Ali Umuç

KUR’AN-I KERİM TARİHİ HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Önceki bölümde Kur’an-ı Kerim hakkında genel bilgiler aktarmaya çalıştık. Şimdi de Kur’an-ı Kerim’in nüzulundan günümüze gelinceye kadar, bir kelimesi bile değişmeden nasıl muhafaza edildiğini açıklamaya çalışacağız. Bu bölümde Kur’an’ın niçin toplandığını, nasıl toplandığını ve nasıl muhafaza edildiğini açıklayarak Kur’an tarihi hakkında genel bilgiler vereceğiz. Yine bu bölümde, hem İslam düşmanı müşteşriklerin Kur’an tarihi hakkında ortaya attıkları iddialara gereken cevapları verecek, hem de İslam düşmanlarına malzeme vererek Kur’an’ın tahrif edildiği zannına onları götüren bazı İslam alimlerinin kitaplarına aldıkları rivayetleri tenkit edeceğiz. Bilindiği gibi, İslami kitapların büyük bir çoğunluğunda Kur’an tarihi hakkında nakledilen bilgiler, alimlerin birbirlerinden yaptıkları nakillerden oluşmaktadır. Bu nakillerin arasında bazen çelişki ve tutarsızlıklar olduğu gibi, bazen de Kur’an’ı Kerim’in değiştirildiği şüphesine bile insanları sevk eden nakilleri görmek mümkündür. Bize göre uydurmalığı hakkında en ufak bir şüphe dahi olmaması gereken bu tip rivayetleri, alimlerimiz te’vil ederek; Kur’an;a, Sünnet’e ve Akla uydurmaya gayret etmişlerdir. Bizde bu bölümde delil verirken bazen nakli kullanacağız, ama aynı zamanda aklımızı da kullanarak gerektiğinde metin tenkidi yapacağız. Bu yüzden, Kur’an ve Sünnet’e aykırı olmayan ancak geleneksel islami anlayışın genel kabullerine zıt bazı bilgilere bu bölümde rastlamanız mümkündür. Bize göre; gelenekçi kesimden bazıları; tevatürle gelen Kur’an-ı Kerim’deki bazı sure ve ayetlerin çıkarıldığını belirten haberi ahadları zayıf ve uydurma olduğuna bakmadan nakletmişlerdir. Nakledilen bu rivayetlerin senedi sahih ve metni problemsiz hadisler olduğunu sananlar, bizim yorumlarımızla sünneti reddettiğimizi zannedeceklerdir. Ancak dikkatle bakıldığında meselenin Sünnetin inkarıyla alakası olmadığı görülecektir. Şimdi konuyu soru-cevap yöntemiyle aktarmaya çalışalım.

1. Kur’an vahyinin tespitine niçin ihtiyaç duyuldu?

Yüce Allah’ın Peygamberine gönderdiği Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar için çok önemli bir kitaptır. Bu kitap sadece Müslümanlar için değil, aynı zamanda tüm insanlar için önemlidir. O, kıyamete kadar yaşayacak olan insanlara hayat rehberi olacak ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan bir rehberdir. Gerek Müslümanların gerekse tüm insanların yollarını aydınlatacak ve onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturacak böyle bir kitabın hükümlerinin kaybolmaması gerekiyordu. Çünkü; bu kitap’ın hükümleri değiştirildiğinde veya kaybolduğunda insanlar sıratı müstakime götüren ilahi rehberlerini kaybetmiş olacaklardı. İlahi rehberleri kaybolmuş insanlar ise bu durumu Allah’a karşı mazeret olarak ileri sürecek ve dolayısıyla ilahi imtihan şüpheli duruma düşecekti.

Bilindiği gibi, yüce Allah’ın gönderdiği ilahi kitapların hiçbirisi tam olarak korunarak günümüze gelememiştir. Tevrat indirildikten yaklaşık bin yıl sonra, İncil ise yüz sene sonra şifahi nakilden kurtarılıp yazıya geçirildikleri için tahrif ve tebdile uğramışlardır. İşte Kur’an-ı Kerim’inde yukarıdaki ilahi kitaplar gibi kaybolmaması için mutlaka korunması gerekiyordu. Çünkü, bu kitaptan sonra insanları uyaracak rehber kitap inmeyecekti. Peygamberlerin sonuncusu olan Hz Muhammed ve tüm sahabeler bunun bilincinde olduklarından O’nun tespiti için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.

Kur’an vahyinin Peygambere aktarımı esnasında her türlü müdahaleden O’nu yüce Allah korumuştur. Yani vahyin iniş aşamasında gerek insanların gerekse de cin, şeytan…vb varlıkların O’na müdahalesi olmamıştır. Bunu bizzat yüce Allah “Zikri biz indirdik ve O’nun koruyucusu da elbette biziz!” ayetinde zikretmektedir. Bu ayetteki “zikir” iniş aşamasında olan Kur’an vahyidir. Bazı kesimler buradaki Zikir’den kastın “sünnet” olduğunu sanmışlardır. Halbuki ayetin bağlamına bakıldığında Mekke döneminin başlarında nazil olan bu Mekki surede, sünnetin geçmesinin imkansızlığı ortaya çıkacaktır. Sonuç olarak, bu ayette geçen zikrin Kur’an vahyi olduğu ortadadır. İşte bu vahyin peygambere aktarılmasına şeytan, cin …vb hiçbir varlık müdahale edememiştir.

Vahyin nüzul aşaması tamamlanıp tebliğ aşamasına gelindiğinde ise, O’nun korunmasını peygamber ve sahabeler üzerine almıştır. Onların gayret ve fedakarlıkları sayesinde Kur’an-ı Kerim; değişmeden günümüze kadar gelebilmiştir. O’nda yukarıda belirttiğimiz ilahi kitaplarda olduğu gibi lafzi bir tahrif asla olmamıştır.

2. Kur’an’ı Kerim’in cem edilmesi denince ne anlaşılır? Kaç defa yapılmıştır? [private]

Kur’an-ı Kerim’in cem edilmesi denince; hem Kur’an’ın baştan sona ezberlenerek toplanması; hem de harf harf, kelime kelime, ayet ayet ve sure sure yazılmak suretiyle yazıya geçirilmesi anlaşılır. Kur’an-ı Kerim üç defa cem edilmiştir. Bu dönemler şunlardır.

a. Hz Peygamber dönemi; Peygamberimiz zamanında Kur’an, hem ezberlenmiş hem de yazılmıştır.

b. Hz Ebubekir dönemi; Hz Ebubekir döneminde Kur’an, hem ezberlenmiş hem de Mushaf haline getirilmiştir.

c. Hz Osman dönemi; Hz Osman döneminde Kur’an, hem ezberlenmiş hem de yazılmış ve çoğaltılarak İslam ülkelerine gönderilmiştir.

3. Kur’an-ı Kerim günümüze kadar muhafaza edilmesinde ezberin önemi büyüktür. Peygamber döneminden bu yana O’nu kimler ezberlemiştir?

a. Peygamber dönemi: Yüce Allah, insanlar içinden seçtiği peygamberine ilahi vahyi indirmiş ve O’nunla insanları uyarmasını emretmiştir. Peygamberde kendisine verilen bu ilahi görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışmıştır. Allah’ın peygamberine yüklediği en önemli görevin ise, ilahi kitabın hükümlerini tebliğ etmek olduğunu biliyoruz. Peygamberimiz tebliğ ettiği ilahi kitabı gece gündüz okur ve O’nu hayatında rehber edinirdi. O’nu seferde veya mukim olduğunda her fırsatta okuyan peygamberimize yüce Allah, vahyi unutmayacağı güvencesini vermişti. Ancak; O, ilahi kitabı okumayı yaşantısının bir parçası haline getirmişti ve her fırsatta O’nu okuyordu. İşte hem yüce Allah’ın kendisine verdiği güvence, hem de peygamberin Kur’an’ı hayat rehberi yapmasından dolayı peygamber Kur’an’ı ezberlemişti. O, Kur’an’ı ezberleyenlerin başında geliyordu.

b. Sahabe dönemi: Sahabeyi Kiram kendilerini hidayete götüren Allah’ın kitabını ezberlemek için adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Onların içerisinde bazıları ayetler nazil oldukça O’nu yazıyorlar, daha sonra da yazdıkları bu metinlerden ayetleri ezberlemeye çalışıyorlardı. Sahabelerden bazılarıysa yazı yazmayı bilmiyorlardı. Ancak onlarda Kur’an’ı ezberlemeyi bırakmıyorlardı. Onlarda; Hz Peygamber’in namaz, vaaz veya başka vesilelerle okuduğu Kur’an-ı Kerim’i bizzat kendisinden dinleyerek ezberlemeye gayret ediyorlardı. İşte bu gayretlerin sonucunda birçok sahabe Kur’an-ı Kerim’in bütününü ezberlemiştir.

c. Sahabe dönemizden günümüze kadarki dönem: Sahabeden günümüze kadar milyonlarca hafızın ezberinde Kur’an günümüze kadar lafzen değişmeden gelebilmiştir. Bilindiği gibi fitne döneminde başlayan ve günümüze kadar da süregelen Kur’an’ın manalarını çarpıtma geleneği sonucunda; anlamadan Kur’an okuma ve anlamadan Kur’an ezberleme geleneği yaygın hale gelmiştir. Bu geleneğin yaygınlaşması sonucunda Müslümanlardan birçoğu Kur’an’ı ezberlemişlerdir. Ülkemizde de bu yaygın gelenek devam etmektedir. Fert ve toplum üzerinde Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinin tatbik edilemeyeceğini iddia eden birçok kişi, güzel sesli hafızlarla ölülerine Yasin okutmaktadırlar. Yine ülkemizde Kur’an ezberleyenlerin sayılarını artırmak için birçok hafızlık kursları açılmıştır. Bu hafızlık kurslarında oldukça çok sayıda Kur’an hafızı yetişmektedir. Hatta Ramazan ayı geldiğinde bazen bir camide birden fazla Kur’an ezberleyen, Kur’an hafızı bulunmaktadır. Buda bize peygamber döneminden, günümüze kadar Kur’an’ın sürekli olarak ezberlerde de korunduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak; Bizzat peygamber başta olmak üzere bir çok sahabe Kur’an’ı ezberlemişlerdi. Onlardan sonrada Kur’an ezberleyenlerin sayısı hızla arttı. Bu yüzden, yani Kur’an’ı bu kadar ezberleyen varken O’nun bir kelimesinin bile değişmesi imkansızdır. Çünkü; Peygamberden sonra yapılan fetihlerle genişleyen İslam ülkeleri dikkate alındığında, her ülkeye yayılan yüzlerce hafızın hepsinin bir ayeti unutmak şöyle dursun bir kelimeyi bile unutması mümkün değildir. Bize göre matematiksel olarak böyle bir yanlışlığın olabilmesi olasılığı % 0 dır.

4. Yukarıda Kur’an-ı Kerim’in sahabe döneminde ve günümüzde hafızlar tarafından ezberlendiği açıklandı. Sahabelerin ezberlemesi ile günümüzdeki hafızların ezberlemesi arasında hiç fark yok mu?

Elbette! Vardır. Yeni bir Din’e girmenin verdiği iman ve heyecanla; Kur’an’ın her ayetini kendilerine gökten inen bir hazine kabul eden, sahabeler için, Kur’an ezberlemek kadar önemli bir şey yoktu. Onlar bu konuda adeta birbirleriyle yarış ediyorlardı. Ama sahabelerin Kur’an’ı okuyup ezberlemeleriyle, hiç anlamadan “ne güzel okuyor desinler” diye ezberleyen hafızların ezberlemesi birbirinden tamamen farklıydı. Bilindiği gibi sahabeler okuduğu Kur’an’ın manalarını anlıyor ve O’nun hükümleriyle amel ediyorlardı. Günümüzdeki hafızların bir çoğunun okuması ise, anlaşılmaya ve hayata tatbik edilmeye yönelik bir okuma değildir. Onun için anlamadan okuyan hafızlarla, anlayarak okuyan sahabelerin okuması aynı değildir.

Ancak şurası yanlış anlaşılmasın. Sahabeler Kur’an’ı okur ve ezberlerdi. Ancak buradan çok sayıdaki sahabenin hepsinin de Kur’an’ı başından sonuna kadar ezberlediği anlaşılmamalıdır. Çünkü, bazı sahabeler Kur’an’ın tümünü ezberlerken, bazıları da çok azını ezberlemişlerdi. Bu dönemdeki hafızların sayısı hakkında değişik rakamlar rivayet edilmiştir. Bazıları bu sayıyı çok fazla abartırken, bazıları da üç-dört kişiydi diyerek nerdeyse hiç yoktu demeye getirmiştir. Biz her iki abartılı rivayete de katılmayı pek yerinde bulmuyoruz. Çünkü sayı konusundaki rivayetler birbirinden çok farklıdır. Bizim bildiğimiz unutmayı engelleyecek şekilde, belli bir sahabe grubu Onu ezberlemiştir. Kur’an’ı ezberleyenlerin sayısı peygamberimizden günümüze kadar devamlı artarak gelmiştir.

Kur’an-ı Kerim; tefekkürle, tedebbürle, tezekkürle, fıkhederek ve aklederek şuurla okunması gereken bir kitaptır. Bu nedenle O’nun istediği okuma şeklinin temelinde anlayarak okuma vardır. Bu okuma şeklinin tam tersi olan anlamadan okuma şekli Kur’an’ın indiriliş amacına tamamen terstir.Bilindiği gibi; anlamadan okuma geleneği; sahabe döneminin son yıllarında ortaya çıkmıştır. Müslümanların Kur’an’ı anlamaktan mahrum kaldığı bir dönemin sonucu ortaya çıkan, anlamadan okuma geleneği, zamanla İslam toplumunda adet halini almıştır. Günümüz İslam dünyasında; anlamadan okuma geleneğine göre okuyanların sayısı, anlayarak ve yaşayarak okuyanların sayısıyla kıyaslandığında oldukça fazladır. İşte yukarıda zikrettiğimiz günümüz hafızlarının büyük bir çoğunluğu da anlamadan okuyanların başında gelmektedir. Bunların anlamadan ezberden okudukları Kur’an’la, ezberlediği ayetlerin gereğini yapmak için canını veren sahabenin okuyuşu aynı değildir.

5. Günümüzdeki hizip liderlerinin Kur’an-ı Kerim’den seçilmiş ayetleri hizip mensuplarına ezberletmesi doğru mudur?

İslam’ı öğrenmeye gayretli gençlerin Kur’an’ın belirli ayetlerini anlamadan ezberlemesi doğru bir davranış değildir. Bu şekilde ayetlerin ezberlenmesi okuyanda önyargılar oluşmasına vesile olur. Ayetlerin bütünlük içerisinde değerlendirilmemesi ve onlara parçacı bir yaklaşımla yaklaşılması sonucu sahih akıl kilitlenir ve kişi aklı selim olarak düşünüp anlayamaz. Bunun için Kur’an’dan seçilmiş ayetleri manasını anlamadan ezberlemek doğru değildir.

Hele hele hizipçilerin bu şekilde ayet ezberlemesi oldukça tehlikelidir. Hizbi eğitim adını verdiğimiz hizipçinin eğitiminde Kur’an ayetlerinin sloganlaştırılıp rakip hiziplere karşı silah olarak kullanılmaktadır. Hizipler; Kur’an-ı Kerim’in içerisinde bulunan ayetlerden işine gelenleri hizip üyelerine ezberletip bu ayetleri rakip hizipleri ilzam etmek için kullanıyorlar. Bu çok yanlış bir tutumdur. Dinin yasakladığı bu tutum, maalesef Din adına yapılmaktadır. Bunun sorumluları hizbi eğitimle insanları yetiştirmekten haz duyan hizip liderlerinden başkası değildir. Bir liderin yanında Din(!) adına kullanılmak istemeyen kardeşlerimiz; Kur’an’dan seçilmiş ayetleri değil, Kur’an’ı, bütünlük içinde ve önyargısız anlamaya çalışmalıdır. Bunu Arapça biliyorsa Arapça metninden, bilmiyorsa kendi dilinde yazılmış bir mealden faydalanarak yapmaya çalışmalıdırlar.

6. Kur’an ayetleri nazil olduğunda onları kimler yazıyordu?

Hz Peygamber kendisi ümmi olduğundan risaletin başlangıcından, vefat edinceye kadar, yazı bilen birçok sahabeye vahiy yazdırmıştır. Vahyi yazan bu sahabelere vahy katipleri denir. Gelen ayet hangi surenin neresine konulacak, bunu Cebrail Peygambere, Peygamberde Vahy katiplerine bildiriyor onlarda Peygamberin dediği yere ayetleri yazıyorlardı.

Vahy katiplerinin sayıları hakkında çeşitli rakamlar rivayet edilmiştir. Vahy katiplerine örnek olarak Zeyd bin Sabit, Ubey İbn-i Kab, Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali gibi sahabeleri sayabiliriz.

7. Vahy katipleri Kur’an-ı Kerim’i hangi malzemeler üzerine yazıyordu?

Hz Peygamber döneminde Kur’an çeşitli malzemeler üzerine yazılıyordu. Mekke döneminde, yazı malzemesi yetersiz olduğundan; işlenmiş deri, beyaz taş, deve ve koyunların kürek kemikleri, tahta parçaları, hurma ağaçlarının yaprakları, kumaş ve bez parçaları gibi malzemeler üzerine yazılıyordu. Hatta Tayyip Okiç; Kur’an ayetlerinin deri üzerine yazıldığına dair “Andolsun Tur’a” “Satır satır yazılmış kitaba” ”Yayılmış ince deri üzerine” ayetini delil olarak göstermektedir. Medine döneminde ise malzemeler Mekke dönemiyle kıyaslandığında yeterli sayılırdı. Ancak bir görüşe göre böyleyken başka bir görüşe göre bu malzemeler sahabelerin ilk yazdıkları malzemelerdi. İlk defa bu tip malzemelere yazılan ayetleri daha sonra vahy katipleri kağıda aktararak temize çekiyor ve Peygambere veriyordu. Peygamberimizde vahy katiplerince temize çekilmiş ve kağıtlara yazılmış ayetleri, kendi evinde muhafaza ediyordu. Bu dönemde kağıtlara yazılmış Kur’an vardı. Ancak bu dönemde, Kur’an, Mushaf haline getirilmemişti. Bilindiği gibi Mekke o dönemlerde bölgenin meşhur bir ticaret merkezi idi. Bu merkezde kağıtta dahil bir çok malzeme alınıp satılıyordu. Bu yüzden; Peygamberin ve sahabelerin bu ayetleri taş ve kemiklere yazdırıp ta kağıda yazdırmaması pek inandırıcı görünmemektedir.

8. Kaynaklarımızdaki Kur’an-ı Kerim’in toplanmasıyla ilgili rivayetler güvenilir midir?

Salih Akdemir “Kur’an-ı Kerim’in toplanmasıyla ilgili haberler gerçekleri tam olarak yansıtmamaktadır.” Diyerek çok güzel bir tespit yapmış ve kaynaklarımızdaki Kur’an’ın toplanmasıyla ilgili rivayetleri tenkit etmiştir. İzzet Derveze’de Kur’an-ı Kerim’in toplanmasını açıklayan rivayetler içinde; güçlü ve güvenilir olmayan, kuşkuyla karşılanabilecek olan ve birbirleriyle çelişkili rivayetlerin olduğunu belirtmiştir.

Bu haberler tenkide tabi tutulmadan aynen kabul edilecek olursa, halledilmesi imkansız birtakım problemlerle karşı karşıya kalırız. Çünkü, bu kaynaklarda geçen rivayetlerin bazıları, Kur’an-ı Kerim’in bütünlüğüne zarar verecek manalar ihtiva etmektedir. Birde şu var, bu rivayetler; sadece güvenilir olmayan tarih kitaplarında değil, sahih adı verilen hadis kitaplarında bile bulunmaktadır. Bu rivayetlerin senetlerinin sahih olması, artık senet tenkidinin yeterli olmadığını ve rivayetleri değerlendirmede metninde dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. Alimlerimiz, rivayetlerin metinlerine dikkat etmeyip, sadece senetlerine önem verdiklerinden İslam düşmanlarına malzeme olacak birçok rivayeti kitaplarına almışlardır. Maalesef, Kur’an’ın toplanması gibi en önemli bir konuda bile bu tür saçma sapan rivayetlere rastlanılmaktadır. Kaynaklarımız Kur’an-ı Kerim’in toplanması meselesinde tutarsız ve çelişkili bilgiler ihtiva etmektedir. Mesela; Buhari’de nakledilen Zeyd Bin Sabit’in şahitli olarak Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu materyalleri istemesi tamamen mantığa aykırıdır. O materyaller niçin Hz Peygamberde değil de, isimleri bile belli olmayan sahabelerde muhafaza ediliyordu? Medine’de o kadar imkan varken niçin Kur’an kağıda yazılmamıştı? Bu rivayetleri esas alarak bu sorulara cevap verebilmek mümkün değildir. Buhari’de nakledilen bu rivayeti kabul etsek bile; sahabelerden istenen çeşitli materyallerin, sadece Peygamberin evindeki vahy katiplerinin yazdıkları asıl nüsha ile karşılaştırma ve kontrol için istendiklerini kabul etmek zorundayız. Aksi halde Kur’an’ın tevatürlüğünü kendi sahih(!) rivayetlerimizle tartışılır hale getirmiş oluruz.

Kaynaklarımızda toplama işlemiyle alakalı tenkid edilecek bir diğer rivayette Tevbe suresinin son iki ayetinin sadece Ebu Huzeyme adlı sahabenin şahitliğiyle Mushafa konulmasıdır. Recm ayetinin (!) Kur’an’a yazdırılmasının gerektiğini iddia eden,(!) Hz Ömer’in tek kişi olduğundan şahitliği yeterli olmuyorken, Huzeyme’nin şahitliği, O’nun şahitliğinin iki kişinin şahitliği yerine geçeceği şeklindeki rivayetle kabul edilmiştir. Bu rivayetler; Kur’an’ın tevatürlüğüne şüphe getirecek cinsten olan ahad haberlerdir. Bu tür rivayetlere itibar edilemez.

Hele birde bazı alimlerimizin eserlerine alıp naklettikleri bir “Garanik kıssası” var ki, Bu kıssayı nakleden alimlerin Selman Rüşdi’nin kitabına ilham veren kişiler olduğu ortadadır. Kur’an-ı Kerim’in toplanmasıyla ilgili bu rivayetleri kitaplarına alan alimlerin rivayetlerini, onlara saygısızlık olmasın diyerek reddetmemek ve te’vil ederek geçiştirmeye çalışmak, Kur’an ve İslam’a saygısızlıktan başka bir şey değildir.

9. Kur’an-ı Kerim hangi sahabe zamanında toplanılarak Mushaf haline getirilmiştir? Bu işlemin mahiyeti nedir?

Hz Peygamber hayatta olduğu müddetçe vahiy devam ettiğinden, inen ayetlerin daha önce yazılmış bir sureye ilave edilme ihtimali de vardı. Bu yüzden gelen vahiyleri mushaf haline getirmek mümkün değildi. Peygamberin vefatından sonraysa O’nun Mushaf haline getirilmesi gerekliydi. Çünkü, peygamber yaşıyorken O’na götürülerek çözülen ihtilaflar, O’nun yokluğunda, ancak O’nun tebliğ ettiği rehbere bakılarak çözülebilirdi. Hem yukarıda zikrettiğimiz sebepten, hem de Kur’an’ın kaybolacağı endişesinden dolayı Kur’an-ı Kerim Mushaf haline getirilmiştir. Kaynaklarımızda, Hz Ebubekir’in halifeliği sırasında yapılan Yemame savaşında birçok Kur’an hafızının şehit edilmesi sonucu Müslümanların böyle bir tedbir alarak Kur’an’ı Mushaf haline getirdikleri yazılmaktadır. Yine kaynaklarımızda Hz Ömer’in ısrarları sonucu Hz Ebubekir’in böyle bir işe giriştiği de kaydedilmiştir.

Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı, Hz Peygamber zamanında okunan, ezberlenen ve yazılan Kur’an-ı Kerim’in iki kapak arasında toplanılması, Hz Ebubekir döneminde olmuştur. Hz Ebubekir döneminde yapılan toplama işlemi denildiğinde; Hz Peygamber’in evinde zaten yazılı bulunan Kur’an’ı Kerim’in, daha derli toplu ve daha iyi yazı malzemesi kullanarak kitap haline getirildiğini anlamamız gerekir. Yoksa bu dönem; ne Kur’an’ın yeniden yazdırılması, ne de sağda solda Kur’an ayetleri aranması dönemi değildir.

Sonuç olarak; Hz Ebubekir’in girişimi sonucu, ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir mushaf ortaya konulmuştur. Bu ortaya konan imam mushafa hiçbir sahabenin itirazı olmamıştır. Buda gösteriyor ki, Hz Ebubekir döneminde yazılmış olan mushaf, Hz Peygamberin dönemindeki yazılı Kur’an sayfalarının tamamen aynısı idi. Sadece daha derli toplu ve daha iyi yazı malzemesi kullanarak tekrar yazılmıştı.

10. Hz Ömer’in halifeliği sırasında, Hz Ebubekir döneminde toplatılan Kur’an-ı Kerim korunabilmiş midir?

Hz Ebubekir’in vefatından sonra Hz Ömer halife olunca bu Mushaf, Hz Ömer’de kaldı. Hz Ömer’in vefatından sonra da Peygamberimizin eşi ve Hz Ömer’in kızı olan Hafsa’ya verildi. Hz Osman, Kur’an’ı çoğaltırken bu nüshayı esas aldı ve Kur’an’ı bu nüshaya göre çoğalttı. Hz Osman daha sonra bu nüshayı Hafsa’ya verdi. Daha sonra Medine valisi Mervan bin Hakem ‘in bu nüshayı alıp yaktırdığı rivayet edilmiştir.

Hz Ömer döneminde Hz Ebubekir döneminde Mushaf haline getirilen Kur’an-ı Kerim aynen korunmuştur. Hz Ömer; valilerine Kur’an’ın okunması, ezberlenmesi ve yazılmasına dair emirler göndererek, O’nun hükümlerinin İslam topraklarına yayılması için azami gayret sarf etmiştir. Hatta O’nun Kur’an eksenli düşünüşe engel olacağı gerekçesiyle çok fazla sayıda hadis rivayetine bile karşı çıktığı rivayetlerde geçmektedir. Yine yukarıda belirttiğimiz gibi, Hz Ebubekir’i Kur’an’ın Mushaf haline getirilmesinde ikna edenin de Hz Ömer olduğunu biliyoruz. Bu örnekler bize Hz Ömer’in kendi hilafeti döneminde Kur’an’ın korunması için gayret ettiğini ve bunda da başarılı olduğunu göstermektedir.

11. Kur’an-ı Kerim hangi halife döneminde çoğaltılarak İslam ülkelerine gönderilmiştir?

Kur’an’ın farklı okunuş şekillerinden ve bazı sahabelerin ellerinde bulundurdukları farklı Mushaflardan dolayı Müslümanlar arasında ciddi manada kıraat ihtilafları ortaya çıkmıştı. Bu ihtilaflar birlik ve beraberliği zedeleyecek hale gelmişti. Hatta Şam’lılar ile Irak’lılar, kıraat farklılıklarından dolayı birbirlerini tekfir bile etmişlerdi. Bu durumdan duydukları endişeyi bazı sahabeler Hz Osman’a bildirince; O, Hz Ebubekir’in kontrol ettirerek kitap haline getirdiği asıl nüshayı, Hafsa’dan istedi ve O’nu aynen kopya ettirdi. Hz Osman’ın kopya ettirdiği bu mushafa “İmam Mushaf” adı verildi. Bu Mushaf camide okunarak Müslümanların ittifakını kazandı. Daha sonra çoğaltılarak bunlardan bir tanesi Medine,de bırakıldı, diğerleri de; Mekke, Kufe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderildi.

Daha sonra ihtilaflara sebep olan şahsi mushaflar imha edildi. Bunun sonucunda da ihtilafa sebep olan farklı lehçelere göre yazılmış şahsi Mushaflar ortadan kalkmış ve Kureyş lehçesinin esas alındığı, Müslümanların üzerinde ittifak ettiği imam Mushaf esas alınmıştı. Hz Osman’ın ihtilafa yol açan şahsi Mushafları yaktırması Müslümanlar için çok faydalı olmuştur. Çünkü, bu hareket sayesinde, Mushaflar, on üç küsur asır boyunca tek imla ve yazım stiliyle korunarak günümüze kadar gelebilmiştir. Eğer ihtilafa sebep olan nüshalar yakılmasaydı ve Müslümanların üzerinde ittifak ettiği bu nüshalar İslam ülkelerine gönderilmeseydi, matbaa ve fotoğrafın olmadığı o dönemlerde birçok karışıklığın ortaya çıkması kaçınılmazdı.

Hz Osman’ın kopya ettirdiği nüshaların nerede bulunduklarına dair iki farklı görüş mevcuttur. Suphi Salih’e göre; mezkur nüshaların nerede bulunduklarına dair elimizde yeteri kadar bilgi bulunmadığı belirtilirken, Muhammed Hamidullah’a göre; İstanbul Topkapı sarayı, Londra ve Taşkent’te üç tanesinin muhafaza edildiği savunulmuştur. Muhammed Hamidullah; bu üç nüshanın fotoğrafları üzerinde çalışmalar yapmış ve bu çalışma neticesinde nüshaların boyutları ve imla hususiyetlerinin aynı olduğunu belirtmiştir. Tayyip Okiç; bu üç yerin dışındaki Şam, Medine ve Basra gibi diğer merkezlere gönderilen mushaflar hakkında da ayrıntılı bilgi vermiştir.

12. Kur’an-ı Kerim’in harflerine hareke ve noktalar niçin konulmuştur?

Hz Osman zamanında çoğaltılan Mushaflar, harekesiz ve noktasız olarak yazılmıştı. Hicri Birinci asrın ikinci yarısından itibaren Arap olmayanların İslam’a girmeleri ve bunların Arapça’ya vakıf olmamaları sebebiyle Kur’an’ı Kerim’i yanlış okuma hadiselerine sık sık rastlanılır olmuştu. Bu yüzden; Kur’an-ı Kerim’e ilk defa doğru okumayı sağlamak için hareke konulmuştur. Kur’an’ı Kerim’e hareke ve nokta konulması meselesi başlangıçta tartışma konusu olmuşken, sonunda zarar değil de, fayda getireceği görüşü ağır basmıştır. Harekeleme; fetha için harfin üstüne, kesre için harfin altına, ötre için harfin önüne bir nokta konularak yapılıyordu. Harekelemeyle irab noktasında yapılabilecek muhtemel hataların önüne geçilebildi. Ancak İslam’a yeni girmiş ve Arap dilini bilmeyen Müslümanlar birbirine şekil olarak benzeyen (“Be” “Te” “Se”) (“Cim” “Ha”) (“Fe” “Kaf”) gibi harfleri sağlıklı bir şekilde ayırt edemiyorlardı. Bunun için harekeleme işinden sonra noktalama işaretleri yapılarak bu harflerin birbirinden ayırt edilmeleri sağlanıldı. Bir asra yakın süre bu işaretlerle Kur’an okundu. Daha sonra bildiğimiz harekeleme ve noktalama sistemi geliştirildi.

Bunlardan sonra ayet sonlarına duraklar konuldu. Günümüzde bu durakların içinde ayet numaraları yer almaktadır. Daha sonrada Kur’an’ın manası göz önünde bulundurularak adına “Secavend” denilen birtakım işaretler konuldu. Bunlardan başka da sure ve cüz başlıkları, hizip ve secde işaretleri ihtiyaca binaen resmedildi.

13. Tahrif ne demektir? İlahi kitaplar nasıl tahrif olmuşlardır?

Tahrif sözlükte; bir şeyi bozmak, değiştirmek ve istikametinden saptırmak manasına gelir. Yani; bir yazıyı, bir sözü asli manasını değiştirecek şekilde bozmaktır. Tahrif daha çok, kutsal kitapların Allah’ın gönderdiği şekil üzerine bırakılmaması ve değiştirilmesi anlamında kullanılmaktadır. Allah’ın gönderdiği bu kutsal kitaplar üç şekilde tahrif edilmişlerdir.

a. Kutsal metnin bazı kısımları çıkartılarak

b. Kutsal metne birtakım ilavelerde bulunularak

c. Kutsal metni zahirine uymayacak şekilde yorumlayarak

Yukarıda a ve b şıklarında anlatılan tahrif sözlerin tahrifi c şıkkındaki tahrif ise mananın tahrifidir. Yukarıdaki tahrif türlerine Yahudilerin Tevrat’ı tahrif edişlerini örnek olarak gösterebiliriz. Kur’an-ı Kerim’deki “ Şimdi (ey mü’minler) siz, bunların size inanmalarını mı umuyorsunuz? Oysa bunlardan bir grup vardı ki, Allah’ın sözünü işitirlerdi de düşünüp akıl erdirdikten sonra, bile bile onu değiştirirlerdi. “ ayeti “ Yahudilerden öyleleri var ki, kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Dillerini eğip bükerek ve dini taşlayarak: “İşittik ve isyan ettik” …diyorlar…” ayeti “ …Onlar (Yahudiler) kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar…” ayeti ve “Sözlerini bozdukları için onları(Yahudileri) lanetledik ve kalplerini katılaştırdık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar…” ayeti Ehl-i Kitap’tan olan Yahudiler’in kutsal kitaplarına karşı olumsuz tavırlarını ortaya koymaktadır. Bu ayetlere göre; İsrailoğulları Tevrat’ı anlam yönünden çarpıtmışlar ve kendi elleriyle yazdıklarını “Bunlar Allah katındandır.” Diyerek takdim etmişlerdir. Onlar Tevrat’ı Allah’ın rızasına muhalif olarak, hevalarına göre te’vil etmişler ve kendileri saptığı gibi başkalarının da sapmalarına vesile olmuşlardır. Yukarıdaki dört ayete bakıldığında Yahudiler,in Tevrat’ı iki farklı şekilde, tahrif etmiş oldukları görülür.

1) Lafzi tahrif; sözü bağlamından çıkarıp, yerine başka bir söz getirerek tahrif etmişlerdir ki, buna “Tebdil” adı verilmektedir.

2) Anlam yönünden tahrif; ya bir lafzın anlamını ihtimali olmayan bir anlama çekmekle, ya da iki yöne hamledilmesi muhtemel bir kelimeyi bir tek anlamla sınırlandırmakla tahrif etmişlerdir ki buna da “Tagyir” adı verilmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de ise Lafzi tahrif asla olmamıştır. O’nun Hz Peygamberden beri korunarak geldiğini yukarıda açıkladık. Ancak bu açıklamalarımızla tezat teşkil eden bazı rivayetler vardır. Bu rivayetleri inceleyerek, onların tutarsızlığını hep birlikte göreceğiz. Çünkü, Kur’an ayetlerinde lafzi tahrif olması, kıyamete kadar yaşayacak olan insanların ilahi rehberden yoksun kalacaklarını iddia etmektir ki bu iddia açıkça Allah’a iftiradan başka bir şey değildir. Ancak Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan bazı İslam fırkaları Kur’an ayetlerini çeşitli biçimlerde yorumlamış ve O’nun bazı ayetlerinin manalarını tahrif ederek ayetlerin anlamlarını çarpıtmışlardır.

14. Kur’an-ı Kerim’in mana yönünden tahrifine örnek verir misiniz?

Mana yönünden tahrif denildiğinde, ayetin anlamını zahiren ihtimali olmayan bir alana çekmekle veya anlamlarından en zayıf ihtimalli olanı seçmekle ortaya çıkan tahrif olduğunu açıkladık. Bu çeşit tahrife, taassupçu bazı Şia yanlısı alimlerin ve taassupçu bazı Sünni alimlerin yapmış oldukları yorumları örnek olarak gösterebiliriz. Mesela; Şiilerden bazıları, Kur’an-ı Kerim’deki “Deki bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” ayetinden hiç alakası olmayan bir mana çıkarmışlardır. Onlar, bu ayetteki bilenler bizi bilmeyenler ise muhalifimiz olan mezhepleri anlatıyor” demişlerdir. Bazı müfrid Sünnilerde, aynı şekilde karşılık vererek onlarda başka ayetlerin anlamı çarpıtmışlardır. Onların bazıları “Asr suresinin esbab-ı nüzulu olarak bir rivayet zikretmektedir. Bu rivayete göre, ayette geçen; iman edenler Hz Ebubekir’i, salih amel işleyenler Hz Ömer’i, hakkı tavsiye edenler Hz Osman’ı ve sabrı tavsiye edenler Hz Ali’yi anlatmaktaymış. Bunu Sünnilerin yaptıkları mana tahrifine örnek olarak gösterebiliriz. Bu konudaki örnekler oldukça çoktur. O örnekleri görmek isteyenler mezhebi tefsirler konusuna bakabilirler. Ayrıca Tasavvufi tefsirlerin birçoğunda geçen de Batıni yorumları da mana yönünden tahrife örnek gösterebiliriz.

Sonuç olarak; Kur’an ayetlerinin bazılarında Şia’nın kast edildiğini, bazı ayetlerin Hz Ali’nin velayetini anlattığını belirten bazı Şia alimlerinin yorumları doğru değildir. Aynı şekilde bunlara karşılık veren Sünnilerin yaptığı da doğru değildir. O’nun ayetlerini bu şekilde mezhebi kaygılar taşıyarak yorumlama mana tahrifinden başka bir şey değildir.

15. Kur’an’da lafız yönünden tahrif var mıdır?

Lafız yönünden tahrif denildiğinde, kutsal kitapların metinleriyle ilgili maddi planda yapılan tebdil /değiştirme anlaşılır. Bunun Kur’an’da olması mümkün değildir. Ancak çok az Sünni alimle, yine çok az Şii alimin kitaplarında aktardıkları rivayetlerden hareket eden müşteşrikler Kur’an’da lafız yönünden tahrif olduğunu iddia etmişlerdir. İslam alimlerinin dikkatsizlikleri yüzünden kitaplarına aldıkları bu saçma sapan rivayetler İslam düşmanlarına malzeme olmuştur. Ancak biz onların bu malzemelerinin güvenilir olmadığını net bir şekilde ortaya koyup Kur’an’da lafzi tahrif olmadığını ispatlamaya çalışacağız.

16. Şiilerden kaynaklanan ve Kur’an’da lafzi tahrif olabileceğini çağrıştıran rivayetler nelerdir? Bu rivayetler konusunda Şia alimleri arasında ittifak var mıdır?

Şii’lerden bazıları; Kur’an-ı Kerim’den “Velaye suresi ve Nurayn suresi gibi surelerin çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Kırk bir ayetten meydana geldiği iddia edilen, Suretu’n Nurayn’da (iki nur suresi) iki nurdan maksadın, Hz Peygamber ve Hz Ali olduğu iddia edilmiştir. Yine, Yedi ayetten meydana geldiği iddia edilen, Suretu’l Velaye’de (Velayet suresi) Hz Ali ve imamlara gösterilmesi gereken hürmet ve itaatten bahsedildiği iddia edilmektedir. Bazı Şiilerde Kur’an-ı Kerim’deki “Beyyine” ve “Nisa” surelerindeki “Münafıklık”la ilgili bölümlerin çıkarıldığını iddia etmişlerdir.

Bu iddianın sahipleri, Şianın ahbariler adı verilen hadis ehlidir. Habere çok fazla itibar eden bu tipler, yukarıda açıklanan Apokrif rivayetleri bu iddialarına delil olarak kullanmışlardır. Ancak bu tip rivayetlere bırakın İslam alimlerinin ekseriyetini, mutedil Şia alimleri bile itibar etmemiştir. Hatta Nöldeke, Kazem Bek gibi bazı müşteşrikler bile bu tür iddiaları reddedip, onlara itibar edilemeyeceğini bildirmişlerdir.

Bu iddialarda bulunan Hadis Ehli olan Şiileri başta usuli denilen usulcü Şiiler asla onaylamamış ve onların iddialarına şiddetle karşı çıkmışlardır. Şia mezhebinin çoğunluğunu oluşturan İmamiye mezhebinin büyük bir çoğunluğu bu rivayetleri itibara almamaktadır. Birçok Şia alimi, Kur’an’da tahrifi çağrıştıran bu rivayetleri dikkate almamış ve tam aksine Kur’an’da lafzi tahrifin asla olamayacağını belirtmiştir. Mesela; Şia alimlerinden Tabrisi: “Kur’an’da herhangi bir eksilme veya ilave söz konusu değildir. Bunda Şii alimler arasında icma mevcuttur” demiştir. Şia müfessirlerinden biri olan Tabatabai “el-Mizan” isimli tefsirinde Kur’an’ın tahrif edilmediğini otuz üç sayfa ayırarak izaha gayret etmiştir. Hicri dördüncü ve beşinci asırda yaşamış olan meşhur Şia müfessiri İmam Şeyh Muhammed b. Hasan et Tusi, tefsirinin mukaddimesinde “Kur’an’a eklemede bulunulduğu yada bazı bölümlerin çıkarıldığı iddiaları Kur’an’a yakışmaz. Müslümanların genelinin kanaati budur. Bizim mezhebe göre de sahih olan budur.” Demiştir.

Görüldüğü gibi; Şia bilginlerinin büyük bir kısmı tahrif konusunda sünni alimlerle aynı görüşü paylaşarak, bugün Müslümanların ellerinde mevcut olan Kur’an’ların Hz Peygamber’e nazil olan Kur’an’ın aynısı olduğunu, O’nda ne fazlalık ne de herhangi bir eksikliğin asla söz konusu olmadığını kabul etmişlerdir. Şii’lerden en büyük fırka olan İmamiye’nin bu husustaki inançlarını Ebu Cafer el-Kummi hulasa ederek Mushafın iki kapağı arasında bulunan metinden başka tek bir çözüm mevcut olmadığını ve böyle bir iddianın Şii’lere isnadının ise iftiradan başka bir şey olmadığını söylemektedir. Hatta Rasul Caferiyan isimli bir Şia alimi, bu konuda naklettikleri rivayetlerden dolayı Sünnileri suçlamaktadır. Rasul Caferiyan “Tarih boyunca Müslümanların Kur’an’a karşı tutumları Allah’ın ayetlerinden herhangi bir ayet hakkında şüphe duymamak ve onların inançları Kur’an’ın tamamının ekleme ve eksiltme olmaksızın Allah tarafından indirilmiş olduğudur. Bununla beraber Ehl-i Sünnet, sahih ve diğer sünenlerde bir takım rivayetler nakletmiştir ki bunlardan Kur’an ayetlerinin mütevatir olmayıp, aksine ahad haberlerle sabit olduğu anlaşılır.” Diye belirtmiştir.

Caferiyan’ın aktardıklarına aynen katılıyoruz ve bir şeyi daha eklemek istiyoruz. Evet! Ehli Sünnetin muteber kabul edilen kitaplarında geçen ve tahrifi çağrıştıran rivayetlere rastlamak mümkündür, Ancak Şii’lerin itibar edilen hadis kitaplarında da tahrifi çağrıştıran rivayetler vardır. Esasen rivayetlere fazla itibar eden hadisçiler her iki kesimde de mevcuttur. Bize düşen, hadisçilerin sahih senetle nakledildiğini iddia ettikleri bu konudaki rivayetleri, ciddi bir tenkit süzgecinden geçirmeye çalışmaktır. Birbirimizi suçlamanın faydası yoktur. Çünkü, bu konuda, Şiilerin aleyhine Sünnilerin ne kadar malzemesi varsa, Şiilerinde Sünniler aleyhine o kadar malzemesi vardır. Ancak bazı Sünni ulema Şiileri bu malzemelere dayanarak tekfir ederken, Sünni kaynaklarındaki tahrifi çağrıştıran rivayetleri ise te’vil etme cihetine gitmişlerdir ki, biz bu davranışı kabul edemeyiz. Çünkü, bu şekilde davranmanın; objektiflikten uzak, tutarsız bir davranış olduğu apaçık ortadadır.

17. Sünnilerden kaynaklanan ve Kur’an’da lafzi tahrif olabileceğini çağrıştıran rivayetler nelerdir?

Şia’da olduğu gibi Sünnilerde de Kur’an’da lafzi tahrif olabileceği şüphesi ortaya çıkaran bazı rivayetler olduğunu yukarıda açıklamıştık. Bu iddiamıza aşağıdaki rivayeti örnek verebiliriz.

Sünni kaynaklarda “Müsebbihat” isimli surenin(!) önceleri Kur’an metninde olduğu halde sonradan unutturulduğu şeklinde bir rivayet yer almaktadır. Şimdi Sünni alimlerin “Tilaveti ve hükmü mensuh ayetler”e örnek olarak gösterdiği bu rivayeti aktaralım. Ebu Esved şöyle anlatmaktadır. ”Ebu Musa el-Eşari, Basra’lıların hafızlarına haber gönderdi. Bunun üzerine Kur’an’ı iyi derecede okuyan üç yüz hafız onun yanına geldi. Ebu Musa onlara: “Sizler Basra’lıların en iyileri ve hafızlarısınız, Kur’an’ı tilavet edin. Sakın uzun süre okumayı ihmal etmeyin. Sonra sizden öncekiler gibi sizinde kalpleriniz katılaşır. Biz vaktiyle bir sure okurduk. Onu gerek uzunluk gerekse şiddet bakımından Tevbe suresine benzetirdik. Sonra o sure bana unutturuldu, yalnız şu kadarı ezberimde kaldı: “Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, mutlaka bir üçüncüsünü daha ister. Ademoğlunun karnını ancak toprak doldurur.” “Biz bir sure daha okurduk, onu müsebbihat (Allah’ı tesbih ile başlayan sure) denilen surelerden birine benzetirdik. Bana o da unutturuldu. Ancak o sureden de şu ayet hafızamda kaldı. “Ey iman edenler! Yapmadığınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Sonra bunlar boyunlarınıza bir şehadet olarak yazılır da, kıyamet gününde onlardan sorumlu olursunuz.”

Sünni kaynakların “Tilaveti mensuh hükmü baki ayetler” içinde zikrettiği Hz Aişe’den nakledilen bir rivayette; Kur’an-ı Kerim’de “Bilinen on defa emzirme haramlık hükmü doğuruyor” ayetinin bulunduğu, daha sonra bunun “beş bilinen emme” ile neshedildiği ve Hz Peygamber’in vefat ettiği zaman onların Kur’an ayetleri arasında okunduğunu anlatılmaktadır. Dikkat edilirse, bu rivayet, açıkça Kur’an’ın ayetlerinin eksiltildiğini anlatmaktadır. Yine Sünni kaynaklarda “Recm ayeti” diye bir ayet olduğu ve bu ayetin Kur’an’dan çıkarıldığı Hz Ömer’in insanlardan korktuğu için bu ayeti Kur’an’a yazdıramadığı anlatılmaktadır.

Kaynaklarımızda geçen ve Kur’an’ın eksik olduğu şüphesi uyandıran bu rivayetlere itibar edilmemelidir. Çünkü, onlar yüzlerce insanın ezberinden hiçbir dönem kaybolmamış olan Kur’an-ı Kerim’in tevatürlüğüne şüphe düşüremeyecek olan ahad haberlerdir. Şöhret sahibi alimlerin kitaplarında geçtiği için alimlerimiz bu rivayetleri inkar edememişlerdir.

18. Sünni kaynaklarda geçen ve Kur’an’da lafzi tahrif olduğunu çağrıştıran “Recm ayeti” meselesinin asıl mahiyeti nedir?

Sünni alimler; nesh teorilerini açıklarken neshi, üçe ayırırlar. Bunlardan bir tanesini de tilaveti mensuh hükmü baki ayetler olarak zikrederler. Yani daha önce Kur’an sayfaları arasında okunmaktayken ayetin metni Kur’an’dan çıkarılmış olmasına rağmen hükmünün geçerli olduğu iddia edilmiştir. Onlar bu iddialarına aşağıdaki rivayeti delil olarak gösterirler. Hz Ömer bir gün hutbeye çıkmış ve şunları söylemiştir. “…Şüphesiz ki, Allah Muhammed’i hak peygamber olarak gönderdi, O’na kitap indirdi. Allah’ın indirdiği şeyler arasında “Recm ayeti” de vardı. Bizler o ayeti okuduk, anladık ve ezberledik. Bunun içindir ki, Resullah recmetti, ondan sonra bizde recmettik. Ama insanların, üzerinden uzun zaman geçerse korkarım ki birisi çıkıp, “Biz Allah’ın kitabında recmi görmüyoruz.” Derde Allah’ın indirdiği farizayı terk ederek sapıklığa düşerler. Gerçekten erkek ve kadınlardan zina eden kimse üzerine (muhsan olmak beyyine veya gebelik yahut itirafta bulunmak şartıyla) recm Allah’ın kitabında sabit bir haktır.” Bu rivayet Buhari’nin Sahihinde geçmektedir. Başka Sahih kaynaklarda (!) yer almış olan ve “Evli erkek ve evli kadın zina yaptıkları zaman Allah’tan bir ceza olarak onları recmedin.” Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” Mealinde olan “Recm ayeti” olarak isim almış bir uydurma rivayet vardır. Bu uydurma rivayet, Hz Ömer adına uydurulan “Eğer insanlar Ömer Kur’an’dan olmayan bir şeyi Kur’an’a ilave ediyor demelerinden korkmasaydım, Recm ayetini Kur’an’a yazdırtırdım” mealindeki rivayetle desteklenmeye çalışılmıştır. Mealini verdiğimiz ikinci rivayet uydurmadır. Bu uydurma rivayet; Kur’an’ın tevatürlüğüne şüphe getireceği gibi, aynı zamanda Hz Ömer’e de iftira niteliğindedir. Bu rivayeti sahih kabul edenlere aşağıdaki soruları sormak gerekir.

1) Hz Ebubekir ve Hz Osman döneminde ki mushaflarda bu ayet niçin yoktu?

2) Şu anda bu ayet olmadığından Kur’an-ı Kerim eksik midir?

3) Eksik olduğu iddia edilen ayetler hafızlarca ezberlenmemiş miydi?

4) Farklı sahabe Mushaflarında bu ayet var mıydı?

5) Hz Ömer o ayetin(!) tilavetinin nesh edilmesinden(!) haberdar değil miydi ki yazdırtmayı düşünüyordu?

6) Hz Ömer (ayet olduğunu düşündüğü bir metni) halifeliği döneminde niçin yazdırmamıştır? En azından niçin hiçbir teşebbüste bulunmamıştır?

7) Hz Ömer (ayet olduğunu düşündüğü bir metni) Kur’an’a yazdıracakken korkuyor muydu? Korkuyorsa kimden korkuyordu? Böyle bir şeyi sahabelere hatırlatsa neden kabul edilmeyecekti?

Bu soruları çoğaltmamız mümkündür. Ama gerek yok, arif olan anlar. Bu rivayetler hangi alimin kitabında geçerse geçsin, bu rivayeti kesinlikle kabul edemeyiz. Alimlerin her yaptıklarında bir hikmet arayıp, bu rivayetleri eğip bükerek te’vil edenlerin yaptıkları tutarlı ve ahlaki bir davranış değildir. Çünkü; onları kurtaralım derken Allah’ın kitabının tevatür yolla nakledilişini tartışılır hale getiriyoruz.

19. Tahrifi çağrıştıran bu rivayetleri kitabına alan veya bu rivayetleri te’vil ederek konunun hassasiyetini dikkate almayan bazı İslam alimlerinin yaptıkları doğru mudur? Yoksa yanlış mıdır?

Yukarıda birkaç örneğini verdiğimiz tahrifi çağrıştıran bu rivayetlerin İslam alimlerince önyargısız bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Eğer bu yapılmazsa ve “büyük alimlerimiz bunları kitaplarına aldığına göre bir hikmeti vardır” mantığıyla hareket edilirse, Kur’an’ın ayetlerinin değiştirilmiş olduğu şüphesi ortaya çıkacaktır. Bize göre bu tür rivayetler ahad olan ve Kur’an’ın tevatürlüğüne asla şüphe getiremeyecek olan uydurma rivayetlerdir. Ancak alimlerimizin bir kısmı bu tip rivayetleri tenkid edecekleri yerde gereksiz te’viller yaparak onların sıhhatlerini savunmuşlardır. Şimdi, alimlerin bizim uydurma dediğimiz bu rivayetlere yaptıkları yorumların bazılarını ibret almanız için aşağıya aktaralım.

Bazı alimler; Yukarıdaki rivayetlerdeki “Peygamber vefat ettiğinde okunuyordu” şeklindeki ifadeleri “Peygamberin vefatına yakın okunuyordu” şeklinde değerlendirmişlerdir. Bu te’vil’in saçma bir te’vil olduğu ortadadır. Çünkü bu lafızlardan onlarcası hadis kitaplarında mevcuttur.

Bazı alimler; Kur’an’ın ezberlenmesinin kolaylaştırılması için tilavet neshi yapıldığı şeklinde bir değerlendirme yapmıştır. Bu alimlere “Sahabelere 6000 küsur ayetin ezberlenmesi zor olmuyor da, sadece Recm ayetinin metnini ezberlemek mi zor oluyor? Diye sormak gerekir. Bizce bu te’vilde yukarıdaki gibi saçma ve mantıksız bir te’vildir.

Bazı alimler; “Kur’an’dan indirilenlerden” ifadesini “Kur’an’ın açıklamasından indirilenler” şeklinde anlamaya çalışıp, Nahl suresinin 44. ayetini de buna delil göstermiştir.

Bazı alimler; Bu tip rivayetlerin, bir iki rivayetten başka bir şey olmadığını iddia etmişlerdir. O alimlere eğer bu bir iki rivayetse, sünnetin bütününü ve Kur’an’ın tevatürlüğünü tartışılır hale getiren bu rivayetleri niçin reddetmediklerini sormak gerekir.

Bazı alimler;. Hz Osman’ın farklı sahabe Mushaflarını yakmasını aslında onları yakmadı da, sadece yıkadı şeklinde te’vil etmiştir. Bize göre bu te’viller saçma sapan te’villerdir.

Alimlerimizin uydurma rivayetlere uydurma dememek için nasıl gereksiz te’villere daldıklarını gördük. Bazı alimlerimizde bu rivayetleri sened açısından değerlendirmişlerdir. İşte örnekleri; Ahzab suresinin Bakara suresine denk olduğunu rivayet eden, Ahmet İbn-i Hanbelin naklettiği bir habere İbn-i Kesir hasen demiştir. Yine Evcil hayvan olan Keçi vahy yazılı kağıdı yemiş ve böylece ayetler nesh olunmuştur (!) şeklinde gelen uydurma rivayeti senet yönünden inceleyen İbn-i Hacer, rivayetin ravisinin “Sika ve gayri müttehem” olduğunu söylemiştir.

Bunları yazarken amacımız alimlerin şahsiyetleri hakkında ileri-geri konuşmak değildir. Dikkat edilirse biz Kur’an üzerinde ortaya çıkabilecek şüpheler konusunda alimlerin takındıkları ilmi tutumu tenkit ediyoruz. Allah’ın kitabının doğru anlaşılmasına engel olmak bir yana O’’un sıhhati hakkında şüpheye düşürecek iddiaları kitaplarına ilim diye alan alimlerin kitaplarının tenkid ve tahkike tabi tutulmasından daha doğal ne olabilir? Yoksa alimlere saygı, Allah’ın kitabına iftira atılmasına, Peygamber ve sahabeleri hakkında yalan uydurulmasına ses çıkarmamamızı mı gerektiriyor? Asla! Biz bunları her fırsatta yazıp hatırlatmaya devam edeceğiz. Bu tür rivayetler ahad haberlerden başka bir şey değildir ve asla böyle temel bir itikadi konuda dikkate alınamazlar. Bu tür rivayetleri kabullenmek, dolaylı olarak Kur’an’ın tahrif edildiğini kabullenmekten başka bir şey değildir.

Sonuç olarak; bu alandaki rivayetleri ilmi tenkide tabi tutarak değerlendirmek ve bu rivayetleri nakleden alimlerinde hata yapabileceklerini gözden uzak tutmamak gerekir. Dikkat ediyorsanız hatalı görüşleri olan alimlerin hiçbir görüşü alınmamalı diye yanlış bir genellemeyi yapmıyoruz. Sadece büyük alimlerinde büyük hataları olabileceğinin gözden uzak tutulmaması gerektiğini açıklamaya çalışıyoruz. Birçok Müsteşrik bile Kur’an’da eksiklik ve fazlalık yoktur derken, ümmete önderlik ettikleri iddia edilen alimlerimizin “yok illa da Kur’an’ımızda eksiklik var” demiş gibi bu rivayetlerin sıhhatlerini ispatlamaya çalışmalarını eleştiriyoruz. Yine “bu rivayetleri falanca büyük alimimiz kitabına almıştır” diyerek reddedemeyen alimlerin yaptığını da eleştiriyoruz. Çünkü; üç-beş uydurma rivayete uydurma dememek için Sünnetin tamamını zan altında bırakan ve bu rivayetlerin sahihliğini (!) ispatlamak için gayret eden alimler; eski alimlerimize saygıyı elden bırakmayalım derken, Allah’ın Kitabının ve Peygamberin Sünnetinin tamamını zan altında bıraktıklarının farkına varmamışlardır. Bize göre bu tür uydurma rivayetlerin reddedilmesi Allah’ın dinine iman ettiğini söyleyen, her Müslümanların vazifesidir. Bazıları da bu uydurma rivayetleri reddedenlerin zamanla Sünnetin bütününü inkar edecekleri şeklinde kehanette bulunmuşlardır. Bize göre bu anlayış tamamen saçma ve mantıktan yoksundur. Çünkü; Sünneti korumanın yolu O’nu uydurmalarıyla birlikte kabul etmek midir? Ben Allah’ın peygamberinin bir tatbikatını alırken, O’nun adına uydurulan Arap örf ve geleneklerini de almak zorunda mıyım? Ne sahih nakil ne de sahih akıl bu tür rivayetleri kabul etmemizi zorunlu kılmazken, tam tersine hem sahih nakle hem de sahih akla göre bu tür uydurma rivayetler reddedilmelidir.

20. Bazı müşteşrikler; Kur’an ayetlerinin peygamber döneminde yazıldığını kabul etmemektedirler. Kur’an’ın Peygamber döneminde yazıldığının delilleri nelerdir?

Yukarıda İslam alimlerinden nakledilen, bazı rivayetlerin reddedilmesi gerektiğini belirttik. Şimdi bu rivayetleri esas alarak İslam aleyhine, O’nun kitabı ve peygamberi aleyhine çalışmalar yapan müşteşriklerin iddialarından bahsedeceğiz.

L. Caetani ve Blachere gibi bazı müsteşrikler hicretten önce Mekke’de Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin hiç yazılmadığını iddia etmişlerdir. Müsteşrik F. Buhl ise; vahyin yazıya geçirilmesinin, başlama tarihinin tam bilinemediğini açıklamış, ancak çok erken zamanda yazıldığını da kabul etmek zorunda kalmıştır. Bir diğer Müsteşrik Wensinck ise, yukarıda isimlerini verdiğimiz müşteşriklerin tam tersini belirterek o dönemdeki ilk yazılı belgenin Kur’an olduğunu söylemektedir.

Görüldüğü gibi, Kur’an’ın peygamber döneminde yazılıp-yazılmadığı hakkında Müsteşriklerin net ve tutarlı bir görüşleri yoktur. Her türlü uydurma ve zayıf rivayetlere nass gibi tutunan bazı müsteşriklerin Kur’an’ın peygamber döneminde yazılmadığı hakkındaki iddiaları çürük ve batıldır. Bize göre Kur’an ayetleri bizzat peygamber döneminde yazılmıştır. Şimdi vahyin Peygamber zamanında yazıldığının delillerini maddeler halinde açıklayalım.

a. Allahu Teala’nın Kur’an’a “El Kitap” adını vermesi zımnen Kur’an metninin yazıldığını göstermektedir. Çünkü “El Kitap” yazılı metin demektir. Kur’an-ı Kerim’deki “ İşte o Kitap; kendisinde hiç şüphe yoktur; müttakiler için yol göstericidir.” “ Ta Sin şunlar Kur’an’ın ve apaçık bir Kitabın ayetleridir.” ayetleri bunu göstermektedir.

b. İlk dönemlerde bile Kur’an’ı Kerim yazılıyordu. Kur’an-ı Kerim’deki “Dediler ki bu ayetler evvelkilerin masallarıdır. Onları yazdırmış, sabah akşam kendilerine okuyor.” ayetini bu iddiamıza delil olarak gösterebiliriz. Mekki bir surenin içerisinde bulunan bu ayetteki İKTETEBE kelimesi yazdırmış anlamına gelmektedir. Buda Müşriklere, Mekke’de bile, yazılı metinle tebliğ edildiğinin bir göstergesidir.

c. İslam’ın ilk dönemlerinde söylenmiş olduğu anlaşılan hadis yazılmasından sahabeleri sakındıran ve onlara Kur’an’ı yazmalarını tavsiye eden rivayetler vardır. Bu rivayetlerden çıkan mana, o dönemde vahyin yazıldığı gerçeğidir.

d. Hz Peygamber; Kur’an’ın ayetlerini, hangi surenin neresine koymaları gerektiğini vahy katiplerine bildiriyor, onlarda Peygamberin emrine uyarak ayetleri gerekli yerlere koyuyorlardı. Bu meseleyi açıklayan tüm rivayetlerden çıkan manadan da, o dönemde vahyin yazıldığını anlıyoruz.

e. Mekke ve Medine’de vahy katiplerinin bulunması, bazı sahabelere ait mushaflar olması, Çeşitli malzemelere yazılmış olan ayetlerin peygamberin ölümünden sonra evinden alınması…vb rivayetleri, bize Mekke ve Medine’de Kur’an’ın yazıldığını göstermektedir.

f. Araplar içinde okur yazar oranı azdı. Ancak sanıldığı kadar da az değildi. Bilindiği gibi Bedir savaşını kazanan Müslümanlar yoksul olan müşrikleri okuma yazma öğretme karşılığında serbest bırakmıştır. Buradan anlaşılıyor ki Mekke’nin bazı yoksulları bile okur yazar insanlardı. Mekke’deki yoksullar bile okur yazarsa zenginleri ve tüccarları niçin okur yazar olmasın? O zamanki Mekke’de yaşayan Müslümanlar Kur’an’ı Kerim’i niçin yazmasınlar?

g. Hz Ömer Müslüman olduğunda kız kardeşinin evinde yazılı Kur’an sayfasına rastlamıştı. Bu Kur’an sayfasını okuyup O’ndan etkilenmiş ve Müslüman olmuştu. Bilindiği gibi, Hz Ömer Mekke döneminin başlarında, hicretten sekiz yıl önce Müslüman olmuştu. Bu olayda bize daha Mekke döneminin başlarında olunmasına rağmen ayetlerin yazıldığını göstermektedir.

21. Bazı müşteşrikler; Peygamberimize peygamberlik geldiğinde O’nun okur yazar olduğunu ancak bunu kavminden gizlediğini iddia etmişler. Onların bu iddiaları doğru olabilir mi?

İtalyan tarihçi L. Caetani peygamberin ümmi olmadığını, tam tersine okur yazar olduğunu ancak O’nun bunu ustalıkla muasırlarından bile sakladığını iddia etmiştir. Bu iddia da diğerleri gibi saçma bir iddiadır ve aklı başında bir insanın böyle bir iddia da bulunması mümkün değildir. Çünkü, O, okur yazar olduğu halde, bunu kavminden gizlemiş olsa bunu Peygamberlikten sonra yapması gerekirdi? Böyle olsaydı bir mantığı olurdu. Ancak peygamberin okur yazar olduğu halde bunu kavminden küçüklükten beri saklamasının mantığı yoktur, zaten imkanı da yoktur. Peygamberimizin çocukken okur yazar olduğu halde bunu gizlemesi sanki peygamberliğini yıllar sonra ilan edecek birinin bilinçli olarak bunu gizlemesi demektir ki, bu imkansızdır. Hem o bunu gizlemeye çalışırken, aynı yerde yaşayan ve peygamber aleyhinde her türlü iftirayı atan Mekkeli müşrikler, bu iddiayı niçin gündeme getirmedi? Ayrıca, az sayıda okur-yazar insanın yaşadığı bir toplulukta, aktif ve önemli görevlerde bulunmuş bir kişinin bu vasfının gizli kalması imkanı var mıdır?

Bizce Peygambere vahy geldiğinde okur-yazar değildi. Ama 23 yıllık peygamberlik süresi içinde biraz okuma yazma öğrenmiş olabilir. Zaten Peygamberin okur yazar olduğunu ispat için kullanılan rivayetlerde tenkit edilebilir türdendir. Bu görüşü savunanların, en kayda değer delilleri “Hudeybiye’de adını anlaşmanın yazıldığı belgeden silmişti. Demek ki; Okuma yazma biliyordu.” Şeklindedir. Cevabımız ise, Bu olaya gelinceye kadar uzunca bir süre geçmiştir. Bu süre yaklaşık olarak 14-15 senedir. Bu kadar uzun bir zaman zarfında bir kişinin adının yazılı olduğu yeri okuyabilmesi onun okur yazar olduğunu gösterir mi? Bir insanın adını okuyup yazabilmesi onun okur-yazar olduğuna delil olarak gösterilebilir mi? Tabi ki gösterilemez. Ancak geçen zaman zarfında peygamberin çok az bir şey öğrenmiş olduğunu kabul ediyoruz. Buda zaten L. Caetani’nin görüşünü delillendirecek şekilde okur yazar olduğunu kabul etmek anlamına gelmemektedir.

22. Bazı müşteşriklerin ve onların müsveddelerinin iddia ettikleri Kur’an-ı Kerim’in yakılması meselesinin aslı nedir?

Hz Osman döneminde Kur’an-ı Kerim’in Hz Ebubekir’in Mushaf haline getirdiği Mushaf baz alınarak çoğaltıldığını ve bununda Medine ve diğer bazı İslam ülkelerine dağıtıldığını belirttik. Ayrıca Medine’de bulunan imam Mushafın sahabelerce denetlendikten sonra kabullenildiğini açıkladık. Yukarıdaki bilgilerle hareket eden herkes Kur’an’ın Hz Osman döneminde Peygamber dönemindekinin aynısı olduğunu kolaylıkla anlar. Ancak önyargılı bir şekilde Kur’an’a yaklaşan İslam düşmanları kin ve garazlarından dolayı olaya objektif olarak bakamamakta ve iftira atacak fırsatları bulduğunda onları çok iyi değerlendirmektedir.

Kısa bir girişten sonra konuya geçelim. Bizimde zikrettiğimiz gibi lehçe farklılıklarından ortaya çıkan ihtilafları gidermek için bazı şahsi Mushaflar Hz Osman’ın hilafeti döneminde yakılmıştı. İşte bu Mushafların yakılması meselesi müsteşriklerin ve yerli müsveddelerinin istismar ettikleri konulardan bir tanesidir. Onlar bunu farklı Kur’an’ların(!) veya orijinal Kur’an’ın yakılması gibi değerlendirmişlerdir. Bu değerlendirme tamamen saçmadır. Çünkü; Hz Osman dönemi, İslam tarihinin çok tartışmalı bir dönemidir. Bu dönemde, Hz Osman’a çeşitli eleştiriler yapılmış olmasına karşılık, “Orijinal Kur’an’ı yaktırdı” gibi bir ithama güvenilir rivayetlerde hiç rastlanmamıştır. Diyelim ki, Hz Osman dönemi gerçek Kur’an’ın yakıldığı bir dönem peki o dönemde Kur’an’ın yakılmasına hiçbir sahabe itiraz etmemiş midir?

Şimdi bu tiplerin insanları nasıl aldattıklarını delillerle ispatlayalım. Müşteşrik müsveddesi Turan Dursun’u yukarıdaki iddiamıza örnek olarak gösterebiliriz. Turan Dursun, Kur’an’ın yakıldığını iddia etmekte ve “Kur’an’ın ilk orjinali küçük taşlar, deri, ağaç parçası, kemik gibi çeşitli nesnelere yazılıydı. Yakıldı.” Demektedir.(Din bu Turan Dursun Sayfa: 78) Halbuki iddiaya dikkatle bakıldığında, O’nun Hz Peygamber dönemi ile Hz Osman dönemini bilerek birbirine karıştırdığı kolaylıkla anlaşılabilir. Turan Dursun, burada Hz Osman döneminde yakıldığı iddia edilen (Kureyş lehçesi dışındaki değişik lehçelerle yazılmış) mushafların değil de, sanki Hz Peygamber dönemindeki ilk vahyin yazıldığı malzemelerin yakıldığını(!) ispatlamaya(!) çalışmıştır. Hz Osman dönemini, Hz Peygamber dönemi gibi aktarmaya çalışan Turan Dursun’un yaptığı aldatmanın ilmi edebe aykırı olduğu ortadadır.

Hz Ebubekir dönemindeki mushaftan kopya edilmiş, Hz Osman’ın çoğalttırdığı Mushaflar ortadayken ve bu Mushaflardan bir tanesi sahabeler tarafından mescitte okunarak kabul görmüşken Kur’an’ın orijinali yakılmıştır iddiasını ortaya atmak boşunadır. Çünkü, Hz Osman döneminde şahsi Mushaflar yanmıştı, ama sahabelerin üzerinde ittifak ettikleri imam mushafın kopyaları da İslam ülkelerine dağılmıştı. Bir rivayete göre; daha sonra Hz Peygamber’in hanımı ve Hz Ömer’in kızı olan Hz Hafsa’nın yanında bulunan Hz Ebubekir döneminde cem edilen Mushaf Mervan bin Hakem tarafından yakılmıştır. Buda bazı İslam düşmanları tarafından malzeme yapılmıştır. Onlar bu iddialarını Kur’an’ın orijinalinin yakıldığına delil olarak zikretmişlerdir. Bu iddiada tutarsız ve çürüktür. Çünkü; Kur’an bir çok müslümanın ezberinde iken, Hz Osman O’nun kopyalarını çeşitli İslam ülkelerine göndermişken O’nun orijinalinin yakılıp ayetlerinin değiştirilmesi imkanı olabilir mi? Hem ortada böyle bir durum olsa, hatta bir zan bile olsa Emeviler’in hatalarını siyasi malzeme olarak kullanan Şii’ler bunu hiç gündeme getirmez miydi? Bilindiği gibi; Emeviler’in yaptıkları zulümlere karşı hassas olan Şiiler bile bu hareketi İslam düşmanlarının anladığı şeklinde değerlendirmemişlerdir.

Bir başka rivayette de Haccac’ın; Hz Osman’ın hazırlattığı Mushafları yok ederek Kur’an’ı yeniden toplayıp tertip ettirdiği belirtilmiştir. Bu rivayet uydurmadır. Burada Kur’an’ın çoğaltılması işlemiyle, noktalama işleminin bilinçli olarak birbirine karıştırıldığı anlaşılıyor. Bilindiği gibi, Kur’an’ın noktalandığı zaman, Hz Osman’ın gönderdiği nüshalar İslam ülkelerine çoktan dağılmıştı. Haccac’ın noktalama işlemini yazdırdıkları nüshalar ise daha sonra yazılmıştı. Sonraki bir zamanda da hiçbir kimse çıkıp ta Haccac’ın yazdırdıkları ile Hz Osman’ın yazdırdıkları arasında fark olduğunu gündeme getirmemiştir. Diyelim ki Haccac zamanında değiştirildi. O zamanda Kur’an-ı Kerim’i ezbere bilenler bu değişmeye ses çıkarmadılar mı? Eğer çıkardılarsa bu konuda kitaplarda rivayet niye yok? Her türlü rivayeti doğru-yanlış olduğuna bakmadan alan, hurafeci alimlerin kitaplarında bile bu konuda bir rivayet olmaması bu iddianın saçmalığını ortaya koymaktadır.

Aslında, Hz Osman döneminde yapılan İhtilafa yol açan, farklı lehçelerin, ortadan kaldırılması işlemidir. Bunun yanında üzerinde ittifak edilen nüshanın çoğaltılması da Hz Osman döneminin en önemli olayıdır. Bu dönemde bütün şahsi Mushafların yanmamış olması da onların farklı Kur’an iddialarını geçersiz kılmaktadır. Çünkü; sahabelerin kendilerine has yazdıkları bu Mushafların aralarındaki fark çok çok azdır. Yani sahabe Mushaflarında olup ta, resmi Mushaf ta olmayan ne bir sure ne de bir ayet vardır.

23. Kur’an’da lafzi tahrif konusunda bazı müşteşriklerin iddiaları nelerdir?

Bazı müsteşrikler, Şii ve Sünni bazı alimlerin kitaplarında bulunan zayıf veya uydurma rivayetler yüzünden Kur’an’da lafzi tahrifin varlığını iddia etmişlerdir. Gerek Şii gerekse de Sünni birçok alimin tahkik etmeden aldığı söz konusu rivayetler böyle bir problemin kaynağı olmuştur. Alimlerimizin bu rivayetlerin ne varlığında ne de yokluğunda ittifak edememeleri yüzünden bu rivayetler Müsteşriklere iyi bir malzeme olmuştur.

Mesela; Gulat-ı Şia’dan bazıları, Hz Osman’ın hilafeti döneminde, Hz Ali ile ilgili ayetlerin Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmişlerdir. Ancak bu iddialar mutedil Şia alimlerinin çoğunluğu tarafından reddedilerek, Kur’an ayetlerinin eksik ve fazla olmadığını beyan edilmiştir.. Niyetleri hakkı aramak değil de, saman altında buzağı aramak olan art niyetli Müsteşrikler (Aşırı Şii’lerin kitaplarında nakledilmiş) uydurma ve zayıf rivayetleri gündeme getirerek Peygamber zamanında okunan, yazdırılan, kontrol edilen (arza) tebliğ edilen ve ezberlenen ve üzerinde binlerce alimin çalışma yaptığı Kur’an’a “Ekleme veya çıkartma var” diyerek iftira atmaktadır. Gulat-ı Şia’nın ve müşteşriklerin bu konudaki iddiaları doğru değildir. Çünkü; eğer Mushaf’tan iddia edilen “Hz Ali lehindeki” bazı sureler çıkarılmış olsaydı, Hz Ali onları kendi hilafeti döneminde tekrar mushafa koyabilirdi. Birde Hz Ali’nin kendisine ait şahsi mushafı var, o mushafta bile Gulat-ı Şia’nın iddia ettiği bu ayetler bulunmamaktadır. Eğer böyle ayetler olsaydı Hz Ali kendi lehine olan bu ayetleri şahsi mushafına koymaz mıydı? O zamanda Kur’an-ı Kerim yüzlerce kişinin ezberinde olduğundan, Hz Osman böyle bir girişim yapsaydı bile başarılı olamazdı. Çünkü kendisi on tane Mushaf yaktırırken, Kur’an yüzlerce hafızın ezberinde olacaktı.

Şimdi yukarıda belirttiğimiz Gulat-ı Şia’dan gelen uydurma rivayetlere dayanan İslam düşmanı müşteşriklerin Kur’an’ın tahrif edildiğine dair iddialarını verelim..

W. Muir: Şii kaynaklarından edinmiş olduğu bilgilere dayanarak, bir kısım ayetlerin Kur’an’dan çıkarıldığını iddia etmiştir. Güya Hz Ali’nin hakkındaki ayetler, Hz Osman döneminde çıkarılmış(!?) Bu iddianın mantıksızlığını yukarıda açıkladık.

Emile Dermenghem: Haccac zamanında tertip edilirken, ayetlerin birçoğunun yerinde olmadığını iddia etmiştir. Halbuki, Haccac zamanında tertip değil, sadece harekelenme yapılmıştı. Tertip işinin Hz Osman döneminde yapıldığı ittifakla sabittir. Bu iddianın da delilsiz ve saçma olduğunu yukarıda açıklamıştık.

Sonuç olarak; Kur’an (Okuma-Yazma-Tebliğ etme-Ezberleme) gibi koruma yöntemleriyle, vahiy aşamasından sonra günümüze kadar değişmeden gelebilmiştir. Hz Peygamber, Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ali dönemlerinden beri Kur’an hep aynı Kur’an’dır. O’nda, ne bir ayet eksiklik ne de bir ayet fazlalık vardır. O’nda asla değişiklik olmamıştır. Kur’an’ın değişmeden günümüze gelmesinde yukarda belirtilen koruma yöntemlerinin hepside etkili olmuştur. Hem her Müslüman ferdin okuyup, ezberlemeye çalıştığı, hem de bir devletin anayasası konumundaki, bir metnin unutulması ve değiştirilmesi asla mümkün değildir. Zaten değiştiğini iddia edende “aslı şudur” diye bir iddiayla ortaya çıkmamakta sağda solda buldukları uydurma rivayetleri kullanmaktadırlar. İddia sahiplerinin üzerinde ittifak ettiği “eksilen veya artan(!)” bir bölüm veya bir ayet dahi yoktur.

Kitabın tamamını dip notları ile birlikte indirmek için tıklayın.

Bu yazı Ali Umuç sitesinden alıntıdır.

[/private]