Süper bir Mehdi Hayal Ediyorum, Bilincim Kapalı

(Satırbaşı – Uğur Erzincan)

Bir ramazan gecesiydi. Ortalık zifiri karanlıktı. O esnada sanırım uyuyordum.

Doğu tarafından aniden bir gürültü koptu. Sandım ki mutfaktaki, banyodaki, odadaki ve kömürlükteki tüpler patladı. (Evde bu kadar tüpün olması iyiye işaret değildi biliyordum). Tüpleri kontrol edeyim diye fırladım yatağımdan. Bir de ne göreyim, tüplerde hiçbirşey yoktu.

Evdeki tek ses; buzdolabının, televizyonun, açık kalan bilgisayarın, müzik setinin ve çamaşır makinesinin gürültüsüydü. Evde çıt yoktu. O an anlamıştım “bu ses dışardan geliyor”. Hemen pencereye fırladım, acaba gökyüzünde bir değişiklik var mı diye. Bir de ne göreyim! Hiçbir değişiklik yok. Geçen akşam saydığım 2 küsür milyon yıldız yerinden bile oynamamış. Ama kutup yıldızının biraz sola çektiğini fark ettim.

Sonra da arkasından mavi, yeşil ve kırmızı ışık saçarak kayan bir gök taşı kümesi farkettim. Bu bir işaretti. Evet evet bu bir işaretti. O an anladım ki bu gece beklenen geceydi. O gelmişti. Şölenlere, kutlamalara, sevinç çığlıklarına ve şenliklere hazır olmalıydım.

O ara bizim ufaklık yanıma yanaştı ve “baba” diye seslendi. “Şehrin göbeğinde bugün konser var herhalde, havai fişekler gökyüzünü ne güzel aydınlatıyor değil mi” dedi. O an bütün umutlarımı yitirmiştim. Hayallerim mahvolmuştu. Bizim 6,75 yaşındaki bücür hayallerimin üzerinden adeta bir kamyon gibi geçmişti.

Aha geldi aha gelecek, gözünüz yollarda kaldı biliyorum. Hasretlik zor iş. Bilin bakalım güneyden mi yoksa kuzeyden mi zuhur edecek? “Mehdi” yaz 6666’ya gönder nereden zuhur edeceğini öğren.

Peki herkesi razı edebilir mi kahramanımız? Karada kaçanı, havada uçanı, gariban solucanı, sırt üstü dönmüş tosbağayı, emekliyi, dulu ve yetimi? Ne dersiniz?.. Memnun edebilir mi? Eder niye etmesin? Adı üstünde “Süper Mehdi.. Hem de 100 oktan”.

Acaba nasıl bir donanıma sahip. Özellikleri ne? Eminim merak ediyorsunuz.. Bugüne kadar onun hakkında ne söylendiyse az ve eksik söylendi. Ben tamamlamaya niyet ettim. Onun tam ve kusursuz olmasını istiyorum. Hesabı sıkı tutmasını istiyorum. Bir oturuşta bir buzağıyı yemesini, kürdan ve peçete kullanmasını istiyorum. Karşısına dağlar, taşlar, kuşlar ağaçlar bile dikilse hepsini ezip geçmesini istiyorum. Işınlanmasını, bir an burada bir an New Zelanda’da olabilmesini istiyorum. Kuru bir ağacı söküp başka bir yere diktiğinde ağacın hemen karpuz vermesini istiyorum. Karpuz ağacını yetiştirebilen tek kişi olmasını istiyorum. Kuru bir kamış ağacını eline aldığı zaman, ağacın aniden “NEY veya Obua” olmasını istiyorum.

Onun da bir ışın kılıcının olmasını istiyorum. USA kahramanlarından neyi eksik. Hatta yeşil bir taytının olmasını ve o taytın üzerine don giymesini istiyorum. Leb demeden nohutu anlamasını istiyorum. Dünyanın öbür ucundaki bir kadının dırdırını işitebilmesini ve kocasının yerine “yeter artık ulan” deyip kapıyı çarpar gibi yapmasını istiyorum.

Bol bol gizli güçlerinin olmasını, bir oturuşta yediyüz kitap okumasını, hamur açmasını, zeytinyağlı dolma yapmasını, engelli koşu yapmasını, bir de sigara içmesini istiyorum. (Tiryakisi olup nasıl sigara bırakılırmış herkese öğretsin diye. Zayban meretinden de kurtarır bizi)

Bütün püsürüklü işlerin girift tarafını [private] bilmesini ve çözüm bulmasını istiyorum. Organik tarımı yaygınlaştırıp milleti hormondan kurtarmasını, “stokçuluk yapan bizden değildir” anlayışını yeryüzüne hakim kılmasını, yeni doğan her bebenin gönlüne “sevgiyi” aşılamasını, baktı olmuyor kızamık, hepatit B, C, D aşısı yapmasını istiyorum.

Kayıp kaseyi bulmasını, sır namına ne varsa hepsini ortaya dökmesini, ebced, matematik, fizik, kimya, biyoloji, antropoloji, kısaca ne kadar “loji” varsa hepsini bilmesini istiyorum.

Erzincan’ı dünyanın başkenti yapmasını, İstanbul’u nahiye haline çevirmesini, hatta mümkünse özgürlük anıtını bulunduğu yerden kaldırıp Irak’a dikmesini istiyorum.

Savulun uleyn” demesini, bir yayla 200 ok fırlatmasını, ata ters binebilmesini, bir bakışıyla dağ ve çam devirmesini istiyorum.

Bir tıkla herkesin elektrik, su, telefon, doğalgaz ve vergi borçlarını ödeyebilmesini istiyorum. Bankacılığı kaldırmasını bunun yerine “MFK” (Mehdi finans kurumları) kurumunu yaygınlaştırmasını istiyorum.

Ortaya çıktığı vakıt bir daha kaybolmamasını, kaybolsa bile ara sıra cep telefonuyla “nerde olduğunu bize söylemesini istiyorum.

Biraz da fiziksel özelliklerinden bahsetmek istiyorum.

Metre cinsinden 1.30’dan küçük, 1.90’dan büyük olmamalı. Kivi tenli, lila saçlı yeşil gözlü, body building vücutlu, iki omuz arası mesafenin en az 2 metre olmasını, alnının geniş burnunun parlak, 45 numero palet giymesini, yarım metre çapında bir de elinin olmasını istiyorum. Şaplaaa godummu uzatsın diye. Kirli sakallı gezen, gözünden ışık, burun deliklerinden de ateş saçabilmesini istiyorum.

130 erkeğin cinsel gücüne sahip olmasını ve Cengizhan’ı aratmamasını istiyorum. Ondan bin yıl sonra dünyanın %80’inin onun torunu olmasını istiyorum.

Sağ yanağına gözünün hemen alt kısmına da bir tane ben istiyorum. Benin rengiyle ilgili de kararsız kalmak istiyorum. Omzunda mühür, kolunda dövme, burnunda hızma, göbeğinde pirsing, kulağında da gümüş bir küpe olmasını istiyorum.

Onun bir sürü kardeşinin olmasını istiyorum. Hayır vazgeçtim az kardeşi olsun. Olmadı bundan da vazgeçtim onun hiç kardeşi olmasın. Hatta anasız babasız olsun. Ama halası dayısı da olsun.

Evet farkındayım çok şey istiyorum. Hatta ve hatta zopa istiyorum.

Sonuç olarak, bu beklentimin boşa çıkacağını ve avucumu yalayacağımı bilmiyor muyum?! Eşşek (bal mıydı yoksa) gibi de biliyorum. “Niye o zaman fantezi kurup duruyorsun” diyenleri de duyar gibi oluyorum. (Bana mı zuhur etti ne?) Başlıktan da mı anlamıyorsunuz kardeşim, şu an bilincim kapalı. Gayet normal değil mi? Bilincim açılana dek fantezi kurma hakkım saklıydı kullandım. Hadi ben fark ettim bilincimin kapalı olduğunu ve hatamı anladım. Ya asırlardır bilinci kapalı olup da insanları hayal aleminde bir oraya bir buraya koşturan işgüzarlara ne demeli? Gücünüz bu garibana mı yetiyor?

Aha geldi aha gelecek diye asırlarca kandırılmadınız mı? Uyutulmadınız mı? Ben kandırır gibi yapınca niye içinizdeki ışın kılıcını çekmeye kalkıyorsunuz?

En tehlikeli oyun “umut” oyunudur. İnsanlara boş umutlar vaat edersiniz ve o umutlar gerçekleşmez ise, müthiş bir hayal kırıklığı meydana gelir. Sonucunda ne olur biliyor musunuz? Pasifize edilmiş, nötr hale getirilmiş insan görünümlü androitler meydana gelir. Bilinçleri sürekli kapalıdır bu androitlerin. Küçük bi çip takarsınız müsait bir yerine, çipin içine ne yerleştirirseniz ona göre hareket eder. Düşünmez ve akletmez. Çipli sonuçta.

Nasıl olsa ağa gelecek onu bu durumdan kurtaracak. Umut oyunu oynuyoruz ya sonuçta. Bu kuruntuyla avunur/avutulur ve bu dünyadan göçer gideriz. Tabi bilinçsiz göçtüğümüz için de hesabımız çetin olur. Zannederiz ki hesabımızı da ağa verecek. Çipine öyle yerleştirilmiş çünkü. Sen dert etme, iki cihanda da garantörün biziz. Sevsinler. Babanın oğula, ananın kızına garantörlüğünün sökmediği bir mecrada kim takar seni, sizi ve onları.

Son bir anektotla bitirmek istiyorum. Biraz da siz hayal edin. Bir hasta vardı. Böbreklerinden rahatsızlandı ve hastaneye kaldırıldı. Doktor dedi ki: “Böbrekler iflas etmiş diyaliz makinesine girmek zorunda. Tutturdu girmem diye. Kızı buna umut verdi. Dedi ki: “Anne bir kere giriyorsun ve başka girmiyorsun, hepsi bu”. Kadıncağız umutlandı ve kabul etti. Makineye girdikten iki gün sonra taburcu oldu. Doktor taburcu olurken diyordu ki, haftada üç gün getireceksiniz hastayı, artık o bir diyaliz bağımlısı. İlk diyaliz günü geldiğinde yine aynı kızı dedi ki: “ anneciğim hastaneye gidiyoruz”. Annesinin cevabı: “Niye?” Hadi bakalım ayıkla pirincin taşını. Kızı bunu 1 ay oyalamış, bugün son yarın son öbür gün son. Son son son. Sonu yok. Ölene kadar girecek. Kadın artık kızına inanmıyor. Umutlarını kaybetti. Androit oldu. Böbreklerinin yanı sıra şuurunu da kaybetti onca yalandan sonra. Şimdi kızının yediği haltı temizlemekle meşgulüz.

İnsanlara acı da olsa doğruları söylemek gerekiyor. Tebliğ denilen kavramın temeli doğruluktur. Kendi aleyhimize olsa bile doğruları söylemek zorundayız. Yoksa Allah, şahdamarımızı koparıverir. Buna da kimse engel olamaz.

[/private]

About these ads

139 responses to “Süper bir Mehdi Hayal Ediyorum, Bilincim Kapalı

  1. si bu yazıyı bilginiz dogrultusundamı yazdınız burda anlattıgınız insan gerçekmi güç ve ilim bakımından

  2. Selam Muhammet,

    Google’a gir. Mehdi yaz. Karşına çıkanları oku… Sonra diyeceksin ki, adam az bile yazmış…

    Selam ve dua ile…

  3. Mehdi süper kahramandan ziyade sade bir insandır. Onu diğer insanlardan ayıran özelliği ise metaryalistleri bile şaşırtacak bir şekilde ALLAH’ın varlığını somut olarak ispat etmesi olucaktır.
    Bu mehdi’nin süper zekalı olması falan değil ALLAH’a hiç bir şüphe duymadan inanarak; bana bir yol göster, gösterki bu dünyanın kime ait olduğunu tüm insanlığa göstereyim diye dua etmesi ve bu samimi dua nın kabulu neticesinde ona verilen bir lütuftur. Mehdinin mehdi olmasıda zaten bu yüzdendir. Hiç bir insandan üstün değildir. Her kim olursa olsun bütün gayretiyle ALLAH’a inanan her insanın duası mutlaka kabul olur.

  4. rıfkı Diyor:
    22 May 2007 7:41 pm eumarım tanıyacak kadar ömrün olur
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    15 Jun 2007 9:54 am eYukardaki yazıyı okudum..

    “yorumcu Diyor:
    12 Apr 2007 9:39 pm
    Mehdi süper kahramandan ziyade sade bir insandır. Onu diğer insanlardan ayıran özelliği ise metaryalistleri bile şaşırtacak bir şekilde ALLAH’ın varlığını somut olarak ispat etmesi olucaktır.
    Bu mehdi’nin süper zekalı olması falan değil ALLAH’a hiç bir şüphe duymadan inanarak; bana bir yol göster, gösterki bu dünyanın kime ait olduğunu tüm insanlığa göstereyim diye dua etmesi ve bu samimi dua nın kabulu neticesinde ona verilen bir lütuftur. Mehdinin mehdi olmasıda zaten bu yüzdendir. Hiç bir insandan üstün değildir. Her kim olursa olsun bütün gayretiyle ALLAH’a inanan her insanın duası mutlaka kabul olur.”

    Bir de bu yazıyı okudum…

    Kısa ama üsttekinden daha uçuk.. Mega Mehdi yani?.

    Yorumcu bekleyedur sen, belkim bir gelen olur..
    yorumcu Diyor:
    16 Jun 2007 10:59 pm eİster gelsin ister gelmesin benim için fark etmez.
    Eğer gelirse de Ali Aksoy gibi kendi görüşlerini ortaya koymaz bence. Her kezin bi görüşü var tabi. Ancak, herşeyin tek sahibi olanın, herşeyi yoktan var edenin görüşü dururken ben kalkıp Ali Aksoy veya başkasının görüşlerini kabullenmek gafletine düşmediğim için kendimi şanslı görüyorum. İnsanları hayvandan ayıran en mükemmel özelliği akıl sahibi olması. E öyle ise başkasını taklit etmek kabullenmek niye. Kabullenicek biri varsa oda Peygamberimizdir. O bize yaradanın görüşünü bildirmiştir. Bende mehdiyi yapacağı görevlnde kendine ait bi meselesi olmadığını, sadece
    ALLAH’ın varlığını ispat etmesi için bütün gayretiyle bir mücadele vereceğini sanıyorum. Buda benim görüşüm. Sakın kabul etme.
    mustafa doğan Diyor:
    06 Aug 2007 2:28 pm emehdi tabbiki bizler gibi normal özelliklere sahip bir insandır fakat günahsızlık bakımından meleğe yakın derecede olan bir insandır ben şimdi sizlere soruyorum gece sabaha kadar allahı anan ve günahı yok denecek kadar az olan bir insan neden üstün özelliklere sahip olmasın birde günümüz çağında bunun ne kadar zor olduğunu düşündüğümüzde allah bu durumda olan birisini neden diğer insanlardan üstün tutmasın peygamber olmadıkları halde diğer insanlardan üstün özelliklere sahip nice insanlar gelip geçmiştir allah şeytana dahi bazı üstünlükler veriyorda niçin mehdi[as]vermesin fakat inancınız zayıfsa tabiiki bu konular hakkında bilgisizlik yüzünden yanlış ve lakayıt sözleri söyleye bilirsiniz siz mehdinin geleceğine inanmayan birisine ne söylerseniz boştur
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    06 Aug 2007 7:19 pm eYahu Mustafa bey, sanki Mehdi’nin yakın arkadaşı gibi konuşuyorsunuz, dayanağınız nedir?
    mustafa doğan Diyor:
    07 Aug 2007 6:11 am eben onun asrında cahil cimri korkak olan ve kısa zamanda alim cömert ve cesur olacak kişiyim her türlü bilgim kurana ve hadise dayanan zamanın alimlerinin bilmedikleri sırlara vakıf olan bu mesajlarıda sizi haberdar etmek için yollayan birisiyim
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    07 Aug 2007 9:12 am evay be.. mükemmel… kutlarım sizi.. göreviniz de başarılar…

    ( Açık açık ben Tanrı’yım desenize, niye lafı uzatıyorsunuz???!!! )
    mustafa doğan Diyor:
    07 Aug 2007 6:50 pm eeğer bu iddaada olan birisiysem allah canımı şimdi alsın söz dokuz boğumdur nereye gideceğini düşünerek konuşsak daha iyi olur her boğum insanı boğacak özelliktedir benim hakkımda böyle zanda bulunulmasından allaha sığınırım pek acele etmeyin zaman çokmu çok yaklaştı sizde bekleyin bende bekliyorum ben allahın en günahkar kullarından birisiyim dilerimki allah sizide benide affeder eğer benim bu yazılarım sizi bu düşüncelere sevkediyorsa burda noktayı koyalım ben kimsenin benim yüzünden günaha girmesini istemem
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    07 Aug 2007 8:34 pm eGaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Siz gelece(k)ğiniz ( gaybınız ) hakkında kesin bir tanıda bulunuyorsunuz ve “ben şu şu olacağım” diyorsunuz.

    Günaha kimin girdiğini biraz düşünün…
    mustafa doğan Diyor:
    08 Aug 2007 10:08 am esanırım sizi bazı şeylerden kabul etsenizde etmesenizde haberdar etmişimdir yani maksat hasıl olmuştur takdir size kalmıştır bana kabul etmediğim şeyleride lütfen isnat etmeye ve ima etmeye çalışmayın ayrıca benim bu yazılarımı dikkatlice titiz bir şekilde okumanızı tavsiye ederim ayrıca size yazdıklarım devede kulak kalır ayrıca o kişi olmam için illa ismimin söylenmesimi lazım bu özellileri taşıyorsam kafi gelmezmi ilerki zamanlarda benim o kişi olup olmadığımı sizde bütün dünyada elbette öğrenecektir benim bundan hiçmi hiç şüphem yok günahkar kulun dahi duasını kabul eden allaha şükürler olsunki ben seni bilgilendirdim herşey gaybın anahtarlarını elinde bulunduran allahu taalanın duamı kabul etmesiyle başladı ***dua odurki suyu durdura dua odurki 270 kiloluk mermiyi kadırta dua odurki görmeyen gözlere nur duymayan kulakları duyurta lailahe illalah olmayan kainat helak ola*** sanırım duayıda küçümsemezsiniz selam üzerinize olsun
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    08 Aug 2007 12:52 pm eBu özellikler nerede yazıyor ki, siz o özellikleri taşıdığınızı düşünüyorsunuz?

    Meşhur bir atasözü vardır, ben biraz bu sözü hafifleştireyi…
    “Atın duası kabul olsaydı, gökten saman yağardı” sizinki de o hesap…
    Ali Aksoy Diyor:
    08 Aug 2007 1:29 pm eSelam;

    85.108.54.74 IP.

    Lazım olan yere iletildin.

    Bak bakalım kim kimin peşindeymiş…
    HAMZAT Diyor:
    09 Aug 2007 3:40 pm eBakın sevgili kardeşlerim; Kur’an-ı kerimde hz .isanın geleceğine dair ayetler vardır. geleceği zaman ise mehdi aleyhisselamın zamanında zuhur edecek olmasıdır. bunun hakkında hadisler vardır. sahih buharide vardır. Sahih buhari isimli hadis kitabı icma-i ümmet ile sabittir yani islam ulemalarının tasdik etmesiyle olmuştur. hz mehdinin geleceğini kuran ve sünnete dayanarak İmam Gazalide haber vermektedir. imam gazali ise çok büyük bir müçtehiddir yani islam konusunda her detayına kadar bilen ve fetva veren kişi demektir mü.tehid. Bütün alimler Hz. mehdinin geleceği konusunda hem fikir olduklarıhalde kendi aklıyla bir kişi çıkıp insanları yoldan saptırmayı düşünüyor. O kadar alimmi Allahın yakın dıstlarımı daha zeki yoksa mehdi gelmeyecek diyen bir kişimi?
    Ali Aksoy Diyor:
    09 Aug 2007 4:05 pm eSelam;

    Nasıl bütün alimler ittifak etmiş ?

    Bak bu hadisçilerin alimi;

    Mehdi İnancı Nedir – Prof.Dr. Hayrettin Karaman
    yorumcu Diyor:
    10 Aug 2007 6:41 pm eMerhaba;
    Mehdi gelecek diyenler ve gelmeyecek diyenler ayrılsın.
    Ali aksoy site sahibi sanırım. Buraya bi anket bölümü açarsan iyi olur Ali bey. Ama siteyi sadece kendi görüşlerimde olan kişiler ziyaret etsin dersen tabi o başka.
    HAMZAT Diyor:
    11 Aug 2007 11:32 am eİmam Hafız b. El-Eskaf indinde beğenilen ve Hz. Cabir (RA)a isnad olunan rivayete göre;

    Resullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Kim Deccali yalanlarsa kafir olur. Yine kim Mehdi’yi yalanlarsa kafir olur.”

    Görmez misin ki! Şeriat sahibinin bizzat kendisi, onu haber vermiş ve rivayetlerde sabit olduğu gibi müjdelemiştir. 6

    * Bu hadisi Ruyani, Huzeyfe’den rivayet etmiştir;

    “Mehdi, benim çocuklarımdan birisidir. Yüzü gökyüzünde parlayan yıldız gibidir.” 7
    * Hz. Huzeyfe (RA) ın Resullah (SAV) den rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifte;

    Efendimiz (SAV) şöyle buyurmuştur:

    “Ey Huzeyfe! Dünya hayatı sona ersede geriye sadece bir gün kalmış olsa bile, benim Ehl-i Beytimden bir adam, hakimiyetini kuruncuya kadar Allah (c.c.) o günü muhakkak uzatır. Onun vasıtası ile kahramanlıklar cereyan eder ve İslamiyet açığa çıkar. Allah (c.c.) vadinden dönmez ve O hesabı çabuk görendir” -Bu Hadis-i Şerifi Ebu Nuaym El-Isfahani tahric etmiştir- 8

    * Ebu Abdullah Nuaym b. Hammad’ın Hz.Galiye’den rivayetine göre, Resulullah (SAV) şöyle buyurmuştur:

    “O (Mehdi) benim neslimden bir kişidir. Benim vahiy üzere savaştığım gibi o da benim sünnetim üzere savaşacaktır.” 9

    * Ahmed ve İbn Mace Hz. Ali efendimizden rivayet etmiştir;

    “Mehdi, ehl-i beyttendir. Allah (c.c.) onu bir gecede ıslah eder.”

    …Bir gecede Mehdi’nin ıslah edilmesi sözü ise Cenab-ı Hakkın kendisine kutup mertebesinin verilmesine işarettir. Bu dereceyi çalışmakla, uğraşmakla kazanamaz. Yüce Mevla’nın Kur’an-ı Kerim’de belirttiği gibi Hz. Peygamber’e verilen bu lütuf Mehdi’ye de verilmiştir. Yüce Mevla, Kur’an-ı Kerim’de Şura Suresi 52. ayette Peygamberimize şöyle demiştir: “Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu (kitabı) kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru yolu göstermektesin.” Mehdi, dini meselelerde zamanındaki müçtehitlerin en faziletlisi ve en mükemmelidir. Bu da onun büyüklüğünü, mertebesinin yüksekliğini, makamının yüceliğini gösterir. 10

    * Kays b. Cabir’den, o da babasından, o da dedesinden rivayet ettiğine göre;

    Resullah (SAV) şöyle buyurmuştur: “Benden sonra halifeler (devri) olacaktır. Halifelerden sonra Emirler olacak, Emirlerden sonra zalim hükümdarlar olacaktır. Sonra benim Ehl-i Beyt’imden Mehdi çıkacaktır. O, daha önce zulümle doldurulan dünyayı adaletle dolduracaktır.” -Ebu Nuaym’Fevayid’in de, Tabarani de “Mucem”in de tahric etmişlerdir.- 11

    * Ebu Hureyre (RA) dan rivayete göre;

    Resullah (SAV) şöyle buyurmuştur: “Ehli Beytimden bir adam (dünyaya) sahip oluncaya kadar kıyamet kopmaz. O, İstanbul’u ve Cebel’i fethedecektir” 12

    * Ebu İshak’tan rivayete göre;

    Hz. Ali (RA) oğlu Hz. Hasan (RA) a baktı ve şöyle dedi: “Bu benim oğlum, seyyiddir. Nitekim Resullah (SAV) onu böyle isimlendirmiştir. Allah (c.c.) onun sulbunden bir adam çıkaracaktır. O sizin peygamberinizin ismi ile isimlendirilecektir. O’na (Hz. Peygamber) yaratılış bakımından benzemez, fakat huy itibariyle benzer. O dünyayı adaletle dolduracaktır” – bunlar yetermi
    Ali Aksoy Diyor:
    12 Aug 2007 3:53 pm eSelam Hamzat;

    Şu sorunun cevabı sende var mı?

    Madem ki mehdi gelecek… Bu bütün dünyanın ve müminlerin kaderini / geleceğini etkileyen mühim bir olaydır. Hatta bir müjdedir. Dine ilişkin bir bilgidir.

    Şu halde neden Kuran bundan hiç bahsetmemiş ?

    Allah -haşa- unutmuş mudur ?
    Allah -haşa- söylemekten üşenmiş midir ?
    HAMZAT Diyor:
    12 Aug 2007 4:36 pm eAllah kuranı göndermiştir. Kuranın tam manasını sadece peygamber efendimiz bilir. Kuran da “Resulüme itaat edinki bana itaat etmiş olursunuz” buda gösteriyorki her hareketimiz ve fiillerimizle ona uymamızı emrediyor Allah(c.c) bu ayetinde. Örnek olarak Allah kuranı kerimde “Namazı , kılın, zekatı verin” buyuruyor. Ama namazın nasıl kılınacağını yazmıyor. İnsanlar namazı neye göre kılıyorlar peki. Peygambere göre. Hadisler ise Kuranın açıklamasıdır. Yukarıda söylediğim hadislerin hepside sahih hadistir. Bütün müctehitler, alimler ve islam dünyası bu hadisleri kabul ederken kalkıp bir kaç kişi bunları kabul etmez şaşarım. Peki nerde kaldı resule tam itaat. Allah öyle buyurmuyormuydu. Allah peygamberin sözlerine muhalefet edin mi diyor. “Şüphesiz o size ne getirirse muhakka alın, nedende alıkoyarsa ona yaklaşmayın demiyormu Allah kuranı kerimde. Bize sadece Allah resulünün tüm söylediklerine, hareketlerine, fiillerine tam itaat lazım gelir.
    Bide şu ayeti okumanızı tavsiye ederim. umulurki doğruyu bulursunuz.
    De ki: “Ey kitap ehli! Gerçeği görüp bildiğiniz hâlde niçin Allah’ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek müminleri Allah’ın yolundan çevirmeye kalkışıyorsunuz? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir”. Ali İmran Süresi 99.
    mustafa doğan Diyor:
    13 Aug 2007 4:55 pm ekatrina kasırgasının delili olan hakka 7.ayeti Mehdi as şu an yeryüzünde olduğnunda delilidir benim yazdıklarımı tüm insanların kamil manasıyla araştımasını istiyorum
    Yorumcu Diyor:
    14 Aug 2007 9:16 pm eMerhaba;
    Hamzat isimli kişiye katılıyorum. Peygamberimizin bize miras bıraktığı hadisleri değerlendirmemiz lazım. Birde aklıma şöyle bişiy geldi, Neden ALLAH insanlara görünüp ben sizden şunları yapmanızı istiyom demedi Kuran’ı Kerimi peygamberimiz aracılığıyla gönderdi.
    Haşa ALLAH herşeye kadir. İstese bize ayetlerini başka yollarlada bildirebilirdi. Ancak bu dünya imtihan için yaratılmış ve bizde
    bu imtihanın içindeyiz. Elbette bir insan aracılığıyla olması gerekiyodu ayetlerin bize bildirilmesi. İşte burda bu sorunun cevabıda ortaya çıkıyor. Mehdi nasıl biranda gelip herşeyi düzeltecek heryerde adaleti sağlıyacak? Tabiki mehdinin asla insan üstü bir gücü olmayacak. ALLAH madem ayetlerini bi insan aracılığyla gönderiyor ozaman koyduğu kurallara uymayan toplumuda bir insan aracılığı ile bir anda düzeltebilir. Bu nasıl olur
    diyenler var. Şimdi düşünün bir savaşlar nasıl oluyor günümüzde?
    Biri bir yerden sadece bi düğmeye basarak istediği yere bomba gönderebiliyor. 1-2 dk da milyonlarca insan ölebiliyor. Mehdininde zeka seviyesi çok yüksek olabileceğine göre birkaç savaş sistemini kontrol etmesi okadarda zor değil. Hemde tek başına olmadığı söyleniyor hadislerde. Bir ordusu olucak deniyor.
    E ozaman mehdi nasıl bi anda dünyayı düzeltecek denirse kötü niyetli insanları temizleyerek bunu yapabilir. Tabi bu benim görüşüm.
    Ali Aksoy Diyor:
    15 Aug 2007 9:54 am eSelam Yorumcu;

    Allah’ın selamı üzerine olsun. Hamdolsun Allah’a ki, her birimize nice nimetler ihsan etti. İmkan verdi ki, biz / hepimiz O’nun kelamından öğreniyor, hakikati arıyoruz.

    Peygamberler göndermek ve insanları bu suretle güzel bir istikamete çağırmak Allah’ın sünnetidir. Allah’ın sünnetinde hiç bir değişiklik olmaz. Allah’ın; sadece bir kısım kelimeleri göstermek, sadece kitap göndermek yerine Peygamberlerini bu hayra aracı kılmasında elbette büyük hikmetler vardır. O, her işinde hikmet sahibidir.

    Allah şu hakikati açıkladı ki, hidayet yalnız Allah’tandır. Peygamberleri elçidir. Elçi, aldığı mesajı iletir. Elçi’nin görevi tebliğden ibarettir. Tebliğ; tebliğe mani olan hallerin kaldırılmasını, gerektiğinde bu yolda cihat etmeyi / savaşmayı da kapsar.

    Peygamberler gönderildikleri toplumun her anlamda önderidir. Hem din ilmini öğretmek, hem dünyevi düzenlerini sağlamak görevleri vardır. Aralarında hakemdirler.

    Kim, onlara tabi olursa Allah, bu suretle onları karanlıklardan aydınlıklara çıkarır. Çünkü hidayetin tümü Allah katındandır. Peygamberlerin, hidayet etme anlamında en yakınlarına dahi güçleri yetmez. Biz bunu, Nuh A.S., Lut A.S., İbrahim A.S. kıssalarından ve Allah’ın Peygamber efendimize Kuran’daki bir kısım hitaplarından anlayabiliyoruz. Nuh peygamberin oğlu ve karısı, Lut peygamberin karısı, İbrahim peygamberin babası kafir olarak ölmüşlerdir. Demekki, hidayet Peygamberden değil, Allah’tandır.

    Din işlerinde hüküm verme yetkisi de Allah’a aittir. Hiç bir peygamber, Allah’ın helal kıldığını haram kılamayacağı gibi, haram kıldığını da helal kılamaz. Allah’ın zatında ortağı olmadığı gibi hükmünde de ortağı yoktur. Peygamberler toplumlarına bir kısım yasaklar, düzenlemeler emredebilir. Bu, onların aynı zamanda o toplumun idarecisi olmalarındandır. Düzenleyici işlemleri, emirleri sebebe bağlıdır. Nasıl ki, her ülkenin, halkın kendi iç nizamı / toplum düzeni vardır, bu şekilde Peygamberlerin de gönderildikleri toplumda bu iç nizamı tesis etmeleri zaruridir. Şu var ki, bunlar Allah’ın haram ve helal kıldıkları kapsamında değildir.

    Allah Kuran’da pek çok ayette, “maruf” tan bahseder. Maruf, örf adet demektir. Arayanlar, Kuran’da bunun pek çok örneğini bulurlar. Örf, toplumdan topluma zaman içerisinde ve “ihtiyaca” göre değişir. Halbu ki, Kuran’ın Allah’ın sınırları diye tanımladığı şeylerde böyle bir değişmenin olması mümkün değildir. Onlar, her zaman ve yerde uyulması zaruri sınırlardır. Bu sınırlarda, Peygamberler dahil hiç kimsenin düzenleme yapma yetkisi yoktur.

    Biz, Kuran’a muhatap kılnan kimseler, zaman ve mekana bağlı olmayan mutlak haram ve helalleri Kuran’dan öğreniriz. Kuran’ı bize ileten, tebliğ eden de Peygamberimizdir.

    Peygamberler gaybı bilmezler. Allah, kimseyi gaybına muttali kılmaz. Beğenip seçtiği peygamberleri müstesna… Onlara gaybın bildirilişi de “vahiy” ile olur. Peygamberimize bildirilen gayb haberleri Kuran’da yazılıdır.

    Bu sebeple Allah peygamberine şöyle bir misal getirmesini emretmiştir.

    “De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (Enam,50)

    “De ki: «Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı. Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.»” (Araf,188)

    Eğer bir kimse gaybı bilse bunu kendi lehine daha çok hayır elde etmek için kullanabilir.

    Örneğin bu gün bir kısım kimseler, emirlerinde cinlerin olduğunu, bunlar vasıtası ile gaybi konuları bilebildiklerini söylemektedirler. Kuran’ın bunlara cevabı açıktır. Eğer gaybı biliyorsanız haydi kendinize daha çok hayır sağlayın. Yani mesela, gidin spor toto, loto, kumar vs. oynayın da gaybı bildiğinizden kazandıkça kazanın

    Bu müthiş bir misaldir. Ne onlar, ne başkaları gaybı asla bilemezler.

    “De ki: Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml,65)

    Şimdi tüm bu açıklamalardan sonra Peygamberimize iftira edilip te, gayptan haber veren “hadis” adı altındaki bir kısım sözlere nasıl itibar edebiliriz ? Bunların “hadis” adı ile tanımlandırılması sakın sizi şüphelendirmesin.

    “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra,36)

    Şimdi; Peygamberimizin vefatından sonra yani yokluğunda, uydurma bir kısım sözlerle din üretmek nedir ? Bu hususu güzel bir şekilde açıklayan bir yazı var.

    Diyor ki; Samirilik pegamberin yokluğunda onun adını kullanarak din üretmektir.

    Siz önce Peygamberimizin yokluğunda bir kısım sözleri ona iftira edip uyduracak, Kuran’ı neredeyse devre dışı bırakacak ve bu suretle ümmeti Muhammedi doğru yoldan ayıracaksınız, ondan sonra da yine iftira ettiğiniz sözlere dayanarak kurtarıcı bir “mehdi” bekleyeceksiniz. Kendi bekleşmeniz yetmiyor gibi, ümmeti de bekleteceksiniz.

    Halbu ki; ihtiyaç duyduğunuz mehdi hemen elinizin altında ve bir de beyninizin içinde beklemektedir. Biri Kuran, diğeri de bu Kuran’ı akledip düşünecek bir beyin…

    Son Nebi, Hz. Muhammed Mustafa (SAV), gelmiş ve beraberinde bütün zamanların kurtarıcısı, mürşidi olan Kuran’ı tebliğ etmiştir.

    Bizim bu husustaki görüşerimiz bu şekildedir.

    Selam ve dua ile…

    Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.
    mustafa doğan Diyor:
    15 Aug 2007 11:43 am esiz mehdinin hale gelmeyeceğinimi iddaa ediyorsunuz net bir bilgiye sahip olayım yani ağızdan duyayım
    mustafa doğan Diyor:
    15 Aug 2007 11:43 am ebir cevap yazın
    Ali Aksoy Diyor:
    15 Aug 2007 12:11 pm eSelam Mustafa doğan;

    Hakkında zandan uzak bir bilgimizin olmadığı bir konuda karanlığı / gaybı taşlamayı bırakıp Kuran’da bize açıkça bildirilmemiş olan bu gayp haberini doğrulamıyoruz.

    Selam ile…
    Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    15 Aug 2007 12:43 pm eSelam Mustafa Doğan..

    Rüyalarını kendine sakla….
    mustafa doğan Diyor:
    16 Aug 2007 8:50 am eSelam keşke sizin gibi bende zan duyabilsem Allah yardımcımız olsun görüşmek üzere saygılarla

  5. yorumcu Diyor:
    16 Aug 2007 9:21 pm eAli Aksoydan alıntı:
    Siz önce Peygamberimizin yokluğunda bir kısım sözleri ona iftira edip uyduracak, Kuran’ı neredeyse devre dışı bırakacak ve bu suretle ümmeti Muhammedi doğru yoldan ayıracaksınız, ondan sonra da yine iftira ettiğiniz sözlere dayanarak kurtarıcı bir “mehdi” bekleyeceksiniz. Kendi bekleşmeniz yetmiyor gibi, ümmeti de bekleteceksiniz.

    Halbu ki; ihtiyaç duyduğunuz mehdi hemen elinizin altında ve bir de beyninizin içinde beklemektedir. Biri Kuran, diğeri de bu Kuran’ı akledip düşünecek bir beyin…

    Yorumcu:
    Merhaba Ali Aksoy ve diğer arkadaşlar;
    Sayın Ali Aksoy dediklerinize katılmamak mümkün değil
    ancak kurtarıcı yakıştırması mehdi için kullanılacak kelimelerden belkide en sonuncusu olabilir.Neyi kimden kurtaracak? Sizin söylediğiniz gibi kurtulmak isteyen varsa Kuranı Kerim kurtarıcının ta kendisidir. Ancak Kuranı Kerim’i her okuyanın anlayabilmesi mümkünmü? Evet herkezin beyni var anlaması gerek.
    Ama Ayetlerin manasını çözmek için sadece beyin oması yetmiyo.İlk önce ALLAH’a inanmak gerek. Samimi bir inanç gerek. Dini bilgisi olduğunu sandığım bir arkadaşım bi gün bana öyle bi soru sorduki şaşırdım. Sorusu şuydu, Madem ALLAH herkezin kaderini biliyo neden bizi dünyada sınava tabi tutuyo? Neden cehennemlikleri ve cennetlikleri hemen seçip yollamıyo. Yaşamaya ne gerek var?
    Ben dedim ki ozaman ahirette sen demiycekmisin ben ne yaptımki beni cezalandırıyon yada beni mükafatlandırıyon diye. İşte ALLAH okadar merhamet sahibidir ki herşeyin sonunu bildiği halde bizi yinede yaşatıyor herşeyi hakla adaletle yapıyor.Bu gibi daha bir çok örnekle karşılaşmıştım ama bu soruyu soran arkadaşım gerçekten dini konularda bilgi sahibi biriydi yada kendini öyle sanıyodu. Günümüzde bu tip çok insan var.Şimdi şu soruyu sormak lazım. Eğer günümüzde bu tip üstelik dini konularda bilgi sahibi varsayılan insanlar bu şekilde düşünüyorsa herhangi biri Kuranı Kerim’i eline aldığında ayetlerden bir mana çıkarabilirmi?
    Dünyanın dörtbir yanında Kuran okuma yarışması düzenliyolar en güzel kim okuycak diye. Ama nedense ayetlerin manasını araştırmıyolar. Şarkı sözü gibi okunacak bir kitap değil bu.
    Arapça okuyup hatim etmeyi marifet sanıyolar. Ama bişey soruyosun biliyo diye şu ayetin manası nedir diye ben bilmiyom diyolar. E sen hatim etmiştin deyince efendim ben sadece arapça okuyom…
    Yok arkadaşım oturduğun yerden kurtarıcı bekleme seni kimse kurtaramaz. Ben buraya kadar Ali beye katılıyorum; Ancak Mehdi
    nin kurtarıcı adıyla anılması yeni bir din değil yeni bir boyut değil modern islam gibi…Yeni bir bakış ama peygamber efendimiz dönemindeki bir bakış. Bir anlamda eskideki Asrı saadet dönemini yaşatırcasına bir bakış. Ayetlerin manasını bilmesi ve insanlığa öğretmesi mehdiyi kurtarıcı yapmıyo Kuranı Kerim’in manasını bilen insan ,anlayan ,kavrayan insan günahlardan sakınarak kendini kurtarmış oluyo.Şimdi kalkıpta mehdi yalandır falan filan demek
    mehdinin gelmesini engellemiyor. Eğer benim karnım açsa yemek yerim açlığım geçer. Susadıysam su içerim olur biter. Pekiyi neden bu islam ülkeleri savaşlara maruz kalıyo yıkılıyo dağılıyo ölüyo yaralanıyoda biri çıkıp yaw siz bizim din kardeşimizsiniz deyip yardım edemiyo. Neden çekiniyo neden korkuyo. Ambargodan vs.. İşte bu ortam mehdinin ortamı işte bu dönem mehdinin dönemi işte bu yardım mehdinin yardımı olucakki az önce yemek yerim su içerim açlığım susuzluğum geçer örneğindeki gibi bu sıkıntılı dönemi bu inançsızlık vahşetini durdurabilecek bir kişi lazım. Ha mehdi olmuş ha hasan ha mehmet. Adı ne oursa artık.Siz inanıyomusunuz ALLAH’ın varlığına? Evetse durma çık dışarı söyle
    kapkaççıya, hırsıza,dolandırıcıya ,hak yiyene ,cinayet işleyene,fuhuş yapana söyle,konuş. Baktın olmuyo engelle. Nasıl olsa inancın var. Neden çekiniyon neden korkuyon.ALLAH var yanında. Kimin gücü yeter o seninle birlikteyken sana karşı durmaya? İşte mehdi budur, Ali bey inancı %100 olan. 6 milyar insanı topla bir kişi çıkarsa böyle ben ona mehdi derim. Mehdi gelecekmiş gelmeyecekmiş konuşmaları beni bağlamaz. Ben inanıyorum ki geldi.İnanıyorum ki yaşamakta. Ama nerde şuan ne yapıyor bilemem. İnanıyorum ki ALLAH’ın varlığını tüm sıfatlarını
    hakkıyla bilen mehdi bize ALLAH’ın emri ile güzel günler yaşatmaya
    vesile olucak. İyi geceler.
    Ali Aksoy Diyor:
    16 Aug 2007 9:37 pm eSelam Yorumcu kardeşim;

    Söylediklerinizin tamamına katılıyorum.

    Müminlerin kurtuluşuna gelince;

    Allah diyor ki;

    “Eğer siz mümin iseniz gerçekten çok üstünsünüzdür”

    Allah ne güzel söylemiş değil mi ? Bu ayetten çıkarılacak ders, bunun tersinin de doğru olacağıdır. Yani, mümin / inanıp teslim olmuş değilseniz muhtemelen üstün de değilsinizdir.

    Allah Kuran’da şu anlamda cümleleri sıklıkla kullanır:

    “Allah fasıklar güruhuna hidayet etmez”
    “Allah kafirler güruhuna hidayet etmez”
    “Allah zalimler güruhuna hidayet etmez”

    Söze dikkat ediniz, Allah, başında zalim hükümdar, lider, başbakan vs. olan güruha hidayet etmez denmiyor. Mesele ve özellik güruhun kendisi ile ilgili. Yani bir başka ayetin de işaret ettiği gibi, bir toplum kendi bünyesinde olan özelliklere göre Allah’tan muamele görür. Esas olan toplumun / güruhun kendi öz sıfatıdır.

    Kuran’ı anlama meselesine gelince;

    Size hitaben yazdığım yazıda verdiğim link esasen bu işin hakikatini açıklıyor. Fakat, esas olan şu;

    “Andolsun ki biz bu Kuran’ı öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık, o halde var mı bir öğüt alan ?”

    Bu bir ayettir ve içerdiği anlamın reddi problem doğurur

    Bu nezih cevabınızdan dolayı tekrar teşekkür ederim.

    Selam ve dua ile…
    garip Diyor:
    20 Aug 2007 12:05 pm eAllah ın Selamı ve Bereketi üzerinize olsun..

    Mesih/Mehdi İnancı

    Herhangi bir toplumda mitosların varlığı iki şekilde açıklanabilir; biri oraya yayılma yolu ile gelmiş olmalarıdır; ötekisi; benzeri durumlarla karşılaşan toplumlarda/halklarda, düş gücünün öteki toplumlardan bağımsız çalışmasının ürünü olarak oluşması yoludur. Biraz daha açmak gerekirse; halkların göç hareketleri, istilalar, geziler, alış-veriş amaçlı gidiş-gelişler, mitosların bir ülkeden ötekisine taşınmasını sağlayan yayılma yollarıdır, demenin akla yatkın temellere dayandığı yargısı yanlış bir yargı olmasa gerektir. Taşınan bu mitoslar, yerli halkın düş gücü yüksek kişilerince revizyondan geçirilip yeniden biçimlendirilmişlerdir.

    Bu bölümde üzerinde durmaya çalışacağımız mitos veya fenomen hemen bütün dinlerde, özellikle Mecusilik/Zerdüştizm, Yahudilik ve Hıristiyanlıkla önemli bir yer işgal eden Mesih/Mehdi inancıdır. Bu işi yaparken yine önce İslam dışındaki rivayetlere sonra islam kültüründekine yer verip konuyla ilgili Kur’ani bakış açısını ortaya koymaya çalışacağız.

    Önce Mehdi ve Mesih kelimelerinin kelime ve ıstılahi anlamlarını vermek olumlu olacaktır.

    Mehdi, Arapça’da ‘heda’ doğru yolu bulmak, yol göstermek mastarından ismi mefuldur. Cahiliyye’de de doğru yolu göstermek şeklinde kullanıldığı gibi İslam’ın gelişiyle de, kıyametten önce gelmesi beklenen ‘kurtarıcı’ anlamında kullanılmaya başlanmadan önce de aynı anlamda kullanılmıştır.2 Lisanu’l-Arab’da da Allah’ın hakka yönelttiği kimse anlamındadır.

    Yahudilikle ve daha sonra Hıristiyanlıktaki Mehdi tasavvurunu ifade eden ‘Mesih’ kelimesine gelince; kelime, İbranice ‘Maşlah’ ve Aramice ‘Mesiha’ kelimelerinin Arapça şeklidir; meshedilmiş, temizlenmiş gibi anlamlara gelir ve Kuıan’da da İsa b. Meryem’in sıfatı olarak kullanılmaktadır (3/45, 4/157, 5/17).

    Kelime kaynağı itibarıyla beklenen kurtarıcıya verilen bir sıfat durumundadır. Bu özelliği ile Mehdi kelimesiyle birlikte yerleşik terim olarak aynı anlamda kullanılır haldedir. Bu kelimelerin ayrı ayrı olarak İslam geleneğine yerleşmesi, (farklı kişiler olarak telakki edilmeye başlanmasıyla birlikte olmuştur.

    Beşiği Eski Mezopotamya olan, hemen her büyük zulüm ve işkence devrinde yabancıların çizmeleri altında ezilen mazlum bütün halkların sarıldıkları bir can simidi olan Mehdi inancının ortaya çıkışının temelinde yatan gerçek şudur: Mazlum halklar zulüm ve işkencelerin şiddetinden gözlerini açtıkları, sarhoşluklarından kurtulup kendilerine geldiklerinde, hakikati görünce hayretler içinde kalmışlar, durumlarını gözden geçirmişler, ne yazık ki zalim yöneticilerine başkaldıracak kuvveti kendilerinde görememişlerdir. Bundan dolayı acı hakikatten kaçmayı tercih etmişler, hakikatin iç burkan insafsızlığından kendilerini kurtarıp rahat nefes aldıran hayallere sığınmışlar, dağlar gibi gamlarını, kederlerini, bütün şikayet ve arzularını bu hayallere serpmişlerdir. Bu güzel rüyalar onlara uzak veya yakın bir gelecekte ilahi bir lütufla gönderilecek Mehdi eliyle içinde bulundukları cehennemi hayattan kurtulabileceklerini ilham etmiştir.

    Bu düş gücünün ürünü Mehdi tasavvurunu Mecusi/Zerdüşt dininden başlayarak gözler önüne sermek yerinde bir başlangıç olacaktır. Zira ilk ve en geniş tasavvura sahip din Zerdüştizm’dir.

    Mecusi kaynaklarına göre Zerdüşt’ün soyundan geleceğine inanılan ve ‘Saoşyant’ diye tabir olunan Mehdi ile ilgili haberler Zerdüşt’ün açıklamalarına dayanır. Kutsal kitapları Avesta’nın çekirdeği sayılan Gaîhalar’da saoşyant kelimesi genellikle kurtarıcı anlamında kullanılmaktadır.

    Saoşyant dünyaya gelmeden önce, dünyaya yalan ve kötülükler hakim olacak, küfür ve ahlaksızlık yayılacaktır. O, şeriatın yasaklarını tutup Avesta’yı rehber edinerek yalan ve kötülüklerle mücadele edecektir. Tabiat değişecek, yıllar, aylar ve günler git gide kısalacak, toprak verimsizleşecek. ekinler büyümez olacaktır, Güneş kararacak, zelzeleler birbirini takip edecek, ülkeye fakirlik ve felaket yayılacaktır. Saoşyant gerçek bir hükümdar olarak dünyayı hakimiyeti altına alacak, ülkesini ilahi kanunlara göre idare edecek, zamanın bitimine (kıyamete) 57 yıl kala iki ayaklı cinsin bütün şeytanlarını yok edecek ve sonuçta hakimiyeti Tanrı Ahura Mazda’ya devredecektir. Daha sonra bunu umumi haşir ve hesap günü takip edecektir.

    Mecusi kültürü coğrafi ve tarihsel olarak en yüksek kültürlerin tam ortasında olduğu için mekan ve zaman olarak en yüksek kültürlerle ilişkide olabilecek tek noktadadır. Bu sebeple Mecusi/Zerdüşt dinindeki Mehdi tasavvurunun İran üzerinden Hindistan’daki Budizm ve Hinduizm’e geçtiği ve bu dinlerin kendi özelliklerine göre geliştiği görülmektedir.

    Mecusi/Zerdüşt dinindeki Mehdi inancının tarihen Babil Esareti (M.Ö. 586-538)’nden sonra Yahudiliğe de geçtiğini görmekteyiz. Pek çok Tevrat müfessiri de bu iddiayı doğrulamaktadır.

    Hz. Süleyman’dan bir süre sonra ikiye bölünen, daha sonra da Asur ve Babil krallarınca krallıklarına son verilen Yahudiler M.ö. 538′e kadar süren bir esaret dönemi yaşamışlardı. Bu dönemlerin peygamberleri kendilerini zulüm, işkence ve esaretten kurtaracak bir ‘Mesih’in geleceğini haber veriyorlardı. Aslında başlangıçta Mesih tabiri İsrail kralları için kullanılıyorken, sonradan haham sınıfı için kullanılır olmuş, Babil esaretiyle birlikte, ahir zamanda Tanrı Yehova tarafından yeryüzüne gönderilecek bir peygamber veya dini bir lider için kullanılmaya başlanmıştır.

    M.Ö. 538′de Pers/İran kralı Keyhüsrev III. (Kyros, Koreş) tarafından Babil Krallığına son verilmesiyle yurtlarından sürülmüş Yahudiler’e özgürlük tanınmış, böylece Filistin, ikiyüzyıl (M.Ö. 538-333) boyunca bir Pers eyaleti olmuştur. Keyhüsrev’in bu davranışı Yahudilerce ‘Mesih’ ilan edilmesine bile sebep olmuştur.Bu devir siyaset bakımından Ezra/Üzeyr ve Nehemya öncülüğünde Yahudiler için bir restorasyon ve dini-milli hislerle meşbu bir cemaatleşme devri olmuştur. Bu münbit ortamda Yahudilik iran’ın resmi dini Zerdüştizm’den büyük ölçüde etkilenmiş, mesih telakkisine son şeklini veren bu dindeki mehdi tasavvuru olmuştur.

    Bu yeni anlayışa göre, zamanın ilerlemesiyle yeryüzünde dinsizlik ve ahlaksızlık yayılacak, tabii ve sosyal felaketler birbirini takip edecektir, insanları harb ve hastalık saracaktır. Dünyanın verimi azalıp ülke çöle dönüşecektir. Mesih’in gelmesi yaklaştığında güneş kararacak, Ürdün nehrinin suları kana dönüşecek ve bir cihan harbi olacaktır.

    Mesih, Davud’un soyundan gelecek, Kudüs’ün güneybatısında bir kasaba olan Betlehem’de doğacaktır. Onun gününde çöllerden sular fışkıracak, steplerden dereler akacaktır. Çöller Aden bahçelerine dönecek, ağaçlar devamlı meyve verecek, yeryüzü, bitkilerin aromatik kokularıyla dolacaktır. Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olarak, Yahudi olan ve olmayan (goyim) herkese hükmedecektir. Bir dünya kralı olarak Yahudiler’e Tanrı’nın rahmetini, Yahudi olmayanlara da lanetini ulaştıracaktır. Adil bir hükümdar olarak Davud’un tahtından ülkeyi yönetecek, ülkesinin sınırlarını denizlere ulaştıracaktır. Tevrat’ı tüm milletlere öğretecek, insanların kalplerini imanla dolduracak, yeryüzünde mutlak bir barış sağlayacaktır. Tanrının evi Süleyman Mabedi’ni Kudüs’te Sion Tepesi üzerinde kuracaktır. Yeryüzünde 40 veya 70 ya da 3 nesil kalacak, saltanatı sona erince kıyamet kopacak, sonra da haşir ve hesap günü gelecektir.

    Yahudiler M.Ö. 631e bu sefer Roma zulüm ve esareti altında inlemeye başladıklarında mesih beklentileri git gide daha da önem kazanmış, farklı ortamlarda değişik grupların değişik vurgularla benimsediği ahiret öğretilerinin odağı haline gelmiştir. Şöyle ki: Mesih’in Davud soyundan gelmesi bekleniyordu. Böyle bir prens/mesih Roma hegemonyasını kaldıracak, İsrailoğulları’nın dünya hakimiyetini kuracaktı. Siyasi ve dini istiklal taraftarları, kurtarıcının her ferdi ayrı ayrı kurtacak bir mesih olmasını arzuluyorlardı. Gerek Hz. Isa ve gerekse havarileri ikinci yolda yürüdüler ve Yahudilik hudutlarından çıkmaksızın ferdi kurtarmak istediler.Siyasi istiklal taraftarları ise Mesih İsa’ya inanmadıkları gibi öldürme teşebbüsünde bile bulunmuşlar, hatta öldürdüklerini iddia etmişlerdi. Onların bu iddialarının aksine Allah onu düşmanlarından tertemiz ayırmıştı (3/55)

    Yahudiler bu beklentilerinin gerçekleşmediğini görünce, aynı durumla karşılaştıkları her dönemde mesih beklentileri devam etmiştir. Nitekim XII. yüzyıla gelindiğinde Yahudilikteki Mesih’e intizar akidesini Endülüslü Yahudi bilgin İbn Meymun (M.S. 1135-1204), formüle ettiği 13 maddelik amentü ilkelerinden biri olarak şöyle zikretmektedir: iman ederim ki, Mesih gelecektir, her ne kadar gecikebilirse de ben onun gelişine her gün intizar ederim.

    Yahudilerin Mesih/Meşiah dediklerine Grekler/Yunanlılar Christ derler. Christ/Mesih’e inananlara da Christiens/Hıristiyanlar denmektedir.

    Yahudiler, Mesih olarak yeni bir şahsın geleceğine inanırken ve onu Tanrı olarak telakki etmezken Hıristiyanlar aynı şahsın/isa’nın, ricati/dönüşü ve tanrılığına inanmaktadırlar.

    ilk Hıristiyanların ahlakı hemen hemen, sürekli bir zulümle ve dünyanın sonunun yakın olduğu ümidiyle coşturulmuş Yahudi ahlakı idi. Bu ahlaki, siyasi, içtimai fikirlere mucize kabilinden inançları ilave ediliyordu. IV. yüzyıla gelindiğinde Hıristiyan itikad sisteminin ikinci kısmı bir Romen formülüyle şöyle ifadesini bulmuştu: Ben Baba/Tanrı’nın biricik oğlu Rab, Mesih İsa’ya, Bakire Meryem ve Kutsal Ruhtan doğmuş olduğuna, Pontus Plate zamanında çarmıha gerilmiş, gömülmüş olduğuna, üçüncü gün (Pazar) ölüler arasından dirilmiş olduğuna, göklere yükselmiş olduğuna, Baha’nın sağında oturmuş olduğuna, oradan ölüleri ve dirileri yargılamak için ineceğine inanırım.Bu akidenin başından beri Yunan mitolojisinin motiflerini alarak şekillendiğinde şüphe yoktur.

    Hıristiyanlara göre, Mesih, fenalık üzere parlak zafer kazanacak ve adaleti bu dünyaya yeniden geri getirecek olan beklenen ve vadedilen Mesih İsa’dır. O’nun ölümü Tanrı’nın Krallığının kurulmasını geciktirmiştir, fakat bu gerçekleşmekte gecikmeyecektir.Yine Hıristiyan kıyamet telakkisine göre; incil’in talimatı bütün milletlere anlatıldıktan sonra, dinden dönme olayları, savaşlar, hastalıklar, sahte mesih/peygamberler, tabii afetler, ahlaki dejenere gibi haller zuhur edecektir. Deccal/antimesihin çıkıp harika bir takım hallerle bir çok insanı saptırmasının ardından Mesih Isa, bulut içinde büyük bir ihti samla gökten inecek ve bu durum insanlar tarafından müşahade olunacaktır. Hayallerdeki Kudüs gökten yere inecek, Mesih, Deccali/Şeytan’ı zincire vuracak ve bin yıl boyunca taraftarlarıyla birlikte hüküm sürecek, Tann’nın melekutu/krallığını gerçekleştirecektir. Yeryüzü her türlü maddi ve manevi kötülüklerden temizlenince yerle gök birleşecek, artık gece olmayacak, ay ve güneşe ihtiyaç kalmayacaktır. Her taraf bağlık, bahçelik olacak bitki ve hayvanlar mükemmel şekilde olacaklardır.

    İslam kültüründeki Mesih inancına gelince; islami telakkiye göre insanlar git gide imandan uzaklaşacaklar, bunun üzerine Allah onları kendi hallerine terk edecektir. Kabe kaybolacak, Kur’an nüshaları alelade kağıt haline gelecek ve ayetleri insanların hafızalarından silinecektir, işte bu zaman dünyanın sonu olacaktır. Kıyametin geldiğinin habercisi olan bir takım alametler meydana gelecektir. Bunlar; hemen bütün insanları saptıracak Deccal’in çıkması, ardından Mesih/Isa veya Mehdi yahut hem Mesih hem de Mehdi’nin gelip Deccal’i öldürmesi, güneşin Batı’dan doğması, Yecuc-Mecuc ve Dabbetul Arz’ın çıkması ve Duman’dır.

    Mesih inancıyla ilgili ehli sünnet hadis kitaplarındaki rivayetlerin özeti kısaca şöyledir; Meryemoğlu Mesih mutlaka adil bir hükümdar olarak gelecek, haçı kıracak, cizyeyi kaldıracak/kabul etmeyecek ve domuzu veya hem domuzu hem maymunu öldürecektir. Devrinde mallar öyle bollaşacak ki, bunları kabul eden bulunmayacak, mutlak bir barış hakim olacaktır. Müslümanlar Deccal ile savaşmaya hazırlanırken, sabah veya ikindi namazına durulmak üzere iken, Şam’ın doğusunda iki meleğin kanatları üzerinde yeryüzüne inecek, müslümanlara imamet edecek veya mehdiye uyacaktır. Görüldüğünde tanınabilecek, orta boylu, pembe tenli, sarı renk elbise giymiş, saçları su damlayacakmışcasına ıslak olacaktır. Zamanında İslam’dan başka bütün dinleri ilga edecek, Muhammed ümmetinden biri olarak onun şeriatiyle hükmedecek, dünyada yedi, kırk veya kırk beş yıl kalacak, evlenip Musa ve Muhammed adında iki çocuğu olacak, sonra vefat edecek, müslümanlar cenazesini kılarak Hz. Peygamberin yanına defnedeceklerdir.

    Mesih İsa’nın kıyametten önce nüzulü/inişi meselesine hemen bütün islam alimlerince mutlak olarak bakılmış ve bakılmaktadır. Bu sebeple Mesihe intizar, kıyametle ilgili rivayetlerin vazgeçilmez unsuru olarak karşımızda durmaktadır. Ehl-i Sünnet İsa’nın nüzulü olduğu gibi gerçekleşecektir, isa sağ değil, ölmüştür, kıyametten önce dünyaya inmeyecektir. diyen dalalettedir inancındadır.

    İslam alemindeki Mesih beklentisine ait rivayetlerin kaynağı incelendiğinde, bunların, amaçlarını gerçekleştirmek üzere İslam’a girmiş Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu apaçık görülecektir. Vehb b. Münebbih, Temimü’d-Dari, Kabu’l-Ahbar bunların başlıcalarıdır. Bunlar isimlerinin ebediyete intikalini bu çeşit rivayetlere medyundurlar.

    Vehb, Iran asıllı Yemen Yahudilerindendir. İslam’ı kabullenmiş, Hıristiyanlığı bilen, Yunanca bilen biridir, İsa’nın çarmıha gerildikten sonra dirilmesi, havarilerine görünmesi, bedeniyle semaya kaldırılışı gibi rivayetlerin İslam’a girdiği kaynaktır, İran fethedilince faaliyetlerini daha rahat sürdürebilmek için oraya yerleşmiştir. Temim ise, Yemen Hıristiyanların-dandır. Hıristiyan mitolojisini İslam’a sokma görevini üstlenip, çırayı ilk tutuşturması ve kıssa anlatımına başlaması gibi özellikleriyle tanınır. Tebük Gazvesi’nden sonra İslam’a girmiş, Hz. Osman’ın ölümünü müteakip Şam’a göçmüştür. Cessas, Şeytan, Deccal vs. hakkındaki kıssalarıyla ortalığı doldurmuştur. Kab da Yahudi bilginlerinin büyüklerinden olup, Ömer döneminde Yemen’den gelerek İslam’a girmiş, amacını gerçekleştirmek için giriştiği faaliyetleri Hz. Ömer engellemiş, kendisini adeta göz hapsinde tutmuştur. Hz. Osman döneminde ilminin çokluğundan (!) dolayı, Muaviye’nin danışmanı olmak üzere Şam’a göçmüştür. Şam diyarında kendisine kıssalar okumayı emreden bizzat Muaviye’nin kendisidir. Bir çok Talmud/Yahudi sözlü geleneğine dair kıssaları islam sözlü geleneği hadislere doldurmakla temayüz ettiği cümle alemin malumudur.

    Bu kılavuzların rivayetleriyle Kur’an’a yaklaşanlar, İsa’nın ref’i ile ilgili ayetleri (3/55, 4/158) maddi anlamda anlamışlar, İsa (a)’yı hatta (19/57)’den hareketle İdris peygamberi bedenen Allah katma yükseltmişlerdir. Bazıları da (4/158)’deki ref’e bir de ’sema’ kelimesini ekleyerek İsa’nın canlı olarak, bedeniyle ’sema’ya kaldırıldığına ve halen orada canlı olduğuna hükmetmişlerdir. (3/55)’deki inni mütevveffike ve râfiuke ileyye kelimelerinin yerlerini değiştirmişler ve böylece Kur’an’ın Yahudiler’e yönelik Onlar, kelimeleri yerinden oynatarak değiştirirler.. (5/13) ayetinin muhatabı olmuşlardır. Yapılan bu değişiklikle ayet, Seni kendime kaldırıp sonra eceline yetireceğim şeklinde anlamlandırılmıştır. Oysa ayetteki kelimelerin diziliş biçimi, önce vefat ettirildiğini, sonra da manen yüceltildiğini ifade etmektedir, iş onların dediği gibi olsaydı, Allah ayeti onların dediği gibi gönderirdi.

    Değerli ilim adamı Mahmud Şeltut’un İsa’nın ölümü ve refi ile ilgili şu tesbitleri, Kur’an’ın bu husustaki bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır: Ali İmran 55 ve Maide 117′deki teveffeyteni’ ve ‘müteveffike’ kelimelerinin başlıca anlamı herkesin bildiği ve Arapça konuşanların gerek söz ve gerekse konuşmaları sırasında anladıkları ‘ölüm’dür. Kelime buralarda ‘Isa’ semada canlıdır ve oradan ahir zamanda inecektir görüşüne hiç mi hiç delalet etmemektedir.

    Ben seni vefat ettireceğim (müteveffike) ve kendime yükselteceğim (rafiuke) (3/55) ve Bilakis Allah onu kendi katına yükseltti (rafea) (4/158) ayetlerine gelince; buradaki ikinci ayet, birincide vaadedilen şeyin ihbarını ve gerçekleşmesini bildirir. Bu sebepten ayetin anlamı, Allah’ın İsa’yı vefat ettirdiği, sonra kendi katına yücelttiği ve böylece onu inkar edenlerden temizlediği şeklindedir. Şurası açıktır ki, ölümden sonra olan ref (yükseltme) cesedin yükseltilmesi değil, derece bakımından yükseltmedir. Özellikle bu hükmün hemen ardından Allah’ın inkar edenlerden seni ter temiz ayıracağım (3/56) ayeti gelmektedir. Bu da, meselenin manevi bir şeref ve yüceltme olduğunu göstermektedir.

    Öyleyse bir kimseye falan kimse yüce Rabbine kavuştu*** denilince ne anlaşılıyorsa, Seni kendime yükselteceğim (rafiuke ileyye) (3/55) ve Allah onu kendi katına yükseltti (rafeallahu ileyhi) (4/158) ifadelerinden de sığınma, koruma, onun himayesine girmeden başka bir şey anlaşılmaz. O halde, Ona (ileyhi) kelimesinden nasıl oluyor da, ’sema’ (gökyüzü) kelimesi anlaşılıyor? Allah bilir ya, bu, apaçık olan Kur’ani ifadeye bir zulümdür.29

    Kur’an’ın Yahudilere yönelik Oysa onu öldürmediler ve asmadılar; fakat onlara öyle göründü… Bu husustaki bilgileri ancak zanna uymaktan ibarettir. (4/157) ithamının kapsamına o gün, bugündür İsa’nın bedeni ile semaya kaldırıldığına ve ahir zamanda oradan ineceğine inananların girdiğini görmekteyiz. Zira bunların bu hususlardaki bilgileri de, ancak zanna uymaktan ibarettir. Halbuki zann hakikatten hiç bir şey ifade etmemektedir (53/28). Yüce Rabbimiz zandan başka bir şey ifade etmeyen bir yolla hiç bir akideyi mükellef kılmamıştır.

    Artık Müslümanım diyenler şunu iyice bilmelidirler: Akidenin sübutu/inancın oluşumu için tek yol Kur’an-ı Kerim’dir. Ancak akidenin sübutu için, getirilen Kur’ani delillerin de kafi delalete sahip olmaları, iki veya daha fazla anlama gelmemeleri gerekir. Delalet-i kafi olmayan (zanni), iki ve daha fazla anlama gelen ayetler akidenin oluşmasına kafi değildir. Dolayısıyla bu tür ayetleri haklı olarak kabul etmeyen herhangi bir insanın kafir olarak nitelenmesi mümkün değildir. Falanca ayetin zahiri veya rivayet edilen bir hadisin delaleti ya da akaid ve kelam kitaplarında mevcut diyerek herhangi bir şeyin inanılması zorunlu bir akide olduğunu söylemek, akidenin ne olduğunu bilmeyenlere yakışır.

    Şu hususlara da dikkatleri çekmekte yarar görüyoruz: İsa normal bir insansa -ki öyledir- ve şu an yaşıyorsa, yaşamını nasıl sürdürmektedir? Bedenli bir insan yemek yeme ve nefes alma ihtiyacı hissedecektir. Bu ise ancak bu dünyada/yerküre üzerinde mümkündür. Yoksa Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi İsa’nın insan üstü bir varlık olduğuna mı inanıyorlar? Halbuki İsa, Adem’in benzeri ve yemek yiyen biri (3/59,5/75) değil midir?

    Eğer İsa, gelecek ve haçı kırıp, domuzu öldürecek; yani Hıristiyanlara karşı ben haça gerilmedim, bu sebeple haçın kutsallığı yoktur; ayrıca domuzu size ben helal etmedim diye fiilen gösterecek, cizyeyi kabul etmeyecek, yani insanları imtihan açısından inanıp inanmamada muhayyer bırakmayacaksa, kıyamete 40 yıl kala dinde zorlama yoktur (2/256) ayetinin hükmü yürürlükten kaldırılmış olmayacak mıdır? Hani o/İsa islam ahkamıyla hükmedecekti? Hani, Kur’an kıyametin kopuşuna kadar baki idi?

    Hz. İsa’nın haçı kırması ve domuzu öldürmesi, kendisini temize çıkarmasıdır şeklinde bir yorum31 bu dünya için doğru mudur? Hz. İsa, bu işi hesap günü ümmetinin üzerine şahit olarak getirilmek suretiyle yapacak değil midir (5/116-117)?

    İsa gelecekse, gelişinden bir iki gün önce inanmadan ölmüş bir kimse, hesap günü Allah’ın huzurunda: İsa’yı bir iki gün önce göndermiş olsaydın, ben de zor karşısında inanmış, kurtulmuş olurdum. deme hakkına sahip olmaz mı? Allah kullarını böyle mi imtihan etmektedir? O’na bu mu yakışır? Haşa, Rabbimiz bu tür nitelemelerden yücedir.

    İsa gelecekse peygamber olarak mı gelecektir? Peygamber olarak gelecekse, Hz. peygamberin Hatemü’l-Enbiyalığına aykırı olmaz mı? Hayır, Muhammed ümmetinden bir fert olarak gelecekse, Allah’ın yasasında hangi peygamberin vazifesinin bitimi/ölümüne kadar peygamberliğini bırakıp başka bir peygambere ümmet olduğu görülmüştür?

    Hz. İsa, sadece kendinden sonra adı Ahmet olacak bir elçinin geleceğini müjdelemiştir (61/6). Yoksa Ya Rabbi! Beni Ahmet’in ümmetinde kıl! dediğine dair Kur’an’da, bir ayet veya işaret mi vardır? Asla!

    Bu yazı alıntıdır.Umarım açıklayıcı olmuştur.Mesih ile bölümü bağlantılı olduğu için kesmedim.

    Allah ın Selamı ve Bereketi üzerinize olsun..
    Allah Yanlışları doğru göstermesin, doğrularınızı yanlış çıkartmasın.

  6. mehdi zaten yeryüzüne inmiştir sevgili kardeşim.ama bir çok din adamı onun dediklerini yalanlayıp kendilerini rahatlatmak vede cahilliklerini örtmek amacı ile ona deli demeyi iyeyliyorlar. hiç kimsenin bilmediği,yada şöyle diyeyim, peygamber efendimiz zamanında yaşanan islamı anlattığı için din adamları onun söylediklerini yalanlıyor. gerçeği bildikleri halde yalanlıyorlar.çünkü din adamları onun dediklerini doğrularsa şimdiye kadar öğrettikleri islamın yanlış öğretilmiş olması müslüman alemini bir kaosa sürükleyecek. kendilerini temizlemek adına ona deli demeyi tercih ettiler.ama zaman yakın kardeşim. herşeyi kendi gözlerinizle göreceksiniz ve inan gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. umarım hidayete erersin.mademki google da mehdi yi araştırdın kaçırdığın bir site var.onu bul.gerisi sana kalmış. ister inan istersen sende din adamlarının şimdiye kadar eksik yaşattığı islamı yaşa. allaha emanet ol sevgili kardeşim.

  7. peygamber efendimiz zamanında namaz beş vakit kılınır,ayrıca sabahla öğle arası kuşluk, yatsıyla sabah arası teveccüh namazı kılınırdı.din adamları beş vakitte diretiyor. ramazan haricinde pazartesi ve perşembe oruç tutulurdu ama din adamlarına göre böyle bir şey yok.onlara kalsa islamın beş şartını yap, cennete gir.Böyle birşey yok kardeşim.hidayete ermeyen hiç kimse cennete giremez.bu kesindir.islamın şartında allaha ulaşmayı dilemekte var yani hidayet. ama din adamlarına göre yok. ha ben bunları nereden biliyorum?o öğretiyor. o’na da Allah cc.islamı eksik yaşatıyorlar sevgili kardeşim.

  8. Selam Garip yolcu;

    Allah; yolunu Salihler yoluna çıkartsın.

    Kuran oku ! Kuran oku ! Kuran oku !

    “Ben okudum” deme, tekrar oku…

    Bak orada Allah neler diyor;

    Mesela, putlara inanan ve bunu biz atalarımızdan gördük, herhalde onlara da Allah bildirmiştir diyenlere;

    “… Allah bunu emrederken siz yanlarında hazır mı idiniz ?”

    Sonra, Allah’a söylemediği şeylerde iftira atanlara diyor ki;

    “… o halde delilinizi getirin”

    Allah insana bilmediği şeylerin ardına düşmemesini öğütlüyor.

    Böyle yapmakla Allah insana ne kadar güzel öğüt veriyor…

    Garip yolcu ! Bu öğüt sana, bana, hepimize !

    Garip yolcu ! Delilin nedir ?

    Mihr veya bir başkası size ne gibi bir delil getirdi ?

    Hem Kuran’dan, hem kendinden…

    Şüpheli işlerin ardına düşme, çünkü kulak, göz, kalp bunlar sorumludur.

    Ya ben şu Kuran-ı Mübin, şu Furkan, Aziz ve Rahim’in indirdiği Hikmet dolu Kuran dururken kendime bir mehdi mi arayayım ?

    Allah kuluna kafi değil mi ?

    Elbette kafidir.

    Allah yolumuzu Salihlerin yoluna çıkarsın.

    Selam ve dua ile…

  9. yoruma cevabını yeni okudum sevgili kardeşim. dediğim gibi ister inan ister devam et. o bir uyarıcıdır. bu dünyadan göç ettiğinde sana da soracaklar ‘size bir uyarıcı gelmedi mi diye. vereceğiniz cevap aynı. evet geldi ama biz onu yalanladık. yolun açık olsun. üzerimde sorumluluk taşımıyorum.en azından duymadım bilmiyordum diyemiyeceksiniz.allah hepinize hidayeti yaşatsın inşallah. hepinizi çoook seviyoruz sevgili kardeşim.umarım geç kalmazsınız..

  10. admin kardeşim. senin söylediklerin peygamber efendimizin söylediklerini yalanlıyor farketmiyorsun.resulullah efendimiz buyurmuştur:bendensora halifeler devri olacaktır.halifelerden sonra emirler, emirlerden sonra zalim hükümdarlar olacaktır. sonra benim ehlibeytimden mehdi çıkacaktır.o daha önce zulümle doldurulan dünyayı adaletle dolduracaktır. sen mehdinin neredeyse olmayacağını vede insana kuranın ve aklının mehdi olacağını söylüyorsun. ya senin kuranın başka yada onca insan yanlış biliyor. gaflettesin kardeşim üzgünüm yanlış sende. allah seni yoluna alsın inşaalahüteala..allah yardımcın olsun..sana artık birşey yazmayacağım ama yinede seni seviyorum sevgili kardeşim..kuranı okumakla bitmiyor herşey anla anla anla.yanlış sende anla artık. hem o mihr dediğin kişinin bir anda bunları nerden biliyor açıklamasını da yapayım sana;hamzat adında bir yorumcu var benim açıklayacağımı az çok orada yazmış. kendisini tanımıyorum ama epey yol katetmiş belli. ‘mehdi ehlibeyttendir. allah cc.onu bir gecede ıslah eder’ hamzat adındaki yorumcu açıklamasınıda yapmış.lütfen oku. kendine zulmediyorsun. allah yardımcın olsun tekrar. kuran oku demekle olmuyor sevgili kardeşim. yazdıkların onaylanmayacak derecede yanlış..allahın rahmeti üzerine olsun.

  11. Selam Garip Yolcu;

    Ben yukarıda Allah’ın ayetini yazdım, bu bize öğrettiği bir bakış açısıdır. Bunu ben söylemedim, Allah Kuran’da söyledi.

    En iyisimi, senin örneğine döndürüp / özelleştirip tekrar edeyim;

    1) Sen; Peygamber bu sözleri söylerken yanında hazır mı idin ?

    2) Bize “bir uyarıcı gelmedi mi” diye soracak olanların, senin bahsettiğin “mehdiyi” kastedeceklerine ilişkin delilin nedir ?

    Bak, ne kadar basit. Madem bu kadar çetin bir bilgiye maliksiniz, haydi, onu gizlemeyin, açıklayın.

    Bizler de sizleri seviyoruz. Allah’a iman eden her kişi kardeşimizdir.

    Selam ve dua ile…

  12. Selam Garip Yolcu..

    Elçi ne getirmiştir? Daha doğrusu, elçiye ne verilmiştir? Elçi ne ile uyarı yapmıştır?

    Buyrun Kur’an’a bakalım. Allah bize bu konuda ne diyor;

    Araf Suresi

    1. Elif Lâm Mîm Sâd.
    2. Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.
    3. Rabbinizden size indirilene uyun. Onu bırakıp başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!

    Cevap gayet açık. Başka Sure ve ayetler sunmama da gerek yok, tek celsede her sualin cevabı verilmiş Allah tarafından.. Tabi bu cevapları aramak ve bulmak için Kur’an’a gitmek, Kur’an’a bakmak gerekli.. Gidilince bulunuyor… Başka dostlara uyunca sapıtılıyor…

  13. Selam Mahmut..

    Verdiğin site adresini biliyorum… Orada ” Yalnız Kur’an Dİyenler Müslüman Değildir” başlıklı yazının yorum kısmına cevap yazmıştım ama yayınlamadılar.. Zaten sitenini isminden de belli “zehirli”. Zehirli ise uzak duracaksın!!

  14. Selam Yunus,sitenin ismine bakarak önyargıya kapılma.Siteyi az da olsa inceleseydin “Zehirden panzehir yapmak zehirliyi tanımakla başlar” yazısını görürdün.Hiçkimse sitesine(zararlı olsa bile) insanların okumasına mani olacak bir ibare ismini vermez.Sitenin temel amacı insanı imandan edebilecek yazılara/yazarlara delilleriyle cevap vermektir.Onun için bu ismi almış.Siteye iyice bak sonra yorum yap.Ayrıca Ali Aksoy’un kendi delillerinin birçoğunu, düşünceleri üzerine kurduğu Süleyman Ateş’in hangi ideolojileri ve teorileri savunduğunu da ilerde yazacağım ki Süleyman Ateş’in Kur’an-ı Kerim’e ne kadar bağlı olduğu okuyucuların vicdanına bırakılsın.

  15. Selam Mahmut;

    Yunus kardeşim, birinin adına sanına bakarak yorum yapmaz. O, sana kinaye olsun diye böyle söylüyor.

    Ama sen hala, birilerinin adına, sanına bakarak yorum yapıyorsun. Süleyman Ateş’in kim olduğu, ne iş yaptığı beni hiç ilgilendirmiyor. Hakikat bu ya, bunu hiç merak etmedim zaten. Benim için önemli olan, kimin söylediği değil, ne söylediğidir. Özgeçmişimde, bu hususa da değinmiştim.

    Bizlerin en temel yanılgılarımızdan biri zaten budur. Kimin söylediği ile daha çok ilgliyizdir. Lehimizde olsa da, söyleyeni beğenmezsek söylediğini de beğenmeyiz.

    Dikkat et ! Tüm toplumlar, gönderilen Resullere aynı mantıkla yaklaşmışlardır.

    Resullerin ne dediğinden ziyade kim oldukları daha önemli olmuştur.

    İşte misaller…

    Musa, meramını dahi neredeyse anlatamayan biri olarak kınanmıştır. Suçlu olduğu (bir insanı öldürmüş olduğu) için kınanmıştır. Firavun’a göre, Musa’ya gökten altın bilezikler atılmalıdır.

    Hz. Muhammed, iki kentten büyük bir adam olmadığı için reddedilmiştir. O’na bir melek indirilmeli, onun bir hazinesi olmalı, bir bahçesi olmalı, ondan yemelidir.

    Hz. İbrahim, ilk başta yaşının gençliği ile küçümsenmiştir.

    Nuh ve beraberindekiler, basit bir sınıfa mensub olmakla kınanmıştır.

    Misaller çoğaltılabilir. Burada esas olan şey, insanların Resullerin getirdiklerinden, söylediklerinden ziyade, onların kendileri ile ilgilenmeleridir.

    Sen böyle yapma. İnsanların söyledikleri ile ilgilen. Ne söylüyorlar, delilleri nelerdir ?

    Bir de şu vardır: Gelenek dininin savunucuları bizleri din hususunda tahsil yapıp yapmadığımız hususunda sorgulayıp, ataları ile kıyas ederler. Sen falancadan daha mı iyi bileceksin ?

    Ama gariptir, kendilerine aradıkları tahsile sahip biri gösterilince hemen iddia değiştirirler. Süleyman Ateş’in tahsili benim için delil değildir. Ama benim tahsilimden delil edinmek isteyenler iş, Süleyman Ateş’e, Yaşar Nuri Öztürk’e gelince onların tahsilleri bir anda delil vasfını yitirir.

    Bu kimileri için ciddi bir çelişkiden başkası değildir.

    Mahmut kardeşim,

    Bildiğinden, insanları bilgilendirmen hususunda, hiç kimsenin kişilik haklarına saldırmamak kaydıyla bu site sana açıktır. Yazdıkların yayınlanır. Şu bir hakikat ki, biz ilim konuşulmasından, gerçeklerin apaçık ortaya serilip gün yüzüne çıkarılmasından korkanlar yahut korkacaklar değiliz.

    Rabbime hamdolsun, bu sitede çok kimse geldi de geçti. Bunların hiç biri sözleri engellendiği için gitmediler. Bunların çoğu, kendilerine delil olduğunu zannettikleri Kuran’ın hiç de öyle olmadığını, bambaşka bir inanış emrettiğini şu veya bu şekilde öğrenerek gittiler.

    Belki kimi öğrendiğini hazmetmek üzere bir kenara çekildi. Keza, ben de bir zamanlar aynı böyle olmuş, 2-3 ay ne yeyip ne içtiğimi bilememiştim. İnsanlar her ne kadar, işin öncesinde cahil, islam alimlerinin eserlerini okumamış, araştırmamış bir kişi olduğumu zannetselerde, zanlarının aksine okuduğum, öğrendiğim şeyler üzerine bina ettiğim yanlış inanışın Kuran tarafından yıkılmasının yarattığı şok kolay olmamıştır.

    Belki kimisi de ilim geldikten sonra azıttıkça azıtmıştır. Bunu da bilemem. Hakikat şu ki, Kuran insanlar arasındaki ihtilafın daima kendilerine ilim geldikten sonra ortaya çıktığını beyan ediyor. Fakat ısrar edip, kin ve nefretini depreştirenlerin tekrar tekrar dönüp mücadelelerini sürdürmeleri gerekir. Bu olmadığına göre, hüsnü zan üzere, işin daha olumlu bir istikamette geliştiğini düşünüyorum.

    En nihayet, Allah her şeyin hayırlısını nasib etsin. İlmimizi arttırsın.

    Muhabbetlerimle…

  16. Admin biliyorum sen kimsin 1949 doğumlu bilmem neyi ilke edinen Hakkı Yılmaz’sın.Yunus’un düşüncesini savunduğuna göre aynı şahıs olup ta farklı isimler altında karşımıza çıkan biri olabilirsin.Siz nasıl ki imam-ı Azam Ebu Hanife(R.a) nin şanına kişiliğine bakarak ona tabi olan onca insanlar hakkında aslı astarı olmayan negatif eleştirilerde bulunabiliyorsanız ben de bazı şahısları eleştirebilirim hem de delilleriyle.Bir ilim adamı herşeyden öte ilim namına saygılı olmak zorunda ki etkili olabilsin.Bu sitenin çalışanlarının çokluğu ve bunların taraftar bulması onları doğru yolda olduğunu göstermez.Süleyman Ateş için birşeyler söylyecek olursam baktım ki Sayın Ali Aksoy kaynak için onu gösteriyor ben de onun görüşlerinin de senet olmadığını göstermek amacıyla böyle delil arayışına girdim.Hem aslı olmayan eleştirilerinize bakılırsa benimkisi(ki ben bu şahıs hakkında daha birşey söylememişim) çok masum kalır diye düşündüm.Hem başkası adına bana yorum yapma.

  17. Selam Mahmut :);

    Ben Ali Aksoy’um. Burası da benim internet sitem. Hakkı Yılmaz olsam başka mı konuşacaksın ? Yunus kardeşimle hiç yüzyüze gelmedim. Sadece yazdıklarından tanırım. Allah’a, Allah’ın indirdiğine iman ettiğini beyan ettiği için o benim kardeşimdir. Ben de onun kardeşiyim. Sen de iman ettiğin için sen de benim kardeşimsin. Ben öyle görürüm yani…

    Bu sitede hiç bir islam alimine hakaret edilmez. Görüşler eleştirilir. Eleştiriye kısıtlama getirilmez. Mesela, insanlar “mevlüt okutmak” diye bir ayin uydurmuşlarsa bunda Mevlüt şiirini yazan kimsenin ne suçu var ?

    İçtihat kapısını kapatanlar kimler ? İmam-ı Azam mı? Kim kime iftira ediyor, iyi düşünmek gerekir. İmam-ı Azam deyince bak neler yazılmış…

    Ebu Hanife’nin hadis eleştirisine yaklaşımı
    Ebû Hanife’ye Hadis Konusunda “Hadisçiler” Tarafından Yöneltilen Eleştiriler

    Yahudi mişnasını kopya edip söyleyen kim ? Peygamber mi ? Yoksa, bunları Peygamber söyledi diye Peygamber’e iftira edenler mi ? Kim kime iftira ediyor ?

    Bazı önemli hadis uydurucuları

    İlim adamına saygı gösteririm de yalancıya asla ! Hele hele yalanını Allah’ın peygamberine bulaştıranlara hiç !!!

    RİVAYET
    Müslümanlığın Pavlusu: Ebu Hureyre

    Dört halifenin hadislere karşı tavrı
    Uydurulmuş hadisler

    Yoksa sen, Süleyman Ateş hakkında yazacaklarından korktuğumu, bu nedenle bir “ön engelleme” yaptığımı mı düşünüyorsun ?

    Bu siteden gelip geçenler, bu sitede çalışanlar mı? Çoklukla övündüğüm nerede yazıyor ?

    Çoğunluk gerçeğin (doğrunun) göstergesi olabilir mi?

    Yaz Mahmut kardeşim yaz. Bildiğinden geri koyma bizi. Bildiğinden yaz…

    Eğer bana bilmediğim bir hayrı öğretirsen, bu nedenle minnettar kalır, duacı olurum. Yanlış bildiğim şeyde ısrar etmekten Allah’a sığınırım.

    Muhabbetlerimle…

  18. Selam Mahmut..

    Verdiğin site adresinin ismine bakarak yargıya kapılmadım.. Bilakis o sitede yazanların bir kısmını okumuş ve üstteki yazımda da dediğim gibi bir konuya yazdığım yorumun yayınlanmadığını söylemiştim..

    Sn. Ali Aksoy abimi ( abi diyorum çünkü yaşça benden büyük ) sadece hanifdostlar sitesindeki yazılarından ve kendi sitesini yaklaşık 6-7 ay öncesinden itibaren takip etmemden mütevellit, -tekrar yineliyorum- sadece yazılarından ve sitesinde yer alan hakkındaki bilgilerden tanımaktayım.. O da beni aynı şekilde yazılarımdan tanıdığını söylemekte…

    Sn. Mahmut bey, benim için kişiler önemli değildir, fikirleri önemlidir. Doğruyu ister Hacı Bayram söylesin, ister Hitler söylesin.. Tersten alırsak; Yanlışı ister Hacı Bayram söylesin ister Hitler söylesin.. Burda kişinin/kişilerin hiç önemi yok.

    Süleyman Ateş? Hadislerin kendince güvenilir ve doğru olduklarına inandıklarını referans olarak alır ve yazı ve görüşlerinde kullanır.. Peki bu noktaya nasıl gelmiştir, yani neden böyle yapmaktadır? ( Bir tüyo: Süleyman Ateş’in 70′lerdeki ve DİB görevindeyken ki görüşleri ile son yıllardaki görüşleri tamamen birbirinden farklıdır. Bu farklılığın ooluşmasının ana nedeni o zamanlar hadislerin %95′ini referans alıyordu, şimdi ise %50′lik kısmını.. Yani O da hadislerin birçoğunu çöpe atanlardan. )

    Bir soru daha “Hadis diye adlandırılmış ve Peygamber sözü olduğu iddaa edilen metinlerin tamamından neden vazgeçmez?”

    Siz de “beni kişiler ilgilendirmiyor, fikirler ilgilendiriyor” derseniz bu sorularıma cevap vermeyebilirsiniz..

    ————
    Ben İmam çocuğuyum. 24 yaşındayım. Babam 3 sene önce vefat etti. Lakin ben Kur’an ile henüz, yaklaşık 1,5 sene önce tanıştım. Burdan şu anlaşılmasın, elbette daha önce de Kur’an okuyordum ama geneli Arapça.. Düşünerek, anlayarak, ve irdeleyerek okumaya bu tür siteleri takip ederek, yazanları okuyarak başladım.. Şu da anlaşılmasın, babam kötü bir gelenekçi değildi. Gözlemlediklerim kadarı ile çevremizdeki insanlar gelenekçi imamlardan biraz farklı olduğundan, O’nun modern bir imam olduğundan bahsederlerdi..

    Dedim ya 23 yaşına kadar mezhep hikayeleri ve uydurmalarla dolu bir beyine sahiptim. O beyin ile bir çok kişiye ne masallar anlattım; kıyamet alameti uydurmalarından Hz. İsa gelecek, Mehdi gelecek diye… :D:D

    Şimdi ise gelmeyecekler diye anlatmaya çalışıyoruz ve dilimizde tüy bitiyor.. :)

    “Gelecekler” dediğimizde hemen inanıyorlardı. Şimdi “gelmeyecekler” diyoruz, “Sen alimlerden daha mı iyi bileceksin?” diyorlar.. :)

  19. merhaba değerli arkadaşlar..
    yunus emre kardeşim nerelerdesin görüşemiyoruz.sevgilerle sağlıcakla kal

    Hristiyanlar ve bazı İslamcılar ( said-nursi , fet.gülen .. ) hz.isa gelecek diyor
    Aleviler , Şiiler Ve bazı Sünni çevreler 12.imam Hz.Mehdi gelecek diyor..

    neden son peygamber kaainatın efendisi gelmiyor !

  20. selam arkadaşlar…

    Hz.Google(r.a)

    O birr beklenen mehdi, muctehid, imam..
    O birr hazret..

    “Gel !!! ne olursan ol yine gel” den de öte bu dergahın milyonlarca müridi var… Üstelik müridi olmakta çok kolay… Yazın ismini, çıksın karşınıza… Dilediğiniz vakit sizinle olur. Gecesi gündüzü yoktur. 24 saat kesintisiz hizmet verir.

    Hazret size, (sizde bir bozukluk yoksa şayet); şirk koşturmaz, yalan söylemez, kandırmaz, hayatın güzelliklerini, resimlerini, haberini, gündemini, gülümsemeyi, ağlamayı bunun yanında diğer müridlerinin yaşamlarını, hayata bakış açılarını… kısaca hayatın her anını sizinle doyasıya paylaşır… Ve en önemlisi sizden ücrette talep etmez.. “Sizden ücret talep etmeyenlere uyunuz”

    Hazretin karşısında sürekli rabıta yapmak zorunluluğu her ne kadar dezavantaj gibi görünse de sorgulattığınız şeyi bulmama gibi şansı çok az olduğundan sizi kemale erdireceğine kesin gözü ile bakabilirsiniz…

    Size “bilmiyorum” yada “bulamam, edemem” demez. Bazen size birçok alternatif sunup uğraştırsa da bu zekanızı geliştirmeye yönelik bir hazret taktiğidir.
    Bu dergahta neye düşkünseniz neyi arzuluyorsanız onu bulursunuz… Yok yok sizin anlayacağınız…

    Uzun lafin kisasi yeni arama motoru hazreti google artik hizmetinizde…

    http://www.hazretesor.com/

  21. selam değerli arkadaşlar…

    Mehdi gelecek iddiasında olan hemen herkes, kendini bir şekilde mehdi ilan etmiştir. Böyle değilse, müritleri şeyhlerini mehdi ilan etmiştir diğer vakalarda hep.. Bu da meseleyi anlamayı kolaylaştırır.

    Bu açıdan, kişiler işlerine gelecek şekilde bir mehdi tanımı vs. yapmaktan hiç çekinmezler.. Örneğin Said-i kürdi’nin mehdi tanımı, her asırda bir mehdi yollanması şeklindedir.. Ve kendinin mehdi olduğunu ima eden pek çok atıflarda bulunur.. Mesela, şöyle bir şey söyler:

    İmam Rabbânî’nin Mektubât kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefeül ederek açtım. Acâip-. tendir ki, bütün Mektûbât’mda yalnız iki yerde Bediüzzaman lafzı var. O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah” dedim. “Bu bana hitap ediyor.” O zaman eski Said’in bir lakabı Bediüzzaman di.

    Rabbani, o devrin mehdisidir, bu devrin mehdisine seslenmektedir..

    toprakerdem2005@hotmail.com

  22. Selam Ali aksoy.Hakkı Yılmaz da admin isimli kullanıcı altında “bir iftira bir cevap” başlığında kendini tanıtmıştı.Değil sitenizde hiçbir islam alimine hakaret etmediğiniz,büyüklükleri Kur’an-ı Kerim ile sabit sahabeyi kiramlardan bazılarını hadis nakletti diye tenkit etmekten,onlara iftira atmaktan geri kalmıyorsunuz.Bir iki sahabi hariç,diğerlerini falan ırktandır diye-haşa-zeka seviyelerinin düşük göstermekle itham ediyorsunuz.Bu anlattıklarımı siteni sorgusuzca dolaşanlar daha iyi bilirler.Hadis-i şerifi nakletmeyen yani Peygamber Efendimizin(s.a.s) mübarrek sözlerini ve davranışlarını nakletmeyen İlim adamına saygılısındır,sitende bunun sayısız dellileri var.Halbuki Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Allah’ü Teala Allah(c.c) ve Resullüne itaat etmemizi emrediyor.Yunus’un yazısına gelince eğer verdiğim site yorumunu yayınlamadıysa o,site sahiplerinin bileceği iştir senin haklı olduğunu göstermez vaktiyle Sayın Ali de “Fatiha ölüler mi yoksa dirilere mi okunmalı”Başlığına yorum yazmıştım da başlığın sıhattine zarar verir diye yayınlamadı bile.Süleyman Ateş için ise isteyenler vereceğim linki tıklayabilirler. http:www.zehirli.org/mezhepsizler7vrimci-suleyman-ates.html

  23. Selam Mahmut;

    Türkçe metinleri anlama konusunda zaaf içerisinde olduğunu daha evvel yazdım diye hatırlıyorum.

    Bir iftira bir cevap yazısının linki şudur:

    http://www.aliaksoy.net/2007/03/20/bir-iftira-bir-cevap

    Bu yazının giriş cümlesi şu şekildedir:

    “Bu yazı / yazışma metni İşte Kuran sitesinden alıntıdır. Standart bir “iftira” karşısında yeterli bir cevap olduğu için bilgilerinize sunma gereği duydum.”

    Seni sadece tebrik ediyor, başkaca bir şey demiyorum.

    Ancak, bu gün yaptığın gibi konularla ilgisi olmayan şeyleri yazarsan elbette yazın yayınlanmaz. Sen bu gün, ayetlerde alay etmek konusu işlenen yazıda hiç bir alakası olmadığı halde Süleymen Ateş ile ilgili bir link vermişsin, yayınladım.

    http://www.aliaksoy.net/2007/11/21/ayetlerde-alay-etmek-konusu/#comment-2366

    Bundan sonra olmaz. Kimse senin ilgisiz konulardaki ilgisiz yorumunu okumak zorunda değil. Her diyeceğini ilgili başlık altında yazarsan yayınlanır. Yazı başlıklarının sıhhati senin keyfinden daha önemlidir. Sırf iftira atmış olmak için böylesi şeyleri bile bahane ediyorsunuz ya, Allah ıslah etsin. Kuran’da böylesi kin sahipleri için kullanılan çok güzel bir deyim var ya, bunu senin için kullanmaya dilim varmıyor. Aklı selim bir vaziyette düşünebilmeni umud ediyorum Rabbimden.

    Selametle kardeşim.

  24. Sayın Yunus,senin soruna gelince daha önceden açıkladığım gibi bir kitabın içindeki binlerce hadis arasında eğer birkaç uydurulmuş hadis varsa(ki ümmetin itifakıyla sahih olduğu ispat edilmiş sahih-i buhari,Tirmizi… gibi hadis kitaplarını böyle şeylerden tenzih ederim) bu durum kitabın sıhatine mani olmaz.Dediğin gibi eğer septizmciler gibi şüpheden dolayı hadislerin tamamını atarsak Peygamberimize(s..a.s) itaat etmiş olur muyuz acaba.Bunu senin ve hocanızın vicdanına bırakıyorum.Halbuki Allah’ü Teala Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde kendi mübarrek emirlerinin yanında Resullünün emrine de uymamız gerektiği,Allah ve Resullu bir hüküm verdiğinde(dikkat edin Resulle de uymamız gerektiği),aksi bir hükmün belirtilmeyeceği,Allah ve Resulunün hükümlerini ayıranlar kafir olduklarını gibi yakın ifadelerle bize bildiriyor.Sana verdiğim siteye gelince orada yorumun yayınlanıp yayınlanmaması doğru yolda olduğunu göstermez.İki üç gün önce ben de sayın Ali aksoyun “Fatiha dirilere mi yoksa ölülere mi okunmalı”başlığına yorum yazdım fakat başlığın içinde bulunduğu çıkmazı görünce yorumumu yayınlamamıştı.Hani bu site her delile açık imiş nerde açıklık.Senin mezhep anlayışına gelince,yalnız şunu söyleyebirim mezhepler Peygamgamber Efendimiz(s.a.s)in vefatından kısa bir süre sonra ortaya çıktı.O zamanlar hak ile batıl ortadaydı,islam dinine fesat bulaşmamıştı,ne zaman bulaştırılmak istendi işte o zaman hadis-i şerifler toplandı,kitaplara geçirildi,itikada dair bilgiler muhafaza edildi ki insanlar yanlış inanışlara sapıtılmasın,Peygamber Efendimiz(s.a.s) in Kur’an’dan anladığı ve yapmamızı emretiği ibadet şekli muhafaza edildi,O’nun ibadet şeklindeki bazı cüzi farklılıklar mezheplerin oluşmasına zemin hazırladı.Her ne kadar kabul etmeseniz de mezhep imamları bu farklılığı tenkit etmediler yani Efendimizin(s.a.s)in bildirdiği üzere rahmet bildiler,birbirlerini din kardeşi bildiler,insanları zorla kendilerine de bağlamadılar.Bu müçtehidlerin ilimde,ahlakta ve marifette katettikleri üstünlüklerinden olmalı ki dünya üzerinde yaşayan birçok müslüman bunlara bağlandı.Hem aklen de düşünecek olursak o kadar insanın zorla mezheplere yönlendirilmesi de doğrusu çok gülünç bir iddiadır.Ali aksoyun iddia ettiği gibi hristiyanlıkta ki o birbirlerini öldüren nefsin kulu olmuş mezhepler gibi değildir yani,böylece onun bu asılsız iddiasını tokat gibi yüzüne çarpalım.hocanız diyor ki bütün Peygamberler HZ.İbrahim(a.s) dinine göre ibadet etmiş,bizim de bu dine göre hareket etmemiz gerekir.Şimdi söylüyorum Peygamber Efendimiz(s..a.s) bize -HAŞA- Allah(c.c)tan hiçbirşey getirmedi mi,islam Dini boşuna mı gönderildi.Eğer Ali aksoyun İslamiyet’en önceki cahiliye devrinden haberi olsaydı böyle sapık iddialar ileri sürmezdi.Artık bu anlattıklarımdan sonra ister imam çocuğu ol ister olma.Kimseye amelinden ötürü ayrıcalık tanınmaz.vaktiyle HZ.Nuh(a.s) Kenan isimli bir oğlu müşriklere aldandı da helak oldu.

  25. Selam Mahmut.

    Ben başka şey anlattım sen başka şey yazmışsın…

    Ayrıca hadis kitaplarındaki uydurmalar 1-2 tane değil, 1001 tane..

    Örneğin Hıristiyan kaynaklarda Hz. İsa’nın denizde yürüdüğü söylenmektedir. Lakin Kur’an’da Hz. İsa ile ilgili böyle bir mücizevi bilgi yoktur.

    Demek oluyor ki insanlar kendilerine gelen her Peygamber hakkında uydurmalar üretmişlerdir…

    Şimdi ben ilahi olan Kur’an varken, onda (üzerimize) yazılı bulunan emir (kitab) ve zülüme/kötülüğe/fesada engel olan ilke/kanun (hikmet) ve bilmediklerimizle ilgili bilgiler varken, insani olan hadis kitaplarına mı bakayım?

    Enam Suresi
    (114) “Size Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indiren O iken ben Allah’tan başka bir hakem mi arayacağım?” (de). Kendilerine kitap verdiklerimiz de onun, Rabbin katından hak olarak indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sakın şüphecilerden olma.

  26. SELAM ARKADAŞLAR…

    Mehdi ve Mesih meselesi tarih boyunca bazı açıkgözlerin ekmek kapısı olarak devam edegelmiştir.

    Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul’u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah’ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametler arayıp bularak avunuyorlar.

    SAYGILARIMLA…
    toprakerdem2005@hotmail.com

  27. Selam Yunus Emre Gündoğdu
    Sen sahih hadis kitaplarındaki hadislerin hepsini iptal etmişsin.Neye dayanarak bu önyargıya kapılıyorsun(uz).Uydurma olanlarını nasıl tespit ettin.Muhaddis misin,hadiste müctehid misin,hadis bilimleri üzerinde icazettin(diploman) var mı,hangi senetlere dayanarak bunu iddia edersiniz?

    Yunus Kardeş,eğer hadisleri asimile etme anlayışı, hristiyan ve yahudi batılı müsteşrikler(islamiyeti ancak kendi değerleriyle yıkmayı amaçlayan ve bu amaçla müslüman ülkelere incelemelerde bulunan oryantalist casuslar) tarafından ortaya atılmış dayanıksız bir iddia ise diyebilir misin ki iyi yapmışlar dinimizin gelişmesine katkıda bulunmuşlar.Bu soruma lafı dolandırmadan cevap verebilirsen bana düşünce sisteminiz hakkında bir ipucu verebilirsin.
    Artık bana bu konuda yardım edersin(iz) değil mi?

  28. ali abi benim sana bi sorum olacak mehdix.diye bikitap cıktı onda bahsedilen kalp be pilyerleştiriliyor bide beynine cip takılıyor.bunlar gerçekmi?çiplerden sende bahsetmişsin.cavaplrsan sevinirim.

  29. Gözünüz aydın MEHDİ geldi.
    Piyasada bir kitap var. Yeni çıkmış Dünya ve Ötesi isminde. Yazarı Seyfullah Demir diye biri araştırdım hakkında pek bilgi yok. Sıradan biri gibi ama kitap okunmaya değer.
    Eğer Mehdi geleceğine inanıyorsanız size bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü burada anlattıklarınızı karşılayacak özellikte. Yanlız yazarı tanımadığım için Ali beyin dediği gibi Süper özellikleri var mı bilmiyorum.
    Eğer mehdiye inanmıyorsanız da okumanız gerekir. Çünkü Tanrının varlığını kuantum ve görelilik teorisine bağlamış. Ben biraz fizikten anladığım için akılcı geldi.
    Yanlız bir uyarı yapmalıyım. Dinlerin döneminin bittiğini ve kıyametin başladığını söylüyor ve kıyametin 2007 yılının sonunda fiilen başladığını iddia ediyor. Artık Altın çağın başlayacağını söylüyor.
    Ben Mehdi midir yoksa sapkın mıdır karar veremedim. Kuran’a uymayan şeyleri de kabul ediyor ama onlara da bir açıklama getiriyor. Eğer Mehdi diye biri varsa bu adam olabilir. İsmide uygun (Seyfullah) Allah’ın kılıcı anlamında. Fakat Türk. Türk olmasının bir sakıncası var mı bilmem. Kitabının kendisine yazdırıldığını iddia ediyor.
    Mehdi diye bir şey yok diyorsanız da bence kitabı bir bilimsel eser olarak okumalısınız. Çünkü din felsefesini bilimsel verilerle desteklemiş. Tekamülü esas almış ve çok değişik açılımları var. Gerçekten karar veremedim.

  30. Selam Özer
    Bu anlattığın ve kendini mehdi olarak ifade eden her kimse:
    İslam dünyası bu zamanda kan ağlarken koltuğunda kasıla kasıla laf cambazlığı yapan
    mehdi olduğuna dair delil olarak alnındaki beni gösteren,
    Hz.Musa(A.s) gibi Ülül Azim bir Peygamberin bile Allah’ı dünya gözüyle göremediği malum iken gördüğünü söyleyen

    Yüce Allah’ın haşa iki boyutlu olduğunu utanmadan dile getiren

    şizofrenik olduğuna dair üç adet deli raporu olan falan şahıs olmasın…

  31. gördüklerin hakında kitap çıkar yoksa ben çıkartırım biz senin ne gördügünü biliyoruz?ulaşırsan sevinirim seninle tanışmak isterim!

  32. mehdıyle isa ıle kafayı yemısınız
    öyle biri yer yüzüne gelmeyecek kurtarıcı olarak
    cebrail gelecek. artık su isayı rahat bırakında mezarında huzurla uyusun

  33. ben öncelıkle yorumlarınız ve anlatıklarınızdan dolayı sizlere tşk ediyorum. ve mehdiyi anlatacak olursa onu benden daha iyisini bilemez çünkü ben onu ruyamda gürdüm ve onunla hayatı ve geleceği konusunda konuştum o normal bir insandır
    sadece merhametli ve allaha inanan bir insandr ilmi çalışmaları çok sever ve geleceğe hep olumlu bakar kendisi mehdi oldugunu anlamış şu an ama korkuyor öyle bir yere çıkmaya allahtan ona emır gelmesını beklıyor şu an ondan sonra yapması gerekn işleri yapmayı düşünüyor ama ilmi bilgisi yeteri kadar olmadıgı için hala çok çalışması lazımdır ilmi çalışmalarını hasrun yahyanın eserlerınden alıyor ve gelecekte onların birliğine katılmayı düşünüyor ama henuz hiç bir şey için hazır değildir
    ve ve bunu söyledi tüm islam dünyası anlasın bilsinki o kendısının farkına varmıştır sadece beş ile sekiz yıl arası kendını kımseye güstermıyecek butun islam dunyası mucadelesini versin ve mehdi gelecegınden hiç kuşkuları olmasın ben bir şey biliyorum ki söyluyorum
    yoksa bu konu basit bir konu değildir ama ben biliyorsam butun islamıyet dunyasıda artık bunu anlasın
    size sadece şu sırrı vermek istiyorum
    o d.bakır doğumlu ama mersinde büyümüştür

  34. sevgili al hocam fikre katılmaya bilirsiniz ama uslubunuz gerçekten çok agresif bu hırçınlıgınızı anlamak çok zor arkadaşa cevap olarak KURANDA mehdi geçiyormu diyorsunuz kuran muhkem ve mütaşabihtir bunu sizde iyi bilirsiniz herşey çift olduguna göre madalyonun tersinden bakarsak KURANDA mehdinin gelmeyecegi yazıyormu diye soruyu deişsek bu olayın aslı netleşirmi aceba? size yazmayı çok düşündüm ama kısmet bugüneymiş sayın ali aksoy size konu haricinde bir kaç sorum olacak cevap vermek isterseniz siz bilirsiniz size göre KURANDAKİ müteşabih ayetler hangileri süre ve ayet numaraları ile yazarmısınız ? veya KURANDA anlamını bilmedigim şu ayaetler var diyeceginiz kaç ayet var sizden ricam şu ayetlerin manasını bilmyorum diyeceginiz ayet var ise yüce kitabımız KURANI kerimde bana yazarsanız sevinirim RABBİME emanet olun ….

  35. hiç şüphe yokki her şeyin doğrusunu yalnız ALLAH bilir verdiğiniz cevaplardan bir doğru çıkarmak istedim mehdi gelecekmi gelmeyecekmi kuran size apaçık anlamamız için kolaylaştırılmış değilmi ayette böyle yazmıyormu şimdi neden bilmemiz gereken bir şey müteşabih oldu bu saf temiz inanan insanlar için eğer gelecekse bir sınav niteliğimi taşıyor gelmeyeceksede ben hala cevabı bulamadım o kadar hadis buhari den falan filan ama sahte hadislerde var cevabı kuranda aradım tabi kuran ı anlamak bizim gibi bilgisi kıtlar için daha zor namaz var nasıl kılınacak mehdi varmı alameti hadiste belirtilsin anlamak istiyorum ALLAH a sığınırım kalbi saf ve temiz olan en aciz günahkar kulda olsa yüce ALLAH hiç şüphesiz ona doğruyu gösterecektir ALLAH sabredenlerle beraberdir. sizinle yaşadığım bir olayı daha sonra paylaşacağım hoşçakalın

  36. eklenti_ hadisler kuran ı kerim e dayandırılması şsrtıyla ancak hadis olur bağdaşması lazım bağlantı istiyorum namaz ayeti ve kılınışı gibi namazdan bahsediyor ama kılınışı hadisden öğreniyoruz mehdi hadis ve kuran bağlantısı teşekkürler

  37. YÜCE ALLAH ilmi bigin olmadığı şeyin peşinden gitme diyor insanların kafasını karıştırmayın bu muhalefet bir yere varmaz aynı dinde olan insanlar bile işin içinden çıkamıyorlar bu konu müteşabih olamaz peygamberimizin geleceği müjdelenmiştir açık olarak bu konununda açık olması gerekirdi gerçekten herşey sizin anladığınız şekildemi acaba kuran ın açık bir şekilde bahsettiği her şeyin anlaşılması insanlara yarıyacak olanları, bilmediklerimiz müteşabih tir bu konunun kesin bilinmesi gerekirdi ki hristiyan yahudi vs gibi başka inanç mensuplarıyla aynı bağlamda bir inanışın devamı olarak geçerli olsa dahi açık bir şekilde belirtilmesi gerekmezmiydi kırk elli bin sahte hadis varken ne kadar bilginiz varda bu hadislerin doğruluğu üzerinden yaorum yapma hakkına sahip oluyorsunuz.yorum yaparak namaz varmış demeye gerek varmı namaz zaten var açık bir şekilde. aynı şekilde mehdi mesih gelecek dense onu insanların nasıl tanıyacağı konusunda hadislerden yardım alabilirsiniz şimdi hangi ayet açık bir şekilde bunu yazıyor yorum yaparak bir şeyler çıkarmaya çalışıyorsunuz. İNSANLARIN ÇOKLUĞUNA ALDANARAK BİR ŞEYİN PEŞİNE DÜŞMEK DOĞRU DEĞİLDİR ZİRA YALNIZ ÖLECEK YALNIZ KABİRE GİRECEK YALNIZ HESAP VERECEKSİN KENDİ DOĞRULARINI KENDİNE SAKLA ZİRA YANLIŞSAN O İNSANLARIN MESULİYETİNİ YÜKLENMİŞ OLURSUN. tabiki insanlara doğruyu anlatmak farz dır. yanlış doktor candan eder yanlış hoca dinden eder.ALLAH hepimize akıl ve vücud sağlığı versin imanı tam ölmemizi nasip etsin ALLAH a emanet olun

  38. Kılavuzu karga olanın burnu malum kirden arınmazmış.
    Kılavuzu Hayrettin Karaman olanın durumunu da birazcık aklı olanlara bırakıyorum.

  39. Merhaba, yazınız okunmaya değer olduğu kadar bazı saptamalarda gerekçesiz kabullerde gözden kaçmıyor ali bey. Mesela mehdi denilen kişinin hadislerde rivayetlerde geçtiği söylenirken, bu kadar mühim bir olay kutsal kitabımızda nasıl geçmez diyerek sanki kutsal kitabımızı bir kahin kitabı okurcasına okumanın kabulünü sergilemişsiniz. Mesela Mustafa Kemal ATATÜRK te geçmiyor. Ama dünyaya nam salmış, örnek alınan bir lider. Bu kadar mühim bir olayki dünyayı topyekün ilgilendiriyor. Asıl anlatmak istediğim ise Kutsal Kitabımızın biz yaratılan ve yükümlü olan kullardan ne istediği, nasıl yaşamamız gerektiğidir. Mehdilikle ilgili olarak “size yıllar sonra biri gelcek adı mehdi ona uyun ” diye yazmaması çok ama çok normal, çünki mehdinin bir peygamber olmadığı hadisler ile çok açıktır. Kuranı Kerim’in gönderilme amacı gelecekten haberleri bir kehanet gibi nakletmek olmadığı gibi kişilerin hevesleri içinde indirilmiş değildir. Mehdilik meselesi islami olarak değerlendirilerek sanki islam dininin gereğiymiş gibi ama islamda yokmuş gibi kamuoyuna sunmak başlıbaşına insanları şirke sürükler. Mesela kutsal kitapta neden 2. dünya savaşı yazmamaktadır. Ve Hitler in adı geçmiyor. Bu olayda dünyayı ilgilendirmiyor mu? Hadislerde geçen mehdi isimli kişiyi islamın şartıymış gibi ama aslı yokmuş gibi göstermek çok acı bir yanlış/yanılgıdır.

    Hadislerin ne kadarı doğru yanlış bilemem ancak hiçbir hadis inanç unsuru değildir. Öyle olsaydı hadis omaz ayet olurdu. Hadisler doğru yada yanlış olsun ancak süpermen bilmem ne hayal ediyorum bilmem kim gelecek diye hadislerle dalga geçmek te az çok o hadisleri nakleden taki ilk baştan peygamberimiz olmak kaydiyle bütün insanlarla dalga geçmektir. Eğer hadislerin doğruluğu hakkında bir şüphe varsa bunu kanıtlamak gerekir. Ancak ben inanmıyorum bunlar saçmadır derseniz o sizin görüşünüzdür ve kimseye hakaret etme hakkı vermez. İyi günler.

  40. Sayın ali bey, birde şunu sormak istiyorum. Mesela bazı insanlar derki, peygamberlere verilmemiş özellikler nasıl olurda mehdiye verilmiş. Hani hadislerde tekbirlerle filan istanbulun burçlarını yıkıyolar ya. Ya şimdi şunu demek lazım, peygamberimiz niçin otomobile binmedi? Yada neden savaşlarda Automatic kalajnikof kullanmadı, yada neden bedir savaşında gece düşmanı gözetlemek için sahabenin termal kamerası yok tu. Bu özellikler neden o insanlara verilmedi? Bu özellikler neden peygamberlere verilmedi diyen birine sormak lazım, o insanların devrinde teknoloji hangi aşamada diye. He şimdi hadislerde tekbir getirip burçların yıkılması var değil mi? O dönemdeki hadisleri insanlara açıklamak için roket atarı anlatmak lazım. Teknik bilgilerle donanmaları lazım ki bu nekadar doğrudur. Yoksa hiç bir insan düşünemiyomu o devirde o silahların o araçların olmadığınıda ya tekbirlerle nasıl burçlar yıkılır falan saçmalıyo bunuda anlamıyorum. Bir atom bombası bir ülkeyi 1kaç dakikada harap ediyorda mehdi denilen kişi bir burcu yıkamıyacakmı? Sadece aklınızla düşünün sadece…

  41. bunları konu yapıp tartışmaya sunmak dahi din düşmnlığının göstergesidir birde dalga geçiyorlar mehdi hakıknda kuranda hiçbir bilgi yoktur onun için kesinlikle yok deyip dalga geçmek hele ki hadisler varken çok cesur bir davranıştır bence takva şüpheliden kaçmaktır takvası olmayanın ALLAH KORKUSU yok demektir ALLAHTAN KORKAN DİKKAT EDER

  42. sayın mantıklı olmak gerek
    bütün sözlerine hak veriuorum ama şunlara değil;
    Hadislerin ne kadarı doğru yanlış bilemem ancak hiçbir hadis inanç unsuru değildir. Öyle olsaydı hadis omaz ayet olurdu.
    peygamberimizin söylediği sözlere hadis denir ve kesinlikle inanç unsurudur çünkü namazın nasıl kılınacağını peygamberimiz sözlerle anlatmış ve uygulayarak göstermiştir yani islamda önemli yeri vardır

    Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de”. (Kur’an, Sure 4, “Nisa”, ayet ayete mantıklı olarak bakarsak ALLAH sadece bana iaat edin dememmiş peygamberimizin isminide AYRICA zikretmiştir

    uydurma hadis konusuna gelince bu siteye bakarsan(ben 5_6 gündür inceliyorum)tüm hadisler uydurma….şunu bil ki
    İmam-ı Buhari
    İmam-ı Müslim
    İmam-ı İbni Mace
    İmam-ı Tirmizi
    HADİSLERİNDE UYDURMA BULAMAZSIN
    bunlar onlarında uydurukçu olduğunu birkaç müteşabihi, kendi akıllarınca anlaşılmaz olan hadislere uydurma diyorlar halbuki dikkat etmeleri lazım ne anlama geldiğini araştırmak lazım ya doğruysa peygamberi yalanlamış olurlar haşa bunlarda Allah korkusu olduğunu sanmıyorum hadislerle çok kolay dalga geçebiliyorlar inkar edebiliyorlar TAKVA SAHİBİ ALLAHTAN KORKAN BUNU YAPAR MI MANTIK OLARAK?
    bunların yok dediği herşeyi yalan dediğini ince eleyip sık dokumak iyice araştırmak lazım mantıklı olan bunu yapar hemen körükörüne tabi olmaz…

  43. Mehdi,kesin olarak gelecektir.Hz.Muhammed’in bildirdiklerini yalanlamayın.Bu konuda Hz.Muhammed’in çok hadisi vardır.Hatta bir hadisinde “Mehdi,Hz İsa’dan başkası değildir” demiştir.Kıyametten önce altıncağ yaşanacağı bütün ilahi dinlerde vardır.Musevilerin kitabında bile kıyametten önce Mesih’in geleceği yazar.

  44. Selam

    mehdi kelimesi üç ayette geçer
    3:46,5:110,19:29
    beşik olarak çevrilmiş

    sizin anladığınız/anlattığınız mehdi ise
    sizlerin isimlendirmesinden başka birşey değil

    daha iyi biliyorsunuz ya mehdi bekliyorsunuz
    Allah ise resul beklemekte olduğunuzu söylüyor
    buyrun

    Dediler ki “rabbinden bize bir ayet getirse ya” onlara evvelin suhufları içinde beyyineler gelmedimi.133

    (beyyineler gelmeden) önce bir azap ile onları helak etse idik,şüphesiz “rabbimiz bize bir resul gönderseydin de ayetlerine itaat etseydık alçak ve rezil olmasaydık “derler 134

    De ki herkes beklemekte, siz de bekleyedurun. Şüphesiz bileceksiniz kim sıratı müstakim ashabı kimde yönel(til)miş (hidayette)135 taha

    Esenlikle..

  45. Mehdi meselesi, Deccal meselesi gibi halkın dilinde çok dolaşan ve münakaşa götüren bir meseledir. Kimi Mehdi gelmiştir, kimi gelmememiştir, fakat gelecektir, kimi Mehdi diye bir şey yoktur, kimiyse Mehdiyi inkar eden kafirdir demektedir. Bunun için meseleyi ele alıp, Peygamber (s.a.v.)`in hadislerine ve Ehl-i Sünnet ve`l-Cemaat`ın cumhurunun görüşlerine dayanarak gerçeği açıklamaya gayret edelim. Şöyle ki:

    Tarih boyunca müslümanlar arasında Mehdi inancı pek yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu inanca göre ahir zamanda ehli beytten bir zat ortaya çıkacak, müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bütün İslam memleketlerini birleştirip hakimiyetini sağlayacaktır.

    Bu inanç gerçekten doğrudur. Çünkü; her ne kadar Buhari ile Müslim Mehdi hakındaki hadislere yer vermemiş iseler de, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace, al-Bezzar, Hakim ve Taberani gibi büyük muhaddisler onları tesbit etmişlerdir. Bu hadislerin bir kısmı zayıf ise de, bir kısmı sahih ve diğer bir kısmı da hasendir. Şevkani gibi bazı alimlerin dediklerine göre Mehdi hakkındaki Peygamber (s.a.v.)`in sözü kesindir ve sabittir. İbn Haldun gibi bazı kimseler Mehdi hakkında varit olan hadislerin tümünü zayıf olarak görmüşlerse de bu doğru değildir.

    Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmı şunlardır:

    1) Abdullah, Peygamber (s.a.v.)`in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Dünyada yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan benden veya ehli beytimden birisini göndermek için Allah (c.c.) o günü uzatacaktır” (Ebu Davud).

    2) Ali (ra) , Peygamber (s.a.v.)`in şöyle buyurdugunu rivayet etmiştir:

    “Zamandan sadece bir gün kalsa bile Allah (c.c.) mutlaka ehli beytimden bir adami gönderecek ve o zulmün yeryüzünü kapladigi gibi adaletle dolduracaktir” (Ebu Davud).

    3) Ümmü Seleme Peygamber (s.a.v.)`in şöyle dedigini rivayet etmiştir: “Mehdi ehli beytimden Fatima`nin evladindandir” (Ebu Davud).

    4) Ebu Said`i Hudri`den: “Mehdi bendendir. Açık alınlı, kalkık burunludur. Yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracaktır.O yedi sene hükmedecektir.”

    5) Ebu İshak, Ali (kv)`nin oğlu Hasan`a bakarak şöyle dediğini rivayet ediyor: “Oğlum Peygamber (s.a.v.)`in dediği gibi bir büyüktür. Onun sulbünden Peygamberin ismiyle isimlendirilen, ahlak bakımından O`na benzeyen fakat her yönden yaratılışta benzemeyen bir adam çıkacaktır.”

    6) Abdullah (ra), Peygamber (s.a.v.)`in şöyle buyurdugunu rivayet etmiştir: “Ehl-i beytimden ismi benim ismime benzer bir adam araplara hakim olmadikça dünya gitmez (Kiyamet kopmaz)” (Tirmizi).

    7) Ebu Said el-Hudri`den rivayet edilmiştir: “Peygamber (s.a.v.)`in vefatindan sonra büyük bir olayin olacagindan endişe ettik. Bu sebeple Peygamber (s.a.v)`e durumu sorduk. Cevaben buyurdu ki:

    -”Benim ümmetimde Mehdi vardir. Çıkıp beş, yedi veya dokuz yaşayacaktır.” Ravi:

    -”Bu nedir?” (Yani beş, yedi veya dokuz nedir? Gün mü, ay mı sene mi?) diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.):

    -”Senedir”, dedikten sonra, “Adamın biri gelip ey Mehdi bana ver, bana ver diyecek o da kaldırabileceği kadar etegini dolduracaktır” (Tirmizi).

    8) Ali (kv) Resulüllah (s.a.v.)`in şöyle dedigini rivayet etmiştir:

    “Mehdi ehli beyttendir, Allah onu bir gecede islah eder” (İbn Mace).

    9) Said b. Müseyyeb diyor ki: Biz Ümmü Seleme`nin yanında Mehdi konusunu ele aldık, bunun üzerine Ümmü Seleme:

    -”Peygamber (s.a.v.)`in Mehdi Fatıma`nın evladındandır, dediğini işittim” dedi. (İbn Mace)

    10) Enes b. Malik`ten: Peygamber (s.a.v.)`in şöyle dediğini işittim:

    “Biz Abdülmuttalip oğulları ehli cennetin büyükleriyiz. Ben, Hamza, Ali, Cafer, Hasan, Hüseyin ve Mehdi” (İbn Mace).

    11) Sevban: Peygamber (s.a.v.)`in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

    “Siyah sancakların Horasan tarafından geldiğini görürseniz ona katılınız. Çünkü içinde Allah`ın halifesi Mehdi vardır”(Ahmed ve Beyhaki).

    Mehdi hakkında varit olan hadislerin bir kısmını numune olarak zikrettik. Umum müslümanların inancı, fakihlerin görüşü ve ahad da olsalar bu kadar hadis Mehdi`nin sübutu için kafidir. Ancak Mehdi hakkında varit olan hadislerin bazıları zahiren birbiriyle çatışmaktadır. Çoğu Mehdi`nin Fatıma`nın zürriyetinden olacağını belirtiyor. Bazısı Mekke ve Medine`den söz ederken, bazılarıysa Horasan`dan bahsediyor. Bunun için Mehdi ile ilgili hadisleri okuyan tereddüde düşüyor.

    Deccal hakkında varit olan hadisler arasındaki zahiri çelişki, Deccal`ın bir değil bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak hadislerin yol açtığı tereddütler ifade edilmiştir. Mehdi hakkındaki hadisler arasındaki çelişkinin de, Mehdi`nin bir değil, bir kaç kişi olduğu biçiminde yorumlanarak ortadan kaldırılmasına bir mani yoktur. Yani Mehdi bir değil, bir kaç kişidir. Bütün hadislerin bir tek Mehdi`ye hamledilmemesi gerekir. Yani her asırda mehdi gibi zatlar gelebilir. Bu Hadislerin bazıları onlara işaret eder. Ancak Ahirzaman Mehdisi ayrıdır ve esasen Mehdi denilince de o akla gelir.

    Hülasa: İbn Hacer gibi zevatın ifade ettiklerine göre bir çok Mehdi vardır. Her zamanda bir iki Mehdi bulunabilir. Yalnız ahir zamanda gelecek olan büyük Mehdi birdir.

    Mehdi`nin gelişini belli bir seneyle sınırlamak doğru değildir

    Mehdi ile ilgili bazı noktalar iyi bilinirse, bu konuda gelen rivayetler ve yapılan yorumlar daha iyi anlaşılır diye düşünüyoruz. Şöyle ki:

    -Mehdi meselesi akideye dahil değildir. Yani, bazı ehl-i iman Mehdiyi inkar etse dinden çıkmış olmaz, onun feyzinden mahrum kalır, hizmetinden istifade edememiş olur.

    -Mehdiyi şahıs olarak belirlemek zordur. Hemen her hizip, kendi üstadını veya şeyhini mehdi görme temayülündedir.

    -Mehdi olmak ayrı, kendini mehdi zannetmek ayrıdır. Nitekim zaman zaman bazı meczuplar çıkmakta ve kendilerini mehdi veya İsa olarak takdim etmektedirler. Halbuki, mehdi kendisinin mehdiliğine değil, İslama davet eder. Bir peygamber “ben Allahın elçisiyim, bana tabi olun” der. Ama mehdi, “ben mehdiyim, bana uyun, yoksa küfre düşersiniz” diyemez.

    -Her asır, ehl-i imanı ümitsizlikten kurtaracak bir mehdi manasına muhtaçtır. Yani, mehdi manasından her asrın bir çeşit hissesi vardır.

    -Alimlerimiz, mehdi konusunda çok kıymetli bilgiler verir. Bunların en mühimlerinden biri şudur:

    Bu zaman şahıs zamanı değildir. Eski zamanda bazı harika şahıslar çıkmışlar, kıymettar hizmetlere vesile olmuşlar. Ama bu zamanda küfür şahs-ı manevi olarak hücum etmektedir. Bu hücuma karşı en büyük ferdi mukavemet başarısız kalmaya mahkumdur. Onun için bu külli hücuma mukabil bir şahs-ı manevi çıkarmak gerekir.

    alimler, mehdiyetin üç merhalesinden söz eder:
    1-İman
    2-Hayat
    3-Şeriat

    Risale-i Nur, temelde iman hizmeti görmekle beraber, diğer iki merhalenin de öncülüğünü yaptığını söyleyebiliriz. Hz. Peygamber (asm) İslam davasının temelinde yer almış, sonraki İslami hizmetlerin de temelini atmıştır. Benzeri bir durumun mehdiyette olmasına bir engel söz konusu değildir. Yani, iman hizmeti diğer iki hizmet alanını etkileyecektir. Bununla beraber, hayatın geniş dairelerinde hizmet edilirken sıra dışı bazı harika fertlerin eliyle bu hizmetlerin ifa edilmesi medar-ı bahs olabilir. “Melikin atıyyelerini ancak matıyyeleri taşır.” Bu kutsi hizmetlerin icrasında elbette bir kısım maneviyat erleri istihdam edilecektir. “Her ormanın kendine göre aslanları olduğu gibi, her meydanın da ona münasip erleri vardır.”

  46. MEHDİ NELER YAPACAK

    Bir hadis-i şeriflerinden Allah Resûlü, “Başında benim bulunduğum, sonunda İsa bin Meryem’in, ortasında (sondan önce) Mehdî’nin bulunacağı bir ümmet helâk olmaz.”1 buyururlar.

    Çünkü, tarih şahittir ki, başında kendisinin bulunduğu ümmet helâk olmamıştır. Sonda Hz. İsa’nın ve sondan önce pâk neslinden Hz. Mehdînin bulunduğu ümmet de helâk olmayacaktır.

    Hz. Mehdî’nin hizmetleri öylesine önemli ve büyüktür ki, rivayetlerden onun hilafetinden sadece insanların değil, bütün yer ve gök ehlinin memnun olacağı belirtilir.2 Çıkışı sadece ehl-i îman için değil, yer ve gök ehli için dahi sevinç kaynağı olur. Öyle ki kuşlar, vahşî hayvanlar, denizdeki balıklar dahi sevinirler.3 Hattâ Mehdî’nin bu güzel hizmetleri sebebiyledir ki, ölüler bile dirilip onun zamanında yaşamayı temennî ederler.4 Kısaca Allah, kalbleri onun muhabbetiyle doldurur.5

    Büyüklerden Tavus-u Yemenî onun zamanında yaşamayı çok arzulamıştır.

    Bu önemli hakikati ifade ettikten sonra İslâmı, sadece âhiret diniymiş gibi görme veya göstermenin İslâmı tanımamak mânâsına geldiğini, peygamberlerin sadece âhiret işlerinde değil, dünya işlerinde de rehber oldukları gibi Hz. Mehdînin de maddî ve mânevî her konuda yol göstereceğini, ıslahatını her sahada yapacağını hemen belirtelim.

    Evet, Hz. Mehdî vazifesini sadece din sahasında değil, saltanat, hilafet, sosyal hayat, cihad gibi hayatı kuşatan her sahada icra edecektir.

    Biz şimdi rivayetlere dayanarak bu hizmetlerinin en dikkat çekici olanları üzerinde duralım:

    a. Dini ikàme
    Hz. Mehdî bir müceddittir. Cenab-ı Hak onunla dini tekrar iâde edecektir.6 O, âhirzamanda, Asr-ı Saadette olduğu gibi İslâmı yeni baştan hâkim kılacak, yüceliğini, üstünlüğünü bütün dünyaya îlan edecektir. Nuru’l-Ebsar müellifi Said bin Cübeyr, “Müşrikler hoşlanmasalar da Allah, bu dini bütün dinlere üstün kılacaktır”7 âyetinin tefsirinde dini üstün kılacak kişinin Hz. Fatıma’nın çocuklarından Hz. Mehdî olduğunu belirtir. Bunun, “O İsa’dır (a.s.)” diyenlerin sözleriyle de çelişki teşkil etmediğini, zira Hz. İsa’nın Hz. Mehdî’ye zemin hazırlayacağını söyler.8

    el-Kavlü’l-Muhtasar’da, Resûlullah (a.s.m.) en başta İslâmı nasıl ayakta tuttuysa, Hz. Mehdî de en sonunda İslâmı aynı şekilde ayakta tutacaktır.9 kaydı vardır.

    Saadet-i Ebediyede Ashab-ı Kehf’in mağaradan çıkıp Hz. Mehdî’ye asker olacakları tarzında bir rivayete yer verilir.10 Ashab-ı Kehf’in dirilip asker olmasının ne mânâya geldiğini kesin olarak bilemiyoruz. Yalnız şunu söyleyebiliriz ki, Hz. Mehdî’nin îmanî mesajlarıyla Ashab-ı Kehf’in dirilişi gibi ölü ruhlar dirilecek, yeniden hayata dönecektir. Bu bize Hz. Mehdî’nin mesajının temelini de insanı mânen diriltecek îmanî hakikatler teşkil ettiğini göstermektedir.

    Muhyiddin-i Arabî, Mehdî’nin dini ikàme edeceğini, önemsenmez hale geldikten sonra ona tekrar kıymet kazandıracağını, ihya edeceğini söyler ve “Dini Resûlullahın zamanında olduğu gibi aynen tatbik edecek” der.11

    İmam-ı Rabbanî de sönen İslâm güneşinin Hz. Mehdî’yle yeniden parlayacağını ifade eder.12

    Ümmü Seleme’nin rivayetine göre, Hz. Mehdî, İslâmı yeryüzünün değişik bölgelerinde hâkim kılacaktır.13

    Onun diktiği kuru bir dalın, hatta ağacın yeşerip yapraklandığı belirtilir ki,14 bundan, onun kerametlere sahip bir kişi olduğu kadar, îmansızlıkla ölü hale gelen kalbleri, ağacın yeşerdiği gibi, irşadları ve eserleriyle canlandıklarını, yeniden hayata döndüklerini de çıkarabiliriz.

    b. Sünnet-i Seniyyeyi ihya
    Hz. Mehdî müceddit olduğu içindir ki, aynı zamanda dönemine İslâmın damgasını vuracaktır. İslâma yöneltilen hücumları bertaraf edecek, Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecektir. Aişe Validemizin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte bu husus açık açık anlatılır: “Benim vahiy üzere mücadele verdiğim gibi Mehdî de Sünnetim üzere mücadele verir”15 buyurulur.

    Rivayetlere göre Hz. Mehdî ihya etmedik sünnet, kaldırmadık bid’at bırakmayacak, âhirzamanda tıpkı Resûlullah gibi dinin vecibelerini îfa edecektir.16

    İmam-ı Rabbanî de Mektûbât’ında Hz. Mehdî’nin bu önemli hizmeti üzerinde durur. Onun aslî vazifelerinden birisinin Sünnet-i Seniyyeyi ihya ve bid’atları kaldırmak olduğunu söyler.17 Sünnet-i Seniyyenin önemini anlatırken de şu satırlara yer verir: “Sünnet ve bid’attan herbiri, diğerinin yokluğunu gerektirir. Birini ihya etmek, diğerini öldürmek sayılır. Bu mânâya göre Sünnet-i ihya etmek, bid’atı öldürmek demektir. Aksi dahi böyledir.” Hatta onun dini yayma ve sünneti ihya etme görevini yürütürken halkı bid’alarla amel etmeye alıştıran modern bir bilginden dahi söz eder.18

    Hz. Mehdî geldiğinde alabora olmuş bir atmosferle karşılaşır. Tepeden tırnağa İslâma yöneltilmiş bir tahribat söz konusudur. İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan İslâm kalesinde bir sürü gedikler açılmıştır. Bin senedenberidir yığılan ve birikegelen şüphelerin bir anda kusulduğunu; İslâmî esas, cereyan ve şeâirlerin kırılmaya, kalb-i umumî ve efkâr-ı âmmenin dehşetli yaralanmaya, vicdan-ı umumînin bozulmaya yüz tuttuğunu müşahede eder.

    Bütün bunlar Süfyan’ın öncülüğünde gerçekleşir. Hz. Mehdî ise bu müthiş tahribatın sebep olduğu mânevî hastalığı Kur’ân eczahanesinden aldığı ilaçlarla tedavî eder; bid’atlarla unutulmaya, unutturulmaya çalışılan ve savaş açılan, gerçekte ise herbiri birer iksir olan Sünnet-i Seniyye prensiplerini yerleştirmeye çalışır. O ve onun nûrânî cemiyeti, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akârânesini tamir edip Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecektir.19

    c. Süfyanla mücadele
    Birgün Resûl-ü Ekrem (a.s.m.), Hz. Ömer’e, Yahudî çocukları içerisinde birini gösterip, “İşte Süfyanın sûreti!” buyurdu. Hz. Ömer ileri atılıp, “Öyleyse ben onu öldüreceğim” dedi. Resûl-ü Ekrem (a.s.m.) ise, “Eğer bu Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa, onun sûretiyle öldürülmez”20 buyurdu.

    Evet, Süfyan âhirzamanda gelecek ve “Kıyamete kadar hak üzere cihada devam eden, muhalefet edip düşmanlık edenlerin bir zarar veremeyeceği,”21 bu hak cihadlarını muzaffer olarak sürdüren22 ve “en son grubu Mesih-i Deccalle savaşan bir cemaat”23 ve onun temsilcisi olan Hz. Mehdî tarafından öldürülecektir.

    Hz. Mehdî, mücadelesini, bütün mukaddesleri inkâr fikriyle ortaya çıkan büyük Deccala, hem de İslâma, Kur’ân’a savaş açan, dinsiz, yalancı İslâm Deccalı Süfyana karşı verecek, bu mücadeleler sonucunda onu öldürecek, tahribatını tamir edecektir.

    Allah’ı, Kur’ân’ı, peygamberi tanımayan, İslâm adına ne varsa hepsine savaş açan, icraatını sistemli ve münafıkâne bir tarzda yürüten, İslâmın rükünleri olan bu inanç esaslarını kaldırmaya, yok etmeye, zayıflatmaya çalışan Süfyan, “Hz. Mehdî’yi de devamlı tarassut altında tutacak, muhasarasını üzerinden kaldırmayacaktır.”24

    Bu demektir ki, Hz. Mehdî çok zor şartlarda hizmet verecek, mücadelesini sürdürecek.

    Hadis-i şeriflerde Süfyanın tahribatına olduğu kadar Hz. Mehdî’nin onunla yapacağı mücadelelere de yer verilmiştir. Bu mücadele birçoklarının zannettiği gibi maddî kılıçla değil, mânevî kılıçlı, fikir yoluyla; kanlı değil, kansız olacaktır. el-Heytemî bunu şöyle anlatır: “Ona bîat edenler, (Kâbe civarındaki) rükün ve makam arasında bîat ederler. Uyuyanı uyandırmaz, aslâ kan dökmezler.”25

    Bediüzzaman da, Hz. Mehdînin, Süfyan komitesinin rejim-i bid’akârânesini tamir edeceğini belirterek Mektûbât isimli eserinde, bu görevin kaba kuvvet ve güç kullanmakla değil, ıslahat ve tamirat yoluyla olacağını söylemektedir.

    Müslim’de yer alan bir hadiste27 Hz. Mehdî’nin Deccalle olan enteresan bir mücadelesine yer verilmektedir. Her ne kadar Mamer ve Ebû İshak gibi ravîler, bu zâtın, Hz. Hızır olduğunu söylüyorlarsa da hadisin öncesi ve sonrasından onun Hz. Mehdî olduğu anlaşılmaktadır. Bu hadis-i şeriften anladığımıza göre Deccalın merkezde silahlı gözetleme yapan askerleri bulunmaktadır ki bu, onun büyük bir ordu ve hükümet gücüne sahip olduğunu göstermektedir. Buna dayanarak Hz. Mehdî’yi kendine bende etmek istemekte, kabul etmeyince de eziyet ve sıkıntı vermekte, tesirsiz hale getirmek için elinden gelen herşeyi yapmaktadır. Öyle ki “sırtı ve karnı döve döve genişletilmekte,” yani onun dâvâsı gün geçtikçe etrafa daha da yayılmaktadır.

    O, bunca eziyet ve işkenceye rağmen asla boyun bükmez, Deccalı tanımaz, aksine Deccallığı hakkındaki kanaati daha da pekişir, mağlup edilmez bir edayla insanlara şöyle seslenir: “Ey insanlar şüphe yok ki artık Deccal bana yaptığı bu işi artık insanlardan hiçbir kimseye yapamayacaktır.” Deccal yine onu öldürmek için alır. Ama onun boynu ile köprücük kemiği arası bir bakır levha haline geliverir ve Deccal artık onu kesebilecek hiçbir yol bulamaz. Sonunda onu iki eli ve iki ayağı ile yakalar ve fırlatıp atar. İnsanlar, Deccalın onu ateşe attığını sanırlar. Oysa o mü’min Cennet içine atılmıştır.

    Bu ifadeler Deccalın Hz. Mehdî’yi öldürmek istemesine rağmen bunu başaramayacağını göstermektedir. Ona diş geçiremeyecek, kılıcı da işlemeyecektir. Onu ateşe atması ise zamanında bir nevi Cehenneme dönen zindanlara atması demektir. Ama onun îmanı o zindanı da bir nevi Cennete çevirir. Çünkü Cennet ve Cehennem herşeyden önce gönülde yaşanır. Èman zindanları saraya, ateşleri âb-ı hayata çevirebilecek güçte bir iksirdir. Aynı zamanda bu Deccalın Hz. Mehdî’yi en ücrâ, ıssız yerlere süreceğini, oraların ise bağlık bahçelik yerler olacağını da göstermektedir.

    Müslim’daki hadisin sonu şöyle bitiyor: “İşte o mü’min âlemlerin Rabbi katında insanların şehadet bakımından en büyük olanıdır.”28

    Başka bir rivayette ise Hz. Mehdî’nin Süfyanla ilgili mücadelesine şöyle dikkat çekilir: “Süfyanla Mehdî yarışa hazır iki at gibi ortaya çıkarlar. Kâh Süfyanî gâlip gelir, kâh Mehdî.”29 Hz. Mehdî Şam’a geldiğinde Süfyanîler dallı budaklı ağaçlar kesip Taberiye gölüne atarlar.30 Horasan tarafına giden bir taife de Süfyanîleri mağlup eder.31 Sonunda Süfyanîler hilafeti Hz. Mehdî’ye teslim ederler.32

    Bu rivayetlerde de görüldüğü gibi Süfyan herşeye rağmen Hz. Mehdî’nin kılıncından kurtulamayacaktır. Hak ve hakikatin hükmettiği kâinatta bu kurulu düzene meydan okuyan, safsata, yalan ve hileden medet uman Deccalın teslim-i silâh etmemesi düşünülebilir mi?

    Hem o Hz. Mehdîden öyle bir darbe yiyecektir ki, bunu, unutmak mümkün olmayacaktır. Evet, “İslâmiyete darbe vuranların başlarında öyle müthiş bir patlayış olacak ki, Kıyamete kadar unutulmayacak.”33

    Burada hemen belirtelim ki, Deccal da nihayet insandır. Önemli olan onun şahsının değil, fikrinin, inançsızlığının, bozuk cereyanının öldürülmesidir. Yoksa onun şahsını bir virüs dahi öldürebilir.

    İşte ehl-i nifakın başına geçen, Şeriat-ı İslâmiyeyi tahribe çalışan bu müthiş şahsın meydana getirdiği münafıkâne cereyanı, Âl-i Beyt-i Nebevîden olan Hz. Mehdî öldürüp dağıtacaktır.34

    Evet, Deccalın kurduğu tahripkâr rejime karşı mücadele veren, onun tahribatını tamire çalışan Âl-i Beytten bu mübarek zât, Deccalın fitnesine son verecek, Süfyan komitesinin tahribatçı rejim-i bid’akâranesini tamir edip Sünnet-i Seniyyeyi ihya edecek; yani âlem-i İslâmiyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr niyetiyle şeriat-ı Ahmediyeyi (a.s.m.) tahribe çalışan Süfyan komitesi, Hz. Mehdî cemiyetinin mu’cizekâr manevî kılıncıyla öldürülecek ve dağıtılacaktır.35

    Hz. Mehdî, bunu arkasını dayadığı şahs-ı mânevîsi, seyyidler cemaatı ve diğer ehl-i îmanla birlikte gerçekleştirecektir.

    Bu konudaki gelişmelerin seyrinde de dikkat çekici noktalar vardır:

    Bediüzzaman’ın belirttiğine göre Süfyan, “Yediyüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiâr, bârika-asa bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeğe çalışır. Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. ‘Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarır’ diye rivayetlerden anlaşılıyor.”36

    “Rahmet-i İlâhiyeden ümit kesilmez. Çünkü Cenab-ı Hak, bin senedenberi Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tayin ettiği bu vatandaşların muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini muvakkat arızalarla perişan etmez. Yine o nuru ışıklandırır ve vazifesini idame ettirir.”37

    Bu bahsin devamında (el yazma nüshasında) Bediüzzaman, kendi el yazısıyla şu notu düşer: “Kılıncını ayağına vurdurmaz, düşmanına vurdurur. Kur’ân’a hizmetkâr eder. Ağlayan âlem-i İslâmı güldürür.”

    Hz. Mehdî, bu mücadeleleri esnasında elbette bir kısım sıkıntılarla karşılaşacaktır. Ona destek verenler de, cephe alanlar da çıkacaktır

    Hz. Mehdîye destek verenler
    Süfyan da, Mehdî de faaliyetlerini tek başlarına yürütmezler. Her ikisi de destek bulurlar. Zaman fert değil, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için Süfyan sırtını bir şer komitesine, Mehdî de dayanışmayı esas alan hak bir cemaate dayar.

    İlk anda Hz. Mehdînin etrafında toplananların sayısı oldukça azdır. Ama ihlaslıdırlar, sadıktırlar, sebatkârdırlar. Yılma bilmeyen bir azim, korku bilmeyen bir cesaret, ender rastlanan fedâkârlık içerisindedirler.

    Evet, onların başlangıçtaki sayıları Bedir Ashabı, yani 313 kişi kadar, Talut’la nehri geçenler kadar az, kalbleri uzlaşmış, şehid düşenlerine üzülmeyen, kendilerine katılanlara sevinmeyen39 kimselerden müteşekkildir. Onlar Allah yolunda kınayanın kınamasından, dedikodusundan korkmazlar.40 Hz. Ali’nin belirttiğine göre, bu insanlar hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir menfaate de sevinmezler.41 Azdırlar, ama bir ordu kuvvetindedirler. Güç ve kuvvetlerini ihlas, sadakat ve tesanüdden alırlar. Onun için “Ne kadar da az olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.”

    “İşte o pek kesretli muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır ve Hz. Mehdî’nin en has ordusudur.”42

    İhlas, sadakat, sebat ve cesaret dolu bu topluluğun halleri, Hz. Musa zamanında Calut’la mücadele eden Talut’u andırır. Talut’un kuvveti azdı. Emirlere uymayıp bir imtihan vesilesi olan nehirden su içip gevşeyen, Calut ve ordusuna güç yetiremeyeceklerini söyleyen askerlere karşı, herşeyi göze alan fedâkâr ve cefakâr az bir grup ise şöyle diyordu: “Nice az topluluk vardır ki, Allah’ın izniyle çok tupluluğa gâlip gelir.”43

    İhlası esas alan, ihlasla zerrenin güneşler kadar büyüyeceğine inanan bu samimi insanlar Süfyanizmi yıkmada zorlanmayacaklardır.

    Arap değil, diğer milletlerden olan bu yardımcılar44 her zalime ve cebbar oğlu cebbara gâlip geleceklerdir. Demir gibi kalblere sahip bu insanların diğer önemli bir özellikleri de geceleri âbid, gündüzleri de arslan kesilmeleridir.45

    Mehdî’nin ordusu zaman zaman darbeler yiyecek, zaman zaman o çetin görevi üstlenememek, rahatlık meyli; can, mal, mevki korkusu gibi çeşitli sebeplerle kendisinden ayrılanlar olacaktır. Ama “onlar buna aldırmayacak,”46 “Ayrılanlar da, muhalifler de ona zarar veremeyecek. O kendisinden ayrılanlara rağmen muzaffer olarak yoluna devam edecektir.”47 Böylece “mücahede edenlerle sabredenler ortaya çıkarılmış”48 olacaktır.

    Ona muhalefet edenler
    Mevdûdî, “Çok korkarım ki, Hz. Mehdînin getireceği yeniliklere karşı ilk feryadı basanlar; ulemâ ve sofîler olacaktır. Kezâ onun tanınabilmesi için alelâde bir adamın durumundan farklı şekillere sahip bulunacağını ummaktayım”49 der.

    Evet, Hz. Mehdî, ne yazık ki, Süfyan’ın engellemeleriyle kalmayacak, bir kısım hocaları da karşısında bulacaktır. Taklitçi içtihad âlimleri ona düşman kesilecek. Mehdî’nin mezhep imamlarına zıt hükmettiğini gördüklerinde bundan hoşlanmayacaklar, fakat karşı da gelemeyeceklerdir.*

    d. Kalbleri birleştirmesi
    Taklidî îmanları tahkikileştiren, îmanda inkişaf ve terakkì sağlayan Hz. Mehdî, her türlü iyilik ve güzelliğin kaynağı olan îmanla önce bir huzur atmosferi sağlar. O inanç birliği ile kalbleri birleştirir, kurtla kuzu bir arada yaşayacak derecede dostluğu, uhuvveti, hürmeti, muhabbeti tesis eder. Böylece ehl-i îman büyük bir kuvvet kazanır.

    Hz. Ali’nin belirttiğine göre “Allah, Mehdî için birçok insanları bulut parçaları gibi toplayacak ve Allah kalblerini telif edecektir.”

    Yine Hz. Ali’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, dünyanın sonu geldiğinde fitne ve kargaşalar çoğalacak, altın madeninde türediği gibi türeyecek, halk fitne içerisine dalacak, Şam ehli semadan yağan belâlarla darmadağın olacak ve o kadar zayıflayacak ki tilkiler bile harp etse mağlûp edecek.

    İşte böyle bir anda Hz. Mehdî üç zafer sancağıyla çıkıp Müslümanların kalblerini telif edecek, eski nimetlerini geriye verecek, görüşlerini birleştirip kalblerini yumuşatacaktır.50

    e. Adalet, sulh ve sükûnu tesis etmesi
    Herhangi bir kimseye ait olan şeye hak, hakkın hak sahibine verilmesi, yerine konulmasına da adalet diyoruz. Zulüm ise hakkın yerinden oynatılması, başka yerlere konulması demektir.

    Herşeyin ters yüz edildiği, zulmün başına adalet külahını geçirdiği bir zamanda ruh dünyası kararan insanlık hakkı, adaleti tesis edecek bir kurtarıcıyı her zamankinden daha çok aramaya başlayacaktır. Resûlullahın yolunda, onun tarzında bir insanın âleme reis olup hükmetmesini, problemlerine çözüm bulmasını, zulme son verip sulh ve sükûnu temin ve adaleti hâkim kılmasını bekleyecektir.

    İşte Hz. Mehdî böyle bir zamanda çıkacak, zulümle dolan yeryüzünü adaletiyle dolduracak,51 işleri düzene sokacak52 ve insanları hakka döndürünceye kadar mücadele edecektir.53

    O, zulüm, istibdad hâkim olan dünyayı öylesine sulh ve sükûna kavuşturacaktır ki Müslümanlar İslâmın ilk dönemlerindeki gibi yaşamaya başlayacaktır. Artık kan dökülmeyecek, uyuyan kimse de rahatsız edilmeyecektir.”54

    Onun döneminde iyilerin iyilikleri artar, kötülere bile iyilik yapılır.55

    f. Bolluk ve berekete vesile olması
    Îmanın hükmettiği bir dünyada nelerin gerçekleşebileceğini bir düşünün. Orada çalışkanlık, gayret, faaliyet, fedakârlık, cömertlik gibi güzel huylar namına ne varsa hepsi yeşerecek, meyvelerini vermeye başlayacaktır. Zâten îman, güzel meyveler veren nuranî bir ağaç değil midir?

    İşte Hz. Mehdî zamanında Asr-ı Saadette olduğu gibi küllenmiş duygular bir bir tomurcuklanacak, çiçek açacaklardır. Bu huzur ve sulh döneminin en göze çarpan özelliklerinden biri de rivayetlerde belirtildiği gibi bolluk ve bereketin görülmesidir.56

    Müslim’de, âhirzamanda geleceği bildirilen halife—ki İslâm âlimlerince bunun Mehdî olacağı bildirilir—malı sayılamayacak derecede taksim edecek57 ibaresi yer alır. Ebû Davud’daki ifade ise şöyledir:

    “Âhirzamanda bir halife gelir de malı avuç avuç verir, verdiği malı saymaz.”58

    Ebû Saidi’l-Hudrî’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte ise dönemindeki bolluk ve refahtan söz edilirken şöyle buyurulur:

    “Benim ümmetim onun döneminde öylesine bir refaha ulaşacaktır ki, o güne kadar benzerine asla rastlanmamıştır. O kadar ki yer ürünlerini verir, insanlardan hiçbir şey saklamaz, mal da o gün çok birikir. Adam kalkıp, ‘Ey Mehdî, bana ver!” dediğinde, Mehdî de ‘Al!’ der.”59

    “Ümmetim onun zamanında benzerine rastlanmamış derecede nimetlere kavuşacaklar, gök bol bol yağmurunu gönderecek. Yer de bitki ve mallardan hiçbir şey saklamayacak (yani yeraltı zenginliklerini insanların faydasına sunacaktır.)60 Onun döneminde yeryüzü hazinelerini dışarı fırlatacaktır.61 Hayvan sürüleri de fazlalaşacaktır.62

    Batılılarca kaleme alınan İslâm Ansiklopedisinde de, Macdonald’ın, Hz. Mehdî zamanındaki bu bolluğu şöyle anlattığını görüyoruz: “Müslümanlar onun şeriatini takip ederek, benzerini aslâ görmedikleri bir refaha erişeceklerdir. Yer bütün meyvelerini verecek ve gökler yağmurlarını boşaltacak, gümüş para ayaklar altına alınacak, hesap bile edilmeyecektir. Bir kimse her kalkışında, ‘Ey Mehdî! Bana ver!’ diyecek, o da, ‘Al!’ cevabını verecektir. Elbisesinin eteğiyle taşayabileceği herşeyi adamın önüne dökecektir.” Bunu Müslim-i Şerifin rivayet ettiği şu hadis-i şerif de desteklemektedir: ‘Ümmetim kaybolmaya yaklaşınca saymaksızın servetler saçan bir halife gelecektir.”63

    Bu bolluğun sebebini, teknolojinin geliştiği ve tohum ıslahı ile tarımda üretimin kat kat arttığı günümüzde anlamak zor olmasa gerek.

    Onun zamanında herşey olduğu gibi Müslümanların sayısı da artacaktır.64

    g. Mezhebleri tevhidi
    Muhyiddin-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye’sinde Hz. Mehdî’nin mezhebleri kaldıracağını, hâlis ve hakiki dinden başka bir mezheb kalmayacağını söyler.65

    Saadet-i Ebediye’de Hz. Mehdî’nin mezhebleri kaldıracağı tarzında bir rivayete yer verilir.66

    Mezhebleri kaldırmadan maksat Resûlullah dönemine dönüş olabilir. Daha açıkçası onun zamanında mezhebler birleştirilecek demektir. Bu ise Sözler’de anlatıldığı gibi, önceden asırlara göre şeriatlar değiştiği, hatta aynı asırda kavimlere göre bile ayrı ayrı şeriatler geldiği halde Resûlullahın Şeriatı her asra kâfî gelecek, bütün insanlık aynı dersi alabilecek, birtek muallimi dinleyebilecek, birtek şeriatle amel edebilecek bir özellikte gönderildiği için muhtelif şeriatlere ihtiyaç kalmamıştır. Ancak insanlık bütünüyle aynı seviyeye gelmediği ve aynı sosyal hayatı koruyamadığı için teferruatta bir derece ayrı ayrı mezheblere ihtiyaç duyulmuştur. Ne zaman ki çoğu insan yüksek bir okulun talebesi gibi, bir sosyal hayat tarzı içerisine girer, bir seviyeye gelirse o zaman mezhebler birleştirilebilir.67

    Şu halde, Hz. Mehdî zamanında insanlık bir yüksek okulun talebeleri gibi aynı fikrî ve kültürel yapıya kavuşacak, benzer sosyal hayat tarzını paylaşacak hale gelecek, dolayısıyla da ayrı ayrı mezheplere ihtiyaç kalmayacak, Mecelle türü tek bir hukuk sistemi Müslümanların ihtiyacına cevap verebilecektir.

    h. Dünya hâkimiyeti
    İmam-ı Rabbanî, Mektûbât’ında Peygamberimizin bir hadislerinden bahseder. Bu hadis-i şerife göre Peygamberimiz, yeryüzünün dört meliki bulunduğunu, bunlardan ikisinin Müslüman, ikisinin de kâfir olduğunu, Müslüman olanların Hz. Zülkarneyn’le Hz. Süleyman, kâfir olanlarının da Nemrud’la Buhtunnasr olduğunu bildirmiştir. Beşinci olarak da yere Ehl-i Beytinden birinin, yani Hz. Mehdînin hâkim olacağını zikretmiştir.68

    Konuyla ilgili başka bir hadis-i şerif de şöyledir:

    “Mehdî, tıpkı Zülkarneyn ve Süleyman (a.s.) gibi bütün dünyaya hükmedecektir.” 69

    Hadis-i şerifte Hz. Mehdî’nin Zülkarneyn’e benzetilmesi oldukça enteresandır. Hz. İbrahim döneminde yaşamış Yemen hükümdarlarından biri olan Hz. Zülkarneyn’i seyahatları, kavimlerle yaptığı mücadeleler ve nihayet zamanın azgın ve taşkın kavmi Ye’cüc ve Me’cüce karşı yaptığı meşhur seddiyle tanıyoruz.

    Allah’ın, sahip olduğu herşeyi ilmiyle kuşattığını bildirdiği,70 İskender diye de bilinen Hz. Zülkarneyn, yolculuğu esnasında “iki dağ arasına ulaşmış, hiçbir söz anlamaz derecedeki bir kavme rast gelmişti. Onların zulmünden bîzar olanlar, “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc, yeryüzünde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Sana bir vergi versek, onlarla bizim aramızda bir set yapar mısın?” demişlerdi.

    O da, onların yardımlarını da alarak sağlam bir set yapmak için kolları sıvamıştı. İki dağ arasını demir kütleleriyle doldurmuş, pekişmesi için de aralarına erimiş bakır dökmüştü. Ondan sonradır ki Ye’cüc ve Me’cüc ne o seddi aşabilmiş ve ne de ondan delik açabilmişti.

    Bu hadise, Kehf Sûresinin 93-97 âyetleri arasında anlatılır.

    Demek ki, zamanın terörizmine karşı sedd-i Zülkarneyn büyük bir görev üstleniyordu. Hz. Mehdî zamanında da ateizme dayalı anarşi dünyayı kasıp kavuracak, o da İslâmî hakikatlerle onlara set gerecektir.

    Küfre set geren faaliyetleriyle tanınacak olan Hz. Mehdî, İslâmı dünya kalesinin burcuna dikecektir. Ümm-ü Seleme’nin rivayet ettiği bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre Sünnet-i Seniyyeyi esas alan Hz. Mehdî, İslâmiyeti küre-i Arz’ın denizlerine kadar yayacaktır.71 Ancak onun fütûhâtı, dünya hâkimiyeti İslâmı yayma şeklinde, yani ilmen, maddeten değil, mânen olacaktır.

    Öyle ki İslâmın ezelî ve ebedî, her çağda yeni ve canlı olan, güzelliğinden hiçbirşey kaybetmeyen esas ve prensiplerini akıl ve gönüllere nakşedecek, duyurmadık bir yer bırakmayacak, her okuyanı etkisi altına alacak, kalb ve kafaları fethedecektir.

    O, İslâmın yüce hakikatlerini öylesine parlak ve güçlü bir şekilde gösterecek, sarsılmaz delillerle ispatlayacaktır ki, ele aldığı meseleler karşısında en muannid feylesoflar dahi susacak, itiraz edebilecek bir nokta bulamayacak; küfür ve zındıka her çeşidiyle bu yıkılmaz sedd-i Zülkarneyne çarpıp kendisi yıkılmak zorunda kalacaktır. Bu hâkimiyetin önünde hiçbir kuvvet duramayacaktır.

    Anarşi ve teröre karşı da en büyük bir sedd-i Zülkarneyn’dir bu mânevî surlar. Tarihin çeşitli devirlerinde anarşi ve fesat kaynağı olmuş, Deccalizmin hâkimiyet kurmaya çalıştığı asrımızda Büyük Deccala çanak tutarak fitne ve fesat kazanlarını kaynatmaktan geri kalmayan Ye’cüc ve Me’cüc denilen Mançur ve Moğol kabilelerinin istilâlarını da önler bu set.

    Hz. Zülkarneyn zamanında mazlum kavimler onların terörü altında eziliyorlardı. Hz. Zülkarneyn gedik dahi aşılamayacak sağlamlıktaki setiyle onları bu musibetten korumuştu.

    Gerek Büyük Deccalın sisteminin iskeletini teşkil eden komünizme ve gerekse İslâmı ve bütün mukaddesleri tahribi hedef olan Süfyanizme karşı günümüzün insanlarının da sağlam bir sedde ihtiyaçları vardır. Hz. İsa’nın şahs-ı mânevîsini temsil eden, teslisten kurtulup tevhide teslim olan Hıristiyan âlemiyle Hz. Mehdî’nin başını çektiği İslâm âlemi bu dehşetli fitneye, yani ateizme karşı kurduğu, kuracağı savunmaya yönelik bir kısım kuruluş ve birlik teşekküllerinin yanısıra mânevî bir set germekle de mükelleftir. İşte bu mânevî set, Yecüc ve Mecücün bu asırdaki temsilcisi komünizmin ruh, kalb ve kafaları istilâ etmesini önleyen îman ve Kur’ân hakikatleridir.

    Evet, zamanının yağmacı, anarşist, bozguncu, tahripçi Ye’cüc ve Me’cüc kabilelerinin tahribatına set germeyi başaran bu güçlü hükümdar, o günün dünyasına hâkim olacak derecede “yeryüzünde kudret sahibi” kılınmış ve kendisine “muhtaç olduğu herşeye ulaşabileceği bir sebep”72 verilmişti. Bu tasarrufunu o, Allah’ın ihsan ettiği ilim ve kudretle yapıyordu.

    Mehdî de dünyaya hâkim olacak.73 Vehbî ilim ve mânevî iktidarla desteklenen Hz. Mehdî, ihlas, sebat ve tesanüdü esas alan şahs-ı mânevîsiyle önce müthiş şerleri def’edecek, sonra da mânevî hâkimiyetini kuracak, güçlü delillere dayanan izah ve ispatları karşısında kefere ve fecere ya îmana gelecek, ya da susmak zorunda kalacaktır.

    Asrımızda Deccalizmin şahs-ı mânevîsi olan komünizm tehlikesi daha ortada yokken, 1911′de kaleme aldığı Muhakemat isimli eserinde doğmakta olan bu dehşetli tehlikeyi haber veren büyük islâm âlimi Bediüzzaman, başta Avrupa olmak üzere bütün dünyanın korkunç bir fitneye hamile olduğunu bildiriyordu. Dinden uzaklaşan Avrupa medeniyetinin iç yüzü karışmakta, birkısım fesat ve ihtilal fırkaları doğmaya başlamaktaydı. Eğer İslâmın sağlam ipi ve Zülkarneyn seddi gibi sağlam hakikatlerine iltica edilip dayanılmazsa, bu fesat fırkaları medeniyetlerini yerle bir edecekti, hattâ tehdit etmeye bile başlamıştı.74

    Sonraki yıllarda bu fitne ortaya çıkacak, bütün dünyayı kasıp kavuracak, önüne gerilen engelleri bir bolduzer gibi ezip geçecekti.

    Ahtapot misali cemiyet hayatını saran bu tehlikeyi Bediüzzaman, “Sedd-i Zülkarneyn’in tahribiyle Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, Şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) olan sedd-i Kur’ânînin tezelzülüyle ve Ye’cüc ve Me’cücden daha müthiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor”75 diye üzüntüyle dile getirecekti.

    Hıristiyanlığı mağlup eden ve anarşiyi yetiştiren kuzeyde çıkan dinsizlik cereyanının değişik ülkelerdeki ayak sesleriydi bunlar. Hile, entrika ve gasbla gücü kendinde toplayan bu şer odakları birer cellat olup çıkıyor, menhus rejimlerini masum ülkelere yerleştirmek için zulmü, istibdadı, kanı tek çare olarak görüyordu. Artık karşısında durulabilecek hiçbir maddî güç kalmamıştı.

    Bu müthiş tahribata karşı nasıl karşı konulacaktı?

    Ancak sedd-i Zülkarneyn gibi olan sedd-i Kur’ânî lâzımdı ki bu felâket durdurulabilsin. Bu sedd-i Zülkarneyn ise Kur’ân hakikatleriydi.

    Evet, Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve semavî dinlere dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı ancak bir kale hükmündeki îman ve Kur’ân hakikatleriyle karşı durulabilirdi.76

    “Dinsizlik Rus’u, şimdiye kadar yarı Çin’i ve yarı Avrupa’yı istilâ ettiği halde, bize karşı tecavüz ettirmeyip tevkif ettiren, hakàik-ı îmaniye ve Kur’âniyedir. Yoksa, Rusların tahribat nev’inden mânevî kuvvetlerine karşı adliyenin binden birine maddî ceza vermesiyle serserilere ve fakirlere, zenginlerin malını peşkeş çeken ve hevesli gençlere ehl-i namusun kızlarını ve ailelerini mübah kılan ve az bir zamanda Avrupa’nın yarısını istilâ eden bir kuvvete karşı, ancak ve ancak mânevî bombalar lâzım ki, o da hakikat-i Kur’âniye ve îmaniye atom bombası olup o dehşetli solculuk cereyanını durdursun. Yoksa, adliye vasıtasıyla yüzden birine verilen maddî ceza ile bu küllî kuvvet tevkif edilmez.”77

    Demek oluyor ki, Hz. Mehdî’nin dünya hâkimiyetinin silahı maddî değil, mânevî olacaktır. Mânevî güç o kadar kuvvetlidir ki, maddî gücün yapamadıklarını yapar.

    Biraz da Hz. Süleyman’la Hz. Mehdî’nin münasebetleri üzerinde duralım. Kuşların dilini bilecek derecede ilim sahibi, cinlere hükmedecek seviyede yaratıklara hâkim, bakırı eritip kazanlar döktürecek ölçüde sanayici, muhteşem saraylar yaptıracak kadar teknolojiye vâkıf, Kur’ân’ın “Ne güzel bir kuldur o!”79 diye tavsif ettiği Hz. Süleyman, sadece bir kısmını saydığımız bunca büyük nimete nasıl kavuşmuştu acaba?

    Şu duâsına borçluydu bütün bunları Hz. Süleyman. Allah’a şöyle yakarmıştı:

    “Ya Rabbî, beni bağışla. Ve benden sonra kimseye nasip olmayacak bir hükümranlık ver. Şüphesiz ki Sen pek çok lütuf ve ihsan sahibisin.”80

    Allah, onun duâsını kabul etti. “Şüphesiz o, Allah’a yönelmiş bir kimseydi.”81

    Hz. Süleyman bunca nimeti istemişti, istemesine ama hepsine şükür gözlüğüyle bakmayı, “tefekküre vesile”82 yapmayı da ihmal etmemişti.

    İşte onun kendini Allah yoluna bu adamışlığı, onu emsali görülmemiş bu ihsanlara kavuşturmuştu. O, yeryüzüne hükmü geçen bir hükümdardı. Son derece adaletliydi. Zâlimlerin korkulu rüyası, mazlumların şefkat meleği olmuştu. Daima hakkın, haklının yanında yer almış, ezileni kaldırmış, ülkesini sulh ve sükûna kavuşturmuştu.

    Hz. Süleyman, zenginliğin, bolluğun sembolüdür. Ülkeyi baştan sona imar etmiştir. 40 yıllık hükümranlığı esnasında kurda kuşa varıncaya kadar herkesi huzura kavuşturmuş, mutlu bir hayat sürmelerini sağlamıştı.

    Ancak o, haşmetli saltanatına rağmen musibetli dönemler yaşamaktan da kurtulamamıştı.

    Hz. Mehdî’yle onun arasında birkısım benzerlikler var.

    Hz. Süleyman mânen görevliydi. Hz. Mehdî de öyle.

    Hz. Süleyman dünyaya hükmediyordu. Hz. Mehdî de hükmedecek. Gerçi Hz. Mehdî, dağa, taşa, kuşa hükmü geçirebilecek derecede bir hükümranlığa sahip değil. Ama, Allah’ın izniyle taş gibi kalbleri yumuşatabilecek, kömür gibi ruhları elmaslaştırabilecek, ölü ruhları îmanın nuruyla diriltebilecek, dünyanın en ücrâ köşesinde de olsa hizmetleriyle mü’minlere moral, kâfirlere hüzün verebilecek bir iksir, yani hizmet ve eserlerin sahibidir.

    Evet, Hz. Mehdî de Hz. Süleyman gibi yeryüzüne hâkim olacaktır.83 Ama o, bu hâkimiyetini şahs-ı mânevîsiyle birlikte gerçekleştirecek; baştacı edindiği, müfaasını yaptığı kutsî hakikatleri ruh ve gönüllere nakşedecek ve bu Amerika’dan Japonya’ya, Rusya’dan Avusturalya’ya kadar dünyanın her ülkesinde varlığını, gücünü, hâkimiyetini hissettirecek, bu mânevî gücün karşısında küfrün çürük direkleri bir bir yıkılacak, teslim-i silah edeceklerdir. “Tesadüf, şirk ve tabiat”tan teşekkül eden fesat şebekesi, âlem-i İslâmdan nefy ve ihraç edilecektir.

    Hz. Süleyman kırk yıl saltanat sürmüştü. Hz. Mehdî de kırk yıl hükmedecek.

    Hz. Süleyman dönemi bolluk ve refah dönemleriydi. Hz. Mehdî zamanında da bolluk ve bereket görülecek.

    Hz. Süleyman, emrindekilerle ülkesini baştan başa îmar etmişti. Hz. Mehdî de talebeleriyle birlikte insanlığı mânen îmar edecek.

    Hz. Süleyman birkısım fitnelere maruz kalmıştı. Hz. Mehdî’de dinsiz komitenin sıkıntılarından kurtulamayacak.

    i. İstanbul’un fethi
    Hz. Mehdî’nin icraatlarından biri de İstanbul’u fethetmesidir. Bir rivayette ümmet-i Muhammed’in son emiri Ehl-i Beyt-i Nebevîden hüsn-ü sîret sahibi Mehdî’nin çıkacağı, Kayser şehrini fethedeceği, zamanında Deccalın çıkacağı ve Hz. İsa’nın gökten ineceğini bildirilir.84 Hatta Resûlullah bu konu üzerinde öylesine önemle durmuştur ki, dünyanın sonuna bir gün bile kalsa Allah’ın o günü uzatıp Kostantıniyeye fethedeceğini bildirmiştir.85

    Muhyiddin-i Arabî de, Mehdî’nin İstanbul şehrini Deccalın elinden kurtaracağı kaydeder.86

    Rivayetlerde bu fethin harp etmeden, Lâ ilâhe illallah tekbirleriyle gerçekleşeceği de belirtilmektedir.87 Ki bundan fethin mânevî yönden gerçekleşeceğini anlıyoruz.

    Kayser şehri Kostantıniyye, yani İstanbul’un ilk fethinin Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedildiğini, hadis-i şerifte de gerek kendisi ve gerekse askerlerinin medhedildiğini biliyoruz. Yukardaki hadiste ise bundan farklı bir yöne, yani İstanbul’un Deccalın çıktığı, Hz. Mehdî’nin indiği bir zamanda fethine dikkat çekilmiştir. Bundan bir zaman gelip İstanbul’un işgal edileceğini, fakat kurtarılacağını, ayrıca fısk u fesada gömüldüğü bir zamanda Hz. Mehdî’nin gelip onu mânen fethedeceğini çıkarabiliriz.

    ——————————————-
    1. Neseî ve Ebû Nuaym (Said Havva, A.g.e., 9:339).
    2. İs’âfü’r-Râğıbîn, s. 146; el-Havî, 2:66-67.
    3. A.g.e., s. 67-68; Rahbavî, Kıyamet Alâmetleri, s. 162-163.
    4. Tezkiretü’l-Kurtubî, s. 186; Şerhu’l-Makàsıd, 2:307; İs’âfü’r-Rağıbîn, s. 145.
    5. el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 42.
    6. Ikdü’d-Dürer, Varak: 9a.
    7. Tevbe Sûresi: 33.
    8. Nuru’l-Ebsâr, s. 186.
    9. el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 27.
    10. Hüseyin Hilmi Işık, Saadet-i Ebediye, s. 1029.
    11. M. Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye, s. 66.
    12. İmam-ı Rabbânî, Mektûbât, 1:565.
    13. Said Havva, A.g.e., 9:334.
    14. Kitabü’l-Bürhan, s. 67; el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 43
    15. Ikdü’d-Dürer, Varak: 5b; el-Burhan, Varak: 85b
    16. Rahbavî, Kıyamet Alâmetleri, s. 162, 163.
    17. Nursî, Mektûbât, s. 255.
    18. İmam-ı Rabbanî, Mektûbât (Arapçası), 1:234; Mektûbât-ı Rabbanî Tercümesi, çev. Abdülkadir Akçiçek, İstanbul: Çile Yayınları, 1:565, 566.
    19. Nursî, Mektûbât, s. 426.
    20. Buharî, Cenâiz: 80, Cihad: 178; Müslim, Fiten: 85-86, 95; Tirmizî, Fiten: 63.
    21. Buharî, İ’tisam: 10; İbni Mâce, Mukaddime: 1; Tirmizî, Fiten: 51.
    22. Müslim, Îman: 247.
    23. Ebû Davud, Cihad: 4.
    24. Tılsımlar Mecmuası, s. 212 (İs’afü’r-Rağıbîn’den naklen).
    25. el-Heytemî, el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 24.
    27. Müslim, Kitabü’l-Fiten, 23. Bab, 113. H. (H. 2938).
    28. Buharî, Fiten: 27; Fezâilü’l-Medine: 9; Müslim, Fiten: 112 (H. 2938).
    29. Nuaym bin Hammad, Kitabü’l-Fiten: Varak: 76a; el-Burhan, v. 92a.
    30. el-Havî li’l-Fetâvâ, s. 67-68.
    31. A.g.e., s. 67, 68; Tezkire, s. 187.
    32. Kitabü’l-Fiten, v. 50a.
    33. Kastamonu Lâhikası, s. 55.
    34. Mektûbât, s. 56.
    35. Mektûbât, s. 413.
    36. Şuâlar, s. 515.
    37. Mektûbât, s. 327.
    39. Kitabü’l-Bürhan, s. 57.
    40. İbni Mâce, 10:259.
    41. Sıddık Han, el-İzaa, s. 128.
    42. Emirdağ Lâhikası, 259.
    43. Bakara Sûresi, 249.
    44. Kıyamet Alâmetleri, s. 169.
    45. Kitabü’l-Bürhan, s. 57, 68.
    46. Râmûzü’l-Ehadîs, s. 476 (İbni Mâce’den).
    47. Râmûzü’l-Ehadîs, s. 487 (Taberânî’nin Kebir’inden.)
    48. Âl-i İmran Sûresi, 142.
    49. Mevdûdî, İslâmda İhya Hareketleri, s.
    * Bu konuda Muhyiddin İbni Arabî’nin görüşleri için bknz: s. 164.
    50. Hakim, Müstedrek’ten Mukaddime, Fasıl: 52; s. 318.
    51. Ebû Davud, Kitabü’l-Mehdî, 4:107 (H. 4284, 4290.); Sâdüddin Teftazanî, Şerhu’l-Makasıd, 2:307.
    52. Buharî, Kitabü’l-Fiten, 5.
    53. İbni Hacer, el-Metalibü’l-Âliye, 4:342 (H. 4553.)
    54. el-Burhan, Varak: 82a; Kitabü’l-Fiten, Varak: 51a.
    55. el-Bürhan, s. 17.
    56. el-Havî li’l-Fetâvâ, s. 67, 68; Rahbavî, Kıyamet Alâmetleri, s. 162, 163.
    57. Müslim, Kitap: 52 (H. 67-69.
    58. Ebû Davud, Kitap: 34.
    59. İbni Mâce Kitabü’l-Fiten: 34 (H. 4083.)
    60. Mecmaü’z-Zevâid, 7:317.
    61. el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 45.
    62. Müstedrek, 4:558.
    63. Macdonald, “Mehdî,” İslâm Ansiklopedisi, 7:478.
    64. Müstedrek, 4:558.
    65. Rahbavî, Kıyamet Alâmetleri, s. 186-187.
    66. Hüseyin Hilmi Işık, Saadet-i Ebediye, s. 1029.
    67. Sözler, s. 447.
    68. Mektûbât, 2:251.
    69. Kitabü’l-Bürhan, s. 10; el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 32; Rahbavî, Kıyamet Alâmetleri, s. 162, 163.
    70. Kehf Sûresi, 91.
    71. İbni Kesir, en-Nihaye, 1:27, 28; Suyûtî, el-Havî, 2:58, 59.
    72. Kehf Sûresi, 84.
    73. Râmûzü’l-Ehadis, 1:135.
    74. Nursî, Muhakemât, s. 38.
    75. Kastamonu Lâhikası, s. 111.
    76. Emirdağ Lâhikası, 1:90.
    77. Emirdağ Lâhikası, 2:297.
    79. Sâd Sûresi, 30.
    80. Sâd Sûresi, 35.
    81. Sâd Sûresi, 30.
    82. Sâd Sûresi, 32.
    83. el-Kavlü’l-Muhtasar, s. 24.
    84. Nuaym bir Hammad, Kitabü’l-Fiten, Varak: 59a.
    85. el-Bürhan, s. 74.
    86. M. Arabî, Fütûhât-ı Mekkiye, s. 66.
    87. Şârânî, Ölüm, Kıyamet, Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri, s. 445-446.

  47. KENDİNİ MEHDİ İLAN EDENLERE CEVAP

    “Siyasî, dinî, millî, ticarî, pek çok menfaatler uğrunda bindörtyüz küsür senedenberi Mehdî’den ve Mehdîlikten meded uman nice liderler, şarlatanlar, ihtilâlciler, akıl hastaları ve onlara kananlar görüldü.”(1)

    Bunlar doğru. Ancak “Mehdîlik istismar ediliyor” diye Mehdîlik inancına karşı delil getirmeye çalışmak doğru olamaz. Hangi mesele vardır ki istismar edilmemiş olsun veya kapısı istismara açık olmasın. En sağlam delillere dayandığı halde peygamberliği bile istismara kalkanlar olmamış mıdır? Daha Asr-ı Saadetteyken Müseylimetü’l-Kezzab, Esved el-Ansî gibi kimseler peygamberlik iddiasında bulunabilmişlerse, hatta ve hattâ geçmişte nemrut ve firavun gibi şahsiyetler ilâhlık dâvâsına kalkabilmişlerse, mehdîlik konusunun da istismarı önlenemez. Ancak bu noktada yapılması gereken, herşeyi yerli yerine oturtmak, dinin tavsif ettiği gibi anlatmak, doğru olanı gösterebilmek olmalıdır. İlim adamına düşen de budur. O zaman istismarların hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacaktır.

    İşte meseleyi yerli yerine oturtamama, hadisleri anlaşılması gerektiği gibi anlayamama sonucunda, ya rivayetleri olduğu gibi alıp inkâra kalkma veya âdetullaha, fıtrat kanunlarına ve imtihan sırrına ters düşer bir tarzda Deccal, Mehdî ve İsa Aleyhisselâmı bekleme gibi yanlışlıklar kaçınılmaz oluyor. Bu gerçeği şu satırlar ne güzel anlatır:

    “‘Âhirzamanda Hz. İsa Aleyhisselâmın nüzûlüne ve Deccalı öldürmesine ait ehadis-i sahihanın (sahih hadislerin) mânâ-yı hakikileri anlaşılmadığından, birkısım zâhirî ulemâlar, o rivayet ve hadislerin zâhirine bakıp şüpheye düşmüşler. Veya sıhhatini inkâr edip veya hurafevârî bir mânâ verip âdetâ muhal (imkânsız) bir sûreti bekler bir tarzda, avam-ı müslimîne zarar verirler. Mülhidler (dinsizler) ise, bu gibi zâhirce akıldan çok uzak hadisleri serrişte ederek, hakàik-ı İslâmiyeye (İslâm hakikatlerine)tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar.”(2)

    Öyleyse bu müteşâbih hadislerin gerçek tevilleri ortaya konmalıdır.

    Doğru bir Mehdî inancı

    Her şeyin yanlışı zararlı, tehlikeli olabileceği gibi yanlış bir Mehdî inancı da birçok sıkıntılara, zararlara sebep olabilmektedir. Bu böyle diye doğrusunu da öğrenmekten kaçınılamaz. Doğru, aşırılıklardan uzak olandır. Buna, İstanbul’un fethi sırasında yaşanan şu olay ne güzel bir örnektir: Fatih, tahta çıkışının birinci yılında Edirne’de devlet adamlarıyla ünlü âlimlerini toplar ve onlarla çocukluğundan beri rüyalarına giren İstanbul’un fethi meselesini istişare ediyor. Fakat toplantıya katılanlar bir türlü fetih harekâtına girişilmesine yanaşmamaktadırlar. Gerekçe olarak da, İstanbul fethinin ancak Hz. Mehdî’ye nasip olacağını ileri sürmekteler. Akşemseddin duruma hemen müdahale ederek şu izahı getirir: “İstanbul’u evvelâ Sultan Mehmed Han fetheyleyecektir. Daha sonra Frenkler alacaklar, Mehdî işte onlardan İstanbul’u kurtaracak, fetheyleyecektir.”
    Daha sonra münakaşalar, mübaheseler yapılır, Fatih de Akşemseddin’i haklı bularak İstanbul’un fethi hazırlıklarına başlar.(3)

    Bu örnekte de görüldüğü gibi birşeyin yanlışını savunmak başkadır, doğrusunu bilmek, savunmak daha başkadır. Yanlış yapılır endişesiyle doğrudan vazgeçilmez. “Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata fedâ edilmez.”(4)

    Bazı ehl-i takvânın mehdîliği kabullenmeleri

    İstismarcılar bir yana, bazı ehl-i takvâ insanların da mehdîlik dâvâsına kalktıklarını, bir kısmının sükûtî de olsa kabullendiklerini görüyoruz. Bunun sebebi ne olabilir?

    Bu soruya Mektûbât’ta şöyle cevap verilir:

    “Ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve ‘Mehdî olacağım’ diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller. Belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de, o nisbette tefâvüt eder; öyle de, mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefâvittir.

    Şu iltibasın (karıştırmanın) en mühim sebebi şudur: Makàmat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u âzama has bir nisbeti göründüğü ve Hazreti Hızır’ın bir münasebet-i hassası olduğu gibi bazı meşahirle (meşhur evliyalarla) münasebattar bazı makàmât var; hattâ o makamlara, ‘makam-ı Hızır,’ ‘makam-ı Üveys,’ ‘Makam-ı Mehdiyet’ tabir edilir.

    İşte bu sırra binâen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümûnesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebettar zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telakkì eder veya Mehdî itikad eder veya kutb-u âzam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha tâlip enaniyeti yoksa, o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla dâvâları şatahât sayılır; onunla belki mes’ûl olmaz. Eğer enâniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise, o zât enaniyete mağlûp olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahirden git gide gurura sükût eder; ya divanelik derecesine sükût eder, veyahut tarik-i haktan sapar. Çünkü, büyük evliyayı kendi gibi telakkì eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi, kendi kusurunu derk eder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.

    İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı Şeriatı elde tutmak ve usûlü’d-din ulemâsının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazzalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyânın tâlimâtlarını rehber etmek gerektir; ve dâima nefsini ittiham etmektir; ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrepteki şatahât (mânevî sarhoşluk), hubb-u nefisten neş’et ediyor. Çünkü, muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta bir elmas zanneder.”(5)

    Mehdî, Mehdîlik dâvâsında bulunacak mıdır?

    Hayır. Mehdî açıkça, “Ben Mehdîyim. Allah tarafından görevlendirildim. Bana uyun” diye ortaya çıkmaz. Bunu söylemekle görevli de değildir. O, ancak eser ve hizmetleriyle tanınır.

    Hz. Mehdî’nin, “Kendisini Mehdî olarak îlan edeceğini kabul etmemekteyim” diyen Mevdûdî, peygamberler dışında kimsenin bir iddiâ hakkına sahip olmadığını, dolayısıyla Hz. Mehdî’nin, “Ben Mehdî’yim” diye ortaya çıkmayacağını, Mehdîliğin iddiâyı değil, icraatı tazammun ettiğini belirtmekte ve peygamberlik ölçülerine göre hilafeti tesis edecek olan Mehdîyi ancak insanların eserleriyle tanıyabileceklerini de söylemeyi ihmal etmemekte ve sonra da görüşlerini şöyle dile getirmektedir:

    “Kanaatime göre Mehdî de, diğer inkılabçı liderler gibi sert mücadele ile yolu üzerindeki mûtad engellere karşı koyma zorunda kalacaktır. Saf İslâm esası üzerine yeni bir fikir ekolü vücuda getirecek ve halkın zihniyetini değiştirecek, ilmî ve siyasî mahiyette kuvvetli bir harekete girişecektir. ‘Cahiliye’ onu parçalamak üzere bütün kuvvet ve kudretini bir araya toplayacak, fakat âkibette “Cahiliyye” mağlup edilecek ve kuvvetli bir İslâm devleti kurulacaktır.”(6)

    ————————
    (1) Prof. Dr. Avni İlhan, Mehdilik. (İstanbul: Beyan Yayınları, 1993), s. 181-182.
    (2) B. Said Nursî, Kastamonu Lâhikası (Germany: 1994), s. 53.
    (3) Hüseyin Enisî, Menakıb-ı Akşemseddin, v. 9a-10b. Süleymaniye Kütüphanesi (Hacı Mahmud Efendi Bulümü, no. 4666′dan naklen, Müneccimbaşı Tarihi, İsmail Erünsal Tercümesi, I:258. sayfadaki dipnotu.)
    (4) Nursî, Mektûbât, s. 459.
    (5) Nursî, Mektûbât, s. 431, 432.
    (6) Mevdûdî, İslâmda İhya Hareketleri, s. 47-48

  48. Sayın Sedat

    “Ehli Sünnet Alimlerinin eserlerinde uydurma hadis olmayacağı” hususunda kendi inancınıza göre haklısınız. Peki, aşağıda yer alan hadisler hakkında ne düşünüyorsunuz?

    1. ÜMMÜ VELED SATILIR MI?

    (240)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Efendisinden çocuk doğuran cariyeyi efendisi artık satamaz, hibe edemez, miras olarak da bırakamaz. Hayatta kaldığı müddetçe ondan istifade eder. Ölecek olursa cariye hür olur.” [Muvatta, Itk: 6, (2, 776).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/43.

    (241)- Rezîn, Hz. Câbir (radıyallahu anh)’in şu sözünü kaydeder: “Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) zamanında ümmü veled’i satardık. Hz. Ömer bu alışverişten bizi yasaklayınca terk ettik.”
    [Ebu Dâvûd, Itk: 8, (3953); İbnu Mâce, Itk: 2, (2517).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/43-44.

    2. UYUYANIN ARKASINDA NAMAZ KILINIR MI?

    (2729)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), geceleyin ben önünde, kıbleyle arasında bir cenaze gibi uzanmış yatarken, namaz kılardı. Vitir kılacağı zaman bana da haber verirdi, ben de vitir kılardım.”

    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/28.

    (2740)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
    “Uyuyanın gerisinde namaz kılmayın, konuşanın gerisinde de!” buyurdular.”
    [Ebû Dâvud, Salât: 106, (694).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/37.

    3. SÜTRESİZ OLARAK NAMAZ KILAN BİRİNİN ÖNÜNDEN GEÇEN “EŞEK, DOMUZ, YAHUDİ, MECUSİ VE KADIN” NAMAZI BOZAR MI?

    (2732)- Diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz sütresiz olarak namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, Yahudi, Mecûsi, kadın… Namazın bozulmaması için onun önünden, bunların bir taş atımlık uzaktan geçmesi kifâyet eder.”
    Bir diğer rivâyette şöyle denmişti: “Namazı, (önden geçen) hayızlı kadın ve köpek bozar.”
    [Buhârî, Salât: 90, İlm: 18, Ezân: 161, Cezâu's-Sayd: 25; Müslim, Salât: 254, (504); Muvatta, Kasru's-Salât: 38, (1, 155); Ebû Dâvud, Salât: 110, 113 (703, 704, 715, 716, 717); Tirmizî, Salât: 252, (337); Nesâî, Kıble: 7, (2, 64, 65).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/30.

    (2743)- Hz. Ebû Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Kişi, önüne semer kaşı kadar bir şey bırakmadan namaz kılarsa; (önünden geçtiği takdirde) siyah köpek, kadın, eşek namazını bozar…”
    Ebû Zerr’e dendi ki:
    “Siyahın kırmızıdan, beyazdan farkı nedir?” Şu cevabı verdi:
    “Ey kardeşimin oğlu! Sen bana, benim Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sorduğum şeyi sordun. Efendimiz:
    “Siyah köpek şeytandır” buyurmuştu.”
    [Müslim, Salât: 265, (510); Ebû Dâvud, Salât: 110, (702); Tirmizî, Salât: 253, (338); Nesâî, Kıble: 7, (2, 63); İbnu Mâce, İkâmetu's-Salât: 38, (952).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/39.

    (2730)- Salîheyn’in diğer bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ)’nin yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Âişe (radıyallahu anhâ):
    “Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hâsıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim, (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım.” [Buhârî, Salât: 22, 99, 102, 103, 104, 105, 108, Amel fi's-Salât: 10, Vitr: 3, İsti'zân: 37; Müslim, Salât: 267, (512); Muvatta, Salâtu'l-Leyl: 2, (1, 117); Ebû Dâvud, Salât: 112, (711, 712, 713, 714); Nesâî, Tahâret: 120, (1, 101, 102), Kıble: 10, (2, 67).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/28.

    (2731)- Ebû Dâvud’da İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ)’dan gelen diğer bir rivâyette şöyle denmiştir: “Ben ve Abdulmuttaliboğullarından bir oğlan (veya köle) bir eşeğin üzerinde beraber geldik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sırada namaz kılıyordu. Eşeğe aldırma(yıp namaza devam et)ti. Derken yine Abdulmuttaliboğullarından iki kız çocuğu gelip safın arasına dâhil oldu, buna da aldırmadı.” [Buhârî, Salât: 90, İlm: 18, Ezân: 161, Cezâu's-Sayd: 25; Müslim, Salât: 254, (504); Muvatta, Kasru's-Salât: 38, (1, 155); Ebû Dâvud, Salât: 110, 113 (703, 704, 715, 716, 717); Tirmizî, Salât: 252, (337); Nesâî, Kıble: 7, (2, 64, 65).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/30.

    (2733)- el-Fadl İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi köyümüzde ziyaret etti. O sırada bizim bir küçük köpekle bir dişi eşeğimiz vardı. Bu ikisi önünde bulundukları halde ikindi namazı kıldı. Hayvanları ne azarladı ne de geriye kovaladı.” [Ebû Dâvud, Salât: 114, (718); Nesâî, Kıble: 7, (2, 65).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/31.

    4. DEVE AĞILLARINDA NAMAZ KILINIR MI?

    (3688)- Câbir İbnu Semure (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek:
    “Koyun eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu:
    “Dilersen abdest al, dilemezsen alma!” diye cevap verdi. Adam bunun üzerine:
    “Deve eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:
    “Evet, deve eti sebebiyle abdest al!” cevabını verdi. Adam tekrar:
    “Koyun ağıllarında namaz kılayım mı?” diye bir başka sual sordu:
    “Evet!” cevabını aldı. Tekrar sordu:
    “Pekala, deve ağıllarında namaz kılayım mı?”
    “Hayır!” buyurdu Aleyhissalâtu vesselâm.” [Müslim, Hayz: 97, (360).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/477.

    (3689)- Ebû Dâvud ve Tirmizî’de Berâ (radıyallahu anh)’nın rivayetlerine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle demiştir:
    “Deve ağıllarında namaz kılmayın, çünkü onlar şeytandandır.
    Koyun ağıllarından soruldu:
    “Oralarda kılın, çünkü onlar berekettir” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Tahâret: 72, (184); Tirmizî, Tahâret: 60, (81).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/477-478.

    (2696)- Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Koyun ağıllarında namaz kılın. Zîra koyunlar mübârek (hayvanlar)dır. Deve damlarında namaz kılmayın, zîra onlar şeytanlardandır.” [Ebû Dâvud, Salât: 25, (493).] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/536.

    (2703)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Küre-i arz bana bir mescid ve temiz kılındı. Ümmetimden her kim bir namaz vaktine ulaştı mı nerede olursa namazını kılsın.” [Nesâî, Mesâcid: 42, (2, 56).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/544.

    5. ATEŞTE PİŞEN YİYECEKLER ABDESTİ BOZAR MI?

    (3681)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’den nakledildiğine göre, Ebû Hüreyre mescidde abdest alırken yanına Abdullah İbnu Kârız gelir. Ona, Ebû Hüreyre şu açıklamayı yapar: “Bir keş (kurumuş çökelek) parçası yedim, bu sebeple abdest alıyorum. Çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “Ateşte pişen şeyler yiyince abdest alın” dediğini işittim.” [Müslim, Hayz: 90, (352); Nesâî, Tahâret: 122, (1, 105, 106); Tirmizî, Tahâret: 58, (79); Ebû Dâvud, Tahâret: 76, (194).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/472.

    (3682)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) koyun budu yedi ve namaz kıldı, abdest almadı.”
    Buhârî’nin bir başka rivayetinde: “Tencereden eliyle etli kemik aldı” denmiştir.
    Müslim’in bir rivayetinde: “Budu kemirdi, sonra namaz kıldı, abdest tazelemedi” denmiştir.[Buhârî, Vudû: 50, Et'ime: 18; Müslim, Hayz: 91, (354); Muvatta, Tahâret: 91, (1, 25); Ebû Dâvud, Tahâret: 75, (187); Nesâî, Tahâret: 123, (1, 108).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/474.

    6. (3687)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) süt içti. Ne mazmaza yaptı ne abdest aldı; namazını kıldı.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/476.

    6. AT, KADIN VE EV UĞURSUZ MU?

    (1995) (6617)- Salim’in babası (Abdullah İbnu Ömer) radıyallahu anhüma anlatıyor. “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Uğursuzluk üç şeydedir: At, kadın ve evdedir.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/218-219.

    (4093)- İbnu Mes’ûd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir, uğursuzluk çıkarmak şirktir. (İhtiyarsız kalbine uğursuzluk vehmi gelip içinde bazı şeylere karşı nefret duyan) hâriç bizden kimsede bu yoktur. Lakin Allah onu tevekkülle giderir.” [Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3910); Tirmizî, Siyer, 47, (1614).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/464-465.

    (4094)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ne sirayet (bulaşma), ne de uğursuzluk vardır. Benim fe’l hoşuma gider.” Yanındakiler sordu: “Fe’l nedir?”
    “Güzel bir sözdür!” buyurdu.”
    [Buhârî, Tıbb 44, 54; Müslim, Selam 113, (2224); Ebu Dâvud, Tıbb 24, (3916); Tirmizî, Siyer 47, (1615).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/465.

    7. HAYVANA TEMAS EDENE HADD TAKDİR EDİLMİŞ MİDİR?

    (1620)- Yine İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Kim bir hayvana temas ederse onu öldürün, hayvanı da beraber öldürün” buyurdu.” İbnu Abbâs’a: “Hayvanın günahı ne (o niçin öldürülsün?)” diye soruldu. Şu cevabı verdi: “(Bu hususta Resûlullah’tan bir şey işitmedim). Tahminimce eti yenmesin veya ondan istifade edilmesin diyedir. Zîra ona, bu muamele yapılmıştır.” [Ebû Dâvud, Hudud 30, (4464); Tirmizî, Hudud 23, (1454).]
    Ebû Dâvud ve Tirmizî’de şu rivâyet de gelmiştir: “Hayvana temas edene bir hadd takdir edilmemiştir.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:6/255.

    4465. İbn Abbas (r.â) şöyle demiştir:
    “Hayvana ilişkide bulunana had yoktur.”
    [Tirmizi, Hudud 23.]
    Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 15/162.

    8. KABİRLERİN ÜZERINE OTURULUR MU?

    (5467)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bir kızının defnine şahid olduk. Bu definde Resûlullah kabrin üzerine oturmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm’ın gözlerinden yaş aktığını gördüm.
    “Aranızda bu gece günah işlemeyen (cima yapmayan) var mı?” buyurdular. Ebu Talha radıyallahu anh: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben varım!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:
    “Öyleyse kabrine in!” buyurdular.
    Râvi der ki: “Ebu Talha kabre inip onu defnetti.” [Buhâri, Cenâiz 72.]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/282-283.

    (5483)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Birinizin bir kor üzerine oturup elbisesini oradan da bedenini yakması, kendisi için bir kabrin üzerine oturmaktan daha hayırlıdır.” [Müslim, Cenaiz 96, (971); Ebu Davud, Cenaiz 77, (3228); Nesâî, Cenaiz 105, (4, 95).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/296.

    9. CENAZE ÖNÜNÜNDE YÜRÜNÜR MÜ?

    (5448)- Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Cenazeyi ne ses (matem), ne de ateşle takip etmeyin.”
    Bir rivayette şu ziyade var: “Cenazenin önünde yürümeyin.” [Muvatta, Cenâiz 13, (1, 226); Ebu Dâvud, Cenâiz 46, (3171).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/268.

    (5450)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenazenin önünde yürürdü. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman da (önde yürürdü).” [Tirmizî, Cenâiz 26, (1007).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/269.

    10. FITRAT KAÇTIR?

    (2147)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” [Buhârî, Libâs 63, 64, İsti'zân 51; Müslim, tahâret 39, (257); Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, (2, 921); Tirmizî, Edeb 14, (2757), Ebû Dâvud Tereccül 16, (4198); Nesâî, Tahâret 10, 11, (1, 14, 15).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/523.

    (2148)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu’lmâ yani istinca yapmak.” [Müslim, 56 (261); Ebû Dâvud, Tahâret 29, (53); Tirmizî, Edeb 14, (2758); Nesâî, Zînet 1, (8, 126, 127).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/527.

    11. BIÇAK KULLANILMALI?

    (3881)- Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Eti bıçakla kesmeyin. Çünkü bu, yabancıların işidir. Siz dişlerinizle kemirerek yiyin. Çünkü bu, sıhhat ve âfiyet için daha iyidir.” [Ebu Davud, Et'ime 21, (3778).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/109.

    (1948)- Şeddâd İbnu Evs (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: “Allah Teâlâ hazretleri, her şeyde iyiliği emretmiştir. Öyleyse öldürdügünüz zaman öldürmeyi iyi yapın. Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvana (zahmet vermeyin) rahat ettirin.” [Müslim, Sayd 57, (1955); Tirmizî, Diyât 14, (1409); Ebû Dâvud, Edâhi 12, (2815); Nesâî, Dahâya 22, (7, 227); İbnu Mâce, Zebâih 3, (3170).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/207.

    12. UMRE VACİP Mİ, VACİP DEĞİL Mİ?

    (1179)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan:
    “Umre vacib midir?” diye sorulmuştu, şu cevabı verdi:
    “Hayır! Ancak, umre yapmanız faziletli bir ameldir.” [Tirmizî, Hacc 88. (931).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/300-301.

    (1180)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ)’ın: “Umre vacibtir” dediği rivayet olunmuştur. [Tirmizî, Hacc 88, (931).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/301

    13. HZ. PEYGAMBER MEKKE’DE KAÇ YIL İKAMET ETTİ?

    (5531)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mekke’de, kendisine vahiy geldiği durumda on üç yıl ikamet etti. Altmış üç yaşında da vefat etti.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/347.

    (5532)- Bir başka rivayette de şöyle demiştir: “Mekke’de ses işitir ve ışık görür olduğu halde on beş yıl ikamet etti. Bunun yedi yılında ışıktan başka bir şey görmedi, sekiz senesinde vahiy aldı. Medine’de on yıl ikamet etti. Altmış beş yaşında olduğu halde vefat etti.”
    [Buharî, Megazî 85, Fezailu'l-Kur'an 1; Müslim, Feazail 117, 121, (2351, 2353); Tirmizî, Menakıb 28, (3652, 3653).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/348.

    14. HZ. PEYGAMBER KAÇ YAŞINDA VEFAT ETTİ?

    (5530)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) altmış üç yaşında vefat etmiştir.” [Buharî, Menakıb 10; Müslim, Fezail 115, (2349); Tirmizî, Menakıb 28, (3655).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/347.

    (5532)- Bir başka rivayette de şöyle demiştir: “Mekke’de ses işitir ve ışık görür olduğu halde on beş yıl ikamet etti. Bunun yedi yılında ışıktan başka bir şey görmedi, sekiz senesinde vahiy aldı. Medine’de on yıl ikamet etti. Altmış beş yaşında olduğu halde vefat etti.”
    [Buharî, Megazî 85, Fezailu'l-Kur'an 1; Müslim, Feazail 117, 121, (2351, 2353); Tirmizî, Menakıb 28, (3652, 3653).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/348.

    15. HZ. PEYGAMBER BELİRLİ GÜNLERDE ORUÇ TUTMAYA ÖNEM VERİR MİYDİ?

    (3161)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) pazartesi ve Perşembe günlerinde oruç(la sevap) arardı.”
    [Tirmizî, Savm: 44, (745); Nesâî, Savm: 70, (4, 202, 203); İbnu Mâce, Sıyâm: 42, (1739).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/476.

    (3163)- Abdullah İbnu Katâde İbni Milhân el-Kaysî, babası (radıyallahu anh)’ndan anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bize eyyam-ı bî’z’de yani ayın onüç, ondört ve onbeşinci günlerinde oruç tutmamızı emrederdi ve “Bunlar yıl orucu vaziyetindedir” derdi.”
    [Ebu Dâvud; Savm: 68, (2449); Nesâî, Savm: 83, (4, 220, 221).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/478.

    (3165)- Muâzetu’l-Adeviyye anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’den sordum: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) her ay üç gün oruç tutar mıydı?”
    “Evet!” diye cevap verdi. Ben tekrar:
    “Ayın hangi günlerinde tutardı?” dedim.
    “Hangi günde oruç tuttuğuna ehemmiyet vermezdi” diye cevap verdi.”
    [Müslim, Sıyâm: 194, (1160); Ebu Dâvud, Savm: 70, (2453); Tirmizî, Savm: 54, (763).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/479.

    (3168)- İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)’ye: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) herhangi bir güne ayrı bir ehemmiyet verir miydi?” diye sordum.
    “Hayır!” dedi ve ilave etti: “O’nun ameli hafif ve devamlı yağan yağmur gibiydi. Hanginiz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tahammül ettiği şeye dayanabilir?”
    [Buhari, Savm: 64; Rikâk: 18; Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin: 217, (783); Ebu Dâvud, Salât: 317, (1370).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/481.

    16. HANIMINI ÖPEN BİRİNİN ABDESTİ BOZULUR MU?

    (3668)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kadınlarından birini öptü, sonra dönüp namaza gitti, abdest tazelemedi.”
    Urve rahimehullah der ki: “Kendisine: “Bu, sizden başka bir hanımı olmamalı!” dedim. Hz. Âişe gülmekle cevap verdi.”
    [Ebû Dâvud, Tahâret: 69, (178, 179, 180); Tirmizî, Tahâret: 63, (86); Nesâî, Tahâret: 121, (1, 104); İbnu Mâce, Tahâret: 69, (502).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/461.

    (3669)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Erkeğin hanımını öpmesi veya ona eliyle dokunması hep mülâmese (değme) sayılır. Öyleyse kim hanımını öperse veya eliyle dokunursa abdest alması gerekir.” Bu rivayetin bir benzeri İbnu Mes’ud’dan gelmiştir. [Muvatta, Tahâret: 64, (1, 43).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/461.

    17. ORUÇLU OLDUĞU HALDE HANIMINI ÖPEN BİRİSİNİN ORUCU BOZULUR MU?

    (3141)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) oruçlu olduğu halde hanımlarından birini öperdi” (Hz. Aişe bunu söyleyip sonra güldü.)
    [Buharî, Savm: 24, 23; Müslim, Sıyâm: 62-65, (1106); Muvatta, Sıyâm: 14, (1, 292); Ebu Dâvud, Savm: 33, (2382-2386); Tirmizî, Savm: 31, (727-729).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/453.

    (3142)- Bir başka rivayette şöyle der: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), oruçlu iken mübaşerette bulunurdu. O, nefsine hepinizden çok hâkim idi.”
    [Buharî, Savm: 24, 23; Müslim, Sıyâm: 62-65, (1106); Muvatta, Sıyâm: 14, (1, 292); Ebu Dâvud, Savm: 33, (2382-2386); Tirmizî, Savm: 31, (727-729).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/453.

    (3143)- Hz. Câbir anlatıyor: “Hz. Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anhümâ) (bir gün telâşla gelerek):
    “Ey Allah’ın Resulü! Bugün ben büyük bir hatada bulundum, oruçlu iken (hanımımı) öptüm!” dedi. Resûlullah da şöyle cevapladı:
    “Sen oruçlu iken mazmaza yapmaz mısın? (Bu orucunu bozar mı?)”
    (Ravilerden İsa İbnu Hammâd rivayetinde) der ki: “Dedim ki: “Bunda bir beis yok!” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Öyleyse niye (öpmeden telaşa düşüyorsun?)” [Ebu Dâvud, Savm: 33, (2385).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/454.

    535. (1686) (6522)- Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın azadlılarından Meymune radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a oruçlu iken, oruçlu hanımını öpen adam hakkında sorulmuştu: “İkisinin orucu da bozulur!” buyurdular.” [İbnu Mâce, Savm: 19, (1686).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/165.

    18. HACAMAT OLMAK ORUCU BOZAR MI?

    (3133)- Ebu Sa’id (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Üç şey vardır orucu bozmaz: Hacamat olmak (kan aldırmak), kusmak, ihtilam olmak.” [Tirmizî, Savm: 24, (719).]İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/448.

    (3135)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ihramlı olduğu halde hacamat oldu. Keza oruçlu iken de hacamat oldu.”
    [Buharî, Savm: 32, Tıbb: 11; Müslim, Hacc: 87, (1202); Ebu Dâvud, Savm: 29, (2372, 2373); Tirmizî, Savm: 61, (775, 776, 777).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/449.

    (3138)- Râfi’ İbnu Hadîc (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: “Hacamat ettiren de, hacamat eden de orucunu açmıştır.” [Tirmizî, Savm: 60, (774); Ebu Dâvud, Savm: 28, (2367); İbnu Mâce, Savm: 18, (1679, 1680, 1681).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/451.

    19. ZEKERİNE DEĞEN BİRİSİNİN ABDESTİ BOZULUR MU?

    (3671)- Talk İbnu Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına geldik. (Biz huzurlarında iken) bir adam geldi. Sanki o bir bedevi idi.
    “Ey Allah’ın Resulü! dedi, kişi abdest aldıktan sonra zekerine değerse ne gerekir (abdesti bozulur mu, bozulmaz mı?)” Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu cevabı verdi:
    “O, kendisinden bir parça değil midir?”
    [Ebû Dâvud, Tahâret: 71, (182, 183); Tirmizî, Tahâret: 62, (85); Nesâî, Tahâret: 120, (1, 101).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/463.

    (3672)- Büsre Bintü Safvân (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Zekerine değen abdest almadıkça namaz kılmasın.”
    [Tirmizî, Tahâret: 61, (82, 83, 84); Muvatta, Tahâret: 58, (1, 42); Ebû Dâvud, Tahâret: 70, (181); Nesâî, Tahâret: 118, (1, 100).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/464.

    20. NAMAZA FATİHA SURESİNDEN ÖNCE BESMELE OKUNUR MU OKUNMAZ MI?

    (2527)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kırâatini bismillâhirrahmânirrahîm ile başlatıyordu.”
    [Tirmizî, Salât: 181, (245).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/400.

    2. (2528)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman (radıyallahu anhüm) ile birlikte namaz kıldım. Onlardan hiçbirinin bismillâhirrahmânirrahîm’i okuduklarını işitmedim.”
    [Buhârî, Ezân: 89; Müslim, Salât: 50, (399); Muvatta, Salât: 30, (1, 81); Ebû Dâvud, Salât: 124, (782); Tirmizî, Salât: 182, (246); Nesâî, İftitah: 21, 22, (2, 133-135); İbnu Mâce, İkâmet: 4, (813-815).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/400.

    3. (2529)- İbnu Abdillah İbnu Muğaffel (rahimehullah) anlatıyor: “Ben (namazda) bismillâhirrahmânirrahîm’i okumuştum. Babam işitti. Bana:
    “Oğulcuğum, (bu yaptığın) bir bidattir. bidatten sakın!” dedi. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ashâbından her kimle karşılaştı isem, hepsinin de bidatten nefret ettiği kadar bir başka şeyden nefret etmediğini gördüm. Babam sözlerine şöyle devam etmişti:
    “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la, Hz. Ebû Bekr’le, Hz. Ömer’le, Hz. Osman’la (radıyallâhu anhüm) namaz kıldım. Onlardan hiç birinin bunu (besmeleyi) okuduklarını işitmedim. Onu sen de okuma. Sadece “Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn” de.”
    [Tirmizî, Salât: 180, (244); Nesâî, İftitah: 22, (2, 135).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/401.

    21. NEBİZ YAPARKEN KURU ÜZÜMLE İLE HURMA KARIŞTIRILIR MI?

    (2284)- Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kuru üzümle hurmanın, taze hurma ile hurmanın karıştırılmalarını yasakladı ve dedi ki:
    “Kuru üzümle hurmayı, koruk hurma ile olgun hurmayı karıştırarak birlikte nebiz kurmayın.”
    [Buhârî, Eşribe 11, Müslim, Eşribe 16, (1286); Ebû Dâvud, Eşribe 8, (3703); Tirmizî, Eşribe 9, (1877); Nesâî, Eşribe 8, (8, 290).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/147.

    (2288)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) için kuru üzümden nebiz kurardık, içerisine de hurma atardık.”
    [Ebû Dâvud, Eşribe: 8, (3707).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/149.

    22. AYAKTA İKEN SU İÇİLİR Mİ?

    (2241)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a zemzemden sundum, ayakta olduğu halde içti.”
    [Buhârî, Eşribe: 16, Hacc: 76; Müslim, Eşribe: 120, (2027); Tirmizî, Eşribe: 12, (1883); Nesâî, Hacc: 165, (5, 237).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/105.

    (2247)- Kebşetu’l-Ensârî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girmişti. (Duvarda) asılı olan bir kırbanın ağzından ayakta su içti. Ben hemen kırbaya gidip ağzını kestim.”
    [Tirmizî, Eşribe: 18, (1893); İbnu Mâce, Eşribe: 21, (3423).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları :8/107.

    (2245)- Hz. Enes (radıyallâhu anh): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakta içmeyi yasakladı” demişti. Kendisine:
    “Ya yemek? (Bu husustaki hüküm nedir)” diye soruldu.
    “Bu daha şiddetle yasaktır!” dedi veya şöyle dedi.
    “Bu daha şerli, daha kötü!”
    [Müslim, Eşribe: 113. (2024); Tirmizî, Eşribe: 11, (1880); Ebû Dâvud, Eşribe: 13, (3717).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/106.

    (2246)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:
    “Sizden kimse sakın ayakta içmesin. Kim unutarak içerse hemen kussun.”
    [Müslim, Eşribe: 116, (2026).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/106.

    23. HZ. PEYGAMBER VİTİR NAMAZININ İLK İKİ REKATİNDE SELAM VERİR MİYDİ, VERMEZ MİYDİ?

    (2998)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek’atinde selam vermezdi.”
    [Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl: 36, (3, 235).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/300.

    (2999)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek’atinde selam verirdi, öyle ki (o sırada) bazı ihtiyaçları için emirde bulunurdu.”
    [Buhârî, Vitr: 1, Muvatta, Salâtu'l-Leyl: 20, (1, 125).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/300.

    24. ALTIN ERKEKLERE HARAM MI?

    (2096)- İbnu Abbas (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın elinde altından bir yüzük gördü. Onu çıkarıp attı ve:
    “Biriniz tutup ateşten bir parçayı alıp eline koyuyor!” buyurdu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gidince adama: “Yüzüğünü al (başka sûrette) ondan faydalan” dediler. O:
    “Hayır! Vallâhi ebediyen almayacağım, onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) attı” dedi.” [Müslim, Libâs 52, (2090).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/471.

    (2098)- Saîd İbnu’l-Müseyyeb anlatıyor: “Hz. Ömer, Süheyb (radıyallâhu anhümâ)’e: “Niye parmağında altın yüzük görüyorum?” dedi. Beriki: “Onu senden daha hayırlı olan da gördü, ama ayıplamadı” deyince, Hz. Ömer:
    “O da kimmiş?” dedi. Süheyb: “Resûlullah!” cevabını verdi.” [Nesâî, Zînet 42, (8, 164, 165).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/472.

    (5286)- Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir miktar ipek alıp sağ avucuna koydu, bir miktar da altın alıp sol eline koydu sonra da:
    “Şu iki şey ümmetimin erkek kısmına haramdır!” buyurdu.” [Ebu Davud, Libas 14, (4057); Nesâî, Zinet 40, (8, 160).]
    Tirmizî, ve Nesâî’de Ebu Musa’dan gelen diğer bir rivayette: “Ümmetimin erkeklerine, ipek elbise ve altın haram kılındı, kadınlarına helal kılındı” buyrulmuştur.
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/80.

    25. ALTIN KADINLARINA HARAM MI?

    (2097)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a Habeş kralı Necâşî’den hediyeler geldi. İçerisinde Habeşî kaşlı bir de altın yüzük vardı. Resûlullah onu bir çöple veya tiksinerek bir parmağıyla aldı. Kızı Zeyneb’in kızı Ümâme Bintu Ebî’l-Âs’ı çağırıp: “Yavrucuğum al şunu, takın!” dedi.” [Ebû Dâvud, Hâtem 8, (4235).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/472.

    (2104)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Bir kadın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek sordu:
    “İki altın bilezik hakkında ne dersiniz, (takayım mı?)”
    “Ateşten iki bileziktir, (takmayın!)” deyip cevap verdi. Kadın devamla:
    “Pekâlâ altın gerdanlığa (ne dersiniz?)” diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’dan yine:
    “Ateşten bir gerdanlık!” cevabını aldı. O, yine sordu:
    “Bir çift altın küpeye ne dersiniz?”
    “Ateşten bir çift küpe!”
    Kadında bir çift altın bilezik vardı. Onları çıkarıp attı ve:
    “(Ey Allah’ın Resûlü), kadın kocası için süslenmezse, onun yanında kıymeti düşer” dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
    “Sizden birine, gümüş küpeler takınmasından, bunları za’feran veya abîr ile sarartmasından kimse engel olmaz!” cevabını verdi.” [Nesâî, Zînet 39, (8, 159).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/475-476.

    (2105)- Sevbân (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanına Fâtıma Bintu Hübeyre, elinde altından iri yüzükler (Feth) olduğu halde gelmişti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), kadının ellerine vurmaya başladı. Fâtıma da hemen (oradan sıvışıp) Resûlullah’ın kerîmeleri Fâtımatu’z-Zehrâ (radıyallâhu anhâ)’nın yanına girdi. Ona Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın kendisine olan davranışını anlattı. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (radıyallâhu anhâ) boynundaki altın zinciri çıkarıp: “Bunun bana Hasan’ın babası Hz. Ali (radıyallâhu anhümâ) hediye etti” dedi. Zincir daha elinde iken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanlarına girdi ve şunu söyledi:
    “Ey Fâtıma! Halkın: “Resûlullah’ın kızının elinde ateşten bir zincir var!” demesi seni memnun eder mi?” dedi ve böyle diyerek oturmadan geri dönüp gitti. Bunun üzerine Fâtıma (radıyallâhu anhâ) zinciri çarsıya gönderip sattırdı, parasıyla bir köle satın aldı ve onu âzad etti.
    Bu olanlar Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a anlatılınca: “Fâtıma’yı ateşten kurtaran Allah’a hamdolsun!” buyurdular.” [Nesâî, Zînet 39, (8, 158).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/477.

    26. HZ. PEYGAMBER YÜZÜĞÜ HANGİ ELİNE TAKARDI?

    (2100)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.” [Ebû Dâvud, Hâtim 5, (4226); Nesâî, Zînet 49, (8, 175).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/474.

    (2102)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı. [Ebû Dâvud, Hâtem 5, (4227, 4228).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/474.

    27. İHRAMLI EVLENEBİLİR Mİ?

    (1233)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Meymune validemizle (radıyallahu anhâ) ihramlı iken tezevvüc buyurdular.” [Buharî, Cezâu's-Sayd 12, Meğâzi 43, Nikâh 30; Müslim, Nikâh 46, (1410); Ebu Dâvud, Menasik 39, (1844, 1845); Tirmizî, Hacc 24, (842); Nesâî, Hacc 90, (1, 191, 192).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/353.

    (1237)- Hz. Osman (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İhramlı ne evlenir, ne evlendirir, ne de dünür gönderir.” [Müslim, Nikâh 41, (1409); Muvatta, Hacc 70, (1, 348, 349); Ebu Dâvud, Menâsik 37, (1841); Tirmizî, Hacc 23, (840); Nesâî, Hacc 91, (5, 192).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:5/356.

    28. HZ. PEYGAMBER(S.A.V), HZ. MEYMÛNE(R.A) İLE İHRAMLI İKEN Mİ EVLENDİ?

    (1233)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Meymune validemizle (radıyallahu anhâ) ihramlı iken tezevvüc buyurdular.” [Buharî, Cezâu's-Sayd 12, Meğâzi 43, Nikâh 30; Müslim, Nikâh 46, (1410); Ebu Dâvud, Menasik 39, (1844, 1845); Tirmizî, Hacc 24, (842); Nesâî, Hacc 90, (1, 191, 192).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 5/353.

    (1234)- Ebû Râfi’ (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ihramsız iken Meymûne (radıyallahu anhâ) ile evlendi. İhramsız olduğu halde onunla gerdek yaptı. İkisinin evlenmesinde aralarında ben elçilik yapmıştım.” [Tirmizî, Hacc 23, (841).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 5/354.

    29. KAÇ KEZ EMME İLE SÜT HARAMLIĞI HASIL OLUR?

    (5673)- Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir veya iki emme ile (süt kardeşliği) haramlığı hasıl olmaz.” [Müslim, Rada 17, (1450); Tirmizî, Rada 3, (1150); Ebu Davud, Nikah 19, (2063); Nesâî, Nikah 51, (6, 201).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/30.

    (5674)- Katâde anlatıyor: “İbrahim en-Nehai’ye yazarak emme (rada’) hakkında sordum. Bana: “Şureyh bize Hz. Ali ve İbnu Mes’ud radıyallahu anhüm’un, “Emmenin azı da çoğu da haramı sabit kılar” dediklerini yazdı.” [Nesâî, Nikah 51, (6, 102).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/31.

    (5675)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Kur’an olarak inenler meyanında “Malum on emme ile haram sabit olur” ayeti de vardı. Sonra (Rab Teala) onları, malum beş emme ile neshetti. Bu (beş emme) ayetleri, Kur’an’ın okunan ayetleri arasında iken Aleyhissalâtu vesselâm vefat etti.” [Müslim, Rada 24, (1452); Muvatta, Rada 17, (2, 608); Ebu Davud, Nikah 11, (2062); Tirmizî, Rada 3, (1150); Nesaî, Nikah 51, (6, 100).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/31.

    (5676)- Hz. İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “İki yıl içerisindeki emme tek bir emmeden ibaret olsa bu, (evlenmeyi) haram kılar.” [Muvatta, Radâ 4, (2, 602).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/33.

    30. YELLENMEK ABDESTİ BOZAR MI?

    (3652)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ses ve koku olmadıkça abdest alınmaz.”
    Bir rivayette şöyle gelmiştir: “Biriniz mescidde iken, kabaları arasında bir yel hissetse ses işitmedikçe veya koku duymadıkça dışarı çıkmasın.”
    [Müslim, Hayz 99, (362); Tirmizi, Taharet 56, (74, 75).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/447.

    (3657)- Ali İbnu Talk (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin.” [Ebû Dâvud, Salât: 193, (1005).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/449.

    (3658)- Bu hadisin Tirmizî’deki lâfzı şöyle: “Bir bedevi gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! bizden bir kimse çölde bulunsa, azıcık bir yel kaçırsa, suyu da az ise (ne yapmalıdır)?” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
    “Sizden biri yellenecek olursa abdest alsın. Kadınlara da arkalarından temas etmeyiniz. Bilesiniz ki Allah hakk(ın sorulması ve açıklanmasıyla ilgili hususlarda sizden) utanma talebinde bulunmaz.” [Tirmizî, Radâ: 12, (1164-1166).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/449-450.

    31. HAYIZ HALİNDEKİ BİR KADIN MESCİDE GİREBİLİR Mİ?

    (3837)- Yine Hz. Âişe radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) bana (kendisi mescidde iken) “Humra’yı bana getiriver!” buyurdular.
    “Hayızlıyım” diye cevap verdim.
    “Senin hayızın elinde değil ki!” dediler.”
    [Müslim, Hayz: 11, (298); Ebu Dâvud, Tahâret: 104, (261); Tirmizî, Tahâret: 101, (134); Nesâî, Hayz: 18, (1, 192).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/52.

    (3838)- Hz. Meymûne radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bizden biri hayızlı olduğu halde onun kucağına başını koyar, Kur’an okurdu. Bizden birimiz hayızlı iken Resûlullah’ın humrasını mescide taşır ve yayardı.”
    [Nesâî, Hayz: 19, (1, 192).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/52.

    (3841)- Umâre İbnu Gurâb’ın anlattığına göre, bir halası kendisine Hz. Âişe radıyallahu anhâ’dan şöyle sorduğunu anlatmıştır: “Birimiz hayız olduğumuz zaman kocamızla ayrı yatmamız mümkün değil, tek yatağımız var.”
    Hz. Âişe şu cevabı vermiştir: “Ben sana Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yaptığını anlatayım: “Bir gece eve girdi. Ben o sırada ay hali görüyordum. Mescidine geçti. (Orada namaz kıldı), fakat bir türlü ayrılmadı. Derken benim gözlerim kapanmış, soğuk da onu üşütmüş. Gelip “Bana yaklaş!” dedi. Ben de: “Hayızlıyım!” dedim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Öyle de olsa! Uyluklarını aç!” dedi. Uyluklarımı açtım. Göğüs ve yanağını uyluklarımın üzerine koydu. Ben de üzerine eğildim. Isınıp uyuyuncaya kadar böyle durduk.”
    [Ebu Dâvud, Tahâret: 107, (270).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/55-56.

    (5519)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bu evlerin yönünü mescidden çevirin. Zira ben, mescidi ne hayızlı kadına ne de cünüb kimseye helal kılmıyorum!” [Ebu Davud, Taharet 93, (232).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/332.)

    32. CÜNÜP KİMSE KUR’AN OKUYABİLİR Mİ?

    (3849)- İbnu Ömer radıyallahu anhümâ: “Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz” buyurdu. [Tirmizî, Tahâret: 98, (131).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/61.

    (3773)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)’dan rivayet edildiğine göre, O cünüb kimsenin Kur’an okumasında bir beis görmezdi.” [Buhârî, (Hayz 7).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/550.

    33. Hz. PEYGAMBER’İN OĞLU İBRAHİM KAÇ YAŞINDA VEFAT ETTİ? Hz. PEYGAMBER OĞLU İBRAHİM’İN ÜZERİNE NAMAZ KIL(DIR)DI MI?

    12. (3068)- Atâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) oğlu İbrahim (ölünce) üzerine namaz kıldırdı. O zaman çocuk yetmişinci gününde idi.” [Ebû Dâvud, Cenâiz: 53, (3188).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/376.

    14. (3070)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın oğlu İbrahim onsekiz aylık iken öldü; Aleyhissalâtu vesselam, üzerine namaz kılmadı.” [Ebu Dâvud, Cenâiz: 53, (3187). ] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/377.

    Selametle

  49. KADINLARIN HAYIZLI MESCİDE GİRMELERİ HAKKINDA

    Hayızlı kadının camiye girmemesi ile ilgili hükümler hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Hayızlı kadının mescide girmesi, orada eğleşmesi ve itikâfa çekilmesi caiz değildir. Nitekim hadiste şöyle buyurulur:

    “Hiç bir hayızlı veya cünüp mescide giremez.” (İbn Mâce, Tahâre, 92; Dârimî, Vudû’,116).

    Hayızlı kadınların cami ve mescitlere girmesi haramdır. Bu tahrim, sadece âdet gören ve loğusa olan kadına has değil, cü­nübün de girmesi haramdır. İster oturmak için, ister bir kapısından girip diğer kapısından çıkmak için olsun farketmez. (Münyetul-Musalli – Fetâvâ-yi Hindiyye) Ancak, yol mescidin içinden geçiyorsa, o takdirde cünübün geçmesine ce­vaz verilmiştir.

    Camiden başka yerde bulunmazsa, o takdirde su almak için âdet görme halindeki kadının veya loğusanın ya da cünübün câmiye girmesine de cevaz verilmiştir.

    Bunun gibi cünüp, âdet gören kadın ya da loğusa, canavar veya hırsızdan ve soyguncudan ya da şiddetli soğuktan korkar, başka da sığınacak yer bulamazlarsa, o takdirde câmiye girip oturmaları caiz olur. Ancak mabede hürmeten teyemmüm etmeleri uygun bir dav­ranış olarak nitelendirilmiştir.(Tatarhaniyye – Fetâvâ-yi Hindiyye)

    Bu konuda câminin damına çıkılır mı?

    Cünüp, aybaşı halindeki ya da loğusa kadın caminin damına çı­kıp oturabilirler mi? Fakihlerin çoğuna göre, camilerin damı camilerin içinin hükmünü taşır. Nasıl içine girmek haramsa, damına da çıkıp oturmak öylece haramdır.(Cevhere-i Neyyire – Fetâvâ-yi Hindiyye)

    Cenaze ya da bayram namazı için tahsis edilen yerlerin hükmü nedir?

    En sahih kavle göre, bu yerler cami’ hükmü taşımaz. Bu neden­le cünübün, ayhali ya da loğusa kadının bu yerlere girmesi haram değildir.(Bahrirâik – İbn Nüceym – Fetâvâ-yi Hindiyye)

    Şâfiî ve Hanbelîler, hayızlı ve lohusanın kirletmemek şartıyla mescitten karşıdan karşıya geçmesini câiz görürler.

    Bunların dayandığı delil şu hadislerdir:

    a. Hz. Aişe (ra) anlatıyor: “Resulullah (a.s.m) bana Mescidden hasırı /seccadeyi getir.” buyurduğunda, ben hayız halinde olduğumu söyledim. Bunun üzerine “Hayız halin senin elinde olmayan bir şeydir.” buyurdu. (Müslim, Hayız, (299) 11- 13)DEMEK Kİ HAYIZLI MESCİDE GİRMEK YASAKMIŞ Kİ AİŞE ANNEMİZ RESULLAHA BÖYLE DEMİŞ ANNELERİMİZİN EVLERİ HEMEN MESCİDLE İÇ İÇEYDİ VE HANIMLARININ İHTİYACINI GÖRMESİ GEREKİYORDU BAZI DURUMLARDA HANEFİLERDE GİREBİLİRLER

    b. Hz. Meymune (ra) anlatıyor: “Bizden birisi hayız halinde olduğu halde hasırı / seccadeyi götürüp Mescide sererdi.” (Nesaî, Taharet, 174)

    bu hadise dayanarak çok zor durumda kalan hanefilerde hayızlı olarak camiye girebilir…

  50. 30. YELLENMEK ABDESTİ BOZAR MI?

    (3652)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ses ve koku olmadıkça abdest alınmaz.”
    Bir rivayette şöyle gelmiştir: “Biriniz mescidde iken, kabaları arasında bir yel hissetse ses işitmedikçe veya koku duymadıkça dışarı çıkmasın.”
    [Müslim, Hayz 99, (362); Tirmizi, Taharet 56, (74, 75).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/447.

    (3657)- Ali İbnu Talk (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin.” [Ebû Dâvud, Salât: 193, (1005).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/449.

    (3658)- Bu hadisin Tirmizî’deki lâfzı şöyle: “Bir bedevi gelerek: “Ey Allah’ın Resulü! bizden bir kimse çölde bulunsa, azıcık bir yel kaçırsa, suyu da az ise (ne yapmalıdır)?” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
    “Sizden biri yellenecek olursa abdest alsın. Kadınlara da arkalarından temas etmeyiniz. Bilesiniz ki Allah hakk(ın sorulması ve açıklanmasıyla ilgili hususlarda sizden) utanma talebinde bulunmaz.” [Tirmizî, Radâ: 12, (1164-1166).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/449-450
    BU HADİSLER NE İLE İLGİLİDİR BUNU BİLE BİLMİYORSUNUZ BU HADİSLER İNSANI VESVESEDEN KORUR
    SES VE KOKU DUYMADIKÇA KESİN OLARAK ABDESTİMİZİ BİLİYORSAK YANİ OLDUĞUNU BOZULMAZ BUNDAN DOLAYI VESVESELİ İNSANLAR DOLU ABDESTİM BOZULDU SANIP DEVAMLI ABDEST ALIYORLAR
    YANLIZ SES OLURSA YADA SESSİZ OLUP KOKU DUYULURSA ABDESTİ BOZAR NİÇİN UYDURMA OLSUN BU HADİS???

  51. 32. CÜNÜP KİMSE KUR’AN OKUYABİLİR Mİ?
    1-Bu rivayet cünüb ve hayızlının Kur’an’dan az veya çok bir parça okuyamayacağını ifade etmektedir. Bu babta hepsi de zayıf olan bir kısım rivayetler gelmiştir. Ulema bunların birbirlerini destekliğini ve ortaya çıkan hükümle amel etmek gerektiğini söylemiştir.

    Tirmizî der ki: “Sahabe, Tâbiîn ve daha sonra gelen ehl-i ilmin çoğu bu görüştedir. Süfyan Sevrî, İbnu’l-Mubârek, Şafiî, Ahmed ve İshak: “Ne hayızlı, ne cünüb Kur’an’dan hiçbir şey okuyamazlar, sadece bir âyetin bir tarafını, bir harfi ve benzer bir şeyi okuyabilirler. Cünüb, ve hayızlının tesbih ve tehlil getirmesine ruhsat tanınmıştır” demişlerdir.

    2- Cünüb ve hayızlının Kur’an okumasına çoğunluğun haram dediği belirtildiğine göre, azınlık tarafından ileri sürülen bazı istisnâî görüşler olmalıdır. Onların da bilinmesi faydalıdır:

    * İbrahim Nehâî, cünüb kimsenin bir âyet okumasında bir beis görmezmiş.

    * İbnu Abbâs’ın da cünübün Kur’an okumasında bir beis görmediği rivayet edilmiştir. Bunlar Resûlullah’ın bütün hallerinde Allah’ı zikrettiğine dair rivayeti esas alırlar. Ayrıca, hacc sırasında hayız olan Hz. Âişe’ye, “tavaf dışında hacıların bütün yaptıklarını yapmasını” emretmiştir. Hacıların yaptıkları arasında zikir, telbiye, dua, kıraat hepsi olduğuna göre, bunlar caiz olmalıdır demişlerdir. Tavafın yasaklanışı onun hususi bir namaz olması sebebiyledir.

    Buhârî de bu görüşü iltizam ettiğine imada bulunmuştur.

    3- Mezhebimizde (Hanefî) esas olan şudur:

    * Cünüb ve hayızlı kimseler, gusletmedikçe namaz kılamaz, Kur’an kasdıyla bir ayet bile okuyamaz. Ancak dua ve senaya dair âyetleri, Kur’an niyetiyle değil, dua ve sena niyetiyle okuyabilir, caizdir. Söz gelimi cünüb olan veya âdet gören bir kadın, dua niyetiyle Fatiha’yı okuyabilir.

    Bu durumda çocuklara, kelime kelime Kur’an öğretmenin caiz olduğu da söylenmiştir.

    * Kur’an-ı Kerim’e bir, hatta yarım âyet olsun el sürülemez. Mushaf elle tutulamaz. Mushaf’a bağlı olmayan bir kılıf, bir havlu ile tutulabilir. Çanta veya sandıkta ise bu kaldırılabilir. Bunda beis yoktur.

    * Ka’be tavaf edilemez, zaruret olmadan mescide girilemez.

    * Âyet yazılı levha ve parayı da elle tutamaz.

    4-Cünüb veya hayızlıya yıkanmadan önce mekruh olan işler:

    * Dinî kitapları elle tutup okumak.

    * Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek.

    * Elde tutulmayıp, yerde duran bir kağıda Kur’an yazmak.

    Cünüb ve hayızlı kimse Kur’an’a bakabilir, bu mekruh değildir

  52. 1. ÜMMÜ VELED SATILIR MI?

    (240)- İbnu Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Efendisinden çocuk doğuran cariyeyi efendisi artık satamaz, hibe edemez, miras olarak da bırakamaz. Hayatta kaldığı müddetçe ondan istifade eder. Ölecek olursa cariye hür olur.” [Muvatta, Itk: 6, (2, 776).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/43.

    (241)- Rezîn, Hz. Câbir (radıyallahu anh)’in şu sözünü kaydeder: “Biz Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) zamanında ümmü veled’i satardık. Hz. Ömer bu alışverişten bizi yasaklayınca terk ettik.”
    [Ebu Dâvûd, Itk: 8, (3953); İbnu Mâce, Itk: 2, (2517).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 3/43-44

    Ümmül Veled´in satışı: Ashabı Kiram devrinden beri Ümmül Veled olan cariyelerin satılıp satılamadığı ihtilaflı ise de, Hz. Ömer, “Ümmül Veled olan cariye satılamaz ve efendisi öldüğü zaman geri kalan ana ma­lından çıkarılarak azatlanmış olur.” şeklinde hükmederdi,

    Ümmül Veled´in satılamayacağı için delil:İbni Abbas Peygamberimiz (s.a.v.)´in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Hangi kadın efendisinden çocuk doğurursa, o kadın efendisi öldüğü zaman hürdür.” [1]

    Ümmül Veled´den doğan çocuk, da aynen annesi hükmünde olup satı­lamaz, hibe edilemez , herhangi bir verecek için rehn olarak bırakılamaz. Çünkü çocuk annesine tabidir.

    İbni Abbas şöyle rivayet eder: İbrahim´in annesi (Peygamberimiz

    (s.a.v.)´in zevcesi) doğum yaptığında Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Mariye´nın çocuğu onu hürriyetine ka uşturdıı.” [2] Bu hadisi şerif Ümmü´l Veled durumuna giren cariyenin çocuk annesi

    olması hasebiyle hürriyeti için bir delil teşkil etmektedir.
    BU OLAY TIPKI MÜTA NİKAHININ KALDIRILMASI GİBİ OLMUŞTUR İLK ÖNCE SERBESTTİ SONRA YASAKLANDI İÇKİDE ÖYLE OLMUŞTU ÖRTÜ AYETİDE….

  53. KİM KİMİN ÖNÜNDEN GEÇERSE NAMAZ BOZULUR?
    Köpek, eşek ve kadının namaz kılan bir kişinin önünden geçmesi halinde namazı bozacağına dair hadis Kütüb-ü Sitte diye tabir edilen Müslim, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai gibi hadis kitaplarında vardır. Hadisin farklı rivayetlerinde namazı bozacağı söylenen bu üç şey; “kara köpek-eşek-kadın”, “kara köpek-hayızlı kadın”, “domuz-yahudi-mecusi”, “eşek-kâfir-köpek-kadın” şeklinde sıralanmaktadır. (Hadisler için bkz: Şevkâni, Neylü’l-Evtâr, c: 3, s: 11-12)

    Fakat yine aynı kitaplarda Aişe validemizin bu hadisleri reddettiğine dair rivayetler de vardır. Aişe validemiz bu hadisi rivayet edenlere şöyle demiştir:

    “Âişe’nin yanında namazı bozan şeylerden köpek, eşek ve kadın zikredildiğinde şöyle demişti: Bizi eşek ve köpekle bir tutmakla ne kötü bir iş yaptınız! Yemin olsun ben bilirim ki, Resulullah namaz kılarken onunla kıblesi arasında yatmış olurdum da, secde etmek istediğimde ayaklarıma dokunurdu, ben de onları çekerdim.” (Buhari, Salât 108; Müslim, Salât 269-271; Ebu Davud, Salât, 111; Nesâi, Kıble, 10)

    Buhari ve Müslim’in -ki ikisinin birden rivayet ettiği hadislere müttefekun aleyh denilir- diğer bir rivayetinde şöyle gelmiştir:

    “Aişe radıyallâhu anhâ’nın yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Aişe radıyallâhu anhâ:

    “Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resulullah aleyhissalâtu vesselâmı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hâsıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım.” (Buharî, Salât 99, 102, 105, 108; Muslim, Salât 269-271)

    İmam Nevevi’nin beyanına göre İmam Malik, Ebu Hanife ve İmam Şafii gibi mezhep imamları da dâhil olmak üzere âlimlerin çoğunluğu (cumhûr-u ulemâ), yukarıda sayılan ve sayılmayan şeylerin namaz kılanın önünden geçmesi ile namazın bozulmayacağını söylemişlerdir. (İmam Nevevi, Sahîhu Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, c: 4, s: 227)

  54. 26. HZ. PEYGAMBER YÜZÜĞÜ HANGİ ELİNE TAKARDI?

    (2100)- Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah yüzüğünü sağ eline takardı.” [Ebû Dâvud, Hâtim 5, (4226); Nesâî, Zînet 49, (8, 175).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/474.

    (2102)- İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yüzüğü sol eline takardı ve kaşını avucunun içine getirirdi. İbnu Ömer de böyle yapardı. [Ebû Dâvud, Hâtem 5, (4227, 4228).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/47
    ALİMLER BU HADİSLERE GÖRE HER İKİ PARMAĞADA YÜZÜK TAKILABİLECEĞİNİ SÖYLERLER BU HADİSLERDE İHTİLAF YOKTUR

  55. 4065 – Sehl İbnu Sa’d radıyallahu anh: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “bir şeyde (uğursuzluk) olsaydı, bu atta, kadında, meskende olurdu.”

    Buhari, Cihad 47, Nikah 17; Müslim, Selam 119, (2226); Muvatta, İsti’zan 21.
    HADİSİN DOĞRUSU BUDUR UĞURSUZLUK EVDE KADINDA ATTADIR DEĞİL………..

    23. HZ. PEYGAMBER VİTİR NAMAZININ İLK İKİ REKATİNDE SELAM VERİR MİYDİ, VERMEZ MİYDİ?

    (2998)- Hz. Âişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek’atinde selam vermezdi.”
    [Nesâî, Kıyâmu'l-Leyl: 36, (3, 235).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/300.

    (2999)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vitrin ilk iki rek’atinde selam verirdi, öyle ki (o sırada) bazı ihtiyaçları için emirde bulunurdu.”
    [Buhârî, Vitr: 1, Muvatta, Salâtu'l-Leyl: 20, (1, 125).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/300.
    PEYGAMBERİMİZ İHTİYAÇ DOLAYISIYLA YAPTIĞI ZAMANLAR OLMUŞTUR ZARURET HALİNDE

    AYAKTA SU İÇİLMESİ MESELESİ
    2241)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a zemzemden sundum, ayakta olduğu halde içti.”
    [Buhârî, Eşribe: 16, Hacc: 76; Müslim, Eşribe: 120, (2027); Tirmizî, Eşribe: 12, (1883); Nesâî, Hacc: 165, (5, 237).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/105.

    (2247)- Kebşetu’l-Ensârî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yanıma girmişti. (Duvarda) asılı olan bir kırbanın ağzından ayakta su içti. Ben hemen kırbaya gidip ağzını kestim.”
    [Tirmizî, Eşribe: 18, (1893); İbnu Mâce, Eşribe: 21, (3423).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları :8/107.

    (2245)- Hz. Enes (radıyallâhu anh): “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ayakta içmeyi yasakladı” demişti. Kendisine:
    “Ya yemek? (Bu husustaki hüküm nedir)” diye soruldu.
    “Bu daha şiddetle yasaktır!” dedi veya şöyle dedi.
    “Bu daha şerli, daha kötü!”
    [Müslim, Eşribe: 113. (2024); Tirmizî, Eşribe: 11, (1880); Ebû Dâvud, Eşribe: 13, (3717).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/106.

    (2246)- Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular:
    “Sizden kimse sakın ayakta içmesin. Kim unutarak içerse hemen kussun.”
    [Müslim, Eşribe: 116, (2026).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/106.
    AYAKTA ZEMZEM SUYU VE ABDEST ALINDIKTAN SONRA MENDUP OLAN ŞU DEFA SU İÇMEK AYAKTA OLUR BU SAYGIDANDIR NORMAL SU İÇMEDE OTURARAK İÇİLİR

    20. NAMAZA FATİHA SURESİNDEN ÖNCE BESMELE OKUNUR MU OKUNMAZ MI?

    (2527)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kırâatini bismillâhirrahmânirrahîm ile başlatıyordu.”
    [Tirmizî, Salât: 181, (245).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/400.

    2. (2528)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman (radıyallahu anhüm) ile birlikte namaz kıldım. Onlardan hiçbirinin bismillâhirrahmânirrahîm’i okuduklarını işitmedim.”
    [Buhârî, Ezân: 89; Müslim, Salât: 50, (399); Muvatta, Salât: 30, (1, 81); Ebû Dâvud, Salât: 124, (782); Tirmizî, Salât: 182, (246); Nesâî, İftitah: 21, 22, (2, 133-135); İbnu Mâce, İkâmet: 4, (813-815).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/400.

    3. (2529)- İbnu Abdillah İbnu Muğaffel (rahimehullah) anlatıyor: “Ben (namazda) bismillâhirrahmânirrahîm’i okumuştum. Babam işitti. Bana:
    “Oğulcuğum, (bu yaptığın) bir bidattir. bidatten sakın!” dedi. Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın ashâbından her kimle karşılaştı isem, hepsinin de bidatten nefret ettiği kadar bir başka şeyden nefret etmediğini gördüm. Babam sözlerine şöyle devam etmişti:
    “Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la, Hz. Ebû Bekr’le, Hz. Ömer’le, Hz. Osman’la (radıyallâhu anhüm) namaz kıldım. Onlardan hiç birinin bunu (besmeleyi) okuduklarını işitmedim. Onu sen de okuma. Sadece “Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîn” de.”
    [Tirmizî, Salât: 180, (244); Nesâî, İftitah: 22, (2, 135).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/401.
    SON HADİSTEDE BELİRTİLDİĞİ GİBİ SADECE FATİHA SURESİNİN BAŞINDA OKUNUR HZ ÖMER EBUBEKİRDE BÖYLE YAPMIŞ DUALARDAN ÖNCE NAMAZDA DURUP DURURKEN BESMELE ÇEKMEK BİDATTIR

  56. Ateşte Pişen Yemeği Yemekten Dolayı Abdestin Bozulmayacağına hadislerle delil

    114. Amr b. Mansur > Ali b. Abbas > Şuayb b. Ebî Hamza > Muham­med b. Münkedir isnadıyla nakledildiğine göre Cabir b. Abdullah (r.a.) şöyle demiştir: Resûlullah (s.a.v.)’in iki davranışından sonuncusu ateşin pişirdiğini yemekten dolayı abdest almamasıdır.[2]

    Hadisi Nesâî rivayet etmiş, ona göre sahih olduğu halde sıhhatiyle ilgili herhangi bir açıklama yapmamıştır. Nevevî, Şerhu Sahîh-i Müslim’de (i, 156), “hadis sahihtir, onu başta Ebû Dâvûd ve Nesâî olmak üzere Sünen müellif­leri sahih isnadla rivayet etmişlerdir” açıklamasını yapmıştır. İbn Huzeyme, Ibn Hibbân ve diğer âlimler hadisin sahih olduğunu söylemişler, Ebû Dâvûd ve başka bazı âlimler ise hadiste zikredilen “emr” kelimesinin “nehiy: yasak­lamak” kelimesinin karşıtı anlamında olmadığını, “davraniş-tutum” mânasmda kullanıldığını belirtmişlerdir, (bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, 1,269)

    Gerek bu hadis gerekse konuyla ilgili daha sonra zikredilecek hadisle­rin konuya delâletleri açıktır. Ancak bu hadisle çelişen ve ateşte pişen ye­mekleri yemekten dolayı abdest alınması gerektiğini ifade eden rivayetler de bulunmaktadır.

    İmam Müslim’in rivayetine göre Zeyd b. Sabit (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’in “Ateşte pişen yemekleri yemekten dolayı abdest gerekir” buyur­duğunu söylemiştir. (Müslim, “Hayz”, 90) Onun diğer rivayeti, “Ateştepişen­leri yemekten dolayı abdest alınız” (Müslim, “Hayz”, 90) şeklindedir. Cabir b. Semüre (r.a.)’den naklettiği başka bir rivayeti ise şöyledir: Bir adamın “koyun eti yedikten sonra abdest alayım mı?” sorusuna Resûlullah (s.a.v.), “İstersen al, istersen alma” cevabını vermiştir. Adamın “deve eti yedikten sonra abdest alayım mı?” sorusuna ise Resûlullah (s.a.v.), “Evet, deve eti yedikten sonra abdest al” karşılığını vermiştir. (Müslim, “Hayz”, 97)

    Ebû Davud’un Berâ b. Âzib (r.a.)’den nakledip sıhhatiyle ilgili açıkla­ma yapmadığı rivayete göre, deve etlerini yemekten dolayı abdestin bozu­lup bozulmadığı sorusuna Resûlullah (s.a.v.), “Deve eti yemeden dolayı ab­dest alınız” diye cevap vermiştir. Koyun etinden dolayı abdestin bozulup bozulmadığı sorusuna ise bundan dolayı abdest almayınız şeklinde karşılık vermiştir. Deve ağıllarında namaz kılınıp kılınmayacağı sorusuna, “Oralar­da namaz kılmayınız, çünkü develer şeytan (tabiatlı hayvanlardandır” bu­yurdu. Koyun ağıllarında namaz kılınıp kılınmayacağı sorusuna, “Oralarda namaz kılınız, çünkü onlar bereketli (sakin) dirler” şeklinde cevap vermiş­tir.[3]

    et-Telhtsü’l-habtr’de (1,116) belirtildiğine göre İbn Huzeyme, “Bu hadis ravilerinin adalet vasfını taşımaları ve nakli itibariyle sahihtir. Hadis âlim­leri arasında bu konuda bir ihtilafın bulunduğunu bilmiyorum” demiştir. Beyhakî’nin nakline göre İshak b. Râhûye ve Ahmed b. Hanbel konuyla il­gili Cabir b. Semüre (r.a.) ile Berâ b. Azib (r.a.) rivayetlerinin sahih oldu­ğunu söylemişlerdir.

    Nevevî’nin Şerhu Sahih-i Müslim’de (I, 156) zikrettiği birinci hadisle ilgili şöyle cevap verilebilir. Bunlar Ateşte pişen yemekleri yemekten dolayı abdest gerekir hadisini delil olarak zikretmişlerse de âlimlerin çoğu ateşte pişen yemekten dolayı abdest alınmayacağı görüşünü benimsemişlerdir. Bu âlimler, Ateşte pişen yemekleri yemekten dolayı abdest gerekir hadisinin delil olamayacağı hakkında iki gerekçe ileri sürmüşlerdir. Birincisi söz ko­nusu hadisin “Resûlullah (s.a.v.)’in iki davranışından sonuncusu ateşin pi­şirdiğini yemekten dolayı abdest almamasidır” şeklindeki Cabir (r.a.) hadi-siyle nesh edildiğidir. İkincisi ise sözü edilen hadisteki “vudû” kelimesiyle ağız ve ellerin yıkanmasının kastedilmesidir. Ayrıca konuyla ilgili İhtilaf ilk nesilde söz konusuydu. Daha sonra ise âlimler ateşte pişen yemekleri ye­mekten dolayı abdest gerekmediği hususunda iemâ etmişlerdir.

    Bize göre söz konusu iki cevap da tartışmaya açıktır. Öncelikle Cabir hadisinin ateşte pişen yemekleri yemekten dolayı abdestin nesh edildiğine delâleti kesin değildir. Zira bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uygula­ması söz konusudur. Bu ise neshe de, cevazın beyanına da delâlet edebilir. Nitekim Muğire hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Bunu yapsaydım, buna devam etseydim benden sonra insanlar onu farz olarak uygulayabi­lirlerdi” şeklindeki ifadeleri de bu durumu desteklemektedir. Bu, Resûlul­lah (s.a.v.)’in ateşte pişen yemekleri yemekten dolayı abdest almamasının sebebinin nesh değil, insanların bunu farz olarak anlayacakları endişesi ol­duğunu göstermektedir. Eğer her iki uygulama da caiz olmasaydı Hz. Pey­gamber (s.a.v.) böyle bir açıklama yapmaz, ateşte pişen yemekleri yemek­ten dolayı abdest almanın nesh edildiğini belirten bir açıklamada bulunur­du.

    Hadisteki “vudû” kelimesinin ağız ve elleri yıkamak mânasında yorum­lanması da Cabir b. Abdullah (r.a.)’in “Resûlullah (s.a.v.)’in iki davranışın­dan sonuncusu ateşin pişirdiğini yemekten dolayı abdest almamasıydı” açıklamasıyla çelişmektedir. Cabir’in bu ifadelerinden “vudû” kelimesinin sözlük anlamını çıkarmak mümkün değildir. Dil zevkine sahip olanlar bu­nu hemen anlayacaklardır. En güzel yorum abdest alınmasını emretmesini müstehaplığa, terkini cevaza hamletmektir. Ben bu görüşü benimsedikten sonra Fethü’l-bârfde de (1,269), “Hattâbî hadisler arasındaki ihtilafı başka bir yolla daha gidermiştir. Bu ise emir ifade eden hadislerin müstehaplık ifade ettiği şeklinde yorumlanmasıdır” açıklamasını gördüm. Bu benim açımdan sevindirici bir durumdur. İmam Şa’rânî de el-Mîzân’da (i, 133) ko­nuyla ilgili hadisler hakkında şöyle demektedir: Hadisle ilgili ikinci yoruma göre âteş Allah’ın asîlerden dilediğini cezalandırdığı bir vasıtadır. Bu sebeple ateşte pişen yemeği yedikten sonra temizlenmeden Allah’ın huzu­runa durmak uygun olmaz. Bize göre müslümanîann öğle namazını sıcak­ta kilmayip serinliğe bırakmakla emredilmelerinin sebebi de budur. Nite­kim Neylü’l-evtar’âa (1,291) da belirtildiği üzere Ebû Hüreyre (r.a.)’den ri­vayet edilen ve Kütüb-i sitte’dç, yer alan bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.), “Sıcak şiddetlendiği zaman namazı serinliğe bırakınız. Sıcağın şiddeti ce­hennemin kükremesindendir” buyurmuştur.[4]

    Ebû Davud’un Berâ b. Azib (r.a.)’den naklettiği ikinci hadisle ilgili şöy­le cevap verilebilir. Bu ve konunun sonundaki rivayet Hz. Peygamber (s.a.v.)’in açıklamaları olarak konunun başındaki hadisle çelişmektedir. Bu durumda imkân ölçüsünde bunlar arasındaki çelişkiyi gidermek gerekmek­tedir. Yukarıda ateşte pişen yemekten dolayı abdest alınmasını ifade eden hadisle ilgili yaptığımız açıklamalar burada da geçerlidir. İmam Şa’rânî’nin el-Mîzân’âaki (I, 132) açıklaması ise şöyledir: Büyükler deve eti yedikten sonra abdest almadan namaz kılmazlardı. Bunun sebebi deve eti yemeleri değildi. Zira et olması açısından deve eti ile diğer hayvanların eti arasında bir fark bulunmamaktadır. Hadiste de ifade edildiği üzere bunun sebebi, de­velerin sırtlarının şeytan bineği olmasıdır. Ğayetü’l-maksûd”da (I, 192) nak­ledildiğine göre konuyla ilgili Veliyyüddin el-Irâkî’nin açıklaması şöyledir: Hadiste zikredilen “şeytan” kelimesi hakikat anlamında kullanılmış ve de­velerin şeytan olduğu kastedilmiş olabilir. Nitekim Kûfeliler insan, cin ve hayvanlardan asi ruhlu olanlara şeytan demektedirler. Hadiste zikredilen “şeytan” kelimesi develerin ürkek ve azgınlığını ifade etmek üzere benzet­me amacıyla da kullanılmış olabilir. Nitekim Ahmed b. Hanbel, Nesâî ve İbn Hibbân’ın Hamza b. Amr el-Eslemî’den naklettiklerine göre Hz. Pey­gamber (s.a.v.), Her devenin sırtında bir şeytan vardır, onlara binerken besmele çekiniz buyurmuştur.[5] Ğâyetü’l-maksûa” da (I, 192) da zikredildi-ği üzere Ahmed b. Hanbel’in sahih bir isnadla Hz. Peygamber (s.a.v.)’den naklettiği, “Deve ağıllarında namaz kılmayınız, onlar cinlerden yaratılmış­lardır. Kızgınlıklarında aldıkları durumu ve gözlerini görmüyor musunuz?”[6] lafızlanyla naklettiği rivayet yukarıdaki hadisle çelişmez. Çünkü develerin cinlerden yaratılıp sonra da onlarla birlikte yaşamaları mümkün olduğu gibi hadisteki onlar cinlerden yaratılmışlardır ifadesi mecaz anla­mında kullanılıp develerin şeytan tabiatlı olduklarının kastedilmesi de söz konusudur.

    115. Meymûne (r.anhâ)’nın nakline göre Resûlullah (s.a.v.) koyun küre­ğinden yedikten sonra abdest almadan namaz kılmıştır.[7]

    116. Amr b. Ebî Ümeyye ed-Damrî şöyle anlatmaktadır: Resûlullah (s.a.v.)’ koyun küreğinden kesip yerken gördüm. Bu esnada ezan okun­muştu. Resûlullah (s.a.v.) elindeki bıçağı bıraktı ve abdest almadan nama­zım kıldı.

    Neylü’I-evtâr’da da belirtildiği üzere hadisi Buhârî (“Vudû”, 51) ve Müs­lim (“Hayz”, 92) rivayet etmiştir.

    117. Muğire b. Şu’be (r.a.) şöyle anlatmaktadır: Resûlullah (s.a.v.) ye­mek yedikten sonra namaz için ezan okundu. Namaz kılmak amacıyla kalktı. Abdestini yemekten önce almıştı. Gene de ben tekrar abdest alacağı düşüncesiyle ona su getirdim. Bunun üzerine beni azarlayarak çekil buyur­du ve namazını kıldı. Allah’a yemin olsun ki bu çok ağrıma gitti ve duru­mu Hz. Ömer (r.a.)’e anlattım. Onun, “Ey Allah’ın elçisi, azarlaman Muği-re’nin ağrına gitmiş ve ona kırıldığın düşüncesine kapılmış” demesi üzeri­ne Resûlullah (s.a.v.) “Onun hakkında hayırdan başka bir kanaatim bulun­mamaktadır. Ancak o abdest almam için bana su getirmişti. Oysa ben sa­dece yemek yemiştim. Eğer abdest almış olsaydım. Benden sonra insanla­rın bunu devam ettireceklerini düşündüm” buyurdu.[8]

    Hadisi Ahmed b. Hanbel (IV, 253) ve Taberânî Mu’cemü’l-kebîr’inde ri­vayet etmiştir. Heysemî’ye göre ravileri güvenilirdir. (Mevmaü’z-zevâid, 1,102)

    118. Hz. Aişe (r.anhâ) şöyle anlatmaktadır: Resûiuliah (s.a.v.) kazanın başına gelir içerisinden et alır ve yerdi. Sonra da abdest almadan ve elini suya dokundurmadan namazını kılardı. (Ahmed b. Hanbel, VI, 161; Ebû Ya’lâ, Müsned, VII, 427)[9]

    Ahmed b. Hanbel, Ebû Ya’lâ ve Bezzâr rivayet etmiştir. Heysemî’ye göre isnadı sahih hadis ravilerinden meydana gelmektedir. (Mevmaü’z-zevâ­id, I, 103)

    119. Ebû Ümâme (r.a.)’in nakline göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Biriniz abdestli iken yemek yediğinden dolayı abdest almasın. Deve sütü içtiğinde ise ağzınızı suyla çalkalayın” buyurmuştur.[10]

    Ali el-Muttakî’nin verdiği bilgiye göre hadisi Taberânî ve Ziya el-Mak-dîsî rivayet etmiştir. (Kenzü’l-ümmâl, V, 79) Heysemî, Taberânî’nin isnadında-ki raviler hakkında bilgi bulamadığını söylemiştir. (Mevmaü’z-zevâid, i, 102) Ali el-Muttakî’ye göre eserin girişinde Suyûtî’nin belirttiği kural açısından Ziya el-Makdîsî’nin isnadı sahihtir.

    Meymûne, Amr b. Ümeyye, Muğîre ve Aişe (r.a.e.) hadislerinin konu­ya delâleti açıktır. Hadiste süt içildikten sonra ağız çalkalanmasının emre-dilmesi dişleri temizlemek amacına yöneliktir. Ağız çalkalanmasının deve sütü içmeye tahsis edilmesi aşın yağlı olması sebebiyledir. Deve sütü iç­mekten dolayı abdest alınacağına dair hadis de rivayet edilmiştir. Nitekim Heysemî’nin naklettiğine göre (Mevmaü’z-zevâid, I, 102) Semüre es-Suvâî şöyle anlatmıştır: “Biz badiyede yaşayan ve hayvancılık yapan kimseleriz. Deve eti ve sütünden dolayı abdest almamız gerekiyor mu?” diye sordum. Resûlullah (s.a.v.) “Evet” dedi. “Koyun eti ve sütünden dolayı abdest al­mamız gerekiyor mu?” soruma ise “Hayır” diye karşılık verdi. (Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr, VI, 270; Heysemî, Mevmaü’z-zevâid, 1,250) Heysemî, “Hadisi Ta­berânî Mu’cemü’l-kebtr’inde rivayet etmiştir. İsnadı hasendir” demiştir. Bu hadisteki “vudû/abdest” de ağız çalkalamak olarak yorumlanmalıdır.

    Zira hadisler birbirini açıklamaktadır.

  57. Erkeğin Cinsel Organına Dokunmasının Abdesti Bozmayacağı meselesi

    131. Talk b. Ali şöyle anlatır: Bir adam, “Cinsel organıma dokundum veya namazda cinsel organına dokunan bir kimseye abdest alması gerekir mi?” diye sordu. Resûluilah (s.a.v.), “Hayır, o senden bir parçadır” karşı­lığını verdi.

    Hadis Kütüb-i hamse’âe bulunmaktadır.[25] İbn Hibbân hadisin sahih ol­duğunu söylemiş, İbnü’l-Medînî bunun Büsre hadisinden daha sağlam ol­duğunu ifade etmiştir. (İbn Hacer, Bulûğu’l-merâm, I,31) Hadisin sahih olduğu­nu söyleyen Amr b. Fellâs da, “bize göre bu, Büsre hadisinden daha sağ­lamdır. İbn Hazm da onun sahih olduğunu ifade etmiştir” açıklamasını yap­mıştır. (İbn Hacer, et-Telhîsü’l-habîr, I, 46)

    Hadisin konuya delâleti açıktır. Mecmaü’z-zevâid’de (I, 10) belirtildiği­ne göre Talk b. Ali, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelen elçilerdendir. Elçi ola­rak geldiklerinde Resûlullah (s.a.v.), “Cinsel organına dokunan abdest ai-sın” buyurmuştur.[26] Bu hadisi Taberânî de rivayet etmiş (Mu’cemü’l-kebtr, VIII, 334; Heysemî, Mecmaü’z-zevâid, 1,245) ve şöyle demiştir: Bu hadisi Eyyüb b. Uteybe’den sadece Hammad b. Muhammed rivayet etmiştir. Diğer ha­disi de Hammad b. Muhammed rivayet etmiştir. Bana göre her ikisi de sa­hihtir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’den önce birinci hadisi daha sonra da ikinci hadisi işittiği anlaşılmaktadır. Buna göre Büsre, Ümmü Habibe, Ebû Hü-reyre, Zeyd b. Halid ve diğer sahâbîlerin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cinsel organına dokunan kimsenin abdest alması gerektiğine dair rivayetlerine uygunluk göstermiştir. Bu durumda o, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den hem na-sih hem de mensuh hadisi işitmiş olmaktadır.

    Nesh iddiası problemlidir ve buna ihtiyaç da yoktur. Problemlidir çün­kü nesh iddiası buna delâlet eden bir lafzın bulunmasıyla mümkün olabilir.

    Bu ise tespit edilebilmiş değildir. Neshten bahsedebilmek için çelişkili iki hadisin tarihlerinin bilinmesi bile yeterli değilken tarihleri tespit edileme­yen hadisler hakkında nesh olduğu nasıl iddia edilebilir? Tarihen önce ol­duğu tespit edilen hadisin mendupluk, sonrakinin ise cevaz ifade etmesi veya aksi mümkündür. İhtimal söz konusu olduğunda hangisinin kastedil­diği delil ile tespit edilir. “Buna ihtiyaç da yoktur” derken iki hadisin ara­sının telif edilebileceğini kastetmekteyim. Çünkü abdest almayı emreden hadis bunun müstehap olduğunu belirtmektedir. Abdest almaya gerek ol­madığını bildiren hadis ise bunun farz olmadığını ifade etmektedir. Bu du­rumda neshe de ihtiyaç bulunmamaktadır. Dürrü’l-muhtâr’da (I, 152) “Bu durumda hilaftan kurtulmak için özellikle de imamlık yapan kimsenin ab­dest alması mendup olur” şeklinde ifade edildiği gibi abdest almayı emre­den hadis bana göre de müstehaplık belirtmektedir.

    Büsre hadisine gelince onu da Taberânî rivayet etmiştir. Büsre bint Saf-van, Resûlullah (s.a.v.)’i “Erkeklik organına, hayalarına veya dübürüne do­kunan namaz abdesti gibi abdest alsın” derken işittiğini söylemiştir.[27] (Ra-vileri Sahih’in ravileridir. Nasbü’r-râye’de nakledildiğine göre hadisle ilgi­li İbn Hibbân’m Sahih’indeki açıklaması şöyledir: Araplar el yıkamayı “vu-dû” kelimesiyle ifade etseler de bu hadisteki “vudû” ile elin yıkanması kas-tedilmemektedir. Urve b. Zübeyr’in Mervan vasıtasıyla Büsre’den nakletti­ği hadis bunu desteklemektedir. Buna göre Resûlullah (s.a.v.), “Cinsel or­ganına dokunan namaz abdesti gibi abdest alsın” buyurmuş olmaktadır.[28]

    Ümmü Habibe hadisi hakkında da farklı görüşler bulunmaktadır. et-Tel­hîsü’l-habîr’ğq belirtildiğine göre (1,45) Ebû Zür’a ve Hâkim en-Nîsâbûrî, Ümmü Habîbe hadisinin sahih olduğunu söylemişlerdir. Buharı ise isnad-da bulunan Mekhûl’ün Anbese b. Ebî Süfyan’dan hadis işitmediği gerek­çesiyle onun illetli olduğu görüşündedir. Yahya b. Maîn, Ebû Zür’a ve Ebû Hatim’e göre de Mekhûl, Anbese b. Ebî Süfyan’dan hadis işitmemiştir. Şamlıların hadisleri konusunda uzman olan Duhaym ise onlara muhalefet etmekte ve Mekhûl’ün Anbese b. Ebî Süfyan’dan hadis işittiğini ispat et­mektedir. Hallal’ın el-îleVdckı açıklaması ise şöyledir: Ahmed b. Hanbel, Ümmü Habibe hadisinin sahih olduğunu söylemiştir. İbn Mâce, Alâ b. Haris vasitasjyla Mekhûl’dan rivayet etmiştir. İbnü’s-Seken ise herhangi bir illetinin bulunmadığını ifade etmiştir.[29]

    et-Telhîsü’l-habîr’de (1,46) nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Birinizin eli örtülü olmayan cinsel organına dokunursa abdesti bozulur” buyurmuştur. İbn Hibbân bunu Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet etmiş ve sa­hih olduğunu söylemiştin Namazla ilgili bölümde, “bu isnadı sahih, ravi-leri adalet sahibi bir hadistir” açıklamasını yapmıştır. Hâkim en-Nîsâbûrî ve İbn Abdilber de hadisin aynı isnadla sahih olduğunu ifade etmişlerdir.

    Konuyla ilgili bir başka hadis de Zeyd b. Halid rivayetidir. O, Resûlul-lah (s.a.v.)’in “Cinsel organına dokunan abdest alsın” buyurduğunu işit­tiğini haber vermiştir.[30] Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Taberânî rivayet et­miştir. İbn İshak dışındaki ravileri Sahih’in ravilerindendir. İbn İshak mü-dellistir. Ancak o da hadisi hocasından işittiğine delâlet eden “haddesenî” lafzıyla rivayet etmiştir. et-Telhîsü’l-habîr’dç. nakledildiğine göre (I, 45) söz konusu hadisi İshak b. Rahûye Müsned’inde Muhammed b. Bekr el-Bürsânî vasıtasıyla İbn Cüreyc’ten rivayet etmiştir. Bu isnad da sahihtir. İshak b. Rahûye Müsned’indeki başka bir hadis Amr b. Şuayb > babası > [dedesi isnadıyla nakledilmektedir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.), "Cinsel organına dokunan erkek ya da kadın abdest alsın " buyurmakta­dır.[31] Hadisi Ahmed b. Hanbel, Tirmizî ve Beyhakî rivayet etmiştir. İTirmzî’nin el-İleVindQ naklettiğine göre Buharı hadisin sahih olduğunu Isöylemiştir.

    Taberânî’nin işaret ettiği hadislerle ilgili yapılması gereken açıklamalar >uniardır. Hadislerin konuya delâletleri ise açıktır.

    132. Erkam b. Şurahbil anlatmaktadır: Namazda iken vücudumu kaşı­yordum, bu arada cinsel organıma dokundum. Durumu Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’e anlattım. O, gülerek “onu kes gitsin” dedikten sonra “Onu vücudundan nasıl ayıracaksın ki, o senden bir parçadır” açıklamasında bu­lundu. (Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr, IX, 247; Heysemî, Mecmau’z-zevâid, I, 245)

    133. Seilâm et-Tavîl > İsmail b, Rafi > Hakim b. Seleme isnadıyla riva­yet edildiğine göre Benî Hanife kabilesinden Çeri diye tanınan bir adamın, “Ey Allah’ın Elçisi bazen namaz kılarken elim cinsel organıma değiyor” demesi üzerine Resûlullah (s.a.v.) Namazına devam et buyurdu. Hadisi İbn Mende Ma ‘rifetü’s-sahâbe’de, Zehebî et-Tecrîd”de zikretmişler ayrıca Ebû Nuaym da rivayet etmiştir. İbn Mende hadisin garib olduğunu söylemiştir. İbn Hacer el-İsâbe’de. Seilâm et-Tavîl ve İsmail b. Rafi’in zayıf oldukları­nı belirtmiştir. İbnü’l-Cârûd, “İshak b. İbrahim > îshak b. İsa > Seilâm et-Tavîl ki güvenilir bir ravidir” açıklamasını yapmıştır. Aynı bilgi Tehzîb’de. (IV, 282) de zikredilmektedir. Abdullah b. Mübarek, İsmail b. Rafi hakkın­da “iern yekun bihi be’s/onda bir beis yok, ancak hadisi aldığı kimselere dikkat etmezdi” açıklamasını yaptıktan sonra sözü edilen hadisin aynı şe­kilde kendisine de ulaştığını söylemiştir. Onun hakkında Tirmizî’nin açık­laması, “Bazı âlimler onun zayıf olduğunu söylemişlerdir. Buhârî’nin onu sika, mukâribü’l-hadis (rivayetleri güvenilir ravilerin rivayetlerine yakın­dır) lafızlarıyla nitelediğini işittim” şeklindedir. (İbn Hacer, Tehzîb, I, 295) Ha­dis hasen garib diye nitelenebilir. Konuyla ilgili Talk b. Ali hadisini des­teklemeye elverişli bulunmaktadır.[32]

    Hadisin konuya delâleti açıktır. Ali b. Medînî, Amr b. Ali el-Fellâs, Tir­mizî ve İbn Hibbân gibi âlimlerin sahih olduğunu söyledikleri Talk b. Ali hadisini desteklemektedir. Muhaliflerimiz ise delil olarak Büsre bint Saf-van’ın, Resûluilah (s.a.v.)’i “Cinsel organına dokunan kimse abdest alsın” buyururken[33] işittiğini ifade ettiği hadisi kullanmaktadırlar. Hadis Kütüb-i hamse’de bulunmakta, Tirmizî de sahih olduğunu söylemektedir. (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, I, 192) Ancak bu hadiste hayalar ve dübür de zikredildiği halde muhalifimiz bunlara dokunmaktan dolayı abdestin bozulduğu görüşünde değildir. Dolayısıyla konuyla ilgili hadisin delil olması söz konusu değildir.

    Taberânî’nin Büsre bint Safvan’dan rivayeti, Resûlullah (s.a.v.)’i “Cin­sel organına, hayalarına veya dübürüne dokunan kimse namaz abdesti gibi abdestalsın” buyururken işittim şeklindedir.[34] Mecmâü’z-zevâid’de de zikredüdiği üzere ravileri Sahih ravileridir.

    Dârekutnî, Taberânî’yi eleştirerek şöyle demiştir: Bu hadisi Abdiilha-mîd b. Ca’fer de Hişam vasıtasıyla nakletmiş ve Büsre bint Safvan rivaye­tine hayaları ile dübürü ilave etmek suretiyle yanılmıştır. Sahih olan bunla­rı Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nispet etmeden nakleden Urve rivayetidir. Bu­nu ondan başta Hammad b. Zeyd ve Eyyüb es-Sahtiyânî olmak üzere gü­venilir raviler rivayet etmişlerdir. (Dârekutnî, Sünen, I, 148) Dârekutnî’nin bu eleştirisine büyük âlim İbnü’t-Türkmânî şöyle cevap vermektedir: Birçok âlim Abdülhamîd b. Ca’fer’in güvenilir olduğunu ifade etmiş, İmam Müs­lim de onun rivayetini delil olarak zikretmiştir. O hadisi Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nispet etmiştir. Daha önce de ifade edildiği gibi böyle bir durum­da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nispet edilen rivayet tercih edilir. Bu hususta onu destekleyen başkaları da bulunmaktadır. Nitekim bu hadisi Dârekutnî, İbn Cüreyc > Hişam > babası > Mervan > Büsre İsnadıyla nakletmiş ve bu rivayette de “hayalar” zikredilmiştir.

    Aynı hadisi Taberânî de Erkeklik organına veya hayalarına dokunan ab­dest alsın lafzıyla rivayet etmiştir. Ancak onun isnadı Urve > Mervan > Büsre şeklindedir. İbn Cerir, Abdülhamid’i bu rivayetinde desteklemiştir. Ayrıca hadise yapılan ilavedeki (idrac) hata onun öncesinden bağımsız ay­rı bir kelime olması ve ravinin onu fark edememesinden kaynaklanmakta­dır. Ravinin Urve’nİn sözünü işitmesi ve onu Resûlullah (s.a.v.)’in sözü arasına karıştırması ise son derece uzak bir ihtimaldir. Taberânî’nin Mu-hammed b. Dînar > Hişam > babası isnadıyla rivayetine göre Büsre Hz. Peygamber (s.a.v.)’in dübürüne, hayalarına veya erkeklik organına doku­nan abdest almadıkça namaz kılmasın buyurmuştur. Bu rivayette ravinin hata yapmış olması ise daha da uzak bir ihtimaldir. Zira bu rivayette Hz. Peygamber (s.a.v.) önce dübür ve hayaları zikretmiştir. Burada da Muham-med b. Dinar’ın Abdülhamid’e mütabaatı söz konusudur. Böylece defalar­ca tekrar ettiğimiz ravinin işittiğiyle bir defasında fetva verdiği bir defasın­da da onu lafzen rivayet ettiği hususunu burada bir defa daha görmekteyiz. (eUCevherü’n-nakî, , 37, 38) Sonuç itibariyle hadisteki ilavenin Hz. Peygam­ber (s.a.v.)’e ait olduğu sahihtir. Ancak gereği ile amel eden hiçbir kimse olmamıştır. Şu halde bu durum neshin bulunduğuna bir işaret olduğu kabul edilecek veya rivayetlerin birinin ruhsata, diğerinin ise azimete delâlet ettiği şeklinde Talk b. Ali ile Büsre rivayetleri arasındaki ihtilaf telif yoluy­la giderilecektir. Daha önce de belirtildiği üzere mezhebimiz Hanefîyyenin görüşü de bu yöndedir.

    Muhaliflerimiz Ahmed b. Hanbel, İbn Hibbân ve Hâkim en-Nîsâbû-rî’nin rivayet ettikleri hadisi de görüşlerine delil olarak zikretmişlerdir. İbn Hibbân ve Hâkim en-Nîsâbûrî hadisin sahih olduğunu da söylemişlerdir. Ebû Hureyre (r.a.)’in rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v.), “Eliyle Özel olarak erkeklik organına değen kimsenin abdest alması gerekir” buyur­muştur.[35] Şafiîler söz konusu hadiste geçen “ifdâ” kelimesinden de hare­ketle erkeklik organına avuç içiyle dokunmanın abdesti bozacağına hük­metmişlerdir. et-Telhîsü’l-habîfĞt (1,126) İbn Hacer’in açıklaması ise şöy­ledir: Ancak birçok âlim ifdâ kelimesinin sadece avuç içiyle anlamına ge­leceğini tartışmıştır. Nitekim İbn Seyyide el-Muhkem’de bu kelimenin “ef-dâ fülan ilâ fülan” şeklinde ulaştı anlamında kullanıldığını, dolayısıyla bu­rada “ifdâ” eiin içi veya dışıyla ulaşmaktan daha umumî mânasının olaca­ğını ifade etmektedir. İbn Hazm da hadiste zikredilen “ifdâ” ile elin hem içiyle hem de dışıyla ulaşmasının kastedildiğini, onların ileri sürdüğü gibi avuç içiyle ulaşmak anlamına geldiğine dair kitap, sünnet, icmâ, sahâbî açıklaması, kıyas veya sağlam bir görüş bulunmadığını belirtmektedir. (Şev-kânî, Neylü’l-evtâr, I, 164) Hadiste zikredilen ifdâ kelimesinin avuç içiyle do­kunmak anlamına geldiğine dair iddialarının âlimlerin görüşleriyle çeliş­mesi sebebiyle Şafiîlerin delilleri geçerli değildir.

    Şafiîler sözü edilen hadisin Talk b. Ali hadisini, bizzat gene kendisin­den “Cinsel organına (fere) dokunan abdest alsın” hadisinin de rivayet edilmesi dolayısıyla illetli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bu hadisi Taberânî rivayet etmiş ve sahih olduğunu söylemiştir. (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, I, 193)

    Şafiîlerin illetli bulduğu, Taberânî’nin de rivayet ettiği hadis bize göre de zayıftır. Zira onu Eyyüb b. Utbe’den sadece Hammad b. Muhammed ri­vayet etmiştir. (Mecmaü’z-zevâid, I,100) Hammad b. Muhammed ise zayıf bir ravidir. Nitekim hadis hafızı Salih b. Muhammed onun zayıf olduğunu be­lirtmiş, el-Afîfî “rivayeti sahih değildir, sadece onun vasıtasıyla gelmekte­dir” açıklamasını yapmıştır. (İbn Hacer, Lisânü’i-Mîzân, II, 33) Zeylaî de onun

    zayıf olduğunu ifade etmiş (Nasbü’r-râye, I, 34), birçok güvenilir ravi de ona aykırı rivayette bulunmuştur. Nitekim Tahâvî’nin zikrettiği üzere (Şerhu Me­âni’l-âsâr, 1,76) Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî (Muvaita, 50), Esed b. Mu­sa ve Haccac b. Minhal’in Eyyüb b. Utbe > Kays b. Talk > babası isnadıy­la rivayet ettiklerine göre bir adamın, “Erkeklik organına dokunanın abdes-ti bozulur mu?” sorusuna Resûlullah (s.a.v.) “O vücudundan bir parça de­ğil midir?” şeklinde cevap vermiştir. Zayıf bir ravi olan Hammad b. Mu-hammed’in güvenilir ravilere aykırı rivayeti münkerdir. Bu durumda onun rivayeti dikkate alınamaz.

    Eyyüb’tin de aynı şekilde rivayet ettiği kabul edilse bile Zeylaî ve İbn Hacer’in (Takrîb, s. 31) belirttiklerine göre o da zayıf bir ravi olup güvenilir ravilere aykırı olan bu rivayeti münkerdir. Nitekim Veki > Muhammed b. Cabir > Kays > babası îsnadıyla İbn Mâce’de, Süfyan ve Müsedded > Kays > babası isnadıyla da Tahâvî’de rivayet edildiğine göre namazda iken er­keklik organına dokunan kimse hakkında Hz. Peygamber (s.a.v.), “Bundan dolayı abdestin bozulmaz, o senden bir parçadır” buyurmuştur.[36] Ebû Dâvûd bu hadisi Hişam b. Hassan, Süfyan es-Sevrî, Şu’be b. Haccac, Süf­yan b. Uyeyne ve Cerîr er-Râzî’nin Muhammed b. Cabir vasıtasıyla Kays b. Talk’tan rivayet ettiklerini söylemiştir. Hadisi aynı şekilde Tahâvî Esved vasıtasıyla Kays’tan; (Şerhu Meâni’l-âsâr, 1,76) et-Ta’lîku’l-mümecced’ de. ifa­de edildiği gibi Nesâî, Tirmizî, Tahâvî ve diğer âlimler de Abdullah b. Bedr vasıtasıyla Kays’tan rivayet etmişlerdir.[37] Buna göre Kays’tan rivayet edi­lenler içerisinde sahih olan Hammad b. Muhammed’in Eyyüb vasıtasıyla rivayeti değil, erkeklik organına dokunmadan dolayı abdestin bozulmadığı­nı ifade eden rivayetidir. Zira hem Hammad hem de Eyyüb zayıf ravilerdir. Onların güvenilir ravilerin rivayetlerine aykırı naklettiklerinin sahih olma­sı mümkün değildir. Bu hususta Taberânî’nin sahih olduğuna dair görüşü de dikkate alınmaz. Hanefîler olarak biz bir kerecik olsun güveniür ravile­rin rivayetlerine aykırı olmalarına rağmen bu iki ravi ve benzerlerinin riva­yetlerini sahih olarak niteleyecek olsaydık muhaddisler bizim diri diri de­rimizi yüzerlerdi.

    134. Hasan-ı Basrî’nin Ali b. Ebî Talib, Abdullah b. Mes’ud, Huzeyfe, İmran b. Husayn (r.a.e.) ve ismi zikredilmeyen bir başka sahâbîden nakli­ne göre bunların biri, “erkeklik organıma dokunmakla burnuma dokunmak arasında bir fark yoktur”; bir diğeri, “erkeklik organıma dokunmakla uylu­ğuma dokunmak arasında bir fark yoktur”; bir ötekisi de “erkeklik organı­ma dokunmakla dizime dokunmak arasında bir fark yoktur” demişlerdir.[38] Hadisi Taberânî rivayet etmiştir. Ravileri Sahilim ravileridir. Ancak isnad-daki Hasan-ı Basrî müdellistir ve söz konusu haberi semâ yoluyla aldığını açıklamamıştır. {Mecmaü’z-zevâid, I, 99). Bize göre bu durum söz konusu ha­berin sıhhatine zarar vermez. Zira Tedrîbü’r-râvVdç belirtildiği üzere Ebû Zür’a ve Ali b. Medînî’nin de ifade ettikleri gibi Hasan-ı Basrî’nin mürsel rivayetleri sahihtir.

    İbnü’t-Türkmânî’nin nakline göre İbn Abdilber erkeklik organına do­kunmanın abdesti bozmadığı görüşünde olan sahâbîleri Hz. Ali, Ammar b. Yasir, Abdullah b. Mes’ud, Abdullah b. Abbas, Huzeyfe, İmran b. Husayn ve Ebü’d-Derdâ (r.a.e.) olarak zikretmiş, bunun güvenilir raviler ve sahih isnadlar vasıtasıyla rivayet edildiğini ifade etmiştir. el-İstizkâr isimli eser­de ise zikredilen sahâbîlerin bu konuda ihtilaf etmediklerini belirtmiştir. Daha sonra Beyhakî, Muaz b. Cebel (r.a.)’in de aynı görüşte olduğunu ri­vayet etmiştir. {es-Sünenü’l-kübrâ, I, 34, 35)

    Tahâvî, Şerhu meâni’l-âsâr’da erkeklik organına dokunmanın abdesti bo­zacağı görüşünde olduğu rivayet edilen sahâbîlerden aksi görüşte oldukları­nın da nakledildiğini tespit etmiş ve şöyle demiştir: İbn Ömer (r.a.) dışında erkeklik organına dokunmanın abdesti bozacağı doğrultusunda fetva veren başka bir sahâbî bilmiyoruz. Sahabenin çoğunluğu bu konuda ona muhale­fet etmiştir. (İbnü’t-Tiirkmânî, el-Cevherü’n-nakî, 1,47) Bize göre bu, erkeklik or­ganına dokunmanın abdesti bozacağı konusunda rivayet edilen Büsre hadi­sinin mensuh olduğunun veya yorumlanması gerektiğinin ilk delilidir.

    135. Veki’nin İsmail vasıtasıyla Kays’tan rivayetine göre bir adamın er­keklik organına dokunmayı sorması üzerine Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.), “Eğer sana ait bir organı pislik olarak görüyorsan onu kes at” diye cevap verdi. (Tahâvî, Şerhu Meâni’l-âsâr, I, 77) İsnadı sahihtir. el-Cevherü”n-nakfde (I, 35) belirtildiğine göre haberi İbn Ebî Şeybe rivayet etmiştir.

    Bu rivayet İmam Malik’in Muvatta’mda (“Taharet”, 59)[39] İsmail b. Muhammed b. Sa’d b. Ebî Vakkas vasıtasıyla Mus’ab b. Sa’d b. Ebî Vak-kas’tan yaptığı rivayetle çelişmektedir. Mus’ab b. Sa’d şöyle anlatmakta­dır: Ben, Sa’d b. Ebî Vakkas’m yanında Kur’an’ı tutarken kaşındım. O, “Belki de erkeklik organına dokundun” deyince ben, “Evet” dedim. Bunun üzerine, “Kalk abdest al” dedi. Ben de abdest alıp geldim.

    Bize göre Mus’ab’ın bu rivayetinin mendupluk, Kays’m naklini ise ruh­sat ifade ettiği şeklinde anladığımızda söz konusu iki rivayet arasında çe­lişki bulunmamaktadır.

    Tahâvî’nin İbrahim b. Merzuk>Ebû Amir el-Akdî> Abdullah b. Ca’fer eİ-Mahremî > İsmail b. Muhammed isnadıyla rivayetine göre ise Mus’ab b. Sa’d şöyle anlatmaktadır: Babamın yanında Kur’an’ı tutarken kaşındım ve avret yerime elim değdi. O, “Avret yerine mi değdin?” diye sordu. “Evet kaşıdım” şeklinde cevap vermem üzerine, “Elini toprağa sür” dedi, abdest almamı emretmedi. (Şerhu Meâni’l-âsâr, 1,77) Hadisin isnadı hasen ra-vilerİ güvenilirdir. Tahâvî söz konusu haberi Muhammed b. Huzeyme > Abdullah b. Reca > Zaide > İsmail b. Ebî Halid > Zübeyr b. Adiy > Mus’ab b. Sa’d isnadıyla benzer bir rivayette bulunmuştur. Ancak bu riva­yete göre Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) oğluna, “Kalk elini yıka” demiştir. (Şer­hu Meâni’l-âsâr, I, 77) Muhammed b. Huzeyme, Tahâvî’nin hocasıdır ve ta­nınmış güvenilir bir ravidir. (İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, V, 154) İsnaddaki diğer raviler de güvenilirdir. Bu rivayet, hadiste zikredilen “vudu” kelimesinin anlamını da ortaya koymaktadır.

    136. Ebü’l-Avvam el-Basrî şöyle anlatmaktadır: Bir adam Atâ b. Ebî Rebah’a, “ey Ebû Muhammed birisi abdest aldıktan sonra cinsel organına dokunmuş olsa ne lazım gelir?” diye sordu. Orada bulananlardan biri, “İbn Abbas, cinsel organını eğer necis görüyorsan o zaman kes at onu” derdi di­ye araya girdi. Bunun üzerine Atâ b. Ebî Rebah, Allah’a yemin olsun ki bu, İbn Abbas (r.a.)’ın görüşüdür” dedi.

    Haberi Muhammed b. Hasan eş-ŞeybânîMiv Şu’be b. Haccac > İbn Abbas’ın azatlısı > İbn Abbas isnadıyla söz konusu haberi benzeri lafızlarla rivayet etmiştir. Ravileri gü­venilirdir. İbn Hacer’in Takrîb’de (s. 85) İbn Abbas (r.a.)’in azatlısını sadûk (doğru sözlü) olarak nitelemektedir.

    b. Saîd b. Mansur > Hüşeym > A’meş > Habib b. Ebî Sabit > Saîd b. Cübeyr isnadıyla rivayetine göre İbn Abbas (r.a.) erkeklik organına dokun­manın abdesti bozmayacağı görüşündeydi. Bu, ravüeri güvenilir sahih bir isnaddır.

    c. Katâde > Atâ isnadıyla[41] rivayetine göre ise İbn Abbas (r.a.) erkek­lik organına dokunmadan dolayı abdest alınması gerektiği görüşündeydi.[42] Rivayetler arasındaki çelişkiyi gidermek için buradaki abdest almanın mendupluğa delâlet ettiği şeklinde yorumlanmalıdır. Diğer hadislerin ko­nuya delâletleri ise açıktır.

    İbn Abdilberr’in el-İstizkar isimli eserinde Abdurrahman b. Harme-le’den nakline göre Saîd b. Müseyyeb erkeklik organına dokunmanın ab­desti bozacağı görüşündedir. Katâde ve Haris b. Abdurrahman ise onun bundan dolayı abdestin bozulmayacağı görüşünde olduğunu rivayet etmiş­lerdir. İbn Abdilber, “Katâde hadis hafızıdır, Haris b. Abdurrahman da onu desteklemektedir. Abdurrahman b. Harmele ise hadis hafızı değildir” diye­rek Katâde rivayetini tercih etmektedir. el-Cevherü ‘n-nakî’de (I, 35) zikre-dildiği üzere Tahâvî’nin hasen bir isnadla Eş’as’tan nakline göre Hasan-ı Basrî cinsel organa dokunmayı doğru bulmaz ancak bundan dolayı abdes­tin bozulduğunu da söylemezdi. Tahâvî’nin sahih bir isnadla Yunus’tan nakline göre de Hasan-ı Basrî erkeklik organına dokunmanın abdesti boz­mayacağı görüşündeydi. (Şerhu Meâni’l-âsâr, I, 79) BİZ de, sahabenin çoğu-

    nun, önde gelen tabiîlerin, Ebû Hanife (r.a.) ve taraftarlarının benimsediği bu görüşün doğru olduğunu düşünmekteyiz.

    137. Ebû Hanife > Hammad > İbrahim en-Nehaî isnadıyla nakledildiği­ne göre erkeklik organına dokunmakla ilgili Hz. Ali (r.a.), “Erkeklik orga­nıma dokunmakla burnumun ucuna dokunmak arasında bir fark yoktur” demiştir.

    Haber Muvattd’m Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî rivayetinde yer al­maktadır. Mürsel ve sahihtir. Zira Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî daha sonra onu Mis’ar b. Kidam > Kabus > Ebû Zubyan yoluyla Hz. Ali (r.a.)’den muttasıl bir isnadla rivayet etmiştir. Bu isnadın ravileri de güve­nilirdir.

    138. Sellâm b. Süleym > Mansur b. Mu’temir > es-Sedûsî isnadıyla nakledilir: Berâ b. Kays, şöyle der: Huzeyfe b. Yeman (r.a.)’e erkeklik or­ganına dokunan kimsenin durumunu sordum. O, “Ona dokunmak başa do­kunmak gibidir” diye cevap verdi. (Tahavî, Şerhu Meâni’l-âsâr, 1,77)

    Hadisi Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî Muvatta’mda rivayet etmiştir. İsnadı sahihtir. Tahâvî’nin de bu hadisi Huzeyfe’den rivayeti ile ilgili ola­rak açıkladığı gibi isnadda bulunan es-Sedûsî, İyad b. Lakît’tir. O güveni­lir bir ravidir. (Şerhu Meâni’l-âsâr, 1,78) et-Ta’lîku’l-mümecced’de belirtildiği gibi İbn Maîn ve Nesâî başta olmak üzere âlimler onun güvenilir olduğu­nu ifade etmişlerdir.

    139. Mis’ar b. Kidam’ın nakline göre Umeyr b. Sa’d en-Nehaî şöyle an­latmıştır: Ammar b. Yasir (r.a.)’in de aralarında bulunduğu bir grup içinde bulunuyordum. Erkeklik organına dokunma konusu zikredilince Ammar b. Yasir, “O senden bir parçadır. Elin başka organına dokunduğundaki hüküm onun için de geçerlidir” dedi.[43] Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî Muvaî-ta’ında rivayet etmiştir. İsnadı sahihtir, Tahâvî, “O, benim ve senin burnun gibidir” ilavesiyle rivayet etmiştir.

    140. İsmail b. Ayyaş > Hariz b. Osman > Habib b. Ubeyd isnadıyla ri­vayet edildiğine göre erkeklik organına dokunmak sorulduğunda Ebü’d-Derdâ (r.a.), “O, senden bir parçadır” diye cevap vermiştir.

    Rivayet, Muvatta’m Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî rivayetinde bu­lunmaktadır. (el-Muvatta, s. 38) et-Ta’lîku’l-mümecced’d^ belirtildiği gibi Harız b. Osman, Şamlı güvenilir bir ravidir. İsmail b. Ayyaş’ın Şamlılar­dan rivayetleri sahihtir. Gene aynı yerde belirtildiği gibi Habib b. Ubeyd er-Rahabî 70 sahâbîye yetişmiş, Nesâî ve İbn Hibbân’m güvenilir olduğu­nu ifade ettikleri bir ravidir.

    Erkeklik Organına Dokunmakla İlgili Hadis Hakkında Yapılan Bir Müzâkerenin Değerlendirilmesi

    Hâkim en-Nîsâbûrî’nin, Merv’in adil ve hafız muhaddisi Ebû Bekir b. Muhammed b. Abdullah b. Cerrah > Abdullah b. Yahya ei-Kâdî es-Serah-sî isnadıyla nakline göre Recâ b. Mürcî el-Hafız şöyle anlatmıştır: Hayf mescidinde Ahmed b. Hanbel, Ali b. Medînî ve Yahya b. Maîn ile birlik­teydim. Erkeklik organına dokunmakla ilgili hadis hakkında müzâkere et­meye başladılar. Yahya b. Maîn bu kimsenin abdestinin bozulacağını, Ali b. Medînî ise Küfe âlimlerinin (Ebû Hanife (r.a.) ve taraftarlarının) görü­şünü savundu.

    Yahya b. Maîn, Büsre bint Safvan; Ali b. Medînî ise Kays b. Ali’nin babasından rivayetini delil olarak zikrettiler. Ali b. Medînî, “Mervan bir memurunu gönderip yaptığı rivayeti kabul etmediğini ilettiği halde Büsre isnadını nasıl kabul ediyorsun?” diye sordu. Yahya b. Maîn, “Ancak Urve onun yaptığıyla yetinmeyerek Büsre’ye giderek hadisi bizzat kendisinden almıştır. Ayrıca âlimler Talk b. Ali’yi eleştirmişlerdir. Dolayısıyla onun ri­vayeti delil olarak kullanılamaz” karşılığım verdi. Ahmed b. Hanbel ise, “Her ikinizin dediği de doğrudur” dedi. Bunun üzerine Yahya b. Maîn, Malik > Nafi isnadıyla İbn Ömer (r.a.)’nın erkeklik organına dokunması sebebiyle abdest aldığını; Ali b. Medînî ise, İbn Mes’ud (r.a.)’in bundan dolayı abdest almadığını ve ‘o senden bir parçadır’ dediğini hatırlattı. Yah­ya b. Maîn’in haberin kaynağını sorması üzerine de Süfyan > Ebû Kays > Hüzeyl > Abdullah b. Mes’ud şeklinde isnadını zikrederek, “İbn Ömer (r.a.) ile İbn Mes’ud (r.a.) ihtilaf ettiklerinde İbn Mes’ud (r.a.)’in görüşü tercih edilir” dedi. Ahmed b. Hanbel, “Evet doğru söylüyorsun fakat sö­zünü ettiğin isnadda bulunan Ebû Kays el-Evdî rivayetleri delil olarak kullanılmayan bir ravidir” dedi. Ali b. Medînî’nin, Ebû Nuaym > Mis’ar > Umeyr b. Saîd isnadıyla rivayet edildiğine göre Ammar b. Yasir “erkek­lik organıma dokunmakla burnuma dokunmak arasında bir fark yoktur” dediğini nakletmesi üzerine Ahmed b. Hanbel, “Ammar b. Yasir (r.a.) ile İbn Ömer aynı sevideki iki sahâbîdir, ikisinden istediğinin görüşüne göre amel edebilirsin” dedi. Yahya b. Maîn ise, “Umeyr b. Saîd ile Ammar b. Yasir arasında kopukluk bulunmaktadır” şeklinde karşılık verdi. (Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, I, 139; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, I, 136)

    Tespitlerimize göre sözü edilen haberin isnadında Abdullah b. Yahya es-Serahsî bulunmaktadır. İbn Adiy, onun yetişmediği kimselerden hadis ri­vayet etmekle itham edildiğini söylemiştir. el-Cevherü’n-nakî(1,36) ve Li-sânül-Mîzân (III, 376) isimli eserlerde zikredildiğine göre İbn Adiy ona ye­tişmiş ve Ali b. Hucr ile diğer âlimlerden rivayetinde yalan söylediğini söylemiştir. İbn Hacer onun ebeveyne itaatle ilgili İbn Abbas (r.a.)’den münker bir rivayetini zikrettikten sonra, “Abdullah b. Yahya es-Serahsî’yi kastederek, “Bunun dışındaki ravileri güvenilirdir. İsnaddaki problem odur1′ demiştir. Sonuç itibariyle bu durumda onun rivayeti delil olarak kul­lanılamaz.

    Zira, Yahya b. Maîn’in, “âlimler Kays b. Talk’ı tenkit etmişlerdir, onun rivayeti delil olamaz” açıklaması bu münazara içinde yer almaktadır. Miz-zî ve İbn Ebî Hatim ise kendisinden kopuk isnadla nakledilen söz konusu görüşün aksine Yahya b. Maîn’in onun güvenilir olduğunu ifade ettiğini nakletmişlerdir. İbn Hibbân onu es-Sikâf mda. zikretmiş, rivayetleri Hâkim en-Nîsâbûrî el-Müstedrek’İnde, İbn Hibbân ve İbn Huzeyme Sahih’iennde ve Sünen-i erbaa’da yer almıştır. Raviler konusundaki titizliğine rağmen Nesâî onun rivayetlerini eserine almış, İbn Hibbân ve İbn Huzeyme hadi­sinin sahih olduğunu söylemiş, Tirmizî de hadisini rivayet ettikten sonra, “konuyla ilgili en güzel rivayet budur” açıklamasını yapmıştır.

    İbn Mende’nin nakline göre Amr b. Ali el-Fellâs şöyle demiştir: Bize göre Kays’ın rivayeti Büsre rivayetinden daha sahihtir. Ondan dokuz kişi -Mizzî bunları zikretmiştir- rivayet etmiştir. Şafiî’nin “biz onu sorduğu­muzda onu tanıyan birini bilmiyoruz” şeklindeki açıklamasının aksine o güvenilir bir ravidir. (İbnü’t-Türkmânî, el-Cevherü’n-nakî, I, 36)

    Ahmed b. Hanbel’in, Ebû Kays el-Evdî hakkındaki “rivayetleri delil ol­maz” şeklindeki açıklaması da bizim onun rivayetini delil olarak kullan­mamızı engellemez. Çünkü o Buhârî’inin el-Câmiu’s-sahîh’nt hadislerini aldığı ravilerindendir. Abbas ed-Dûrî’nin nakline göre Yahya b. Maîn onun güvenilir olduğunu söylemiş ve onu Asım’a takdim etmiştir. İclî onun gü­venilirliğini sika ve sebt lafızlanyla ifade etmiş, Nesâî onun hakkında leyse bihi be’s (zararı yok) demiştir. İbn Hibbân onu es-Sikâfında zikretmiş, Hâkim en-Nîsâbûrî’nin nakline göre onun hakkında Dârekutnî “sika”, Ah­med b. Hanbeİ ise “leyse bihi be’s” demişlerdir. İbn Halfun’un nakline gö­re de İbn Nümeyronun güvenilir olduğunu söylemiştir. (İbn Hacer, Tehzîb, VI, 152-153) Ahmed b. Hanbel’in, “isnadında kopukluk bulunan bu isnad delil olamaz” ifadesi ise dikkate alınacak bir açıklama değildir.

    Yahya b. Maîn’in “Umeyr b. Saîd ile Ammar b. Yasir (r.a.) arasında ko­pukluk bulunmaktadır” şeklindeki açıklamasının isabetli olmadığını yukarı­da Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’den yaptığımız rivayet ortaya koy­maktadır. Nitekim Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin Muvatta’mda Mis’ar b. Kidam’dan nakline göre Umeyr b, Saîd en-Nehaî şöyle demiş­tir: “Ammar b. Yasir’in de aralarında bulunduğu bir grup içinde bulunu­yordum. Erkeklik organına dokunma konusu zikredilince Ammar b. Yasir (r.a.), “O senden bir parçadır. Elin başka organına dokunduğundaki hüküm onun için de geçerlidir” dedi. İbn Ebî Şeybe’nin İbn Fudayl > Veki’ > Mis’ar isnadıyla nakline göre de Umeyr b. Saîd şöyle demiştir: Ammar b. Yasir (r.a.)’in de aralarında bulunduğu bir grup içinde bulunuyordum. Er­keklik organına dokunma konusu sorulunca Ammar b. Yasir (r.a,), “O sen­den bir parçadır” karşılığını vermiştir. (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, I, 164) el-Cevherü’n-nakı’â^ (I, 173) de ifade edildiği üzere bu, sahih bir isnaddır ve Umeyr b. Saîd ile Ammar b. Yasir (r.a.) arasında kopukluk bulunmadığı açıkça ifade edilmektedir.

    Umeyr b. Saîd hakkında İbn Hacer’in açıklaması şöyİedir: İbn Hibbân onun İbn Saîd diye de tanındığını söylemiştir. O, Hz. Aİi, Ebû Musa, Sa’d b. Ebî Vakkas, İbn Sa’d, Hasan b. Ali, Alkame, Mesrûk (r.a.e.) ve diğer sa-hâbîlerden rivayette bulunmuştur. Yahya b. Maîn ve Ali b. Medînî hakkın­da müzakere etmişler ve Yahya b. Maîn, Umeyr b. Saîd’in önce vefat etti­ğini ileri sürerek, “Umeyr b. Saîd ile Ammar b. Yasir (r.a.) arasında kopuk­luk bulunmaktadır” demiştir. Buharı’de et-Târîhu’I-kebîr’inde (VIII, 146) onun, “Bize (Kufe’ye) önce Sa’d sonra da Muğîre vali olarak geldi. Bu dö­nemde Hz. Ömer (r.a.) vefat etti” dediğini zikrederek söz konusu görüşün Yahya b. Maîn’e nispetinin Abdullah b. Yahya es-Serahsî gibi zayıf ravi-lerden kaynaklandığını söylemiştir. Ayrıca Buhârî, Yahya b. Maîn gibi ön­de gelen bir hadis âliminin Umeyr b. Saîd’in güvenilir bir ravi olduğunu bilmemesi ve “Umeyr b. Saîd ile Ammar b. Yasir (r.a.) arasında kopukluk bulunmaktadır” demesinin mümkün olmayacağını ifade etmiştir.

    Ahmed b. Hanbel’in, “Ammar b. Yasir (r.a.) ile İbn Ömer (r.a.) aynı se­videki iki sahâbîdir, ikisinden istediğinin görüşüne göre amel edebilirsin” şeklindeki açıklaması isabetli değildir. Zira Abdullah b. Mes’ud, Ali b. Ebî Talib, İmran b. Husayn, Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) başta olmak üzere diğer sahâbîler de Ammar b. Yasir (r.a.) ile aynı görüştedirler. İbn Abdilberr’in de zikrettiği gibi söz konusu sahâbîlerin de Ammar b. Yasir (r.a.)’in görü­şünde oldukları sahih isnadlarla rivayet edilmiştir. Dolayısıyla Ammar b. Yasir (r.a.) ile İbn Ömer (r.a.)’dan birinin görüşünün tercih edilebileceği, bu konuda ikisinin de aynı seviyede olduğu şeklindeki anlayışın doğru ol­madığını düşünmekteyiz.

    Hâkim en-Nîsâbûrî {el-Müstedrek, I, 138) Hz. Aişe (r.anhâ)’nın, “Kadın cinsel organına dokunduğunda abdest alır” dediğini rivayet etmiş ve bunun sahih olduğunu ifade etmiştir. Ancak Hz. Aişe (r.anhâ), bu görüşü savu­nanların yaptığı gibi sözü edilen dokunmayı avuç içi ile sınırlandırmamışım Dolayısıyla bu rivayetin de onlar için deli! olması söz konusu değildir. Bi­ze göre buradaki abdest almayı da mendup olduğu şekiinde

  58. 10. FITRAT KAÇTIR?

    (2147)- Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.” [Buhârî, Libâs 63, 64, İsti'zân 51; Müslim, tahâret 39, (257); Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, (2, 921); Tirmizî, Edeb 14, (2757), Ebû Dâvud Tereccül 16, (4198); Nesâî, Tahâret 10, 11, (1, 14, 15).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/523.

    (2148)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu’lmâ yani istinca yapmak.” [Müslim, 56 (261); Ebû Dâvud, Tahâret 29, (53); Tirmizî, Edeb 14, (2758); Nesâî, Zînet 1, (8, 126, 127).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları
    FITRAT OLANLAR AYRI FITRATTAN OLANLAR AYRI ZİKREDİLMİŞTİR DOLAYISIYLA BİR PROBLEM YOK

    17. ORUÇLU OLDUĞU HALDE HANIMINI ÖPEN BİRİSİNİN ORUCU BOZULUR MU?

    (3141)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) oruçlu olduğu halde hanımlarından birini öperdi” (Hz. Aişe bunu söyleyip sonra güldü.)
    [Buharî, Savm: 24, 23; Müslim, Sıyâm: 62-65, (1106); Muvatta, Sıyâm: 14, (1, 292); Ebu Dâvud, Savm: 33, (2382-2386); Tirmizî, Savm: 31, (727-729).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/453.

    (3142)- Bir başka rivayette şöyle der: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), oruçlu iken mübaşerette bulunurdu. O, nefsine hepinizden çok hâkim idi.”
    [Buharî, Savm: 24, 23; Müslim, Sıyâm: 62-65, (1106); Muvatta, Sıyâm: 14, (1, 292); Ebu Dâvud, Savm: 33, (2382-2386); Tirmizî, Savm: 31, (727-729).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/453.

    (3143)- Hz. Câbir anlatıyor: “Hz. Ömer İbnu’l-Hattâb (radıyallahu anhümâ) (bir gün telâşla gelerek):
    “Ey Allah’ın Resulü! Bugün ben büyük bir hatada bulundum, oruçlu iken (hanımımı) öptüm!” dedi. Resûlullah da şöyle cevapladı:
    “Sen oruçlu iken mazmaza yapmaz mısın? (Bu orucunu bozar mı?)”
    (Ravilerden İsa İbnu Hammâd rivayetinde) der ki: “Dedim ki: “Bunda bir beis yok!” Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Öyleyse niye (öpmeden telaşa düşüyorsun?)” [Ebu Dâvud, Savm: 33, (2385).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/454.

    535. (1686) (6522)- Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın azadlılarından Meymune radıyallahu anhâ anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a oruçlu iken, oruçlu hanımını öpen adam hakkında sorulmuştu: “İkisinin orucu da bozulur!” buyurdular.” [İbnu Mâce, Savm: 19, (1686).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 17/165.
    BU SON HADİSTE ÖPEN ADAMDANDA KADINDA DA MENİ GELMİŞTİR NORMALDE ÖPMEK BOZMAZ FAKAT ŞEHVETLE MENİ GELİRSE BOZULUR

    ABDESTİN BOZUMASIDA AYNIDIR MENİ GELİRSE ZATEN GUSÜL GEREKİR MEZİDE İSE SADECE ABDEST BOZULUR MEZİ ORUCUDA BOZMA MENİ BOZR
    AYRICA AŞAĞIDAKİ HADİSTEN FAHİŞ MÜBAŞERETTENDE BAHSEDER3669)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Erkeğin hanımını öpmesi veya ona eliyle dokunması hep mülâmese (değme) sayılır. Öyleyse kim hanımını öperse veya eliyle dokunursa abdest alması gerekir.” Bu rivayetin bir benzeri İbnu Mes’ud’dan gelmiştir. [Muvatta, Tahâret: 64, (1, 43).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/461.

    OBA KARDEŞ BİR DAHAKİNE SORULARINI KISA TUTARSAN YADA TEK TEKE SORARSAN SEVİNİRİM ZİRA CEVAPLARI YER TUTUYOR ASLINDA TUTMAZSA DAHA İYİ ANLAMANIZ İÇİN BAYAĞI AÇIKLAMAYA ÇALIŞTIM
    ALTININ HARAMLIĞI HELALLİĞİ KONUSUNDA SİZİN YAZILARINIZI VE YORUMLARI İNCELEDİM SİZE GEREKEN CEVAP VERİLMİŞ SORDUĞUNUZ HADİSLEREDE
    AYRICA ŞU DİKKATİNİZİ ÇEKİYOR MU BİLMİYORUM AMA BİRBİRİYLE ZIT GÖRÜNEN HADİSLER NASIL DOĞRU OLABİLİR DİYE SORDUĞUNUZ HADİSLER AYNI KİTAPTA SİZCE BUNLARIN MANASIDA BİRBİRİ İLE ÇELİŞSE ALİMLER BU KARIŞIKLIĞA KARŞI TEK VEYA ZAHİRENDE AYNI ANLAMA GELEN HADİSLERİ BİR ARAYA ALMAZ MIYDI DEMEK Kİ BİR HİKMETİ VAR DEĞİL Mİ BAKIN BEN BİR KAÇINI ACİZANA AÇIKLADIM LÜTFEN ANLAYIŞLI OLALIM PEŞİN HÜKÜM VERMEKTEN KAÇIMALIM ARAŞTIRALIM AÇIKÇASI BU KADAR AÇIKLAMAYA YORULDUM SORDUĞUNUZ DİĞER HADİSLERİDE BAŞKA GÜN AÇIKLARIM AMA SİZDE BİR ARAŞTIRIN BAKIN

  59. 8. KABİRLERİN ÜZERINE OTURULUR MU?

    (5467)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın bir kızının defnine şahid olduk. Bu definde Resûlullah kabrin üzerine oturmuştu. Aleyhissalâtu vesselâm’ın gözlerinden yaş aktığını gördüm.
    “Aranızda bu gece günah işlemeyen (cima yapmayan) var mı?” buyurdular. Ebu Talha radıyallahu anh: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben varım!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm da:
    “Öyleyse kabrine in!” buyurdular.
    Râvi der ki: “Ebu Talha kabre inip onu defnetti.” [Buhâri, Cenâiz 72.]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/282-283.

    (5483)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Birinizin bir kor üzerine oturup elbisesini oradan da bedenini yakması, kendisi için bir kabrin üzerine oturmaktan daha hayırlıdır.” [Müslim, Cenaiz 96, (971); Ebu Davud, Cenaiz 77, (3228); Nesâî, Cenaiz 105, (4, 95).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/296.
    BU HADİSLERİN İKİSİ AYNI ŞEYİ ANLATMIYOR Kİ BEN ALAKA KURAMADIM SON HADİSTE OTURULMAZ DEMİŞ İLK HADİSTE İSE DEFİN İŞLEMİ SIRASINDA KABRE İNMESİNİ ANLATIYOR SAHABİNİN NE ALAKA ŞİMDİ NEREDE BİR ÇATIŞMAZLIK VAR
    OBA KARDEŞ KARGAŞA ÇIKARMAK ADAM ÖLDÜRMEKTEN BETERDİR İNSANLARIN AKLINI KARIŞTIRMAYIN ALLAH İÇİN SİZ ANLAMIYOR OLABİLİRSİNİZ BİR BİLENE SORUN

    9. CENAZE ÖNÜNÜNDE YÜRÜNÜR MÜ?

    (5448)- Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Cenazeyi ne ses (matem), ne de ateşle takip etmeyin.”
    Bir rivayette şu ziyade var: “Cenazenin önünde yürümeyin.” [Muvatta, Cenâiz 13, (1, 226); Ebu Dâvud, Cenâiz 46, (3171).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/268.

    (5450)- Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) cenazenin önünde yürürdü. Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman da (önde yürürdü).” [Tirmizî, Cenâiz 26, (1007).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/269.
    44-45. Cenazenin Önünde Yürümek

    3179… (Salim’in) babasından demiştir ki: Peygamber (s.a) Ebû Bekir ve Ömer (r.a) yi cenazenin önünde yaya olarak yürürlerken gördüm.[423]

    Açıklama

    Bu hadis-i şerif cenazeyi uğurlarken önünde yürümenin müs-tehab olduğunu söyleyen İbn Ömer’le el-Hasen b. Ali, Ebû Katade, Ebû Hureyre, İbnü’z-Zübeyr, el-Kasım b. Muhammed, Salim, İbn Ebû Leyla, ez-Zührî, Şafiî, Malik ve Ahmed (r.a)’in delilidir.

    Bu görüşte olan âlimlere göre, cenazeyi uğurlamakta olan bir kimse, onun şefaatçisi durumundadır. Şefaatçinin şefaatta bulunduğu kimsenin önünde olması gerekir.

    İmam Ebû Hanife ile taraftarları, İmam Evzaî ve İshak ise cenazeyi uğurlarken arkasından yürümesinin önünden yürümekden daha faziletli olduğu­nu söylemişlerdir. Delilleri ise ”Cenazenin önünde yürünmez” anlamındaki 3171 numaralı Ebû Hüreyre hadisi ile Hakim’in Ebû Ümame’den naklettiği “Rasûlullan (s.a) oğlu İbrahim’in cenazesinin arkasında sessizce yürüdü” anlamındaki hadis-i şeriftir. Bu görüşte olan âlimlere göre “Rasûlullah (s.a) bize cenazeye tabi olmamızı emretti”[424] mealindeki hadis-i şerif de cenaze­nin arkasında yürümenin daha faziletli olduğuna delalet eder. Bu hadis-i şe­rifte cenazeye tabi olmak emredilmektedir. Cenazeye tabi olmaksa önünde değil arkasında yürümekle gerçekleşir ve ayrıca sözü geçen âlimlere göre, mev-zumuzu teşkil eden Ebû Dâvûd hadisinde ifade edilen, Hz. Peygamberle Ebû Bekir ve Ömer’in cenazenin arkasında yürümesi, cenazenin önünden yü­rümenin faziletine delalet etmez. Sadece cenazenin önünden yürümeninde caiz olduğuna delalet eder.

    Nitekim Ebû Ca’fer et-Tahavî’nin rivayet ettiği hadis-i şerifte ifade edil­diğine göre, “Hz. Ömer ile Hz. Ebû Bekir cenazenin önünde Hz. Ali de ar­kasında yürürmüş. Bunun sebebi Hz. Ali’ye sorulunca, onlar cenazenin ar­kasında yürümenin önünde yürümekten, farz namazlarının nafilelere üstün­lüğü kadar üstün olduğunu bilirler. Fakat (cenazenin arkasında yürümenin de caiz olduğunu öğretmek ve) halka kolaylık sağlamak için, önde yürürler, cevabını vermiştir.”

    Hz. Ali’nin bu açıklamasından anlaşıldığına göre, halk cenazenin önün­den yürümenin caiz olmadığını zannediyordu. Bu yüzden de hepsi cenaze­nin arkasından yürüdüğü için izdiham oluyor, yollar daralıyor ve yürüme zorlaşıyordu. Hz. Ebû Bekir’le. Hz. Ömer halka her ne kadar cenazenin arka­sından yürümek daha faziletli ise de, önde yürümenin de caiz olduğunu hal­ka öğretmek ve cenazeleri uğurlarken meydana gelen sıkışıklıktan onları kur­tarmak için cenazenin Önünden yürümüşlerdir.

    Bezlü’l-Mechud yazarının açıklamasına göre, cenazeyi kabre götürür­ken ne tarafında yürümenin daha faziletli olduğu mevzuunda beş görüş vardır.

    1. Yaya olsun binitli olsun kişinin cenazenin önünden yürümesi mutlak surette daha faziletlidir,İmam Şafiî (r.a) bu görüştedir.

    2. Yayaların önden yürümesi, binitlilerin de arkadan yürümesi daha fa­ziletlidir. İmam Ahmed ile İmam Malik (r.a) bu görüştedirler.

    3. İster binitli, ister yaya olsun, cenazeyi uğurlayan bir kimsenin cena­zesin arkasından yürümesi daha faziletlidir. Hanefi âlimleri, bu görüştedirler.

    4. Kişi muhayyerdir. Dilerse cenazenin önünden, dilerse arkasından gi­der. İmam Sevrî bu görüştedir.

    5. Eğer cenazede kadınlar varsa önden yürümek, kadınlar yoksa arka­dan yürümek daha faziletlidir. İmam Efaû Hanife (r.a) bu görüştedir.

    Mevzumuzu teşkil eden bu hadisin senedinde geçen Salim’in babasın­dan maksad, Hz. Abdullah b. Ömer’dir. Hz. Salim’i hürriyetine Hz. Ab­dullah b. Ömer kavuşturduğu için Hz. Salim onun aile fertleri arasına gir­miş, bu yüzden de Hz. Abdullah’ın oğlu olarak anılmıştır.[

    İHRAMLININ EVLENMESİ
    MESELESİ

    Hac için ihrama giren kişinin, ihramda iken yapması yasak olan şeyler, umre için ihrama giren kişi için de yasaktır. İhramda iken bu yasaklardan birisini yapan kimseye, hac için ihramda iken aynı yasağı işleyen kimse için gerekli olan ceza gerekir.

    Hacca veya umreye niyetlenen kimsenin “mikat” denilen yerlerden itibaren, daha önce mübah olan bir takım fiilleri kendisine haram kılmasıdır. Dikişli elbise giymek, kokulanmak ve eşi ile cinsel ilişkide bulunmak bu yasakların başında gelir. Ancak kadınlar dikişli giysilerini çıkarmazlar.

    Böylece hac veya umre sırasında ihramlı kalındığı sürece evli eşler arasında cinsel ilişki veya buna yol açabilecek sarılma, öpüşme, şehvetle dokunma ve kadının cinsel organına bakma gibi fiiller yasaktır.

    Ayette şöyle buyurulur:

    “Kim hac aylarında ihrama girerek haccı kendisine farz kılarsa, hac sırasında kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur.” (Bakara, 2/197)

    Ayetteki “refes” sözcüğü, kadınla cinsel teması veya genel olarak erkeklerin kadınların cinsel yönüne olan ihtiyacını kinayeli olarak ifade eder. Bir hadiste de şöyle buyurulur:

    “Kim hac yapar, hac sırasında cinsel temastan korunur ve günah işlemezse, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.” (Buharî, Hacc, 4, Muhsar, 9, 10; Müslim, Hacc, 438; Nesaî, Hacc, 4; İbn Mace, Menasik, 3; A. b. Hanbel, II, 229, 410, 484)

    Hanefîlere göre, ihramlının nişanlanıp evlenmesi caizdir. Ancak bu takdirde zifaf, hacdan sonraya geciktirilir. Delil, Hz. Peygamber (asv)’in ihramlı iken Meymûne (r.anha) île evlenmesidir. (Buhari, Sayd, 12, Nikah, 30, Megazî, 43; Müslim, Nikah, 46, 47, 48, Tirmizî Hac, 24.)

    Çoğunluk fakîhler ise ihramlının evlilik akdini geçersiz sayarlar. Dayandıkları delil şu hadistir:

    “İhramlı kimse evlenemez, kendisi île evlenilmez ve nişanlanılmaz.” (Müslim, Nikah 41-45; Ebu Davud, Menasik, 38, Tirmizî, Hac, 23, Nesaî, Menasik, 91.)

    Bunlar Hz. Peygamber (asv)’in Meymûne (r.anha) ile evlenmesinin ihramlı değilken vuku bulduğunu söylerler. (Tirmizî, Hac, 23,24;.Darimî, Menasik, 21; A. b. Hanbel, VI, 393.)

    Hac yapmakta olan kimse, Arafat’da vakfeden önce cinsel ilişkide bulunsa haccı fasid olur ve gelecek yıl kaza etmesi gerekir. Ayrıca ceza olarak bir küçük baş hayvanı kurban keser. Cinsel birleşmeye yol açabilecek öpme, şehvetle dokunma gibi fiillerde, boşalma olsun veya olmasın, bir küçük baş hayvan kurban gerekir. Malikîler dışında çoğunluğa göre bu durumda hac fasid olmaz.

    Arafat’da vakfeden sonra, henüz ihramdan çıkmadan eşiyle cinsel temasta bulunmanın cezası ise, büyük baş bir hayvanın kurban kesilmesidir. İhramdan çıktıktan sonra ise, cinsel ilişkiye girmek yasak değildir.
    BUGÜNLÜKTE BU KADAR OLSUN
    ŞU VAR Kİ BİR KONU HAKKINDA BİRBİRİNE ZIT HADİSLER VARSA YA İÇERİSİNDE BİR İNCELİK VARDIR BİZ ZAHİRİNE GÖRE BAKTIĞIMIZ İÇİN YANLIŞ ANLARIZ YAHUT İKİSİDE DOĞRUDUR MEZHEPLERDE BU HÜKÜMLERDEN BİRİNİ SEÇİP DOĞRU YOLU TUTTURMUŞTUR BAZEN O HÜKÜME BAZEN BU HÜKÜME UYMAK OLMAZ BİR YOL SEÇİLİR ONA GÖRE GİDİLİR ZOR ZAMANLARDA İSE MEZHEP TAKLİT EDİLİR
    BU MEZHEPLERİN YANLIŞ OLDUĞUNU DEĞİL DOĞRU YOLDA OLDUĞUNU GÖSTERİRİ ÇÜNKÜ HADİSLER DIŞINA ÇIKMAMIŞLAR VE AYRILIKTA RAHMET KOLAYLIK VARDIR DİNİMİZ KOLAYLIK DİNİDİR

  60. Sayın Sedat

    Sizin de bildiğiniz üzere, söylemler arasında veya eylemler arasında veya söylemler ile eylemler arasında mevcut olan tutarsızlıkların literatürdeki adı “çelişki” dir. Bir bilginin doğruluğunun ve güvenilirliğinin tek referansı o bilginin çelişkisizliğidir. Bu referans, her akıl sahibi tarafından kabul edilen etkili ve geçerli bir yöntemdir.

    Bir şey ya budur ya da budur.
    Bir şey ne budur ne o dur.
    Bir şey hem budur hem odur.
    Bir şey budur veya budur.
    Bir şey budur veya o dur.

    Şöyleki;

    ÇELİŞKİ –I

    LİBAS BÖLÜMÜ/KIRMIZI
    2. (5276)- Hilal İbnu Amir babasından naklediyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı Mina’da halka hitap ederken gördüm. Sırtında kırmızı bir bürde vardı ve katırının üzerinde idi. Hz. Ali (radıyallahu anh) de önüne durmuş, Aleyhissalâtu vesselâm’ın söylediklerini tekrarlıyordu.” [Ebu Davud, Libas 21, (4073).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/71.

    3. (5278)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Üzerinde kırmızı renkli iki giyecek bulunan bir adam geldi ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selam verdi. Ama (aleyhissalâtu vesselâm) adamın selamını almadı.” [Ebu Davud, Libas 20, (4069); Tirmizî, Edeb 45, (2808).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/72.

    5276 nolu hadiste; “Hz. Peygamber’in kırmızı renkli elbise giydiği”, 5278 nolu hadiste ise; “Hz. Peygamber’in kırmızı renkli elbise giyen bir adamın selamını almadığı” beyan edilmektedir.

    ÇELİŞKİ – II

    ZİNET BÖLÜMÜ/HİDAB (SAÇ BOYAMASI)
    3. (2113)- Hz. İbnu Ömer (radıyallâhu anh)’den rivâyete göre, sakalını sufra denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” [Ebû Dâvud, Libâs 18, (4064), Tereccül 19, (4210); Nesâî, Zînet 17, (8, 140).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/486.

    LİBAS BÖLÜMÜ/SARI
    1. (5281)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal:
    “Bunu giymeni annen mi sana emretti?” diye sordu. Ben: “Bunları yıkayayım mı, ey Allah’ın Resulü!” dedim.
    “Hatta yak onları!” buyurdular.”
    Bir rivayette: “Bu, kâfirlerin kıyafetidir, sakın bunları giyme!” buyurdular” denmiştir. [Müslim, Libas 27, (2077); Ebu Davud, Libas 20, (4066, 4067, 4068); Nesaî, Zinet 96, (8, 203, 204).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/75.

    2113 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in “sarı rengi çok sevdiği, sakalını ve elbisesini bu renge boyadığı” ifade edilmesine karşın, 5281 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in, “sarıya boyanmış giysilerin kafirlere ait kıyafetler olduğunu, bunların giyilmemesini ve hatta yakılmasını buyurduğu” ifade edilmektedir.

    ÇELİŞKİ – III

    NAMAZ BÖLÜMÜ/NAMAZIN YEDİNCİ ŞARTI: KIBLE
    12. (2740)- İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
    “Uyuyanın gerisinde namaz kılmayın, konuşanın gerisinde de!” buyurdular.” [Ebû Dâvud, Salât: 106, (694).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/37.

    NAMAZ BÖLÜMÜ/NAMAZIN YEDİNCİ ŞARTI: KIBLE
    1. (2729)- Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), geceleyin ben önünde, kıbleyle arasında bir cenaze gibi uzanmış yatarken, namaz kılardı. Vitir kılacağı zaman bana da haber verirdi, ben de vitir kılardım.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/28.

    2. (2730)- Salîheyn’in diğer bir rivâyetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Âise (radıyallâhu anhâ)’nin yanında namazı bozan şeylerden söz açılmıştı. Bu meyanda köpek, eşek ve kadının da zikri geçti. Âişe (radıyallahu anhâ):
    “Bizi yine eşeklere ve köpeklere benzettiniz. Vallahi, ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı kıblesiyle arasında yatakta yatar olduğum halde namaz kılarken gördüm. Benim için ihtiyaç hâsıl olunca oturup onu rahatsız etmek istemezdim, (yatağın) ayak tarafından sıyrılıp çıkardım.”
    [Buhârî, Salât: 22, 99, 102, 103, 104, 105, 108, Amel fi's-Salât: 10, Vitr: 3, İsti'zân: 37; Müslim, Salât: 267, (512); Muvatta, Salâtu'l-Leyl: 2, (1, 117); Ebû Dâvud, Salât: 112, (711, 712, 713, 714); Nesâî, Tahâret: 120, (1, 101, 102), Kıble: 10, (2, 67).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 9/28.

    2740 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in “Uyuyanın gerisinde namaz kılmayın” buyurduğu ifade edilirken, 2729 ve 2730 nolu hadislerde de; “Hz. Peygamber’in Hz. Aişe validemizin – cenaze gibi uzanmış yatarken- gerisinde namaz kıldığı” ifade edilmektedir.

    ÇELİŞKİ – IV

    TAHARET BÖLÜMÜ/ATEŞTE PİŞENİN YENMESİ/ABDEST GEREKTİREN
    1. (3681)- Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’den nakledildiğine göre, Ebû Hüreyre mescidde abdest alırken yanına Abdullah İbnu Kârız gelir. Ona, Ebû Hüreyre şu açıklamayı yapar: “Bir keş (kurumuş çökelek) parçası yedim, bu sebeple abdest alıyorum. Çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “Ateşte pişen şeyler yiyince abdest alın” dediğini işittim.” [Müslim, Hayz: 90, (352); Nesâî, Tahâret: 122, (1, 105, 106); Tirmizî, Tahâret: 58, (79); Ebû Dâvud, Tahâret: 76, (194).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/472.

    ABDESTİ GEREKTİRMEYEN
    1. (3682)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) koyun budu yedi ve namaz kıldı, abdest almadı.”
    Buhârî’nin bir başka rivayetinde: “Tencereden eliyle etli kemik aldı” denmiştir.
    Müslim’in bir rivayetinde: “Budu kemirdi, sonra namaz kıldı, abdest tazelemedi” denmiştir. [Buhârî, Vudû: 50, Et'ime: 18; Müslim, Hayz: 91, (354); Muvatta, Tahâret: 91, (1, 25); Ebû Dâvud, Tahâret: 75, (187); Nesâî, Tahâret: 123, (1, 108).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/474.

    5. (3686)- Süveyd İbnu’n-Nu’mân (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hayber Seferine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte çiktik. Hayber yakınlarında olan Sahbâ’ya vardığımız zaman Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ikindi namazı kıldı. Namaz bitince yiyecek getirilmesini ferman buyurdu. Sadece kavut getirilmişti. Bunun su ile ıslatılmasını emir buyurdu.
    Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) da, biz de ondan yedik. Sonra akşam namazına kalktı. Ağzını mazmaza etti. Biz de ağızlarımızı mazmaza ettik. Fakat abdest almadı.”
    [Buhârî, Vudû: 51, 54, Cihâd: 123, Megazî: 35, 38, Et'ime: 7, 9, 51; Muvatta, Tahâret: 20, (1, 26); Nesâî, Tahâret: 124, (1, 108, 109).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/476.

    6. (3687)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) süt içti. Ne mazmaza yaptı ne abdest aldı; namazını kıldı.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/476.

    3681 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in “Ateşte pişen şeyler yiyince abdest alın” buyurduğu ifade edilmesine rağmen, 3682, 3686 ve 3687 nolu hadislerde; Hz. Peygamber’in ateşte pişen yiyecekler yediği halde abdest almadan namaz kıldığı ifade edilmektedir.

    ÇELİŞKİ – V

    YİYECEKLER BÖLÜMÜ/YEMEK NE SÛRETLE YENMELİDİR?
    3. (3876)- Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulundu:
    “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.” [Buhârî, Et'ime 2, 3, Müslim, Eşribe 108, (2022); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 32, (2, 934); Ebu Dâvud, Et'ime 20, (3777); Tirmizî, Et'ime 47, (1858).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/103.

    YİYECEKLER BÖLÜMÜ/RESULULLAH VE ASHABININ YEDİGİ YEMEKLER VE ONLARIN MEDHİ
    3. (3943)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir terzi, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı onun adına hazırladığı bir yemeğe davet etti. Beraberinde ben de gittim. (Ev sahibi sofraya) arpa ekmeği, içerisinde kabak bulunan bir çorba ve kadîd (kurutulmuş et) getirdi. Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tabağın etrafından kabağı araştırdığını gördüm. O günden beri kabağı sevmeye devam ediyorum.” [Buhârî, Et'ime 33, 4, 25, 35, 36, 37, 38, Büyû 30; Müslim, Eşribe 144, (2041); Muvatta, Nikâh 51, (2, 546, 547); Ebû Dâvud, Et'ime 22, (3782); Tirmizî, Et'ime 42, (1850, 1851).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/183.

    3876 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in, “İbnu Ebî Seleme’yi, yemekte elini tabağın etrafında dolaştırmaması, önünden yemesi” hususunda uyardığı ifade edilmesine karşın, 3942 nolu hadiste; “Hz. Peygamber’in, yemekte elini tabağın etrafında dolaştırdığı” ifade edilmektedir.

    ÇELİŞKİ – VI

    TAHARET BÖLÜMÜ/İSTİNCA HAKKINDA/İSTİNCANIN ÂDÂBI
    8. (3543)- Ebû Eyyub (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Helâya gittiğiniz vakit, (abdest bozarken) kıbleye ne önünüzü ne de arkanızı dönmeyin. Fakat yüzünüzü doğuya ve batıya döndürün.”
    Ebû Eyyub der ki: “Şam’a gelince helâların yönlerinin hep kıble cihetine inşa edildiğini gördük. Onları (kullanırken yönünü yan çeviriyor, ayrıca Allah’tan mağfiret de diliyorduk.”
    [Buhârî, Vudû: 11, Salât: 29; Müslim, Tahâret: 59, (264); Ebû Dâvud, Tahâret: 4, (9); Tirmizî, Tahâret: 6, (8); Nesâî, Tahâret: 19, 20, 21, (1, 21, 22, 23).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/365.

    9. (3544)- İmam Mâlik’in bir rivayeti şöyledir: “Ebû Eyyub (radıyallahu anh) Mısır’da iken demiştir ki: “Vallahi bu kiryas denen kenefleri nasıl kullanacağımı bilemiyorum. Zira Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): “Biriniz büyük veya küçük abdest bozunca kıbleye yönelmesin, arka fercini de çevirmesin” demişti.” [Muvatta, Kıble: 1, (1, 193).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/366.

    11. (3546)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Bir ihtiyacım için, (bir gün kız kardeşim Hz.) Hafsa (radıyallahu anhâ)’nın evinin damına çikmistim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı, yüzünü Şam’a, arkasını da kıbleye çevirmis olarak kazayı hâcet yapıyor gördüm.” [Buhârî, Vudû: 12, 14, Humus: 4; Müslim, Tahâret: 62, (266); Muvatta, Kıble: 3, (1, 193, 194); Ebû Dâvud, Tahâret: 5, (12); Tirmizî, Tahâret: 7, (11); Nesâî, Tahâret: 22, (1, 23).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/368.

    İBN-İ MACE’NİN ZİYADE HADİSLERİ/TAHARET BÖLÜMÜ/HELA ADABI
    102. (324) (6089)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanında, fercleriyle kıbleye yönelmekten hoşlanmayan bazı kimseler zikredilmişti, şöyle buyurdular: “Bunların öyle yaptıklarını sanıyorum. Benim abdest bozmak üzere oturduğum yeri kıbleye çevirin.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 16/564.

    3543 ile 3544 nolu hadislerde; Hz. Peygamber’in, “abdest bozarken ne önünüzü ne de arkanızı kıbleye dönmeyin” dediği ifade edilirken, 3546 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in abdest bozarken arkasını kıbleye döndüğü, 324(6089) nolu hadiste de: “abdest bozmak üzere oturduğu yerin kıbleye çevrilmesini” emrettiği ifade edilmektedir.

  61. Bunlar gibi daha birçok örnekleme yapmak mümkündür. Fazla uzatmama adına bu kadar örneklemenin yeterli olacağına inanıyorum.

    Hal böyle iken önceki yorumumda ve yukarıda örneklerini verdiğim çelişkileri kabullenmeme adına gösterdiğiniz çaba beyhudedir. Bu konuda ki endişenizin nedenini gayet iyi anlıyorum. Çünkü tabi olduğunuz inancın temelleri Kur’an’a göre değil, hadislere göre bina edilmiştir. Bu nedenle hadislerde her hangi bir çelişkinin varlığını kabullenmek, tabi olduğunuz inancın temellerinin sarsılmasına ve hatta çökmesine yol açacaktır. Muhakkak ki, Allah’ın Dini’nin dışındaki bütün dinler çökmeye mahkumdur. Sonuçta dimdik ayakta kalacak din, yalnız “Allah’ın Dini” ve yeryüzünün varisleri de yalnız “ Allah’ın Salih kulları” olacaktır. Allah’ın vaadi budur.

    Şunu asla unutmayın ki; Allah’ın Elçisi’nin Kur’an’a muhalif olması, ayrıca akla, mantığa ve bilime aykırı olan ve birbiriyle çelişen söylemler, eylemler, söylemler ile eylemler içinde olması asla mümkün değildir. Bu hadislerin meşhur hadis kitaplarında yer alması, kesin olarak Hz. Peygamber’e ait oldukları anlamına gelmez. Korunan ve içeriğinde hiçbir çelişkinin olmadığı tek kitap KUR’AN’DIR. Bu sıfatlar yalnız Kur’an’a özgü olup, Kur’an dışında bu sıfatlara haiz olan hiçbir kitap yoktur. Dolayısıyla sizin kutsallık atfettiğiniz, Kur’an’dan daha çok itibar ettiğiniz ve hatta Kur’an’ın yerine koyduğunuz kitaplardan hiç biri korunmuşluk ve çelişkisizlik sıfatlarına haiz değildirler. Kısacası bu kitaplarda yer alan hadisler gerçekte Hz. Peygamber’in hadisleri değil, ancak Hz. Peygamber’e ait olduğu iddia edilen hadislerdir. Bize düşen -İmamı Azam Ebu Hanife’nin “Allah’ın Resûlü, Allah’ın kitabına muhalefet etmez. Allah’ın kitabına muhalefet eden de Allah’ın Resûlü olamaz” ilkesinden hareketle- ancak Kur’an’a muhalif olmayan hadislerin Allah’ın Resûlü’ne ait olabileceğini kabullenmektir.

    Ayrıca aşağıdaki hadisleri de incelemenizi tavsiye ederim.

    1. ALLAH GÖKTE Mİ?

    Muâviye İbnu’l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)‘e gelip:
    “Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı cariyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad edebilir miyim ” diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cariyeye:
    “Allah nerede” diye sordu. O:
    “Göktedir” deyince,
    “Pekâlâ, ben kimim” dedi. Cariye:
    “Sen Allah’ın Resulüsün” cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek:
    “Bunu âzad et, zira müminedir” buyurdu. [Müslim, Mesâcid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesâî, Sehv 20 (3, 18); Ebu Dâvud, Eymân 19 (3282).]

    2. ALLAH, MAHLÛKATINI YARATMAZDAN ÖNCE NEREDE İDİ?

    Ebu Rezîn el-Ukeylî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Ey Allah’ın Resulü, dedim, mahlûkatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?” Bana şu cevabı verdi:
    “Amâ’da idi. Ne altında hava, ne de üstünde hava vardı. Arşını su üzerinde yarattı.” [Tirmizî, Tefsir, Hud (3108).]

    3. ALLAH, ADEM’İ KENDİ SURETİNDE Mİ YARATTI?

    Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.”
    Müslim’in rivayetinde şu ziyade var: “…Zira Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.” [Buhârî, Itk: 20; Müslim, Birr: 112, (2612).]

    4. BİAT EDİLEN İKİ HALİFEDEN İKİCİSİ ÖLDÜRÜLMELİ Mİ?

    Ebû Saîd (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki halifeye birden biat edildi mi, onlardan ikincisini öldürüverin.” [Müslim, İmâret 61, (1852).]

    5. HZ. PEYGAMBER’İN ZİNA YAPAN CARİYESİ KİM?

    Ebu Abdirrahmân es-Sülemî (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Ali (radıyallahu anh) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, kölelerinize -ister muhsan olsunlar, ister olmasınlar- haddleri tatbik edin. Zîra, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in bir cariyesi zinâ yapmıştı, ona celde tatbik etmemi emretti. (Dövmek üzere) yanına geldim. Yeni nifas olmuştu. Döversem öldürürüm diye korktum. Durumu Resûlullah’a arz ettim. Bana:
    “- İyi yapmışsın, iyileşinceye kadar ona dokunma” dedi.” [Müslim, Hudud 34, (1075); Tirmizî, Hudud 13, (1441); Ebu Dâvud, Hudud 34, (4473).]

    6. (HAŞA!) KUR’AN EKSİK Mİ?

    - Âişe (Radıyallâhü anhâ)’dan; Şöyle demiştir:
    Andolsun ki recm âyeti ve yetişkin kişiyi on defa emzirme (sebebi ile nikahlamanın haramlığı) ayeti indi ve andolsun ki bu âyetler tahtımın altındaki bir yaprakta (yazılı) idi. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat edip biz O’nun vefatı ile meşgul olunca, evde beslenen bir keçi gelip o yaprağı yedi.” (İbn Mace, Nikah, 36/1944; Ahmet b. Hanbel, 5/131, 132, 183, 6/269)

    - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
    “Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’i hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitab’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm âyeti de vardı! Biz bu âyeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zinâ yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşiyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çikip: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir.
    Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinâları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübût bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’ nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm âyetini (Kitabullah’a) yazardım.” [Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu'l-Ensar 46, Megâzî 21, İ'tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).]

    - Hz. Aişe’nin azadlısı Ebu Yunus anlatıyor: “Hz. Aişe (radıyallahu anhâ), kendisine bir mushaf yazmamı emretti ve dedi ki: “Şu âyete gelince bana haber ver: “Namazlara ve bilhassa orta namazına devam edin” (Bakara, 238). Yazarken bu âyete gelince ona haber verdim. Bana şunu imla ettirdi: “Namazlara ve orta namazına ve ikindi namazına devam edin ve Allah için yalvaranlar olarak eda edin” (Bakara, 238). Hz. Aişe (radıyallahu anhâ): “Ben bunu Resûlullah’dan işittim” dedi. [Müslim, Mesâcid 207. (629); Ebu Dâvud, Salât 5, (410); Tirmizî, Tefsir, Bakara 2, (2986); Nesâî, Salat 6, (1, 236); Muvatta, Salat 25, (1,138-139)]

    7. BU HADİS, HZ. AİŞE VALİDEMİZE ÇİRKİN BİR İFTİRA DEĞİLMİ?

    Müslim’in bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’ya bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Âişe ona:
    “Sana, (meni) bulaşan yeri [gördüysen] orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.” [Müslim, Tahâret: 105, 109, (288, 290).]

    8. HAYVAN LEŞLERİ, KADINLARIN HAYIZ BEZLERİ VE İNSAN PİSLİKLERİ KUYU SUYUNU KİRLETMEZ Mİ?

    Ebû Saîdi’l-Hudrî (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a:
    “Ey Allah’ın Resûlü! Biz senin için Budâ’a kuyusundan su alıyoruz. Halbuki onun içerisine (ölmüş) köpeklerin leşleri, kadınların hayız bezleri, insan pislikleri atılıyor, (ne yapalım, su almaya devam edelim mi?)” diye sordular. Şu cevabı verdi:
    “Su temizdir, onu hiçbir şey kirletmez.” [Ebû Dâvud, Tahâret: 34, (66); Tirmizî, Tahâret: 49, (66); Nesâî, Miyâh: 2, (1, 174).]

    9. PERDE ARKASINDA ŞEKİLSEL ANLATIM NASIL OLABİLİR?

    Ebû Seleme’nin yaptığı diğer bir rivayette şöyle gelmiştir: “Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’nin yanına girmiştim. Yanımda Hz. Âişe’nin süt kardeşi vardı. Kendisine, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’in cenabetten nasıl yıkandığını sorduk. Bir sa’ miktarında bir kap getirtti ve onunla yıkandı. Âişe ile aramızda bir perde vardı. (Yıkanırken) üzerine üç kere su döktü ve dedi ki:
    “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın zevceleri, saçları kulak memesi civarında olması için saçlarının başlarını alırlardı.” [Buhârî, Gusl: 2; Müslim, Hayz: 41, 42, (319, 320); Muvatta, Tahâret: 68, (1, 44, 45); Ebû Dâvud, Tahâret: 97, (238); Nesâî, Tahâret: 144, (1, 127).]

    10. ALLAH(C.C), DÜNYA SEMASINA İNER Mİ?

    Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve:
    “Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım” der.”
    Rivayetin Müslim’deki bir vechi şöyle: “Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der:
    “Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?” [Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu'l-Müsâfirin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1, 214); Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (1315).]

    11. HZ. PEYGAMBER’İN EBEVEYNİ MÜŞRİK Mİ?
    - Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Rabbimden anneme istiğfar talep etmek için izin istedim, fakat bana izin vermedi. Kabrini ziyaret etmem için izin istedim, buna izin verdi.” [Müslim, Cenaiz 105, (976); Ebu Davud, Cenaiz 81, (3234); Nesâî, Cenaiz 108, (5, 90).][134]

    - Müslim’in Sahih’inde Ebû Hüreyre’den yapılan bir rivayete göre Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır:
    “Anneme mağfiret dilemem hususunda Rabbimden izin istedim, izin vermedi. Kabrini ziyaret edeyim diye izin istedim, bana -Annemin mezarına gittim. Allah’tan onu diriltmesini istedim. Böylece annem bana iman etti. Sonra Allah onu eski haline çevirdi- izin verdi” [Müslim, Cenâiz, 105, 106, 108; Tirmizî, Cenâiz, 60; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 77; Nesâî, Cenâiz, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 441; V, 356.]

    - Hz Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam:
    “Ey Allah’ın Resulü babam nerededir?” diye sormuştu.
    “Cehennemde!” buyurdular. Adam (gitmek üzere) geri dönünce, Aleyhissalâtu vesselâm adamı çağırdı ve:
    “Muhakkak ki, benim babam da senin baban da ateşteler!” buyurdu.” [Müslim, İman 347, (203); Ebu Davud, Sünnet 18, (4718).]

    12. HZ. ÖMER’İN, HZ. PEYGAMBER’İN VASİYETİNE ENGEL OLMASI MÜMKÜN MÜ?

    - İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu’l-Hattab (radıyallahu anh) idi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):
    “Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalalete düşmeyin!” buyurdular. Hz. Ömer:
    “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)‘a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur’an var, Allah’ın kitabı sizlere yeterlidir” dedi. Oradakiler aralarında ihtilafa düştü. Kimisi: “Yaklaşın, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) size vasiyet yazsın!” diyor, kimi de Hz. Ömer (radıyallahu anh)‘in sözünü tekrar ediyordu.
    Gürültü ve ihtilaf artınca, (aleyhissalâtu vesselâm):
    “Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa caiz değildir!” buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ): “En büyük musibet, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!” diyerek çıktı.” [Buharî, Megazî 83, İlm 39, Cihad 176, Cizye 6, İtisam 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).]

  62. 13. HZ. PEYGAMBER’E YAPILAN BÜYÜNÜN ETKİSİ GEÇİNCEYE KADAR, VAHİY SÜRECİNDE HER HANGİ BİR DEĞİŞİKLİK OLDU MU?

    - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e (Yahudîler tarafından) sihir yapıldı. Öyle ki, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken Allah’a dua etti, sonra tekrar dua etti. Ve dedi ki:
    “Ey Âişe, hissettin mi, sorduğum hususta Allah bana fetva verdi?”
    “Hangi hususta Ey Allah’ın Resûlü?” dedim.
    “İki kişi bana gelip, biri başucumda, diğeri de ayak tarafımda oturdu. Biri diğerine:
    “Bu zatın rahatsızlığı nedir?” dedi. Öbürü:
    “Büyüdür!” dedi. Önceki tekrar sordu:
    “Kim büyüledi?” Diğeri:
    “Lebîd İbnu’l-A’sam adındaki Benî Züreykli bir Yahudî” diye cevap verdi. Öbürü:
    “Büyüyü neye yaptı?” dedi. Arkadaşı:
    “Bir tarakla saç döküntüsüne ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine!” cevabını verdi. Diğeri:
    “Pekala, şimdi nerede?” diye sordu. Arkadaşı:
    “Zervân kuyusunda!” cevabını verdi.”
    Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ashâbından bir grupla birlikte (radıyallâhu anhüm) kuyuya gitti, ona baktı, kuyunun üzerinde bir hurma vardı. Sonra benim yanıma dönüp:
    “Ey Âişe! Allah’a yemin olsun, kuyunun suyu sanki kına ıslatılmış gibi (bulanık) ve (o kuyu ile sulanan) hurma ağaçlarının başları da sanki şeytanların başları gibiydi!” dedi.
    Ben:
    “Ey Allah’ın Resûlü! Onu (kuyudan) çıkardın mı?” diye sordum.
    “Hayır” dedi ve ilave etti:
    “Bana gelince, Allah bana âfiyet lütfetti ve şifa verdi. Ben ondan halka bir şer gelmesine sebep olmaktan korktum!”
    Resûlullah onun gömülmesini emretti ve yere gömüldü” [Buhâri, Tıbb: 47, 49, 50, Cizye: 14, Edeb: 56; Müslim, Selâm: 43, (2189).]

    AÇIKLAMA:
    1- … Câmi’u’lma’mer’den yapılan mûteber bir rivâyete göre Resûlullah altı ay kadar yapılan bu sihrin tesirinde kalıp ızdırabını çekmiştir.

    2- Ehl-i Bid’aya mensup bazıları bu hadisi inkar etmiş, delil olarak şu mülahazayı ileri sürmüştür. “Bu, peygamberlik makamına uymayacak bir haldir. Resûlullah’ın sihre uğradığını kabul etmek, şeriatına şüphe sokar, bu husustaki bütün rivâyetler bâtıldır…

    Hz. Peygamber’e sihir yapılabileceğini câiz addetmek, getirdiği bütün ahkâma olan itimadı ortadan kaldırır. Çünkü bu durumda, O’nun Cebrâil’i görmediği halde gördüğünü zannetmesi, kendisine vahiy gelmediği halde vahiy geldiğini zannetmesi ihtimal dahiline girer. “Mâzirî bu mülahazaların bâtıl ve merdud olduğunu belirtir ve devamla şunu söyler: “Çünkü, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın Cenâb-ı Hak’tan naklettiği meselelerdeki sıdkı hususunda ve tebligatında ismete (ilâhî korunmaya) mazhar olduğu hususunda delil ikame edilmiştir. Pek çok mûcize onun tasdik edildiğine kesin delillerdir? Aksine delili tecviz etmek bâtıldır. Ancak asıl gönderiliş gayesinin dışında kalan ve peygamberliği de ilgilendirmeyen bir kısım dünyevî umûra, bir insan olarak Hz. Peygamber dahi mâruzdur, hastalıklar gibi. Öyle ise, herhangi dünyevî bir meselede -O’nun dînî meselelerdeki ismetine rağmen- hakikati olmayan bir zanna düşürülmesi akıldan uzak değildir.” Mâzirî ilaveten der ki: “Esasen Resûlullah’ın zanna düşürüldü dendiği husus, bazı rivâyetlere göre “zevceleriyle temasta bulunmadığı halde temasta bulundu” zannına düşmüş olmasıdır. Bu çeşit zanlara rüyada, insanlar sıkça düşer, uyanık halde düşmesi de imkandan uzak değildir.”
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 8/97-98.

    14. HAC, UMRE VE CİHAD DIŞINDA GEMİYE BİNMEK CAİZ Mİ?

    - Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (radıyâllahu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hacc veya umre veya Allah yolunda cihad maksadları dışında gemiye binme. Zîra denizin altında ateş, ateşin altında da deniz vardır.” [Ebû Dâvud, Cihâd 9, (2489).]

    15. EZAN OKUNDUĞUNDA ŞEYTAN SESLİ SESLİ YELLENEREK KAÇAR MI?

    -Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Namaz için ezan okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezanı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezan bitince geri gelir. İkamete başlanınca yine uzaklaşir, ikamet bitince geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve şunu hatırla, bunun düşün diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekat kıldığını bilemeyecek hale gelir.” [Buhârî, Ezân: 4, Amel fi's-Salât: 18, Sehv: 6, Bed'ü'l-Halk: 11; Müslim, Salât: 19, (389), Mesâcid: 83, (389); Ebû Dâvud, Salât: 31, (516); Muvatta, Nidâ: 6, (1, 69); Nesâî, Ezân: 30, (2, 21).]

    16. EŞEK, DOMUZ, KÖPEK, YAHUDİ, MECUSİ VE KADIN NAMAZI BOZAR MI?

    – Diğer bir rivâyette şöyle gelmiştir: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz sütresiz olarak namaz kılarsa (önünden geçtiği takdirde) şunlar namazını bozar: Eşek, domuz, Yahudi, Mecûsi, kadın… Namazın bozulmaması için onun önünden, bunların bir taş atımlık uzaktan geçmesi kifâyet eder.”
    Bir diğer rivâyette şöyle denmişti: “Namazı, (önden geçen) hayızlı kadın ve köpek bozar.” [Buhârî, Salât: 90, İlm: 18, Ezân: 161, Cezâu's-Sayd: 25; Müslim, Salât: 254, (504); Muvatta, Kasru's-Salât: 38, (1, 155); Ebû Dâvud, Salât: 110, 113 (703, 704, 715, 716, 717); Tirmizî, Salât: 252, (337); Nesâî, Kıble: 7, (2, 64, 65).]

    17. “MAYIS, KEMİK VE KÖMÜR” MÜMİN CİNLERİN RIZKI MI?

    - Yine İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Cinlerin heyeti Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelince: “Ey Allah’ın Resûlü! Ümmetini kemikle, mayısla veya kömürle istinca yapmaktan nehyet. Zirâ, Allah onlarda bize bir rızk yarattı!” dediler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bizi, onları tahârette kullanmaktan menetti.” [Tirmizî, Tahâret: 14, (18); Nesâî, Tahâret: 35, (1, 37); Ebû Dâvud, Tahâret: 20, (39); Müslim, Salât: 50, (450).]

    18. ÜÇ DEFA SÜMKÜRÜNCE ŞEYTAN BURNUN İÇİNDEN DÜŞER Mİ?

    - Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz uykudan uyandığı zaman üç kere sümkürsün. Zirâ şeytan, burnunun içinde geceler.” [Buhârî, Bed'ül-Halk: 11, (6, 243); Müslim, Tahâret: 23, (238); Nesâî, Tahâret: 73, (1, 67).]

    19. ATEŞTE PİŞEN YİYECEKLER/İÇECEKLER ABDESTİ BOZAR MI?

    - Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’den nakledildiğine göre, Ebû Hüreyre mescidde abdest alırken yanına Abdullah İbnu Kârız gelir. Ona, Ebû Hüreyre şu açıklamayı yapar: “Bir keş (kurumuş çökelek) parçası yedim, bu sebeple abdest alıyorum. Çünkü ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın “Ateşte pişen şeyler yiyince abdest alın” dediğini işittim.” [Müslim, Hayz: 90, (352); Nesâî, Tahâret: 122, (1, 105, 106); Tirmizî, Tahâret: 58, (79); Ebû Dâvud, Tahâret: 76, (194).]

    20. DEVE ETİ ABDESTİ BOZAR MI?

    - Câbir İbnu Semure (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek:
    “Koyun eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu:
    “Dilersen abdest al, dilemezsen alma!” diye cevap verdi. Adam bunun üzerine:
    “Deve eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:
    “Evet, deve eti sebebiyle abdest al!” cevabını verdi. Adam tekrar:
    “Koyun ağıllarında namaz kılayım mı?” diye bir başka sual sordu:
    “Evet!” cevabını aldı. Tekrar sordu:
    “Pekala, deve ağıllarında namaz kılayım mı?”
    “Hayır!” buyurdu Aleyhissalâtu vesselâm.” [Müslim, Hayz: 97, (360).]

    21. HANIMINI HAMAMA SOKAN KAFİR Mİ?

    - Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah ve ahiret gününe inanan kimse izarsız hamama girmesin. Kim Allah’a ve ahirete inanıyorsa, bir özrü olmadan hanımını hamama sokmasın. Kim Allah’a ahirete, inanıyorsa üzerinde içki bulunan sofraya oturmasın.”
    [Tirmizî, Edeb: 43, (2802); Nesâî, Gusl: 2, (1, 198).] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/37.

    22. MECUSİ’NİN KÖPEĞİ DE “MECUSİ” Mİ?

    - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), mecusî köpeğinin avladığı avın etini yemeyi yasakladı.” [Tirmizî, Sayd: 2, (1466).]

    23. ALLAH’IN EN ÇOK NEFRET ETTİĞİ YER NERESİ?

    - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:
    “Allah’ın en çok sevdiği yerler mescitlerdir. Allah’ın en ziyade nefret ettiği yerler de çarsi ve pazarlardır.” [Müslim, Mesâcid: 288, (671).]

    24. ÇEKİRGE OLTAYA GELİR Mİ?

    - Ka’bu’l-Ahbâr demiştir ki: “Çekirge deniz avıdır.” [Ebu Dâvud, Menâsik 42, (1853); Muvatta, Hacc 82, (1, 352).]

    25. YILANDAN KORKAN MÜSLÜMAN OLAMAZ MI?

    - İbnu Mes’ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Yılanların hepsini öldürün. Kim yılandan korkarsa, benden değildir.”
    [Ebu Davud, Edeb 174, (5249, 5261); Nesâî, Cihad 48, (6, 51).]

    26. ALLAH YOLUNDA YAPILAN BİR SAVAŞTA ELE GEÇİRİLEN ESİRELERE TECAVÜZ EDİLİR Mİ?

    - Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’la birlikte Beni’l-Müstalik Gazvesi’ne çıktık. Arap esirlerinden çokça esir ele geçirdik. Kadınlara karşı arzu duyduk. Çünkü üzerimizde bekârlık şiddet kesbetmişti. Hep azil yapmak istiyorduk ve: “Aramızda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) varken, ona sormadan azil yapmak olur mu?” dedik ve sorduk.
    “Hayır! buyurdular. Bunu yapmamanız gerekir. Kıyamete kadar geleceği takdir edilen her canlı mutlaka yaratılacaktır.” [Buharî, Nikah 96, Büyû 109, Itk 13, Megazî 32, Kader 4, Tevhid 18; Müslim, Nikah 125, (1438); Muvatta, Talak 95, Ebu Davud, Nikah 49, (2171); Tirmizî, Nikah 40, (1138); Nesâî, Nikah 55, (6, 107)]

  63. 27. PARMAKLARI YALAMADIKÇA VEYA BİR BAŞKASINA YALATMADIKÇA MENDİLE SİLMEK CAİZ Mİ?

    (3885)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz yemek yiyince, parmaklarını yalamadıkça veya yalatmadıkça elini (mendile) silmesin.” [Buhârî, Et'ime 52; Müslim, Eşribe 129, (2031); Ebu Dâvud, Et'ime 52, (3847)]

    28. BULAŞIKLARI, BULAŞIK MAKİNESİNE KOYMADAN ÖNCE YALAMAK GEREKİR Mİ?

    - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), parmakların ve kapların yalanmasını emretti ve dedi ki: “Siz, bereketin, yemeğinizin hangi (parça)sında olduğunu bilemezsiniz. Öyleyse, birinizin lokması düşecek olursa, onu alıp, bulaşan ezayı temizlesin, sakın şeytana terk etmesin. Parmaklarını yalamadıkça elini mendille de silmesin. Zira o, taamınızın hangisinde bereket bulunduğunu bilemez.” [Müslim, Eşribe 136, (2034); Tirmizî, Et'ime 11, (1803)]

    29. KOYUNLAR MÜBAREK HAYVANLAR DA, DEVELER ŞEYTAN MI?

    - Berâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Koyun ağıllarında namaz kılın. Zîra koyunlar mübârek (hayvanlar)dır. Deve damlarında namaz kılmayın, zîra onlar şeytanlardandır.” [Ebû Dâvud, Salât: 25, (493).]

    30. ÇEKİRGE, BALIK HAPŞIRMASI MI? BALIKLAR YILDA İKİ KEZ Mİ HAPŞIRIR?

    - Muvatta’da şu ziyade var: Hz. Ömer (radıyallahu anh) Ka’b’a sordu: “Nereden biliyorsun (ki çekirge deniz avıdır)?” Ka’b şu cevabı verdi:
    “Ey müminlerin emîri, nefsimi yed-i kudretinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, bu balık hapşırmasıdır, her yıl iki sefer hapşırır.” [Muvatta, Hacc 82, (1, 352).]

    31. “KÖPEK VE RESİMLER” VAHİY MELEĞİNİN GÖREVİNİ İFA ETMESİNE ENGEL TEŞKİL EDER Mİ?

    - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana Cibrîl (aleyhisselâm) geldi ve: “Dün sana gelmiştim (ama yanına girmedim).” Girmeyişimin sebebi de üzerinde timsaller bulunan perde bezi idi. Orada bir de köpek vardı, kapının üzerinde de insan resimleri bulunuyordu. Timsallerin başlarının koparılmasını emret ki ağaç şekline dönsün. Örtüden ayak altına atılacak iki minder yapılmasını, köpeğin de dışarı çıkarılmasını söyle!” Bu söylenenler yapıldı.” [Müslim, Libâs 102 (2112); Ebû Dâvud, Libâs 48, (4158); Tirmizî, Edeb 44, (2807); Nesâî, Zînet 113, (8, 216)]

    Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, Resûlullah’tan habersiz eve giren köpek sebebiyle vahiy kesilmiş, bilâhare Cebrâil aleyhisselâm, “Evinde köpek var, köpek bulunan eve giremem” diye açıklamıştır.
    Bkz. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/280-283.

    32. ÇOCUKLAR NEREDE YATACAK?

    - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a evde (bulunması gereken) yataklar zikredilmişti. Şöyle buyurdular:
    “Kişinin kendisi için bir yatak, kadın için bir yatak, misafir için bir yatak lazımdır. Dördüncü yatak şeytanadır.” [Ebu Dâvud, Libas 45, (4142); Nesâî, Nikâh 82, (6, 135); Müslim, Libas 41, (2084).]

    33. KADIN UĞURSUZ MU?

    - Abdullah b. Ömer’den (ra) nakledildiğine göre şöyle söylemiştir: Resûlullah’ı şöyle söylerken işittim. “Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Atta, kadında ve evde.” [Buhârî, Cihâd, 47; İbn Mâce, Nikâh, 55/199.]

    - Yukarıdaki rivayetle isnad zinciri aynı, metinleri bazı lafız farklılıkları taşiyan diğer rivayetler şöyledir: “Abdullah b. Ömer’in (ra) bildirdiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Uğursuzluk, evde, kadında ve attadır.” [Müslim, Selâm 34/115; Ebû Dâvud, Tıb 24/3922; İmâm Mâlik, Muvatta, İsti’zân 8/22; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 126.]

    - Abdullah b. Ömer’den (ra), Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Uğursuzluk, kadında, evde ve attadır.” [Buhârî, Nikâh 17/4805.]

    - Abdullah b. Ömer’den (ra), Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Uğursuzluk üç şeydedir: Kadında, evde ve hayvanda.” [Tirmizî, Edeb, 58/2824.]

    - Abdullah b. Ömer’den (ra), Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Hastalıkta bulaşicılık yoktur, herhangi bir şeyde uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Kadında, evde ve hayvanda.” [Buhârî, Tıb, 43; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 153.]

    - Abdullah b. Ömer’den (ra), Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Hastalıkta bulaşicılık yoktur, herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur. Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Atta, kadında ve evde.” [Buhârî, Tıb, 54; Müslim, Selâm 34/116.]

    34. ÇOCUK DOĞURMAYAN KADIN MI, YOKSA HASIR MI DAHA HAYIRLI?

    - Hz. Ömer (ra) “Evde bulunan bir hasır, çocuk doğurmayan bir kadından daha hayırlıdır.” demiştir. [Ebû Dâvud, Tıb, 24/3922.]

    35. YEMEĞİN BOZULMASININ VE ETİN KOKMASININ NEDENİ İSRAİLOĞULLARI MI? KADINLARIN KOCALARINA İHANET ETMELERİNİN NEDENİ DE HAVVA MI?

    - Ebu Hureyre’den, Hz. Peygamber(sav) şöyle buyurdu: “Eğer İsrailoğulları olmasaydı, yemek bozulmaz ve et kokmazdı. Eğer Havva olmasaydı, kadın cinsi kocasına ebediyen ihanet etmezdi.” [Müslim, Rada, 19/65; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 304.]

    36. KADINLAR EN ZARARLI FİTNE SEBEBİ MİDİR?

    Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” [Buharî, Nikâh: 17; Müslim, Zikr: 97, (2740); Tirmizî, Edeb: 31, (2781).]

    37. ŞEYTAN KADIN SURETİNDE Mİ?

    - Yine Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şurası muhakkak ki kadın, şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Biriniz bir kadında hoşuna giden bir husus görürse, hemen hanımına gelsin; zira bu, nefsinde uyananı giderir.” [Müslim, Nikâh 9, (1403); Ebu Dâvud, Nikâh 44, (2151); Tirmizî, Nikâh 9, (1158)]

    38. BİR ERKEK DİLEDİĞİNDE HANIMINI DÖVEBİLİR Mİ?

    - Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.” [Ebu Dâvud, Nikâh: 43, (2147)]

    39. KADININ AKLI VE DİNİ EKSİK Mİ?

    - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):”(Ey kadınlar topluluğu!) Ben, akıl sahiplerine aklı ve dini nakıs olanlardan galebe çalan sizin kadarını hiç görmedim!” demişti. İçlerinden dirayetli bir kadın:”Bizim aklımızın ve dinimizin noksanlığı nedir?” diye sordu.
    “Aklınızın noksanlığı, şahitlikte, iki kadının şehâdetinin bir erkek şehâdetine denk olmasıdır. Dindeki noksanlık ise, (ay hali sebebiyle) ramazanda oruç yemeniz ve bazı günler namaz kılmamanızdır” cevabını verdi.” [Ebu Dâvud, Sünnet, 16, (4679); Müslim, İman 132, (79); Buharî Hayz 6; İbnu Mâce, Fiten 19, (4003).]

    40. KADINLARIN ÇOĞU CEHENNEMLİK Mİ?

    - Mutarrıf İbnu Abdillah’ın anlattığına göre, bu zatın iki hanımı vardı. Bunlardan birinin yanından çıkmıştı. Geri dönünce, hanımı: “Falan hanımın yanından geliyor olmalısın!” dedi. Mutarrıf “Hayır, dedi İmrân İbnu Husayn’ın yanından geliyorum. O bana Resulullah’ın şu sözünü nakletti: “Cennet sakinlerinin en azı kadınlardır.” [Müslim, Zikir: 95, (2738)]

    - İbni Ömer radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: “Ey kadınlar! Sadaka veriniz ve çok istiğfâr ediniz. Çünkü ben cehennemin çoğunu sizin doldurduğunuzu gördüm” buyurmuştu. Orada bulunan kadınlardan biri:
    “Niçin cehennemin çoğunu biz dolduruyoruz?” diye sordu. Resûl-i Ekrem de: “Çünkü siz çok lânet eder ve kocanızın yaptığı iyilikleri unutursunuz. Aklı ve dini eksik olup da, aklı başında adamların aklını çelen sizin gibisini görmedim” buyurdu. O kadın: “Aklımızın ve dinimizin eksikliği nedir?” diye sordu. Resûl-i Ekrem de: “İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedeldir. Kadının günlerce namaz kılmadığı olur.” [Buhârî, Hayz, 6; Küsûf, 9; Zekât, 44; Savm, 41; Şehâdât, 12; Müslim, Îmân, 132; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizî, Îmân, 6; İbni Mâce, Fiten, 19.]

    41. BİR ATLI BİR , İKİ ATLI İKİ ŞEYTAN MI?

    - Amr İbnu Şuayb an ebîhî an ceddihi (radıyallâhu anh) tarikinden naklediyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir atlı bir şeytandır, iki atlı iki şeytandır, üç atlı bir gruptur.”
    [Muvatta, İsti'zân 25, (2, 978); Ebü Dâvud, Cihad 86, (2607); Tirmizî, Cihâd 4, (1674). ]

    42. EŞEKLER DAHA ÖNCELERİ GİYİMLİ MİYDİ?

    - Utbe İbnu Abdi’s-Sülemî radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Biriniz hanımına temas edeceği vakit örtünsün, eşekler gibi çırılçıplak soyunmasın.”
    [İbni Mâce, Nikâh, 606 (1921). ]

    Selametle…

  64. SAYIN OBA
    BU HADİSLER SİZE GÖRE ÇELİŞKİLİ MÜTEŞABİH HADİSLER RAHMAN ADEMİ KENDİ SURETİNDE YARATTI VS BUNLARIN AÇIKLAMASI HEP VAR BU SİTEYEDE KOYMUŞLAR SİTEYİ İNCELEYİN YORUMLARI GÖRÜN

    MEZHEPLER KURAN VE SÜNNETE KESİN OLARAK BİLDİRİLMEYEN ŞEYLER HAKKINDA İCMA İLE BİRLİKTE ORTAYA ÇIKMIŞTIR
    SİZ SİZDEKİ ÇELİŞKİLERE BAKIN EHLİ SÜNNETTE ÇELİŞKİLİ HİÇ BİŞEY YOKTUR MEZHEPSİZLERE GÖRE MEZHEPLERDE ÇELİŞKİ VARDIR BU ÇELİŞKİ DEĞİL YORUM FARKIDIR YAPTIKLARI YORUMUN DAYANAĞI KURAN VE SÜNNETTİR MEZHEP DÜŞMANLARININ KAFALARI BİR TÜRLÜ BASMAZ MEZHEP ALİMLERİNE DÜŞMANLIK EDERLER AMA KENDİKENDİLERİNE YORUM YAPMALARINI GÖRMEZDEN GELİRLER MÜÇTEHİTLERİN GÖRÜŞÜNÜ BEĞENMEYİP ORTALIKTA SAZ ÇALIP TÜRKÜ SÖYLEYEN VE DİNSEL ALANI İSE KENDİNE HObİ EDİNEN KİŞİLERİN SÖZÜNÜ DAHA ÇOK DİNLERLER SANKİ ONLAR YORUM DEĞİLDİR MÜÇTEHİTLERİN YORUMUNA KIZARLAR BİRDE ONLAR HANİFLER KİMLERİN YORUMUNU DİNLERLER?

    HADİSLERİ YİNE TEK TEK AÇIKLARDIM FAKAT BİR YARARI YOK SİZİN İÇİN HALA ELEŞTİRİYORSUNUZ BAZI ŞEYLERİ AÇIKLADIĞIMIZ HALDE
    HERKES KENDİ BİLİR
    BU ARADA KURAN DİNİNDE KADIN UYDURULMUŞ DİNDE KADINI OKUDUM AMA YORUMLARI DAHA ÇOK OKUDUM SİZİN SORDUĞUNUZ SORULARA HADİSLERE TÜMÜYLE CEVAP VERİLMİŞ ALTIN KONUSUNDA OLDUĞU GİBİ

  65. Sayın Sedat

    Din adamlarının görüşleri, içinde yaşadıkları dönemin ve sahip oldukları kültürün bir ürünüdür. Görüşleri isabetli de, hatalı da olabilir. Zaten onlar “ben her şeyi bilirim, benim görüşüm mutlak doğrudur” iddiasında da olmamışlar, bilakis görüşlerinin delillerinin ve kaynaklarının araştırılmasını salık vermişlerdir.

    Ebû Hanife şöyle demiştir: “Nereden söylediğimizi (hükmümüzün delil ve kaynağını) tetkîk edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl değildir.” , “Bu benim reyimdir ve elde edebildiğim reylerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul ederiz.”

    İmam Mâlik de şöyle demiştir: “Ben bir beşerim; hata da ederim isabet de. Re’y ve ictihadımı inceleyin; kitâb ve sünnete uyan her sözümü alın, onlara uymayan bütün sözlerimi de terk edin.”

    Ne yazık ki, onların ardı sıra gelen sonraki nesil din adamları – Ehli Kitap’ın gibi- tabi oldukları din adamlarının görüşlerini hatasız, eleştirilemez ve dokunulmaz kılarak kutsallaştırmışlardır. Hatta çok talihsiz ve tehlikeli beyanlarda bulunmuşlardır.

    “Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz.” [İmam-ı Rabbani, Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31]”

    “Mezhebin bir hükmü, ayete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. [Berika s. 94]”

    “Bir hadis, bir ayete zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. … Bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur.”

    “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her ayet ya tevil edilmiştir yahut da mensûhtur; her hadis de böyledir: ya tevil edilmiştir yahut da mensûhtur; başka bir hadis ile yürürlükten kaldırılmıştır.” [Übeydullah el-Kerhi, er-Risâle, İst. ts, s. 84.]
    Önceki yorumunda da ifade ettiğim gibi, tekrar vurgulamakta yarar görüyorum; Sizin yorum farkı dediğiniz olgu apaçık bir “çelişki”dir. Bunu kabullenmemeniz hiçbir zaman bu gerçeği değiştirmez.

    Örneğin: Hanefi mezhebine göre, balık suretinde bulunmayan yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit ve karides gibi deniz hayvanlarını yemek haramdır. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre helaldir.

    Şimdi siz bana yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit ve karides gibi deniz hayvanlarının haram olduğuna dair Kur’an’dan ve sünnetten bir delil gösterebilir misiniz?

    Allah katında tek din İslam’dır. Bu dine “İslam” adını veren, bu dine iman edenleri “Müslüman” olarak adlandıran ve bu dine ebedi ve değişmez hükümler koyan Allah’tır. Çünkü İslam, Allah’ın Dini’dir. Ve O, hükmüne hiç kimseyi ortak etmez. Hüküm sahibi yalnız O’dur.

    Eğer bir kimse Allah’ın Dini’ne tabi ise, yalnız Allah’ın hükümlerine uymak zorundadır.

    Okuduğunuzu beyan ettiğiniz kitabı ilave olarak aşağıdaki kitapları da okumanızı tavsiye ederim: 1) Prof. Dr. Ali Osman Ateş, “HADİS TEMELLİ KALIP YARGILARDA KADIN”

    2) Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, “MEVZU HADİSLER”

    3) Prof: Dr. Hayri Kırbaşoğlu, “İSLAM DÜŞÜNCESİNDE HADİS METODOLOJİSİ”
    4) Prof: Dr. Hayri Kırbaşoğlu, “İSLAM DÜŞÜNCESİNDE SÜNNET”

    5) Fereç Hüdür, “KÜTÜB-İ SİTTE’NİN ELEŞTİRİSİ VE KUR’AN’A ARZI”

    Sonuç olarak ancak şunu söyleyebilirim: “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.”
    Nihai söz Hüküm sahibi olan Allah’ındır.

  66. Bir Yahudi Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sihir yapmış; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun tesiriyle sıkıntı duymaya başlayınca, sihir malzemesi, meleğin işaretiyle içine atıldığı kuyudan çıkarılmış ve Muavvizeteyn’in okunmasıyla Allah (celle celâluhu), o musibeti Efendimiz’den defetmişti. (Buhârî, tıbb 47, 49, 50; bed’u’l-halk 11; cizye 14; edeb 56; daavât 58; Müslim, selâm 43; İbn Mâce, tıbb 45; Ahmet b. Hanbel, el-Müsned, 6/57, 63-64, 96, 367.)

    Kaynaklarımızda Hz. Peygamber (s.a.v)’e de büyü yapıldığı kaydedilmektedir. Peygamberimize büyü yapılmasının sebebi, Yahudilerin, Onun peygamberliğini hazmedememesidir. Çünkü, Kabe’nin bakımı, hacıların yedirilip içirilmesi, uzun zamandan beri Peygamberimiz (s.a.v)’in soyu olan Kureyş kabilesine aitti. Bütün bunların yanında bir de kalkıp “Nübüvvet (peygamberlik kurumu) da bize geçti derlerse, işte buna dayanamayız” diyerek, kötü niyetlerini açığa vurmuşlardı. Ancak birden çoğalan müslümanlar ve Efendimizin gördüğü ilgi, Yahudileri tahrik etmiş ve çirkin yollara başvurmuşlardı ki, Ona büyü yapılarak öldürülmeye teşebbüs edilmesi de bunlardan biridir.

    Kadı Iyaz, “Sihir Hz. Peygamberin sadece vücudu ve azaları üzerinde tesirini gösterdi, onun temyiz gücünde ve düşüncesinde (yani aklında, fikrinde) bir etki göstermedi” demektedir.( İbn Hacer, Fethu’l-Bari, X, 185.)

    Burada üzerinde durulması gereken konu: Rasulullah’a sihir yapılmış olması ve Rasulullah’ın bu sihrin tesiriyle hastalanması olayıdır. Rivayete göre, bu tesiri yok etmek için Cebrail Felak ve Nas surelerini getirmiştir.

    Bu mesele hakkında araştırma yapmak için önce, Rasulullah’a sihir yapılıp yapılmadığını ve bunun tesiri altında kalıp kalmadığını tarihi senetlerle tesbit etmek gerekir. Eğer bu rivayetler doğruysa o zaman olayın mahiyetinin ne olduğuna bakarız. Daha sonra da, bu tarihi senetlere yapılan itirazların ne kadar haklı olduğuna bakmak gerekir.

    İlk çağlardaki Müslüman ulema, doğruluk konusundaki aşırı titizliklerinden dolayı hiçbir zaman gerçekleri saklamaya çalışmamışlardır. Tarihi olayları eksiksiz olarak gelecek nesillere ulaştırmışlardır. Sonraki nesillere aktarılan bu gerçeklerin ne gibi ters sonuçlar çıkarılmasına sebep olabileceğine aldırmadan gerçek ne ise olduğu gibi aktarmışlardır. Eğer bu olay senet ile ve pekçok şehadet ile isbatlanmışsa, o zaman dürüst bir ilim adamının bazı kötü neticelere bakarak bu tarihi olayları inkar etmesi doğru değildir. Bunun yanısıra tarihte vuku bulan kadarı ile yetinmeyerek kıyas yoluyla olayları abartmak da doğru bir davranış değildir. Dürüst tavır tarihi olayları tarih olarak kabul ederek yola çıkan gerçekleri ortaya koymaktır.

    Tarihi bakımdan, Rasulullah’a sihir yapıldığı ve Rasulullah’ın bundan etkilendiği doğrudur. Bunu, ilmi eleştiriye tabi tutar ve yanlış kabul edersek, hiçbir tarihi olayı vuku bulmuş olarak kabul edemeyiz. Bu olay Hz. Aişe, Zeyd b. Erkam ve İbn Abbas’tan, Buhari, Müslim, Nesei, İbn Mace, İmam Ahmed, Abdurrezzak Humeydi, Beyhaki, Taberani, İbn Sa’d, İbn Merduye, İbn Ebi Şeybe, Hakim, Abd b. Humayd v.s. muhaddisler tarafından bu kadar çeşitli ve müteaddit senetlerle nakledilmiştir ki, olay mütevatir seviyeye ulaşmıştır. Eğer bir rivayet kendi başına bir haberse fakat ayrıntısı diğer rivayetlerde varsa, onları bir araya getirerek bir tek rivayet haline dönüştürebiliriz:

    Hudeybiye antlaşmasından sonra Rasulullah (s.a) Medine’ye döndü. Hicri 7′de, Muharrem ayında Hayber yahudilerine Medine’den bir heyet gitti. Heyet oradaki meşhur sihirbaz Lübeyd b. Asım ile görüştü. Bu kişi bir Ensar kabilesi olan Ben-i Züreyk’tendi. Heyet Lübeyd’e şöyle dedi: “Muhammed bize ne yaptı, biliyor musun? Pekçok kere O’na sihir yapmaya çalıştık ama başaramadık. Şimdi sana geldik. Çünkü sen bizden daha büyük sihirbazsın. Şu üç altını kabul et ve Muhammed’e kuvvetli bir sihir yap.!” O dönemde Rasulullah’a yahudi bir çocuk hizmet ediyordu. Onlar bu çocuk aracılığıyla Rasulullah’ın tarağını ve saç tellerini ele geçirdiler. Lübeyd, bu saç tellerini ve tarağı kullanarak Rasulullah’a sihir yaptı.

    Bazı rivayetlere göre sihirbaz Lübeyd b. Asım’dı. Bazılarına göre onun kızkardeşleri daha büyük sihirbazdı. Bu nedenle Lübeyd, sihri onlara yaptırmıştı. Her halukarda sihir yapılmış ve hurmadan bir kılıf içine yerleştirilmişti. Lübeyd, bu sihri, Beni Züreyk’a ait olan Zervan veya Zî-ervan isimli kuyunun içine bir taşın altına sıkıştırmıştı. Sihrin Rasulullah’a tesir etmesi bir yıl almıştı. Senenin ikinci yarısında Rasulullah’ın mizacında bir değişiklik görülmeye başlandı. Son kırk gün şiddeti arttı. Son üç gün ise çok şiddetlendi. Ama en büyük tesiri Rasulullah’ın içinde büyük bir sıkıntı hissetmesi şeklinde oluyordu. Bazen yapmadığı bir işi yaptığını zannediyordu. Hanımlarını ziyaret etmeyi düşündüğü halde ziyaret ettiğini sanıyordu. Bazan da gördüğü bir şeyden şüphe ediyordu. Bir şeyi gördüğünü zannediyor, oysa görmemiş olduğunu hatırlamıyordu. Ama bu sihir O’nun sadece zatına mahsustu. Hatta başkaları O’nun bu durumunu farketmemişlerdi bile. Nübüvvet görevini ifa bakımından O’na (a.s) hiçbir halel gelmemiştir. O dönemde Rasulullah’ın bir ayeti unuttuğu ya da yanlış okuduğuna dair hiçbir rivayet gelmemiştir. Sohbet, vaaz ve hutbelerinde aykırı bir talimat verdiğine dair de bir rivayet yoktur. Hakkında vahiy olmayan bir konuda vahiy ileri sürdüğüne rastlanmamıştır.

    Namaz kılmadığı halde kıldığını zannettiği görülmemiştir. Eğer böyle bir şey olsaydı, bütün Arabistan’da herkesin haberi olur ve sihirin Rasulullah’ı yendiği çabucak yayılırdı. Rasulullah’ın nübüvvet görevi bu sihirden hiç etkilenmedi. Yalnız kendi şahsi hayatında bir miktar etkilenme olmuştur. Bir gün Rasulullah, Hz. Aişe’nin evindeydi. O gün Allah’a tekrar tekrar dua etmişti. Bu sırada uykuya daldı. Uyandığında Hz. Aişe’ye “Ben Allah’a sorduğum sorunun cevabını aldım” dedi. Hz. Aişe “o nedir?” diye sordu. Rasulullah şöyle buyurdu: “İki kişi (yani melekler iki insan şeklinde) bana geldi. Birisi başımın, diğeri ayaklarımın tarafında durdu. Birincisi diğerine sordu. O’na ne oldu? Öbürü cevap verdi: Buna sihir yapılmış. Birincisi sordu:O’na kim sihir yaptı? Öbürü cevap verdi: Lübeyd b. Asım. Birincisi sordu: ne içinde? öbürü cevap verdi: Tarak ve saçlar bir erkek hurma içinde. Birincisi sordu: o nerede? Öbürü cevap verdi: Beni Züreyk’in kuyusu Zervan (veya Zî-ervan) içinde, bir taşın altında. Birincisi sordu: Ne yapmalı? öbürü cevap verdi: Kuyunun suyunu boşaltarak onu taşın altından çıkarmalı.” Rasulullah; Hz. Ali, Ammar b. Yasir ve Zübeyr’i gönderdi. Onlarla birlikte Cübeyr b. Iyaz el-Zurkî’yi ve Kays b. Muhsin el-Zurkî’yi de gönderdi. (Yani Beni Züreyk’in iki mensubunu da gönderdi.) Rasulullah daha sonra kendisi de birkaç ashabla oraya geldi. Kuyunun suyu boşaltılarak taşın altındaki kılıf çıkarıldı. Kılıfın içinde tarak ve saçlarla birlikte, bir ip üzerinde onbir düğüm ve mumdan bir putçuk buldular. Bu putçuğun üzerine de iğneler batırılmıştı.

    Cebrail gelerek Rasulullah’a “Muavezeteyn’i oku”dedi. Rasulullah’ın her ayeti okuyuşunda bir düğüm çözülüyor, putçuk üzerindeki iğnelerden bir tanesi de çıkıyordu. Son ayete gelindiğinde düğümler çözülmüş ve iğneler çıkmıştı. Rasulullah sihrin tesirinden kurtulduğu için, kendisini bağlardan kurtulmuş gibi hissetti. Daha sonra Lübeyd’i çağırarak sorguya çekti. Lübeyd suçunu itiraf etti. Rasululllah da onu serbest bıraktı. Çünkü kendi kişisel meselesi için kimseden intikam almazdı. Ayrıca olayı duyanlar Lübeyd’i öldürmesinler diye çevresindekilere bu olayı yaymamalarını tenbih etti.

    Rasulullah’a yapılan sihir hakkında rivayet edilen olayın tamamı budur. Bu rivayetten, sihir sonucunda Rasulullah’ın risaletinde eksiklik meydana geldiğinin çıkarılması mümkün değildir. Rasulullah’ın bir insan olarak Uhud savaşında görüldüğü gibi yara alması, bir hadis’te sabit olduğu gibi; attan düşerek yaralanması, yine hadis’te sabit olduğu üzere; akrep tarafından ısırılması O’nun (a.s) nübüvvet görevini etkilemediği gibi Allah’ın O’nu koruma altına almış olması ilkesine de ters düşmez. Çünkü Allah, O’nun Peygamberliğini koruma altına almıştır. Bu nedenle Rasulullah’ın şahsi yönü sihir altında kalmış olarak hastalanabilir. Yani Rasulullah’a sihrin tesir etmesi mümkündür. Bu Kur’an-ı Kerim’le sabittir. Mesela A’raf suresinde Hz. Musa’nın karşısındaki Firavun’un sihirbazlarının oradaki binlerce kişiyi sihirleyebildikleri açıklanmıştır. (A’raf, 116) Taha suresinde ise sihirbazlar iplerini ve sopalarını yere attıklarında bunların sadece diğer insanlara değil, Hz. Musa’ya da yılan gibi göründükleri; sopa ve iplerin kendisine koşarak geldiğini gören Hz. Musa’nın da korktuğu ifade edilmiştir. Hatta Allah (c.c.) O’na “Korkma, sen galip geleceksin, âsânı at!.” demiştir (Taha, 66-67)

    Kafirler, Rasulullah’ı sihirlenmiş olarak nitelerken, O’nun sihirden etkilenerek hastalanmasını kastetmiyorlardı. Kafirler Rasulullah’ın sihir etkisi altında mecnun olduğunu ve nübüvvet iddiası ile cennet ve cehennem efsaneleri anlattığını söylüyorlardı. Tarihen sabit olduğu üzere, Rasulullah’ın sihirden etkilenmesi sadece şahsi yönüyle sınırlı kalmış, nübüvvet görevi bundan kesinlikle etkilenmemiştir. Zaten kafirler de O’nun sihir etkisi altında kalmasını birinci anlamda anlamıyorlardı. (Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 8/98-99; Tefhim, Nas ve Felak Tefsiri)

    Bu açıklamalara göre Peygamber Efendimiz kendisine yapılan sihirden şahsi olarak etkilenmiş ve bundan rahatsız olunca da Muavvizeteyn Sureleri olarak bilinen Nas ve Felak Suerelerin inmesine neden olmuştur. Ayrıca yapılan sihrin Peygamberimize bildirilmesiyle Onun bir mucizesi gerçekleşmiş; Allah’ın izniyle sihrin yerini, onu yapanı bildirmiş ve muavvizteyn surelerinden okuduğu her ayet ile sihrin tesiri tek tek yok olmuştur. Böylece bu surelerin sihir ve büyü gibi şeylere şifa olduğu da uygulamalı olarak gösterilmiş oldu.

  67. Resulullah (a.s.m)’ın muhterem peder ve validelerinin uhrevi durumları çokça münakaşa edilmiş bir mevzudur. bazı rivayete göre cehennemliktirler. ama, onlar hakkında “ehl-i necattır, cennetliktir” demeye imkân veren kuvvetli karineler var. Bu karineleri esas alanlar onların ehl-İ cennet olduğuna hükmetmişlerdir. Bu hususta en ziyade söz söyleyen Celaleddin Suyutî hazretleridir. O, bu mesele üzerine bazısı nazım, bazısı nesir muhtelif risaleler telif etmiş, orada deliller ve delillerle ilgili bazı yorumları kaydederek Resûlullah’ın ebeveynlerinin ehl-i cennet olduklarını kesin olarak beyan etmiştir. Bu risalelerden birinin adı: et-Ta’zîm ve’l-Minnet fi enne Ebeveyi Resûlullah fi’l-Cennet’dir.

    Onların imanını teyid eden deliller şöyle özetlenir:

    1) Daha önceki dinler ve peygamberler sadece kendi kavimlerine ve bölgelerine gönderilirdi. Bu nedenle aynı anda çok peygamber beraber olmuş ve sadece kendi insanlarına karşı sorumlu olmuşlardır. İşte amine validemiz ile muhterem kocası Hz. Abdullah Hıristiyanlıktan sorumlu değillerdi ve sadece hanif dininden geriye kalanlarla amel ediyorlardı.

    Onlar Hz. ibrahim ve Hz. İsmailden intikal eden ve haniflik adıyla bilinen dinî bir ananeye tâbi idiler, bu dinin mü’mini idiler.

    2) “Fetret devri mü’mini” idiler. Fetret devri demek, iki peygamber arasında geçen ve peygambersiz olan ara devredir. Bu durumda, İslâm’dan önce her kavme müstakil peygamber gelme esasına binaen iki peygamberin gönderilme müddetleri İçinde yaşasa bile, önceki peygamber kendilerine Resul olarak gönderilmeyen, yeni gelene de yetişemeyen kimse fetret devri insanı sayılır. Resûlullahın ebeveyni, Hazret-i Isa Araplara gönderilmediği ve Resâlullah’ın nübüvvetine de yetişmedikleri için fetret devri insanı sayılırlar. Ayet-i kerîme’de kendilerine resul gelmeyen hiçbir kavmin sorumlu tutulmayacağı belirtilmiştir: “Peygamber göndermedikçe de Biz kimseye azab edici değiliz” (İsra 15). Kaldı ki, Hz, İbrahim’den bakiye kalan dinî bir gelenek, cahiliye devri Araplarında mevcut idi.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.) her yönden olduğu gibi, aile, asalet ve nesep bakımından da insanların en üstünü, en faziletlisi, en muhteremi ve en seçkini idi.

    Bir seferinde Sahabe-i Kiram, kendisine nesebini sordular. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şu cevabı verdi:

    “Cenab-ı Hak mahlûkatı yarattı ve beni en hayırlılarından kıldı. Sonra iki milletten (Arap ve Arap olmayan) en hayırlısından kıldı. Sonra kabileleri ayırdı ve beni en hayırlı kabileden (Kureyş’ten) kıldı. Sonra aileleri ayırdı, beni de en hayırlı aileden kıldı. Ben şahıs olarak da, aile olarak da insanların en hayırlısıyım.” (Tirmizî, Menâkıb: 1)

    Bu hususta Sahih-i Buharî’de şu hadis-i şerif kayıtlıdır: “Ben devirden devire, aileden aileye intikal ile seçilerek Âdemoğulları soyunun en temizinden naklolundum. Sonunda şu içinde bulunduğum Hâşimî câmiasından neş’et ettim (dünyaya geldim).” (Buharî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 9: 272.)

    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) ecdat ve atalarının hepsi de asil, temiz ahlâklı, dürüst kimselerdi, Tevhid dinine bağlı insanlardı. Peygamberimizin (a.s.m.) hayatını ve mücadelesini anlatan siyer kitaplarında genişçe kaydedildiği gibi, Peygamberimizin (a.s.m.) nurunun intikal şekli Hz. İsmail’den başlar, sonra Kinâne’den Kureyş’e, Kureyş’ten Haşimoğullarına kadar gelir. Bu tertibin uzaktan yakına doğru geldikçe terakki ettiği görülür.

    Tabakatü’l-Kübrâ sahibi İbni Sa’d, Peygamberimizin (a.s.m.) anneleri hakkında da şu bilgiyi verir:

    “Resul-i Ekremin (a.s.m.) beş yüz kadar büyükannesini tespit ettim. Bunların hiçbirisinde Cahiliye devri ahlâksızlıklarından ne bir zinaya, ne de başka bir kötülüğe rastlamadım.” (İbni Sa’d. Tabakat, 1: 60.)

    Yine siyer kitaplarında yer aldığına göre, peygamber Efendimizin (a.s.m.) dedelerinin ve büyükannelerinin İbrahim Aleyhisselâmın dini olan Hanîf dini üzerinde bulundukları rivayet edilir ki, hiçbirisinin şirkin çirkinliklerine bulaşmadıkları bildirilir. Çünkü Cenab-ı Hak insanların içinden seçtiği, kendine dost ve elçi olarak kabul ettiği bir insanın neslini her türlü kötülüklerden koruyacak, ona hususi lütuf ve keremini ihsan buyuracaktır.

    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) büyük annelerine gelince; babaannesinin ismi Fâtıma, anneannesinin ismi de Berre idi. Dayılarına Adiy bin Neccaroğulları denmektedir. Peygamberimizin (a.s.m.) büyükanneleri, onun peygamberlik zamanına yetişemediler, dolayısıyla İslâmiyetle müşerref olamadılar. Fakat onlar Hanîf dini üzerinde yaşamışlar, Mekke müşriklerinin düştüğü putperestliğe bulaşmamışlardır.

    Peygamber Efendimizin (a.s.m.) annesi Âmine, babası Abdullah ve dedesi Abdülmuttalib’in imanı hakkında kendisine sorulan bir sual vesilesiyle, Bediüzzaman şu kısa izahı getirir.

    “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i îmandır. Cenab-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.” (Mektubat, s. 361)

    Yani: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) baba ve anneleri kurtuluş ehlidir, Cennet ehlidir ve iman ehlidir. Cenab-ı Hak Sevgili Habibinin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı şefkati elbette rencide etmez.

    Asıl adı Şeybe olan Abdulmuttalib peygamberimizin dedesi olup, asil bir zattır. Hatta Mekke’de kıtlık olsa,onun hürmetine Allah’dan yardım isterler ve yağmur yağardı. Bir gün haremi Şerifde uyurken gördüğü rüyayı kahinlere söylediğinde onlar: ”Senin neslinden bir çocuk doğacak; yer ve gök halkı ona iman getirecek.” dediler. Kureyşin reisi olan bu zata rüyasında zemzem kuyusu gösterilmiş ve onu bulmakla, senelerdir meçhul olan zemzem bulunmuş, şerefine bir şeref daha katmıştı. “Fetret döneminde gelen Abdulmuttalib Hanif dininden olup, ehli necattır.”

    Kureyş’in reisi Abdülmuttalib de nur-u Ahmedî’den nasibini almıştı. O nur kendisine çok üstün meziyet ve sıfatlar kazandırmıştı. Uzun boyu, büyükçe başı ve heybetli görünüşüne; parlak yüzü, tatlı sözü, utangaçlığı, nezaket ve üstün ahlâkı bir başka güzellik katmıştı. Sabırlı, akıllı, anlayışlı, mert ve cömertti. Yoksul insanların karınlarını doyurmaktan büyük zevk alırdı. Hatta bu cömertliğini, bu yardımseverliğini hayvanlardan bile esirgemezdi. Dağ başlarında aç susuz kalan kurdu, kuşu da düşünürdü.

    Cahiliye karanlıkları arasında aydınlık yoldan ayrılmayan bahtiyarlardan biri idi. Allah’a bağlı idi ve âhirete inanırdı. Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun mutlaka yerine getirirdi. Nitekim, Cenâb-ı Hakka verdiği sözü yerine getirmek için, en çok sevdiği oğlu Abdullah’ı bıçağın altına yatırmaktan bile çekinmemişti. Kureyşliler müdahale etmeselerdi, onu kurban edecekti.

    Cahiliye devrinin çirkin âdetlerinden uzak durduğu gibi, başkalarını da bunları yapmaktan menederdi. O zamanın zalim bir âdeti olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten halkı sakındırırdı. Şaraptan, zinadan her zaman kaçınırdı. Bütün gücüyle Mekke’de zulme, haksızlığa meydan vermemeye çalışırdı. Misafir ağırlamaktan da büyük haz duyardı. Akrabalarıyla yakından ilgilenir, onlara şefkat ve merhamet gösterirdi. Bu büyük vasfı sebebiyle Kureyşliler ona “İkinci İbrahim” derlerdi. Ramazan ayı girince Hirâ Mağarasında inzivâya çekilip ibadetle meşgul olurdu. Bunu ilk defa âdet eden de kendisi idi.

    Amcası Ebu Talip ise peygamberimize iman etmemiştir. Ancak O’nu korumuştur. Cenâb-ı Hak onu zayi etmeyecektir. “Her ne kadar Hz. Abbas, ölüm esnasında dudağının kımıldayıp, kardeşinin ağzına kulağını verdiğinde Kelime-i Tevhidi duyduğunu peygamberimize söylemişse de; Peygamberimiz:”Ben duymadım.”demiştir.

    Peygamberimizin amcalarından Hz. Abbas ve Hz. Hamza iman etmişlerdir.

  68. Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın İpi, Allahın Baldırı gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu tür ayet ve hadisler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.

    “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, [Baldırların açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak> Şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183.>

    Kalem suresinin 42. ayetinde “Keşfus – sak” tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur. Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini “sakehu” şeklinde zamir olarak kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak “sake” şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te’vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir.

    Öyle ise, “baldırı açmaktan” murad nedir? Alimler bunu, “bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri tefrik edip mü’minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir. Meseleyi tasvir eden ayeti karimenin tam meali şöyledir:

    “(Hatırla ki o gün) baldır(lar)ın açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği bir gündür. Fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. evet secdeye davet edilecekler gözleri düşük, kendilerini bir zillet sarmış olarak. Halbuki onlar bu secdeye dünyada herşeyden salim ve sapasağlam iken davet ediliyorlardı. (Kalem 42-43)

    Müteşabih, birbirine benzeyen birey ve cüzleri bulunan şeyler, kendisinde karışıklık ve iltibas bulunan şey; Kur’an-ı Kerim’de manâsı kapalı, bir çok anlama gelebilen, tefsirinde güçlük çekilen ayet veya kelimeler. Bunlara müteşabihât denir. Bunların hangi manâya geldikleri yalnız kendilerinden anlaşılmaz. Başka harici bir delile ihtiyaç gösterirler. “Müteşabih”in karşıtı “muhkem”dir.

    Allah’ın sıfatları, kıyametin durumu, Cennet nimetleri, Cehennem azabı vs. hakkındaki lafızlar müteşabihtir.

    Ayetlerin müteşabihatı olduğu gibi hadislerin de vardır. Çünkü ayetlerde anlatılan konuların hepsi daha detaylı olarak hadislerde vardır. Bu nedenle Kur’an ayetleri için geçerli olanların hadisler için de geçerli olması gayet normaldir.

    Hadislerde müteşâbih kavramı geçmekle birlikte anlamı ve tanımı hakkında bilgi mevcut değildir; sadece Hz. Peygamber (asv)’in müteşâbih âyetlere uyanlardan sakınmak gerektiğini söylediği belirtilmiştir. (Buhârî, ‘’Tefsîr’’, 3/1; Ebû Dâvûd, ‘’Sünnet’’, 2). Bununla birlikte hadis mecmualarında ve özellikle rivayete dayanan tefsirlerde Resûli Ekrem (asv)’in, yanlış anlaşılma ihtimali bulunan bazı âyetlerin doğru mânalarını açıkladığına dair bilgiler yer almaktadır.

    Meselâ ashaptan bazıları, imanlarına zulüm karıştırmayanların hidayete eren kimseler olduğunu anlatan âyetteki (En‘âm 6/82) “zulüm” kelimesine “kişiye yapılan haksızlık” mânası verince Hz. Peygamber (asv) söz konusu zulmün “Allah’a ortak koşmak” anlamına geldiğini söyleyerek müteşâbihin te’vilini yapmıştır (Ebü’l-Fidâ İbn Kesîr, II, 153).

    Sahih kabul edilen bazı hadis metinlerinde müteşâbih nas grubuna giren kelime ve ifadeler bulunmaktadır. Çoğu, Allah’ın sıfatları, cennet ve cehennemin tasvirine dair olan bu hadisler âlimler tarafından yoruma tâbi tutulmuştur. Fahreddin er-Râzî’nin Esâsü’t-takdîs isimli eseri âyetlerin yanı sıra müteşâbih hadisleri de içermektedir.

    Örneğin, ahir zamanla alakalı hadisleri bir kısmı müteşâbihattır. Yani mânâsı açık olmayan bir kısım teşbih ve temsillerle anlatılan mecaz ifadelerden ibarettir. Derin ve geniş mânâları ihtiva etmektedirler. Onun için muhkemât (dinin kesin emirlerini ifade eden ayet ve hadisler) gibi tefsir edilmez ve mânâsı herkesce bilinmez. Ancak ilimde derinlik kazananlar tevillerini yapabilirler. Vukûundan sonra da tevilleri anlaşılır.

    Sonra gaybla ilgili hadiselerin bir kısmı Peygamberimize (asv) ayrıntılarıyla, bir kısmı da kısaca bildirilmiş, Peygamberimiz (asv) de kendi içtihadına göre en uygun tarzda tasvir etmiştir.

    Öte yandan Resûlullah,

    “Dünya öküzle balığın üzerindedir.”(*)

    örneğinde olduğu gibi bazı hakikatleri de teşbihler ve temsillerle anlatmış, bunlar da zamanla avam tarafından hakikat telakkì edilmiştir.

    Bazı hadisler sadece Müslümanları ilgilendirdiği, bazıları hilâfet merkeziyle sınırlandırıldığı halde, âlimlerce bütün dünyaya şâmil olacak tarzda değerlendirilmiştir. Zikirhânelerin kapatılacağı ve ezan ve kàmetten Allah kelimelerinin kaldırılacağını gösteren, “Bir zaman gelecek, ‘Allah Allah’ diyen kalmayacak’(1) rivayetinde olduğu gibi.

    İşte bu ve buna benzer hususlar sebebiyledir ki, bu meselelerin içerisinden ancak ilimde derinlik kazanmış âlimler çıkabilir.

    Gaybla ilgili bir kısım hadiseleri, Cenab-ı Hakk’ın, Resûlullah (asv)’a detayları ile bildirdiğini, onun da hiçbir tasarrufa girmeden olduğu gibi naklettiğini biliyoruz. Kur’ân’ın ve hadisin muhkemâtında olduğu gibi.

    Bir kısmını da kısaca bildirmiş, tafsilat ve tasvirlerini Resûlullah (asv)’ın içtihadına bırakmıştır. Îmanla ilgili olmayan kâinat hadiseleri ve istikballe ilgili vukûâtta olduğu gibi. Bu kısmı Peygamberimiz (a.s.m.) belâğatıyla, temsillerle, imtihan sırrına uygun tarzda açıklamış, tasvir etmiştir.(2)

    Arap edebiyatında teşbih, temsil ve tasvirlere sıkça rastlandığını, Resûlullah (asv)’ın da, “İnsanlara akılları seviyesince konuş”(3) hakikati gereğince onların anlayacağı dilden konuştuğunu, yer yer bazı temsil ve teşbihleri kullandığını da burada kaydedelim.

    Evet, Resûlullah (asv) zaman olmuş teşbih ve temsillere başvurmuştur. Meselâ birgün sohbet esnasındayken bir gürültü işitilmiş, ferman etmişlerdi:

    “Bu gürültü, yetmiş seneden beri Cehenneme yuvarlanan bir taşın, bu dakikada Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür.”

    Bu garip hadiseden beş altı dakika sonra birisi gelmiş, “Yâ Resûlallah! Yetmiş yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti.”(4) demiş, Resûlullah (asv)’ın beliğâne kelâmının tevilini göstermişti.(5)

    Buharî ve Müslim’de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari, İstizan, 1; Müslim, Bir, 115) mealinde bir hadis-i şerif vardır. Alimlerin bir kısmına göre, “Suretihi”deki zamir Allah’a racidir. Hadisin –yukarıdaki- tercümesi bu doğrultuda yapılmıştır. Bir kısım alimlere göre ise, oradaki zamir Âdem’e racidir. Bu takdirde hadisin manası “Allah Âdem’i, Âdem’in kendi suretinde yarattı” şeklinde olur. (bk. İbn Hacer 5/182-83)

    İmam Nevevî’nin bildirdiğine göre, alimlerin bir kısmı, bu rivayetleri müteşabih kabul etmiş, manasını tevil etmeden Allah’a havale etmesini daha uygun görmüştür. Hadiste yer alan ‘Suretihi” deki zamirin Allah’a ait olduğunu kabul eden bazı alimler “Suretihi=kendi sureti/onun sureti” tamlaması, bir teşrif ve tahsis içindir. Yani, Allah’ın sahip olduğu insan sureti anlamına gelir. “Naketullah=Allah’ın devesi, “Beytullah=Allah’ın evi” tamlamaları da böyledir. (bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

    “Allah’ın suretinde” ifadesini, insanların Allah’ın bazı sıfatlarını yansıtacak şekilde var edildiğini anlamak da mümkündür. Nitekim, -insan olarak- biz de görüyoruz, Allah da görüyor, biz de işitiyoruz, Allah da işitiyor.. Fakat bu iki görme ve işitme asla aynı değildir. Nitekim Kur’an’da -mealen-:

    “Allah’ın benzeri hiçbir şey yoktur, O, her şeyi hakkıyla işitir, hakkıyla görür”(Şura, 42/11) buyurulmuş ve insanların bazı vasıflarının Allah’ın bazı sıfatlarına muvafık olmasının, gerçek bir benzeşme olmadığına işaret edilmiştir.

    “Allah, insanı Rahman suretinde yarattı” ( Buharî, İsti’zân, 1; Müslim, Birr, 115, Cennet, 28) mealindeki hadis-i şerif penceresinden konuya baktığımızda anlaşılması daha kolay olabilir.

    Cevap 2:

    Maddeden münezzeh olan Allah suretten de münezzehtir. Nitekim, Hadis-i Şerifte, “Allah insanı kendi suretinde yarattı.” denilmemiştir. Burada esas olan Allah’ın rahmetine dikkatleri çekmek ve İlâhî rahmetin en fazla insanda tecelli ettiğini ders vermektir. İnsan denince hemen bedeni hatırlamak da bizi yanıltıcı sonuçlara götürebilir. İnsanda esas olan ruhtur. Beden o ruhun yardımcısı, elbisesi hanesi gibidir. Öyle ise bu hadis-i şerifi okurken ruhumuza nazar edecek, akıldan, hayale, hafızadan his dünyasına kadar uzanan çok geniş rahmet tecellilerini okuyacak ve bizi bu şekilde yaratan Rahman’ımıza şükredeceğiz.

    Yokluk karanlığından kurtulan her varlık büyük bir rahmete kavuşmuş demektir. Bu mânâsıyla rahmet, canlı-cansız bütün mahlûkatta tecelli ediyor. Semanın yıldızlarından denizin balıklarına, ışınlardan meleklere, yarı canlı bir bitkiden insanoğluna kadar her varlıkta rahmet hâkim; hepsi az veya çok, cüzî veya küllî bir rahmete mazhar olmuşlardır.

    Resulullah Efendimiz (asm.), insanın eriştiği bu en ileri rahmet tecellisini bir hâdis-i şeriflerinde şöyle ifade buyurur: “Şüphe yok ki, Allah, insanı rahman suretinde yarattı.” Bu hâdis-i şerifin yanlış değerlendirilmemesi için bazı noktaların göz önüne alınması gerekmektedir. Hâdis-i şerifte, Allah ve Rahman isimleri ve bir de yaratma fiili geçiyor.

    Cenâbı Hak, cisimden ve suretten münezzeh. Ama gel gör ki, insan bu hadisi okurken nefis ve şeytan onun hayalini ifsat eder ve sanki hâdis-i şerif, “Allah, insanı kendi suretine benzer bir şekilde yarattı.” şeklindeymiş gibi yanlış bir anlayışa götürür. Hadiste geçen Rahman ismine bilhassa dikkat etmek ve bu hak kelâmı, “Allah’ın rahmetinin bütün varlık âlemi içinde en fazla insanda tecelli ettiği” şeklinde anlamak gerekir.

    Suret, madde için ve maddî varlıklar içindir. İnsanın maddî olan bedeni ruhun hizmetçisidir. O halde insan denilince öncelikle ruh anlaşılmalıdır. İnsan ruhu, Cenabı Hakk’ın maddeden ve suretten münezzeh olduğunun en güzel bir göstergesidir. Hâl böyle iken, insan nasıl olur da bu hâdis-i şerifte geçen “suret” kelimesine gerçek dışı bir yorum getirebilir?

    Hadiste geçen çok önemli bir kelime de “yarattı” ifadesi. İnsanın bedeni mahlûk olduğu gibi, ruhu da ve o ruhun bütün sıfatları da mahlûktur. Cenabı Hakk’ın sıfatlarına iman etme hususunda bize büyük bir rehber olmak üzere ruhumuzda ilim, irade, kudret gibi sıfatlar yaratılmıştır. Mahlûk olan bu sıfatlar ilâhî sıfatlara elbette hiçbir cihetle benzemezler. Sadece onlardan haber verirler.

    Bu sıfatların hiçbiri için suret düşünülemeyeceği gibi, bunların tümü için de yine bir suret, bir şekil hayal etmek mümkün değildir. Bu hâdis-i şerif değerlendirilirken, kâtip yazıya, usta esere benzemediği halde, Hâlık’ın mahlûkuna hiç mi hiç benzemeyeceği nazara alınmalıdır. Ancak böylece batıl hayallerden ve aldatıcı vehimlerden kurtulmak mümkün olur.

    Risale-i Nur Külliyatı’nda (Lem’alar, On Dördüncü Lem’a İkinci Makam) bu noktada çok önemli ipuçları ve çok değerli irşat levhaları mevcut. Lem’alar‘da , “Bir kısım ehl-i aşk, insanın simâ-yı mânevisine bir suret-i rahman nazarıyla bakmışlar.” denilerek, nazarlar insanın ruh, kalp, akıl, hissiyat âlemine çevrilir ve mesele değerlendirilirken bedenin maddî suretinden uzak kalınmasına işaret edilir. Şualar’da, kâinat ağacının meyvesi olan canlılar âleminde, “Sıfat-ı seb’aca mânevî bir simâ-i rahmanî ve temerküz-ü esmaî” tezahür ettiği kaydedilir.

    Bu ifadeden sadece insanın değil, diğer canlıların da, Allah’ın sıfatlarını göstermeleri ve ilâhî isimlere âyine olmaları cihetiyle bir simâ-i rahmanî taşıdıkları anlaşılıyor. Ancak, bu mânânın en ileri derecesi insanda görülüyor. Demek ki, insana ibretle bakıldığında Allah’ın bütün sıfatları ve isimleri onda okunabilir. Bütün bu tecellilerin insana, sadece ve sadece ilâhî bir rahmet olduğunu düşündüğümüzde, onda rahmaniyet hakikatini seyreder gibi oluruz. Her varlıkta ilâhî isim ve sıfatlar seyredilebilir ama bu noktada en açık, en berrak delâlet insanda görülür. İlâhî sıfatlara ve isimlere delil olma, onları gösterme, onlara âyna olma hususunda insandan daha ileri bir varlık yaratılmış değil.

    Siyah denilince beyazı hatırlamamız gibi, suret kelimesi de bize sireti ve hakikati hatırlatır. Her suret, bir hakikatten haber verir. Bir kelimedeki harflerin şekilleri surettir. Bu suretler bir mânâya delâlet ederler. Meselâ ilim bir mânâdır, bir üstünlük ve fazilettir. İlim kelimesi ise bize bu mânâyı hatırlatan bir suretten ibaret. Yoksa bu kelimenin harflerinde ilim aramak elbette doğru değildir.

    İnsanın mânevî siması da bize rahman mânâsını ders veren bir suret ve bir kelime gibi. Kalbimiz, aklımız, hafızamız, hayalimiz ve top yekûn his dünyamız hep rahmetten haber verir ve Rahman’ı hatırlatırlar.

    Bu tecelli, ruhumuzun hânesi olan cismimize de aksetmiş bulunuyor. Dilimizden dişimize, saçımızdan tırnağımıza, ciğerimizden böbreğimize kadar her neyimiz varsa, hepsi rahmanın birer hediyesi. Bunların her biri bir kelime, bir suret. Ve hepsinde o rahman’ın lütuf ve keremi okunur. Sonuç : Suret-i rahman; Allah’ın rahmetinin en parlak aynası ve en güzel tecellisi diye özetlenebilir.

  69. Resim bulunan odada namaz kılmak

    Fotoğrafı ikiye ayırmak gerek. Canlıya âit fotoğraflar, cansıza âit fotoğraflar.

    Canlıya âit fotoğraflar, ya yaşayacak şekilde boy resmi olur, yahut da yaşamayacak şekilde yarım resim olur.

    Cansıza âit resimlerin, yâni manzaraların câiz olduğu kesindir. Çiçek, göl ve orman manzaraları gibi görüntüler çekilebilir, evlerin belli yerlerine asılıp ilâhî kudret takdirle seyredilebilir.

    Canlıya âit boy resimlerini, insan, hayvan ve diğer canlı varlıklar gibi odanın duvarına asıp, bakınca tümüyle görünür halde bırakmak, bu odada namaz kılmayı mekruh hale getirmek demektir. Bu itibarla, duvarlarında canlılara âit boy resimleri bulunan odada kılınan namaz mekruh olabilir.

    Resimler kıble cihetinde ise mekruhluk şiddetlenir, yanda ise azalır, arkada ise daha da azalmış sayılır. Böyle resimler ya indirilmeli, yahut da üzeri örtülerek namaza durulmalıdır. Boy resimlerini kapalı bir yerde tutmak, ancak gerektiğinde görülecek halde muhafaza etmekte bir sakınca yoktur.

    Kâğıt paralarla nüfus cüzdanlarındaki vesikalık resimler de câizdir. Bunlar canlandığı farzedildiğinde yaşamayacak derecede küçük ve yarım olan resimlerdir. Ayrıca bazı müseccel şahısları tanımak için çekilen zaruri boy resimleri için de ruhsat vardır. Bunlar ihtiyaç resimleridir. Hırsızlar, diğer suçlular ancak bunlarla kolayca adaletin pençesine teslim edilebilmektedir. Bugünkü resimlerin mühtehcen olmayanları tapılmak için çekilmediğinden, tapılmak için yapılan resimler cümlesinden sayılmayabilirler. Müstehcen resimlerin her türlüsü ise ahlâka, insanlığa ve İslâm’a aykırıdır.

    Konuyla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığının Hazırladığı İlmihalde şu değerlendirmeler vardır:

    Dinimizde tapınılmak veya tazim gösterilmek amacıyla fotoğraf, resim ve heykel yapılması haramdır. İslam bilgin ve müctehidleri İslam ahlakına ve adabına aykırı olmayan, manzara, ağaç, taş ve hatıra resimleri gibi cansız şeylerin resimlerinin yapılmasını ve bu sanatla iştigal edilmesini caiz görmüşlerdir. İslam alimleri aynı zamanda tapınma ve tazim amacı güdülmeyen ve umumî adaba aykırı olmayan canlı varlıkların resimlerinin yapılmasını da caiz görmüşlerdir.

    Klasik literatürde, resim ve heykel konusunda getirilen hükümler, büyük çoğunlukla “sûret” ve aynı kökten türeyen “tasvir” tabirleri etrafında cereyan ettiği için biz resim ve heykel konusunu “sûret” kavramı üzerinde yapacağımız çözümlemeyle açıklamak istiyoruz.

    Sûret, Arapça’da daha çok “şekil, biçim, görünüş ve resim” anlamında kullanılmaktadır. Timsâl kelimesi de anlam bakımından sûrete yakındır. Sûret ile timsal kelimelerini eş anlamlı görenler bulunduğu gibi, bazı hadislerde sûret kelimesi yer yer timsal kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanılmıştır. Bununla birlikte genelde dilciler, sûreti iki kısımda değerlendirerek, birincisinin gölgeli sûretler (timsal=heykel), ikincisinin ise resmedilen, çizimlenen diğer şeyler olduğunu belirtmişlerdir. Meselâ “Sizi yarattık, sonra tasvir ettik” (el-A‘râf 7/11) âyeti için getirilen yorumlardan birisi “Önce ruhlarınızı yarattık sonra bedenlerinizi şekillendirdik” tarzındadır. Bazı hadislerde de sûret kelimesi, insanın dış görünüşü ve şekli anlamında kullanılmıştır (sûret kelimesinin bu anlamda kullanıldığı diğer hadisler için bk. İbn Mâce, “Rü’yâ”, 2; Müsned, II, 118). Sûret tabirinin, ruh sahibi veya ruhsuz bütün şeyleri içine aldığı, timsalin ise yalnızca ruh sahibi şeylere mahsus olduğu da ifade edilmektedir. Buna göre sûret kelimesini kendisine bir şekil verilmiş ve biçimlendirilmiş şey (resim ve heykel) anlamında anlamak daha doğru olacaktır. Bazı âyetlerde (Âl-i İmrân 3/6; el-A‘râf 7/11; el-Mü’min 40/64; et-Tegabün 64/3), tasvîr (savvere) kelimesi “şekil ve biçim vermek”, bazı yorumlara göre, biçimin dışında başka “mânevî özelliklerle bezemek” anlamında kullanılmıştır. Bu bakımdan, sûret kelimesinin fiil masdarı olan tasvir kelimesini sırf bugün anlaşıldığı mânada “resmetme” ya da “çizim” olarak anlamak doğru olmayıp, hem çizim (resim) ve hem de bir maddeye şekil ve biçim verme anlamlarını içine alacak bir genişlikle anlamak daha uygundur. Aynı şekilde, aynı kökten türemiş olan tesâvîr kelimesi genelde “resim” mânasında kullanılmakla birlikte “heykel” anlamına da gelmektedir. Allah’ın, Kur’an’da kendisini “biçim veren” (musavvir) (el-Haşr 59/24) olarak vasıflaması ve bu ifadenin müfessirler tarafından “yaratıcı” mânasında yorumlanmış olması da yukarıda verilen anlamı desteklemektedir.

    Sûret kelimesi Kur’an’da, biri tekil ikisi çoğul olmak üzere üç yerde geçmekte ve genelde insanın biçim ve şekli olarak yorumlanmaktadır. Kur’an’da “timsâl” (çoğulu temâsîl) kelimesi de iki yerde ve çoğul olarak “temâsîl” şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerden birinin anlamı şöyledir: “İbrâhim, babasına ve kavmine ‘Nedir bu tapındığınız heykeller (temâsîl)!’ demişti” (el-Enbiyâ 21/52). Diğer âyette ise Süleyman’a timsaller yapıldığından bahsedilir (Sebe’ 34/13). Bu ikinci âyette geçen timsallerin anlamı konusunda getirilen yorumlardan biri, bunların, meleklerin, peygamberlerin ve sâlih kişilerin heykelleri (ya da resimleri; suver) diğeri de Süleyman’ın tahtının ve basamaklarının üzerinde bulunan tavus ve doğan gibi kuşların sûretleri olduğu şeklindedir.

    Birçok âyette “yarattı” anlamında yorumlanan “savvere” fiili geçmekte olup, bu hususla resim yapma arasında doğrudan bir ilişki kurmak pek mümkün gözükmemektedir. Bununla beraber bazı hadislerde, insan görünümünün resmini çizenler Allah’ın taklitçisi (tanrılık özentisi içinde olanlar) olarak telakki edilip bu yüzden cezaya mâruz kalacakları ifade edildiğinden, İslâm’daki resim yasağının Kur’ân-ı Kerîm’den kaynaklandığını düşünenler olmuştur. Fakat bu husus aslında, resim yasağını Kur’an’a dayandırmak için pek yeterli görünmemektedir. Zira bu anlayış hadisin vârit olduğu dönemin şartlarından soyutlanarak genelleştirilmeye çalışılırsa, bugün teknolojide kullanılmaya başlayan ve teknik köle diyebileceğimiz robotların yapılmasının ve kullanılmasının da yasak ve haram olduğunu söylemek gerekecektir. Bu itibarla resim yasağının daha ziyade sünnetle konulduğunu kabul etmek ve yasaklanma sebebini başka gerekçelerle izaha çalışmak daha doğru görünmektedir.

    Sûret yasağının dayandırıldığı belli başlı rivayetler şöyle sıralanabilir:

    a) Hz. Âişe’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber, evinde üzerinde salîb (Îsâ’nın çarmıha geriliş sahnesini tasvir eden resim) bulunan her şeyi kırmıştır (Buhârî, “Libâs”, 90).

    b) “Kıyamet gününde en şiddetli azaba mâruz kalacak olanlar musavvirlerdir” (Buhârî, “Libâs”, 89).

    c) “Bu sûretleri yapanlara kıyamet gününde ‘Yarattıklarınıza can verin’ denilerek azap edilecektir” (Buhârî, “Libâs”, 89).

    d) Hz. Âişe’den rivayet edildiğine göre, Âişe bir defasında üzerinde (hayvan) resimleri bulunan bir minder almıştı. Hz. Peygamber bunu görünce kapının önünde bekledi ve içeri girmedi. Hz. Âişe, Resûl-i Ekrem’in yüzünde hoşnutsuzluk işaretlerini görünce, “Yâ Resûlallah! Allah’tan ve Allah’ın Resulü’nden bağışlanma dilerim. Bir kusur mu işledim?” dedi. Hz. Peygamber, üzerinde resim bulunan minderi göstererek “Şu minderin burada işi ne?” buyurdu. Âişe “Yâ Resûlallah! Onu, kâh oturasın, kâh yaslanasın diye senin için satın almıştım” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilir ve onlara ‘Hadi bakalım, yaptığınız şu sûretlere bir de can verin’ denilir. İçinde resimler bulunan eve melekler girmez” (Buhârî, “Libâs”, 95; hadisin şerhi için bk. İbn Hacer, Fethu’l-bârî, V, 228-229; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, VI, 414).

    e) “Melekler, içerisinde köpek ve tesâvîr bulunan eve girmezler” (Buhârî, “Libâs”, 88).

    f) “Melekler, içerisinde sûret bulunan eve girmezler; kumaş üzerindeki desen ve nakış müstesna” (Buhârî, “Libâs”, 92).

    g) Hz. Âişe kendi oturduğu evin sofasına üzerinde timsaller bulunan bir perde çekmişti. Hz. Peygamber seferden döndüğünde bunu görünce “Kıyamet gününde en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar Allah’ın yaratmasına benzemeye çalışanlardır” buyurdu. Âişe, sonra bu perdeden bir veya iki yastık yaptıklarını söylemiştir (Buhârî, “Libâs”, 91).

    h) Hz. Âişe’nin, üzerinde tasvirler bulunan bir perdesi vardı ve bunu odasının bir tarafına çekmişti. Hz. Peygamber bunu görünce, Hz. Âişe’ye “Şu perdeyi karşımdan kaldır; üzerindeki tasvirler namazda iken hep bana görünüp duruyor” demiştir (Buhârî, “Libâs”, 93).

    Gerek Buhârî’deki metinde gerekse Nesâî’nin rivayetinde, Hz. Peygamber’in söz konusu tasvirler yüzünden namazı yeniden kıldığına dair bir kayıt bulunmadığı için evde sûret bulunmasının yalnızca mekruh olduğu, namazın sıhhatine bir zarar vermediği söylenmiştir. Bu hadisten ilk bakışta anlaşılan husus, üzerinde resim bulunan perdenin sırf namazdaki huşûu bozduğu için hoş karşılanmadığıdır.

    ı) Hz. Âişe’nin, üzerinde kuş resmi (timsal) bulunan bir perdesi vardı ve eve girenin ilk önce göreceği bir yere asılmıştı. Hz. Peygamber bunu görünce, “Âişe, şu perdenin yerini değiştir. Eve girip hemen onu görünce dünyayı hatırlıyorum” demiştir (Müslim, “Libâs”, 88).

    j) Hz. Âişe’nin bebek ve kanatlı at şekillerinde oyuncaklarının bulunduğu, Hz. Peygamber’in bunları gördüğü ve tebessümle karşıladığı rivayet edilir (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 62).

    k) Rivayet edildiğine göre, İbn Abbas’a bir tasvirci müracaat ederek, “Ben, şu gördüğün tasvirleri yaparak (resim çizerek) geçinirim. Bu hususta bana fetva ver!” dedi. İbn Abbas, adamın kendine iyice yaklaşmasını istedikten sonra elini adamın başı üzerine koyarak “Bak ben şimdi sana Resûlullah’tan duyduğum bir hadisi haber vereceğim. Hz. Peygamber, “Her resim yapan (musavvir) cehennemdedir ve Allah, yaptığı resime ruh üfleyinceye kadar bu adama azap eder. Ruh üflemesi de zaten mümkün değildir” buyurdu. Adam bu sözler üzerine dehşete kapılınca İbn Abbas devamla, “Eğer sen sanatına devam etmek mecburiyetinde isen ağacı ve ruh taşımayan şeyleri resimle” (Buhârî, “Büyû‘“, 104; Müslim, “Libâs”, 99).

    İbn Abbas’ın bu fetvasının delili olarak Ebû Hüreyre’nin şu rivayeti gösterilmektedir: Bir keresinde Cibrîl Hz. Peygamber’in yanına girmek için ondan izin istemişti. Resûlullah izin verdiği halde Cibrîl içeri girmemiş ve şöyle demiştir: “İçerisinde birtakım at ve insan timsallerinin bulunduğu perde asılı olan bir eve ben nasıl girerim? Bu resimlerin ya başlarını koparmalı veya bu perdeyi yere sermelisiniz. Biz melekler içinde timsal olan eve girmeyiz” (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).

    Büyük bir muhaddis ve Hanefî fakihlerinin ileri gelenlerinden olan Tahâvî bu hadisi naklettikten sonra şu yorumu yapmıştır: Bu hadisin zâhirinden, başı koparılmış ruh sahibi canlının timsalinin mubah olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, bu hadis ruh sahibi olmayan şeylerin tasvirinin mubah olduğuna ve görünüm itibariyle ruh taşıması mümkün olmayan canlıların yasak kapsamından çıktığına delâlet etmektedir (Tahâvî, Me‘âni’l-âsâr, IV, 287).

    Mâlikî fakihlerden İbnü’l-Arabî, sûret yasağı ile ilgili bütün rivayetlerden hareketle, bu konudaki hükmü şöyle özetlemektedir: Eğer yapılan sûretler heykel türünde (ecsâd) ise bunun haram olduğunda icmâ vardır. Ancak, kumaşta bir desen ve nakış şeklinde (rakm) ise bu hususta dört görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birincisine göre, hadiste geçen “kumaş üzerindeki nakış müstesna” kaydından hareketle kumaş üzerindeki resim, desen ve nakış câizdir. İkinci görüş ilgili diğer hadislerin genel muhtevasından hareketle yasaktır. Resime bir kayıt getiren üçüncü görüşe göre ise, eğer resim, şekil ve görünüm itibariyle kesintisiz ve kendi başına durabilecek biçimde ise yasaktır. Şayet, bu resmin bütünlüğü bozulursa câizdir. Diğer görüşe göre ise resim, duvara veya yüksek bir yere asılırsa yasak, yere sermede olduğu gibi, önem verilmeksizin kullanılacak eşya üzerinde bulunuyorsa câizdir (İbnü’l-Arabî, Ârizatü’l-ahvezî, VII, 253).

    Şâfiî fakihlerden Nevevî ise, tasvir işinin hükmüne ilişkin olarak, hadislerde söz konusu edilen ağır tehditlerden ve Allah’ın yaratmasına benzemeye çalışma anlamı taşıdığından hareketle, ne ile yapıldığına ve ne üzerinde olduğuna (kumaş, yaygı, para, kap, duvar vb.) bakılmaksızın, canlı (insan ve hayvan) sûretini tasvir etmenin haram ve büyük günahlardan olduğunu söylemiş; ağaç, dağ, deve semeri gibi şeyleri tasvir etmenin ise haram olmadığını belirtmiştir. Üzerinde canlı sûretleri bulunan şeyleri kullanmanın hükmünün ise, bu eşyanın nerede ve nasıl kullanılacağına bağlı olduğunu ifade etmiş ve bu sûretlerin, -duvara asılması ve giyilen bir elbisede olması gibi- önemsenmemiş sayılamayacak bir konumda kullanılmasının haram olduğunu; yere serilip çiğnenen bir yaygı veya minder üzerinde bulunmasının ise, -rahmet meleklerinin içeri girmesine engel teşkil edip etmeyeceği tartışılmakla birlikte- haram olmadığını söylemiştir. Nevevî devamla zikredilen bu hükmün hem gölgeli hem de gölgesiz sûretler için geçerli olduğunu söylemiştir. Nevevî’nin zikrettiğine göre, bazı Selef bilginleri hadislerde söz konusu edilen yasağın yalnızca gölgeli sûretler için geçerli olduğunu, gölgesiz sûretleri yapmada bir sakınca bulunmadığını ileri sürmüşlerdir (Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, XIV, 81-82).

    Bilginler, insan ve hayvan gibi canlılar dışındaki varlıkların resimlerinin yapılmasının, bundan kazanç elde edilmesinin câiz olduğunu söylerken, birçok hadiste kıyamet günü musavvirlere söyleneceği belirtilen “Hadi bakalım, yarattıklarınıza bir de can verin” ifadesinden ve İbn Abbas’ın yukarıda zikredilen fetvasından hareket etmişlerdir. Şu kadar var ki, bu konudaki deliller dikkatle incelendiğinde, hadislerde geçen şiddetli tehditlerin, tapınmak için veya yaratma hususunda Allah ile boy ölçüşme kastıyla resim ya da heykel yapanlara ilişkin olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Zira bu amaçla yapılmayan mâsum resimler için bu tehditler oldukça ağırdır. Nitekim, konuya ilişkin hadislerin kronolojisi de tehditlerin gitgide azaldığını göstermektedir.

    Bilginlerin çoğunluğu çocuk oyuncaklarının yasak kapsamı dışında kaldığını ifade etmişlerdir.

    Öte yandan âlimler, Hz. Süleyman’ın dininde, timsal (heykel veya resim) yapımının serbest olmasıyla İslâm’da sûretin yasaklanmış olması arasını telif için Süleyman’ın dininde bunun yasaklanmadığına, hatta buna izin verildiğine işaret etmişlerdir. Meselâ Zemahşerî, sûret ve timsal yapımının zulüm ve zina gibi aklen çirkin olmadığını ve hükmünün şeriatlara göre değişebileceğini belirtmiştir.

    İslâm’da sûretin yasaklanmasının gerekçesi olarak, Hz. Peygamber’in, “Allah, sûret yapanlara, yaptıkları sûretlere ruh üfleyinceye kadar azap edecektir. Ruh üflemeleri de zaten mümkün değildir” ve “Kıyamet gününde en şiddetli azaba çarptırılacak olanlar Allah’ın yaratmasına -yarattıklarına- benzemeye çalışanlardır” gibi hadislerden hareketle, ‘yaratma hususunda Allah’a benzemeye çalışma’ hususu gösterilmiştir. Bu gerekçelendirme yanlış olmamakla birlikte öyle görünüyor ki, sûret yasağının asıl illeti, İbnü’l-Arabî’nin de isabetle belirttiği gibi şudur: Câhiliye Arapları’nın putlara tapma âdetleri vardı ve bu putları kendi elleriyle tasvir edip sonra bunlara tapıyorlardı. İslâmiyet, puta tapmaya vesile olan şeyleri kaldırmak suretiyle tevhid sisteminin korunmasında titizlik göstermiştir (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, IV, 1599-1602). Buna o dönemde haçın hıristiyanların hayatındaki konumunu da eklemek gerekir. Bu itibarla, resim ve timsal hakkında vârit olan yasaklamanın ana sebebinin, bunlara tapınma endişesi olduğu söylenebilir. İslâm dini, tevhid dinidir. Araplar, kendi elleriyle çizdikleri ve şekillendirdikleri resimlere ve putlara tapıyorlardı. Hz. Peygamber, Araplar yeniden eski alışkanlıklarına döner endişesiyle, bu alışkanlıkları hatırlatan resimleri ve sûretleri de yasaklamayı uygun bulmuştur. Nitekim, benzer bir uygulamaya, şarabın kesinlikle yasaklanmasından sonra rastlanır. Resûlullah normalde kullanılmalarında bir sakınca olmadığı halde, şarap yasağından sonra Araplar’ın içerisine şarap koydukları dübbâ ve nakîr gibi özel isimlerle anılan şarap kaplarının kullanılmasını da yasaklamıştı. Hz. Peygamber bu metotla Araplar’a eski alışkanlıklarını hatırlatacak şeyleri de sedd-i zerîa kabilinden olmak üzere yasaklamıştır. Resim ve timsal yasağının da bu çerçevede değerlendirilmesi ve bu yolla tevhid inancını her ne suretle olursa olsun şirk bulaşığından arındırma amacı güdüldüğünün söylenmesi mümkündür.

    Bazı bilginlerin, resim hakkında şiddetli tehdit içeren yasaklamaların İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu, sonra bu tehdidin gitgide hafiflediği şeklindeki açıklamaları da, yasak sebebinin biraz önce bahsedilen endişe olduğu hususunu desteklemektedir.

    Sonuç olarak söylemek gerekirse, bilginler ağaç, dağ, taş gibi manzara resimlerinin çizilmesinin ve kullanılmasının, aynı şekilde insan bedenini tam olarak yansıtmayan sûretin mubah olduğunu ifade etmişlerdir. Nevevî gibi bir kısım âlimlerin, üzerinde canlı resmi bulunan kumaşların, yaygı, sofra bezi gibi amaçlarla kullanılabileceği, Tîbî gibi diğer bazılarının ise, bunların mutlak surette mubah olduğu şeklindeki açıklamaları göz önüne alınınca; artık günümüzde resim yapmanın ve resimli eşya kullanmanın, tevhid inancına aykırı bir sonuca götürme durumu veya endişesi olmadığı sürece, ilk dönemler hakkındaki yasağın kapsamına girmediğinin ve dolayısıyla haram olmadığının ifade edilmesiyle yeni bir şey söylenilmiş olmayacaktır.

    Üzerinde Resim ve Sûret Bulunan Eşyayı Kullanmak.

    Hanefîler, üzerinde insan veya hayvan resmi bulunan yaygı üzerinde namaz kılmada bir sakınca olmadığını belirtmişlerdir. Çünkü, resimli yaygının ayaklar altına alınması, resimlere değer vermeme anlamındadır. Ancak, resime ibadet etmeye benzeyeceği için yaygıdaki resimler üzerine secde edilmemesi tavsiye edilmiştir. Yine bu resimler (sûret veya tesâvîr), baş hizasından daha yukarıda, kişinin hizasında ve önünde asılı olarak bulunurken namaz kılmanın mekruh olduğu söylenmiştir. Resimler, kişinin arkasında veya ayakları altında ise, namaz mekruh olmayıp, resimlerin evde bulundurulmuş olması mekruhtur. Evde resim bulundurmanın mekruh olmasının gerekçesi ise, Cebrâil’in, “Ben içerisinde köpek veya sûret bulunan eve girmem” sözüdür.

    Resimli elbise giymek mekruh görülmekle birlikte, bu elbise içinde kılınan namaz sahihtir. Fakat ihtiyaten yeniden kılınması uygundur (Merginânî, el-Hidâye, I, 362-364). Hanbelîler de üzerinde canlı resimleri bulunan elbise giymenin haram olmayıp mekruh olduğunu belirtmişlerdir (İbn Kudâme, el-Mugnî, I, 590).

    İlk bakışta dikkati çekmeyecek derecede küçük olan resimlerin bulundurulmasında ve kullanılmasında da bir sakınca yoktur. Nitekim, Ebû Mûsâ’nın üzerinde iki sivrisinek resmi bulunan bir yüzüğü olduğu, İbn Abbas’ın da küçük resimlerle donatılmış bir kanunu (ocak benzeri bir şey) olduğu nakledilmektedir.

    Abdürrezzâk, İbn Abbas’ın, içerisinde sûret bulunan kilisede namaz kılmayı kerih gördüğünü, Hz. Ömer Şam’a gittiğinde hıristiyanların ileri gelenlerinden birinin Ömer için yemek hazırlatıp davet ettiğini, Ömer’in de, “Biz sizin kiliselerinize girmeyiz; çünkü oralarda sûretler vardır” diyerek bu daveti geri çevirdiğini nakletmektedir. Râvi, Hz. Ömer’in “sûret” sözüyle timsali kastettiğini belirtmiştir (Buhârî, “Salât”, 54).

    KADIN ŞEYTAN MIDIR?
    CAbir (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.) bir kadın gördü de kadın hoşuna gitti. Bunun üzerine eşi Zeyneb’e geldi. Zeyneb o esnada bir deri ovuyordu. Rasûlullah onunla cinsel ihtiyacını giderdi ve bunun üzerine şöyle buyurdu: “Kadın şeytan suretinde gelir, şeytan suretinde gider. Sizden birisi bir kadın görür de hoşuna giderse eşine varsın (onunla beraber olsun!) Çünkü bu, onun nefsinde uyanan şeyi giderir“. (Ahmed b. Hanbel, Musned, Mısır trs., III, 330;Krş. Muslim, Nikâh 9; Ebû Dâvûd, Nikâh 43; Tirmizî, Radâ’ 9)

    İbnu’l-Arabî (ö.543/1148), Peygamber’in başına gelen hâdisenin Allah’tan başkasının bilemeyeceği bir sır olması nedeni ile, bunun mânâsı garip bir hadis olduğunu söylemiş; ancak hadisin sıhhati veya bazı ilâvelere maruz kalıp kalmadığı konusunda herhangi bir şüphe izhar etmemiştir. Hz. Peygamber’in kendisini, halkı teselli etmek ve onlara tâlim olsun diye ifşâ ettiğini, çünkü insanoğlunun şehvet sahibi olduğunu ifade etmiştir. Bununla beraber Hz. Peygamber’in mâsum olduğunu, bir kadın gördüğünde onun zihninde dolaşmasından şer’an muaheze olunmayacağını ve bu durumun onun derecesini düşürmeyeceğini, kendisinde meydana gelen “kadından hoşlanma duygusu”nun, insanoğlunun beşerilik vasfının bir gereği olduğunu, sonra Hz. Peygamber’in ismet sifatı ile ona galip geldiğini, dolayısıyla beşer olmanın gereği olarak hoşlanma ve şehvetinin hakkını vermek için iffetle eşine geldiğini söylemektedir (İbnu’l-Arabî el-Mâlikî, Ârıdatu’l-ahvezî şerhu Câmi‘i’t-Tirmizî, Beyrut 1415/1995, III, 92)

    İbnu’l-Arabî, “kadın şeytan suretinde gelir” ifadesini yorumlarken de kadına bakmanın şehveti tahrik edip arzuları harekete geçirdiğini, kadının şeytanın askerlerinden olduğunu, bundan dolayı da Hz. Peygamber’in onu şeytana benzettiğini, şeytanın kendisine boyun eğdirdiği kişilere karşı yardım aldığı vasıtalardan birinin kadın olduğunu söylemektedir.

    Keza İbnu’l-Arabî, “sizden biriniz bir kadın görür de hoşuna giderse eşine varsın. Çünkü onda olan, onda da vardır”, ifadesinin, “kadının yanında olup da ona dokunduğu zaman cansız bir nesneye dokunur gibi oluncaya dek arzuların yok edilmesi” görüşünde olan Sûfiyye’yi reddettiğinin, aynı zamanda İslâm dininde ruhbanlık gibi bir inancın da yer almadığının bir göstergesi olduğunu belirtmektedir. (İbnu’l-Arabî, Ârıdatu’l-ahvezî, III, 92.)

    Nevevî (ö.676/1277) de kadının şeytana benzetilmesinin, nefsi hevâ ve fitneye davet ettiğinin bir işareti olduğunu; Allah’ın, erkeklerin gönlüne kadınlara meyletme ve onlara bakmaktan zevk alma duygusu yarattığını, dolayısıyla şeytanın erkeğe vesvese verme ve kötülüğü ona süslü göstermesi açısından kadının şeytana benzetildiğini; ayrıca Hz. Peygamber’in eşine gidip onunla beraber olmasının, ashâbını irşat için onlara fiilî ve sözlü bir öğretim olduğunu belirtmektedir. Ayrıca bu olayın, erkeğin eşi ile gündüz veya herhangi bir vakitte, terketmesi mümkün olan bir işle meşgul olsa bile beraber olmasında bir mahzur olmadığını gösterdiğini; çükü bunu geciktirmekle bedeninde, kalbinde veya gözünde herhangi bir zararın meydana gelebileceğini 1, bununla beraber bir kimsenin bir kadın görüp de şehvetini harekete geçirmesi durumunda, şehvetini giderip nefsini teskin etmesi için -varsa- evine gidip eşi ile beraber olmasının müstehap olduğunu2, âlimlerin bu hadisten kadının zaruret dışı dışarı çıkmaması ve cezp edici elbiseler giymemesi, erkeğin de kadına ve zînetine bakmaması gerektiği hükümlerini de istinbat ettiklerini söylemektedir3.

    Sehârenfûrî (ö.1346/1927) ise, Hz. Peygamber’in kadına yönelik söz konusu edilen bakışının ani bir bakış olduğunu söylemektedir. Sebeb-i vurûd olarak nakledilen olayda Hz. Peygamber’in yanına gittiği eşinin adının bazı rivâyetlerde Zeyneb bt. Cahş, bazı rivâyetlerde de Sevde olarak geçmesini, ya olayın iki kez gerçekleştiği veya bazı râvilerin, Hz. Peygamber’in eşini isimlendirmede yanıldıkları şeklinde yorumlamaktadır. Ayrıca “şeytan suretinde gelme” ifadesinde, kadının vesvese verme ve saptırma sıfatlarında şeytana benzetildiğini, kadına bakmanın fesata bir davet olduğunu, böyle hoşlanma gibi bir durumla karşı karşıya kalan bir kimsenin gidip eşi ile beraber olması gerektiğini; çünkü eşi ile beraber olmanın, nefsinde meydana gelen kadınlara meyl ve onlara bakmaktan hoşlanma duygusunu azaltacağını söylemektedir. 4

    Azîmâbâdî’nin yorumu da bundan farklı değildir. Ayrıca yine ona göre kadına bakmak her yönüyle fesada davet edici bir durumdur. 5

    Tirmizî şârihi Mubarekfûrî (ö.1353/1934), “kadın şeytan suretinde gelir” ifadesinin yorumunda Hz. Peygamber’in “vesvese verme ve kötülüğe davet etme” özelliğiyle kadını şeytana benzettiğini ifade etmektedir. 6

    Ahmed Davudoğlu ise Nevevî’nin yorumlarını aynen almıştır. “Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler” başlığı altında şu hükümleri sıramaktadır:

    1. Bir kadını görerek şehveti harekete gelen kimsenin derhal karısı ile cimâ etmesi ve nefsini yatıştırması müstehaptır.
    2. Zaruret yokken kadının erkekler arasına çıkmaması icab eder.
    3. Erkek ecnebi bir kadına, kadının elbisesine ve zînetlerine mutlak surette bakmamalıdır.
    4. Kadın öte beri işlerle meşgul olsa bile kocasının onu gece veya gündüz cimâya davet etmesinde bir beis yoktur. Çünkü bazen erkeğe şehvet galebe çalar, cimâ geciktirilirse bedenine, kalbine veya gözüne zarar gelebilir“ 7.

    İbrahim Canan’ın rivâyet hakkındaki yorumu ise şöyledir:

    “1. Hadisin Müslim’deki aslının baş tarafında vurûd sebebi de zikredilir. Buna göre, Rasûlullah yolda gördüğü bir kadın sebebiyle ailesine gelmiş, sonra ashabına yukarıdaki tavsiyede bulunmuştur. Rasûlullah bu davranışıyla ümmetine örnek olmuştur. Öyleyse bir kadın görüp de içinde bazı hisler uyanan kimsenin sünnete ittibaen ailesine gelmesi ve şehvetini teskin etmesi müstehaptır.

    2. Kadının şeytana teşbihi, erkeklerin içinde his uyandırdıkları içindir. Zira yüce yaratan erkelerin fıtratına kadınlara karşı şiddetli bir meyil koymuştur. O meyil her erkekte mevcuttur. Harama sevketme işi şeytanın vazifesi olması hasebiyle, erkeklerde haram hisler uyandıran kadınlar o yönüyle şeytana benzetilmiş, bakmanın, görmenin hasıl edeceği şeytanî hisler ve neticeler nazâr-i dikkate arzedilmiştir. Öyleyse ciddî bir sebep yokken, kadın, erkeklerin arasına karışmamalıdır. Erkek, yabancı kadına imkan
    nisbetinde bakmamalıdır. Hele zînetine, zînet yerlerine, güzelliklerine dikkatle bakması son derece mahzurludur. Bu sebeple olacak ki âyet-i kerîmede erkeklerin de gözlerini haramdan kısmaları emredilmiştir. 8

    Söz konusu rivâyeti Ali Osman Ateş, “Hadis Temelli Kalıp Yargılarda Kadın” adlı eserinde değerlendirmiş, senet tenkidi yanısıra metin tenkidine de yer vermiştir. İlhan Arsel’in aynı rivâyetten hareketle Hz. Peygamber’in şahsına ve İslâm’a yönelttiği haksız eleştirilere cevap verirken, “şüphesiz kadın şeytan suretinde gelir şeytan suretinde gider” ifadesinden kadının şeytan olduğu ya da İslâm’ın kadına şeytan dediği sonucunu çıkarmanın mümkün olmadığını; hadiste temsilî bir anlatımın söz konusu olduğunu; mecâzen kurnaz, fitneci, düzenbaz kadınlara şeytan denilebileceğini; hadiste yer alan cümlede gerçekte kadınların şeytan oldukları değil, yabancı erkeklerin cinsel duygularını tahrik edip içlerini gıcıklayarak şuur altına itilmiş şehvetini uyandıran, cinselliğini kullanarak onları zinaya teşvik eden kadınların kastedildiğini ifade etmiştir9.
    KADINLAR ŞEYTANIN AĞLARI MI?
    “Kadınlar, şeytanın ağlarıdır.” hadis-i şerifinde, gayrimeşru sevgiye kapılan ve ebedi saadetini kaybeden erkeklerin acı âkıbetleri çok veciz bir şekilde dile getirilmiştir. Şeytanın ağı olan kadınlar, onun yolunda giden, böylece hem kendi ahiret hayatlarını tehlikeye sokan, hem de başkalarını haram yola sevkeden kadınlardır.

    Bir genç kız, yarın kiminle evleneceğini bilmeden ve zaten önünde uzun bir tahsil hayatı da varken, kimin ölüp kimin kalacağı meçhul iken, dikkatlerini çektiği ve şehvetlerini tahrik ettiği yüzlerce insandan ancak birisiyle evlenebileceğini de çok iyi bildiği halde, kendini ölçüsüzce açıp saçabiliyorsa, bu kızımız, sevginin hakikatine erememiş ve bilmeden şeytana ağ olmuştur.

    Şeytan o ağ ile, nice gencin iffetini, hayasını, terbiyesini ve nihayet imanını avlar. Nicelerinin hayallerini ifsat ve iç dünyalarını harap ettikten sonra, bunlardan birisiyle alâka kuran bir genç kız, onunla nikâhlanacağı âna kadar da nice haramlar içinde yaşar.

    Bu hayatın sonu nikâhla biterse, geride günah ve isyanla dolu koca bir zaman dilimi kalacaktır. Ya çoğu kere olduğu gibi, sudan bahanelerle bu evlilik gerçekleşmezse işte o zaman, âhiretteki dehşetli azap yanında dünyada da taraflar için bir ömür boyu sürecek vicdanî neticeler miras kalacaktır.

    Kadını “şeytan ağı” olarak tarif eden hadis-i şerif, hem kadınları dikkatli olmağa çağırmakta, hem de şehvet esiri erkeklerin gerçekte kimin ağına takıldıklarını haber vermekte ve onları ikaz etmektedir.

    Bu hadis ile, şehvetine esir olmuş bir erkek, şeytanın ağına takılmış serseri bir balık olarak tasvir edilmektedir.
    KADIN UĞURSUZ MU?
    Bu konuda aktarılan söz şöyledir: ” Uğursuzluk kadında, evde ve attadır.”

    Bu sözü Hz. Aişe duyduğu zaman itiraz ederek şöyle demiştir. “Kur’an-ı Hz.Muhammed’e indiren Allah hakkı için, bu hadisi aktaran eksik söylemiştir. Rasululah ancak şöyle buyurdu: “Cahilliyet ehli şöyle derlerdi : Uğursuzluk; kadın, at ve evdedir.”

    2- Üsâme İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” [Buharî, Nikâh 17; Müslim, Zikr 97, (2740); Tirmizî, Edeb 31, (2781).>

    AÇIKLAMA: İslam öğretisinde kadın ne şeytandır; ne kötü anlamıyla fitne, ne de fesattır. Kadın Allah katında vahye muhatap olacak kadar akıllı ve duyarlı (Hz. Meryem), Hz. Musa’yı, Firavun’un sarayında yetiştirecek kadar cesur, şefkatli ve kocasından bağımsız (Hz. Asiye), yüce yaradılışta bir varlıktır. Kadın ayrıca son Peygamberin soyunu devam ettiricidir. (Hz. Fatıma)
    Bu yönüyle Peygamberimiz, soyun erkekten devam etmesi gerektiği şeklinde olan önyargıyı yıkmış ve soyunun Hz. Fatıma kanalıyla devam edeceğini ifade etmiştir.

    Kısaca ifade etmek gerekirse: Hem erkek hem de kadının, İlahi sevgiyle olgunlaşması için yaradılışta özlerine bu potansiyel yerleştirilmiştir. Her ikisine de olumlu veya olumsuz yöne gitme özgürlüğü verilmiştir. Kadın Hz. Meryem de olabilir, Ebu Leheb’in karısı da. Erkek Ebubekir olabilir Ebu Cehil de.

    “Erkek olsun kadın olsun şeytanın adımlarını izleyen ve nefsini karartan, zararlı çıkar. Buna karşılık nefsini arıtan kurtulur.” (Leyl suresi, 3-4-5) İslam’da, kadın erkeğin velisi (dostu, yardımcısı, sorumlusu), erkek de kadının velisidir.

    Kadın şeytan olsaydı böyle olur muydu? Kur’an, hem erkeğe hem de kadına iyiliği yayma, kötülükten sakındırma görevini yüklemiştir. Erkeğe sen doğruyu söyle kötülükten sakındır, kadına da sadece emredileni yap, içindeki şeytanlığı fesatlığı at, dememiştir. Her ikisi de toplumsal barıştan ve düzenden aynı oranda sorumludur. Ahiret mükafatı bakımından da fark yoktur. (Enfal suresi, 72)

    Münafıkların sorumluluğu dikkate alındığında kadın erkek ayrımı yoktur. (Tevbe suresi, 67-68) “Kadınlar sizin giysileriniz ve siz de kadınların giysilerisiniz.” (Bakara suresi, 187)

    Kur’an’ın bu ayeti gerçekten çok şeyi ifade eder. Kadın kocasının elbisesi, koca da karısının elbisesidir. Giysi insanın tenine her şeyden daha yakındır. Tene yakın olmakla birlikte, onu başkalarından gizlemekte ve korumaktadır. Karı-koca da birbirine karşı bu durumdadır. Birbirlerine yakındırlar ve aynı zamanda birbirlerinin ruh ve vücut sağlıklarını korurlar.

    Burada Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) erkeklerin en çok kadın sebebiyle fitneye düşeceğine dikkat çekmektedir. Sübkî, bu hadisten halkın yanlış mâna çıkardığını belirtir. Şöyle ki: Hadis, kadın sebebiyle bir kısım düşmanlıkların ve fitnelerin çıktığını haber verdiği halde, halk “kadının uğursuz olduğu”, “insanlar üzerinde kötü tesirler hâsıl ettiği” inancına kapılmıştır. Sübkî, ulemâdan hiçbirinin böyle bir iddiada bulunmadığını belirtir. Sözüne şöyle devam eder:

    “Kim kadının bunda sebep olduğunu söylerse o câhildir. Nitekim Şâri, yağmurun yıldızın tesiriyle hasıl olduğuna inanan kimseye küfr nisbet etmiştir. Şerrin, hiçbir medhali olmayan kadın sebebiyle vukua geldiğini söyleyen kimseye ne denmez? Gerek şu ki kaza ve kaderin hükmü ona muvafakat edip tesadüf eder, nefis de bu durumdân tedirginlik duyar. Kim bu halle karşılaşırsa bilsin ki, fiilin ondan geldiğine itikad etmedikçe onu terketmesinde bir zarar yoktur.”

    Şurası muhakkak ki, fıtrat gereği erkekler kadınları sever. Hatta dünya metâı arasında sevdikleri şeylerin en başında kadın gelir. Nitekim ayet-i kerimede, insana sevdirilen dünya nimetleri sayılırken önce kadın zikredilmiştir:
    زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ.
    “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir” (Âl-i İmrân 14).

    Evlad bile kadın sebebiyle sevilir. Öyle ki sağ ve yanında olan kadının çocuğu, ölmüş olan eski kadının çocuğundan daha çok sevilir. Dinî umûrun peşine düşmekten alıkoyarlar, dünya işlerinin peşine takarlar. İşte bu en büyük fitne ve fesaddır.” Müslim’in bir rivâyetinde Aleyhissalatu vesselam:

    وَاتَّقُوا النِّسَاءَ فَاِنَّ اَوَّلَ فِتْنَةِ بَنِي اِسْرَائِيلَ كَانَتْ فِي النِّسَاءِ.
    “Kadınlardan Kaçının; zira İsrailoğullarına ilk fitne kadın yüzünden düştü.”
    Hadislerde kadın fitnesi derken, sadece yabancı kadınlara karşı düşülecek zaaf kastedilmiyor. Bilakis kişinin hanımı, kızı, kızkardeşi hepsi dahildir. Kendi hanımından düşeceği fitnenin daha beter olabileceği söylenmiştir.

    3- Ebû Bekre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan işitmiş olduğum bir kelimenin Cemel Vak’ası sırasında Allah’ın izni ile faydasını gördüm. Şöyle ki bir ara, neredeyse ashâb-ı Cemel’e katılarak onların yanında yer alıp savaşmaya karar vermiştim. Hemen, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın, “İranlıların başına Kisrâ’nın kızı kraliçe oldu” diye haber geldiği zaman (söylemiş olduğu sözü hatırladım ve onlara katılmaktan vazgeçtim. O zaman Efendimiz:) “İşlerini kadına tevdi eden bir kavm felâh bulmayacaktır” demiş idi”. [Buhârî, Fiten 17, Megâzi 82; Tirmizî, Fiten 75, (2263); Nesâî, Kudât 8 (8, 227). Tirmizî’de şu ziyade gelmiştir: “Hz. Aişe Basra’ya geldiği zaman bunu hatırladım. Bu söz sayesinde Allah beni muhâfaza etti”.>

    AÇIKLAMA:
    1- Rivâyetten de anlaşılacağı üzere Ebû Bekre, Hz. Aişe ile aynı kanaatte idi. Yani Hz. Osman (radıyallâhu anh)’ı şehid edenlerin cezalandırılmasının gereğine inanıyordu. Ancak, bu mesele üzerine çıkan Cemel Vak’ası’na katılmadı. Aslında şârih İbnu Hacer’in de belirttiği üzere, ne Hz. Ali, ne de Hz. Aişe (radıyallâhu anhümâ) Müslümanlar arasında savaş çıkmasını istiyor değillerdi. Ancak Taberî’de açıklandığı üzere, araya giren suiniyet sahipleri iki orduyu, bir kısım desîselerle tutuşturduktan sonra, herkes kendini savaşın içinde buldu ve ne çıkabildi ne de savaşı durdurabildi. İşte Ebû Bekre, bu meselede, Sa’d İbnu Ebî Vakkas, Muhammed İbnu Mesleme, Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhüm) gibi bir kısım sahabelerle birlikte savaşta bîtaraf kaldılar.

    2- Ebû Bekre’nin bu hadisiyle “Kadının kazâ işlerine tâyini caiz değildir” diyenler ihticac etmişir. Cumhûr bu görüştedir. Ancak, İbnu Cerîr et-Taberî buna muhâlefet ederek, kadının şehâdetinin câiz olduğu kimseler hakkında hüküm de verebileceğini söylemiştir. Bâzı Mâlikîler, herhangi bir kayda yer vermeksizin “Kadın kâdı olabilir” demiştir.

    4- Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Eğer Benî İsrail olmasaydı, et kokuşmazdı. Eğer Havva olmasaydı, kadınlar kocalarına hiçbir zaman ihanet etmezdi.” [Buhârî, Enbiya 1, 25; Müslim, Radâ 63, (1470).>

    AÇIKLAMA:
    1- Bizzat Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile, Benî İsrail’e gökten hergün bıldırcın kuşu ve kudret helvası yağardı (Bakara 57). İlahî emir gereği bunlardan sadece günlük ihtiyaçlarını alırlar, bir de cuma ile cumartesi günlerinin yiyeceklerini biriktirirlerdi. Fazla biriktirecek olurlarsa bozulup kokardı. Katâde’nin rivayetine göre, yiyeceklerin bozulması bundan kalmıştır. Ancak bir başka rivayet, yemeklerin kokmasını, bir başka hikmetle izah eder: “Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Eğer ölenin çürüyüp bitmesine hükmetmese idim, onu ailesi, evlerinde hapsederlerdi. Yiyeceklere bozulmayı takdir etmeseydim, onu da zenginler fakirlerden sakınırlardı.”

    2- Havva ile ilgili olarak şu söylenmiştir: “Hz. Adem’i cennete yasak ağaçtan yemeye teşvik eden Hz. Havva olmuştur. Böylece kocası Adem’in hata işlemesine o sebep olmuş, dolayısıyle diğer kadınların kocalarına ihanet etmeleri ondan kalmıştır.”
    Cennetteki yasak ağaç için “buğday”, “incir”, “üzüm”, “kâfur”dur diyenler olmuştur

    2 HALİFE ÇIKARSA NE OLUR
    “İki Halife çıkarsa birini öldürünüz.” anlamına gelen hadis vardır. (bk. Müslim, İmare, 61; Mecmau’z-Zevaid, 5/198) Bunun sebebi şudur: İki başlı bir yönetim olmaz.

    Bu hadis, “öldürmekten başka hiçbir çarenin kalmadığı” zaman şeklinde anlaşılmıştır. İki kişinin aynı zamanda halife seçilemeyeceğine, alimler ittifak etmiştir

  70. LİBAS BÖLÜMÜ/KIRMIZI
    2. (5276)- Hilal İbnu Amir babasından naklediyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı Mina’da halka hitap ederken gördüm. Sırtında kırmızı bir bürde vardı ve katırının üzerinde idi. Hz. Ali (radıyallahu anh) de önüne durmuş, Aleyhissalâtu vesselâm’ın söylediklerini tekrarlıyordu.” [Ebu Davud, Libas 21, (4073).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/71.

    3. (5278)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Üzerinde kırmızı renkli iki giyecek bulunan bir adam geldi ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a selam verdi. Ama (aleyhissalâtu vesselâm) adamın selamını almadı.” [Ebu Davud, Libas 20, (4069); Tirmizî, Edeb 45, (2808).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/72.

    5276 nolu hadiste; “Hz. Peygamber’in kırmızı renkli elbise giydiği”, 5278 nolu hadiste ise; “Hz. Peygamber’in kırmızı renkli elbise giyen bir adamın selamını almadığı” beyan edilmektedir.
    daha sonra kendileride giymeyi pek tercih etmemişlerdir hanefilere göre kırmız tenzihen mekruh yani yasak değildir

    ZİNET BÖLÜMÜ/HİDAB (SAÇ BOYAMASI)
    3. (2113)- Hz. İbnu Ömer (radıyallâhu anh)’den rivâyete göre, sakalını sufra denen sarı boya ile boyar ve derdi ki: “Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı gördüm, sakalını bununla boyamıştı, en çok sevdiği boya da bu idi. Bununla elbisesini boyadığı da olurdu.” [Ebû Dâvud, Libâs 18, (4064), Tereccül 19, (4210); Nesâî, Zînet 17, (8, 140).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları:7/486.

    LİBAS BÖLÜMÜ/SARI
    1. (5281)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) üzerimde sarıya boyanmış iki giysi görmüştü. Derhal:
    “Bunu giymeni annen mi sana emretti?” diye sordu. Ben: “Bunları yıkayayım mı, ey Allah’ın Resulü!” dedim.
    “Hatta yak onları!” buyurdular.”
    Bir rivayette: “Bu, kâfirlerin kıyafetidir, sakın bunları giyme!” buyurdular” denmiştir. [Müslim, Libas 27, (2077); Ebu Davud, Libas 20, (4066, 4067, 4068); Nesaî, Zinet 96, (8, 203, 204).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/75.

    2113 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in “sarı rengi çok sevdiği, sakalını ve elbisesini bu renge boyadığı” ifade edilmesine karşın, 5281 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in, “sarıya boyanmış giysilerin kafirlere ait kıyafetler olduğunu, bunların giyilmemesini ve hatta yakılmasını buyurduğu” ifade edilmektedir.

    Enes radıyallahu anh şöyle dedi: Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, erkeğin sarı renkli koku sürünmesini yasakladı. (Buhârî, Libâs 33; Müslim, Libâs 77)

    Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyallahu anhümâ şöyle dedi: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü ve: “Bunu sana annen mi emretti?” buyurdu. Ben: “Onları yıkarım.” dedim. “Hattâ onları yak.” diye emretti. (Müslim, Libâs 28; bk. Nesâî, Zînet 95)

    Müslim’in bir başka rivayetinde: “Şüphesiz ki bunlar kâfirlerin giysilerindendir; sen onları giyme.” buyurdu. (Müslim, Libâs 27)

    Hadislerde geçen zaferan ve safran, sarı renkli koku, makyaj malzemesi veya elbise boyasını ifadede kullanılan kelimeler olduğu için, biz dilimize “sarı renk koku” ve “sarıya boyanmış elbise” diye tercüme etmeyi uygun bulduk.

    Peygamber Efendimiz (asv) zamanında bunların kullanımının erkekler arasında da yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Vücuda ve yüze sürülen za’feran hem bir koku hem de makyaj ve güzellik maddesi idi. Nitekim, Peygamber Efendimiz (asv)’in yeni evlenen kimselerin za’feran kullanmasına müsaade etmesi bunu gösterir. Böyle haller dışında kullanılması ise mekruh kabul edilmiştir. Özellikle yaşlıların genç görünmek maksadıyla za’feran ve benzeri makyaj maddeleri kullanmaları dinimizde hoş karşılanmamıştır. Bütün bunlar erkeklerle ilgili olan hükümlerdir.

    Kadınların evlerinde, eşlerine daha çekici görünmek maksadıyla bu çeşit güzellik malzemelerini ve cezbedici kokuları kullanmalarında bir sakınca olmadığı gibi, üstelik bunu kullanmaları teşvik edilmiştir.

    İslâm âlimleri, sarı renk elbise giymenin erkekler için câiz olup olmayacağı hususunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Sahâbe ve tâbiînin çoğunluğu ile daha sonraki dönemlerde mezhep imamları ve âlimlerin ekseriyeti sarı renk elbise giyilmesini mübah görmüşlerdir. Bir grup ulemâ ise meallerini verdiğimiz hadisler ve sahih kitaplarda benzerleri nakledilen hadisler sebebiyle, sarıya boyanmış elbise giymeyi tenzihen mekruh kabul etmişlerdir.

    Şu kadar var ki, sahâbîler, tâbiîn ve sonraki dönemlerde yaşamış olan âlimlerden bir kısmı başka renkleri sarıya tercih etmişlerdir. Hattâ bu konuda sarının tonları ve başka renklerle karışım halinde olmasının hükmü de ayrıca tartışılmıştır. Bir kısım ulemâ, sarı renge boyanmış elbiselerin evlerin içinde ve kapalı alanlarda giyilmesinin câiz, toplantı yerleri, çarşı ve sokaklarda giyilmesinin ise mekruh olduğunu benimsemiştir. Meşhur muhaddis Beyhakî, sünnetin uyulmaya ve uygulanmaya daha lâyık olduğunu belirterek, sarı renk elbiseleri tercih etmemek gerektiğini söyler.

    Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)’in, Abdullah İbni Amr’a “Sana bunu annen mi emretti?” diye sormasının sebebi, sarı renk elbisenin kadınların giysisi olduğundan dolayıdır. Çünkü kadınların sarı renk elbise giymeleri ve biraz önce işaret ettiğimiz gibi evinin içinde koku sürünüp makyaj yapmaları yasaklanmış değildir. Hatta onların eşlerinin yanında en iyi şekilde süslenmeleri ve daha cazip olmaya özen göstermeleri teşvik edilmiştir.

    Abdullah İbni Amr’ın, üzerine giydiği sarı renkli elbiseyi yıkamak suretiyle rengini izale edebileceği teklifine karşılık Efendimiz (asv)’in onun yakılmasını söylemesi, bunun erkekler için uygun bir renk olmadığını göstermek ve başka erkekleri bundan sakındırmak içindir. Ancak az önce de ifade ettiğimiz gibi bu elbiseleri kadınların giymesinde bir sakınca yoktur. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (asv)’in “yak” emri, sarı renkli elbiselerin imhâ edilmesini değil, onların erkekler için uygun bir giysi olmadığını gösterir, denilmiştir.

    Nitekim bu rivayetin devamını bazı hadis kitaplarında şu şekilde görmekteyiz: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv)’in bu sözü üzerine, Abdullah İbni Amr evine giderek yanmakta olan tandıra üzerindeki elbiseleri atıp yakmıştı. Bir sonraki gün Peygamberimiz (asv)’in yanına geldi ve Efendimiz (asv) ona: “Ey Abdullah elbiselerini ne yaptın?” diye sordu. Abdullah da olup biteni anlattı. Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz (asv): Onları aile fertlerinden uygun olanlara giydirseydin ya! Şüphesiz kadınların onları giymesinde bir sakınca yoktur, buyurdular. (Aliyyü’l-Kârî, Mirkât, VIII, 136).

    Burada renklerin insan kişiliği üzerindeki etkileri, kadın ve erkeğin ictimâî ve ruhsal yapılarının renklerle ilgisi üzerinde de durulabilir. Belki kılık kıyafetle ilgili hadisleri bu açıdan da tahlil etmek gerekir. O zaman bunların hikmeti daha iyi anlaşılabilir.

    Peygamber Efendimiz (asv)’in safranla boyanmış sarı renk elbiseyi kâfirlerin giydiğini belirtmesi, onların giyim kuşam konusunda kadın erkek ayrımına ve dinimizde yasaklanmış olan kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesi anlayışına sahip olmamalarından dolayıdır.

    Buna göre:

    1. İslâm dini, insanın giyim kuşamına özen göstermesini ve kadın erkek cinsinin kıyafetleriyle de birbirinden farkedilmesini öğütler.

    2. Erkeklerin za’feran veya safranla boyanmış katıksız sarı renkli elbiseler giymesi mekruhtur.

    3. Müslüman erkekler kadınlara benzemekten, Müslüman erkek ve kadınlar da kâfirlere benzemekten sakınmalıdırlar.

    4. Renklerin insan psikolojisi açısından da büyük önemi vardır. (bk. Riyâzü’s-Sâlihîn, Peygamberimizden Hayat Ölçüleri Tercüme ve Şerhi, Erkam Yayınları, Hadis no: 1802-1803)

    UYUYANIN GERİSİNDE NAMAZ KILMAK
    2740 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in “Uyuyanın gerisinde namaz kılmayın” buyurduğu ifade edilirken, 2729 ve 2730 nolu hadislerde de; “Hz. Peygamber’in Hz. Aişe validemizin – cenaze gibi uzanmış yatarken- gerisinde namaz kıldığı” ifade edilmektedir. EĞER YÜZÜ KILAN KİŞİYE DÖNÜKSE KILAMAZ ARKASI DÖNÜKSE KILABİLİR VE BAŞKA KILACAK YER YOKSA PEYGAMBERİMİZ ZARURET DOLAYISIYLA YAPMIŞTIR

    YİYECEKLER BÖLÜMÜ/YEMEK NE SÛRETLE YENMELİDİR?
    3. (3876)- Ömer İbnu Ebî Seleme radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın terbiyesinde bir çocuktum. Yemekte elim, tabağın her tarafında dolaşıyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana ikazda bulundu:
    “Evlat! Allah’ın ismini an, sağınla ye, önünden ye!” Bundan sonra hep böyle yedim.” [Buhârî, Et'ime 2, 3, Müslim, Eşribe 108, (2022); Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 32, (2, 934); Ebu Dâvud, Et'ime 20, (3777); Tirmizî, Et'ime 47, (1858).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/103.

    YİYECEKLER BÖLÜMÜ/RESULULLAH VE ASHABININ YEDİGİ YEMEKLER VE ONLARIN MEDHİ
    3. (3943)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir terzi, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı onun adına hazırladığı bir yemeğe davet etti. Beraberinde ben de gittim. (Ev sahibi sofraya) arpa ekmeği, içerisinde kabak bulunan bir çorba ve kadîd (kurutulmuş et) getirdi. Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tabağın etrafından kabağı araştırdığını gördüm. O günden beri kabağı sevmeye devam ediyorum.” [Buhârî, Et'ime 33, 4, 25, 35, 36, 37, 38, Büyû 30; Müslim, Eşribe 144, (2041); Muvatta, Nikâh 51, (2, 546, 547); Ebû Dâvud, Et'ime 22, (3782); Tirmizî, Et'ime 42, (1850, 1851).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/183.

    3876 nolu hadiste; Hz. Peygamber’in, “İbnu Ebî Seleme’yi, yemekte elini tabağın etrafında dolaştırmaması, önünden yemesi” hususunda uyardığı ifade edilmesine karşın, 3942 nolu hadiste; “Hz. Peygamber’in, yemekte elini tabağın etrafında dolaştırdığı” ifade edilmektedir.
    ELİYLE ARAŞTIRMA YAPMAMIŞTIR HADİSTEDE ELİYLE YAPTIĞI GEÇMEZ

    TAHARET VE KIBLE
    Önce konuyla ilgili şu hadislere işaret etmeliyiz: “Sahabi Selman`a dediler ki, Peygamberiniz size tuvalette oturuşa varıncaya kadar her şeyi öğretiyor mu? O da, evet, dedi. Allah Rasûlü bizim küçük, büyük abdestlerde Kıbleye dönmemizi, sağ elle taharet almamızı, üç taştan az ile temizlenmemizi tezek ve kömürle taharetlenmemizi yasakladı” Allah`ın Rasûlü (sa) buyurdu : “Ben sizin babanız yerindeyim. Size öğretiyorum. Biriniz tuvaletini yaparken Kıbleye dönmesin, ona arkasını da çevirmesin” Sahabi diyor ki, Şam`a geldik oralardaki tuvaletlerin Kıbleye karşı yapılmış olduğunu görünce yanlanarak ihtiyacımızı giderir, Allah`tan da bağışlanma dilerdik. “Resulûllah küçük büyük abdestlerde iki kıbleye (Kabe ve Kudüs Mescidine) dönmemizi yasaklamıştı” Mervan diyor ki, Ibn Ömer`i gördüm, bineğini kıbleye karşı durdurmuş, kendisi de kıbleye karşı küçük abdestini yapıyordu. Bu yasaklanmadı mı? diye sordum. Evet, ama açık arazide yasaklandı. Seninle kıble arasında gizleneceğin kadar bir şey (duvar, perde, bina vb) varsa mahzuru yoktur, dedi” (Ebu Davud, Taharet 4.)

    Abdullah b. Ömer diyor ki, “Evimin damına çıkmıştım, Rasulûllah`ın iki kerpiç arasında Beyt-i Makdise (Kudüs Mescidine) doğru dönük olarak ihtiyacıni gidermekte olduğunu gördüm” (Ebu Davud, Taharet 5; Hadisler diğer hadis kitaplarında da bulunmaktadır.) Ibn Ömer, yukarıdaki görüşünü bu müşahedekinden almış olmalıdır.

    Bütün bu ve benzeri hadisleri topluca değerlendiren fıkıhçılar bu konuda pek çok farklı görüş ve izahlar getirmişlerdir :

    1. Açık arazide defi hacet yaparken kıbleye dönmek haramdır, ama bina içlerinde haram değildir (Abbas b. Abdulmuttalib, Abdullah b. Ömer, Sa`bi, Malık, Şafiî, Ahmed b. Hanbel)

    2. Bu, açık arazide de binada da caiz değildir (Ebu Eyyûb el Ensarı, Mücahid, Ibrahim en-Mehaî, süfyan es-Sevri, Atâ, Ebu Hanife ve bir Rivayette de Ahmed b. Hanbel) konu ile ilgili olarak altı farklı görüş daha vardır ama en güçlü görüşler bunlardır. (Bu görüşler ve uzun izahları için bk. Mahmud Hattâb es-Sûbkî ,el-Menhel I/39-42)

    Durum bu olunca : Bir medeniyetin, birleşik kaplarda olduğu gibi, her sahasıyla alçalacağını, ya da her sahasıyla yükseleceğini hesaba katarak, kendine has mimari üslubu ve görüşü olmayan bir sistemin bir medeniyete damgasını vuramayacağını bilmek gerekir. Binaenaleyh, müslüman mimarlar yıllardır unutulan ve ihmal edilen bu gerçeği, tekrar hatırlamalı gündeme getirmeli ve hal çaresi bulmalıdırlar. Tuvalet taşları dahi Islami temizliğe elverişsiz, idrarı insanın üzerine sıçratan tarzlarda imal edilmektedir. Lavaboların modeli, abdestte ayakların yıkanılması hiç hesaba katılmadan çizilmekte, inananlar da buna mahkûm olarak yaşamaktadırlar. Bu olayı küçümşeyenlere Selman Hadisini hatırlatmamiz yeterlidir. O zaman da bir müşrik bu meseleyi küçümsemiş ve alaylı bir tavırla, peygamberiniz sizin bu tür işlerinize de mi karışıyor? demişti.

    Buna göre kapalı yerlerde kıbleye doğru yapılmış tuvaletlerde ihtiyaç gidermek günah olmaz. Ancak açık yerlerde buna dikkat etmek her müslümanın görevi olmalıdır.

    7. BU HADİS, HZ. AİŞE VALİDEMİZE ÇİRKİN BİR İFTİRA DEĞİLMİ?

    Müslim’in bir diğer rivayetinde şöyle gelmiştir: “Hz. Âişe (radıyallahu anhâ)’ya bir zât misafir oldu. Adam sabahleyin, elbisesini yıkamaya başladı. Hz. Âişe ona:
    “Sana, (meni) bulaşan yeri [gördüysen] orasını yıkaman kâfi idi, göremediğin takdirde etrafını yıkardın. Ben, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın elbisesinden (meni bulaşığını) ovalamak suretiyle çıkardığımı biliyorum. O, (bir de yıkamaksızın) onun içinde namaz kılardı.” [Müslim, Tahâret: 105, 109, (288, 290).]
    NİÇİN İFTİRA OLSUN ÖRTÜ AYETİ İNMEDEN ÖNCE OLMUŞ BİR OLAY AYRICA RESULULLAH BİR İNSANDI ZEVCELERİYLE İLİŞKİ YAŞIYORDU VE HERKESE EN DOĞRUSUNU ÖĞRETMEK ZORUNDALAR ALLAHIN EMRİDİR KURU MENİ KAZILARAK ÇIKARTILIR HİÇ İZ KALMAMASI GEREKİR SONRA İBADET EDİLEBİLİR ANCAK ISLAK MENİNİN YIKANMASI ŞARTTIR

    27. PARMAKLARI YALAMADIKÇA VEYA BİR BAŞKASINA YALATMADIKÇA MENDİLE SİLMEK CAİZ Mİ?

    (3885)- İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Biriniz yemek yiyince, parmaklarını yalamadıkça veya yalatmadıkça elini (mendile) silmesin.” [Buhârî, Et'ime 52; Müslim, Eşribe 129, (2031); Ebu Dâvud, Et'ime 52, (3847)]

    28. BULAŞIKLARI, BULAŞIK MAKİNESİNE KOYMADAN ÖNCE YALAMAK GEREKİR Mİ?

    - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), parmakların ve kapların yalanmasını emretti ve dedi ki: “Siz, bereketin, yemeğinizin hangi (parça)sında olduğunu bilemezsiniz. Öyleyse, birinizin lokması düşecek olursa, onu alıp, bulaşan ezayı temizlesin, sakın şeytana terk etmesin. Parmaklarını yalamadıkça elini mendille de silmesin. Zira o, taamınızın hangisinde bereket bulunduğunu bilemez.” [Müslim, Eşribe 136, (2034); Tirmizî, Et'ime 11, (1803)]
    PARMAKLARI YALAMAK SÜNNETTİR SİZE UYGUN GELMESEDE MANTIĞINAZADA….BU BÖYLEDİR

    42. EŞEKLER DAHA ÖNCELERİ GİYİMLİ MİYDİ?

    - Utbe İbnu Abdi’s-Sülemî radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Biriniz hanımına temas edeceği vakit örtünsün, eşekler gibi çırılçıplak soyunmasın.”
    [İbni Mâce, Nikâh, 606 (1921). ]
    BU EDEPTİR EŞEKLERİN GİYİNİK OLMASIYLA NE ALAKASI PEYGAMBERİMİZ SADECE KINAMAK AMAÇLI ÖYLE BİR İFADE KULLANMIŞ

    SEDAT KARDEŞİM BU GİBİ KONULARDA ÇEKİNMEDEN BİLDİĞİN KADARIYLA CEVAP VER SENDE BENDENSİN BAKIYORUM ARAŞTIRMAYI SEVİYORSUN HAKLISIN BUNLARIN HER SÖZÜ ARAŞTIRILMALI
    AYRICA SENDE ONLARA SORULAR SOR GERÇİ CEVABINI ALAMAZSIN YA
    ŞEFAAT KONUSUNDAKİ AYETLERİ SORMUŞSUN BAKALIM CEVAPLARI NE OLACAK MERAK EDİYORUM BENDE EMİNİM ŞUAN KENDİLERİNE ÇEVİRECEKLERİ BİR AYET ARAMAKLA MEŞGULDÜRLER
    ALLAH HİDAYET VERSİN DİYELİM

  71. ABDÜLHALIK BEY TEŞEKKÜR EDİYORUM AMA SİTEDEKİ İNSANLARDA ANLAYIŞSIZLIK HASTALIĞI VAR TEK DÜE BİR ŞEYE KALIPLAŞMIŞLAR AKSİNİ İDDİA EDEN DELİL GETİRİYORSUN BİRDE KURANDAN YANİ ADAM BİLDİĞİNİ OKUYOR…ASLINDA BU ONLARIN YANLIŞ YOLDA OLDUĞUNU GÖSTERİYOR KURAN HİKAYE KİTABI DEĞİL OKUYUP OKUYUP KENDİKENDİNE HÜKÜM ÇIKARTMAK KİŞİLERDE BİR KORKUNUN OLMAMASINI GÖSTERİR Kİ BUNLARIN DİN SADECE HOBİ ALANI BİR EĞİTİMLERİDE YOK AKLI BAŞINDA OLAN ZATEN OYUNA GELMEZ
    SAYGILAR…
    OBADAN;
    Şimdi siz bana yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit ve karides gibi deniz hayvanlarının haram olduğuna dair Kur’an’dan ve sünnetten bir delil gösterebilir misiniz?
    SİZDE BANA YENİLEBİLDİĞİNE DAİR BİR AYET GETİRİN?
    ALLAHIN VERDİĞİ TEMİZ RIZIKLARI KİM HARAM KILIYORMUŞ AYETİNİ DEĞİL AMA O BUNA TEVİL EDİLEMEZ İÇKİDE NİMETTİR MESELA AMA HARAM BİR NİMET

    BENDE SİZE ŞU SORUYU SORAYIM SİZLER NEYE GÖRE ŞEFAATE YOK DİYORSUNUZ?MİSAL VERDİĞİNİZ AYETLERİN ÇOĞU KAFİRLER İÇİN İNMİŞ
    KAFİR MÜSLÜMAN AYET HERKESİ KAPSAR DENMİŞ BU SİTEDE BİR MAKALEDE ŞUNU BİLİN Kİ ALLAH KİMSEYE HAKSIZLIK ETMEZ KİŞİLERE GÖRE MUAMELE VARDIR İNSANLARA İSLAMDA KAFİRLE MÜSLÜMAN AYNI KEFEYE KOYULAMAZ
    ŞEFAATLE İLGİLİ AYETLERE BAKTIĞIMIZDA BİRÇOK AYETİN SAYILARI ÇOK FAZLADIR ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNU BELİRTİYOR
    BİRKAÇ AYETE AKSİNİ SÖYLÜYOR AMA SAYILARI DAHA AZ ŞİMDİ ŞEFAATIN VAR OLDUĞUNA DAİR HADİSLERDE VAR
    SİZ ŞİMDİ AZ SAYIDA AYETLERDE ŞEFAATIN YOK OLDUĞUNU GÖSTEREN(ASLINDA AÇIKLAMASI VAR)AYETLERİ TUTUYORSUNUZ EEE DİĞER AYETLER NE OLACAK BANA BUNU İLMİ BİR ŞEKİLDE AÇIKLAR MISINIZ?DİĞER AYETLERE NE OLDU?SİZ BU GİBİ DURUMLARDA NEYE GÖRE HAREKET EDİYORSUNUZ?
    KURANDA LAFZEN BİRBİRİNE ZIT GÖRÜNEN BİRKAÇ AYET VAR MESELA ASLINDA AÇIKLAMALARI VAR ATEİSTLER VS BUNLARDAN FİTNE ÇIKARTIYOR SİZDE ÇIKARIYORSUNUZ BENCE AYETLER HAKKINDA YORUM YAPILIRKEN DİKKAT EDİLMELİ OYUNCAK DEĞİL

  72. MEZHEPSİZLE MÜNAZARA
    Askerlik yaptığım şu sıralarda, daha acemi birliğinde iken MEZHEPSİZ zihniyetli, vehhabi taraftarı birkaç kişi ile çeşitli münazaralarım olmuştu.. Büyükler “kişi bilmediğinin düşmanıdır” derler.. Onlar der de, söz doğru olmaz mı..

    Eserleri okumadan, kulaktan duyma bilgilerle kesilen ahkamlar.. Örneğin, İbni Teymiyye isimli habis insanın İbn-i Arabi Hazretlerine “kafir” dediğini bilirdim, okumuştum, ama bir müslümanın bu sapığa uyup büyüklere bu derece dil uzatabileceği pek aklıma yatmazdı..

    Acemi birliğinde bulunan bazı vehhabilerin, daha tanımadan etmeden bu büyüklere dil uzattıklarını ve bilmedikleri halde sınıflandırdıklarını görünce cehaletin ne kadar fena birşey olduğunu anladım.. İbn-i Arabi (k.s.) Hazretleri (haşa) kafirmiş.. İmam-ı Gazali az biraz iyiymiş.. İmam-ı Rabbani Hazretleri iyi ve büyük alimmiş.. Biz Şeyh-i Ekber dediğimiz için, biz de kafir oluyormuşuz..

    Bu saydığım zevatın kaç kitabını okudunuz sorusuna verilen cevap koccaman bir “hiç” şeklinde.. O halde çok büyük alim olduğu kabul edilen İmam-ı Rabbani Hazretlerinin bile, İbn-i Arabi Hazretlerine Şeyh-i Ekber dediğini cahil nereden bilecek?

    İlk sorduğumda şafii olduklarını belirtip, sonra güneşin dünyaya olan açısına göre mezhep değiştiren, kah hanbeli, kah hanefi olan insanlar..

    Ve yine kesilen ahkam.. Neymiş? SAHİH olan hadislere uyulur, alimlere uyulmazmış.. Fıkh kitaplarına uymak yanlışmış..

    UFAK MÜNAZARA

    İşte böyle bir vaaz esnasında girmiştim salona.. Orada bulunan türklere, sahih hadise uymanın önemini anlatıp, fıkh kitaplarına uymanın yanlış olduğunu açıklıyordu vatandaş.. Zayıf hadislere itibarın fenalığını anlatıyordu.. Biraz kulak müsafiri oldum.. Sonra şöyle dedim:

    - Yani fıkh kitabında yazan ile, sahih hadiste yazan birbirine uymazsa, biz sahih hadise uyacağız öyle mi?

    - Tabii.. Resulullah’ın sahih hadisine uyulur, alimlerin sözünün kıymeti yoktur.. Onlar dinde ahkam kesemez..

    - İyi de sahih hadisi nereden bileceğiz?

    - Sen Kütübi Sitteyi, Buhari’yi bilir misin?

    - Duydum..

    - İşte onda hep hadisler sahihtir..

    - Müslim de var..

    - Evet o da hep sahih..

    - Ama Buhari’nin bazı hadisleri, Müslim’e göre sahih değildir.. Veya tam tersidir.. Veya aynı kitapta birbirine zıt hüküm içeren iki ayrı hadis bulunur..

    - Olmaz öyle şey..

    - Bilmediğin için olmaz diyorsun.. Sana bir soru soracağım, madem fıkh kitaplarında bazen sahih hadis terkedilip, zayıf hadis ile amel edilmiş ve bu sana göre yanlış.. Buyur bir misal ile ele alalım..

    - Buyur..

    - Şu salonda kaç kişiyiz.. 50 kişi varız.. Şimdi kapı açılsa ve komutan “SOYUNUN” diye emir verse.. Hepimiz soyunur bekleriz.. Bu emri toplam 50 kişi duymuştur.. Komutan kapıyı kapattı gitti.. Diğer kapı açıldı ve doktor 45 kişiyi muayenehaneye aldı.. Salonda 5 kişi kaldı.. Komutan o ara yine geldi ve “GİYİNİN” emrini verdi.. Şimdi bizim bölük olarak çıplak mı gezmemiz gerekir, yoksa üstümüzü giyinip gezmemiz mi?

    - Giyinmemiz gerekir, zira emir var..

    - İyi de bu emri 5 kişi duydu, 45 kişi soyunun emrine uydu.. Şimdi teker teker bizim binaya gitsek ve ordan sorsalar.. Komutan ne dedi deseler.. 50 kişi SOYUNUN dedi diyecek, 5 kişi TEKRAR GİYİNİN dedi diyecek.. 50 kişinin haberi, 5 kişinin haberinden hem kuvvetli ve hem de sahih değilmidir?

    - Öyledir ama, komutan emir vermiştir.. Herkesi kapsar..

    - Resulullah Efendimiz (s.a.v.) bir emri neshettiği vakit, bu da herkesi kapsamaz mı? Bu durumda bazen ZAYIF haberin, SAHİH haberi neshetmesi mümkün olmaz mı?

    - ….

    - Buna nasih-mensuh ilmi derler.. Detayı çoktur, ancak bu ilimleri okumadan sırf hadis bilgisi ile ahkam kesilmez.. Sonra içkiyi içip namaza yaklaşmamaya da cevaz çıkar..

    - Olur mu yav, içki haramdır..

    - Ayette içki içmenin caiz, bu halde iken namaza yaklaşmanın yasak olduğu yazıyor..

    - Sonra ama haram olduğu bildirilmiş..

    - Neden sonrasına bakıyorsun? Ayet ayet ilerleyelim, her ayetin kendi hükmünü alalım..

    - Olur mu öyle şey? Toplamına bakmak lazım..

    - Bak ayetlerde bunu düşünüyorsun da, hadislerde neden düşünmüyorsun? Sahih bir hadis görürsem uyarım hemen diyorsun.. Hiç demiyorsun ki, acaba bundan başka bir hadis var mıdır konu ile alakalı.. Acaba bu hükm değişmiş midir.. Senin SAHİH HADİSE UYARIM demen, sapık insanın İÇKİYİ İÇERİM, NAMAZA YAKLAŞMAM demesinden farksız.. At gözlüğü ve cehalet ile ilerlemekten ibaret.. Ayeti kerimede bilmediklerimizi alimlerden sormamız emredildi.. Bir insanın doktora başvurmadan eczaneden hap alması tehlikelidir.. Muhaddisler eczanede satış elemanı gibidir, fakihler olmadan o ilacları kullanamaz ve veremezler.. Bu hususta İbni Haceri Mekki hazretlerinin Ameş’ten rivayeti vardır.. Fıkh kitaplarında her hüküm delilleri ile vesikalandırılmış, hangi haberin fıkhi olarak ne manaya geldiği bildirilmiştir.. Sahih hadis demek, (mutlak manada) kendisi ile amel edilen hadis demek değildir; sahih hadis demek, aktaran muhaddis imamın usulüne göre ravi silsilesi sağlam hadis demektir.. Umummu hususmu, nasih mi mensuh mu olduğuna bakılmadan.. Yoksa neshedilmiş bir hadis, isterse muttefekun aleyh olsun, yine amel zincirine eklenmez.. Hz. Zübeyr’e ipek giyme izni verildi.. Hususi olan bu izin ümmet için delil olmaz.. Hz. Arfece’ye altın burun izni verildi, bu da delil olmaz.. Haberin sıhhati başkadır, amel edilebilirliği başkadır.. Bunu da alimler ancak açıklar..

    KIYAS

    Ehli sünnete göre mezhebler, dinin dört kaynağı olan Kıyas üzerine bina edilir. Kıyas, birşeyi başka şeye benzetmek demektir. Fıkhta, nasstan(Kur’an-ı kerimden, Hadis-i şeriflerden) anlaşılamıyan birşeyin hükmünü, bu şeye benziyen başka şeyin hükmünden anlamak demektir.

    Kıyas, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin, derin, örtülü manalarını meydana çıkarmaktır. Eshab-ı kiram da kıyas yapar, onların da ayrı mezhebleri var idi. Beydavi tefsirinde kıyas ve icmaın, İmran suresinin 108. ayetinde emredildiği yazılıdır. İbni Abidin hazretleri, “Kıyas ile anlaşılan bilgileri kabul etmiyen, doğru yoldan saparak bid’at ehli olur, muhakkak Cehenneme girer” buyuruyor.

    Kıyasın delil olduğu aklen ve naklen sabittir. (Fatebiru) ayet-i kerimesine, “Bilmediklerinizi, bildiklerinize kıyas edin” manası verilmiştir. Bu ayet-i kerimenin, kıyasın caiz ve gerektiğini bildirdiği, Beydavi tefsirinde yazılıdır.

    Araf suresinin, “Allahü teâlâ, rüzgarı, rahmeti olan yağmurdan önce, müjdeci gönderir. Rüzgarlar, ağır olan bulutları sürükler. Bulutlardan ölü olan toprağa su yağdırır, o yağmurla yerden meyvalar çıkarırız. Ölüleri de mezarlarından böyle çıkaracağız” mealindeki 57. ayet-i kerimesi de kıyasın hak olduğunu isbat etmektedir. Bu ayette, ihtilaflı olan bir şeyi, sözbirliği ile anlaşılmış olana benzetmek bildirilmektedir. Çünkü, Allahü teâlânın yağmur yağdırdığını ve yerden ot çıkardığını, hepsi biliyordu. Öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu, yeryüzünün kuruduktan sonra tekrar yeşillenmesine benzeterek isbat etmektedir.

    Kıyası, ictihad yapma yetkisi olan müctehidler yapabilir. İctihâd, gücü, kuvveti yettiği kadar, zahmet çekerek, uğraşarak çalışmak demektir. İctihâddan maksat, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden, mânaları açıkça anlaşılmıyanları, açıkça bildiren diğer ahkâm-ı şer’ıyyeye kıyâs ederek, benzeterek, bunlardan yeni hükmler çıkarmaya uğraşmak, çalışmak demektir.

    Meselâ anaya, babaya itaati emreden âyet-i kerimede,”Onlara, öf sıkıldım demeyin!” buyuruluyor. Dövmekten, söğmekten bahis buyurulmamıştır. Âyet-i kerimede, yalnız bunların en hafîfi olan öf kelimesi açıkça bildirildiğine göre, müctehidler, dövmenin, söğmenin ve hakâret etmenin elbette haram olacağını ictihâd etmişlerdir.

    AKLINIZIN ERMEDİĞİ İŞLERDE BİLENLERE TABİ OLUN!!!

    Haş suresinin ikinci ayetinde,”Ey akıl sahipleri! Akıl erdiremediğiniz mes’elelerde, onları bilen ve derinliklerine tâm ermiş olanlara tâbi olunuz” buyurulmaktadır. Burada tabi olunması emredilen kimseler, müctehidlerdir.

    İctihâd makamına varmış bulunan bu yüksek kimseler, kendi ictihâdlarına göre hareket etmek mecbûriyetindedir. Başka müctehidlerin ictihâdlarına tâbi olamazlar. Hattâ Peygamberlerin zamanlarında da, sahâbîlerden biri, kendi Peygamberinin ictihâdına uymıyan ictihâdda bulunursa, kendi ictihâdına göre hareket ederdi.

    Burada bir suâl sorulabilir. Peygamberler de ictihâd eder mi idi? Evet, onlar da, Allahü teâlânın açıkça bildirmediği emirleri, açık bildirilmiş olan emirlere kıyâs ederek, benzeterek ictihâd ederlerdi. Fakat ictihâdlarda hatâ edip yanılmak ihtimali olduğundan, ictihâdlarında hatâ ederlerse, Allahü teâlâ, derhâl Cebrâîl aleyhisselâmı göndererek, hatâları vahy ile düzeltilirdi. Yâni Peygamberlerin ictihâdları hatâlı kalmazdı.

    Meselâ, Bedr gazasında alınan esîrlere yapılacak şey için, Server-i âlem bazı Sahâbe-i kiram ile birlikte bir türlü, Ömer ise, başka türlü ictihâd etmişlerdi. Sonra, âyet-i kerime gelerek, Allahü teâlâ, Hazret-i Ömerin ictihâdının doğru olduğunu bildirdi.

    Bunun gibi (Abese) sûresi de, bir ictihâd hatâsını düzeltmek için nâzil olmuştu.Peygamber efendimizin vefâtları sırasında, hokka ve kalem hakkındaki emirlerinin anlaşılmasında Hz. Ömerin ictihâdı, yine böyledir.

    Eshâb-ı kirâmdan sonra meşhûr dört imam ve bunların mezheplerine göre ictihâd eden imam-ı Ebû Yûsüf, imam-ı Muhammed, imam-ı Züfer, ibni Nüceym, imam-ı Râfi’î, imam-ı Nevevî, imam-ı Gazâlî ve benzerleri gibi yüksek âlimler yetişti.

    Asr-ı saadet uzaklaştıkça, hadis-i şerifleri nakil ve rivayet eden oniki silsilenin, yâni haber verme zincirinin halkaları arttı. Hadis-i şeriflerin hangi silsileden ve hangi kimselerden alınacağı, düşünülecek bir mes’ele oldu ve çok güç ve belki imkânsız oldu.

    Bundan dolayı, dördüncü asırda n sonra, ictihâd edebilecek bir âlim yetişemez oldu. Bütün müslümanlar, bu dört imamdan birine tâbi olup, o imamın mezhebine uymaya mecbûr oldu.

    Şimdi dünyanın hiçbir yerinde bir müctehid yoktur. Müctehid, ictihâd derecesine yükselmiş derin islâm âlimi demektir. Şimdi yeryüzünde hiç müctehid bulunmadığını kendiliğimizden söylemiyoruz. Bunu bütün âlimler, Meznehsizlerin yalancı şâhid yapmağa kalkışdığı şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri de bildiriyor.

    Meselâ, İbni Âbidîn, Dürr-ül-muhtârda, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından dörtyüz sene sonra “Kıyâs” kalmadı. Ya’nî kıyâs yapan derin âlim kalmadı. Bir işi, başka işe benzeterek hüküm çıkarabilecek “Mutlak müctehid” kalmadı buyuruyor.

    Evet her yüz senede bir ictihâd derecesine yükselmiş olan derin âlimler, ya’nî müceddidler geleceği hadîs-i şerîfde bildirilmişdir. Bu müceddidler, “Mezhebde müctehid”dir. Bunlar kıyâslar yapmak, yeni ictihâdlarda bulunmak vazîfesini üzerine almamışlar, bulundukları mezhebin imâmlarının ictihâdlarını tâzelendirmeğe, halkı irşâd etmeğe çalışmışlardır. Yeni ictihâdlara ihtiyâç olmadığını görmüşler, Ehl-i sünnet bilgilerini kuvvetlendirmeğe ehemmiyyet vermişlerdir. Müctehid olmıyan her Müslümana “mukallid” denir.

    Şimdi yeryüzündeki bütün Müslümanlar, mukallidiz. Bir mukallid, ne kadar âlim olursa olsun bunun bir iş üzerinde, önce gelmiş müctehidlerin bildirdiklerinin dışında ayrı bir ictihâdda bulunamıyacağı, İbni Melekin “rahmetullahi teâlâ aleyh” bildirdiği, sözbirliğinden de anlaşılmaktadır. “Ümmetim, dalâlet üzerinde birleşmez” hadîs-i şerîfi, âlimlerin bu sözbirliğinin hidâyet olduğunu, doğru olduğunu göstermekdedir.

    “Şevâhid-ül-hak” diyor ki: “İslâm âlimleri sözbirliği ile bildiriyorlar ki, hicretin dördüncü asrından sonra, dünyâda, ictihâd edebilecek âlim hiç kalmadı. Şimdi bütün Müslümanların, bilinen dört mezhebden birine uymaları lâzımdır.

    Çünkü, şimdi, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfi anlayıp bunlardan ahkâm çıkaracak ilm sâhibi hiç yoktur. Bir mezhebe uyulursa, Kur’ân-ı kerîme ve Resûlullahın sünnetine uyulmuş olur.

    Celâleddîn-i Süyûtî gibi büyük bir âlim müctehid olduğunu söyleyince, zamânındaki âlimler, buna yazılı birşey sordular: Önceki âlimler buna iki ayrı cevâb vermişlerdir. İctihâdın en aşağı derecesinde olan, bunlardan birini seçebilir. Sen de seçip bize yaz dediler, birini seçmeğe cesâret edemedi. İbni Hacer buyuruyor ki, en aşağı derecedeki ictihâd işi böyle güç olunca, mutlak müctehid olmanın imkânsızlığını anlamalıdır.

    MÜÇTEHİT OLABİLMEK İÇİN ŞARTLAR

    Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri meşhûr “İzâle-tül-hafâ” kitâbında buyuruyor ki:

    Müctehid olmak için, fıkh bilgilerinin çoğunun, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden ve icmâ’dan ve kıyâsdan, edille-i tafsîliyyelerini bilmesi lâzımdır. Her hükmün delîlini bilmelidir. Delîle zann-ı kavî hâsıl etmelidir.

    Müctehid olabilmek için bu beş ilmde mütehassıs olmak şartdır: İlm-i kitâb-ı kırâet ile ilm-i tefsîr, ilm-i hadîs ki, her hadîsi senedleri ile bilmesi ve sahîhi, za’îfi hemen tanıması, üçüncüsü, ilm-i ekâvîl-i selefdir. Yanî her mes’ele için selef-i sâlihînin ne dediklerini bilmelidir ki, İcmâ’dan dışarıya çıkmasın.Bir mes’ele üzerinde iki başka kavil olmuş ise, kendisi bir üçüncü yola sapmasın.

    Dördüncüsü, ilm-i arabîyyet, ya’nî, lugât, nahv, mantık, beyân, me’ânî, belâgat ve sâir arabî ilmlerdir. Beşincisi, ilm-i turuk-ı istinbât ve vücûh-i tatbîk-i beynel-muhtelifeyndir. Böyle derin bir âlime müctehid denir.

    Böyle bir âlim, cüz’î mes’elelerden birinde çok düşünür. Buna benziyen her hükmü, delîlleri ile birlikde inceler. Muhakkak bilmelidir ki, Kur’ân-ı kerîmi tefsîr edebilmek için de, bu beş ilmde derin mütehassıs olmak lâzımdır.

    Bunlardan başka, âyet-i kerîmelerin sebeb-i nüzûlünü bildiren hadîs-i şerîfleri de bilmeli. Selef-i sâlihînin tefsîr için söylediklerini bilmeli, hâfızası, anlayışı çok kuvvetli olmalı. Âyet-i kerîmelerin siyâk, sibâk ve tevcihlerini ve benzeri şeyleri iyi anlamalıdır.”

    Mevdûdî ve Seyyid Kutub, Hamîdullah gibi yabancılar ve yerli müctehid taslakları ictihâd yapmağa ve tefsîr yazmağa kalkışanlar, bu ilimlerin isimlerini bile bilmezler.

    Bugün ictihad etmek istiyenler, bu işte kendilerinin ehil olmadıklarını biliyorlar aslında. Hal böyle olunca, islâm âlimi maskesi altında, mezheplere savaş açanların islâmiyyeti içerden yıkmağa çalışdıkları ortaya çıkmakdadır.

    Allahü teâlâ, böyle sinsi islâm düşmanlarına aldanmakdan Müslümanları muhâfaza buyursun! Kıymetli okuyucularımızın, mezhebsizlerin yanlış ve çok tehlikeli yazılarına aldanmamaları için, “ictihâd” ın ne olduğunu bugün için ictihadın mümkün olup olmayacağını çok iyi bilmesi lazımdır. Bugün ictihadın, mezhebin ne olduğunu, önemini bilmeyen dinini, imanını muhafaza edemez.

    İSLAM ALİMLERİNİN TAKİP ETTİĞİ YOL

    Mezhep imamlarının takip ettikleri yol şöyleydi: Mezheb imâmlarının hepsi, bir soru ile karşılaşdıkları zaman, bunun cevâbını, önce Kur’ân-ı kerîmde ararlardı. Kur’ân-ı kerîmde açıkca bulamazlarsa, hadîs-i şerîflerde ararlardı. Hadîs-i şerîflerde bulamazlarsa, “İcmâ’”da ararlardı. İcmâ’da da bulamayınca, bu soruya benzeyen başka sorunun, Kitâb, sünnet ve icmâ’da bulunan cevâbına “Kıyâs” ederek, benzeterek, ictihâd edip cevâbını bulurlardı.

    Bin seneden beri bütün Müslümanlar, âlimler, sâlihler, Velîler, hep bu dört mezhebden birine uydular. Hiçbiri, kendinin müctehid olduğunu iddi’â etmedi. Yeni türeyen mezhebsiz bir din adamına aldanıp da, mezhebden ayrılmamalıdır. Dört mezhebin hiçbiri, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden kıl kadar ayrılmamışdır. Hepsi, Müslümanlara, Kitâb ile sünneti açıklamışlardır.

    İslâm âlimleri, Müslümanların dört mezhebden birini taklîd etmelerini emir ediyor. Böylece, kâfir olmak veyâ bid’at sâhibi olmak gibi, iki tehlükeden kurtulmalarını istiyorlar. Çünkü, bir câhil, bir mezheb imâmını taklîd etmezse, delîlsiz kalarak yoldan çıkar.

    “Mîzân-ül-kübrâ” kitabında buyuruyor ki, “Sünnet, ya’nî hadîs-i şerîfler, Kur’ân-ı kerîmi açıklamakdadır. Mezheb imâmları, sünneti açıklamışlardır. Din âlimleri de, mezheb imâmlarının sözlerini açıkladılar. Kıyâmete kadar da böyle olacakdır.

    Sünnet, ya’nî hadîs-i şerîfler olmasaydı, sular, tahâret, namazların kaç rek’at oldukları, rükü’ ve secdede okunacak tesbîhleri, bayram ve cenâze namazlarının nasıl kılınacağını, zekât nisâbını, orucun, haccın farzlarını ve nikâh, hukûk bilgilerini, hiçbir âlim, Kur’ân-ı kerîmde bulamaz ve öğrenemezdi.

    İmrân bin Husayna birisi, “Bize yalnız Kur’ândan söyle!” deyince: Ey ahmak! Kur’ân-ı kerîmde, namazların kaç rek’at olduğunu bulabilir misin dedi.

    Hazret-i Ömere, farzların seferde kaç rek’at kılınacağını Kur’ân-ı kerîmde bulamadık dediklerinde, “Allahü teâlâ, bize, Muhammed aleyhisselâmı gönderdi. Biz, Kur’ân-ı kerîmde bulamadıklarımızı, Resûlullahdan gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde, dört rek’at farzları iki rek’at kılardı. Biz de, öyle yaparız” buyurdu. Din imâmlarının hiçbir sözü, islâmiyetin dışında değildir. Çünkü herbiri, hem hakîkatde, hem de ahkâm-ı islâmiyyede âlimdirler.”

    CAHİL İLE MEZHEP İMAMI ARASINDAKİ FARK

    Mezheb imâmı demek, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Kur’ân-ı kerîmden çıkardığı ma’nâları, bilgileri, Eshâb-ı kirâmdan işiterek toplayan, kitâba geçiren büyük âlim demekdir.

    Resûlullahın, Kur’ân-ı kerîmin hepsini Eshâbına tefsîr etmiştir. Resûlullahın Kur’ân-ı kerîme verdiği ma’nâları, açıklamalarını anlamak istiyen, bir mezheb imâmının kitâblarını okur, bunlara uyar. Bu kitâbları okuyup, bunlara uyan kimse, o mezhebden olur. Bu ise, Resûlullaha ve Kur’ân-ı kerîme uymak demektir.

    Eshâb-ı kirâm, Resûlullahdan işittiklerine uyardı. Kendi talebelerinden birine uymaya, ya’nî dört mezhebden birinde olmalarına lüzûm yoktu. Onların herbiri bütün bilgileri asıl kaynağından alıyordu. Birbirlerine sorarak da öğreniyorlardı. Hepsi, mezheb imâmlarından dahâ çok âlim ve dahâ yüksek müctehid idiler. Mezheb sâhibi idiler.

    Şimdi ba’zı câhiller, kendilerini âlim sanıyorlar. Bid’at sâhibi olan âlimleri taklîd ederek, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hükm çıkarmağa kalkışıyorlar. Mezheb imâmlarından birini taklîd etmeğe ihtiyâcımız yok diyorlar. Hattâ mezheb imâmlarının ictihâd buyurdukları, anladıkları bilgileri beğenmiyor, bunlar zamanımıza uymaz diyorlar. Bunlar, kendilerini beğenmiş câhillerdir. Kur’ân-ı kerîme uyduklarını sanıyorlar. Hâlbuki, nefslerine ve şeytâna uymaktadırlar. Herkesi de Kur’ândan ve hadis-i şeriflerden ma’nâ çıkarmağa kışkırtıyorlar. Bu ahmaklara, art niyetlilere aldanmamalıdır.

    Her Müslüman, “Ehl-i sünnet” i’tikâdında olmalı ve dört mezhebden birine uymalıdır. Dört mezhebin kolay taraflarını araşdırıp, birbirine karışdırmağa “Telfîk” denir. Nefse ve şeytâna uyarak, telfîk yapmak yasakdır. Ancak, ihtiyâc, zaruret olduğu zaman, bir iş için câiz olur.

    Din adamı geçinen câhil kimse ile müctehid olan âlimler arasındaki fark, yer ile gök arası gibidir. Hattâ şeytân ile melek arasındaki fark gibidir. Fakat, gâfil, ahmak ve nefslerine bağlı olduklarından, kendilerini âlim, kâmil sanıyorlar. Böyle din adamını şeytân aldatmış olduğundan, müctehidleri taklîd etmek istemiyor. Böyle câhile “Mezhebsiz” denir. Bunlar, ya nefislerinin esiri olmuş zavallı kimselerdir ya da bazı dış mihrakların dini bozmak için kullandıkları maşalardır.

    DÖRT MEZHEBİN ÇIKIŞI

    Dört mezhebin hâli, bir şehir halkının hâline benzer. Bu halk, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanûnda bulunmazsa, o şehrin eşrâfı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanûnun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Ba’zan uyuşamayıp, ba’zısı devletin maksadı, beldeleri ta’mîr ve insanların râhatlığıdır der. O işi, re’y ve fikrleri ile, kanûnun bir maddesine benzetir. Bunlar, hanefî mezhebine benzer.

    Ba’zıları da, devlet merkezinden gelen me’mûrların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine benzer.

    Ba’zıları ise kanûnun ifâdesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şâfi’î mezhebi gibidir.

    Bir kısmı ise, kanûnun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaşdırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbelî mezhebine benzer.

    İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanûna uygun olduğunu söyler. Kanûnun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlışdır. Fakat, kanûndan ayrılmaları, kanûnu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanûna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalışdıklarından, hiçbiri suçlu görülmez.

    Hatta, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan dahâ çok beğenilip, mükâfât alır. Dört mezhebin hâli de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işde, birinin doğru olup, diğer üçünün yanlış olması lâzımdır. Fakat, her mezheb imâmı, doğru yolu bulmak için uğraşdığından, yanılanlar af olur.

    Hattâ sevâb kazanır. Çünkü, Peygamber efendimiz, “Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için cezâ yokdur” buyurdu.

    Bu ayrılıkları ba’zı işlerde olup, ibâdetlerin çoğunda, yanî Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açık olarak bildirdikleri ahkâmda ve inanılacak şeylerde, aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler.

    ASHABI KİRAMIN MEZHEBİ

    Mezheb imamı demek, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan işiterek toplıyan kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkaran derin âlimlerdir.

    Eshab-ı kiramın herbiri müctehid ve mezheb imamı idi. Her biri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezheb imamlarımızdan daha üstün idi. Mezhebleri daha kıymetli idi. Fakat, bunlar kitablara yazılmadığı için,. mezhebleri unutuldu. Bazı cahiller hazret-i Peygamberin mezhebini neydi diye soruyorlar. “Peygamberin, sahabenin mezhebi nedir?” demek, “Ordu kumandanı, hangi bölüğün eridir?” veya (okuldaki öğrenmen, hangi sınıfın talebesidir?” demeye benzer. Çünkü sahabenin her biri bir mezheb imamı, hatta mezheb imamlarının hocaları idi. Resulullah efendimiz de kainatin hocası idi.

    Hadis-i şeriler, Kur’an-ı kerimi, mezheb imamları da sünneti açıklamışlardır. Âlimler de, mezheb imamlarının sözlerini açıklamışladır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rükû ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekât nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi.

    Sünneti müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhebler meydana çıkmıştır. Peygamberimiz de bu âlimlere uymamızı emrediyor: “Kur’an-ı kerime tabi olmak, hepinize farzdır. Onu terk etmek için hiçbir özür olamaz. Kur’an-ı kerimde bulamadığınız işlerde, sünnetime uyunuz. Sünnetimde de bulamazsanız, Eshabımın sözüne uyunuz.”

    Tâbiinin büyük âlimlerinden Abide bin Amir hazretlerine, Kur’an-ı kerimden bir ayetin hükmü sorulduğunda,” Bu hususta Allahü teâlâdan korkun. Kur’an-ı kerimin manasını hakkıyla bilenler bizden önceydi. Onlar şimdi yok. Onlar bu konuda ne bildirmişlerse bu âyetin manası da odur” buyurdu.

    “Mezhebe uymam Kur’anla amel ederim.” demek, “Kanunlara uymam, yalnız Anayasaya göre hareket ederim.” demek gibi yanlıştır. Çünkü Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmemiştir. Anayasa, kanunlara havale etmiştir. Kanunlardan başka tüzükler, yönetmenlikler de çıkmıştır. “Anayasa varken, kanına lüzum yok.” demek ne kadar yanlış ise, “Kur’an varken, mezhebe lüzum yok.” demek, bundan daha yanlıştır.

    HEPİNİZ ALLAHIN İPİNE SARILINIZ

    Büyük âlim allâme seyyid Ahmed Tahtâvî hazretleri buyuruyor ki: “Tefsîr âlimlerine göre, “Dinde fırkalara ayrıldılar” âyet-i kerîmesi, bu ümmetde meydâna gelecek olan,i’tikâd, îmân bilgilerinde, bid’at sâhiblerini haber vermekdedir.

    Hazret-i Ömerin haber verdiği hadîs-i şerîfde, Resûlullah hazret-i Âişeye, “Dinde fırkalara ayrıldılar âyet-i kerîmesi, bu ümmetde meydâna gelecek olan (i’tikâd, îmân bilgilerinde) bid’at sâhiblerini ve nefslerine uyanları haber veriyor” buyurdu.

    En’âm sûresinin 153. cü âyetinde meâlen, “Doğru yol budur. Bu yolda olunuz! Fırkalara bölünmeyiniz!” buyuruldu. Ya’nî, yehûdîler ve hıristiyanlar ve başka sapıklar doğru yoldan ayrıldılar. Siz de, bunlar gibi bölünmeyiniz!

    Âl-i İmrân sûresinin yüzüçüncü âyetinde meâlen, “Hepiniz, Allahü teâlânın ipine sarılınız! Fırkalara bölünmeyiniz!” buyuruldu. Tefsîr âlimleri, Allahü teâlânın ipi, cemâ’at, birlik demektir dediler. Fırkalara ayrılmayınız emri, böyle olduğunu göstermekdedir. Cemâ’at de, fıkh ve ilim sâhibleridir.

    Fıkh âlimlerinden bir karış ayrılan, dalâlete düşer. Allahü teâlânın yardımından mahrûm kalır, Cehenneme gider. Çünkü, fıkıh âlimleri doğru yoldadırlar. Muhammed aleyhisselâmın sünnetine yapışan ve Hulefâ-i râşidînin ya’nî dört halîfenin yoluna sarılan bunlardır. Sivâd-ı a’zam, ya’nî Müslümanların çoğu, fıkh âlimlerinin yolundadır. Bunların yolundan ayrılanlar Cehennem ateşinde yanacaklardır.

    Ey mü’minler, Cehennemden kurtulmuş olan tek fırkaya tâbi’ olunuz! Bu da, “Ehl-i sünnet vel-cemâ’at” denilen fırkadır. Çünkü, Allahü teâlânın yardımı ve koruması ve tevfîkı bu fırkada olanlaradır. Allahü teâlânın gadabı ve azâbı bu fırkadan ayrılanlaradır. Bu fırka-i nâciye, bugün amelde, ibâdetlerde dört mezhebde toplanmışdır.

    Ehli sünnete göre, bu dört mezhebden birine tâbi’ olmayan kimse, bid’at sâhibidir ve Cehenneme gidecekdir. Bid’at sâhibi olanların hepsi de, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddi’a ediyorlar. Bu iş, kuru iddi’a ile hayâle dayanarak isbât edilmez. Bu yolun mütehassıslarının ve hadîs âlimlerinin bildirmeleri ile anlaşılır. Bunların bildirdikleri ve bulundukları yol hak yoltur.

  73. Sayın Sedat

    Allah(c.c)’ın kulları için helal kıldığı rızıklar, haram kıldıklarına oranla çok daha fazladır. Kur’an’da haram kılınanlar yerine helal kılınan rızıklar yer alsaydı, Kur’an, onlarca ciltten müteşekkil bir kitap halinde olurdu. Kur’an’da haram kılındığı bildirilenlerin dışında kalan bütün rızıkların helal olduğu olgusu, küçük çocukların bile kolaylıkla anlayabileceği bir realite olmasına karşın, koskoca adamların bunu anlayamaması gerçekten sorgulanması gereken bir durumdur. Bu kural beşeri yasalarda da böyledir. Yasak olmayan eylemler değil, yasak olan eylemler bildirilmiştir. Yani, yasak olduğu bildirilenlerin dışında kalan eylemler yasak değildir.

    Örneğin; 4207 ve 4250 sayılı yasa hükümlerine göre 18 yaşından küçüklere “Tütün Mamulleri ile Alkol ve Alkollü İçkilerin satılması ve tüketimine sunulması yasaktır. Bu da ilgili yasalarda 18 yaşından küçüklere satılması ve tüketimine sunulması yasaklanan ürünlerin dışında kalan -meyve suyu, ayran, gazoz, kolalı içecekler vb. gibi- diğer ürünlerin 18 yaşından küçüklere satılabileceği ve tüketimine sunulabileceği anlamına gelmektedir. Yasalarda 18 yaşından küçüklere satılması ve onların tüketimine sunulması yasak olmayan ürünlere dair ayrı bir hüküm yer almaz. Buna rağmen kalkıpta bir kimsenin; “Meyve suyunun, ayranın veya gazozun 18 yaşından küçüklere satılabileceğine ve onların tüketimine sunulabileceğine dair bana bir yasa gösterebilir misin?” söylemi, mantık dışı bir önermedir. Tıpkı sizin midye ve karidesin helal olduğuna dair Kur’an’dan delil istemeniz gibi.

    Yenilmesi haram kılınan hayvanlar, Kur’an’da değişik sureler içinde yer alan ayetlerde tam dört kez vurgulanarak bildirilmiştir. Bu ayetlerden biri olan Maide suresi 3ncü ayeti, Kur’an’ın en son inen ayetlerinden olduğu –ki, bazı görüşlere göre de, Kur’an’ın en son inen ayetidir- ve “yenilmesi haram kılınan hayvanlar”ın bu ayetin içinde yer aldığı hususuna nazarı dikkatinizi celb etmek isterim.

    Yenilmesi haram kılınan hayvanlarla ilgili ayetler şöyledir:

    - ALLAH, SİZE ANCAK LEŞ, KAN, DOMUZ ETİ VE ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLENİ HARAM KILDI. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (2/ Bakara Suresi: 173)

    - De ki: “BANA VAHYOLUNANDA BİR KİMSENİN YİYECEKLERİ ARASINDA LEŞ, AKITILMIŞ KAN, DOMUZ ETİ –Kİ O ŞÜPHESİZ NECİSTİR- YA DA ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLMİŞ BİR HAYVANDAN BAŞKA, HARAM KILINMIŞ BİR ŞEY BULAMIYORUM. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (6/ Enam Suresi: 145)

    — ÖLMÜŞ HAYVAN, KAN, DOMUZ ETİ, ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA BOĞAZLANAN, kestikleriniz hariç; boğulmuş, darbe sonucu ölmüş, yüksekten düşerek ölmüş, boynuzlanarak ölmüş ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar, bir de fal oklarıyla kısmet aramanız SİZE HARAM KILINDI. İşte bütün bunlar fısk’tır. … (5/Mâide Suresi: 3)

    — ALLAH, SİZE ANCAK LEŞ, KAN, DOMUZ ETİ VE ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLENİ HARAM KILDI. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (16/ Nahl Suresi: 115)

    Ayrıca vurgulamakta yarar gördüğün önemli noktalardan bazıları da şöyledir;

    1. “BANA VAHYOLUNANDA BİR KİMSENİN YİYECEKLERİ ARASINDA LEŞ, KAN, DOMUZ ETİ YA DA ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLMİŞ BİR HAYVANDAN BAŞKA, HARAM KILINMIŞ BİR ŞEY BULAMIYORUM” buyruğu ile

    - De ki: “BANA VAHYOLUNANDA BİR KİMSENİN YİYECEKLERİ ARASINDA LEŞ, AKITILMIŞ KAN, DOMUZ ETİ –Kİ O ŞÜPHESİZ NECİSTİR- YA DA ALLAH’TAN BAŞKASI ADINA KESİLMİŞ BİR HAYVANDAN BAŞKA, HARAM KILINMIŞ BİR ŞEY BULAMIYORUM. Fakat istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın kim bunlardan yeme zorunda kalırsa yiyebilir.” Şüphesiz Rabbin çok bağışlayandır, çok merhametlidir. (6/ Enam Suresi: 145)

    2. “HARAMLIĞI SİZE OKUNANLARIN (2/173, 5/3, 6/145, 16/115 AYETLERİNDE BİLDİRİLENLERİN) DIŞINDA BÜTÜN HAYVANLAR SİZE HELÂL KILINDI.” Buyruğundan Hz. Peygamber’e vahyedilen ayetler ile Hz. Peygamber’in toplumuna okuduğu, tebliğ ettiği ayetlerde hangi hayvanların haram kılındığı/haram kılındığı bildirilenlerin dışında bütün hayvanların helal kılındığı gayet açık ve net bir şekilde anlaşılmaktadır.

    — Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. HARAMLIĞI SİZE OKUNANLARIN (BİLDİRİLENLERİN) DIŞINDA BÜTÜN HAYVANLAR SİZE HELÂL KILINDI. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının. (22/ Hac Suresi: 30)

    Yukarıda yer alan ayetlerden gayet açık ve net bir şekilde anlaşılacağı üzere Kur’an’da haramlığı bildirilen; Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlardır. Ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, denizatı, denizaygırı, denizanası, denizayısı, yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides, deniz salyangozu gibi su hayvanları, Kur’an’da yenmesi haram kılındığı bildirilen hayvanlar arasında yer almamasına rağmen, Hanefi mezhebi hükümlerine göre yenmesi haramdır.

    Şöyle ki;

    “Devamlı olarak suda yaşayıp barınan hayvanlardan her nevi balıketleri yenebilir, helaldir. Kalkan balığı, sazan balığı, yunus balığı, yılan balığı bunlardandır. Fakat diğer su hayvanları çirkin şeylerden sayılır, yenmeleri caiz olmaz. Yengeç, midye, istiridye, ıstakoz gibi olanlar helal değildir, etleri yenmez.” Bkz: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 1986. s. 398.

    “Balık türü dışında kalan (midye, kurbağa, yengeç gibi) su hayvanlarını yemek Hanefilere göre helal değildir.”
    Bkz: Diyanet İşleri Başkanlığı, İlmihal-II, Ondördüncü Bölüm/Haramlar ve Helaller/II Yiyecekler/ http://www.diyanet.gov.tr/turkish/basiliyayin/web_kitap

    “Hanefilere göre suda yaşayan hayvanlardan yalnız balık helâl, kurbağa dahil diğer tüm deniz hayvanları haramdır. Bkz: İslam Ansiklopedisi, Eti Yenmeyen Hayvanlar/Suda Yaşayan Hayvanlar -www.samil.ihya.org

    Bu hükümler, Kur’an’a göre Allah’ın helal kıldığını haram kılmak, Allah’ın ayetlerini yalanlamak, Allah’ın ayetlerini inkâr etmek ve Allah’a ortak koşmaktır.

    Bu konu ile ilgili olarak Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:

    — De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10/Yunus Suresi: 59)

    —De ki: “Haydi, Allah şunu haram kıldı” diye tanıklık edecek şahitlerinizi getirin. Şayet onlar şahitlik edecek olurlarsa, sen onlarla birlikte şahitlik etme. Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahirete inanmayanların hevalarına uyma. Onlar (başkalarını)Rablerine denk tutuyorlar. (6/ Enam Suresi: 150)

    —Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helâldir, şu haramdır,” demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflâh olmazlar. (16/ Nahl Suresi: 116)

    — De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (7/A’râf, 33)

    — Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.(5/Mâide, 88)

    Şirk, insanlık tarihi boyunca var olan ve de var olacak olan sinsi bir hastalıktır. Bu hastalık sadece önceki toplumlarda tezahür eden bir olgu olmayıp, günümüz toplumunda da tezahür eden ve mevcudiyetini idame ettiren bir olgudur. Kur’an sarılmayan bir Müslüman’ın veya Müslüman bir toplumun bu hastalığının pençesine düşmediğini/düşmeyeceğini de hiç kimse iddia edemez. Bunun içindir ki, Kur’an ayetlerindeki hitaplardan Müslümanlar muaf değildirler. Bilakis ayetlerin muhatabı salt olarak Mekke Müşrikleri ve Ehli Kitap değil, aynı hastalığının pençesine düşen Müslümanlardır.

  74. — Rabbinizden size indirilene uyun, O’ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz? (7/A’râf, 33)

    — Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın yanında rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa tek bir ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir. (9/Tevbe, 31)

    TEFSİR BÖLÜMÜ/ESBAB-I NÜZÛLE DAİR/BERÂET SURESİ:
    13. (643)- Adiy İbnu Hâtim (radıyallahu anh) anlatıyor: “Boynumda altından yapılmış bir haç olduğu halde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a geldim. Bana: “Ey Adiy boynundan şu putu çıkar, at!” dedi ve arkadan şu ayeti okuduğunu hissettim:
    “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka ilâh yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.” (Tevbe, 31).
    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devamla: “Aslında onlar, bunlara (ruhbanlarına) tapınmadılar, ancak bunlar (Allah’ın haram ettiği bir şeyi) kendileri için helâl kılınca hemen helâl addediverdiler, (Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi de) kendilerine haram edince hemen haram addediverdiler.” Tirmizî, Tefsir, Berâe, (3094).
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 3. Cilt.

    Ehli Kitap’ın büyük çoğunluğu gibi, Müslümanlardan bazıları da, Kur’an’ın “Rabbinizden size indirilene uyun” buyruğuna rağmen -Allah’ın kendilerine helâl kıldığı rızıkları- din adamlarının “haram kılması” neticesinde haram addederek, din adamlarını Allah’ın yanında rabler edinmişlerdir.

    Haram ve helallerin yalnız Allah’ın kitabında haram ve helal kılındığı bildirilenler olduğunu ifade eden hadis rivayetleri de şöyledir;

    YEMEKLER KİTABI/60- PEYNİR VE SADEYAĞ YEMEK BABI:
    3367- “Selmân-i Fârisî (Radyallâhü anh)’den; Şöyle demiştir:
    Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sadeyağ, peynir ve firâ (yani yabanî eşek veya deriden mamul elbise) hükmü soruldu. Resûl-İ Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
    «Helâl, Allah’ın, Kitap’ında helâlliğini bildirdiği, haram da Allah’ın, Kitap’ında haramlığını bildirdiği şeydir. Kitap’ın (veya Allah’ın) söz etmediği şey de, Allah’ın affettiği (yani mubah kıldığı) şeylerdendir.»
    Sünen-i İbni Mâce Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları: 9/118–119.

    GİYECEK BÖLÜMLERİ/6- HARAM VE HELAL DIŞINDA AFFEDİLENLERDE VAR MIDIR?
    1726- Selman (r.a.)’den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.)’den yağ, peynir ve hayvan derilerinden yapılan elbiseleri giymenin hükmü soruldu da şöyle buyurdular: Helal Allah’ın kitabında helal kıldığı şeylerdir. Haram da; yine Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Hükmünü belirtmediği şeyler ise affedip mübah kıldığı şeylerdir.” (İbn Mâce, Et’ıme: 60)
    Sünen-i Tirmizi, Çev. Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık, s. 109.

    YİYECEKLER BÖLÜMÜ/HARAM YİYECEKLER
    2. (3935)- İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Cahiliye halkı, birçok şeyi (helal addedip) yiyor, birçoğunu da pis addederek yemiyordu. Allah Teâlâ hazretleri Resulünü gönderdi, kitabını indirdi, helalini helal, haramını da haram kıldı. Helal kıldığı helaldir, haram kıldığı da haramdır, sükût buyurduğu da aff(edilmiş)tir.”
    İbnu Abbâs, sonra şu âyet-i kerimeyi okudu: “(Ey Muhammed!) De ki: “Bana vahyolunanda, leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki pistir- ve günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilen hayvandan başkasını yemenin haram olduğuna dair bir emir bulamıyorum. Fakat darda kalan, -başkasının payına el uzatmamak ve zaruret miktarını aşmamak üzere- bunlardan da yiyebilir. Doğrusu Rabbin bağışlar ve merhamet eder” (En’âm 145). [Ebû Dâvud, Et'ime 31, (3800).]
    İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 11/176–177.

    MERYEM SURESİ, 64. AYET TEFSİRİ:
    “İbn Ebu Hatim derki: Bize Yezîd İbn Muhammed İbn Abdüssamed ed-Dimaşkî’nin… Ebu Derdâ’dan —Ebu Derdâ hadisi merfû’ olarak rivayet ediyor— rivayetinde şöyle buyrulmuş: Allah Teâlâ’nın kitabında helâl kıldığı helâldir. Haram kıldığı şey de haramdır. Bir şeyin hükmünü beyan buyurmamışsa bu, O’nun bağışıdır. Allah’tan O’nun bağışını kabul edin. Şüphesiz Allah, herhangi bir şeyi unutacak değildi. Sonra da Ebu Derdâ, «Ve Rabbin unutkan değildir.» ayetini okumuş.”
    Bkz: Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 10/5164–5166.

    “Rasulullah ölüm döşeğinde şöyle dedi: “Ben yalnızca Kur’an’ın haram kıldıklarını haram kılarım. Allah’a yemin ederim ki benim adıma bir şeye (beni bahane ederek) sarılmasınlar.” (Ebu Yusuf er-Redd, 31)”
    Bkz: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 85.

    “Bize İbn Ebi Kerime, Ebu Cafer’den, o da Rasulullah’tan şöyle rivayet etti: “Rasulullah Yahudileri çağırarak onlara bazı şeyler sordu. Onlarda anlattılar ve Hz. İsa (as) konusunda yalan söylediler. Bunun üzerine Nebi minbere çıktı ve insanlara hitaben şöyle dedi: “Benden hadisler yayılacak, size gelenlerden Kur’an’a uygun olanlar bendendir. Kur’an’a aykırı olanlar benden değildir.” (Ebu Yusuf er-Redd, 24–25)”
    Bkz: İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 86.

    Kaldı ki, ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, denizatı, denizaygırı, denizanası, denizayısı, yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides, deniz salyangozunun haram olduğuna dair Kur’an ayeti olmadığı gibi, kesinlik bildirmemesine rağmen herhangi bir hadis rivayeti de yoktur. Bu inancın kaynağı sözde Tevrat hükümleridir.

    TESNİYE: 14
    9 “Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz.
    10 Ama pulsuz ve yüzgeçsiz canlıların hiçbirini yemeyeceksiniz. Bunlar sizin için kirli sayılır.

    LEVİLİLER: 11
    9 “Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. 10 Denizdeki ve akarsulardaki bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar – suda küme halinde yaşayanlar ve ötekiler – sizin için iğrenç sayılır.
    Yani sizin için iğrenç sayılan suda yaşayan pulsuz ve yüzgeçsiz hayvanlar kastedilen şunlardır: “ahtapot, kalamar, mürekkep balığı, deniz hınzırı, denizatı, denizaygırı, denizanası, denizayısı, yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides, deniz salyangozu vb. gibi.

    Bunlara ilaveten, Kayseri İl Müftülüğü yetkililerinin, Prof. Dr. Faruk Beşer’in ve Prof. Dr. Aziz Bayındır’ın “Midye ve Karides Haram mı? Helal mi?” konusundaki görüşlerini bilgilerinize sunuyorum.

    A. Midye haram değil
    Kayseri’de bu yıl satışa sunulan midye konusunda ‘Haram mı? Helal mi?” tartışmalarına İl Müftülüğü yetkilileri son noktayı koydu.
    KAYSERİ
    27.01.2010 15:06:10
    ALPARSLAN ÖTÜKEN/KAYSERİ

    Kayseri’nin Sivas Caddesi’nde bulunan balıkçı esnafı tarafından satışa sunulan ve vatandaşlar tarafından büyük ilgi gören midyeler için ‘Haram mı? Helal mi?’ tartışmaları yaşandı. Balıkçı esnaflarından Emrah Aksoy, “Bu yıl satışa sunulan midyelere vatandaşlar büyük ilgi gösteriyor.

    Ancak bazı vatandaşlar da midyenin haram olduğunu düşünerek almaktan vazgeçiyor” dedi.

    Konu ile ilgili olarak görüştüğümüz İl Müftülüğü yetkilileri, “Bu düşünce daha çok adet ve göreneklerle alakalı. Kıyı kesimlerinde oturanlar tarafından rahatlıkla yenilebiliyor. Ancak denizden uzak yerlerdeki insanların yaşam tarzları farklı olduğu için bu yönde bir düşünce olabilir. Denizden çıkan her şeyin temiz olduğu yönünde bir de hadis bulunuyor. Bu bakımdan midyenin haram olmadığını söyleyebiliriz” dedi.

    İl Müftülüğü yetkilileri Kur’an-ı Kerim’de de midye konusunda kesin bir hüküm bulunmadığını belirterek, “Kıyı kesimlerinde yaşayanlar ıstakoz ve midye yiyorlar, bu onların kültürlerinde var” diye konuştu.
    http://www.iha.com.tr/haber/detay.aspx?nid=106578&cid=11

    B. Prof. Dr. Faruk Beşer cevaplıyor.
    Mezheplere göre yenilmesi caiz olan ve olmayan hayvanlar hangileridir? Midye yemek caiz midir?

    O size ancak şunları haram kıldı: Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan. Fakat kim kaçınılmaz şekilde mecbur kalırsa; saldırmamak ve zorunluluk sınırını aşmamak şartıyla. Çünkü gerçekten Allah bağışlayandır, merhamet edendir. (16- Nahl Suresi 115)

    De ki: Bana vahyolunanlar içinde bir kimsenin yiyeceği olarak leş, akıtılmış kan, domuz eti ki bu gerçekten pisliktir, Allah’tan başkası adına kesilmiş bir murdar dışında haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Kim kaçınılmaz şekilde mecbur kalırsa saldırmamak ve zorunluluk sınırını aşmamak şartıyla. Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, merhamet edendir. (6- Enam suresi 145)

    MİDYE, KARİDESİN HARAM KILINMASI
    Ayetlerde gördüğümüz gibi Kuran; 1- Leş, 2- Kan, 3- Domuz eti, 4- Allah’tan başkası adına kesilenler olarak haramlarını bu 4 maddede toplamıştır ve sadece bunların haram olduğunu da vurgulamıştır. Çok zor durumda kalıp da bu 4 maddeden biri dışında hiçbir yiyecek bulamayan kişinin aşırıya gitmemek şartıyla bunlardan yiyebileceği gibi bir detay da belirtilmiştir.

    Etrafımızdaki insanlara sorarak bir araştırma yapsak böyle bir zaruret durumuyla yüz yüze gelen yüz kişide bir kişi bile zor buluruz. (O da belki hayatında bir kez bu durumda kalmıştır.) Yani Kuran konuyu en detaylı şekilde açıklamıştır. Fakat buna rağmen mezheplerin, Kuran’da olmayan haramları, bu konuda da dinimize ilave ettiklerini görmekteyiz. Örneğin Türkiye’de en yaygın mezhep olan Hanefi’ye göre midye ve karides yemek haramdır.

    Ne yazık ki birçok kişi bu izahı dinin bir hükmü sanmakta ve Allah’ın bu nimetlerini kendilerine haram kılmaktadırlar. Mezhepler haram olan yiyecekler konusunda Kuran ile çelişmekle kalmamış, kendi aralarında da çelişmişlerdir. Mesela Maliki mezhebi Hanefi’nin haram kıldığı midye ve karidesi helal kabul eder. Maliki mezhebinin haram dediği at etiyse Şafi, Hanbelî gibi mezheplere göre helaldir. Büyük alimlerin (!) ilave haramları bunlarla bitmez.

    Azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan kurt, ayı, köpek, sincap, tilkinin dahil olduğu hayvanlar da bu haram edilenler listesindedir. Tırnaklarıyla kapıp avlayan kuşların eti de mezheplerce haram edilmiştir. Yılan, kurbağa, kaplumbağa, yengeç tipi hayvanlar da listeye dahildir. Kuran’ın izahlarını yeterli görmeyenler kendi örf, adetlerinde çirkin gördüklerini, uydurma hadislerle destekleyerek haram kılmışlardır.

    Oysa farklı farklı kültürlerde insanların yemek listesi de farklıdır. Örneğin kurbağa eti, at eti kimi kültürlerde hiç yenmezken, bazı ülkelerin kültürlerinde bunlar çok prestijli yemek sınıfındadırlar. Birçok kültürde ayı, aslan, kurt gibi vahşi hayvanları yeme alışkanlığı da olabilir.

    Kendi kültürlerine göre din oluşturanların bu saçma ve gereksiz ilaveleri, birçok farklı kültürde yaşayanlara gereksiz zorlukları beraberinde getirmiştir. Mesela ülkemiz gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede istiridye, midye ve karidesin haram kılınması beraberinde din adına zorlukları taşımıştır.

    Ayetlerde %1’den bile daha az ihtimalle karşılaşılacak durumları açıklayan Allah’ın, %90’dan daha fazla insanın karşılaşacağı midye, karides gibi yiyecekler haram olsaydı bunları açıklamaması hiç düşünülebilir mi? Mademki açıklanmamıştır, demek ki Allah bunları haram etmek istememiştir. Allah’ın haram etmediği her şey helal olduğuna göre demek ki bunlar afiyetle yenilebilir.

    — Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır, doğru yolu bulamamışlardır. (6- Enam Suresi 140)

    - De ki: Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? (10-Yunus Suresi 59)

    Ayetlerde görüldüğü gibi fazladan haramlar türetip midye, karides, at etine haram demek dinde titizlik, dinde takva olmak demek değildir. Bilakis Allah’ın haram kılmadığına haram demek Allah’a iftiradır, dine ihanettir, kitlelerin dinden kaçmasına sebep olmak demektir. Maide suresi 87. ayette Allah’ın helal kıldığı güzel şeylerin haram kılınmaması geçer. Bunu yapmak haddi aşmak olarak değerlendirilir. Ayetin “Ey iman edenler” diye başlaması bu ayette belirtilen haddi aşmanın “Ben Müslüman’ım” diyenler tarafından gerçekleştirildiğini gösterir. Demek ki “Ne olacak fazladan bir midye, karides haram olsun…” diyemeyiz. Din adına dine zorluk ilave etmek haddi aşmadır, sapkınlıktır, Allah’ın emirlerine karşı gelmek demektir.

    — Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haramlaştırmayın, haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez. (5- Maide Suresi, 87)

    1. http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=30283

    2.http://www.samanyoluhaber.com/ShowNews.aspx?NewsId=431430&AspxAutoDetectCookieSupport=1

    C. Midye yemek helal midir, haram mıdır?
    Süleymaniye Vakfı > Görüntülü Fetvalar > Yiyecekler Tarih: 14 Mayıs 2010
    Prof: Dr. Aziz Bayındır

    Soru: Peygamberimiz “denizin suyu temiz, ölüsü ise helaldir” buyurmuştur. Öyleyse neden bazı hocalarımız “midye helal değildir” diyorlar? Bir de domuz balığı var. İmam Malik “siz kendiniz buna domuz diyorsunuz” demekle helal olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Doğru olan nedir?

    Cevap: http://www.fetva.net/goruntulu-fetvalar/midye-yemek-helal-midir-haram-midir.html

    Selametle….

  75. Sayın Sedat
    Yaptığınız yorumda; “Şefaatin olduğunu ifade eden ayet sayısının, olmadığını ifade eden ayet sayısından fazla olduğunu ve hatta şefaatin olmadığını ifade eden ayet sayısının birkaç tane olduğunu” ifade ediyorsunuz.

    Şimdi, ilgili ayetlerden hangisinin sayıca daha çok olduğuna birlikte bakalım

    ŞEFAATİN OLMADIĞINI BEYAN EDEN AYETLER

    — Öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse bir başkası adına bir şey ödeyemez. Hiçbir kimseden herhangi bir şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz. Onlara yardım da edilmez. (2/Bakara, 48)

    — Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.(2/Bakara, 123)

    — Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın. İnkâr edenler ise zalimlerin ta kendileridir.(2/Bakara, 254)

    — Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, (kullarının) önlerindekileri ve arkalarındakileri bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür. (2/Bakara, 255)

    — Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/Yunus, 3)

    — Allah’ın yanında kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere kulluk ediyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimiz” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (10/Yunus, 18)

    — Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı günde (altı evrede) yarattı, sonra da Arş’a istiva etti. Sizin O’ndan başka bir dostunuz ve şefaatçiniz yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız? (32/secde, 4)

    — De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (39/Zümer, 44)

    — Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir yarar sağlamaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimseler için izin vermesinden sonraki durum müstesna. (53/Necm, 26)

    — O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Kendilerine yardım da edilmez. (44/Duhân, 41)

    — O gün kimse kimseye hiçbir fayda sağlayamayacaktır. O gün buyruk, yalnız Allah’ındır.(82/İnfitâr, 19)

    — Rablerinin huzurunda haşredileceklerinden korkanları onunla uyar. Onların O’ndan başka ne bir dostu vardır ne de şefaatçisi. (6/En’âm, 51)

    ŞEFAATİN OLDUĞUNU BEYAN EDEN AYETLER

    — O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (20/Tâhâ, 109)

    —Allah, onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan titrerler. (21/Enbiya, 28)

    — O’ndan başka yakardıkları şefaate sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler (bildiklerini doğru anlatanlar) müstesna. (43/Zühruf, 86)

    — Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Kalplerinden korku giderilince birbirlerine, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür. (34/Sebe, 23)

    HZ. PEYGAMBER’İN “KENDİNE BİLE NE YAPILACAĞINI BİLMEDİĞİNİ” BEYAN EDEN AYETLER:

    — De ki: “Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.” (7/Araf, 188)

    — De ki: “Ben, resuller içinden bir türedi değilim! Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Bana vahyedilenden başkasına da uymam! Ve ben, açıkça uyaran bir elçiden başkası da değilim.” (46/Ahkaf, 9)

    — De ki: “Allah dilemedikçe, ben kendime bile ne bir zarar, ne de bir fayda verme gücüne sahibim. Her milletin bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (10/Yunus, 49)

    — De ki: “Şüphesiz ben, size ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilirim.” (72/Cin, 21)

    HZ. PEYGAMBER’İN ALLAH’IN AZABINDAN HİÇ KİMSEYİ KURTARAMAYACAĞINI BEYAN EDEN HADİSLER:

    SAHİH-İ BUHARİ

    Fasıl: CENAZE BAHSİ Konu: Cenazeye gitmek; Tezkiye Ravi: Ümmü Ala` b. Haris Başlık: ÜMM-İ ALA RADYİALLÂHU ANHÂ’NIN OSMAN İBN-İ MAZ’ÛN RADİYALLÂHU ANH’I TEZKİYESİ HÂDİSİ Hadis: Ümmü Ala Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e biat eden kadınlardan idi. Ümmü Ala demiştir ki: (Hicret-i Seniyye`de) muhacirler kura ile (Ensâr arasında) taksim edilmişti. Bizim ailenin sehmine de Osman İbn-i Maz’ûn düşmüştü. Biz, Osman’ı evimizde konukladık. Fakat Osman (bir müddet sonra) sebeb-i mevti olan bir hastalıkla hastalandı. Vefatında gasledildi. Kendi elbisesi ile kefenlendi. Sonra Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem cenazeye geldi. Ben (cenazeyi tezkiye ederek): “Ey Ebû Sâib; Cenâb-ı Hak sana rahmet etsin! Senin hakkında bildiğim ve bu cemaate bildirmek istediğim şudur ki: “sen, Allâhu Teâlâ’nın (âhiret âleminde) kerem ve inayetine mazhar olmuş bir zatsın” dedim. Bunun üzerine Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: – “Allâhu Teâlâ’nın bu ölüye ikram ve inayet buyurduğunu neden biliyorsun?” suretinde sorgularına cevaben ben de: “Ya Resûlallâh, babam, (anam) sana feda olsun! Allah, (bu imanlı, tâatli kuluna ikram etmez de) ya kime ikram eder?” dedim. Bu defa da Resul-i Ekrem: “Osman İbn-i Maz’ûn ölmüştür. Ve Allah’a yemin ederim ki, ben de bu (mübarek) ölü için hayır ve saadet umarım. Yine Allah’a yemin ederim ki, ben, Allah’ın bir peygamberi iken bana (ve size yarın) Allah tarafından ne muamele edileceğini bilemem” buyurdu. Ümmü Ala demiştir ki: “Vallahi bundan sonra ben, kimseyi tezkiye etmeğe cesaret edemedim.” Hadis No: 620

    Fasıl: VASİYYETLERİN AHKÂMI BAHSİ

    Konu: Hz. Peygamber’in Kureyş’i İslam’a Daveti
    Ravi: Ebû Hüreyre Başlık: PEYGAMBERİMİZİN NÜBÜVVETİ, SAFA TEPESİNDE ÎRÂD EDİLEN BİR NUTUK İLE KUREYŞ SOYLARINI İSLÂM DİNÎNE DAVETİ

    Hadis: Rivayet olunduğuna göre, Müşârün-ileyh demiştir ki: Allah Azze ve Cell (En yakın kavim ve kabilen efradını azâb ile korkut!) ayet-i kerimesini inzal buyurduğunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı. (Safa tepesinde bir hutbe îrâd edip ezcümle) şöyle buyurdu: – “Ey Kureyş cemaati! (Yahut buna benzer bir hitap ile) Müslüman olup nefislerinizi Allah’ın azabından koruyunuz! Yoksa ben, Allah’ın azabından hiç bir şeyi sizden men edemem. Ey Abd-i Menâfoğulları! Sizden de ben Allah’ın azabından hiç bir şeyi def edemem. Ey Abbas İbn-i Abdilmuttalib! Senden de Allah’ın azabından hiç bir parçasını men edemem. Ey Resûlallah’ın babası hemşiresi Safiyye! Senden de ben Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kızı Fâtıma! Malımdan ne dilersen iste, (veririm. Fakat) Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.” Hadis No: 1170

    SÜNEN-İ NESAİ /VASİYETLER KİTABI /6- YAKIN AKRABAYA VASİYET OLUR MU?

    3584- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: “Yakın akrabalarını uyar” (Şuara suresi 214.) ayet nazil olunca Rasûlullah (s.a.v) Kureyş’i çağırdı, Kureyş’te toplandı. Rasûlullah (s.a.v) bazen tek olarak şahıslara bazen de halkın geneline hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Ka’b b. Lüeyoğulları, Ey Ka’b b. Mürreoğulları, Ey Abdi Semşoğulları, Ey Abdi Menafoğulları, Ey Hâşimoğulları, Ey Abdülmuttaliboğulları kendinizi ateşten koruyunuz. Ey Fatıma sen de kendini ateşten koru! Çünkü ben Allah’ın buyruğu karşısında size hiçbir şey yapamam. Ancak akrabalık hakkı vardır ki ben o bağdan dolayı sizlere bağlı bulunuyorum.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3585- Musa b. Talha (r.a)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Abdi Menafoğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz! Yoksa Allah katında size hiç bir şey yapamam. Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz. Allah katında sizin için hiçbir şey yapamam. Şu kadar ki aramızda akrabalık bağı vardır. Ben bu akrabalık bağını koparmam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3586- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) Şuara suresi 214. ayeti olan: “Yakın akrabalarını uyar” ayeti nazil olunca Kureyş’i topladı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Allah’ın azabından kendinizi koruyunuz. Allah’tan hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizden Allah’ın hiçbir azabını geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğlu Abbas! Allah’ın azabına karşı sana hiçbir faydam olamaz. Ey Rasûlullah (s.a.v)’in halası Safiye! Allah’ın sana karşı olacak hiçbir azabını senden geri çeviremem. Ey Muhammed kızı Fatıma! Benden ne istersen iste vereyim, yapayım fakat Allah’ın azabına karşı sana bir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3587- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), Şuara suresi 214. ayeti inince kalktı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi Allah’ın azabından koruyunuz. Çünkü Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Ey Abdi Menafoğulları! Size olacak olan Allah’ın azabından hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın sana vereceği azaptan hiçbir şeyi senden çeviremem. Ey Peygamber (s.a.v)’in halası Safiyye! Allah’ın azabına karşı sana da bir şey yapamam. Ey kızım Fatıma! Benden dilediğini iste fakat Allah’ın azabına karşı hiçbir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3588- Aişe (r.anha)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Yakın akrabalarını uyar (Şuara 214. ayet) nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ey Abdülmuttalib’in kızı Safiye! Ve Ey Abdülmuttaliboğulları! Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Dünyada malımdan istediğiniz kadar isteyin fakat ahiretteki azabı başınızdan savamam.” (Müsned: 24359)

    RİYÂZÜ’S SÂLİHİN

    331. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
    “Yakın akrabalarını uyar!” [Şu’arâ sûresi (26), 214] ayeti nazil olunca, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kureyş kabilesini toplantıya çağırdı. Onlar da geldiler. Peygamber aleyhisselâm kimine genel, kimine de özel olarak şöyle hitap etti:
    “Ey Abdüşemsoğulları! Ey Ka’b İbni Lüeyoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdümenâfoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Hâşimoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtar! Çünkü sizi Allah’ın azabından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle sizinle ilgimi kesmeyeceğim.”
    [Müslim, İman 348, 351. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsîru sûre (26) 2; Tirmizî, Tefsîru sûre (27) 2; Nesâî, Vesâyâ]
    İmâm Nevevî, Riyâzü’s Sâlihin, Erkam Yayınları, II. Cilt.

    Ayrıca sizlerin Allah’tan başka Mezhep imamlarınız, evliyalarınız, tarikat şeyhleriniz, ahret kardeşleriz vb. gibi birçok şefaatçileriniz varken ve bunlarında size şefaat edecekleri vaki iken bu konuda bu denli endişelenmenize gerek var mı!? Asıl endişelenmesi gereken benim. Çünkü benim Allah’tan başka ne bir dostum ne de bir şefaatçim var!

    Selametle…

  76. — Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir yarar sağlamaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimseler için izin vermesinden sonraki durum müstesna. (53/Necm, 26)
    BURADA ŞEFAATİ İZİN VERENLER YAPIYOR DİYOR NASIL ŞEFAATİ İNKAR EDİYORSUNUZ?
    ŞEFAAT TÜMÜYLE ALLAHINDIR AYETTE BELİRTİLDİĞİ GİBİ PEYGAMBERLERİN VE ŞEHİTLERİN ETTİĞİ ŞEFAATTE ONUNDUR ÇÜNKÜ ONUN İZNİYLE OLUYOR

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

    (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]

    (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]

    (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]

    (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]

    (Onlar, Onun rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]

    (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

    (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bakara 255]

    (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]

    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

    Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.

    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.

    Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

    (Artık şefaat edicilerin şefaati, onlara fayda vermez.) [Müddesir 48]

    (O gün zalimler için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]

    (Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.

    (Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]

    (Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]

    (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]

    (Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]

    Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.

    EE BÖYLE BİRBİRİNE ZIT AYETLER OLDUĞU ZAMAN SİZİN TUTTUĞUNUZ YOL NEDİR???

    BİRDE ŞUNU SORAYIM SİZ HZ. PEYGAMBER’İN ALLAH’IN AZABINDAN HİÇ KİMSEYİ KURTARAMAYACAĞINI BEYAN EDEN HADİSLERİ BAŞLIĞI ALTINDA VERDİĞİNİZ HADİSLERİ KABUL EDİYOR MUSUNUZ???EDİYORSANIZ NEDEN ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNA DELİL OLAN HADİSİ KABUL ETMİYORSUNUZ???Kİ SİZİN VERDİĞİNİZ HADİSİN ŞEFAATLE BİR İLGİSİ YOKTUR SADECE ÖLEN BİR KİMSE HAKKINDA PEYGAMBERLER ŞEHİTLER HARİCİNDE KESİN CENNETLİK DENMEZ BURADA VURGULANMAK İSTENEN BU Ala demiştir ki: “Vallahi bundan sonra ben, kimseyi tezkiye etmeğe cesaret edemedim.” Hadis No: 620İŞTE TEZKİYEYİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN SÖYLEMİŞTİR
    SİZ SADECE KURANA BAKMIYOR MUSUNUZ???

    ŞEFAATIN VARLIĞINA DAİR HADİSLER;
    Resulullah efendimiz açıklıyor
    Allahü teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor:

    (İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) (2)

    (Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) (3)

    (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) (4)

    (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) (1), (4)

    (Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) (1)

    (Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) (3)

    (Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) (5)

    (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) (6)

    Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (7)

    (Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) (8)

    (Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) (9)

    (Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) (7)

    (Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) (1)

    (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) (1), (4)

    (Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) (9)

    (Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) (4)

    (Medine’de ölenlere şefaat ederim.) (2)

    (Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) (4)

    (Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) (10)

    (Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) (10)

    (Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) (10)

    (Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) (2)

    (Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) (11)

    (Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) (11), (9)

    (Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan)

    Fasıl: VASİYYETLERİN AHKÂMI BAHSİ

    Konu: Hz. Peygamber’in Kureyş’i İslam’a Daveti
    Ravi: Ebû Hüreyre Başlık: PEYGAMBERİMİZİN NÜBÜVVETİ, SAFA TEPESİNDE ÎRÂD EDİLEN BİR NUTUK İLE KUREYŞ SOYLARINI İSLÂM DİNÎNE DAVETİ

    Hadis: Rivayet olunduğuna göre, Müşârün-ileyh demiştir ki: Allah Azze ve Cell (En yakın kavim ve kabilen efradını azâb ile korkut!) ayet-i kerimesini inzal buyurduğunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı. (Safa tepesinde bir hutbe îrâd edip ezcümle) şöyle buyurdu: – “Ey Kureyş cemaati! (Yahut buna benzer bir hitap ile) Müslüman olup nefislerinizi Allah’ın azabından koruyunuz! Yoksa ben, Allah’ın azabından hiç bir şeyi sizden men edemem. Ey Abd-i Menâfoğulları! Sizden de ben Allah’ın azabından hiç bir şeyi def edemem. Ey Abbas İbn-i Abdilmuttalib! Senden de Allah’ın azabından hiç bir parçasını men edemem. Ey Resûlallah’ın babası hemşiresi Safiyye! Senden de ben Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kızı Fâtıma! Malımdan ne dilersen iste, (veririm. Fakat) Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.” Hadis No: 1170

    SÜNEN-İ NESAİ /VASİYETLER KİTABI /6- YAKIN AKRABAYA VASİYET OLUR MU?

    3584- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: “Yakın akrabalarını uyar” (Şuara suresi 214.) ayet nazil olunca Rasûlullah (s.a.v) Kureyş’i çağırdı, Kureyş’te toplandı. Rasûlullah (s.a.v) bazen tek olarak şahıslara bazen de halkın geneline hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Ka’b b. Lüeyoğulları, Ey Ka’b b. Mürreoğulları, Ey Abdi Semşoğulları, Ey Abdi Menafoğulları, Ey Hâşimoğulları, Ey Abdülmuttaliboğulları kendinizi ateşten koruyunuz. Ey Fatıma sen de kendini ateşten koru! Çünkü ben Allah’ın buyruğu karşısında size hiçbir şey yapamam. Ancak akrabalık hakkı vardır ki ben o bağdan dolayı sizlere bağlı bulunuyorum.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3585- Musa b. Talha (r.a)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Abdi Menafoğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz! Yoksa Allah katında size hiç bir şey yapamam. Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz. Allah katında sizin için hiçbir şey yapamam. Şu kadar ki aramızda akrabalık bağı vardır. Ben bu akrabalık bağını koparmam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3586- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) Şuara suresi 214. ayeti olan: “Yakın akrabalarını uyar” ayeti nazil olunca Kureyş’i topladı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Allah’ın azabından kendinizi koruyunuz. Allah’tan hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizden Allah’ın hiçbir azabını geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğlu Abbas! Allah’ın azabına karşı sana hiçbir faydam olamaz. Ey Rasûlullah (s.a.v)’in halası Safiye! Allah’ın sana karşı olacak hiçbir azabını senden geri çeviremem. Ey Muhammed kızı Fatıma! Benden ne istersen iste vereyim, yapayım fakat Allah’ın azabına karşı sana bir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3587- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), Şuara suresi 214. ayeti inince kalktı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi Allah’ın azabından koruyunuz. Çünkü Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Ey Abdi Menafoğulları! Size olacak olan Allah’ın azabından hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın sana vereceği azaptan hiçbir şeyi senden çeviremem. Ey Peygamber (s.a.v)’in halası Safiyye! Allah’ın azabına karşı sana da bir şey yapamam. Ey kızım Fatıma! Benden dilediğini iste fakat Allah’ın azabına karşı hiçbir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)

    3588- Aişe (r.anha)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Yakın akrabalarını uyar (Şuara 214. ayet) nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ey Abdülmuttalib’in kızı Safiye! Ve Ey Abdülmuttaliboğulları! Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Dünyada malımdan istediğiniz kadar isteyin fakat ahiretteki azabı başınızdan savamam.” (Müsned: 24359)

    RİYÂZÜ’S SÂLİHİN

    331. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
    “Yakın akrabalarını uyar!” [Şu’arâ sûresi (26), 214] ayeti nazil olunca, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kureyş kabilesini toplantıya çağırdı. Onlar da geldiler. Peygamber aleyhisselâm kimine genel, kimine de özel olarak şöyle hitap etti:
    “Ey Abdüşemsoğulları! Ey Ka’b İbni Lüeyoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdümenâfoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Hâşimoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtar! Çünkü sizi Allah’ın azabından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle sizinle ilgimi kesmeyeceğim.”
    [Müslim, İman 348, 351. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsîru sûre (26) 2; Tirmizî, Tefsîru sûre (27) 2; Nesâî, Vesâyâ]
    İmâm Nevevî, Riyâzü’s Sâlihin, Erkam Yayınları, II. Cilt.
    EVET HİÇ KİMSE ALLAH İZİN VERMEDİKÇE KİMSENİN AZABINI KALDIRAMAZ KASTEDİLEN BUDUR YOKSA PEYGAMBERİMİZ HAŞA

    Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]

    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44
    BU VE BUNUN GİBİ AYETLERE TERS DAVRANMIŞ OLUR…BU İSE KESİNLİKLE Olmaz

    SENİN ŞEFAATİN OLMADIĞINI BEYAN EDEN AYETLER DEDİĞİN AYETLERİN İÇİNDE;

    — Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, (kullarının) önlerindekileri ve arkalarındakileri bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür. (2/Bakara, 255)

    — Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/Yunus, 3)

    — Allah’ın yanında kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere kulluk ediyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimiz” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (10/Yunus, 18)

    — De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (39/Zümer, 44)

    — Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir yarar sağlamaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimseler için izin vermesinden sonraki durum müstesna. (53/Necm, 26)

    BUNLARIN BİRKAÇI GAYRİMÜSLİMLER İÇİN VE İZİNLİ ŞEFAATTEN BAHSEDİYOR ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNA DAİR KESİN AYETLER VAR YAZDIM YUKARIDA

    BAKARA 48. AYETİ ŞEFAATİN VAROLMADIĞINA DAİR DELİL KOYMUŞSUN
    47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.

    48- Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz.

    BURADA İSRAİLOĞULLARINDAN BAHSETMİYOR MU???

    122- Ey İsrailoğulları! Size, her şeyden önce Âdem soyu içinde kitap ve nübüvvete aşina olmanız, ilâhî ahdin sorumluluğunu yüklenmiş büyük bir ümmet olmanız ve bir de Musa kavminden bulunmanız dolayısıyla hitap edildi, lakin dinleyenleriniz çok az oldu. Şimdi onları destekler mahiyette bir de İbrahim soyundan gelmeniz dolayısıyla bazı ihtar ve uyarılara muhatap tutulacaksınız. Kitap ehli ne demekmiş, nasıl olurmuş, gördünüz ya! Artık insafa gelerek aklınızı başınıza alarak vaktiyle size ihsan ettiğim nimetlerimi, nübüvvet nimetimi ve bilhassa ahir zaman nebisinin gönderileceğini bildiren va’dimi ve onun bir mukaddimesini teşkil eden geçmişteki devleti ve o zaman sizi bütün akıl sahiplerine üstün tuttuğumu hatırlayınız,

    123- Hatırlayınız da hiç kimsenin, bir başkası yerine hiçbir şey yapamayacağı, kimseden fidye kabul edilmiyeceği, şefaatin de bir fayda sağlamayacağı ve bunlara hiçbir taraftan yardım edilmeyeceği günden, o korkunç günün azabından korununuz! Bunlar size üçüncü defa olarak hatırlatılıyor. Geçmişteki o nimetlerin asıl sebebi neydi biliyor musunuz?
    BAKARA 123…YİNE İSRAİLOĞULLARI YANİ YAHUDİLER…

    DUHAN 41
    40- Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.

    41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.

    42- Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.
    SADECE ONUN MERHAMET ETTİKLERİ YARDIM GÖRÜR PEŞİNDEKİ AYETE GÖRE MERHAMET EDER ŞEFAAT İZİN VERİR YAHUT KENDİ BİZZAT AFFEDER İKİSİDE ASLEN ONUN AFFIDIR İNFİTAR 19.AYETTE BUNUN HÜKMÜ GİBİDİR

    SANA ENAM 51 KALIYOR ŞİMDİ ŞEFAATİN VAROLDUĞUNA DELİL AYETLER FAZLA DEĞİL Mİ

    KENDİ AĞZINLA;
    ŞEFAATİN OLDUĞUNU BEYAN EDEN AYETLER

    — O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (20/Tâhâ, 109)

    —Allah, onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan titrerler. (21/Enbiya, 28)

    — O’ndan başka yakardıkları şefaate sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler (bildiklerini doğru anlatanlar) müstesna. (43/Zühruf, 86)

    — Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Kalplerinden korku giderilince birbirlerine, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür. (34/Sebe, 23)
    BAKARA 254 ÜN PEŞİNDEKİ AYETİ HİÇ OKUDUNUZ MU?*?

    254- Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.

    255- Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
    SİZCE KURAN ÇELİŞKİLİ MİDİR?

    ŞEFAATİN OLMAYACAĞI GÜN HANGİ GÜNDÜR?
    Bakara 254- “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.”

    Ey Allah’a ve bütün peygamberlerine iman eden Muhammed ümmeti! (İbn Kesir, Ebu Amr, Yakup kırâetlerinde ‘nın ve “ta”ların tenvinsiz üstün okunması ile okunur. Bir kıyamet günü gelecek ki onda ne alım satım, fidye ve mübadele (değişme), ne dostluk, ne şefaat hiçbiri bulunmayacak o gün gelmeden önce alım-satım yapmak, Allah için kardeşlik ve dostluk sağlamak, şefaatçı ve yardımcı bulmak mümkün olan dünyadaki günlerde gerekli hazırlıkları yapmak üzere size herhangi bir sebeble bölüştürdüğümüz mallardan Allah yolunda nafakalar veriniz.

    Yani mallarınızın üzerinize farz olan haklarını eda etmek için zekâtlarınızı yerli yerine harcayınız, kâfirler gibi mallarınızı keyiflere, arzulara göre harcamayınız ve boşuna telef etmeyiniz veya farz olan hakları gizleyip de kendinizi cezaya uğratmayınız, unutmayınız ki Allah’a, peygamberlerine ve dehşetli güne ve bu emirlere iman etmeyen o kâfirler hep zalimdirler.

    Hakk’ın emrine bakmaz, hakkı yerli yerine koymaz, ilâhî sınırları aşarlar, neye güçleri yeterse çiğnerler, mücerred (soyut) delilleri dinlemezler, fiilen bir engelle karşılaşmadıkça hak-hukuk gözetmez saldırırlar, verilen sözleri mi bozmazlar, canlar mı yakmazlar, ırzlara mı geçmezler, gönüllerinin hükmettiği kadar vergiler mi almazlar, ibadethaneleri, hayır kurumlarını tahrib mi etmezler kısacası fiili bir direniş görmedikçe her haksızlığı yaparlar. Siz ise haksızlığın, inkârın ve zulmün giderilmesi ile görevlisiniz. Öyle ittifaklarla, bunlara karşı gereken savunma ve karşı koymayı hazırlamalısınız. Bunu yapmayanlar kendilerini ilâhî ceza ile yüzyüze getirirler.

    Ceza gününden korunmazlar da nihayet zulmü kendilerine yapmış olurlar. O gün herhalde gelecek, o kâfirler o zaman alışveriş ile fidye ve mübadele ile hiçbir iş göremeyecekler; ne dostları bulunacak, ne şefaat edenleri. Tapınıp sakladıkları ve Allah yolunda harcamadıkları altınlar, gümüşler ateşten damga olacak, alınlarını, böğürlerini dağlayacaktır.

    “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar müstesna olmak üzere (dünyada iken kötülükte) dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler.” (Zuhruf, 43/67) âyetinin delâletince o gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapanacak, bu felâketlerden ancak iman edip görevini yapan ve önceden korunan müttakiler müstesna olacaklardır. Bu bakımdan bu mertebe takvayı (korunmayı) elde etmek ve felâketten sakınmak için müminler o gün gelmeden önce görevlerini yapmalı; Allah yolunda harcamalar yapmalı, seve seve zekatlarını vermeli, kardeşliklerini güçlendirmeli, toplumlarını düzene koyarak hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalı, kâfirler gibi Allah’ın emrine aykırı davranıp da kendilerine yazık etmemelidirler.
    ENAM 51 DE BUNUN HÜKMÜ GİBİDİR
    ŞİMDİ SİZCE HALA ŞEFAAT YOK MUDUR?
    AYRICA ŞU SÖZÜNÜZE,
    Ayrıca sizlerin Allah’tan başka Mezhep imamlarınız, evliyalarınız, tarikat şeyhleriniz, ahret kardeşleriz vb. gibi birçok şefaatçileriniz varken ve bunlarında size şefaat edecekleri vaki iken bu konuda bu denli endişelenmenize gerek var mı!? Asıl endişelenmesi gereken benim. Çünkü benim Allah’tan başka ne bir dostum ne de bir şefaatçim var!
    SADECE ACIYARAK GÜLÜYORUM SENİN NE ŞEFAATİN OLUR ŞEFAATE DELİL OLARAK KENDİN GETİRDİĞİN AYETLERİ GÖRMEZDEN GELDİĞİN İÇİN NEDE ALLAHIN ALLAH HİDAYET VERSİN

  77. Mahşerde peygamberler de mi kendini düşünecek ve kendi derdine düşecek? “Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullah (asv)’ın şefaatine layık eyle” şeklinde bir duada bulunmak uygun mudur?

    Evet, sahih rivayetlere göre, mahşerin dehşetinden herkes, hattâ peygamberler dahi “Nefsî, nefsî – Nefsim, nefsim” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm “Ümmetî, ümmetî – Ümmetim, ümmetim” diyerek (Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân: 326, 327) ümmetini esirgemesini, korumasını, acımasını ve şefkatini gösterecektir. Buna göre “Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullah (asv)’ın şefaatine layık eyle.” şeklinde bir duada bulunmak uygundur.

    Hayatı boyunca ümmeti diyen, sıkıntı, keder ve ızdıraplarını herkesten derince vicdanında duyan Allah Resûlü (asv), ümmetinin dünya ve ahirette takılıp yollarda kalmaması; en önemlisi de cehennem azabına düşmemesi için çırpınıp durmuş, dua dua Allah’a yalvarmıştır.

    Ümmetinin ebedi helake götürecek yollara makas gibi kollarını gererek çıkmaz sokak diyen Allah Resûlü (asv), her fırsatta Yüce Mevla’dan ümmetinin affını, ahiret saadetini istemişti. İşte bir gece sabaha kadar, Hazreti İbrahim (as)in duası olan,

    “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36)

    mealindeki ayet ile; Hazreti İsa (as)’ın duası olan,

    “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118)

    mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp

    “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)”

    diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala Hazretleri:

    “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. (Müslim, iman, 346)

    Ve yine Peygamber Efendimiz (asv)’e

    “Elbette Rabbin sana ileride çok ihsanda bulunacak, tâ ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duha, 93/3)

    buyurulmuştu. Selef-i salihinden bazıları, “Kur’ân’da en ümit verici ayet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseler kurtulmadıkça Efendimiz (asv)’in razı olması düşünülemez.” demişlerdir. (Kurtubi, el-Câmi li Ahkami’l-Kur’an, Duha suresi 5. ayetin tefsiri) Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir.

    Peygamber Efendimiz (asv), hiçbir kimseye nasip olmayan bir hususiyet olarak şefaat-ı uzmâ (Buhari, Salat 56; Cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5-8) ve makam-ı mahmudla müjdelenmiştir. (İsra suresi, 17/79)

    Sürekli ümmetini düşünen ve ümmetinin afv ve mağfirete mazhar olması için dua dua yalvaran Şefkat Peygamberi (asv), gökler ötesinden gelen teklife tercih hakkını ümmetine ebedi hayatta en faydalı olanı seçmekle cevap vermişti:

    “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin (ümmeti icabet) yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75)

    Âhirette peygamberlerin hepsine mü’minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır (Buhârî, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81). Ancak peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefâatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. (Müslim, Fadâil, 2). Âhirette Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bu ilk şefâatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefâattır. (bk. Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 84)

    Cennet’te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek olan peygamber de Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (asv) bir hadisinde, “Cennet’te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim.” buyurmuştur (Müslim, İman, 85).

    Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaatinden bütün insanlık istifade edecektir. Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kan-ter içinde kalan insanlık, sıkıntı ve dehşet içinde bir an evvel bu atmosferden kurtulmaya çalışacak “Aman ne olur şefaat edecek birini bulalım” diyerek insanlığın babası Hz. Adem (as)’e koşacak. Hz. Adem (as), kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya (Aleyhimüsselam) gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed (asv)’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz (asv)’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberler bile “nefsî nefsî” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir kredilerinin olmadığını söyleyeceklerdir. (Buhari, Enbiya, 3; Tefsir, 17/5; Tirmizi, Kıyamet, 10)

    Mahşer yerinin eşi-benzeri görülmemiş bir şekilde insanın kan-ter içinde kaldığı bunaltan atmosferinden bir an evvel uzaklaşmayı isteyen beşer, Peygamber Efendimiz (asv)’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü (asv), arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla Rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme kredisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimiz (asv)’in nezd-i ilahideki hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat dalga boyundaki rahmeti ile kurtulacaklardır.

    Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp “Ümmetim! Ümmetim!” diye yakarışa geçecek, o esnada cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutacak ve gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayacak O’na “Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!” deninceye kadar başını yerden kaldırmayacak ve hep “Ümmetî! Ümmetî!” diye inleyecektir. (Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü’l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet, 10)

    Böylelikle Şefkat Peygamberi (asv)’in şefaatinden olabildiğince istifade edecek olanlar ise O’nun getirdiği mesaja iman ederek icabet eden ümmeti olacaktır. Zira Peygamber Efendimiz (asv)’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak “La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah” diyenlerin şefaat atmosferinden istifade edeceğini bildirmiştir. (Tirmizî, Daavat, 126; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/307)

    Mücessem rahmet olan ve Allah’ın engin rahmetinden istifade yollarını gösterip rehberlik eden Allah Resûlü (asv)’ın şefaati ile ümmeti, kabirden, haşirden, mahşer yerinden, sırattan, hesaptan, cennet ve cehenneme uzanan uzun yolda en tehlikeli yerleri Peygamber Efendimiz (asv)’e iman ve O’nun şefaati sayesinde geçecek ve hayal ufuklarını aşkın nimetlere mazhar olacaktır.

    Ümmeti içinde de Efendimiz (asv)’in engin şefaat kredisinden en çok istifade edecek olanlar ise en çok darda kalanlardır. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” buyurarak şefaat dairesinin ne kadar geniş olduğunu bildirmişlerdir.

    Evet, günah-ı kebaîr işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Rasulü Ekrem (asv)’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhû) O’na “Şefaat et! Şefaatin kabul görecektir.” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenab-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir:

    “Ya Muhammed! İrfa’ ra’seke, işfa’ tüşeffa’ – Ya Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.”

    İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasulü (asv)’ın, günah-ı kebâir işlemek suretiyle cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma manasında bir rahmet tecellisidir.

    Allah Resûlü (asv)’ın şefaatinden en çok büyük günah işleyip cehenneme düşmüş olanlar istifade etmekle birlikte, her mümin de Allah’ın rahmetinin farklı bir tecellisi olan şefkat atmosferinden istifade edecektir.

    Ümmetinden tevhid hakikatini arızasız inanıp temsil eden yetmiş bin insan Efendimiz (asv)’in şefaati ile sorgusuz-sualsiz, hesaba çekilmeden cennete girecektir. (Buhari, rikak,50; Müslim, iman, 369)

    Ve yine Allah Resûlü (asv)’in şefaati ile ümmetinden cennete girenler, sevaplarının üstünde makamlara, lütuflara nail olacaklardır. (Bu konudaki hadisler tevatür derecesindedir. bk. Kettani, Nazmü’l-Mütenasir fi ehadisi’l-mütevatir, 304 nolu hadis)

    Tabii ki Efendimiz (asv)’in şefaatinden istifade nisbeti, O’na iman etmeye, O’nun getirdiği dini rızay-ı ilahi eksen ve hedefli yaşamaya bağlıdır. Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (asv)’in ruhaniyatından, şefaatinden istifadeyi rızasına ve Efendimiz (asv)’e karşı duyulması gereken saygıya bağlamıştır. Efendimiz (asv)’in şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimiz (asv)’in tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir.

    Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaat atmosferinden olabildiğince istifade edebilmenin en önemli yolu nam-ı celil-i Muhammedî’yi (asv) her yerde dalgalandırmak, insanlığın ızdırap ızdırap üstüne kıvrandığı günümüzde O rahmet ve şefkat peygamberi ile insanları tanıştırmak, O’nu sevdirmek ve hayatımızı sünneti çizgisinde yaşamaktır. O’nun şefaatinden istifade yollarının en önemlilerinden biri de her fırsatta Allah Resûlü (asv)’e salat u selam okumak, ezan-ı Muhammedî’den sonra dua etmektir.

    Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaat atmosferinden olabildiğince istifade eden kullarından eylesin… (bk. Dr. Ergün Çapan, Efendimiz’in Ümmetine Düşkünlüğü, Yeni Ümit, Ocak – Şubat – Mart 2006 Sayı :71 Yıl :18)
    BUDA EK BİLGİ
    LÜTFEN YORUMLARIMI ATLAMADAN OKUYUNUZ

  78. — Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın yanında rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa tek bir ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir. (9/Tevbe, 31)
    EVET SADECE ALİ AKSOY VE ONUN GİBİLERİ EDİNEBİLİRSİNİZ(!)
    SİZ BİZİM ALİMLERİMİZİ HAHAMLARA BENZETEK KADAR HADDİ AŞMIŞSINIZ YAZIK
    BİZİM ALİMLER MÜÇTEHİT SİZİNKİLER NE???KİTAPLARINI OKUDUĞUNUZ GÖRÜŞLRİNİ TUTTUĞUNUZ KİMSELER KİM?
    YEMEK KONUSUNDA SİZİN SİTEDE MEZHEPÇİLERE GÖRE YEMEK Mİ İDİ NE İDİ BAŞLIĞI ORADA AÇIKLAMA VAR AMA BEN YİNEDE ŞÖYLE GÜZEL BİR ÇALIŞMA YAPIP KARŞINIZA ÇIKACAĞIM BEKLEYİN:)

  79. Soru: Kur’an-ı Kerim’in bazı ayetlerinde haram olan yiyecek-içeceklerden bahsederken sadece, murdar eti, domuz eti, putlara kesilen veya Allah’ın adı anılmadan kesilen etler ve şaraptan bahsediyor; oysa biz İslam’da başka bir çok şeyin de yenilmesinin haram olduğunu biliyoruz. Bazıları bu durumdan istifadeyle “Bu dört şeyin dışında kalan şeyler haram değildir; aksi takdirde onlar da Kur’an’da zikredilirdi” demektedirler. Bu iddiayı nasıl çürütebiliriz? Kur’an’da sadece dört şeyin zikredilmesinin sebebi ne olabilir acaba?

    Cevap: Ayetlerin açıklamasına geçmeden önce, konuyla ilgili başka bir çok yerde de işimize yarayacak bir hususa açıklık getirmemiz gerekir. O da şudur ki eğer biz bütün İlahi hükümleri en ince ayrıntılarına kadar Kur’an’dan öğrenebileceğimizi sanıyorsak, büyük bir yanılgı içerisindeyiz. Zira nice hükümler vardır ki onlar üzerinde ümmet ittifak içerisindedir. Ancak onların hiçbirisi (özellikle teferruatla ilgili olanlar) Kur’an’da zikredilmemiştir. Bu hükümlerin yegane kaynağı Sünnet’tir. Ancak bütün bunlardan Resulullah’a Allah tarafından bildirilen birer vahiydir. Ne var ki bunlar gayr-i Kur’ani vahiylerdir. Yani Resulullah’a bildirilen vahiyler iki kısımdır; bir kısmı mucize özelliğini taşıyan ve hem muhtevası hem de kalıpları Allah-u Teala’ya ait olan Kur’ani vahiylerdir. Bir kısmı ise mucize olmayan, muhtevası Allah’a, beyan etme şekli ise Resulullah’a ait olan gayri Kur’ani vahiylerdir ki bunlara hadis veya Resulullah’ın Sünneti diyoruz. Bunun böyle olduğunu ispatlayan bir çok ayet ve hadis vardır ki örneklerini geniş bir şekilde öğrenmek isteyen kardeşlerimize Ehl-i Beyt Mesajı dergisinin 20. Sayısında “Müctehit Peygamber” isimli makaleyi okumalarını tavsiye ediyoruz.
    Hakkında soru sorulan konu da aynı ölçülerle yorumlanması gereken bir konudur; yani Allah-u Teala birazdan açıklayacağımız sebepten dolayı yenmesi haram olan bazı nesnelerin haramlığını Kur’ani vahiyle açıklamış, birçoğunun haramlığını ise gayri Kur’ani vahiyle Resulü’ne bildirmiştir.
    Kur’an’da yenmesi haram olan sadece bazı şeylerin açıklamasına gelince, bunun sebebi şudur ki cahiliyet zamanında Müşrikler arasında bir çok diğer hurafi inanışlar gibi, nedensiz yere Allah’ın helal kıldığı bir takım nimetleri, yiyecekleri kendilerine haram kılmışlardı. Diğer taraftan gıda sıkıntısı çektiklerinde ise Allah’ın haram kıldığı bazı şeylerden yararlanmayı helal sayıyorlardı; murdar eti, domuz eti, kan ve putlar adına kesilmiş kurbanlar veya Allah’ın adı anılmadan kesilmiş hayvanlar gibi… Hatta bununla da kalmayıp bu yanlış ve hurafe uygulamalarını Allah’a isnad etmeğe ve bunun ilahi kitaplarda yazılı olduğunu iddia etmeğe kalkışıyorlardı.
    İşte Allah-u Teala bu hurafe düşünce ne uygulamayı baltalamak ve onu ortadan kaldırmak ve özellikle Müslümanların onlardan etkilenmemelerini sağlamak için, muhtelif münasebetlerde dört kez bu konuda ayet indirmiştir ki bunlardan iki tanesi (En’an, 145 ve Nahl, 115) Mekke’de hicret öncesi nazil olmuştur; iki tanesi ise (Bakara, 173 ve Maide, 3) Medine’de hicret sonrası nazil olmuştur. İşte bu durumu dikkate aldığımızda ayetlerin gerçek manası ortaya çıkmakta ve sorulan soru cevabını bulmaktadır. Adeta bu ayetlerde Allah-u Teala şöyle buyurmak istiyor: “Sizler neden sebepsiz yere Allah’ın helal kıldığı şeyleri kendinize haram kılıyorsunuz? Eğer gerçekten helal-haram derdiniz varsa, asıl haram olan sizin kaçındıklarınız değil, sizin kendinize helal sayıp çekinmeden yararlandığınız murdar eti, domuz eti, kan ve Allah’ın adı anılmadan veya putlar adına kesilen hayvanların etidir. Sonra yalan yere neden bunu Allah’a ve kutsal kitaplara isnad ediyorsunuz? O kitaplarda da haram kılınan sizin iddia ettikleriniz değil bu saydığımız şeylerdir. İslam Peygamberi’ne de nazil olan vahiylerde sizin haram bildiğiniz şeyler değil, asıl sizin helal saydığınız şeyler haram kılınmıştır. Murdar eti ve… gibi. Yukarıda adreslerini verdiğimiz ayetler yan yana getirildiğinde ve ayetlerin nüzul sebepleri dikkate alındığında bu gerçeği açıkça anlayabiliriz.
    İşte buradan anlıyoruz ki bu ayetlerde asıl amaç, bütün haramların açıklanması değil, müşriklerin helal yiyecekler yerine yaygın bir şekilde yararlandıkları bazı haramların açıklanmasıdır. Bunu ilmi bir ıstılahla açıklamak istersek, bu ayetlerdeki hasrdan (sınırlamadan) maksat, hakiki bir hasr ve sınırlama değil, izafi ve nisbi bir sınırlamadır. Yani Müşriklerin içerisinde yaygın olan ve helal sayılan haramlara yönelik bir açıklamadır sadece. İzafi ve nisbi hasrı (sınırlamayı) şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Diyelim ki birisi size “Hasan ve Hüseyin, ikisi de sana geldiler mi?” diye soruyor. Siz de “Hayır, sadece Hasan geldi” diyorsunuz. Şimdi sizin bu cevabınız, onun sorusuna yöneliktir. Bu cevaptan maksat Hasan’ın dışında kimsenin gelmediği değildir. Hasan’ın dışında başkaları da gelmiş olabilir. Ancak soru soran kimseyi onların gelip gelmediği ilgilendirmemektedir. Onun maksadı sadece Hasan ve Hüseyin’den hangisinin gelip gelmediğidir. Siz de “Hayır, sadece Hasan geldi” diyerek onun merakını gidermiş oluyorsunuz. Bu ayetlerde de böyle bir durum söz konusudur

  80. İnsan oğlunun hayatını devam ettirebilmesinin temel ihtiyaçlarından biri gıdadır.

    — İslama göre mümin bu ihtiyacını helal dairesi içerisinde gidermelidir.

    — Helal ve haram sınırına riayet etmek özellikle gıdalar konusunda ayrı bir önem taşımaktadır.

    — Helal ve Haram

    — Haram: Şariin (Allah’ın) işlenmesini kesin bir şekilde nehyettiği ; bu yasağa aykırı davranana ahirette ikabı, bir kısmında ise dünyada da şeri cezayı gerekli kıldığı şeylerdir.

    — Yani dinen yasaklanmış durumlardır.

    — Helal: Hakkında herhangi bir yasaklayıcı emrin bulunmadığı, şariin yapılmasına müsaade ettiği şeylerdir.

    — Yani dinen izin verilmiş, serbest bırakılmış konular demektir.

    — Mekruh: Haram mertebesinde olmamakla birlikte Şariin (Allah Teâla ya da Hz. Peygamber’in) işlenmesini kesin (ısrarlı) olmayan bir şekilde yasakladığı şeylerdir.

    — Tüm konularda olduğu gibi helal ve haram gıdalar konusunda da İslam dünyasında iki yaklaşım var:

    — 1- Batıyı ve Batılılaşmayı esas alıp, bu tarz dini temelli konuları önemsemeyen yaklaşım

    — 2- Nassın veya bir ibarenin zahir anlamına bağlı kalıp, taassub ve teşeddüd gösteren yaklaşım.

    — Helal ve haram konusunda ilkeler

    — 1- Helal ve haramı belirleme yetkisi sadece Allah’a (ve O’nun verdiği izin çerçevesinde Hz. Peygamber’e) aittir.

    — 32. De ki: Allah’ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde müminlerindir. İşte bilen bir topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz. Araf 32

    — قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آَمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَلِكَ نُفَصِّلُ الْآَيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

    — 157. Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar.Araf 157

    — الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ

    — Eşyada asıl olan ibahadır (serbestliktir).

    الاصل في الأشياء الإباحة

    Çoğunluk alimlere göre eşyada asıl olan serbestliktir. Haram olduğunu söylemek için delil istenir.

    Hanefiler genel itibariyle eşyada asıl olanın haramlık (hurmet) olduğu kanaatindedirler. Yani yeni ortaya çıkmış bir şey ilkten haram sayılıp, helal olduğuna dair delil istenir. Veya haram olmadığına dair bir delil istenir.

    — Helali haram, haramı helal kılmak şirke yakın günahtır.

    Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler. Nahl 116

    — وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَذَا حَلَالٌ وَهَذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ

    — Haram esas itibariyle habis ve zararlı şeylerde söz konusudur.

    —

    — İslamda sırf zarar ve habis olanlar yasaklanmış, sırf temiz ve faydalı olanlar ise helal kılınmıştır.

    — (Yahudilerle ilgili yasaklar ceza amaçlıdır).

    — Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.

    — رِجْسٌ مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ

    — De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.

    — فَإِنَّهُ رِجْسٌ

    — أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ

    — Helaller harama ihtiyaç bırakmayacak kadar çoktur.

    — İslam mutlaka alternatifini getirmiştir.

    — Maide, 4-5… Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’tan korkun. Allah’ın hesabı pek çabuktur.
    5. Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin (yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.

    — يَسْأَلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ (4)

    — الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ حِلٌّ لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ إِذَا آَتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ مُحْصِنِينَ غَيْرَ مُسَافِحِينَ وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ وَهُوَ فِي الْآَخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ

    — Haram konusunda hile de haramdır.

    — Bakara, 65: İçinizden cumartesi günü azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine: Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi elbette bilmektesiniz.

    — Araf, 166:Kibirlenip de kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık maymunlar olun! dedik.

    — وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ الَّذِينَ اعْتَدَوْا مِنْكُمْ فِي السَّبْتِ فَقُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ

    — فَلَمَّا عَتَوْا عَنْ مَا نُهُوا عَنْهُ قُلْنَا لَهُمْ كُونُوا قِرَدَةً خَاسِئِينَ

    — Harama götüren vasıtalar da haramdır.

    — İsra, 32: Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.

    — وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا

    — (2271)- Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) hamrla ilgili olarak on kişiye lanet etti: “(Hammaddesinden şarap yapmak maksadıyla) sıkana ve sıktırana, içene ve sâkilik yapana, (imalathâneden veya depodan, toptancıdan perakendeciye veya müstehlike kadar) taşıyana ve taşıtana, satana ve satın alana, bağışlayana, bunun parasını yiyene”. Tirmizî, Büyû 59, (1295); İbnu Mâce, Eşribe 6, (3381);

    — قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَعَنَ اللَّهُ الْخَمْرَ وَشَارِبَهَا وَسَاقِيَهَا وَبَائِعَهَا وَمُبْتَاعَهَا وَعَاصِرَهَا وَمُعْتَصِرَهَا وَحَامِلَهَا وَالْمَحْمُولَةَ إِلَيْهِ

    — İyi niyet haramı meşru hale getiremez

    — Müminun, 51:”Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin; güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyle bilmekteyim

    — يَا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا إِنِّي بِمَا تَعْمَلُونَ عَلِيمٌ

    — Bakara, 172: Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.

    — يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَاشْكُرُوا لِلَّهِ إِنْ كُنْتُمْ إِيَّاهُ تَعْبُدُونَ

    — Bir kimse (Hak yolunda) uzun sefere çıkar, saç­ları dağılmış, toza toprağa bulanmış bir hâlde ellerini semâya uzatarak: Yâ Rabbî, yâ Rabbî! diye duâ eder. Hâlbuki yediği haram, içtiği haram, giydiği haram (hâsılı) kendisi haramla beslenmiş olursa böylesinin duası nasıl kaböl edilir?» Müslim.

    — ثُمَّ ذَكَرَ الرَّجُلَ يُطِيلُ السَّفَرَ أَشْعَثَ أَغْبَرَ يَمُدُّ يَدَيْهِ إِلَى السَّمَاءِ يَا رَبِّ يَا رَبِّ وَمَطْعَمُهُ حَرَامٌ وَمَشْرَبُهُ حَرَامٌ وَمَلْبَسُهُ حَرَامٌ وَغُذِيَ بِالْحَرَامِ فَأَنَّى يُسْتَجَابُ لِذَلِكَ

    — « من جمع مالا حراما ثم تصدق به لم يكن له فيه أجر ، وكان إصره (اثمه) عليه »

    — Şüpheli şeylerden kaçınmak esastır. Harama düşmekten kaygı içinde olmak gerekir. (Ancak burada (faizdeki gibi) şüphe hakikat makamında değildir,

    — «Şüphesiz halâl aşikâr, haram da aşikârdır; ama ‘aralarında bir takım şüpheli şeylervardır ki, onları insanlardan birçoğu bilmez. İmdi bu şüp­helerden kim korunursa dîni ve ırzı için berâet almıştır. Her Mm bu şüp­helere düşerse harama konar. Korunan bir yerin etrafında hayvan otla­tan çobanın hayvanlarını oraya kaçırması yakıncactk olduğu gibi.

    — Dikkat!.. Her hükümdarın bîr mahrûresi vardır. Dikkat!.. Allah’ın mahrûsesİ de haram kıldığı şeylerdir. Dikkat!.. Bedende bîr et parçası vardır ki, bu parça işe yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur; bozuk olursa bütün beden bozulur. Dikkat!.. O da kalptir.» Buhari ve Müslim.

    — سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنْ النَّاسِ فَمَنْ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ أَلَا وَإِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ أَلَا وَهِيَ الْقَلْبُ

    — Haramlar herkes için geçerlidir

    — Nisa, 105: Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab’ı hak ile indirdik; hainlerden taraf olma!

    إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيمًا

    — Zaruretler memnu olan şeyleri mubah kılar.

    — Bakar, 173: Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.

    — Maide, 3: Leş, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile) vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile) canavarların yediği hayvanlar -ölmeden yetişip kestikleriniz müstesna- dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır. Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş olmamak üzere açlık halinde dara düşerse (haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
    Enam, 145: De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir- ya da günah işlenerek Allah’tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum. Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.

    — Nahl, 115: (Allah) size, sadece ölü hayvanı kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanı haram kıldı. Ancak kim mecbur kalırsa (başkalarının haklarına) saldırmaksızın, sınırı da aşmadan (bunlardan yiyebilir). Çünkü Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

    — فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (173)bakara

    — فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ غَيْرَ مُتَجَانِفٍ لِإِثْمٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (3)maide

    — فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (145)Enam

    — فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (115)nahl

    — Allah temiz olan şeyleri (Tayyibât) helal; Pis olan şeyleri (habâis) haram kılmıştır.

    — Maide, 5: . Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır.

    — Nisa, 2: Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük bir günahtır.

    — Maide,100: De ki: Pis ve kötü ile temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün çokluğu tuhafına gitse (yahut hoşuna gitse) de (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri! Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.

    — Bakra, 167: Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.

    — قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ

    — وَآَتُوا الْيَتَامَى أَمْوَالَهُمْ وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيثَ بِالطَّيِّبِ وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا (2)Nisa

    — قُلْ لَا يَسْتَوِي الْخَبِيثُ وَالطَّيِّبُ وَلَوْ أَعْجَبَكَ كَثْرَةُ الْخَبِيثِ فَاتَّقُوا اللَّهَ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (100)Maide

    — يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا أَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِآَخِذِيهِ إِلَّا أَنْ تُغْمِضُوا فِيهِ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ

    — Tayyib ve Habis Kavramları

    — Hakkında nass bulunmayan helal-haram konularında temel kriter olarak alınmıştır.

    — Tayyibat:

    — hoşa giden, beğenilen şeyler

    — Yenilmesi helal olan yiyecek

    — Usulüne uygun olarak kesilmiş hayvan

    — Verimli ve temiz toprak

    — Salih amel sahibi erdemli insanlar

    — Habâis:

    — İğrenç olan ve temiz olmayan şeyler

    — Haram şeyler

    — Münafık ve kafir

    — Kalitesiz kötü mal

    — Haramlar sadece Kur’an’dakilerle sınırlı mıdır

    — Haramların tadat edildiği ilgili ayetlerde yasaklanan hayvansal gıdalar (leş, akıtılmış kan, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar ve domuz eti olmak üzere) 4 tanedir. Bunlar ikisi mekkî (Enam, Nahl), diğer ikisi Medenî (Bakara, Maide) dört surede tekrarlanmaktadır.

    — 1- Bu ayetlerin ortak özelliği, hepsinde “hasr” (sınırlama, kayıtlama) edatı kullanılmış olmasıdır. Yani sayılan bu 4 sınıf haricinde haram gıda olmadığını ifade etmektedir.

    — 2- Ayrıca Hz. Peygamber (ass) in, yağ, peynir ve yaban eşeğinin helal olup olmadığı sorulduğunda “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldıkları, Haram da, Allah’ın kitabında hatam kıldıklarıdır. Hakkında bir açıklamada bulunmadıkları ise mubah (serbest) olan şeylerdir. (Tirmizi, Libas, 6). cevabını verdiği rivayet edilir.

    — İbn Abbâs, İbn Ömer ve Hz. Âişe gibi sahabilerin haram olan gıdaları ayetlerde ifade edilenlerle sınırlı gördükleri rivayet edilir.

    — Ancak Hz. Peygamber’in (ass) ayetlerde yer alanlar dışında

    — Köpek dişleri ile avlanan ve kendini savunan yırtıcı hayvanların

    — Pençeleri ile avlanan ve saldıran yırtıcı kuşların

    — Evcil eşeklerin vs.

    — Etini yemeyi yasakladığına dair rivayetler de mevcuttur.

    — Çelişki nasıl giderilecek?

    — 1. İhtimal: haram gıdaların ayetlerdekilerle sınırlandırılması (hasr) hükmü, hadislerle kaldırılmıştır.

    — 2. İhtimal: ayetler hasr ifade etmemektedir. Çünkü cahiliye dönemindeki bazı inanışları reddetmek gibi özel bir bağlama sahiptir.

    — 3. İhtimal: Ayetlerde yer almayan yani Hz. Peygamber tarafından konulan yasaklamalar, haramlık (tahrîm) değil, kerahet ifade etmektedir.

    — Hanefiler ve Malikiler Kur’an’da açıkça yasaklanmayan hususlarda “haram” ifadesini kullanmama konusunda hassasiyet göstermişlerdir.

    — Malikiler ve Hanefiler bu sebeple, ayetler dışında sabit olan hükümlerde:

    — “Mekruh”

    — “Yenilmez (la yükelü)”

    — “Yenilesi yasaklanmış” gibi ifadeler kullanmışlardır.

    — İhtilaflı Bir Kriter

    — Hayvansal gıdaların haramlık ve helalliğinin tespitinde Şâfii ve Hanbelîler: “(Özellikle Hz. Peygamber dönemi için)Arapların beğeni veya tiksinti duyması”nı bir kriter olarak kabul etmişlerdir.

    — Ancak Cessâs ve Râzi buna karşı çıkmışlar; ve Hz. Peygamber’in keler yemekten tiksindiği halde yenmesine izin verdiğini delil getirmişlerdir.

    — Ayrıca Şafiiler hayvanların eti helal ve haram olanlarını tespitte kriter olarak, Köpek dişleri bulunsa bile insana saldırmayan, insandan kaçan hayvanların yenmesini helal saymışlardır, tilki gibi.

    — Hanefiler ise esas itibariyle görünüme ve selim insan fıtratına tiksinti verici olmamasına dikkat çekmişlerdir.

    — Hayvanların eti helal ve haram olanlarını tespitte bir diğer kriter ise hayvanın yediği yiyeceklerdir.

    — Leş ve pislik yiyen (çoğunlukla bunlarla beslenen) hayvanların yenilmesi genel itibariyle helal görülmemiştir.

    — İslamın getirdiği helal ve haram anlayışı gayet kolay ve anlaşılırdır.

    — Enam, 119: Üzerine Allah’ın adı anılıp kesilenden yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz yemek zorunda kaldığınız dışında, haram kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu bir çokları bilgisizce kendi kötü arzularına uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin haddi aşanları çok iyi bilir.

    — وَقَدْ فَصَّلَ لَكُمْ مَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ إِلَّا مَا اضْطُرِرْتُمْ إِلَيْهِ وَإِنَّ كَثِيرًا لَيُضِلُّونَ بِأَهْوَائِهِمْ بِغَيْرِ عِلْمٍ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِالْمُعْتَدِينَ

    —
    Helal ve Haram Konularında taabbudî (sadece Allah emrettiği için yapılan, sebebi/illeti kesin anlaşılamayan) karakter baskındır.

    — Helal ve haram kılmada en belirgin ilkelerden biri mükellefi sınamak olmakla birlikte,

    — insanlık için hayırlı olanı gerçekleştirme, ondan zorluğu kaldırma, insanın bedenî, rûhî, aklî ve toplumsal maslahatını gerçekleştirme ve mefsedetleri onlardan giderme gibi esaslara da dayanır.

    — Mülk, 2: O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.

    — الَّذِي خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيَاةَ لِيَبْلُوَكُمْ أَيُّكُمْ أَحْسَنُ عَمَلًا وَهُوَ الْعَزِيزُ الْغَفُورُ

    — Enbiya, 35: Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.

    — كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ

    — Yiyecek Kategorileri

    — Hayvanlar

    — Kur’an’da iyi ve temiz şeylerin helâl, pis şeylerin haram kılındığı (el-Mâide 5/5; ei-ATâf 7/157),

    — açıkça yasaklananlar dışında yeryüzündeki yenilebilir maddelerin, bu arada hayvan etlerinin kural olarak helâl (el-Mâide 5/1; el-En:âm 6/145; en-Nahl 16/115-116),

    — Meyte, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen (el-Bakara 2/173; el-En’âm 6/145; en-Nahl 16/115),

    — kendiliğinden ölen, boğulmuş, vurulup öldürülmüş, uçuruma yuvarlanıp ölmüş veya boynuzlanıp öldürülmüş, yırtıcı hayvanlar tarafından öldürülüp bırakılmış, kutsanan taşlar üzerine kesilip kurban edilmiş hayvanların haram kılındığı, eğitilmiş avcı hayvanların yakaladığı (veya Öldürdüğü) hayvanların helâl olduğu (el-Mâide 5/3-4),

    — حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ وَالدَّمُ وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ وَالْمُنْخَنِقَةُ وَالْمَوْقُوذَةُ وَالْمُتَرَدِّيَةُ وَالنَّطِيحَةُ وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ وَمَا ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلَامِ ذَلِكُمْ فِسْقٌ

    — Allah’a büyükbaş ve küçükbaş hayvanların kurban edilmesi (el-Hac 22/28, 34, 36; el-Kevser 108/2),

    — üzerine Allah adı anılmadan kesilen hayvanların yenilmemesi gerektiği (el-En’âm 6/121)

    — ve deniz hayvanlarının yine kural olarak helâl sayılması (el-Mâi­de 5/96) gibi

    — fıkhı hükümler bulunmaktadır;

    — Yahudilere de tırnaklı hayvanların, sığır ve davarın iç yağlarının haram kılındığı bildirilmiştir (el-En’âm 6/146).

    — Hadislerde ise âyetlerde zikredilen hususların açıklanmasından başka,

    — hayvanlara şefkat ve merhametle davranmaktan şer’î kesim usullerine,

    — salya ve artıklarının temizliğinden

    — verdikleri zararların tazminine kadar birçok konuda ayrıntılı hüküm ve tavsiyelerin yer aldığı görülür.

    — Eti Yenen ve Yenmeyen Hayvanlar.

    — İnsanın beslenmesinde önemli bir yeri olan hayvanî gıdalarla ve bilhassa hayvan etleriyle ilgili olarak İslâm dininin getirdiği kayıtlayıcı hükümler, bu konuda yeryüzünde mevcut gelenekler ve inanç çevreleri arasında orta bir yolu temsil ettiği gibi önceki semavî dinlerle ve insan tabiatıyla da uyum gösterir.

    — İncil

    — Yeni Ahid’de do­muzun haram kılındığına dair açık bir ifa­denin yer almaması, üstelik ağza giren şeyin değil ağızdan ve kalpten çıkan şey­lerin insanı kirleteceği (Matta, 15/11, 18; Markos, 7/15-23), çarşıda satılan her şeyin yenebileceği (Korintoslular’a Birinci Mektup, 10/25) gibi ifadeler, Tevrat’ta yer alan haramların hıristiyanlar tarafından sonradan helâl sayıldığı ve İncil’in de bu yönde tahrif edilerek yeme içme sınırının çok geniş tutulduğu izlenimini vermektedir

    — Câhiliye Arapları’nın deve ve koyun gibi esasen eti yenen hayvanlardan belirli özelliklere sahip olanlara özel isimler verip kutsallık atfetmelerinin, onları putlara kurban adayarak veya serbest bırakarak kendilerine haram saymalarının Kur’an’da (el-Mâide 5/103; el-En’âm 6/136, 138-140,143-144) ve hadislerde (Buhârî, ‘”Akika”, 3, 4; Müslim, “Edâhî”, 38) kınanması da yine İslâm’ın bu konuda orta bir yol takip etmesinin sonucudur.

    — Kur’ân-ı Kerîm’de,

    — yenmesi mûtat olan deve, sığır ve koyun gibi tür­lere veya deniz hayvanlarına çeşitli vesi­lelerle yapılan atıflar hariç etleri yenile-bilecek hayvanlarla ilgili bir döküm verilmemiş,

    — yenilmemesi gerekenler içinde de sadece domuzun adı bildirilmiştir.

    — Bu husustaki diğer yasaklar daha çok hayvanın ölüm şekli, kesim usul ve amacıyla ilgilidir (el-Mâide 5/3; el-En’âm 6/121, 145)

    — Kur’an’ın ifade tarzından, yiyecek­ler için İslâmiyet’te temel kuralın helâllik olduğu, aksi yönde delil bulunduğu takdirde haramlık hükmünün söz konusu edilebileceği anlaşılmaktadır.

    — Hadislerde

    — bununla ilgili daha ayrıntılı hükümlerin yer aldığı ve bazı ölçülerin getirildiği, bunların da netice itibariyle Kur’an’daki ilkeleri açıklayıcı mahiyette olduğu görülür.

    — Meselâ hadislerde köpek dişli yırtıcı hayvanların ve pençeli yırtıcı kuşların etlerinin yenmeyeceğinin belirtilmesi (Müs­lim, “Şayd”, 15, l6;Ebû Dâvûd,”Eçinıe”, 32; Tirmizî, “Şayd”, 9, 11) veya bazı hay­van cins ve türleriyle ilgili özel açıklamalar böyledir.

    — İhtilafın Sebepleri

    — Hz. Peygamber’in yi­yecekler konusundaki uygulamalarının ve şahsî tercihlerinin daima dinî bir emir ve yasak olarak değerlendirilmemesi gerektiği,

    — bu husustaki hadislerin sahih kabul edilip edilmemesi,

    — aynı konuda farklı rivayetlerin bulunabilmesi,

    — âyet ve hadislerde geçen ilke ve ölçülerin yorumlanması ve somut olaylara indirgenmesinin zorluğu,

    — bölgeler arasında örf, âdet ve hayvanları adlandırma farklılığının bulunması gibi birçok etken

    — – fıkıh mezheplerinin, hatta mezhep içinde fakihlerin farklı görüş geliştirmelerine yol açmış, sonuçta eti yenen ve yenmeyen hayvanlar üzerine klasik dönem fıkıh literatüründe zengin bir bilgi birikimi oluşmuştur.

    — ÖRNEKLER

    — Sığır, davar, deve, tavşan, tavuk, kaz, ördek, hindi gibi evcil

    — ve geyik, ceylan, dağ keçisi, yabani sığır ve zebra gibi vahşi hayvanlarla

    — pençeleriyle kaparak avlanmayan güvercin, serçe, bıldırcın, sığırcık, balıkçıl gibi kuşların helâl olduğunda fa­kihler görüş birliği içindedir.

    — Çekirge de sünnette yenebileceğine

    dair özel hüküm bulunması sebebiyle helâldir (Bu­hârî, “Zebâ’ih”, 13; Müslim, “Zebâ’ih”, 52; İbn Mâce, “Et’ime”, 3!).

    — Bu sayılan hayvanların bir kısmının helâlliği “en’âm” veya “behîmetü’l-en’âm” adlandırmasıyla Kur’an’da tasrih edilmiş (el-Mâide 5/1; el-Hac 22/28, 30), diğerleri de Kur’an’in “yiyiniz” dediği iyi ve temiz şeyler (tayyi-bât) kapsamında kabul edilmiştir.

    — Domuzun haram olduğu Kur’an’ın açık hükmüyle sabittir (el-Bakara 2/173; el-Mâide 5/3; el-En’âm 6/145; en-Nahl 16/ 115).

    — Bundan başka,

    — a) Yırtıcı hayvanlar grubundan olan, yani

    alt ve üst çenelerindeki dört uzun ve sivri dişiyle kapıp avlanan ve kendisini bu yolla savunan -evcil olsun olmasın- kurt, aslan, kaplan, pars, maymun, sırtlan, köpek, kedi gibi hayvanlar;

    — b) Pençesiyle kaparak avlanan doğan, şahin, kartal, akbaba gibi yırtıcı kuşlar;

    — c) Yırtıcı olmamakla birlikte kuzgun, karga gibi leş ve pis şeyler yiyen kuşlar;

    — d) Tabiatı itibariyle İğrenç bulunan yılan, fare gibi hayvanlar;

    — e) Ak­rep, sinek ve böcek gibi zararlılar

    — fakihlerin büyük çoğunluğu tarafından haram görülmüştür.

    — En Geniş Mezhep Malikiler

    — Bazı Mâliki fakihleri, âyette açıkça belirtilen domuz dışındaki hayvanların yenmesini kural olarak caiz görürken mezhepte meşhur görüş gerek aslan, kaplan gibi yırtıcı hayvanların gerekse şahin, kartal vb. yırtıcı kuşların veya pislikle beslenen karga gibi kuşların yenmesinin mekruh olduğu yönündedir.

    — Bu âlimler, âyetteki genel iznin ilgili ha­dislerle sınırlanamayacağı, fakat hadislerin de yok sayılamayacağı noktasından hareket etmişlerdir.

    — İhtilafın sebebi

    — Bu görüş ayrılığı bir öl­çüde Kur’an ile sabit hükümlerin hadislerle neshedilmesine, daraltılmasına veya genişletilmesine dair usul ayrılıklarından kaynaklanmaktadır.

    — Ayrıca hangi hayvanların köpek dişi veya saldırganlık özelliği taşıdığının tesbiti, bazılarının şeklen köpek dişi olsa bile fonksiyon açısından köpek dişi sayılıp sayılamayacağı, hayvanın tabiatı icabı iğrenç olup olmadığında farklı değerlendirmelerin yapılabilmesi, keler (semender) gibi bazı hayvanlar hakkında ayrıca hadislerin bulunması ihtilâfı genişletmektedir.

    — Eti yenen hayvanların tespitinde çerçeveyi en dar tutanların Ha-nefîler; en geniş tutanların ise Mâlikîler olduğu söylenebilirse de bu çerçeve içinde pek çok ayrıntı ve görüş farklılığı bulunmaktadır.

    — Meselâ Hanefîler’e göre yukarıda sayılanlara ilâve olarak çakal, sincap, tilki, kirpi, gelincik, köstebek, kertenkele, keler, salyangoz gibi hayvanlar ve her türlü haşerat haram kabul edilir.

    — Bunlardan bir veya birkaçını caiz gören mezhepler ve fakihler yanında ayı, fil, kurt, çakal, kedi etini mubah sayan âlimler de vardır.

    — Yabani tavşan büyük çoğunluğa göre helâl, aralarında Abdullah b. Amr b. Âs’ın da bulunduğu bazı âlimlere göre ise tahrîmen mekruhtur.

    — Dört mezhepte genel kabul gören görüş evcil eşek etinin haram olduğudur. Bunu bazı Mâliki fakihlerinin tenzîhen mekruh saydığı, hatta bazı sahâbîlerin ve Hanefîler’den Bişr b. Gıyâs el-Merîsî’nin helâl gördüğü rivayet edilir.

    — At eti, Şâfıî ve Hanbelî hukukçuları İle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve Muhammed’e, ayrıca bazı Mâliki hukukçularına göre helâldir. Hanefî mezhebinde yaygın görüşe ve bazı Mâliki hukukçularına göre yenmesi caiz ise de tenzîhen mekruhtur.

    — Ebû Hanîfe’den nakledilen meşhur görüşe göre de tahrîmen mek­ruh ve bazı Mâlikîler’e göre haramdır.

    — Kanguru da tavşana kıyasla caiz sayılabilir. (O. ÇEKER)

    — Hayvanlar Annelerine tabidir.

    — Eti yenen bir hayvanla eti yenmeyen bir hayvanın çiftleşmesinden doğan hayvanların etlerinin yenip yenmeyeceği tar­tışmalıdır. Doğan yavrunun annesine tâbi olduğunu söyleyen Hanefîler’e göre at ile eşeğin çiftleşmesinden doğan katır hüküm itibariyle annesine bağlıdır. At eti­ni helâl sayanlara göre atın doğurduğu katırın eti de helâldir, fakat eşeğin doğur­duğu katırın eti helâl değildir.

    — Mâlikîler de anneyi esas almakla birlikte doğan hayvanın şeklen eti yenmeyen hayvana benzemesi halinde annesi ne olursa olsun etinin yenmeyeceğini söylerler.

    — Şâfi-îler ve Hanbelîler ise erkek veya dişiden birinin etinin yenmemesinin yavrunun etinin haramlığı İçin yeterli olduğu görü­şündedirler. Onlar erkek ve dişinin ikisini de asıl kabul edip, “Bir şeyde haramlık ve helâllik ihtimali eşit olunca haram oluşu tercih edilir” prensibini esas alırlar. Katır etini, iki farklı cinsten hayvanın çiftleş­mesinden doğan yavrunun etiyle ilgili bu temel yaklaşımdan ayrı olarak ele alıp bazı âyet ve hadislere dayanarak haram ve­ya mekruh sayan İslâm âlimleri yanında İbn Hazm gibi helâl olduğunu söyleyenler de vardır

    — Kümes Hayvanları

    — Tavuk, kaz, ördek ve hindi gibi kümes hayvanlarının esasen helâl olmasına rağ­men dinen necis sayılan maddelerle beslendikleri takdirde bekletilmeden kesilip yenmeleri bütün mezheplere göre mek­ruhtur;

    — hatta Ahmed b. Hanbel’den ha­ram olduğu yönünde bir görüş de riva­yet edilir. Bu hayvanların bir süre temiz gıda ile beslenmesinden sonra yenme­leri daha uygun olur.

    — Bu süre için iki, üç, on veya kırk gün gibi bazı rakamlar veriliyorsa da Hanefî fakihi Serahsî’nin ifade­sine göre böyle bir tesbit yerine hayvandaki pis kokunun gitmesini sağlayacak kadar bir süre esas alınmalıdır.

    — Kuşlar

    — Kuşların etinin yenilebilirliği hakkında genel ölçü pençeli ve pis (habîs) olmamalarıdır.

    — Mâlikîler’in çoğunluğu, yırtıcı hayvanlar gibi kuşların da pençeleriyle avlanıp avlanmamasını dikkate almaksızın hepsini helâl sayar.

    — Bazılarında ihtilâf bulunmakla birlikte keklik, bıldırcın, serçe, sığırcık, bülbül, güvercin, kumru, kırlangıç, papağan, baykuş, turna, toy, toygar, saksağan, bağırtlak ve deve kuşunun eti helâldir.

    — Saksağan, kırlangıç ve baykuş Şafiî ve Hanbelîler’e, papağan ve tavus ise yalnız Şâfiîler’e göre haramdır.

    — Hüdhüd Hanefî ve Mâlikîler’e göre mekruh,

    Şâfıî ve Hanbelîler’e göre haramdır.

    — Yarasa Hanefî ve Mâlikîler’e göre mekruh (veya haram), Şafiî ve Hanbelîler’e göre haramdır.

    — Göçeğen kuşu (surad) Hanefîler’e göre

    mekruh, diğerlerine göre he­lâldir.

    — Kartal, atmaca, şahin, doğan, kerkenez ve delice gibi avcı kuşlarla akbaba ve pençesiz de olsa kuzgun, karga gibi leş yiyen diğer kuşlar ise çoğunluğa göre haramdır.

    — Haşerat

    — Yerin altında veya üstünde yaşayan her tür böcek, sinek, örümcek, kırkayak, tırtıl, meyve kurdu, akrep, yılan, kertenkele, keler, kurbağa, salyangoz, fare, köstebek vb. hayvanların yenmesi haramdır.

    — Mâlikîler’in çoğunluğu, yukarıda belirtilen temel görüşlerine uygun biçimde bu tür hayvan ve böcekleri yemenin helâl olduğunu söylemiştir. Haşarat türüne giren çekirgenin helâl olduğunda ise ihtilâf yoktur.

    — Deniz Ürünleri

    — Deniz avının ve denizden gelen yiyeceğin helâl olduğunu (el-Mâide 5/96) ve buradan taze et yendiğini (el-Fâtır 35/12) ifade eden âyetlerle deniz suyuna dair bir soruya Hz. Peygamber’in verdiği, “Onun suyu temiz, meytesi (içinde ölen) helâl­dir” (Ebû Dâvûd, “Taharet”, 4); Tirmizî, “Taharet”, 52) şeklindeki cevapla, haklarında özel hüküm bulunmayan konularda mubahlığın esas alınacağı ve pis şeylerin yenilemeyeceği gibi genel prensipler suda yaşayan hayvanlara dair hüküm­lerin temelini teşkil eder.

    — Bu delilleri, ka­ra hayvanlarıyla ilgili yaklaşımlarına pa­ralel bir şekilde yorumlayan Hanefîler sadece balık (semek) türündeki su ürün­lerinin helâl olduğunu, midye, İstakoz, karides gibi hayvanların etinin yenmeyeceğini söylerken

    — Mâlikîler bütün su ürünlerini helâl kabul ederler.

    — Şâfıîler, temel­de su ürünlerinin hepsini helâl saymakla birlikte bir grup Şafiî ve Hanbelî fıkıhçıya göre balık dışında kalanların hükmü ben­zeri kara hayvanlarına kıyaslanarak tesbit edilir.

    — Hanefî ve Şâfıî mezheplerine göre hem karada hem suda yaşayan kurbağa, kaplumbağa, yılan ve yengeç gibi hayvanlardan yılan zehirli, diğerleri de pis olduğu için yenmez.

    — Mâlikîler bu tür hayvanların yenmesini kural olarak caiz görürken

    — Hanbelîler timsah, kurbağa ve yılanı haram sayar, diğerlerini ise kanı olanların (meselâ su samuru, yengeç, deniz kaplumbağası) kesilmesi kaydıyla caiz görürler.

    — Avlanarak elde edilen balıklar yanında suyun çekilmesi, birden aşırı derecede ısınması veya soğuması yahut bir yere sıkışma gibi tabii sebeplerle ölen balıklar da yenir.

    — Ancak diğerlerinin zayıf kabul ettiği bir hadisi (İbn Mâce, “Şayd”, ]8; Ebû Dâvûd, “Et’ime”, 35) esas alan Hanefîler, belirtilen sebeplerin dışında kendiliğinden ölen ve genellikle su üstüne çıkan balıkların yenmesini haram görür­ler.

    — Maddesel ve Bitkisel Gıdalar

    — Prensip olarak helaldir.

    — Ancak:

    — Sarhoşluk veren alkollü içecekler

    — Uyuşturucu (Keyif verici) maddeler

    — Zehirli maddeler

    — Yasaklanmıştır.

    — Bakara 267 de kesbedilen/kazanılan şeylerde tayyibat şartı koşulmuşken, yerden çıkarılan şeyler için tayyibât şartı koşulmamıştır. Dolayısıyla yerden çıkan tüm madenler temizdir. (O. Çeker)

    — Bakara, 267: Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızık olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın.

    — يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا أَنْفِقُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُمْ مِنَ الْأَرْضِ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِآَخِذِيهِ إِلَّا أَنْ تُغْمِضُوا فِيهِ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ (267)

    — Maden ve Bitkilerde Temel Kriterler

    — Aklın korunması esasına aykırı olan maddesel ve bitkisel gıdalar yasaklanmıştır.

    — İnsana zarar veren, hayatı yok eden maddeler yasaklanmıştır.

    — İnsan sağlığına zarar verici maddeler yasaklanmıştır.

    — Keyif verici olan ve bağımlılık yapan madde ve bitkiler yasaklanmıştır.

    — Genel kural

    — “Çok miktarda içilmesi sarhoşluk veren her içeceğin, az miktarda içilmesi de haramdır.

    — أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ { مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ ، فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ } د، ت، حم، ن، جه…

    — Ebu Hanife ve Ebu Yusuf’a göre:

    — Bazı içecekler sarhoşluk verici nitelik taşısa bile, bunlardan sarhoş etmeyecek miktarda vücut direncini artırmak vs. gerekçelerle içmek caizdir. (bu hüküm klasik literatürde üzüm suyunun henüz şaraba dönüşmeden önceki (nebîz) halinde içilmesi ile ilgili olarak verilmiştir).

    — Ancak keyif verici madde olarak tüketilmesi ittifakla caiz değildir.

    — İ. Muhammed “azı da çoğu da haramdır” görüşündedir.

    — Uyuşturucu maddeler haramdır

    — Ban otu, afyon, haşhaş gibi bitki kökenli uyuşturucu maddelerin keyif verici olarak kullanılması aklı ifsat ettiği için haramdır.

    — Gazlı içecekler

    — İki unsur belirleyicidir:

    — 1- İçeceğe katılan etil alkolün necis olup olmadığı

    — 2- İçeceğin sarhoşluk verici nitelik taşıyıp taşımadığı.

    — Ayette geçen “hamr”ın necis olup olmadığı tartışmalıdır.

    — Çoğunluk necis olduğu kanaatindedir.

    — Bazı aimler ayette geçen (Maide 90) rics ifadesinin maddi pisliğe değil manevi bir nitelemeye işaret ettiğini, maddi necis olduğunu gösteren herhangi bir delil bulunmadığını savunmaktadır.

    — Necis kabul edilse dahi oranı çok düşük olduğu için içeceği necis kılmayacağı ileri sürülmüştür (Ebu seri, Ahkamu’l-etime)

    — Gazlı içeceklerdeki sarhoş edicilik konusuna gelince,

    — “bir oturuşta, bir bardağın etkisi geçmeden idğerini içmek suretiyle içilebilecek kadar “çok miktar”ı insanı sarhoş ediyorsa bu sıvının azını içmek caiz değildir.”

    — Söz konusu içeceklerin çok miktarının insanı sarhoş etmediği için içilmesinde bir sakınca olmadığı ifade edilmiştir.

    — İstihale ile ilgili birkaç soru

    — Soru: Protoinin alfa sarmalındaki hidrojen bağlarının kopmasıyla kolejenin jelatine dönüştüğü doğru ise, sıvı yumurtanın kaynatılarak katı yumurtaya dönüşmesi, böyle b,r değişim midir.

    — İstihale ile ilgili Dini açıdan izahı gereken bazı sorular.

    — Domuzun haramlığının illetini bilmediğimiz halde, illeti bilinen şaraptaki illetin kalkması olarak anlaşılan sirkeye dönüşmeye bunu nasıl kıyas edeceğiz?

    — Eğer domuzun haramlığının illeti bilinseydi (şaraptaki iskar gibi) –mesela domuz için necis ya da zararlı olmasıdır diyebilseydik- o zaman istihale yoluyla bunun ortadan kalkmasıyla temiz oldu diyebilirdik. Ama bilinmiyor.

    — Ayrıca esas itibariyle şaraptaki istihale sarhoş ediciliğin (iskar) varlığı ve yokluğuna bağlı, en azından fikir veren bir illet-vasıf mevcut, ancak domuzda böyle bir şey var denebilir mi?

    — Eğer şarabın sirkeye dönüşmesine kıyaslarsak, orada asıl itibariyle temiz olan bir şey arızi bir sıfatla haram sayılıyor. Ki arızı sıfatlarda asıl olan ademdir. Domuzda böyle bir arızı sıfat söz konusu mu.

    — Hz. Peygamberden gelen şu iki rivayet nasıl anlaşılacak:

    — Leş hayvanların iç yağları ile gemi yağlamayı yasaklıyor

    — Leşin derisini alıp, tabaklayın, istifade edersiniz diyor.

  81. ayrıca
    sizin kurana göre yemek sünnete göre yemek makalesindede bununla ilgili yorumlar var oradakileride inceleyin

  82. Sayın Sedat

    Bildiğiniz üzere Diyanet İşleri Başkanlığı Hanefi mezhebinin resmi temsilcisi konumundadır. Kayseri İl Müftülüğüde Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olan bir kurumdur. Kendime ait olan yorumunda, Kayseri İl Müftülüğü yetkilileri tarafından Midye hakkında verilen fetva’ya ek olarak Sayın Prof. Dr. Faruk Beşer’in ve Prof. Dr. Aziz Bayındır’ın bu konudaki görüşlerinin içeren alıntılara yer verdim. Göz kaçmış olabileceğini düşünerek, ilgili yazıları tekrar bilgilerinize sunmakta yarar görüyorum. Lütfen dikkatlice okuyun.

    A. Midye haram değil
    Kayseri’de bu yıl satışa sunulan midye konusunda ‘Haram mı? Helal mi?” tartışmalarına İl Müftülüğü yetkilileri son noktayı koydu.
    KAYSERİ
    27.01.2010 15:06:10
    ALPARSLAN ÖTÜKEN/KAYSERİ

    Kayseri’nin Sivas Caddesi’nde bulunan balıkçı esnafı tarafından satışa sunulan ve vatandaşlar tarafından büyük ilgi gören midyeler için ‘Haram mı? Helal mi?’ tartışmaları yaşandı. Balıkçı esnaflarından Emrah Aksoy, “Bu yıl satışa sunulan midyelere vatandaşlar büyük ilgi gösteriyor.

    Ancak bazı vatandaşlar da midyenin haram olduğunu düşünerek almaktan vazgeçiyor” dedi.

    Konu ile ilgili olarak görüştüğümüz İl Müftülüğü yetkilileri, “Bu düşünce daha çok adet ve göreneklerle alakalı. Kıyı kesimlerinde oturanlar tarafından rahatlıkla yenilebiliyor. Ancak denizden uzak yerlerdeki insanların yaşam tarzları farklı olduğu için bu yönde bir düşünce olabilir. Denizden çıkan her şeyin temiz olduğu yönünde bir de hadis bulunuyor. Bu bakımdan midyenin haram olmadığını söyleyebiliriz” dedi.

    İl Müftülüğü yetkilileri Kur’an-ı Kerim’de de midye konusunda kesin bir hüküm bulunmadığını belirterek, “Kıyı kesimlerinde yaşayanlar ıstakoz ve midye yiyorlar, bu onların kültürlerinde var” diye konuştu.
    http://www.iha.com.tr/haber/detay.aspx?nid=106578&cid=11

    B. Prof. Dr. Faruk Beşer cevaplıyor.
    Mezheplere göre yenilmesi caiz olan ve olmayan hayvanlar hangileridir? Midye yemek caiz midir?

    O size ancak şunları haram kıldı: Leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilmiş olan. Fakat kim kaçınılmaz şekilde mecbur kalırsa; saldırmamak ve zorunluluk sınırını aşmamak şartıyla. Çünkü gerçekten Allah bağışlayandır, merhamet edendir. (16- Nahl Suresi 115)

    De ki: Bana vahyolunanlar içinde bir kimsenin yiyeceği olarak leş, akıtılmış kan, domuz eti ki bu gerçekten pisliktir, Allah’tan başkası adına kesilmiş bir murdar dışında haram kılınmış bir şey bulamıyorum. Kim kaçınılmaz şekilde mecbur kalırsa saldırmamak ve zorunluluk sınırını aşmamak şartıyla. Şüphesiz senin Rabbin bağışlayandır, merhamet edendir. (6- Enam suresi 145)

    MİDYE, KARİDESİN HARAM KILINMASI
    Ayetlerde gördüğümüz gibi Kuran; 1- Leş, 2- Kan, 3- Domuz eti, 4- Allah’tan başkası adına kesilenler olarak haramlarını bu 4 maddede toplamıştır ve sadece bunların haram olduğunu da vurgulamıştır. Çok zor durumda kalıp da bu 4 maddeden biri dışında hiçbir yiyecek bulamayan kişinin aşırıya gitmemek şartıyla bunlardan yiyebileceği gibi bir detay da belirtilmiştir.

    Et
    rafımızdaki insanlara sorarak bir araştırma yapsak böyle bir zaruret durumuyla yüz yüze gelen yüz kişide bir kişi bile zor buluruz. (O da belki hayatında bir kez bu durumda kalmıştır.) Yani Kuran konuyu en detaylı şekilde açıklamıştır. Fakat buna rağmen mezheplerin, Kuran’da olmayan haramları, bu konuda da dinimize ilave ettiklerini görmekteyiz. Örneğin Türkiye’de en yaygın mezhep olan Hanefi’ye göre midye ve karides yemek haramdır.

    Ne yazık ki birçok kişi bu izahı dinin bir hükmü sanmakta ve Allah’ın bu nimetlerini kendilerine haram kılmaktadırlar. Mezhepler haram olan yiyecekler konusunda Kuran ile çelişmekle kalmamış, kendi aralarında da çelişmişlerdir. Mesela Maliki mezhebi Hanefi’nin haram kıldığı midye ve karidesi helal kabul eder. Maliki mezhebinin haram dediği at etiyse Şafi, Hanbelî gibi mezheplere göre helaldir. Büyük alimlerin (!) ilave haramları bunlarla bitmez.

    Azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan kurt, ayı, köpek, sincap, tilkinin dahil olduğu hayvanlar da bu haram edilenler listesindedir. Tırnaklarıyla kapıp avlayan kuşların eti de mezheplerce haram edilmiştir. Yılan, kurbağa, kaplumbağa, yengeç tipi hayvanlar da listeye dahildir. Kuran’ın izahlarını yeterli görmeyenler kendi örf, adetlerinde çirkin gördüklerini, uydurma hadislerle destekleyerek haram kılmışlardır.

    Oysa farklı farklı kültürlerde insanların yemek listesi de farklıdır. Örneğin kurbağa eti, at eti kimi kültürlerde hiç yenmezken, bazı ülkelerin kültürlerinde bunlar çok prestijli yemek sınıfındadırlar. Birçok kültürde ayı, aslan, kurt gibi vahşi hayvanları yeme alışkanlığı da olabilir.

    Kendi kültürlerine göre din oluşturanların bu saçma ve gereksiz ilaveleri, birçok farklı kültürde yaşayanlara gereksiz zorlukları beraberinde getirmiştir. Mesela ülkemiz gibi üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkede istiridye, midye ve karidesin haram kılınması beraberinde din adına zorlukları taşımıştır.

    Ayetlerde %1’den bile daha az ihtimalle karşılaşılacak durumları açıklayan Allah’ın, %90’dan daha fazla insanın karşılaşacağı midye, karides gibi yiyecekler haram olsaydı bunları açıklamaması hiç düşünülebilir mi? Mademki açıklanmamıştır, demek ki Allah bunları haram etmek istememiştir. Allah’ın haram etmediği her şey helal olduğuna göre demek ki bunlar afiyetle yenilebilir.

    — Allah’ın kendilerine verdiği rızıkları haramlaştıranlar hüsrana uğramışlardır, sapıtmışlardır, doğru yolu bulamamışlardır. (6- Enam Suresi 140)

    - De ki: Ne oldu size de Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerden bir haram yaptınız bir de helal? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz? (10-Yunus Suresi 59)

    Ayetlerde görüldüğü gibi fazladan haramlar türetip midye, karides, at etine haram demek dinde titizlik, dinde takva olmak demek değildir. Bilakis Allah’ın haram kılmadığına haram demek Allah’a iftiradır, dine ihanettir, kitlelerin dinden kaçmasına sebep olmak demektir. Maide suresi 87. ayette Allah’ın helal kıldığı güzel şeylerin haram kılınmaması geçer. Bunu yapmak haddi aşmak olarak değerlendirilir. Ayetin “Ey iman edenler” diye başlaması bu ayette belirtilen haddi aşmanın “Ben Müslüman’ım” diyenler tarafından gerçekleştirildiğini gösterir. Demek ki “Ne olacak fazladan bir midye, karides haram olsun…” diyemeyiz. Din adına dine zorluk ilave etmek haddi aşmadır, sapkınlıktır, Allah’ın emirlerine karşı gelmek demektir.

    — Ey iman edenler, Allah’ın sizin için helal kıldığı güzel şeyleri haramlaştırmayın, haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez. (5- Maide Suresi, 87)

    1. http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=30283

    2.http://www.samanyoluhaber.com/ShowNews.aspx?NewsId=431430&AspxAutoDetectCookieSupport=1

    C. Midye yemek helal midir, haram mıdır?
    Süleymaniye Vakfı > Görüntülü Fetvalar > Yiyecekler Tarih: 14 Mayıs 2010
    Prof: Dr. Aziz Bayındır

    Soru: Peygamberimiz “denizin suyu temiz, ölüsü ise helaldir” buyurmuştur. Öyleyse neden bazı hocalarımız “midye helal değildir” diyorlar? Bir de domuz balığı var. İmam Malik “siz kendiniz buna domuz diyorsunuz” demekle helal olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Doğru olan nedir?

    Cevap: http://www.fetva.net/goruntulu-fetvalar/midye-yemek-helal-midir-haram-midir.html

  83. Birazda ben iktibas yapayım. Tabiki, her alıntının kaynaklarını tek tek belirterek.

    İSLÂM İNANCINDA DİNDEN ÇIKMA, KÂFİR OLMA VE TEKFÎR

    10. HARAMLARI HELAL VEYA HELALLERİ HARAM KILMAK: Mahremlerin birbiriyle evlenmesi, içki içmek, zorunlu haller dışında Allah’tan başkası adına boğazlanmış hayvan eti veya domuz eti yemek, faize dayalı alışveriş yapmak, zina etmek, işlenen suçlar için öngörülen ve kesin delille sabit olan hadleri inkâr etmek gibi yapılması kesinlikle haram olan fiilleri helal telakki etmek veya yapılması HELAL OLAN BİR FİİLİ HARAM KILMAK; namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, örtünmek gibi yapılması kesinlikle farz olan fiilleri mubah kabul ederek terk etmek alimlerin ittifakıyla tekfir konusudur. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİ HELAL, HARAM VE FARZ KILMAK ALLAH’A AİT BİR YETKİDİR; imanın esası da buna boyun eğmekten ibarettir. Ancak farz, haram veya mubah oluşu kesin delile dayanmayan fiiller tekfire konu teşkil etmez. Namazın kaza edilemeyeceğine hükmedenlerin tekfir edilmesi buna dair örnekler arasında zikredilir (Kasım er-Ressî, Usûlü’l-adl, I,127; Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, II,416–417,VII,500,VIII,208; Bağdâdî, s.132–133,153,222; İbn Teymiyye, s.521–522; Ali el-Karî, s.162; M. Reşid Rıza, VI,184).

    kAYNAK: http://yusufsevkiyavuz.com/?p=138

    Helâl ve haram kılan yalnız Allah’tır

    Sıfat ve mevkileri ne olursa olsun hiçbir kulun haram ve helâl kılma selâhiyeti yoktur; bu selâhiyet yalnızca Allah Teâlâ’ya mahsustur. Peygamberlerin bu mevzudaki ifadeleri Allah’ın iradesini ve hükmünü kullarına bildirmek ve açıklamaktan ibarettir.
    İslâm’a girmeden önce Hıristiyan olan Adiy b. Hâtim Peygamberimize (s.a.v.) gelmiş, O’nun “Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab bildiler…” (et-Tevbe:9/31) mealindeki ayeti okuduğunu işitince: “Ya Rasûlallah! Onlar bunlara ibadet etmediler” demiş, Rasul-i Ekrem de şu cevabı vermiştir: “Evet, dediğin doğrudur; ancak bunlar onlara helâli haram kılmış, haramı da helâl kılmışlar, onlar da bunları uygulamışlardır; işte onların bunlara ibadeti bundan ibarettir.” (Tirmizî, Tefsiru-sûret, 9, 10.)

    Bu ayetin tefsirinde Resulullah’ın şöyle buyurduğu da rivayet edilmiştir: “Bunlar onlara ibadet etmediler; fakat onlar bunlara bir şeyi helâl kıldıklarında bunu helâl, haram kıldıklarını da ise haram biliyorlardı.”
    Bir başka ayetin meali şöyledir: “Dilinizi yalana alışmış olduğu için her şeye “şu haram, bu helâldir” demeyin, zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz…” (en-Nahl: 16/116).

    Hayrettin Karaman, Günlük Hayatımızda Helaller ve Haramlar, İz Yayıncılık, İstanbul 2000. Giriş(Helal ve Haram)/E- Umumi Kaideler/ 2- Helâl ve haram kılan yalnız Allah’tır.

    KAYNAK: http://www.hayrettinkaraman.net/kitap/helalharam/0022.htm

    Helal ve haram üzerine
    Mehmet Nuri YILMAZ – Hürriyet, 16 Şubat 2007

    “İSLAM’DA HELAL VE HARAM KILMA YETKİSİ SADECE ALLAH’A AİTTİR. Bu yetkiyi kendisinde görenleri ilahlık iddiasında bulunmakla nitelemiş, haramı helal, helali de haram kılmayı ŞİRKE EŞ tutmuştur.”

    “HARAM OLAN ŞEYLER SAYILI VE SINIRLIDIR. BUNUN DIŞINDA KALANLAR HELALDİR”

    İslam’da helal ve haramlar kitaplarda genişçe açıklanmıştır. Kısaca, yiyeceklerde: leş (ölmüş hayvan eti), kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlar; içeceklerde: şarap vesaire uyuşturucu maddeler: kazançta kumar, riba, rüşvet, karaborsacılık; ayrıca zina, livata gibi eylemler haramlar arasında sayılmıştır.

    Dinimiz kolaylık dinidir. Bir kimse elinde olmayan sebeplerle haram olan bir şeyi yemek ya da bir işi yapmak zorunda kalırsa onu helal saymamak şartıyla zorunlu olan ihtiyacını giderecek kadar ondan yararlanabilir. Nitekim Kuran-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

    “Allah size ancak ölüyü, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa hiç kimseye saldırmadan ve sınırı aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça esirgeyendir.” (Bakara, 173) Geçen bir soruya verdiğimiz cevapta da haramların asıl hikmetinin taabbudi yani bu konuda ilahi buyruklara uyulması gerektiğini, tevillerle hükmü değiştirmeye kalkışmanın mümkün olmayacağını ifade etmiştik.

    Yazımızı Peygamberimizin bir sözüyle bitirelim: “Helal, Allah’ın helal; haram da Allah’ın haram kıldığıdır. Helallerden yararlanın, haramlardan kaçının. Her ikisi arasında şüpheli olan şeylerden de uzak durun.”

    KAYNAK: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/5962893.asp?yazarid=101

    ERKEĞİN ALTIN ALYANS TAKMASI HARAM MI? 06.12.2005

    Soru: Nişanlanan bir erkeğin nişan altın yüzük takması haram mı? Kadınların kocalarına karşı güzel görünmeleri için makyaj yapmaları caiz mi? (Necati Kurt)

    Cevap: Evlilik işareti olan altın alyans takmak haram değildir. Prof. Kâmil Miras’ın belirttiği gibi: “Altın kullanmanın yasak olmasındaki asıl şer’i gaye, bunun israf ve övünme vesilesi olmasıydı. Zamanımızda altın madeninin bolluğu sebebiyle bir halkayı satın alma, ekonomik değeri israf sayılabilecek bir halde değildir. Bundan dolayı da nişan halkaları övünme vesilesi olmaktan çıkmıştır. O, sırf teberrük vesilesidir. İki evli, nişan yüzükleriyle hayatlarının iftihar edecekleri başlangıcını hatırlarlar. Nikâhtaki şer’i gaye düşünülürse yeni bir aile yuvası kurmanın bir iftihar nişanı olduğu için bununla belki de sevap alırlar” (Tecrîd-ı Sarih Tercemesi, IV. 365–367).

    “Sizin için giydiklerimiz”
    Kur’ân’da altın kullanmayı yasaklayan bir ayet yoktur. Ancak bazı hadislerde ipek elbise giymenin ve altın yüzük takmanın erkeklere yasaklanmasının, o zamanki ekonomik darlıktan ileri geldiğini, peygamberin torunu Ca’fer-i Sâdık açıklamıştır. Süfyan-i Sevrî, üstten ipek, alttan sof giyen İmam Cafer’i güzel elbiseler içinde görünce şöyle demiş:

    — Ey Allah Elçisi’nin oğlu, bu ne senin ne de atalarının elbisesi değildir.
    Cafer ona:
    - Ey Sevrî, o zaman darlık zamanı idi. Şimdi genişlik zamanıdır. Her şey boldur.
    Cafer sonra Sevri’ye cübbesinin altına giydiği sofu göstererek:
    - Allah için giydiğimiz elbise budur.
    Bu üstteki de sizin için giydiğimiz elbisedir. Allah için olanı gizledik, sizin için olanı gösterdik (Hilyetu’l-Evliyâ, III. 193; el-Kevâkib, 1. 95).
    İmam Cafer’in bu sözü, erkeğin ipek giymesinin ve altın takmasının yasaklanmasının, yoksulluk ve darlıktan ileri geldiğini, herkesin ipek giyme ve altın yüzük takma imkânının doğduğu bolluk zamanında bunları giymekte bir sakınca olmadığını gösterir. Eğer bunlar kesinlikle yasak olsaydı, Kurân-ı Kerim’de haram kılınırdı. Hâlbuki Kur’ân’da cennet ehlinin parlak ipek elbiseler giyeceği, altın bilezikler takacağı belirtilir (Kehf Suresi 31′inci ayete bakınız).”

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://www10.gazetevatan.com/root.vatan?exec=yazarekstra&Newsid=65809&Categoryid=31

    HÜKÜM VERMEK SADECE YÜCE ALLAH’A MAHSUSTUR – 06.05.2010

    SORU: Nişanlandığımızda hepimizin altın, platin gibi alyanslarımız olmuştur. Eğer bu yüzük altınsa camiye gittiğimizde problemler başlıyor. Danıştığımız din adamlarının bir kısmı abartılı olmaması kaydıyla dinimizin buna cevaz verdiğini söylüyor, bazıları da kesinlikle haram diyor. Bazı din adamlarımız ise bu konuda cevap vermekten çekiniyor. Sizin yorumunuz nedir? (Mehmet Öğütçü)

    CEVAP: Erkeğin altın takması bazı hadislerde haram, bazı hadislerde de helal görülmektedir. Yaptırdığı gümüş takma burunun koku yaptığını söyleyen bir sahabeye Peygamberimiz altından yaptırmasını buyurmuştur. Kendisinin ipek kaftan giydiğine dair rivayetler de vardır. Böyle çelişkili rivayetlerle haram hükmü konmaz. Zaten ALLAH’TAN BAŞKA HİÇ KİMSENİN HARAM HÜKMÜ KOYMA YETKİSİ YOKTUR. Çünkü Kur’ân “Hüküm vermek sadece Allah’a mahsustur” buyurmaktadır. Prof. Kâmil Miras Tecrid-i Sarih tercümesinde bu meseleyi ele almakta ve evlilik işareti olan altın alyansın takılmasında bir sakınca olmadığını, hatta harama düşmekten koruduğu düşüncesiyle sevap bile olabileceğini belirtmektedir. Cafer-i Sadık Hazretleri de bazı hadislerdeki altın ve ipek yasağının, o zamanki ekonomik darlıktan kaynaklandığın, artık bolluk dönemi olan kendi zamanında altın ve ipek giymekte bir sakınca bulunmadığını belirtmiştir. Bu konuda geniş bilgi için “Yeni İslâm İlmihali” adlı eserimize bakabilirsiniz.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=304014&Categoryid=4&wid=31

  84. HÜKÜM KOYMAK ALLAH’A ÖZGÜDÜR – 01.07.2009

    Cenabı Hak Kur’ân’da hükmün, sadece kendisine ait olduğunu defalarca vurgulamıştır: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur. Ama insanların çoğu bilmiyorlar” (Yusuf: 40), “Allah, hüküm verenlerin en güzeli değil mi? Kim O’nun hükmünden daha güzel hüküm verebilir?” (Tin: 8), “Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dense, ‘Hayır, biz atalarımızın üzerinde bulduğumuz(yol)a uyarız’ derler. Peki, ama ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı (atalarının yoluna uyacaklar)?” (Bakara: 170), “(O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir” (Rum: 32), “Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir” (Enam: 159).

    Peygamberlerin görevlendirme nedenleri, ilahi mesajı duyurmaktır. Bizim onları övmemiz, ya da “Peygamber de haram koyabilir” dememiz onları yüceltmez. Çünkü onu görevlendiren Allah, kitabının birçok yerinde hükmün, yalnız kendisine ait olduğunu vurgulamıştır. Kaldı ki Peygamberimizin bile hata yaptığı ve yapabileceği, şayet hata yaparsa vahyin onu düzelteceği belirtilmiştir: “Ey Peygamber! Eşlerini hoşnut etmek için Allah’ın sana helal kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” (Tahrim: 1),

    “Ey inananlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez” (Maide: 87), “De ki: ‘Haydi Allah’ın bunu yasakladığına şahitlik edecek tanrılarınızı getirin.’ Eğer (onlar) şahitlik ederlerse sen onlarla beraber şahitlik etme” (Enam: 150), “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘Şu helaldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar” (Nahl: 116)

    “Onlara bir ayet getirmediğin zaman, ‘Bunu da derleseydin ya’ derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahyolunana uyuyorum. Bu (Kur’ân), Rabbinizden gelen basiretler(gönül gözlerini açan nurlar, gerçeğe ileten kanıtlar)dır ve inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmettir” (Araf 203)

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=246348&Categoryid=4&wid=31

    KUR’AN’DA YASAK OLAN ŞEY HARAMDIR – 11.03.2009

    SORU: Yemeğin sol elle yenmesi, erkeklerin altın takması ve ipek giymesi günah mı? Bir şeye günah diyebilmek için illa Kur’ân’da mı olması gerekiyor? (Naci Alankuş)

    CEVAP: Kur’ân’da sol elle veya sağ elle yemek yemek diye bir şey yoktur. İnsan, organlarının hepsini yerinde kullanır. Bunun günahla sevapla ilgisi yoktur. Ancak Peygamberimiz mümkün olduğunca sağdan başlamayı tavsiye etmiştir. Bu bir davranış biçimidir, bir ilkedir. 14 asır önce sabun yoktu, su da kıttı. Hijyen açısından sol elin temizlik, taharet gibi yerlerde, ağza götürülecek yemek için de sağ elin kullanılması öğütlenmiştir.

    Arapların o zamanlar yemeği avuçlarıyla ağızlarına götürdüklerini de unutmamak gerekir. Bu bakımdan taharet alınan elin iyice temizlenip mikroplardan arındırılmadan ağza götürülmesi sağlık açısından zararlıdır. Bundan dolayı sağ elle yemek yenilmesi uygun görülmüştür. Ama bunun günahla ilgisi yoktur. Mazeret dolayısıyla sol elle yemek yemek veya sol eli kullanmakta sakınca yoktur.

    Çelişkili rivayetler

    Kur’ân’da erkeklerin altın takması veya ipek kullanması yasaklanmamıştır. Tam tersine cennetliklerin altın bilezikler takacakları, ipek giysiler giyecekleri vurgulanır. “Allah, inanan ve iyi işler yapanları da altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Orada altın bilezikler ve inci(ler) takınırlar. Orada giysileri de ipektir”(Hac: 23), “Adn cennetleri… Oraya girerler. Orada altın bilezikler ve inci(ler) takınırlar. Orada giysileri de ipektir”(Fatır: 33).

    Bazı hadislerde erkeklerin altın takmasının, ipek giymesinin yasaklandığı belirtilirken bazılarında ise Peygamber’in çeşitli sahabelerine ipek giyme, altın takma müsaadesi verdiği anlatılır. Böyle çelişkili rivayetlerle haram hükmü konamaz. Haram, Allah’ın kitabında haram olanlardır. Bu tür hadislerdeki ifadeler, o zaman altın ve ipeğin kıt olmasından ve ekonomik şartlardan kaynaklanan bir tavsiye niteliğindedir.

    Nitekim Cafer-i Sadık üstten ipek giymiş, bunu kendisine yakıştırmayanlara “O zamanlar darlık vardı. Şimdi bunlar bol. Biz de emirlerimizin hoşuna gitsin diye bunları kullanıyoruz” demiştir. Bir şeye haram ve günah diyebilmek için kanaatime göre o şeyin Kur’ân’da yasaklanması gerekir. Çünkü Peygamberimiz,“Helal Allah’ın kitabında açıklanmıştır, haram da Allah’ın kitabında açıklanmıştır” buyurmuştur.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK:http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=227380&Categoryid=4&wid=31

    HADİS RİVAYETLERİ KESİNLİK BİLDİRMEZ -12.03.2009

    Hadis rivayetleri kesinlik bildirmez. Çünkü hemen her konuda çelişkili ifadeler aktarılmıştır. İpek giymenin, altın takmanın haram olduğu yanında helal olduğu rivayetleri de vardır. Ayrıca Kur’ân’da Allah’tan başka hiç kimsenin hüküm koyma yetkisinin olmadığı vurgulanır:

    - “De ki: Gördünüz mü Allah’ın size rızık olarak indirdiği şeylerin bir kısmını haram ve bir kısmını helal yaptınız. De ki: Allah mı size böyle izin verdi yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (Yunus: 59–60).

    - “Yoksa onların kendilerine, Allah’ın izin vermediği din kuralı koyan ortaklar mı var? Eğer (bir süre fırsat verilmesi hakkında) karar olmasaydı derhal aralarında hüküm verilir(işleri bitirilir)di. Kuşkusuz zalimler için acı bir azap vardır” (Şûra: 21).

    - “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesiyle şu helaldir şu haramdır demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar” (Nahl: 116).

    —De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? De ki: O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır” (Araf: 32).

    —Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm, Allah’a aittir” (Şûra: 10).

    —Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir” (Enam: 57).

    Allah, sınırı aşanları sevmez

    Maide Suresi’nin 87-88’inci ayetlerinde, “87- Ey inananlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. 88- Allah’ın size verdiği rızıklardan helal ve temiz olarak yiyin ve inandığınız Allah’tan korkun” buyrulmaktadır.

    Selman-i Farisi’nin anlattığına göre Allah’ın Elçisi, kendisine birtakım şeyler sormuş olanlara, şöyle cevap vermiştir: “Helal, Allah’ın kitabında helal kıldığı şeyler, haram da Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah’ın kitabında bildirmediği şeyler affettiklerindendir. Kendinizi zorlamayınız. Müslümanların içinde, suçu en büyük olan, bir helalin haram kılınmasına sebep olandır.” Hadisler, Kur’ân’ı açıklar ama onun yasaklarına artı yasaklar getirmez. Artı yasaklar getiren, hadis olamaz. Çünkü Kur’ân’a aykırıdır. Temel yasa Kur’ân’dır.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=227544&Categoryid=4&wid=31

    PEYGAMBERİN HER SÖZÜNÜ VAHİY KABUL ETMEK DİNİ GÜÇLEŞTİRİR – 19.06.2007

    SORU: “O ümmi Peygamber temiz şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar” (Araf 157) ayetine göre Peygamberimizin haram ve helal kılma yetkisinin olabileceğini söyleyebilir miyiz? Yani Allah’ın hükmü dışında Peygamberimizin kendisinin haram ve helal kılma yetkisi var mı? Kuran’da “O, (Hz Muhammed) kendisine vahyedilenden başkasını söylemez” (Necm 3/4) ayeti, Peygamberimizin kendisine vahyedilenden başka bir söz söylemeyeceğini dile getiriyor. Vahyedilen sadece Kur’ân olduğuna, başka bir vahiy olmadığına göre Peygamberimiz de Kur’ân dışı hüküm koyamaz değil mi? Yani onun haram ve helal kılma yetkisi yoktur. Ben sanıyorum ki A’raf 157’nci ayette geçen deyiş Peygamberin yeni kural oluşturması değil, Kur’ân’da var olan haram ve helalleri insanlara iletmesi manasındadır. Bu ayetteki haram kılma fiili, Arapçasında ve tabii ki o ayette hangi manada geçmektedir? (Zeynep Caner)

    CEVAP: A’raf 157’nci ayette Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır. Ayetin amacı, Peygamber’in tebliğ ettiği din kurallarının, hükümlerin kendi sözleri değil, kendisine gelen vahiy sözleri olduğunu belirtmektir. Kıyamete kadar geçerli olan din, sadece vahiyle konulmuş olan hükümlerdir. Bunlar tüm insanları bağlar.

    MANTIKSIZ BİR DÜŞÜNCE
    Haramlar da vahiylerle sabit olan yasaklardır. Necm Suresi’nde Peygamber’in kendi keyfiyle değil, meleğin vahyiyle konuştuğu, kendisine gelen sözlerin melek vahyi olduğu, kendisinin o meleğin direktifiyle hareket ettiği anlatılmaktadır. Yoksa Peygamber’in bir insan olarak dile getirdiği her sözün vahiy olduğu söylenmiyor. Çünkü zaten bu, mantıklı olmaz. Kur’ân da vahiy dışında Peygamber’in bir insan olduğunu vurgular. Peygamber’in her sözünü vahiy kabul etmek ve dolayısıyla onun şartlara uygun olarak söylediği geçici sözleri tüm zamanlar için aynen Kur’ân vahyi gibi din hükmü kabul etmek dini güçleştirir ve çağların dışına atar.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=124316&Categoryid=4&wid=31

  85. “ALLAH’A KARŞI YALAN UYDURMAYIN” -19.04.2004

    Soru: Midye yemek İslâmi kurallara göre doğru mu yanlış mı? Söylenenlere göre midye, “ay hali” olduğu için dinimizce yasakmış. (Betül Yetimoğlu)

    Cevap: Midyenin âdet görüp görmediğini bilmem. Hem Kur’ân’a hem de hadise göre deniz ürünleri helâldir. Midye de bir deniz ürünü olduğuna göre o da helâldir. Midyenin haram olduğu görüşünü ileri sürenler, spekülasyonlarla dine haramlar ekleyip dini zorlaştıranlardır. Kur’ân, bu yola girilmesini yasaklamıştır: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü ‘Şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar” (Nahl: 116).

    Kur’ân’da yasaklananlar; ölmüş hayvan eti, domuz eti, akıtılmış kan ve Allah’tan başka birinin adı anılarak yani besmele yerine bir put adı söylenerek kesilmiş hayvan etidir. Kur’ân’a göre bunlar dışında her türlü hayvan eti helâldir (Nahl: 114–116, Mâide: 3). Helâl-haram hükmü koymak, sadece Allah’a mahsustur. Kılı kırk yaran fıkıhçılar, birçok et çeşidine, rivayetlere ve geleneklere, akıl yürütmelerine (kıyas) dayanarak haram hükmü koyup dinin geniş yolunu daraltmışlardır. Oysa çeşitli dönemlerde inen ve hemen bütün peygamberlik dönemini kapsayan ayetlerde haram etler şöyle sınırlandırılmıştır:

    Açık ve net hükümler

    “De ki: Bana vahyolunanda, (bu haram dediklerinizi) yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş yahut akıtılmış kan yahut domuz eti -ki pistir- ya da Allah’tan başkası adına boğazlanmış bir fısk (murdar olmuş hayvan) olursa başka (bunlar haramdır). Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) saldırmamak ve (zorunluluk) sınırı(nı) aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir). Çünkü Rabbin bağışlayandır, esirgeyendir” (En’âm: 145). Bu kadar açık hüküm karşısında ilave haramlar, yasaklar getirilebilir mi? Getirilmiştir. Bunlar dinin aleyhine olmuş, insanların yolları daraltılmış, insan doğasına aykırı olan bu daraltıcı hükümlerden bunalan birçok kişi, dinden ürküp kaçar hale gelmiştir.

    Peygamber’in hayatının sonlarında inen sure, ta peygamberliğinin ilk yıllarında inen sureye uymakta, aynı yiyecekleri haram kılmakta, bunların dışında kalanların helâl olduğunu bildirmektedir. Nahl: 116-117′nci ayetlerde bir takım akıl yürütmelerle, kıyaslarla Allah’ın mubah kıldığı yiyecekler üzerinde yasaklar koymak, Allah’a karşı saygısızlıktır. İnsanlar Kur’ân’ı düşüne düşüne okusalar, Kur’ân’ın nasıl insan doğasına uygun, arı duru, kolay, hoşgörülü, sevecen bir din getirdiğini görecek ve dinlerinden kaçmak şöyle dursun, onunla övünecek, gurur duyacaklardır.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=26299&Categoryid=4&wid=31

    Erkeğin süsü güzel ve temiz giyinmektir
    15.03.2004

    Soru: Altın takılar kullandığım için (alyans, kolye) çevremden sürekli olarak uyarılar alıyorum. Dinimizde er kişi için altın takı takmak yasak mıdır? (Nizamettin Burcu)

    Cevap: Kur’ân’da altın takı kullanmanın veya ipek giymenin haram olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. Tam tersine cennetliklerin, altın bilezikler ve küpeler takacakları, saf ipek giyecekleri imrendirici bir üslupla anlatılır. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in, saf ipek giymeyi, süs için altın takmayı erkeklere yasakladığı ifade edilirse de bunun tam tersi rivayetler de vardır. Bazı rivayetlerde erkeklere ipek giymenin ve süs için altın takmanın yasaklanmasının, o zamanki ekonomik darlıktan kaynaklandığını, Peygamber’in torunu Ca’fer-i Sâdık açıklamıştır.

    Hz Peygamber (s.a.v.)’in giydiği ipek elbiseyi çıkarıp attığı, “Bu, korunanlara yaraşmaz” dediği (Buhârî, Müslim) rivayeti yanında, Dûmetu’l-Cendel emîri Ukaydir’in, kendisine hediye olarak gönderdiği altın işlemeli saf ipek elbiseyi giydiği, imrenerek elbiseye ellerini süren sahabelerine, “Siz buna imreniyor musunuz? Andolsun cennette, Sa’d’ın mendilleri bundan daha güzeldir” (Tirmîzî, Müslim) dediği de rivayet edilmektedir.

    Bu rivayetlerden erkeklere ipek giymenin ve altın kullanmanın, haramdan ziyade mekruh olduğu, uygun olmadığı anlaşılır. Erkeğin süsü, güzel ve temiz giyinmektir. Aşırı süslenmek, takılar takmak erkeğe yakışmaz. Ama kadınlara süslenmek meşrudur. Alyans takmakta ise bir sakınca yoktur. Kâmil Miras Tecrîd-i Sarih tercümesinde bunu kanıtlarıyla izah etmiştir.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=24261&Categoryid=4&wid=31

    Temiz giyinmek erkeğin süsüdür
    08.09.2003

    Soru: Erkeklerin altın takı takması ve ipek giysi giymesi haram kılınmıştır. O dönemde özellikle erkeklerin, maddi eşitsizlikten dolayı insanların birliğinin ve huzurunun bozulmaması için olduğunu duymuştum. Altın ve ipek sadece erkeklere mi haramdır? Bu Kur’ân hükmü müdür? Bu yasak dönemsel midir? Yoksa kıyamete kadar geçerli bir hüküm müdür?

    Cevap: Prof. Kâmil Miras’ın Tecrîd-i Sarîh Tercüme ve Şerhi’nde geniş açıklamasına göre bir evlilik simgesi olan altın alyans takmakta bir sakınca yoktur.

    Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, giydiği ipek elbiseyi çıkarıp attığı, “Bu, korunanlara yaraşmaz” dediği (Buhârî, Müslim) rivayeti yanında Dûmetu’l-Cendel emiri Ukeydir’in, kendisine hediye olarak gönderdiği altın işlemeli, saf ipek elbiseyi giydiği, imrenerek elbiseye ellerini süren sahabelerine, “Siz buna imreniyor musunuz? Andolsun cennette, Sa’d’ın mendilleri bundan daha güzeldir” dediği (Tirmizî, Müslim) de rivayet edilmektedir. Başka bir rivayette de Hz. Ömer, Şam’da bir kasaba olan Cabiye’de Müslümanlara hitaben, “Peygamber (s.a.v.) ipek giymekten menetti. Ancak iki, üç, dört parmak yeri kadar ipek giyilmesine müsaade etti” demiştir.

    Hz. Peygamber’e dayandırılan rivayetler, gerçekten doğru ise haram değil ancak erkekler için ipek giymenin mekruh olduğunu gösterir. Çünkü böyle bir iki kişinin aktardığı sözlerle haram hükmü konamaz. Kaldı ki haram hükmü koymak, sadece Allah’ın hakkıdır. Kur’ân, insanların Allah adına hüküm koyma yetkilerinin olmadığını vurgulamaktadır: “Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü, ‘şu helâldir, şu haramdır’ demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar” (Nahl: 116).

    Karışık ipek veya ipekle işlenmiş yahut ipek sırmalı, saçaklı elbise giymekte hiçbir sakınca yoktur. Hz. Ali’nin torunu, Hz. Hüseyin’in de oğlu olan, ibadet ve takvasından dolayı da Zeyne’l-Âbidîn (dinin süsü) sıfatıyla anılan Alî Zeyne’l-Âbidîn’in hazz (ipek ve yün karışımından yapılmış) sarı bir elbisesi vardı. Onu cuma günleri giyerdi (İbn Sa’d, Tabakat: 5/217). Bir rivayete göre de Alî Zeyne’l-Âbidîn, kış gelince yün-ipek karışımı bir elbise alır, kışı geçirdiği o elbiseyi yazın satar, parasını sadaka verirdi. Yazın iki Mısır Aşmonî elbisesi alır, kâh birini, kâh ötekini giyer, “Allah’ın, kulları için çıkardığı süsü kim haram etti?” (A’râf Suresi: 32) derdi.

    İki bayramda kendisine kovada nebîz yapılır, alkollenmeye bırakılmadan, taze olarak verilirdi. Yağlanır (krem sürer), kınayla sakalını boyar, ihrama girerken yıkanıp koku sürünürdü. Sardığı sarığının ucunu arkasından sarktırdı (İbn Sa’d, Tabakat: 5/217–218).

    Bu rivayetlerden erkeklere ipek giymenin ve altın kullanmanın, haramdan ziyade mekruh olduğu, uygun olmadığı anlaşılır. Erkeğin süsü, güzel ve temiz giyinmektir. Aşırı süslenmek, takılar takmak erkeğe yakışmaz. Ama kadınlara süslenmek meşrudur.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=13914&Categoryid=4&wid=31

  86. DİN HÜKÜMLERİ ANCAK VAHİYLE SABİT OLANLARDIR – 20.06.2007

    Peygamber, nübüvveti yanında aynı zamanda bir komutan, bir devlet başkanıydı. Savaşlarda ve günlük olaylarda o zamanın şartlarına uygun hükümler verirdi. Şimdi bu hükümleri, şartlarından koparıp bugüne taşımak doğru olmaz. Peygamber zamanındaki savaş şartları ve taktikleri başkaydı, bugün başkadır. Kılıç, yay ve ok savaşlarının yöntemlerini atom savaşlarına uygularsanız sonuç alamazsınız. Peygamber’in devlet başkanı ve komutan olarak o günün şartlarına göre verdiği hükümler o zaman için uyulması gereken hükümlerdi. Komutana itaat olmazsa hiçbir sonuç alınamaz. Peygamberimizin o şartlar içindeki emirleri, Kur’ân hükümleri gibi ebedi haram ve helal hükümleri değildir. Çünkü ebedi din hükümleri ancak vahiyle sabit olan hükümlerdir. Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ın ruhuna uygun olarak verdiği hükümlerin bizzat kendisine değil, ruhuna bakılır. Peygamber’in o hükümleri vermekteki amacı ne idi? Şimdi o amaca ulaşmak için ne yapmak gerekir? Peygamber’in sözlerinin motamot sözleri değil, amaçları ümmete yol gösterir. Ümmetin bu amaçlar doğrultusunda hareket etmesi gerekir.

    NOT: Okurum Zeynep Caner’in sorusuna verdiğim bu cevabı aynı zamanda kendisine e-mail ile de gönderdim. Çünkü bunu rica etmişti. Ancak bu cevabımla yetinmeyen Zeynep Caner yine ayrıntının peşine düşme ihtiyacını hissetmiş, soruyor: “Hocam bu açıklamanıza karşılık bir şey daha soracağım. ‘Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır’ diyorsunuz. Kendisine gelen vahiy sadece Kur’ân’dır değil mi? Peygamberimize Kur’ân’da yazmayan vahiyler de gelmiş midir? Peygamberimiz Kur’ân’da yazmayan vahiylerle haram ve helal kılmış olabilir mi? Ben buna inanmıyorum ama sizin açıklamanızla da durumu aydınlatmak istiyorum.”

    Bu tür soruların ardı arkası kesilmez. Din kolaydır ama insan aklıyla din yapmaya kalkarsa dini içinden çıkılmaz hale getirir.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=124415&Categoryid=4&wid=31

    BAĞLAYICI TEK YAZILI KİTAP KUR’AN-I KERİM’DİR – 21.06.2007

    Bizim bildiğimiz vahiy Kur’ân’dır. Bunun dışında Peygamber’in kalbine doğan bazı düşünceler olabilir ama Peygamber bu düşünceleri kendi söz kalıplarıyla ifade etmiştir. İşte bu tür sözlere kutsal hadis denilir. Ama bunlar Kur’ân ağırlığında vahiy değildir, Peygamber’in insansal düşüncelerinin bunlarda etkisi vardır. Bundan dolayı Peygamberimiz Kur’ân vahyi dışında herhangi bir sözünü yazdırmamış, hatta sözlerinin yazılmasını yasaklamıştır. Kıyamete kadar insanları bağlayacak emirler, yasaklar Kur’ân vahyiyle sabit olanlardır. Bunun dışındaki emirler Peygamber’in kendi sözü de olsa geçicidir, bağlayıcı değildir. Çünkü Peygamberimiz bunları o zamanın şartları içinde söylemiş, “herkes için geçerlidir, bağlayıcıdır” dememiştir. Zira kendi söz ve emirlerinin bir kısmını sonradan şartlar değişince değiştirmiştir. Bazı yasakları kaldırmış, zamanın gereği ne ise onu yapmıştır. Ama Kur’ân emrini değiştirme yetkisine sahip değildir: “De ki: Onu kendi tarafımdan değiştiremem. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Şayet ben Rabbime karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım” (Yunus: 15).

    KALBİNE DOĞAN İLHAMLAR
    Fakat sonradan gelenler Kur’ân ile yetinmeyip Peygamber’in her sözünü vahiy kategorisine sokup Kur’ân ile eşit yapmaya kalkmışlardır. Oysa sözlerin bir bölümü ilham olsa da Kur’ân vahyi ağırlığında değildir. Zira Kur’ân vahyinin anlamı Allah’tan, söz kalıpları ise Melek Cebrail’dendir. Ama kutsal hadis dediğimiz Peygamber’in kalbine doğan ilhamların ifade tarzı Peygamber’in kendi sözleridir. Bundan dolayı bunlar yazılmadığı için aktarımlarında büyük farklar, fazlalıklar, eksiklikler vardır. Bunlar bağlayıcı olmadığı için Peygamberimiz bunları yazdırmadı. Kendisinden sonra gelen dört Halife de bunları yazdırmadı. Onlar için bağlayıcı tek yazılı kitap Kur’ân-ı Kerim’dir.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=124571&Categoryid=4&wid=31

  87. DİNİN AMACI AYRINTI DEĞİL, ÖZ BİÇİMDE ALLAH’A BAĞLILIKTIR – 22.06.2007

    Emevi döneminde, siyasi otorite Kur’ân’ın yanında hadis geleneğini de devreye soktu. İşte o zamandan itibaren hadis yazımı başladı. Bu akım git gide yayıldı ve ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi. Ayrıntıya boğulan din zorlaştı. İnsan ne kadar ayrıntıya dalsa o kadar dinin ruhundan uzak düşer çünkü din güçleşir. Oysa dinin amacı ayrıntı değil, öz biçimde Allah’a bağlılık ve dosdoğru insan olmaktır. Bu hususta bir ayetin özet tefsirini aktarmak istiyorum: “Ey inananlar, açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek şeyleri sormayın. Eğer Kur’ân indirilirken onları sorarsanız, size açıklanır. Hâlbuki Allah onlardan geçmiştir. Allah bağışlayandır, halimdir. Sizden önce gelen bir toplum da onları sormuştu da sonra onları tanımaz olmuşlardı.”

    EMREDİLENİ YAPMAK YETERLİ

    Maide Suresi’nin 101-102’nci ayetleri, Kur’ân inerken gereksiz yere soru sorulmasını yasaklamaktadır. Çünkü Kur’ân’ın, hakkında bir açıklama yapmadığı şey mubahtır. Kur’ân’ın amacı, ayrıntılara dalmak değildir. Hakkında bir vahiy hükmü indirilmemiş olan şeyler, serbest bırakılmıştır. Onları yapmak günah değildir. Daha önceki milletlerden bir topluluk da gereksiz yere ayrıntılara dair sorular sormuşlar, sordukları konularda kendilerinin işlerine gelmeyen hükümler açıklanmış, zorlarına giden bu hükümleri kabul etmeyince kâfir olmuşlardır. Yani soruları, inkârlarına neden olmuştur. Demek ki dinde fazla ayrıntılara dalmak doğru değildir. Allah neyi emretmişse onu yapmak yeterlidir. Kur’ân, ana hatlarıyla bir yaşam tarzı çizer. Kur’ân’ın çizdiği genel esaslara aykırı olmamak şartıyla ayrıntılar, insanların yararlarına uygun biçimde serbest bırakılmıştır. Kılı kırk yararcasına ayrıntılarla uğraşmak, dinin amacından uzaklaşmaya neden olur.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=124701&Categoryid=4&wid=31

    HARAMI VE HELALİ KILMA YETKİSİ (5) – 23.06.2007

    Kur’ân’ın genel esasları değişmez

    Tefsirlerde ve fıkıh kitaplarında Allah’ın Elçisi’nin kastetmediği, hatta hatırına bile getirmediği yorumlar ve hükümler vardır. Oysa Allah’ın Elçisi, “Benim sizi serbest bıraktığım şeylerde siz de beni serbest bırakın” fermanıyla ümmetine, ayrıntılarla uğraşmamalarını öğütlemiştir. Selman-i Farisi’nin anlattığına göre Allah’ın Elçisi’nden birtakım şeyler sormuşlar, buyurmuş ki: “Helal Allah’ın kitabında helal kıldığı şeyler, haram da kitabında haram kıldığı şeylerdir. Allah’ın, kitabında bildirmediği şeyler, muaf tuttuklarındandır. Kendinizi zorlamayın” (Enfâl: 17). “Müslümanların içinde suçu en büyük olan, bir helalin haram kılınmasına sebep olandır” (Fetih: 10).

    Böylece Allah Elçisi’nin telkini de Kur’ân’ın telkiniyle birleşmektedir. Allah’ın, kitabında haram kılmadığı şeyleri, birtakım akıl yürütmelerle haram kılmak, dini güçleştirmekten başka bir sonuç vermez. Din kolaylıktır. “Allah size kolaylık ister, güçlük istemez” (Nahl: 125) buyrulduğu gibi Bakara Suresi’nin son ayetinde de, “Ya Rabbim, bizden öncekilere yüklediğin ağır yükleri bize yükleme” diye dua edilip Allah’tan, dinde kolaylık istenmesi öğütlenmektedir. Dinin son şekli İslâm, insanları daha iyi şartlar içinde, güzel ahlakla bezeyip mutlu kılmak için gönderilmiştir, onları dünya nimetlerinden yoksun bırakmak için değil. Kur’ân’ın genel prensipleri her devre uyar. Ayrıntı ise çağın gereklerine göre saptanır. Ayrıntıya ait hükümler, zaman ve şartların değişmesiyle değişebilir. Çünkü zaten Allah’ın kesin hükmü olmayan bu hususlar, insanların içtihadı sonucu ortaya çıkmıştır. Ama Allah’ın buyrukları olan Kur’ân’ın genel esasları değişmez.

    Maide Suresi’nin 3’üncü ayetinde dinin tamamlandığı bildirilmektedir. “Allah, Nuh’a, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiği hükümleri, Hz. Muhammed’e de din yasası olarak vahyetmiş” sonra ona, “Seni buyruğumuzdan bir düzene koyduk, ona uy” buyurmuştur. Kur’ân vahyinden sonra hiç kimsenin, bir din koymaya veya dinin vahyedilmiş sarih hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur. “Yoksa onların, kendilerine Allah’ın izin vermediği din yasaları koyan tanrıları mı var?” buyrulmuştur.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=124856&Categoryid=4&wid=31

    HADİSİN KUR’AN DÜŞÜNCESİNE UYMASI GEREKİR – 26.06.2006

    Soru: Son günlerde hadislerden kimilerinin uydurma olduğundan bahsediliyor. Bu doğru mu? “Kadını kötüleyen hadisler uydurmadır” deniliyor. Diyelim ki hoşumuza gitmeyen hadisler, “uydurmadır” diye ayıklandı. Peki, hoşumuza gidenlerin “uydurma” olup olmadığını nasıl anlayacağız? (Erkan Özyürekli)

    Cevap: Mesele, bir hadisin bizim hoşumuza gidip gitmemesi değil, Kuran düşüncesine uyup uymadığı meselesidir. Kuran, temel yasadır. Hadisler ise yasanın yönetmeliği durumundadır. Yönetmelikler yasaya aykırı olmaz, yasayı açıklar. Öyle ise hadislerin de Kuran düşüncesine aykırı olmaması, Kuran’ın yasaklarına yasaklar katmaması gerekir. Hadisin iki temel ölçütü vardır. Birinci temel ölçüt, Kuran’a uyması, Kuran’ın helal kıldığını haram yapmamasıdır. Çünkü asıl din Kuran’ın emirleridir.

    Kuran’ı Peygamberimiz, herkesi bağlayıcı olmak üzere yazdırmıştır. Ama hadislerin yazılmasına müsaade etmemiştir. Dört halife döneminde hadislerin yazılmasına izin verilmezdi. Daha sonraları hadis nakletme furyası başladı. İlk resmi derleme işi de Peygamberimizin vefatından 100 yıl sonra, Halife Ömer İbn Abdülaziz’in bir emriyle başladı. Ünlü hadis kitabı Sahîh-i Buharî’nin yazan Muhammed b. İsmail Buhârî, 204 tarihinde doğmuştur. Şimdi iki yüz yıl ağızdan ağza aktarılan sözler acaba ne derece Peygamber’in ağzından çıktığı gibi korunabilmiştir? Akıl var, mantık var. Dün duyduğumuz bir sözü bugün aynen aktaramayız. Ya duyulan bir sözü yıllar sonra aktarmak istersek ne olur? Onun için hadis nakillerinin, değişmez yasa olan Kuran’a uyması gerekir.

    İkinci şart, hadisi nakleden kişilerin kopuksuz olarak ta Hz. Peygambere kadar varan bir zincirle birbirine bağlı olmaları ayrıca sözlerine güvenilir kişiler olmasıdır ki, buna senet denilir. Eğer bir hadis, bu iki vasfı taşıyorsa Kuran’dan sonra İslâm’ın ikinci kaynağı olur. Taşımıyorsa ona saygımız olsa da bağlayıcı din denemez. Çünkü o kadar kısıtlayıcı, insan doğasına, bilimsel gerçeklere aykırı sözler var ki hep Peygamber’in ağzına yakıştırılmıştır.

    Çeşitli olayların etkisiyle insanlar kendi görüşlerini savunabilmek için Kuran’da ayet bulamayınca hadis seçeneğinden yararlanma yoluna gitmişler, böylece dört halifeden sonra meydana gelen fitne olaylarında bir taraf, karşı tarafı suçlamak için onların sıfatlarına uyan nice sözler uydurup Peygamber’in hadisi diye göstermişlerdir. Kimileri de zamanlarındaki bazı ahlaki durumları beğenmeyince hemen bunların kıyamet alameti olduğuna dair hadisler üretmişlerdir. Böylece kocaman hadis literatürü ortaya çıkmıştır. Bunları yeniden Kuran düşüncesiyle karşılaştırılıp sağlamlarını çürüklerinden arındırmak gerekir.

    Diyanet İşleri Eski Başkanı
    Prof. Dr. Süleyman Ateş

    KAYNAK: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=80667&Categoryid=4&wid=31

    İşte böyle Sedat Bey! Hâlâ midye ve karidesin haram olduğuna inanıyor musunuz? Hâlâ Allah’ın hükümlerine değilde, velilerinizin hükümlerine uymakta ısrarlı mısınız?

  88. SÜLEYMAN ATEŞ Mİ?
    BEN ONUN HÜKÜMLERİNE ASLA ÖNEM VERMEM
    HEM DİYORSUN Kİ ALLAH İLE KUL ARASINA ALİM VS GİREMEZ DİYORSUN SÜLEYMAN ATEŞİN GÖRÜŞLERİNİ ALIYORSUN YANİ İŞİNE GELEN GÖRÜŞLERİ

    Süleyman Ateş, İbn-i Teymiyye’yi büyük bilen bir kimsedir. Diyanet işleri Başkanı iken resmî bir yazı ile bu fikrini bir abonemize bildirmiştir. O da Karaman gibi İbn-i Teymiyye’nin bazı ictihadî hatalarının bulunduğunu zikretmektedir.

    Muhtasar İslâm İlmîhali isimli kitabında Profesör Kâmil Miras’ın alyans hakkındaki (Altından mamul nişan yüzüğü hakkındaki) yazısını aynen Karaman gibi benimsemiş, altın nişan yüzüğü takmanın cevazını yazmıştır. Altın fiatlarının ucuz olması, süs için değil nişan için takılması, ekseri insanlar tarafından takılması gibi gerekçelerle altın yüzüğün harâmlılığını kaldırmıştır. Bilindiği gibi bir şeyi harâm kılmak veya haramliğinı kaldırmak ancak Allahü teâlâya mahsustur. Bu salâhiyet Peygamber aleyhisselâm ile dinde sözü senet olan müctehidlere verilmiştir. Kâmil Miras gibi İbn-i Teymiyyeciler kendilerini MUTLAK MÜCTEHİD zannettikleri için harâmları helâl, helâlleri harâm kılabiliyorlar.

    Bütün İbn-i Teymiyyeciler gibi Doç. Dr. Süleyman Ateş de Muhiddin Arabi gibi tasavvuf büyüklerine karşıdır. Vah-det-i vücut isimli tasavvufun Hint ve Yunan felsefesinden geldiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Ateş aynen şöyle demektedir:

    «Vahdet-i vücut, Hint ve Yunan felsefelerinin Arapçaya çevrilmesi ve müslümanların diğer milletlerle teması sonucu İslâm tasavvufuna geçmiştir, İslâmın öz malı değildir.» (İslâm Tasavvufu S. 99)

    Bununla da kalmıyor, aynı kitabında Brahmânların sapıklıklarını anlattıktan sonra şu fikre varıyor:

    «Bu fikir, İbnul Arabi’nin tesiriyle tasavvufa iyice yerleşmiş, hemen her mutasavvufta bunun izleri görülmeye başlamıştır.» (İslâmda Tasavvuf S. 100)

    Bu görüşlere karşı mutasavvıfların da bulunduğunu zikrettikten sonra misal olarak Aliyyül Kari’nin İbnül Arabi’nin sistemine .karşı çıktığını belirtmektedir. {S. 100-101)

    Tasavvuf lehinde olan, sahih hadîs-i şerîflere mevzu diyen, Peygamber aleyhisselâmın mübarek anne ve babalarına kâfir diyecek kadar ileri giden Aliyyülkari acaba nasıl mutasavvuf olur hayret ettik. Böyle bir kimseden nasıl nakil yapılır?

    Şeyhi Ekber Muhiddin Arabi hazretlerinin şeriata aykırı gibi görünen ifadelerini İmâm-ı Rabbanî hazretleri Mektûbâtında açıklamıştır. Muhiddin Arabî hazretlerinin büyükler arasında bulunduğunu bildirmiştir.

    Süleyman Ateş, İbni Arabi hazretlerine hücum etmekle kalmıyor, evliyanın büyüklerinden, silsile-i aliyyenin onbeşincisi olan Şahı Nakşibend Bahâeddin-i Buharî hazretlerine de hücum ederek şöyle demektedir:

    «O da aşağı yukarı İbnül Arabi’nin fikirlerini benimsemiş görünmektedir.» (İ. Tasavvuf S. 104)

    İmanın altı esasından birini inkâr veya şeriata aykırı şekilde te’vil eden kimse kâfirdir. Mevdûdî kaza ve kaderi inkâr ederken Süleyman Ateş de meleklerin rüzgâr olduğunu yazmıştır. Yani meleklerin varlığını apaçık bir şekilde inkâr etmiştir. Bunu ispat için KUR’ÂN-I KERÎME GÖRE EVRİM TEORİSİ isimli yazısından iki paragrafı aynen alıyoruz :

    «Burada bulutları sevkeden melek, basınç değişikliği ile meydana gelen rüzgârdan başka bir şey değildir. Bir hadîse göre de sesleri kulaktan kulağa nakleden melektir. Şüphesiz bu melek de seslerimizi titreşimiyle etrafa yayan atmosferdir. Demek ki tabiat kuvvetleri de melek olmaktadır. Zira melekler Allah’a isyan edemeyen, yani hür irade yeteneğinden yoksun, emredildiği şeyi yapan güçlü varlıklardır. Tabiat kuvvetleri de aynı niteliğe sahip değil midir?

    ……………….

    İşte Âdem’e secde eden melekler, irade yeteneğini, akıl gücünü insana boyun eğen tabiat kuvvetleridir. İnsan akıl gücünü kazanınca tabiat kuvvetlerini emri altına almış, onlardan yararlanmasını, onların korkunç etkilerini önlemesini bildirmiştir.”(İlahiyat Fakültesi Dergisi C. 20, S. 143-144)

    Necip Fazıl, bu ifade için şöyle diyor:

    «Dehşet ki dehşet, bu adam hem meleklere itikadı elden bırakmıyor, hem de onları tabiat kuvvetlerinin aynı ve tâ kendisi kabul ederek maddeleştiriyor, şuursuzlaştırıyor,” iradeden mahrum cemadlar olarak görüyor, küfrün böylesine hiç rastlanmamıştır.» (Rapor 3, S. 34)

    Doç. Süleyman Ateş, mason Abduh’un düşük faizlere cevaz verdiği gibi % 3 faize cevaz vermektedir. Uygarsal fetvası aynen şöyledir:

    «Her muamelesinin faizle işlediği bir toplumda yaşayan fert de ister istemez faize bulaşır. Onun korunmak için bankalara yatırdığı paradan banka % 50, % 100 kazanırken kendisinin aldığı % 3′lü faiz aslında parasının süre içinde uğradığı değer kaybını bile karşılamaz. Zarurete binaen o da parasının faizini alır, ama içi tutmuyor, takvası müsaade etmiyorsa faiz olarak aldıklarını fukaraya, hayır kurumlarına verir.» (Tefsir Dersi Notları S. 12)

    Ehl-i ilim bilir ki, bir kimse bir milyon lirasını bir lira faizle birisine verse bir milyon bir lira olarak geri alsa, faiz olan yalnız bir lirası değil, bir milyonun tamamı da faiz olmuş olur. S. Ateş, gördüğünüz gibi Kur’ân-ı Kerîmi böyle tefsir etmektedir. Salâhiyetli müfessirlerden nakil yapmayanın hali böyle olur.

    Özürü kabahatinden büyük olarak da faizi alır, içi tutmuyorsa aldığı faizi fakirlere veya hayır kurumlarına verir, diyor. Paranın tamamının faiz olduğunu bilemiyor»

    Necip Fazıl, bu ifade için şöyle diyor:

    «Deminki, İslâmın madde ötesi itikatlarına tam aykırılık halinde küfür… Bu da yeryüzü muamelesine ait bir kanunun, hem mahiyet olarak bilinmemesi, hem de küçümseyici bir eda içinde tatbik imkânından mahrum sayılması bakımından küfür çapında bir dalâlet..

    …Bu adamın suratına su hadîs mealini çarpınız: FAİZİN EN HAFİF ŞEKLİ, ANASIYLE KÂBE DUVARI DİBİNDE ZİNA ETMEKTEN BETERDİR.» (Rapor 3, S. 35)

    Darwin’in de evrimciliğini aşan Doç. Süleyman Ateş maymunun insandan geldiğini söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Kendisi gazetelerde günlerce tnnkid edildiği halde, «İnsanlar Âdem aleyhisselâmdan gelmiştir. Âdem aleyhisselâmı da Allah yaratmıştır.» gibi bir ifade kullanmaktan hasseten çekinmiştir. Bütün canlıların ilkel hücrelerden evrimleşe evrimleşe geldiğini kat’iyetle ifade etmektedir. KUR’ÂN-I KERÎM’E GÖRE EVRİM TEORİSİ isimli yazısından bazı kısımları hep birlikte okuyalım :

    «Hayatın, ilkel hücrelerden evrimleşe, evrimleşe önce basit canlıların, sonra daha üstün yapılı canlıların ve sonunda da insanın meydana geldiği kesin kanıtlarla ortaya konmuştur.

    …İnsanın maymundan değil, maymunun insandan turediği de düşünülebilir.» (İ. Fak. Dergisi C. 20, S. 131)

    Görüldüğü gibi insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğine dair en küçük bir ifade bile yoktur ilkel canlılardan evrimleşerek insan meydana gelmiş, hem de bu kesinmis. Allahü teâlâ insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğini bildirirken evrimci doçentimiz, ilkel hücrelerden meydana geldiğini söylüyor.

    Necip Fazıl, bu ifadeler için de KÜFÜR damgasını bastıktan sonra şöyle diyor :

    «Maymunun insandan geldiği iddiasında bu adam şöyle bir vesika gösterebilir: «(Bana bakın da insandan neler gelebileceği üzerinde ibretle düşünün ve artık maymunu da insandan gelmiş kabul edin.)» (Rapor 3, S. 39)

    Doç. Süleyman Ateş, biraz daha ileri giderek aynı sayfada şöyle diyor :

    «İnsanın şu veya bu hayvandan tekâmül etmiş olması onun değerini düşürmez. Çünkü Allah kâinatı tekâmül kanununa göre yaratmıştır.»

    Görüldüğü gibi insanın bir hayvandan gelmesi, onun değerini düşürmezmiş.

    Hemen aşağıda şöyle diyor :

    «Belki de insan, bugünkü hayvanların hiç birinden değil de doğrudan doğruya çamurdan yaratılan ilkel bir varlıktan evrimleşerek ortaya çıkmıştır. Muhakkak olan nokta insanın bir evrim geçirdiğidir.» (Kur’ân-ı Kerîme Göre Evrim Teorisi İ. F. Dergisi C. 20 S. 131}

    Süleyman Ateş’in bu ifadesinde üç tane azîm hata vardır :

    1 – Cümleye belki ile başlamış, belki ihtimali ifade eder. İhtimal üzerine dinî karar veriyor.

    2 – Çamurdan yaratılan varlığa ilkel varlık diyor. Çamurdan yaratılan ilk varlık Âdem aleyhisselâmdır. Adem aleyhisselâm ilkel bir varlık değil, kâmil bir insandır, ulül’azm bir Peygamberdir.

    3 – Bugünkü insanın ilkel varlıktan evrimleşerek ortaya çıktığını söylüyor ki tamamen Kur’ân-ı kerîme aykırıdır. Allahü teâlâ bugünkü insanın Âdem aleyhisselâmdan geldiğini bildiriyor. Âdem aleyhisselâmın da Ulül’azm bîr Peygamber olduğunu bildiriyor. Binlerce Peygamber içerisinde Ulül’azm derecesine yükselen sadece altı tane Peygamber vardır, bunlar, Âdem, Nuh, İbrahîm, Musa, İsa ve Muhammed Mustafa (Aleyhimüssalâtü vesselam) hazretleridir.

    Doç. Süleyman Ateş, Âdem aleyhisselâma ilkel insan demekle, bugünkü insanın evrimleşerek yani tekâmül ederek yüksek seviyeye çıktığını söylemekle Cenâb-ı Hakkın -hâşâ- yalancı olduğunu söylemektedir, ilkel insan evrimleşerek ve devrimleşerek kâmil insan olmuş, yani bugünkü insan henüz evrim geçirmemiş olan Âdem aleyhisselâmdan, Şit aleyhisselâmdan, İdris aleyhisselâmdan hâşâ çok kâmil bir varlıktır.

    Nuh aleyhisselâmın 950 sene kavmini ıslâha çalıştığı Kur’ân-ı kerîmde sarahaten bildirilmektedir. Bin sene yaşayan bir Peygamber mi kâmildir, yoksa bugün yüz seneyi zor aşan evrimleşmiş ve de devrimleşmiş mahlûklar mı kâmildir? Doç. Süleyman Ateş’in insanların evrim geçirdiğine dair kesin kanıtları varmış. Kanıtının yalan olduğuna dair bizim de elimizde yanıtlar vardır. Hem de Kur’ân-ı kerîmden…

    Doç.’imiz, Peygamber falan ayırt etmeden, eski insanların çok geri olduğunu, ilimsiz, hikmetsiz, akılsız olduğunu söylemekle 24 bin veya 124 bin Peygamber gönderen Allahü teâlâyı yalancı çıkarmak istiyor. Aynı derginin 137. sayfasını dehşete kapılmadan okuyalım.

    «Nihâyet evrim insan sınıfına yaklaşmıştır. Hayvanlık mertebesinin başında maymunlar ve benzeri hayvanlar vardır. Bunlarla insan arasında azıcık bir mesafe kalmıştır. Burası atlanınca insan olur. Bu noktaya gelince nefsin boyu düzelir, azıcık ayırım gücü, bilgi kazanma yeteneği hasıl olur. Dünyanın uzak kutup bölgelerinde yaşayan bu ilkel insanlarla hayvan arasında büyük fark yoktur. Bunlardan hikmet sâdır olmaz, komşu milletlerden de bilgi öğrenmezler. Bu yüzden halleri bozuk, yararları azdır. Daha da evrimleşen orta kuşaktaki insanlar, işte gördüğünüz bu zekâ, bilgi ve maharet düzeyine gelmişlerdir.»

    S. Ateş’in KUR’ÂN-I KERÎME GÖRE EVRİM TEORİSİ ifadesi için Necip fazıl şunları söylemektedir:

    «Al sana bir rezalet daha… Hiç Kur’ân hükümlerine, (teori-nazariye) sıfatı yakıştırılabilir mi? Bu bir felsefe, yani başıboş düşünce tabiri ve sağlam veya çürük ve daima yalanlanması mümkün görüşlere verilen ad… Bu cümleyi kullanan bir Diyanet İşleri Başkanında, Kur’ân ile herhangi bir kitabı, vahy ile felsefeyi ayırdedici ölçü yok demektir. Olmayınca da Diyanet İşleri, cinâyet işleri olmaz da ne olur?» (Rapor 3, S. 44)

    Dinîmiz bazı hallerde azle cevaz vermiştir. Annenin hayatı tehlikeye girerse anne karnındaki çocuğu kürtajla ve ameliyatla almak caizdir. Zaruret olan bu hallere kıyas ederek doğum kontrolünün cevazına hükmetmek bir cinâyettir.

    S. Ateş’in doğum kontrolü için verdiği cevaza Necip Fazıl söyle cevap vermektedir :

    «Doğum kontrolünü teşvik ve insan üremesini tevkif edici görüşler, dayandığı dinî ölçüler tamamen yanlış olarak davayı göz bağcılığına getirmeye çalışmaktan başka bir şey belirtmez. (Rapor 3 S. 41)

    Necip Fazıl’ın S. Ateş hakkındaki genel hükmü ise şöyledir: «8 adet vesika bu adamın, iman, meçhule saygı, anlatılamaz ve anlaşılamaz olana karşı korku, ilim, irfan ve zekâ adına zerre miktarınca nasibi olmadığını göstermeye yeter…» (Rapor 3 S. 41)

    Doç. Süleyman Ateş’in bütün kitapları nakil esasından ziyade indi görüşleriyle doludur. Hemen her kitabında İbni Teymiye’den de nakiller yapmakta kimliğini gizlememektedir.

    Süleyman Ateş, evrime ve devrime uyarak, Allahü teâlâ ismini çok kere Yüce Tanrı olarak kitaplarına almıştır. Allah kelimesinin kat’i surette tanrı olarak kullanılmayacağını da bilmemektedir. Tanrı kelimesi ilâh, mabud manasına kullanılır. Fakat Allah manasına kullanılmaz. Meselâ Müslümanların tanrısı Allah’tır denir, kendi ifadelerine göre evrimcilerin tanrısı maymundur şeklinde kullanılabilir. Fakat bizim rabbimize tanrıdır denemez.

    S. Âteş Kur’ân-ı kerîmi tefsir ettiğini bütün kitaplarında bildirmektedir. Âyetlerin tercümesi tefsir olamaz. Bu tercümeler Murâd-ı ilâhiyi bildirmez. Ancak tercüme edenin o âyetten anladığını bildirir. Kur’ân-ı kerîmin bir âyet-i celîlesinin mealini alırken selâhiyetli bir müfessirin kitabından nakil suretiyle almak lazımdır. Eğer herkes kendi anladığını alırsa ortaya 72 tane sapık mezhep çıkar.

    İşte Süleyman ATEŞ:

    1 – Kur’ân-ı kerîmi kendi kafasına göre tefsir etmeye kalkan,

    2 – Evrime inanan, hattâ Kur’ân-ı kerîmde evrim teorisi olduğunu bile söylemekten çekinmeyen,

    3 – İnsanların ilkel bir hücreden türediğini söyleyen,

    4 – Maymunun insandan gelmiş olabileceğini savunan,

    5 – Melekleri tabiat kuvvetleri olarak kabul eden, meselâ rüzgârı melek sayan

    6 – Altın yüzüğe cevaz veren,

    7 – Düşük faizi meşru kabul eden,

    8 – Doğum kontrolünü teşvik eden,

    9 – Vahdet-i vücud isimli tasavvufun, Hind ve Yunan felsefesinden geldiğini iddia eden,

    10- İbni Teymiyye’yi büyük bir âlim olarak bilip ondan nakiller yapabilen evrimci bir kimsedir.

  89. KURANI KENDİNE GÖRE YORUMLAYANLAR
    Bid’at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir. Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.

    Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı Kur’an’a dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir koz olarak kullanıyorlardı.

    İlk asırda meydana çıkan Mu’tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber s.a.v.’in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere, henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram’ın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah’ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid’at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini Kur’an-ı Kerim’den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.

    Haricî zihniyet

    Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.’ı şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.

    İşte bunlar da Kur’an’a göre hareket ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.

    Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur’an’dan böyle bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir.

    Kur’an ve Sünnet’i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram’a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.

    Şaşılacak görüşler

    Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk’a iltica eden velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden zihniyetle; Haricî, Mu’tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ Hz. Ali’ye kâfir diyenle, Allah’tan başka hakiki fail ve irade tanımayan, Kur’an ve Sünnet’in en küçük edeplerine dahi riayet eden bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm’a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenab-ı Hakk :

    “Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu Tealâ’ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır? Buharî ve Müslim’de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?

    Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar görüşler…

    Manası çarpıtılan ayet

    Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:

    Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler , Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah’a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem olarak görmektedirler.

    Hz. Ömer r.a.’ ın oğlu Hz. Abdullah’ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
    Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri ayetlerden biri de Allahu Tealâ’nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:

    “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (Zümer, 3)

    Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir manadır. Diyanet Vakfı’nın çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost” kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana vermişlerdir:

    “İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz’ derler.”

    Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri seven ve onlarla Hakk’a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah’a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk’a secde edenleri bir tutmuşlardır.

    Ayetlerden cevaplar

    Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden bazıları şunlardır:

    “Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
    “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)

    “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28)

    “Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)

    Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen “Allah’tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur.

    Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah’a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber s.a.v. Efendimiz’i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa’d, 5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O’nun elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.

    Hıristiyanların İsa Aleyhisselam’ı, yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselam’ı Allah’a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk’ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam’da Allah’ın yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.

    Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir

    Sûfiler, (fenâ fi’l-ef’âl, fenâ fi’s-sıfat ve fenâ fi’z-zât mertebelerinde) Hakk’ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O’nun dışında herhangi bir mahlukta kudret tevehhüm edilmesine, Allah’tan başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık Allah’ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.

    “De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir” (Ra’d, 16).

    Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil zatın fiilleri de Allah’a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.’in Ay’ı iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem’e hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
    Kur’an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.

    Kâmil zatlarla tevessül

    “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum” demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)

    Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabbi, O’nu benim hakkımda şefaatçi kıl.”

    Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)

    Hz. Ömer r.a.’ ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık olmuştu. Efendimiz s.a.v.’in amcası Hz . Abbas r.a.’ı yanına alan Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buharî)

    Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz . Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare yoktur.

    Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid’at sahibi ve dalâlet ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur’an ve hadisten çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun- aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur’an ve Sünnet’e uygun itikat etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 157. mektubunda ısrarla üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.
    Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.

    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah’ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.

    Vahhabîlerin Kur’an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah’tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah’ı devre dışı bırakıp da O’nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.

    Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi’nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

    Yardım istemek şirk mi?

    Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.
    “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)

    Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah’ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.

    Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.

    Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O’ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O’na dikmelidir.

    Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül

    Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi’ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.

    O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas’ı vesile edinerek Allah’tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.

    Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.

    “ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk’tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah’tan istiyor. Çünkü Allah’tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah’a sığınırız.

    “Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül

    Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat’ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.

    Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.

    Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.

    Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.

    Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ’yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.

    Kadı Beydavî’nin , Envâru’t -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah’a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.

    “Himmet şeyhim” demenin anlamı

    “Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah’a yönelip O’ndan iste, O’na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?

    Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.

    Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri’nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:

    - Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa’da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır’a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.

    Üftâde Hazretleri buyurdu:

    - Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü’l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.

    Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.

    “Benim kendime bile faydam yok”

    Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz’e hitaben: “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A’raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
    Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.
    Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.’in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur’an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.

    Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber’in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah’ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.

    Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ’nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.

    Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.’ ın şu sözü, bunun açık delîlidir:

    “Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah’ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah’ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)

    Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.’a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.

    Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.

    Müminlere haksızlık ediliyor

    Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.

    Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.

    Fatiha Suresi’ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:

    “Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah’tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et’ diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”

    Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:

    “Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah’ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”

    Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:

    “ Kur’an -ı Kerim’in hassasiyet gösterdiği husus, Allah’tan başkasını O’nun yerine koymak veya O’na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O’nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et’ diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah’a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.’i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur’ demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)

    Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.
    Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz’in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
    “ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”

  90. SÜNNETSİZ DİN
    Yüce dinimizin temeli, hiç şüphesiz, indirilişiyle birlikte ilahî koruma altına alınmış olan Kur’an ve onun gereği gibi hayata intikalinin yegane garantisi olan Sünnet’tir.

    İlâhi kelâm olan Kur’an, insanlık alemine Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz vasıtasıyla intikal etmiştir. Üstelik Cenab-ı Hak, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’i, Kur’an’ı insanlara sadece tebliğ etmekle değil, aynı zamanda açıklamakla da görevli kılmıştır.

    Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e uymayı, O’na muhalefet etmemeyi, O’nun getirdiklerini alıp, sakındırdıklarından uzak durmayı emreden, Allah’ın rızasını arayanlar için O’nda güzel örnek bulunduğunu haber veren, ancak O’na itaat etmekle gerçek anlamda Rabbimiz’i sevdiğimizi söyleyebileceğimizi ve bağışlanmamızın da buna bağlı olduğunu bildiren ayetler, Sünnet’in dindeki yerini ve fonksiyonunu tayin edici ilâhi beyanlar cümlesindendir.

    Buradan hareketle şunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır: Eğer Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in açıklaması olmadan Kur’an’ın Cenab-ı Hakk’ın muradına uygun olarak anlaşılması ve yine Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu bir hayatın yaşanması mümkün olsaydı, Efendimiz’e vurgu yapan onlarca ayete gerek olmazdı.

    Kur’an’ı –mesela– bir dağın başına indirerek insanlara “falan dağa bir kitap indirildi; gidip onu alın ve içindekilerle amel edin” diye seslenen bir melek göndermek Cenab-ı Hakk’ın kudreti dahilinde olduğu halde ilâhi hikmet böyle tecelli etmemiş, ilâhi kitaplar insanlara her zaman peygamberler (hepsine salât ve selam olsun) vasıtasıyla gönderilmiştir.

    Tek başına bu durum bile, dinin gereği gibi yaşanabilmesi için peygambere olan ihtiyacı açıklamaya yeterlidir. Aşağıda anlatacağımız olay dikkatlerimizi tam da bu noktaya çekmektedir:

    SÜNNET OLMADAN KUR’AN ANLAŞILMAZ

    Bilindiği gibi Hz. Ali r.a. döneminde ortaya çıkmış olan Haricîler, İslâm dünyasını yıllarca meşgul eden ve kendileri gibi düşünmeyen herkesi kâfirlikle suçlayan bir grup idi. Gittikleri yanlış yoldan döndürmek ve İslâm’a verdikleri zararları önlemek için Hz. Ali r.a., gerek bizzat, gerekse arkadaşları vasıtasıyla Haricîler’le pek çok mücadelelere girişmişti. Bu meyanda bir keresinde amcasının oğlu Abdullah b. Abbas r.a.’ı onlarla münazara yapmak üzere görevlendirmişti. Abdullah b. Abbas r.a.’ı yolcu ederken aralarında şöyle bir konuşma geçti:

    - Onlarla tartışırken Kur’an ayetlerinden delil getirme.

    - Niçin ey Müminlerin Emiri? Kur’an bizim evlerimizde nazil oldu. Onun ayetlerini ben onlardan daha iyi bilirim.

    - Doğru söylüyorsun. Ama biz davamızı ispat için bir ayet ileri sürüyoruz, onlar da kendi davalarını ispat için başka bir ayet okuyor. Çünkü Kur’an, bünyesinde pek çok anlam barındıran ve ayetleri birçok manaya çekilebilecek bir yapıya sahiptir. Onun için onlarla tartışırken Sünnet’ten delil getir. Böyle yaparsan kaçıp kurtulacak bir yer bulamazlar. (Nehcu’l-Belâğa; Suyutî, Miftâhu’l-Cenne)

    Nitekim rivayetin devamında Abdullah b. Abbas r.a.’ın, tartışırken Sünnet’ten deliller getirmek suretiyle Haricîler’i mağlup ettiği zikrediliyor.

    Hz. Ali r.a.’ın bu tespiti bize şunu anlatıyor: Kur’an ayetlerinin hepsi aynı özellikte değildir. Kimi ayetlerin anlamı ilk okuyuşta kolayca anlaşılabilirken, kimileri dış anlamdan farklı bir maksadı ifade eder. Her dilde olduğu gibi Arap dilinde de mecaz, kinaye, istiare gibi sanatlı anlatımlar bulunduğunu ve hatta Arapça’da –ve hele Kur’an Arapçasında– bu tür anlatımların daha fazla olduğunu düşündüğümüzde, Hz. Ali r.a.’ın tavrındaki hikmeti daha iyi kavrıyoruz.

    Şüphesiz bu olay, inanç ağırlıklı bir sapmanın önüne geçmek için Sünnet’e duyulan ihtiyacı yansıtmakla sınırlıdır. Oysa Sünnet’in önem ve fonksiyonunun bu alanla sınırlı olmadığı açıktır. Sünnet, hayatın bütün alanlarını kuşatan, hatta Kur’an’ın hiçbir şekilde değinmediği hususlara dahi uzanarak müslümanca yaşamanın canlı örneğini teşkil eden bir ihata kabiliyetine sahiptir.

    Kur’an’ın anlaşılması ve hayata aktarılması konusunda gerek eski ulemanın kaleme aldığı, gerekse günümüzde yazılan kitaplar yeterli ve doyurucu olduğu için biz burada meseleyi bütün boyutlarıyla ele alarak bu yazının çerçevesini aşmak istemiyoruz. Ancak şu kadarını söyleyelim ki, Kur’an’ın, Sünnet olmadan da anlaşılabileceğini söyleyenler, bu tavırlarıyla, farkında olarak veya olmayarak ortaya, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in tebliğ edip yaşadığı İslâm’dan şu veya bu biçimde/ölçüde farklı bir din çıkabileceğini iddia etmiş olmaktadır.

    Oysa Efendimiz s.a.v., “Sizden (hiç) biriniz, hevasını (görüşünü, arzusunu, isteğini) benim getirdiklerime tabi kılmadıkça iman etmiş olamaz” (Hatib Bağdâdî, Tarihu Bağdâd; Bağavî, Şerhu’s-Sünne) buyurmak suretiyle iman iddiasının, kişisel arzu, istek ve görüş değil, Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ile geçerli olabileceğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Aynı şekilde Kur’an’ı kendi şahsi görüşü doğrultusunda yorumlamaya kalkanların, sonuçta doğru yorum yapmış olsalar bile, izledikleri metot dolayısıyla hata etmiş olacaklarını şu hadis ifade etmektedir: “Kim Kur’an hakkında şahsi görüşü ile konuşursa, isabet etmiş olsa bile hata etmiştir.” (Beyhakî, el-Medhal)

    RESUL-İ EKREM S.A.V İSLAM’DIR

    Muhammed Esed’e ait olan bu söz, bizce gerçeği temelinden kavraması dolayısıyla son derece önemlidir. Zira Kur’an’ın, çoğu zaman ibadetlerin bile detaylarını vermediği gerçeği göz önüne alındığında, bir müslümana ibadet ve inançla ilgili hususlardan başlayarak dünya görüşünde, aile ve iş hayatında, toplumsal ilişkilerinde, davranışlarında, hatta giyim-kuşamında, yeme-içmesinde, temizliğinde… özgün bir kimlik kazandıran değerlerden Sünnet olmaksızın söz etmemiz imkansızdır.

    Bir keresinde Sahabe’den İmran b. Husayn r.a.’ın hadis rivayet ettiği mecliste bulunanlardan (muhtemelen Mu’tezile mezhebine mensup) birisi “Bize Kur’an’ı anlat (hadis nakletmeyi bırak)” demişti. İmran b. Husayn r.a.’ın cevabı şu oldu:

    “Sen ve arkadaşların Kur’an okuyorsunuz. Bana söyler misin, namaz ve namazla ilgili rükünler nelerdir? Keza altın, deve, sığır ve sair malların zekâtı ne kadar verilecektir? Namazın dört rekât olduğunu, Kâbe’nin yedi kere tavaf edileceğini, Safa ile Merve arasında sa’y yapılacağını sadece Kur’an’a dayanarak söyleyebilir misiniz?”

    Bu açıklama karşısında adam, “Bana hayat verdin. Allah da sana hayat versin” diye mukabele etti (Hakim, el-Müstedrek; Hatib Bağdâdî, el-Kifâye). Bu olayı nakleden Hasan-ı Basrî k.s. Hazretleri diyor ki: “O zat ölmeden önce (Sünnet’in önemini kavrayarak) iyi bir İslâm fakihi oldu.”

    Elbette Sünnet sadece bu rivayette örnek olarak zikredilen ve dinin temeli olan hususların yerine getirilmesi için vaz geçilmez değildir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi hayatın bütün alanları Sünnet’in ilgi ve kapsamındadır. Doğumdan, hatta çocuğun ana rahmine düşmesi sürecinden başlayıp, ölümle biten dünya serüveninin hiçbir aşaması yoktur ki, Sünnet’in taallukunun dışında kalmış olsun.

    HAYAT SÜNNET’LE İBADETE DÖNÜŞÜR

    Burada belirtmemiz gereken bir diğer önemli husus da şudur: Sünnet-i Seniyye’nin belirleyiciliğinde yaşanan bir hayatta, adet ibadete dönüşerek sevap konusu haline gelir. Bir başka deyişle Müslüman, sırf Sünnet’te tavsiye edildiği için herhangi bir davranışı benimser ve yaparsa, karşılığında sevap kazanır.

    Çok basit bir örnek olarak şunu zikredelim: Yemeği sol elimizle yersek dinden çıkmayız; ama sağ elimizle yersek bir sünneti yerine getirmiş, dolayısıyla sevap almış oluruz. Tekrarlı yaptığımız işlerde 3, 5, 7 gibi tekli rakamlara riayet etmek, yatağa sağ tarafımız üzerine yatmak, tuvalete, banyoya sol ayakla girip sağ ayakla çıkmak, camiye, eve, işyerine sağ ayakla girip sol ayakla çıkmak gibi bireysel alanla sınırlı işlerden, toplumsal, hukuki, ekonomik, ticari konulara kadar aklımıza gelecek her faaliyet sahasıyla ilgili olarak Sünnet’in eşsiz rehberliği ve diriltici soluğu, bizlere iyiyi, doğruyu ve güzeli işaret ettiği kadar, sevap hanemizin dolmasını da sağlamaktadır.

    Sünnet’in bu fonksiyonu, herhangi bir konunun dinî-dünyevî şeklinde bir ayrıma tabi tutulmasını da engellemiştir. İslâm alimleri, Müslüman’ın davranış ve fiillerini sevap-günah, helal-haram, mendup-mekruh gibi kategorilere ayırırken Kur’an kadar Sünnet’in de yönlendirmelerini temel almış, böylece İslâm, din-dünya ayrımı sebebiyle Hıristiyanlığın başına gelen tahriften korunmuştur.

    “Her maruf (İslâm’ın benimseyip teşvik ettiği güzel şey) sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman, kendi kovandan kardeşinin kabına su vermen de birer maruftur” (Tirmizî). “İman yetmiş küsur bölümdür. En üstünü lâ ilâhe illallâh sözüdür. En aşağısı ise gelip-geçenlere eziyet veren şeyleri yoldan temizlemektir. Haya da imandan bir bölümdür” (Müslim, Ebû Davud, Nesaî, İbn Mâce) gibi hadisler, müslümanın bütün davranışlarının dinî bir veçhesi olduğunu vurgulamaktadır.

    Bu hadisten hareketle, alimlerimiz tarafından “Şuabu’l-İman” adıyla kitaplar yazılmış ve imanın yetmiş küsur şubesine (bölümüne) delalet eden rivayetler bir araya toplanmıştır. Meşhur Buharî şarihi Bedruddîn el-Aynî de, bu hadisi esas alarak imanın 77 şubesini teşkil eden hususları tespit etmeye çalışmıştır (Umdetu’l-Kârî). Ona göre bu 77 bölümü teşkil eden hususlar özetle şöyledir:

    Birinci kısım iman ve tasdik ile ilgili olup 30 maddedir. İkinci kısım dil ile ilgili ameller olup 7 maddedir. Üçüncü kısım bedenî amellerle ilgili olup 40 maddedir ve bu 40 maddeye kişinin kendisi ile ilgili hususlar yanında, toplumsal hayata ilişkin hususlar da girer.

    Burada sadece başlıklarıyla zikrettiğimiz bu 77 bölümün, imanın şubeleri olarak insan hayatının bütün yönlerini kuşatan her türlü tutum ve davranışı içine aldığı dikkat çekmektedir. Böyle bir iman anlayışında din-dünya ayrımı yapmanın mümkün olmadığı açık biçimde ortaya çıkmaktadır.

    Bütün bu hakikatleri göz önüne aldığımızda, son dönemde Sünnet’in dinimize kaynaklığı ve müslümanın hayatındaki belirleyiciliği üzerine yoğunlaşan tartışmaların maksadını anlamak kolaylaşacaktır.

  91. PEYGAMBERİN HARAM KOYMA YETKİSİ

    llahü teâlâ, Peygamber efendimize, Kur’ân-ı kerîmi açıklama yetkisi verdiği gibi, Kur’ân’da açık olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir:
    (Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme içlerinde bir burukluk duymadan tam manasıyla kabullenmedikçe, imân etmiş olmazlar) [Nisâ 65]

    (Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih etme, seçme hakkı yoktur) [Ahzâb 36]

    (O Peygamber ki, iyiliği emredip kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri harâm kılar) [A'raf 157]

    (Bir işte anlaşamazsanız, bu işin hükmünü Allah’tan [Kur'ân-ı kerîmden] ve Resûlünden [Sünnet-i seniyyeden] anlayın!) [Nisâ 59]

    Bu “anlayın emri” âlimler içindir Âlim olmayan, âlimlerin Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden anladığı hükme uyarKur’ân-ı kerîmde (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruluyor (Nahl 43)

    Harâm kılma yetkisi

    Hadîs-i şerîte buyuruldu ki:

    (Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir “Yalnız Kur’ândaki helâlı helâl, haramı haram kabûl edin” diyecek bazı kişiler çıkacaktır İyi bilin ki, Resûlullahın haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldığı gibidir) [Tirmizî, Dârimî]

    Kendiliğinden ölmüş hayvanın etini yemek harâmdır Çünkü Kur’ân-ı kerîmde (Meyte ve kan size harâm kılındı) buyuruldu (Mâide 3)

    Meyte, dinin emrine uyulmadan öldürülen veya kendi kendine ölen, ya’nî leş olan hayvandır

    Eğer bu âyet-i kerîmeyi Peygamber efendimiz açıklamasaydı, kendi kendine ölen her hayvanı yemek haram olduğu gibi, balığı da yemek haram olarak anlaşılırdı Peygamber efendimiz, (Denizin suyu temizdir, meytesi helâldir) buyurarak deniz meytelerinin helâl olduğunu bildirmiştir (Ebû Dâvüd, Abdürrezzak)

    Meyte ve kandan istisna olarak yenenleri de Peygamber efendimiz bildirip, (Size iki meyte ve iki kan helâl kılındı İki meyte balıkla çekirgedir, iki kan ise, karaciğerle dalaktır) buyurmuştur (İbni Mâce, Ebû Dâvüd)

    Aslan, kaplan, kurt, maymun ve köpek gibi yırtıcı hayvanlarla, atmaca, kartal, doğan ve şâhin gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadis-i şerîfle bildirilmiştir (Müslim)

    Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı ve süt kardeşlik de yine hadis-i şerif ile bildirilmiştir (Taberânî)

    Namazın nasıl, kaç rek’at kılınacağı, zekâtın nasıl, hangi mallardan verileceği açık değildir

    Bütün bunlar, hadîs-i şerîflerle ve âlimlerin açıklaması ile anlaşılmıştır İslâma uymak için, Peygamber efendimize uymak gerekir Peygamber efendimize uymak için de İslâm âlimlerine uymak gerekir Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:

    (Âlimlere tâbi’olun!) [Deylemî]

    (Âlimler yeryüzünün ışıklarıdır Benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir) [Ebû Nuaym]

    (Âlimler rehberdir) [İ Neccâr]

    (Âlim, Allah’ın güvendiği kimseledir) [Deylemî]

    Resûlullahın vârisi olan âlimlerden Tahtâvi hazretleri, buyuruyor ki:

    (Kur’ân-ı kerîmdeki, (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezheb imâmlarının bildirdiklerine uyun!) demektir) [Dürr-ül muhtâr hâşiyesi]

    Eshâb-ı Kirâma Uymak

    Eshâb-ı kirâmın yolu, Muhammed aleyhisselâmın yoludur Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâma uymamızı emrediyor, buyuruyor ki: (Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir Hangisine uyarsanız, doğru yolu bulursunuz) [Beyhekî]

    Uymak, tâbi olmak, iki türlü olur: Biri, i’tikâdda, ya’nî îmânda, ya’nî inanmakta uymaktır Eshâb-ı kirâma uymak, inanılacak şeylerde uymak demektir Onlar gibi îmân etmek demektir Eshâb-ı kirâm gibi îmân eden müslümanlara (Ehl-i sünnet) denir Amelde, ya’nî yapılacak ve sakınılacak işlerin herbirinde, Eshâb-ı kirâmın hepsine uymak lâzım değildirBuna imkân da yoktur Her işi Eshâb-ı kirâmın nasıl yaptıkları bilinemiyor Çok işler de, Eshâb-ı kirâm zamanında yoktuSonradan meydana çıktılar

    Ehl-i sünnetin reisi İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’dir Dört mezhep de, mâm-ı a’zamın Eshâb-ı kirâmdan öğrenip söylediği gibi inanmaktadır İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kirâmdan birkaçını gördü Çok şeyleri bunlardan işitip öğrendi Çok şeyleri de, hocaları vâsıtası ile öğrendi İmâm-ı Şâfiî’nin ve İmâm-ı Mâlik’in, inanılacak ba’zı şeyleri değişik söylemeleri, İmâm-ı a’zamdan ayrılmak değildir İmâm-ı a’zamdan işittiklerini öyle anlamışlar Anladıkları gibi bildirmişlerdir Sözlerinin aslı birdir İzahları farklıdır Dördüne de inanırız Dördünü de severiz

    Hz.Peygamberin birbirinden farklılık arzeden iki şahsiyeti vardır :

    1-Beşerî yönü

    2-Risalet yönü

    Hz. Peygamber, beşeri yönü itibariyle bizim gibi bir insandır. O’da yer, içer, sıcaktan soğuktan etkilenir. Yarın ne olacak, ilerde neler olacak bilemez.

    Risalet yönüyle ise, vahye mazhardır. Allah’dan gelen mesajlara bir alıcı durumundadır.

    Peygamberin bir beşer olması, O’nun için bir noksanlık değil, aksine bir kemâldir. Bir beşer değil de, bir melek olsaydı, insanlara önder olamazdı, rehberlik edemezdi.

    Sahabiler, Hz. Peygamberin beşeriyet ve risalet yönlerini ayırt edebiliyorlardı. Mesela, Bedir savaşı öncesi Rasulullah orduyu bir yere yerleştirdiğinde sahabilerden Hubab B.Münzir “Ya Rasulullah, eğer buraya yerleşmemiz Allah’dan sana gelen bir vahiyle değilse, suları tutup düşmana göre avantajlı bir durumda olmamız daha uygundur” der. Hz.Peygamber uygun görür. Hubab’ın görüşüne göre hareket edilir.

    Rasulullah risalet yönüyle bir takım gaybî sırlara mazhardır. Bunun en büyük delili başta kur’an’dır. Kur’an’ı Kerim’de bunun çok örneklerine rastlamaktayız.

    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir sır söylemişti. Fakat eşi, bunu başkasına haber verdi. Allah bunu, peygamberine bildirdi. Peygamber, bir kısmını söyleyip bir kısmından vaz geçmişti. Peygamber bunu haber verince eşi “bunu sana kim haber verdi” dedi. Peygamber, “Alim ve Habîr olan Allah haber verdi” dedi” (Tahrîm, 3)

    Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik. Bu ayette Hz. Muhammed’in, ancak alemlere rahmet için gönderildiği belirtilmektedir. Rahmet acımak anlamına gelmektedir. Ayetin anlamı şudur: Allah insanlara acıdığından dolayı onları hurafelerden, kötü huylardan kurtarmak ve doğru yola yöneltmek için Hz. Muhammed’i göndermiştir.

    Kur’an-ı Kerim, gerek Hz. Peygamber’i (a.s.m.) gerekse onun sünnetini pek çok yönü ile ele almıştır. Yapılan bir araştırmaya göre, konuyla ilgili kutsal kitabımızda yer alan ayetlerin sayısı 115 tanedir.

    Hz. Peygamber (a.s.m.) ve sünnetinden bahseden ayetleri ana başlıklar altında örnekler vererek sıralayalım.

    1- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) Yüce Allah’ın inananlar için büyük bir lütfu olduğunu ifade eden ayetler.

    “Andolsun ki, Allah mü’minlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderdi.”

    “Andolsun ki, içinizden size öyle aziz bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli ve merhametlidir. Eğer senden yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. Ondan başka İlah yoktur. Ona dayandım. O, büyük arşın sahibidir.”

    2- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) imanın farz olduğunu belirten ayetler.

    “Allah’a ve Resulüne inanın.”

    “Kim Allah’a ve Resulüne inanmazsa bilsin ki, Biz, kafirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır.”

    3- Hz. Peygamber’i (a.s.m.) örnek bir insan olarak gösteren ayetler.

    “Andolsun ki, Allah’ın Resulünde sizin için uyulacak en güzel bir örnek vardır.”

    “Nûn. Yemin olsun kaleme ve yazdıklarına. Rabbinin nimeti sayesinde sen bir mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için bitmez tükenmez bir mükafat vardır. Ve hiç şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.”

    4- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ın dışında da vahiy geldiğine işaret eden ayetler.

    “Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan lütfu, gerçekten çok büyüktür.”

    “O hevâdan (boş şeyler) konuşmaz; Onun konuştuğu, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.”

    “Onlara ap açık ayetlerimiz okunduğu zaman, Bize kavuşmayı ummayanlar, ‘Bize bundan başka bir Kur’an getir, yahut bunu değiştir’ derler. De ki: Onu ben kendimden değiştiremem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.”

    “De ki: Peygamberlik benimle başlamadı. Bana ve size ne yapılacağını da bilemem. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Ve ben ancak ap açık bir sakındırıcıyım.”

    5- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) Kur’an’ı açıklama görev ve yetkisininin verildiğini gösteren ayetler.

    “Biz her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara emredilen şeyleri açıklasınlar.”

    “Biz sana Kitab’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için o kitap yol gösterici ve rahmet olsun.”

    “Biz sana kitabı, onlara ihtilaf ettikleri şeyi açıkça bildiresin diye ve inanan bir topluluk için bir hidayet ve rahmet olarak indirdik.”

    “Nitekim kendi içinizde bir peygamber gönderdik ki, size ayetlerimizi okur, sizi inkar ve günah kirlerinden temizler, size Kur’an’ı, kainatın gayesini ve sırlarını ve daha bilmediğiniz nice şeyleri öğretir.”

    “Muhakkak ki Biz, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur’an’ı sana hak ile indirdik. sen de hainlerin savunucusu olma.”

    “Ey Resul, Rabbinden sana indirileni insanlara bildir. Bunu yapmazsan elçiliğini yerine getirmemiş olursun. Allah seni insanlardan korur. Muhakkak ki Allah, kafirler gürûhunu maksatlarına ulaştırmaz.”

    6- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) hakemliğini ve verdiği hükümlerin kabulünü öngören ayetler.

    “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olamazlar.”

    “Her hangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz; eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resulüne götürün. İşte bu, daha iyi ve sonuç bakımından daha güzeldir.”

    “Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne isyan ederse, ap açık bir sapıklığa düşmüştür.”

    “Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Resulüne çağrıldıkları zaman mü’minleri sözleri ancak, ‘işittik ve emrine uyduk’ demekten ibarettir. İşte onlar kurtuluşa erenleri tâ kendileridir.”

    7- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) haram ve helal koyma yetkisini veren ayetler.

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”

    “O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulüllaha uyarlar. O peygamber ise, kendilerini iyiliğe sevkedip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helal, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır…”

    8- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaati emreden ayetler.

    “Kim, Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur.”

    “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan sakının.”

    “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygambere itaat edin!’ Eğer yüz çevirirlerse muhakkak ki Allah, kafirleri sevmez.”

    “Biz hiç bir peygamberi, Allah’ın izniyle itaat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…”

    9- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) isyan etmeyi ve ona her türlü eziyeti yasaklayan ayetler.

    “Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe atar…”

    “Kim, kendisine doğru yol gösterildikten sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve Cehenneme sokarız.”

    “Allah’a ve Resulüne eziyet edenler yok mu, Allah onlara dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için alçaltıcı bir azab hazırlamıştır.”

    “Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resulüne karşı çıktılar. Allah ve Resulüne kim karşı çıkarsa, muhakkak ki Allah’ın cezası çetin olur.”

    “O gün, inkara saparak peygambere isyan edenler isteyecekler ki, keşke yerle bir olsalardı!..”

    “Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhafız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin. Onlar sana, ‘Emrin başımız üstüne’ derler. Senin yanından çıktıklarında ise, onlardan bir topluluk söyledikleri sözün tersini yapar, tuzak kurar. Allah da onların kurdukları tuzakları onların amel defterine yazar…”

    “Onlar Allah’a ve Resulüne cephe almışlardır. Kim Allah’a ve Resulüne cephe alırsa, muhakkak ki Allah’ın azabı pek şiddetlidir.”

    “Onlar bilmezler mi ki, Allah ve Resulüne kim karşı gelirse, onun için daimî olarak içinde kalmak üzere Cehennem ateşi vardır. Bu ise büyük bir rezilliktir.”

    10- Hz. Peygamber’e (a.s.m.) saygıyı ve sevgiyi öngören ayetler.

    “Peygamber mü’minler için kendi canlarından ileridedir. Onun eşleri de onların anneleridir.”

    “Peygambere Allah rahmet eder, melekler de dua eder. Ey iman edenler, siz de teslimiyetle Ona salât ve selam getirin.”

    “Ey iman edenler! Kendi fikirlerinizi Allah ve Resulünün emirlerinin önüne geçirmeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işitir, her şeyi hakkıyla bilir. Ey iman edenler! Sesinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin; birbirinize bağırdığınız gibi, ona bağırmayın-yoksa amelleriniz mahvolur gider de farkında bile olmazsınız.”

    11- Hz. Peygamber’in (a.s.m.) insanları doğru yola götürdüğünü belirten ayetler.

    “…Şayet Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz…”

    “…Şüphesiz ki sen, sana uyanları mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan her şeyin sahibi Allah’ın yoluna götürürsün.”

    “Şüphesiz ki sen onları doğru yola çağırıyorsun.”

    Başlıklar altında verdiğimiz ayetlerin yanısıra, Kur’an’da yer alan yüzden fazla ayetin ışığında ulaşabildiğiniz bazı önemli tespitler kısaca şöyledir:

    Yüce Allah, insanlığa kendi içinden birisini örnek olarak seçmiş, onu peygamber olarak görevlendirmiştir. Bu durum gerçekte insanlık için en büyük lütuflardan birisidir.

    İnsanların, İlahî bir lütuf olarak kendilerine gönderilen bu elçiye inanmak, onun peygamberliğini ve tebliğ ettiği dini tasdik etmek zorundadırlar. Ancak bu inanç ve tasdik insanların kendi bildikleri ölçülerle değil, bizzat Kur’an’ın bildirdiği ölçülerle olmalıdır.

    Allah-u Teala, son peygamberini bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında onun üstün bir ahlak sahibi olduğunu ve örnek alınması gerektiğini ifade buyurmuştur.

    Hz. Peygamber’e (a.s.m.) bir elçi olarak verilen bilgiler sadece Kur’an’dan ibaret olmayıp, bunun dışında da kendisine pek çok bilgi verilmiştir. Ayrıca, doğrudan Allah-u Teala tarafından ayetleri açıklama yetkisi verilmiş, böylelikle onun sünnetinin inananları bağladığı vurgulanmıştır.

    Hz. Peygamber’e (a.s.m.) itaat, Allah’a itaatle birlikte zikredilmiş, Resûl’e itaatin Allah’a itaat demek olduğu net olarak vurgulanmıştır. Bu durum Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünnetine Kur’an tarafından verilen değeri açıkça gösterir.

    Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz. Peygamber’e (a.s.m.) hüküm koyma, haram ve helal tayin etme yetkisi, yine bizzat Cenab-ı Hak tarafından verilmiştir. Bu itibarla, Kur’an’da olmayan hususlarda, Hz. Peygamber’in (a.s.m.) sünneti şer’î ve İslamî bir kaynaktır.

    Muhammed içinizden hiçbir erkeğin babası değildir, lâkin Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir. Bu ayet de Peygamberimizin risaletini tasdik eden ayetlerdendir.

  92. KURANIN SÜNNETE VERDİĞİ DEĞER

    A.Kur’an-ı Açıklama Görevi:

    İslam, insan hayatını bütünüyle tanzim etmeyi kendisine hedef seçmiştir. Bunun için de Kur’an-ı Kerimi göndermiştir. Fakat bilindiği üzere bu Kitap hem hacimli değil, hem de içeriği sadece emir ve nehiylerden oluşmamaktadır. Ayrıca emir ve nehiylerin tümünün maksadı da, vahyin yönlendirmesi olmadan anlaşılabilecek nitelikte değildir.

    Kur’an’ın büyük bölümünde karşılaşıldığı gibi Teklife konu olan ayetlerin lafızları, ilk bakışta manaları anlaşılacak derecede açık değildir. Bazen manası anlaşılan bir kısım ifadelerin içeriğinin ne olduğu, sözgelimi emrin neyi kastettiği ve kastedilenin nasıl yerine getirileceği hususu da ifade edilmemiştir.

    Bu nedenle vahyin kontrolünde olmayan bir aklın Kur’an’ın bütününe nüfuz etmesi, hayatın bütünü için koyduğu çoğunlukla genel hükümleri hayatın sınırsız ihtiyaçlarına uyabilmesi mümkün değildir.

    Bir örnekle ifade edecek olursak “eqîmu’s – salah- namazı kılın” lafzı mücmel bir lafızdır, kendisinden neyin kastedildiğini Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilmemiştir.

    “Salâh” ifadesi, asıl olarak dua manasına gelmektedir. Tekbir ile başlayıp selâm ile son bulan amele isim olarak verilmesi kelimenin zamanla kazandığı bir anlamdır. Dolayısıyla bu ifadenin gereği üzere anlaşılması, vahye mazhar olmuş bir kimsenin yol göstermesiyle olacaktır.

    Bu nedenledir ki Hz. Peygamber (s.a.v): “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız, siz de öyle namaz kılın.” Buyurmuşlardır. Görüldüğü üzere bu ayetteki kapalılığı, emirden muradın ne olduğunu, namazın şeklini, kaç vakit olduğunu, hangi vakitte kaç rekât kılınacağını, şartlarını vb. hususları açıklayan Allah Rasûlü’dür.

    Buna benzer örnekler pek çoktur. Meselâ namaz gibi İslam’ın diğer şartlarıyla alakalı emirlerin (zekât, hac, oruç) nasıl uygulanacağını da yine Hz. Peygamber (s.a.v) ortaya koymuşlardır. Buraya kadar ifade ettiklerimiz, bu hususla ilgili ayeti kerimeleri anlamada bir ön hazırlık mahiyetindedir.

    Kur’an-ı Kerim’in kendisine indirildiği Peygamber tarafından açıklanmaya ihtiyacı olduğunu bizzat Cenab-ı Hakk ifade etmektedir:

    “…İnsanlara kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’an-ı indirdik.” (1)

    “Biz bu Kitab’ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (2)

    Yüce Allah, bu ayetlerin ifade ettiği üzere kendisine Kur’an-ı açıklama görev yetkisini verdiği Peygamberini bu hususta yalnız bırakmamış ve bu konuda Kur’an harici vahiyle de onu desteklemiştir. Bu durum şu ayeti kerimeyle ortaya konmaktadır:

    “(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. Şüphesiz onu toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki onu açıklamak da bize aittir.” (3)

    “Onu açıklamak bize aittir” ifadesi, hem bazı ayetlerin ileride inecek bazı ayetlerce, hem de -her zaman Allah’ın kontrolünde olan ve ismet sıfatına haiz bulunan – Hz. Muhammet (s.a.v) tarafından açıklanacağına işarettir.

    Hz. Peygamber’in, Kur’an’ın ifadesiyle “Kur’anı beyan” görevi – O’nun bize kadar ulaşan uygulamalarından anlaşıldığı üzere- muradı anlaşılmayan ayetleri açıklama (namazla ilgili hususlarda olduğu gibi), ilk bakışta herkese şamil olduğu sanılan ifadelerin kapsamını sınırlandırma, anlaşılması güç bazı ayetleri izah etme vb. pek çok şekillerde olmuştur.

    Yani kısaca ifade edecek olursak Kur’an sünnete muhtaçtır. Peygamberin açıklamaları olmadan o’nun emirlerini uygulamak ve onu anlayabilmek mümkün değildir.

    Bu hususun anlaşılması için yukarıda verdiğimiz namaz örneğine bir de hırsıza verilen ceza ile ilgili uygulamayı ilave edebiliriz: Hırsız kadın ve erkeğe verilen el kesme cezası “yedd” kelimesiyle ifade edilmekte, bu kelimeden parmak uçlarından başlayıp omuza kadar uzanan organ da anlaşılabilmektedir. Hâlbuki Allah Resûlü bunun nasıl uygulanacağını, sınırının ne olduğunu bize bizzat kendi uygulamasıyla göstermiştir. Ki bu da elin bilekten kesilmesidir.

    B.Hakemlik ve Kadılık görevi:

    Allah’ın özel eğitiminden geçmiş bir insan olan Hz. Muhammed (sav), bu özel eğitim sonucu pek çok özelliği şahsında mezcetmiş bir beşerdi. O, hem bir peygamber, bir eğitimci, bir tebliğci, bir idareci-devlet başkanı, hem otoriteye dayanarak davaları çözen bir kadı, hem de sulh prensibine dayalı olarak tarafları uzlaştıran bir hakemdi.

    Cenab-ı Hakk Kur’an da onun hakemlik ve kadılığına da işaret etmiş, onu Kur’an-ı açıklama göreviyle vazifelen-dirdiği gibi, çıkan hadiseleri çözüme kavuşturma yetkisiyle de donatmış ve ümmetin O’nun bu yetkisini kabul ederek verdiği hükme boyun eğmesinin îmanî bir zorunluluk olduğunu ifade etmiştir.

    O, bu görevi yerine getirirken öncelikle Kur’an’a, orada bulunmayan hususlarda kendisine Kur’an dışında gelen vahye (ki buna vahy-i gayri metlüv lafzı Allah tarafından nazil olmamış olan vahiy, denir.) ve orada da bulunmazsa kendi içtihadına dayanıyordu. Ancak öncelikle vurgulamalıyız ki O’nun içtihadı normal bir müçtehidin içtihadı gibi değildir.

    Zira O’nun dışında içtihat edenlerin elde ettiği sonuçların hatalı olması da muhtemeldir. Her an vahyin kontrolünde olan Hz. Peygamber’in görüş ve uygulamalarının hata üzere bırakılması ise mümkün değildir ve bırakılmamıştır da. Binaenaleyh bazı uygulamalarıyla ilgili vahiyle dikkatinin çekildiği bilinen bir husustur.(4)

    Sonuç olarak onun verdiği her türlü hükmün vahyin tasdikinden geçmiş olarak uygulama alanı bulduğu söylenebilir.

    Bu noktada Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ve mü’minlerin verilen bu hükme uyma zorunluluklarını ifade eden bir kaç ayeti zikredebiliriz:

    “Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiği hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar. (5)

    İman sözden öteye geçmeyen kuru bir iddia değildir. Mümin Allah ve Resûlünün verdiği emirlere hem dış dünyasıyla hem de iç âlemiyle cân-ı gönülden razı olan kimsedir. Nitekim gönülden kopup gelmeyen rıza ifadesi münafıklık olarak kabul edilmiştir. İnsanlar, aralarındaki ihtilafların çözümü için Allah Resulü’ne başvurmalı ve onun verdiği hükmü de gönül rızasıyla kabul etmelidirler. O hayatta iken müminler problemlerini ona götürmüşler, vefatından sonra onun hakemliğine razı olmak ise sünnetini benimsemektir.

    “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. (6)

    Allah Resûlü (s.a.v), azadlı kölesive evlatlığı olan Hz.Zeyd b. Harise ile halasının kızı Zeynep binti Cahş’ı evlendirmek istemiş ve bu isteğine Hz. Zeynep kendisinin soylu bir aileden geldiği, azatlı bir köle ile aralarında denklik olmadığı düşüncesiyle olumsuz cevap vermişti. Yani Hz. Peygamberin bu isteğini kabul etmeye yanaşmamıştı. Bu ayeti kerime bunun üzerine nazil oldu. Bu ilahi ihtarı alan Hz. Zeynep, emre ittiba etti. (7)

    Dikkat edilmesi gereken husus; evlilik gibi bizzat tarafların özel hayatlarıyla yakın alakalı olan bir durumda bile müminlerin nebevi emre uymamalarının söz konusu olamayacağıdır.

    “Aralarında hüküm vermesi için Allah ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “işittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlardan kurtuluşa erenlerdir.” (

    Ayet-i kerimelerde hükmün Allah’la birlikte Resûlüne izafe edilmesi, Allah Resûlünün vereceği hükümlerin sadece Kur’an’da bulunan hükümler olmadığını ortaya koymak-tadır.

    Nitekim kendilerine zekât farz olan kimseleri, Hayızlı kadının namaz kılamayacağını, içki içene verilecek cezayı bizzat Hz. Muhammed (s.a.v) ifade etmişlerdir.

    C.Helal ve Haram koyma yetkisi:

    Hz.Peygamber (s.a.v) pratik hayatla ilgili hükümler verdiği gibi Kur’an’da olmayan hususlarla ilgili helal ve haram koyma yetkisine sahiptir.

    Aşağıda yer verilecek ayeti kerimeler bu duruma işaret etmektedir:

    “Yanlarındaki Tevrat ve incil’de yazılı buldukları o elçiye o ümmi Peygamber’e uyanlar (var ya) işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O Peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.” (9)

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve Ahiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (10)

    Görüldüğü üzere bu ayetlerde helal haram koyma yetkisi Hz. Peygamber (s.a.v)’le de alakalandırılmıştır.

    Bu durumun yaşanmış pek çok örneği mevcuttur. Mesela, Kur’an-ı Kerim ölü hayvan etinin yenmesinin haram olduğunu ifade etmişken, Allah resûlü deniz hayvanlarının ölüsünün helal olduğunu söylemiştir. Yine evlenilmesi haram olan kadınlar ayette açık olarak ifade edilmiş. Hz. Peygamber erkeğin eşinin halası, teyzesi ile evlenmesinin de bu haramlık sınırına dâhil olduğunu söylemiştir.

    Dikkat edilmesi gerekir ki, Hz. Peygamber’in bu yetkisi Allah’tan tamamen bağımsız, kendi başına buyruk değildir. Elbette O, görev ve yetkilerini Allah’ın kontrolü altında kullanmaktır.

    D.Tebliğ Görevi:

    Kur’anı Kerim’de pek çok yerde Peygamber’in tebliğ görevine işaret edilmektedir.

    “Ey Peygamber! Rabbin’den sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.” (11)

    “Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, karşı gelmekten çekinin, eğer yüz çevirirseniz bilin ki, Peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir.”(12)

    “Allah katından, geri çevrilmeyecek günün gelmesinden önce Rabbimizin çağrısına cevap verin. O gün hiç birinize sığınacak yer bulunmaz. İnkar da edemezsiniz. Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki biz seni onlara bekçi göndermedik: sana düşen sadece tebliğdir.”(13)

    “Allah’a itaat edin; Peygamber’e itaat edin; Eğer bundan yüz çevirirseniz bilin ki Peygamberimize düşen apaçık tebliğdir.”(14)

    Bu ayetlere muhatab olan Hz. Muhammed (s.a.v), yirmi üç yıllık Risalet döneminde hemen her türlü sıkıntıya göğüs gererek bu görevini hakkıyla yerine getirmiş ve ilahi daveti şirk ve küfür bataklığında debelenen insanlığa ulaştırmayı kendisine temel hedef seçmiştir.

    Dipnotlar

    1.en-Nahl, 16/ 44

    2.en-Nahl,16/64

    3.el-Kıyame, 75/1619

    4.Kur’an’ın Hz. Peygamber (s.av)’in dikkatini çektiği hususlarla ilgili şu ayetlere bakılabilir: Abese, 80/1-15; Tevbe, 9/80, 85 vd.

    5.en-Nisa, 4/65.

    6.el Ahzab, 33/36.

    7.Ibn-i Kesir, 6, 417, Kahraman Yay. Istanbul.

    8.en-Nur, 24/51.

    9.el-A’raf, 7/157.

    10.et-Tevbe, 9/29.

    11.el-Maide, 67.

    12.el-maide, 5/92.

    13. eş-Şura, 42/47-48

    14.et- Teğabun, 64/12.

    SİZ SÜNNETSİZ OLDUĞUNUZDAN ANLAYAMAZSINIZ İŞTE EVET BEN HANEFİ MEZHEBİNDEN OLDUĞUM İÇİN BANA MİDYE YEMEK CAİZ DEĞİLDİR ŞAFİLER YİYEBİLİR MESELA

    PEKİ SEN ŞEFAAT KONUSUNDA HİÇBİR CEVAP VERMEMİŞSİN BUYUR DELİLİN VARSA HALA ŞEFAATİN YOK OLDUĞUNA DAİR GÖSTER BAKALIM

  93. HANGİ DİYANET(HER DİYANET ADAMINA İNANMAYALIM İÇLERİNDE SAPIK MEZHEPLİ YA DA MEZHEPSİZ ÇOKTUR)

    Bir zındık fikirli adam daha..Ömer Özsoy

    ”Konuya girmeden önce İslam anlayışında “kutsal metin” ve “Allah kelamı” hakkında şunları belirtmek isterim: İslam anlayışında tartışmasız tek kutsal, uluhiyettir. Ancak Kur’an’ın Allah kelamı mı, yoksa Allah kelamının yansıması mı olduğu son derece tartışmalı olduğundan Kur’an’ı kutsal kitap olarak nitelendirmek daima sorunludur.” (…)

    “Modernizm kendi kural ve değerlerini yerleştirerek her şeyi tersine çevirdi. Müslümanların ek olarak Kur’an’la alakalı değişim ve yenilik fenomeni üzerinde düşünmeleri gerekti. Çünkü Kur’an vahyi hayatın hiçbir alanında güne uymuyordu. Kur’an ne güncel kavramlarla konuşmakta ne de güncel sorunları irdelemekte. Bu nedenle Kur’an’ın vahyi ile güncel dış dünya arasında birebir bağlantı bulunmamakta…”

    Yukarıdaki paragraflar, Prof. Dr. Ömer Özsoy’un Almanya’nın Frankfurt şehrinde 2008 Haziran’ında düzenlenen bir sempozyumda sunduğu tebliğde geçiyor.1 Özsoy, Ankara İlahiyat’ta görev yaparken 2006 yılında şimdiki Diyanet yönetimi tarafından Frankfurt Üniversitesi’ne bağlı İslam Dini Vakıf Profesörlüğü’ne atanmış. Liberal Frankfurt Üniversitesi’nin mezhepler üstü geleneğini sürdüreceği belirtilen bu kurum, 2003 yılında Frankfurt Üniversitesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan bir protokol doğrultusunda Almanya’da İslam Din Dersi Öğretmenliği, İmamlık… gibi görevleri deruhte edecek gençlerin eğitilmesi/yetiştirilmesi amacıyla oluşturulmuş. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından finanse edilen bu kuruma bağlı İslam Din Bilimi bölümünde halen 100 civarında Müslüman öğrenci eğitim alıyor.

    Yukarıda sözünü ettiğim sempozyum tebliğinde tam bir müsteşrik edasıyla konuşan Özsoy, “Anlaşılan Hz. Muhammed Kur’an’ı yazılı hale getirmeyi kendi ödevi olarak görmedi” demiş. Özsoy’a göre bu şekilde düşününce kendiliğinden şu soru ortaya çıkıyor: Tanrı gerçekten yazılı bir metin mi istiyordu, yoksa inananlarla olan esnek iletişimini korumak için tam tersini mi?2

    Din’in, kurumsallaşması halinde mesajını kaybedeceğini söyleyen Özsoy’un görüşlerine başvurulan yarı resmi qantara.de sitesinde şu satırlarla karşılaşıyoruz: “Özsoy’a göre Kur’an’da anlatılmak istenen içeriğin yalnızca yüzde 10′u Kuran’ın ayetlerinde bulunabiliyor. Geri kalan kısım, tarihsel bağlamda yorum gerektiriyor. Dolayısıyla Özsoy Kur’an’ı ne ebediyen geçerli, ne de evrensel bir belge olarak kabul ediyor. Bu tarihsel-eleştirel görüşleriyle, Kur’an’ın emirlerini günümüzde de bağlayıcı olarak gören muhafazakar Müslümanların tepkisine neden oluyor.”3

    Burada mesele Ömer Özsoy’un görüşlerinin mahiyeti değil. Türkiye’deyken de katıldığı ilmî toplantılarda, kaleme aldığı metinlerde benzeri görüşleri dillendirdiğini biliyoruz. Burada bizim için önem arz eden soru şu: Diyanet İşleri Başkanlığı Prof. Dr. Ömer Özsoy’un bu görüşlerini paylaşıyor mu?

    “Evet”se Diyanet yönetimi bu görüşleri paylaştığını ve onayladığını dürüstlük ve açık yüreklilik örneği göstererek millete duyursun.

    “Hayır”sa Prof. Özsoy’u -görev süresini uzatmak suretiyle- niçin ısrarla o makamda tutuyorlar?

    Siyasî, ideolojik vb. mülahazaların tamamını devre dışı tutarak soralım: Diyanet İşleri Başkanlığı, yukarıdaki görüşleri, vergileriyle iş yaptığı Müslüman millete izah edebilecek durumda mıdır? Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocanın, tamamının Ehl-i Sünnet olduğunu söylediği Din İşleri Yüksek Kurulu, Özsoy’un bu ve benzeri görüşlerinin -Ehl-i Sünnet bir yana- herhangi bir İslam içi fırka tarafından tensip edildiğini söyleyebilecek midir?

    Alman toplumu içinde sayısız problemle boğuşarak ayakta durmaya ve kimliğini muhafaza etmeye çalışan insanımız, çocuklarının İslam’a oryantalist bakış açısıyla yaklaşmasını onaylıyor mu? O genç beyinlere bu düşünceleri zerk ederken oradaki insanımızın onayını aldılar mı?

    Diyelim ki bir yolunu bulup bu skandalı millete izah ettiler. Peki Allah’a nasıl hesap verecekler?

  94. EVET ÖZELLİKLE ŞEFAAT KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİNİZİ MERAK EDİYORUM PEYGAMBERİN HARAM KOYMA YETKİSİNİ SÜLEYMAN ATEŞİN KİM OLDUĞUNU HER DİYANETÇİYE UYULMAMASI GEREKTİĞİNİ MİDYE KARİDES VS NEDEN HARAM OLDUĞUNU AÇIKLADIM SIRA SİZDE VERECEK BİR CEVABINIZ VARSA ŞEFAAT KONUSUNDA BUYRUN AÇIKLAYIN YOKSA ŞEFAATLE İLGİLİ AYETLERİ BEN NASIL İNKAR EDİYORUM DEYİP VİCDANINIZA SORUN VE NE KADAR KURAN MÜSLÜMANI OLDUĞUNUZU ÖLÇÜP BİÇİN

  95. Sayın Sedat

    Midye, karides vs. gibi su hayvanlarının haramlığı ve helalliği hakkında görüşlerinden alıntı yaptığım sadece Prof. Dr. Süleyman Ateş değil. Yorumlarımın tamamını okuduğunuzda
    Prof: Dr. Aziz Bayındır’a,
    Prof: Dr. Hayrettin Karaman’a,
    Prof. Dr. Faruk Başer’e,
    Diyanet İşleri Eski Başkanı M. Nuri Yılmaz’a ve
    Kayseri İl Müftülüğü’ne ait görüşlerinde yer aldığını, göreceksiniz.

  96. Sayın Sedat

    Bir insanın düşünce ve inanç sisteminde yer alan çelişkiler, doğal olarak o insanın söylemlerine ve eylemlerine yansıması kaçınılmazdır.

    Şöyle ki;

    18 Ekim 2010 – 14:16 tarihinde yapmış olduğunuz yorum:

    “ŞEFAATLE İLGİLİ AYETLERE BAKTIĞIMIZDA BİRÇOK AYETİN SAYILARI ÇOK FAZLADIR ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNU BELİRTİYOR BİRKAÇ AYETE AKSİNİ SÖYLÜYOR AMA SAYILARI DAHA AZ ŞİMDİ ŞEFAATIN VAR OLDUĞUNA DAİR HADİSLERDE VAR”
    “KURANDA LAFZEN BİRBİRİNE ZIT GÖRÜNEN BİRKAÇ AYET VAR”

    Bu yorumunuzu referans olarak alırsak, bu tarihten önce, ben, ne bu başlık altında ne de başka bir başlık altında şefaat konusu ile ilgili olarak herhangi bir görüş beyan etmedim.

    Ne yazık ki yaptığınız yorumdan bihaber biri olarak; yaptığınız yorumu dikkatli bir şekilde okuduğunuzda; yorumunuzun içeriğinde (tabi ki, cümle düzeyindeki anlatım bozuklukları düzeltildiğinde) “şefaatle ilgili ayetlere baktığımızda şefaatin var olduğunu belirten ayetlerin sayılarının çok olduğu, bir kaç ayetin de aksini (yani şefaatin olmadığını) söylediği, Kur’an’da lâfzen birbirine zıt görünen birkaç ayetin olduğu” şeklinde ifadelerin yer aldığını göreceksiniz. Yani, bir yandan şefaatin var olduğunu ifade ederken, diğer yandan da sayıları azda olsa şefaatin olmadığını beyan eden ayetler bulunduğunu –sizin tabirinizle- kendi ağzınızla söylemektesiniz.

    Bu karşın hidayete ermiş bir kişi olarak(!) 21 Ekim 2010 tarihinde yaptığınız (yine cümle düzeyinde anlatım bozukluklarının yer aldığı) yorumda da;
    “KENDİ AĞZINLA; ŞEFAATİN OLDUĞUNU BEYAN EDEN AYETLER”
    “SADECE ACIYARAK GÜLÜYORUM SENİN NE ŞEFAATİN OLUR ŞEFAATE DELİL OLARAK KENDİN GETİRDİĞİN AYETLERİ GÖRMEZDEN GELDİĞİN İÇİN NEDE ALLAHIN ALLAH HİDAYET VERSİN”

    Şeklinde karmaşık bir ifade kullanarak kendi ağzınızla ifadeleriniz arasındaki tutarsızlığı -istemeyerekte olsa- ifşa etmektesiniz.

    Benim “şefaatin olmadığını ve olduğunu beyan eden ayetler” başlığını kullanmamın nedeni –yukarıda da vurguladığım üzere- sizin tutarsız beyanınıza atfendir. Buna ilaveten “KURANDA LÂFZEN BİRBİRİNE ZIT GÖRÜNEN BİRKAÇ AYET VAR” şeklinde son derece talihsiz ve tehlikeli bir ifade kullanarak, Kur’an ayetleri arasında tutarsızlık/çelişki olduğunu beyan etmektesiniz. Oysaki çelişkisizlik, Kur’an’ın bizzat Allah katından indirilmiş bir Kitap olduğunun delili olup, yalnız Kur’an’a özgü bir sıfattır.

    — Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. (4/Nisa, 82)

    — Şüphesiz o Zikir’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz. (15/Hicr, 9)

    Sizin ifade ettiğiniz şekliyle çelişki (hâşâ) Kur’an ayetleri arasında mı? Yoksa düşünsel ve bireysel özgürlüğü olmayan, şartsız ve şeksiz kör mukallid mantığa teslim olan benliklerde mi?

    Kur’an ayetleri arasında herhangi bir çelişkinin olması söz konusu olamayacağına göre, bu durumda çelişkinin düşünsel ve bireysel özgürlüğü olmayan, akletmekten ve sorgulamaktan yoksun kör mukallid mantığa teslim olmuş benliklerde olduğu kesindir.

    Benim şefaat hakkındaki düşüncelerime gelince;

    Bir Kur’an mümini olarak, Kur’an’da şefaatin olmadığını söylemem söz konusu değildir. Ancak Kur’an’da ki şefaat kavramı ile geleneksel öğretilerdeki şefaat kavramını birbirinden ayırmak gerektiğini de vurgulamakta yarar görüyorum. Kur’an’da ki şefaat; meleklerin, peygamberlerin ve müminlerin, diğer müminlerin bağışlanmaları ve cehennem azabından korunmaları için Allah’a yakarılarıdır.

    Kur’an’dan mealen:

    — Arş’ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O’na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azabından koru.”

    - “Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi olanları da, kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine koy. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

    - “Onları kötülüklerden koru. Sen o gün kimi kötülüklerden korursan, ona rahmet etmiş olursun. İşte bu büyük başarıdır.” (40/Mümin, 7–9)

    - O (Allah) ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için üzerinize rahmet eder, melekleri de (size acıyıp mağfiret dilerler. Allah) inananlara karşı çok esirgeyendir. (33/Ahzâb, 43)

    - “Rabbimiz, hesabın görüleceği gün, beni, annemi, babamı ve müminleri bağışla!” (14/İbrâhîm, 41)

    - “Rabbim! Beni, annemi, babamı, mümin olarak evime girenleri, mümin erkekleri ve iman mümin kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.”(71/Nûh, 28)

    - Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: “Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (17/İsrâ, 24)

    Geleneksel öğretilerdeki şefaat/şefaatçi inancı ise, Mekke müşrikleri ile Hıristiyanların şefaat inancına benzer özellikler arz eden kavramsal ve kurumsal bir oluşumdur. Bu inançlara göre şefaatçi payesi verilenler ismen bellidir. Oysaki Kur’an’da şefaatleri kabul edilecek olanlar ismen belirtilmemiştir. Ayrıca bu inançlara göre şefaatçi payesi verilenlerin Allah’ın katında söz sahibi ve Allah’ın iradesini etkileyebilecek konumda varlıklar oldukları kabul edilmektedir. Oysaki bu kabul tevhid inancına aykırıdır, yani şirk’tir. Dünya hayatında da, ahiret hayatında da, din gününde de hüküm sahibi yalnız Allah’tır. Hiçbir varlık Allah’ın iradesine galip gelemez. Dolayısıyla bu anlamda Kur’anın kabul etmediği bir şefaat inancını benim kabullenmemde asla mümkün değildir.

  97. Bu konu hakkında bazı alimlerin görüşlerinden yaptığım alıntıları paylaşmakta yarar görüyorum.

    “C- MÜŞRİK ARACILARA İNANIR

    Müşrik, Allah’ı yeryüzü krallarına benzeterek kendinden uzak sayar. Krala ulaşmak isteyenin, ona yakınlığı olan biri aracılığı ile ulaşmak istemesi gibi müşrik de Allah’a ulaşmak için ona yakın olduğuna inandığı birini aracı yapmak ister. Hıristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu, Mekkeli müşriklerin putlarını Allah’ın kızları [17], büyüklerinin ruhlarından yardım umanların da onları, Allah’ın özel dostları saymaları bundandır.

    Müşrik aracıyı, manevi gücü olan bir varlık sayar, ona yakınlık için kurbanlar sunar, hatırası karşısında saygı ile eğilir. Onunla ilişkilerini canlı tutar ki, o da onun, Allah ile ilişkilerini canlı tutsun. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “İnsanlar arasında Allah’ın yakınından endâd edinenler vardır ( İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki) Onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara 2/165)

    Endâd, nidd’in çoğuludur. Nidd, Allah’a benzer bazı niteliklere sahip görülen ve aykırı şeyleri savunabileceğine inanılan varlıktır [18]. Allah’ın onları kırmayacağına, gerekirse Allah’a, onun istemediği bir şeyi kabul ettirebileceklerine, onların bu gücü Allah’tan aldıklarına inanılır.

    Bir de müşrikler, bu arabulucuların kendilerine şefaatçi olacaklarına inanırlar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah’a karşı yalan uydurandan veya onun ayetleri karşısında yalan söyleyenden daha zalim kim olabilir? Bu suçu işleyenler umduklarını bulamazlar.
    Onlar, Allah’tan önce öyle şeye kul olurlar ki, onlara ne faydası olur ne de zararı. Derler ki, ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?” Allah, onların şirkinden uzaktır ve yücedir.” (Yunus 10/17–18)

    Peygamberler insanları, yalnız Allah’a kul olmaya çağırmışlardır [19]. Yalnız Allah’a kul olan, yardımı yalnız ondan ister. Müslümanlar, namazların her rekâtında “Yalnız sana kul olur ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fatiha 1/4) derler.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “De ki: “Allah ile kendi aranıza koyup yardıma çağırdıklarınıza kul olmam bana yasaklandı. Bu yasak, Rabbimden bana, açık ayetler geldiği vakit kondu. Ben varlıkların sahibine teslim olmam için emir aldım.

    Sizi yaratan odur. O, önce topraktan, sonra nutfeden [20], sonra da alakadan [21] yaratır; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarır ki güçlü kuvvetli hale gelesiniz ve nihayet ihtiyar kişilere dönüşesiniz. Kiminiz daha önce ölür, kiminiz de, belirli bir süreye kadar yaşar. Belki aklınızı kullanırsınız.

    Can veren odur; öldüren de o. O bir işe karar verirse, sadece “Ol” der, hemen oluverir.

    Allah’ın ayetleri karşısında haklı çıkmaya çalışanları görmez misin? Bunlar nereden destek alarak halden hale giriyorlar [22]?

    Bunlar öyle kimselerdir ki, hem Kitap karşısında, hem de elçilerimize gönderdiğimiz şeyler karşısında yalan söylerler. Ama elbette öğreneceklerdir.

    Hem de boyunlarında halkalar varken ve zincirlerle sürüklenirken öğreneceklerdir.

    Kaynar suyun içinde sürüklenirken… Sonra ateşte kızartılacaklardır.

    Sonra onlara şöyle denecek: O şirk koştuğunuz şeyler nerede? Allah ile kendi aranıza koyduklarınız vardı ya işte onlar? Diyecekler ki, “Onlar bizden ayrıldılar. Aslında biz, eskiden de Allah’tan başka bir şeyden yardım istemezdik.” Allah, o kâfirleri, işte bu tavırlarından dolayı sapık sayar.

    Başınıza gelen bu şeyler, yeryüzünde haksız yere şımarmanıza ve böbürlenmenize karşılıktır.

    “Girin Cehennemin kapılarından; hiç çıkmamak üzere girin!” Kendini büyük görenlerin yeri gerçekten ne kötüymüş!” (Mümin 40/66–76)

    İslam’ın dışındaki bütün dinlerde aracılık inancı vardır. Aracıların adının değişmesi ile dinlerin adı değişir.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Şurası bir gerçek ki, insanı yaratan biziz. Ona şahdamarından da yakınız. Bu sebeple içinin ona ne fısıldadığını biliriz.” (Kaf 50/16).

    D- MÜŞRİK, ARACILARIN ŞEFAATİNE İNANIR

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    18- “Onlar Allah’tan önce, kendilerine ne zarar ne de fayda verecek durumda olmayan şeylere kul olurlar. Derler ki, “Onlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”. De ki; göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şey var da siz onu mu haber veriyorsunuz? Öyle şey olur mu? Allah, onların şirklerinden uzaktır.” (Yunus 10/18)

    E- MÜŞRİK ŞİRKİ REDDEDER

    Müşrikler, asıl hedeflerinin Allah’a yaklaşmak olduğunu söylerler. Allah’a yakın saydıkları bir kısım varlıklara, aracılık ve şefaatçilik görevi yüklemeleri bundandır. Bu sebeple, hiçbir şeyi Allah’a, tam ortak saymadıklarını düşünürler.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    22- “Onların hepsini bir araya toplayacağımız gün, ortak koşmuş olanlara şunu diyeceğiz: “Hani nerede o sizin ((o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız) kuruntusunu ettiğiniz şeyler?”

    23- Onların kaçamak cevabı şu olacaktır: “Rabbimiz Allah’a and olsun ki bizler müşrik değildik.”

    24- Bak işte, kendilerini nasıl da yalanladılar. Allah’a karşı eş koştukları şeyler kendilerinden nasıl da uzaklaştı.” (En’am 6/22–24)

    Müşrikler bu kaçamak tutumu dünyada da sergilerler. Mekkeli müşriklerin, Kâbe’yi tavaf ederken söyledikleri şu söz de onların bu tutumlarını ele veriyor. “Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın [23] vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin [24]. “

    Müşriklerin kafası çok karışık olur. “O ortağın ve bütün yetkilerinin sahibi Allah’tır” demekle kendilerini kurtaracaklarını sanırlar. Kutup, gavs, evtad vs. adlarla andıkları kişilere olağanüstü yetkiler yakıştıran tarikatlar da öyledir. Onlar da bu yetkiyi Allah’ın verdiğini söyleyince işin içinden sıyrılacaklarını sanırlar.

    Müşriklerin kendilerini hak yolda gördükleri ile ilgili şu ayetler üzerinde de düşünmek gerekir.

    “Allah insanların bir takımını yola getirdi, bir takımı da sapkınlığa düşmeyi hak etti. Çünkü bunlar Allah’tan önce o şeytanları kendilerine evliya edindiler. Üstelik bir de kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar.” (Araf 7/30)

    “Kim Rahman’ın Zikri’ni (Kur’ân’ı) görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arkadaşı olur.

    Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler.” (Zuhruf 43/36, 37)

    “O insanlar bir araya getirildiği gün, bunlar onlara düşman olacak, onlara kulluk ettiklerini kabul etmeyeceklerdir.” (Ahkaf 46/6)

    “O saat geldiği gün suçlular ümitsizliğe gömüleceklerdir.
    Ortakları arasında kendilerine arka çıkan olmayacak, onlar da ortaklarını kabul etmez olacaklardır.” (Rum 30/12–13)

    F- TANRI EDİNİLEN ARACILAR MÜŞRİKLERİ KABUL ETMEZ

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Onların hepsini toplayacağımız gün, o müşriklere şunu diyeceğiz: “Haydi yerlerinize! Hem siz hem de ortak saydıklarınız…” Artık onların aralarını ayırmışızdır. O ortak saydıkları şöyle diyeceklerdir: “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Bizimle sizin aranızda tanık olarak Allah yeter. Doğrusu sizin bize taptığınızın farkında bile değildik.” (Yunus 10/27–28)

    “Kendilerine dayanak olsun diye, Allah’ın yakınından tanrılar edindiler. Tam tersi; onlar bunların ibadetlerini tanıma¬yacak ve bunlara düşman olacaklardır.” (Meryem 19/81–82)

    G- AKIL ŞİRKİ REDDEDER

    Aklını kullanan hiç kimse şirki kabul etmez. Müşriklerin tek dayanağı, büyüklerden duydukları şeyler, yani gelenektir. Bu sebeple Kur’ân, insanı aklını kullanmaya çağırır.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah o pisliği aklını kullanmayanların üstüne bırakır.” (Yunus 10/100)

    Kur’ân bir de atalardan gelenleri akıl süzgecinden geçirmeye çağırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Onlara, ‘Allah ne indirmişse ona ve o Elçi’ye gelin.’ Denince; ‘atalarımızda ne bulmuşsak o bize yeter’ derler. Ya ataları bir şey bilmez, doğru yolu da tutmaz kimseler idiyse?” (Maide 5/104)

    Müşriklik boş bir kuruntudur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah’ın yakınından ortaklar çağıranlar aslında o ortaklara uymazlar; onlar sadece kendi kuruntularına uyarlar. Onlar sadece kendi ölçüleriyle ölçer, yalan söylerler.” (Yunus 10/65)

    “Şunu bilin ki, göklerde kim var, yerde kim varsa hepsi Allah’ındır. Allah’ın yakınından ortaklar çağıranlar neyin peşindeler? Onlar kendilerini sadece bir kuruntuya kaptırmışlardır. Onlarınki sadece saçmalamadır.” (Yunus 10/66)

    Şirk konusunda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bile uyarılmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Allah’ın ayetleri sana indirildikten sonra sakın seni onlardan çevirmesinler. Sen Rabbine çağır; sakın ha! Müşriklerden olma. Allah’la beraber başka bir tanrı çağırma. Ondan başka tanrı yoktur. Her şey yok olacak yalnız onun zatı kalacaktır. Hüküm onundur ve ona döndürüleceksiniz.” (Kasas 28/87–88)

    Bu konuda, birikimi olan herkes uyarılmıştır.

    Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizden önceki devirlerde yaşayanlardan birikimi olanlar, ortalıktaki kokuşmuşluğa karşı çıkmalı değiller miydi? Kendilerini kurtardığımız pek azı bunu yapmıştır. O zalimler, kendilerine verilen refahın peşine takıldılar da suçlu kimseler oldular. Yoksa senin Rabbin, halkı iyi duruma gelmişken, o ülkeleri zulüm yüzünden helak edecek değildi ya?” (Hud 11/116–117)

    “Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’ân ile uyar; onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

    “Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Sakın onların heveslerine uyma. Dikkatli ol, yoksa seni, Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından saptırırlar. Eğer yüz çevirirlerse bilesin ki, Allah bazı günahlarına karşılık onların başına bir kötülük gelmesini istiyordur. İnsanlardan çoğu, gerçekten yoldan çıkmıştır.

    Yoksa cahiliye devri [25] hükmünü mü arıyorlar? İyi bilen bir millet için kimin hükmü Allah’ın hükmünden güzel olabilir?” (Mâide 5/49,50)

    “İnananların gönüllerinin Allah’ı anması ve ondan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı henüz gelmedi mi? Sakın daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan çoğu yoldan çıkmıştır.” (Hadîd 57/16)

    —————————————————————————————————
    [17] Muhammed b. Cerîr etTaberî, Cami’ul beyân fî tefsîr’il Kur’an (Taberi Tefsiri), Beyrut 1412/1992, c. 11, s 519, Necm 19. Ayet.
    [18] Bkz. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, nidd maddesi, Daru Sâdır, Beyrut, c. III, s. 420.
    [19 Konu ile ilgili ayetlerden bir kaçı şunlardır: En’am 6/56, Ra’d 13/36, Zümer 39/11.
    [20] Meniden.
    [21] Ana rahminde asılı duran canlı.
    [22] Ayet doğru anlaşılsın diye tefsiri mana verilmiştir.
    [23] Kâbe’nin etrafındaki her put bir kabileye aitti. Her biri kendi putu aracılığı ile Allah’a ulaşmaya çalıştığından her müşrikin bir putu vardı.
    [24] Müslim, Hacc, 3, 22–1185.
    [25] Mekkelilerin Müslüman olmadan önceki dönemine cahiliye devri denir.

    Kaynak: Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 44–51

  98. İ- ARACILARIN ŞEFAAT EDECEĞİ İNANCI

    1- Katoliklerde Şefaat İnancı

    Katoliklere göre şefaat, İsa’nın duasına uyumlu kılan dilek duasıdır [191]. Onlar şefaat yerine “kurtarıcılık” kelimesini kullanırlar. Katoliklere göre “Mesih İsa, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunur [192]. Kendisi aracılığı ile Allah’a yaklaşanları tamamen kurtarmaya gücü yeter [193].”

    “Kutsal Ruh olmadan Tanrı’nın Oğlu’nu görmek mümkün değildir. Oğul olmadan da hiç kimse babaya yaklaşamaz. Çünkü Baba’yı tanımak Oğul’dur. Tanrı oğlunu tanımak da Kutsal Ruh aracılığıyla olur [194]”.

    “Meryem Ana avukat ve yardımcıdır. “Meryem Ananın analığı bitmemiştir. Yinelenen arabu¬luculuğu ile ebedi esenlikler sağlayan arma¬ğanları garanti altına almaya devam etmektedir [195]”.

    Katoliklere göre papaz “Allah’la ilgili konularda insanları temsil etmek için atanır [196]”. O, kişisel yetkisiyle insanlara; “Baba’nın adına seni bağışlıyorum diyebilir [197]”.

    2- Tarikatlarda Şefaat İnancı

    İncelediğimiz tarikatlarda da Katoliklerinkine benzer bir inanç vardır. Onlar, “kurtarıcılık” yerine daha çok “şefaatçilik” kelimesini kullanırlar. Bir Şeyh Efendi ve tarikatının ileri gelenleri ile yaptığımız görüşmenin konu ile ilgili bölümü şöyledir:

    Mürit- Bizim Şeyh Efendi’ye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolundadır. Mesela bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar davayı kazanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımızdır.

    Bayındır- Siz, gizli açık her şeyi bilen Allah’ı hakimle bir mi tutuyorsunuz? Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin işi başından aşacaktır.” (Abese 80/34–37)

    Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fırsat bulacak da sizi savunacaktır?
    Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kur’a çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yıkandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib [198]! Allah sana rahmet eylesin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim.” Bunun üzerine Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kurban ey Allah’ın Elçisi! Allah ya kime ikram eder?” Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşılanacağımı vallahi bilmiyorum.”
    Ümmü’l-alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi aklamam [199].”

    Ama siz şeyhinizin cennete gideceğinden şüphe etmediğiniz gibi Allah’ın huzurunda sizi savunacağını söyleme cesaretini bile gösteriyorsunuz.

    Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avukatlığınızı yapacak olan şeyh, hâşâ, Allah’ın huzurunda onu hatırlatacak? Ya da Allah, hâşâ, yargılamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olacak? Ne kadar yanlış bir yolda olduğunuzu anlıyorsunuz değil mi?

    MÜRİT: Müftülükte bir müftü ile görüşmek istesen [200] araya bir kapıcının girmesi, bir kişinin seni müftüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yetkiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir misin? İşte Şeyh Efendi de bizimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta olmaktadır.

    BAYINDIR: Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söylenebilir!
    Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul arasına vasıta koymaktır. Zümer suresinde buna dikkat çekilmektedir:

    “İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun yakınından veliler edinenler “Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)

    Bu tür inanışlardan lütfen vazgeçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır.
    Lütfen bana söyler misin, yaratan, besleyen, büyüten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?

    MÜRİT: Tabii ki, Allah tanır.

    BAYINDIR: Peki Şeyh Efendi senin neyini Allah’a tanıtacak?

    MÜRİT: ?!

    * Görüşme, şeyhin yanında gerçekleşmiş ve o, bu durumu onaylamıştır. Mürit kelimesi ile konuşmaya katılan ve tarikatın ileri gelen alimlerinden olan kişiler kastedilmektedir [201].

    Allah Teâlâ şöyle buyurur:
    “Allah’ın yakınından, öyle şeye kul olurlar ki, kendilerine ne bir fayda sağlayabilir ne de zarar verebilir. Derler ki, ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’. De ki: ‘Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz?’ Allah, onların ortak koştukları şeyden uzak ve yücedir.” (Yunus 10/18)

    Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler, kendi dilediklerine değil.

    44- “De ki: Şefaat yetkisi, bütünüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/44)

    “Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.
    Onlardan kim, “Ben Allah’a yakın bir ilahım” derse, onu cehennemle cezalandırırız. İşte o zalimleri böyle cezalandırırız.” (Enbiya 21/28)

    Ebu Hureyre radıyallahu anh bildiriyor:
    “Kabilenin en yakınlarını uyar.” (Şuarâ 26/214) ayeti inince Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kalktı ve şöyle bir konuşma yaptı:
    “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi kurtarmaya bakın; Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmenaf oğulları! Allah’ın yanında size hiç bir faydam olmaz. Ey Abdulmuttalib oğlu Abbas [202]! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Safiyye, (Resulullah’ın halası)! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz. Ey Muhammed’in kızı Fatma! Allah’ın yanında sana hiç bir faydam olmaz.” [203]

    ———————————————————————————————-
    [191] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.
    [192] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519.
    [193] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 2634.
    [194] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 683.
    [195] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, paragraf 969.
    [196] İbranilere Mektup, 5/1.
    [197] Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 878.
    [198] Osman b. Maz’un radıyallahu anh’ın lakabıdır.
    [199] Buhârî, Cenâiz, 3.
    [200] Bu görüşmenin yapıldığı günlerde İstanbul Müftülüğünde çalışıyordum.
    [201] Görüşmenin tamamı için bkz. Abdülaziz BAYINDIR, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Dördüncü baskı, İstanbul 2005, s. 126–131.
    [202] Peygamberimizin amcası.
    [203] Buhârî, Vesâyâ, 11.

    Kaynak: Prof. Dr. Abdülaziz Bayındır, Kur’an Işığında Aracılık ve Şirk, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 114–118.

  99. 3 – ARACILIK (Vesile ve Tevessül)

    Vesile, birini diğerine yaklaştıran şey, aracı; tevessül de bir şeyi vesile yapmak, aracı koymak demektir.

    Bazı tarikatlarda veli ve şeyh ruhlarının Allah ile kul arasında vesile ve vasıta olduğu kabul edilerek dua sırasında onların ruhaniyetinden yardım istenir.

    ŞEYH EFENDİ – Sen vesileyi kabul etmiyorsun. Vesileye dair delilimiz vardır. Bir zatın gözleri âmâ olmuştu. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme geldi, ona dua etmesini söyledi. O da:
    “Abdest al, iki rekât namaz kıl ve “Ya Rabbi elçini vesile ederek senden şifa istiyorum.” diye dua et, buyurdu.

    O şahıs bu dua ile beraber “Ya Rabbi peygamberini hakkımda şefaatçi kıl.” dedi. Bu sahih hadistir. Bu hadisi kabul etmezsen biz de seni kabul etmeyiz.

    BAYINDIR- Bu hadis, Tirmîzî’de, İbn Mâce’de ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçer.
    “Gözleri kör bir adam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi vesselleme gelir ve şöyle der:
    - Allah’a dua et, bana şifa versin. Allah’ın Elçisi buyurur ki,
    -İstersen dua ederim, istersen durumuna sabredersin daha iyi olur. Adam;
    “Dua et” der.
    Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ona, güzelce abdest almasını, iki rekât namaz kılmasını ve şöyle dua etmesini emreder: “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygamberi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum. “
    - Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabb! Onu benim hakkımda şefaatçi kıl [16].”

    “… Onu benim hakkımda şefaatçi kıl…” demek, “onun benimle ilgili duasını kabul et” demektir. Çünkü şefaat, yardımcı olmak ve istekte bulunmak için birine eşlik etmektir [17]. O, Hz. Peygamberden, duasına eşlik etmesini istemiş, O da dua etmeye söz vermiş ve onun da kendisiyle birlikte şöyle demesini istemiştir:
    “Allah’ım senden istiyorum, rahmet peygamberi Muhammed ile birlikte sana yöneliyorum. “

    Nebi kelimesinin başındaki bâ harf-i cerri yanıltıcı olabilir. Bu harf ilsâq anlamı verir. İlsaq yapıştırmak ve bir şeyi öbürünün parçası haline getirmek demektir. Bu sebeple duanın doğru manası yukarıda yazıldığı gibidir.

    Aksini düşünmek şu ayete aykırı olur:

    “(Ya Muhammed) De ki: “Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda ve zarar verecek durumda değilim.” (Araf 7/188)

    ŞEYH EFENDİ – Şu ayet hakkında ne diyeceksin? Bu da tevessülün delilidir:

    “…Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler ve Allah’tan bağışlanmayı dileselerdi, Resul de onların bağışlanması için dua etseydi Allah’ın tövbeleri kabul ettiğini ve merhametli olduğunu göreceklerdi.” (Nisa 4/64)

    Onlar Hz. Muhammed’e geliyorlar, Hz. Muhammed de Allah’tan onları bağışlamasını istiyor. İşte insanlar da evliyaullaha gelir, onlar da Allah’ın onları bağışlamasını ister. Çünkü evliya Hz. Peygamberin varisidir. Peygamberin yaptığını onlar da yaparlar.

    BAYINDIR- Bilirsiniz, tevbe dönüş yapmak demektir. Kişinin yaptığı günahtan pişmanlık duyup bir daha işlememeye karar vermesi tevbedir. Allah’tan bağış dilemesi de istiğfardır. Bu, onun tek başına yapacağı bir iştir. Onun için Kur’an’da, tevbe ile ilgili emirler, doğrudan günahı işleyenlere yöneliktir. Çünkü bizde, Hıristiyanlar gibi günah çıkarma yoktur. Tevbe için bir hocanın yanına gitmek de gerekmez.

    Okuduğunuz ayet tevbe ve istiğfardan bahsediyor. Yanlış bir iş yaptıkları zaman onların Hz. Muhammed sallallahu aleyhi veselleme gelmeleri, pişman olmaları demektir. Bu bir tevbedir. Allah’tan bağış dilemeleri de istiğfardır. Hz. Muhammed’in Allah’tan onları bağışlamasını istemesi ise onlar için duada bulunmasıdır. Allah’ın Elçisi‘nin duasını almak pek güzeldir.
    Burada bir aracılık söz konusu değildir. Allah’ın tevbeleri kabul ettiği ve çok merhametli olduğu zaten pek çok ayette vurgulanmaktadır.

    Yukarıdaki ayetin tamamı şöyledir:

    “Biz ne elçi göndermişsek Allah’ın izniyle sırf kendisine boyun eğilsin diye göndermişizdir. Onlar kendilerini kötü duruma düşürdüklerinde sana gelseler ve Allah’tan bağış dileselerdi, Resul de onların bağışlanması için dua etseydi, Allah’ın tevbeleri kabul ettiğini ve ne kadar merhametli olduğunu elbette görürlerdi.” (Nisa 4/64)

    ŞEYH EFENDİ – Siz ne derseniz deyin, biz Allah ile kullar arasında evliyâullahın ve meşâyih-i izâm [18] hazerâtının ruhlarının vasıta olduğuna inanırız. Onların ruhaniyetinden istimdâd eder, istianede [19] bulunuruz.

    BAYINDIR – Peki ya “iyyâke nestaîn= yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha 1/5) ayeti nerede kaldı? Bu ayeti günde en az kırk kere namazda okuruz. Bunun sebebi ne olabilir?
    Allah Teâlâ bir de şöyle buyurur: “And olsun ki, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından da yakınız.” (Kaf 50/16)

    Allah bize şah damarımızdan yakın olduğuna göre velilerin ve büyük şeyhlerin ruhları nerede boşluk bulur da araya girerler?

    ŞEYH EFENDİ – İlahiyat Fakültesi’nden iki kız talebe geldi ve bana aynı şeyi sordular. Dediler ki, “Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre neden şeyhler araya giriyorlar?” Ben de dedim ki, “Siz Kur‘an okuyor musunuz?” “Evet dediler.” Dedim ki, “Kur’an’ı size kim okutuyor?” “Kur’an hocası.” dediler. “Allah size Kur’an hocasından daha yakın değil mi, neden o okutmuyor da Kur’an öğrenmek için bir başkasına ihtiyaç duyuyorsunuz?” diye sordum, “Tamam, haklısın.” dediler.

    BAYINDIR – Birisine Kur’an öğretmenin Allah ile kul arasında aracılık yapmakla ne ilgisi var? Bunun nesi tevessüldür? Bir başkasına bir şey öğreten herkes Allah ile kul arasında vesile kılınıyorsa sizin durumunuzda milyarlarca insan var demektir. Dünyada bir başkasına bir şey öğretmeyen bir insan yoktur.

    —————————————————————————————————
    * Bu bölümdeki iddialar Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.
    [16]- Tirmizî, Deavât, 119. Hadis no 3578. Tirmizi hadisin sonuna şu notu düşmüştür: “Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. Hadisi sadece bu vecihten biliyoruz, Hatmî’li Ebu Cafer hadisinden.
    İbn Mace, İkâmet’us-salât (hacet namazı), 189, no 1385; Ahmed b. Hanbel, c. IV s.138.
    [17] Rağıb el-İsfahânî, el-Müfredât, Safvân Adnan Davudî’nin tahkikiyle) Dımaşk ve Beyrut 1412/1992, ŞFA maddesi.
    [18]- Evliyaullah, Allah’ın veli kulları, meşâyih-i izâm da büyük şeyhler anlamına gelir.
    [19]- İstimdâd ve istiâne yardım isteme anlamına gelir. Demek ki bunlar veli bildikleri ölülerin ruhlarından yardım istiyor, onları Allah ile kendi aralarında vasıta sayıyorlar. Bunların kim olduğu, Ruhu’l-Furkan, c.II, s.86’da daha açık bir şekilde geçmektedir.

    Kaynak: Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 23–28.

  100. 5-EVLİYÂNIN YARDIMI

    ŞEYH EFENDİ: Abdülkadir Geylânî hazretleri bir şiirlerinde buyururlar ki:
    “Müridim ister doğuda olsun ister batıda
    Hangi yerde olsa da yetişirim imdada”

    BAYINDIR: Bu, çok sayıda ayete açıkça aykırıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.“ (Neml 27/62)

    Güç yetirilemeyen konularda Allah’tan başkasından yardım istenir, o da yardıma koşarsa artık kim Allah’a sığınma ihtiyacı duyar?

    ŞEYH EFENDİ: Sen Abdülkadir Geylani’ye inanmıyorsan seninle konuşacağımız bir şey
    yoktur.

    BAYINDIR: Abdülkadir Geylani’ye inanmak imanın şartlarından değildir ama Kur’an’a inanmak imanın şartlarındandır.

    Bana göre bu zatlarla ilgili bilgilerin çoğu uydurmadır. Yukarıdaki şiir o uydurmalardan biridir. Allah’ın Peygamberi için milyonlarca hadis uyduranlar Abdülkadir Geylani için, Mevlânâ için, İmam Rabbânî için niye bir şeyler uydurmasınlar ki?

    Ama Abdülkadir Geylani’nin kendisi gelip bu sözü söylese, bir bildiği vardır, demez tereddütsüz reddederiz. Çünkü biz ahirette Abdülkâdir Geylani’den değil, Kur‘an’dan hesaba çekileceğiz.

    Kaynak: Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 33–34.

  101. 6- ŞEYHİN MANEVİ YARDIMI (Himmeti)

    Himmet Arapçada bir işi yapmaya azmetme ve güçlü bir kararlılık içinde olma anlamlarına gelir. Türkçede ruhani ve manevi yardım, kayırma ve lütuf anlamlarında kullanılır. Tarikatta bu kelime, şeyhin manevi yardımı anlamında kullanılır. Onun, müritlerine olağan dışı yollarla yardım ettiğine ve bazı sıkıntıları giderdiğine inanılır.

    MÜRİT: Sen şeyhin himmetini de mi kabul etmiyorsun? İster inan, ister inanma, şeyhimin himmeti sayesinde her yerde işlerim gayet iyi gidiyor. Ben bunu görüyor ve yaşıyorum.

    BAYINDIR: Şeyhin himmeti derken onun size özel ilgi göstermesini kastetmiyorsunuz her halde. Kastınız onun manevi yardımıdır, değil mi?

    MÜRİT: Doğru. Mesela hacca gittiğimde Arafat’tan inerken şeyhimin himmetini gördüm. Hâlbuki o Türkiye’deydi. Arafat’tan o kadar kolay indim ki, şeytanı da taşladıktan sonra sabahın sekizinde otelde idim.

    BAYINDIR: Niye Allah’ın yardımı değil de “Şeyhinin himmeti”?

    MÜRİT: Şeyhimin Allah katındaki değerinden dolayı Allah onun müritlerine yardım ediyor.

    BAYINDIR: Hep aynı cevaplar. Peki ya saat sekizden önce otele gelenlere kim himmet etti?
    Bu konuda çok ayet geçti ama biraz da şu ayetler üzerinde düşünelim:

    “De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.”

    “Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (İsrâ 17/56–57)

    Siz şeyhinizin ahirette size şefaat edeceğine de inanıyorsunuz. Eğer şeyhler müritlerini hem dünyada hem de ahirette kurtarabilirlerse onlar için şeyhlerini memnun etmek her şeyden önemli olur. Artık Allah’a yalvarma gereği ortadan kalkar.

    Bu batıl bir yoldur. Eğer hak yola gelmezseniz sonunuzun çok kötü olacağından endişe ederim.

    Kaynak: Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 35–36.

  102. 24- ŞEFAAT

    Şefaat terimi, bazı müminleri bağışlaması için, ahirette Allah’tan istekte bulunma anlamına gelir.

    MÜRİT: Biz burada Şeyh Efendi ile iyi geçiniyoruz ki, belki ahirette eteğinden tutarız, belki bize faydası dokunur.

    BAYINDIR: Yani size şefaat edeceğini mi söylüyorsunuz?

    ŞEYH EFENDİ: Neden olmasın? Büyük Şeyh Mustafa İsmet Garibullah kuddise sirruhu hazretleri Risale-i Kudsiyye’sinde şöyle buyurdu: Hz. Ebu Bekir’e varıncaya kadar bütün silsilenden yardım istemeyi adet et. Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme vararak ondan da yardım iste. Şeyhini şefaatçi, aracı kıl ki, seni sevinçle doldursun [110].

    BAYINDIR: Şeyh şefaat yetkisini kimden alıyor? Allah hangi şeyhe böyle bir yetki vermiştir?
    Her namazın arkasından okuduğumuz Ayet’el-kürsî’de ”Onun izni olmadan onun katında şefaat edecek olan da kimmiş?” buyrulmuyor mu?

    Hz. Ebu Bekir’e varıncaya kadar bütün silsilenizden yardım istemeyi adet edip kıyamete kadar size cevap veremeyecek olan kişileri razı etmek için boşuna uğraşacağınıza Allah’ı razı etmeye çalışsanız daha iyi olmaz mı?

    MÜRİT: Biz her şeyi Allah rızası için yaparız. Çünkü “Allah’ın rızası her şeyden büyüktür.” (Tevbe 9/72)

    BAYINDIR: Allah’ın reddettiği şeyleri yaparak onun rızası kazanılır mı? Siz ne aklınızı kullanıyorsunuz, ne de Allah’ın gönderdiği Kur’an’a uygun davranıyorsunuz. Hâlbuki “Allah, pisliği aklını kullanmayanların üstüne bırakır.” (Yunus 10/100)

    Şu ayetler sanki sizi anlatıyor:

    “De ki, Allah’ın yakınında [111] olduğunu bildiklerinize yalvarın bakalım. Onların göklerde de yerde de zerre ağırlığında bir şeye hükümleri geçmez. Onların bu iki şeyde bir ortaklıkları yoktur. Allah’ın onlar arasından bir yardımcısı da bulunmaz. Allah’ın katında, kendisinin uygun gördüğünden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Yüreklerindeki korku giderilince “Rabbiniz ne buyurdu?” dediler. Hakkı buyurdu, diye cevap verdiler. O yücedir, büyüktür.” (Sebe’ 34/22,23)

    “Rablerinin huzurunda toplanacakları günden korkanları Kur’an ile uyar; onların Allah’tan başka ne bir dostları ne de şefaatçileri vardır. Belki (bu sayede) kendilerini korurlar.” (En’am 6/51)

    Allah kime şefaat yetkisi verirse yalnız onlar, Allah’ın dilediği kimselere şefaat edebilirler.

    “Allah onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Şefaate yetkili kıldıkları, onun razı olduğu kişilerden başkasına şefaat edemezler. Kendileri de onun korkusundan titrerler.” (Enbiya 21/28)

    A-ŞEYHİN MÜRİDİ SAVUNMASI

    MÜRİT: Bizim Şeyh Efendiye bakışımız, onun bize yardımcı olacağı yolundadır. Mesela bugün mahkemede avukat tutma zorunluluğu yoktur. Ama genellikle avukat tutanlar davayı kazanırlar. Şeyh Efendi de bizim avukatımızdır.

    BAYINDIR: Siz, gizli açık her şeyi bilen Allah’ı hakimle bir mi tutuyorsunuz?

    “O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçacaktır. O gün herkesin işi başından aşacaktır.” (Abese 80/34–37)

    Durum böyle iken Şeyh Efendi nereden fırsat bulacak da sizi savunacaktır.

    Ensar’dan Ümmü’l-alâ diyor ki, muhacirlere kur’a çekilince bize Osman b. Maz’ûn düştü. Onu evlerimize yerleştirdik. Sonra ölümüne sebep olan hastalığa tutuldu. Vefat edince yıkandı ve kendi elbiseleri içine kefenlendi. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem içeri girdi. O sırada dedim ki, “Ebu’s-Sâib [112]! Allah sana rahmet eylesin. Allah’ın sana gerçekten ikramda bulunduğuna şahidim.” Bunun üzerine Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Allah’ın ona ikram ettiğini ne biliyorsun?” Dedim ki, “Babam sana kurban ey Allah’ın Elçisi Allah ya kime ikram eder?” Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki, “Evet ona kaçınılmaz gerçek geldi. Vallahi onun için hep hayırlar bekliyorum. Ama ben Allah’ın Elçisi olduğum halde nasıl karşılanacağımı vallahi bilmiyorum.”
    Ümmü’l-alâ dedi ki, “Vallahi bundan sonra hiç kimseyi tezkiye etmem. [113]”

    Ama siz şeyhinizin cennete gireceğinden emin olduğunuz gibi Allah’ın huzurunda sizi savunacağından da eminsiniz. Peygamberlerde bile olmayan bu güven size nereden geliyor?

    Sonra bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ın gözünden kaçan bir şey mi var ki avukatlığınızı yapacak olan şeyhiniz, hâşâ, Allah’ın huzurunda onu hatırlatacak olsun? Ya da Allah, hâşâ, yargılamada hata mı yapacak ki, şeyhiniz ona engel olsun? Ne kadar yanlış bir yolda olduğunuzu anlıyorsunuz değil mi?

    Şu ayetler üzerinde çok düşünmek gerekir:

    “O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba da sapıklık müstehak oldu. Onlar Allah’tan önce o şeytanları kendilerine evliya edindiler. Zannediyorlar ki, doğru yoldadırlar.” (Araf 7/30)

    “Kim Rahman’ın Zikri’ni görmezlikten gelirse onun başına bir şeytan sararız. O onun arkadaşı olur.

    Onlar bunları yoldan çevirirler ama bunlar doğru yola girdiklerini hesap ederler.” (Zuhruf 43/36 37)

    Rahman’ın Zikr’i, Kur’an’dır. Siz, Kur’an’a zıt davranışlar içinde olduğunuz halde bunu görmezlikten geliyor ve adına evliya dediğiniz kişilerin arkasına takılıyorsunuz. Üstelik kendinizi hak yolun ortasında zannediyorsunuz.

    B- MÜRİDİ ALLAH’A TAKDİM

    MÜRİT: Müftülükte bir müftü ile görüşmek istesen araya bir kapıcının girmesi, bir kişinin seni müftüye takdim etmesi gerekir. Araya kimse girmeden bir yetkiliyle, bir bakanla pat diye görüşebilir misin? İşte Şeyh Efendi de bizimle Allah arasında bir vesile, bir vasıta olmaktadır.

    BAYINDIR: Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah Teâlâ için bu söz nasıl söylenebilir.
    Bu inanç insanı şirke sokar. Şirk zaten Allah ile kul arasına vasıta koymaktır. Zümer suresinde buna dikkat çekilmektedir:

    “(Dikkat et)ve İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir. Onun berisinden veliler edinenler “Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ederiz.” derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz.” (Zümer 39/3)

    Bu tür inanışlardan lütfen vazgeçin. Çünkü şeytan insanı hep bu metotla saptırmaktadır.
    Lütfen bana söyler misin, yaratan, besleyen, büyüten ve sana senden yakın olan Allah mı seni daha iyi tanır, yoksa Şeyh Efendi mi?

    MÜRİT: Tabii ki, Allah tanır.

    BAYINDIR: Peki Şeyh Efendi senin neyini Allah’a tanıtacak?

    MÜRİT- ?!

    —————————————————————————————————
    * Bu bölümdeki iddialar daha çok Mahmut USTAOSMANOĞLU (Mahmut Efendi) ve ekibi ile yaptığımız görüşmede ortaya atılmıştır.
    [110]- Ruhu’l-Furkan, c. II, s.86.
    [111]- Ayette ÆËe kelimesi geçmektedir. 9 numaralı dipnotta bu kelimenin akreb (en yakın) manasına zarf olduğu açıklanmıştı. Buna göre ayette geçen “Allah’ın dunundan” ifadesi Allah’ın en yakınından demek olur.
    [112]- Osman b. Maz’un radıyallahu anhın lakabıdır.
    [113]- Buhârî, Cenâiz, 3.

    Kaynak: Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul–2006, s. 159–166.

  103. Şef’ kökünden gelen bu kelime, bir kişinin, yardım dilemek maksadıyla bir başka kişiye nispet edilmesini, onunla birlikteliğinin gündeme getirilmesini ifade eder. Bu ilişkide yardımcı oluna şafi’ veya şefi’ (şefaatçi), yardım edilene meşfu’ (şefaat bekleyen) denir.

    Bir aracılık kavram ve kurumu olan şefaat, Allah’ın yanına yedek ilahlar koymayı dinin esaslarından biri yapan şirkte son derece önemlidir. Denilebilir ki, tevhid dini ile şirk dininin en belirgin özelliği ikincide, şefaat inancının çok esaslı bir yer tutmasıdır.

    Kur’an’ın şirkin yedek ilahlarını şüfe’a (şefaat ediciler) diye adlandırması sebepsiz değildir. Şirkin belirgin özelliği olan yedek ilahlar (şufea, erbâb, endâd, evliya) şefaatin varlığı ile vücut bulan kuvvetlerdir. Kur’an bu noktaya parmak basmaktadır.

    Allah’ın varlığını kabul ettiklerinin söyleyen şirk çocuklarına Kur’an, yedek ilahlara neden ihtiyaç duyduklarını sorduğunda onların cevabı şu iki cümledir:
    1. “Bunlar bizim Allah katındaki şefaatçılarımızdır.” (Yûnus: 18)

    2. “Biz onlara, bizi Allah’a yaklaştırmaları dışında bir şey için kulluk/kölelik etmiyoruz.” (Zümer: 3)

    Kur’an tarafından temel zemini tahrip edilen şefaat, sonraki zamanlarda, Peygamber’in ilahlaştırılması ve velilik kavramının Kur’ansal çerçevesinin dışına çıkarılmasıyla yeniden ve güçlü bir biçimde görülür oldu.

    Şirk, şefaatin dünya planında sahibi gördüklerine evliya (veliler, dostlar-destekçiler) veya erbâb (yedek rabler), hem dünyada hem de ölüm sonrasında sahibi gördüklerine ise şufe’a (şefaatçiler) veya şürekâ (Allah’ın ortakları) diyor.

    Kur’an, şefaat kavramının bir şirk destekçisi kuruma dönüştürülmemesi için şu ilkelerin altını ısrarla çizmektedir:

    1. “Şefaat tümden ve yalnız Allah’ın elindedir.” (Yûnus: 18)

    2.“Allah’ın izni olmadıkça hiçbir varlık, nebi ve melek de olsa, şefaat edemez.”(Meryem: 87; Tâhâ: 109; Enbiya: 27–28; Necm: 26)

    3.“Son hesap gününde şefaat hiç kimseye yarar sağlamayacaktır.” (Bakara: 48, 123, 254; Müddesir: 48)

    BİD’ATLAR HURAFELER

    * Allah dışında herhangi bir kuvvetin tek başına şefaat sahibi olduğunu kabul etmek:

    Şefaat tümden ve sadece Allah’ın elindedir. İnsanların şefaatçi olarak niteledikleri, Allah’ın elindeki şefaati tahrik etmek için dua edebilir, yakarabilirler. Dua ve niyazı şefaatin kendisi gibi görmek, tevhidle şirki karıştırmaktır. En çok işlenen hatalardan biri de budur.

    * Peygamberleri, o arada Hz. Muhammed’i kesinlikle kabul edilecek bir şefaatin sahibi saymak:

    Kur’an, hiçbir peygambere açık bir biçimde şefaatçilik payesi vermemektedir. Şefaati, Allah’ın izin verdikleri dışında hiç kimse yapamaz. İzin verecekleri, ismen belirtilmediğine göre biz isimlendirme yapamayız. Oysaki uydurma bir hadis şefaat edecekleri hiyerarşik bir biçimde sıralamaktadır: “Kıyamet günü ilk şefaat edecek olanlar peygamberler, sonra bilginler, sonra da şehitler olacaktır.” (bk. Elbâni; Zaîfai 5/129)

    Şefaat Allah’ın elinde olduğuna göre, Allah’ın izin verdikleri sadece şefaatin kullanımı için Allah’a yakarırlar. Bu, kabul edilir veya edilmez.

    Şefaat konusunun tevhide en zıt görünümlerinden biri de sünnete uymayı şefaat çıkarına bağlamaktır. Buradaki şekliyle sünnet, vahyin ilkelerinden Peygamber tarafından uygulanış şekline verilen addır. Sünnete uygunluk, Allah’ın isteğine uygunluksa o zaman bu uygunluğun karşılığı Peygamberimizden beklenemez. Peygamber’in (hâşâ) böyle bir iddiası olamaz. Karşılığı Peygamberden beklenen şey, Peygamber için yapılan bir ibadet hükmündedir. Böyle bir şey Peygamberi mabutlaştırmaktır.

    O halde, “Şunu yaparsan şefaate erersin, şunu yapmak Allah’ın emri değildir ama yaparsan Peygamber’in şefaatine nail olursun” vs. gibi sözler örtülü bir biçimde şirk şefaatçiliğini devreye sokmak ve Peygamber’i ikinci bir ilah durumuna getirmektir. Bir kısım işlerin bir ilah için, diğer bazı işlerin de başka bir ilah için yapılması, şirk dininin icaplarındandır: “…

    Allah’a bir ayırdılar da kendi zanlarınca şöyle dediler: ‘Bu Allah için, bu da ortaklarımız için …” (Enam: 136)

    İbadetin bir tek muhatabı vardır: Allah. Ve ibadetlere bir tek kuvvet karşılık verir: Allah. Allah’ın olması gereken bu niteliği, şefaat vs. bahanesiyle Peygamber’e aktarmak şirke kapı aralamaktır.

    Bunun içindir ki biz, bu bağlamdaki hadis patentli sözlerin tümünü uydurma sayarız.

    Şirk şefaatçiliği ümmet bünyesine son derece tehlikeli girmiştir. Önce Peygamber’i devreye sokmuş, Peygamber’le yumuşatılan zihinlere daha sonra çeşitli unvanlar altında bir yığın şefaatçi kabul ettirilmiştir.

    İşte bir şefaat uydurması daha: “Sırat köprüsü üstünde bilginle ibadet ehli birisi karşılaştığında ibadet ehline şöyle denir: ‘Hadi gir cennete ve bilginden önce nimetlen ibadetlerinle.’ Bilgine de şöyle denir: ‘Şurada istediğin herkese şefaat et. Bil ki her şefaat ettiğin kişi sayısınca sana da şefaat edilecektir. Ve bilgin, peygamberler makamına geçiverir.” (bk. Elbânî, aynı eseri 5/229–230)

    * Birtakım kişileri (şeyh, pir, efendi, hoca efendi, seyyid, hazret vs.) şefaat edici bilmek:

    Böyle bir kabul açıkça şirktir. Kur’an bu tür şirk şefaatçiliğini kötülerken daha çok, evliyayı destekçi edinme illetine dikkat çekiyor. (Bir örnek olarak bk. A’raf, 3)

    Kaynak: Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut, İstanbul – 2001, s. 576–579.

  104. “ALLAH’TAN BAŞKASINDAN ŞEFAAT UMARAK DÜŞÜLEN ŞİRK

    Vasıta olması dileği ile Allah’a ortak koşulan putlarla düşülen şirke yakın bir şirk de Allah’tan başkasından şefaat umma ile düşülen şirktir. Belki de onun bir uzantıdır. Cahiliye Arapları iki şirki birden yürütüyorlardı. Bir yandan Allah’a yaklaştırması dileği ile putlara taparlarken bir yandan da onlardan şefaat istiyorlardı. İnanıyorlardı ki putların Allah yanında dinlenen bir sözleri, sevilen dostlardan geldiği için reddedilemeyen hatırları vardı:

    “Onlar; Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ Derler. Ey Muhammed, de ki: ‘Göklerde ve yerde Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz? Allah onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.” (Yunus, 18)

    “Yoksa putperestler Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: Onlar bir şeye sahip olmadıkları, akıl da edemedikleri halde mi şefaat edecekler?”

    “De ki: Bütün şefaat Allah’ın iznine bağlıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer, 43-44)

    L’ât, Uzza, Menat gibi putlara Allah’ın yanında onlara şefaat etmeleri için tapındıkları gibi, Allah’ın kızları olmaları (onların batıl iddialarına göre) sebebiyle kabul edilir sözleri olduğu için meleklere de ibadet ediyorlardı.

    “Rahmeti her şeyi kuşatan Allah çocuk edindi.’ Dediler. Haşa, hayır, melekler şerefli kılınmış kullardır. Allah’tan önce söz söylemezler; ancak O’nun emri ile hareket ederler. Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar Allah’ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O’nun korkusundan titrerler.” (Enbiya, 26-28)

    Sanırız ki bu olay, Arapların İslam dışı dönemlerinin sona ermesi ile bitmiştir. Ama insanların hayatına bir göz gezdirirsek görürüz ki, ölülerden gerek problemlerin giderilmesi gerekse Allah’ın, kendilerinden razı olması için şefaat beklenmektedir.

    Şefaat meselesi tıpkı aracı yapmak meselesi gibidir. İkisi de Allah’la beraber işlerin idaresinde söz hakkı olan birinin veya Allah’ın iradesini etkileyebilecek birinin varlığını hayal etmekten doğuyor. Bu, yanlış bir karşılaştırmadan doğmuş kuruntudur. O’nu kullarına kıyas etmekle bu hataya düşüyorlar. Bakıyorlar ki, bir kralın yanında onun yakınlarından biri aracılık yapınca işler halloluyor. İçinde bulundukları gaflet yüzünden aynı şeyin Yaratan için de geçerli olacağını hayal ediyorlar. Meselâ; meleklerin Allah’a olan yakınlığı sebebiyle, sözleri mutlaka dinlenir ve kullar için yaptıkları şefaat kabul edilir ve böylece problem hallolur!

    Onlar, Allah ile kulları arasındaki farkı unutuyorlar. O her şeyden zengin, her şeyi yöneten, varolan her şeye yön veren, varlık içinde emirleri kesin uygulanır tek söz sahibidir. Bu vasıfları ile kabul etmeyi dilemediği bir sözü kabule kim zorlayabilir O’nu? Başka bir tabirle O’nu kainattaki herhangi bir işin idaresinde ortak edinmeye zorlayan nedir? Yaratılmışların hepsi onun kuludur. O’na en yakın olanlar ise en takva sahibi olanlardır. Bu, kıyamet gününde Allah’ın önünde şefaat edip de sözü dinlenecek kimselerin olmaması anlamına gelmez.”

    Kaynak: Muhammed Kutub, İslam İnancı, Çeviri: Nurettin Yıldız, Risale Yayınları, İstanbul, 2005, s. 154-155.

  105. 1. PEYGAMBERİMİZİN ŞEFAATİNİ DİLEMEK NİYETE GÖRE DEĞİŞİR

    SORU: Kur’ân’da, “Siz ölülere işittiremezsiniz” ifadesi var. Üstelik şefaatin yüce Allah’a ait olduğu, O’nun izin verdikleri dışında kimsenin şefaat edemeyeceği, izin verilenlerin de sadece doğruyu söyleyeceği belirtiliyor. Bu durumda “Şefaat ya Resulallah” sözünü söyleyen kişi müşrik olmuyor mu? Ben dua ederken, “Yüce Allah’ım beni peygamberimizin şefaatine layık kullardan eyle” diyorum. Bildiğiniz gibi bu söz eskiden Ramazanlarda mahyalara yazılırdı. Bir gün camide yanımda namaza duran kişi niyet ederken, “Allah rızası için” yerine bu ifadeyi kullandı. (Ali Rıza Haznedaroğlu)

    CEVAP: Kur’ân’ın kesin vurguyla belirttiğine göre “şefaat” sadece Allah’a aittir (Zümer: 44). Her şey sadece O’ndan istenir. O’ndan başkasından bir şey istemek şirke girer. Peygamberimizin şefaatini dilemek niyete göre değişir. Peygamberin ve büyük ruhların şefaati iki türlü düşünülebilir. Birincisi yüce mahkeme esnasında Peygamber’in gelip suçluyu kurtarması şeklindeki şefaattir ki bu tür şefaat anlayışı şirktir, Kur’ân’a aykırıdır. Allah’tan başka hiç kimse suçluyu affettirme çabasına girmez ve giremez (Nebe: 37, Bakara: 255). Orası sadece doğruluk ve hak makamıdır (Kamer: 55). Yanlışlar söylenmez, kimse kayırılmaz (Nebe: 38; Bakara: 254). Diğer yandan cennete giren kullara büyük ruhlar arkadaş olur (Nisa: 69). Onlar orada yalnız değillerdir, peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle beraberdirler. Yani salih insana Peygamberimiz arkadaş olur. Onun yanında, destekleyici arkadaşı olur. Bu anlamda şefaat istemek yani Peygamberimizin yanında, onun maiyetinde bulunmayı, onunla arkadaş olmayı istemek güzel bir şeydir.

    Prof. Dr. Süleyman Ateş – 12.01. 2010

    Kaynak: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Peygamberimizin_sefaatini_dilemek_niyete_gore_degisir&tarih=24.10.2010&Newsid=281420&Categoryid=4

    2. ŞEFAAT DİLEMEK TEVHİDE AYKIRI MI?

    SORU: “Şefaat ya Resulallah” diye dua etmek yanlış mı? Bu şekilde dua edersek Fatiha Suresi’ne aykırı hareket etmiş olur muyuz? Bir başka sorumda şu: Evde köpek besleyenlerin sevaplarından her gün bir dağ kadarının eksileceği yönünde bir hadis nakledildiğini duydum, doğru mu? (Lütfü Önder)

    CEVAP: Ra’d Suresi’nde Allah’tan başkasına yalvarmanın nankörlük olduğu, bu tür duaların kabul edilmeyeceği vurgulanmaktadır. “Gerçek dua ancak O’na yapılır. O’ndan başka dua ettikleri ise kendilerinin hiçbir isteklerini karşılayamazlar. (Onların durumu) tıpkı ağzına gelsin diye suya avuçlarını uzatan kimse gibidir. Oysa (uzanıp suyu avuclamadıkca su) on(un ağzın)a gelmez. İşte kâfirlerin duası, öyle boşa gider” (Ra’d: 14) ayetinde Allah’tan başkalarına yalvaranların dualarının boşa gideceği, dua edene yarar sağlamayacağı vurgulanmaktadır.

    Aynı surenin 16′ncı ayetinde de değil başkasına, kendi kendilerine dahi yarar ve zarar vermekten aciz şeylere tapmanın anlamsızlığı vurgulanmaktadır. Ayrıca Cin Suresi’nde, “Mescitler Allah içindir. Allah ile beraber başka birine yalvarmayınız” buyurulmaktadır. Allah’tan başkasına yalvarıp ondan herhangi bir şey istemek Kur’ân’a göre şirktir. Yalvanlan kişi peygamber de olsa, melek de olsa fark etmez.

    Çok yaygın bir söylem
    “Şefaat ya Resulallah” ifadesi Hz. Peygamber’den kendisine aracı olması isteğidir. Oysa Allah katında şefaat (aracı olmak), hiç kimsenin haddi değildir. Yüce Divan’da şefaat olmaz. Buna göre Peygamber’den, kendisine yardımcı olmasını, kendisini sıkıntıdan kurtarmasını dilemek, Kur’ân’ın tevhit prensibine aykırıdır.

    Bununla beraber İslâm ümmeti içinde sözünü ettiğiniz “Şefaat ya Resulallah” söylemi yaygındır ve asırlardan beri böyle nida edilmektedir. Kanaatime göre bu sözü, kendisine Yüce Divan’da aracı olmak amacıyla değil de cennette Peygamber’in kendisine arkadaş olması, kendisini orada yalnız bırakmaması anlamında söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette Peygamber’in ruhaniyeti, kendisiyle sevgi iletisi kuranlara yakın olur, cennette onlarla beraber olur.

    Gelelim diğer sorunuza. “Evde köpek besleyenin sevabından her gün dağ kadar bir bölüm eksilir” şeklinde hadis olamaz. Tam tersine Hz. Peygamber, hayvanlara acımayı, köpeklerin de diğer hayvanlar gibi sosyolojik bir toplum oluşturduklarını, susuzluktan bunalmış bir köpeği sulayan bir günah kadınının, Allah tarafından affedildiğini buyurmuştur.

    Allah’ın yaratılış yasasına, doğaya aykırı sözler, hadis olamaz. Bunlar maalesef yüreklerinden merhamet duygusu silinmiş bağnaz kişilerin Peygamber’e iftiralarından ibarettir. O tür uydurmalardan Allah’a sığınırız.

    Prof. Dr. Süleyman Ateş – 05.07.2005

    Kaynak: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=0&tarih=24.10.2010&Newsid=56415&Categoryid=4

    3. PEYGAMBERDEN ŞEFAAT DİLEMEK DOĞRU MU?

    Okurum İlhan Orta, “Peygamberimizden şefaat dilemek doğru mu” diye soruyor. Cevabım şudur: Şefaat; tek olan, desteksiz kalan kimseye destek sağlamak, onun tekliğini, yalnızlığını gidermek ve dolayısıyla ona yardımcı olmak demektir. Şefaat vardır ama klasik anlatımda olduğu gibi değildir. Yani Yüce Divan’da hiç kimse suçluyu savunamaz veya ona iltimas edemez. Çünkü Nebe Suresi’nde o mahkemede hiç kimsenin Allah’ın huzurunda konuşmaya cesaret edemeyeceği vurgulanmaktadır. Pek çok ayette de hesap gününde şefaatin, dostluğun, iltimasın kabul edilmeyeceği belirtilmektedir. Şefaat yalnız kalan kimseye arkadaş olmak, tek kalanı çift yapmaktır. Çünkü “vetr” tek, “şe” ise çift demektir. Şefaat, ahiretteki ödül evi olan cennette salih kimselere peygamberlerin arkadaş olması demektir. Nisa Suresi’nin 69’uncu ayetinde, “Kim Allah’a ve Elçi’ye itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır” buyurulmaktadır.

    Prof. Dr. Süleyman Ateş – 07. 05. 2008

    Kaynak: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=Peygamberden_sefaat_dilemek_dogru_mu_177130_4&tarih=24.10.2010&Newsid=177130&Categoryid=4

    4. KUR’AN’A GÖRE ŞEFAAT YETKİSİ ALLAH’A AİTTİR

    Peygamber’den şefaat dilemek hatadır ama ne yapalım ki hadislere yansıyan bu düşünce, Müslümanların ortak inancı haline getirilmiştir

    SORU: Zümer Suresi 43-44. ayetlerde şefaat yetkisinin sadece Allah’ta olduğu vurgulandığı halde camilerde hocalar sürekli Peygamber’den şefaat dilemeyi öğütlüyorlar. Sadece Allah’a dua edilmesi gerekirken Allah’tan çok Peygamber’in adı anılıyor. Bunlar İslâm’ın tevhit inancına uyar mı? Camilerde hocalar, cemaati Peygamberimize salavat getirerek namaza kaldırıyorlar. Kuran, mescitlerin Allah’ın olduğunu söylediğine göre neden sadece yaratıcımızın yüceliği, ayetleri, insani-ahlaki öğütleri anlatılmıyor? Dinde tek hüküm kaynağı Allah değil midir? (Yasemin Çin)

    CEVAP: Peygamber’den şefaat dilemek hatadır ama ne yapalım ki hadislere yansıyan bu düşünce, Müslümanların ortak inancı haline getirilmiştir. Kuran, şefaati reddetmiyor ama ancak Allah’ın izin verdiklerinin, Allah’ın razı olduğuna şefaat edebileceklerini belirtiyor. Allah’ın razı oldukları da cehennemlik günahkârlar veya suçlular değildir. Peygamber dostluğunu kazanmış olan arınmış ruhlardır. İşte cennete gidecek olan bu insanlara Peygamberimiz başta olmak üzere cennette arkadaş olacaklardır. Şefaatin asıl anlamı tek olan kişiyi çift yapmak, ona destek olmaktır. İşte Hak dostları cennette yalnız kalmayacaklar, peygamberler onlara arkadaş (şefî) olacaklardır.

    Prof. Dr. Süleyman Ateş – 21. 10. 2006

    Kaynak: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?detay=0&tarih=24.10.2010&Newsid=90802&Categoryid=4

  106. hala süleyman ateş hala süleyman ateş sen nasıl bu insanın görüşlerini alıyorsun adam meleklere rüzgar diyor

    Evliyadan yardım istemek dinimize uygun mudur?

    Evliyadan ve ruhanilerden manevi yardım istemenin açık delillerini hadis-i şeriflerde bulabiliriz. Utbe ibni Gazvan (radıyallahu anh)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Resulullah (sallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Sizin biriniz; bir şey kaybederse yahut yanında arkadaşı bulunmadığı bir yerde yardım isterse ‘Ey Allah’ın kulları bana yardım edin! Ey Allah’ın kulları bana imdat edin!’ desin. Çünkü Allah’ın bizim görmediğimiz kulları vardır.” (1)

    İmam-ı Taberanî (rahimehullah)’ın beyanına göre, bu hadis-i şerif tatbik edilmiş, böylece yardım görülmüştür.

    İbni Abbas (radıyallahu anh) dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulüllah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Şüphesiz ki Allah’ın, hafaza meleklerinin dışında yer yüzünde melekleri vardır ki, ağaç yapraklarından düşenleri yazarlar. Sizin birinize çöl arazisinde bir aksaklık isabet ederse, ‘Ey Allah’ın kulları! (Bana) yardım edin diye seslensin ” (2)

    Abdullah ibni Mesud (radıyallahu anh)’dan rivayet edilen diğer bir hadis-i şerifte, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

    “Sizin birinizin sahrada hayvanı kaçarsa, ‘Ey Allah’ın kulları hapsedin! Ey Allah’ın kulları durdurun!’ diye seslensin. Çünkü Allah’ın yer yüzünde hazır bulunan kulları vardır, Onu tutarlar. ” (3)

    İşte bütün bu hadis-i şerifler, mukaddes ruhlara sahip olan varlıklarla tevessülün ve onlardan himmet (yardım) istemenin caiz olduğunun, açık delilleridir.

    Devenin bulunması için yardım edenler, Mevlâ’nın bulunması için yardım etmezler mi?

    Allâme Muhammed İbni Allan (rahimehullah) “Ezkâr” şerhinde şöyle demiştir; “Bu hadis-i şeriflerde geçen, “Allah’ın kulları”ndan maksat, ya melekler veya müslüman cinler ya da, “Ebdâl” diye isimlendirilen “Ricâl-i Gayb” (seçkin veliler)’dir.”

    İmam-ı Nevevî (Rahimehullah) ise şöyle demiştir: “İlimde büyük hisse sahibi olan bazı büyüklerimiz, içlerinden birinin katırı kaçtığında bu hadis-i şerifle amel ederek, Allah’ın kullarından yardım istediklerini ve o anda hayvanlarının bulunduğunu bize nakletmişlerdir.

    Bir kere benim de aralarında bulunduğum bir cemaatte, hayvan kaçmağa başladı, insanlar onu tutmaktan âciz kalınca, ben bu isti’âne’yi (yardım isteme lafzını) söyledim. Benim bu sözümden başka görünen hiçbir sebep ortada yokken hayvan o anda durdu.” (4)

    İmam-ı Nevevî gibi Şâfi’î Mezhebinde ictihad mertebesine ulaşmış büyük bir âlimin bu beyanı, bu hadis-i şerifin sağlamlığına ve bununla amel etmenin cevazına açıkça delâlet etmektedir.

    Ayrıca Sahabe-i Kiramın tatbikatı da bu yöndedir. Çünkü onlar, vefatından sonra da, Resülüllah (sallallahu aleyhi vesellem)’e nida ederek yardım istemişlerdir. Nitekim şu rivayetler bunun en açık delillerindendir.

    Hafız İbni Kesir’in naklettiğine göre, Yemame vakıasında Müslümanların şiarı (Nişanı) “Ey Muhammed” sözleriydi. (5)

    Abdurahman ibn Sa’d (radiyallahu anh) şöyle anlatıyor: “Bir kere Abdullah İbni Ömer (radiyallahu anh)un ayağı uyuştu. O zaman sahabeden bir adam, ona en sevdiğin bir insanı an dedi. O’da “Ya Muhammed” deyince, bağlardan kurtulmuş gibi rahatladı. (6)

    Önemli Bir Uyarı

    Burada şu itikadi hususu da açıklığa kavuşturalım ki; kendisinden yardım istenen ‘hakiki fail’ Allah-u Zülcelal’dir. Kendisiyle tevessül edilen kul (peygamber, veli) Allah’ın yardım ve yaratmasına vesile olandır. Yani, Sahabe’nin sahih itikadı, elbette her şeyi yapan-edenin Allah olduğu noktasında sabitti ve kullardan yardım istemeleri, gerçekte yaratıcının yaratmasına tabiydi.

    Günümüzde bazı kimselerin, -haşa- Sahabe’den daha sağlam bir itikada sahipmiş gibi, tevessülü itikada aykırı görmeleri, onların bakışlarının bulanıklığından başka neyle açıklanabilir?

    Allah-u Zülcelal, nasıl ki büyük meleklerden olan Mikail (as)ı kevni konularda, kainattaki işlerle vazifelendirmiş ise ve o da yağmurun yağmasına, rüzgarın esmesine, bir şahit ve nöbetçi gibi vazife yapıyorsa, Peygamberlerin ve Evliyaullahın ruhaniyetleri de Allah’ın yaratmakta olduğu olaylara şahitler hükmünde vazifedardırlar.

    Ayet-i Kerimeler Ne Diyor?

    Nitekim Suheyb (radıyallahu anh) dan rivayete göre, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem) Burûc Suresinde zikredilen Ashab-ı Uhdûd kıssasındaki çocuktan bahsederken:

    “O çocuk, körü ve alacalıyı iyi ediyor, insanları diğer hastalıklardan da tedavî ediyordu. ” (7) buyurmuştur.

    Mevlâ Tealâ, kendisi için: “Bütün işleri O yönetiyor.” (Yunus Suresi: 3 den) buyurduğu halde, melekler hakkında:

    “İşleri yönetenler.” (Nâzi’ât Suresi’5) buyuruyor. Yine kendisi hakkında: “Ölüm meleği sizi alır. ” (Secde Suresi 11′den) buyurmaktadır. Yine böylece: “Allah dilediğini hidayet eder.” (Nur Suresi: 46 dan) buyurmuşken, Peygamberleri hakkında:

    “Biz onları bizim emrimizle” Hidâyet eden önderler yaptık.” (Enbiya Suresi: 73 den), Resulullah (sav) hakkında da: “Elbette sen dosdoğru bir yola hidayet edersin.” (Şu’arâ Suresi: 52 den) buyurmuştur. Bunun örnekleri daha pek çoktur.

    Cebrail (aleyhisselâm) da Meryem valideye: “Sana bir çocuk vereceğim” (Meryem Suresi:19 dan) demiştir.

    Bütün bu ayet-i kerimeler, açıkça ifade etmektedir ki, bütün işleri yaratan ve yöneten hakikatte, ancak Allah-u Tealâ ise de bazı kullarına, tedbir, hidayet, hıfz, himaye ve hibe (yönetme, erdirme, koruma, kollama ve bağış yapma) gibi konularda ehliyet ve salâhiyet (yetki) vermiştir.

    Artık bu vesileleri inkar etmek, insaftan ve idraktan değildir. İşte rabıtayı, tevessülü, isti’âne ve istiğâ’seyi (Allah dostlarını hatırlayıp, onlardan himmet istemeyi) kabul etmeyenler, yabu nasları (açık delilleri) anlamayacak kadar cahil veya ilimleri, işin iç yüzünü kavrayamayacak kadar sathî (yüzeysel)’dir.

    (Ahmed Mahmut Ünlü, Tarikat-ı Aliyye’de Râbıta-ı Celile isimli eserden istifade edilmiştir.)

    Dipnotlar:
    1)Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, No: 290, 17/117, Heysemî, Mecme’u ‘z-Zevâid, No: 17103, 10/188
    2)İbni Hacerel-Askalânî, Muhtasar-u Zevûidi’l-Bezzâr, No: 2128, 2/420
    3)Ebu Yâ’la, Müsned, No: 5269, 9/177, ibni Hacer, el- Metâlibu’l-Âliye, No: 3375, 3/239, Taberanî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, No: 10518, 10/217, Deylemî, Müsned-i Firdevs, No: 1311,1/330
    4)îbn-i Allan, el-Fütûhâtü’r-Rabbâniyye, 5/150-151
    5)İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye: 6/324
    6)Buhari el-edeb’ül-Müfret: 438 no:993 sh:262
    7)Müslim, zahd: 17, No: 3005, 4/2299, Sahih-ibni Hıbbân, No: 870, 2/116

    TEVESSÜL NEDİR?

    Tevessül, daha çok tasavvuf çevrelerinde uygulanmakta, ve bazılarınca tenkid edilmektedir. Şunu hatırlatalım ki; doğrunun tesbiti, yanlışın terkedilmesi için yapılan her tenkid faydalıdır. Fakat tenkid eden haddi aşınca, doğru ile yanlış biribirine karışır, cahil olanlar da doğruyu şaşırır…

    Tevessülü tenkid edenler, gerçek sahih ilme göre hareket etmezlerse haddi aşar, vebale girerler. Çünkü tevessüle başvuranlar arasında ilim ve takvalarıyla meşhur alimler, irşadıyla bir çok insanı Hakk’a sevk eden arifler mevcuttur. Gerçek tevhide ulaşmak için canını ve malını feda eden bu şerefli kitleyi rabıta ve tevessül yapıyorlar diye şirkle suçlamak az bir şey değildir. Tenkid edilen ve şirkle suçlanan kimse, en azından ömrü boyunca beş vakit namazını kılan bir mümindir. Böyle olunca iş ciddi, tehlike büyüktür. Çünkü, Buhari ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadiste Rasulullah (A.S.) Efendimizin uyardığı gibi; bir kimseye kafir, müşrik, münafık veya fasık demek, sözde kalmaz, hüküm iki taraftan birisine ait olur. Karşı tarafta söylenen durum yoksa, söz sahibine döner.

    Verilen her hükümde adaletli olmak şarttır. Adalet, nefsimiz istemese de hakkı söylemek ve herkese hakkını vermektir. Biz tevessül ve vesile konusunda orta yolu tanıtmaya çalışacağız.

    Vesile Nedir?

    Vesile, kelime olarak, derece, yakınlık, başkasına yaklaşmak için vasıta kılınan şey, şefaat, vuslat manalarına gelir. “Falan şunu Allah’a vesile etti” demek, kendisini Allah’a yaklaştıracak ameli yaptı demektir. Ayrıca vesile, cennette yüksek bir derecenin ve Rasulullah (A.S.) Efendimiz şefaatının adıdır. Tevessül ise bir amel vasıtası ile maksada yaklaşmak ve ulaşmaya çalışmaktır. (İbn. Manzur) Bir çok müfessir, tevessülü bizzat yakınlaşmak ve yakın olmaya sebep olacak şeyleri aramak şeklinde tefsir etmişlerdir. (İbn. Kesir, Kurtubî, Alusî)

    Kısaca tevessül şudur: Bir kimse sıkıntı içindedir. Derdini Allahu Tealâ’ya arzetmek ister, ancak nefsini kusurlu bulur. Kibirini kırar, tevazu gösterir, duasının kabulü için Allah katında kıymetli kabul ettiği bir şahsı veya ameli anar ve mesela şöyle diyebilir : “Allah’ım! Şu kâmil zatın hatırına veya şu salih amelin bereketine sıkıntımı gidermeni, isteğimi nasib etmeni istiyorum”

    Vesilenin Şartları

    Yukarıda tarif edilen caiz olan vesilede üç taraf vardır:

    Tevessülle kendisinden bir şey istenen zat. Bu Allahu Tealâ’dır. İstenen şeyin asıl yaratıcısı ve dilerse ikram edecek olanı O’dur.

    Tevessül eden kimse. Bu, Allahu Tealâ’nın yakınlığını arzulayan, bir hayra ulaşmak veya bir sıkıntıdan kurtulmak isteyen kuldur.

    İsteğine ulaşmak için vesile yapılan, aracı kılınan şeyler. Bunlar, kulun kendisi ile Allahu Tealâ’ya yakınlık sağladığı, duasının kabulüne vesile yaptığı salih ameller veya şerefli şahıslardır.

    Yapılan tevessülün fayda vermesi ve kulun ihtiyacının giderilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

    Allahu Tealâ’ya vesile arayan kimsenin, vesileye inanması gerekir. Vesileye inanmayan veya ona şüphe ile bakan kimse, bir fayda görmez.

    Kendisi ile Allah’a yaklaşmak için tevessül edilen amelin, Allahu Tealâ’nın meşru kıldığı ve teşvik ettiği bir amel olması gerekir. İman, zikir, tevbe, gözyaşı, dua, sadaka, ihlas, namaz, Allah için sevgi, fakirleri sevindirmek gibi.

    Bu salih amelin, Allah Rasûlünün (A.S.) öğrettiği şekilde Allah’a yakınlık için yapılması gerekir.

    Vesile edilen şahsın, Allah katında bir itibarı, kıymeti, nazı ve niyazı olması gerekir. Allah düşmanları, açıkça günahkâr olanlar ve gafiller ile Allah’ın rahmetine ulaşılmaz.

    Buna göre, bid’at ve haram olan amellerle vesile gerçekleşmez. Salih olmayan kimselerle Allah’a yakınlık sağlanamaz. Yukarıda arzettiğimiz şartları taşıyan her vesile bütün zaman ve mekanlarda caizdir, faydalıdır.

    Kur’an’da Vesile

    Allahu Tealâ, kulun dünyada ızdıraptan, ahirette azaptan kurtuluşu için şu yolu göstermiştir:

    “Ey müminler! Allah’tan korkun ve O’na (yaklaşmaya, sevilmeye) vesile arayın; O’nun yolunda cihad ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide/35)

    Kulu Allah’a yaklaştıracak vesilelerin başında iman, Kur’an, ihlas ve salih ameller gelir. Salih amellerin başında farzlar yer alır. Allah için sevmek, Allah’ın dostlarını sevmek ve onların meclisine girmek, dualarına ortak olmak, ilahi rahmeti çekmek için en büyük sebeplerden birisidir. Müfessir İsmail Hakkı Bursevi (Rh.A.), gerçek alimleri ve kâmil mürşidleri insanı Allah’a yaklaştıran vesileler içinde saymıştır.

    Büyük alimlerimizden İmam Savî (Rh.A.), vesile hakkında şu açıklamayı yapıyor:

    “Kişiyi Allah’a yaklaştıran her şey, ayette bahsi geçen vesileye dahildir. Nebileri ve velileri sevmek, Allah dostlarını ziyaret etmek, Allah yolunda infakta bulunmak, bol bol dua etmek, akraba hukukunu gözetmek, Allah’ı çokça zikretmek ve benzeri şeyler bunlardandır.

    Buna göre ayetin manası: sizi Allah’a yaklaştıran her şeye yapışınız, O’ndan uzaklaştıran her şeyi de terkediniz demek olur. Durum böyle olunca müslümanların, Allah dostlarını ziyaret etmelerini yanlış görüp bunun Allah’tan başkasına bir ibadet olduğunu zannederek onları küfür ve şirk ile suçlamak, apaçık bir sapıklık ve perişanlıktır. Hayır, gerçek onların dediği gibi değildir. Allah dostlarını ziyaret ve onlara muhabbet beslemek, Rasulullah (A.S.) Efendimizin: ‘Allah için sevmeyenin imanı yoktur’ buyurduğu Allah muhabbetine ve Allahu Tealâ’nın ‘O’na vesile arayın buyurduğu vesileye girmektir’ (Haşiye, II/182)

    Meşhur Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır (Rh.A) da, bu ayetin tefsirinde, insanın sırf imanla yetinmeyip, Allahu Tealâ’ya yaklaştıran sebeplere ciddi olarak sarılması gerektiğini belirtmiştir. (Hak Dini, III/233-234)

    Tevessül Neden Şirk Değil?

    Kâmil velileri vesile edenler, onların Allah’ın kulu olduğunu biliyorlar. Onları Allah’a ortak ve yardımcı görmüyorlar. Onlarda Allah’a ait yetkilerin olduğunu söylemiyorlar. Sadece, onlardaki ihlas, takva ve salih amellere itibar ediyorlar. Onların bu takva ile ilahi huzurda kabul gördüklerini, naz ve niyaz makamında bulunduklarını, dualarının kabul edildiğini, Allahu Tealâ’nın onlardan razı olduğunu düşünüyorlar. Bu halleriyle onların:

    “Ben, farz ve nafilelerle bana yaklaşan kulumu sevince, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa kendisini korurum, onu özel himayeme alırım.” (Buhari, İbnu Mâce) kudsi hadisindeki iltifat ve ikrama ulaştıklarına inanıyorlar. Bunun için onların isimlerini dualarına ekliyor, güzel sıfatlarını isteklerinin ilahi huzurda kabulüne destek yapıyorlar. Yoksa onlar, Allahu Tealâ’dan istenecek bir şeyi velilerden istemiyorlar.

    Salihleri vesile yapıp Allahu Tealâ’dan bir şey istemeyi tenkid edenler, bunun her namazda Fatiha suresinde okunan “Allahım! Ancak sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz” mealindeki ayetlere ters düştüğünü söylüyorlar. Halbuki bu ayetlerde, Allah’tan bir şey isterken içimizdeki salihlerin zikredilmesine red değil, açıkça bir işaret vardır. Çünkü, ayette “sadece senden isterim” denmiyor, “isteriz” deniyor. Ayeti okuyan kimse yalnız da olsa, “ben” değil “biz” ifadesini kullanıyor. Bununla kul, kendini aciz görüp tevazuya bürünür ve şöyle demek ister: “Allahım! Bizler topluca sana yöneldik; ancak sana kulluk ediyor; sadece senden yardım istiyoruz. Ben senin huzurunda tek başıma bir şey taleb etmeye ehil ve layık değilim. İçimizde gerçek kulluk yapan ve duasında samimi olan salihlerle birlikte senden istiyorum. Benim isteğimi onların duasına kat, kabul eyle”

    Allah dostlarını, basit dünya işleri için vesile etmek güzel değildir. Onların adını ve şanını, nefsimizi değil, Rabbimizi razı etmek için kullanmalıyız. Ariflerin vasıtası ile dünyamızı değil, ahiretimizi mamur etmeliyiz. Eğer kibirimizi kırar da Allah’a giden yolda o saadetli büyükleri terbiyemizde rehber, dualarımızda vesile edersek inşaallah maksadımıza ulaşırız

  107. SEBEPLERE SARILMAK DİNİMİZİN EMRİDİR
    Vehhabiler diyor ki:
    Peygamberlerin ve onların yolunda olanların gittikleri yol vesiledir, kendileri vesile değildir. Madde, cisim ve zat, sebep olamaz. Diri olup yanında bulunandan bir şey istemek caizdir. Uzaktakinden ve ölüden istemek, bunları vesile etmek şirktir.

    CEVAP
    Her şeyi yaratan, yapan yalnız Allahü teâlâdır. Bir şeyi yaratmak için, başka bir mahlukunu vasıta ve sebep yapması, Allahü teâlânın âdetidir. Allahü teâlânın bir şeyi yaratmasını isteyenin, o şeyin yaratılmasına vesile olan sebebe yapışması lazımdır. Peygamberler hep sebeplere yapışmışlardır.

    Allahü teâlâ sebebe yapışmayı övmektedir. Peygamberler sebeplere yapışmayı emir etmektedir. Dünyadaki olaylar, hadiseler de, sebebe yapışmanın lazım olduğunu göstermektedir. Bir şeye kavuşmak için, o şeyin sebebine yapışılır. O sebebi, o şeye sebep yapan ve insanın o sebebe yapışmasını sağlayan, o sebebe yapıştıktan sonra, o şeyi yaratan, hep Allahü teâlâ olduğuna inanmak lazımdır. Böyle inanan bir kimse, bu sebebe yapışmakla, o şeye kavuştum diyebilir. Bu sözü, o şeyi sebep yarattı demek değildir. Allahü teâlâ, o şeyi bu sebeple yarattı demektir.

    Mesela (içtiğim ilaç ağrımı kesti), (Seyyidet Nefise hazretlerine adak yapınca, hastam iyi oldu), (Çorba beni doyurdu), (Su, hararetimi giderdi) sözleri, bu şeylerin hep vesile ve vasıta olduklarını göstermektedir. Bunlar gibi konuşan müslümanların, yukarıda bildirdiğimiz gibi inandıklarını düşünmek lazımdır. Böyle düşünene kâfir denemez. Vehhabiler de, diri olandan, yanında bulunandan bir şey istemek caizdir diyor. Birbirlerinden ve hükümet memurlarından çok şey istiyorlar. Vermeleri için yalvarıyorlar. Uzakta olandan ve ölüden istemek şirktir. Diriden istemek şirk olmaz diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise, birisi şirk olmayınca, öteki de şirk olmaz diyor. Aralarında fark yoktur diyor.

    Sebepler üç kısımdır

    İslam âlimlerinin büyüklerinden Muhammed Masum hazretleri Mektubat kitabında buyuruyor ki:

    Sebeplere yapışmak tevekküle münafi değildir. Çünkü, sebeplere tesir etmek kuvvetini de Allahü teâlâ vermektedir. Sebeplere yapışırken, sebeplerin tesirini Allahü teâlâdan bilmeli ve Ona güvenmelidir. Tesir ettikleri tecrübe edilmiş olan sebeplere yapışmak, tevekkül etmek demektir. Tesiri bilinmeyen, ümit dahi edilmeyen sebeplere yapışmak, tevekküle uygun olmaz. Tesiri kati olan sebeplere yapışmak lazımdır, hatta vazifedir. Ateş yakıcıdır. Ateşe yakmak hassasını, tesirini veren Allahü teâlâdır. Aç olunca, gıda, taam yiyeceğiz. Gıdaya doyurmak tesirini Allahü teâlânın verdiğine inanacağız. Faydalı tesiri kati olan böyle sebepleri kullanmayarak zarar hasıl olursa, Allahü teâlâya itaat etmemiş oluruz. Ona karşı gelmiş oluruz.

    Sebepler üç kısımdır:
    Tesiri görülmemiş, işitilmemiş sebepleri kullanmak caiz değildir.

    Tecrübe edilmiş, faydalı tesir ettikleri anlaşılmış olan sebepleri kullanmak vaciptir. Bunları terk etmek günah olur.

    Tesirleri şüpheli olan sebepleri kullanmak vacip, lazım değil ise de, caizdir.

    Allahü teâlâ, mühim olan işleri yapmadan evvel, bunları tecrübeli, bilgili kimselerle meşveret etmemizi, bundan sonra yapmamızı, yaparken de, Allahü teâlâya tevekkül etmemizi, neticeyi Ondan beklememizi emretti. Meşveret etmek de, sebebe yapışmaktır. Bu emir, faydalı sebebe yapışmanın vacip olduğunu ve sebebin tesirini Allahü teâlâdan beklemek lazım olduğunu bildirmektedir.

    Ahiret işlerinde yani ibadet ve taat yapmakta tevekkül olmaz. İbadetleri yapmamız, bunun için çalışmamız emir olundu. Ahiret işlerinde tevekkül etmek değil, havf ve ümit etmek lazımdır. Bu emirleri yapmak, bunların kabul olunması ve sevap verilmesi için Allahü teâlânın merhametine ve ihsanına itimat etmek, güvenmek lazımdır. Emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak, kulluk vazifesidir.
    İnsan tasavvufta ne kadar ilerlerse ilerlesin, kemale gelsin, kurb-i ilahiye kavuşsun, bedeni ile, ruhu da mahluk olmaktan kurtulamaz. Allahü teâlâdan başka her şey hadistir, mahluktur. Var olmadan önce yok idiler. Sonra da yok olacaklardır. Müslüman olmak için böyle inanmak lazımdır.

    Ahirette azaptan kurtulmak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine inanmak, uymak lazımdır. Bu kitaplara uymayan keşfler, kerametler hiçbir işe yaramaz. (c.1, m.182)

    Vesile ve sebep aramak

    Peygamberlerin ve Evliyanın vasıtası ile yani onları sebep yaparak, vesile ederek, Allahü teâlânın yaratmasını istemek caiz olduğunu gösteren âyet-i kerimeleri bildirelim:

    (Ey iman edenler! Allahü teâlâdan korkunuz! Ona yaklaşmak için vesile arayınız.) [Maide 35]

    (Ol kimseler ki, dua ve ibadet ederler, Rablerine yaklaşmak için, vesile ve sebep ararlar. Sebeplerin Allahü teâlâya en çok yaklaştıranını isterler.) [İsra 57]

    Bu âyet-i kerimelerde Allahü teâlâ, sebebe, vesileye yapışmayı emretmektedir. Vesilenin kendisine en çok yaklaştırıcı bir şey olduğunu bildirmektedir. Vesilenin belli bir şey olduğu bildirilmedi. Bunun için, Allahü teâlânın rızasına kavuşturan her şey, yani Haricilerin dedikleri gibi yalnız duaları değil, şefaatleri ve Allahü teâlâ indinde mertebeleri ve kıymetleri ve kendileri hep vesiledirler.
    [Vehhabiler, (Vesile, Peygamberlerin ve onların yolunda olanların gittikleri yoldur. Onların yolu vesiledir, kendileri vesile değildir) diyor.]

    Ehl-i sünnet âlimleri ise, Peygamberlerin ve onlara tâbi olanların gittikleri yol, yani iman ve ibadet ve ihlas, vesile olduğu gibi, o büyüklerin şefaatleri, makamları, kerametleri, duaları ve kendileri de vesiledir dedi. Kendileri vesile olamaz diyenler, Kur’an-ı kerime ve hadis-i şeriflere ve Peygamberlere ve Evliyaya iftira ediyorlar. Peygamberlerin ve Evliyanın kendilerinin vesile edilmesi, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmektedir.

    Enfal suresinin 33. âyetinde mealen, (Sen aralarında bulundukça, o kâfirlere azap etmem) buyuruldu. Tefsir kitaplarında ve Buhari’de bildirildiği gibi, kâfirler Peygamber efendimiz ile alay ediyorlardı. Rabbine söyle de, bize çabuk azap göndersin diyorlardı. Bu sözleri üzerine, yukarıdaki âyet-i kerime nazil oldu. Resulullahın mübarek cesed-i şerifinin kâfirler arasında bulunması, onlara azap gelmesini önlemektedir buyuruldu. Resulullah, Peygamberlik makamı ile, yahut dua ederek, yahut şefaat ederek, azap gelmesini önlüyordu denilemez. Çünkü, kâfirlere dua ve şefaat edilmediği gibi, inanmadıkları Peygamberliğin onlara faydası olamaz.

    Allahü teâlânın, Muhammed aleyhisselamı, insanlar arasından seçmesi ve Onu bütün Peygamberlerinden üstün yapması, mübarek zatı içindir, kendisi içindir. Bunu her mümin bilmektedir. Resullerin, Nebilerin, Velilerin üstünlükleri de, hep böyledir. Mevki, mertebe ve her yükseklik zata tâbidir. Zat, mevkiye tâbi değildir. [Mesela, insan paşa olduğu için kıymetlidir, denilmez. Kıymetli olduğu için, paşa olmuştur denir.]

    Vehhabilerin, madde, cisim ve zat, sebep olamaz sözlerinin yanlış olduğu anlaşıldı. Âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler ve Resulullahın sünnet-i seniyyesi, onların yanlış ve bozuk yolda olduğunu göstermektedir.

    Hadis-i şerifte, (Toprağımızın ve birimizin tükrüğünün bereketi ile ve Rabbimizin izni ile hastamız şifa bulur) buyuruldu. Toprak ve tükrük ve eczacının tesiri belli olan ilaçları, hep maddedir, cisimdir, yani zattırlar. Bunların mevki’i, rütbesi ve şefaati düşünülemez.

    Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Zemzem suyu, içenin niyetine göre fayda verir.) [Müslim]
    Zemzem suyu, dünya ve ahiretin herhangi bir faydası için niyet ederek içilirse, istenilen fayda hasıl olur. Böyle olduğu çok görülmüştür. Zemzem suyu, zattır, maddedir. Şifa, fayda vermek için, rütbesi ile tesir etmesi, yahut dua ve şefaat etmesi düşünülemez.

    Sahih olan hadis-i şerifte ve bütün fıkıh âlimlerinin sözbirliği ile bildirdikleri gibi, Kâbe kapısı ile Hacer-ül-esved taşının arasındaki tavaf yerine Mültezem denir. Bir kimse, burada karnını Kâbe duvarına değdirip, Mültezem’i vesile ederek, Allahü teâlâya yalvarırsa, Allahü teâlâ onu zarardan, kusurdan korur. Böyle olduğu çok tecrübe edilmiştir. Herkesin bildiği gibi, Mültezem, Kâbe duvarında birkaç taştır. Bu taşlar zattır. Yani maddedir. Allahü teâlâ, her maddeye belli hassalar, özellikler verdiği gibi, bu taşlara da, hayra, faydaya vesile olmak hassasını vermiştir. [Aspirine ağrı kesmek, kinine sıtma plasmodyumlarını öldürmek, ispirtolu suya aklı gidermek hassalarını verdiği gibi, bu taşlara, başka taşlardan fazla olarak, duaların kabul olmasına sebep olmak hassasını vermiştir.]

    Kâbe’nin kuzey tarafında bulunan su oluğunun altındaki tavaf yerine ve Mescid-i Haram içindeki, Kâbe kapısı karşısında bulunan Makam-ı İbrahim denilen yere ve Hacer-ül esved denilen Kâbe köşesindeki taşı öpmeye ve elini yüzünü sürmeye de, böyle faydalı hassalar verilmiştir. Bunlara tevessül edenlerin, yani bunları vasıta kılarak dua edenlerin, duaları kabul olmak hassasını, kıymetini, Allahü teâlâ bu maddelere vermiştir. Bu maddelerin, duaların kabul olmasına vesile oldukları biliniyor ve görülüyor ve inanılıyor da, Resulullahı ve Onun yolunda olan, Allahü teâlânın sevgili kullarını vesile ederek yapılan dualar hiç kabul olmaz mı? Eğer bir kimse, yerdeki toprağın ve bazı kimselerin tükrüğünün ve Zemzem suyunun ve Mültezemdeki taşların ve İbrahim aleyhisselamın mübarek ayaklarının izi bulunan Makam-ı İbrahimin ve Hacer-ül-esved taşının, yani bu maddelerin hepsinin faydalı şeyler için vesile, sebep olmaları, Peygamberlerin ve Evliyanın mezarlarının da, vesile olacağını göstermez derse, bu kimsenin din cahili olduğunu, Allah’tan ve Resulullahtan ve müslümanlardan utanmadığını gösterir. Çünkü, Eshab-ı kiram, Resulullahın zat-ı şerifini çok yüksek bilirler, pek saygı gösterirlerdi.

    Urve-tebni Mesud-issekâfinin Buhari’de ve başka kitaplarda bildirilen sözleri meşhurdur. Urve diyor ki:
    Hudeybiye sulhu için, müşriklerin elçisi olarak, Resulullahın yanına gelmiştim. İşim bittikten sonra Mekke’ye, Kureyş büyüklerinin yanına döndüm. Onlara dedim ki, (Biliyorsunuz, Acem şahı olan Kisralara ve Bizans kralı olan Kayserlere ve Habeş padişahı olan Necaşilere çok gittim, geldim. Bunlara yapılan hürmetin, Muhammed aleyhisselamın Eshabının, Muhammed aleyhisselama yaptıkları hürmet kadar çok olduğunu görmedim. Muhammed aleyhisselamın tükrüğünün yere düştüğünü görmedim. Eshabı avuçları ile kapışıp yüzlerine, gözlerine sürüyorlardı. Abdest almış olduğu suyu da kapışıp, bereket için saklıyorlardı. Tıraş olunca, bir kılı yere düşmeden önce Eshabı kapışıyorlardı. En kıymetli cevher gibi saklıyorlardı. Saygılarından, edeplerinden, yüzüne bakamıyorlardı…)

    Eshab-ı kiramın, Resulullahın zatından ayrılan en ufak zerrelere, hatta başkaları için pis, çirkin sayılan şeylerine bile nasıl kıymet verdikleri bu haberden anlaşılmaktadır. Bu saygı ve edepler mübarek tükrüğünün ve mübarek uzuvlarına değmiş olan abdest sularının, onlara dua etmeleri veya şefaat etmeleri, yahut rütbe ve kıymetleri olduğu içindir denilebilir mi?

    Bunlar, maddedir. Fakat, en şerefli bir zattan, maddeden ayrıldıkları için, kıymetli olmuşlardır. Vehhabiler ve onların yolunda olanlar, hakiki din adamıyız, tevhid ehliyiz diyerek övündükleri halde, Resulullahı Lat putu ile bir tutuyorlar. Resulullahın ve Onun Eshabının yaptıklarını ve emir ettiklerini puta tapmaya benzetiyorlar. Onlar gibi söylemekten, onlar gibi düşünmekten ve onlar gibi inanmaktan Allahü teâlâya sığınırız.

    Peygamberleri ve Onların yolunda olan seçilmiş, sevilmiş Velileri vasıta kılarak Allahü teâlâdan dilekte bulunmanın caiz olduğunu gösteren hadis-i şerifler o kadar çoktur ki, bunlara kötü düşmanlarımız hiç cevap veremiyor. Şaşırıp kalıyorlar: Buhari ve Müslim’de yazılı olduğu üzere, Esma binti Ebi Bekir, yanındakilere Peygamber efendimizin yeşil bir cübbesini gösterdi. Yakası ipekten idi. (Bu palto, Hz. Âişe’nin yanında idi. O vefat edince, ben aldım. Bu cübbeyi hastalarımıza giydirerek, tedavi etmekteyiz. Hastalarımız bununla iyi oluyorlar) dedi. Görülüyor ki, Allahü teâlânın sevgili Peygamberi ve bütün üstünlüklerin sahibi giymiş olduğu için, Eshab-ı kiram bu cübbeyi şifa bulmak için vesile etmektedirler.

    Humeydi’nin, Buhari’den ve Müslim’in sahihinden topladığı kitabında, Sehl bin Sa’d diyor ki:
    (Resulullah mübarek gömleğini bana hediye etmiş idi. Annem, benden almak istedi. Bunu kefen yapmak için, saklayacağım dedim. Resulullah efendimizin mübarek gömleği ile bereketlenmek istedim.)

    Görülüyor ki, Eshab-ı kiram, Resulullahın mübarek gömleğini, azaptan kurtulmak için vesile ve sebep yapıyorlardı.

    Buhari ve Müslimde Ümm-i Süleymden haber veriliyor:
    Resulullah yanımda uyuyordu. Mübarek yüzü inci gibi terlemişti. Terlerini alıp bir yere koyarken uyandı. (Ya Ümm-i Süleym, ne yapıyorsun?) buyurdu. Ya Resulallah! Mübarek terin ile çocuklarımızın bereketlenmesini istiyorum dedim. (İyi yapıyorsun) buyurdu. İbni Melek, Mesabih kitabının şerhinde diyor ki, bu hadis-i şerif gösteriyor ki, tasavvuf büyüklerinin ve âlimlerin ve salihlerin kullandıkları şeylerle de, Allahü teâlânın rızasını kazanmak caizdir.

    İmam-ı Müslim Sahihinde diyor ki:
    Resulullah sabah namazını kılınca, Medine halkı, içinde su bulunan kaplarla huzuruna gelirlerdi. Her kaba mübarek ellerini sokardı.

    İbn-ül Cevzi, Beyan-ül müşkilil Hadis kitabında diyor ki:
    Medine ahalisi böylece, Resulullah ile bereketlenirler idi. Bir âlime gelip de böyle bereketlenmek isteyenleri, âlimin boş çevirmemesi iyi olur.

    Buhari kitabında, İbni Sirin’den haber veriyor:
    İbni Sirin diyor ki, Resulullah efendimizin sakal-ı şerifinden bir parça elime geçti. Bunu Ubeydeye söyledim. Bende bir sakal-ı şerif bulunmasını, dünyada olan her şeyden daha çok severim dedi.

    Buhari-i şerifte diyor ki:
    Resulullahın çok zaman hizmetinde bulunmakla şereflenmiş olan Enes bin Malik, kendisi ile beraber bir sakal-ı şerifin defin olunmasını vasiyet etti. Kabirde, Allahü teâlânın huzuruna sakal-ı şerif ile birlikte çıkmak istedi.

    Kadi İyad, Şifa kitabında diyor ki:
    Resulullahın faziletlerinden ve kerametlerinden ve bereketlerinden birisi de şudur ki, Halid bin Velid, başında sarığı arasında bir sakal-ı şerif taşırdı. Bunu taşıdığı her muharebede zafer kazanırdı. Halid, mübarek bir kılı sebebi ile muradına kavuşuyor da, Resulullahın mübarek zat-ı şerifini vesile ederek Allahü teâlâdan dilekte bulunanlar kavuşmaz olur mu?

    Buhari ve Müslim sahihlerinde diyor ki:
    Abdullah ibni Abbas’ın haber verdiği hadis-i şerifte, Resulullah iki kabrin yanına geldi. İkisinin de azapta olduğunu anladı. Bir hurma dalı istedi. İkiye ayırıp, kabirler üzerine dikti. (Bunlar yeşil kaldıkça, azapları hafifler) buyurdu. Bir kabirde azabın hafiflemesi için, üzerine yeşil hurma dalı konulması, hadis-i şerifte bildirilmiştir.

    Allahü teâlâ, yeşil otların bereketi ile kabirdeki azabı hafifletmektedir. Yeşil ot, bir zattır, bir maddedir. Bunu dikmekle azabın azalması, Resulullaha mahsus değildir. Yeşil hurma dalının her zaman kabir üzerine dikilmesini, İslam âlimleri, sözbirliği ile bildirmektedir. İslam mezarlıklarına servi ağaçları dikilmesi bundan ileri gelmektedir. Hurma dalı gibi bir madde, azabın azalmasına sebep oluyor da, varlıkların, maddelerin en kıymetlisi olanı sebep ve vesile etmek caiz olmaz mı? Aklı olan, doğru düşünebilen kimse, buna olmaz diyebilir mi?

    Allahü teâlânın sevgilisi ve Peygamberlerin en üstünü için, vesile edilmez, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olmaz diyen bir kimse, o yüce Peygamberin ümmetinden midir, yoksa düşmanlarından mıdır? Kâfirlere bile rahmet olduğu, âyet-i kerimelerde bildirilmiştir. Müslümanlar için ve Ona aşık olan Ehl-i sünnet vel-cemaat için, rahmete, vesile ve sebep olmaz mı?

    (Vesile arayınız!) âyet-i kerimesinin emrettiği vesile, hem ibadetlerdir, hem dualardır, hem de mübarek kıymetli zatların kendileridir. Yukarıda bildirdiğimiz hadis-i şerifler ve olaylar bunu açıkça göstermektedir.

    Sakal-ı şerifin kıymeti
    Sual: Peygamber efendimizin sakal-ı şerifi, hırkası veya başka bir eşyası ile bereketlenmeye putçuluk diyenler var. Bu konuyu açıklar mısınız?

    CEVAP
    Çok kıymetli bir itikad kitabı olan Nur-ül-İslam’da aynen şöyle buyuruluyor:
    Peygamber efendimizin eşyaları ile bereketlenmek, Onun mübarek gözleri önünde yapılmış, sabit bir iştir. Resulullah da, bu işi beğenip kabul buyurdu. Onun vefatından sonra da bu iş devam etti. Çünkü Allahü teâlâ, Onun kendi eşyalarına, dokunduğu şeylere ve mübarek tenine dokunan şeylere birçok meziyetler vermiştir ki, bunlarla bereketlenilir ve faydalanılır.

    Hz.Ebu Bekir’in kızı Hz.Esma, Peygamber efendimiz hayatta iken giydiği bir cübbe çıkarıp, (Şifa bulmaları için, biz bunu yıkayıp hastalara veriyoruz) dedi.

    Abdülkasım bin Memun hazretlerinin yanında, Peygamber efendimizin bir çanağı vardı. Bundan su verdiği hastalar şifa bulurlardı.

    Peygamber efendimiz abdest aldığı zaman, Eshab-ı kiram, onun abdest suyuna dokunmak ve düşen bir kılını almak için yarışırlar ve bununla bereketlenirlerdi. O da bu hareketlerini kabul buyururdu. Hatta, mübarek başını tıraş ettiği zaman, bereketlenmek için, mübarek saçını, Eshabı arasında paylaştırmasını Ebu Talha hazretlerine emrederdi. (Buhari)

    Hz.Ebu Cuhayfa diyor ki:
    (Resulullah, öğle sıcağında çıkıp abdest aldı. Oradakiler kalkıp, onun ellerini tutup, yüzlerine sürdüler. Bir de ben, onun mübarek ellerini tutup yüzümün üstüne koydum. O sıcakta mübarek elleri, kardan daha soğuktu ve miskten daha güzel kokuyordu.) [Buhari]
    (Ellerini tutup yüzlerine sürdüler) ifadesi, faziletli ve salih kimselere dokunarak bereketlenmenin meşru olduğunu gösteriyor.

    Hz.Âişe diyor ki:
    (Resulullah bir yarası olan kimseyi tedavi ederken, işaret parmağını yere koyar ve kaldırıp, “Bismillahi türbetü erdina biriki badina liyüşfa bihi sekimüna biizni Rabbina” derdi.) [Müslim]

    İmam-ı Nevevi buyuruyor ki:
    (Hadis-i şerifin manası şöyledir: İşaret parmağını ağız suyu ile ıslatıp, sonra toprağın yapışması için yere koyar, sonra illetli ve yara olan yere sürer ve bu elini sürerken, Allahü teâlânın ism-i şerifiyle bereketlenmek için bu duayı okurdu.)

    Hadis-i şerif kitaplarında, Eshab-ı kiramın Peygamber efendimizin eşya ve eserleriyle; teri, gözyaşı ve ağız suyu ile bereketlendiklerine dair misaller çoktur. Âlimler, buradan hareketle salih kimselerin eşya ve eserleriyle bereketlenmenin caiz olduğunu bildirmişlerdir.

    Resulullahın sakal-ı şerifinin bazı telleri, halifeler, müslüman hükümdarlar tarafından korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bir kısmı Osmanlı Sultanlarının hazinelerindedir. Allahü teâlâ, onlara rahmet eylesin.

    Bu mübarek tellerden birkaçı, Kuzey Irak’da Süleymaniye’ye bağlı Halepçe kazasının Beyare nahiyesindedir. Benim gözlerim önünde bunlar vesile edilerek kıtlığın bitmesi ve yağmurun yağması için dua edildi ve hemen bol bol yağmur yağdı.

    Düşmanların hücumu esnasında bunlar vesile edilerek dua edilmiş ve müslümanlar, düşmanın şerrinden korunmuşlardır. Bu anlattıklarımız, buralarda yaşayan müslümanlarca malumdur. Bunlarda şüphe etmenin yeri yoktur. Bunlarda şüphe edenler, Yusuf suresinin 93-96. âyet-i kerimelerine baksınlar:
    ([Yusuf aleyhisselam,] şu gömleğimi götürün de, babamın yüzüne koyun, [gözleri] görecek duruma gelir ve bütün ailenizi bana getirin, dedi. Kafile ayrılınca, babaları: “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” dedi. Çevresindekiler: “Allah’a yemin ederiz ki, sen, hâlâ eski şaşkınlığındasın” dediler. Müjdeci gelip, gömleği Yakub’un yüzüne sürünce, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub, “Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?” dedi.) [Nur-ül-İslam s.122-125]

    Nur-ül-İslam’dan aldığımız bu yazıdan da anlaşılacağı gibi, mübarek eşyalarla bereketlenmek çok güzel bir iştir, putçulukla hiçbir ilgisi yoktur. Bir misal daha verelim: Resul aleyhisselam çarşıya çıkıp, bir entari satın aldı. Giderken gördü ki, bir a’ma oturmuş, (Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir) diyordu. Almış olduğu entariyi buna verdi. A’ma, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resul aleyhisselamın mübarek elinden geldiğini anladı. Çünkü, Resul aleyhisselamın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. A’ma dua ederek, (Ya Rabbi! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç) dedi. İki gözü hemen açıldı. (Zad-ül Mukvin)

    Mübarek eşya ile bereketlenmek
    Farisi Üsul-ül-erbeada diyor ki:
    İbni Ömer, hac için Medine’den Mekke’ye giderken, Resulullahın oturduğu yerlerde durur, namaz kılar, dua ederdi. Bu mübarek yerlerle bereketlenirdi. Resulullahın minberine ellerini koyar, sonra yüzüne sürerdi. İmam-ı Ahmed, Hücre-i saadeti ve minberini öperek bereketlenirdi. İmam-ı Ahmed, İmam-ı Şafii’nin gömleğini ıslatıp, bu suyu içerek bereketlendi. Ebu Eyyub-el-Ensari, Resulullahın mübarek kabrine yüzünü sürerken, mani olmak isteyen birine, (Beni bırak, taşa, toprağa değil, Resulullahın huzuruna geldim) buyurdu. Eshab-ı kiram, Resulullahın eserleri ile teberrük ederdi. Abdest alırken kullandığı su ile, mübarek teri ile bereketlenirlerdi. Gömleği, asası, kılıcı, yüzüğü ile ve kullanmış olduğu her şeyle bereketlenirlerdi. Hz. Ümm-i Seleme’nin yanında mübarek sakalından bir kıl vardı. Hasta gelince, kılı suda bırakır, sonra çıkarıp bu suyu ona içirirdi. İmam-ı Buhari’nin kabrinden misk kokusu duyulurdu. Bereket için toprağından alıp götürürlerdi. Hiçbir âlim buna mani olmazdı. (Üsul-ül-erbea)

    Cennetin eşiğini öpmeye yemin eden kişiye, Peygamber efendimiz, (Ana-babanın kabirlerini öp, yeminin yerine gelir) buyurdu. (Kifaye)

    Allahü teâlâdan başkasını tazim etmenin caiz olduğu, âyet ve hadis ile, selef-i salihinin sözleri ve işleri ile sabittir. Hac suresinin 32. âyetinde, (Kim Allahü teâlânın şeairini tazim ederse, bu, kalblerin takvasındandır) buyuruldu. Bunun için, Allahü teâlânın şeairini tazim etmek vacip oldu. Şeair, nişanlar, alametler demektir. Bekara suresinin, (Safa ve Merve, Allahü teâlânın şeairindendir) mealindeki 158. âyeti gösteriyor ki, Safa ve Merve’den başka da şeair vardır. Şah Veliyullah-ı Dehlevi diyor ki:
    (Allah’ın şeairinin en büyükleri, Kur’an-ı kerim, Kâbe-i muazzama, Peygamber ve namazdır.)

    Şeairi sevmek ne demektir?
    Eltaf-ül-kuds kitabında ise diyor ki:
    (Allahü teâlânın şeairini sevmek demek, Kur’an-ı kerimi ve Peygamberi ve Kâbe’yi ve Allahü teâlâyı hatırlatan her şeyi, evliyayı sevmektir.) Mekke-i mükerreme’deki Safa ve Merve arasında, Hz.İsmailin annesi Hz.Hacer, gidip geldiği için, bu iki tepe, Allah’ın şeairi olup, o mübarek anneyi hatırlamaya sebep olduğu gibi, bütün mahlukların en üstünü olan Muhammed aleyhisselamın doğup büyüdüğü, ibadet ettiği, vefat ettiği, mübarek türbesi ve eshabının yerleri de şeairdendir. (F.Bilgiler)

    Peygamber efendimiz, (Ya Ali, eğer halk, İsa’ya dediklerini demeyecek olsaydı, seni çok överdim. O zaman herkes, bereketlenmek için, ayağının tozunu alır, abdest suyunu şifa için hastalarına verirdi) buyurunca, Hz. Ali şükür secdesi yaptı. İmam-ı Rabbani hazretleri, (Oğlum M. Masumun doğduğu yıl, hocamın kapısının eşiğini öpmek şerefine nail oldum, marifetlere kavuştum) buyurdu.
    Bekara suresinin, (Meleklere, “Âdem’e karşı secde edin” dediğimiz zaman, secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi) mealindeki 34. âyet-i kerimesi, Hz.Âdem’e tazim olunmasını emrediyor. Şeytan, (Allah’tan başkasına tazim edilmez) diyerek, bu emri dinlemedi. Hz.Yusuf’un ana-babası ve kardeşleri de kendisine secde ederek saygı gösterdiler. Allah’tan başkasına saygı, tazim putçuluk olsaydı, Allahü teâlâ, sevdiği kullarını anlatırken bununla övmezdi. Eshab-ı kiramdan hicri bin yılına kadar, Evliya çoktu. Herkes bunları ziyaret ederek bereketlenir, dualarını alırdı. Cansız eşya ile bereketlenmeye lüzum kalmazdı. Hiçbir âlim buna mani olmadı. (Ed-dürer-üs-seniyye)

  108. SEBEPLER YARATICI DEĞİLDİR

    Sual: Sebeplere inanmak nasıl olmalı?

    CEVAP
    İmam-ı Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:
    Allahü teâlâ, kendi kudretini sebepler altında gizledi. Kudret sahibi yalnız kendisi olduğunu bildirdiği gibi, sebeplere yapışmayı emir buyurdu. Tam müslümanın, sebeplere yapışmasını ve sebeplere kuvvet veren yaratana güveneceğini bildirdi. Yakub aleyhisselamın bu ikisini birlikte yaptığını Kur’an-ı kerimde bildirerek, onu övdü. Yusuf suresinde mealen, (Yakub, bizim bildirdiğimizi bilir. Fakat, insanların çoğu, takdirin tedbire galip olduğunu bilmezler) buyurdu. Tibyan tefsirinde, bu âyet-i kerimeye (Müşrikler, Allahü teâlânın Evliyasına ilham ettiği şeyleri bilmezler) demiştir. Tesiri sebeplerden bilip, Allahü teâlânın kuvveti ile tesir ettiklerini bilmeyenler sapıktır. Sebepleri ortadan kaldırmak isteyen de, Allahü teâlânın hikmetini bilmemiş, Allahü teâlânın, mahlukları boş yere, faydasız yaratmış olduğunu söylemiş olur. Sebeplere tesir kuvvetini Allahü teâlânın verdiğine inanan ise, hak yola kavuşmuş olur. Her iki tehlikeden kurtulmuş olur. (Mektubat, 1.cild 110.m.)

    Sebeplere yapışmak sünnettir. Sebeplerin yaptığına inanmak şirktir. Sebepler bir şey yapamaz, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olurlar. İşleri yapan sebepler değildir, Allahü teâlâdır. Canlı veya cansız, herhangi bir sebebin, her istediğini yapabileceğine, yani yaratacağına inanmak, onu Allahü teâlâya şerik yapmak olur. Bu inançla, ondan bir şey istemek, ona ibadet etmek olur. Sebebin yaratacağına inanmayıp, sebebe yapışınca, Allahü teâlânın yaratacağına inanmak, sebebe tapınmak olmaz. Sebebe yapışmak olur. Müslümanlar, dirilerden, ölülerden ve görünenlerden ve görünmeyenlerden bir dilekte bulundukları zaman, bunların her istediklerini kendilerinin yapacaklarına inanmıyorlar. Sebebe yapışınca, dileklerini, Allahü teâlâdan bekliyorlar. Allahü teâlânın yaratacağına inanıyorlar. Bunun için, müslümanların ruhlardan ve ölülerden bir şey istemeleri, bunlara tapınmak, onları mabud yapmak olmaz.

    Allahü teâlâ, her şeyi sebep ile yaratıyor. Sebeplere yapışmamızı emrediyor. Bunun için dileklerimize kavuşmak için, bunların sebeplerine yapışıyoruz. Sebeplere yapışmamız şirk olmuyor. Günah olmuyor. Fakat sebeplerden beklemek, şirk oluyor. Her istediklerini yapabileceklerine inanarak onlardan beklemek, şirk-i ekber oluyor. Allahü teâlânın verdiği kuvvet ile yapacaklarına inanmak, şirk-i hafi oluyor. Sebeplerden beklemeyip, onların yapacaklarına inanmayıp, yalnız Allahü teâlânın yaratacağına inanarak, dileği yalnız Allah’tan beklemek, müslümanlık oluyor. İslam dinine uymak oluyor. Müslümanların ölülerden ve ruhlardan dilekte bulunmaları böyledir. Böyle meşru dilekte bulunmaya (Tevessül) ve (İstigase) denilmektedir.

    Ölüden veya diriden dilekte bulunanın, ibadet mi, yoksa tevessül mü yaptığını, yani niyetinin ne olduğunu anlamak için, dilekte bulunurken İslamiyet’in dışına çıkıp çıkmadığına bakılır. İslamiyet’in dışına çıkıyorsa yani onun gönlünü hoş etmek için, haram işliyor veya farzı yapmıyorsa, ona tapındığı anlaşılır. Görülüyor ki, diriden dilekte bulunurken, onun gönlünü hoş etmek için, İslamiyet’in dışına çıkan vehhabiler, müşrik olmaktadırlar. İslamiyet’in dışına çıkmadan tevessül eden müslümanlar ise, Allahü teâlânın emrini yapmakta, yani sebebe yapışmaktadırlar. Bunlara müşrik diyenlerden tevili olmayanları kâfir olur. İnsan, kendi nefsinin isteklerine, yani şehvetlerine kavuşmak için İslamiyet’in dışına çıkarsa, nefsine tapınmış olur. Fakat nefse tapınmaya, dinimiz şirk dememiştir. Yani bunlar kâfir değil, fasık olurlar.

    Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz de yaratırdı. Ateşsiz yakardı. Yiyip içmeden doyururdu. Tayyaresiz uçururdu. Radyosuz, telefonsuz uzaktan duyururdu. Fakat lutfederek, kullarına iyilik ederek her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri, belli sebeplerle yaratmayı diledi. İşlerini, sebeplerin altında gizledi. Kudretini sebepler altında sakladı.

    Onun bir şeyi yaratmasını isteyen, o şeyin sebebine yapışırsa, o şeye kavuşur. Lambayı yakmak isteyen, kibrit kullanır. Zeytinyağı çıkarmak isteyen, baskı aleti kullanır. Başı ağrıyan, aspirin kullanır. Cennete gidip, sonsuz nimetlere kavuşmak isteyen, İslamiyet’e uyar. Kendini tabanca ile vuran veya zehir içen ölür. Terli iken su içen hasta olur. Günah işleyen, imanını gideren de, Cehenneme gider.
    Herkes, hangi sebebe başvurursa, o sebebin vasıta kılındığı şeye kavuşur. Müslüman kitaplarını okuyan, Müslümanlığı öğrenir, sever, müslüman olur. Dinsizlerin arasında yaşayan, onların sözlerini dinleyen, din cahili olur. Din cahillerinin çoğu kâfir olur. İnsan hangi yerin vasıtasına binerse oraya gider.

    Allahü teâlâ, işlerini sebeplerle yaratmamış olsaydı, kimse kimseye muhtaç olmazdı. Herkes, her şeyi Allahü teâlâdan ister, hiçbir şeye başvurmazdı. Böyle olunca, insanlar arasında, âmir, memur, işçi, sanatkâr, talebe, hoca ve nice insanlık bağları kalmaz, dünya ve ahiretin nizamı bozulurdu. Güzel ile çirkin, iyi ile fena ve muti ile asi arasında fark kalmazdı.

    Sebeplere yapışmak dinimizin emridir. Peygamberin mucizesi, evliyanın kerameti haktır. Yaratıcı Allah’tır. Hepsi Onun izni, yetki ve imkan vermesi, yaratması ile olmaktadır.

    Allahü teâlâ dilerse yoktan çocuk yaratır. Hz. Âdem’i yoktan yarattı. Dilerse babasız çocuk yaratır. Hz. İsa’yı yarattı. Ancak, Allahü teâlâ çocuğu yaratmak için ana babayı sebep, vesile, vasıta kılmıştır. Ana baba olsa da çocuk vermeyebilir. Şimdi çocuk olması için bir kadınla evlenmek lazım desek, (Şirk işliyorsun yaratıcı Allah’tır) demek uygun mu? Yani bizim çocuk sahibi olmamız için vasıtaya, sebebe sarılmamız, böyle olması lazım dememiz şirk, yani kâfirlik mi olur?

    Dualara Peygamber, Veli ismen aracı konulamazmış. O zaman şefaat ve yardım edeni bildiğini iddia etmiş olurmuşuz. Bu gaybı bildiğini söylemekmiş, şirke girermişiz…

    Yani ya Rabbi, Peygamberimizin hürmetine bana bir ev nasip et desek şirktir diyorlar. Peygamber de gaybı bilmez, evliya da bilmez. Allahü teâlâ bildirirse bilirler. Bizim gaybı bilmemiz emredilmedi ki. Dinimiz zahire bakar. Mesela, hepimiz bir müslümanın cenazesine gidiyoruz. İmanla ölüp ölmediğini bilmiyoruz. Bu müslümandı, inşallah imanla öldü diyor ve cenaze namazını kılıyoruz. Peki bunlara sorarız, siz nasıl gidersiniz? O bir müslüman diye cenaze namazını nasıl kılarsınız? İmanla öldüğünü nerden biliyorsunuz? Ya o müslüman değilse siz gaybdan mı biliyorsunuz? Öyle ise, o kâfirse, kâfire dua eden kâfir olur. Yoksa, sizin dininiz kitabınız başka mı?

    Biz hüsnü zan ediyoruz, gaybı bildiğimiz için değil, dinimiz emrettiği için cenazeye gidiyor ona dua ediyoruz. Hüsnü zan yasak edilmedi ki.

    Diğer maddelerde, Peygamber efendimiz daha dünyaya teşrif etmeden önce, yahudilerin, Onun hürmetine Allahü teâlâdan savaşlarda yardım istediklerini ve galip geldiklerini anlatmıştık.

    Allahü teâlâ, yahudilerin, O sevgili Peygambere en büyük düşman olacaklarını ve O yüce Peygamberi çok inciteceklerini bildiği halde, Onu vesile ederek yaptıkları duaları kabul buyururdu.

    Dünyaya teşrif etmeden önce, şerefi, şefaati böyle olunca, âlemlere rahmet olarak gönderildikten sonra, Onu vesile ve şefaatçi etmenin suç olacağını, hangi akıllı, insaflı kimse iddia edebilir? Buna inanmayanların, yahudilerden daha kötü oldukları anlaşılmaktadır.

  109. VESİLE VE TEVESSÜL HADİSLERİNİN KAYNAK DEĞERİ
    Yaratılışı itibariyle insan, hem biyolojik hem de psikolojik bakımdan âciz ve zayıf bir varlıktır. Özellikle yaşanan sıkıntı ve çaresizlikten kurtulup huzur ve gönül rahatlığı içinde yaşamak için maddi-manevî bir vesile aramak, insanın yapısında var olan bir duygu ve düşüncedir. Bütün nevileriyle tevessülün, bu duygu ve düşüncenin birer tezahürü olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmasa gerektir.

    Vesile ve tevessül, daha ziyade kelâm ve tasavvuf anabilim dallarıyla münasebeti olan bir konudur. Ancak kabul edilmelidir ki, özellikle münakaşa mevzuu yapılmış kelâm ve tasavvuf problemlerinin mesnedi Kur’ân-ı Kerîm ve onun vazgeçilmez yorum ve pratiği demek olan hadis/sünnet olmak durumundadır. Hadis anabilim dalını doğrudan ilgilendiren çalışmalardan birisi de, Kur’ân’dan sonraki dayanağı hadis olması gereken tefsir, fıkıh, kelâm ve tasavvuf gibi temel İslâmî ilimlerin kullandıkları delil ve malzemelerin, teknik anlamda ne ifade ettiğini tesbit faaliyeti olmalıdır. Bu tesbit; tahriç ve değerlendirme faaliyetinin, hadisçinin mensubu bulunduğu anabilim dalı için olduğu kadar, diğer anabilim dallarına mensup araştırmacılar için de önemli bir hizmet olacağında şüphe yoktur. Çünkü araştırmanın sağlıklı bir sonuca ulaşması, kullanılan delil ve malzemelerin sağlam olmasına bağlıdır. İşte, özellikle hadis, kelâm ve tasavvuf meselelerini tetkik edenlerin zihinlerini meşgul eden vesile ve tevessül hadislerinin kaynak değerini tesbit faaliyeti, bu yüzden önem arz etmektedir.

    Vesile ve tevessül, güncelliğini ve tazeliğini koruyan aktüel ve hassas bir konudur. Konunun tarih boyunca tartışılması, özellikle Takıyyüddîn İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Takıyyüddîn es-Sübkî’nin (v. 756/1355) yaşadığı hicrî sekizinci asırdan bu yana canlılığını muhafaza etmesi, bugün İslâm dünyasında yapılan te’lif ve tercüme çalışmalarının yanı sıra, basın-yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna intikal ettirilmesi bunun açık bir göstergesidir. Bu yüzden biz, konuyla ilgili hadislerin kaynak değerini tesbit faaliyetinin pratik-sosyal fayda açısından da gerekli olduğu kanaatini taşımaktayız.

    Esasen vesile ve tevessül, ülkemizde akademik çalışmalara konu olmuştur. Kelâm anabilim dalında, Ali ATAÇ tarafından Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül adıyla doktora tezi (İstanbul 1993), hadis anabilim dalında da Ahmet YILDIRIM tarafından Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları adıyla doktora tezi (Ankara 1996) hazırlanmıştır. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları (Ankara 2000) arasında çıkan bu çalışmanın Tevessül ve Çeşitleri başlığını taşıyan bölümü onbeş sayfadan (s. 268-283) ibarettir. Ne var ki, her iki tezde de ilgili hadislerin/haberlerin kaynak değerini tesbit faaliyetinde -belki çalışmaların tabiatı gereği- özellikle Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v. 1419/1999) tahriç ve değerlendirmeleri pek aşılamamış ve genellikle onun verdiği bilgilerle iktifa edilerek mukayeseli tetkik cihetine gidilememiştir. Tefsir anabilim dalında, İsmail ÇALIŞKAN tarafından hazırlanan Kur’ân-ı Kerim’e Göre Tevessül ve Vesile Kavramı konulu yüksek lisans tezi (Ankara 1992) ise bu yönü itibariyle çok daha zayıf kalmıştır. Bu itibarla, hadis anabilim dalında tarafımızdan yapılan Vesile ve

    “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur. Bu noktada, kalıplardan ziyade mânanın dikkate alınması icap eder. Bu lafızlarla kastedilen mâna da, ‘Hz. Peygamber (vasıtası) ile Allah’tan istemek’tir (ve hüve süâlullâh bi’n-nebiyyi). Selef de bunu böyle anlamaktaydı. Bununla da, kulun, Allah nezdinde değer ve mertebesi olduğuna inandığı zât ile Allah Teâlâ’dan isteyebileceği kastedilmektedir. Kuşkusuz, Peygamber’in (s.a.) Allah nezdinde büyük mevkii, yüksek değer ve mertebesi vardır… Biz kesinlikle Allah’tan başkasından istememekte ve ondan başkasına duâ etmemekteyiz. Burada sevilen zâtı (mahbûb) zikretmek veya onu büyük telakki etmek, sadece Allâh’a yapılan duânın kabulüne sebep olmaktadır. Bu tevessül şekli, sahih hadislerde yer alan, “Allâhım! Sana ait olan her isimle ve esmâ-i hüsnâ ile senden istiyorum…” veya sâlih amellerle tevessülü ifade eden mağara hadisindeki duâsından farklı değildir” .

    Ayrıca, istiğâsenin Allah’tan yardım talep etmek mânasına geldiğini söyleyen Sübkî, Peygamber’e (s.a.) isnad edilerek kullanılması halinde bunun, mecaz olarak anlaşılması gerektiğini; bu durumda Allâh’ın “müsteğâs” olmasının halkan ve îcâden, Peygamber’in “müsteğâs” olmasının da kesben ve tesebbüben olduğunu ifade etmektedir.

    Sübkî’nin, “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu’, istişfâ’, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur” şeklinde yaptığı değerlendirmenin, bilahare birçok âlim tarafından da benimsenmiş olduğunu görmekteyiz. Ancak biz, “tehlikeli ve olağanüstü durumlarda yardım isteme, imdada çağırma” manasına gelen istiğâsenin farklı bir mahiyet taşıdığı ve tevessülden tefrik edilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Aralarındaki bu farktan dolayıdır ki, Şevkânî (v. 1250/1834) , Gumârî (v. 1413/1993) ve Saîd Havvâ (v. 1409/1989) gibi pek çok ilim ve tefekkür adamı zât ile tevessülü kabul ederken, istiğâseyi câiz görmemektedir. Mahlûkun mahlûktan yardım talebinde bulunmasını (istiâne) mahpusun mahpustan yardım istemesine benzeten fakih ve muhaddis sûfî Hamdûn el-Kassâr en-Nîsâbûrî (v. 271/884) de bu noktaya işaret etmiş olmalıdır.

    Aslında istiğâse, araştırmamızın kavramsal çerçevesini aştığından, onun müstakil bir makale konusu olarak ele alınması daha uygun olacaktır. Bununla beraber, bazı görüşlere yer vermek suretiyle tevessülün çağrıştırdığı istiğâse ve kasem üzerine kısa bir değerlendirme yapmakta fayda vardır.

    Gumâri, esas itibariyle kasem ile tevessülün birbirinden farklı lafızlar olduğuna dikkat çekmektedir. Ancak o, Ma’rûf el-Kerhi’nin (v. 200/816), müridi/öğrencisi Serî es-Sakatî’ye (v. 257/870) hitaben söylediği “Allah nezdinde bir hacetin olduğu zaman, benimle O’nun üzerine kasem et!” sözündeki kasemin mecâzen tevessül mânasında kullanıldığını ve bunun, “Benimle O’na tevessül et!” şeklinde te’vil edilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Ma’rûf el-Kerhî’nin, yeğeni Yakub’a “Yavrucuğum, Allâh’a bir hacetin olduğunda, benimle O’ndan iste!” şeklindeki tavsiyesi, söz konusu cümlede geçen kasemi açıkladığı gibi, dile getirilen yorum ve anlayışı da teyid etmektedir.

    Saîd Havvâ’nın tesbit ve değerlendirmesi de şöyledir: “Yâ Muhammed, benim için Rabbine şefâatte bulun! (yâ Muhammed işfa’ lî ilâ Rabbike) diyen kimse ile yâ Muhammed, bana şefâat et! (yâ Muhammed eşfi’nî) diyeni birbirinden ayırırım. Birincisi tevessüldür. İkincisi ise istiğâseye girer. Sâlihlerin kabirlerini ziyaret esnasında bazı kimselerin, “ey falan, beni evlendir!”, “ey falan, bana şifa ver!” veya “ey falan, ihtiyacımı gider!” gibi sözlerle doğrudan istekte bulunduklarını görüyoruz ki, bu bir istiğâsedir… Şüphesiz bu nevi nidâlar için birtakım te’vil yolları varsa da, en azından bazı kimseler hakkında bu, bir şirk kapısıdır… Sûfîlerin kullandıkları “medet” lafzı, sâlihlerin isimlerini anmakla meydana gelen teberrük bâbındandır. Bazı kimseler de ruhların, bu şehâdet âlemiyle olan münasebetlerine dayanarak bunu kabul etmektedir. Ancak yapılan te’vil ne olursa olsun, tevhidin özünü etkilemesine imkan veren bu tür söz ve davranışları temize çıkarmak için yeterli değildir. Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için duâ etmemizi emretmiştir, onları çağırmamızı değil!… Şüphesiz bu yanlış bir harekettir. Bununla beraber, yapılan hataları daha fazla büyütmemeliyiz, hepsi bu kadardır” .

    İstiğâse konusunda yukarıda işaret edilen te’vil yolu, belâğat ilminde “mecâz-ı aklî” diye bilinmektedir. Mecâz-ı aklî, fiilin hakiki fâil ve müessirine (mâ hüve leh) değil de, o fâilin mekan, zaman, sebep gibi alâkası bulunduğu bir şeye isnad edilmesi demektir. Bu edebî san’ata göre, meselâ “Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman…” âyetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki fâile değil, fiilin mekanına isnad edilmiş ancak Allah murad edilmiştir. İşte özellikle sûfîler de, kendisiyle istiğâse edilen zâtın hakiki fâil değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve O’ndan istediklerini (ki aksi halde onlar da bunun açık bir şirk olduğunu kabul eder) söylemektedirler.

    Muhammed Ebû Zehra (v. 1394/1974) şöyle demektedir: “Avâmın ve câhil müslümanların sözleri en yakın olanıyla te’vil edilir… Onları Rasûl-i Ekrem’in kabrini ziyaretten engellemek değil, irşad etmek güzel olur. Onları tekfir (veya şirke nisbet etmek) değil, anlatmak ve öğretmek uygun olur. Şüphesiz Allah Teâlâ tevhidi kıyamet gününe kadar muhafaza edecektir. Peygamber (s.a.) âhir ömründe, şeytanın bu beldede kendisine ibadet edilmesinden ümidini kestiğini bildirerek mü’minleri müjdelemiştir. O halde artık İbn Teymiyye tevhidden endişe etmemelidir” .

    Şüphesiz yapılan te’vil, samimi duygu ve düşüncelerle istiğâsede bulunan müvahhid bir müslümanın küfür veya şirke nisbet edilmemesi hususunda tabiî ki bizi ihtiyata sevketmelidir. Ne var ki müslüman, Allah’tan başkasının varlıklar üzerinde tesiri olabileceği izlenimini veren lafızlardan da kaçınmak zorundadır. Ayrıca selef devrinde başvurulmayan bu yolun, bir yöntem olarak benimsenmesi halinde, tevhidi sarsan şirke kapı aralamasından da endişe duyulmalıdır. Bu itibarla, “Onlar, şeriatı değiştirdikleri gibi lugati de değiştirince…” diyen İbn Teymiyye’nin sitem dolu durum tesbiti veya Abdülkâdir Geylânî’den (v. 561/1166) “gavsü’l-encâb ve gavsü’s-sekaleyn” diye söz eden Leknevî’nin (v. 1304/1886) kullandığı bu lakaplar üzerine, “Leknevî, Şeyh Abdülkâdir Geylânî için keşke bunların dışında bir lakap/unvan kullansaydı! Ben, Şeyh Abdülkâdir Geylânî’nin ne kendisi ne de başkası için bu lakapların kullanılmasına rıza göstereceğini hiç zannetmiyorum. Lakapları bu şekilde büyüterek kullanmak, hayırlı nesil olan selefin ahlak ve davranışından değildir” diyen Abdülfettâh Ebû Ğudde’nin (v. 1417/1997) nazik ikazı, tevhid konusundaki hassasiyetin birer tezâhürü olarak görülmeli ve ciddiye alınmalıdır.

    C. ARAŞTIRMADA TAKİP EDİLEN METOT

    Usûlü olmayan bir araştırmada vusûlün olamayacağı açıktır. Elde edilen delil ve malzemelerin, ilmî usüllerle hareket edilmeyip peşin hükümle değerlendirmeye tâbi tutulması tamamen yanlış netice verir. Bu yüzden, akademik çalışmalarda titizlik gösterilmesi gereken temel ilke objektiflik (âfâkîlik, neslellik) ve ağırbaşlılık (dikkat, teenni, ihtiyat) olmalıdır. Çünkü sübjektiflik (enfüsîlik, öznellik) ve acelecilik, daha baştan usul hatası ile malül bulunduğundan doğruların önünde ciddi bir engel teşkil edecektir.

    Bu temel ilkeden hareketle, doğrudan veya dolaylı olarak vesile ve tevessül ile ilgili rivâyetler tesbit edildikten sonra kendi aralarında bir tasnife tâbi tutulmuştur. Bunlar, Zât ile Tevessül ve Diğer Tevessül Çeşitleri ana başlığı altında alt başlıklar halinde sıralanmıştır.

    Bu rivâyetler, daha ziyade hicrî sekizinci asırda konuyu tartışmış olan Hanbelî alim İbn Teymiyye’nin (v. 728/1327) Kâide celîle fi’t-tevessül ve’l-vesîle ile Şâfiî alim es-Sübkî’nin (v. 756/1355) Şifâu’s-sekâm fî ziyâreti hayri’l-enâm adlı eserleriyle, çağımızda konuyu tartışan Hanefî alim Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin (v. 1371/1952) Mahku’t-tekavvül fî mes’eleti’t-tevessül ile çağdaş selefî akımın öncülerinden Muhammed Nâsıruddîn el-Elbânî’nin (v. 1419/1999) et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh adlı eserlerinden tesbit edilmiştir. Tabii tesbit edilen bu rivâyetler, adı geçen müelliflerin kaynak gösterdikleri yerler ve söz konusu rivâyetler üzerine verdikleri ricâl bilgileri ve yaptıkları teknik değerlendirmeler, ilgili kaynaklarla karşılaştırılmıştır. Bununla da iktifa edilmeyerek, rivâyetlerin metin ve isnad değerini objektif ve doğru olarak tesbit edebilmek için, muhtelif asırların ve farklı coğrafyaların ürünü olan ricâl, cerh-ta’dîl, mevzûât ve şerh edebiyatıyla mukayeseli bir şekilde tetkik cihetine gidilmiştir. Taraflar arasındaki münakaşalarda imkan nisbetinde hakemlik rolü üstlenilmiş, delillerin durumuna göre bazan her iki taraf tenkide tâbi tutulmuş, bazan da dirâyet gereği tercih ve temayül hissettirilmiştir.

    Yapılan bu araştırmanın, kapsamlı bir tahriç çalışması olmadığı iddiası belki gündeme getirilebilir. Çünkü bahse konu olan rivâyetlerin sened tetkiki yapılırken, genellikle tartışılan/cerhedilen râvîler hakkında bilgi vermekle yetinilmiş ve değerlendirme yapılmıştır. Şüphesiz, ilgili rivâyetlerin bütün tariklerinin ve sika olanlar dâhil tüm râvîlerin tek tek ele alınarak bir şema ile gösterilmesi daha uygun olabilirdi. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, tenkit konusu yapılmamış ve ittifakla sika kabul edilen râvîlerin ele alınması, ikna edici olması bakımından pratik/psikolojik fayda sağlamakla birlikte, sonucu etkileyecek bir faktör olarak da görülmemelidir. Tahriç faaliyeti yanında, tahlil ve değerlendirmeye itina gösterilen bu araştırmanın, asırlardır münakaşa konusu yapılmış, kelâm ve tasavvuf boyutu olan bir problemi çözmeye matuf bir ilmî mesâi hüviyeti taşıdığı kanaatindeyiz.

    Bu girişten sonra, ilgili rivâyetleri Zât ile tevessül ve Diğer tevessül çeşitleri olmak üzere iki ana başlık altında tetkik etmek istiyoruz.

    I. ZÂT İLE TEVESSÜL

    PEYGAMBERLER ve SÂLİHLERİN ALLAH NEZDİNDEKİ MERTEBESİ İLE TEVESSÜL

    1. Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak:

    - Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu .

    TAHRİÇ ve DEĞERLENDİRME

    Buhârî’nin (v. 256/869) rivâyet ettiği bu hadis sahih kabul edilmiş; gerek metin gerekse isnad bakımından sıhhati tartışma konusu yapılmamıştır. Ancak vefatından sonra zât ile/şahısla tevessülü kabul etmeyenler hadisi te’vile tâbi tutmuşlardır. Onlar, hadis metninde geçen “Peygamberimiz ile …” (bi nebiyyinâ) ve “Peygamberimizin amcası ile …” (bi ammi nebiyyinâ) terkiplerinde duâ ve şefâat kelimelerini takdir ederek bunun, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla …” (bi duâi ammi nebiyyinâ) mânasına geldiğini, bu yüzden de Hz. Ömer’in Peygamber ile tevessülü bırakarak amcası Abbas ile tevessülde bulunduğunu ve bunun zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre, evlâ konumda olan Hz. Peygamber yerine Abbas ile tevessül edilmesi, sağlığında iken Hz. Peygamber ile yapılan tevessülün artık vefatıyla imkânsız hâle geldiğini de göstermektedir.

    Zât ile tevessülü kabul edenler ise, Hz. Ömer’in sözünü te’vil etmeksizin metnin açık ifadesini dikkate almışlardır. Nitekim onları temsil eden alimlerden Kevserî (v. 1371/1952), konu hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir:

    “Bu rivâyet, sahâbenin sahâbe (Abbâs’ın şahsı) ile tevessülünü gösteren açık bir delildir. Hz. Ömer’in, “Biz Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik” ifadesi sahâbenin, hem hayatta iken hem de vefatından sonra (Hz. Ömer devrinde vuku bulan) kuraklık ve kıtlık yılına (âmu’r-ramâde) kadar Peygamber ile tevessülde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Peygamber ile tevessülü vefat öncesine tahsis etmek, hevâdan kaynaklanan bir eksikliktir. Ayrıca bu, hadisin metnini tahrif etmek ve mesnedi olmayan bir te’vil demektir. İstiskâ esnasında Hz. Ömer’in Abbâs’a yönelmesinden hareketle, vefatından sonra Peygamber ile tevessülü inkâra yeltenen kimse, muhal ve beyhude bir işe girişmiş ve kalbinden geçmemiş olan bir şeyi Hz. Ömer’e nisbet etmiş olur. Bu da, sahih ve sarih sünneti reyle iptal teşebbüsünden başka bir şey değildir. Hz. Ömer’in bu hareketi, Peygamber ile câiz olduğu gibi, onun, hayatta olan yakınıyla da tevessülün câiz olduğunu gösterir. Hatta İbn Abdilberr (v. 463/1070), Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâda bulunmasının sebebini açıklarken şöyle demektedir: “Yeryüzü, Hz. Ömer devrinde hicretin onyedinci senesinde şiddetli bir kuraklığa maruz kalmış ve kıtlık olmuştu. Bunun üzerine Ka’b, “Ey mü’minlerin emîri! İsrâiloğullarının başına böyle bir musibet geldiğinde, Peygamberlerin yakını (asabe: baba tarafından yakınlar) ile istiskâda bulunurlardı” dedi. Hz. Ömer de, “İşte Rasûlullâh’ın amcası, babasının benzeri/kardeşi ve Hâşimoğullarının seyyidi!” diyerek Abbâs’a gitti ve halkın içinde bulunduğu kıtlıktan ona yakındı” . Bu hadise açıkça göstermektedir ki, Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâsı, Rasûl-i Ekrem’in hiçbir nidâyı işitmeyen meyyit olmasından ve Allah nezdinde onun itibarının; mevki ve makamının olmamasından kaynaklanmış değildir. Hâşâ böyle bir anlayış, apaçık bir iftira olmuş olur” .

    Hz. Ömer’in Abbas ile istiskâsının zât ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzâf takdir ederek rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü şöyle değerlendirmektedir:

    “Peygamberimizin amcası ile (bi ammi nebiyyinâ) tevessül ediyoruz” cümlesinde, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla” (bi duâi ammi nebiyyinâ) şeklinde mahzuf bir muzâf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati gizlemek demektir. “Peygamberimizin amcası ile” tarzındaki tevessül, Abbâs’ın Peygamber’e olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül mânasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (s.a.) ile tevessül demek olur” .

    Şevkânî’nin (v. 1250/1834) değerlendirmesi ise şöyledir: “Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömer’in Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâm’ın (v. 660/1261) iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygamber’e (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, ‘Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum’ diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır” .

    “Peygamberimizin amcası ile” şeklindeki izâfet terkibinde, muzâf olarak duâ lafzını takdir etmek bizce de uygun gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye (v. 728/1327) ve Elbânî gibi alimlerin ısrarlı görüş, tutum ve davranışları, zât ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edecek durumda değildir. Çünkü Hz. Ömer, Abbâs’ı yanına alıp onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra, “Allâhım, bulut da su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir…!” diyerek uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir iklimde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hz. Ömer’in, “Vallâhi bu (Abbas) Allâh’a vesiledir ve O’nun nezdindeki yeridir/itibarıdır!” (Hâzâ vallâhi el-vesîletu ila’llâhi azze ve celle ve’l-mekânu minhu) şeklinde sarfettiği söz ve Hassân b. Sâbit’in, “… Abbâs’ın hâtırına/onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdı” mânasına gelen şiiri, doğrudan zât ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesiyle ) tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir.

    Ayrıca, İbn Abdilberr’e göre birçok tarikten gelen şu rivâyet de bu noktada aydınlatıcı rol oynamaktadır. Hz. Ömer istiskâda bulunmak üzere Abbâs’ı da yanına alarak (musallâya) çıktı ve şöyle dedi: “Allâhım! Biz, Peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor (tekarrub) ve onun şefaatçi olmasını diliyoruz (istişfâ’). Peygamberin için onu gözet! Nitekim sen, ana babasının iyilik ve salâhı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin. Biz, istiğfar ve istişfâ’ ederek sana geldik!”. Sonra Hz. Ömer insanlara yönelerek şöyle seslendi: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!” . Sonra da Abbas ayağa kalkarak duâ etti. Abbâs’ın gözleri yaşla doluydu. (Bu vesileyle Allâh’ın yağmur ihsan etmesinden sonra) halk, “Seni tebrik ediyoruz, ey Haremeyn sâkîsi!” diyerek Abbâs’a ellerini sürmeye başladı.

    Netice itibariyle Hz. Ömer’in, dilimizde “Peygamberimizin amcası hürmetine” diye duâ etmek şeklinde ifadesini bulan Abbas ile tevessülünün, öncelikle onun zâtı yani, Peygamber’e (s.a.) olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül mânasına geldiği anlaşılmaktadır. Birden fazla vuku bulan istiskâ/tevessül vak’asından, Abbâs’ın fazileti, Hz. Ömer’in tevâzu ahlâkı, ehl-i beyt ve salih zatlarla istiskâ ve istişfâ’ın müstehap oluşu gibi hükümler çıkarılmış bulunmaktadır.

    Söz konusu vak’a sebebiyle, “neden Abbas ile istiskâ/tevessül?” şeklinde gelebilecek bir suâlin, sadece akrabalık bağı veya fiziki yakınlık ile izah edilmesi eksik ve yetersiz kalacaktır. Zira Rasûlu