Kitabımızın birinci bölümünde O’nun indiriliş gayelerini maddeler halinde açıkladık. Orada, O’nun indiriliş gayelerine uygun bir şekilde kullanılması için temel şartın, O’nu anlamak olduğunu belirtmiştik. Bu bölümde de Kur’an-ı Kerim’i anlayabilmek için O’nun hakkındaki bilinmesi gerekli olan genel bilgileri vermeye çalışacağız. Bu bilgileri, okuyucunun, daha kolay anlamasını sağlamak için soru-cevap yöntemini kullanarak aktaracağız.

1. Kur’an-ı Kerim’in luğat ve ıstılah manası nedir?

Kur’an, lafzı üzerinde değişik görüşler ileri sürülmüştür.En tercih edilen görüşe göre: okumak manasına gelen KA-RA-E fiilinden türemiştir. Daha sonra Allah’tan vahyolunan kitaba özel isim olmuştur. O’nun ayetlerinin yazılı olduğu Mushaf’ıntümüne Kur’an denildiği gibi, bir kısmına da Kur’an denilmiştir. Çünkü bazı ayetler, Kur’an tamamlanmadan gelmiş olmasına rağmen, Kur’an-ı Kerim’de o ayetlerden“Kur’an” diye bahsedilmiştir. Mesela; Kur’an-ı Kerim’deki “ De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur’an dinleyip şöyle dedikleri bana vahyolundu:”Biz harikulade güzel bir Kur’an dinledik.”Ayeti Kur’an tamamlanmadan gelmiş olmasına rağmen, O’nda vahyin bir parçasından “Kur’an” diye bahsedildiği görülmektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ıstılah manasına gelince; O’nun çeşitli zamanlarda birçok alim tarafından farklı tanımları yapılmıştır. Biz O’nun klasik tanımlarından bir tanesini verelim. Bu tanıma göre Kur’an-ı Kerim; “Hz Muhammed’e indirilen, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet olunan, mushaflarda yazılan ve Fatiha suresi ile başlayıp Nas suresi ile son bulan muciz bir Allah kelamıdır.”şeklinde tarif edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in yukarıda vermiş olduğumuz bu klasik tarifinden, O’nun 6 temel özelliği çıkarılabilir. O’nun bu klasik tanımından çıkarılan 6 temel özelliği şunlardır.

1. Hz Muhammed’e indirilmiştir.

2. Tevatür olarak nakledilmiştir.

3. Okunması ibadettir.

4. Mushaflarda yazılıdır.

5. Fatiha ile başlayıp Nas suresinde son bulmuştur.

6. İnsanlar benzerini getirmekten acizdirler.

Geçmişten günümüze kadar bir çok İslam alimi, Kur’an-ı Kerim üzerinde çalışmış ve O’nu bize tanıtmaya gayret etmiştir. Asrımızın büyük alimlerinden biri olan Mevdudi’de bu alimlerden bir tanesidir. O, Kur’an-ı Kerim hakkında ”Yeryüzündeki kendi türünde tek kitaptır. İçerisinde inanç esasları, ahlaki ilkeler, şer’i hükümler, kıssalar, davetler, nasihatler, teşvikler, ibretler, uyarılar, emir ve yasaklar, müjdeler, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren ayetler öylesine iç içedir ki onları birbirinden soyutlayamazsınız. Diyerek Kur’an’ı bize tanıtmıştır. Yine asrımızın alimlerinden olan Muhammed Esed; Kur’an’dan, bu dünyada iyi bir hayat yaşamak ve öteki dünyada mutlu olmak için nasıl davranmalıyım? sorusuna en net ve kapsamlı cevabı veren kitap olarak bahsetmiş ve bu sorulara hiçbir kitabın O’nun kadar net ve kapsamlı cevap veremediğini belirtmiştir.

2. Vahyin luğat ve Kur’an’da geçen manaları nedir?

Lugatta vahiy denildiğinde; Acele etmek, gizli konuşmak, seslenmek, fısıldamak…vb manalar anlaşılır.

Kur’an-ı Kerim’de ise vahy genel olarak iki manada kullanılmıştır.

1. İlahi kaynaklı olmayan vahy

a) Kur’an-ı Kerim’de Zekeriya aleyhisselamın kavmine yaptığı vahy’den bahsedilmiştir. Bu ayette geçen vahy, ima ve işaret etmek anlamında kullanılmıştır.

b) Kur’an-ı Kerim’de şeytanların insanlara vahyetmesinden bahsedilmiştir. Burada geçen vahy; gizlice söylemek, fısıldamak, vesvese vermek, telkin etmek, teşvik etmek gibi manalara gelen bir vahydir.

2. İlahi kaynaklı olan vahy

a)Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın cansız olan arzave semayavahyetmesinden bahsedilmiştir. Burada geçen vahy; emretmek manasında kullanılan vahydir.

b)Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ın bal arısına yapmış olduğu vahyden bahsedilmiştir.Bu ayette belirtilen vahy; İslam alimlerinin fıtri ilham adını verdikleri içgüdüdür.

c) Kur’an-ı Kerim’de arza, semaya ve bal arısına vahyeden Allah’ın Meleklere’de vahyettiğinden bahsedilmiştir.

d) Kur’an-ı Kerim’de peygamberler dışındaki bazı insanlara, peygamberlere gönderilen vahyden farklı olarak vahyedildiğinden bahsedilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de peygamber olmayanlara gelen vahylere; Hz İsa’nın havarilerine vahyedilmesini, Hz Musa’nın annesine vahyedilmesini örnek olarak gösterebiliriz. Bu ayetlerde geçen vahy, kurumsal anlamdaki vahy olmayıp, ilham etmek anlamında kullanılan vahydir.

e) Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın insanlar içinden seçtiği bazı elçilere vahyettiği ve bu vahyle insanlara emir ve yasaklarını bildirdiği anlatılmaktadır. Dinde vahy denildiğinde anlaşılan hakiki vahy budur. Bu vahy türü kurumsal anlamdaki vahyi anlatmaktadır.

3. Vahyin ıstılah manası nedir?

Vahyin genel manalarını yukarıda açıkladık. Şimdi de Onun özel/ıstılahmanasını açıklayalım. Vahyin ıstılah manası denince; Allah’ın peygamberlerine çeşitli şekillerde söz ve emirler göndermesi anlaşılır. Allah’tan peygamberlere oradan da insanlara aktarılan bu vahy kurumsal anlamda vahydir. Peygamberlik müessesinin gereği olarak bu vahy Allah’la peygamber arasındaki özel bir iletişimdir. Özel anlamda vahy denildiğinde; dört varlık arasındaki iletişim anlaşılır. Bu dört varlık; Allah, Melek, Peygamber ve insanlardır. Genel anlamda vahy denildiğinde sadece iki varlık arasındaki iletişim anlaşılır.Bu iki varlık ise; Allah ve diğer varlıklardır.

4. Vahyin olabilmesi aklen mümkün müdür?

Vahyin olabilirliğinin aklen ispatı, Asrı Saadet döneminde oldukça zordu. Ama günümüzde vahyin olabilirliğini akli deliller vererek ispatlamamız mümkündür. Şimdi bu delillerden bazılarını maddeler halinde sıralayalım.

1. Günümüzde telefon, telsiz ve uydu aracılığıyla yapılan haberleşmelerle hem ses hem de görüntü çok uzaklara ve kısa zamanda aktarılabilmektedir. İnsan aklının keşfettiği bu teknolojik aletlerle ses ve görüntü nakli yapabilmesi, Allah’ın dilediği insana dilediğini vahyedebileceğini göstermektedir.

2. Günümüz insanı, binlerce kitabın alabileceği bilgiyi bir bilgisayar CD’sinde kaydedip taşıyabilmektedir. Belki ilk dönem insanları için imkansız olan bu şey günümüzde kolaylıkla yapılmaktadır. İşte Yüce Allah’ta vahyini, Peygamberlerin kalplerine aynı şekilde kayıt edebilir ve vahyi orada muhafaza edebilir. Günümüz teknolojisini kullanan bir insanın yapabildiği bu işlemi, ilmi her şeyi kuşatmış olan Allah niçin yapamasın?

3.İnsanların gözlerinin önünde, hipnotizma ile uyuyan bir kişinin şuur altına girilerek, ona çeşitli telkinler verilebilmektedir. Buradan bir kişinin uzaktaki bir kişiye bilgi aktarımı yapabileceği ortaya çıkmaktadır. Bir insanın bile yapabildiği bu bilgi aktarımını ilmi her şeyi kuşatmış olan Allah niçin yapamasın?

4.Kendisinin Musevi ve İsevi olduğunu iddia eden herkes aynı zamanda vahyin vukuunu da kabul ediyor demektir. Çünkü bunlar, Musevi veya İsevi olmakla Allah’ın kendi peygamberlerine vahy gönderdiğine inandığını açıklamış olmaktadır. Bunların Hz Peygamberin peygamberliğini kabul etmemesi çok saçmadır. Çünkü; Allah’ın peygamber gönderdiğine ve bu peygambere vahy gönderdiğine inanıp da, Allah’ın gönderdiği bir başka peygamberi ve O’na vahyedilmesini inkar etmek mantıklı değildir.

5. Vahy olayı; O’na şahit olan sahabeler tarafından günümüze kadar tevatür yolla aktarılmıştır. Bu olay yüzlerce sahabenin gözü önünde cereyan etmiştir. Bunun sahabe döneminde vuku bulduğu konusunda sahabelerin hepsi de hemfikirdir. Zahiren İslam’a girdiğini belirten, ancak kalben İslam’a düşman olan İslam düşmanlarının uydurmuş olduğu uydurma rivayetlerde bile vahyin gelişine bir itiraz olmamıştır. Günümüzün en azılı İslam düşmanlarından olan müsteşriklerin, tamamına yakını bile vahy olgusuna itiraz edememektedir. Onlar; bu olayın varlığını kabul etmiş, ancak onun ilham, hastalık…vb bir şey olduğunu sanmışlardır.

6. İslam dininde değişik görüşlere sahip, çeşitli İslam mezhepleri vardır. Bu mezheplerin hepsinin birbiriyle ihtilafı olmuş, hatta bu ihtilaflar bazen birbirlerini tekfire kadar varmıştır. Kendi aralarında birçok ihtilafı olan, gerek sünnete uygun gerekse de sünnete uygun olmayan görüşler ortaya atan bu mezheplerin hiçbir tanesi vahyin vukuunu inkar etmemiştir.

Sonuç olarak; deney ve gözlem yoluyla ispatı mümkün olmayan vahyin, yukarda belirttiğimiz akli örneklerle Allah ile insan arasında özel bir iletişim yolu olduğu, sahih aklında bunu reddedemeyeceği gün gibi aşikardır. Bu özel iletişime, melekler ve peygamberlerde aracılık yapmışlardır.

5. Vahyin dili nedir?

Allah tarafından her topluma bir uyarıcı gönderilmiştir.O toplumun, gönderilen uyarıcının mesajını anlaması için, toplumu irşad ve ıslah için gönderilen mesajıntoplumun diliyle olması zorunludur. Aksi halde farklı bir dille yapılan uyarıya karşı muhatapların itiraz etme hakkı doğardı.Bu tür bir itiraza mahal verilmemesi için Araplara gönderilen ilahi vahyin dilinin deArapça olması gerekirdi. Allahu Teala, gönderdiği her peygamberi, peygamber gönderilen kavmin diliyle göndermiştir.Kur’an-ı Kerim’deki “Biz, her elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik, ki onlara açıklasın…”ayeti bu konudaki sünnetullahı bize bildirmektedir. Bu sünnetullah her peygamber zamanında aynen devam etmiştir. İşte bu sünnetullahın sonucu olarak; en son gönderilen peygamberinde Arapça konuşan Araplar arasından çıktığı için doğal olarak O’na ve kavmine gönderilen vahyin dili de Arapça olmuştur. Kur’an-ı Kerim; Arapların üzerinde düşünüp anlamaları için gönderilmiş Arapça bir kitaptır.

Bu genel bilgileri yanlış değerlendiren bazı kesimler; Arapça’nın kutsal bir dil olduğunu zannetmektedir. Bu kesimler dinlerini anlamayan, Müslüman halka ve gençlere, Arapların dillerini öğretmeye çalışmaktadırlar. Bize göre, Türkiye’deki Müslümanların tamamına yakınının dini anlaması için, Arapça’yı bilmesine değil de, dinini kendisine kolay bir metotla öğretecek, ehliyetli eğiticilere ihtiyaçları vardır. Bu eğiticiler olduğunda, Müslüman halk ve gençlik sahih-uydurma karışımından oluşan geleneksel bilgileri öğrenmek zorunda bırakılmayacak ve Kur’an merkezli olan vahy İslam’ına tabi olacaktır. Arapça bilen konunun uzmanı eğiticiler, eski kaynakları okuyup değerlendirmeli ve gerekli gördükleri bilgileri irşat etmek için kendi toplumuna çeşitli vesilelerle aktarmalıdır.

6. Vahyin amacı nedir? Tarih içerisinde bu amaç dikkate alınmış mıdır?

Vahyin dilinin Arapça olmasının amaç değil bir araç olduğunu yukarıda gördük. Öyleyse vahyin gönderilmesindeki asıl amaç nedir? Bilindiği gibi, vahyin asıl hedefi insandır. Vahyin amacı; sağlıklı bir dünya görüşüne sahip olan fertlerden oluşan, Allah’ın razı olabileceği sağlıklı bir toplum meydana getirmektir. Kısaca vahyin amacı; insanların Dünyada ve Ahirette mutlu olmalarını sağlamaya çalışmaktır.

Ancak tarihi süreç içerisinde Müslümanlar, bu amaçları dikkate almayan bazı alimlerce ortaya çıkartılan kültür İslam’ının hükümlerine uymaktan dolayı dünyada mutluluğa kavuşamamışlardır. Bilindiği gibi, vahyin sınırları içinde hareket edildiği ve vahyin gönderilme amacına ters düşmediği müddetçe insan kendisi için kolay ve yararlı olanı yapabilir. Bunda dinen hiçbir bir sakınca yoktur. Ama yüzyıllarca bazı İslam alimleri bu gerçeği dikkate almadığından vahy asıl amacından saptırılmıştır. Bu İslam alimleri “…Allah sizin için kolaylık ister zorluk istemez….”ve “Allah kimseye gücünün üstünde bir şey teklif etmez….”ayetlerine rağmen, Kur’an ve Kur’an’a dayalı sahih sünnet kaynaklı olmayanbirçok yeni haramlar ihdas etmişlerdir.Tarihi süreç içerisinde insanların dünyada mutlu olmalarını sağlamak için gönderilen İslam dini, bu tip alimler yüzünden, onların mutsuzluğuna vesile hale getirilmiştir. Bu sürecin sonunda; Allah’ın kitabında yasaklamadığı birçok söz ve amel, içtihad ve fetvalarlaharamlara dönüştürülmüştür. Mezheplerin harama götürecek yolu kapama maksadıyla ortaya koydukları “Seddi Zerai kaidesi” zaman içerisinde mübahların haramlara dönüştürülmesini sağlayan bir “yasak üretim makinesi” haline dönüşmüştür. Mezhepler arasında farklı bir şekilde değerlendirilen bu kaide sonucu; bazı Müslümanlar için mübah olan birtakım şeyler, başka Müslümanlara haram yapılmıştır. Buradaki haram içtihadi haram olduğundan tartışılabilir, ancak mezheplerini körü körüne taklit etmekten haz duyan mukallitler bu gerçeği anlamadıkları için yorumlarla getirilen içtihadi haramları yapmamak için gayret sarf ederken, Allah’ın yasakladığı nassla sabit olan mutlak haramları gözünü kırpmadan yapmaktadırlar.

Çözüm nedir? Çözüm; Allah adına her şeyi yasaklama hakları olduğu zannedilen insanların böyle bir hakkı olmadığını ve dinde yasak olduğu zannedilen birçok şeyin aslında yasak olmadığını kitlelere net bir şekilde duyurmaya çalışmaktır. Konunun uzmanları tarafından oluşturulacak kurullarda insanların yasakladığı şeylerin gerçekten yasak olup olmadığı tartışılmalıdır. Konunun uzmanı olan alimler, tartışmaların sonucunu; siyasi yöneticilerin, gelenekçi alimlerin ve bilgisiz kamuoyunun tepkilerini gözetmeksizin ortaya koymalı ki, Müslüman halk bu konularda aydınlansın. Aydınlansın ki; vahyin amacına tamamen ters düşen hal ve hareketlerini düzeltsin. Ve vahye göre serbest, insanlara göre yasak olan davranışları üretenlerin veya daha önce üretilenleri koruyanların tuzaklarına düşmesin.

7. Sünnet Vahy midir? Yoksa İçtihad mıdır?

Bu sorunun cevabını aramadan önce Hz Peygamberi gerektiği gibi tanımamış olan gelenekçi İslami anlayışa mensup Müslümanların Hz Peygamber hakkındaki aşırılıklarına kısaca deyinmekte fayda vardır. Bilindiği gibi, her şeyde olduğu gibi sevginin de bir ölçüsü ve bir sınırı olmalıdır. Yoksa seven insan sevdiği insanı putlaştırır ve ona olan sevgisini tapınma derecesine bile vardırabilir. Tapınmaya kadar varan aşırı sevginin tarihte örnekleri çoktur. Tarihte kendisine duyulan sevgi yüzünden putlaştırılan ve putları dikilen bir çok insan vardır. Bu anlattıklarımıza Hz İsa’yı Hrıstıyanların, Hz Ali’yi Gulat-ı Şia’nın putlaştırmalarını örnek olarak gösterebiliriz. Hz Peygamber Müslümanların bu duruma düşmelerini önlemek için sahabeleri bir çok defa uyarmıştır. Zaten Peygamberin eğitiminden geçmiş olan sahabeler hem peygambere saygı duyuyor, hem de dünyevi konularda peygamberin görüşüne zıt fikir beyan edebiliyordu. Mesela; Bedir savaşında ordunun konaklayacağı yer hususunda peygamberin içtihadını beğenmeyerek kendi içtihadını söyleyen sahabeyi ve Uhud savaşında, müşrikleri şehrin içinde karşılayalım diyen peygambere şehrin dışında karşılayalım diyen gençleri buna örnek gösterebiliriz. Bu örneklerden sahabenin peygambere olan sevgilerinin, O’nun yaptığı hiçbir şeyi eleştirmeden, O’nu adeta putlaştırmaya götüren bir sevgi olmadığını anlıyoruz. Ne var ki, bütün bu gerçeklere rağmen gelenekçi kesimin büyük bir çoğunluğu Hz Peygambere efsanevi bir kişilik kazandırmışlardır. Gelenekçi kesimden bazıları, O’nun sözlerinin tamamını vahy olarak değerlendirmişlerdir. Aynı kesim sahih-uydurma karışımı hadislerden oluşan hadis kitaplarında geçen her rivayeti, peygamberin kelime kelime söylediği sözleri gibi görmektedirler. Bu kesimler devamlı konuşan, çelişkili konuşan, kendisinden sonra ortaya çıkacak olan fikri ve siyasi olayları konuşan, yüz sene sonrasının sosyal olaylarını konuşan ve israiliyat ve mesihiyattan geçen hikayeleri konuşan bir peygambere inanmışlardır ki bu anlayış tamamen yanlıştır. Yüzyıllardan beri süregelen bu yanlış peygamber anlayışı sonucunda, Hırka-i Şerife gösterdiği ilki, alaka ve saygıyı; peygamberin tebliğ ettiği Allah’ın kitabına göstermeyen Müslüman tipler ortaya çıkmıştır.

Şimdi bu kısa hatırlatmadan sonra Sünnet vahy midir? Değil midir? sorusuna cevap bulmaya çalışalım. İslam alimleri arasında bu konuda birbirine tamamen zıt iki farklı görüş vardır. Bu görüşler şunlardır.

1. Görüş: Sünnette Kur’an gibi vahydir diyenler; ki bu görüşte olanlara . İbn-i Hazm ve İbn-i Hibban’ı örnek olarak gösterebiliriz. Konunun ayrıntılarına girmemekle birlikte, bu görüşte olanların en önemli delili olarak “O hevadan konuşmaz” “O’nun konuştukları vahydir.“ ayetini gösterebiliriz.

2. Görüş: Sünnet Hz Peygamberin içtihadlarıdır. Yani sünnetin hiçbir kısmı vahy değildir. “Peygamberin söylemiş olduğu her söz ve yapmış olduğu her amel O’nun içtihadıdır” diyerek bu görüşü savunanlara Pakistan’lı alimlerden Seyyid Ahmet Han ve Ahmet Perviz’i, Mısır’lı alimlerdense Mahmut Ebu Reyye ve Tevfik Sıdkı’yı örnek olarak gösterebiliriz.

Biz yukarıdaki her iki görüşe de tam olarak katılamıyoruz. Sünnetin tamamının vahy mahsulü olduğunu kabul edemeyiz. Çünkü, bu şekildeki bir iddia, peygamberin uyarıldığını iddia eden Kur’an ayetlerine zıttır. Hem Hz Peygamberin çeşitli konularda içtihatlarının bulunduğu da inkar edilemez bir gerçektir. O’nun içtihatlarının olması ve bu içtihatların sahabe tarafından eleştirilmesi O’nun her söylediğinin vahy olmadığının apaçık ispatıdır. Ancak Sünnetin bütünü vahy olmamakla birlikte, O’nun bir kısmının vahy olduğu muhakkaktır. Özellikle Kur’an-ı Kerim’deki temel esasları açıklayan ve peygamberin peygamberlik yönüyle alakalı olan sünnetin içtihat olması mümkün değildir. Mesela; namazın günde kaç defa ve nasıl kılınacağının peygamberin şahsi içtihadıyla olması mümkün değildir. Zaten Bedir savaşındaki ordunun yerini beğenmeyen sahabede itirazından önce peygamberin yer seçiminin kendi içtihadıyla mı yoksa vahyle mi olduğunu sormuştur. Buda sahabe döneminde; peygamberin bir insan olarak davranışları olduğu gibi, yine Kur’an’daki emir ve yasakları açıklayacak bir yetkisinin de olduğunun bilindiğini gösterir. Hz Peygamber’in özelikle ibadetlerle alakalı konularda yaptığı bu açıklamaların vahyle bildirildiği ve bağlayıcı olduğu ortadadır. Sonuç olarak; Peygamberin akılla kavranılması mümkün olmayan konulardaki görüşleri vahy, akılla kavranılması mümkün olan görüşleriyse içtihat kabul edilebilir.

Peygamberin akılla kavranılamayan görüşlerini içeren rivayetleri birbirleriyle tutarlılığına ve senetlerine bakarak uzmanlar tarafından değerlendirilmelidir. Aksi halde, hepside vahyle geldiği iddia edilen ve farklı hiziplerce delil olarak kullanılan ve akılla da değerlendirilemeyen bir çok rivayetle karşı karşıya kalırız. Bu duruma düşmemenin ilk şartı; peygamberden geldiği iddia edilen hadislerle sade halkı birebir muhatap etmemeye çalışmaktır.

8. Ayetin Luğat ve Istılah manası nedir?

Ayet kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de mucize, alamet, ibret, hayrette bırakan iş, ve delil gibi manalarda kullanılmıştır. Istılah manası ise “Kur’an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli olan cümlelerdir. ” diye tarif edilmiştir.

9. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin sayısı ne kadardır?

Kur’an-ı Kerim’deki ayetler hakkında alimlerin farklı yorumları olmuştur. Sure başlarındaki besmelelerin durumu, Huruf-u Mukattaa’ların durumu, cümle içindeki cümleciklerin durumu …vb sebepler alimler arasında tartışmalara ve farklı yorumlara yol açmıştır. Kur’an-ı Kerim’in farklı okuyuş şekillerden kaynaklanan ayetlerin başlangıç ve bitiş yeri farklılığı da O’nun ayet sayısı hakkındaki farklı yorumlanmasına yol açmıştır. Alimlerin aralarındaki yorum farklarından dolayı, ayetlerin sayıları hakkında farklı rakamlar telaffuz edilmiştir. Burada birbirinden farklı rakamları vermeye gerek duymuyoruz. Bu rakamlardan herhangi birini seçsek bile yukardaki gerekçelerden dolayı o rakamda tartışmalı olacaktır. Bu yüzden biz, Kur’an-ı Kerim’de altı bin den fazla ayet var denilmesini, sayı vermekten daha uygun buluyoruz. Ancak kitapların büyük bir çoğunluğunda bu hassasiyet gösterilmemiş ve Kur’an ayetlerinin sayısı 6666 olarak verilmiştir. Halbuki bu 6666 rakamı doğru değildir.

10. Kur’an’daki ayetlerin Tertibi nasıl olmuştur?

Ayetlerin sureler içindeki tertibi içtihadi değil, tevkifidir. Bu tertip bizzat Peygamberimizin döneminde yapılmıştır. Bu tertibin akılla ve reyle tespit edilmesi mümkün değildir. Mesela (Ya-Sin) bir ayet sayılırken (Ta-Sin) ayet sayılmamıştır. Aynı şekilde ( Elif-Lam-Mim) ayet sayıldığı halde (Elif-Lam-Ra ) tam bir ayet değil, ayetin bir parçası sayılmıştır.

11. Kur’an ayetlerini daha iyi anlamamız için sınıflandırabilir miyiz?

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için belki de onlarca sınıflandırma vardır. Biz bunlardan faydası olacağını sandığımız iki tanesini burada vermeye çalışalım.

a) O’nun ayetlerini iniş zamanına göre sınıflandırabiliriz. (Mekki, Medeni)

b) O’nun ayetlerini anlamın açık ve kapalılığına göre sınıflandırabiliriz. (Muhkem, Müteşabih)

12. Mekki ve Medeni ayetler nedir? Ayetlerin Mekki veya Medeni olması nasıl anlaşılabilir?

Kur’an-ı Kerim’deki hangi ayetin Mekki, hangi ayetin Medeni olduğunun tespitinde üç farklı görüş ortaya atılmıştır.

a) Hitaba göre sınıflandırma: Hitaba göre sınıflandırma yapanlar; Mekke’lilere hitap eden ayetleri Mekki, Medine’lilere hitap eden ayetleri ise Medeni ayetler olarak kabul etmişlerdir.

b) Ayetlerin indirildiği yere göre sınıflandırma: Ayetlerin indirildiği yere göre sınıflandırma yapanlar; Mekke’de inen ayetleri Mekki, Medine’de inen ayetleri ise Medeni ayetler olarak kabul etmişlerdir.

c) Hicret zamanı esas alınarak yapılan sınıflandırma: Hicret zamanını esas alarak sınıflandırma yapanlar; hicretten önce nazil olan ayetleri Mekki ayetler, hicretten sonra nazil olan ayetleri ise Medeni ayetler olarak kabul etmişlerdir. Yukarıdaki görüşlerin içerisinde en çok tutulan görüş budur.

Kur’an-ı Kerim’deki bir ayetin Mekki ayet mi? Yoksa Medeni ayet mi? olup olmadığının anlaşılması iki yolla mümkün olabilir. Birinci yol; peygamberden aktarılan sahih nakillerle hangi ayetlerin Mekki hangi ayetlerinse Medeni olduğu anlaşılabilir. İkinci yol ise; Mekki ve Medeni surelerdeki ayetlerin bilinen özelliklerinden kıyas edilerek şu özellikleri taşıyanlar Mekki, şu özellikleri taşıyanlarsa Medeni diye bilinebilir.

13. Muhkem ve Müteşabih ayetler denince ne anlaşılır?

Kur’an-ı Kerim’in içerisindeki ayetleri anlamın açık ve kapalılığına göre Muhkem ve Muteşabih ayetler olarak sınıflandırabiliriz. Şimdi bunları kısaca açıklayalım.

a) Muhkem ayetler: Muhkem ayetler denildiğinde; manası çok açık olan, sadece bir manaya gelen, tek başına anlaşılabilen, üzerinde ihtilaf bulunmayan ayetler anlaşılmaktadır. Kısaca muhkem ayetler denilince; değişik yorumlamalara ihtimal vermeyen kesin prensipler anlaşılır. Bir müslümanın, bu kesin ve tek manaya gelen prensiplere göre amel etmesi vaciptir.

b) Müteşabih ayetler: Müteşabih ayetler denildiğinde; manası kapalı olan, birden çok manaya gelebilen, başka şeylerin (ayet, hadis, içtihad…vb) yardımıyla anlaşılabilen ayetler anlaşılmaktadır. Kısaca müteşabih ayetler denilince; değişik yorumlamalara ihtimal veren ayetler anlaşılır.

Yukarıda muhkem olan ayetlere göre amel edilmesinin vacip olduğunu açıkladık. Peki Müteşabih ayetler karşısında nasıl bir tutum izlemeliyiz? Şimdi Müteşabih ayetlerle ilgili nasıl bir tutum izlenmesi gerektiğini maddeler halinde açıklayalım.

1. Kur’an’daki muhkem ve müteşabih her ayete iman etmeliyiz. Müteşabih ayetlere iman ederken, o ayetlerin ilimde derinleşmiş olanlar tarafından yapmış oldukları yorumlarına iman etme zorunluluğumuz yoktur.

2. Muhkem ayetler konusunda yeterli birikime sahip olmadan müteşabihlere dalmamalıyız. Müteşabih ayetleri muhkem ayetlerin ışığında anlamaya çalışmalıyız. Ancak şunu da belirtelim ki, bazı müteşabihlerin manasını bilme imkanımız yoktur. Mesela; “Hurufu Mukatta’a” adı verilen sure başlarındaki kesik harflerin anlamını bilmek mümkün değildir.

3.Niyeti bozuk, istismarcı şahıslar müteşabih ayetleri amaçlarına uygun bir şekilde yorumlayarak onun anlamını saptırabilirler. Bu konuda çok dikkatli olmalıyız. Çünkü, tarih içerisinde ifrat ve tefrid içerisinde yüzen birçok şahıs veya hizip müteşabih ayetlerin arkasına düşmüş ve onlardan birtakım saptırıcı yorumlarda bulunmuşlardır. Ebced hesabı ile uğraşarak ceffarlık yapan ve Kur’an’ın bazı ayetlerinin hizbinden ve kendisinden bahsettiğini iddia eden istismarcı insanların tuzaklarına karşı uyanık olmalıyız.

Muhkem ve Müteşabih Kur’an-ı Kerim’de farklı anlamlarda kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerim’in bir ayetinde, O’nun ayetlerinin tamamının muhkem olduğu anlatılırken, bir diğer ayette ise O’nun ayetlerinin tamamının müteşabih olduğu anlatılmaktadır. İlk bakışta bu ayetler arasında bir çelişki varmış gibi gözükse de araştırıldığında bu ayetler arasında hiçbir çelişkinin olmadığı rahatlıkla görülecektir. İlk başta Zümer suresinin 23. ayetinde açıklanan müteşabih, muhkem karşıtı müteşabih değildir. Buradaki müteşabihlik Kur’an ayetlerinin gerek icazda gerekse de doğrulukta birbirleriyle benzeşmesini anlatmaktadır. Aynı şekilde, Hud suresinin 1. ayetinde açıklanan Muhkem, müteşabih karşıtı olan muhkem değildir. Buradaki muhkemlik ise, Kur’an ayetlerinin hiçbir eksiklik içermemesi ve mükemmel olması demektir. Kur’an-ı Kerim’in bir başka yerinde ise, aynı ayet içerisinde muhkem ve müteşabih ayetler hakkında genel ölçü verilmiştir. Bu ayete göre; Kur’an’daki bazı ayetler muhkem, bazı ayetlerse Müteşabih’tir. Yine bu ayetten Kur’an’daki ayetlerin büyük bir çoğunluğunun Muhkem ayetler, çok az bir kısmının ise Müteşabih ayetler olduğu görülecektir.

14. Huruf-u Mukatta’a ne demektir?

Bazı surelerin başında bazen bir harf, bazen de iki, üç, dört ve beş harfin birleşmesinden meydana gelen kesikli harfler bulunmaktadır. Bu kesikli harflere “Huruf-u Mukatta’a” denir. Bu harflerin müteşabihattan olduğunda ittifak vardır. Kur’an-ı Kerim’deki yirmi dokuz surede mukatta’a harfleri vardır. Bunların yirmi yedi tanesi Mekki, iki tanesi ise Medeni surede geçmektedir. Bazı müfessirler, bu harflerin tefsirlerinin yapılamayacağını belirtmiş, bazıları ise bunları tefsir etmeye çalışmışlardır. Biz burada bu ihtilaflara girecek değiliz. Ancak şunu hemen belirtelim ki, Kur’an-ı Kerim’in mesajının anlaşılması asıl olduğundan, mukatta’a harflerinin manalarının bilinmemesi O’nun mesajının doğru anlaşılmasına engel olmaz.

Bazı din istismarcıları, Kur’an-ı Kerim’deki mukatta’a harflerinin birtakım sayısal değerler içerdiğini iddia ederek batıl yollara sapmışlardır. Allah’ın ayetlerini kullanarak, kendileri için manevi makamlar ihdas eden bu istismarcılar tarihin her döneminde ortaya çıkabilmişlerdir. Gerek dünyada gerekse de ülkemizdeAllah’ın ayetlerini istismar ederek, kendilerini “evliyaullah” olarak tanıtan bu tip “din bezirganları”na rastlanmaktadır. Bu tiplerin tuzaklarından kurtulmanın tek yolu; Allah’ın kitabını okumak, anlamak ve O’nun hükümlerine uygun bir şekilde yaşamaktır.

15. Mecaz ne demektir? Kur’an-ı Kerim’de mecaz var mıdır?

Kelimelerin genel manalarda kullanılmasına “Hakikat” denilirken asıl anlamından başka bir manada kullanılmalarına da “Mecaz” denilmektedir. Yani Mecaz denildiğinde; kendi öz manasında kullanılmayıp benzetme yolu ile bir başka manada kullanılan söz anlaşılır. Mesela “Aslanlar geliyor” denildiğinde buradaki aslan mecazen kullanılmıştır. Burada gelenlerin aslanlar değil de insanlar olduğu bellidir. Ancak bir benzetmeden dolayı bu ifade kullanılmıştır. Örneğimizde; gelen insanların aslanlara benzetilmesi onların güçlerinin büyüklüğünü anlatmak içindir.

Kur’an-ı Kerim’de kullanılan kelimelerin büyük bir çoğunluğu hakiki manalarda kullanılırken, O’nun az sayıdaki ayetleri ise mecazi manalarda kullanılmıştır. İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğunun kabul ettiği bu görüşü İbn-i Teymiye gibi bazı İslam alimleri de kabul etmemiştir. Biz, Kur’an’da mecaz’ın olduğunu söyleyen alimlerin görüşüne katılıyoruz. Mesela: ”Onların ticareti kazanmadı.” ayetinde kullanılan kazanç ve ticaret kelimeleri mecazdır. Kur’an’da az sayıdaki ayetin mecaz anlamında kullanılması O’nun mesajının sade vatandaş tarafından anlaşılamayacağı manasına gelmez. Çünkü, O’nun mesajını açıklayan ayetlerin tamamına yakını hakikat manasında kullanılmış muhkem ayetlerdir.

16. Kur’an’da müşkil ayetler var mıdır?

Müşkil; luğatta: Karmaşık ve çözümü zor, çelişkili, problem arzeden gibi manalara gelir. Kur’an-ı Kerim’de zıt ve çelişkili gibi görünen ayetlere “müşkil”; bu ayetleri te’lif etmeyi amaçlayan ilmede “Müşkilu’l Kur’an ilmi” adı verilmiştir. Bu ilim, Kur’an-ı Kerim’in anlaşılmasında zor ve çelişkili gibi görülen ayetleri konu alan ve bu alanda Kur’an’a getirilen itirazları cevaplayan bir ilimdir.

Kur’an-ı Kerim; kendisinde asla çelişki olmadığını açıkça belirtmektedir. Ancak O’nu okuyan okuyucu, zaman zaman O’nda çelişkilerin olduğu zannına kapılabilir. Aslında ilk bakışta çelişki gibi görünen bu durum iyice araştırıldığında çelişkinin Kur’an ayetlerinde değil de okuyucularda olduğu görülür. Genellikle, ayetler arasındaki münasebetlerin ve esbab-ı nüzulların göz ardı edilmesi yüzünden bu tür yanlış anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Kişilerden kaynaklanan yukarıdaki sebeplerden başka, birde Kur’an’ın dil ve anlatım özelliğinin bilinmemesinden kaynaklanan yanlış anlayışlar vardır. İlk okunduğunda manası çelişkili gibi gelen ayetlere dikkat edildiğinde; ayetlerin farklı zamanları, farklı konuyu ve farklı durumu açıkladıkları görülmektedir. Çelişkili gibi görünen bu durumlara, alimlerimiz açıklık getirmiş ve Kur’an bütünlüğü içerisinde olayları açıklamışlardır.

17. Kur’an-ı Kerim’de mensuh ayet var mıdır? Nasih-Mensuh bilmeden Kur’an anlaşılabilir mi?

Neshin Lugat manası: Bir şeyi ortadan kaldırmak ve yok etmek, nakletmek, aktarmak ve değiştirmek ve kopya etmektir. Neshin Istılah manası ise: Dini bir hükmün zaman bakımından sonra gelen, yine dini bir delil ile kaldırılmasıdır. Kendinden önceki hükmü kaldıran delile “nasıh” hükmü kaldırılan delile de “mensuh” adı verilir.

Nesh meselesi usul alimleri tarafından tartışılmış bir meseledir. Ulemanın bütününe yakını neshi kabul ederken, Mutezile alimi olan Ebu Müslim İsfehani neshin Kur’an’da olmasının imkansız olduğunu savunmuştur. Bizde araştırmalarımız sonucunda Kur’an’da hükmü kaldırıldığı halde metni bırakılmış olan mensuh ayet olmadığı sonucuna vardık. Konunun ayrıntılarına girmeden Kur’an’da nesh edilmiş ayet vardır diyenlerin delillerini ve bu delillerin tutarsızlığını göstermeye çalışalım. Kur’an’da Nesh-Mensuh vardır diyenler bu iddialarına“Eğer biz bir ayetin hükmünükaldırır veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını veya dengini getiririz….”ayetini,“Bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde, onlar (Muhammed’e) “sen sadece uyduruyorsun” derler Hayır öyle değildir, ama onların çoğu bilmezler. “ayetini ve“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır; Ümmül Kitab O’nun katındadır.”ayetini delil gösterirler. Bu görüşte olanların verdiği diğer deliller ise; sahabeden geldiği iddia edilen ancak merfu olmayan birkaç rivayet ve neshin olduğuna dair alimlerin icmaası olduğu iddiasıdır. Bize göre neshin olduğuna dair getirilen bu deliller neshin olduğunu ispat edecek deliller değildir.

a) Bu ayetlerde geçen “Ayet” Kur’an ayeti değildir müfessirler onu Kur’an ayeti sanmışlardır. Halbuki Kur’an’da Kur’an ayeti anlatılırken tekil olan ayet değil, çoğul olan ayetler kullanılmaktadır. Müfessirler, mezhebi kaygılarla ayet yazan yeri ayetin hükmünü diye tercüme ederek bu yanlış anlayışı pekiştirmişlerdir.

b) Neshe delil olarak getirilen ayetlerin bağlamlarına dikkat edilirse, oradaki neshetmenin peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan nesh teorisiyle uzaktan yakından hiçbir alakası olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bu ayetler siyakları içerinde incelendiği zaman, neshedilen ayetlerin Kur’an ayetleri olmayıp, Kur’an’dan önceki ilahi şeraitler olduğu görülecektir.

c) Kur’an’ın falan ayeti falan ayetini nesh etmiştir diye alimlerin üzerinde ittifak ettiği bir tek sahih hadis bile yoktur. Hatta bırakın ittifak etmelerini delil olarak kullanabilecekleri bir tek sahih hadis bile yoktur. Halbuki Kur’an tamamlanana kadar böyle bir olgu olsaydı, Peygamberin bunu sahabeye aktarması, onlarında bize bu bilgileri aktarmaları gerekirdi. Neshedildiği konusunda ittifak edilen ve sahih hadisle de nesh edildiği ispatlanan bir tek ayetin olmaması “Neshin olduğu konusunda icmaa var” iddiasını zaten geçersiz kılmaktadır.

d)Neshin olacağını iddia edenler; “nesh temel akidelerde değil, sadece ahkam ayetlerinde olur.” Demişlerdir.Ancak bu kuralı söyleyenler neshin olabileceğine delil getirdikleri ayetlerin Medeni ayetler olduğuna pek dikkat etmemişler. Eğer dikkat etselerdi, Akide’nin ele alındığı Mekke döneminde, peygamber döneminden çok sonra ortaya çıkan “Nesh teorisini” destekleyecek hiçbir delilin olamayacağını zaten anlarlardı. Çünkü, onların mensuh olduğunu iddia ettikleri ayetlerin hemen hemen hepsi medeni ayetlerdir. Sonradan inecek olan Medeni ayetlerin nesh edileceğinin önceden inmiş Mekki ayetlerde anlatılmasının mümkünü var mıdır? Aynı şekilde Mekke’de inen bu ayetleri gaybı bilmeyen peygamberin ve sahabelerin “Nesh teorisi”ne uygun bir şekilde anlaması mümkün müdür?

e) Eski ve yeni alimlerin büyük bir çoğunluğu nesh-mensuh olayının olduğunu kabul etmesine rağmen neshedilen ayetler konusunda birbirinden oldukça farklı rakamlar telaffuz etmişlerdir. Bu alimlerin bir kısmının yorumla mensuh dediği ayete, bir başka alim yine yorumla mensuh değil diyebilmektedir. Bu yüzden böyle hassas bir konuda Allah’ın ayetlerinin geçersiz kılınması manasına gelen neshi savunmamalıyız. Çünkü, bir alimin ihtilaflı olan yorumuna göre Allah’ın ayetlerinin hükmünü geçersiz sayma Allah’a karşı büyük bir cürümdür. Ne alimlerin, ne de bizlerin böyle bir hakkı yoktur. Biz nesh edildiği iddia edilen ayetleri tedricilik ilkesini gözeterek anlamaya çalışmalıyız. Tedricilik ilkesini gözetmeksizin O’na yaklaşanlar, zaman içerisindeki birbirini tamamlayan ve belirli şartlarda uygulanan hükümlerin birbirinin hükmünü ortadan kaldırdığını zannetmişlerdir. Mesela içkinin dört aşamada yasaklanışı bize göre nüzul ortamında bir uygulama kolaylığı getirirken, diğerleri bu ayetlerin önce inenlerini yasağa giden bir basamak değil hükmü kaldırılmış ayetler olarak algılamışlardır. Halbuki, bunun nesh-mensuhla alakalı olmayıp, Kur’an’i bir eğitim metodu olduğu apaçık ortadadır.

Sorunun ikinci kısmına gelince; “nasih-mensuhu bilmeyen Kur’an’ı anlayamaz, yanlış anlar. Böylece hem kendisi sapar, hem de kendisine tabi olanları saptırır.” Şeklinde bir iddia vardır. Bu iddia tamamen saçma bir iddiadır. Bu iddiayı ortaya atanlar farkında olmadan Allah’ın mesajını anlamaktan insanları alıkoymuşlardır. Bilindiği gibi, Kur’an’da mensuh ayetler olduğunu iddia eden alimler, nesh edilen ayetlerin sayısında anlaşamamışlar. Varsayalım ki, nesh edilen 20-30 ayet var. Kişi bu ayetleri yanlış anlar diyerek altıbin küsür ayetin getireceği faydalardan uzak mı kalsın? Tarih içerisinde ortaya çıkan ve insanı Kur’an’dan uzaklaştırarak mezhepçiliğe mahkum eden bu anlayışın çürüklüğü ortadadır. Biz bu anlayışa tabi olup “sapıtırız” diyerek Kur’an okumaya korkanları, Kur’an’la tanıştırmalı ve O’nun insanı karanlıklardan aydınlığa çıkaracak bir hidayet kitabı olduğunu kendilerine anlatmalıyız.

18. Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerin tekrar edilmelerinin sebebi ve gayesi nedir?

Kur’an-ı Kerim’in içerisinde bazı ayetlerin tekrar edildiği bilinen bir gerçektir. Kur’an’da geçen bu tekrarlar özellikle Kur’an kıssalarında bulunmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de ayetlerin tekrar edilmesinin sebebi; tekrar edilen şeyin önemini ortaya koyup, onun üzerine dikkat çekmektir. Ayetlerin tekrar edilmesinin çeşitli gayelerini vardır. Bu gayeler; teşvik etmek, sakındırmak, rağbeti artırmak ve haberleri tey’id edip kuvvetlendirmek olarak sayılabilir. Ancak şunu hatırlatalım ki; birçok kez bizim tekrar sandığımız ayetler, aslında tekrar olmayıp farklı bağlamlarda farklı nüansı açıklamaktadırlar.

19. Kur’an- Kerim’de kıssalar var mıdır? Kıssaların Kur’an’da anlatılış gayeleri nedir?

Kıssalar hacim olarak yaklaşık Kur’an’ın yarısını oluştururlar. Bu yüzden onları anlamak oldukça önemlidir. Kıssa, Türkçe’deki hikayenin Arapça karşılığı sayılabilir. Ancak kıssa yerine hikaye tabirini kullanmamalıyız. Çünkü; hikaye vaki olmamış durumlar için kullanılırken, kıssa vaki olmuş olayları açıklamak için kullanılmaktadır.

Kur’an kıssalarının anlatılış gayelerinin başında, Kur’an’ın indiriliş maksatlarını gerçekleştirmek gelmektedir. Ayrıca bütün peygamberlerin İslam’ı tebliğ ettiklerini açıklamak, Peygamberin peygamberliğini ispatlamak ve muhatapların gerekli dersleri almalarını sağlamak gibi gayeleri de vardır. Kur’an kıssalarında; inanç, amel ve ahlaki alanlarda mü,min’e zarar verecek olan hal ve hareketler açıklanarak, onların bu tehlikelerden kendilerini korumaları sağlanır.

Ancak okuyucumuza şunu hatırlatmakta fayda görüyoruz. Yüce Allah’ın öğüt ve ibret almamız için indirmiş olduğu Kur’an kıssaları, birçok müfessirin elinde hikayelere dönüştürülmüştür. Bu müfessirler tabiun zamanında kültürümüze bulaşan israiliyatı ve uydurma haberleri bol bol nakletmiş ve okuyucuyu gereksiz ayrıntılarla uğraştırmışlardır. Biz kıssalarla ilgili Kur’an’da verilmeyen gereksiz ayrıntılara dalmamalı ve asıl olan mesajdan uzaklaşmamalıyız.

20. Kur’an’da icaz var mıdır?

Kur’an-ı Kerim; Allah tarafından, Cebrail vasıtasıyla, Hz Muhammed’e indirilen muciz bir kitaptır. Bu kitabın icazı karşısında en büyük şairler ve hatipler aciz kalmışlar ve asla benzerini getirememişlerdir. Hz Peygamber döneminde Arap edebiyatının ustası olan Arap şairlerinin bazıları O’nun ayetlerinin benzerini getireceklerini iddia etmiş ancak başarılı olamamışlardır. Sonunda O’nun ilahi bir kelam olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Günümüzde de Kur’an’ın çelişkiden uzak olan mucize metni karşısında bir çok müşteşrik teslim olmuş ve O’nun ilahi kitap olduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır.

21. Kur’an’da misaller niçin anlatılmıştır?

Kur’an-ı Kerim’de; anlatılmak istenenlerin muhatapların zihnine yaklaştırılması için çeşitli misaller açıklanmıştır. Bilindiği gibi, misaller verilerek soyut kavramlar somutlaştırılır ve muhatapların daha kolay anlamaları sağlanır. Eğitimde çok önemli bir yeri olan misallerle anlatım, Kur’an-ı Kerim’inde muhataplarını bilgilendirmek için sıkça kullandığı bir yöntemdir. Misaller, bir fikri pekiştirmek, öğüt vermek, teşvik etmek ve sakındırmak gibi maksatlarla yapılabilir. Kur’an-ı Kerim’de de bu sebeplerden dolayı misaller verilmiştir.

22. Surenin luğat ve ıstılah manası nedir?

Lugatta Sure; yüksek rütbe, şeref, güzel ve yüksek bina gibi manalara gelmektedir. Istılahta ise, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif kısım ve tabakaları teşkil eden, ayetlerden meydana gelen başı ve sonu bulunan Kur’an parçaları diye tarif edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de 114 sure vardır. Bu surelerin en uzunu 286 ayet olan Bakara suresi, en kısa sure ise 3 ayet olan Kevser suresidir.

23. Kur’an-ı Kerim’deki Sureler isimlerini nereden almıştır?

Kur’an-ı Kerim’deki sureler isimlerini; kıssasını ihtiva ettikleri şahsiyetlerden, topluluklardan, konulardan, ilk kelimelerden, surenin ilk ayetinde geçen bir kelimeden veya başlarındaki Huruf-u Mukatta’alardan almış olabilir.

Kur’an-ı Kerim’de bazen bir sureye iki isim verildiği gibi, bazen de iki sureye bir isim verilmiştir. Mesela; Fatiha suresinin Fatiha, Ummu’l Kitap, El Esas…vb birçok isim verilmişken, Felak ve Nas surelerinin ikisine birden “Muavvizeteyn” adı verilmiştir.

24. Kur’an-ı Kerim’deki surelerin sıralaması tevkifi mi yoksa sahabenin içtihadıyla mıdır?

Surelerin tertibinin tevkifi mi, yoksa sahabenin içtihadıyla mı yapıldığı konusunda alimlerin çeşitli yorumları olmuştur. Bazıları farklı sahabe mushaflarını delil getirerek, tertibin sahabelerin içtihadı sonucu oluştuğunu söylerken, bazıları da “Hz Osman dönemindeki imam mushafla şimdikilerin sıralaması aynıdır.” Diyerek tevkifi olduğunu iddia etmişlerdir. Bunlar, bunda şifahi bir emir olmasa da fiili bir tevkifilik söz konusu olmuş ve kimse de bu sıralamaya itiraz etmemiştir, demişlerdir. Bir üçüncü grupta “tevkifi olan bölümler olduğu gibi, içtihadi olan bölümleri de vardır.” demiştir. Sonuç olarak bu konuda tam bir fikir birliği yoktur. Biz bu görüşler içerisinden “surelerin tertibinin tevkifi olduğu” görüşünü tercih ediyoruz. Bununda sebebi; geçmişte ve günümüzde alimlerin büyük bir çoğunluğu bu görüşü tercih etmişlerdir. Yine Kur’an-ı Kerim üzerinde yapılan çalışmalar bu görüşü teyid edici sonuçlar ortaya çıkarmaktadır.

25. Mekki sureler ve Medeni sureler denince ne anlaşılır?

Kur’an-ı Kerim bir kısmı Mekke’de bir kısmı da Medine’de olmak üzere yaklaşık 23 yıllık bir dönemde nazil olmuştur. O’nun Mekke’de nazil olan surelerine “Mekki sureler”, Medine’de nazil olan surelerine ise “Medeni sureler” adı verilmiştir. Ancak bu ayrım mutlak manada doğru denilemez. Çünkü; bir surenin bazı kısımları Mekke’de, bazı kısımları ise Medine’de nazil olmuş olabilir.Yani bir surenin tamamı Mekke’de veya Medine’de nazil olmamış olabilir. Bu yüzden Mekki sure dediklerimizin içerisinde Medeni ayetler veya Medeni sure dediklerimizin içerisinde Mekki ayetler olabilir bunu göz ardı etmemek gerekir. Yine, surelerin içerisindeki bazı ayetlere alimlerin bazıları Mekki derken bazıları Medeni diyebilmektedir. Alimlerin bu konularda farklı yorumlarının olması son derece doğaldır. Bu ihtilaflar Kur’an-ı Kerim’de fazlalık veya noksanlık şüphesi ortaya çıkarmayan, alimlerin rivayetleri değerlendirmede farklı kriterleri esas aldığından kaynaklanan ihtilaflardır.

26. Kur’an-ı Kerim’deki Mekki surelerin özellikleri nelerdir?

a) Secde ayeti ihtiva eden sureler

b) “Kella” kelimesi ihtiva eden sureler

c) “Ya eyyuhennesu” ihtiva edip içinde “Ya eyyuhellezine emenu” bulunmayan bütün sureler Yani içerisinde Ey insanlar hitabı olanlar Mekki Ey İman edenler hitabı bulunanlar ise Mekki değildir. (Hacc suresi 77. Ayet müstesna)

d) Enbiyanın ve geçmiş ümmetlerin kıssalarını ihtiva eden sureler (Bakara suresi hariç)

e) Adem ve İblis kıssasını ihtiva eden bütün sureler (Bakara suresi hariç)

f) Huruf-u Mukatta’a ile başlayan bütün sureler (Bakara ve A’li imran sureleri hariç)

27. Kur’an-ı Kerim’deki Mekki surelerin ihtiva ettikleri konular nelerdir?

Kur’an-ı Kerim’in Mekki surelerine baktığımızda, onlarda; geçmiş peygamber ve kavimlerden bahsedilerek fert ve toplumun helakine yol açan itikat ve amellere örneklerin verildiği görülür. Bu örnekler üzerinde insanları düşündürülerek, ıslah edilmeye çalışılır.

Bu surelerde; akide bozukluğunun olduğu putperest Mekke toplumundaki fertlerin, eski atalarından gelen bilgilere körü körüne bağlılıkları zemmedilmiş ve Allah’a yaklaştırsınlar diye kendilerine ibadet edilen putların asla onlara şefaatçi olamayacakları belirtilmiştir. Sonuç olarak, Mekki surelerde müşriklerin putperestliğine delillerle karşı çıkılarak Allah’a iman, Ahirete iman …vb akidevi konular üzerinde ısrarla durulmuştur.

28. Kur’an-ı Kerim’deki Medeni surelerin özellikleri nelerdir?

a) Cihad ahkamını açıklayan sureler

b) Şer’i had ve cezaları, miras paylarını, içtimai ve medeni kanunları devletler hukukuna ait bazı hükümleri ihtiva eden sureler.

c) Münafıklardan bahseden sureler(Ankebut suresi hariç)

d) Ehl-i kitap ile münakaşa ve onları sapıklıklarından dönmeye çağıran sureler ( Bakara ve Al’i imran sureleri gibi)

29. Kur’an-ı Kerim’deki Medeni surelerin ihtiva ettikleri konular nelerdir?

Medeni surelerde; daha çok ibadet, muamelat ve ukubat üzerinde duruluyor ve Toplum içindeki farklı görüşlere sahip grupların birbirleriyle münasebetlerini düzenleyen dini hükümler belirleniyor.

30. Kur’an-ı Kerim’deki bir surenin Mekki veya Medeni olduğunu bilmemizin faydaları nelerdir?

a) Mekki ve Medeni surelerin bilinmesi; İslam’ın teşri tarihinin bilinmesine, Kur’an’daki tedricilik esasının daha iyi kavranmasına olanak sağlar. Böylece O’nun ayetleri daha iyi anlaşılmış ve doğru bir şekilde tefsir edilmiş olur.

b) Kur’an-ı Kerim’deki farklı muhataplara yapılan farklı davet şekillerinden haberdar olmamıza yardımcı olur. Bizde bu örnekleri dikkate alarak muhataplarımızın farklılığına göre farklı davet metotları kullanırız. Ayrıca muhataplarımızı da daha iyi tanımış oluruz.

c) Siyer, İslam’ın doğru anlaşılması için mutlaka bilinmesi gerekli olan bir daldır. Ama ne yazık ki, kültürümüzde itibar edilen siyer kitapları birçok zayıf ve uydurma rivayetleri barındırmakta, bu sebeple de Müslümanlar arasındaki ihtilafı körüklemektedir. Bu kitapların içerisindeki rivayetler bazılarına göre tenkit edilmesi gereken uydurma bir rivayetken, diğerlerine göre aynı rivayet sahih bir hüccet olmaktadır. Fırkalar ve alimler arasındaki bu ihtilaflar hiçbir zaman bitmemiş ve bitmeyecektir. İşte Kur’an-ı Kerim’in Mekki ve Medeni surelerinin bilinmesi siyer kitaplarındaki tarihi açıdan tenkit edilmesi gerekli olan bu ihtilafları çözmemize yarar. Yine nüzul kronolojisi iyi bilindiğinden siyer kitaplarında sıkça rastlanılan uydurma rivayetleri de düzeltmemize yarar.

Kitabın tamamını dip notları ile birlikte indirmek için tıklayın.

Bu yazı Ali Umuç sitesinden alıntıdır.