Şefaat nedir ? Kim, kime şefaat eder ?

Şefaat: Güç ve yetki sahibi birinden başkalarını affetmesi ve hatalarını bağışlaması konusunda aracılık etmektir. Kur’an’da bu konu şöyle ele alınmaktadır.

“Onlar Allah’ı bırakıp, kendilerine fayda ve zarar vermekten uzak olan putlara taparlar: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır.” derler. Ey Muhammed de ki; Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi ona haber veriyorsunuz? Allah onların ortak koştuklarından münezzeh ve yücedir.” (10/18)

Allah insanların düşünüp akletmesi için ayetleri şöyle açıklıyor:

“(Ey Muhammed!) De ki övgü Allah’adır. Seçtiği kullarına selam olsun.” Allah mı daha hayırlıdır, yoksa ona koştukları ortaklar mı?” (27/59)

“Gökleri ve yeri yaratan, gökten size su indirip onunla, bir ağacını bile bitirmeye gücünüzün yetmeyeceği güzel güzel bahçeleri meydana getiren kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Hayır onlar taptıklarını Allah’a eşit tutan bir topluluktur.” (27/60)

“Yeryüzünü yaratılanların yerleşmesi için elverişli kılan, aralarında ırmaklar meydana getiren, oraya sabit dağlar yerleştiren ve iki deniz arasına engel koyan kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Hayır onların çoğu akletmeyen bir kavimdir.” (27/61)

“Darda kalanın yalvardığı zaman kendisine karşılık veren, başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün sahipleri yapan kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? Pek az düşünüyorsunuz.” (27/62)

Karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran, rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kimdir? Allah’ın yanında başka bir tanrı mı? Allah onların koştuğu eşlerden yücedir.” (27/63)

“Yaratmaya başlayan sonra da onu tekrar edecek olan, size gökten ve yerden rızık veren kimdir? Allah’ın yanında bir başka tanrı mı? De ki eğer doğru sözlü iseniz açık delilinizi getirin.” (27/64)

Kur’an müşriklerinin bu iddialarını temelinden reddetmiştir. Böyle bir gücün kimsede bulunmadığını, mülkünde tasarrufuna ortaklar yaratmadığını, bu anlayışın büyük bir zulüm olup asla bağışlanamayacağını bildirmiştir.

Allah kendi mülkünde böyle birşeyi kimsenin yapma hakkı ve gücü olmadığını, eğer böyle bir şey olacaksa ancak kendi izniyle olabileceğini böyle bir izni ise kimseye vermediğini, Allah kullarını şirkten sakındırırken kendisi kendine ortaklar edinerek mülkünde hükümranlığını paylaşmadığını bu yetkinin tamamen kendisine ait olduğunu şu ifadelerle beyan ediyor:

“De ki şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.” (39/44)

“(Allah’ım!) Sadece sana kulluk eder, sadece senden yardım isteriz. Bizi doğru yola ulaştır. Kendisine nimet verdiğin (peygamberlerin) yoluna, Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil.” (1/5-7)

Kur’an o günün müşriklerine ait olan bu anlayışı reddetmesine rağmen; zamanla kurtlar kuzu postuna bürünerek bu düşünceyi müslümanların gündemine taşımışlar, istediklerini yapabilmek için de birtakım şahıs zaman ve mekanları kutsayarak onların yardımını istemeyi DİN’in emri gibi göstermeye çalışmışlardır. Allah’ın kullarından kendilerine yardımda bulunacak şefaatçiler icat etmişlerdir.

Allah’ın “sadece bana kulluk edeceksiniz ve sadece benden yardım isteyeceksiniz” hükmünü görmezlikten gelmişlerdir.

Allah hiçbir peygamberi [private] kendisine ortak olsun diye göndermemiştir. Onların da asla böyle bir daveti olmamıştır.

Allah “Ey Meryem oğlu İsa sen mi? insanlara “Beni ve annemi iki ilah olarak benimseyin” dedin? demişti de. O da: “Haşa hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer söylemişsem sen onu bilirsin.. Sen benim içimde olanı bilirsin ama ben senin içinde olanı bilemem. Doğrusu gaybı bilen yalnız sensin” demiştir. (5/117)

“(Ey Muhammed) Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku. Onun sözlerini değiştirecek yoktur. Ondan başka sığınılacak birini de bulamazsın.” (18/27)

“(Ey Muhammed!) Seninle tartışmaya girerlerse de ki: “Ben bana uyanlarla birlikte kendimi Allah’a teslim ettim.” kitap verilenlere ve kitapsızlara “Siz de Allah’a teslim oldunuz mu?” de. Eğer kendilerini Allah’a teslim ederlerse doğru yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak tebliğ etmektir. Allah kullarını görmektedir.” (3/20)

Şefaat anlayışının zikredildiği ayetleri öncesi ve sonrası ile birlikte alarak sizlerin dikkatine sunuyoruz. İnanıyoruz ki akleden akıllar için yol birdir.

“Cennettekiler cehennemde bulunanlara uzaktan uzağa sorarlar; Sizi can yakıcı ateşe sokan nedir? Onlar da şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılmaz, yoksulu da doyurmazdık. Batıla dalanlarla dalardık, ceza gününü de yalanlardık. Sonunda ölüm bize gelip çattı. “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez. Durum böyle iken onlara ne oluyor ki aslandan kaçan yaban eşekleri gibi öğütten kaçıyorlar.” (74/40-51)

Burada Allah’tan başka şefaatçı edinenlerin hazin sonu sergilenmektedir. Dünyada, yolunda savaştıkları ilahları onları terketmiş şefaatlarını umdukları kimselerin ise hiç bir şeye kadir olmadıklarını görmüşlerdir.

“Yoksa insan her arzu ettiği şeye sahip mi olacaktır. Ahiret de dünya da Allah’ındır. Gökte nice melekler vardır ki Onların şefaatı Allah’ın razı olduğu ve dilediği kimseye izin vermedikçe hiçbir şeye yaramaz. Ahirete inanmayanlar meleklere dişilerin adlarını taktılar. Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan gerçekten hiç bir şeyin ifadesi değildir.” (53/24-28)

Burada meleklerin şefaatını uman müşriklere bu işin yolunun Allah’tan geçtiğini, bu bilgilerinin de kendi zanları olduğunu, Allah’a rağmen kimsenin bir şeye sahip olamayacağını açıkça bildirerek; Zann’ın gerçekten birşey ifade etmediğini beyan ediyor.

“Allah’tan yana sorumluluk bilinci taşıyanları, onurlu konuklar olarak, o sınırsız rahmet sahibinin huzurunda topladığımız gün. Ve günaha gömülüp gitmiş olanları, sulamaya götürülen susuz bir sürü gibi cehenneme sürüklediğimiz gün. (bu günde, hayattayken) o sınırsız rahmet sahibiyle bir akitleşmesi olmayan kimse (Allah’ın) şefaatından bir pay alamayacaktır.” (19/85-87)

Hesap günü Allah’ın rahmetinden istifade etmek ve onun şefaatinden yararlanmak için dünyada iken Allah’la akitleşmiş olmak ve bu akide üzerinde iken Allah’a teslim olmak gerekmektedir. “Ey iman edenler! Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun ve müslüman olarak can verin.” (3/102) Aksi taktirde sizi hiç kimse kurtaramayacaktır.

“O gün insanlar asla kaçamayacakları bir davetçiye uyarlar. Rahman’ın hürmetine sesler kısılmıştır, fısıltıdan başka bir ses duyamazsın. O gün şefaatın bir faydası yoktur. Ancak Allah’ın izin verdiği kimseye razı olduğu sözün faydası olacaktır. O (Allah), insanların geleceklerini de geçmişlerini de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz.” (20/108-110)

Burada sahte şefaatçıların şefaatinden bahsedilmektedir. “Onların geleceğini ve geçmişini Allah bilirken” Onların ilmi bunu kapsayamaz” denilen kimseler şefaati beklenenlerdir. Bu kimselerin ise bunu yapmaya güçleri yoktur. Allah onların konuşmalarına bile izin vermez.

İşte bunların herhangi bir fayda ve zarara kadir olmadıkları beyan edilirken, Allah’ın razı olduğu söz ki bu söz: İbn Abbas’a göre “La ilahe illallah”dır. Bu sözü söyleyerek dünyada müslüman olan ve bu hal üzere Rabbı’na kavuşanı bu sözle yapılan akitleşme kurtaracaktır.

“De ki: “Allah’tan başka ilahi güçlere sahip olduğunu) zannetiğiniz (varlıkları) çağırın. (Aslında) Onların yerde ve gökte zerre kadar güçleri yoktur.. Ne buraların yönetiminden bir pay sahibidirler ne de Allah onlar arasından kendisine bir yardımcı (seçmiştir).

Allah katında kendisine izin verdikleri dışında hiç kimsenin şefaatı fayda vermez. Kalplerinden (son saatin) korkusu atılınca onlar (o yeniden dirilenler birbirlerine dönüp) soracak:

“Rabbiniz sizin için neye karar verdi?” Ötekiler “Doğru ve hak edilmiş olana” O, yücedir ve büyüktür!” diye cevap verecekler. (34/22-23)

Burada “Doğru ve hak edilmiş olan” nedir? diye sorduğumuzda “insan için kendi amelinden başka birşey olmayacak” (53/39) ayeti bize gerekli cevabı vermektedir. Allah insanın kurtuluşunu, Allah’a şirksiz ahirete şeksiz bir iman ve peşinden de salih amel sahibi olmaya bağlamıştır. (2/62)

Buraya kadar şefaatin olacağını ileri sürenlerin delil olarak almış oldukları ayetleri görüşlerinize kısa değerlendirmemizle sunmaya çalıştık. Bundan sonraki ayetler ise, şefaatin olmayacağını savunanların dayandığı delillerdir.

Allah kitabı tanıtırken: “Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Şayet o Allah’dan başkasından olsaydı, onda çok çelişkiler bulurlardı.” (4/82) buyuruyor. Bu nedenle hesap günü insanların genel kabulü olan türden bir şefaatin olmayacağını açıkça ifade eden ayetlerin beyanına bakarak; izin verme ifadesinin doğru anlaşılmadığı ortaya çıkıyor. Sanki Allah böyle bir izin verecek şeklinde anlaşılıyor. Burada mülkünde, hükümranlığında, yaratmasında ve yargılamasında hiç bir ortak tanımayanın, izni olmadan bunun mümkün olmayacağını beyan için böyle bir ifade kullanılıyor. Her hangi bir kimseye böyle bir izin verileceğinden değil. Kullarını bağışlamaya da azabetmeye de kadir olan ancak Allah’dır. Bu hakkı kimseye vermiyor.

“Kıyamet koptuğu gün suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklardan da kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmaz ve onlar ortaklarını inkar ederler.” (30/12) Bu ayet müşrikler için şefaatin olmayacağını beyan ediyor.

“Ey İsrailoğulları! size verdiğim nimeti ve sizi bir zamanlar alemlere üstün kıldığımı hatırlayın.” Kimsenin kimse namına birşey ödeyemeyeceği, hiçkimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin fayda sağlamayacağı ve onların yardım da görmeyeceği günden korunun.” (2/122-123) Bu ayetler muhatap alınarak yapılıyor. Aynı surenin 254. ayetinde tüm iman edenlere hitap edilerek şöyle uyarılıyor.

“Ey iman edenler! İçinde alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı bir gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkar edenler zalimlerdir.” (2/254)

Bu gün insanların hesaba çekildiği ve haklarında hüküm verildiği gündür. Bu günde insanı kurtaracak olan “infak” kelimesiyle ifade edilen salih ameller olduğu açıkça görülmektedir ki bu kişinin kendi gayretiyle Allah için yaptıklarıdır. 34-23’de ifade edilen “Rabbiniz ne söyledi” sorusuna “Hakkı – Gerçeği – Hak edileni ve gerçek olanı” söyledi ifadesinde beyan edilen insanların kendi yaptığı ile hesaba çekileceğinin kastedildiğini anladığımız takdirde bu iki ayet arasındaki çelişki gibi görülen birinci meselenin halledilmiş olacağı kanaatindeyiz.

İkinci mesele ise insanların hesaba çekildiği gün şefaatin olup olmama meselesidir.

34/22’de Allah’ın mülkünde ortak edinmediğinden bahsederken takip eden ayette birtakım şefaatçılara izin verileceğini ifade eden bir anlam verildiğini görüyoruz. Bunca muhkem ve mübeyyen ayetin şefaatin olmayacağını açıklamasına rağmen bunun izahı mümkün görünmüyor.

Burada bir meallendirme hatasının olduğuna inanıyoruz. Allah kitabının çelişkiden beri olduğunu beyan ettiğine göre, çelişki meallendirmede ve anlamada olabilir diye düşünüyoruz. Bu ayeti şöyle meallendirecek olursak:

“Onun katında şefaatin hiçbir faydası yoktur. Ancak izniyle kalplerinden (baaşsgününün) korkusunu giderdiği kimseler birbirine sorarlar; “Rabbiniz ne söyledi?” “Hakkı-Gerçeği söyledi, o yücedir, büyüktür.” derler.” (34/23)

Burada söylenen gerçek birilerine “şefaat izni verme” değil de diğer ayetlerde de ifade edilen “insanı yaptıklarıyla hesaba çekeceğini, kendi gayretinin karşılığını göreceğini, rahmetiyle yargılayacağını” söylediğini kabul etmek bu konudaki onlarca ayetin ruhuna uygun olacaktır.

“Her nefis kazancına karşı rehindir.” (74/38)

“Her insan için ancak kendi çabası vardır.” (53/39)

“Biz herkesi ancak gücü oranında yükümlü tutarız. Katımızda gerçeği söyleyen bir kitap vardır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (23/62) hükmüne de uygun olacağını düşünüyoruz.

“Andolsun ki biz onlara bir kitap getirdik, inanan bir millet için yol gösterici ve rahmet olarak, onu bilgiyle uzun uzun açıkladık.

Kitabın haber verdiği sonuçtan başka haber mi bekliyorlar? Sonuç gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar: “Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek var mı ki şefaat etsin. Yahut geriye döndürülsek de işlediğimizden başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir. Uydurdukları şeyler onları koyup kaçmışlardır.” (3/52-53)

“Doğrusu Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra arşa hükmeden Allah’tır. Onun izni olmadan kimse şefaat edemez. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Ona kulluk edin. O’ndan yardım isteyin, O’ndan şefaat isteyin! Nasihat dinlemez misiniz?” (10/03)

“O gün dostun dosta faydası olmaz. Onlar bir yardım da görmezler. Yalnız Allah’ın merhamet ettiği kimseler bunun dışında. (O rahmetiyle dilediğine dünyada da ahirette de yardım eder.) O şüphesiz güçlüdür, merhametlidir.” (44/41-42)

“Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki; Onlar birşeye sahip olmadıkları ve birşeyi akledemedikleri halde mi şefaat edecekler? De ki; “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur. Sonra ona döneceksiniz.” (39/43-44)

Buradaki “Hükümranlık” ifadesini dikkatlice okuyalım. Allah’tan başkasından şefaat beklemek, onun hükümranlığına müdahale etmek ve ona şirk koşmak anlamına geldiğini görürüz.

“Kıyamet koptuğu gün, suçlular umutsuz kalıverirler. Koştukları ortaklarından da hiçbir şefaatçi çıkmaz. Onlar da ortaklarını inkar ederler.” (30/12)

“Kimsenin kimseye birşey ödemeyeceği, hiç kimseden şefaatin kabul edilmeyeceği, kimseden fidye alınmayacağı ve yardım da görülmeyeceği günden korunun.” (12/48)

“Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Ondan başka bir dost ve şefaatcileri yoktur. Umulur ki Allah’tan sakınırlar.” (6/51)

“Ey iman edenler! Alış verişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarfedin. İnkar edenler zalimlerdir. (bunu böyle kabul etmeyenler kendilerine zulmetmiş olurlar.)

Allah, kendisinden başka ilah olmayan, her bakımdan eşsiz ve benzersiz olandır. Daima diri ve yaratıklarını gözetmektedir. Onu asla uyku ve uyuklama tutmaz. Gökte ve yerde ne varsa hepsi onundur. Onun izni olmadan katında kim şefaat edebilir? Onların yaptıklarını da yapacaklarını da bilir. Onlar onun ilminden dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. Onun hükümranlığı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onların gözetilmesi ona asla zor gelmez. O, yücedir büyüktür.” (2/254-255)

Bu iki ayettn birincisi mücmel ikincisi ise mübeyyendir. Niçin şefaatin olmayacağını beyan ediyor. Allah zatıyla ilgili bilgi veriyor:

Benden başka ilah yoktur. Gerçek bir hayat sahibiyim. Bütün yarattıklarımı daima gözetmekteyim. (Onları yaratma, yaşatma, öldürme, diriltme, her türlü ihtiyaçlarına cevap verme, her hareketlerinden de haberdar olma konusunda hiç noksanlığımız söz konusu değildir.) Uyku ve uyuklama gibi ihtiyaçlardan beriyim. (Bütün yarattıklarımı her an ne yapmakta ve neye yapmamakta olduklarını; görür, bilir ve işitirim.) Göklerde ve yerde olanların hepsi benimdir. (Mülkünde asla ortağım yoktur, kimseye tasarruf yetkisi de vermedim.) Biz bütün mahlukatımızın yaptıklarını da yapacaklarını da biliriz. (Şefaatını bekledikleriniz ise) Bizim ilmimizden bildirdiğimizden başka hiç bir şeyi bilemezler. (Bizim bilgilendirdiğimiz kimselerin bilgisine muhtaç mıyız ki onlardan bilmediğimiz bir konuda bilgi alalım? Biz mahlukatımızdan habersizken onlar haberdar mı oldular da noksanlığımızı ikmal edelim? Yoksa onları mülkümüze ortak ettik de bunun gereğini mi yerine getireceğiz? Yahut bizim ulaşamadığımız bir yeri onlara mı devrettik? Asla! Bizim hükümranlığımız gökleri ve yeri kuşatmaktadır. (Zaman, mekan ve yarattıklarımız açısından hiç birisi kürsümüzün dışında değildir.) Onları koruyup gözetmek bize asla zor gelmez çünkü en yüce ve en büyük olan sadece biziz. (Zeval bulmayan hükümranlık, sınır çizilmeyen güç ve kudret, tükenmeyen hazineler ancak bizimdir.)

Bütün bu nedenlerden dolayıdır ki “Sadece bana ibadet edeceksiniz ve sadece benden yardım isteyeceksiniz.” “Vahidil kahhar olan benim” buyuruyor.

Bu yazı Kuran İslamı sitesinden alıntıdır.

[/private]

About these ads

42 responses to “Şefaat nedir ? Kim, kime şefaat eder ?

  1. 1. hasan ercan Diyor:
    30 Jul 2007 1:58 pm e

    Kaç çeşit şefaat vardır?

    Kabirden önce, Resûlullah üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde elinde livâ-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün inananlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce peygamberlerden Âdem, sonra Nûh, sonra İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’ya gidip, hesâba başlanması için şefâ’at etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefâ’at edemeyecekler, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Önce, onun ümmeti, Sırât’tan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün peygamberler şefâ’at edecektir. (Buhârî)
    Peygamber efendimizin şefâ’ati şöyle olacak:

    1- Makâm-ı Mahmûd şefâ’atı ile, herkesi mahşerde beklemek azâbından kurtaracak.

    2- Çok kimseyi hesapsız Cennete sokacak.

    3- Azâb çekmesi lâzım olan mü’minleri azâbdan kurtaracak.

    4- Günâhı çok olan mü’minleri Cehennemden çıkaracak.

    5- Sevâbla günâhı eşit olup, A’râf’ta bekliyenlerin Cennete gitmelerine şefâ’at edecek.

    6- Cennette olanların derecelerinin yükselmesine şefâ’at edecek. Şefâ’at ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefâ’atleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, suâlsiz Cennete girecektir.

    Şefâ’at beş türlüdür

    1- Mahşer yerinde, çok uzun beklemekten usanan günâhkârlar, feryad ederek, hesâbın bir ân önce yapılmasını isteyecekler. Bunun için şefâ’at olunacak.

    2- Suâlin ve hesâbın kolay ve çabuk olması için, şefâ’at edilecek.

    3- Günâhı çok olan mü’minlerin, Sırât’tan Cehenneme düşmemeleri için şefâ’at olunacak.

    4- Günâhı çok mü’minleri Cehennemden çıkarmak için şefâ’at olunacak.

    5- Cennette sayısız ni’metler olacak ve sonsuz kalınacak ise de, sekiz derecesi vardır. Herkesin derecesi, makâmına, îmânına ve ameline göre olacak. Cennettekilerin derecelerinin yükselmeleri için de şefâ’at olunacaktır.

    İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: (Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefâ’atçı olmasaydı, bu ümmetin günâhları kendilerini helâk ederdi. Bu ümmetin günâhları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. 99 rahmetini, sanki bu günâhkâr ümmet için ayırmıştır. İkrâm, ihsân, günâhkârlar içindir. Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefâ’atçileri olan Peygamberleri, peygamberlerin en üstünü oldu. Furkân sûresi, 70. âyetinde meâlen, (Allahü teâlânın, günâhlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur.) buyuruldu.) [C.2, m.3]

    2. hasan ercan Diyor:
    30 Jul 2007 2:04 pm e

    Mürşidi Kamilin Şefaati

    Şefaat konusunda çokça şeyler söylenmekte ve yazılmaktadır. İnsanların kurtuluşuna vesile olması için Allah (CC) Hz.leri’nin bazı seçkin kullarına [Peygamberler (AS), Mürşid-i Kamiller (RA)] müsade etmesi, O’nun (CC) kudreti dışında bir şey midir? O (CC) dilerse, herşey olur. O’nun (CC) sadece dilemesi, olmasını istediklerinin olması için yeter…
    Yüce Allah (cc) Hz.leri buyuruyor: “Allah (CC) katında, (ahirette Allah’ın (CC) kendisine izin verdiği kimseden başkasının şefaati fayda vermez. Nihayet (şefaat edenle şefaat olunanları) kalblerinden (şefaate izin verilmekle) korku giderildiği zaman ‘Rabbiniz (CC) (şefaat hakkında) ne buyurdu?’ derler. Şefaat edecekler de, ‘Allah (CC) hakkı söyledi, (razı olduğu kimseler için şefaata izin verdi)’ derler. O (CC) her şeyden yücedir, her şeyden büyüktür.”[1]
    Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor Rabbül Alemin (CC): “Rahman’ın (CC) katında bir ahd (iman edip söz ve izin) almış olan kimseden başkaları şefaat etmeye sahip olamayacaklardır.”[2]
    Ve yine buyurdu ki: “O’nun (CC) rıza verdiği kimselerden başkasına şefaat edemezler. Hepsi O’nun (CC) korkusundan titrerler.”[3]
    Aziz müslüman kardeşim! Yüce Allah (CC) Hz.leri bu Ayet-i Kerime’lerinde beyan eylediği gibi, ebedi alemde O’nun (CC) müsaade eylediği Evliya İzam’ı Şefaat edeceklerdir. Şefaat etmeleri yine Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin müsaadesiyle olacaktır. İnkar edenler, imandan yoksun olur. Çünki Ayet-i Kerimeleri inkar, küfürdür.

    [1] Sebe S. A.23

    [2] Meryem S. A.87

    [3] El-Enbiya. S. A.28

    3. hasan ercan Diyor:
    30 Jul 2007 2:06 pm e

    Tarikat Nedir?

    Tarikat Arapçada yol demektir. Kur’an-ı Kerim’de tasavvuf terimi olarak tarikat, Allah (CC) Hz.leri’ne varma gayesini güdenlerin izledikleri özel tarz ve yol demektir. Fıkhi alanın temsilcilerine verilen geleneksel ad “Fakih”, tasavvufi alandakilere verilen ad “Şeyh”, “Mürşid”, “Pir”, “Veli”, “Allah (CC) eri”, “Allah (CC) dostu”, “Eren”, “Ermiş” denir.

    İnsan ruhlar aleminden şu imtihan alemine gelip bir süre durup tekrar geldiği yere gidecek olan bir yolcudur. Allah (CC) Hz.leri’nden gelmiştir, yine Allah (CC) Hz.leri’ne gitmektedir. İnsanlara bu yolculuklarında rehberlik yapmak, yol göstermek için Yüce Allah (CC) Hz.leri Peygamberler (AS) göndermiştir. Hiç bir insan Peygamberi (AS) kendisine rehber edinmedikçe Allah (CC) Hz.leri’ne kavuşamayacaktır. Peygamberlerin (AS) son zinciri bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) Efendimiz, insanları Allah (CC) Hz.leri’ne götürme vazifesini hayatında kendisi yapmış, vefatıyla da bu vazife, dinin özüne vakıf Peygamber (SAV) Efendimiz’in devamı, varisleri Evliya İzamı tarafından yürütülegelmiştir. Çünkü Nebiler Nebisi (SAV) onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Alimler, Nebilerin varisleridir.”[1]

    Bir müslüman Islamın farz emirlerini yapıyor ve haramlardan da kaçıyor. İşte böyle bir mü’min, Allah (CC) Hz.leri’ne daha fazla yaklaşmak ve münafıklığın alametinden kurtulmak, daha iyi bir mü’min olabilmek ve dünyada iken amalıktan, sağırlıktan kurtulup manevi alemleri ve ilahi tecellileri seyretmek ve aleme gönderiliş gayesini yerine getirebilmek istiyorsa, bu mü’min için bir okula kaydolmak ve bu okulda tahsil yapması gerekiyor. İşte bu okul Tasavvuf ve (tarikat) okuludur. Bu Tasavvuf ve Tarikat okulunda farzları edaya gayret edip haramlardan kaçmak, az yemek, fazla namaz, zikirde daim tefekkür gerekir. Tasavvuf, tarikat yolunda ise artık cehennem korkusu ve cennet arzusundan ziyade Allah (CC) Hz.leri ‘nin rızası, Allah (CC) Hz.leri’nin aşkı ve muhabbeti vardır. Bu yolda ilerleyen kişi, Allah (CC) Hz.leri tarafından daha fazla sevilir ve hatırlanır. Bu mertebelere mü’min, Tasavvuf (tarikat) sayesinde ulaşır.

    Tasavvuf, kainatın her zerresinde Cenab-ı Hakk’ın (CC) kudretinin tecellisini görmektir. Sofi güneş gibidir. Herkes onun irfanından istifade eder. Tasavvuf, herkesin halini anlayabilmek, ferasetli olmaktır. Tasavvuf, içten inanarak ölünceye kadar o imanı muhafaza etmektir. Tasavvuf, Kur’an-ı Kerim’in ahkamını amelen tatbik etmek, emir ve yasakları bihakkın yerine getirmektir. Tasavvuf, kainattan haberdar olmaktır. Tasavvuf, halkı Hakk’a (CC) davet etmektir. Tasavvuf, herkesin imdadına koşmak, ihtiyaç sahibi olanların dertlerine derman olmaktır.

    Tasavvuf, Allah (CC) Hz.leri’nden başkasına makam, mevki, mal, para, kadın vs. Nedeniyle kul olmayıp Kur’an’a ve Sünnet’e yapışmak, heva ve hevesleri bırakmaktır. Tasavvuf, Allah (CC) Hz.leri’nden başka kimseden bir şey ummamak, Allah (CC) Hz.leri’nin emirlerini yerine getirirken sabredip devam etmektir.

    Tasavvuf, ihtirası bırakıp Hakk’ın (CC) verdiğine şükretmek, kendi isteklerini bırakıp Hakk’ın (CC) isteklerine (takdirine) razı olmaktır. Tasavvuf, tembelliği bırakıp çalışmaya devam etmektir. Hayalleri bırakıp tatbikata bakmak, uykuyu ve gafleti bırakıp ibadete devam etmektir.

    Şeriat bir fetva, tasavvuf ise bir takva yoludur. Hiçbir zaman birbirinden ayrı değildir. Şeriatten kıl kadar ayrılan, tarikatten dağ kadar ayrılır. Şeriat ve tarikatın cahilleri birbiriyle daima mücadele halindedirler, alimleri ise daima sulh (barış) içindedirler.

    Tasavvuf, temiz bir niyyet ve tam bir ihlas ile ilahi şeriatın iç ve dış bütün hükümlerini yerine getirmektir.

    Tasavvuf aşk yoludur. Şüphesiz bu aşk yolu kolay bir yol değildir. Maksuda erişinceye kadar yolda birçok tehlikeleri aşmak, sıkıntılara uğramak zaruridir. Lakin bir defa o yolla Hakk’a (CC) eriştikten sonra, artık bütün müşküller, kubh, şer, ‘adem ortadan kalkar ve salih her tarafta Hakk’ı (CC) görür. Her şeyi Vücud-i Mutlak’da müstehlek gördükten ve ‘adem unsurunun yol edilmesinden sonra, kendisini de ondan ayırmadıktan sonra, salih için sa-adet-i mutlaka hasıl olmuştur. Bu yüzden, Hakk’ı (CC) hariçte arayanlara karşı Yunus’un (RA),

    “Hak (CC) cihana dolandır, kimseler Hakk’ı (CC) bilmez.

    Kendinden istesene, Ol senden ayrı olmaz”

    demesi çok doğru bir sözdür. Çünkü bu fikre göre, yegane hakiki varlık olan ve her şey kendisiyle kaim bulunan Vücud-i Mutlak dahi vicdan da mün’akistir.

    Mürşid, Mutasavvıfeye göre, insan- yani ‘adem unsuruna galebe çalarak Hakk’a (CC) varan İnsan-ı Kamil bu kadar mühim olursa, tabiidir ki en yüksek bilgi de ona ait olur. Mademki ilk işimiz Allah’ı (CC) bilmektir ve O’nu (CC) bilmek de kendimizi bilmekle olur, o halde en mühim ilim, daha doğrusu asıl ilimde insan sırlarını öğreten ilimdir. Bu da, ulemayı rüsumun bilgileri gibi kitapla olmaz, aşk yolu ile ve mürşid vasıtasiyle olur, yani tasavvuf ilmidir.

    Saliki muhbbet ummanına gark eden sıfatlar şunlardır: Vermek, bağışlamak, cemal, kemal, fazilet. Bu sıfatların aklen ve naklen noksansız olarak kemal derecesinde bir tek olan Allah’da (CC) sabit olduğu muhakkaktır.

    Ey talib ve aklı olan kimse! Tasavvuf (tarikat) hakkında ne söyleyenilir ki? Tasavvuf ehlinin kalbi, Allah (CC) Hz.leri’nden başka herşeyden temizlenmez ve başlangıcı, her an Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin zikrine dalmak, nihayeti ise büsbütün Fenafillah olmaktır. Gerçekte ise bu fena makamı tasavvufun başlangıcıdır. Fenafillah bu tasavvuf yolunda ilk adımdır. Tasavvuf yolundaki dervişler iki kısımdır. Bunlara mürid ve murad denir. Mürid, sadık olan talib demektir. Allah-ü (CC) Teala (CC) Hz.leri’nin sevgisi ile ve O’nun (CC) sevgisine kavuşmak arzusu ile yanmaktır. Bilmediği ve anlayamadığı bir aşk ile şaşkın haldedir. Gözyaşları dinmez, geçmişteki günahlarından utanarak başını kaldıramaz. Her işinde Allah (CC) Hz.leri’nden korkar, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’nin sevgisine kavuşturacak işleri yapmak için çırpınır. Her işinde sabır ve affeder. Her nefeste Allah (CC) Hz.leri’ni düşünür. Gafletle yaşamaz, bir kalbi incitmekten korkar. Murad edenler ise, uğraşmadan, yorulmadan Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yakınlık derecelerine ulaştırılırlar. Yüce Mevla (CC) bu hususta buyumuşturr ki: “Allah’ın (CC) İslam nuru ile kalbine genişlik verdiği kimse, kalbi mühürlü nursuz gibi midir? Elbette o Rabbi’nden (CC) bir hidayet üzeredir.”[2] Bu Ayet-i Kerimeye muhatab olan muradlar, güler yüzlü olurlar. Sıkıntılı hallerini göstermezler. Görünüşte insanlarla beraberdirler. İç yüzlerini ise insanlardan gizlerler. Kimse onların hallerini anlayamazlar. Yani onlar halk arasında Hak (CC) ile olurlar. Derviş olanlar, edebi idirler, edebi olmayanlar Vasılı İllellah olamaz. Yani “hiç bir edebsiz, Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne kavuşamaz” buyuruldu.

    4. hasan ercan Diyor:
    30 Jul 2007 2:08 pm e

    Tarikatı İnkar Etmenin Hükmü

    Ebul Fadl İbni Kayserani, “Safvetül Tasavvuf” adlı eserini ne için yazdığını şöyle açıklamaktadır: “Tasavvuf ehli’nin yolunu inkar edenlerin halini uzun uzun düşündüm. Ve anladım ki, Sufilerin Tasavvuf yolunu inkar edenler iki gurupta toplanmış. Birincisi; cahillerdir. Cahile verilecek cevap duadan başka bir şey değildir. Diğer gurup ise, ilim ehli olup da, dinin sünnetleri ve adapları hakkında bilgileri az olanlar ve bu bilgileri asıllarını araştırmaya usullerini öğrenmeye ihtiyaç duymayanlardır. Bu gibi yarım alimler, din ilimlerinden Fıkıh ve Kelam’a, rey kıyas ve tefekküre ait bilgileri öğrenmeye ihtiyaç duymama cahilliğini gösterenlerdir. Selef-i Safilin bu ilimleri öğrendiler. Ve kendilerinden sonrakilere bildirdiler. Onlardan da bizlerden öncekiler aldılar. Bunların bütün maksadı Ehl-i Suffa’ya (RA) Resulüllah (SAV) Efendimiz’in sünneti, ahlakı, efali (işleri) ve adabı (edepleri) ile benzemek idi. Şayet Tasavvuf ehlini inkar edenler bunları bilselerdi, onların maksadının Selef-i Safilin’in maksadı olduğunu anlarlar idi. Böylece o mübarek insanlara dil uzatmaktan sakınırlardı. Ehl-i Tasavvufa dil uzatanların uygunsuz hal ve sözlerini gördükten sonra sufilerin hal hareket ve edeplerine Hadis-i Şerif’lerden, Ayet-i Kerime’lerden delil göstererek bu kitaba yazdık. Bu güne kadar Ehl-i Tasavvuf üzerine, Abdurrahman Sülemi’nin “Hılyetül Evliya”sı gibi kitaplar yazılmıştır.[1]

    5. hasan ercan Diyor:
    30 Jul 2007 2:11 pm e

    Ayetlerle Tarikat

    Sonsuzluk Nebisi’nin (SAV) öteler ve yükseklikler alemine ait miracı değil, bu o has ismiyle tek ve mutlak miraç, bir de Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin her mümin kuluna her iman sahibine açık bıraktığı bir yol var ki, o da Allah (CC) Hz.leri’ne erme yolu “Tasavvuf YoluTarikat”. Kısaca ifade edecek olursak erenlerin nurlu yolu. Hem öyle bir yol ki, nice mana erleri bu yoldan yürümüş ve nur denizinin hakikat sahiline ermişlerdir. Bu hususta Yüce Allah (CC) Hz.leri buyurur: “Ey insanlar! Sizden her bir Peygamber (AS) için, bir şeriat ve bir yol tayin ettik.”[1] Ayet-i Kerimesi ile vacib olmuştur. Burada “minhac”, “Münevver bir yol” demektir. Hak Teala (CC) Hz.leri kıyamet gününde kullarına sual buyuracak diyecek ki: “Ey kulum! Benim böyle bir emrim var idi. Sen aradın mı?” “Aradım ama bulamadım.” derse ve mürşid de o zaman bulunmamış ise, Allah-ü Zülcelal (CC) Hz.leri’nin cevaptan mülzem olması lazım gelir. Halbuki Allah (CC) Hz.leri mülzem olur mu? Her zamanda irşadı halk için bir kulunu aleme ibraz buyurmuştur. Çünkü öyle olsa kulun vus’atı dışında bir teklif olacaktır. Eğer o kimse derse ki: “Ya Rabbi! Buldum ama kalbim sevmedi, teslim olamadım. Cenab-ı Hakk (CC) Hz.leri buyurur ki: “O kuluma başka kullarım tabi olmamış mı idi?” Tevatüren onun mürşid olduğu malum değil miydi? Madem ki hakkında tevatür var idi, senin de şer’an kabulün lazım gelirdi diyecek ve o kul azaptan kurtulamayacaktır.

    Turuk-i Aliyyenin esas itibariyle hepsi birdir, muhammediyyedir. Ulu Mevlamız (CC) şöyle buyuruyor: “(…) Allah (CC) ancak takva sahiplerinden kabul eder (…)”[2]

    Bu yolda Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü’nden (SAV) başlayıp en son veliye binlerce mürşidi kamil ve nice nişansız Allah (CC) Hz.leri’nin dostları devam edegelmiştir.

    Şunu da tesbit edelim. Önce iman olmadıkça hiçbir oluş yok. Evvela Şeriat, daha sonra Tarikat (gidilen yol), derununda marifet, peşinden de hakikat gelir. Tek kelime ile Tasavvuf dediğimiz güneş yol, günümüzde gönlü kan yuvası haline gelmiş nice irfan öksüzleri var ki, Tasavvufun (Tarikatın) dine sonradan girdiğini sanırlar. Gerçek şudur. Şeriat (Allah’ın cc. tüm emirleri) O’nun (SAV) Alemlerin Fahri Ebedisi Nebiler Nebisi’nin (SAV) zahiri, Tasavvuf ta batınıdır. Bu hususta Yüce Mevla (CC) şöyle buyuruyor: “O (CC), (herşeyden önce mevcut olan) Evvel’dir ve (her şey helak olduktan sonra geriye kalacak) ahirdir (Varlığı sayısız delillerle) zahirdir ve (akılların idrak edemeyeceği zatı ise) batındır. O herşeyi bilendir.”[3] Ayet-i Kerimesi ile Şer-i Şerife muvafık ve mutabık olarak Tarikat, Hakikat ve Marifet beyan olundu.

    Şüphe yok ki, bu sürede zikrolunanlar da, temiz bir kalbi olan veya can kulağı ile dinleyen kimseler için bir ihtar ve ibret dersi vardır. Kaf Suresi’nin 37. Ayet-i Kerimesinin işareti, basiret ve insaf ehline kafi gelecektir.

    Tarik-i Müstakim’de susayan aşıkı sadıkları suvararak mizaçlarında ilahi feyzin temiz ve güzel kokusu, kıyamete kadar baki kalsa gerektir.

    “Onlara mühürlü saf ve halis şaraptan içirilir ki, sonu misk gibi kokar, O halde, rağbet edenler bu nimetlere ermeye rağbet etsinler. Katkısı da tesnimdendir ve tesnim öyle bir pınardır ki, ondan yalnız Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne yakın olanlar içerler.”[4] Ayet-i Kerimesi’nin işaretince, sülüklerin başlangıcından sonuna kadar ve sülukun sonundan mertebeleri tekmil edinceye kadar her tarikte, Mürşide ve Müride lazım olan usul ve kaidelerine göre tarikatı aliyyeyi Muhammediyyede daim olup Hakk’a vasıl olmak gerekmektedir. Allah (CC) Hz.leri’nin Resulü (SAV) bu yolu asrı saadetinde ilmin kapısı ve kapıcısı İmam-ı Ali (KV) Hz.leri ile açtı ve bütün tariklerin en eskisi Siret-i Ahmediyye’nin ekmeli olduğu bu Tarikat-ı Aliyyeyi Kadiriyye-i Kübra, manevi feyizlerde sonsuz bir deniz ve irşadda yüksek himmeti gün gibi ayandır. Bu feyizler denizler denizinin her katresinden nice aşikanı kiram ve asfıya-i tezil ihtiram Allah (CC) Hz.leri’ne vasıl olmuş, Mertebe-i Velayete nail olup Mevlayı bulmuşlardır. Ve Tarikatı Aliyye-i Kadiriyye-i Kübra’dan zuhur eden kamil veliler, Nebiler Nebisi’nden (SAV) İmam-ı Ali (KV) Hz.leri’nden, Gavsulazam Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’ne, Pir Abdulkadir-i Geylani (KSA) Hz.leri’nden Hak Halili (KSA) Hz.leri’ne, O’ndan da Hacı Halil (RA) Hz.leri’ne kadar bizim tarikat silsilemiz gelmiş ve kıyamete kadar devam edecektir. Ne mutlu o kişiye ki, bu nurlu nasibini alıp ebediyyete imanı kamil sınıfında gitmek için gayret eder.

    Ey yolcu! Malumun olsun ki, mertebeler, makamlar ancak kamil bir mürşidin eli ile tevbe edip telkini tarikat almak ile hasıl olur ve Cenab-ı Hak (CC) Hz.leri’ni canı gönülden (dil ile, gönül ile ve bütün azalar ile) zikretmekle hasıl olur. Yüce Mevlamız buyurur ki: “Allah’tan (CC) korkun, Allah (CC) size ilim öğretiyor. Allah (CC) her şeyi kemali ile bilicidir.”[5] Ayet-i Kerimesi takvası olanlara Cenab-ı Hakk’ın (CC) ilmi ihsan edeceğini gösterir. Buradaki ilimden murad, ilmi Ledünnidir. Medresede tahsil edenlere bildirir demek değildir. İbadet ve taatten mahrum olduğu halde teessüf ve teessür etmeyen kimsenin kalbi ölmüştür. Tarika dahil olan bir kimse ilmini, amelini, ahlaki halini düzeltmeye muvaffak olamazsa tarikattan istifade edemez ve edememiştir. Tarikata intisap eden kimse mutlaka bir sıcaklık hissetmelidir. Çünkü hamama giren kimse sıcaklık hissetmezse hamamın evinden ne farkı olabilir?

    Tasavvuf, bir müslümanın İslam Ahlakı ile ahlaklanması için lazım olan bilgileri ve Yüce Allah (CC) Hz.lerine gidilen yolları öğreten ilimdir. İnsanın manen yükselmesi, dünya ve ahiret saadetine kavuşması, bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de bunun enerji maddesi yani benzinidir. Maksada ulaşmak için uçak elde edilir. Yani iman ile ibadet kazanılır. Harekete geçmek için de kuvvet yani Tasavvuf (Tarikat) ilminin yolunda ilerlemek gerekir. Tasavvufun gayesi vardır. Birincisi imanın vicdanileşmesi yani kalbe yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Tasavvuf ile ele geçen bilgilere marifetlere ve hallere kavuşmak için önce imanı düzeltmek, islamiyetin emir ve yasaklarını öğrenip bunlara uygun iş ve ibadet yapmak lazımdır. Zaten bunları yapmadıkça kalbin tasfiyesi kötü huylardan temizlenmesi, nefsin tezkiyesi, terbiye edilmesi mümkün değildir.

    Tasavvuf (Tarikat) bilgileri mürşidi kamiller tarafından öğrelilir. Mürşidi kamil yol gösteren, rehberlik eden yetişmiş ve yetiştirilebilen alimdir. Böyle olan alimlerin belli usullerle gösterdikleri bu yollara (tarikat) denilmiştir.

    Gavsulazam Pir Abdulkadir Geylani (KSA) Hz.leri de büyük bir Mürşid-i Kamil olup onun insanları saadete kavuşturmak için Tasavvufta (tarikatta) takip ettiği usullere ve gösterdiği yolu “Kadiriyye Tarikatı”denilmiştir. Tarikatların çeşitli isimler alması başka başka olmalarından değildir. Aynı mürşidin talebeleri (müridleri) birbirlerini tanımak ve nıürşidleri ile tanınmak, öğünmek için bulundukları yola mürşidlerinin ismini vermişlerdir.[6]

    [1] Maide S. A.48

    [2] Maide S. A.27

    [3] Hadid S. A.3

    [4] Mutaffifin S. A.25-28

    [5] Bakara S. A.222

    [6] İslam Ans. C.7 S.203

    6. Ali Aksoy Diyor:
    31 Jul 2007 10:23 am e

    Selam Hasan,

    Ayetlere aslında olmayan yahut metinden mutlak olarak anlaşılamayan parantezli ilaveler yaparak, Allah’ın dininde olmayan şeyleri üretemezsiniz.

    Sözün özünü Allah söylemiş,

    “Ey iman edenler! Alış verişin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızıklandırdığımızdan hayra sarfedin. İnkar edenler zalimlerdir.” (Bakara,254)

    Dikkat et, bu ayetin muhatabı ne müşriklerdir, ne de ehli kitap. Bu ayetin muhatabı “iman edenler” dir. Şimddi dikkat kesil de, ayet ne diyor bir daha oku.

    Allah’ın dilediğine şefaat izni vereceğini söylemesi başka, Hz. Muhammed şu şu kişilere muhakkak şefaat edecektir demek başka. Bu söylediğine Kuran’dan delil getiremezsin. Dinini “bol bonuslu şefaat dini” haline getiren şey çoğunluğu muhtemelen uydurma olan ve “hadis” adı altında Peygamberimize fatura edilen sözlerdir ki, Peygamberimiz de bunların uydurduklarından uzaktır.

    Mahşerde herkesin işi Allah’a aittir. O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Dilediği kimse için şefaat izni verir, dilediği kimse için vermez. Kuran bu hususta hiç bir “sınıflandırma” öngörmemiştir. Şimdi siz kim oluyorsunuz da böyle bir sınıflandırmayı kendinize hak görüyorsunuz ?

    Tarikat vs. konularında yazdıklarına cevaplarımız sitemizdeki başka yazılarda “Tarikat – Evliya” kategorisi altında verilmiştir.

    Allah hepimizi dosdoğru yolu hangisi ise ona eriştirsin.

    Selam ile…

    7. Yunus Emre Gündoğdu Diyor:
    31 Jul 2007 4:40 pm e

    Selam

    “”Hasan Ercan ;
    Kabirden önce, Resûlullah üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde elinde livâ-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün inananlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce peygamberlerden Âdem, sonra Nûh, sonra İbrâhim, Mûsâ ve Îsâ’ya gidip, hesâba başlanması için şefâ’at etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefâ’at edemeyecekler, Resûlullaha gelip yalvaracaklardır. Önce, onun ümmeti, Sırât’tan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün peygamberler şefâ’at edecektir. (Buhârî)””

    Bu şekil veya buna benzer , ahirette olacağı yönünde anlatılan olaylar Kur’an’da yoktur. Tamamen uydurmadır. Gaybı yalnızca, sadece Allah bilir ve ancak vahiy yoluyla dilediği Elçilere bildirmiştir. Ve bu elçiler de insanlara duyurmuştur. Biz Muhammed Peygamber’e bildirilen gayb haberlerini Kur’an’dan okuyor ve öğreniyoruz.

    Kur’an harici, gelecekte şöyle olacak, kıyamet kopmadan önce şöyle şöyle alametler gerçekleşecek, ahirette şöyle şöyle olacak türünden anlatılan hikayelerin hepsi uydurmadır, yalandır..

  2. ALİAKSOY denılen sahısı tam anlamadım.eger sefaatı ınkar edıyorsa resulullah sav sözünü kırıyodur.ha etmıyosa sozumuz yok.

    hadısı serif. şefaatimi inkar eden şefaatimden mahrum kalır.

    h.s:şefaatim ümmetimden büyük günahkarlar içindir.

    hs.:Cehenneme girecek olan 70 bin günahkâr müslüman, Osman’ın şefaatıyle sorgıısuz sualsiz Cennete girecektir.

    hz osman ra bile şefaat edıyor:)

  3. TARİKATA İNKAR EDENLERE GELİNCE İSE YANİ ALLAH C.C DOSTLARINA KARŞI GELENLERİN SONU AŞAĞIDAKİ MENKIBE GİBİ OLURSA SAŞMASIN.

    İbn-i Hacer-i Mekki’nin Fetava-i Hadisiyye isimli eserinde şöyle anlatılmıştır: “Ebu Said, ibn-i Sakka ve Seyyid Aldulkadir Geylani (ks) ilim öğrenmek için Bağdat’a geldiler. Seyyid Abdulkadir Geylani o zamanlar çok gençti. Yusuf Hamedani(kuddise sırruhu)’nun Nizamiye medresesinde vaaz ettiğini duymuşlardı. Bunlar onu ziyaret etmeye karar verdiler.

    İbn-i Sakka: “Ona bir soru soracağım ki, cevabını veremeyecek!” dedi. Ebu Said: “Ben de bir soru soracağım. Bakalım cevap verebilecek mi?” dedi. Küçük yaşına rağmen bir edeb timsali olan Seyyid Abdulkadir Geylani de: “Allah korusun. Ben nasıl soru sorarım. Sadece huzurunda beklerim. Onu görmekle şereflenir, bereketlenirim.” dedi.

    Nihayet Yusuf Hamedani’nin (kuddise sırruhu) bulunduğu yere vardılar. O anda orada yoktu. Bir saat kadar sonra geldi ve İbn-i Sakka’ya dönerek:

    “Yazıklar olsun sana ey İbn-i Sakka! Demek bana bilemeyeceğim sual soracaksın. Senin sormak istediğin sual şudur, cevabı da şöyledir. Ben görüyorum ki, senden küfür kokusu geliyor.” dedi. Yusuf Hamedani kuddise sırruhu, sonra Ebu Said’e dönerek:

    “Ey Ebu Said! Sen de bana soru soracaksın ve bakacaksın ki, ben o sualin cevabını nasıl vereceğim. Senin sormaya niyet ettiğin sual şudur ve cevabı da şöyledir. Fakat sen de edebe riayet etmediğin için, ömrün hüzün ile geçecek.” dedi. Sonra Seyyid Abdulkadir Geylani’ye döndü:

    “Ey Abdulkadir! bu edebin güzelliği ile Allah-u Zülcelal’i ve Resulünü razı ettin. Ben senin Bağdat’ta bir kürside oturduğunu, çok yüksek bilgiler anlattığını ve: “Benim ayağım, bütün evliyanın boyunları üzerindedir.” dediğini sanki görüyor gibiyim ve ben, yine senin vaktindeki tüm Evliya’yı, senin onlara olan yüksekliğin karşısında boyunlarını eğmiş halde olduklarını görüyor gibiyim.” dedi ve sonra gözden kayboldu.

    Ardından uzun seneler geçti. Hakikaten Abdulkadir Geylani (ks) yetişti ve zamanında bulunan bütün evliyaları baş tacı oldu.

    İbn-i Sakka’ya gelince, o Yusuf Hamedani kuddisesırruhu ile aralarında geçen hadiseden sonra, şer’i ilimlerle meşgul oldu. Çok güzel konuşurdu. Şöhreti zamanın sultanına ulaştı. O da bunu elçi olarak Bizans’a gönderdi. Hıristiyanlar buna çok alaka gösterdiler. Nihayet onların yalanlarına aldanarak Hıristiyan oldu.

    Bu hadiseyi anlatan zat şöyle demiştir: “Bir gün onu gördüm, hastaydı. Ölmek üzereydi. Ben yüzünü kıbleye döndürdüm. O başka tarafa çevirdi. Tekrar kıbleye döndürdüm. O tekrar başka tarafa çevirdi ve böylece öldü.”

    Ebu Said de diyor ki: “Ben Şam’a geldim. Bazı vazifelerde bulundum. Çeşitli sıkıntılar ile hayatım geçti. Yusuf Hamedani’nin her üçümüz hakkında da söylediği aynen meydana geldi.”

    El-Meşrevü’r Revi kitabının sahibi olan Cemaleddin Muhammed bin Ebi Bekr el-Hadrami eş-Şafii şöyle demiştir: “Bu menkıbe, rivayet edenlerin çokluğu sebebiyle lafızları değişik olsa bile, mana yönünden tevatür halini almış bir menkıbedir. Allah-u Zülcelal’in evliyasını inkar etmeye cüret edenler, -neuzubillah- İbn-i Sakka’nın durumuna düşmekten çok korkmalıdır.”

  4. ya abi adamlar size ayet söylüyorlar, siz hala menkibe deyip duruyorsunuz…

    kurananin sefaat anlayisi sizin sefaat anlayisiniza zittir…

    yok günde bilmem kac zikir ceken bilmem kac kisiyi cennete götürecekmi$…

    böyle bir sapiklik isa insanlarin günahlari icin öldü diyen kafir hristiyanlarda var sadece, baska kimsede yok.

    hem, ALLAH sva okadar ahmak ki, tevbe ha$a, adil degil de, hatir kirmamak icin yumu$ak davranacak hemi?

    ya birakin bunlari ya, ilerleyin artik…

    tasavvufcu sapiklardan baskasindan bu tür $eyler cikmaz…

    ALLAH sizi dogrultsun, belli ki bayagi egrilmissiniz yani…

  5. Bütün islam âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir.

    Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar.

    Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]

    (Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]
    (De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]

    {Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)}
    (De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]

    (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]

    (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]

    (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]

    (Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]

    (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

    (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]
    (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

    Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.

    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.

    Kimler şefaate kavuşur?
    Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.
    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]

    (O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
    (Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.

    (Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]

    (Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]

    (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]

    (Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]

    Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.

    Kur’anı insanlara açıkla
    Eşsiz mucize olan Kur’an-ı kerime uyabilmek için, Kur’anın muhatabı olan Peygamber efendimize uymak ve şerefli sözlerini [hadis-i şeriflerini] kabul etmek lazımdır. Allahü teâlâ, Resulüne Kur’anın açıklamasını, hüküm koymasını emredip, iman, itaat ve Kelime-i şehadette de Resulünü kendisiyle birlikte bildiriyor:
    (Kur’anı insanlara açıklayasın diye sana indirdik.) [Nahl 44]

    (İhtilaflı şeyleri insanlara açıklayasın ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu Kitabı sana indirdik.) [Nahl 64]

    (İhtilaflı bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [Sünnetten] anlayın!) [Nisa 59]

    (Aralarındaki anlaşmazlıkta seni hakem tayin edip, verdiğin hükmü tereddütsüz kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.) [Nisa 65]

    (Allah ve Resulü, bir işte hüküm verince, artık inanmış kadın ve erkeğe, o işi kendi isteğine göre, tercih, seçme hakkı kalmaz.) [Ahzab 36]

    (Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
    (Allah’a ve Resulüne itaat edin!) [Enfal 20]

    (Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]
    (Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.) [Bekara 151]

    (Yalnız Kur’an) diyenler kesinlikle Kur’an-ı kerime inanmıyorlar. İslamiyet’i yıkmak için inanmış gibi görünüyorlar. Bunların, Kur’an ve Sünneti kabul etmedikleri için kâfir olduklarını âyetlerle bildirdik.
    Bu konudaki hadis-i şerifler de şöyledir:
    (Cebrail aleyhisselam, Kur’an ile beraber açıklaması olan sünneti de getirmiştir.) [Darimi]
    (Bana Kur’anın misli kadar daha hüküm verildi.) [İ. Ahmed]

    (Yalnız Kur’andaki helal ve haramı kabul edin diyenler çıkar. İyi bilin, Peygamberin haram kılması, Allah’ın haram kılması gibidir.) [Tirmizi, Darimi]

    (Bana uyan Cennete girer, bana isyan eden ise giremez.) [Buhari]
    (Bir zaman gelir “Kur’andan başka şey tanımam” diyenler çıkar) [Ebu Davud]

    (Kur’ana ve sünnete uyan hiç sapıtmaz.) [Hakim]
    (Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.) [Müslim]

    (Bir zaman gelir, beni yalanlayanlar çıkar. Bir hadis söylenince, “Resulullah böyle şey söylemez. Bunu bırak, Kur’andan söyle” der.) [Ebu Ya’la]

    Yalnız Kur’an diyenler, Kur’andaki İslam diyenler, utanmadan yalan söylüyorlar. Sözlerinde zerre kadar samimiyet yoktur. Kur’ana inanmalarında samimi olsalardı, âyetlere inanırlardı. Allahü teâlâ yalnız Kur’an mı diyor? (Resulüme uyun, onun bildirdiği her şeyi kabul edin, haram ettiklerinden sakının, Resule uyan bana uymuş olur. Ona isyan eden bana isyan etmiş olur. Onun sözleri vahye dayanır. Onun sözünü benim sözüme aykırı görenler ve Allah’ın yolu ile Peygamberin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir) buyurmuyor mu?

    İşte âyet-i kerime mealleri:
    (Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]
    (O, [Resulüm] vahiyden başkasını söylemez.) [Necm 3,4]

    (Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!) [Araf 158, Nur 54]
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
    (Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.) [Nisa 13,14]

    (Aralarında hüküm verilmek üzere Allah’a ve Peygambere çağırıldıkları vakit: “İşittik, itaat ettik” demek, ancak müminlerin sözüdür, işte kurtuluşa erenler onlardır.) [Nur 51]

    (Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfâl 13]

    (Allah’a ve Resulüne itaat edin! [uymayıp] yüz çeviren [kâfirdir] Allah da kâfirleri sevmez.) [A. İmran 32]

    (Allah ile resullerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.) [Nisa 150,151]

    Kur’anda, (yalnız Kur’ana uyun) denmiyor, (Allah’a ve resulüne uyun) deniyor. Resulünü devreden çıkaran, Kur’anın açıklaması olan hadisleri delil saymayan, Kur’anın ifadesi ile kâfir olur.

    Resulullah efendimiz açıklıyor
    Allahü teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor:
    (İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) [Tirmizi]

    (Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) [İbni Mace]
    (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) [Müslim]
    (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) [Buhari, Müslim]

    (Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) [Buhari]

    (Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) [İbni Mace]

    (Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [Bezzar]

    (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) [İmam-ı Ahmed, Nesai, Tirmizi, Ebu Davud]

    Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (Hatib)

    (Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) [Deylemi]
    (Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) [Taberani]

    (Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) [Hatib]
    (Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) [Buhari]

    (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) [Buhari, Müslim]
    (Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) [Taberani]

    (Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) [Müslim]
    (Medine’de ölenlere şefaat ederim.) [Tirmizi]

    (Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) [Müslim]
    (Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) [Şir’a]

    (Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) [Şir’a]
    (Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) [Şir’a]

    (Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) [Tirmizi]
    (Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) [Beyheki]

    (Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) [Beyheki, Taberani]

    (Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan)

    Lütfu ile daha fazla verir
    Şuarâ suresinin 100. âyetinde, Cehennemdekilerin, (Bizim için şefaat edici [şefaat etmesine izin verilen] kimse yoktur) dedikleri bildirilmektedir. Şurâ suresinin 26. âyetinde ise, (İman edip salih amel işleyenlerin dualarına icabet eder. Lütfundan, fazlasını da verir) buyuruluyor. Fazlasını verir ifadesi, “Onlara şefaat edici arkadaşlar verir ve beraber Cennete girerler” diye tefsir edilmiştir. (İhya)

    Hadis-i şerifte de buyuruldu ki:
    (Kıyamette Peygamberler, âlimler ve şehidler şefaat eder.) [İ.Mace]

    Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmişlerdir. Bütün âlimlerin en büyüğü olan imam-ı a’zam hazretleri, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkârlara şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

    Buraya kadar, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet-i kerime ve hadis-i şerifler ile Ehl-i sünnet âlimlerinin yazılarından bazısını bildirdik. Kur’an-ı kerimi açıklayan Peygamber efendimiz ve Eshabı ve Ehl-i sünnet âlimlerinin tamamı şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Bir hadis-i şerifin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadığını en iyi bilen muhaddisler ve diğer Ehl-i sünnet âlimleridir. Bütün muhaddisler, şefaatle ilgili hadis-i şerifleri bildirmişlerdir. Onlar, bir hadisin Kur’an-ı kerime aykırı olup olmadıklarını bilemiyor da, Mısırlı, Suriyeli ve yerli türedi mezhepsizler mi biliyor?

    Sen razı olana kadar
    Putlarla ilgili âyet-i kerimeleri gösterip, (Resulullah müminlere şefaat edemez) demek, mezhepsizliğe has bir taktiktir.

    Duha suresinin, (Sen razı olana [yeter diyene] kadar, her dilediğini vereceğim) mealindeki 5. âyeti, Allahü teâlânın, Peygamberine bütün ilimleri, bütün üstünlükleri, ahkam-ı İslamiyeyi, düşmanlarına karşı yardım ve ümmetine kıyamette her türlü şefaat ve tecelliler ihsan edeceğini vaad etmektedir.
    Bu âyet-i kerime gelince, Cebrail aleyhisselama bakıp, (Cehennemde bir müminin kalmasına razı olmam) buyurdu.

    Yine buyurdu ki:
    (O kadar çok kimseye şefaat ederim ki, Rabbim Allahü teâlâ, bana, “Razı oldun mu?” diye sorunca, “Evet razı oldum” derim.) [Beyheki, Bezzar, Taberani]

    (Kıyamette Sırat köprüsünün başında durur, ümmetimin geçmesini beklerim. Allahü teâlâ, “Dilediğini iste, istediklerine şefaat et, şefaatin kabul olunacaktır” buyurur. Ümmetime şefaatten sonra, yalvarmaya devam ederim. Rabbim bana “Ümmetinden ihlasla bir defa “La ilahe illallah” diyen ve imanla ölen herkesi Cennete koy” buyuruncaya kadar yerimden kalkmam.) [İ. Ahmed]

    (Allahü teâlâ bana, “Ümmetinin üçte ikisini sorgusuz sualsiz Cennete koymamı mı istersin, yoksa şefaat izni mi istersin?” buyurdu. Ben de şefaat hakkı vermesini istedim. Şefaatim elbette bütün müslümanlaradır.) [Taberani]

    (Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) [İbni Hibban]

    Resulullahı vesile edenlerin, onun şefaati ile tevbelerinin kabul olunacağını şu âyet-i kerime de göstermektedir:
    (Nefslerine zulmedenler, sana gelip, Allah’tan af diler ve Resulüm olarak sen de, onlar için af dilersen, Allahü teâlâyı, tevbeleri kabul edici ve merhamet edici bulurlar.) [Nisa 64]

    Resulullah gibi şefaatçi olmasaydı
    Kabirden, önce Resulullah efendimiz, üzerinde Cennet elbisesi ile kalkacak. Burak üzerinde, elinde liva-ül-hamd isimli bayrakla mahşer yerine gidecek, Peygamberler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracak, hepsi, beklemekten çok sıkılacak, önce Peygamberlerden Hz. Âdem, sonra Hz. Nuh, sonra Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’ya gidip, hesaba başlanması için şefaat etmelerini dileyeceklerdir. Her biri, birer özür bildirerek, Allahü teâlâdan utandıklarını söyleyecekler, şefaat edemiyecekler, sonra Resulullaha gelip yalvaracaklardır.

    Önce, Onun ümmeti, Sırattan geçip Cennete girecektir. Sonra bütün Peygamberler şefaat edecektir. (Buhari)

    Peygamber efendimizin şefaati şöyle olacak:
    1- Makam-ı Mahmud şefaati ile, mahşerde beklemek azabından kurtaracaktır.
    2- Çok kimseyi, sorgusuz, sualsiz Cennete sokacaktır.
    3- Azap çekmesi gereken müminleri azaptan kurtaracaktır.
    4- Günahı çok olan müminleri Cehennemden çıkaracaktır.
    5- Sevapla günahı eşit olup, Araf’ta bekleyen kimselerin Cennete gitmelerine şefaat edecektir.
    6- Cennete girmiş olanların derecelerinin yükselmesine şefaat edecektir.

    Şefaat ile hesaptan kurtardığı yetmiş bin kimsenin her birinin şefaatleri ile de, yetmişer bin kişi sorgusuz, sualsiz Cennete girecektir.

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
    (Peygamberlerin sonuncusu gibi bir şefaatçi olmasaydı, bu ümmetin günahları kendilerini helak ederdi. Bu ümmetin günahları çok ise de, Allahü teâlânın af ve mağfireti de sonsuzdur. Allahü teâlâ, bu ümmete af ve mağfiretini o kadar saçacak ki, geçmiş ümmetlere böyle merhamet ettiği bilinmiyor. Doksandokuz rahmetini, sanki bu günahkâr ümmet için ayırmıştır.

    Allahü teâlâ, af ve mağfiret etmeyi sever. Günahı çok olan bu ümmet kadar af ve mağfirete uğrayacak hiçbir şey yoktur. Bunun için, bu ümmet, ümmetlerin en hayırlısı oldu. Bunların şefaatçileri olan Peygamberleri, Peygamberlerin en üstünü oldu.

    Furkan suresi, 70. âyet-i kerimesinde mealen, (Allahü teâlânın, günahlarını iyiliklerle değiştireceği kimseler, onlardır. Onun mağfireti, merhameti sonsuzdur) buyuruldu.) [C.2, m.3]

    İmanlı ölen herkese şefaat
    İmanını muhafaza ederek ölen herkes şefaate kavuşacaktır. Şefaate kavuşabilmek için imanlı ölmek şarttır. İmanlı ölenler de ebedi kurtuluşa kavuşmuş demektir.

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (O gün Allah, Peygamberlerini ve iman edip onunla beraber olanları rüsvay etmez.) [Tahrim 8]

    Peygamber efendimiz, (Ya Rabbi, ümmetimin kusurlarını başkalarının duymaması için onların hesaplarını bana ver!) deyince, Allahü teâlâ, (Onlar senin ümmetin ise, benim de kullarımdır. Ben onlara senden daha merhametliyim. Ne sen, ne başkaları onların kusurlarını bilemez, hesaplarını gizli görürüm) buyurdu. (İ. Gazali)

    (Kıyamette “Ya Rabbi, zerre kadar imanı olanı Cennete koy!” diyeceğim. Hepsi şefaatimle Cennete girecek.) [Buhari]

    Hz. Ebu Hüreyre anlatır:
    Resulullah efendimizden, kıyamette şefaatine kavuşacak en mutlu kişinin kim olduğunu sordum. (Senin hadislerime olan sevginin çokluğunu bildiğim için, böyle bir soruyu senden önce hiç kimsenin sormayacağını tahmin etmiştim. O mesud kişi, La ilahe illallah Muhammedün Resulullah diyerek imanla ölen kişidir) buyurdu. (Buhari)

    __________________

  6. her oluşun ana kaynagı önce imandır.asl olan iman ve buna baglı ameldir.hüküm ise ALLAH cc ın dır.vekil olarak o yeter.yahudiler üzeyir as mı hrıstıyanlarda isa as ımı ALLLAH katında şefaatcı yaptı .yoksa bizde mi onlar gibi şirk e mi düşelim.mutlak şefaatcı ALLAH cc dir. saygılarımla

  7. şefaatçi allahmı? aman allhım haricilik hortladı zaten bu sitede başka bi mantık yok.

    sen okuduğun ayetleri anladığın şekilde yorumlarsan esas sen bu şekilde şirke düşersin sana şefaat ya allah mı yoksa şefaat ya resulullahmı şirk izah edeyim.
    madem allah herşeyi apaçık şekilde kuranda yazmış neden tefekkür et diyor ozaman madem en aptalların anlıyacağı şekilde yazılmış kuran neden hep bizi düşünmeye davet ediyor. bey efendi bu site düşünmeden konuşulan yazılanların sitesidir defalarca tecrübe ettim önyargıların oluğu yerde küfür olur.

    şefaat in manası = rica dır.

    allahtan başka şefaatçi yoktur ayetinin iniş sebebine bakarsan mananın senin anladığın şekilde olmadığı ortaya çıkar. onlar için hiç bir şefatçinin şefati fayda vermez ayetinde ise onlardan kasıtın tefsirlere bakarsan istisnasız kafirler olduğunu anlarsan . bana hiçbir ayet gösteremezsin ki iman edenlere şefaatin olmadığını yazsın . genelleme yapan 3 ayet vardır ittifakla hpside iman etmeyenler içindir.23 adet şefaatle ilgili ayet vardır . ve çoğudu la olumsuzluk la başlar.
    ama bu olumsuzluk vurguları iman etmiyenler içindir. ayetlerin öncesine ve sonrasına bknz lütfen .

    şefaat manası rica dır yani allahın izin verdiği sözünden hoşnut olduğu kişilerin allahtan rica(af ve mafiret) etmeleri manasına gelir.kim şefaatçi ise o rica eder manası vardır.

    peki sorarım size allah şefaatçi olunca kimden rica edecek daha büyük güç mü vardır kendisindende allahı şefaatçi ediyorsun.

    muhakkakki şefaatçi allahtan başkasıdır allahın yarttıklarından birisi veya birileridir. şefaatçi allah olamaz haşa şirktir. allahtan başka daha güçlü bir varlığın ilanıdır sözün kelimenin manasına aykırıdır. sakın arapların yanında arapça bilen birinin yanında söleme çok komik duruma düşersin uzaylı gibi bakarlar ama türk olduğunu söleyince normal karşılarlar gerçi.

    şefaat ya allah haaaa. haddinizi bilin bilmiyosanız bilene sorun öle her duyduğunuza inamyın taklittende sakının araştırıcı olun lütfen öle her önüne gelen kitabı okumakla araştırıcı olunmaz.

    bakınız şeffati inkar eden okadar fırka varki görüş varki hepside arapçaya mükemmel bir şekilde vakıf . eğer sizin dediğiniz gibi bi ayetle şefaatin allaha ait oluğu anlaşılsa size kalmazdı bunun ilanı emin olun. yanlızca türkiyede bazı ahmakları kandırarak ne bilmediğini bilmeyen kişilenrin sloganıdır dünyanın hiçbiyerindede böle bişey duyamazsın ispatı çok basittir.yanlız kuran diyenlerin yanında pek takılmamanı tavsiye ederim. kardavi yi tavsiye ederim fırsat buldukça takip et ilim gör.

    şefaat allaha aittir ayetinin lütfen iniş sebebini okuyalım. ve alahı ricacı yapmayalım. şefaat allahtan istenir allah şefaatçi olamaz sıfatlarına aykırıdır.

    şefaat le ilgili bileninde bilmeyeninde dikkat etmesi gereken en önemli husus şudur:
    lütfen dikkatle oku: mademki şefaat cennete gidecek olanlara var şefaati tevessül konusu yapmak cehalettir.

    bu site çok komik bi site

  8. bu siteye ne zaman girsem ruhum sıkılıyo .

    silkinin efendiler silkinin allahın verdiği emanetin aklın hakkını verin. her duyduğunuızu taklit etmeyin.araştırıcı olun. ve şunu iyi bilinki etrafınızda doğruları öğrenecek insan yooooook iyi bilirim her taraf kokuşmuş. rabbın rızasını talep eden rabbın göönderdiği namusu talep eden yoook. olanlarda işin içinden çıkamaz ilim bitmiş.

    beni yanlış anlamayın sizin niyetinizden şüphe etmem ama bu yolda harcanır gidersiniz

    allahın yardımı olmadan çok zor

  9. Allah razı olsun,güzel bi çalışma,ayetlerin karşısında rivayetlerle duranlara da akıl fikir versin Allahım,kuranda şefaat yok diyoruz hala şefaatçisinin şefaatinden bahsediyor bazıları…Kuranı bırakmış Allahın sözünün üstüne söz uyduranlara tabi oluyorlar…etrafımda da çoook var bunlardan….bi kere aklını mantığını kullananına rastlamadım kaç zamandır.insanlar içinde yalnız kaldım:(

  10. tr_alfa:”bu siteye ne zaman girsem ruhum sıkılıyor.”

    İtiraf etmek gerekirse ben de şahsım adına aynı kanaatteyim,en azından yazılanları okuyunca.Sağlam kanallarla bugüne kadar,İslamiyet adına bize ne hükümler ulaştırıldıysa hepsi de tartışılmak suretiyle temelden sarsılmak isteniyor.Böyle olunca zamanla eğilip bükülebilen ve birey sayısına göre değişkenlik arzeden bir dinle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz bir durum olacak.Bu tür sitelere bir göz atacak olursak vahyin kapsam alanı oldukça daraltıldığı görülecektir.Hatta bazıları öyle yorumlar yapıyor ki;dinin amacı ayrıntı değil öz bir biçimde Allah’a bağlılıktır,diyebilecek kadar ileri gidebiliyor. Aman dikkatli olalım kardeşlerim,dikkatli olalım…

    Selam ve Dua İle

  11. tr alfa kardes yuce alah gevşemeyın uzulmeyın dıyor sen hıc ruhunu daraltma bunlar gıbı nıce sapıklar cok gelmış gecmış sana tek rıcam girme boyle sıtelere bunlara cevap vermenın bı mantıgı yok cunku zaten kaynakları ınkardan gelıyor bunların alayı yahudı kaynaklı ınanan saf garıban muslumanlara bıse demıyorum allah akıl fıkır versın allaha emanet ol

  12. Selam Mustafa,

    Madem böyle “yahudi kaynaklı” sitelere cevap vermek gereksiz, sen neden cevap veriyorsun ?

    Mustafa kardeşim, zannın çoğundan kaçını. Şöyle titiz bir inceleme yaptığın zaman yahudi kaynaklı olan biz miyiz, yoksa sana din öğretenler mi anlarsın.

    Muhabbetlerimle…

  13. bunu tıtızlıkle ıncelıyıcem alı kardes yahudı kaynaklı deme sebebım tarıhı bıraz okursanız bu sekılde ortaya cıkmıs butun fıkır sahıplerının fınansmanını yahudıler yapmıstır.yoksa kendı uydurdugum bıse degıldır ona dayanarak ve yazdıgım sorulara cevap vermeyısınızden yola cıkarak bu kanata vardım.keşke yuzyuze oturup gorusme ımkanımız olsaydı ama sunu soylıyım yuzyıllardır bırlıkte yasamıs gecmıste turk kurt dıye bır ayrımın asla soz konusu bıle olmadıgı ulkemızde mıllıyetcılık akımları baslatıp dını mıllıyetcılıgı elıne gecen herseyı kullanıp 30 yıldır bu mılletın canını yakan sence kımler?bana dınımı ogretenlermı?ve artık cevap dahı olsa yorum yazmayacagımı verdıgım rahatsızlıktan dolayı ozur dıler dıger bolumlere yazdıgım yorumlardan affımı ıster sızlerede gıtmıs oldugunuz yolda basarılar dıler obur tarafta gorusmek umıdıyle muhabbetlerımle mustafa bılıyodu ama bızı uyarmadı demeyesınız

  14. yuce kitabımız kur*an da ALLAH bizlere buyuruyorki (zümmer*43*)ALLAH*tan başka şefaatçilermi edindiniz şeffaat vardır diyenler bu ayeti celileyi ve en*an( 51* 78*94*)secde süresi4 müddesir 48 mümin süresi 18* okuduklarına eminlermi aceba yüce RAB*BİMİZ KENDİSİNDEN başka şefaatçiler edinmememiz gerektigini ayetlerde açıklarken hangi delile dayanarak şefaatçi arıyoruz aklım almıyor hala ve hala şefaatçi var diyenler bir zahmet zümersüresi*3* ayetinide okusunlar belki ordaki konu kendilerini işaret ediyordurda farkında deillerdir ALLAH a emanetsiniz sevgi ve saygılarımla

  15. BİSMİLLAH Deki> 39:43,44 BİSMİLLAH> 20:109 bundanda anlıyoruzki şefaatin tümü ALLAH’a aittir.Yine kendi müsadesiyle hoşnut oldugu Kalem süre’sinde BİSMİLLAH> yine BİSMİLLAH> Ayetlerindede belirttiği gibi RESULULAHTAN hoşnutluluğunu bizzati belirtmiştir.Hesap gününde ALLAH CELLE CELALİHU Ayetlerdede anlaşılacağı gibi kendi müsadesiylen Peygamber efendimize tanıyacaktır. yine aklımızda bulunsun ALLAH’IN Şefaat etmediğini peygamberimizde etmez.çümkü O ALLAH’IN dışında hareket etmez.Demekki önce RABBİMİZİN Şefaati.Esselamun aleykum.

  16. Bismillahirrahmanirrahim Deki(Şefaatin tümü ALLAH’A aittir.Göklerin ve yerin hükümranlığı onundur.Sonra da ona döndürüleceksiniz)39/43-44Bismillah(o gün RAHMANIN kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez)(Taha -109)Ayetlerden de anlaşılacağı gibi şefaatlerin tümü kuşkusuz ALLAH’a aittir.Yine ayetlerden anlaşılacağı gibi izin verdiği ve hoşnut olduğu kimselerede bu hakkı verir.Kalem suresinde(kuşkusuz senin için tükenmez bir ödül vardır.Kuşkusuz sen yüce bir ahlak üzeresin)başka bir ayette(O sizin için bir hayır kulağıdır.ALLAH’A inanır ,inananlara güvenir. O siz inananlara büyük bir rahmettir.)ve bunun gibi bir çok ayette Peygamberimiz a.s dan hoşnut olduğu ayetleri vardır.Hesap gününde de şefaat hakkı tanıyacağı kimselerden biride O’nun kulu ve elçisi olan Resulullah’tır.Bu ayetlerden sonra kimki bu hakkın Resululah’a verilmeyeceğini idda ediyorsa bilsinki sapıtmışlardan olur.Çünkü dinimiz KUR’AN ve Resululah’ın sünnetidir.

  17. Kemal yazdı.
    Allah’ın şefaat etmediğine peygamberimizde etmez.
    Allah’ın şefaat edip/etmediğine peygamberimizin müdahalesi söz konusu olabilir mi?
    Allah’ın hükmü peygamberimizin onayından mı geçiyor?
    Allah kuluna şahdamarından daha yakın, kulu nerede ise Allah orada ve Allah seriül hesabtır.Kimin onayına ihtiyacı var.
    Selamlar.

  18. Allah Razı olsun kardeşimizden. şefaatle ilgili meseleleri iyi aktarmış. Acizane ben de tesbit ettilerim aktarmaya çalışayım
    05 Ağustos 2008 Salı
    AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
    Kur’an’ın temel felsefesinden biri tevhit inancını yerleştirip insanların bakış açısını bir yöne çevirip birlikteliği sağlamaktır.
    Ama Kur’an’ın dışındaki anlatılanlara baktığımız zaman sanki Allah’tan başka birçok ilahlar daha varda insanlar onların peşine gidip kendilerine kurtarıcı aramışlardır.
    Biz burada sadece Kur’an’ın bize aktardığı şefaatle ilgili ayetlerden kastedilen manayı yakalamaya çalışacağız.
    Şefaat: önce sözlük anlamına baktığımızda aracılık, araya girme, tavassut bir kimsenin bir başka kimse hakkında iyi niyet ve iyi durum konusunda kefil olmasıdır. Onun hakkında söz söyleyip affını istemesi, yakınlaştırma, yaklaştırma.
    Bu anlayış tövbe haşa Allah’ın bilmediklerini Allah’a öğretme veya Allah’ın herhangi bir konuda vermiş olduğu hükmü değiştirip ona müdahale edip, engel olma anlamındadır.
    Bugünkü toplumun veya ulemaların şefaat anlayışı genelde hep bu anlamdadır.
    Yani bir şeyhin veya kendilerine bağlı olanları aracılık yaparak cezadan kurtarması veya Allah’a müdahale ederek cezayı hafifletmesi anlamına gelmektedir.
    Allah bir kulunu cehenneme atacak peygamberler veya cemaat liderleri Allah’ın cehenneme attığı o kulunu cehennemden çıkarıp cennete atacak. Böyle inanış Kur’an’la kesinlikle bağdaşmaz.
    2/48: “ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.”
    Dünyanın ve ahretin mülkü Allah’a aittir. Hiç kimsenin bu mülkte ortaklığı yoktur. Bu dünya hayatında da ahret hayatında da yasaları Allah koyar Allah’ın karşısında bu yasaları beğenmeyip kendilerine göre yasa koymaya çalışanlar kendilerinde uluhiyetlik iddia ediyor demektir. Bunu böyle bilip takip edenler aynı suça ortaktırlar.
    Biz bunları izah ederken Kur’an daki ana çatıyı oluşturan ayetleri yakalamak kolaylaşacaktır. Diğer ayetleri konu içerisinde işlerken bu sınırlara dikkat etmek gerekmektedir.
    Şefaatin Allah tarafından bazı özel kişilere verileceğini şefaat izni verilen kişiler ancak şefaat edeceği ile ilgili büyük bir yanılgı var.
    2/255”Allah ondan başka İLAH YOK TUR. DİRİDİR KÂİMDİR ONU UYUKLAMA VE UYKU TUTMAZ GÖKLERDE VE YERDE NE VARSA HEPSİ ONUNDUR İZNİ OLMAKSIZIN ONUN KATINDA ŞEFAATTA BULUNACAK KİMDİR .? O önlerindekini ve arkalarındakini bilir (onlar ise) Dilediği kadarının dışında Onun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp kuşatamazlar Onun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır .onların korunması ona güç gelmez.o pek yücedir pek büyüktür .”
    Şimdi ayette geçen “izni olmaksızın onun katıda şefaate bulunacak kimdir” sözünden sanki Allah birilerine şefaat izni veriyor da onlar şefaat ediyorlar gibi bir anlam çıkarıyorlar. Daha öncede bahsettiğimiz gibi bir ayetin kastettiği manayı yakalayabilmek için onunla ilgili bütün ayetlerden haberdar olunması gerekir. Evet ayette bir şefaat eden birinin olduğu muhakkak ama bu ki,m şimdi kuranda onu aramaya çalışalım.
    20/108”O gün kendisinden sapma imkânı olmayan bir çağırıcıya uyacaklar rahman (olan Alla)a karşı sesler kısılmıştır.artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.”
    20/109”Ogün rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.”
    Burada Allah’ın şefaat izni verdi ği birini yakaladık gibi geliyor bana acaba bu şefaat edecek kimmiş onu bulmaya çalışalım. Eğer bu şefaat edecek kişi peygamberlerse o zaman şu ayete uygun düşmezdi.
    9/80”Sen onlar için ister bağışlama dile istersen dileme Onlar için yetmiş kere bağışlama dilesen de Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Gerçekten onların Allah’a ve elçisine karşı nankörlük etmeleri dolayısı iledir. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”
    Demek ki Ayette görüldüğü gibi Allah’ın gazaplandığı kişiye bağışlama dilemesi fayda vermiyor. Yine bir ayeti kerime daha aktaralım.
    21/28”O önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar şefaat etmezler (kendisinden ) hoşnut olunandan başka ve onlar o’nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.”
    Bu ayette de hoşnut olunan birinden söz etmektedir aslında burada şefaatle ilgili ayetlerde mesele gelip “Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu” cümlesinde toplanıp düğümleniyor .
    Şimdi şefaatle ilgili ayetlerden aktarıp onlar içerisinden kastedilen manayı yakalamaya çalışalım.
    10/3” Şüphesiz sizin rabbiniz Altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra arşa istiva eden işleri evirip çeviren Allah’tır.onun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz işte rabbiniz olan Allah budur Öyleyse ona kulluk edin.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz.”
    19/87”Rahmanın katında ahit almışlar dışında (olanlar) şefaate malik olacaklardır.”
    6/51”Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la)uyarıp korkut onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.umulur ki korkup sakınırlar.”
    32/4”Allah gökleri yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı .sonra arşa istiva etti SİZİN ONUN DIŞINDA bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? “
    10/18”Allahı bırakıp.kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler.ve bunlar bizim Allah katında bizim şefaatçilerimiz derler.
    2/254: “Ey ima edenler hiçbir alışverişin hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size rızk olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler onlar zulmedenlerdir.
    Şefaatle ilgili aktarmış olduğumuz ayetlerden de anlaşıldığı gibi , Allah ahiret hayatında hiç kimsenin hiç kimseye şefaat edemeyeceğini ancak kişinin kendi yapmış olduğu güzel ameller onun şefaatçisi olacağı anlayışı daha doğru olur kanaatindeyim.
    17/13: “Biz her insanın kuşunu (işlediklerini yaptıklarını) kendi boynuna malzemeleri verende o doladık..Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız .
    17/14:”Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.”
    Allah Kur’an’da “ dilediğimi saptırım dilediğimi hidayete getiririm “ derken sapmanın ve hidayete gelmenin yollarını açan o Doğruya ve yanlışa gidebilecek malzemeleri veren de O İşte Allah kişinin özgür iradesiyle doğru yolda yürüyenlere Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu ifadesini kullanıyor. Bu Kur’an’ın anlatım sanatıdır.
    Öyle ise Allah’ın izin verdiği ifadesi kişinin kendi amellerinin ahret aleminde karşısına dikilip onu kurtaran, onun şefaatçisi olacaktır. O zaman diyebiliriz ki kişinin kendi amelinin dışında kendisine yardımcı olacak ve kendisine şefaat etmesi için izin verilecek hiçbir güç ve kurtarıcı olmayacaktır.
    Gönderen Ali Rıza Borazan zaman: 00:31
    0 yorum:

    Yorum Gönder
    Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa
    Kaydol: Kayıt Yorumları (Atom)
    Hakkımda
    Fotoğrafım

    Ali Rıza Borazan

    Profilimin tamamını görüntüle
    Kuran’ın Anlaşılmasına Doğru

    * ▼ 2008 (38)
    o ▼ Temmuz (8)
    + Önsöz
    + Kur’an’daki Ayetleri Anlama Metodu
    + METNİ ARAPÇA OLAN KUR’AN’IN KORUNMASI
    + Kur’an’ın Yabancı Dillere Tercüme Edilmesi
    + Edebi Bir Sanat Eseri Olan Kur’an’da Ki Ayetlerin …
    + Peygamberler Arasında Ayrım Yok
    + MUCİZELER ALLAH KATINDADIR
    + ALLAH SÖYLEDİĞİNE MUHALEFET ETMEZ.
    o ► Ağustos (17)
    + AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
    + KUR’AN DAKİ AYETLERİN KUR’ANDAKİ AYETLERLE AÇIKLAN…
    + ADEM
    + İNSANI MEYDANA GETİREN ANA PARÇALAR
    + MELEKLER VE İNSANLAR
    + ŞEYTAN
    + CİN
    + NUH TUFANI
    + EBABİL KUŞLARI OLAYI
    + SALİH PEYGAMBERİN DEVESİ
    + SIĞIR KESME OLAYI
    + Sığır Kesme Olayını, Beraberce Düşünüp, Anlatmak İ…
    + SAMİRİNİN ÖNDERLĞİNDE HALKIN SAPMASI
    + KAFİR VE MÜNAFIK
    + HZ İSA PEYGAMBER BABASIZ DEĞİLDİR
    + HZ. İSA’NIN BABASI ZEKERİYA PEYGAMBERDİR
    + HAZRETİ İSA PEYGAMBER ÖLDÜ
    o ► Eylül (10)
    + KUR’ANDA GEÇEN ASHAB-I KEHF OLAYI
    + KUR’ANA GÖRE PEYGAMBERLERİN YERİ VE KONUMU
    + PEYGAMBERLİK VE KUR AN DAKİ TANIMI
    + PEYGAMBERLERE VAHİY NASIL GELİR
    + EHLİ KİTAP VE KAFİRLARLE EVLENMEK HARAMDIR
    + İNSANLARIN İLK ÇOĞALMASI ADEM VE HAVADAN DEĞİLDİR….
    + TALAK (BOŞANMA)
    + TALAK (BOŞANMA)
    + Nikah: nasıl; Müslüman olan bir erkeğin,Dünya hay…
    + Nikah: nasıl; Müslüman olan bir erkeğin,Dünya haya…
    o ► Ekim (1)
    + KUR’AN VE SÜNNET
    o ► Kasım (2)
    + ÖZGEÇMİŞİM
    + KUR’AN’IN EVRENSEL MESAJI

    * ► 2009 (8)
    o ► Ocak (2)
    + KÖLE VE CARİYE KAVRAMI
    + CARİYELER MÜSLÜMAN ERKEKLERİN TASARRUFUNDADIR
    o ► Şubat (3)
    + GERÇEK ANLAMINDAKİ ÖLÜYÜ HAZRETİ İSA DİRİLTEMEZ
    + KABİR AZABI
    + HAZRETİ MUSANIN DENİZİ YARMA OLAYI NASIL OLDU
    o ► Mart (3)
    + KADER
    + EVLİ ERKEKLERİN KADINLARINA DAYAK ATMASINI KURAN Y…
    + KURANDA GEÇEN HARUT VE MARUT NEDİR

  19. Ağustos 2008 Salı
    AHİRET ALEMİNDE ŞEFAAT OLAYI YOK
    RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA
    Kur’an’ın temel felsefesinden biri tevhit inancını yerleştirip insanların bakış açısını bir yöne çevirip birlikteliği sağlamaktır.
    Ama Kur’an’ın dışındaki anlatılanlara baktığımız zaman sanki Allah’tan başka birçok ilahlar daha var da insanlar onların peşine gidip kendilerine kurtarıcı aramışlardır.
    Biz burada sadece Kur’an’ın bize aktardığı şefaatle ilgili ayetlerden kastedilen manayı yakalamaya çalışacağız İnşallah.
    Şefaat: önce sözlük anlamına baktığımızda aracılık, araya girme, tavassut bir kimsenin bir başka kimse hakkında iyi niyet ve iyi durum konusunda kefil olmasıdır. Onun hakkında söz söyleyip affını istemesi, yakınlaştırma, yaklaştırma.
    Bu anlayış tövbe haşa Allah’ın bilmediklerini Allah’a öğretme veya Allah’ın herhangi bir konuda vermiş olduğu hükmü değiştirip ona müdahale edip, engel olma anlamındadır.
    Bugünkü toplumun veya ulemaların şefaat anlayışı genelde hep bu anlamdadır.
    Yani bir şeyhin veya kendilerine bağlı olanları aracılık yaparak cezadan kurtarması veya Allah’a müdahale ederek cezayı hafifletmesi anlamına gelmektedir.
    Allah bir kulunu cehenneme atacak peygamberler veya cemaat liderleri Allah’ın cehenneme attığı o kulunu cehennemden çıkarıp cennete atacak. Böyle inanış Kur’an’la kesinlikle bağdaşmaz.
    2/48: “ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.”
    Dünyanın ve ahretin mülkü Allah’a aittir. Hiç kimsenin bu mülkte ortaklığı yoktur. Bu dünya hayatında da ahret hayatında da yasaları Allah koyar Allah’ın karşısında bu yasaları beğenmeyip kendilerine göre yasa koymaya çalışanlar kendilerinde uluhiyetlik iddia ediyor demektir. Bunu böyle bilip takip edenler aynı suça ortaktırlar.
    Biz bunları izah ederken Kur’an daki ana çatıyı oluşturan ayetleri yakalamak Doğru anlayışı kolaylaştıracaktır. Diğer ayetleri konu içerisinde işlerken bu sınırlara dikkat etmek gerekmektedir.
    Şefaatin Allah tarafından bazı özel kişilere verileceğini şefaat izni verilen kişiler ancak şefaat edeceği ile ilgili büyük bir yanılgı var ortada.
    2/255- Allah… O’ndan başka İlah yoktur. Diridir, Kaimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun Katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek Yücedir, pek büyüktür.
    Şimdi ayette geçen “izni olmaksızın onun katıda şefaate bulunacak kimdir” sözünden sanki Allah birilerine şefaat izni veriyor da onlar şefaat ediyorlar gibi bir anlam çıkarıyorlar. Daha öncede bahsettiğimiz gibi bir ayetin kastettiği manayı yakalayabilmek için onunla ilgili bütün ayetlerden haberdar olunması gerekir. Evet ayette bir şefaat eden birinin olduğu muhakkak ama bu kim şimdi kuranda onu aramaya çalışalım.
    20/108”O gün kendisinden sapma imkânı olmayan bir çağırıcıya uyacaklar rahman (olan Alla)a karşı sesler kısılmıştır.artık bir hırıltıdan başka bir şey işitemezsin.”
    20/109”Ogün rahman olan Allah’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.”
    Burada Allah’ın şefaat izni verdiği birini yakaladık gibi geliyor bana acaba bu şefaat edecek kimmiş onu bulmaya çalışalım. Eğer bu şefaat edecek kişi peygamberlerse o zaman şu ayete uygun düşmezdi.
    9/80”Sen onlar için ister bağışlama dile istersen dileme Onlar için yetmiş kere bağışlama dilesen de Allah onları kesinlikle bağışlamaz. Gerçekten onların Allah’a ve elçisine karşı nankörlük etmeleri dolayısı iledir. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.”
    Demek ki Ayette görüldüğü gibi Allah’ın gazaplandığı kişiye bağışlama dilemesi peygamber olsa da fayda vermiyor. Yine bir ayeti kerime daha aktaralım.
    21/28”O önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar şefaat etmezler (kendisinden ) hoşnut olunandan başka ve onlar o’nun haşmetinden içleri titremekte olanlardır.”
    Bu ayette de hoşnut olunan birinden söz etmektedir aslında burada şefaatle ilgili ayetlerde mesele gelip “Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu” cümlesinde toplanıp düğümlenmektedir.
    Şimdi şefaatle ilgili ayetlerden aktarıp onlar içerisinden kastedilen manayı yakalamaya çalışalım.
    10/3” Şüphesiz sizin rabbiniz Altı günde gökleri ve yeri yaratan sonra arşa istiva eden işleri evirip çeviren Allah’tır.onun izni olmadıktan sonra hiç kimse şefaatçi olamaz işte rabbiniz olan Allah budur Öyleyse ona kulluk edin.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz.”
    19/87”Rahmanın katında ahit almışlar dışında (olanlar) şefaate malik olmayacaklardır.”
    6/51”Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la)uyarıp korkut onlar için ondan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri.umulur ki korkup sakınırlar.”
    32/4”Allah gökleri yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı .sonra arşa istiva etti sizin onun dışında bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur.Yinede öğüt alıp düşünmeyecek misiniz? “
    10/18”Allahı bırakıp.kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler.ve bunlar bizim Allah katında bizim şefaatçilerimiz derler.
    2/254: “Ey ima edenler hiçbir alışverişin hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel size rızk olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler onlar zulmedenlerdir.
    Şefaatle ilgili aktarmış olduğumuz ayetlerden de anlaşıldığı gibi , Allah ahiret hayatında hiç kimsenin hiç kimseye şefaat edemeyeceğini ancak kişinin kendi yapmış olduğu güzel ameller onun şefaatçisi olacağı anlayışı daha doğru olur kanaatindeyim.
    17/13: “Biz her insanın kuşunu (işlediklerini yaptıklarını) kendi boynuna doladık..Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız .
    17/14:”Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin hesap sorucu olarak sana yeter.”
    Allah Kur’an’da “ dilediğimi saptırım dilediğimi hidayete getiririm “ derken sapmanın ve hidayete gelmenin yollarını açan o Doğruya ve yanlışa gidebilecek malzemeleri veren de O İşte Allah kişinin özgür iradesiyle doğru yolda yürüyenlere Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu ifadesini kullanıyor. Bu Kur’an’ın anlatım sanatıdır.
    Öyle ise Allah’ın izin verdiği ifadesi kişinin kendi amellerinin ahret aleminde karşısına dikilip onu kurtaran, onun şefaatçisi olacaktır. O zaman diyebiliriz ki kişinin kendi amelinin dışında kendisine yardımcı olacak ve kendisine şefaat etmesi için izin verilecek hiç bir güç ve kurtarıcı olmayacaktır.
    Gönderen Ali Rıza Borazan

  20. ali bey sevgili peygamberimize yüce RABBİM SEN ELÇİSİN ONLARI İMANA GETİRMEK SENN İŞİN DİYOR ALİ İMRAN 7 DEKİ RABBİMİN DEDİGİ KİŞİLER SANIRIM ŞEFAATE AMİN DİYENLERDİR MÜTEŞABİH BİR AYETİN PEŞİNE DÜŞÜP MUHKEM AYETLERİ TERK EDENLER KENDİLERİNE YAZIK EDİYORLAR AMA FARKINDA DEYİLLER RABBİM YUNUS SÜRESİ (18) BENİM YERDE VE GÖKTE BİLMEDİGİMİMİ HAVER VERİYOSUNUZ DİYOR SİZ MAAŞALLAH İZNENE GEREK KALMAMIŞ İZİN SONU KİMLER OLACAGINI SIRALAMIŞINIZ EVLİYA EMBİYE ŞEYH HOCA UÇAN KAÇAN NE VARSA HEPSİ ŞEFAAT EDİYOR SİZDE BAKARA 254 ALTINI ÇİZMEK İSTİYORUM HİÇBİR ŞEFAATİN OLMADIGI GÜN BUYURUYOR YÜCE RABBİMİZ BU AYETDE HİÇ BİR ŞEFAAT DEN NE ANLIYORSUNUZ ZÜMMER 43 DE ALLAH tan başka şefaatçilermi edindiniz derken ne cevap vereceksiniz merak ediyoruminancı KURAN olan bir müsliman bundan hesaba çekilecegini bilmesi gerekir rabbim zuhruf 44 de hesaba çekilecegimizi bize bildirmişken
    dahsı ankebut51 inci ayetde RABBİM BUYURUYORKİ KURAN size kitap olarak yetmiyormu ve dahası KURANI anlamadık anlamayız diyenler içinde kiyame süresi 19 ayetde onu açıklamak bizedir buyuruyor enam süresi 38 de KURANDA HİÇBİRŞEYİ EKSİK BIRAKMADIK DERKEN SİZ NEYİ EKSİK BULDUNUZDA KURAN DIŞINDAN KAYNAK ARIYOSUNUZ ?

  21. peygamberler ve alimler şefaat ederler fakat ALLAH izin verirse ki ALLAH ona uyan kullarını çok sever dualarını daha çabuk kabul eder inşallah şefaatlerinide kabul eder ALLAH rahmandır rahimdir gaffardır

  22. (Peygamberlerin ve bizim Peygamberimizin müminlerin günahkârlarına ve büyük günah işleyenlere şefaat etmeleri haktır.) Bu konuda şöyle bir hadis rivayet edilmiştir:

    «Benim şefaatim, Ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.» (Tirmizî, Kıyame 11; İbn Mace, Zühd/37.)

    (Bu hadisi, İmam Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvud, Ibn Hıbban ve Hâkim Enes’den rivayet etmişlerdir. Hâkim Câbir’den, Taberanî İbn Abbas’tan, Hatîb İbn Ömer’den ve Ka’b b. Uceyr’den rivayet etmişlerdir.)

    Şefaatin varlığına aşağıdaki âyet-i kerîmeler de delâlet etmektedir:

    «Bir de kendi günahına ve mümin erkeklerle mümine kadınlar için mağfiret dile.» ( Muhammed, 47/19.)

    «Fakat onlara, şefaatçılann şefaati fayda vermez.» (Müdessir, 74/48.) Bu âyetin manası, müminlere şefaatin fayda vereceğidir. Çünkü kâfirlere şefaatin fayda vermeyeceğini beyan ediyor.

    Meleklerin şefaatına ait şu âyet-i Kerîme delil olabilir.

    «O gün Cebrail ve melekler, saf halinde duracaklar. Rahmanın kendisine izin verip de doğruyu söylemiş olandan başkalan bir kelime bile söyleyemiyecekler.» (Sebe, 78/38.)

    Peygamberlerin ve meleklerin şefaati hak olduğu gibi, velilerin, âlimlerin, şehidlerin, fakirlerin ve belâlara karşı sabreden müminlerin ölmüş küçük çocuklarının şefaatlan da haktır.

    İmam Âzam «el-Vasıyye» adlı kitabında şöyle diyor: «Büyük günah işlemiş olsa da Cennet ehlinden olan herkese, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın şefaati haktır.»

    Bu sözlerden anlaşılan şudur: Şefaat, yalnız büyük günah işleyenlere mahsus değildir. Hz. Peygamber aleyhisselâm, bütün ümmetinin bütün sıkıntılarını gidericidir ve rahmet peygamberidir. Hz. Peygamber’in çeşitli şekillerde şefaat edeceği sabittir. Bu makam onu izah etmeğe yetmez. «Akâid-i Nesefîye»de şöyle deniliyor: «Hadislerden istifade edildiğine göre, büyük günah işleyenler hakkında Hz. Peygamberin ve ümmetinin hayırlılarının şefaatları sabittir. Mutezile bu meseleye de muhalif olup ancak müminlerin derecelerinin yükseltilmesi için şefaat edilebileceği görüşündedirler.” (İmam-ı Azam Fıkh-ı Ekber-Aliyyü’l Kari Şerhi, sh:175-176)

    Bütün Ehl-i sünnet âlimleri, ittifakla, hepsi şefaati kabul etmişlerdir. Sadece nakilden çok akla tâbi olan Mutezile denilen sapık bir fırka ve Vehhabiler şefaati inkâr etmiştir.

    Yeni türedi bazı yazarlar da Peygamber efendimize düşmanlık ederek, “Kur’anı getirmekle onun vazifesi bitmiştir. Kimseye faydası olmaz, şefaat edemez” diyorlar. Onun, âlemlere rahmet olarak geldiğini kabul etmiyorlar, Mutezileye, Vehhabilere inanıyorlar da, şefaatin hak olduğunu bildiren âyet ve hadisleri inkâr ediyorlar.

    Halbuki Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

    (Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]

    (Peygamberin verdiğini alın, yasak ettiğinden sakının!) [Haşr 7]

    (De ki; “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”) [Al-i İmran 31]

    {Bu âyet-i kerime gelince, münafıklar, “Muhammed kendisine tapılmasını istiyor” dediler. [Şimdiki mezhepsizler de, “Peygamber, Allah’tan üstün tutuluyor” diyorlar.] Bunun üzerine aşağıdaki âyet-i kerime inmiştir. (Şifa-i şerif)}
    (De ki; “Allah’a ve Peygambere itaat edin! [İtaat etmeyip] yüz çeviren [kâfir olur] Elbette Allahü teâlâ kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]

    (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]

    (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]

    (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]

    (Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]

    (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]

    (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]

    (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]

    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]

    Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, (Peygamberler, âlimler, şehidler gibi) ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.

    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.

    Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.
    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Artık şefaat edicilerin [Peygamberlerin, meleklerin, salihlerin, şehidlerin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]

    (O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]

    (Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.

    (Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]

    (Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]

    (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]

    (Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]

    Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.

  23. ŞEFAATİ İNKAR EDENLERİN DELİLLERİ NASIL?

    Delilleri yoktur. Misyonerler ile onların oyununa gelenler, kâfirlere şefaat olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini bildiren âyetleri ele alıp, (Peygamber de, melek de şefaat edemez) diyorlar. Kâfirlere şefaat yok demek, müminlere şefaat yok demek değildir. Şefaatin hak olduğu âyet ve hadislerle sabittir.

    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]

    (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
    (Bu iki âyette ancak Rahmanın izin verdikleri şefaat eder deniyor.)

    (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik edenler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
    (Putlar şefaat edemez, ama ehl-i hak şefaat eder deniyor.)

    (Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
    (Burada da ancak Allah’ın izin verdikleri şefaat eder deniyor.)

    (Onlar, Onun [Allah’ın] rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]
    (Şefaat yetkisine sahip olanlar bile, ancak Allah’ın hoşnut olduklarına şefaat edebilirler. Yoksa kâfirlere şefaat edilmez.)

    (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
    (Melekler de ancak, Allah’ın hoşnut olduğuna şefaat edebiliyor.)

    (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bekara 255]

    (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]

    (Allah, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez, şefaati fayda vermez.) [Sebe 23]
    (Bu üç âyet de ancak şefaatin Allah’ın iznine bağlı olduğunu gösteriyor.)

    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]
    (Demek ki şefaat çeşidi de, şefaat ediciler de çoktur.)

    (Şefaat edicilerin [Peygamber, melek v.s.nin] şefaati, onlara [kâfirlere] fayda vermez.) [Müddesir 48]
    (Demek ki şefaat sadece günahkâr müminleredir, kâfirlere şefaat yoktur.)

    (O gün zalimler [kâfirler] için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
    (Zalimlere şefaat yok deniliyor, müminlere denmiyor. Kâfirler için dost ve şefaatçi yok demek, Müminler için dost ve şefaatçi var demektir. Mesela meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. [Mümin suresi 7,8,9] Meleklerin duası elbette kabul olur.)

    Bütün müfessirler, muhaddisler ve fakihler gibi, dört mezhep imamı da şefaatin hak olduğunu bildirmiştir. Âlimlerin en büyüğü olan İmam-ı a’zam hazretleri de, (Peygamberler, âlimler ve salihler, günahkâr müminlere şefaat edecektir) buyurdu. (Fıkh-ı ekber)

  24. -İNSANIN KEDİSİ İSTEMEDİKÇE ALLAH HİDAYET VERMEZ SAPTIRMAZ VE BAĞIŞLAMAZ
    284- Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah, her şeye güç yetirendir.
    İslam toplumlarında yanlış anlaşılan konulardan birisi de Allah insanın yapmış olduğu yanlış ve büyük günahları dilerse bağışlar dilerse Gazaplandırır anlayışıdır. Dünya hayatında insanlar arasında Allah’ın birilerine aşırı sevgi beslemesi veya birilerine aşırı nefret etmesi diye bir şey yoktur. Allah katında insan olarak herkes eşittir. Kişilerin Allah yanındaki değeri onun takva derecesine göre ölçülür.
    Öyleyse insanlar arasından birisine gel kulum seni saptırıyorum birine de gel Kulum seni hidayete getiriyorum ve ya bağışlıyorum demesi düşünülemez. Öyleyse ayetin kastetmek istediği mana nedir.? Onu araştıralım.
    Bilindiği gibi Allah aklı olan ve akıl baliğ çağına ermiş olanları bunaklık veya ölüm anına kadar denemeye tabi tutmaktadır.
    67/2- O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.
    Bütün psikolok ve pisikiyatristlerin söyledikleri gibi İnsanın ana çatısını oluşturan ve denenmesinin asıl sebebi olan insana iki değişik seslerin gelmesidir. Birisi takvadan gelen ses diğeri de fısk ve fücurdan gelen sestir. Şems suresinde bakınız kuran nasıl anlatmaktadır
    91/7- Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’,
    91/8- Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
    91/9- Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
    91/10- Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır.
    İşte kuranda geçen Fücur ve ondan sakınma olayı sadece ve sadece insan oğluna ait bir olgudur. Bunu her aklı olan insan kendisini dinlediği zaman bu farklı seslerin olaylar karşısında kendisine geldiğini hisseder. O zaman Allah insana aklını takvasını ve fıskını veriyor. Ve yol gösterici olarak peygamberler. Kitaplar da gönderiyor.Ve önüne bu yollardan hangisini seçerse. Ona yönelmek ve o yolda ilerlemek için melekleri de veriyor. Üstelik hangi yola giderse sonucunda başına gelebilecekleri de öğretiyor. Sonucuna katlanmak koşulu ile kişiyi özgür iradesiyle baş başa bırakıyor.
    76/3- Biz ona yolu gösterdik; (artık o,) ya şükredici olur ya da nankör.
    41/40- Bizim ayetlerimiz konusunda çarpıtma yapanlar, Bize gizli kalmazlar. Öyleyse ateşin içine bırakılan mı daha hayırlıdır yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Siz dilediğinizi yapın. Çünkü O yaptıklarınızı gerçekten görendir.
    İşte bu kadar ayrıntılarla insanlara her şeyi açıkladıktan sonra kişilerin seçmiş oldukları Yola Dünya hayatında kesinlikle Allah özel bir müdahalede bulunmuyor. Hatta inanan ve Salih amel işleyenlerin güç ve iktidar sahibi olduklarında Ayrı ayrı dinden olanları kendi dinlerini yaşamaları için imkan ve zemin hazırlamalarını istenmiştir.
    4/75-Hem size ne oluyor da Allah yolunda ve: “Ey bizim Rabbimiz, bizleri halkı zalim olan bu memleketten çıkar, tarafından bize bir sahip gönder ve yine tarafından bize bir yardımcı gönder.” diye yalvarıp duran o ezilmiş erkekler, kadınlar ve yavrular uğrunda çarpışmıyorsunuz?
    Kuranda geçen saptırma, hidayete getirme ve bağışlama ifadeleri kişinin kendi seçmiş olduğu ve kendi elinden olan kaderi ile ilgilidir. Bu olayı Başımdan geçen bir anı ile açıklamaya çalışayım. Lise yıllarında matematik dersinden yazılı imtihan olmuş idik. Öğretmen yazılı kâğıtlarını okumaya başladığında arkadaşın bir tanesi kalktı. Öğretmenim bana notu az vermişsin dediğinde ,öğretmen de Hayır evladım ben sana notu az vermedim sen az aldın dedi. Hakikaten bakıldığı zaman öğretmenin dediği çok doğru ve adilane bir söz idi. Öğrenci eğer verilmiş olan soruları tam olarak yapmış olsaydı Adilane görev yapan bir öğretmen için tam not vermekti. Öğretmen ancak öğrencin verdiği cevap kadar not vermiş. Bu anlayışı Kuranda bununla ilgili bir ayetle mukayese ettiğimizde tıpatıp uyuşuyordu
    17/13-Her insanın da kuşunu (nasibini) boynunda kendine takmışızdır. Onun önüne kıyamet günü kendisini şöyle karşılayacak açık bir kitap çıkarırız:
    Her insan dünya hayatında neler yapmışsa onların yapmış oldukları iyi veya kötü olan davranışları kalplerinden geçenler de dahil olmak üzere Kayıt altına alınacaktır. Dünya hayatı Allahın Adalet dağıttığı yer değil dünya hayatı. Allahın insanlara adaletli davranmayı emrettiği yerdir.
    4/135-Ey iman edenler, hak ölçülerle hareket edip adaleti yerine getirmeye uğraşan hakimler,Allah için şahitlik yapan kişiler olunuz. Gerek kendileriniz veya ana-babanız yahut en yakınlarınız aleyhine olsun; gerek zengin, gerek fakir olsun. Çünkü Allah, ikisinden de önceliklidir. Bundan dolayı adaletten uzaklaşıp da nefsinize uymayın. Şahitlik yaparken dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
    Eğer dünya hayatında her varlık eşit olarak yaratılmış olsaydı insanlar arasında ve doğada bir iletişim meydana gelmezdi İletişimi ve etkileşimi meydana getiren farklı yaratılışlarıdır. Rüzgarı meydana getiren sıcak ve soğuk farklılığıdır. Eğer her yerde soğuk veya her yerde sıcak hava olmuş olsaydı. Rüzgar meydana gelmezdi Sıcak ve soğuk havanın yer değiştirme sonucunda rüzgar meydana gelmektedir. Erkek organ veya dişi organ olmamış olsaydı üreme meydana gelmezdi. Akıllı insan veya daha az akıllı insan olmamış olsaydı veya zengin ve fakir diye insanlarda farklılıklar olmamış olsaydı insanlar arasında iletişim olayı olmazdı Bunlar hep Allahın ayetlerindendir. Zengin olmak güçlü olmak akıllı olmak bir avantaj gibi görülse de bunlar Dünya hayatının çekici süslerinden başkası değildir. Eğer güçlü olanlar zayıf olanların haklarını koruyup onlara zulüm yapmazlarsa. Allahın onlara teslim ettiği emanetlere gereği gibi sahip çıkıp korurlarsa Allah katında değerleri vardır. Bilindiği gibi. Dünya hayatında herkes tiyatrodaki aktör ve aktiristlerin yüklendiği rol gibi rol üstlenmektedirler İşte bu rolleri kim Allahın tarif ettiği gibi oynayabilirse odur kazançlı olan. Kuranı Anlayıp da gerçek yaratılış gayesini kavrayabilen akıl sahipleri Dünya hayatında bolluk ve güllük gülistanlık içinde bir hayat yaşamaktansa o bolluk ona hantallık getirip ahiret hayatında ebedi bir cehenneme yuvarlanacağına. Fakir veya sıkıntı çekerek her zaman Allahın sofrasından uzaklaşmadan kısacık dünyadaki hayatının sıkıntılı ve azap içinde geçmesini yeğler ve sefayı ebedi bir ahiret hayatında cennete saklardı. İşte dünya hayatı değişik türde farklı yaratılışlarda olan insanların imtihana tabi tutulduğu yerdir. Allah insanların biri birlerine müdahalesi hariç özel bir müdahalede bulunmamaktadır.
    22/40-Onlar: “Rabbimiz Allah’tır.” demelerinden başka hiçbir haklı gerekçe olmaksızın yurtlarından çıkarıldılar. Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi, şüphesiz manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler yıkılıp giderdi. Elbette Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlü, çok izzetlidir.
    Ayetten de anlaşıldığı gibi İnsanlar biri birini yanlışlık yapmaktan engelliyorlar veya yanlışlığı insanlar biri birlerine yapıyorlar. Yoksa Allah insanlar yanlış yaptıkları zaman evrene koyduğu kurallara uymamanın sonucunda başına gelen belalar hariç İnsanları dünya hayatında cezalandırılmıyor.Evrenin yasalarında. Denize gireceksen yüzmek bileceksin diyor eğer yüzmek bilmezse deniz onu boğar. Ateşin içerisine kendini atmayacaksın diyor. Eğer insan kendisini ateşe atarsa ateş onu yakar. Veya içkinin insana zarar verdiğini söylüyor eğer içerse başına sarhoşluklardan dolayı bir çok belalar gelmesi gibi Dünya hayatında evrenin kurallarına uymamanın cezasını dünya hayatında çekmektedir. Ama Allaha ve onun göndermiş olduğu peygamber ve kitaplara inanıp Salih amel işleyenler yasalara uydukları sürece hem dünya hayatında hem de ahiret aleminde mutsuz olmayacaklardır.
    İşte İnsanlardan Allahın bağışladığı ve hidayete getirip saptırdığı dünya hayatında oluşmaktadır. Kişilerin denenmesi, bunaklık ve ölüm geldi mi Artık Onun Hakkında Karar verilip bitmiştir. Karnesi elindedir.Ahiret hayatında o karne değişikliğe uğratılmayacaktır. Cennette dereceler ve mükafatlar o karneye göredir Cehannem de de cezalar ve dereceler de o karneye göredir.
    Dünya hayatında insanların özgür iradelerinin seçmesi sonucunda Yönünü nereye çevirirse kişilerin o yolda göstermiş oldukları performans onların gidiş yönündeki hidayete getirme bağışlama ve saptırmanın asıl nüvesini oluşturmaktadır.Her insanın kendi yaşamında da bunları hissettiği gibi iyiliğe doğu attığı her adım , Onu daha çok iyilik yapmaya, Kötülüğe doğru attığı her adım da onu daha çok kötülük yapmaya sürüklemesi gibi. İşte insandaki nefsi arındırma veya fıskın boyunduruğuna girerek, onu felakete götürmek insansın kendi elindedir.
    4/115- Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!.
    4/137- Gerçek şu, iman edip sonra inkara sapanlar, sonra yine iman edip sonra inkara sapanlar sonra da inkarları artanlar… Allah onları bağışlayacak değildir, onları doğru yola da iletecek değildir.
    Ayetlerden anlaşıldığı gibi, yukarda ki birinci yazılan ayette kişi yolu biliyor doğru ve yanlış ortada, seçme hakkı kendisinin. Alttaki ayette kişi yolların hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğunu bildikten sonra yine de yanlışı seçip başına bu seçmiş olduğu yanlıştan dolayı başına gelecek olan felaketlerden kendisi sorumludur. İmanda tatmin bulmuş ve onun hazzını tatmış olan bir kişi bunu bırakıp da küfre sapar ve nefsinin vesveselerine kanarak, yanlışı seçerse Allah onu doğruya gelip bir sefer daha fırsat tanıyor İmanda tatmin bularak ikinci bir sefer yine bağışlanıyor. Ve bundan sonra tekrar küfre girip ve küfür artarsa artık o yalama yapmış bir civatanın işlev görmediği gibi işe yaramaz bir hal alıyor. Allah artık onun la bir daha ilgilenmiyor Bunun Adıda. Kuranda Helak olmayı tanımlamış oluyor.
    Allah İnsanlara iki Yol Göstermiştir. Onu Öyle donanımlı bir hale getirmiş ki Her şeyden haberdar. Elbette gösterilmiş olan bu iki yolda kişilik ve kimliğini koymuş olan insanlar için meşakkatler vardır. Bir defa inanan bir kişi için daha çok meşakkat vardır. Kuran buna sarp yokuş diyor. Kazandığı malları zorda kalan ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşma, kendi bulunmuş olduğu dini elinden almak isteyenlerle savaşma, hastalık be başına gerek insanlar tarafından gerekse kendi elinde olmadan başına gelen belalara sabır göstererek. Katlanma bunlardan birkaçıdır. İşte dünya hayatında ebedi bir cennetin, sahibi olabilmek için bazı güçlüklere karşı direnmek,ve elini taşın altına koymak gerekir. Terlemeden ekmek sahibi olunmaz, yorulmadan servet ve rahatlığa kavuşulmaz. Gözümüzü etrafa çevirip baktığımız zaman, o ilerlemiş ilimde teknolojide ileri gitmiş insanlar öyle kolay o mevkilere gelmemişlerdir. Uzun uğraş çaba ve kendilerini o konuya konsan tire ederek ulaşmışlardır. Yoksa Allah onlara imtiyazda bulunmamıştır. İşte Kuranda Geçen isteyene istediğinden verilmesi, Onu Anlatmaktadır.
    17/18- Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider.
    17/19- Kim de ahireti ister ve bir mü’min olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır.
    17/20- Hepsine, onlara da, bunlara da Rabbinin ihsanından ‘arttırarak-veririz.’ Rabbinin ihsanı kesilmiş değildir
    Yani Allah bazılarına saptırma eğilimi verip bazılarına hidayete eğilimi vermemiştir.kişilerin kendi istekleri doğrultusunda bunları vermektedir.
    Öyleyse Sonuç Olarak bu kadar bilgi ve incelemelerden sonra Açık Yüreklilikle diyebiliriz ki, Kişi kendi istemedikçe Allah Kimseyi hidayete getirmez, Kendi istemedikçe Kimseyi saptırmaz. Kendisi bağışlanma istemedikçe kimseyi bağışlamaz. Bunlar dünya hayatında ölmeden önce yapılması gerekenlerdir Ölünce zaten artık hüküm ferman verilmiş. söz değişikliğe uğratılmayacaktır. Kimse Allah’a Belki Bağışlar diye Ümit etmesin Allah birini bağışlar birini Bağışlamazsa. O Allahın adalet sıfatıyla uyum sağlamaz.

    .
    Gönderen Ali Rıza Borazan

  25. MELEK ,İBLİS ŞEYTAN
    Kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği anlaşılamazsa, Onunla ilgili ayetler ve konular da anlaşılmaz. Önce Yılarca kuranda geçen kelimelerin ne anlama geldiği, kuranın dışındaki yerlerde aranmış, ve bulunamayınca da yanlış din ve yanlış yaşam ortaya çıkmıştır. Önce kelimeleri kuranda arayarak ne anlama geldiğini doğru bir şekilde anlayabilirsek, artık onları anlamak kolaylaşacaktır. Kuranda, Ali Bulaç beyin tercümesine baktığımız zaman, 93 Yerde melek, 84 yerde şeytan,12 yerde de iblis kelimesi geçmektedir. Şunu iyi bilmek gerekir ki Kuranda geçen hiç bir kelime hiç bir kelimenin yerine kullanılmamıştır. Bir kelime başka cümleler içinde başka şeyleri ifade etmek için kullanılmış ama kesinlikle aynı kelime başka kelimenin yerine kullanılmamıştır. Şeytan ile iblis kelimesinin ne anlama geldiğini ve aralarında fark olup olmadığını sorduğum zaman bunları tanımlayan bir tanesine rastlayamadım.
    Şimdi genel olarak, melek, iblis, şeytan ve bununla ilgili âdem, eşi takva cennet cehennem kelimeleri mutlaka geçecektir. bir bütünlük içerisinde işleyerek onların ne anlama geldiğini kurandan anlayarak ispatlamaya çalışalım.

    2/30- Hani Rabbin meleklere: “Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim” demişti. Onlar da: “Biz Seni şükrünle yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?” dediler. (Allah:) “Şüphesiz sizin bilmediğinizi Ben bilirim” dedi.
    Bu Ayet üzerinde derin detaylı bir şekilde düşündüğümüz zaman, Kainatta İki Ana çatıyı oluşturan varlık olduğu anlaşılıyor. Birisi kâinata hâkim olan ve halife adıyla kâinattaki bütün varlıklara hükmedebilen, secde edilmeye layık görülen Âdemoğludur. Diğer yaratılan varlıklar ise İnsanın fiziki yapısı iblis de dâhil olmak üzere Allahın insanların dışında yaratılmış olan bütün varlıklarındır yani meleklerdir.
    76/1- Gerçek şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer bir şey değilken, uzun zamanlardan (dehr) bir süre (hin) gelip-geçti.
    11/7- O’nun arşı su üzerinde iken amel bakımından hanginizin daha iyi olduğunu denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur. Andolsun onlara: “Gerçekten siz, ölümden sonra yine diriltileceksiniz” dersen, inkâr edenler mutlaka: “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” derler.
    Allah kâinatı, bu günkü bilim adamlarının anlattıklarına göre yaratılalıdan bu yana on beş milyar yıl geçtiği tahmin edilmektedir. İşte Allah kâinatta insanoğlunun Yaşayabileceği ortamı hazırlayarak ve kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlunun hizmetine sunarak onları denemeye tabi tutmak için emrine amade kılmaktadır. Yani Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkları insanoğlu için yarattığını söylüyor.
    45/13- Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.
    Allah insanları yaratmadan önce insanoğlunun yaşayabileceği ortamı hazırlayarak, Yerleri Gökleri hayvanları bitkileri suyu yaratarak insanoğlunun emrine amade kılmıştır. Dilediği gibi özgür olarak düşünme ve yaşama hakkı ona aittir. Ama İnsanları ve insanların emrine amade kıldığı bütün varlıkları da yaratan bir varlık olduğunu düşünmesi için onu diğer varlıklardan ayırarak, farklılık vererek, kendisini tanımasını ona yaratılmış olan varlıkların hiç birisini ortak etmemesini isteyerek denemeye tabi tutmuştur. İşte kuranda lisanı haliyle konuşturduğu varlıkları bize tanıtarak, işaretler vermektedir.
    2/31- Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere yöneltip: “Eğer doğru sözlüyseniz, bunları Bana isimleriyle haber verin” dedi. Daha önce de söylediğimiz gibi kuran, olayları sanatsal bir anlatım tarzıyla anlatmıştır. İsimleri âdeme öğrettik ifadesiyle insanoğlunun var oluşuyla başlayan teknolojik başlangıcı, insanoğlunun ömrünün bitişine kadar, devam edecek olan bilgi öğretilmesini bir çırpıda anlatarak geçmişi anı ve geleceği aynı anda kullanma sanatı yaparak tanımlamaktadır. Bir taraftan kuran böyle bir ifade kullanarak, Meleklerle âdemin farklılığını aralayarak. Bir taraftan da her ikisinin tanımını yapıp , onların ne anlama geldiğini insanlara öğretmektedir.
    2/32- Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın.”
    Âdem kelimesi ile melek kelimesini biri birinden ayırarak, İsimlerin hepsinin öğretildiği bir varlık olarak tanımlanan varlığın Akıl Ve iradesiyle meleklerden ayrıldığını meleklerin bildiklerinin sınırlı olduğunu ama ademin bilgisini geneli kaplayarak hepsi ile ilgili bilgi verildiği, anlatılmaktadır. Meleklerin tanımını lisanı haliyle tanımlarken,” Dediler ki: “Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. “ Ama insanoğlu hem melekler hem de kendisi için araştırdıkça inceledikçe Allah bilmediğini insanlara öğretmektedir. İnsanoğlu bir taraftan kâinattaki varlıkları inceleyerek, onlar arasındaki ayrılıkları ve beraberlikleri tahlil ederek karmaşık olan bilgileri çözerek kendisine, bulunmuş olduğu malzemelerle yeni yeni buluşlar yaparak hayatı kolaylaştırmaktadırlar. Melekler ise hepsine ait kendilerine özgü bir bilgileri olduğunu onlarda akıl olmadığını bu sebeple de imtihan da olmadığını izah ederek. İnsanoğluna yaratılmış alan bütün varlıkları incelediklerinde onlardan kendilerine ait bilgi alabileceklerini ima ederek onlardan insanlara yol öğretmeyi de anlatmak istemiştir.
    5/ 31- Derken, Allah, ona, yeri eşeleyerek kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini gösteren bir karga gönderdi. “Bana yazıklar olsun” dedi. “Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten aciz miyim?” Artık o, pişman olmuştu.
    Asıl burada anlatılmak istenen karganın nasıl leşi gömmeyi öğretmesinden ziyade, yaratılmış olan insanoğlunun emrine verdiği yaratıklardan yararlanmaya onların bilgilerinden istifade etmeyi anlatmaktadır. Her varlık Allah tarafından kendilerine özgü bir takım yanılgıya düşürmeyecek derecede bilgi donanımıyla yükleyerek insanların kendilerine yönelmesi ile bu bilgileri cimrilik yapmadan onlara vermektedirler. İşte meleklerin kendilerine ait bildikleri bilgiler budur, Bir portakal ağacının kendine has bilgi donanımıyla insanlara bir portakal meyvesi sunması, bir domates fidesinin kendi bilgi donanımıyla kendilerine has tad gıda ve özellikleriyle insana domates sunması veya bir kalbin kendine has bilgi donanımı ile insanlara hem bilgi vermesi hem de kedilerine has bilgilerle insanı hayrete düşüren çalışmalarıyla kendine ait görevleri yapıp durmaktadırlar.
    2/ 33- (Allah:) “Ey Adem, bunları onlara isimleriyle haber ver” dedi. O, bunları onlara isimleriyle haber verince de dedi ki: “Size demedim mi, göklerin ve yerin gaybını gerçekten Ben bilirim, gizli tuttuklarınızı ve açığa vurduklarınızı da Ben bilirim.”
    İşte Allah Âdemoğluna akıl vererek onları diğer yaratıklardan ayırıp, hem kendisine ait bilgileri sorgulayıp bilgi edinmekte hem de kendisi dışındaki varlıkları deneme yanılma metotlarıyla düşünerek sorgulayarak onlar arasında bilgi ağını kurarak yeni yeni bilgiler edinmektedirler. Bir Domates hakkında bilgi, yaratılmış olan insanın dışındaki varlıklardan, kendisi dışında hiçbir varlığın haberi yoktur. Domates karpuzdan karpuz da domatesten habersiz olarak kendilerine ait bilgilerle insanoğluna secde etmektedirler. Ama insan kâinattaki yaratılmış olan bütün varlıklardan bilgi edinerek eşyanın esrarını çözmeye aday olarak, bir kar topağının yuvarlandıkça büyüyüşü gibi büyüyüp durmaktadır.
    İşte Ademin isimleriyle haber vermesi Allahın insanlara vermiş olduğu akıl ve iradesiyle esrarı çözerek gün yüzüne çıkarmıştır. İnsan ilk yaratılışta bilgisi sıfır idi. işte onun bilgisi sorup sorguladıkça genişlemektedir. Tarihin bu güne kadar aktarmış olduğu belgeler insanoğlunun gün geçtikçe bilgi ve teknolojide ilerleyerek, her anın bir önceki ana göre daha ilerde olduğu bir gerçektir. Zamanımızdan yirmi yıl, elli yıl ve daha geriye doğru gittikçe ne kadar ilerleme kaydedildiği bir gerçektir. Yazının bile zamanımızdan beş bin yıl kadar önce icat edildiği halde daha önceleri yazının kullanılmadığı insanoğlunun ilerleme kaydettiğine örnek teşkil etmektedir. Daha önce yaşayan insanların binek olarak kullandıkları sadece doğada hazır olan at eşek deve fil gibi hayvanlar varken, şimdi cansız varlıkların konuşturularak insanların hizmetine sunulması bir ilerlemenin mesafe kat etmenin işaretlerindendir. Ama insanoğlunun dışındaki varlıklarda böyle bir ilerleme de yok olduğu onların yaratılışla beraber ne ile görevlendirilmişse o görev dışında görev yapamadan bekleyip durmaktadırlar. Arının bal yapması tavuğun yumurta üretmesi maymunların kendilerine ait bilgiler dışında yaratılışlarıyla görevlendirildiklerinin dışında bir ilerleme yapamadıkları bir gerçektir. İşte insanoğlu diğer yaratıklarda bu farklılığı ile ayrılarak. Halife konumuna yükselmişlerdir.
    2/34- Ve meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kâfirlerden oldu.
    Meleklerle insanoğlunun farklılıklarını Allah lisanı haliyle konuşturup anlattıktan sonra meleklerin yaratılışının âdemin yaratılışına göre daha basit yaratıldığını izah ederek. Meleklerin âdemin vermiş olduğu emirler karşısında boyun eğmesi gerektiğini izah ettikten sonra. Kâinatta yaratılmış olan bütün varlıkların âdem ne isterse onlara kucak açmaları gerektiğini onlar ister Müslüman isterse Müslüman olmasın dünya hayatında onların emirleri karşısında boyun eğmeleri gerektiğini anlattıktan sonra. Hepsi istisnasız âdeme secde ettikleri bildirmektedir. Şimdiye kadar hikâyelerde ve masallarda anlatılan şeytan ve iblis kavramı kuranda anlatıldığı gibi olmadığı meleklerin iblis veya şeytan hocası değil, fakat sadece iblis kavramını melek kelimesinden ayırmadan, sadece görev farklılığı bakımından diğerlerinden farklılaşarak insanı mucura kaptırmakla sadece teklif sunma görevi ile, diğer meleklerden ayrılmıştır. Yani görevi insana teklif sunmak, ama diğer meleklerde kötülüğe gitmek için teklif sunma değil sadece kötülüğe ve iyiliğe giden insanın emrine amade olmak la iblis ten ayrılmaktadır. Öyleyse İblis meleklerin hocası değil insanda, başka bir boyutla insanların emrindendir. Yani insanları yoldan çıkarmakla görevli bir melektir.
    2/35- Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”
    İnsanlar yaratılış olarak daha öncede bahsettiğim gibi, Bütün kâinattaki varlıkların Halifesi olmakla onlardan ayrılırken, bir de kendisini denemeye tabi tutan yerleri ve gökleri yaratan Allah’ı tanımak ve ona kulluk etmekle sorumlu bir varlıktır. Kâinat içerisindeki bütün var olan her şeyi onun emrine boyun eğdirirken, insanın da boyun eğeceği bir varlığı bulup ona teslim olması onun adına yaşaması hayatının kurallarını onun koyduğu kurallar içerisine uydurulması, istemektedir.
    Bilindiği gibi insan diğer yaratıklardan düşünme akletme ve yaptığı her işi sorup sorgulayıp, bir disiplin içerisinde kendisini nefsin azgın isteklerine boyun eğmeden, Allah’a kulluk ve ibadet yapmakla sorumlu bir varlıktır.
    Ayette ifade edilen” Ve dedik ki: “Ey Âdem, sen ve eşin cennette yerleş. İkiniz de ondan, neresinden dilerseniz, bol bol yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” Bu ifade insanın yaşam hayatının nerde neler yapması, nerde neler yapmaması gerektiğini sınırlamakta ve onlara bir sorumluluk yüklemektedir. İnsan bilindiği gibi diğer yaratıklardan biri de, iyiye ve kötüye gide bilme eğilimiyle ayrılmaktadırlar. İşte Burada kötüye gidebilecek ve iyiye gidebilecek her iki dürtünün insana verildiğini Ve kötülüklerden gelen teklifi dinlememelerini ama iyiliklerden gelen teklifleri de yapmalarını istemektedir. İnsan her iki yöne de eğilimli olarak yaratılmış bir varlık olmakla nötr bir varlık konumuna gelmektedir. Bir başka deyişle değişik yollara gidebilmenin ve insan sıfatlarını oluşturacak malzemenin ham maddesini oluşturmaktadır. Kuranın bu Anlattıklarına psikoloji ilmide katılmaktadır. Kuran insandaki iki yöne gidebilme eğilimini takva ve fısk ve fücurla açıklarken.91/ 8- Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (Andolsun). İnsanın nasıl, kendisini arındıramadığı zaman nefsin azgın tutkularına kendisini kaptırdığı zaman başına birçok felaketler geliyorsa. Kendisini arındırmış olan insanlar da tamamen bunun zıttı olan iyilikler karşılığını almaktadır. Kuran bunu böyle açıklarken psikoloji ilmi de içimizdeki çocuk ve baba veya alt ben üst ben kavramlarıyla açıklamıştır. İşte İnsanlara Allahın, vermiş olduğu büyük mucizelerden birisidir. Kuranda geçen ,”Şu ağaca yaklaşmayın” İfadesini kullanırken bazı müfessirlerin söylediği gibi elma buğday ağacı değil, Allahın yasaklamış olduğu pis ve murdar olan bütün yiyecekler ve haramlardır. Âdemi ve eşini kuranın cennetten çıkması diye isimlendirdiği gerçek anlamında olan cennet değil, insanın günahsız bir ortamdan şeytanın kandırarak günah işleme ortamına girmesi anlamında tanımlamasıdır. Yeryüzünde belirli bir vakte kadar denenme aşamasına geçilmesi anlamında kullanılmıştır.
    Buraya kadar Allah Her şeyi insanoğlu için yarattığını vurgularken yaratılmış olanların bazıları insanoğluna zarar olduğunu ve ondan kaçınmasını, bazılarının ise insanoğlu için yararlı olduğunu, ondan da istifade etmesi gerektiği anlatılmaktadır. İşte İnsanın Asıl Görevi kendisinin öz benliğine yerleştirilmiş olan fısk ve fücurun insanı yasaklanan şeylerden tatması istenmekle, Bir de ona eğilim göstermeyi engelleyen takvanın var olmasıyla, iki zıt isteğin çarpışması asıl insanın denenmeye tabi tutulmasının nedenini oluşturmaktadır.
    2/2/36- Fakat şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır” dedik.
    Âdem ve eşi günahsız bir ortamdan günahlı bir ortama, iblislin teklifi sonucunda düşmüşlerdi İblis yani insandaki fısk ve fücur, Âdem ve eşini Allah’ın yasak ettiklerini yapmalarına teşvik etmesi ve onların bu yanlışı bile bile yapmaları sonucunda. Artık günah işleyen bir konuma düşmesine sebep olmuşlardı. Aslında adem ve eşi bu yaptıkları yanlışlığın farkındaydı ve pişman olmuşlardı.
    2/37- Derken Âdem, Rabbinden (birtakım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah da) tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
    İşte adem ve eşinin bu pişmanlık duyması neticesinde Tövbe etmeleri yapılan bu yanlışlıktan dönmeleri Ademin tam anlamıyla varlığı şekillenmiş ve dünya sahnesinde denenmek için kendine uygun verilmiş olan rolün aktör ve aktirist haline dönüşmüştü.
    Karmaşık olan Melek İblis şeytan söküklerini ayrı konularda misaller vererek tanımlamak gerekirse. Kâinatta ana çatı olarak iki varlık olduğu anlaşılmaktadır. Birisi Âdemoğlu şemsiyesi altındaki varlıklar. Bunlar nötr bir insanın takva yolunda ve fısk yolunda yürüyüp şekillenmesi Sonucunda isimler almaktadır.
    2/96- Andolsun, onları hayata karşı (diğer) insanlardan ve şirk koşanlardan (bile) daha ihtiraslı bulursun. (Onlardan) Her biri, bin yıl yaşatılsın ister; oysa bunca yaşaması onu azaptan kurtarmaz. Allah, onların yapmakta olduklarını görendir.
    51/56- Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.
    İki Ayette hepsi insan olduğu halde, insanların yaşam biçimlerine renklerine dinlerine göre isim alarak anlatıldığı halde, İnsanlar sanki bu kelimeleri insanlardan ayrı bir varlık olarak algıladıklarından dolayı konuyu anlamada hakim olamamışlardır.Şirk Koşanlar , Kuranda Puta tapıcıları, Yahudi olanlar da ehlikitabı, insan da nötr bir yola gitmeye hazır vaziyette bir varlık olarak anlatmak istediği halde. Sanki ayrı ayrı yaratıklar olduğu tahmin edilmiştir. Öyleyse Âdem şemsiyesi altına giren, insan, şeytan, cin, Yahudi, kâfir, Müslüman, münafık vs. isimlerin hepsi insandır. Ama diğer yanlarındaki aldıkları isimler onların sıfatlarıdır. Cin insan veya cin gibi insan, kâfir insan, şeytan insan, münafık insan, olarak tanımlanmaktadırlar. Bu sebeple Şeytan tanımını, iblisin insana vesvese vererek yoldan çıkmış ve günahlarda ısrar etmesi sonucunda insanın yoldan çıkmış adıdır. Yoksa şeytan insanın dışında bir varlık değildir. Şeytan olan insanlar kendisine meyyal olan insanları kandırmaktadırlar.2/14- İman edenlerle karşılaştıkları zaman: “İman ettik” derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.” Ayette dikkat edildiği zaman münafık olan birisinin tablosunu çizerken, o kâfir olduğu halde Müslümanlar içerisinde sanki müslümanmış gibi bir görünüm sergilemekte kendi gibi düşünenlerin yanına geldiğinde ise biz Müslüman olanlarla alay ettik sözüyle, kendi kimliğini tanıtmaktadır.
    İblis kelimesiyle şeytan kelimesinin aynı olduğu inancında olanlar kesinlikle yanılmaktadırlar İblis Ateşten yaratılmış şeytan ise insan konumuna girdiğinden dolayı topraktan yaratılmıştır.
    7/11- Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik. Onlar da İblis’in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
    7/12- (Allah) Dedi: “Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
    7/13- (Allah:) “Öyleyse oradan in, orda büyüklenmen senin (hakkın) olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin.”
    Yine bu ayetlerde konuşturulan varlıklar lisanı halleriyle kendilerini tanımlamaktadırlar. İnsanların dışındaki kâinatta yaratılmış olan hiç bir varlık ,verilmiş olan göreve itiraz etmezler. İblisi tarif ederken insanı saptırmakla görevli bir varlık olarak tanımlamıştık. O ateşten yaratılmış ve kıyametin sonuna kadar Allahtan yaşama süresi istemiştir.7/14- O da: “(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip ertele.)” dedi. Yine iblis lisanı haliyle konuşturuluyor. Burada iblis Allahtan süre istese de istemese de her insanda var olan bir olgudur. Onun İnsanların diriltilip kaldırılacağı güne kadar süre istemesi onun zaten süreli olduğunu sanat yaparak kuran anlatmaktadır. Her insan da olan bir olgu ise kendisinden sonra gelecek olan nesillere bu olgu miras olarak aktarılıp durmaktadır. Bu da insanlığını sonuna kadar da devam edecektir.
    7/15- (Allah:) “Sen gözlenip-ertelenenlerdensin” dedi. Ben insanlara sorduğum zaman iblis canlımı cansı mı diye sorarken bazıları canlı bazıları da cansız demişlerdi. O zaman iblis insanlardan insanlara aktarılarak ebediliğini sürdüren ve her insan yaşadıkça onda var olduğunun bir kanıtıdır. İblis adam değildir ama adamın içerisinde adam olmayı tamamlayan bir olgudur.
    7/16- Dedi ki: “Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım.”
    17- “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”
    18- (Allah) Dedi: “Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım.”
    19- Ve ey Adem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.
    Ayetlerde imtihana tabi tutulan insanı doğru yolda yürümesini engellemek için ne tuzaklar beklemektedir.
    7/20- Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: “Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.”
    Dikkatlice incelendiği zaman iblis Allahtan süre istemişti ve insanların diriltilip hesaba çekilecekleri güne kadar da süre verilmişti. İnsanlar da iblis gibi bir yaratık olmuş olsaydı onlara da süre verilip yaşayacaklardı. Âdem ve eşine vesvese verirken” Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedi yaşayanlardan kılınmamanız içindir.” İşte haramı tatmakla günah işleme olayı gündeme geliyor. Ve cennetlik olan Âdem ve eşi günahsız ortamı bozarak günah işleyen bir ortama gelerek haramla tanışıyorlar. Yoksa haramı tatmayacak bir şekilde yaratılmış olsalardı onlarda melek olurlardı. Ve günah işlemezlerdi.
    Kuran’da iblisin ateşten yaratıldığını, ve cinlerden olduğunu söylediği zaman , sanki cinlerin de ateşten yaratıldığına dair bir kanaat oluşmaktadır. Cinlerin kuranda Ateşten yaratıldığına dair hiçbir ayet olmadığı gibi, Bazılarının tanımladığı görünmeyen varlıklar da değillerdir. Onlar da insandır. insanlar nasıl topraktan yaratılmışlarsa cinler de topraktan yaratılmışlardır. Kuranda iblis cinlerden di ifadesi kelimenin başka bir konu ile ilgili yere konmasından kaynaklanmaktadır.
    18/ 50- Hani meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik; İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi, böylelikle Rabbinin emrinden dışarı çıkmıştı. Bu durumda Beni bırakıp onu ve onun soyunu veliler mi edineceksiniz? Oysa onlar sizin düşmanlarınızdır. (Bu,) Zalimler için ne kadar kötü bir (tercih) değiştirmedir.
    Bilindiği gibi cinlerde eylem bakımında Allaha ibadet ve kulluk yapmayan zengin şımarmış toplulukların adıydı. İblis kelimesi bilindiği gibi İnsana yanlış yapmayı teklif etmekle büyük bir haksızlık yapmıştı. Asıl İnsan Yaratılırken Allahın rabliğini kabul etmiş ona boyun eğmekle yükümlü olduğunu söylemişti.
    7/ 172- Hani Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (demişti de) Onlar: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: “Biz bundan habersizdik” dememeniz içindir. İnsan yaratılırken Allah’ı tanımak ve ona kulluk yapma eğiliminde yaratılmıştı. İşte iblisin Allaha kulluk ve ibadet etmek için yarattığı insanı sözünden caydırmak istemekle hakkı olmayan bir davranışı yapmıştı. İşte Allah onu onun için huzurundan kovmuş onun yaptıkları hiçbir sözü onaylamamıştır. O bakımdan da o insanın yaratılış gayesine uygun hareket etmeyi engellemek istemekle de yabancı konumuna düşmektedir. İşte o ayette “İblis’in dışında (diğerleri) secde etmişlerdi. O cinlerdendi,” İfadesiyle söylediklerimizi onaylamaktadır. Öyleyse Kuran Bütünlüğü içerisinde Kâinattaki varlıkların bazı önemli olanların isimlerinin ne anlama geldiğini kurandan karşılığını vermeye çalışalım.
    Halife: Allah adına dünyada iş gören Kâinatta yaratılmış olan bütün yaratıklara hükmedebilen insanoğlunun Adıdır.
    Âdem: İnsanın günah işlemeden ki hali.
    Melek: İnsanın fiziki yapısı da dâhil olmak üzere insanın dışındaki bütün yaratıkların hepsi insana secde etmekle görevli varlığın adı
    İblis: İyiye veya kötüye gitme eğiliminde olan insanın kötüyü teklif eden bir fısıltı, insanda yaratılışta var olan, bir melektir.
    Şeytan: İnsanın iblis tarafından kötülüğü teklif etmesinin ardından teklifi kabul eden insanın adıdır.
    Takva: İnsan yanlış yaptığı zaman, o yanlış davranışın yanlış olduğuna dair fısıltı veren sestir.
    Akıl: İnsan hangi yola giderse o yolda insanı başarılı kılmak için insanın hizmetinde olan bir melektir.
    Cin: Yabancı insanın adıdır.

  26. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
    (Kâfirler, kâfirler için gelmiş olan âyetleri, Müslümanlara yükletirler.) [Buhari )

    Müslüman ismini taşıyanlardan en çok korktuğum kimse, Kur’anın manasını, yerinden değiştirendir.) [Taberani)

  27. Selam

    vrıtten by Ebukerem

    İSLÂM’DA ŞEFAAT KONUSU

    1- KELİMENİN KÖK ANLAMLARI

    ŞEFEAT kelimesi Arapça Şin-Fe-Ayn ش ف ع kökünden türemiştir.Üç anlamda kullanılmıştır.

    a- Bir işe vesile olmak, yardım etmek ve himaye görmek şeklinde fiil olarak, yardım, aracılık, himaye, yardımcı, aracı şeklinde isim ve sıfat olarak (Nisa 85. Ayet),
    b-Bir şeyi çift yapmak,ikilemek şeklinde fiil olarak,. “Bilal ezan okurken her cümleyi ikilemekle (YEŞFEÂ) emrolundu”(Buhari, Ezan,2), çift şeklinde sıfat, isim anlamında ( Fecr 3. Ayet ),

    c-Kelimenin bir başka türevi şüf’â sigasıdır.Satılmakta olan bir malı, ortağın veya yakınların öncelikli alma hakkı ( Şüfa hakkı ) olarak kullanılmıştır.

    2- TARİHİ ARKA PLANI

    ŞEFAAT kavramı her lisandaki değişik karşılıkları ile, yeryüzünde yaşanan ve hepsi İslam’dan türetilmiş bulunan tün inançlarda vardır ve kullanılmıştır. Tarihsel olarak iki alanda kullanıldığı bilinmektedir ve Kuran’da da aynı iki alanda kullanımları işlenmiştir.

    a) Dünyadaki işler ve olaylarda ( İktidar, güç, servet, yağmur, rızk, bolluk, evlatlar, sağlık v.b. ) İLAHİ YARDIM ve DESTEK görme

    b) Kıyamet günü hesabında, günahların bağışlanması için YARDIM ve DESTEK GÖRME

    İnsanlığın yeryüzünde Adem’den beri akıp giden tesbihi incelendiğinde, herkesin inandım dediği, HERŞEYİ YARATIP YÖNETEN O YÜCE TEK TANRI’nın isminin altına “seçilmişler, kutsallar” olarak yazılmış ve kuşaklar içerisinde AŞIRI YÜCELTİLEREK yarı-tanrılaştırılmış isimlerin üç bölümde olduğunu görüyoruz:

    – Peygamberler, Salih kişiler

    – Melekler

    – Liderler, Krallar ve hanedanları, Ulusal Kahramanlar

    İman konusunda oluşturulan ve yüce Allah’ın “bu, Bana ortaklar isnad etmektir yani şirktir” dediği bu durumun analizi yapıldığında iki temel sebep olduğu görülmektedir:

    – İktidarı ele geçiren zalim idarenin kendi zulüm ve günahlarını meşrulaştırmak ve halk yığınlarının mutlak itaatini sağlamak maksadı ile, din adamları sınıfını da kullanarak oluşturduğu “ Kendisinin ve hanedanının, Tanrı’nın oğlu-gölgesi-halifesi-atanmışı” inancı

    – Peygamberlerin, Salih kişilerin, Meleklerin aşırı yüceltilerek “O Tek Tanrı’nın nurundan yaratıldığı, O’ndan doğdukları, O’ndan bir parça taşıyan en yakınları, oğulları, kızları” oldukları inancı

    İslam’dan türetilerek kuşaklar içerisinde yerleşik DİN haline gelmiş bu inançların arka planına inildiğinde şu görülecektir:

    “ Bu isimleri de, O TEK TANRI ile beraber anmalı, yüceltmeli, tazim etmeliyiz ki O TEK TANRI’da bundan memnun olsun, dinimiz tam olsun ve bu isimler bize dünyada bolluk, bereket, güç versin, ahiretteki hesapta da bize kefil, şefaatçi olsunlar kefaretimizi ödesinler ve bizim günahlarımızı bağışlatsınlar. Çünkü, O TEK TANRI, onlar kendinden oldukları için onları kırmaz”

    İşte bu mantık, çarpıtılmış, şirke dönüştürülmüş ŞEFAAT inancının kök sebebidir.

    MS. 7. Yüzyılda, son Vahyin indiği orta doğu bölgesi ve Muhammed peygamberin (selam ona) içinde yaşadığı Hicaz toplumları da bu çarpıtılmış ve şirke dönüştürülmüş ŞEFAAT inançları ile yaşamaktaydılar. İndiği bölgenin yaşayan özneleri üzerinden mesajını tüm insanlığa ileten Rabbimiz, bu iki ana grubun tüm inanç ve amel bozukluklarını “bir kere daha” düzeltmek ve onlar üzerinden tüm insanlığa HAK BİLGİYİ hatırlatmak amacı ile son Vahyi el-Kuran’da bu konuyu tüm detayları ile apaçık bir şekilde gözlerimizin önüne sermiştir.

    Şefaat’in, dünyadaki işlerdeki yardım bölümünün çarpıtılmamış, şirke dönüştürülmemiş anlamını, Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara iman ettiğini söyleyen ancak yeniden dirilmeye ve hesaba itiraz eden ÜMMİLER ( yani hicaz bölgesi Müşrikleri ),

    Ahiretteki hesap günündeki yardım bölümünün çarpıtılmamış, şirke dönüştürülmemiş anlamını ise EHLİ KİTAB üzerinden açıklamış ve detaylı olarak DOĞRUSUNU anlatmıştır.

    Bu iki örnek öznenin inanç detayları hatırlamak, konuya derinlemesine vakıf olmak ve Kuran’da işlenen ŞEFAAT konusunu tam ve doğru olarak anlamak için gereklidir.

    a- ÜMMİLER’in Şefaat inancı : Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara iman ettikleri söyleyen ancak yeniden dirilmeyi ve hesabı inkar eden Hicaz Bölgesi Araplarının bu inanç ve inançsızlıklarının delilleri şu ayetlerdedir:

    Allah’a iman &n bsp; &n bsp; &n bsp; : Ankebut 61,63; Zuhruf 9,87; Yunus 31; Lokman 25; Zümer 3, 38; Yunus 18

    Meleklere iman &n bsp; &n bsp; : Zuhruf 19; Necm,27; Saffat 150; Enam 8,100; Nahl 57

    Peygamberlere ve Kitaplara iman : Zuhruf 31; İsra 93; Enam 109,156,157; Sad 8

    Yeniden dirilme ve hesabı inkar : Enam 29; Nahl 38; İsra 49, Müminun 35,37,82; Saffat 16-18; Necm 27; Duhan 35; Kaf 3; Cin 7; Teğabün 7

    Görüldüğü üzere Ümmiler yeniden dirilme ve hesap gününü çok açık ve net bir şekilde inkar ediyorlar ve buna rağmen Allah’a ve meleklere iman ederek dişi isimlerle isimlendirdikleri ve “Allah’ın kızları” olarak sıfatlandırdıkları melekler için diyorlar ki:

    “Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah’ındır. O’ndan astından evliyalar edinenler (şöyle derler:) “Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.” Elbette Allah, kendi aralarında hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez. Zümer/3

    “Allah’ın astından kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere de kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” Yunus718

    İşte Ümmilerin bu DÜNYA HAYATINDAKİ İŞLERİ İÇİN kendilerine yardım ve yarar sağlayacak VELİLER-ŞEFAATÇİLER edinme ve onları Allah’a ortak koşma inançları ŞEFAAT’in birinci anlamına örnek olarak Kuran’da işlenmiştir.

    Kuran, bu tip şefaat yani dünya işlerinde yardım ve destek inancını kökten reddetmez, ancak bu yardımın ve desteği İKİ ŞARTA bağlayarak der ki: Melekler ve diğer Allah’ın kulları, yarattıkları dünya hayatındaki işlerde insanlara yardım edebilirler, destek olabilirler, ancak ( İLLA, MEN ) :

    – Bu yardımı desteği kendi başlarına değil ancak ( illa ) ALLAH’IN İZİN VERDİKLERİ ALLAH’IN DİLEMESİ ve İZNİ İLE yapabilirler

    – Ve kullarından ( men ) DİLEDİKLERİNE yani RAZI OLDUKLARINA yapabilirler.

    Bu bölümün ilgili ayetleri aşağıda bütünlük halinde incelenecektir.

    b- EHLİ KİTAB’ın Şefaat inancı : O günkü Hicaz bölgesinde ve Orta Doğu’da ellerinde Tevrat ve İncil Mushafları tutarak “Yahudiyiz” ve “Hristiyanız” diyenlerin de Şefaat inançları ikinci bölüm yani ahretteki hesap gününde kendilerine yardım edilmesi ve günahlarının bağışlatılarak cennete gireceklerine yönelik idi.

    Yahudiyiz diyenler, dünyada O TEK TANRI’nın kendilerini seçtiğini, seçkin ümmet-kavim olduklarını, İbrahim, İshak, Yakub ( İsrail ), Yusuf, Musa ve Harun ( selam hepsine ) soy zinciri içinde, “Allah’ın oğulları ve sevgilileri ( Maide 18) olduklarını böylece kendilerine ahirette de yardım edilip cennete gireceklerine inanmaktaydılar. En fazla birkaç gün cehennemde kalıp çıkacaklarına inanıyorlardı. ( Bakara 80,111,135; Al-i İmran 24 )

    Hristiyanız diyenler, İsa peygamberin ( selam ona ), O TEK TANRI’nın oğlu olduğuna (haşa subhanAllah), O’nun nurundan doğduğuna ve O TEK TANRI’yı oluşturan üç unsurdan biri olduğuna İMAN EDİLDİĞİ takdirde, kendi günahlarının kefaretinin onun tarafından ödendiğine ve kıyamet günü tüm insanların YARGILAMASINI “Merhametli Kral İsa’nın” ( Rahman-Rahim-Rauf – Maliki yevm ed-din) yapacağını ve bu inancı tasdik edenlere ŞEFAAT ederek onları Göklerin Krallığına (Cennete) sokacağına inanıyorlardı. ( Bakara 80,111,135 ve Hristiyan amentüsü )

    İşte Kuran’daki ikinci bölüm yani ahirette ki hesap günündeki ŞEFAAT konusunu anlatan ayetler bu tip inançlara yöneliktir ve Kuran bu ikinci tip ŞEFAAT inancını kökten reddederek sadece şu istisnayı verir :

    – Kıyamet günü ŞEFAAT yoktur, kimse kimseye ŞEFAAT EDEMİYECEKTİR, yargının, yardımın günahların affının tümünün TEK YETKİSİ Allah’a aittir ve o yardıma, affa ( yani sizin tabirinizle ŞEFAATA ) sadece ve sadece Allah’tan ahit almışlar SAHİP OLABİLECEKTİR yani günahları affedilip cennete girebileceklerdir.

    Bu bölümün ilgili ayetleri aşağıda bütünlük halinde incelenecektir.

    devam edecek..

  28. 3- KURAN’DA ŞEFAAT KAVRAMI İLE İLGİLİ AYETLER

    Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Rabbimiz son Vahyi olan el-Kuran’da, insanlığı şirk batağına götüren bu tahrif edilmiş ve saptırılmış iki tip ŞEFAAT anlayışının tam ve detaylı açıklamasını yapmıştır. Bu açıklamalar ile imtihanını başarmak isteyen, dosdoğru iman eden ve gönülden Rablerine yönelen takvalı kullarını, insanlığın büyük çoğunluğunun binlerce yıldır düştüğü bu büyük küfür ve şirk inançlarından kurtarmıştır.

    Kuran, Şin-Fe-Ayn kökünden oluşan Şefaat kavramı toplam 26 kere geçer ve üç bölüm ayette kullanır:

    – Kelimenin kök anlamlarını veren ayetler ( 2 ayet )

    – Dünya hayatındaki işlere ait yardım, destek inançlarını düzelten ayetler ( 5 ayet )

    – Ahirette hesap gününde günahların bağışlanmasına yönelik yardım, destek inançlarını düzelten ayetler. ( 19 ayet )

    Şimdi sırası ile ve ayetlerin siyak ve sibaklarına da bakarak bütünlük halinde bu ayetleri inceleyelim:

    a- KELİMENİN KÖK ANLAMINI VEREN AYETLER ( 2 ayet )

    (FECR suresi 3. ayet)

    وَالشَّف 18;عِ وَالْوَت 18;رِ

    “Çift’e ve tek’e”,

    Bu ayette kelimenin kök manalarından olan ÇİFT, zıttı olan TEK ( Vitr ) ile birlikte kullanılmıştır.

    (NİSA suresi 85. ayet)

    مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَة 11; حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصٖيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَة 11; سَيِّئَة 11; يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ مُقٖيتًا

    “Kim, bir güzelliğe aracılık ederek yardımda bulunursa, ondan kendisine bir hisse vardır; kim de bir kötülüğe aracılık ederek yardımda bulunursa, ondan da kendisine bir pay vardır. Allah her şeyin üzerinde koruyucudur.”

    Bu ayette, kelimenin ARACILIK İLE YARDIM ETMEK, DESTEK OLMAK manası hem fiil hem isim olarak kullanılmıştır.

    Burada çok önemli bir kural var, buna dikkat etmeliyiz ŞEFAAT ETMEK yani bir işe bir kimseye aracılık etmek fiil olarak YEŞFEU şeklindedir. Ne yazık ki birçok mealde, özellikle kıyamet günü yardım görmek yani ŞEFAATE SAHİP OLMAK ( şefaat etmek değil ) kavramı dikkat edilmeden sanki o ayetlerde YEŞFEU kullanılmış gibi çevrilmektedir. Bunu aşağıda ilgili ayetlerde göreceğiz. YEŞFEU ile YEMLİKU EŞ ŞEFAATE ya da TENFEU EŞ ŞEFAATE tam zıt fonksiyonları anlatır:

    YEŞFEU = Birine bir işe ARACILIK ile YARDIM ETMEK

    YEMLİKU -TENFEU EŞ ŞEFAATE = birinden – bir şey vasıtası ile YARDIM GÖRMEK, YARDIMA SAHİP OLMAK demektir.

    Ortada bir şefaat ve yardım varsa bunun İKİ TARAFI vardır; ŞEFAAT-YARDIM EDEN ve ŞEFAAT-YARDIM EDİLEN.

    İşte ayetlerdeki bu anlatım dikkatsizce geçilmekte ve incelik fark edilmediğinden anlam kargaşası doğmaktadır. Bugün ve geçmişte şefaat inancı konusunda zıt fikirleri savunup iki grup ayetleri delil getirerek tartışanların iki temel hatası şefaatin dünya ve ahirette olan ayrımına ve ilgili ayetlerdeki ŞEFAAT ETMEK ile ŞEFAATE SAHİP OLMAK arasındaki farka dikkat etmemelerinden kaynaklanmaktadır. BU FARK EDİLDİĞİNDE KONU NET OLARAK ANLAŞILABİLMEKTEDİR.

    b- Dünya hayatındaki işlere ait yardım, destek inançlarını düzelten ayetler ( 5 ayet )

    Ümmiler özelinde anlatılan DÜNYA İŞLERİNDE ŞEFAAT YARDIM DESTEK konusu insanlık tarihi boyunca genellikle Meleklerin fonksiyon ve yetkilerinin Vahiy ile bildirilen şeklinin dışına taşırılması ile oluşturulmuştur.

    Eski Yunan ve Roma inançlarında da gördüğümüz, Denizler Tanrısı, Yağmurlar Tanrısı, Bereket Tanrısı v.b. inanç sapmalarının da “melek” inançlarının kuşaklar içerisinde saptırılması ile ortaya çıktığı çok açıktır. Bu inançlarda ve diğer benzer inançlarda HER ŞEYİ YARATIP YÖNETTİĞİNE İNANILAN O TEK TANRI’nın dünyadaki işleri “o meleklere devrettiği, onlarında kendi başlarına bunları evirip çevirdiğine” yönelik inanışlar bu anlayışı oluşturmuştur. Bunun sonucu olarak “o kutsal varlıklara” da tazim, dua, yüceltme yapılması ve adaklar, kurbanlar sunulması gerektiği aksi takdirde bu menfaatlerden kendilerini mahrum edeceklerine yönelik şirk inanç ve eylemleri oluşmuştur.

    İşte Muhammed peygamberin içlerinden çıktığı Ümmiler de bunun tıpatıp aynısı bir melek inancına sahiptiler. Meleklerin “Allah’ın kızları” olduklarına, onlara bu dünyadaki bolluk, bereket, korunma, zaferler, evlatlar v.b. menfaatleri onların sağladıklarına inanmakta ve onlara da ibadet ederler, kurbanlar sunarlarsa dinlerinin tam olacağına ve Allah’a yaklaştırılmış olacaklarına iman ediyorlardı. Onlara LAT-MENAT-UZZA şeklinde dişi isimler vermişler, birer dikili taş ile sembolleştirmişler ve Allah ile beraber isimlerini dualarında, niyazlarında, haclarında, kurbanlarında anıyorlardı.

    Rabbimiz son Vahyinde, insanlığın bu sapkın ve çarpık MELEK anlayışını ve inançlarını düzeltmek ve onların hak bilgisini hatırlatmak için aşağıdaki müteşabih ( benzeştirerek anlatan ) ayetleri indirmiş, ve meleklerden dünyada şefaat gördüklerine inananlara gerçeği açıklamış ve tüm bu melek şefaati inançlarının MUHKEMİNİ Zümer suresi 19-25. Ayetler arasında hükme bağlamıştır.

    Önce meleklerin asli fonksiyonlarını ve yetkinliklerinin sınırlarını veren müteşabih ayetleri görelim ve devamında bu ŞEFAAT anlayışının düzeltildiği ayetleri bu bağlamda inceleyelim:

    “Gökler, neredeyse üstlerinden çatlayıp parçalanacaklar; melekler de Rablerini hamd ile tesbih ederler ve yerde olanlara mağfiret dilerler. Haberiniz olsun; gerçekten Allah, bağışlayan ve esirgeyen O’dur.” Şura 5

    “Arş’ı yüklenmekte olanlar ve çevresinde bulunanlar, Rablerini hamd ile tesbih etmekte, O’na iman etmekte ve iman edenlere mağfiret dilemektedirler: “Rabbimiz, rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatıp sardın, tevbe edenler ve senin yoluna tabi olanlara mağfiret et ve onları cehennem azabından koru.” Mümin 7

    “Göklerde ve yerde kim varsa O’na aittir. Ve O’nun katındakiler, O’na ibadet etmekten ne çekinirler ne de yorulurlar.

    Gece ve gündüz tespih ederler, bıkıp usanmazlar.

    “Rahman (olan Allah) çocuk edindi” dediler. O, (bu yakıştırmadan) yücedir. Hayır, onlar (melekler) ikrama layık görülmüş kullardır.

    Onlar sözle (bile olsa) O’nun önüne geçmezler ve onlar O’nun emriyle yapıp etmektedirler.

    Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!

    Onlardan her kim: “Gerçekten ben, O’nun dışında bir ilahım” diyecek olsa, bu durumda biz onu cehennemle cezalandırırız. Zalimleri biz böyle cezalandırırız.” Enbiya Suresi 19-29

    Rabbin meleklere vahyetmişti ki: “Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık katın, inkâr edenlerin kalblerine amansız bir korku salacağım. Öyleyse, vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına.” Enfal 12

    “Sen mü’minlere: “Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım iletmesi size yetmez mi?” diyordun.

    Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse Rabbiniz size meleklerden nişanlı beşbin kişiyle yardım ulaştıracaktır.” Al-i İmran 124-125

    Şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere destek olurlar. Ey iman edenler, siz de ona destek olun ve tam bir teslimiyetle ona itaat edin. Ahzab 56

    O’dur ki, size destek olmakta ve melekleri de; sizi karanlıklardan nura çıkarmak için. O, mü’minleri çok merhametlidir. Ahzab 43

    İşte bunlar ve benzeri bir çok ayetlerden öğreniyoruz ki, melekler Allah’ın kullarıdır, O’nun emri olmadan bağımsız iş göremezler ve tam bir itaatle Allah’ın emirlerini uygularlar. Dünyadaki işlerde, Allah’ın dilemesi, izni ve emri ile O’nun razı olduğu kullarına ŞEFAAT yani yardım ve destek verirler. Buradaki incelik, bu yardım ve desteğin TEK SAHİBİ, YETKİLİSİ ve EMİRİ Allah’tır, melekler sadece bu emri yerine getirmektedir.

    Ümmilerin, meleklerin kendi başlarına yetkili olduğu, diledikleri gibi iş görebildiklerine ve kendilerinin şefaatçileri olduklarına yalanlama getiren ayetlerden önce, Meleklerin asli fonksiyonlarını ve nasıl iş yapıp ettiklerini açıklayan bu ayetler, konuyu anlamaları açısından çok önemlidir.

    Şimdi, bu dünyadaki şefaat konusuna değinen 5 ayeti ve sonunda varıp durdukları muhkemini görebiliriz.

    (YÛNUS suresi 3. ayet)

    اِنَّ رَبَّكُم 15; اللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰو 14;اتِ وَالْاَر 18;ضَ فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْش 16; يُدَبِّر 15; الْاَمْر 14; مَا مِنْ شَفٖيعٍ اِلَّا مِنْ بَعْدِ اِذْنِهٖ ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُم 18; فَاعْبُد 15;وهُ اَفَلَا تَذَكَّر 15;ونَ

    Şüphesiz sizin Rabbiniz, altı günde gökleri ve yeri yaratan, sonra arşa istiva eden, işleri evirip çeviren Allah’tır. Onun izni olmadıkça, (Bu işlerde) aracı (şefiiyi) yoktur. İşte Rabbiniz olan Allah budur, öyleyse O’na kulluk edin. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

    (YÛNUS suresi 18. ayet)

    وَيَعْبُ 83;ُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَضُرُّه 15;مْ وَلَا يَنْفَعُ 07;ُمْ وَيَقُول 15;ونَ هٰؤُلَاء 16; شُفَعَاؤ 15;نَا عِنْدَ اللّٰهِ قُلْ اَتُنَبّ 16;ئُونَ اللّٰهَ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِى السَّمٰو 14;اتِ وَلَا فِى الْاَرْض 16; سُبْحَان 14;هُ وَتَعَال 48;ى عَمَّا يُشْرِكُ 08;نَ

    Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak şeylere kulluk ederler ve: “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir” derler. De ki: “Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.”

    (ENBİYÂ suresi 28. ayet)

    يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدٖيه 16;مْ وَمَا خَلْفَهُ 05;ْ وَلَا يَشْفَعُ 08;نَ اِلَّا لِمَنِ ارْتَضٰى وَهُمْ مِنْ خَشْيَتِ 07;ٖ مُشْفِقُ 08;نَ

    Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını da, yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına ulaşmış olanlardan başkasına şefaat etmezler. Onlar, Allah korkusundan titrerler!

    (SECDE suresi 4. ayet)

    اَللّٰهُ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰو 14;اتِ وَالْاَر 18;ضَ وَمَا بَيْنَهُ 05;َا فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْش 16; مَا لَكُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَلِىٍّ وَلَا شَفٖيعٍ اَفَلَا تَ تَذَكَّر 15;ونَ

    Allah; gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra arşa istiva etti. Sizin O’nun astından bir yardımcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?

    (NECM suresi 26. ayet)

    وَكَمْ مِنْ مَلَكٍ فِى السَّمٰو 14;اتِ لَا تُغْنٖى شَفَاعَت 15;هُمْ شَيْپًا اِلَّا مِنْ بَعْدِ اَنْ يَاْذَنَ اللّٰهُ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَرْضٰ 09;

    Göklerde nice melekler vardır ki, Allah’ın dileyip razı oldukları için, izin vermesinden başka onların şefaatleri (aracılık etmeleri) hiçbir şeyle yarar sağlamaz.

    Necm Suresinin 19-32. Ayetleri arası Ümmiler öznesinde dünyadaki şefaat inançlarının muhkem ayetleridir ve görüldüğü gibi NET,AÇIK son HÜKMÜ bildiren 26. Ayetle son nokta konulmuştur.

    Dünya hayatında, Rabbimizin razı olduğu peygamberlerine ve müminlere destek olup yardım etmeleri ( şefaat ) için meleklere verdiği somut emirler için yukarıda geçen Ahzab 43. ve 56. Ayetler ve Enfal 12 ayeti ile Al-i İmran 124. ve 125. Ayetlere bakmak yeterlidir.

    c- Ahirette hesap gününde günahların bağışlanmasına yönelik yardım, destek inançlarını düzelten ayetler. ( 19 ayet )

    (BAKARA suresi 48. ayet)

    وَاتَّقُ 08;ا يَوْمًا لَا تَجْزٖى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْپًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا شَفَاعَة 12; وَلَا يُؤْخَذُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُ 08;نَ

    Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.

    (BAKARA suresi 123. ayet)

    وَاتَّقُ 08;ا يَوْمًا لَا تَجْزٖى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْپًا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُ 07;َا شَفَاعَة 12; وَلَا هُمْ يُنْصَرُ 08;نَ

    Ve hiç kimsenin hiç kimse adına bir şey ödeyemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı ve hiç bir şefaat ile yarar sağlanamayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının

    (BAKARA suresi 254. ayet)

    يَا اَيُّهَا الَّذٖين 14; اٰمَنُوا اَنْفِقُ 08;ا مِمَّا رَزَقْنَ 75;كُمْ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَاْتِىَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فٖيهِ وَلَا خُلَّةٌ وَلَا شَفَاعَة 12; وَالْكَا 01;ِرُونَ هُمُ الظَّالِ 05;ُونَ

    Ey iman edenler, hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Kâfirler… Onlar zulmedenlerdir.

    (BAKARA suresi 255. ayet)

    اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْحَیّ 15; الْقَيُّ 08;مُ لَا تَاْخُذُ 07;ُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِى السَّمٰو 14;اتِ وَمَا فِى الْاَرْض 16; مَنْ ذَا الَّذٖى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلَّا بِاِذْنِ 07;ٖ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدٖيه 16;مْ وَمَا خَلْفَهُ 05;ْ وَلَا يُحٖيطُو 06;َ بِشَیْءٍ مِنْ عِلْمِهٖ اِلَّا بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيّ 15;هُ السَّمٰو 14;اتِ وَالْاَر 18;ضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُ 05;َا وَهُوَ الْعَلِى 17;ُ الْعَظٖي 05;ُ

    Allah… O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kâimdir. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Kimmiş O’nun izni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O’nun ilminden hiç birşeyi kavrayıp kuşatamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O’na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.

    (EN’ÂM suresi 51. ayet)

    وَاَنْذِ 85;ْ بِهِ الَّذٖين 14; يَخَافُو 06;َ اَنْ يُحْشَرُ 08;ا اِلٰى رَبِّهِم 18; لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ وَلِىٌّ وَلَا شَفٖيعٌ لَعَلَّه 15;مْ يَتَّقُو 06;

    Rablerine (götürülüp) toplanacaklarından korkanları onunla (Kur’an’la) uyarıp korkut; onlar için, O’ndan başka ne velileri vardır ne şefaatçileri. Umulur ki korkup sakınırlar.

    (EN’ÂM suresi 70. ayet)

    وَذَرِ الَّذٖين 14; اتَّخَذُ 08;ا دٖينَهُم 18; لَعِبًا وَلَهْوً 75; وَغَرَّت 18;هُمُ الْحَيٰو 77;ُ الدُّنْي 14;ا وَذَكِّر 18; بِهٖ اَنْ تُبْسَلَ نَفْسٌ بِمَا كَسَبَتْ لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلِىٌّ وَلَا شَفٖيعٌ وَاِنْ تَعْدِلْ كُلَّ عَدْلٍ لَا يُؤْخَذْ مِنْهَا اُولٰـئِ 03;َ الَّذٖين 14; اُبْسِلُ 08;ا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَابٌ مِنْ حَمٖيمٍ وَعَذَاب 12; اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْفُرُ 08;نَ

    “Dinlerini bir oyun ve eğlence (konusu) edinenleri ve dünya hayatı kendilerini mağrur kılanları bırak. Onunla (Kur’an’la) hatırlat ki, bir nefis, kendi kazandıklarıyla helake düşmesin; onların, Allah’tan başka ne bir velisi, ne bir şefaatçisi vardır; her türlü fidyeyi verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkları nedeniyle helake uğrayanlardır; küfre saptıklarından dolayı onlar için çılgınca kaynar sular ve acıklı bir azab vardır.”

    (EN’ÂM suresi 94. ayet)

    وَلَقَدْ جِئْتُمُ 08;نَا فُرَادٰى كَمَا خَلَقْنَ 75;كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَتَرَكْ 78;ُمْ مَا خَوَّلْن 14;اكُمْ وَرَاءَ ظُهُورِك 15;مْ وَمَا نَرٰى مَعَكُمْ شُفَعَاء 14;كُمُ الَّذٖين 14; زَعَمْتُ 05;ْ اَنَّهُم 18; فٖيكُمْ شُرَكٰٶُ 75; لَقَدْ تَقَطَّع 14; بَيْنَكُ 05;ْ وَضَلَّ عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُ 08;نَ

    “Andolsun, sizi ilk defa yarattığımız gibi (bugün de) ‘teker teker, yapayalnız ve yalın (bir tarzda)’ bize geldiniz ve size lutfettiklerimizi arkanızda bıraktınız. İçinizden, gerçekten ortaklar olduklarını sandığınız şefaatçilerinizi şimdi yanınızda görmüyoruz. Andolsun, aranızdaki (bağlar) parçalanıp koparılmıştır ve haklarında zanlar besledikleriniz sizlerden uzaklaşmıştır.”

    (A’RAF suresi 53. ayet)

    هَلْ يَنْظُرُ 08;نَ اِلَّا تَاْوٖيل 14;هُ يَوْمَ يَاْتٖى تَاْوٖيل 15;هُ يَقُولُ الَّذٖين 14; نَسُوهُ مِنْ قَبْلُ قَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَق 17;ِ فَهَلْ لَنَا مِنْ شُفَعَاء 14; فَيَشْفَ 93;ُوا لَنَا اَوْ نُرَدُّ فَنَعْمَ 04;َ غَيْرَ الَّذٖى كُنَّا نَعْمَلُ قَدْ خَسِرُوا اَنْفُسَ 07;ُمْ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُ 08;نَ

    Onlar, onun tevilinden başkasına bakmazlar mı? Onun tevilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar, diyecekler ki: “Gerçekten Rabbimizin elçileri bize hakkı getirmişlerdi. Şimdi bize şefaat edecek şefaatçiler var mıdır? Veya geri çevrilsek de işlediklerimizden başkasını yapsak.” Gerçek şu ki onlar, kendilerini hüsrana uğratmışlardır, uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır.

    (RÛM suresi 13. ayet)

    وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَائ 16;هِمْ شُفَعٰٶُ 75; وَكَانُو 75; بِ شُرَكَائ 16;هِمْ كَافِرٖي 06;َ

    (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar, ortaklarını inkar ediyorlar.

    (SEBE’ suresi 23. ayet)

    وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَا 93;َةُ عِنْدَهُ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُ حَتّٰى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِه 16;مْ قَالُوا مَاذَا قَالَ رَبُّكُم 18; قَالُوا الْحَقَّ وَهُوَ الْعَلِى 17;ُ الْكَبٖي 85;ُ

    O’nun katında şefaat ile menfaate sahip olmak yoktur ancak kim için Allah izin verirse (işte onlar yardım görecekler). En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) “Rabbiniz ne buyurdu?” derler, “Hak olanı” derler. O, çok yücedir, çok büyüktür.

    Dikkat edilirse bu ayette LA TENFEAU EŞ ŞEFAATÜ diye gelmiş, LA YEŞFEU değil. Aradaki farkı yukarıda açıklamıştık. Yani Allah’ın izin verdikleri ŞEFAAT EDECEK DEĞİL, Allah’ın izin verdikleri ( Allah’tan ahid alanlar, kim oldukları Zümer 53-55 de açıklanmıştır) ŞEFAAT yani yardım GÖRECEKLER, yani günahları bağışlanacak. Bu ayetin benzeri Meryem 87. Ayettir ve aşağıda gelecektir.

    devam edecek

  29. (YASİN suresi 23. ayet)

    ءَاَتَّخ 16;ذُ مِنْ دُونِهٖ اٰلِهَةً اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْم 48;نُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنّٖى شَفَاعَت 15;هُمْ شَيْپًا وَلَا يُنْقِذُ 08;نِ

    “Ben, O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.”

    (MÜ’MİN suresi 18. ayet)

    وَاَنْذِ 85;ْهُمْ يَوْمَ الْاٰزِف 14;ةِ اِذِ الْقُلُو 76;ُ لَدَى الْحَنَا 80;ِرِ كَاظِمٖي 06;َ مَا لِلظَّال 16;مٖينَ مِنْ حَمٖيمٍ وَلَا شَفٖيعٍ يُطَاعُ

    Onları, yaklaşmakta olan güne karşı uyar; o zaman yürekler gırtlaklara dayanır, yutkunur dururlar. Zalimler için ne koruyucu bir dost, ne sözü yerine getirebilir bir şefaatçi yoktur.

    (ŞUARA suresi 100. ayet)

    فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعٖي 06;

    “Artık bizim için ne bir şefaatçi var,”

    (MÜDDESSİR suresi 48. ayet)

    فَمَا تَنْفَعُ 07;ُمْ شَفَاعَة 15; الشَّافِ 93;ٖين

    “Artık, şefaat edenin şefaati ile bir menfaat sağlayamazlar.”

    (ZUHRUF suresi 86. ayet)

    وَلَا يَمْلِكُ الَّذٖين 14; يَدْعُون 14; مِنْ دُونِهِ الشَّفَا 93;َةَ اِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَق 17;ِ وَهُمْ يَعْلَمُ 08;نَ

    “O’nun astından çağırdıkları(dua ettikleri) ile bir yardıma (şefaate) sahip olamazlar, Sadece Hakka şahidlik edenler,işte onlardır bunu bilenler.”

    Dikkat edilirse bu ayette de LA YEŞFEU diye değil LA YEMLİKU EŞ ŞEFEAATE şeklinde gelmiştir. Yani ŞEFAAT-YARDIM EDEMEZLER DEĞİL, ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLAMAZLAR şeklinde.

    (MERYEM suresi 87. ayet)

    لَا يَمْلِكُ 08;نَ الشَّفَا 93;َةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْم 48;نِ عَهْدًا

    “Rahmanın katında ahid almışların dışında, (onlar) şefaat ile yardıma sahip olamayacaklar.”

    Kıyamet günü hesap ile ilgili tüm ayetlerde olduğu gibi bu ayette de LA YEŞFEU diye değil LA YEMLİKU EŞ ŞEFEAATE şeklinde gelmiştir. Yani ŞEFAAT-YARDIM EDEMEZLER DEĞİL, ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLAMAZLAR şeklinde.

    Özellikle, peygamberleri, evliyaları aşırı yücelterek ( O TEK TANRININ OĞULLARI-KIZLARI-SEVGİLİLERİ SEÇKİNLERİ isimlendirmeleri ile – haşa subhanAllah ), onların kıyamet günü kendilerine yardım şefaat edip günahlarını bağışlayacaklarına inanlar için, bu ayetinde içinde bulunduğu Meryem Suresinin 85-96. Ayetleri arası konunun muhkem açıklamasını detaylı olarak yapmaktadır.

    “Takva sahiplerini bir heyet halinde Rahman (olan Allah’ın huzurun)a toplayacağımız gün,

    Suçlu günahkarları susamışlar olarak cehenneme süreceğiz.

    Rahmanın katında ahid almışların dışında, (onlar) şefaat ile yardıma sahip olamayacaklar.”

    Rahman çocuk edinmiştir” dediler.

    Andolsun, siz oldukça çirkin bir cesarette bulunup geldiniz.

    Neredeyse bundan dolayı, gökler paramparça olacak, yer çatlayacak ve dağlar yıkılıp göçüverecekti.

    Rahman adına çocuk öne sürdüklerinden (ötürü bunlar olacaktı).

    Rahman’a çocuk edinmek yakışmaz.

    Göklerde ve yerde olan (herkesin ve her şeyin) tümü Rahman (olan Allah)a, yalnızca kul olarak gelecektir.

    Andolsun, onların tümünü kuşatmış ve onları sayı olarak saymış bulunmaktadır.

    Ve onların hepsi, kıyamet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.

    İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır

    Evet, o gün, peygamberler, salih kullar ve yerde ve gökte her kim varsa Rahman olan Allah’ın huzuruna SADECE ve SADECE KUL OLARAK ve TEK BAŞLARINA gelecekler ve hesaba çekileceklerdir. Şefaate yardıma sevgiye rahmete SADECE Rahman’dan ahit almışlar SAHİP OLUP FAYDA SAĞLAYABİLECEKLERDİR. Bunların kim oldukları bölüm sonunda açıklanmıştır.

    (TÂHÂ suresi 109. ayet)

    يَوْمَئِ 84;ٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَا 93;َةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْم 48;نُ وَرَضِىَ لَهُ قَوْلًا

    O gün, şefaat ile menfaate ulaşmak yoktur ancak Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimse ( yardıma ile menfaate sahip olacaktır)

    Bu ayette de LA TENFEAU EŞ ŞEFAATÜ diye gelmiş, LA YEŞFEU değil. Aradaki farkı yukarıda açıklamıştık. Yani Allah’ın izin verdikleri ŞEFAAT EDECEK DEĞİL, Allah’ın izin verdikleri ( Allah’tan ahid alanlar, kim oldukları Zümer 53-55 de açıklanmıştır) ŞEFAAT yani yardım GÖRECEKLER, yani günahları bağışla

    (ZÜMER suresi 43. ayet)

    اَمِ اتَّخَذُ 08;ا مِنْ دُونِ اللّٰهِ شُفَعَاء 14; قُلْ اَوَلَوْ كَانُوا لَا يَمْلِكُ 08;نَ شَيْپًا وَلَا يَعْقِلُ 08;نَ

    Yoksa Allah’ın astından şefaat ediciler mi edindiler? De ki: “Ya onlar, hiçbir şeye malik değillerse ve akıl da erdiremiyorlarsa?”

    (ZÜMER suresi 44. aye

    قُلْ لِلّٰهِ الشَّفَا 93;َةُ جَمٖيعًا لَهُ مُلْكُ السَّمٰو 14;اتِ وَ الْاَرْض 16; ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُ 08;نَ

    De ki: “Şefaatin tümü Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra O’na döndürüleceksiniz.”

    Kuran’da şefaat konusunun ikinci bölümü yani ahirette kıyamet günü hesabında YARDIM GÖRMEK, GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMASI İÇİN ŞEFAATE, YARDIMA SAHİP OLMAK, ŞEFAATLE YARDIMLA MENFAATE ULAŞMAK yani affedilip cennete girmek ile ilgili ayetler (19 ayet) yukarıdakilerdir.

    Bu ayetlerden çıkarımlar şunlardır:

    – Hiçbir ayette LA YEŞFEU İLLA/MEN şeklinde bir ayet yoktur. Yani ŞU-ŞUNLAR İSTİSNA ŞEFAAT EDEBİLECEK şeklinde.

    – Ayetlerde LA YEMLİKU – LA TENFEU EŞ ŞEFAATE İLLA/MEN şeklinde kullanılmıştır. Yani, ALLAH’IN RAZI OLDUKLARI – AHİD VERDİKLERİ ŞEFAATE-YARDIMA SAHİP OLABİLECEKLER, YARDIMLA MENFAAT FAYDA HAYR ELDE EDEBİLECEKLER şeklinde.

    – Allah TÜM ŞEFAAT yani YARDIMIN TEK SAHİBİDİR.

    Bütün bu açıklamalardan şu anlaşılmaktadır, kıyamet günü insanlar hesaba çekilecek, kimse kimseye yardım, şefaat EDEMEYECEK, ancak Allah kullarının bir kısmına yardım edecek ve onların günahlarını bağışlayacaktır. Peki KİMDİR BU ALLAH’TAN AHİD ALMIŞ KULLAR, KENDİLERİNE ŞEFAAT YARDIM EDİLECEK ve BUNUNLA FAYDA SAĞLAYACAK OLANLAR?

    İşte Kuran’daki tüm, kıyamet günü hesabında yardım görme, bağışlanma, günahların affı, cennete gitme, ile ilgili konunun MUHKEMİ, Zümer Suresi 41-62. Ayetler arasıdır. Bu ayetlerde konu tüm yönleri ile detaylı olarak açıklanmış ve hükme bağlanmıştır. Allah’ın bağışlayacağı, af edeceği ve cennetine koyacağı kullarına verdiği BÜYÜK AHİD (söz) ise işte bu muhkem bölümün 53-55. Ayetleri arasındadır. Okuyalım:

    “De ki: “(Allah şöyle buyuruyor:) Ey kendilerine karşı haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin: Allah bütün günahları bağışlar; çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır!”

    Azab size gelip çatmadan ÖNCE, Rabbinize yönelip dönün ve O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.

    Rabbinizden, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan ÖNCE.”

    İşte, dünyada yaşadıkları hayatlarının herhangi bir anında, ölüm gelip çatmadan, tevbe ederek Allah’a yönelip dönenler, O’na teslim olanlar yani O’nun indirdiği Kitab’a yani O’nun hükümlerine uygun şekilde yaşayanlar ve bu hal üzere ölenlere, Allah KIYAMET GÜNÜ HESABINDA YARDIM EDECEK, ONLARIN GEÇMİŞ GÜNAHLARINI AFFEDECEK ve ONLARI CENNETİNE KOYACAKTIR. Allah bu AHDİ VERMİŞTİR ve buna UYANLAR işte bununla ŞEFAAT YARDIM görecekler ve fayda sağlayabileceklerdir. Hüküm verilmiştir ve hükmü, sözü Allah’tan daha doğru olan yoktur.

    4- DEĞERLENDİRME

    Tarih boyunca insanların düştüğü en büyük günah olan şirkin yarısını oluşturan, bu tip şirklerin kök sebebi yanlış ŞEFAAT İNANÇLARININ, son Vahiy el-Kuran’a göre değerlendirmesi ve düzeltilmesi bu şekildedir.

    Fatiha suresi, özellikle Ehli Kitab’ın, aşırı Peygamber yüceltmeleri, Allah’ı “öfkeli, azaba meraklı, nefret eden” bir Tanrı (haşa sunhanAllah), Peygamberleri ise – özellikle İsa peygamber – “MERHAMETLİ KRAL”, İNSANLARI YARGILAYACAK “DİN GÜNÜNÜN YARGICI” – KENDİNİ TASDİK EDENLER ve “ONU ÖVÜP YÜCELTENLER İÇİN” KEFARET ÖDEDİ ve ONLARI CENNETE SOKACAK , “ONU ÖVÜP ONDAN YARDIM İSTEMELİYİZ” inançlarına ve tüm benzer inançlara bir dev reddiye olarak Kuran’ın girişine yazılmıştır:

    Çok Merhametli ve Merhamet ile muamele eden Allah’ın adıyla

    Tüm ÖVGÜLER YÜCELTMELER Allah’a aittir,

    O, Çok Merhametli ve Merhamet ile muamele edendir,

    Hesap Gününün YARGICI ( KRALI-HÜKÜMDARI) O’dur,

    Yalnız Sana kulluk eder ve YALNIZ SENDEN YARDIM DİLERİZ,

    Bizi dosdoğru yoluna ilet,

    Kendilerine Vahiy verdiklerinin yoluna,

    Gazaba uğramışların ve sapmışlarınkine uğratma.

    Dünyada şefaat-yardım vardır, melekler ve diğer tüm varlıklar da şefaat edebilir, Ancak Allah’ın dilemesi ve izni ve emri ile ve O’nun razı olduklarına,

    Ahirette hesap gününde şefaat yardım vardır, Ancak Allah şefaat-yardım eder ve ahid verdiklerine bu yardımı yapacak ve onları bağışlayacaktır, Allah’ın dışında hiçbir şey ve kimse bu yardımı şefaati yapmaya yetkili kılınmamıştır.

    Rabbena, subhaneke, la ilme lena illa ma âllemtena, inneke ente el- Âlim el-Hakim.

    Rabbim ilmimizi arttırsın, doğru bildiklerimizde bizi sabit kılsın ve yanlışlarımızdan doğruya hidayet etsin ve bizi affetsin.

    Şüphesiz ki, ilmi veren de, hidayet eden de, günahları affedecek olan da ancak ve yalnız alemlerin tek Rabbi, tek Meliki, tek İlahı olan Allah’ımızdır, O’nun eşi, çocuğu, dengi, benzeri, ortağı yoktur. Biz, buna teslim olduk, iman ettik ve şahitlik ederiz, dönüşümüz O’nadır ve hüküm yalnız O’nundur.

    Bütün övgüler, yücelikler ancak ve yalnız Allah’adır, ancak ve yalnız Allah’ındır.

    (Ebu Kerem yazdı )

    http://www.temizfikir.com/?p=300

    Esenlikle..

  30. — Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir yarar sağlamaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimseler için izin vermesinden sonraki durum müstesna. (53/Necm, 26)
    BURADA ŞEFAATİ İZİN VERENLER YAPIYOR DİYOR NASIL ŞEFAATİ İNKAR EDİYORSUNUZ?
    ŞEFAAT TÜMÜYLE ALLAHINDIR AYETTE BELİRTİLDİĞİ GİBİ PEYGAMBERLERİN VE ŞEHİTLERİN ETTİĞİ ŞEFAATTE ONUNDUR ÇÜNKÜ ONUN İZNİYLE OLUYOR
    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allahü teâlâ, şefaat edene ve şefaat edilene izin vermedikçe, hiç kimse şefaat edemez. Kalblerindeki müthiş korku giderilince, [şefaat bekleyenler, şefaat edenlere] “Rabbiniz şefaat hakkında ne buyurdu?” diye soracaklar. Onlar [şefaat edenler] ise, “Hak olanı buyurdu [şefaate izin verdi]” diyecekler.) [Sebe 23]
    (O gün, kimse şefaat edemez. Ancak Rahman olan Allah’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimse şefaat eder.) [Taha 109]
    (Rahman olan Allah’ın nezdinde söz ve izin alanlardan başkası şefaat edemez.) [Meryem 87]
    (Allah’ı bırakıp da, taptığı putlar şefaat edemez. Ancak hak dine inanıp ona şahitlik eden kimseler şefaat eder.) [Zuhruf 86]
    (Onlar, Onun rızasına kavuşmuş olandan başkasına şefaat etmezler.) [Enbiya 28]
    (Sadece Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimselere şefaat etmesi için izin verilen, göklerde nice melekler vardır.) [Necm 26]
    (Allah’ın izni olmadan kim şefaat edebilir?) [Bakara 255]
    (Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44]
    Bu âyet-i kerimelerde görüldüğü gibi, şefaat yetkisine sahip olanlar, ancak Allahü teâlânın izni ile şefaat edeceklerdir.
    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde, Allah’ın izni olmadan kimsenin şefaat edemiyeceği açıkça bildirilmektedir. Ancak Allah’ın izin verdiklerinin bundan müstesna oldukları, yani ancak Allah’ın izni ile şefaat edecekleri bildirilmiştir.
    Kâfirlere şefaatçi olmadığını ve putların şefaat edemiyeceğini gösteren âyetleri vehhabiler müslümanlara yüklemeye çalışıyorlar, Peygamberler de şefaat edemez diyorlar. Şefaate sadece iman ehli kavuşacak, kâfirler şefaatten mahrum kalacaklardır.
    Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Artık şefaat edicilerin şefaati, onlara fayda vermez.) [Müddesir 48]
    (O gün zalimler için, müşfik bir dost, sözü dinlenecek şefaatçi de yoktur.) [Mümin 18]
    (Kâfir için dost ve şefaatçi yok) demek, (Müminler için dost ve şefaatçi var) demektir. Mesela Mümin suresinin 7, 8 ve 9.âyet-i kerimelerinde, meleklerin müminler için dua ettiği bildirilmektedir. Meleklerin duası elbette kabul olur.
    (Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Haber verilenler ortaya çıktığı gün, önce onu unutmuş olanlar, “Rabbimizin Peygamberleri elbette bize gerçeği getirmişti, şimdi bize şefaat etsin, yahut geriye çevrilsek [dünyaya tekrar gitsek] de işlediklerimizin başka türlüsünü işlesek” derler. Doğrusu kendilerini mahvetmişlerdir, uydurdukları şeyler [putlar] onları koyup kaçmışlardır.) [Araf 53]
    (Orada putlarıyla çekişerek derler ki: “Vallahi biz apaçık bir sapıklıkta idik; çünkü biz sizi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk; bizi saptıranlar ancak suçlulardır; şimdi şefaatçimiz, yakın bir dostumuz yoktur; keşke geriye bir dönüşümüz olsa da, inananlardan olsak.) [Şuara 96-102]
    (Allah’a koştukları) ortaklarından kendilerine hiçbir şefaatçi çıkmayacaktır. Zaten onlar, ortaklarını da inkâr edeceklerdir.) [Rum 13]
    (Ondan başka ilahlar mı edineyim? O Rahman olan Allah, eğer bana bir zarar dilerse putların şefaati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramaz.) [Yasin 23]
    Yukarıdaki âyetler, kâfirlere putların şefaat edemiyeceğini göstermektedir. Bu âyetleri ileri sürerek, (Müslümanlara Peygamberler, melekler, âlimler, evliya, şehidler, Kur’an-ı kerim şefaat edemez) diyerek cahilce iftira ediyorlar.
    EE BÖYLE BİRBİRİNE ZIT AYETLER OLDUĞU ZAMAN SİZİN TUTTUĞUNUZ YOL NEDİR???
    BİRDE ŞUNU SORAYIM SİZ HZ. PEYGAMBER’İN ALLAH’IN AZABINDAN HİÇ KİMSEYİ KURTARAMAYACAĞINI BEYAN EDEN HADİSLERİ BAŞLIĞI ALTINDA VERDİĞİNİZ HADİSLERİ KABUL EDİYOR MUSUNUZ???EDİYORSANIZ NEDEN ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNA DELİL OLAN HADİSİ KABUL ETMİYORSUNUZ???Kİ SİZİN VERDİĞİNİZ HADİSİN ŞEFAATLE BİR İLGİSİ YOKTUR SADECE ÖLEN BİR KİMSE HAKKINDA PEYGAMBERLER ŞEHİTLER HARİCİNDE KESİN CENNETLİK DENMEZ BURADA VURGULANMAK İSTENEN BU Ala demiştir ki: “Vallahi bundan sonra ben, kimseyi tezkiye etmeğe cesaret edemedim.” Hadis No: 620İŞTE TEZKİYEYİ ORTADAN KALDIRMAK İÇİN SÖYLEMİŞTİR
    SİZ SADECE KURANA BAKMIYOR MUSUNUZ???
    ŞEFAATIN VARLIĞINA DAİR HADİSLER;
    Resulullah efendimiz açıklıyor
    Allahü teâlâ, (Ey Resulüm, Kur’anı insanlara açıkla) buyuruyor. Resulü de açıklıyor:
    (İsra suresinin (yakında Rabbin sana makamı mahmudu verecektir) [mealindeki] âyet-i kerimedeki “Makamı mahmud” bana verilecek şefaat hakkıdır.) (2)
    (Ahirette ilk şefaat eden ve şefaati kabul olan ben olacağım.) (3)
    (Kıyamet günü en önce ben şefaat edeceğim.) (4)
    (İmanla ölen herkese şefaat edeceğim.) (1), (4)
    (Her Peygamberin, müstecab [kabul olan] bir duası vardır. Ben duamı, ümmetime şefaat etmek için ahirete sakladım.) (1)
    (Ümmetimin yarısının Cennete girmesi ile şefaat etmem arasında serbest bırakıldım. Şefaat etmeyi seçtim. Çünkü şefaatimle daha çok kimse Cennete girer.) (3)
    (Benden önce hiçbir Peygambere verilmeyen beş şeyden biri şefaattir. Şirk üzere ölmeyen [imanla ölen] herkese şefaat edeceğim.) (5)
    (Ümmetimden büyük günah işleyenlere şefaat edeceğim.) (6)
    Peygamber efendimiz, günahkârlara şefaat edeceğini bildirince, Hz. Ebüdderda, (İmanı olan hırsız ve zâniler de şefaate kavuşacak mı?) diye sual etti, (Evet, onlara da şefaat edeceğim) buyurdu. (7)
    (Nefslerine aldananlara şefaat edeceğim.) (8)
    (Kıyamette, kum sayısından daha çok kimseye şefaat ederim.) (9)
    (Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim.) (7)
    (Eshabımı kötüleyenden başka, herkese şefaat edeceğim.) (1)
    (Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip oldu.) (1), (4)
    (Kabrimi ziyaret edenin şefaatçisiyim.) (9)
    (Sırf beni ziyaret için gelen, Allah’ın izniyle şefaatime kavuşur.) (4)
    (Medine’de ölenlere şefaat ederim.) (2)
    (Medine’nin sıkıntılarına katlanana, şefaat ederim.) (4)
    (Sünnetimi [imanını] elinden kaçıran kimseye [kâfire] şefaatim haram oldu.) (10)
    (Şefaatime inanmayan kimse, ona kavuşamaz.) (10)
    (Şefaatime kavuşmak isteyen kızını fasıka vermesin!) (10)
    (Şefaatime en layık olan, bana en çok salevat okuyandır.) (2)
    (Cuma günü ve gecesi çok salevat getirene şefaat ederim.) (11)
    (Ümmetimden geri kalan olur korkusu ile Cennete girdiğim halde tahtıma oturmam. Allahü teâlâya, “Ya Rabbi ümmetim ümmetim” derim. Rabbim “Ümmetine ne yapmamı istiyorsun?” buyurur. Ben de “Ya Rabbi onların hesaplarını çabuk gör, sıkıntıdan kurtulsunlar” derim. Cehennemliklerin listesi bana verilir. Onlara şefaat ederim. Hatta Cehennem hazini Malik “Ümmetinden cezalanacak kimse bırakmadın” der.) (11), (9)
    (Rabbin sana [ahirette çeşitli nimetler, şefaat izni] verecek, sen de hoşnut, razı olacaksın) mealindeki Duha suresi beşinci âyet-i kerimesi inince, Resulullah efendimizin, (Ümmetimden bir kişi Cehennemde kalsa razı oldum demem) diye söylediği tefsirlerde bildirilmiştir. (Tibyan)
    Fasıl: VASİYYETLERİN AHKÂMI BAHSİ
    Konu: Hz. Peygamber’in Kureyş’i İslam’a Daveti
    Ravi: Ebû Hüreyre Başlık: PEYGAMBERİMİZİN NÜBÜVVETİ, SAFA TEPESİNDE ÎRÂD EDİLEN BİR NUTUK İLE KUREYŞ SOYLARINI İSLÂM DİNÎNE DAVETİ
    Hadis: Rivayet olunduğuna göre, Müşârün-ileyh demiştir ki: Allah Azze ve Cell (En yakın kavim ve kabilen efradını azâb ile korkut!) ayet-i kerimesini inzal buyurduğunda Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kalktı. (Safa tepesinde bir hutbe îrâd edip ezcümle) şöyle buyurdu: – “Ey Kureyş cemaati! (Yahut buna benzer bir hitap ile) Müslüman olup nefislerinizi Allah’ın azabından koruyunuz! Yoksa ben, Allah’ın azabından hiç bir şeyi sizden men edemem. Ey Abd-i Menâfoğulları! Sizden de ben Allah’ın azabından hiç bir şeyi def edemem. Ey Abbas İbn-i Abdilmuttalib! Senden de Allah’ın azabından hiç bir parçasını men edemem. Ey Resûlallah’ın babası hemşiresi Safiyye! Senden de ben Allah’ın azabından bir kısmını olsun def edemem. Ey Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in kızı Fâtıma! Malımdan ne dilersen iste, (veririm. Fakat) Allah’ın azabından bir parçasını bile senden def edemem.” Hadis No: 1170
    SÜNEN-İ NESAİ /VASİYETLER KİTABI /6- YAKIN AKRABAYA VASİYET OLUR MU?
    3584- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: “Yakın akrabalarını uyar” (Şuara suresi 214.) ayet nazil olunca Rasûlullah (s.a.v) Kureyş’i çağırdı, Kureyş’te toplandı. Rasûlullah (s.a.v) bazen tek olarak şahıslara bazen de halkın geneline hitap ederek şöyle buyurdu: “Ey Ka’b b. Lüeyoğulları, Ey Ka’b b. Mürreoğulları, Ey Abdi Semşoğulları, Ey Abdi Menafoğulları, Ey Hâşimoğulları, Ey Abdülmuttaliboğulları kendinizi ateşten koruyunuz. Ey Fatıma sen de kendini ateşten koru! Çünkü ben Allah’ın buyruğu karşısında size hiçbir şey yapamam. Ancak akrabalık hakkı vardır ki ben o bağdan dolayı sizlere bağlı bulunuyorum.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)
    3585- Musa b. Talha (r.a)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Abdi Menafoğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz! Yoksa Allah katında size hiç bir şey yapamam. Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi Rabbinizin azabından koruyunuz. Allah katında sizin için hiçbir şey yapamam. Şu kadar ki aramızda akrabalık bağı vardır. Ben bu akrabalık bağını koparmam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)
    3586- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v) Şuara suresi 214. ayeti olan: “Yakın akrabalarını uyar” ayeti nazil olunca Kureyş’i topladı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Allah’ın azabından kendinizi koruyunuz. Allah’tan hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizden Allah’ın hiçbir azabını geri çeviremem. Ey Abdülmuttaliboğlu Abbas! Allah’ın azabına karşı sana hiçbir faydam olamaz. Ey Rasûlullah (s.a.v)’in halası Safiye! Allah’ın sana karşı olacak hiçbir azabını senden geri çeviremem. Ey Muhammed kızı Fatıma! Benden ne istersen iste vereyim, yapayım fakat Allah’ın azabına karşı sana bir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)
    3587- Ebu Hüreyre (r.a)’den rivayete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v), Şuara suresi 214. ayeti inince kalktı ve şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Kendinizi Allah’ın azabından koruyunuz. Çünkü Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Ey Abdi Menafoğulları! Size olacak olan Allah’ın azabından hiçbir şeyi sizden geri çeviremem. Ey Abdülmuttalib oğlu Abbas! Allah’ın sana vereceği azaptan hiçbir şeyi senden çeviremem. Ey Peygamber (s.a.v)’in halası Safiyye! Allah’ın azabına karşı sana da bir şey yapamam. Ey kızım Fatıma! Benden dilediğini iste fakat Allah’ın azabına karşı hiçbir şey yapamam.” (Buhârî, Vesaya: 11; Tirmizî, Tefsirü’l Kur’an: 27)
    3588- Aişe (r.anha)’dan rivayete göre, şöyle demiştir: Yakın akrabalarını uyar (Şuara 214. ayet) nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Ey Abdülmuttalib’in kızı Safiye! Ve Ey Abdülmuttaliboğulları! Allah’ın azabına karşı sizlere bir şey yapamam. Dünyada malımdan istediğiniz kadar isteyin fakat ahiretteki azabı başınızdan savamam.” (Müsned: 24359)
    RİYÂZÜ’S SÂLİHİN
    331. Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle dedi:
    “Yakın akrabalarını uyar!” [Şu’arâ sûresi (26), 214] ayeti nazil olunca, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Kureyş kabilesini toplantıya çağırdı. Onlar da geldiler. Peygamber aleyhisselâm kimine genel, kimine de özel olarak şöyle hitap etti:
    “Ey Abdüşemsoğulları! Ey Ka’b İbni Lüeyoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdümenâfoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Hâşimoğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Abdülmuttaliboğulları! Kendinizi cehennemden kurtarınız!
    Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtar! Çünkü sizi Allah’ın azabından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabalık bağı sebebiyle sizinle ilgimi kesmeyeceğim.”
    [Müslim, İman 348, 351. Ayrıca bk. Buhârî, Tefsîru sûre (26) 2; Tirmizî, Tefsîru sûre (27) 2; Nesâî, Vesâyâ]
    İmâm Nevevî, Riyâzü’s Sâlihin, Erkam Yayınları, II. Cilt.
    EVET HİÇ KİMSE ALLAH İZİN VERMEDİKÇE KİMSENİN AZABINI KALDIRAMAZ KASTEDİLEN BUDUR YOKSA PEYGAMBERİMİZ HAŞA
    Allah’ın izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz.) [Yunus 3]
    (Bütün şefaatler Allah’ın iznine bağlıdır.) [Zümer 44
    BU VE BUNUN GİBİ AYETLERE TERS DAVRANMIŞ OLUR…BU İSE KESİNLİKLE Olmaz
    SENİN ŞEFAATİN OLMADIĞINI BEYAN EDEN AYETLER DEDİĞİN AYETLERİN İÇİNDE;
    — Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır. Diridir, kayyumdur. O’nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki her şey, yerdeki her şey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, (kullarının) önlerindekileri ve arkalarındakileri bilir. Onlar O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O, yücedir, büyüktür. (2/Bakara, 255)
    — Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı gün içinde (altı evrede) yaratan, sonra da Arş’a kurulup işleri yerli yerince düzene koyan Allah’tır. O’nun izni olmaksızın, hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O’na kulluk edin. Hâlâ düşünmüyor musunuz? (10/Yunus, 3)
    — Allah’ın yanında kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere kulluk ediyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimiz” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (10/Yunus, 18)
    — De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (39/Zümer, 44)
    — Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir yarar sağlamaz. Allah’ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimseler için izin vermesinden sonraki durum müstesna. (53/Necm, 26)
    BUNLARIN BİRKAÇI GAYRİMÜSLİMLER İÇİN VE İZİNLİ ŞEFAATTEN BAHSEDİYOR ŞEFAATİN VAR OLDUĞUNA DAİR KESİN AYETLER VAR YAZDIM YUKARIDA
    BAKARA 48. AYETİ ŞEFAATİN VAROLMADIĞINA DAİR DELİL KOYMUŞSUN
    47- Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.
    48- Ve öyle bir günden korunun ki, kimse kimsenin yerine bir şey ödeyemez, kimseden şefaat da kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım da yapılmaz.
    BURADA İSRAİLOĞULLARINDAN BAHSETMİYOR MU???
    122- Ey İsrailoğulları! Size, her şeyden önce Âdem soyu içinde kitap ve nübüvvete aşina olmanız, ilâhî ahdin sorumluluğunu yüklenmiş büyük bir ümmet olmanız ve bir de Musa kavminden bulunmanız dolayısıyla hitap edildi, lakin dinleyenleriniz çok az oldu. Şimdi onları destekler mahiyette bir de İbrahim soyundan gelmeniz dolayısıyla bazı ihtar ve uyarılara muhatap tutulacaksınız. Kitap ehli ne demekmiş, nasıl olurmuş, gördünüz ya! Artık insafa gelerek aklınızı başınıza alarak vaktiyle size ihsan ettiğim nimetlerimi, nübüvvet nimetimi ve bilhassa ahir zaman nebisinin gönderileceğini bildiren va’dimi ve onun bir mukaddimesini teşkil eden geçmişteki devleti ve o zaman sizi bütün akıl sahiplerine üstün tuttuğumu hatırlayınız,
    123- Hatırlayınız da hiç kimsenin, bir başkası yerine hiçbir şey yapamayacağı, kimseden fidye kabul edilmiyeceği, şefaatin de bir fayda sağlamayacağı ve bunlara hiçbir taraftan yardım edilmeyeceği günden, o korkunç günün azabından korununuz! Bunlar size üçüncü defa olarak hatırlatılıyor. Geçmişteki o nimetlerin asıl sebebi neydi biliyor musunuz?
    BAKARA 123…YİNE İSRAİLOĞULLARI YANİ YAHUDİLER…
    DUHAN 41
    40- Şüphesiz ki hakkı batıldan ayırd etme günü onların hepsinin bir araya toplanacağı gündür.
    41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez.
    42- Ancak Allah’ın merhamet ettiği kimseler böyle değildir. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok merhamet edicidir.
    SADECE ONUN MERHAMET ETTİKLERİ YARDIM GÖRÜR PEŞİNDEKİ AYETE GÖRE MERHAMET EDER ŞEFAAT İZİN VERİR YAHUT KENDİ BİZZAT AFFEDER İKİSİDE ASLEN ONUN AFFIDIR İNFİTAR 19.AYETTE BUNUN HÜKMÜ GİBİDİR
    SANA ENAM 51 KALIYOR ŞİMDİ ŞEFAATİN VAROLDUĞUNA DELİL AYETLER FAZLA DEĞİL Mİ
    KENDİ AĞZINLA;
    ŞEFAATİN OLDUĞUNU BEYAN EDEN AYETLER
    — O gün, Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez. (20/Tâhâ, 109)
    —Allah, onların önlerinde ve arkalarında olanı bilir. (Allah’ın) razı olduğundan başkasına şefaat edemezler ve onlar, O’nun korkusundan titrerler. (21/Enbiya, 28)
    — O’ndan başka yakardıkları şefaate sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler (bildiklerini doğru anlatanlar) müstesna. (43/Zühruf, 86)
    — Allah katında, O’nun izin verdiği kimseden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Kalplerinden korku giderilince birbirlerine, “Rabbiniz ne söyledi?” diye sorarlar. Onlar da “Gerçeği” diye cevap verirler. O, yücedir, büyüktür. (34/Sebe, 23)
    BAKARA 254 ÜN PEŞİNDEKİ AYETİ HİÇ OKUDUNUZ MU?*?
    254- Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.
    255- Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.
    SİZCE KURAN ÇELİŞKİLİ MİDİR?
    ŞEFAATİN OLMAYACAĞI GÜN HANGİ GÜNDÜR?
    Bakara 254- “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.”
    Ey Allah’a ve bütün peygamberlerine iman eden Muhammed ümmeti! (İbn Kesir, Ebu Amr, Yakup kırâetlerinde ‘nın ve “ta”ların tenvinsiz üstün okunması ile okunur. Bir kıyamet günü gelecek ki onda ne alım satım, fidye ve mübadele (değişme), ne dostluk, ne şefaat hiçbiri bulunmayacak o gün gelmeden önce alım-satım yapmak, Allah için kardeşlik ve dostluk sağlamak, şefaatçı ve yardımcı bulmak mümkün olan dünyadaki günlerde gerekli hazırlıkları yapmak üzere size herhangi bir sebeble bölüştürdüğümüz mallardan Allah yolunda nafakalar veriniz.
    Yani mallarınızın üzerinize farz olan haklarını eda etmek için zekâtlarınızı yerli yerine harcayınız, kâfirler gibi mallarınızı keyiflere, arzulara göre harcamayınız ve boşuna telef etmeyiniz veya farz olan hakları gizleyip de kendinizi cezaya uğratmayınız, unutmayınız ki Allah’a, peygamberlerine ve dehşetli güne ve bu emirlere iman etmeyen o kâfirler hep zalimdirler.
    Hakk’ın emrine bakmaz, hakkı yerli yerine koymaz, ilâhî sınırları aşarlar, neye güçleri yeterse çiğnerler, mücerred (soyut) delilleri dinlemezler, fiilen bir engelle karşılaşmadıkça hak-hukuk gözetmez saldırırlar, verilen sözleri mi bozmazlar, canlar mı yakmazlar, ırzlara mı geçmezler, gönüllerinin hükmettiği kadar vergiler mi almazlar, ibadethaneleri, hayır kurumlarını tahrib mi etmezler kısacası fiili bir direniş görmedikçe her haksızlığı yaparlar. Siz ise haksızlığın, inkârın ve zulmün giderilmesi ile görevlisiniz. Öyle ittifaklarla, bunlara karşı gereken savunma ve karşı koymayı hazırlamalısınız. Bunu yapmayanlar kendilerini ilâhî ceza ile yüzyüze getirirler.
    Ceza gününden korunmazlar da nihayet zulmü kendilerine yapmış olurlar. O gün herhalde gelecek, o kâfirler o zaman alışveriş ile fidye ve mübadele ile hiçbir iş göremeyecekler; ne dostları bulunacak, ne şefaat edenleri. Tapınıp sakladıkları ve Allah yolunda harcamadıkları altınlar, gümüşler ateşten damga olacak, alınlarını, böğürlerini dağlayacaktır.
    “Allah’a saygı duyup kötülükten sakınanlar müstesna olmak üzere (dünyada iken kötülükte) dost olanlar o gün birbirlerine düşman kesilirler.” (Zuhruf, 43/67) âyetinin delâletince o gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapanacak, bu felâketlerden ancak iman edip görevini yapan ve önceden korunan müttakiler müstesna olacaklardır. Bu bakımdan bu mertebe takvayı (korunmayı) elde etmek ve felâketten sakınmak için müminler o gün gelmeden önce görevlerini yapmalı; Allah yolunda harcamalar yapmalı, seve seve zekatlarını vermeli, kardeşliklerini güçlendirmeli, toplumlarını düzene koyarak hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalı, kâfirler gibi Allah’ın emrine aykırı davranıp da kendilerine yazık etmemelidirler.
    ENAM 51 DE BUNUN HÜKMÜ GİBİDİR
    ŞİMDİ SİZCE HALA ŞEFAAT YOK MUDUR?
    AYRICA ŞU SÖZÜNÜZE,
    Ayrıca sizlerin Allah’tan başka Mezhep imamlarınız, evliyalarınız, tarikat şeyhleriniz, ahret kardeşleriz vb. gibi birçok şefaatçileriniz varken ve bunlarında size şefaat edecekleri vaki iken bu konuda bu denli endişelenmenize gerek var mı!? Asıl endişelenmesi gereken benim. Çünkü benim Allah’tan başka ne bir dostum ne de bir şefaatçim var!
    SADECE ACIYARAK GÜLÜYORUM SENİN NE ŞEFAATİN OLUR ŞEFAATE DELİL OLARAK KENDİN GETİRDİĞİN AYETLERİ GÖRMEZDEN GELDİĞİN İÇİN NEDE ALLAHIN ALLAH HİDAYET VERSİN

    #33 written by sedat
    21 Ekim 2010 – 18:26
    Mahşerde peygamberler de mi kendini düşünecek ve kendi derdine düşecek? “Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullah (asv)’ın şefaatine layık eyle” şeklinde bir duada bulunmak uygun mudur?
    Evet, sahih rivayetlere göre, mahşerin dehşetinden herkes, hattâ peygamberler dahi “Nefsî, nefsî – Nefsim, nefsim” dedikleri zaman, Resul-i Ekrem Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm “Ümmetî, ümmetî – Ümmetim, ümmetim” diyerek (Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân: 326, 327) ümmetini esirgemesini, korumasını, acımasını ve şefkatini gösterecektir. Buna göre “Peygamberleri bile kendi derdine düşüren mahşer gününde Resulullah (asv)’ın şefaatine layık eyle.” şeklinde bir duada bulunmak uygundur.
    Hayatı boyunca ümmeti diyen, sıkıntı, keder ve ızdıraplarını herkesten derince vicdanında duyan Allah Resûlü (asv), ümmetinin dünya ve ahirette takılıp yollarda kalmaması; en önemlisi de cehennem azabına düşmemesi için çırpınıp durmuş, dua dua Allah’a yalvarmıştır.
    Ümmetinin ebedi helake götürecek yollara makas gibi kollarını gererek çıkmaz sokak diyen Allah Resûlü (asv), her fırsatta Yüce Mevla’dan ümmetinin affını, ahiret saadetini istemişti. İşte bir gece sabaha kadar, Hazreti İbrahim (as)in duası olan,
    “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36)
    mealindeki ayet ile; Hazreti İsa (as)’ın duası olan,
    “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118)
    mealindeki ayeti tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp
    “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)”
    diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teala Hazretleri:
    “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. (Müslim, iman, 346)
    Ve yine Peygamber Efendimiz (asv)’e
    “Elbette Rabbin sana ileride çok ihsanda bulunacak, tâ ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.” (Duha, 93/3)
    buyurulmuştu. Selef-i salihinden bazıları, “Kur’ân’da en ümit verici ayet budur, zira kendisine ümmet olma şuur ve şerefini taşıyan kimseler kurtulmadıkça Efendimiz (asv)’in razı olması düşünülemez.” demişlerdir. (Kurtubi, el-Câmi li Ahkami’l-Kur’an, Duha suresi 5. ayetin tefsiri) Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetine karşı duyduğu büyük şefkat de bunu gerektirmektedir.
    Peygamber Efendimiz (asv), hiçbir kimseye nasip olmayan bir hususiyet olarak şefaat-ı uzmâ (Buhari, Salat 56; Cihad 122; Müslim, Mesacid 3, 5-8) ve makam-ı mahmudla müjdelenmiştir. (İsra suresi, 17/79)
    Sürekli ümmetini düşünen ve ümmetinin afv ve mağfirete mazhar olması için dua dua yalvaran Şefkat Peygamberi (asv), gökler ötesinden gelen teklife tercih hakkını ümmetine ebedi hayatta en faydalı olanı seçmekle cevap vermişti:
    “Rabbimin nezdinden bir melek geldi ve ümmetimin (ümmeti icabet) yarısını Cenab-ı Allah cennete koymak ile şefaat arasında bir tercih yapmamı istedi. Ben şefaati tercih ettim. Zira şefaat daha umumi ve kifayetlidir. Siz bu şefaatin ümmetimin müttakilerine mi olduğunu sanıyorsunuz. Hayır! O ümmetimin hata ve günah işlemiş, günahlarla kirlenmiş olanları içindir.” (İbn-i Mace, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/75)
    Âhirette peygamberlerin hepsine mü’minlere şefâat etme hakkı tanınmıştır (Buhârî, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81). Ancak peygamberler içinde ilk defa şefâat edecek ve şefâatı kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. (Müslim, Fadâil, 2). Âhirette Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bu ilk şefâatı, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki umûmî ve büyük şefâattır. (bk. Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, İman, 84)
    Cennet’te derecelerin artırılması için ilk şefâat edecek olan peygamber de Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (asv) bir hadisinde, “Cennet’te insanların ilk önce şefâatte bulunanı benim.” buyurmuştur (Müslim, İman, 85).
    Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaatinden bütün insanlık istifade edecektir. Mahşer günü, güneşin iyice yaklaşmasıyla kan-ter içinde kalan insanlık, sıkıntı ve dehşet içinde bir an evvel bu atmosferden kurtulmaya çalışacak “Aman ne olur şefaat edecek birini bulalım” diyerek insanlığın babası Hz. Adem (as)’e koşacak. Hz. Adem (as), kendisinin böyle bir hususiyetinin olmadığını söyleyerek insanları Hz. Nuh’a gönderecek; Hz. Nuh, Hz. Musa’ya; Hz. Musa’da Hz. İsa’ya (Aleyhimüsselam) gönderecek. Hz. İsa da bu hususiyetin Hz. Muhammed (asv)’e ait olduğunu söyleyerek onları Peygamber Efendimiz (asv)’e gönderecek. Zira o gün herkes kendi derdine düşecek ulü’l-azm olan peygamberler bile “nefsî nefsî” diyecek, kendilerinin umum insanlığa şefaat etme gibi bir kredilerinin olmadığını söyleyeceklerdir. (Buhari, Enbiya, 3; Tefsir, 17/5; Tirmizi, Kıyamet, 10)
    Mahşer yerinin eşi-benzeri görülmemiş bir şekilde insanın kan-ter içinde kaldığı bunaltan atmosferinden bir an evvel uzaklaşmayı isteyen beşer, Peygamber Efendimiz (asv)’in kapısına dayanacak ve ondan şefaat etmesini isteyecek. Allah Resûlü (asv), arşın altına gidip Yüce Mevla’ya secde ederek O’nun ilham ettiği dualarla Rabbini tesbih edecek yakarışa geçecek ve kendisine vaad edilen umum insanlar için şefaat etme kredisinin yerine getirilmesini, kendisine lutfedilmesini isteyecek, Peygamber Efendimiz (asv)’in nezd-i ilahideki hiçbir varlığa nasip olmayan fazilet ve şerefi bütün insanlığa gösterilerek insanlar arasında hüküm verilerek mahşer yerinde dehşet içinde beklemenin ızdırabından Allah’ın şefaat dalga boyundaki rahmeti ile kurtulacaklardır.
    Allah Resûlü (s.a.s), ümmetinden bir kısmının cehenneme gireceğini duyduğu an mahşer meydanında secdeye kapanıp “Ümmetim! Ümmetim!” diye yakarışa geçecek, o esnada cenneti, hurilerin perdedarlığını ve kim bilir daha nice güzellikleri unutacak ve gözyaşlarını ceyhun ede ede hep ağlayacak O’na “Artık başını kaldır! Şefaat et, şefaatin kabul edilecek!” deninceye kadar başını yerden kaldırmayacak ve hep “Ümmetî! Ümmetî!” diye inleyecektir. (Buhari, Tevhid, 36; Tefsirü’l-Kur’ân, 5; Müslim, İman, 326,327; Tirmizi, Kıyamet, 10)
    Böylelikle Şefkat Peygamberi (asv)’in şefaatinden olabildiğince istifade edecek olanlar ise O’nun getirdiği mesaja iman ederek icabet eden ümmeti olacaktır. Zira Peygamber Efendimiz (asv)’e kimlere şefaat edeceği sorulduğunda “Benim şefaatim dili kalbini tasdik ederek yürekten kelime-i tevhidi getirenleredir.” buyurarak samimi olarak “La ilahe illallah Muhammedün Resûlüllah” diyenlerin şefaat atmosferinden istifade edeceğini bildirmiştir. (Tirmizî, Daavat, 126; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/307)
    Mücessem rahmet olan ve Allah’ın engin rahmetinden istifade yollarını gösterip rehberlik eden Allah Resûlü (asv)’ın şefaati ile ümmeti, kabirden, haşirden, mahşer yerinden, sırattan, hesaptan, cennet ve cehenneme uzanan uzun yolda en tehlikeli yerleri Peygamber Efendimiz (asv)’e iman ve O’nun şefaati sayesinde geçecek ve hayal ufuklarını aşkın nimetlere mazhar olacaktır.
    Ümmeti içinde de Efendimiz (asv)’in engin şefaat kredisinden en çok istifade edecek olanlar ise en çok darda kalanlardır. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir.” buyurarak şefaat dairesinin ne kadar geniş olduğunu bildirmişlerdir.
    Evet, günah-ı kebaîr işlemiş, düşmüş kalkmış, yer yer sürüm sürüm olmuş ve kirlenmiş, fakat ümidini yitirmemiş, ümitle ve zayıf da olsa imanla Huzur-u Risaletpenâhî’ye varabilmiş, Rasulü Ekrem (asv)’in şefaat atmosferi içine girmiş ne kadar mücrim varsa herkese bir bişarettir bu. Allah (celle celâluhû) O’na “Şefaat et! Şefaatin kabul görecektir.” buyurmuşsa, O da bu teveccühü değerlendirecektir.. evet, Cenab-ı Hak, Habibi başını yere koyup, “Ümmetim, Ümmetim!” diye yalvardığında O’nun içine su serpecek ve rahmet esintili şu sözleri söyleyecektir:
    “Ya Muhammed! İrfa’ ra’seke, işfa’ tüşeffa’ – Ya Muhammed! Başını kaldır. Şefaat et! Şefaatin makbuldür bugün.”
    İşte bu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Rasulü (asv)’ın, günah-ı kebâir işlemek suretiyle cennet yolundan aşağıya düşmüşlere yeniden çizgilerini bulma manasında bir rahmet tecellisidir.
    Allah Resûlü (asv)’ın şefaatinden en çok büyük günah işleyip cehenneme düşmüş olanlar istifade etmekle birlikte, her mümin de Allah’ın rahmetinin farklı bir tecellisi olan şefkat atmosferinden istifade edecektir.
    Ümmetinden tevhid hakikatini arızasız inanıp temsil eden yetmiş bin insan Efendimiz (asv)’in şefaati ile sorgusuz-sualsiz, hesaba çekilmeden cennete girecektir. (Buhari, rikak,50; Müslim, iman, 369)
    Ve yine Allah Resûlü (asv)’in şefaati ile ümmetinden cennete girenler, sevaplarının üstünde makamlara, lütuflara nail olacaklardır. (Bu konudaki hadisler tevatür derecesindedir. bk. Kettani, Nazmü’l-Mütenasir fi ehadisi’l-mütevatir, 304 nolu hadis)
    Tabii ki Efendimiz (asv)’in şefaatinden istifade nisbeti, O’na iman etmeye, O’nun getirdiği dini rızay-ı ilahi eksen ve hedefli yaşamaya bağlıdır. Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (asv)’in ruhaniyatından, şefaatinden istifadeyi rızasına ve Efendimiz (asv)’e karşı duyulması gereken saygıya bağlamıştır. Efendimiz (asv)’in şefaatinden olabildiğince istifade Allah’ın hoşnutluğu dairesinde inanmaya ve o çizgide hayat yaşamaya bağlıdır. Allah’ın hoşnutluğuna, rızasına götüren yol da Efendimiz (asv)’in tebliğ ve temsil ettiği mesaj çizgisinde yaşamaktan geçmektedir.
    Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaat atmosferinden olabildiğince istifade edebilmenin en önemli yolu nam-ı celil-i Muhammedî’yi (asv) her yerde dalgalandırmak, insanlığın ızdırap ızdırap üstüne kıvrandığı günümüzde O rahmet ve şefkat peygamberi ile insanları tanıştırmak, O’nu sevdirmek ve hayatımızı sünneti çizgisinde yaşamaktır. O’nun şefaatinden istifade yollarının en önemlilerinden biri de her fırsatta Allah Resûlü (asv)’e salat u selam okumak, ezan-ı Muhammedî’den sonra dua etmektir.
    Cenab-ı Allah, Peygamber Efendimiz (asv)’in şefaat atmosferinden olabildiğince istifade eden kullarından eylesin… (bk. Dr. Ergün Çapan, Efendimiz’in Ümmetine Düşkünlüğü, Yeni Ümit, Ocak – Şubat – Mart 2006 Sayı :71 Yıl :18)
    BUDA EK BİLGİ

  31. FATİHA SUREMİZDEKİ YARDIM AYETİNİN DOĞRU AÇIKLAMASI
    Bid’at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir. Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.
    Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı Kur’an’a dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir koz olarak kullanıyorlardı.
    İlk asırda meydana çıkan Mu’tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber s.a.v.’in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere, henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram’ın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah’ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid’at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini Kur’an-ı Kerim’den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.
    Haricî zihniyet
    Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.’ı şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.
    İşte bunlar da Kur’an’a göre hareket ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.
    Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur’an’dan böyle bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir.
    Kur’an ve Sünnet’i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram’a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.
    Şaşılacak görüşler
    Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk’a iltica eden velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden zihniyetle; Haricî, Mu’tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ Hz. Ali’ye kâfir diyenle, Allah’tan başka hakiki fail ve irade tanımayan, Kur’an ve Sünnet’in en küçük edeplerine dahi riayet eden bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm’a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenab-ı Hakk :
    “Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘sen mümin değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu Tealâ’ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır? Buharî ve Müslim’de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?
    Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar görüşler…
    Manası çarpıtılan ayet
    Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:
    Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler , Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah’a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem olarak görmektedirler.
    Hz. Ömer r.a.’ ın oğlu Hz. Abdullah’ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
    Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri ayetlerden biri de Allahu Tealâ’nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:
    “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz’ derler.” (Zümer, 3)
    Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir manadır. Diyanet Vakfı’nın çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost” kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana vermişlerdir:
    “İyi bil ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veliler edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırmaları için tapıyoruz’ derler.”
    Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri seven ve onlarla Hakk’a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah’a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk’a secde edenleri bir tutmuşlardır.
    Ayetlerden cevaplar
    Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden bazıları şunlardır:
    “Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
    “Sizin veliniz ancak Allah, O’nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)
    “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28)
    “Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)
    Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen “Allah’tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur.
    Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah’a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber s.a.v. Efendimiz’i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa’d, 5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O’nun elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.
    Hıristiyanların İsa Aleyhisselam’ı, yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselam’ı Allah’a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk’ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam’da Allah’ın yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.
    Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir
    Sûfiler, (fenâ fi’l-ef’âl, fenâ fi’s-sıfat ve fenâ fi’z-zât mertebelerinde) Hakk’ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O’nun dışında herhangi bir mahlukta kudret tevehhüm edilmesine, Allah’tan başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah’tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık Allah’ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.
    “De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir” (Ra’d, 16).
    Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil zatın fiilleri de Allah’a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.’in Ay’ı iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem’e hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
    Kur’an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.
    Kâmil zatlarla tevessül
    “Ey iman edenler, Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum” demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)
    Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah’a yöneldim. Ya Rabbi, O’nu benim hakkımda şefaatçi kıl.”
    Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.’in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)
    Hz. Ömer r.a.’ ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık olmuştu. Efendimiz s.a.v.’in amcası Hz . Abbas r.a.’ı yanına alan Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buharî)
    Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz . Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram’ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare yoktur.
    Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid’at sahibi ve dalâlet ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur’an ve hadisten çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun- aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur’an ve Sünnet’e uygun itikat etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin 157. mektubunda ısrarla üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.
    Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.
    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah’ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.
    Vahhabîlerin Kur’an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah’tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah’ı devre dışı bırakıp da O’nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.
    Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi’nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.
    Yardım istemek şirk mi?
    Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.
    “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)
    Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah’ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.
    Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.
    Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O’ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O’na dikmelidir.
    Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül
    Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi’ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.
    O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas’ı vesile edinerek Allah’tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.
    Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.
    “ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk’tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah’tan istiyor. Çünkü Allah’tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah’a sığınırız.
    “Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül
    Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat’ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.
    Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.
    Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.
    Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.
    Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ’yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.
    Kadı Beydavî’nin , Envâru’t -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah’a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.
    “Himmet şeyhim” demenin anlamı
    “Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah’a yönelip O’ndan iste, O’na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?
    Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.
    Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri’nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:
    – Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa’da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır’a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.
    Üftâde Hazretleri buyurdu:
    – Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü’l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.
    Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah’ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.
    “Benim kendime bile faydam yok”
    Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz’e hitaben: “De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A’raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
    Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.
    Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.’in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur’an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.
    Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber’in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah’ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.
    Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ’nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.
    Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.’ ın şu sözü, bunun açık delîlidir:
    “Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah’ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah’ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)
    Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.’a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.
    Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.
    Müminlere haksızlık ediliyor
    Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.
    Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman’ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.
    Fatiha Suresi’ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:
    “Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah’tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kapsamına girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et’ diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”
    Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:
    “Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah’ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”
    Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:
    “ Kur’an -ı Kerim’in hassasiyet gösterdiği husus, Allah’tan başkasını O’nun yerine koymak veya O’na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O’nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et’ diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah’a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.’i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur’ demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)
    Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.
    Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz’in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
    “ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”

  32. bağışlayan allahın adıyla de ki o allah birdir allah sameddir o doğurmamış ve doğrulmamıştır . hiç bir seyONA DENK DEĞİLDİR

  33. Aslinda cevap cok basit.

    Kuran’dan ögrendigimiz üzre sefaat etme (araci olma, ricada bulunma) olayi vardir. Vardir ama bu yetki kimdedir?

    Bu yetki sadece peygamberlerde mi vardir?

    Hayir. Bu yetki onlarla birlikte Allah’in bu yetkiyi verdigi her mümin insanda vardir. Yani sadece peygamberlerle, alimlerle, meleklerle sinirli degildir. Lakin Allah’in bu yetkiyi tam olarak kimlere verdigini insanoglu bilemez.

    Yani hesap gününde eger Allah bu yetkiyi vermisse, birileri birileri icin affedilmeleri icin Allah’tan ricada bulunabilir. Allah kabul eder veya etmez o ayri konu, garantisi yoktur. Olayi böyle anlamamiz lazimdir. Yalniz Allah dilerse birileri birileri icin sefaatci olabilir ama sefaatci olduktan sonrada kabulü yine Allah’in bilecegi istir, biz bilemeyiz. Her seyin en dogrusunu Allah bilir.

    Fakat yer yüzünde peygamber olsa dahi ölmüs birisinden (bu dünyada artik bulunmayan birisinden) sefaatci olmasi icin yardim cagrisinda bulunmak caiz degildir, bidattir ve sirk olur. Ölülerden medet umulmaz. O tren gecmistir. Ancak peygamberimizin zamaninda yasiyanlar ondan sefaatci olmasini dileyebilirlerdi. Eger bu insanlar peygamberimizden önce öldülerse, peygamberimizde bunlar icin duruma göre sefaatci olabilir. Peygamberimizden sonra yasiyanlar ondan sefaatci olmasini artik isteyemezler, cünkü ölüler bunu duymaz.

    Keza bu hayatta yasiyan birisinden, misal bir alimden hesap gününde kendisi icin sefaatci olmasini istemekte yanlistir. Zira, bu alime sefaat yetkisi verildimi verilmedimi bilmeden hic bir insandan sefaatci olmasi istenmez. Sefaat yetkisinin kendisine verildigini söyleyenler yalancidirlar. Bunu henüz ölmeden kimse bilemez. Kaldi ki bu alim bu dünyayi terk ettikten sonra, ölmeden önce kendisinden yardim isteyen o zat-i muhteremin artik nasil bir hayat sürdürdügüne zaten sahit degildir. Bu bakimdan hesap günü ic rahatligiyla onun icin sefaatci olmayacaktir, muhtemelen sefaat yetkisi kendisinede zaten bu yüzden bu insanlar icin verilmeyecektir. Sefaat yetkisi birisine veririlse bunlar ancak sahit oldugu insanlar icin ricada bulunabilirler.

    Geldik olayin püf noktasina. Olay sahitlikte bitiyor.

    Her mümin insan, ister peygamber olsun, ister alim olsun, ister siradan bir mümin olsun, bu ancak Allah kendisine bu yetkiyi verirse yasadigi süre boyunca sahit oldugu insanlar icin sefaatte bulunabilir. Kendisinden önce veya sonra yasamis insanlar icin sefaatci olunmaz. Zaten Allah kabul eder veya etmez, onu Allah bilir, garantisi yok demistim.

    Peygamberler öldükten sonra (bu yasami terk ettiklerinden sonra) yer yüzünde neyin olup bittiginden, kimlerin ne yapip, ne yapmadiklarindan haberdar olamazlar. Bunu Kuran’dan ögreniyoruz.

    Misal:

    Hz.Isa: “Onların içinde kaldığım sürece, ben onların üzerinde bir şahidim. Benim (dünya) hayatıma son verdiğinde, üzerlerindeki gözetleyici Sen’din. Sen her şeyin üzerine şahid olansın.” (Mâide 117)

    Yani peygamberler öldükten sonra geri kalanlarin ne yaptiklarini bilmezler. O yüzden onlar icin sefaatcide olamazlar. Hic bosuna peygamberlerden sefaatci olmalari icin dilekte bulunmayin. Zaten ölmüs birisi sizi ne kadar duyabilir? Duyamaz! Kaldi ki, Kuran’dan ögrendigimiz gibi, zaten yaptiklarinizdan haberdar dahi degiller. Peygamberlerden sefaatci olmalarini isteyemedigimiz gibi, herhangi bir alimden bir baska insandan hic isteyemeyiz.

    Buradan anlasiliyor ki, yardim yalnizca Allah’tan dilenmelidir ve biz üzerimize düsen görevleri yerine getirip gerisini Allah’a birakmamiz lazimdir vesselam.

    saygilar, sevgiler
    Mesut D.

  34. MERHABA ŞEFAAT KONUSU TOPLUMUZDA YANLIŞ ANLAŞILAN KONULARDAN BİRİDİR….BU KONUDA SÜLEYMANİYE VAKFINDAN A. AZİZ BAYINDIR VE EKİBİ BUNUNLA İLGİLİ TAKDİRE ŞAYAN ARAŞTIRMALARI VARDIR….
    MESUT BEYDE BİR ÜST LİNKTE YAZMIŞ AMA BURAYI DİNLEDİKTEN SONRA ŞEEAT KONUSU KAFAMIZDA TAM NETLEŞECEKTİR……
    BEN KONUYLA İLGİLİ GÖRÜNTÜLÜ LİNK İ VERMEK İSTİYORUM…….

    http://www.fetva.net/goruntulu-fetvalar/sefaat

  35. @tr_alfa

    Selam!
    “bana hiçbir ayet gösteremezsin ki iman edenlere şefaatin olmadığını yazsın .” diyorsunuz.

    Buyurun! Bakara, 254: “Ey iman edenler! İçinde alış verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı bir gün gelmeden önce size verdiğimiz rızıklardan infak edin. İnkar edenler zalimlerdir.” (2/254)

    İnkar edenler zalimlerdir.

  36. Bir başka ayet de kanaatimizi pekiştiriyor:

    Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah´ındır. (82/19)

  37. BİLEN ARKADAŞLARDAN CEVABINI YAZMALARINI RİCA EDECEĞİM BİR SORU OLACAK .
    KİMBİLSİN SORUMUN CEVABI BURADA YAZILANLARDA VARDIR ! . . .
    AMA BEN TEMBELLİK EDİP OKUMADIM ! YETERLİ BİLGİSİNİN OLDUĞUNU SÖYLEYİP BENİ DİNİMİZLE İLGİLİ BU SORUYU SORMAYA MECBUR BIRAKTILAR !
    SORUMU SORUYORUM :
    – ŞEFAATÇİ SAYISI KAÇTIR !
    BUNLAR BİRKAÇTANEYSE BUNLARIN İSİMLERİ NELERDİR ?

  38. Geri bildirim: Sitemap 07.01.2014 | Ali Aksoy·

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s