelmiyor. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite yıllarında aldığı eğitimi aşağılamaya başlıyor. Halbuki bu yıllar çok önemli… Aksi halde örneğin “kompozisyon”, “anlatım sanatları”, “alıntı”, “parağraf” vs. nedir bilmeyen bir adamın, bırakın Kur’an’ı, okuduğu herhangi bir metni bile anlaması zordur. O mollaların çoğu bunları bilmez. Döner döner nasara yensuru okurlar. Bunu da bir şey zannederler…

İşin bu tarafına fazla girmeden asıl meseleden gidelim. Zaten bu dini dünyanın sorunları neresinden tutsanız elinizde kalır ya, neyse…

Acaba diyorum neden?

Hidayet coşkusunu neden onlarda buluyorlar?

Oysa açın “hayatu’s-sahabe” kitaplarını okuyun. Orada onlarca sahabenin hidayete eriş hikayesini okuyacaksanız. Oralarda genellikle manzara şudur: “Hidayete erdi malını dağıttı… Hidayete erdi artık bir daha asla yalnız yemek yemedi… Kapı kapı dolaşıp bütün borçlarını ödedi, helallik diledi… Ömrünün sonuna kadar elinden ve dilinden kimsenin zarar gördüğü görülmedi…”

Aradaki farkı fark ediyor musunuz?

Şahsen şu ana kadar onca hidayete eren zengin gördüm fakat hidayet coşkusunu “malını dağıtmada” gören bir tek “muhtedi zengin” görmedim.

Nasıl oluyor?

Bunlar sahabenin girdiği dine girmiyorlar mı?

Sahabenin okuduğu Kur’an’ı okumuyorlar mı?

Yoksa din aynı da din anlayışı mı farklı?

***

Besbelli ki din anlayışı farklı.

İslam, sahabenin ilk önce “eşyaya, varlığa, mala, mülke” bakışını değiştiriyordu. “Lehu’l-mülk” (Mülk Allah’ındır) anlayışına ulaşıyor, kendini mülk karşısında emanetçi olarak görüyor, “Bu benim” demekten haya etmeye başlıyordu. Üzerinde fazla mal ve mülk bulundurmayı “yük” hatta “ateş” olarak görmeye başlıyordu. Bundan bir an önce kurtulması gerektiğini düşünüyor ve ilk iş olarak malını mülkünü dağıtıyordu.

İslam, sahabenin ilk önce “insana” bakışını değiştiriyordu. Tüm insanları erkek olsun kadın olsun kendi hemcinsleri olarak görüyor, aradaki tüm statü farklılıkları gözünde küçülüyordu. “Üstünlük takva iledir” anlayışını benimsiyor ve mala ve mülke dayalı üstünlük kasıntılarından kurtuluyordu. Zihninde altın, gümüş, dinar ve dirhem “değer” olmaktan çıkıyordu. İnsana başka bir pencereden bakmaya başlıyordu.

İlk ve en önce eşyaya, varlığa ve insana yaklaşımı, perspektifi ve felsefesi değişiyordu. Bu farklı bakış derhal amellerine yansıyor ve başka bir insan ortaya çıkıyordu.

Oysa mevcut din anlayışı yüzünden, zamane hidayete ermelerinde, muhtedinin varlığa, insana ve eşyaya bakışında esastan bir değişiklik olmuyor. Şeklen kimlik ve ritüel değiştiriyor. Bir kamptan öbür kampa, bir mahalleden öbür mahalleye geçiyor. Varlığa ve insana özellikle de eşyaya; altına, gümüşe, toprağa, servete, mala, mülke, dinara, dirheme, dolara, euroya, paraya bakışı aynı…

Sahabenin nasıl olup ta öyle olduğunu anlamak istiyorsak, önce Kur’an’ın onları nereden alıp nereye getirdiğine bakmamız lazım.

Bakın, Kur’an 23 yıllık süreç içinde varlığa, eşyaya, mala ve mülke bakışı nasıl değiştirmiş. Nüzul sırasına göre izini sürelim…

***

İlk olarak Mekke’ye hükmeden tefeci bezirganlara zenginlik, mal ve mülk noktasında sarsıcı eleştiriler yöneltildiğini görüyoruz. İlk inen surelerin hepsinde de bu var…

Ebu Cehil’e (karakterine) : “Küstahça azgınlık ediyor. Kendisini dev aynasında görüyor. Zira Rabbinedir dönüş…Kulunu içtenlikle yönelirken engellemeye kalkıyor. Onu alnından tutup sürükleyeceğiz, o ar damarı çatlamış alnından… O zaman çağırsın meclisini, biz de çağıracağız zebanileri…” (Alak; 96/6-19).

Umeyye bin Halef’e (karakterine) : “Çokça yemin eden aşağılık adi, küçük gören, dedikoducu, iyiliği engelleyen, günahkar, zorba, kaba saba asalak…Zenginliğine zenginlik katmış da ne olmuş? (Kalem; 68/10-14).

Velid bin Muğire’ye (karakterine): “Bana bırak doğarken yapayalnız olan o adamı… Zenginliğine zenginlik kattığım, etrafında dolanıp duran oğullarıyla önüne alabildiğine geniş imkânlar serdiğim o adamı… Hala gözü doymuyor; verdiğimden daha fazlasını istiyor….” (Müddesir; 74/11-14).

Kabe Çetesi’ne (rolüne/misyonuna): “Nimet azgını o inkarcıları bana bırak ve onlara biraz mühlet ver. Biz de onlar için hazırlanmış kelepçeler ve ateş var. Boğaza düğümlenecek bir yiyecek var.” (Müzzemmil; 73/11-13)

Ebu Leheb’e (rolüne/misyonuna): “Kahrolsun Ebu Lehep iktidarı; kahrolsun!

Zenginlik ve iktidar onu kurtaramayacak!

O kıpkızıl bir ateşe atılacak!

Çenesi düşük karısı da yanında olacak!

Gerdanında fitillisinden bir de ip olacak!” (Leheb; 111;1-5)

(Karakter/rol/misyon notu koymamın sebebi bunların benzerinin bugünde devam ettiğini, ayetlerin yönünün yaşayan karakter, rol ve misyonlara yönelik olduğunu ihsas ettirmek içindir.)

Alak, Kalem, Müddesir, Müzzemmil ve Leheb gibi ilk inen bu beş surede görüldüğü gibi, hareket, “Kâbe çetesine” ve Mekke’de kurdukları düzene (yedâ) karşı “öfke patlamasıyla” ve “kahrolsun, yıkılsın, kurusun” haykırışlarıyla başlıyor.

Çünkü bunlar Kabe’nin etrafında oligarşi (yeda) oluşturmuşlar, Allah, Kabe ve din istismarı yaparak şehri sömürüyorlardı. Kabe’ye gelen hediyeleri iç ediyorlar, onunla kervanlar kuruyorlar, zenginliklerine zenginlik katıyorlardı. Muhtaç Mekkelilere faizle borç veriyorlar, borçlarını ödeyemeyenlerin erkeklerini köleleştiriyorlar, kadınlarını da açtıkları lüks genelevlerinde çalıştırıyorlardı. Mekkeliler de büyüyünce bunların eline düşmesin diye daha doğar doğmaz kız çocuklarını diri diri toprağa gömüyordu.

Kur’an işe işte buradan başladı. Peygamberimiz yalın kılıç meydana atılarak bu kokuşmuş, iğrenç düzene meydana okudu. Bu ses Mekke’de büyük yankı uyandırdı. Kabilesizler, korumasızlar, kimsesizler, köleler, kadınlar, zayıflar, düşmüşler, özellikle ezilenler bu sesin etrafında hızla toplanmaya başladı.

Bir taraftan da aynı sure içinde Peygamberimize şöyle dendiğini görüyoruz: “Pisliğe (ahlaksızlığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, istismara, kokuşmuşluğa) bulaşma! Servet yığma hayallerine kapılma! Daima Rabbinle birlikte ol ve güçlüklere göğüs ger…” (Müddessir; 74/5-7).

Keza Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk anlattığı kıssa ne biliyor musunuz? Bahçe sahipleri kıssası… Hani yoksula vermeyelim diye erkenden bahçelerine/bağlarına ürünü toplamak için giden ve fakat geldiklerinde bahçelerinin afetle yerle bir olduğunu gören iki kişinin kıssası (Kalem; 68/17-32)… Peki yine iniş sırasına göre ikinci kıssa ne biliyor musunuz? Salih’in devesi kıssası…Hani herkese (kamuya) ait olmayı ifade eden “Allah’ın devesine” (Nagatallah) dokunmamayı, bunları talan etmemeyi, bunlar üzerinden mal ve servet yığmamayı ifade eden Salih’in devesi kıssası (Şems; 91/11-15)…

Kıssa anlatımında bile ilk bu konuya öncelik verilmiş…

Neden?

Çünkü Kur’an ilk olarak muhataplarının eşyaya, mala, mülke bakışını değiştirmek istiyor!

Çünkü Kur’an Rablik, ilahlık, tanrılık meselesini bunlarla ilişkili görüyor. Bu açıdan Kur’an’ın “Allah” dediği şey sırf teolojik, zihni, soyut, felsefi bir fenomen değildir. Tamamen “praxis” yani pratik, eyleme, amele, hayata, sokağa dönük yüzü vardır. Mü’min insanda hayatın akışı içinde varoluş, oluş, arayış, tavır alış, duruş, cephe açış olarak ifadesini bulur. Bu nedenle içinde tarihin, insanın, hayatın ve tabiatın sesi gelmeyen Allah ve din söylemlerinin içi boş ve koftur.

Çünkü Kur’an Rabbin, tabiatın, yerin, göğün, suyun, toprağın, buralardan rızık çıkaranın, doyuranın, besleyenin, bütün mülkün sahibinin Allah olduğunu ısrarla hatırlatıyor. Kimi insanların kalkıp da bunlardan istif ederek öteki insanlar üzerinde rızık verici konuma gelmelerini, bundan kendilerine pay çıkararak adeta “Rezzâkcık” pozlarına bürünmelerini şiddetle reddediyor. Firavun ne diyordu? “En büyük Rabbiniz benim!” Yani rızık veren, maaş veren, topraklarımda, sulama kanallarımda, her yana yayılmış mülkümde (ülkemde) sizi çalıştıran, doyuran, besleyen benim… İlginçtir nüzul sırasına göre tarihten ilk örnek verilen kişi de yine Firavun (Müddessir; 74/15-16)… Bu noktada “Rabbimiz Allah” demenin ne demeye geldiğini düşünün artık …

***

Yine ilk inen surelerden dördü; Allah (Kabe) namına toplanan yardımları iç edip insanlara vermemek demek olan Maun, şehir demek olan Beled, zenginlik yarışı, biriktirme, çoğaltma demek olan Tekâsür, tanyeri demek olan Fecr sureleridir. Bu surelere “bu açıdan” baktığınızda da adeta çarpılır ve sarsılırsınız.

Maun suresinde “dinin afyon yüzü” deşifre edilir. Gerçek din ile sahte din, gerçek dindarlıkla sahte dindarlık arasındaki farkın ne olduğu açıklanır. Esas ölçünün yine mala mülke bakışta toplandığını görürüz. Buna göre dinin afyon yüzü, birkaç şekli ritüel ile insanları aldatır. Hacılara su vermek, Kabe’nin örtüsünü değiştirmek, namaz (salat) kılmak gibi gösterişlerle halkın malını ve mülkünü alır fakat yetimi, yoksulu gözetmez. Bunları yoksullar ve kimsesizler için değil; kendini zengin etmek için kullanır. İşte bu dinin afyon yüzü olup Ebu Cehil’in veya Yeda Ebu Leheb’in dinidir. Bunların yaptığı, dini yalanlamak yani din ile aldatmak, gösteriş, riya ve sahtekarlıktır. (Maun; 107/1-7) Oysa gerçek hayat dini olan İslam, işte böylesi halkı afyonlayan tapınak dinlerini deşifre etmek için gelmiştir. Onun için söylemi din formundadır. Gerçekte ise o dinlerden bir din hatta öteki dinlere dendiği anlamda bir din değildir…

Beled suresi, insanlara sarp yokuşa çıkmak gibi zor gelen şeylerin ne olduğunu açıklar. Bunların ne olduğuna baktığımızda yine mal ve mülkün ölçü olarak konduğunu görürüz:

“İnsan kendisine hiç kimse güç yetiremez mi sanıyor?

“Sadece harcadıklarım yedi sülâleme yeter” diye böbürleniyor.

Kimsenin kendini görmediğini mi sanıyor?

Biz insana iki göz vermedik mi?

Bir dili ve iki dudağı yok mu onun?

Ona yürüyeceği iki yol gösterdik.

Fakat o zor olana yanaşmadı.

Bilir misin, nedir zor olan?

Bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmak…

Zor zamanda vermek…

Öksüzün başını okşamak…

Düşmüşün elinden tutmak…

İman etmek, göçlüklere göğüs gerip acıları paylaşmak; sevgi ve merhamet yumağı olmak.” (Beled; 90/5-17)…

Tekâsür suresi ise zenginlik yarışı, biriktirme, mal ve mülk hırsının hayatı nasıl bir cehenneme çevireceğini hatırlatır ve çağları aşıp gelen evrensel mesajlar verir. Sanki bugünkü “küresel krizi” haber veriyor sanırsınız. Şifreciler biraz da bunlara kafa yorsalar çok iyi ederler. Dinleyin:

“Bir zenginlik yarışıdır oyalanıp duruyorsunuz.

Mezarlarınıza girinceye kadar süren bir oyun ve oynaş…

Fakat hayır! Yakında bileceksiniz.

Fazla uzak değil; çok yakında bileceksiniz.

Evet, daha derinden bakabilseydiniz,

Ateşe yuvarlanmakta olduğunuzu görürdünüz.

Kendi gözlerinizle onu apaçık göreceksiniz.” (Tekâsür; 1-7)

Yani: 1- Uhrevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, sizi ateşe (cahîm) yuvarlamakta olduğunu bizzat içine girerek “ahirette” göreceksiniz…” 2- Dünyevî açıdan: “Bu aç gözlülüğün, zenginlik yarışının, mal mülk hırsının, hayatı çekilmez hale getiren bir ihtiras yarışına, çalma, çırpma, alıp satma dışında hiçbir insani değerin kalmadığı vahşi bir pazara dönüştürdüğünü, kendi ellerinizle yarattığınız bir kaosun, krizin ve ateş çemberinin (cahîm) içine yuvarlanmakta olduğunuzu bizzat yaşayarak “dünyada” göreceksiniz…”

Öyle ya seyirlik değeriniz yoksa, “piyasa” da fiyatınız yoksa, “para” dışında hiçbir geçer akçe kalmamışsa, insanlara zengin olup olmadıklarına göre bakılıyorsa, yegane ölçü bu olmuşsa, bilin ki, eski çağların verimlilik, başarı, altın ve gümüş (sahte) tanrısı “Mammon” geri gelmiş, dünyaya o hakim olmuş demektir. Kapitalizm dediğiniz bundan başka bir şey midir!

“Mammon’dan başta tanrı, paradan başka değer yoktur” diyorsanız kelime-i şehadet getirip bu dine girmişsiniz demektir. Artık her işe onun adıyla başlarsınız. Her şeye “Kaç lira, fiyatı ne?” diye sorarsınız. “Bunun fiyatı yok, bu para ile ölçülmez” derseniz Mammon’u inkar ediyorsunuz demektir. İşte Kur’an önce bunun yapılmasını istiyor. Çünkü satılık meta olmaktan ancak böyle kurtulursunuz. “İnsanlık erdemine” ancak böyle ulaşabilirsiniz. Zira insan diye “satılık olmayana” denir, öyle değil mi?

Fecr suresinde ise eşyaya, mala, mülke bakışı değiştirme yönünde şu uyarıları görürüz:

“İnsanoğlu Rabbi onu ne zaman imtihan edip de kendisine cömertçe verse “Rabbim bana cömertçe verdi ” der.

Fakat ne zaman da sınayıp rızkını daraltsa “Rabbim bana ihanet etti” der.

Hayır! Bilakis asıl siz öksüze vermiyorsunuz.

Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.

Her şeye açgözlülükle saldırıyorsunuz.

Mala mülke gözünüz doymuyor; yığdıkça da seviyorsunuz…” (Fecr; 89/15-20)

Yani: “Şu insanoğlu ne kadar garip? Nimet içinde yüzerken “Allah’ın eli geniş, veriyor işte..” diyerek Allah’ı emrine amade bir hazine sanır. Sıkıntıya girince de “Nerede bu Allah? Bu nasıl ilâhî adalet?” diye şikayetlenmeye başlar… iki durumun da zorluklardan geçerek kendini kanıtlama (imtihan) olduğunu anlamaz. İlk durumda şükredip bu nimeti başkalarıyla paylaşmak yerine, Rabbim beni tercih etti diyerek kendini ayrıcalıklı zanneder. Diğer durumda ise sıkıntıyı ve zorluğu ilahi adaletsizliğin kanıtı olarak görür…

Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu yansıtan bu tür örnekler çoktur.

Görüldüğü gibi bu tür ayetlerle Mekke dönemi boyunca mal ve mülk konusunda esaslı bir bilinç aşılanıyor, bakış açısı veriliyor, perspektif oluşturuluyor. Hemen her Mekkî surede buna benzer eşyaya, mala ve mülke bakışı değiştirici, bilinç aşılayıcı ayetler var.Tek tek inceledim. Fazla uzamasın, bu örnekler sanırım yeter…

Öte yandan ilk Mekkî surelerden itibaren giderek artan bir vurguyla Mu’minlere vererek arınma (tezkiye/zekat) çağrıları yapılır. Bir taraftan mal ve mülk yığanlar eleştirilir, diğer yandan yeni kurulacak toplumun fertleri olacak olan Mu’minlere sürekli arınma çağrısı yapılır. Yani “Eleştirdiklerinize dönüşmeyin. Siz biriktirmeyeceksiniz, yığmayacaksınız, vererek arınacaksınız. Sizin farkınız budur…” denmek istenir.

Böylece Medine’ye gelinir…

Medine’ye gelince, Mekke’den beri süren “tezkiye/zekat” çağrıları ile birlikte “infak”, bazen “afv” ve ilerleyen yıllarda da “sadaka” kavramının kullanılmaya başlandığını görürüz. Çünkü Mü’minler Medine’de yeni bir şehir kurmuş, artık mala mülke kavuşmaya başlamıştır.

Bu dört kavram birbirinin yerine kullanılıyor gibi görünmekle birlikte, aralarında ne gibi bir fark olduğunu biraz deştiğimizde şunları söylememiz mümkündür.

Tezkiye/zekat Mekke ve Medine dönemlerinin tümüne yayılmış, genel anlamda vererek, elinden çıkararak “arınma çağrısı” olup daha çok ontolojik/metafizik vurgusu baskındır. Namaz (salat) ile beraber sık sık kullanılır. Mü’minler namaz kılarak genel anlamda kirlerinden arındıkları gibi, zekat ile de özellikle mülk konusundaki kirlerinden arınmalıdırlar. Vermek, paylaşmak, bölüşmek yeni kurulacak toplum fertlerinin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Bu yüzden Mekke’den Medine’ye sürekli olarak ve dikkat çekici bir ısrarla tezkiye/zekat çağrıları yapılır…

***

Yoğunlukla Medine’de görülmek üzere, bu arınmanın, mal ve mülk kalemindeki vurgusu için “infak” geçmeye başlar: “Mallarından infak ederler, verdiğimiz rızıklardan infak edin…” vb. (Bakara; 2/3, 267).

“İnfak” kavramının “nifak” ile aynı kökten olması nedeniyle, Medine’ye gelindiğinde infak ile münafıkın birlikte kullanılmaya başlanması bu açıdan manidardır.

Sözlükte NFQ kökü mastar olarak “tükenmek, bitmek, kalmamak” demektir. Harcamak, sarf etmek, tüketmek (infâq), çok harcayan, çok tüketen (minfâq), tünel (enfâq), masraf, harcama, gider (nafaqa), Arap tavşanı (jerboa) veya tarlafaresinin yuvasına girip çıkması (münâfega), iki yüzlülük, bir öyle bir böyle görünen (münâfıq) kelimeleri bu köktendir…

Medine döneminin ilk yıllarında nazil olan Ankebut suresi, Kuran’da “münafık” teriminin iniş sırasına göre ilk geçtiği yerdir (10-11 ayet). Kuran bu terimle ele aldığı karakteri Arapların “jerboa” dedikleri tavşana veya tarlafaresine benzetiyor. Bu tarlafaresi kendine iki yuva yapar, birinde tehlikeli bir durum olursa hemen diğerine geçerdi. İşte tarlafaresinin bu davranışını iman konusunda da kimi insanlar yapınca onlara münafık dendi. Bunların da biri içte biri dışta iki yuvaları bulunur. Bakarlar durum hangisinde iyi ise ona girerler. İman yuvası tehlikeye maruz kalır, sıkıntılı olmaya başlarsa hemen orayı terk ederek küfür yuvasına geçiverirler. Duruma göre işlerine hangisi geliyorsa ona giriverirler. Sabit bir yuvada sebat göstermezler. Daima yedekte yuvaları bulunur…

Keza “tükenmek” anlamına gelen infâq ile nifâq aynı kökten olduğu için, biri iki diğeri tek yuvası olanların karakterini betimler. İki yuvası olanlar içten tükenmiş, bitmiş, kof veya zayıf inançlı oldukları için sıkıntıyla karşılaşınca hemen yuvayı terk ederler. Onların bu davranışına nifâq denir. Tek yuvası olanlar ise içten güçlü, kavi, sağlam inanca sahip oldukları için yuva değiştirmezler. Bulundukları yuvalarında sebat eder, güçlüklere göğüs gererler. Böylece güçlü imanları onların direnmelerini, yuvayı terk etmemelerini sağlar. İçten içe tükenmiş olmadıkları için buna gerek duymazlar. Bilakis ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Buna da infaq denir. Bu harcama aslında maddî veya manevî olarak tükenmiş olanları güçlendireceği için görünüşte malın tükenmesi (infâq ) gibi görünen, gerçekte ise tükenmişliğin (nifâq) ortadan kaldırılmasına dönüşür…

***

Yoğun tezkiye/arınma ve infak çağrılarından sonra artık sahabeler sormaya başlar: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219).

Burada da karşımıza “afv” kavramı çıkar. “Fazlalığın silinmesi, ortadan kaybolması, kalmaması, zail olması, bağışlanması” demek olan afv, affetmek ile aynı köktendir. Artık iyice Türkçeleşmiş olan affetmek, muaf tutmak, muafiyet, afiyet, affedersiniz vb. kelimeler bu köktendir. Mesela affetmek; fazlalığı (günahı, hatayı) almak, silmek, afiyet olsun; fazlalığın (hastalığın) ortadan kalksın, muafiyet; fazlalığı (sorumluluğu) ortadan kaldırmak demektir.

Bu durumda “De ki; fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazla olanı versinler demektir. Çünkü afv fazlalığı almak ve böylece işi kolaylaştırmak anlamına geldiği için, kolay kılmak, kolaylaştırmak, hafifletmek anlamında da kullanılmıştır (Razi). Bu ise bugün adına “asgari geçim standardı” dediğimiz şeydir.

Demek ki ayette neyi infak edeceğiz diye sorulunca “Zorunlu temel ihtiyaç maddeleri dışında kalanı, asgari geçim sınırını aşan fazlalığı…” denmiş oluyor. Yoksa bugün anlaşıldığı şekliyle “ıskarta”, “işe yaramayan”, “seri sonu” veya “defolu” malı değil…

Asgari Geçim Sınırı’nın (AGS) ne olduğu, Medine’de ve sahabeler döneminde “ihtiyaç fazlası”ndan ne anlaşıldığı ve günümüzde (içinde yaşadığımız toplumda, bizim Medine’mizde) Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileri baz alınarak nasıl belirleneceğini iyi bilmek ve araştırmak gerekmektedir.

Yaptığım araştırma ve karşılaştırmaya göre 2008 AĞUSTOS ayında 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.238,52 YTL olarak belirlenmiş. Asgari Geçim Haddi (Yoksulluk Sınırı) gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere, vazgeçilmesi mümkün olmayan 14 zorunlu harcama kalemi esas alınarak tespit edilmiş.

Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin görüşüne göre, ihtiyaç fazlası (afv) ortalama asgari ihtiyaç olan yıllık 4 bin dirhemdir. Hesapladığımızda bugün için aşağı yukarı yıllık 55-60 bin YTL oluyor. Biz yıllık değil aylık hesapladığımıza göre bunu aya bölünce aylık 5 bin YTL civarında oluyor. Bunu yukarıdaki asgari geçim sınırı ile kıyasladığımızda demek ki aylık 5 bin YTL’den yukarısı fazlalık oluyor. Bu, normal şartlara, yaşadığınız ülkeye ve kendi halkınızın genel durumuna göredir. Ortalamalar esas alındığında üç aşağı beş yukarı durum budur. Burada amacımın başınıza hesap uzmanı ve ekonomist kesilip kılı kırk yaran hesaplar yapmak değil; Kur’an’da verilmek istenen eşya, mal ve mülke dair bakış açısını günümüze taşıyarak gözler önüne sermek olduğunu lütfen unutmayalım.

Şu halde günümüz şartlarında bir Müslümanın, kendi halkı aylık 2.238,52 YTL sınırına bile ulaşamadan yaşarken, komşusu bunu bile bulamadan sabahlarken ve bu milyonları bulmuşken aylık 5 bin YTL’den fazlasını üzerinde tutması, biriktirmesi fıkıh literatürüyle konuşmayı sevmem ama burada konuşacağım haramdır, vebaldir, yüktür, ateştir!

Eğer Mü’min imanına, içinde şerefimiz olduğu söylenen Kur’an’a inanıyorsak bu böyle olmalı değil midir? Aksi halde “Dışı Müslüman içi kapitalist de yaşarım, yıllık zekatımdan “donmuş” kırkta biri veririm, gördüğüm dilenciye de sadakamı atarım” diyorsanız, Peygamberimizin Abdurahman bin Avf’e dediği gibi “Cennete emekleyerek zor girersiniz…” Bakın bakalım Abdurrahman bin Avf bu sözü duyunca ne yapmış…

Anlı şanlı hocalar “kâr payı” adı altında ihlaslı bankacılık oyunlarına fetva vereceklerine bunlar üzerine kafa yormalıdır. Asgari ücret, asgari geçim haddi, yoksulluk sınırı, gayri safi milli hasıla üzerinden gitmeli, dinamik içtihatlar yapmalıdır. Kırkta bir, onda bir, öşür gibi tarım döneminden kalma oranlarda donup kalmış fıkhı bırakmalı, Akif’in tabiri ile 700 yıllık eserlerle avarelik etmeyi terk etmeli, “yaşayan fıkıh” üretmelidir. Örneğin KDV’ye benzer, anlık, üzerinden yıl geçme şartı olmayan, doğrudan alım satıma dayalı “yaşayan zekat” türleri üzerinde çalışmalıdır. Artık çalışma hayatı, geçim vasıtaları, alım satım ve üretim araçları değişmiştir. Başka bir dünyada yaşıyoruz. Eski fıkıh kitapları bu dünyayı hiç görmemiştir ve bilemezler. Bu nedenle de oranlar değişebilir.

Bunun için “yaşayan müçtehidlere” ihtiyaç vardır. Zaten bana göre ölmüş müçtehid taklit edilemez. Yaşayan müçtehide de taklit için değil; ihtiyaca cevap için soru sorulur. Ve bu soru her defasında bir başkasına yöneltilebilir. Ölmüşün içtihadı bizim için artık sadece bir zenginliktir. Çünkü içtihadı yaşayan yapar. Kur’an der ki “Hiç ölmüşle yaşayan bir olur mu?” (Fâtır; 35/22). Keza yaşayan müçtehid eski görüşlerden yararlanabilir, yararlanmayabilir de. Eski içtihatlar ancak yaşayanın zihninden geçerek yeniden hayata dönebilirler. Sadece müçtehitler yetmez; ekonomist, hukukçu, sosyolog, tarihçi vs. hepsi el ele vermelidir. Gerçi “devlet düzeyinde” yaşanmadan bunları konuşmak biraz boşlukta kalıyor ama yine de işin önemini göstermesi bakımından faydalı olabilir…

Her şeyden önce de mal mülk meselelerine makalenin birinci bölümünde özetini verdiğim Mekke dönemi ayetlerinin ruhunu ve bilincini kuşanarak başlamalıyız. Zira işin kökü orada…

Demek ki nüzul seyrinde vererek arınma (tezkiye) ve maldan mülkten verme (infak) çağrılarından sonra, işin, önce asgari geçim standardının (afv) belirlenip, sonra da bizzat vergi (sadaka) olarak tahakkukuna geldiğini görüyoruz.

***

Burada da karşımıza bugün adına “vergi” dediğimiz “sadaka” kavramı çıkıyor. Sanıldığının aksine ne Türkçe’de kullandığımız “zekat” ne de “sadaka” kavramı Kur’an’da kullanılana pek benzemez. Bugün zekat ve sadaka kavramları anlam kaymasına uğramış ve donmuş vaziyettedir.

Malum, zekat denince kırkta bir, sadaka denince de dilenciler akla gelir. Zekatın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “zor zamanda ekmeğini aşını bölüşmekten” (Beled;90/14) ve “darlıkta ve bollukta infak etmekten” (Al-i İmran; 3/134). bahsediyor. Kur’an’ın zekat, infak, afv, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar, yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Bu açıdan bakarsak sanıldığının aksine bu ayetlerin hiç birisi nesh olmamıştır. Kur’an’da nesh diye bir şey yoktur.

Dikkat ediniz! “Onda yoksa bendeki ateştir” diyerek komşusu açken yatağında uyuyamayan, kabuslar geçirerek sabahı bir türlü edemeyen, bambaşka bir “insan türü”nden bahsediyoruz.

Bu açıdan kırkta bir, onda bir gibi ölçülerin yıllık ekim ve hasat zamanı gözetilerek belirlenmiş, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu ve tarihsel olduklarını bilmek lazımdır. Evrensel olan malı ve mülkü birkaç zengin arasında dolanıp duran bir “devlet” (güç, iktidar, otorite, tahakküm, sınıf) aracı olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır (Haşr; 59/7). Bunun için de arınmak, vermek, “kenz”i (biriktirme, yığma) ateş bilmektir. Aksi halde zekat, infak, sadaka vs. zenginler ve yoksullar arasında oynanan terapik (günü kurtarmaya, rahatlamaya yönelik) bir oyunun adı olmaktan öteye geçemez.

Pek tabi ki bu bir sistem meselesidir.

Böylesi bir sistem zihnimizde olsa bile 14 asır öncesi kurulduğu şekliyle donmuş vaziyette. Bunun için zekat ayrı vergi ayrıdır. Devlet 22 çeşit vergi alır, Müslüman zihin bundan ayrı zekat hesaplar. Toplumsal sistemin mihveri olan vergili yaşam almış başını gitmiş, zekat fıkhı ise 14 asır öncesinin kırkta birinde donmuş kalmıştır. O eski zekat muktesebât, bugün sararmış sayfalarda keneler tarafından yenmeyi beklemektedir.

Halbuki bunların o sararmış sayfalardan çıkarılıp hayatın içine taşınması gerekir. Seyyid Kutup’un tabiri ile bize artık “varakatu’l-fıkıh” yani sayfalarda kalmış, eski kitaplarda gömülü fıkıh değil; “hareketu’l-fıkıh” yani yaşayan, canlı, dinamik, hayatın içinde, hareket halinde olan fıkıh lazımdır.

Hareket halinde olma ise, gerçek anlamda devlet ve onun temel hukuk (maliye, vergi) düzeninde gerçekleşir. Gerçek bir Adalet Devleti’nde bunlar Medine’de Peygamberimizin yaptığı gibi devlet düzeyinde yaşanır ve yaşatılır.

Eski müçtehitlere bakın, içtihatlarının çoğu, bir zamanların devlet ve toplum hayatını şekillendiren temel hukuk mevzuatlarıdır. Sadece Abbasi hukuk düzeninde Ebu Hanife talebesi 800 kadı görev yapmıştır. O içtihatların ve görüşlerin hiçbiri boşlukta oluşmamıştır. Yaşanmış, canlı ve dinamik bir devlet ve toplum hayatının ürünüdür onlar. Fakat asırlar geçtikçe tarihin gerisinde kaldılar ve giderek hayattan çekilerek sararmış sayfalarda mollanın ezber yapıp durduğu “varakatu’l-fıkıha” dönüştüler. Halbuki “hareketu’l-fıkıh” sararmış sayfalarda değil; yaşayan toplum ve devlet hayatında olandır. Böyle bir devlet var mı şu an derseniz, kurumsal anlamda devlet evet var ama düzen bozuk. Düzenin değişmesi için ise eskinin külüne değil; ateşine talip olarak işe başlamalıyız. Bu ayrı bir konu yeri şimdi burası değil…

***

İşte “sadaka”, şimdiki anlamın tam tersi bu “devlet düzeyini” ifade ediyor. Sadaka kavramının Kur’an’da geçtiği 13 yere baktığımızda hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. Bunların çoğu Bakara ve Tövbe surelerindedir.

Bu şu demek oluyor: Artık Medine’de devlet kurulmuş, tekziye, infak ve afv doğrultusunda sürekli vererek arınma (tezkiye) ve maldan verme (infak) çağrıları yapılmış, üstelik verme standardı (afv) da belirlenmiş iş bizzat vermeye, vergilendirmeye gelmiştir. Bunun için sadaka ayetlerinin “otorite katından” konuştuğunu görürüz: “Mallarından sadaka al. Böylece bu kendilerini hem temizlesin, hem de arındırırsın.” (Tövbe; 9/103) “Sadakalar ancak yoksullar, düşkünler, toplayıcılar, kalpleri ısındırılmak istenenler, köleler, borçlular, Allah yolundakiler ve yolu kesilmişler içindir. Allah böyle farz kıldı. Allah bilendir, bilgedir.” (Tövbe; 9/60).

Böylece alınan vergilerin (sadakaların) kamu otoritesince nerelere harcanacağı da beyan edilmiş oluyor. Peki bunlar devlet olmadan olmaz mı? Olur neden olmasın. Arınmanın, paylaşmanın, bölüşmenin, vermenin yeri, zamanı, mekanı olmaz, değil mi? Burada devlete adalet, güvenlik, dirlik ve düzen için gerek vardır. Aksi halde mallar kim vurduya gidebilir. Karşılıklı güven ve sadakat tesis edildikten sonra infak her ortamda tabîki yerini bulur…

***

Mekke’den Medine’ye doğru gelişen süreçte, kanımca Kur’an’ın eşya, mal ve mülk konusunda izlemiş olduğu seyir genel hatlarıyla buydu. Zaten burada niyetim bir model önermekten ziyade bu seyri ortaya koymaktı. Sanırım bu az çok anlaşılmış oldu. Buradan nasıl bir model çıkabileceği ise yine ayrı bir konudur.

Demek ki Kur’an işe mal mülk sahiplerini, biriktirenleri, yığanları eleştirerek başlıyor. Biriktirmeyen, dağıtan, paylaşan ve bölüşen bir toplum istiyor. Bunu “arınma, temizlenme” olarak görüyor.

Bugünkü tabirlerle söylersek Kur’an’ın istediği aslında “orta sınıflaşmış” bir toplum… Böyle bir toplum ekonomi-politik olarak sağlam durur. Krizlere dayanıklıdır. Boyuna kin ve nefret üreten sınıf çelişkilerinden ve derin uçurumlardan arınmıştır. Sermaye biriktirerek dev yatırımlara dönüştürme meselesi eşit hakka sahip emek-sermaye ortaklıkları ile sağlanır. Yani bir adam tek başına bütün köyün ağası veya bütün fabrikanın ebediyen patronu olamaz, olmamalıdır. Emeğin değeri sermayeye eşit olmalıdır. Kâr büsbütün tek bir kişiye akmamalı, hakça bölüşülmelidir. “Adalet Devleti” bunu denetlemeli ve koordine etmelidir. Burada asıl olan özel veya devlet mülkiyeti değil; toplumsal mülkiyettir…

Anlaşılmış olmalı ki şahıs veya devlet kapitalizmi öngörmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacağı, malın mülkün zenginler arasında dolanıp duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzenden bahsediyoruz. Yani olacaksa hepimizde olacak, olana kadar da paylaşılacak, bölüşülecek. Öyle tek başına yığmak, biriktirmek yok. Elinde bir tane ekmeğin olsa, olmayana yarısını bölüp vereceksin. Darlıkta ve bollukta infak bu değilse nedir? Olaya buradan bakamayan Yeşaya’nın tabiri ile “Rabbden zevk alamaz”… Müslümanlığa önce buradan giriş yapacağız. Bütün her şey bundan sonra ve bu “direğin” etrafında kurulacak. Peygamberimizin Medine’ye geldiğinde ilk diktiği direk buydu. Medine’yi bu direğin etrafında kurdu. Yani genel seferberlik ilan eder gibi kardeşlik ilan ettiği, yüzlerce aileyi birbirine kardeş yaparak yeni toplumsal yapıyı bu sosyoloji üzerine kuruduğu o efsane (imkansız/ hayal gibi görüneni bilfiil yaparak gösterme) yıllardan bahsediyorum. (bkz. “Kardeşlik devrimi” başlıklı makale).

Bakanız, Kapitalizm şöyle der: “Hepsi bende olsun…” Komünizm de şöyle: “Hepsi devlette olsun…” Bu bakış da ise bu şöyle olur: “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun…” Buna Peygamberlerde görülen “fakr” makamı denir ki en büyük insani erdemdir. Sistemi bu felsefe üzerine kurmak lazımdır.

Komunizm sırf ekonomi-politik mekanizma olarak işlediği ve bu alana hapsolup kaldığı için kapitalizme alternatif olamadı. Oysa bu alanın dışına çıkmak ve mal mülk konusunda metafizik gerilim ve ontolojik bilinç yaratmak lazımdır. Bunu sağlayacak olan da dindir. Fakat bu dinin de, içinde ekonomi-politik olmayan yani tarih, hayat, tabiat ve insan emeği bulunmayan tapınak dinleri olmaması gerekir…

Kanımca bu konular üzerinde kafa yorulmalı, esasa ilişkin tartışmalar yapılmalıdır…

***

Sonuç olarak Kur’an, Müslümanın paylaşmasını, bölüşmesini istiyor. “Mülk Allah’ın” (herkesin), zimmetinize yığma (tekâsür) yarışına girmeyin, kasıntıyı bırakın, verin” diyor. “Kul hakkı ile karşıma gelmediğiniz gibi, yığınla malı istif etmiş olarak da karşıma gelmeyin. Zaten bir parça kefenle gelme dışında şansınız da yok. Hele de din ve devlet (kamu) üzerinden yığanların vay haline! O halde o fazlalıklardan kurtulun, hafiflemiş olarak gelin” diyor.

Çünkü fazlalık (afv) ötekinden sana haksız yere geçen şeydir. Oysa insan için çalıştığından (sa’y; emek, alınteri) başkası yoktur (Necm; 53/39). Bu geçen şeyi iade etmedikçe arınmış olamazsınız. Nefis tezkiyesi (kişiliğin pislikten arındırılması) bu demektir. Başkasından sana haksızlıkla geçen şey pislik oluyor. Yoksa pislik “dünyaya bulaşmak” demek değildir. İşte o pislikten, başkasından sana geçmiş olanı dünyada vererek kurtulacaksın; dünyadan el etek çekerek değil… “Nefis tezkiyesi” kavramındaki “tezkiye” ile “zekat”ın neden aynı kökten olduğu anlaşılıyor olmalı…

İşte bunun için olmalı ki ilk sahabeler hidayete erince ilk olarak üzerindeki mal ve mülkten kurtulmak istemişler. Böylece nefislerini “tezkiye” etmişler. İlk hidayet coşkusunu burada bulmuşlar. Demek ki “Müslüman olunca ilk malını dağıttı…” sahneleri her şeyden önce arınma duygusunun, eşyaya yeni bakışın, derin bir bilincin, vicdani uyanışın ve bakış açısı değişiminin sonucu…

Yine bunun için olmalı ki bizim unuttuğumuz, Emevilerden beri nesh (!) olduğunu iddia edip durduğumuz “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaç fazlasını…” (Bakara; 2/219) ayeti sahabeleri derinden sarsmış, ömürleri boyunca kulaklarında çınlayıp durmuş…

Önce bu sarsıntıyı ve çınlamayı yakalamalıyız.

Sonraki kimi sahabelerin tekrar eski anlayışa dönüp biriktirme yarışına girmelerini ise ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Benim bu konudaki öncülerim en başta tabi Peygamberimiz olmak üzere Ebubekir, Ömer, Ali, Ebuzer, Ammar gibi ilk çekirdek sahabelerdir. Örneğin Ebubekir ve Ömer’in İslam’a girdiklerinde zengin tüccarlar olmasına rağmen öldüklerinde hiçbir şeyleri kalmamıştı.Yani din ve devlet (kamu) üzerinden hiçbir şey biriktirmemiş, yığmamış; “tekâsür” yarışına girmemişlerdi. Keza başta Peygamberimiz ve damadı Ali olmak üzere diğerleri de “ceketi ile gelip ceketi ile giderek” tüm kamu (din ve devlet) davası güdenler için çağlar boyu yankılanacak ölümsüz mesajlar vermişlerdi.

Hepsine selam olsun!

Allah onların yolundan ayırmasın…

Kaynak: ihsaneliacik.wordpress.com

About these ads

4 responses to “Sana Neyi İnfak Edeceklerini Sorarlar – Recep İhsan Eliaçık

  1. selam,

    “Başkasında yoksa bende de olmasın, olacaksa hepimizde olsun” idrakı insanlara nasıl yerleşecek

    yurdum insanının
    geleceği karartılmış, 500 milyar doları aşan dışborç..
    bu ülkenin % 99′u müslüman olduğu söylendiği halde
    enfeste ve afakta gösterilen ayetleri okuyamıyor
    Allah’ın dinini afyon haline getirenler ve şeytan yarenlerini, Allah’a havale etmek işin kolay yanı
    önemli olan davete hakkıyla icabet

    227.Ancak iman edip yararlı ameller işleyenler, Allah’ı çokca zikredenler ve kendilerine zulmedildikten sonra öçlerini alanlar müstesna. Zulmedenler nasıl bir inkilapla sarsılıp yıkılacaklarını bilecekler. şuara227

    Bu ayetteki müstesna durumuna nasıl gelinecek
    zulmedenlere bu inkilap nasıl yapılacak
    imtihan dünyasındayız deyip geçiştirilecek mi imtihan zaten bu öç’ü almak bu inkilabı yapıp yapamamak değil mi?
    ayetteki salih amel inkilapın kendisi değil mi
    Allah’ı cokca zikri nasıl anlıycaz
    sabır kader deyip başına gelenlere razı olmakmı
    yoksa sabır direnç göstermek mi
    sabırı kader anlayanlardan Allah razı olur mu

    Sabır ve salatla yaklaşın derken
    başınıza gelene sabredin, namazıda kılınmı diyor
    yoksa
    afakta ve enfesteki ayetleri iyi okuyup, direnin mi
    Allah’a nasıl tevekkül edicez.

    Böyleyken yinede ümitliyim
    Sevgili Ali Aksoy kardeşiminde bir yazısında okuduğum gibi
    süreç yavaş yavaş işliyor.

    esenlikle..

  2. selam,
    hanif dostlardan
    Asım kardeşten hoş bir çalışma

    Malum, Kur’an’da tabiat (doğa) tasvirleri yapan ayetler vardır.

    “Gökten su indirmek… Toprağı ekmek… Üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıklar, yemyeşil çayırlar, ormanlar, meyveler, develer, sekiz çift sığır… Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesi, ışık saçan güneş, parlayan ay, ışıldayan yıldızlar…vs.

    Bütün bu tasvirlerin “Yerde, gökte, tende, canda bir Yaratan sezdirtme”ye yönelik olmakla birlikte “mülk” arzusuyla yanıp tutuşanların “sahiplenme hırsı”nı kırmaya yönelik olduğunu görüyoruz.

    Çünkü bu tür tasvirlerin ardından genellikle şu değişmeyen ‘replik’ gelir: “Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah’a aittir.” (Ve li’llahi mulku’s-semevâti ve’l-arz).

    Aşağıda nuzül sırasına göre 5 tabiat (doğa) tasviri yapan ayet fragmanı (bölümü/parçası) okuyacaksınız. Ayetlerin öncesi ve sonrasına (siyak/sibak), geçtiği yerlere, kime ve ne için söylendiğine baktığımızda esas hitabın “toprağa, suya, ateşe, ağaca, ormana, hurmaya, üzüme, deveye, koyuna, sığıra…” velhasıl doyumsuz bir ihtirasla yere göğe sahip olmak isteyenlere yönelik olduğunu göreceksiniz…

    ***

    1-İlk tasvir (betimleme) Abese suresinde:

    “Bir baksın insan yediklerine

    Suyu nasıl bolca indirmekteyiz

    Sonra toprağı sürüp ekmekteyiz

    Orada nasıl tahıllar yetiştirmekteyiz

    Üzüm bağları… Yonca tarlaları…

    Zeytin ağaçları… Hurmalıklar…

    Yemyeşil ormanlar…

    Meyve ve çayırlar bitirmekteyiz

    Bütün bunlar sizin ve hayvanlarınızın faydalanması için.”

    (Abese; 80/24-32).

    Sure bütünlüğüne baktığımızda, muhatabın, yoksul ve kör birisi geldi diye surat asıp öte tarafa dönen ve onunla aynı mecliste oturmak istemeyen, Mekke’nin tek ve eşsiz zengini diye bilinen ve bu nedenle de el-Vahid diye anılan Velid bin Muğire el-Vahid (ve taifesi) olduğunu görürüz. Çünkü Velid’in geniş toprakları, oradan elde ettiği ambarlar dolusu tahılları, üzüm bağları, yonca tarlaları, zeytin ağaçları, hurmalıkları, meyve veren bahçeleri ve çayırları, ağıllara dizdiği develeri, sığırları ve bol miktarda “kenz” edilmiş yani biriktirilmiş/hazine haline gelmiş nakit parası (altın ve gümüşü) vardı (Razi).

    İşte o Velid’e deniyor ki; “Mülk Allah’ındır. Bütün bunlar senin değil. İhtiyacından fazla mal biriktirip onunla Mekke’de egemenlik kurmuşsun. Bunlarda yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin “hakkı” vardır. Allah’ın toprağını, suyunu, zeytinini, hurmasını ambarlara; devesini, koyununu, sığırını da ağıllara yığmışsın! Bunları sen mi yarattın ki sahipleniyorsun?”

    Asıl mesele bu.

    Yoksa bu tabiat tasvirleri Mekkeli müşrikleri Allah’a inandırmaya yönelik değildi. Zaten yerleri ve gökleri kim yarattı diye sorsan “Allah” demekteydiler. Allah’ın bir ve tek olduğuna da inanmaktaydılar. Fakat Allah’ın toprağına, suyuna, zeytinine, hurmasına, devesine, koyununa sahiplenmekte ve “Bunlar bizim başkasına vermeyiz” demekteydiler. Hacıların içinde put dolu Kabe’ye getirdiği hediyeleri, kolyeleri, mücevherleri, develeri, sığırları, koyunları aralarında üleşmekteydiler. Yoksa putların taştan tahtadan yapma şeyler olduğunu biliyorlardı. Bu tefeci bezirganların hiç birisi zırcahil değildi. Ebu Süfyan dört dil biliyordu…

    ***

    2- İkinci tabiat sahnesi Kaf suresinde;

    “Tepelerindeki göğe bir baksınlar,

    Onu nasıl da yapıp süslemişiz, hiçbir gediği yok.

    Altlarındaki yeryüzüne baksınlar,

    Nasıl da yayıp sağlam dağlarla donatmışız,

    Üzerinde her cinsten güzel bitkiler bitirmişiz.

    Vicdanından gelen sesi görebilecek,

    Özünü hatırlayacak her kulun,

    O’na yönelip ibret almasını sağlamak için.

    Baksınlar salkım salkım meyveleriyle

    Uzayıp giden şu hurma ağaçlarına…

    Bütün bunlar kullara rızık olsun diyedir.”

    (Kaf;50/6-11)

    Yani gökten inen su, yerden biten bitkiler, salkım salkım meyveler, uzayıp giden hurma ağaçları, bağlar, bahçeler… Bütün bunlar Allah’ın kulları için yarattığı rızıklardır. Üç beş tefeci bezirganın elinde tekelleşemez. İçinizden zenginler arasında dönüp dolaşan bir metaya dönüşemez, sınıf farkı yaratarak imtiyaz aracı haline gelemez.

    Bu türden tabiat tasvirlerinin günümüz için ne anlama geldiğini anlamak istiyorsanız şu haberi okuyun: “Peru’da ABD ile serbest ticaret antlaşması çerçevesinde, Yağmur Ormanları özelleştirilecek. Topraklar ve su kaynakları ile Petrol, Tarım, Doğalgaz, Kereste ve Madenler konusunda ABD şirketlerine geniş imtiyazlar verilirken, Petrol ve Doğalgaz aramalarında da geniş yetkiler veriliyor. Özelleştirmeler Peru Yağmur Ormanları’nın % 72 sini kapsıyor. Bunlara karşı çıkan Peru’lu yerliler sokaklara dökülerek protestolara başladılar. Gösterilerde 25 “Kızılderili” yerli hayatını kaybetti…”

    Dahası, geçenlerde bir haber de ABD’de bir şirketin “gökten yağan yağmuru” özelleştirmeye kalktığını okumuştum.

    Kur’an’ın Mekke’li mülk sahiplerine verdiği ilk mesajlar, Müslümanlar Kitab’ın üzerine yatıp horul horul uyuduğundan çağımızda Peru’lu Kızılderililerin vicdanında tecelli ediyor demek… Çünkü siz -üstelik elinizin altında Kitap olduğu halde- uyursunuz fakat insanlık vicdanı uyumaz. Mutlaka bir yerden, bir şekilde sökün eder. “O her an bir iş ve oluştadır…”

    Kur’an’daki doğal hayat tasvirlerinin ne için yapıldığı ve günümüzde bunun ne anlama geldiği sanırım anlaşılıyor.

    Bu tasvirler bilimi onaylamak için yani gökten bahsediyorsa astronomi, yerden bahsediyorsa jeoloji, hayvanlardan bahsediyorsa zooloji, bitkilerden bahsediyorsa botanik bilgileri vermek için değildir. İçinde evrenin sayısal şifreleri filan da saklı değildir.

    Bilakis insanoğlundaki “sahip olma hırsını” ve “mülk kibrini” kırmak ve bütün bunların sahibinin Allah olduğunu hatırlatmak içindir. “Lehu’l-mülk”ün anlamı budur. Kıssaların anasındaki “vesveselerin anası” neydi? “Yıkılmayacak bir mülke kavuşacaksınız.” (en tekûne melekeyn/mulk-i la yeblâ)… (A’raf; 7/20> Taha; 20/120).

    ***

    3- Üçüncü tabiat sahnesi, yurdum insanının mezar kasidesi haline getirdiği Yasin Suresi’inden. Bölümün son ayetine dikkat edin, tasvirler nereye bağlanıyor gözlerinizle görün:

    “Ölü toprak onlar için bir ayettir. Biz ölü toprağa hayat vererek ürünler çıkardık, ondan yiyip duruyorlar. Orada hurma bahçeleri ve üzüm bağları yetiştirdik, içinden pınarlar fışkırttık. Bütün bunları kendi elleriyle işleyip ürün elde ederek yesinler diyedir. Bu şükürsüzlük neden? Yücedir, eşsizdir O.

    Her şeyden çiftler meydana getiriyor; yerin bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmeyecekleri neler, nelerden.

    Gece de onlar için bir ayettir. Ondan gündüzü çekip çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlıkta kalıvermişler.

    Güneş de onlar için bir ayettir. Kendi yörüngesinde akıp gidiyor. İşte bu güçlü ve her şeyi bilenin belirlediği doğadır.

    Ay da onlar için bir ayettir. Ona da bir takım menziller tayin etmişiz, döner dolaşır eğri bir hurma dalı şeklini alır. Ne güneş aya yetişebilir ne de gündüz geceyi geçebilir. Hepsi de uzayın içinde yüzer dururlar.

    Yüklü gemilerin insanları taşıyıp durmaları da onlar için bir ayettir.

    Ve böyle daha nice binekler yaratmamız da onlar için bir ayettir.

    Müstahak görürsek onları denizde boğabiliriz, bu takdirde imdat seslerine ne gelen olur, ne de kurtaran. Ancak sevgi ve merhametimizle kurtulup yaşamlarını biraz daha uzatabilirler.

    Hal böyleyken onlara “Geçmişte olanlardan ibret alıp gelecek için hazırlanarak Allah bilinciyle yaşayın ki üzerinize sevgi ve merhamet yağsın” dendiği zaman aldırış etmediler. Zaten Rablerinin ayetlerinden hiç birine aldırış etmediler, hep yüz çevirip durdular.

    Onlara “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden başkaları için harcayın” denildiği zaman, o kâfirler, iman edenler için şöyle dediler: “Allah isterse onları doyurur, biz mi doyuracağız onları? Siz düpedüz sapıtmışsınız, başka bir şey değil?” (Yasin; 33-47)

    Demek ki bu ihtiras sahipleri toprağa, ürüne, hurma ve üzüm bağlarına, pınarlara, ovalara, yağmur ormanlarına, yerin bitirdiklerine, geceye, gündüze, aya, yıldızlara, yüklü gemilere, denizlere, akarsulara her şeye sahip olmak isterler. Bütün bunlara sahip olduktan sonra da “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden başkaları (yoksullar, muhtaçlar, mahrumlar) için harcayın” dendiğinde “Allah isterse doyurur onları, biz mi doyuracağız” derler. Tabiî varlıklara (üretim araçlarına) doyumsuz bir ihtirasla sahiplenirken bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu hatırlarına gelmez, ama “verin” denince Allah akıllarına gelir ve “O verse ya” derler…

    ***

    4- Dördüncü tabiat tasviri Fatır suresinden. Bölümün sonunda söz nereye bağlanıyor dikkat edin, yine aynı şey;

    “Allah’ın yukarıdan su indirip onunla rengârenk meyveler bitirdiğini,

    Dağları beyaz, kırmızı, siyah ve rengârenk desenlerle bezediğini görmüyor musunuz?

    İnsanların, sürüngenlerin ve hayvanların da

    Aynı şekilde rengârenk olduğunu görmüyor musunuz?

    Kulları arasında ancak ilim sahipleri (ulema)

    Allah’ın korku ve titremesini içlerinde duyarlar.

    Allah güçlüdür, bağışlayıcıdır; bundan hiç şüpheniz olmasın.

    Allah’ın kitabını okuyup ardınca gidenler,

    Namazı cânı gönülden kılıp

    Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık verenler,

    Asla zarar etmeyecek bir alışveriş yaptıklarını umabilirler.

    Çünkü Allah, mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka,

    Engin cömertliğinden onlara daha fazlasını verecektir.

    Çünkü O hem bağışlayan, hem de şükrün karşılığını bolca verendir.”

    (Fatır; 27-30)

    Demek ki ilim sahipleri (ulema) gökten inen suyun, rengarenk meyvelerin, siyah, kırmızı, beyaz dağların, insanların, sürüngenlerin ve hayvanların yani topyekün tabiatın (doğanın) bilgisine sahip olanlardır. Çünkü İkbal’in dediği gibi tabiat Allah’ın davranışıdır. O’nun davranışı (tabiat) ile sözü (vahiy) arasında çelişki bulamazsın.

    Dahası ilim sahipleri (ulema) hem tabiî varlıkların bilgisine sahip olanlar hem de bütün bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğunu bilenlerdir. Bu nedenle Allah’a karşı korku ve titreme içinde olurlar. Allah’ın (kevnî ve kavlî) Kitabını okurlar ve ardınca giderler. Namazı cânı gönülden kılarlar, kendilerine verilen rızıktan gizli açık infak ederler. Bütün bunların sahibinin kendileri olduğu kibrine kapılmazlar, paylaşırlar, bölüşürler. Allah da böylesi bir şükrün karşılığını bolca verir.

    Demek ki “şükür” yemeği tıka basa yedikten sonra gerinerek “Elhamdulillah” çekmek değildir. Bizzat ve bilfiil vermek, bölüşmek, paylaşmaktır. Gizli açık infak etmektir. Hz. İsa’nın dediği gibi “Siz Ferisiler bardağın ve tabağın dışını temizlersiniz, ama içiniz açgözlülükle ve kötülükle doludur. Ey akılsızlar! Dışı yapanla içi yapan aynı değil mi? Siz yemeği başkasıyla bölüşün o zaman sizin için her şey yıkanmış olur (şükür budur). Ama vay halinize Ferisiler! Siz nanenin, sedefotunun ve her tür sebzenin ondalığını verisiniz de adalet ve merhameti ihmal edersiniz. Ondalıkla uğraşacağınıza asıl bunları yerine getirmeniz gerekirdi.” (Luka; 11:37-47, Matta; 23:1-36, 12: 38-40).

    ***

    5- Beşinci tabiat tasviri Vakıa suresinden:

    “Sizi biz yarattık, hala kabul etmeyecek misiniz?

    Attığınız o meniyi hiç düşündünüz mü?

    Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

    Aranızda ölümü biz takdir ettik. Bizim önümüze geçilemez.

    Varoluşunuzu değiştirmek ve bilemeyeceğiniz bir yaratılışla

    Sizi yeniden var etmek üzereyiz.

    Madem ilk yaratılışı biliyorsunuz

    O halde bu düşüncesizlik neden?

    Toprağa ektiğiniz tohumu hiç düşündünüz mü?

    Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

    Hiç şüpheniz olmasın,

    İstesek onları çere çöpe çevirirdik de ağzınızda şöyle geveler dururdunuz: “Eyvah mahvolduk. Gitti her şey elimizden!”

    Peki içtiğiniz suyu hiç düşündünüz mü?

    Buluttan onu siz mi indiriyordunuz yoksa indiren biz miyiz?

    İstesek onu iyice acı ve tuzlu yapardık. Bu şükürsüzlük neden?

    Peki tutuşturduğunuz ateşi hiç düşündünüz mü?

    Onun ağacını siz mi yaptınız, yoksa yapan biz miyiz?

    Biz onu hem bir hatırlatma, hem de çöl yolcularına faydalı kıldık.

    O halde Rabbini o büyük adıyla an ve yücelt! (Vakıa; 56/57-74)

    Görüldüğü gibi burada da dört temel tabiî varlık (insan, toprak, su, ateş) tasvir ediliyor. Bunların yaratıcısının ve sahibinin Allah olduğu resmediliyor. Sahip olma ihtirası ile yanıp tutuşan mülk sahiplerine soruluyor: Bunları siz mi yarattınız ki sahip olmaya kalkıyorsunuz? Bunlar kimsesiz insanlar (çöl yolcuları) faydalansın diyedir. Hz. Peygamber’in “Üç şey ortaktır: Su, ateş ve mera (toprak)” (Ebu Davud; Buyu’, 3016; İbn Mace; Ahkâm, 2463). buyurduğundan da anlaşılacağı gibi bunlar alımın satımın ve mirasın konusu olamazlar.

    Yukarıda geçen “Mahrum bırakıldık” (yani gitti her şey elimizden), “Rabbinin yüce adını tesbih et” (Keşte tesbih edenlerden olsaydık) ifadeleri Kalem suresindeki Bahçe sahipleri kıssasındaki ile aynıdır.

    Burada tesbih, eline 99’luk tesbih alıp sub sub sub tesbih çekmek değildir. Bahçe sahiplerinin “Keşke tesbih edenlerden olsaydık” ifadelerinden de anlaşılacağı gibi “Bahçenin ürünlerinden yoksullara verseydik, böylece Allah’ı tesbih etmiş olsaydık” demektir.

    Keza toprağın (yerüstü zenginlikleri/tarım ürünleri), suyun (deniz ürünleri) ateşin (yeraltı zenginlikleri/petrol/doğalgaz) sahibinin Allah olması, hammaddesini yaratan doğrudan “Allah” olduğu için “herkese” (en-Nâs) aittir demek olur. Dolayısıyla bunlara kişiler sahiplenemez, diğer kişileri bunlardan mahrum bırakamaz. Aksi halde “Bir gün sabah kalktığınızda mahrum bırakılanın bahçe sahipleri gibi kendiniz olduğunu anlarlarsınız da iş işten geçmiş olur” manasına gelir…

    İlginçtir, Kur’an’ın “tesbih” ve “şirk” kavramlarını ilk bahçe sahipleri kıssasında kullandığını görüyoruz. Kur’an’ın sinirleri alınıp, ekonomi-politik vurgusu yok edilip tapınak kitabına dönüştürüldüğü ve bir “ölü metin” haline getirildiği için bu kavramların esasında Allah’ın mülküne ortak olmak, Allah’ın mülkünden aldığını iade etmek, üzerinde fazlalaşanı geri vermek (zekâ, afv), karşılıksız kredileşmek (kard-ı hasen=kredi?), fazla olanı (ribâ/rebve) reddetmek, fazlalaşanı vererek tüketmek, azaltmak (infâk), bütün bunları doğru olanı tasdik/sözün namusu adına (sadaka/sıdk) için yapmak ile ilgili olduğu unutulmuştur…

    ***

    Düşünün…

    Allah’a inanan bir halka tabiat tasvirlerinin yani yerdeki ve gökteki nimetlerin sıralanmasının manası ne olabilir?

    Yeri ve göğü yaratanın; toprağı, suyu, ateşi, tarlaları, bağları, bahçeleri, meyveleri, hurmaları, develeri, sığırları vb. yaratanın Allah olduğunu göstermek mi?

    Bütün bunları kim yarattı desen zaten “Allah” demiyorlar mıydı? (Lokman; 25, Zumer; 38, Zuhruf; 9, 87)

    Hala da öyle değil mi?

    En azından insanlığın % 95’i öyle değil mi?

    Tevhid, yerde ve gökte Allah’ın “bir” olduğu ile ilgili değil; bilakis yerde ve gökte mülkiyetin sahibinin “bir” (ehad) olduğu; bunun bölünmez, parçalanmaz, ortak kabul etmez bir “bütün” (samed) olduğu ile ilgilidir.

    Ve bu birlik ve bütünlük Allah dış dünyada görünür bir nesne olmadığı için insanların dünyasında en-Nâs’ta (insanların tümü) tecelli eder. En-Nâs’ta mülkiyet birilerinin elinde toplanır, en-Nâs’ın geri kalanı bundan mahrum bırakılırsa birlik ve bütünlük parçalanmış, en-Nâs’a (Allah’a) şirk koşulmuş olur.

    Onun için Kur’an tevhidin özüne “Lehu’l-mülk”ü koyar. Bunu çıkardığınız zaman Allah yerle; tarihle, tabiatla, hayatla ilişkisi olmayan, Aristo’nun Muharrik-i Evvel’i gibi soyut bir teoloji nesnesi haline gelir.

    Oysa Kur’an’ın Allah’ı “Dipdiri yaşam kaynağı (Hayy) ve Yarattıkları üzerinde titreyen (Kayyum)” değil miydi.

    bu yazıya şöyle bir yorum yapsak

    Adalet mülkün temelidir diye
    mülk sahibi olduğunu sananlar
    mülkün temelini kaydırıp
    mülk sahibi olmamız adalettir derler

    esenlikle..

  3. Geri bildirim: Sitemap 07.01.2014 | Ali Aksoy·

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s