Ali Umuç

KUR’AN’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Kitabımızın birinci bölümünde Kur’an’ın indiriliş nedenlerini, beşinci bölümünde ise O’na karşı yapılması gereken vazifeleri açıkladık. Bu bölümde de Kur’an’ın indiriliş nedenlerini dikkate almayan ve O’na karşı yapması gereken vazifelerini yapmayan insanların, O’na yanlış yaklaşımlarından ve bu yaklaşımların sonuçlarından bahsedeceğiz. Kur’an-ın anlaşılmasının önündeki engeller adını verdiğimiz kitabımızın bu son bölümünü, iki alt başlık altında incelemeye çalışacağız. Birinci alt başlıkta; Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasının önündeki engellerden bahsedilecektir. İkinci alt başlıkta ise; bu engeller yüzünden ortaya çıkmış olan Kur’an’a yanlış yaklaşımlardan bahsedilecektir.

A) KUR’AN’IN ANLAŞILMASININ ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Şimdi Kur’an’ı Kerim’in doğru anlaşılmasının önündeki engelleri kısaca tanıtmaya çalışacağız. Bize göre Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına engel olan iki temel sınıf vardır.

1. Her tondan İslam düşmanları: Çeşitli tuzaklar kurarak, Müslümanları Kur’an’ı anlamaktan alıkoyan kişi ve kurumları bu sınıfta inceleyebiliriz. Bu sınıfta olanlara, oryantalistler ve onların yerli müsveddelerini, Allah’ın hükmünün yerine geçmek üzere hüküm koyan zalim idarecileri ve Müslümanların dinleriyle oynayarak reyting kazanmaya çalışan bazı medya mensuplarını örnek olarak gösterebiliriz. Bu sınıfı oluşturan; oryantalistler, zalim yöneticiler ve medya mensuplarının zaman zaman Müslümanlardan yanaymış gibi görünmeye çalışmaları bizi aldatmamalıdır. Bu sınıfın üyelerinin bir kısmını oluşturan oryantalistler, objektif olduklarına inandırmak için bazı değerlerimize inandıklarını ifade etmelerine rağmen, içlerinden İslam dinine ve Müslümanlara karşı büyük bir kin duymaktadırlar. Aynı şekilde bu sınıfın üyelerinden olan bazı yöneticilerde, gizli kapılar arkasında din düşmanlığı yapmalarına rağmen, seçim meydanlarında politik çıkarlarını kaybetmemek için Müslümanların dinlerine saygılı olduklarını açıklamaktadırlar. Politikacıların seçim meydanlarında söyleyecekleri bir söz onları halkın yanında temize çıkarmakta, hem de yaptıkları İslam düşmanlığını unutturmaktadır. Yine bu sınıfın üyelerinden olan Medya mensupları da aynı şekilde hareket etmektedirler. Onların birçoğu, Allah’ın dinine karşı yapmadığı düşmanlığı bırakmamakta, ancak kendilerine sorulduğunda “Elhamdülillah bizde Müslümanız” demektedirler. İslami bilgiden yoksun bırakılmış halk, bu sözle rahatlıkla aldatılabilmektedir. Ağzı içki kokan ve her fırsatta İslam dinine tabi olamayacağını iddia eden bu tiplerin “Elhamdülillah bizde Müslümanız” sözleri bizi asla aldatmamalıdır. Bu sınıfa mensup olanların hiçbirisi; Kur’an’a okuyup amel etmek için yaklaşmamıştır. Onlar, Kur’an’a düşmanca yaklaşmaktadırlar. Bu yüzdende Kur’an’ın sağlıklı anlaşılmasını engellemek için bütün güçleriyle çalışmaktadırlar.

2. Her tondan gelenekçi Müslümanlar: [private] Bu sınıfta olanlar; İslam’a hizmet ettiği sanılmasına rağmen aslında İslam’a zarar veren gelenekçi Müslümanlardır. Bunların İslam dinine verdikleri zarar yüzyıllarca idrak edilememiş olduğundan, halk bu sınıftan olan alimlere derin bir saygı duymaktadır. Ümmetin alimlerinin büyük bir çoğunluğu da bu sınıftandır. Bu sınıfın mensuplarının çoğunluğunun ümmetin alimleri olduğunu söylememize rağmen üzülerek belirtelim ki; bu alimlerin Kur’an’a yaklaşımları, Kur’an’da önerilen yaklaşıma uygun olmamıştır. Sahabe döneminde, Allah’tan gelen ilahi rehberle baş başa olan muhataplar, Allah’ın kitabıyla hidayete koşuyorlardı. Ancak daha sonra gelen bazı alimler; Kur’an’i değeri sıfır olan konularla insanları uğraştırıp, onların ayrıntılar içinde boğulmasına sebep olmuşlardır. Bu tip alimler yüzünden; Allah bu konuda ne buyurmuş? Kaygısından uzaklaşan ve acaba bu meselenin mezhebimizde hükmü nedir? Kaygısıyla yanıp tutuşan kör mukallitler ortaya çıkmıştır. Yine bu tip alimler yüzünden, ümmet arasındaki birlik ve beraberlik kaybolmuş ve ümmet itikadi, ameli ve siyasi birçok fırkalara ayrılmıştı. Hatta o alimlerin binlerce sene önce ortaya çıkarmış olduğu bu gereksiz ayrıntılar, günümüzün Müslümanlarını bile birbirlerine düşürmektedir. Sonuçta; Onların bazı yorumları, Müslümanların Kur’an’a dayalı vahy İslam’ından uzaklaşmasına ve hurafe ağırlıklı kültür İslam’ına tabi olmasına sebep olmuştur.
Genel olarak sınıflandırdığımızda iki sınıfa ayırdığımız, Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engelleri şimdi de dört ana başlık altında sınıflandırarak bu sınıfları birer birer açıklamaya çalışalım. Bu sınıflandırmaya göre; Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki engeller dört tanedir. Ve bu engeller şunlardır.

a) Oryantalistler ve bunların yerli müsveddeleri

b) Bazı medya mensupları

c) Zalim yöneticiler ve yardımcıları

d) Geleneksel anlayışı savunan din alimleri

a. Bazı Oryantalistler ve bunların yerli müsveddeleri:

Doğu bilimlerini araştırmakla işe başlayan, daha sonra araştırdıkları ilimlerin sınırlarını kendileri belirlemeye kalkışan gayri Müslim araştırıcılara Oryantalistler adı verilmiştir. Bunların bir diğer adı da Şarkiyatçılardır. Bunlar; İslam dini ve O’nun temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim üzerinde çok çeşitli araştırmalar yapmış ve eserler yazmışlardır. Oryantalistler, Kur’an-ı Kerim hakkında yazmış oldukları eserlerde; Kur’an vahyinin kaynağı ve mahiyeti, Kur’an metninin sıhhati, Kur’an’ın tespiti, tertibi ve cem’i gibi konuları ağırlıklı olarak araştırmış ve bu konularla ilgili olarak çeşitli iftiralar ortaya atmışlardır. Bir taraftan kendilerinin objektif bir araştırıcı oldukları izlenimini vermeye çalışırken, diğer taraftan insanların kalplerine şüphe tohumları saçmışlardır. Oryantalistlerin, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim hakkındaki iddialarına bu kitabın ikinci, üçüncü ve dördüncü bölümlerinde gereken cevapları vermiş olduğumuzdan, bu bölümde daha fazla ayrıntıya girmeye gerek görmüyoruz.

Ülkemizde oryantalistlerden etkilenmiş olan, onların yerli müsveddeleri bulunmaktadır. Bunlar oryantalistlerden edindikleri yarım yamalak bilgileri malzeme yaparak, İslam dininin aleyhinde yazıp çizmektedir. Bu tipler, İslam dinine yaptıkları hakaretler tutarınca ödüller almakta [332] ve meşhur olmaktadır. Bu tipleri araştırdığımızda, onların iki değişmez vasfa sahip olduklarını görüyoruz.

Bu tiplerin birinci vasıfları; Kur’an merkezli İslam anlayışıyla tanışmamış olmalarıdır. Bu tipler kısır ve yüzeysel bir İslami bilgiye sahiptirler. [333] Bu yüzeysel bilgilerini, İslam dinini anlamak için değil de, eleştirmek için kullanmaktadırlar. Bu tipler, zaman zaman bizimde eleştirdiğimiz kültür İslam’ını eleştirmekte, ancak İslam dininin temel esaslarını eleştirdiklerini zannetmektedirler. Ellerinde geleneksel İslami anlayışa mensup olan bazı alimlerin kitaplarından naklettikleri uydurma ve çelişkili haberlerden başka hiçbir tutanakları da yoktur. Zaten onları da kendileri araştırıp bulmamış, kendileriyle aynı niyeti paylaştıkları oryantalist fikir babalarından ödünç almışlardır.

Bu tiplerin ikinci vasıfları ise, objektif bir araştırmacıya yakışmayacak bir şekilde tarafgir olmalarıdır. Tarafgir ve önyargılı bir araştırmacının objektif olabilmesi ve gerçeği ortaya çıkarabilmesi mümkün olmadığından bu tipler ilim adamında olması gereken objektifliğe sahip değillerdir. Onlar tarafgir olduklarından, araştırmalarında; hakkı aramayı değil, İslam dini aleyhine malzeme bulmayı amaç edinmişlerdir. Onların önceden uydurulmuş olduğunu iddia ettikleri rivayetleri, daha sonra ilmi gerçeklermiş gibi Müslümanlar aleyhinde kullanmaya çalışmaları tarafsız olmadıklarının delilidir. Yine, reddettikleri delilleri, Müslümanlar aleyhine kullanmaya çalışmaları da tam bir tutarsızlıktır. Oryantalist müsveddelerinin hiçbirisi Taberi’nin yazmış olduğu tarih ve tefsir kitaplarına güvenilir dememektedir. Ancak bunların hemen hemen hepsi, bu kaynaklarda geçen bizimde katılmadığımız uydurma rivayetleri, sanki tarihi gerçeklermiş gibi işine geldiğinde delil olarak kullanırlar. Bize göre bu ilmi ahlaka uygun bir davranış değildir. Çünkü, kendileri de biliyorlar ki, bu tip kitaplardaki birçok bilgiler, Kur’an’a dayalı sahih bilgiler değildir. Bu tip kitaplardaki bilgiler, çoğunlukla, uydurma ve zayıf senetli bilgilerdir. Mesela: Erdoğan Aydın, adı geçen kitabının 78. sayfasında “Ahzab suresinin aslında Bakara suresine denk olduğunu” belirten rivayeti Kur’an’ın korunmamış olduğuna delil olarak vermektedir. [334] Şimdi kendisine sormak lazım; Taberi’de geçen bu tip bilgileri günümüzde yaşayan hangi muteber İslam alimi kabul etmektedir? Eski alimlerin bazıları bu tür rivayetleri kitaplarına almış oldukları için büyük bir hata yapmışlardır. Biz kitabımızın çeşitli yerlerinde bu rivayetleri nakleden alimleri eleştirmiş ve bu rivayetlerin uydurma olduğunu belirtmiştik. Sizin delil gibi ortaya attığınız bu rivayetlere dayanarak hiçbir İslam alimi Kur’an’ın eksiltildiğini söylememiştir. Hakkı arayan tarafsız bir araştırıcı, uydurma olduğunda en ufak bir şüphe olmayan bu tür rivayetleri delil getirerek, iddiasını bunlarla desteklemez. Bize göre, iddialarını uydurma rivayetlere dayandıran bu tip araştırmacılar, ilk başta kendi okuyucularını aldatmaktadırlar. Son olarak şunu belirtelim; Gerek oryantalistlerin gerekse de onların müsveddelerinin Müslüman halk ve gençler üzerinde etkileri yok denecek kadar azdır. Onlar daha çok, İslam’ı anlamaya çalışmayıp, İslam aleyhinde malzeme arayan kendileri gibi insanlar üzerinde etkili olmaktadırlar. Bize düşen vazife; dinimizi Kur’an’dan öğrenmeye çalışmak, diğer kitaplardan da Kur’an’ın kapalılığını giderecek kadar sahih bilgiler edinmeye çalışmaktır. Bu tiplerin bilmediği veya yanlış bildikleri meseleleri açıklayarak onları aydınlatan kitaplar yayınlamak ve hem onların, hem de onların tuzağına düşen zavallıların kurtulmaları için çalışmak ta yine bizim vazifelerimizdendir.

b. Bazı Medya mensupları:

Bilindiği gibi; Hz Peygamber Medine’de iken o dönemde, İslam düşmanı Yahudi’lerin elinde basın silahı bulunmaktaydı. Onlar ellerindeki bu silahı çok iyi kullanmakta ve özellikle savaş zamanlarında Müslümanlar aleyhinde bir kamuoyu oluşturmaktaydı. Günümüzdeki bazı medya mensupları da, Medine’deki şairlerin yaptıklarının aynısını yapmaktadırlar. Bu tip medya mensupları; kendi istekleri doğrultusunda kamuoyu oluşturup toplumu yönlendirmek için çeşitli programlar yaparlar. Yaptıkları bu programlarda da, hangi görüş doğrultusunda insanları yönlendirmek istiyorlarsa, programa o görüşü savunan ilim adamlarını çıkarmakta ve çıkardıkları ilim adamlarına da yönlendirici sorular sorarak, halkın o görüş doğrultusunda düşünmesini sağlamaktadırlar. Bu yönlendirmeden sonra, yapılan anketler ve röportajlardan bazıları seçilir ve halkın çoğunluğunun medyanın görüşünde olduğu ispatlanmaya çalışılır. Bu programları izleyen izleyicilerde, medyadan edindikleri bu bilgileri; kahve, park, işyeri, okul…vb yerlerde birbirlerine anlatarak yayarlar. Bütün bu aşamalardan sonra, artık medya istediği fikri kamuoyuna benimsetmiştir. İşte medya, bu yönlendirmesinin sonucunda; bazen cüceleri dev, bazen de devleri cüce haline dönüştürmekte ve toplumu da bu tip yanlış yönlendirmelerle aldatmaktadır.

Hiç kuşkusuz medya tehlikeli ve güçlü bir silahtır. Medya silahının gücünü bilen politikacılar, medya patronlarıyla iyi geçinip, medyanın gücünden faydalanmaktadırlar. Medya patronları, politikacıların isteğine uygun bir kamuoyu oluşturmaya çalışırken, politikacılarda onlar adına iş takibi yapmaktadırlar. Politikacılarla medya patronlarının yaşam tarzı; Biyolojide öğrendiğimiz simbiyoz (ortak) yaşama adı verilen, her iki tarafında birbirinden faydalanması esasına dayalı olan yaşam tarzı ile aynıdır. Bu yaşam tarzının bozulması halinde, her iki tarafta zarar görmekte olduğundan, yaşamak için birbirlerine muhtaçtırlar. Bu yüzden, hiçbir zaman birbirlerine ihanet edemezler. Bu yaşam tarzını sürdürenler, ortak çıkarlarını koruyabilmek için birlikte hareket ederler. Politikacılarla medya patronları da, ortak çıkarları korumaya dayalı yaşam tarzıyla yaşadıklarından, ellerindeki güç ve saltanatı kaybetmemek için, birbirlerinden ayrılamazlar. Çünkü, politikacının olmaması medya patronlarının, medya patronlarının olmaması da politikacıların çıkarlarını tehlikeye sokmaktadır. Olayın bir başka yönü de şudur. Bilindiği gibi ülkemizdeki insanların büyük bir bölümünü düşük gelir seviyesine sahip olan işçi, memur, köylü ve küçük esnaf kesimi oluşturmaktadır. Bu insanlar kazandıkları üç beş kuruşla ancak geçimlerini sağlamaktadırlar. Ancak bunların yanında hiç çalışmadığı halde, hatırlı dostların araya girmeleri sayesinde, bir gecede trilyonları kazanan ve halkın vergileriyle alınan devlet malları kendilerine peşkeş çekilen insanlarda vardır. İşte halkın mallarının kendilerine peşkeş çekildiği bu insanlardan bir kısmı da, bazı medya gruplarının patronlarıdır. Yukarda da açıkladığımız gibi bazı medya patronları halkın mallarını çalmakta ve bu hırsızlığına müsaade etmeyecek olan Müslümanlardan da rahatsız olmaktadır. Bu yüzden, Müslümanların sömürü ve hırsızlığa tahammül edemeyeceklerini bilen medya patronları, Müslümanlarla mücadele eden ve kendileri için iş takipçiliği yapan politikacıları desteklerler. Politikacılarsa kendilerine verilen bu desteğe, medya patronlarının halkın mallarını hortumlamasına göz yumarak karşılık verirler.

Şimdi de Medya patronlarının sahibi oldukları Medya kuruluşlarında çalışan, bazı medya mensuplarının faaliyetlerine bir bakalım. Allah’ın dininin doğru anlaşılmasına engel olmak için; bazı medya mensupları açıktan, bazıları da gizliden İslam düşmanlığı yapmaktadırlar. Bu tip medya mensupları, yapmış oldukları programlarla Müslümanları ayrıntılarla uğraştırıp, dinin asıl meselelerinden uzaklaştırmaya çalışırlar. Medya yardımıyla dinini öğrenmeye çalışan Müslümanlarsa, suni ve gereksiz gündemlerle meşgul olur dururlar. Medya mensuplarının zaman zaman İslami programlar hazırlamış olmaları bizi aldatmamalıdır. Eğer herhangi bir medya kuruluşu, İslam dininin sağlıklı anlaşılmasını isteseydi, itibar edilen din adamlarına belirli periyotlar la eğitici programlar hazırlatır ve Müslümanların bilgilendirilmesine katkıda bulunurlardı. Halbuki onlar böyle yapmak yerine, mevki ve makam meraklısı üç beş tipi bularak, onlara istediği şeyleri söyletmekte ve hazırladıkları programlarla Müslümanların kafalarını karıştırmaktadır. Medya mensupları, bilgisizliği ortada olan bazı gelenekçi tipleri, zaman zaman kendilerinin maşa olarak kullandıkları bu tiplerin karşısına çıkartıp aşağılamakta ve böylece halkın inancı ile adeta alay etmektedir. Bu tip medyanın hazırlamış oldukları programların, Müslümanların; iman, amel ve ahlakını olumlu yönde etkileyecek programlar olmadığı açıkça ortadadır. Onların belirli gün ve gecelerde Kur’an okutmaları, Ramazan ayında kitaplar hediye etmeleri bizi yanıltmamalıdır. Çünkü okunan Kur’an’ı halkın anlamadığını onlarda biliyor, biz de biliyoruz. Verdikleri kitapların tamamına yakını, Kur’an’ın sağlıklı anlaşılmasını engelleyen hurafe kitaplardır. Onlar, Ramazan ayı geldiğinde İslam dini aleyhinde açıktan yapmış oldukları düşmanlığa bir süre ara vermekte, ancak Ramazan ayı geçtikten sonra kaldıkları yerden devam etmektedirler. Her Müslüman bilmelidir ki, Medya silahı çoğunlukla Müslümanlar aleyhine kullanılmaktadır. Bu silahın olumsuz etkisi sanıldığından da büyüktür. Çünkü, bir imam bir camideki cemaati, bir merkez vaizi bir şehirdeki camilerdeki cemaati irşad etmeye çalışırken, elinde medya silahı olan bir İslam düşmanı, ülkenin dört bir yanındaki insanları ifsat etmektedir. Medya ülkenin içerisindeki insanları çeşitli kişilerin yardımıyla ifsad etmektedir. İşte medyanın kendilerine ifsad etme işini yüklediği kişilerden bazıları da din adına konuşan bazı tiplerdir. Medyanın pohpohlamalarıyla ortaya çıkan ve kendilerini akıllı sanan bu tipler, kendilerine her mikrofon uzatıldığında Müslümanlara saldırırlar. Bu tiplerin hiçbirisi, TV’ye çıktıklarında demokratik laik sistemi eleştirerek bu rejimin yöneticilerine hakaret edememiş veya etmemiştir. Ancak aynı tipler, TV ekranlarında kendilerine ceza veremeyeceğinden emin oldukları mazlum Müslümanlara saldırmaktan geri durmamıştır.

Bu tiplerin bazıları devletin isteği doğrultusunda yorumlar yaparken, bazıları da meşhur olayımda nasıl olursa olsun mantığıyla saçma sapan yorumlar yapmaktadır. TV’ye sık sık çıkan bu tiplerden biri; devletin meşru olsun veya olmasın her emrine itaat edilmesi gerektiğini belirtmiş ve bu iddiasına da Kur’an-ı Kerim’in “Ey İman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin…” [335] ayetini delil getirmiştir. Ancak aynı tip ayetin devamını görmezlikten gelmiştir. Ayetlerin bağlamlarına baktığımızda bu ayetlerin onların iddiasını yalanladığı ortaya çıkmaktadır. Şimdi bu tiplerin resmi din anlayışını desteklemek için Allah’ın ayetlerini nasıl istismar ettiklerini ayetlerin bağlamlarına bakarak ispatlamaya çalışalım. Kur’an-ı Kerim’deki Nisa suresinin 59. ayetinden başlayarak Nisa suresinin 65. ayetine kadar önyargısız bir şekilde okuyalım.

“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, -Allah’a ve Ahiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve peygambere götürün. Bu daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir. “ Nisa suresi 59. ayet

“Şunları görmedin mi, kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını sanıyorlar da hakem olarak tağuta başvurmak istiyorlar! Oysa kendilerine onu inkar etmeleri emredilmişti. Şeytan da onları iyice saptırmak istiyor. “ Nisa suresi 60. ayet

“Kendilerine:” Allah’ın indirdiğine ve Peygambere gelin! Denilince, o ikiyüzlülerin, senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” Nisa suresi 61. ayet

“Ya nasıl, elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen sana gelirler: “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik.” Diye Allah’a yemin ederler. “ Nisa suresi 62. ayet

“Allah onların kalplerinde olanı bilir. Onlara aldırma, onlara öğüt ver ve onların içlerine işleyecek güzel söz söyle!” Nisa suresi 63. ayet

“Biz hiçbir Peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler, Allah’tan günahlarının bağışlanmasını isteseler ve Peygamberde onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici ve merhametli bulurlardı. “ Nisa suresi 64. ayet

“Hayır! Rabbin Hakkı için onlar aralarında çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. “Nisa suresi 65. ayet

Kur’an bütünlüğüne baktığımızda da, yüce Allah’ın kimlere itaat etmemiz gerektiğini ve kimlere itaat etmememiz gerektiğini açıkladığını görüyoruz. Kur’an-ı Kerim; kafirlere ve münafıklara, [336] heva ve hevesine tabi olanlara itaat edilmemesi [337] gerektiği açıklamıştır. Yine Kur’an-ı Kerim’de kafirlerle uzlaşmamak gerektiği belirtilmiş ve Mü’minleri bırakarak kafirlerle dost olmaya çalışan münafıkların kafirlerin yanında boşuna şeref aradıklarından bahsedilmiştir. [338] Bu açıklamalar Kur’an ayetlerinin birçoğunun bu tipleri yalanladığını göstermektedir. İslami kitaplarda da bu ayetlerin; Allah’ın Peygamberinin hakemliğini kabul etmeyerek, Müslümanlara düşman olan birinin hakemliğine razı olan ve Müslüman olduğunu iddia eden bir münafıktan bahsettiği açıklanmaktadır. Münafıklık günümüzde de devam ettiği için bu ayetler, Allah’ın hükmünü kabullenemeyen, Tağutların hükümlerine tabi olmayı arzulayan günümüzün münafıklarını da açıklamış olmaktadır. Bilindiği gibi sebebin hususi olması hükmün umumi olmasına engel değildir. Bu ayetleri ortaya atarak meşru olsun veya olmasın yöneticilere itaat edilmesi gerektiğini söyleyen bu tiplere şu soruyu sormak gerekir. Biz Müslümanlar yukarıdaki ayetlerden Müslüman olanların Peygamberin verdiği hükümlere tabi olma zorunluluğu olduğunu anlamaktayız. Sizler aynı ayetlerden ne anlıyorsunuz? Muhkem olan Kur’an ayetleriyle emredilmiş ve Peygamberin sünnetinde de tatbik edilmiş ameli tevatür bir hükmü yasaklayan bir tağutun hükmünün doğru olduğunu ve bu tağuta itaat etmemiz gerektiğini mi? Evet! Diyorsanız biz sizden ve Allah’tan başka taptığınız ilahlardan beriyiz. Biz yalnız O’na kulluk ederiz. .

Bu tip medya mensuplarının, sık sık TV’ye çıkartarak, “günümüzün en büyük İslam bilgini” olarak topluma dayatmaya çalıştığı kişilerden bir tanesi de, Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’tür. İlk başta şunu belirtelim ki, gelenekçilerin dindenmiş gibi dayatmaya çalıştığı bazı bidatlerin terk edilmesi gerektiğinde, bizde Yaşar Nuri Öztürk’le aynı kanaati paylaşmaktayız. Ancak birçok konuda da kendisini eleştiriyor ve yapmış oldukları tutarsızlık ve çelişkileri kendisine yakıştıramıyoruz. Yaşar Nuri Öztürk’ün çelişkilerinden bazılarını şunlardır.

· Hurafelere karşı olan bir alimin, hurafelerin membaı durumundaki Tasavvuf’u kabullenmesi ve Tasavvuf’la ilgili hurafelerle dolu kitabının piyasada satılması,

· İşine gelmediğinde Müslüman toplulukların fiili uygulamaları ile bize gelmiş sahih hadisleri reddetmesi, işine geldiğinde ise uydurma veya zayıf hadisler üzerine fikirlerini bina etmesi,

· Yıllardır Din üzerinden maddi ve manevi rant sağlayanları eleştirmesine rağmen, aynı şeyi kendisi yaparak din bilgini olmasını, din tacirliğine dönüştürerek milletvekili olmaya çalışması,

· Toplumun Allah’ın asıl mesajıyla ilgilenmesi ve Kur’an’i gündemlerle meşgul olması gerektiğini söylemesine rağmen, aynı toplumun üyelerini gereksiz ve su’ni gündemlerle oyalayıp meşgul etmesi,

· İşine gelmediğinde, Kur’an ve Sünneti pratize etmiş olan peygamber ve sahabenin tatbikatlarını bir tarafa bırakarak, şaz rivayetlere veya mezhep imamlarına isnad edilen uydurma rivayetlere tabi olması,

Bu maddeleri çoğaltmamız mümkündür. Ayrıca her maddenin de örneklerini kendi kitaplarında rahatlıkla gösterebiliriz. Ancak asıl meselemiz bu olmadığından ayrıntılara girmiyoruz. Bizim bunları göstermekteki amacımız; kendisinin kitaplarını okuyan veya TV konuşmalarını dinleyen okurlarımızın daha dikkatli olmasını sağlamaya çalışmaktır. Çünkü, hepimizin bildiği gibi; Yaşar Nuri Bey’in kuvvetli bir kalemi ve kuvvetli bir dili vardır. O ilmini ve dilini kullanarak bazı gerçekleri saptırmaktadır. Son zamanlarda politikaya soyunmasını “biz politika değil, siyaset yapacağız, siyasette peygamber mesleğidir” diyerek savunmasını bu saptırmalara örnek olarak gösterebiliriz. Çünkü; Yaşar Nuri bey, Peygamberin yaptığı siyasetin adil siyaset olduğunu ve bunun politikacıların mecliste yaptıkları zalim siyasetten farklı olduğunu en az bizim kadar bilmektedir. Kendisi zalim siyasetin en acımasızının yapıldığı yerde siyasete girmek istemesine rağmen, sanki adil siyasete girecekmiş izlenimi vermektedir. Hem kendisinin, hem de dava arkadaşlarının adil siyaset mi? zalim siyaset mi? yapacaklarını zaman gösterecek ve o zaman Yaşar Nuri Bey’in doğru söyleyip söylemediği de ortaya çıkacaktır. [339]

Medyanın kitlelerin önüne büyük din alimi diye çıkarttığı Yaşar Nuri Öztürk hakkında genel bir eleştiri yaptıktan sonra, şimdi de O’nun kendisine özgün olan Kur’an yorumları hakkında kısaca bilgi verelim. Bilindiği gibi aklını kullanmaktan şiddetle kaçan gelenekçi kesimin kör mukallitleri ülkemizdeki Müslümanların çoğunluğunu oluşturmaktadır. Onların taklitçiliği ve dini anlamada aklın rolünü yok saymaları yüzünden, bir tepki ortaya çıkmıştır. Gelenekçilere tepki gösterenlerin bazıları, batı kültürü ve materyalist felsefeden de etkilenmiştir. Bütün bunlar, gelenekçilere karşı dozunu aşan bir tepkinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Yaşar Nuri Öztürk’te gelenekçilere gösterdiği tepkinin dozunu ayarlayamayan bir kişidir. Gelenekçileri Yaşar Nuri Öztürk’ün eleştirdiği gibi birçok ilahiyatçı eleştirmekte, dini konularda daha yeterli olmalarına rağmen bu ilahiyatçılar eleştiriyi ilmi alana taşımakta ve dozunu da çok iyi ayarlamaktadır. Halbuki Yaşar Nuri bey, eleştirilerini ilmi alanda tartışacağına medya mensuplarının hakemliğinde tartışmayı ve bundan medyatik bir fayda sağlamayı tercih etmiştir. Kendisinin üslubunun ve medyanın bilinçli saptırmasının yüzünden birçok Müslüman rahatsız olmaktadır. İşin garip yanı, O’nun sözlerinden rahatsız olanlar sadece gelenekçiler değildir. Kendisiyle aynı kanaati büyük oranda paylaşmalarına rağmen modern düşünen Müslümanlarda O’nun söylemlerinden rahatsız olmaktadırlar. Olayın bir başka yönü de şudur. Kitabın geneline dikkat edildiğinde bizimde gelenekçi anlayışı yeri geldiğinde eleştirdiğimiz rahatlıkla görülür, bizde bu anlayışa zaman zaman tepkimizi ortaya koyuyoruz. Ancak, onları eleştirmemiz ve onların bazı yorumlarına tepki göstermiş olmamız; bizim kafirlerle barışık, Müslümanlarla dargın olmamızı gerektirmez. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Yaşar Nuri Öztürk gelenekçi Müslümanlara göstermiş olduğu aşırı tepkisi yüzünden, Kur’an’a gelenekçilerden çok farklı bir şekilde yaklaşmıştır. Bize göre bu yaklaşımlardan birçoğu sağlıklı değildir. Şimdi O’nun sağlıksız yaklaşımına bir örnek verelim. Müddessir suresinin 11 ve 25. ayetlerinde; Allah’ın ayetlerini ölçüp biçtikten sonra inadından dolayı ayetleri kabul etmeyen ve bu bir insan sözüdür diye böbürlenen kafir’in durumu anlatılmaktadır. Bu ayetlerden sonra gelen Müddessir suresinin 26 ve 29. ayetleri arasında da bu kafirin durmadan derileri kavuran, (geride bir şey koyup ) bırakmayan, bir Sekar’a sokulacağı anlatılmaktadır. İşte ayetlerin bağlamına dikkat edildiğinde rahatlıkla anlaşılabilen bu manayı, kırkın üzerinde islami kitap yazdığını her fırsatta belirten Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk anlayamamış veya herkesten farklı anlama ihtiyacından dolayı saçma sapan yorumlamıştır. Kendisi ayette geçen “Sekar”’ı bilgisayar, buradaki “şiddetli yakmayı” ise elektrik olarak yorumlamıştır. [340] Bu yorumun ayetlerin bağlamına, ayetin esbab-ı nüzuluna zıt ve Kur’an’ın indiriliş gayelerine uymayan bir yorum olduğu ortadadır. Çünkü, bin yıldan beri bu ayetlerle haşir neşir olan Müslüman alimlerden hiçbiri bu ayetlerden bilgisayarı ve elektiriği anlamamıştır. Sonuç olarak, Kur’an-ı Kerim’e bu şekildeki yaklaşım doğru değildir. [341]

Son olarak şunu söyleyebiliriz. Bize göre medya konusunda Müslümanların iki önemli vazifesi vardır. Birinci vazife; medyanın Müslümanlar aleyhinde yapmış olduğu yayınlara karşı dikkatli olmak ve onlardan gelen haberleri araştırmadan kabul etmemektir. Allahu Teala hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, size fasık bir adam, bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeyerek bir topluluğa karşı kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.“ [342] buyurmuştur. Bu ayetten anlaşıldığına göre, fitne ve fesadın kaynağı olan medyadan gelen haberlerin doğruluğunu araştırmadan, o haberlere itibar etmemeliyiz. Aynı şekilde medyanın dümen suyuyla hareket eden ve büyük din alimi olduğuna inanılan tiplerden gelen haberlerinde araştırılmadan kullanılması sakıncalıdır. Bu sebeple onlardan gelen haberlerde medyadan gelen haberler gibi doğruluğu ispatlandıktan sonra dikkate alınmalıdır. Biz Müslümanlara düşen ikinci vazife ise, İslam düşmanı medya gruplarının iddia ve iftiralarına cevap verecek ve Müslümanları doğru İslami bilgilerle bilgilendirecek bağımsız bir medya kuruluşuna sahip olmaya çalışmaktır.

c. Zalim yöneticiler ve yardımcıları

Kur’an-ı Kerim, insanlara baskı yaparak, onların vahyi kabul etmelerini engelleyen çeşitli baskı gruplardan bahsetmektedir. Bunların başında müstekbir [343] yöneticiler gelmektedir. Bunlar; mevki ve makamlarının verdiği güç ve kuvvet gibi unsurlara dayanarak insanları köleleştirmeye kalkan ve kendilerini Allah’tan müstağni sayan zalim zorbalardır. Tarih boyunca çeşitli davetçiler bu tür zorbalara Allah’ın ayetleri hatırlatmasına rağmen, onlar ayetleri hiç işitmemiş gibi dikkate almamışlardır. [344] Allah’ın ayetlerini dikkate almayan ve vahyi inkar eden bu zorbalar, başkalarının da vahyi anlamalarına engel olmak için; çeşitli hileler ve tuzaklar kurarak, insanları Allah’ın yolundan saptırmak için ellerinden gelen her türlü gayreti göstermişlerdir. [345] Bu zorbalara, mele sınıfı, mütref sınıfı ve zayıf karakterli din adamları da yardım etmektedirler. Şimdi de bunlar hakkında kısaca bilgiler vermeye çalışalım.

Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi Mele [346] sınıfıdır. Kur’an’ı Kerim’de kendilerini Allah’ın yoluna çağıran Salih ve Nuh Peygamberlerin, kavimlerindeki mele sınıfından bahsedilmektedir. [347] Yine Kur’an’ı Kerim’de Şuayb peygamberin kavminin melelerinin peygamberi tehdit ettiğini ve O’ndan inançlarından taviz vermesini istediğini görmekteyiz. [348] Dünya üzerindeki Müslümanların yaşadıkları çeşitli ülkelerdeki müstekbir yöneticilerle, onların yardımcıları olan melelerde, müslümanlara aynı tehditleri savurmaktadırlar. Onlar “Ya bizim istediğimiz gibi Müslüman olacaksınız, yada size her türlü zulüm ve baskıyı uygulayacağız.” Diyerek Müslümanlara baskı uygulamaktadırlar. Toplum içerisinde Müslümanlara baskı uygulayan müstekbir yöneticilere yardımcılık yapan meleler değişik toplumlarda değişik idareci sınıflarından oluşmaktadır. Mesela; demokrasi ile yönetilen ülkelerin meleleri; parti liderleri, yöneticileri…vb iken, padişahlıkla yönetilen bir ülkenin meleleri; vezir, sadrazam…gibi yöneticilerdir.

Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi de, Mütref [349] sınıfıdır. Mütref sınıfı, müstekbir yöneticilere madden yardım eden ve mevcut düzenin devamını sağlamak için çalışan zenginlerden oluşmaktadır. Bu zenginlerin sayıları çok az olmalarına rağmen, onlar toplumun gelirinin büyük bir kısmını sömürmektedirler. Bu sınıfın mensupları; imtiyazlarını kaybetmemek için, vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan diğer sınıflara yardım ederler. Mütref sınıfı; vahyi anlamış bir toplumu kolayca sömüremeyecekleri için, vahyin anlaşılmaması için çalışırlar. Onlar; yöneticilerle birlikte menfaat birliği içinde hareket ederler. Güç ve saltanatlarını kaybetmemek ve mevcut düzenin devamını sağlamak [350] için, Müslümanlarda dahil her türlü güçle mücadele ederler. Ancak, bozguncu oldukları apaçık ortadayken bile bu tipler ısrarla kendilerinin “ ıslah edici” olduklarını iddia ederler.

Müstekbir yöneticilerle işbirliği yaparak vahyin anlaşılmasına engel olmaya çalışan sınıflardan bir tanesi de, müstekbir yöneticilerin kullanmasına müsait karakterli din adamlarıdır. Kur’an’ı Kerim’de kullanılmaya müsait karakterli bu tip din adamlarından bahsedilmektedir. [351] Bu ayetlerde, ayetleri bilmesine rağmen heva ve hevesine tabi olan ve şeytanın peşine takılmış olan azgın bir insandan bahsedilmektedir. [352]

Genel olarak Vahyin anlaşılmasına engel olmak için ortak hareket eden sınıfları Kur’an’ı Kerim’den araştırmaya çalıştık. Bütün peygamberlerin zamanında değişmeyen ve peygamberimiz zamanında da aynen devam eden zalim yöneticiler ve yardımcılarının vahyin anlaşılmasına engel olma girişimleri İslam tarihi boyunca da aynen devam etmiştir. Hilafetin saltanata dönüştüğü Emeviler döneminde başlayan “devlet güdümlü resmi din anlayışı” Kur’an merkezli bir İslam anlayışından sapılmasında dönüm noktasıdır. Daha sonra zaman geçtikçe Kur’an merkezli İslam anlayışından daha çok uzaklaşılmıştır. İslam’a zıt yapılanma içinde olan her devlette, zalim yöneticilerin ve yardımcılarının vahyi engelleme girişimlerine rastlanmaktadır.

Günümüzdeki İslam ülkelerinin hemen hemen hepsinde; müstekbir-mele-mütref sınıfı birlikte hareket etmektedir. Menfaat birliği içerisinde hareket eden bu üç sınıfın yanında, birde, Allah’ın ayetlerini kendi istekleri ve menfaatleri doğrultusunda yorumlayan din adamları bulunmaktadır. Halkı Müslüman olan ülkelerdeki yöneticiler; halkın dini duygularını dikkate almak zorunda olduklarından, vahyi açıktan inkar edemezler. Bu yöneticiler; kendi menfaatleri doğrultusunda Din’i yorumlayan, resmi bir ulema sınıfını kullanarak vahyin manalarını tahrif etmeye çalışırlar. Bu saptırmaları karşılığında yöneticilerden Kalil Semen (değeri çok az olan bir menfaat ) alırlar. Yöneticiler “Seni bu makama ben getirdim, sana şu kadar maaş veriyorum. Benim menfaatime uygun bir şekilde Dini yorumlayacaksın.” Diyerek resmi ulema üzerinde baskı kurarlar. Onların büyük bir çoğunluğu da, menfaatlerini kaybetmemek için, yöneticilerin dediklerini yaparlar.

Yukarıdaki genel girişten sonra, özel olarak Türkiye’de bunun uygulanışına bakalım. Bize göre, iktidara gelen partilerin yöneticileri; diyanet işleri başkanlığını kullanarak resmi bir din anlayışı oluşturmaya gayret etmektedir. Başbakanlığa bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Diyanet İşleri Başkanlığından başka dini eğitim veren; Kur’an kursları, hafızlık kursları, İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakülteleri de genellikle “devlet güdümlü resmi din anlayışı”nı aşılamaya çalışmaktadır.

Türkiye’deki yöneticiler halkın, devlet güdümlü resmi din anlayışına sahip olmasını sağlamak için çeşitli kurum ve kuruluşları kullanmaktadırlar. Bu resmi kurum ve kuruluşlarda verilen eğitim sonucu Kur’an-ı Kerim’in sağlıklı anlaşılması engellenmektedir. Türkiye’deki resmi din anlayışının ortaya çıkardığı Müslüman tipi “Türk müslümanı” dır. Bu acayip tiplerin ortaya çıkması için, ta ilkokuldaki fişlerden başlayan bir yönlendirme vardır. Bu yönlendirmeler orta, lise ve yüksekokulda da aynen devam etmektedir. Din eğitimi veren; Kur’an kursları, İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakültelerinde bile bu yönlendirmeler vardır. Yapılan bu yönlendirmeler sonucunda; demokrasinin olmazsa olmazlığına iman etmiş olan, laik Müslüman tiplerin ortaya çıkmıştır. Bize göre böyle bir kişi ortaya çıktığında; ya laik vasfını yada Müslüman vasfını kaybedecektir. Şimdi, Kur’an-ı Kerim’in sağlıklı anlaşılmasını engellemek ve O’nun resmi anlayışa uygun bir şekilde anlaşılmasını sağlamak için kurulmuş olan Diyanet işleri başkanlığı ve resmi din eğitimi veren diğer okulları kısaca açıklayalım.

1. Diyanet işleri başkanlığı:

Bize göre Diyanet işleri başkanlığı, [353] laik sistemin denetimi dışında ortaya çıkacak İslam anlayışlarının önünü tıkamak için var olan bir kurumdur. Bu kurumun Kur’an merkezli İslam anlayışının halka aktarılmasını sağlamak için kurulmadığı apaçık ortadadır. Diyanet işleri başkanlığı; Laiklik ilkesi doğrultusunda çalışan başbakanlığa bağlı bir kurumdur. 1982 anayasasının 136. maddesi bu kurumun laiklik ilkesi doğrultusunda çalışması gereken bir kurum olduğunu açıkça belirtmiştir. Diyanetin, Laik devletin yapısını korumak için kurulan bir teşkilat olduğunu, Laik aydınların birçoğu bile itiraf etmiştir. [354] Şimdi İstanbul hukuk fakültesinde İdare Hukuku Anabilim dalı öğretim üyesi olan Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaptan ve aynı kişinin Din Devlet ilişkileri sempozyumu adlı kitaba yazmış olduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi başlıklı bildiriden seçtiğimiz Laik aydınların itiraflarını sizlere aktaralım.

Prof. Dr. İl Han Özay: “Din olgusu karşısında, Cumhuriyetin kurucuları seçenekleri pek fazla olmayan bir konumdaydılar. Ya bu olgu hiç yokmuş gibi davranacaklar, yada yönelmekte bulundukları Laik devlet modeline en az ters düşebilecek bir çözüm arayacaklardı. Din olgusunu “yok” farz edemeyecek kadar basiret ve ileri görüş sahibi olan Cumhuriyetin kurucuları idare içinde bulunmakla beraber mümkün olduğunca bağımsız ve etkilenmelerden uzak kalabilecek bir yapıda olmasına özen gösterdikleri “diyanet işleri başkanlığı” nı kurmuşlardı. “ demiştir. Doç Dr. İştar Tarhanlı yukarıdaki cümlelerden Cumhuriyetin kurucularının, bu kuruma, yüklediği vazifeyi; bir kamu hizmeti sunmak ve bu hizmeti sağlayan personeli gözetim altında tutmak suretiyle laik düzeni korumak” olarak anlamıştır. [355]

Prof Dr Turhan Feyzioğlu: “Diyanet işleri başkanlığının idare içinde tutulması salt dini hizmetleri sağlamak için değil, devletin laik yapısını korumak, dinin devlet işlerine ve siyasete karışmasını önlemek için gereklidir.” Demiştir. [356]

Prof. Dr.Mümtaz Soysal: “Dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha da sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilebilmesi “Diyanet işleri başkanlığı” nın genel idare içinde olmasıyla sağlanır.” Demiştir. [357]

Prof. Dr Özer Ozankaya; “Laik devletin denetiminin dışında kalacak bir din anlayışı laik devlete zarar verebilir. İşte bunun için diyanet laik devletin yapısı içinde korunmuştur.” demiştir. [358]

Eski Cumhurbaşkanlarından Kenan Evren 1987 de kendisine Diyanetle ilgili soru sorup itiraz eden gazeteciye “Devletin diyanet sayesinde dini kontrol altında tuttuğunu” açıkça itiraf etmiştir.[359]

Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı’nın Laiklik ve Atatürk’ün Laiklik politikası başlıklı raporda; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın devletten ayrılmasının doğuracağı düşünülen sakıncalardan birinin de halkta huzursuzluk yaratacağı ve bu hareketin dinsizlik olarak yorumlanabileceği endişesi [360] olarak belirtilmiştir.

Laik aydınlardan sonra şimdi de İslami konular üzerinde yazıp çizen aydınların görüşlerini aktaralım. Mehmet Pamak “İzzeti yanlış yerde aramak adlı kitabında diyanetin “Müslümanların İslam’la ilişkilerini namaz, oruç …vb ile sınırlı tutmak ve Muvahhid Müslümanların önünü tıkamak gibi misyonları yüklendiğini [361] açıklamıştır. Mehmet Metiner’de “devletin düşman olduğu görüşlerin imhasını sağlama, o görüşlere karşı olan mücadeleyi meşrulaştırma işinin de diyanete yüklendiğini” [362] belirtmektedir. Ziya Eryılmaz, “meseleler ve çözümleri” adlı kitabında araştırdığı kuruluş ve devam gayelerinin yukarıda açıklandığı Diyanetin; Hz Peygamber zamanında küfrü güçlendirmek için yapılmış olan Mescidi Dırar’a [363] benzediğini [364] belirtmektedir. [365]

Yukarıdaki görüşlerden hareketle, Diyanet işleri başkanlığının görevinin, resmi makamların isteğine uygun bir din anlayışının toplumun dindar kesimine hutbe, vaaz…vb yöntemlerle aktarılması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. [366] Diyanet kurumu, hurafe merkezli İslam anlayışının davetçiliğini yapmakta ve cami cemaatine resmi din anlayışının aktarılmasını sağlamaya çalışmaktadır. Ancak kitlelerin yanlış bilgilendirilmesinde diyanet her zaman yeterli olmamaktadır. İşte bu gibi durumlarda da medya-akademisyen işbirliği yetersizliği gidererek halkın resmi din anlayışı doğrultusunda bilgilendirilmesini sağlayarak, diyanete destek vermektedir.

Sonuç olarak, Diyanet işleri başkanlığı; mevcut yapısıyla Türk toplumunun beklentilerine cevap vermekten uzak olan bir kurumdur. Bu kurum; hem İslamiyet hem de Laikliğe ters bir kurumdur . [367] Bu yüzden Diyanet kurumu bir devlet birimi olmaktan çıkarılmalıdır. Bizimle birlikte, birçok Laik aydında bu görüşü savunmaktadır. [368] Bazı laiklerse, bu hizmeti vermenin laikliğe aykırı olamayacağını iddia etmişlerdir. [369] Bütün bu tartışmalar olmasına rağmen, Laik devlet; diyanet işleri başkanlığının konumuyla ilgili olan laik aydınların ve Müslümanların eleştirilerine kulak asmamaktadır. Çünkü, laik devlete, diyanetin faydaları zararlarından çok daha fazladır.

2. Mecburi din eğitiminin verildiği Ortaokul ve Liseler:

Laik sistem; halkın resmi din anlayışının dışında kalmaması ve kendisi için tehlike oluşturmaması için çeşitli önlemler almaktadır. Bu önlemlerden bir tanesi de; okullarda din eğitimini mecburi dersler arasına koyması ve bu derslerle öğrencilere resmi din anlayışının aşılanmasıdır. Öğrencilere aşılanan bu anlayış; Kur’an merkezli İslam anlayışı olmayıp, hurafe merkezli bir İslam anlayışıdır. Hatta Din dersi adı verilen derslerin Din’le alakası olup olmadığı bile tartışılabilir. Bize göre, okullarda okutulan mecburi din dersleri, inkılap tarihi derslerine dönüştürülmüştür. Zaten bazı laiklerde bu derslerin laikliği koruyucu bir önlem olduğunu kabul etmişlerdir. [370] Bu derslerin ana gayesi; aynı anda demokrasiye ve İslam’a inanan ve bunların her ikisinin de olmazsa olmazlığını savunan Müslüman tipler yetiştirmeye çalışmaktır. Laik sistem bu amacına ulaşabilmesi için, ilk, orta ve lisede okutulan din derslerini kullanmaya devam etmektedir. Bu iddiamızın doğruluğunu veya yanlışlığını araştırmak isteyen okuyucularımızın ilk, orta ve lisede okutulan din dersi kitaplarına bakmalarını tavsiye ediyoruz.

3. Diyanete bağlı olan Kur’an Kursları:

Laik sistemin resmi din eğitimi verdiği yer sadece, ilk, orta ve lise değildir. Bunların yanında, devlete bağlı Kur’an kurslarında da resmi din eğitimi verilmektedir. Bu kurslarda okutulan ders kitapları resmi anlayışın pekiştirilmesi gayesiyle okutulmaktadır. Kurslarda verilen eğitim Kur’an merkezli bir eğitim değildir. 1986 yılında yapılmış olan Kur’an Kursları üzerindeki bir araştırmaya göre; bu kurslarda okuyan öğrencilerin sadece %2.85 inin ezberlediği sure ve duaların mealini okumuş olduğu, kurslarda okuyan öğrencilerin birçoğunun Kur’an mealinden bir tek ayet bile okumadıkları ortaya konulmuştur. Aynı araştırmanın sonuçlarına göre; bu talebelere Kur’an öğretmeye çalışan öğretmenlerin durumunun da pek iç acıcı olmadığı ortaya çıkmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre öğretmenlerin % 57.54 ü Kur’an mealini baştan sonuna kadar (bir defa bile) okumadığı [371] ortaya çıkmıştır. Bu bilgiler bize, Kur’an kurslarında verilen derslerin Kur’an merkezli olmadığını ispatlamaktadır. Bunu meseleyi araştırmak isteyen okuyucularımızın Kur’an Kursları için yazılmış olan kitapların içeriğine bakmalarını tavsiye ediyoruz.

4. İmam hatip okulları:

Mehmet Pamak “Köşeli Yazılar” adlı kitabında, İmam Hatip okullarının; bu sistemin 1924-1930 yılları arasında, dini devletin kontrolüne almak amacıyla açtığı okullar olduğunu [372] belirtmektedir. Bizde O’nun bu görüşüne aynen katılıyoruz. Bu sistemin, İmam Hatip okullarını, Kur’an merkezli İslam anlayışının halka aktarılmasını sağlamak için açmadığı ortadadır. Bu okullarda okutulan müfredatlar ve bu okuldan mezun olan imamların camilerdeki icraatları bu iddiamızı desteklemektedir. Bu okul mezunları, bilinçsizce geleneksel islami anlayışın toplum içinde yayılmasını sağlamaktadır. Şahsi gayretiyle kendisini yetiştirmiş olan İmam hatip mezunlarının dışındaki, imam hatiplilerin yeterli islami birikimleri yoktur. Hatta birçoklarında bırakın islami birikimi, kendilerine yetecek kadar ilmihal bilgisi dahi yoktur. Yetersiz bilgileriyle halkı bilgilendirmeye çalışan bu okul mezunları, hurafe merkezli İslam anlayışının davetçiliğini yaptıklarından, bu tipler Kur’an merkezli İslam anlayışının önündeki engellerden birini oluşturmaktadırlar. Bu kişiler hutbelerinde uydurma rivayetleri okumakta, ancak bunun farkına varamamaktadır. Bu kişilerden bazılarının vermiş oldukları hutbelerde; şirke vesile olacak itikadi bozuklukları insanlara tavsiye ettiklerine şahit oluyor ve hem onların, hem de kendilerine tabi olanların inançları hakkında endişe duyuyoruz.

Devlete bağlı resmi din anlayışının, devletten maaş alan ve devletin kontrolündeki imamlar tarafından camilerde, cami cemaatına aktarılmasını sağlamak için bu okulları açtıran bazı zihniyetler, şimdilerde bu okullardan mezun olanların önünü tıkamanın yollarını aramaktadır. Çünkü, işler planlandığı gibi gitmemiş, ölü yıkamak ve cemaatı avutmak için yetiştirildiği zannedilen bu okul mezunları, imamlığın dışında meslekleri seçerek doktor, eczacı, mühendis, öğretmen…vb gibi meslekleri seçmiştir. Topluma resmi din anlayışını emin bir şekilde anlatacak diye yetiştirmeye çalışılan bu insanların belirli kadrolara yerleşmesi yukarıda belirttiğimiz zihniyetteki insanları rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığa birde bu okul mezunlarının tamamına yakınının, rejim için tehlike oluşturduğuna inanılan bir siyasi partiye destek vermesi eklenince, tedbir almak zorunda kalmışlardır. Bu zihniyete sahip olanlar; önceden rejimin ayakta durmasını sağlamak için açtıkları bu okulları, daha sonra yine rejimin bekası için kapamak durumunda kalmışlardır. Son zamanlarda, meclisten mecburi eğitimin sekiz yıl olması gerektiğini belirten kanunu çıkartarak, bu tedbirlerinde kısmen başarı sağlamışlardır.

5. İlahiyat Fakülteleri:

Hayrettin Karaman “Laik düzende dini yaşamak” adlı eserinde “Medreseleri kapatan Cumhuriyet rejimi “Yüksek din mütehassısları” yetiştirmek üzere Daru’l Funun’a bağlı bir ilahiyat fakültesi açmıştı. 1933 yılında bu fakülte kapatılmış, aynı gerekçeye bir de siyasi taviz ihtiyacı eklenince 1949 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi açılmıştır.” [373] diyerek İlahiyat fakültelerinin açılma sebebini açıklamıştır. Bizde O’nun bu açıklamalarına katılıyoruz. Hayrettin Karaman’ın bu açıklamalarından, Cumhuriyet rejiminin, devletin isteği doğrultusunda insanları yönlendirmesi gereken din adamı ihtiyacının giderilmesi amacıyla bu fakülteleri açtıkları anlaşılmaktadır.

Şimdi açılış gayelerini yukarıda açıkladığımız İlahiyat fakültelerinin günümüzdeki fonksiyonları hakkında bilgi vermeye çalışalım. Günümüzde, beşeri ideolojilerle yönetilen, İslam topraklarında resmi ideolojiler; unvan, makam meraklısı bazı tipleri suni olarak şişirip toplumun önüne “Din alimi” olarak çıkartırlar. Bu tiplerin görevi; Müslümanların dinlerini sağlıklı anlamalarına engel olmak ve onları resmi din anlayışına göre inanan ve yaşayan demokrat, laik ve Müslüman fertler haline getirmektir. Bu tiplerin özel hayatlarında hiçbir islami çizgi yoktur. Şişirilerek toplumun önüne çıkartılan ve kendilerinin din alimi olduklarını iddia eden bu tiplerin bir kimlik ve şahsiyet problemleri vardır. Bu tiplerin kimlik ve şahsiyet probleminin farkında olan bazı medya mensupları, bunlara istedikleri şeyi söyletmektedirler. Tarih boyunca bu tip kimliksiz ve şahsiyetsiz din adamlarına rastlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’deki Hz Musa’ya karşı çıkartılan sihirbazlar, müstekbir-resmi görevli ilişkisini en iyi biçimde ortaya koymaktadır. Kur’an-ı Kerim’deki Büyücüler Firavuna gelip “Eğer üstün gelen biz olursak, elbette bize bir mükafat var değil mi?”dediler.” “ (Firavun) “Evet” hem de siz(benim) yakınlar(ım)dan (olacak)sınız” dedi.” [374] ayetleri bu ilişkiyi net olarak açıklamaktadır. Görüldüğü gibi Firavun’un sihirbazları, Firavun’a yakın olmak ve ondan mükafat almak için O’nun emirlerini yerine getirmeye çalışmışlardı. Günümüzdeki TV ekranlarından hiç eksik olmayan bazı ilahiyatçıların mevki ve makam için yaptıkları da Firavun’un sihirbazlarının yaptıklarının aynısıdır. Ancak bütün ilahiyatçıları aynı kategoriye sokmamız mümkün değildir. Bunların içinde Allah’ın dinini öğrenme ve öğretme de en az bizim kadar gayretli olan kardeşlerimizin olduğunu görüyoruz. Bu kardeşlerimiz, mevki ve makamlarının gerektirdiğini yapmak için Allah’ın ayetlerini istismar etmemekte, tam tersine ayetlerin daha iyi anlaşılması için mücadele vermektedir.

Sonuç olarak; Devlet güdümlü din anlayışının fertlere dayatılması, hem İslam dinine hem de Laikliğe aykırıdır. Çünkü; Laik bir devlet, fertlerine asla resmi dini dayatamaz. Dünyadaki Laik ülkelerin hiçbirisinde, fertlere dayatılan resmi bir din yoktur. Böyle bir dayatmanın laiklik anlayışına tamamen ters olduğunu herkes tarafından bilinmektedir. Ancak dürüst olan laik aydınların bile kabullendiği bu görüşü, ne laikliğinde, ne de demokratlığında, dürüst olamayan bazı laikler kabul etmemektedir. Bu laiklere göre; dine ve dindara karşı istenilen baskı yapılabilir, çünkü bu baskı laikliğin korunması için şarttır. Resmi din anlayışının oluşması için çalışan baskıcı laiklerin dayatmaları sonucunda “Türk Müslümanlığı” adı verilen bir acayip Müslümanlık türü ortaya çıkarılmıştır. Bu Müslümanlık türünün temelinde iki yüzlülük yatmaktadır. Resmi din anlayışının dayatmaları sonucunda ortaya çıkan Türk Müslümanlığında; hem Allah’a, hem de devlete kayıtsız ve şartsız itaat edilmelidir. Yine bu anlayışta olan Müslümanlar Hüküm koyma hakkının hem Allah’a, hem de millete ait olduğunu kabul etmektedirler. Biz bu tür saçmalıklara itibar etmiyoruz. Allah’ın dini olan İslam bir tanedir. Bütün peygamberlerde toplumlarını bu dine davet etmiştir. Müslümanlığı seçen insanlar bu dinin emir ve yasaklarına teslim olmak zorundadır. Ne Arabın, ne de acemin ayrı tip bir Müslümanlığı olamaz. Müslüman denildiğinde; pazarlıksız ve önyargısız olarak Allah’ın hükümlerine teslim olan insanlar anlaşılır. Bu şarta uyan ve çeşitli ırklara mensup olan kişiler Müslümanlığını korurken, bizim ırkımızda olan, ancak Allah’ın hükümlerine pazarlık yaparak iman edebileceğini söyleyen insanlar Müslüman vasfını kaybederler.

d. Geleneksel anlayışı savunan din alimleri:

Gelenekçi Müslümanlar denilince; kendilerinin Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ten olduğunu iddia eden ve itikat olarak Maturidi ve Eş’ari mezhebine mensup olan, amelde de Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezheplerinden birini taklit eden Müslümanları anlatmaya çalışıyoruz. İtikat ve amelde yukarıdaki mezheplerden bir tanesini taklit eden, bunun yanında da bir tarikata mensup olan tarikatçılarda gelenekçi gruba dahildirler. [375] İslam’a zararı pek idrak edilememiş olan gelenekçi Müslümanlarda, Kur’an-ı Kerim’e yanlış yaklaşmışlardır.

Gelenekçi Müslümanların savunduğu, geleneksel İslam anlayışının oluşum sürecini kısaca açıklayarak bu alimlerin Kur’an’ın anlaşılmasına nasıl idrak edemeden engel olduklarını anlatmaya çalışacağız. Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim, Hz Peygamber zamanındaki Müslümanların hidayet kaynağı idi. Sahabe döneminin başlarında da Kur’an’ın hidayet kaynağı olarak kullanımı aynen devam etti. Sahabe döneminin sonları ile tabiun döneminin başlarında bu durum değişti ve insanlar Kur’an dışında rehberler aramaya başladı. Tarihi sebepler, (Fetihlerin artması) fikri sebepler (Tercüme faaliyetleri) ve siyasi sebepler (Sahabeler arası savaşlar) yüzünden Müslümanlar arasında çeşitli bölünmeler ortaya çıktı. Müslümanlar arasında ortaya çıkan bölünmeler sonucu; farklı itikatlara sahip olan ve farklı amelleri yapan itikadi ve ameli fırkalar ortaya çıktı. Artık peygamber ve sahabe döneminin başlarında olan hidayet rehberi bırakılmış her fırka kendilerine yeni yeni rehberler edinmişti. Kendi fırkalarının rehberlerine tabi olan Müslümanlar, Kur’an’i eksenden uzaklaşmış ve Kur’an kaynaklı olmayan meselelerle uğraşıp durmuşlardı. Önceleri canlı ve dinamik yapıdaki fıkıhta, bu dönemde canlılığını kaybetmişti. İlk zamanlarda bir kişi gider alime soru sorardı. Alimde onun sorusuna zaman, mekan ve kişiyi dikkate alarak cevap verirdi. Daha sonra bu durum değişti. Çeşitli alimlerin içtihad ve fetvaları toparlanarak rehber kitaplar oluşturulmaya çalışıldı. Sonradan gelen birçok insan alimlerin bu görüşlerine tabi oldu ve mezhepler oluşmaya başladı. Mezhep alimlerinin kendi dönemlerinde tartışılan görüşler bile, zamanla “tartışılamaz dini nasslar” gibi algılandı. Taklitçilik kurumlaştırılarak, mezhebe bağlılık, dine bağlılıkla gibi algılanmaya başlandı. Bu oluşumun, ortaya çıkışının sebeplerinden bir tanesi de, zalim sultanların baskıları olmuştur. Zalim sultanların alimlere baskıları yüzünden; akıl ve vahy işlevsiz hale getirilmiş ve fıkıh ehlileşmiştir. Bunun sonucunda Müslüman alimlerin birçoğu; devlet için tehlike oluşturmayan gereksiz ayrıntılarla uğraşmış ve halkta aynı ayrıntılarla uğraştırılmıştır. Yukarda da belirttiğimiz gibi vahyle hareket eden ve aklını kullanmaktan çekinmeyen ilk dönem alimleri böyle değildi. Daha sonra gelen alimlerse aklın ve vahyin işlevsiz bırakıldığı taklitçilik hastalığına yakalanmışlardı. Reşit Rıza bu durumu şu şekilde değerlendirmiştir. “Kur’an kendisine inananlara soru sormayı öğretti ve bizim erdemli atalarımızda bu yolu takip ettiler. Kendileri sordular, diğerlerinden de aynı şeyi istediler ve insanları herhangi bir şeyi tartışmaksızın kabul etmekten men ettiler. Sonra yeni nesiller geldi. Meseleleri taklit ile kabullendiler, insanlardan taklide itaat etmelerini isteyip dini konularda tartışmayı yasakladılar. Öyle ki, sonuçta İslam gerçekte olduğunun tam tersi olup çıktı.” [376] İşte Kur’an üzerinde dönüp duran selefimiz, daha sonra yerini Kur’an’la irtibatlı olup olmadığına bakmaksızın çeşitli ihtilaflı konularla uğraşıp duran haleflerine bırakmışlardır. Daha sonradan gelen halef alimlerinin taklitçileri ise önceki ihtilafların yorumlarını ezberlemiş ve o ihtilafları tartışırken yeni yeni ihtilaflar ortaya çıkarmışlardır. Bu ihtilafların yazıldığı kitapları kütüphanelere bile sığdırmak zordur. Kütüphanelere sığmayan ve gereksiz ayrıntıları ihtiva eden bu kitaplar, geleneksel islami anlayışa mensup olan taklitçi alimlerin en önemli rehberleri arasındadır. Taklitçi alimler (aslında bunlara, taklitçilerin taklitçileri dememiz daha doğru olur.) bu kitaplardaki bilgileri değerlendirmekten bile korkarlar. Onlar bu bilgileri, doğru ve yanlışıyla tekrarlayıp dururlar. Biz bu taklitçi alimlerin her okuduğu veya her naklettiği yanlıştır demiyoruz. Sadece, o alimlerin kitaplarda geçen miadı geçmiş bilgileri; günümüze taşımalarını ve Kur’an’ı anlamaktan uzaklaşmış olan, günümüz Müslümanlarını bu bilgilerle uğraştırmalarını eleştiriyoruz. Allah’ın dinini Allah’ın kitabından öğrenmesi gereken Müslümanların önüne, mezhebin güncelliğini kaybetmiş gereksiz bilgilerini koymaları bize göre bir zulümdür. Bu zulmü yapanlar, bilmeden Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasına engel olmuşlardır. Bize göre, değerlendirilmemiş mezhebi bilgileri, müslümanlarla Kur’an arasına koymak, dolaylı olarak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemek demektir. Muhammed Abduh bu yanlışlığın giderilmesi ve insanların hurafe bilgilerle uğraşmayıp birebir Kur’an’la muhatap olmasını sağlamak için Müslümanlara “Allah’ın kitabı ve peygamberin öğretilerine, halef ve seleflerin araya girmelerine izin vermeden, direk olarak başvurmak, her müslümanın görevidir.” [377] diyerek tavsiyede bulunmuştur. O’nun bu tavsiyesine bütün kalbimizle katılıyoruz.

Yukarıda “Müslümanlarla Kur’an arasına, hurafe kitapları koymaktadırlar” diye eleştirdiğimiz taklitçileri taklit eden alimlerden bahsettik. Şimdi de taklitçileri taklit eden mukallit alimleri, taklit eden hizipçilerden bahsedeceğiz. Hizipçiler, liderlerinin direktifleriyle hareket eden ve aklını kullanmaktan şiddetle kaçan köleleştirilmiş insanlardır. Bu insanlar, Allah’ın kitabı olan Kur’an’la kamil manada hiç tanışmamışlardır. Onlar, kendi hizbinin istismar ettiği ayetleri ezberlemiş ve önyargılı bir şekilde Kur’an’a yaklaşmışlardır. Onlar, Kur’an-ı Kerim’deki belirli sayıdaki ayetleri sloganlaştırıp, istismar ettiklerinden, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini bütünlük içerisinde anlayamazlar. Bize göre kendisini davetçi konumunda gören, aslında kendisi davete muhtaç olan bütün hizipçiler, Kur’an ayetleriyle irşad edilmelidir. Bu hizipçilere; senin hizbin, benim hizbim kavgasını bırakmalarını ve Allah’ın ipine sımsıkı yapışmalarını tavsiye etmeliyiz. Ancak şunu belirtelim ki, hizipçiler kolay kolay bu tavsiyemizi dikkate almayacaklardır. Çünkü, her hizipçinin, Allah’ın ipinin yerine geçirdiği bir ipi vardır. Bu ip, büyük bir olasılıkla hizipçinin liderinin kitabıdır. Bize göre, hizip liderleri, Allah’ın kitabından uzaklaştırdığı her hizipçiye, kendi kitabını yaklaştırmıştır. Birde taklitçi alimlerin taklitçilerinin kitaplarını okumakla birlikte hizip bataklığına düşürülmemiş olan gençler var. Bu gençler, bol bol kitap okudukları halde, [378] İslam dinini, Kur’an’a göre ve Sahih sünnete göre anlayamamışlardır. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam …vb alanlardaki ihtilafları öğrenmekle yıllarını kaybeden bu gençlere cidden acıyoruz. Yanlış bilgilendirildiği için hurafe kitaplarla uğraştırılan, Allah’ın ilahi rehberini ise arkalarına atan bu gençlerin durumu; Talmut, Mişna ve Kabala’larla uğraşan Yahudilerin durumu gibidir.

Bu konuda son olarak şunları söyleyebiliriz. Gelenekçi anlayışı yerleştiren alimlerden bazıları, koydukları yanlış tabelalar yüzünden, ümmetin birçoğunun vahy İslam’ından sapmasına sebep olmuştur. Müslümanların vahy islam’ından sapmasına yol açan ve onların akıllarına ve kalplerine önyargılar koyan alimler; Kur’an’ı doğru anlayabilmenin önünde bir set olarak durmaktadırlar. Kur’an’ı anlamak isteyen biz müslümanların, öncelikli olarak yapması gereken bu setleri yıkmaktır. Ancak biz Kur’an’ın anlaşılmasının önündeki seti yıkarken, bu zihniyetin savunucuları bizim “dini yıkma” gibi bir girişimimiz olduğunu iddia edebilirler. Bu iddialar ve yapılacak olan her türlü iftiralar, bizim, insanları hurafe merkezli İslam’dan yüz çevirtip, Kur’an merkezli İslam’a çağırmamızı engelleyemeyecektir. Bu çağrıyı yaparken hurafe bilgilerle avutulan insanları kırmamak ve onlara düşmanlık beslememek temel ilkemiz olmalıdır. Çünkü bu gruptakilerin büyük bir çoğunluğu, dinin esaslarını tasdik eden müslüman kardeşlerimizdir. O kardeşlerimize yıkmaya çalıştığımızın “Din” olmadığını, tam tersine dinin anlaşılmasına engel olan ve din haline dönüştürülen, bidat ve hurafeler olduğunu anlatmaya çalışmalıyız. Son olarak şunu belirtelim ki; geleneksel İslami anlayışa göre yapılanmış bir toplumda, bu anlatımın kolay olmayacağı kesindir. Ama zorda olsa biz bu yoldan asla dönmeyeceğiz.

B) GÜNÜMÜZ MÜSLÜMANLARININ KUR’AN’A YANLIŞ YAKLAŞIMLARI

Bu bölümün birinci ana başlığında Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasını engelleyen; gerek kafir, gerekse de Müslüman olan gruplardan ve bu grupların Kur’an’a yaklaşımlarından bahsettik. İkinci ana başlık altında da, bu engeller yüzünden, ülemizde ve diğer İslam ülkelerinde ortaya çıkmış olan yanlış yaklaşımlardan bahsetmeye çalışacağız. Bu bölümde eleştirdiğimiz yaklaşımların hiçbirisi, Kur’an’ın indiriliş gayesine uymamaktadır. Ancak buna rağmen bu yaklaşımlar, halk arasında yaygın olarak yapılmaktadır. Halk, yanlış yaklaşımlarda bulunurken; halkı aydınlatması gereken resmi ve gayri resmi din adamlarının büyük bir çoğunluğu bu yaklaşımlara ses çıkarmamakta ve dolaylı olarak ta destek vermektedir. Çünkü, bazı din adamı kılıklı din tacirleri geçimlerini verdikleri bu destekle sağlamaktadırlar. Halkın arasında hoca olarak bilinen bu tipler; ölülere ve dirilere Kur’an okumakla, ayetlerle fal’a bakmakla, ayetlerle muska yazmakla ve ayetler okuyarak insanları tedavi ettiğini söylemekle din üzerinden büyük bir rant sağlamakta ve Allah’ın ayetlerini istismar ederek geçinmektedirler. Ayetler üzerinden menfaat sağlayanlardan bazıları da, Allah’ın ayetlerinde kendilerinin ve cemaatlerinin anlatıldığını iddia etmişlerdir. Yukarıdaki tiplerin her ikisi de Allah’ın ayetlerini istismar ederek onlardan menfaat sağlamaya çalışmışlardır. Ücretle fal’a bakanlar gelecekten haber vermeleri (!) sonucunda halktan maddi menfaat sağlamışlardır. Halkın çoğu bu tiplere pek fazla güvenmez. Ancak Kur’an ayetlerinde kendisinin ve cemaatinin anlatıldığını iddia ederek gelecekten haber veren(!) bazı tipler, bu yaptıklarından maddi menfaat elde etmemişler, ama, bu istismarları karşılığında, maddiyatla ölçülemeyecek kadar büyük bir manevi menfaat sağlamışlardır. Hatta bu tiplerin bazıları, Allah katından kendilerine kitap yazdırıldığını bile iddia etmiştir. Daha sonrada ayetleri istismar ederek elde ettiği manevi makamlarıyla insanları tehdit etmiş ve kendilerine itaatsızlıkları halinde onlara manevi tokatlar atabileceğini söylemiştir. Allah’ın kitabına yanlış yaklaşımlar bunlarla da sınırlı kalmamıştır. İslam ülkelerinin birçoğunda, İslam’a zıt kanunlarla yönetilen Müslüman halkların uyanmaması için, bazı islami gelenekler bizzat devlet tarafından teşvik edilir. Devletin önemsiz sayılacak bazı İslami girişimleri, halkın o devlete karşı itaat etmesini sağlamakta ve devlete karşı gösterecekleri tepkileri azaltmaktadır. Bu getirinin farkında olan bu tip devletler, bazı girişimlerde bulunarak halkını kontrol altında tutarlar. Halkı Müslüman olan bu tip devletlerin yapmış oldukları bu girişimlere; Kur’an okuma yarışmaları düzenlemek, hafızlık kursları açmak…vb gibi girişimleri örnek gösterebiliriz.

Yukarıdaki istismarlara maruz kalan halk ise Kur’an’ın emir ve yasaklarına göre hayatını düzenlememekte, ancak Kur’an’a şekilcilikten öteye geçmeyen anlamsız bir saygı ile bağlanmaktadır. Yüksek bir yerde ve altın yaldızlı kılıflarda sakladıkları ilahi rehberi, sadece mübarek zannettikleri gün ve gecelerde anlamadan okumakta ve bu ayetlerden bir iki tanesini çerçeveletip ev veya işyerinin duvarına asmaktadır. Halk; dirileri uyarmak için Allah’ın gönderdiği ilahi rehberi, ölülere okumakta veya okutmaktadır. Yüzyıllardan beri süregelen yukarıdaki yanlış yaklaşımlar günümüzde de devam etmektedir. Bu yaklaşımlar, Kur’an-ı Kerim’in indiriliş gayesine uygun olmayan yaklaşımlardır. Günümüzde bu yaklaşımlara tepki olarak yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir tanesi de, anlamadan okuma geleneğine tepki olarak ortaya çıkan ve üç-beş kitap okumakla kendini İslam alimi sanan ve sadece eline geçirdiği bir mealden hareket ederek İslam dini üzerinde ahkam kesen mealcilerin okumasıdır. Biz yukarıdaki yaklaşımların hiçbirini doğru bulmuyoruz. Bize göre, Müslüman Kur’an’ın anlaşılması için azami gayret sarf etmelidir. Ancak aynı Müslüman, dini alanda hüküm çıkarabilmek için; hem yeterli bir Kur’an ve Sünnet bilgisine hem de bunları yorumlamak için büyük bir İslami birikime sahip olmak zorundadır. Bu bilgilerin üç-beş ayda elde edilmesi mümkün değildir. Bu yüzden, Müslümanlar olarak; ya söylediklerimizi hakkıyla bilmeliyiz, ya da susmayı…

Şimdi; yukarıda kısaca belirtmeye çalıştığımız, Kur’an’a yanlış yaklaşımları maddeler halinde açıklayalım.

1. Ayetlerin süslü çerçevelerle duvarlara asılması:

İslam ülkelerinde yaşayan Müslüman halkın büyük bir çoğunluğu, Kur’an-ı Kerim’e karşı anlamsız bir saygı duymaktadır. Ülkemizde de bu durum aynen devam etmektedir. Halk; Allah’ın ayetlerinin gereğini yapmamasına rağmen, bu anlamsız saygı yüzünden Allah’ın kitabına saygı gösterdiğini zannetmektedir. Allah’ın ayetlerinin manaları kendilerine hatırlatıldığında kılları bile kıpırdamayan bu insanlar, üzerinde Arap harfleri var diye bir sigara kağıdına inanılmaz bir saygı göstermektedirler. Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu; mealini bilmedikleri Kur’an ayetlerini süslü çerçevelerle evlerinin ve dükkanlarının duvarlarına asmaktadırlar. Halk, bu yaptığıyla Kur’an’a saygısını gösterdiğini sanırken, günlük yaşantısında da ayetlerin hükümlerinin tam tersini yapmaktadır. Bunun örneklerini içki sattığı halde dükkanına “Allah’ın dediği olur” tabelasını asan birçok bakkalda görmemiz mümkündür. Yine aynı konuda belediyenin kapılarına “Rüşvet alan da veren de lanetlenmiştir” hadisini koymasına rağmen rüşveti rahatlıkla alan bazı belediyeleri de bu eleştirilerimize örnek gösterebiliriz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi şekilcilik yaparak evimizin ve işyerimizin duvarlarını anlamını bildiğimiz veya bilmediğimiz ayetlerle donatacağımıza, o ayetlerin hükümleriyle amel etmeliyiz. Bize göre, Kur’an ayetlerinin duvarlara asılması, Kur’an’ın indiriliş gayelerine uymayan şekilcilikten başka bir şey değildir. Maalesef günümüzün Müslümanları şekle çok önem verdiklerinden bu yanlış yaklaşımlar devam edecektir. Çünkü, günümüzün Müslümanları cep telefonlarının logosundan tutunda, zil sesine kadar her şeyin de islami bir motif olması gerektiğine inanmaktadır. Biz bu tür bir şekilciliğin doğru bir yaklaşım olmadığına inanıyoruz.

2. Anlaşılmadan hatim edilmesi:

Günümüz Müslümanlarının büyük bir çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’i anlamını bilmeksizin okumaktadır. Ancak anlamadan okumalarına rağmen, O’nun tamamını bitirenler, O’nu hatim ettiklerini sanmaktadırlar. Bu tip insanlar, Kur’an’ın hükümlerinden habersiz oldukları halde, O’nu iki kere hatim ettim, üç kere hatim ettim diye boş yere sevinmektedirler.

Bize göre bu yaklaşım doğru değildir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim; düşünmeden ve anlamadan tekrarlanmak için inmiş bir kitap değildir. O, yol gösterici bir rehberdir. O insanlara neye inanacaklarını, nasıl inanacaklarını, nasıl ibadet edeceklerini, toplum içindeki hak ve vazifelerini kısaca nasıl yaşayacaklarını açıklayan bir rehberdir. Bu rehberi kendi dilimizde okuyup anlamadıktan sonra anlaşılmadan on kere bile hatim etsek bize bir fayda sağlamaz. Elektronik bir cihaz aldığımızda cihazla birlikte bize bir kullanım kılavuzu verilir. Genellikle bu kılavuzlar çeşitli dünya dillerini konuşan alıcılar dikkate alınarak üç-beş yabancı dille ve bunların yanında birde Türkçe ile yazılmaktadır. Bu kılavuzu kullanmak isteyen alıcı, bilmediği üç-beş dille kılavuzu okumaya çalışsa ve bunu da onlarca defa tekrarlasa bu ona fayda verir mi? Elbette vermez. Ancak aynı kişi kılavuzu kendi dilinde bir defa okusa, aldığı cihazın kullanımını ve bakımını rahatlıkla anlayabilir. Bu örnekte de görüldüğü gibi anlaşılmadan okumak, anlaşılmadan defalarca hatim etmek Kur’an’ın bizden istediği okuma şekli değildir. O’nun bizden istediği okuma şekli Kur’an’a karşı vazifelerimiz adlı bölümde de belirttiğimiz gibi O’nun anlaşılarak okunmasıdır. Biz, Kur’an’ın gerçek hatmi denildiğinde; O’nun tamamının; Arapça bilenler tarafından orijinal metninden okunmasını veya Arapça bilmeyenler tarafından kendi dillerinde yazılmış bir mealden okunmasını anlamaktayız. Bu yüzden Arapça bilmeyen veya yarım yamalak bildiği için, O’nu mealci bir alim kadar anlayamayanlar, kendi dillerinde yazılmış bir meal okuyarak mesajı anlamalı ve Kur’an’ı hatmetmelidir.

3. Güzel okuma yarışmalarının düzenlenmesi:

Anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından bir tanesi de, Kur’an-ı Kerim’i kim daha güzel okuyacak diye yarışmaların düzenlenmesidir. Bu tür yarışmalar birçok İslam ülkesinde düzenlenmektedir. Bu yarışmalarda; hafızların tecvidi uygulamalarına, ezber gücüne, ses ve makamlarına dikkat edilirken, aynı yarışmalarda hafızların O’nun hükümlerini anlayıp anlamadıklarına hiç dikkat edilmez. Bu tür yarışmaların çoğu, yöneticiler tarafından teşvik edilmektedir. Çünkü, anlamadan okuma geleneğinin bir uzantısı olan bu yarışmaların düzenlenmesi halkın islami hükümleri uygulamaktan kaçınan yöneticileri dindar olarak görmesine sebep olur. Böylece Müslümanlara yapılan baskı ve zulümler, bu tür çalışmalarla halka unutturulmuş olunur.

Bize göre, anlamadan, düşünmeden şuursuz bir şekilde Kur’an-ı Kerim’i okumak, O’nun bizden istediği okuma şekli değildir. Kur’an’la ahenk yapılmaya çalışılması Emeviler devrinde ortaya çıkan anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından olan bir bidattir. Bu okuma şekilleri, O’nun indiriliş gayelerine uygun değildir. Çünkü, Kur’an-ı Kerim; şarkıcıların okuduğu gibi okunması ve dinleyenlerinde nağmelerinden zevk alması için indirilmiş olan bir kitap değildir. Peygamberimize isnad edilen bir hadiste “Kur’an (okumanızı) seslerinizle güzelleştiriniz.” [379] buyurulmuştur. Bu sebeple, Kur’an okurken güzel sesle okumanın bir sakıncası yoktur. Ancak hemen şunu belirtelim ki, hadiste geçen güzel okuma; anlamadan güzel sesle okuma değil, anlayarak güzel sesle ve teğannisiz okumaktır. Aksi halde güzel sesle anlaşılmadan Kur’an’ın okunması, Kur’an’ın anlaşılarak okunması gerektiğini belirten ayetlere ters düşmüş olur.

4. Hafızlık Kursları açılması:

Dünya üzerindeki Müslümanların içerisinde Kur’an’ın ayetlerinin tümünü ezbere bilen binlerce hafız bulunmaktadır. Ülkemizde de bu hafızların sayısı oldukça fazladır. Bunlar gerek resmi gerekse de gayri resmi hafızlık kurslarında yetişmişlerdir. Bu kurslarda yetişmiş olan hafızların büyük bir çoğunluğu; tecvid kaidelerine uygun bir şekilde Kur’an okumalarına rağmen, O’nun içeriğinden tamamen habersizdirler. Bu hafızların içerisinde ayetlerin manalarını düşüne düşüne okuyanların sayısı yok denecek kadar azdır. Çünkü, hafızların O’nun ayetlerini düşüne düşüne okuyabilmesi için Arapça’yı da bilmeleri gerekir. Yine bu tür hafızların birçoğu “satılık hatimler” pazarlayarak geçimlerini sağlamaktadırlar. Onlar; ölüye Yasin okuma, ölülere hatim indirme…vb gibi çeşitli bidatleri para karşılığı yapmaktadırlar.

Bize göre anlamını bilmediği Kur’an’ı ezberlemenin hiçbir faydası yoktur. Ancak hem Arapça’yı bilen, hem de Kur’an’ı ezberleyen ve dinin hayata hakim olması için mücadele veren hafızların olmasının çeşitli faydaları vardır. Tevhidi düşünceye sahip olan ve Allah’ın kitabını ticarete alet etmeyen hafız kardeşlerimizi-din tacirliği yapmaktan- tenzih ediyoruz.

5. Tecvide aşırı bir önem verilerek mananın bırakılması:

Kur’an’ın manalarına önem verilmeyip, O’nun tecvid kaidelerine aşırı bir önem verilmesi de, anlamadan okuma geleneğinin sonuçlarından biridir. Geleneksel islami anlayışa mensup olan bir çok alim, tecvid kurallarına aşırı bir önem vermektedir. Bu yüzdende, Kur’an kıraatında uzmanlaşmak isteyenlerin öğrenmeleri gereken tüm tecvid kurallarını, İslam’ı öğrenmek isteyen sade bir Müslüman’a öğretmeye çalışırlar.

Bize göre, sade bir Müslümanın önüne; Kur’an mantığı, Sünnet mantığı gibi öncelikli konulardan önce tecvid kaidelerini çıkarmak, hem dini açıdan hem de eğitim açısından doğru değildir. Bu tür sade Müslümanlar bir meal yardımıyla dinlerinin temel mesajlarını öğrenmeye çalışmalıdır. Bilindiği gibi, Tecvid ilmi; harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle Kur’an-ı Kerim’i hatasız okumayı öğreten ilimdir. Bu ilmin öğrenilmesi Farz-ı kifaye denilmiştir. Bu yüzden, Farz-ı ayn olan dinin temel mesajlarının öğrenilmesi daha öncelikli ve daha gereklidir. Din eğitimi veren hocalarımızın bu önceliğe dikkat etmelerini tavsiye ediyoruz.

6. Tören kitabı olarak kullanılması:

Kur’an-ı Kerim; kayıtsız ve şartsız kendisine tabi olunması gereken ilahi bir rehberdir. Bu ilahi rehber zaman içerisinde rehberlikten çıkarılmış ve anlaşılmadan okunan bir kitap konumuna düşürülmüştür. Müslümanların büyük bir çoğunluğunun, Allah’ın istediği şekilde yaklaşmadığı bu rehbere karşı yanlış yaklaşımlardan bir tanesi de; O’nun belirli gün ve gecelerde okunması gerektiğine inanılan bir tören kitabı olduğunu sanmaktır. Kur’an’ın tören kitabı olduğunu sananlar, O’nu; ihdas edilmiş kutsal gecelerde, [380] Cuma gecelerinde, mevlitlerde, sünnet törenlerinde, ölmek üzere olanlara, ölmüş olanlara…vb şekillerde okunan veya okunması gereken bir kitap olarak görürler.

Biz bu anlayışa kesinlikle katılmıyoruz. Çünkü, Kur’an belirli zamanlarda okunabilecek bir tören kitabı değil, tam tersine hiçbir zaman yanımızdan eksik etmememiz gereken bir başucu kitabıdır. Bu yüzden, Müslümanların tören kitabına dönüştürmüş oldukları ilahi rehberlerini tekrar başucu kitabı yapmalarını, başucu kitabına dönüştürmüş oldukları mezhep ve meşreplerinin kitaplarını ise, derhal başucu kitabı konumundan çıkarmalarını tavsiye ediyoruz. Aksi takdirde başucu kitabına dönüşmeyen ve Müslüman’a rehberlik edemeyen bu kitabın tören kitabı konumundan kurtarılması mümkün değildir.

7. Zengin olmak için okunması:

Geleneksel İslami anlayışa mensup olan Müslümanların büyük bir çoğunluğu; bir insanın nasıl zengin olacağı, nasıl fakir olacağı Kur’an-ı Kerim’de açıklanmışken, onlar hadis kitaplarında peygamberin sözü olarak nakledilen “Vakıa suresini okuyanın zengin olacağı” rivayetini delil getirerek Vakıa suresi okumakla zengin olunacağını sanmışlardır.

Bize göre, Kur’an’a ve akla zıt olan böyle bir rivayetin kabul edilebilmesi mümkün değildir. Vakıa suresi okumakla zengin olunamayacağını açık ve nettir. Böyle bir rivayetin Kur’an ayetlerine ve müşahedeye ters olduğu apaçık ortadadır. Çünkü, günümüzde Vakıa suresi okumadığı halde zengin olan binlerce insan varken, Vakıa suresi okumalarına rağmen fakirlikten kurtulamayan binlerce insan vardır. Yine bu müşahedeler sonucunda, din tacirliği yapan insanlardan başkasını Vakıa suresi zengin etmemiştir.

8. Ücretle Kur’an, okunması:

Allah’ın emir ve yasaklarına uyması karşılığında müslümana verilecek karşılığa sevap denilmektedir. Müslümanlar dünya hayatında sevap kazanabilmek için ibadetlerini yerine getirmeye çalışırlar. Ancak bir Müslümanın amellerinin karşılığında sevap alabilmesi için, ibadetlerini Allah rızası için yapması şarttır. Çünkü, ibadetlerde Allah rızası dışında beklenilen ikinci bir mükafat, o ibadetin sevabının ortadan kalkmasına yol açmaktadır. Günümüzde Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın rızasını kazanmak için değil de, sırf para kazanmak için okuyan istismarcılar vardır. Para kazanmak için Kur’an okuyan bu tipler okumaları karşılığında sevap alamazlar. Çünkü, onların okumalarında ihlas yoktur. Günümüzde yaşayan bazı Kur’an okuyucuları ücret karşılığı Kur’an okumaktadırlar. Müslüman halka gelince, onlarda, okuyan istismarcılara ücretler ödeyerek, kabir başlarında, çeşitli davetlerde ve taziye meclislerinde Kur’an okutmaktadırlar.

Hz Peygamber döneminde ve bunu takip eden hulefa-i raşidin döneminin başlarında ücretle Kur’an okuma diye bir gelenek yoktu. Bu gelenek hulefa-i raşidin döneminin sonlarında ortaya çıkmış ve sonraki dönemlerde de hızla yayılmıştı. Zaman içerisinde sosyal şartların gerektirdiği bazı zaruretler ortaya çıkmış ve bu zaruretlere binaen müteahhirun Hanefi alimleri de ücretle Kur’an öğretilmesine fetva vermişlerdi. Kur’an’ın indiriliş gayelerine tamamen ters olarak verilen bu fetva daha sonra istismar edilmiş ve bu gelenek halkın arasında yayılmıştır.

Bize göre, ücret karşılığında okutulan Kur’an’ın ne okuyana ne de okutana sevabı olmaz. Bu gerçeği, hiçbir fetva iptal edemez. Bu tip fetvalar, bazı fıkıh kitaplarında bulunmaktadır. Bu fıkıh kitaplarında Kur’an okuma karşılığında alınabilecek asgari ücret rakamları bile belirtilmiş ve bu ücreti vermeyenlere zor kullanılabileceği bile belirtilmiştir. [381] Biz, Kur’an’a dayalı olmayan fıkıh kitaplarındaki bu tür fetvalara itibar edemeyiz.

9. Ücretle Muska [382] yapılması:

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini istismar eden ve bu istismarlarıyla da maddi menfaat elde eden istismarcılardan bir tanesi de muskacılardır. Muskacılar yazdıkları muskaların; boyuna asılması ve üstte taşınması sonucunda bazı hastalıkları ve kötülükleri uzaklaştıracağını iddia ederler. Onlar, muskanın, muskayı taşıyan şahısları cin ve şeytanlardan koruyacağını da iddia ederler. Bazı muskacılar halkın cehaletinden faydalandıkları için kağıtlara yazdıkları saçma sapan işaretlerle [383] muskacılık yaparlar. Ancak bazı muskacılarda var ki, bunlar Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini istismar ederek muskacılık yaparlar. Bu muskacılar yaptıkları sahtekarlığa, Kur’an-ı Kerim’deki “ Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz…” [384] ayetini delil olarak gösterirler. Bize göre bu ayetin muskacılıkla hiçbir alakası yoktur. Bazı hurafeci tipler, yazmış oldukları kitaplarda muska yazmayı adeta teşvik etmişlerdir. Hatta bunlardan bir tanesi olan, Kenzül Havas’ın müellifi Seyyid Süleyman efendi “Saat:11.00 Kamer(Ay) saatidir. Güzel bir zaman olduğu için bu saatte tılsımla uğraşmak, ilim yapmak ve muska yazmak uygundur.” [385] Diyerek muska yapılacak olan saati bile belirtmiştir. Bazı muskacılarda, eski alimlerimizin bu konudaki te’villi fetvalarını kullanarak Muskacılığa başlamışlardır. Eski alimlerimizin bazıları “şu şu şartlarda Muska caizdir,” diyerek adeta şartlarına uyulduğunda Muska’nın yapılabileceği açıklamışlardır. Muskacılarda bu fetvalara yapışarak muskacılık yapmışlardır.

Bu fetvalara itibar eden Müslümanların büyük bir çoğunluğu muskacıların tuzaklarına düşmekten kurtulamamıştır. Bu tuzaklara düşen Müslümanların boyun aksesuarı haline gelen bir özel muska var ki, bu muskanın adı cevşendir. Son zamanlarda, Müslümanlar arasında cevşenin kullanımı oldukça yaygınlaşmıştır. O’nun deri kılıflısı-metal kılıflısı, yaldızlısı- yaldızsızı, okunanı-taşınanı gibi birçok çeşidi vardır. Çünkü, bu istismarı yapanlar onun her türlüsünü satarak kendilerine maddi menfaat sağlamaktadırlar.

Bize göre cevşenle ilgili aktarılan bilgilerin tamamı uydurmadır.[386] Cevşenin uydurulmuş bir hikaye olduğunu akıl sahibi herkes kolaylıkla anlayabilir. Şimdi cevşen hakkındaki bilgileri diyanetin İslam ansiklopedisinden aktaralım. “Cevşen kelimesi sözlükte; bir tür zırh, savaş elbisesi demektir. Anlatıldığına göre Asrı saadette cereyan eden savaşların birinde(bir rivayete göre Uhud’da) “Cebrail, Hz Peygambere zırhını çıkar bu dua hem sana hem de ümmetine zırhtan daha sağlam bir emniyet sağlayacaktır.” Demiştir. Şii kaynakları Cebrail’in, bu dua ile birlikte faziletini de peygambere bildirdiğini kaydederler. Bu rivayetlere göre; Allah cevşeni dünyayı yaratmadan 50.000 yıl önce arşın direkleri üzerine yazmıştır. Bu duayı okuyan veya yazılı olarak üzerinde bulunduran kimse dünyada her türlü beladan, afet, hastalık, yangın ve soygundan korunduğu gibi Allah ile kendisi arasında perde kalmaz ve bütün istekleri yerine getirilir. Çevşen ile Allah’a münacatta bulunan kimseye Bedir şehitleri derecesinde 900.000 şehid sevabı verilir. Bu duayı kefenin üzerine yazan mü’min ise azap görmez. Onu okuyan kimse dört semavi kitabı okumuş gibi olur; her harfi için kendisine Cennette iki ev iki zevce verilir. Ayrıca insandan ve cinlerden bütün mü’minlerin ki kadar sevap kazanır, asla cehenneme girmez.” [387] Aktardığımız bu nakilleri okuyan okuyucular; “bunların doğruluğuna aklı başında olan kimse inanmaz” diyeceklerdir. Ama yanılıyorlar! Bu hikayelere tarihte hurafeci bazı Şiilerle, bazı hurafeci Sünniler inanmışlardır. Şii kaynaklarından alındığını yukarıda belirttiğimiz bu hikayeleri Sünni olan Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi almış ve Mecmu’atu-l Ahzab adlı eserinde nakletmiştir. Daha sonra asrın müceddidi olduğu sanılan bir kişi bu hikayeleri almış ve kendi talebeleri arasında yaymıştır. Bu yanlış yaklaşımın sorumluları bir yana, günümüzdeki birçok hocaefendi bu yanlış yaklaşıma ses çıkarmayarak onların sorumluluklarını paylaşmaktadırlar.

Bize göre şartlar ne olursa olsun, bir kısım ayet ve süreleri, hastalığın türüne göre derleyip, bir muska biçiminde boyuna asmak kesinlikle doğru değildir. Böyle bir şeyin “beni zarardan korur” diyerek boyna asılması Allah’a şirk koşmaktan başka bir şey değildir. Yukarda açıkladığımız cevşenin hükmü de muskanın ki ile aynıdır. Bu yaklaşımın Kur’an’ın bizden istediği yaklaşımın tam tersi olduğu ortadadır. Çünkü, Kur’an ayetlerinin muskacılığa alet edilmesi, O’nun indiriliş gayelerine ters düşmektedir.

10. Ücretle şifa dağıtmak için kullanılması:

Kur’an-ı Kerim’e yanlış yaklaşımlardan bir tanesi de, O’nun ayetlerinin maddi hastalıkları iyileştirmek için kullanılmasıdır. Kur’an’ın bu şekilde kullanımı, O’nun indiriliş amaçlarına uygun değildir. Kur’an-ı Kerim’de O’nun maddi hastalıkları ortadan kaldıracağına dair en küçük bir işaret bile yoktur. Ama buna rağmen bazı tipler, Kur’an-ı Kerim’deki Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan şeyleri indiririz…[388] ayetini delil göstererek O’nun hastalara şifa dağıtmak için kullanılabileceğini iddia etmişlerdir. Aslında bu ayette O’nun maddi hastalıklara karşı şifa olarak kullanılabileceği anlatılmamaktadır. Kur’an-ı Kerim, zekat ve sadaka vermek gibi emirleriyle toplumda ortaya çıkacak olan toplumsal hastalıkları önleyen bir şifadır. Yine O, içkiyi yasaklayarak, içki sebebiyle toplumda çıkacak olan toplumsal hastalıkları önleyen bir şifadır. Dikkat edilirse, Kur’an istismarcıların dediği gibi değil de, emir ve nehiyleriyle şifadır.

Yukarıdaki ayeti ve Kur’an’ın maddi hastalıklarda kullanıldığına dair uydurulmuş hadis rivayetlerini istismar eden yüzlerce sahtekar din taciri bulunmaktadır. Kur’an ayetleriyle insanları tedavi ettiğini iddia eden bu din tacirleri müthiş bir ticari sektör olan “ayetlerle tedavi sahtekarlığıyla “ insanları sömürmektedirler. Ülkemizde Kur’an ayetlerini istismar ederek maddi menfaat elde eden yüzlerce sahtekar vardır. Hatta bu tiplerden bazıları, halkın arasında “Allah’ın evliyaları” olarak bilinmektedir. Bize göre Allah’ın ayetlerini kullanarak insanları aldatanlar “evliyaullah” değil, din istismarcılarıdır. Sadece istismarcıların bazıları, bu istismarlarından maddi, bazıları ise manevi menfaat sağlamaktadır. Müslümanları aldatarak, onları madden ve manen sömüren bu sahtekarların ipliğini pazara çıkarmak her müslümanın görevidir.

Şimdi Allah’ın kitabındaki maddi hastalıklara şifa olacağı iddia edilen bazı surelerden ve ayetlerden örnekler vermeye çalışalım.

· Mücadele suresi: Sancıdan kıvranan bir hasta üzerine Mücadele suresi okunursa, sancısı geçer ve tatlı tatlı uykuya dalar. Gece ve gündüz bu sureyi okumaya devam eden kimse, hırsızlara karşı korunur. Surenin tamamı bir kağıt üzerine yazılıp herhangi bir mahsul üzerine atılırsa, o mahsul her türlü haşerenin tahribatından kurtulur ve bolluk ve bereket meydana gelir.

· Maun suresi: Ev eşyası üzerine okuyup üflenirse kırılmaktan ve kaybolmaktan kurtarılmış olur. Bu surenin okunmasını alışkanlık haline getiren kimsenin sözü her yerde geçerli olur. Hiç kimse bir dediğini iki edemez.

· Humeze suresi: Para biriktirip zengin olmak isteyenler her namaz sonunda bu sureye devam etmelidirler.

· Tarık suresi: Sık sık hamamcı olan kimseler bir sap üzerine okunup ve yastığının altına konulduğu takdirde hamamcı olmaktan kurtulur.

· A’la suresi: Basur hastalığına yakalanan bir kimse beş vakit namazın sonunda yedişer defa okursa, hastalığı geçer.

· Felak suresi: Evde geçimsizlik çıkarıp ayrılmaları sağlamak için kullanılır.

· Zilzal suresi: Karısını ihmal eden kocaya feleğini şaşırtan bir formül

· Kevser suresi: Erkekliği bağlamada kullanılır.

· Ayetel kürsi Amenerresulü ve Haşr suresinin son dört ayeti: Ayetlerden oluşan bu terkip, erkekliği bağlanan bir erkeğin erkekliğini çözmede kullanılır. [389]

Din tacirleri; miğren tedavisinde, çocuk düşürmeyi önlemede, her türlü musibeti önlemede, insanı ölümden korumada, Cennetteki mekanını göstermede kullanılabilecek dua örneklerini de uydurmuş ve kitaplarına koymuşlardır.[390]

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz. Ferdin ve toplumun manevi hastalıklarına şifa olmak için gönderilmiş olan Allah’ın yüce mesajı; birtakım istismarcılar tarafından ticarete alet edilmiştir. Allah’ın kitabını ticaretlerine alet yapan din tacirleri; Kur’an ayetlerini maddi hastalıkların tedavisi için kullanarak istismar etmişlerdir. Onların bu istismarlarına güvenilir alimlerde ses çıkarmayıp seyirci kalmış ve böylece bu yanlış yaklaşım halkın; hastalıklarında doktor yerine bu istismarcılara gitmelerine sebep olmuştur. Öyle ki, elinde ekzaması, kalbinde şirk tohumları olan bazı kişiler şirkten kurtulmak için hoca arayacaklarına, ekzamadan kurtulmak için hoca aramışlardır. Bu toplumun içerisindeki Müslümanlara bu anlayışın aşılanması veya Kur’an’ın indiriliş gayesine ters düşen bu anlayış karşısında ses çıkarılmaması bir zulümdür. Maalesef bu zulmü yapanlar, halk arasında hoca olarak bilinmektedir.

11. Ücretle Fal’a bakılması:

Kur’an-ı Kerim; gönderiliş gayelerine dikkat edilmediği için çeşitli istismara maruz kalmış olan bir kitaptır. Bu istismarlardan biride, Kur’an ayetleri kullanılarak fala bakılmasıdır. Bilindiği gibi İslam dinine göre, falcılık yapmak bir sahtekarlıktır. Bu sahtekarların başında da Allah’ın ayetlerini, Allah’ın yasaklamış olduğu falcılığa alet eden falcılar gelmektedir. Bazı kaynaklarda, sahtekar falcıların Kur’an ayetlerini istismarlarına örnekler verilmiştir. Bu örneklerden iki tanesini verelim. Birincisi: Kur’an’dan bir sayfa tesadüfen açılıyormuş, sayfanın sağında “La” ile veya “olumsuz anlamlı bir cümle” ile başlıyorsa işini “yapma”, “olumlu anlamlı bir cümle” ile başlıyorsa “yap” anlamına geliyormuş. İkincisi: Kur’an’ı kapalı gözlerle açıp, çıkacak sayfadan yedi sayfa gerisine sayılarak burada ilk göze çarpacak ayete bakılıyormuş… Türkiye’de bu falcılık işi için Ahmediye ve Muhammediye metinleri kullanıyormuş.

Bu uygulamaların saçma sapan olduğu ortadadır. Allah’ın insanlara yollarını göstermesi için gönderdiği Kur’an-ı Kerim’in fala bakılmada ve yitik eşyaların bulunmasında kullanılması, O’na karşı yapılmış olan bir saygısızlıktır. Maalesef bu saygısızlığı yapan sahtekarların büyük bir bölümü, toplum içerisinde hoca zannedilmektedir. Biz bu sahtekarlığı yapanların din tacirliği yapan sahtekarlar olduğunu çevremizdeki insanlara anlatmaya çalışmalıyız. Ayrıca insanlara, Kur’an-ı Kerim’in “Ey inananlar, içki, kumar, dikili taşlar, fal okları şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.“ [391] ayetiyle falcılığın Allah tarafından yasaklandığını ve Kur’an-ı Kerim’deki “…Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez…” [392] ayetiyle de gelecekten kimsenin haber veremeyeceğini anlatmak zorundayız. Aksi takdirde, birçok Müslüman falcıların gelecekle ilgili kehanetlerine inanarak imanını tehlikeye sokacaktır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi fala bakma işinin suya bakılmasıyla Kur’an ayetleriyle olması [393] arasında hiçbir fark yoktur.

12. Ücretle program yapma:

Kur’an-ı Kerim’i geçim vasıtası haline dönüştürenlerden bir başka grupta; Allah’ın kitabının ayetlerini istismar ederek, bazı medya mensuplarının teveccühlerini kazanan medyatik tiplerdir. Bu tipler, özellikle Ramazan aylarında yaptıkları programlarla, halkın Kur’an’ı sağlıklı anlamalarına engel olmaya çalışırlar. Tabi bu çalışmalarının karşılığında da efendilerinden dolgun bir ücret alırlar. Bu tiplerin kişilikleri ve ayetlerin anlamlarını istismarları hakkında daha önceden bilgi vermiştik. Bu yüzden örnek vermiyoruz.

13. Ölülerin kitabı olarak kullanılması:

İslam ülkelerinin tamamına yakınında, ölülere Kur’an’dan bazı sureler ve ayetler okunmaktadır. Bu surelerin başında, Yasin ve Fatiha sureleri gelmektedir.

Ölülere Kur’an okuma geleneği Asrı saadette olmayan ve daha sonra ortaya çıkmış olan bir bidattir. [394] Bu konuda Hz peygambere isnad edilen “ölülerinize Yasin okuyunuz” şeklinde bir hadis bulunmaktadır. Bu hadisin illetli olduğunu ve isnadının çelişkili ve meçhul olduğunu belirten alimlerin görüşleri bir yana, biz bu rivayette geçen yasin okumanın Hz Peygamber döneminde uygulanmadığını iddia ediyoruz. Allah’ın peygamberi ölülere yasin okunması konusunda bir tavsiyede bulunmuş olsa, Medine’de ölen bazı Müslümanlara bizzat kendisi O’nu okurdu. Aynı şekilde peygamberden bunu duyan sahabelerin bazılarının da (Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali …vb) Peygamberin ölümünden sonra bu sureyi peygamber için okuması gerekirdi. Halbuki böyle bir uygulama yoktur. Çünkü böyle bir uygulama olsaydı, onlarca ve yüzlerce sahih rivayet bulmamız mümkün olurdu. Halbuki bu konuda bir tek sahih rivayet bile yoktur. Bilindiği gibi Hz Peygamber kendi zamanında ölü evlerini ziyaret eder ve başsağlığı dilerdi. Taziye adı verilen bu olaydan başka peygamberin ölü evinde yaptığı kur’an okuma…vb herhangi bir sünneti yoktu.

Kur’an-ı Kerim’i tetkik eden her araştırmacı; O’nun içerisinde çeşitli hitaplar bulunduğunu, ancak bu hitapların hepsinin de dirilere olduğunu görecektir. Bu kitapta; Kafirlere, Mü’minlere, Münafıklara, Ehl-i Kitaba ve Mekke Müşriklerine kısaca her zaman canlılara hitap vardır. Ancak bu kitapta ölülere yapılmış olan hiçbir hitap yoktur. Hatta ölülere okunarak istismar edilen Yasin suresinde bile bu kitabın ölülerle alakasının olmadığı ve dirileri uyarmak için gönderildiği Kur’an-ı Kerim’in “(Bu Kur’an Muhammed’e vahyedilmiştir) ki, diri olanları uyarsın ve inkar edenlere de (azap) söz(ü) hak olsun.” [395] Ayeti ile açıklanmıştır. Bu kitabın dirileri uyarmak için gönderildiğini açıklayan hayat rehberimiz, aynı zamanda Müslüman ölülerimiz içinde yapmamız gerekenleri de bize bildirmiştir. Bidatçilikten kurtulup ta, Kur’an merkezli düşünebilen Müslüman olduğumuzda bunlardan başka bir şeye gerek olmadığı rahatlıkla görülecektir. Hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim “Allah’tan başka ilah olmadığını bil ve kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için Allah’tan mağfiret dile….” [396] ayeti ve “…Rabbimiz!, bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla…” [397] ayeti ile Müslüman ölülerimize karşı yapmamız gerekeni bize bildirmiştir. Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı gibi ölülerimiz için yapmamız gereken dua etmektir ve Allah’tan onların mağfiretini dilemektir. Zaten sahih hadislerde de salih evladın duasının faydası olabileceğinden bahsedilmiştir. [398] Bazı kesimler, Kur’an ve Sünneti bırakıp, alimlerin görüşleriyle hareket ettiklerinden bu ayetleri “Kur’an okuyun” manasında te’vil etmektedirler. Biz bidatçilikten vazgeçmeyen bu tipleri bidatleriyle baş başa bırakıyor ve kendilerine “sizin te’villeriniz yüzünden neyin sünnet neyin bidat olduğu birbirine karışmıştır. Siz Allah’ın kitabıyla ölülere yardımcı olmayı bırakın da, önce O kitabı rehber edinip, O’nun hükümlerine tamamen ters düşen bidatlerinizi bırakın” diyoruz.

Ancak yukarıdaki öğüt ve uyarılarımıza kulak asmayan ve bu bidatler karşısında ses çıkarmayan bazı hoca tipleri yüzünden bu bidatler günümüzde yaygın olarak yapılmaktadır. Biz ölülere Kur’an okunmaz, onlara mağfiret dilenilir ve onlara dua edilir dediğimizde gelenekçi hoca tiplerinin ve bilinçsizce bunları taklit eden halkın şiddetli bir tepkisiyle karşılaşıyoruz. Biraz dikkat ettiğimizde, dini zorlaştıran ve anlaşılmaz hale getiren zihniyetin çirkin yüzünü burada da görebiliriz. Normalde bir Müslüman sevdiği bir ölüsüne karşı “Allah’ım! Sen onun günahlarını bağışla” diyerek vazifesini yapacakken, bu tipler kendilerinin de aracı oldukları yeni yeni vazifeler ihdas etmişlerdir. Hocaların bazısı kör taklitçiliğin kurbanı olduklarından bu bidati savunurken, bazıları da dini ticarete alet etmiş olduklarından maddi menfaatleri gereği bu bidatleri savunmaktadır. Yukarıdaki iki gruba da girmemiş olmakla birlikte, halk bize ne der endişesiyle kıvranan bazı hoca tiplerini de zikretmeden geçemeyeceğiz. Onlar, bir önder olarak halkı aydınlatacaklarına, halktan gelecek tepkilerden korkup, dillerini eğip bükmüş ve İslami kaynaklardan halkın dediğini tasdikleyen zayıf ve uydurma rivayetler, saçma sapan te’viller bulmuşlardır. Zayıf karakterli bu tip hocalar; hem halkı aydınlatmamış hem de aydınlatmaya çalışanların önünü tıkamışlardır. [399] Bu tür hocalara bu meseleyi sorduğunuzda hepsi de “sizin dediğiniz aslında doğrudur., der ve Mehmet Akif Ersoy’un şiirini okurlar. “İnmemiştir hele Kur’an şunu hakkıyla bilin, ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için” Ancak önceden kabul ettikleri bu gerçeği daha sonra saptırmaya çalışır ve sizin dediğiniz doğru ama yinede…diye mantıksız te’villere girişirler. Yukarıda anlattığımız bütün bu hoca tiplerinin istismarı sonucunda Allah’ın kitabı dirileri uyarmak için gönderilmiş bir rehber olmaktan çıkarılmış ve ölülere okunan bir kitap olarak kullanılmıştır. Biz Kur’an’ın indiriliş gayelerine tamamen zıt olan bu tür bir kullanımı reddettiğimizde, aşağıdaki iki grup tepki göstermektedir.

a. Kur’an-ı Kerim’i ücretle okuyan hocalar: Bu tipler, geçim kaynağı elinden alındığı için itiraz etmektedirler. Kendilerine ölüye Kur’an okunamayacağı konusunu delillerini göstererek anlatmaya çalıştığınızda, büyük bir itiraz tufanı kopartır ve sizin hakkınızda ”Sünneti inkar etmek” “Vehhabi olmak” gibi çeşitli iftiralar atarlar.

b. Kur’an-ı Kerim’i ölülerine okutan halk: Onlar bu konuda mazurdur. Onlar böyle bulmuşlar, böyle görmüşler, böyle işitmişlerdir. Onlar; ölülerine Kur’an okuttuğunda, onların öbür dünyada rahat edeceğini zannetmişlerdir. Hem bunu okutmazsam “halk bana ne der” endişesi, hem de “Ölen yakınına karşı son görevini yapma” endişesi, onu, dini ticarete alet eden “Din taciri” hocaların ağına düşürmüştür.

14. Cifr hesaplarını kullanarak Kur’an’ın istismar edilmesi:

İslam tarihinde ortaya çıkan çeşitli mezheplerin ve hiziplerin, Allah’ın kitabının ayetlerini kendi görüşlerini te’yid etmek için kullandıkları bilinen bir gerçektir. Tefsir tarihini araştıranlar, mezhebi tefsirler bölümünde bunun sayısız örneklerini görebilir. Kur’an ayetlerini; itikadi, ameli ve siyasi mezhepler ve tarih içerisinde ortaya çıkan hizipler hep kendi görüşleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Bu yaklaşım Allah’ın ayetlerinin istismar edilmesi demektir. Bu çeşit istismarları daha sonra çıkacak olan “Kur’an-ı Kerim’i anlamanın temel ilkeleri adlı kitabımızda açıklayacağız. Bu kitabımızda cifr hesaplarını kullanarak Kur’an ayetlerini istismar eden bir zihniyetten bahsetmeye çalışacağız. Bu zihniyet tarih boyunca görmüş olduğunu söyledikleri rüyalarla kendilerinin Allah katından gönderilmiş görevli kişiler olduğunu kitlelere kabullendirmeye çalışmışlardır. Bu kişiler, kendilerine diğer insanlara gelmeyen özel bir bilginin geldiğini (İlham) iddia etmiş ve dolaylı olarak ta kendilerinin diğer alimlerden üstün olduğunu belirtmişlerdir. Bu tür kişilere İslam tarihi boyunca rastlanılmıştır. Bunlar; Kur’an-ı Kerim gibi, Allah’tan kendilerine de bir kitap geldiğini belirtmiş ve dolaylı olarak kendilerinin Allah’ın görevlendirdiği elçi olduğunu iddia etmişlerdir. Batini hikayelerin bolca anlatıldığı çevrelerde yetişmiş olan bu tiplerin hemen hemen hepsi, rüya, ilham, keşif…vb saçmalıklarla hareket etmekte ve Kur’an ayetlerini de bu saçmalıklara uygun bir şekilde te’vil etmeye çalışmaktadırlar.

Bu genel girişten sonra şimdide ülkemizde yaşamış olan bir alimi örnek vererek bu istismarın boyutlarını gösterelim. Bu alim, bazıları tarafından asrın müceddidi, müçtehid, mehdi…vb vasıflarla vasıflandırılan mücahid bir alim diye bilinirken, bazıları tarafından da devlet yanlısı bir hurafeci olarak bilinmektedir. Biz bu alimin, cifr hesaplarını kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar ettiğini ve bu istismarı da kendisine bir manevi makam sağlamak için yaptığını düşünüyoruz. Bu konudaki delillerimizi vermeden önce cifr ilmi hakkında genel bir açıklama yapmaya çalışalım.

Gelecekte olacak olaylardan haber verdiği iddia edilen ilme “Cifr ilmi” denir. Bu ilimle uğraşan kişilere ise Cifri veya Ceffar denir. Cifr ilminin kaynağı konusunda çeşitli rivayetler vardır. Bu ilim bazılarına göre Şiiler tarafından, bazılarına göre ise Yahudiler tarafından çıkarılmıştır. Şiiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler; bunun tasavvufa yakın alimler tarafından Sünniliğe aktarıldığını iddia etmişlerdir. Yahudiler tarafından çıkarıldığını iddia edenler ise, bu ilmi Yahudiler’in İslam’ı bozmak için uydurduklarını iddia etmişlerdir.

Önceleri geçmişteki olaylara tarih düşmede kullanılan cifr ilmi, daha sonra gaybten haber verme şekline dönüştürülmüştür. Alimler, gaybten haber verme şeklindeki cifr ilmine tabi olanların, sapık mezheplerden biri olan “Hurufilik” mezhebinin yoluna uyduğunu belirtmişlerdir. Hatta bazı alimler bu tür ilmi “sihir” gibi değerlendirmişlerdir. Alimlerin büyük bir çoğunluğuna göre bu ilmin İslam’i düşüncede yeri yoktur. Her ne kadar bazı alimler bunun kullanılabileceğini söylemişlerse de [400] bu ilmin sonuçlarına bakarak gelecekten haber vermeye çalışanların ve bu haberi verenlerin dinden çıkacaklarına dair bilgilerde vardır. [401] Bize göre, cifr hesaplarından hareketle ayetlerden manalar çıkarmak, Kur’an ve Sünnete uymayan bir yöntemdir. [402] Cifr ilmini kullanarak ayetlerden mana çıkarmaya çalışanlar, ayetlerin sibak ve siyakına, esbab-ı nüzuluna asla bakmazlar. Bu yöntem, sadece istismarcıların kullandıkları bir yöntemdir. İstismarcılar, insanın dünya ve ahiret mutluluğunu temin etmek için gönderilen ilahi rehberi kendi çıkarları için kullanmışlardır. Cifr ilmini, bazı kişi ve grupların, toplumda üstünlük kurmak, taraf olduğu fikri karşıya kabullendirebilmek ve halkı aldatmak için kullandıkları ortadadır.

Cifr ilmi hakkındaki bu genel bilgilerden sonra, şimdi de bu ilmi kullanarak Allah’ın ayetlerini istismar eden bir alimden bahsedeceğiz. Yukarda da belirttiğimiz gibi bu alim kendi taraftarlarına göre bir müceddid, muhaliflerine göre ise bir hurafeci idi. Bize göre de bu alim, kendi çıkarları için Allah’ın ayetlerini kullanan bir istismarcı idi. O’nun istismarcı olduğunu, kendisinin Sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserinden bazı alıntılar yaparak ispatlamaya çalışalım. [403] Sikke-i Tasdik-i Gaybi’ye göre; Kur’an-ı Kerim’deki otuz üç ayet hem mana hem de cifirle, bu alime yazdırılan kitaplardan ve bu alimden bahsediyormuş? Mesela; “…Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” [404] hitabı aslında bu alime yapılmaktaymış? Çünkü, bu ayetten cifr hesapları sonucu çıkarılan sayı değeri 1309 ediyormuş, bu değerde bu alimin ilmi bitirdiği tarihi göstermekteymiş? [405] Cifri istismar eden bu alimin, yukarıdaki ayet gibi istismar ettiği tam otuz üç tane ayet vardır. Bu ayetlerin hepsini görmek isteyenler bu alimin yazdığı sikke-i Tasdik-i Gaybi adlı eserin 1. Şua adlı bölümüne bakabilirler. [406] Y ine aynı alim, eski zamanda yaşamış olan bazı sahabe ve alimin geleceği bildiğini ve geleceği bildiği için kendisine mektuplar yazdığını iddia etmiştir. Hatta bu mektuplarda bizzat bu alime, kendi ismiyle hitap edilmişmiş? Bu alim, kendisine yazılan mektupların Hz Ali’ye [407] ve Abdulkadir Geylani’ye [408] ait olduğunu iddia etmektedir. Hatta aynı eserin 8. Şua’sında Hz Ali’nin kitaplarına dair üçüncü bir kerametinden bahsetmiştir. [409] Bu bilgiler, ne Sünnilerin, ne de Şiilerin itibar edebileceği uydurulmuş rivayetlerdir. Bu rivayetlerin şii ve Sünnilerin itibar edilen hiçbir kitabında olmaması uydurma olduklarının delilidir. Zaten tevhid inancına sahip olan bir Müslüman; yukarıda ismi zikredilen alimlerin gelecekten haberdar olmalarının imkansız olduğunu, böyle bir şeye inanmanın insanı müşrik yapabileceğini çok iyi bilir. Önemine binaen bu konudaki görüşlerimizi tekrarlayalım. Kur’an-ı Kerim ayetlerinin bu alimin kitaplarını ve şahsını anlatması, söz konusu ayetlerin istismar edilmesinden başka bir şey değildir. Aynı şekilde, eskiden yaşamış olan kişilerin, bu alimden bahsettiğini anlatan rivayetler uydurulmuştur. Ayetleri bu şekilde istismar edenlerin en başta gelen amaçları kendilerine taraftar toplamaktır. Tefsir yazan bir alimin ayetleri bu şekilde yorumlamasının kendisine taraftar toplamaktan başka kime ne faydası vardır. Bu alim, yapmış olduğu bu yorumlarıyla diğer alimlerden üstünlüğünü ispatlamaya çalışmaktadır. Ne olursa olsun bu istismarlar karşısında suskun kalamayız. Bir alimin, zindanlarda yatmış olması, onun ayetleri istismar edebilme hakkının olduğunu mu gösterir? Hayır! Asla! Birilerinin hatırı veya korkusu için bu zulme kayıtsız kalarak gerçekleri gizleyemeyiz. İnsanlar arasında hocalıkla kazandığı itibarını kaybetmek istemeyen bazı hocalar, gerçekleri gizleyerek insanları idare etmekte ve bu yapılanlar karşısında “hatadır, her Müslüman hata yapabilir” gibi aldatıcı cümleler kullanmaktadır. Bize göre bu yaklaşım müslümana yakışmayan gayri ahlaki bir yaklaşımdır. Birde, bu alimi köşede bucakta eleştirip, erkekçe meydanda eleştiremeyen hocalar vardır. Bu hoca tiplerine de “Cahil cehaletinden, alimde korkaklığından susarsa hak batıldan nasıl ayrılacak? diyor ve Allah’ın korkulmaya insanlardan daha layık olduğunu hatırlatıyoruz. Bazı hocalarımızda bu alimin evlenmemesini ve sakalını kesmesini eleştirip durdular. Ancak aynı alimler, O’nun itikada taalluk eden hatalarını (Abdulkadir Geylani’nin ruhundan yardım istemesi [410] ….vb) ya anlamadılar, ya da gizlediler. Bütün muhalefetlere rağmen bizimle aynı düşünceyi paylaşan bazı Müslümanlar zaman zaman bu istismarları gündeme getirmişler, ancak onların sesleri çok cılız kalmıştı. Çünkü, çeşitli çıkar grupları (siyasetçi-alim, halk-alim alim-alim) bu konuda birbirlerini idare ederek, birbirlerinden faydalanma yoluna gitmişlerdi. Böylece ikiyüzlü bir şekilde birbirini idare eden ve birbirinden faydalanma esasına göre hareket eden bir kamuoyu oluşmuştu. Bu kamuoyunun arasında hakkı haykıran üç-beş kişinin gür sesi maalesef cılız bir ses olarak kalmıştı.

Bende bu istismarlara seyirci kalmayan diğer Müslümanlar gibi, bu alimi eleştirdim. Ancak bu eleştirimi, O’na olan düşmanlığımdan dolayı yapmadım. Çünkü, benim için bütün alimler aynıdır. Bu alimlerin görüşlerinden Kur’an ve Sünnet’e uygun olanını alır, uymayanı ise terk ederim. Birçok görüşüne katıldığım bir alimin bile çoğunluğuna katıldığım görüşlerinin yanında katılmadığım görüşleri de bulunabilir. Bu aliminde her görüşü Kur’an ve Sünnete zıttır demiyorum. Ancak O’nun Kur’an ayetlerini istismar ettiğini (üzülerek) söylüyorum. Son olarak şunu belirtelim, Bu yazıyı bu alimi kötülemek için değil, O’nun görüşlerine tabi olan iyi niyetli Müslümanları uyarmak için yazdım. Ticaretimi kaybetme, arkadaşımı kaybetme, çevremdeki hatırlı dostlarımı kaybetme…vb korkularım olmadığı için bu konuyu açık ve net ifadelerle yazmaya çalıştım.

BU BÖLÜMDE FAYDALANDIĞIM KAYNAKLAR

Kur’an ve Müslümanlar Zeki Duman Fecr

Kur’an Sünnet Sempozyumu Müşterek İrfan V.

Kur’an niçin indirildi? M.A.Abdusselam Fecr

Kur’an-ı anlamak farzdır A.Yıldız Ş.Özdemir Pınar

Kur’an-ı Kerim bilgileri Osman Keskioğlu D.işleri

Kur’an kursları Faruk Bayraktar

Kur’an’daki İslam Y.N.Öztürk Y.boyut

İslam nasıl yozlaştırıldı Y.N. Öztürk Y. boyut

400 soruda İslam Y.N. Öztürk Y.boyut

Kur’an’da Tevhid Mehmet Özbek Esra

Kur’an’a muhatap olmak Said Çekmeğil Nabi

Sikke-i Tasdiki Gaybi S. Nursi Tenvir

Hz Kur’an Tayyar Altıkulaç D.vakfı

Manevi tedavi rehberi Arif Pamuk Pamuk

İlginç sorular-2 Edip Yüksel Beyan

İslami hareket Ömer Faruk köse Fecr

İ. anlaşılmasının önündeki eng. A Çobanoğlu İhtar

Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet

İslam ve Fanatizm Ali Bulaç Beyan

Kur’an’da fitne Salih Asgar Hanif

Diyanet Ömer Uluçay Gözde

Diyanet Müşterek Y.yüzyıl

Müslüman toplum, Laik Devlet İştar b. Tarhanlı Afa

Tefsir usulü Ali Turgut M.ilahi.

Kur’an okumaya giriş M.Abduh R.Rıza Ekin

Atatürk ve Laiklik Doğu Perinçek Kaynak

Din Siyaset Laiklik Mehmet Emin Gerger Nehir

İslami şahsiyet Mehmet Pamak Buruç

Köşeli yazılar Mehmet Pamak Denge

İzzeti yanlış yerde aramak Mehmet Pamak Selam

Din devlet ilişkileri semp. Müşterek Beyan

Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge

İ. Dün. Modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah

Tasavvuf ve İslam Ercüment Özkan Anlam

100 soruda Bediüzzaman Hekimoğlu İsmail Timaş

İslami araştırmalar Sadrettin Yüksel Madve

Hurafeler ve İslam gerçeği Şemşettin Günaltay Marifet

Dini doğru anlamak Ahmet Y Özütoprak Pınar

Düşünce mirasımız Muhammed Gazali Şura

Yaşayan hurafeler Kemalettin Erdil D. Vakfı

Kur’an ve Din Erdoğan Aydın Doruk


[332] -Erdoğan Aydın adındaki bir vatandaş Kur’an ve Din adlı eseriyle Turan Dursun inceleme ve araştırma ödülü almıştır. İşte bazı çevreler verdikleri ödüllerle bu tipleri daha çok İslam düşmanlığı yapmaya teşvik etmektedirler. Yazar kitabın beşinci baskısına yazmış olduğu önsözde 1987’de tamamlanmasına rağmen bu çalışmanın ödül almasından sonra 1992 yılının kasım ayında okuyucuya ulaştığını açıklamaktadır.

[333] -Yukarda ödül aldığını söylediğimiz Erdoğan Aydın, ödül alan kitabının önsözünün 21. ve 22. sayfalarında Hülefa-i Raşidin dönemini (Yani Raşit halifeler dönemini) Asrı saadet (Peygamberin dönemi olan Saadet asrı) ile karıştırmıştır. Yine aynı yazar, aynı kitabın 74. sayfasında Bakara suresinin 256. ayetinin ilk dönemlerde indiğini belirterek ayetlerin nüzul kronolojisinden de hiç haberi olmadığını göstermiştir. Halbuki bu bilgiler küçük bir ilmihal okuyan herkesin sahip olabileceği bilgilerdir. Yazarın bunlardan bile haberi olmadığı apaçık ortadadır.

[334] -Kitabımızın önceki bölümlerinde bu ve benzeri rivayetlerin değerlendirilmesi yapılarak müşteşriklerin ve müsveddelerinin iftiralarına gereken cevapları vermeye çalışmıştık. Onun için bu bölümde tekrar irdelemeye gerek görmüyoruz.

[335] -Nisa suresi 59. ayet

[336] -Ahzab suresi 1. ayet ve Ahzab suresi 48. ayet

[337] -Kehf suresi 28. ayet

[338] -Nisa suresi 139. ayet

[339] Kendisiyle barışık olmayan Yaşar Nuri bey, devamlı bir tutarsızlık sergilemektedir. Biz bu yazımızı tamamlamaya çalışırken o milletvekili adayı olmuştu, yazı bitmeden istifa ettiğini bizzat kendisi söyledi, aradan bir iki gün geçti, şimdi de durum belirsiz. Hoca bir tutarsızlık yaptı da milletvekili olmaktan mı vazgeçti? Yoksa hoca başka bir tutarsızlık yaptı da üç beş gün önce söylediklerinden mi döndü? Bu soruların cevaplarını da zaman ortaya çıkaracaktır.

[340] -Kur’an’daki İslam Yaşar Nuri Öztürk Yeni boyut Yayınları Sh: 21

[341] -Sekara bilgisayar denilemeyeceği hususu için Abdulcelil Candan’ın Kur’an Tefsirinde sapma ve nedenleri adlı kitabına bakınız.. Sh: 149-150

[342] – Hucurat suresi 6. ayet

[343] -Müstekbir:Kibirlenen zalim zorba demektir.

[344] -“O’na ayetlerimiz okunduğu zaman sanki Onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük taslayarak döner. Ona acı bir azabı müjdele” Lokman suresi 7. ayet

[345] -“Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara:” Hayır, gece gündüz dolap(kurar kötülük aşılardınız) Allah’a nankörlük etmemizi, O’na eşler koşmamızı bize emrederdiniz” dediler…” Sebe suresi 33. ayet

[346] -Mele: Bir toplumun ileri gelen yöneticileridir.

[347]“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görülen inananlara: “Siz, dediler, Salih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz? (Onlar da) “(Evet), doğrusu biz bununla gönderilenlere inananlarız! “ dediler. “Büyüklük taslayanlar: “Biz, sizin inandığınızı inkar edenleriz!” dediler. A’raf suresi 75 ve 76. ayetler

“ Kavminden ileri gelen inkarcı grup dedi ki: “Biz seni de bizim gibi insan görüyoruz ve sana bizim basit görüşlü ayak takımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz.Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz; tersine sizi yalancı sanıyoruz!.” Hud suresi 27. ayet

[348] -“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu’ayb, mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz! Dedi ki: “İstemesek de mi(bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz.)? A’raf suresi 88. ayet

[349] Mütref sınıfı; bir toplumun içindeki, mal ve mülk zenginliği bakımından önde olan sınıftır.

[350] -“ Onlardan bir grup fırladı: “Yürüyün, tanrılarınıza bağlı kalın. Çünkü bu, arzu edilen bir şeydir.” Sad suresi 6. ayet

[351] -“Onlara şu adamın haberini de oku: Kendisine ayetlerimizi verdik de onlardan sıyrıldı, çıktı, şeytan onu peşine taktı, böylece azgınlardan oldu. “ “Dileseydik elbette onu o ayetlerle yükseltirdik, fakat o, yere saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı şu köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini sarkıtıp solur, onu bıraksan da dilini sarkıtır solur. İşte ayetlerimizi yalanlayanların durumu budur. Bu kıssayı anlat, belki düşünürler. “ Araf suresi 175 ve 176. ayetler

[352] -Kitabımızın muhtelif yerlerinde bu tip zayıf karakterli din adamlarına örnekler vermeye çalıştık.

[353] – 3 mart 1924 tarihli ve 429 sayılı şer’iye ve evkaf vekaleti ilga edilerek onun yerine “Diyanet işleri reisliği” kurulmuştu.

[354] -Aşağıda verdiğimiz görüşleri araştırmak istiyorsanız Din Devlet ilişkileri sempozyumu Beyan yayınları adlı kitaba bakınız. Doç Dr İştar Tarhanlı’nın sunduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirinin tümü için bakınız. Sh:111-129 Ayrıca daha geniş araştırma yapmak isteyenler sempozyuma bildiri sunan aynı yazarın Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitabına bakabilirler.

[355] -Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 167

[356] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:168

[357] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:169

[358] -Prof. Dr. Özer Ozankaya’nın bu konudaki düşüncelerinin devamı için Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaba bakılabilir. Sh: 169

[359] -İslam ve Fanatizm Ali Bulaç Sh:121

[360] -Din Devlet ilişkileri sempozyumu Beyan yayınları Sh:119 Doç Dr İştar Tarhanlı’nın sunduğu Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirinin tümü için bakınız. Sh:111-129 Yine bu konun un ayrıntıları için Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın yazmış olduğu Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) adlı kitaba bakılabilir. Sh:170

[361] -Mehmet Pamak’ın bu konudaki görüşlerini daha geniş araştırmak için İzzeti yanlış yerde aramak adlı kitabına bakınız. Sh:223-293

[362] -Mehmet Metiner’in Diyanet hakkındaki görüşlerinin tamamı için Ömer Uluçay’ın Tartışılan Kurum Diyanet adlı kitaba bakınız. Sh:516-521

[363] -“(Seferden geri kalanlar arasında) zarar vermek, nankörlük etmek, mü’minlerin arasını açmak ve önceden Allah ve Elçisiyle savaşmış olan (Adamın gelmesin)i gözetlemek için bir mescid yapanlarda var. “İyilikten başka bir niyetimiz yoktu” diye de yemin edecekler. Oysa Allah onların yalan söylediklerine şahittir. “ Tevbe suresi 107 ayet

[364] -İslam’da meseleler ve çözümler-1 Meşveret yayınları Ziya Eryılmaz Sh:96

[365] – Ancak bu kurumun içerisinde çalışan din görevlilerinin hepsini suçlayamayız. Çünkü bunların içerisinde ihlasla Allah’ın dinini insanlara aktarmaya çalışan ve Kur’an merkezli İslam anlayışının toplum içerisinde yayılması için gayret sarf eden görevlilerde vardır.

[366] -Doç. Dr. Ali Özek Diyanet işleri başkanının seçilmiş müftülerden oluşan bir istişare kurulunca belirlenmesini önermektedir. Yine aynı öneri Eski diyanet işleri başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç tarafından da yapılmıştır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:173 Ancak laik devlet bu öneriyi kabul etmemekte ve bunun sonucunda da Diyanet işleri başkanı, hükümetlerin istediğini yerine getiren herhangi bir genel müdür konumuna düşürülmüştür. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 173

[367] – Din ve Devlet ilişkileri sempozyumu kitabındaki Doç. Dr. İştar Tarhanlı’nın Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet işlerinin düzenlenmesi konulu bildirisi Beyan yayınları Sh:122 Bazı laik aydınlar; devletin bu inanç sahasına müdahalesinin doğru olamayacağını, bazıları da laik devletin vatandaşlarının dünya işleriyle meşgul olabileceğini, çünkü ahiret işlerinde kamu hizmeti olamayacağını iddia ederek Laik devletin din hizmetleri vermesine karşı çıkmışlardır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:168

[368] -Mesela: Doç. Dr. Sami Selçuk İslam ve Laiklik (Abant toplantıları-1) Sh:174

[369] -Çetin Özek 1962’de yayınlanmış tezinde, Diyanet işleri başkanlığının tamamıyla idari, memur hiyerarşisine dahil bir örgüt olduğunu; dini icraatların kontrolünü sağlamak ve bir elden idaresini sağlamak için kabul edildiğini; tamamıyla zabıta hizmeti gördüğünden hiçbir şekilde laikliğe aykırı anlam taşımadığını ileri sürerek tek yönlü bir laiklik anlayışını savunmaktadır. Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh: 170 (538 nolu dipnota bakınız)

[370] – Müslüman Toplum, “Laik” Devlet (Türkiye’de Diyanet işleri başkanlığı) Doç. Dr. İştar Tarhanlı Sh:169

[371] -Bu araştırma için Kur’an kursları üzerine adlı Faruk Bayraktarın kitabına bakılabilir. Sh:54 ve Sh:69

[372] -Köşeli yazılar Mehmet Pamak Denge yayınları Sh: 38

[373] -Laik düzende dini yaşamak Hayrettin Karaman İz yayıncılık Sh:319

[374] – A’raf suresi 113. ve 114. ayetler

[375] -Aslında kendilerine Selefi diyen Sünni Müslümanlar da, Şia mezhebine bağlı olan Şii Müslümanlarda bu gelenekçi gruba dahildirler. Ancak biz daha yaygın olduğu için ülkemizdeki gelenekçileri esas alarak meseleyi açıklamaya çalışacağız.

[376] – İslam dünyasında modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah yayınları Sh:46

[377] -İslam dünyasında modernist düşünce Mazharuddin Sıddıki Dergah yayınları Sh:39-40

[378] -Müslümanların bazıları Kur’an’ı açıkladığı iddia edilen kitapları okudukça okuyor. Ancak bu müslümanlar, dünya ve Ahirette işine yaramayacak şeyleri okuyorlar. Halbuki müslüman neyi, niçin ve ne şekilde okuması gerektiğini çok iyi bilmek zorundadır. Sorgulayıp araştırmak, Allah’ın verdiği aklı yeterince kullanabilmek, bir müslümanın vazgeçilmez bir vasfı olmalıdır. Uydum kalabalığa mantığıyla hareket etmek asla müslümana yakışmayan bir anlayıştır. Eğer aklımızı kullanmadan körü körüne başkalarına tabi olursak, yıllarımızı boş yere harcar ve dinimizi de anlayamayız.

[379] – Buhari

[380] -İslam dininde Regaib, Beraat ve Miraç gecesi diye kutsal kabul edilmiş geceler yoktur. Bu geceler, halkının ayıkmaması için gayret sarf eden sulta sahipleri tarafından teşvik edilmiş ve saray ulemaları tarafından da uydurulmuştur. Yine bu geceler için önerilen özel ibadet şekillerinden bahseden hadislerinde nebevi olma olasılığı yoktur. Çünkü, peygamberin yaşadığı dönemlerde bu geceler günümüzdeki gibi kutlanmıyorlardı.

[381] -Hz Kur’an Dr.Tayyar Altıkulaç Diyanet Vakfı yayınları Sh: 66 (Tayyar Altıkulaç Hanefi’lerin meşhur fıkıh kitabı İbn-i Abidin’den bu görüşü nakletmiştir. )

[382] – Muska, Türkiye’de Hamail olarak bilinir. İslami kitapların birçoğunda muska yerine rukye kavramı geçmektedir.

[383] – Muskacı sapıkların ellerindeki kitaplar; Eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanarak yazılmıştır. Bu kitaplara, Müslümanları inandırmak için Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ilave edilmiştir.

[384] İsra suresi 82. ayet

[385] -Hurafeler ve İslam gerçeği Şemşettin Günaltay Sh:309

[386] -Zaten bu rivayetleri nakledenler bile bu rivayetlerin sahih bir senedi olmadığını kabul etmektedirler. Fethullah Gülen’in Prizma adlı kitabının 1. cildinin 147-151 sayfalarında cevşen’in meşruluğu ispatlanmaya çalışılmış ama ne yazık ki “Hakim’in Müstedrek’i dışındaki hiçbir Sünni kaynakta cevşene ait ibare ve ifadelerin birkaçına bile rastlamadığını “ itiraf etmek zorunda kalmıştır. Sh:148

[387] -İslam ansiklopedisi Diyanet Vakfı yayınları Cevşen maddesine bakınız.

[388] -İsra suresi 82. ayet

[389] -Yukarıda örnek olarak verdiğimiz ayetler ve istismarları Edip Yüksel’in İlginç sorular-2 adlı kitabından özetlenerek alınmıştır. Sh:114-116

[390] -Yukarda ki örnekler de Pamuk yayınlarından Arif Pamuk adlı kişinin yazdığı Manevi tedavi Rehberi adlı kitaptan alınmıştır.

[391] Maide suresi 90. ayet

[392] -Neml suresi 65. ayet

[393]– Cifr hesaplarını kullanarak Kur’an ayetlerinin istismar edilmesi adlı bölüm de de açıkladığımız gibi cifr hesaplarından hareketle ilgili kehanetlerde bulunanların yaptıkları da bir çeşit gelecekten haber vermedir, yani falcılıktır.

[394] – Sadece ölülere Kur’an okumak bidat değildir. Aynı şekilde ölüler için; hatim indirmek, 40. Ve 52. Gece düzenlemek, tevhid çekmek veya çektirmek te bidattir. Çünkü bunların hiçbirisi Asrı saadette yoktu. Ölüler için yapılan Iskat ve devir işlemi de diğerleri gibi bidattir. Sadece bu bidatin diğerlerinden farkı bidatin yanında aynı zamanda bir sahtekarlık olduğudur.

[395] Yasin suresi 70. ayet

[396] -Muhammed suresi 19. ayet

[397] -Haşr suresi 10. ayet

[398] Ancak şunu da hatırlatmakta fayda görüyoruz. Herkes Ahiret hayatı için hazırlığını dünya hayatında yapmalı, bunu oğluna, kızına veya bir başkasına havale etmemelidir. Çünkü herkes kazandığının karşılığını görecektir. Yıllarca Cehennemi gerektiren amelleri işleyen bir kişinin, oğlunun, kızının duası sonucu Cennete girebilmesi mümkün değildir.

[399] – İslam aleminin geri kalmasındaki temel sebeplerden bir tanesi de, gerçek aydınların görevlerini yapmamalarıdır. Cahiller (halk veya din adamı olarak) bunları yaparken bunları ikaz etmeleri gereken aydın din alimleri de susarak bu cehalete taviz verdiler ve böylece bidatlerin yayılmasına sebep oldular. Bu alimler bu tür çalışmalara katılmıyorlarsa bile en azından bu sahada çalışanların önünü açmaları gerekirken, bunu da yapmadılar. Alimlerin yapması gereken; gelenek ve göreneğin, bidat hurafe ve efsanelerinden dinimizi(!) arındırmak olmalıyken, onlar (bu görevi yapmayanlar/veya yapamayanlar) bidatlere karşı yapılan mücadeleyi Din’e karşı yapılan bir saldırı gibi göstermişlerdir. Huzur yayınlarından çıkarılmış, Dini tamir davasında din tahripçileri/Ahmet Davudoğlu adlı kitaba bakıldığında özellikle bidatlerle mücadele etmeye kalkan bir çok aydın müçtehidin (İbn-i Teymiyye, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Mahmut Şeltut, Mevdudi vb) “Din tahripçisi” kabul edilerek tahkir edildiğini üzülerek görmekteyiz.

[400] -Cifr hesabının İslam’da kullanılabileceğini iddia edenler şu rivayeti delil getirmişlerdir. “Bir Yahudi, Peygamberimize gelmiş ve O’na Elif-Lam-Mim harflerinin cifr hesabıyla yetmişbir (71) tuttuğunu, dolayısıyla ömrü yetmişbir yıldan ibaret olan bir dine nasıl girebileceklerini söylemişlerdir. Bunun üzerine Peygamberimiz tebessüm ederek diğer surelerin başında geçen harflere dikkat çekmiştir. Bu zayıf rivayetin gaybten haber verme gibi önemli bir konuya delil getirilmesi mümkün değildir. (Sadrettin Yüksel hocamız bu rivayeti delil getirerek cifri savunanlardandır. İslami Araştırmalar adlı kitabına bakınız. Sh:121-127 ) Sadrettin Yüksel’in oğlu Edip Yüksel’de hadislerin sahih-uydurma demeden tümünü reddederken, bu zayıf tarihi rivayeti hatırlatarak bundan cifrin kullanılabileceği sonucunu çıkarmıştır ve Cifr hesabını kullanarak kıyamet saatini miladi 2280 olarak hesaplamıştır. (Kur’an çevirilerindeki hatalar Edip Yüksel Milliyet yayınları Sh:137-148) Ancak Mustafa İslamoğlu “kendisinin19 hesabına uydurabilmek için İslam tarihini nübüvvetle değil de hicretle başlattığını” belirtmiştir. (Yahudileşme temayülü Mustafa İslamoğlu Denge yayınları Sh:234) Cifr hesaplarıyla bazı şeyleri ispatlamak isteyenlerin hemen hemen hepsinde bu tür sahtekarlıklara rastlamak mümkündür.

[401] -Cifrin sonuçlarına bakarak, gaybten haber verenin veya vereni tasdik edenin dinden çıkacağına dair Esra yayınlarından çıkan, Kur’an’da Tevhid eğitimi / Doc. Dr.Abdullah Özbek adlı kitaba bakınız. Sayfa:75-79

[402] -Bu ilmin varlığını kabul edenler, sadece Yahudiler’in bunu kullandığına dair delil verebilmişlerdir. Halbuki bu yöntemin geçerli olabilmesi için, Kendisine kitap indirilmiş olan Hz Peygamberin ve O’nun güzide sahabelerinin de bu ilmi kullandıklarına ve ilimden faydalanarak bazı hükümler çıkardıklarına dair bazı sahih rivayetlerin olması gerekirdi.

[403] -İslam’ın doğru anlaşılmasını engellemiş olan bu tipler hakkında ileride müstakil bir kitapçık yazmayı düşünüyoruz. Bu yüzden O’nunla ilgili ayrıntılara girmeden sadece bu istismarlar hakkında örnekler verdik.

[404] – Hud suresi 112. Ayet

[405] – Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:80

[406] -Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh: 73-123

[407] – Güya, Hz Ali” Celcelutiye” isimli eserde bu alimi zikretmiş ve “Ey değeri yüce olan İsm-i Azamı taşıyan kişi! “Dövüş Korkma! Savaş; çekinme!” diyerek bu alime seslenmiş! Yine Hz Ali’nin “Kaside-i Ercüze” isimli kasidesinde gelecek olaylardan ve bu alimden haber verilmiş ve “Ey Said-i Kürdi ey Bediüzzaman! O zamana yetiştiğinde o zamanın belalarından kurtulman için sana verdiğim İsmi azamla dua et!” “Biz Peygamberin ailesi olarak sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp, imdada koşuyoruz.” Demiştir!

[408] – Güya Abdulkadir Geylani bu alime, “Ey Müridim! Sen zamanın Abdulkadir Geylani’si ol! Diye hitap etmiş! (!).

[409] — Sikke-i Tasdiki Gaybi/Tenvir neşriyat Sh:124-148

[410] -Bu alim küçükken bir cevizi bile kaybolsa bir Fatiha okur ve kaybolan şeyini istermiş, o da imdada yetişirmiş! Menakıb-ı Bediüzzaman Yeni kuşak yayınları Sh: 35 (Sikke-i Tasdik-i Gaybi’den alıntılanmıştır.) Aynı alim, büyüdükten sonra da Abdulkadir Geylani’nin kendisinin imdadına yetişeceğini iddia etmiştir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi Tenvir Neşriyat Sh: 204

Kitabın tamamını indirmek için tıklayın.

Bu yazı Ali Umuç sitesinden alıntıdır.

[/private]