Hadis – Kuran çelişkilerine örnekler

Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde önce Kuran’ın kendi diliyle Kuran’ın dinin tek kaynağı olduğunu anlattık. Daha sonra ise Peygamberimizin hadisleri yazdırmamasından, mana ile hadis naklinin getirdiklerinden ve daha bir çok incelediğimiz konudan, hadislerin neden dinin kaynağı olamayacağını gördük. Bu bölümde ise hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin sonucunda uydurulan hadislerin dinin temel ve tek kaynağı olan Kuran ile nasıl çeliştiklerini anlayacağız. Yani yapılan yanlışlığın sonuçlarını görüp, dinin tek kaynağı olan Kuran’a dönmenin önemini kavrayacağız. Kuran ile çelişen hadisleri göstermek için en ünlü hadis kitaplarının hadislerini seçtik; daha zayıf hadis kitaplarını sizin tahmininize bırakıyoruz. Kuran ile çelişen hadislerin olması tüm hadisleri reddetmemiz, Kuran’a gidip dini yeniden kavramamız için yeterlidir. Kuran ile çelişen binlerce hadis vardır. Biz bu bölüme on tane örnek vermeyi yeterli görüyoruz. Zaten kitabımızdaki bir çok konunun akışı içindeki açıklamalarda, Kuran ile çelişen hadisler sergilenmektedir.

Biz Kuran’ın Allah sözü olduğunu nereden biliyoruz? Kimisi, Kuran öyle söylüyor diyebilir. Peki birileri Allah’a iftira olarak başka kitapları göstererek: “Bu da Allah katındandır.” derlerse ne diyeceğiz? Biz Kuran’ın Allah sözü olduğunu ancak Kuran’ı inceleyip, Kuran’ın içerdiklerini değerlendirip iddia edebiliriz. Allah’ın mesajının doğruluğunu tartışmak bizzat mesajın kendisiyle alakalıdır. Aynı mantıkla, hadisleri incelersek Allah’ın dininin kaynağı olmaya layık olup olmadıklarını görürüz. Nasıl Kuran’ın dinin kaynağı olup olmadığı bizzat Kuran’ın irdelenmesiyle tartışılabilirse, hadislerin dinin kaynağı olup olmadığı mevzusu da hadislerin irdelenmesiyle karara bağlanabilir. Kitabımız boyunca Kuran’ı ve hadisleri inceleyip dinin kaynağının ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini açığa kavuşturmayı amaçladık. Bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz hadisler, hadislerin dinin kaynağı olmaya ne kadar layık(!) olabileceklerini ortaya çıkaracaktır.

Kitabımızda eleştirdiğimiz hadisler, hadisçilerin kabul ettiği, en ünlü hadis kitaplarının hadisleridir. Hadisçilerin reddettiği, yalandır(mevzudur) dediği hadisleri almadık. örneğin “Allah kendisini yaratmayı isteyince atı koşturdu ve onu koşturup terletti. Sonra kendisini bu terden yarattı.” veya “Allah melekleri iki kolunun ve göğsünün kıllarından yarattı.” veya “Allah’ın gözleri hastalandı, melekler Allah’ı ziyarete geldi.” veya “Allah’ı rüyada gördüm. Uzun saçlı güzel bir genç suretindeydi. Yeşil bir elbise giymiş, altın nalınları vardı.” hadisleri bunlara örnektir. (Hadis Müdafası İbni Kuteybe sayfa 66 – 67) Meşhur hadisçilerin bu tarz uydurma hadisleri nakledenleri yalanladıkları ve bu hadisleri kabul etmedikleri doğrudur. Fakat bu bölümde ve bundan sonraki bölümlerde en ünlü, en doğru, en güvenilir hadis kitaplarındaki hadisleri görünce, hadis kitaplarında doğru ile yalanın ayırt edilemeyecek şekilde karıştığını, hadis toplarken gösterilen doğru ile yalanı ayırt etme çabasının bir işe yaramadığını anlayacağız. Zaten Kuran yeterli, eksiksiz, tüm teferruatları içeren kitabımız olduğuna göre böyle çabalara da gerek yoktur.

Kuran’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkasının katından olsaydı elbette içinde bir çok çelişkiler bulacaklardı.

4 Nisa Sûresi 82

Hiç şüphesiz Hatırlatıcı’yı biz indirdik biz. Onun koruyucuları da gerçekten biziz.

15. Hicr Sûresi 9

Nisa suresindeki ayetten dinimizin kaynağının çelişkisiz olduğunu öğrenebiliriz. Allah Kuran’ın çelişkisiz olduğunu söyleyerek hem Kuran’ın doğruluğunu, hem de dinin kaynağının sahip olması gereken özelliği öğretiyor. Kuran ile çelişen hadislerin olması, hadislerin Allah katından olmadığının ve dinin kaynağı olamayacağının ispatıdır. Ayrıca Hicr suresindeki ayetten Kuran’ın korunduğunu , böylece dini kaynak olarak korunmuş bir kitaba sahip olduğumuzu anlıyoruz. Bu bölüm ve bundan sonraki 3 bölümde, hadislerin Kuran’la, kendi içlerinde ve mantıkla çelişkilerini sergilememiz sonucunda hadislerin korunmadığını ve binlerce uydurma ile düzeltilemeyecek şekilde karıştıklarını göreceğiz. Yani bu bölümlerde hadislerin dinin kaynağı kabul edilmesinin korkunç sonucunu görüp; çelişkisiz ve korunmuş olan dinimizin tek kaynağı Kuran’a, yalnız Kuran’a dönmenin gerekliliğini daha da iyi kavrayacağız.

1 ALLAH’IN BALDIRI OLUR MU?

Kuran : ” … O’nun benzeri gibi hiçbir şey yoktur.”
42 Şura Suresi 11

Hadis: “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”

Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1

Bu hadisin hangi kitaplarda geçtiğine iyice dikkat edin. Hadis kitaplarının sözde en doğrusu olarak gösterilen, tek hadisini inkar edenin kafir olacağı söylenen Müslim ve Buhari’de. Hadisçilerin mantığına göre bu hadisi inkar eden kafir, bu hadise inanan gerçek Müslüman olacaktır. Allah’a hiçbir şeyin benzemediğini söyleyen ayete karşın, hiçbir mecazi ifadeyi çağrıştırmadan, Allah’ın baldırı olduğunu ve ahirette baldırını açacağını söylemenin saçmalığını uzunca anlatmaya gerek var mı?

2 ALLAH EL SIKIŞIR MI?

Kuran: “Ve hiçbir şey O’nun dengi değildir.”

112 İhlas Suresi 4

Hadis: “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.”

Hanbel 5/243

Yine bu hadiste hiçbir mecazi manayı çağrıştırmadan, Allah’a parmak, parmaklarına da soğukluk atfederek Allah şekilleştirilmektedir. Bu hadis1 İhlas Suresi’nin Allah’ın hiçbir şeye denk olmadığını söyleyen ayeti gibi daha birçok ayetle de çelişir. Eğer hadisteki “el” ifadesi mecazi bir manaya gelip insani eli çağrıştırmasa kabul edilebilir olurdu. örneğin “Her şey Allah’ın elindedir.” dediğimizde cümlenin akışından her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğu anlaşılır. Fakat Allah’a parmak, parmaklara soğukluk atfeden bu hadisten böyle mecazi bir manayı kimse çıkaramamaktadır. üstelik bu hadiste Allah ile Peygamber’in el sıkışması gibi kabul edilemez bir ifade de yer almaktadır. Şimdi bu hadisleri din kabul eden hadisçiler, mezhepçiler mi gerçek Müslümandır, yoksa hadislerdeki yanlışlıkları görüp Kuran’ı yeterli gören Kuran Müslümanları mı?

3 DİN DEĞİŞTİREN öLDüRüLSüN Mü?

Kuran: “Dinde zorlama yoktur.”

2Bakara Suresi 256

Hadis: “Dinini değiştireni öldürün.”

Nesei 78/14,Buhari 12/1883

Allah’ın hükmünü hadisle aşmaya, Allah’ın dinini kendi kafalarına uydurmaya çalışanların bu uydurması yüzünden çok kelleler gitmiştir. Radikal dinci örgütlerin yaptığı katliamları bu örgütlerin zihinlerinde meşrulaştıran bunun gibi hadislerdir. Evlerinin bodrumunu insan mezarına çevirenleri Diyanet kınamaktadır, ama aynı Diyanet Buhari ve Nesei gibi hadis kitaplarını da övmekte, dinin kaynağı olarak göstermektedir. Bu ne biçim bir iştir? Eğer Sunniliği savunursanız bu katliamlara karşı çıkmanız boşunadır. çünkü bu katliamlara temel olacak deliller Sunni hadis kitapları ve mezhep izahlarında mevcuttur.

4 öLüNüN SUçU NE?

Kuran: “Doğrusu hiçbir günahkar bir başkasının günah yükünü yüklenmez.”

53 Necm Suresi 38

Hadis: “ölü ailesinin kendisi için ağlamasından dolayı azaba uğratılır.”

BuhariK. Cemiz 32,33,34

Ne akla, ne de Kuran’ın genel mantığına uymayan bu hadis de uydurmacılığın Kuran ve akılla çelişkilerine örnektir.

5 NEDİR BU KADIN DüŞMANLIĞI?

Kuran: “Ben sizden erkek olsun, kadın olsun hiçbir çalışanın ürettiğini boşa çıkarmayacağım. Hepiniz birbirinizdensiniz.”

3 Ali İmran Suresi 195

Hadis: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.

Buhari 9/1391

Kuran hayır üreten erkeğin de kadının da önünü açık tutarken, hadisler kadının önünü kapamaktadır. Kadın konusu, Peygamber’e iftira olarak uydurulan hadislerin en çok olduğu konulardan biridir. Ayrıntılı bilgi için 21. ve 22. bölümleri okuyunuz.

6 ZALİM KİM? SöYLEYİN BAKALIM

Kuran: “Zulmedenler dedi ki: Siz olsa olsa büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz.”

25 Furkan Suresi 8

Hadis: “Peygamber Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendi. Günlerce ne yaptığını bilmez durumda ortalıkta dolaştı.”

Buhari 76/47 Hanbel 6/57,4/367

Muhammed Abduh ve Mutezile’nin bu hadise itirazlarına karşın Muhammed Ebu Şehbe hadisi şöyle savunur: [private]“Eğer Abduh sihir hadisini inkar etmişse akıl ve nakil ilimlerinde söz sahibi el Maziri, el Hattabi, Kadı İyaz, İbn Teymiyye, İbnul Kayyım, İbn Kesir, en Nevevi, İbn Hacer, el Kurtubi ve Alusi gibi pek çok alim de O’nun hem rivayet ve hem de dirayet yönünden doğru olduğunu ispat etmişlerdir.” Şehbe, Buhari ve Müslim’in de hadisi kabul ettiğini anlatır ve sihir sonucu olanları hadislere dayandırarak şöyle aktarır: ” Peygamberimiz’e sihir yapılmıştı. Öyle ki hanımları ile cinsi münasebette bulunmadığı halde bulunduğunu zannederdi. Süfyan bunun en şiddetli sihir olduğunu söylemiştir.” (Ebu Şehbe, Sünnet Müdafaası, sayfa 152153)

Kuran’a göre ise Peygamber’in büyülendiğini söyleyenler zalimlerdir. En güvenilir (!) hadisçilerin çoğuysa Peygamber’in büyülendiğini söylemektedir. Lütfen bu önermelerden mantık kuralları içerisinde sonuç önermesini çıkarın ve zalimin kim olduğunu söyleyin.

7 MİRASTA VASİYET VAR MI?

Kuran: “Ey iman edenler!Herhangi birinize ölüm gelip çattığında vasiyet zamanı aranızda tanıklık şöyle olsun: Kendinizden adalet sahibi iki kişi yahut, yolculuk etmekte iken ölüm musibeti başınıza geldiyse sizin dışınızda iki kişi”

5 Maide Suresi 106

Hadis: “Varis için vasiyet yoktur.”

Hanbel 14/238

Kuran’da hem Maide suresindeki bu ayette hem diğer ayetlerde vasiyet anlatılır. Vasiyetten arta kalanlar Kuran’da tavsiye edilen şekilde dağıtılır. Vasiyeti iptale yönelik bu hadis aslında Kuran’ın bir hükmünü iptale yönelik bir girişimdir.

8 EN BüYüK AZAP RESSAMLARA MI?

Kuran: “Gerçekten Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise dilediğini bağışlar.”
4Nisa Suresi 48

Hadis: Cehennemde en şiddetli azaba uğratılacak kişiler ressamlardır.

BuhariTesavir, 89

Kuran’a göre en büyük günah Allah’a ortak koşmadır. Allah ortak koşmayı affetmeyeceğini söylemekte, bunun dışında her günahın affedilebileceğini belirtmektedir. Bu yüzden Allah’ın en şiddetli azabına uğrayacak olanlar da ortak koşanlardır. Oysa Buhari’nin yukarıda alıntıladığımız hadisine göre en şiddetli azaba ressamlar uğrayacaklardır. (Mezhepçi, hadisçi İslam’ın sanat düşmanlığı sonucunda uydurdukları hadisleri kitabın 18. bölümünde okuyabilirsiniz.) Bu hadis başta Kuran ile çelişmektedir. Ayrıca mantık ile çelişen bu hadisin çeliştiği başka hadisler de vardır. örneğin diğer bir hadise göre cehennemde en şiddetli cezaya satranç oynayanlar çarptırılacaktır. (Büyük Günahlar, Hafız Zehebi, sayfa 9697)

9 ALTIN TAKILIR MI, İPEK GİYİLİR Mİ?

Kuran: “De ki; ‘Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve temiz rızıkları kim haram etmiş? De ki: ‘ Bunlar dünya hayatında iman edenler için, kıyamet gününde ise yalnızca onlarındır. Bilen bir topluluk için biz ayetleri böyle detaylı anlatırız’”

7 Araf Suresi 32

Hadis: “Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır.”

Müslim 2/16

Altın ve ipek hem erkek için, hem de kadın için bir süs eşyasıdır. Kuran’da hiçbir ayette yasaklanmazlar. Allah inananların dünyada da bu süslerden yararlanabileceklerini söyler ve erkek kadın ayrımı yapmaz. Her hadisinin doğru olduğu iddia edilen Müslim’in bu hadisi Kuran’ın belirttiğimiz ayeti ile çelişir.

10 DEPREMLERİN SEBEBİ OLAN BALIĞIN CİNSİ NE?

Kuran: “Bundan sonra yeri yumurta biçimine soktu.”

79 Naziat Suresi 30

Hadis: “Dünya balığın üzerindedir. Balık başını sallayınca Dünya’da depremler olur.”

İbni Kesir Tefsiri 2/29 68/1’in açıklamaları

Kuran, mucizevi bir şekilde dünyanın yumurta biçiminde elipsoid olduğunu, ceninin oluşumunu, evrenin oluşumunu, rüzgârların aşılayıcı olması gibi bir çok konuyu açıklarken (Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize kitabında bu konuyu çok detaylı bir şekilde işledik), hadislerde yer alan yukarıdakilere benzer hurafeler hem Kuran’la, hem de mantıkla çelişirler. Dünyayı balığa oturtan, depremleri balığın kuyruğunun sallanmasına bağlayan bu zihniyete bir soralım: Bu balık palamut mudur, yunus mudur, lüfer midir? Lütfen bir hadis daha bulup, bizi aydınlatın!

Yazının / kitabın devamını Kurandaki Din sitesinden okuyabilirsiniz.

Sitemizde sık sık bölümlerini yayınladığımız Kuran’daki Din kitabını bu bağlantıyı kullanarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Kitabı Pdf formatında indirmek için tıklayın.

Bu yazı Kuran’daki din sitesinden alıntıdır.

[/private]

About these ads

107 responses to “Hadis – Kuran çelişkilerine örnekler

  1. Böyle bir kitap yazılmış olmasi bile şaşırtıcı.
    ama ben bir dinsiz olarak. çelişkilerin ve mantıkdışılıgın sadece hadislerle saglanmiş din kültüründen kaynaklandıgını düşünmüyorum . elbette bunun etkisi gayet buyuk fakat . mutlak değişmez bir hukum oldugu idda edilen kuran bile yenilenmesi mumkun olmayan çagımıza uygun olmayan pekcok mantıksızlık ve celişki içeriyor.
    ama gercekten sevindirici aydinlatici bir kitap daha okumadim ama okuyacagım.

  2. alı bey ıste sız boyle dınsız oldugunu acıkca dıle getıren (en azından saklamayan cesur bırı) lere hızmet eder onları sevındırırsınız verdıgınız orneklerde sadece onların ısıne gelır sonrada hanıf oldugunuzu musluman oldugunu ıddıa edesınız barı su yorum yapan de canter kadar cesur olun be

  3. kadeş insanın man tığıyla her şeye karar veremez bi düşün sene kainatın yaratılışını veya tüm alem leri, mantığın alırmı

  4. SÖZDE KİTAB-I MUKADDES, KÜTÜB-İ SİTTE VE KUR’AN

    İnsan, doğası gereği merak eden ve merak ettiğini öğrenme ihtiyacında olan bir varlıktır. Müslüman olmakla şereflenen insanlar da yeni dinleri hakkında merak ettiklerini öğrenme ihtiyacı duymuşlardır. İlk Müslümanlara din eğitimi ve öğretimi Hz. Peygamber tarafından verilmiştir. Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönemlerde dini eğitim ve öğretim faaliyetleri sahabe ve tabiunlar tarafından yürütülmüştür.

    Sahabe ve tabiunlar arasında ihtida eden (Müslüman olan) Ehli Kitap alimleri de yer almışlardır. Müslümanların büyük çoğunluğunun ümmi olması, Kur’an’ın Ehli Kitap’a ve onların kutsal kitaplarına sık sık atıfta bulunması ve ihtida eden Ehli Kitap alimlerinin kutsal kitaplar hakkında ileri düzeyde bilgi sahibi olmaları gibi etkenler, onların Müslümanlar arasında mevki ve itibar sahibi olmalarını sağlamıştır.

    Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Amr İbnü’l-As ve Ebu Hureyre gibi sahabelerinde aralarında bulunduğu Müslümanlar, ihtida eden Ehli kitap alimleri ile yakın diyalog içinde olmuşlardır. Merak ettikleri konular hakkında onların bilgilerine başvurmuşlar ve onlardan hadis rivayet etmişlerdir.(1)

    Bu süreçte, özellikle Ka’bül Ahbar, Vehb b.Münebbih, Abdullah b.Selam, Temim-i Darî, İbni Cüreyc gibi -Müslüman olan veya Müslüman olmuş gibi görünen- Ehli kitap alimlerince, İslam literatüründe “İsrailiyat” olarak nitelendirilen Yahudi ve Hıristiyan kültürel değerlerine ait olan birçok unsur, Hz. Peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla İslam kültürüne aktarılmıştır.
    Bu rivayetler, sonraki dönemlerde hadislerin tedvin edilmesi ile birlikte hadis külliyatı içine girmiştir. Hadis külliyatında yer alan rivayetler, aynı zamanda nakle dayalı tefsirin kaynağını oluşturmaktadır. Bazı müfessirler, sıhhatleri konusunda titizlik göstermeden eserlerine almış oldukları rivayetlerle İsrailiyatın tefsir ilmine taşınmasına aracılık etmişlerdir. Büyük bir çoğunluğu Kur’ansal dayanağa sahip olmayan bu rivayetler, ne yazık ki, Müslümanlar tarafından Hz. Peygamber’in hadisleri olarak kabul edilmiş ve inanç esasları arasında yer almıştır.

    İsrailiyatın İslam kültürüne aktarılması ile ilgili olarak, bazı İslam alimlerinin görüşleri şu şekildedir:

    Ünlü İslam bilgini İbni Haldun (ö. 808/1406);

    “Araplar ehli kitap ve ilim olmadıklarından bedevi bir milletti. Kâinatın hilkatine, hilkatin iptidasına, esrarı vücuda dair insan nefsinin meraklı olduğu şeyleri öğrenmek istedikleri zaman, bunları kendilerinden önce kitap sahibi olanlara sorarlardı. Onlar da Yahudiler ve Hıristiyanlardı. Böylece Kâ’bül-Ahbar, Vehb İbni Münebbih, Abdullah İbni Selâm ve emsalinin nakilleriyle tefsirler doldu. Onların yüksek mevkii olduğundan kabul olundu. Bunlar ahkâma dair olmadıklarından bu hususta göz yumdular, hikâye değil mi, ne olacak dediler. Fakat ilimde rüsuh sahibi olanlar işin doğrusunu aradılar, sıhhatine delil olmayanları tezyif ettiler.”(2)

    Son dönem Osmanlı alimlerinden Muhammed Zâhid Kevserî (ö.1952);

    “Hz. İsa (a.s)’nın önce öldüğünü sonra yükseltildiğini ve semada da diriltildiğini ilk söyleyenin Vehb b. Münebbih (ö.110/728) olduğunu, ancak Ehli kitaptan rivayetleri çok olduğu için ilim erbabı, onun Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayet etmiş olduğu hadislere itibar etmediğini” belirtmiştir.(3)

    Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk;

    “İsrailiyat tahribi, hurafe tahribinin omurgasını oluşturmaktadır. Çünkü bu tahrip, uydurma hadisler yoluyla kendisine bizzat İslam Peygamberi’ni araç yapmıştır. Denilebilir ki hadis adı altında İslam diye sahnelenen kabullerin büyük bir kısmı doğrudan veya dolaylı hurafe kaynağıdır. Bunlar, Kur’an’ın dinine adeta rakip bir din kurmakta ve müminler topluluğunu dünyanın önünde akıl almaz zorluklarla yüz yüze getirmektedir.

    Üzerinde durduğumuz tahribin İslam tarihi içinde en büyük ustası tarihin en eski siyonisti olan ve İslam’ı en taze çağında bağrından hançerleyen Yahudi kâhin-haham Ka’b el-Ahbâr (ölm. 33/653) dır. O, Hıristiyanlıkta tevhidi tahribin sembolü olan ırkdaşı Pavlos’un İslam içi belirişidir. Ne ilginçtir ki bunların ikisi de tevhit dinine, sağlığında her türlü kötülüğü reva gördükleri iki peygamberin ölümünden sonra girmişlerdir.”(4)

    Prof. Dr. Şevki Yavuz;
    “Mehdî anlayışı Yahudilik, Hıristiyanlık ve Maniheizm gibi dinlere ait bir inanç olup Kâ‘b el-Ahbar ile Vehb b. Münebbih tarafından Hz. Peygamber’e atfedilen rivayetler yoluyla Müslümanlar arasında yayılmıştır. (Goldziher, s. 193-195; Muhsin Abdünnâzır, s. 501).”(5)

    Kur’ansal bir dayanağa sahip olmadığı halde, Kütüb-i Sitte hadis külliyatı içerisinde yer alan bu tür rivayetler, bugün elde bulunan sözde Kitabı Mukaddes metinleri ile şaşırtıcı ölçüde benzerlikler arz etmektedir. Bu olgu da, hadis külliyatı içerisinde yer alan bu tür rivayetlerin, sözde Kitabı Mukaddes metinlerinden alınma ifadeler olduğunun önemli bir kanıtını teşkil etmektedir.

    “Hz. Peygamber’in, Kur’an’a aykırı herhangi söylemi olamayacağı” düşüncesinden hareketle, bu rivayetlerin gerçekte Hz. Peygamber’e ait olup olmadığının tespiti için başvurulacak tek merci Kur’an’dır.
    Rivayetlerin Kur’an’a arz edilmesi, sağlamasının yapılabileceği en geçerli bir yöntemdir. Bu konuda yapılan kısa ve öz çalışmaya dair bazı somut örnekler aşağıda verilmiştir.

    1. Allah’ın İnsanı Kendi Suretinde Yaratması:

    Tevrat / Tekvin 1:
    26 Tanrı, “İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”
    27 Tanrı insanı kendi suretinde yarattı. Böylece insan Tanrı suretinde yaratılmış oldu. İnsanları erkek ve dişi olarak yarattı.
    (Ayrıca bkz. Tekvin 5:1)

    İncil / 1. Korintliler 11:
    7. (…) Çünkü erkek Tanrı’nın benzeyişinde olup Tanrı’nın yüceliğini yansıtır. Kadın ise erkeğin yüceliğini yansıtır.

    Kütübi Sitte / Allah’ın Sıfatları
    3457 – Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Sizden biri kardeşiyle dövüşünce yüze vurmaktan sakınsın.”
    Buhari, Itk 20; Müslim, Birr, 112, (2612).
    Müslim’in rivayetinde şu ziyade var: “…zira Allah Adem’i kendi suretinde yaratmıştır.”

    Sahih-i Müslim / 45- İyilik, Sile ve Âdâb Bahsi / 32- “Yüze Vurmanın Yasak Edilmesi” Babı
    115- (…) Bize Nasr b. Ali El-Cehdamî rivayet etti. (Dedi ki): Bana babam rivayet etti. (Dedi ki): Bize Müsennâ rivayet etti. H. Band Muhammed b. Hatim de rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdurrahman b. Mehdi, Müsennâ b. Saîd’den, o da Katâde’den, o da Ebû Eyyûb’dan, o da Ebû Hureyre’den naklen rivayet etti. Ebû Hureyre, Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdu demiş. İbnu Hâtim’in hâdisinde ise Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den naklen ibaresi vardır:
    “Biriniz kardeşiyle kavga ederse yüzden kaçınsın! Çünkü Allah Âdem’i kendi suretinde yaratmıştır.” buyurmuşlar.

    Sahih-i Müslim / Cennet / 11- “Cennete, Kalpleri Kuş Kalbi Gibi Olan Bir Takım Kavimler Girecektir” Hadisi Babı
    28- (2841) Bize Muhammed b. Râfi’ rivayet etti. (Dedi ki): Bize Abdürrezzak rivayet etti. (Dedi ki): Bize Ma’mer, Hemmam b. Münebbih’ten naklen haber verdi. Hemmam: Bize Ebu Hureyre’nin, Resûlullah (s.a.v)den rivayet ettikleri şunlardır… diyerek bir takım hadisler nakletmiştir. Onlardan biri de şudur: Resûlullah (s.a.v): “Allah (Azze ve Celle) Âdem’i kendi suretinde yarattı. …” buyurdular.

    Kur’an / İhlâs Suresi:
    4. Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.

    Kur’an / Şura Suresi:
    11. O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    Not: Allah(c.c)’ın zati sıfatlarından olan “Muhâlefetün Lil Havâdis” sıfatı hemen hemen bütün Müslümanlar tarafından bilinmektedir. Muhâlefetün Lil Havâdis; “Allah’ın, yarattığı varlıklara hiçbir biçimde benzememesi” demektir.

    2. Kadının, Erkeğin Kaburga Kemiğinden Yaratılması:

    Tevrat / Tekvin 2:
    21 RAB Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, RAB Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı.
    22 Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi.

    Kütübi Sitte / Kadının Koca Üzerindeki Hakkı
    3276 – Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki: “Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Eyeği kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayırhah olun.”
    Buhari, Nikâh 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Rada 65, (1468); Tirmizi, Talak 12, (1188).

    Kur’an / Nisa Suresi:
    1. Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.

    Kur’an / Şura Suresi:
    11. O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu suretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.

    3. Allah’ın Kıskanç Olması

    Tevrat / Çıkış 20:
    5 Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği günahın hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım.

    Tevrat / Çıkış 34:
    14 Başka ilahlara tapmayacaksınız. Çünkü ben kıskanç bir RAB, kıskanç bir Tanrı’yım. (Ayrıca Bkz: Tesniye 4:24, 5:9, 6:15, 32:21; Yeşu 24:19; Hezekiel 16:42; Yoel 2:18.)

    Kütübi Sitte / Kıskançlık Bölümü
    4276 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Allah kıskançtır, mü’min de kıskançtır. Allah’ın kıskanması, mü’minin Allah’ın haram ettiği şeyi yapmasıdır.”
    Buhari, Nikâh 107, Müslim, Tevbe 36, (2761); Tirmizi, Rada’ 14, (1168).

    4277 – İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı işittim, şöyle diyordu: “Allah’tan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevahişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Metihten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini methetmiştir.”
    Buhari, Nikâh 107, Tefsir, En’am 7, Tefsir, A’raf 1, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 33, (2760); Tirmizi, Daavat 97, (3520).

    4278 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Sa’d İbnu Ubade radıyallahu anh dedi ki: “Ey Allah’ın Resulü, ben zevcemle birlikte bir adam yakalasam, dört şahit getirinceye kadar ona mühlet mi tanıyacağım?”
    “Evet!” buyurdu Aleyhissalatu vesselam. Sa’d:
    “Asla dedi, seni hakla gönderen Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, şahit aramazdan önce kılıcımı indiririm.”
    Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
    “Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet, (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah’ta benden kıskanç.”
    Müslim, Li’an 16, (1498); Muvatta, Akdiye 17, (2, 737); Ebu Davud, Diyat 12, (4532).

    Kur’an / Araf Suresi:
    180. En güzel isimler Allah’ındır. O’na onlarla dua edin. O’nun isimleri hakkında eğriliğe sapanları bırakın; onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir. (Ayrıca bkz: 17/110, 20/8, 59/24)

    Kur’an / Saffat Suresi:
    159. Allah, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.
    180. Senin izzet sahibi Rabbin, onların isnat etmekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir.

    Kur’an / Enbiya Suresi:
    18. Hayır, biz hakkı batılın üzerine atarız da beynini parçalar. Bir de bakarsın yok olup gitmiş. Allah’a karşı yakıştırdığınız nitelemelerden ötürü yazıklar olsun size!

    4. Kâinatın Yaratılış Nedeni:

    İncil / Koloselilere Mektuplar 1:
    16Nitekim gökte ve yeryüzünde, görünen ve görünmeyen şeyler, tahtlar, egemenlikler, yönetimler ve hükümranlıklar, her şey O’nda yaratıldı. Her şey O’nun aracılığıyla ve O’nun için yaratılmıştır. 17Her şeyden önce var olan O’dur ve her şey varlığını O’nda sürdürmektedir. 18Bedenin, yani inanlılar topluluğunun başı O’dur. Her şeyde ilk yeri alsın diye başlangıç olan ve ölüler arasından ilk doğan O’dur.

    İncil / Yuhanna 1:
    2Başlangıçta Tanrı’yla birlikteydi.
    3Her şey O’nun aracılığıyla oldu ve olanlardan hiçbiri O’nsuz olmadı.

    Kutsi hadis olarak rivayet edilen, “Levlake” hadisi:
    Deylemi’nin İbn Abbas’tan naklettiğine göre, Allah(c.c) Peygamber’e (s.a.v): “İzzetim ve celalim hakkı için, eğer sen olmasaydın cenneti yaratmazdım, eğer sen olmasaydın dünyayı yaratmazdım” buyurmuştur. (Müsnedi Firdevs, c.5, s. 227, H. no: 8031)

    Yine Deylemi’nin İbn Ömer’den nakline göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bana Cibril geldi ve ‘Ya Muhammed! Sen olmasaydın cennet yaratılmazdı, sen olmasaydın cehennem yaratılmazdı’ dedi.” (Keşfül hafa, c.1.s.45, H. no:91)

    Kur’an / Zâriât Suresi:
    56. Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.

    Kur’an / Bakara Suresi:
    29. O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilendir.

    Kur’an / Hud Suresi:
    7. O, hanginizin daha güzel ameller işleyeceğini denemek için, henüz Arş’ı su üstünde iken gökleri ve yeri altı günde (altı evrede) yaratandır. Böyle iken “Ölümden sonra şüphesiz diriltileceksiniz” desen, inkâr edenler, mutlaka: “Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.” derler.

    Kur’an / Mülk Suresi:
    2. Hanginizin daha güzel ameller işleyeceğini denemek için ölümü de, hayatı da yaratan O’dur. O, üstündür, bağışlayandır.

    5. Allah’ın Görülmesi:

    Tevrat / Tekvin 32:
    30Yakup, “Tanrı ile yüz yüze görüştüm ve canım sağ kaldı.” diyerek oraya Peniel adını verdi.

    Tevrat / Çıkış 24:
    9 Sonra Musa, Harun, Nadav, Avihu ve İsrail ileri gelenlerinden yetmiş kişi dağa çıkarak 10 İsrail’in Tanrısı’nı gördüler. Tanrı’nın ayakları altında lacivert taşını andıran bir döşeme vardı. Gök gibi duruydu.

    Tevrat / Çıkış 33:
    11 Ve RAB Musa ile bir adam arkadaşı ile söyleşir gibi yüz yüz söyleşirdi.
    20 Ancak, yüzümü görmene izin veremem. Çünkü yüzümü gören yaşayamaz.”
    21 Sonra, “Yakınımda bir yer var” dedi, “Orada, kayanın üzerinde dur.
    22 Görkemim oradan geçerken seni kayanın kovuğuna sokup geçinceye kadar elimle örteceğim.
    23 Elimi kaldırdığımda, sırtımı göreceksin. Ama yüzüm görülmeyecek.”

    Kütübi Sitte / Tefsir Bölümü / Kur’an’ın Faziletine Dair / Necm Suresi
    799 – Tirmizî’nin İbnu Abbas’tan kaydettiği bir rivayette, İbnu Abbas: “Muhammed Rabbini gördü” der. İkrime (kendisine): “Allah, Kur’ân-ı Kerim’de (mealen): “Gözler onu idrak edemez” (En’am, 103) demiyor mu?” diye sorunca: “Amma da yaptın, bu görme işi, Cenâb-ı Hakk kendi nuru ile tecelli ettiği zaman bunu göremez demektir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ise Rabbini iki sefer görmüştür” açıklamasını yapar.”
    Müslim, İman 284, (176); Tirmizi, Tefsir, Necm (3275, 3276, 3277).

    Kütübi Sitte / Kıyamet ve Kıyametle İlgili Meseleler Bölümü / Rü’yetullah
    5036 – İbnu’l-Müseyyib, Ata İbnu Zeyd el-Leysi, Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan naklen anlatıyorlar: “İnsanlar Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resulü! Kıyamet günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye sordular. O da: “Siz bulutsuz dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?” diye cevap verdi. Onlar:
    “Hayır! Ey Allah’ın Resulü!” diye cevap verdiler. Aleyhissalâtu vesselâm:
    “Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?” diye tekrar sordu. Ashab yine: “Hayır!” cevabını verdiler. Bunun üzerine:
    “Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. (…)”
    Buhari, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, (182); Tirmizi, Cennet 20, (2560).

    5121 – Cerîr İbnu Abdillah radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir dolunay gecesi, aya baktı ve: “Siz şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O’nu görmede bir sıkışıklığa düşmeyeceksiniz (herkes rahatça görecek). Artık, güneşin doğma ve batmasından önce hiç bir namaz hususunda size galebe çalınmamasına gücünüz yeterse bunu yapın (namazları vaktinde kılın, vaktini geçirmeyin).” Cerir der ki: “Resûlullah, sonra şu ayeti okudu: “Rabbini güneşin doğmasından ve batmasından önce hamd ile tesbih et”(Tâhâ,1) Buhari, Mevâkitu’s-Salât 6, 26, Tefsir, Kâf 1, Tevhid 24; Müslim, Mesacid 211, (633); Ebu Davud, Sünnet 20, (4729); Tirmizi, Cennet 16, (2554).

    Kur’an / Araf Suresi:
    143. Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tur’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca “Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim!” dedi. (Rabbi): “Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin!” buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben iman edenlerin ilkiyim.

    Kur’an/Enam Suresi:
    103. Gözler Onu göremez; fakat O gözleri görür. O Lâtif’tir, lütfu çok olduğu halde kendisi görülemez; Habîr’dir, her şeyden haberdardır.

    5. Kadınların Kocalarına Secde Etmesi:

    Tevrat / Yeşeya 54:
    5 Çünkü kocan, seni Yaratan’dır.
    O’nun adı Her Şeye Egemen Yahve’dir,
    İsrail’in Kutsalı’dır seni fidyeyle kurtaran.
    O’na bütün dünyanın Tanrısı denir.”

    İncil / Efeslilere Mektuplar 5:
    22 Ey kadınlar, kendi kocalarınıza Rab’be tâbi olur gibi, tâbi olun.

    Kütübi Sitte / Erkeğin Hanımı Üzerindeki Hakları
    3267 – Hz. Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: “Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.”
    Tirmizi, Rada’ 10, (1159).

    Kur’an / Hucurât Suresi:
    13. Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.

    Kur’an / Tevbe Suresi:
    71. Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    Kur’an / Al-i İmran Suresi:
    195. Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükâfat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükâfatın en güzeli Allah katındadır.” (Ayrıca bkz: 4/124, 16/97)

    6. Hayızlı Kadının Kirli Sayılması:

    Tevrat / Levililer 12:
    2 “İsrail halkına de ki: Bir kadın hamile kalıp erkek çocuk doğurursa, âdet gördüğü günlerde olduğu gibi yedi gün kirli sayılacaktır.
    4 Kadın kanamasından paklanmak için otuz üç gün bekleyecek. Pak sayılması için geçmesi gereken bu günler doluncaya dek kutsal bir şeye dokunmayacak, tapınağa girmeyecek.

    Kütübi Sitte / Hayız / Hayızlı ve Hayızlı İle İlgili Hükümler
    3822 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma: “Ne hayızlı kadın ne de cünüp kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz” buyurdu.
    Tirmizi, Taharet 98, (131).

    6146 – Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu mescidin avlusuna girerek, yüksek sesle: “Şurası muhakkak ki, mescid, ne cünüb ne de hayızlıya helal değildir” buyurdular.”

    Kur’an / Bakara Suresi:
    222. Sana kadınların ay hâlini sorarlar. De ki: “O bir ezadır (rahatsızlıktır). Ay hâlinde kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.”

    7. Ölüye Dokunanın Kirli Sayılması:

    Tevrat/Sayılar 19:
    11 “Herhangi bir insan ölüsüne dokunan yedi gün kirli sayılacaktır.
    13 Herhangi bir insan ölüsüne dokunup da kendini arındırmayan RAB’bin Konutu’nu kirletmiş olur. O kişi İsrail’den atılmalı. Temizlenme suyu üzerine dökülmediği için kirli sayılır, kirliliği üzerinde kalır.
    16 “Kırda kılıçla öldürülmüş ya da doğal ölümle ölmüş birine, insan kemiğine ya da mezara her dokunan yedi gün kirli sayılacaktır.

    Kütübi Sitte /Gusül / Cenabetten Gusül
    3784 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Kim ölü yıkarsa, yıkansın” buyurdular.” Ebu Davud’un rivayetinde: “Kim de cenaze taşırsa abdestlensin” ziyadesi mevcuttur.
    Ebu Davud, Cenaiz 39, (3161); Tirmizi, Cenaiz 17, (993).

    3785 – Naciye İbnu Ka’b anlatıyor: “Hz. Ali radıyallahu anh dedi ki: “Ebu Talib ölünce Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelip: “Dalâlette olan ihtiyar amcan öldü” dedim. Bana: “Git babanı göm! Sonra, bana gelinceye kadar hiçbir şey yapma!” buyurdular. Ben de gidip gömdüm ve Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelip haber verdim. Bunun üzerine bana yıkanmamı emir buyurdular ve yıkandım. Sonra bana dua ediverdi (ancak duayı ezberleyemedim)”
    Ebu Davud, Cenaiz 70, (3214); Nesai, Taharet 128, (1, 110), Cenaiz 84, (4, 79).

    3786 – Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Resûlullah, dört şeyden dolayı guslederlerdi: Cenabet, cuma, hacamat, ölü yıkamak.”
    Ebu Davud, Cenaiz 39, (3160).

    Kur’an / Maide Suresi:
    6. Ey İman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin. Hasta yahut yolcu iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm ederek onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz.

    8. Deve Etinin Kirli Sayılması:

    Tevrat / Levililer 11:
    4 Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır.
    (Ayrıca bkz: Tesniye 14:7)

    Kütüb-i Sitte / Abdest / Deve Etleri
    3661 – Câbir İbnu Semure (radıyallahu anh) anlatıyor: “Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Koyun eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu. “Dilersen abdest al, dilemezsen alma!” diye cevap verdi. Adam bunun üzerine: “Deve eti sebebiyle abdest alayım mı?” diye sordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: “Evet, deve eti sebebiyle abdest al!” cevabını verdi. Adam tekrar: “Koyun ağıllarında namaz kılayım mı?” diye bir başka sual sordu: “Evet!” cevabını aldı. Tekrar sordu: “Pekâlâ, deve ağıllarında namaz kılayım mı?” “Hayır!” buyurdu Aleyhissalâtu vesselam.” Müslim, Hayz 97, (360).

    Kur’an / Maide Suresi:
    6. Ey İman edenler! Namaza duracağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı ve topuklara kadar ayaklarınızı meshedin. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin. Hasta yahut yolcu iseniz yahut biriniz tuvaletten gelmişse, ya da kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız temiz bir toprakla teyemmüm ederek onunla yüzünüzü ve ellerinizi meshedin. Allah size güçlük çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor ki, şükredesiniz.

    Kur’an / Bakara Suresi:
    173. Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Ayrıca Bkz: 5/3, 6/145, 16/115, 22/30)

    9. Hz. İbrahim (a.s)’ın Yalan Söylemesi:

    Tevrat / Yaratılış 20:
    1 İbrahim Mamre’den Negev’e doğru göçtü. Kadeş ve Sur kentlerinin arasına yerleşti. Sonra geçici bir süre Gerar’da kaldı.
    2 Karısı Sara için, “Bu kadın benim kız kardeşimdir” dedi. Bunun üzerine Gerar Kralı Avimelek adam gönderip Sara’yı getirtti.
    3 Ama Tanrı bir gece düşünde Avimelek’e görünerek, “Bu kadını aldığın için öleceksin” dedi, “Çünkü o evli bir kadındır.”
    4 Avimelek henüz Sara’ya dokunmamıştı. “Ya RAB” dedi, “Suçsuz bir ulusu mu yok edeceksin?
    5 İbrahim’in kendisi bana, ‘Bu kadın benim kız kardeşimdir’ demedi mi? Kadın da, İbrahim için, ‘O benim kardeşimdir’ dedi. Ben temiz vicdanla, suçsuz ellerimle yaptım bunu.”
    6 Tanrı, düşünde ona, “Temiz vicdanla bunu yaptığını biliyorum” diye yanıt verdi, “Ben de seni bu yüzden bana karşı günah işlemekten alıkoydum, kadına dokunmana izin vermedim.
    7 Şimdi kadını kocasına geri ver. Çünkü o bir peygamberdir. Senin için dua eder, ölmezsin. Ama kadını geri vermezsen, sen de, sana ait olan herkes de ölecek, bilesin.”
    8 Avimelek sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü.
    9 Avimelek İbrahim’i çağırtarak, “Ne yaptın bize?” dedi, “Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil.”
    10 Sonra İbrahim’e, “Amacın neydi, niçin yaptın bunu?” diye sordu.
    11 İbrahim şöyle yanıt verdi: “Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok; karım yüzünden beni öldürebilirler, diye düşündüm.
    12 Üstelik Sara gerçekten kız kardeşimdir. Babamız bir, annemiz ayrıdır. Onunla evlendim.
    13 Tanrı beni babamın evinden gurbete gönderdiği zaman karıma, ‘Bana sevgini şöyle göstereceksin: Gideceğimiz her yerde, benim kardeşin olduğumu söyle’ dedim.”

    Kütüb-i Sitte/Yalan Bölümü
    5175 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “İbrahim aleyhisselam sadece üç yalan söylemiştir: Bunlardan ikisi Allah’ın zatıyla ilgili; biri “İnne sagimü” sözüdür; diğeri de “Bel fegalehu kebiruhum haza” sözüdür. Bir tanesi de zevce-i pâkleri Sara Hatun hakkındadır. Hz. İbrahim zalim birinin diyarına (Mısır’a) beraberinde Sara da olduğu halde gelmişti. Sara güzel bir kadındı. Sara’ya: “Bu cebbar herif, bilirse ki sen karımsın, senin için bana galebe çalar. Eğer sana soracak olursa, kız kardeşim olduğunu söyle! Çünkü sen, zaten İslâm yönünden kardeşimsin, din kardeşiyiz. Ben yeryüzünde senden ve benden başka bir Müslüman bilmiyorum” dedi.
    Bunlar zalim kralın memleketine girince, adamlarından biri bunları gördü. Hemen gidip:
    “Senin memleketine öyle güzel bir kadın girdi ki, sizden başkasının olması münasib değildir” dedi. Kral derhal adamlar gönderip, Sara’yı yanına getirtti. Hz. İbrahim namaza durdu. Sara adamın yanına girince, kral (onu ayakta karşıladı, fakat) elini ona uzatamadı. Eli şiddetli şekilde tutuldu. Sara’ya:
    “Elimi salması için Allah’a dua et! Sana zarar vermeyeceğim!” dedi. Sara de dediğini yaptı. Ama kral tekrar Sara’ya sataşmak istedi. Eli, öncekinden daha şiddetli tutulup kaldı. Sara’ya aynı şekilde ricada bulundu. O da kabul etti. (Adam normal hale dönünce tekrar) sataşmak istedi. Eli önceki iki seferden daha şiddetli şekilde tutuldu. Sara’ya yine:
    “Allah’a dua et, elimi salsın, sana zarar vermeyeceğim!” diye rica etti. Sara dua etti, adamın elleri açıldı. Kral kadını getiren adamı çağırdı ve ona: “Sen bana insan değil bir şeytan getirmişsin. Bunu diyarımdan çıkar!” dedi. Sara’ya, Hâcer’i bağış olarak verdi.
    Sara yürüyerek geldi. İbrahim onu görünce:
    “Nasılsın, ne haber?” dedi. Sara:
    “Hayır var! Allah cebbarın elini tuttu ve (bana) bir hâdim verdi!” dedi.”
    Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh der ki:
    “Ey sema suyunun oğulları! Bu kadın (Hâcer) sizin annenizdir.”
    Buhâri, Enbiya 9, Büyü’ 100, Hibe 36, Nikâh 12, İkrâh 6; Müslim, Fezâil 154, (2371); Ebu Dâvud, Talâk 16, (2212); Tirmizi, Tefsir, Enbiya, (3165).

    Kur’an / Ahzab Suresi:
    39.Onlar, Allah’ın emirlerini tebliğ ederler ve O’ndan korkarlar, Allah’tan başka bir kimseden korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah yeter.

    Kur’an / Mümtehine Suresi:
    4. İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. (…)

    Kur’an / Hac Suresi:
    30. (…) Artık putların pisliğinden ve yalan sözden kaçının.

    Kur’an / Furkan Suresi:
    72. Onlar, yalan yere şahitlik etmezler, boş sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.

    10. Hz. İsa(a.s)’ın nüzulü:

    İncil / Matta 24:
    30 O zaman İnsanoğlu’nun belirtisi gökte görünecek. Yeryüzündeki bütün halklar ağlayıp dövünecek, İnsanoğlu’nun gökteki bulutlar üzerinde büyük güç ve görkemle geldiğini görecekler.

    İncil / Elçilerin İşleri 1:
    11″Ey Celileliler, neden göğe bakıp duruyorsunuz?” diye sordular. “Sizden göğe alınan bu İsa, göğe çıktığını nasıl gördünüzse, aynı şekilde geri gelecektir.”

    İncil / Filipililer 3:
    20Oysa bizim vatanımız göklerdedir. Ve oradan, Kurtarıcı olan Rab İsa Mesih’i bekliyoruz.

    İncil / İbraniler 9:
    27-28Bir kez ölmek ve ondan sonra yargılanmak nasıl insanların kaderiyse, böylece Mesih de birçoklarının günahlarını yüklenmek için bir kez kurban edildi. İkinci kez, günah yüklenmek için değil, kurtuluş getirmek için kendisini bekleyenlere görünecektir.

    (Ayrıca bkz: Yuhanna 14:3, 21:22, Selaniklilere 2. Mektup 1: 6-8, 1. Timoteos 6: 14-16)

    Kütübi Sitte / Kıyamet ve Kıyametle İlgili Meseleler / Hz. İsa ve Mehdi
    4968 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim! Meryem oğlu İsa’nın, aranıza (bu şeriatla hükmedecek) adaletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldürecegi, cizyeyi (Ehl-i Kitap’tan) kaldıracağı vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı olur.”
    Sonra Ebu Hureyre der ki: “Dilerseniz şu ayeti okuyun. (Mealen): “Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce onun (İsa’nın) hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyamet gününde ise İsa onlar aleyhine şahitlik edecektir” (Nisa 159).
    Buhari, Büyü’ 102, Mezalim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242, (155); Ebu Dâvud, Melâhim 14, (4324); Tirmizi, Fiten 54, (2234).

    4969 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Bu Müslümanların reisi: “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: “Hayır! Der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emirsiniz!”
    Müslim, İman 247.

    Kur’an / Mâide Suresi:
    75. Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir, -ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir- onun annesi dosdoğrudur, her ikisi de yemek yerlerdi. Onlara ayetleri nasıl açıkladığımıza bir bak, sonra da bak ki nasıl yüz çeviriyorlar!

    117. “Ben onlara, sadece bana emrettiğini söyledim: “Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin” dedim. Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit idim. Fakat sen beni vefat ettirince, onlar üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”

    Kur’an / Âl-i İmrân Suresi:
    55. Allah buyurmuştu ki: “Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmü Ben vereceğim.”

    185. Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir. (Ayrıca bkz: 21/35, 29/57)

    Kur’an / Meryem Suresi:
    33. “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâm/esenlik banadır.”

    Kur’an / Enbiya Suresi:
    8. Biz onları yiyip içmeye ihtiyaç duymayan bir yapıda yaramadık. Onlar ölümsüz de değillerdi.

    34. Biz, senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

    Kur’an / Ahzâb Suresi:
    40. Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.

    11. Sünnet olmak:

    Tevrat / Tekvin 17:
    10 “Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.
    11 Sünnet olmalısınız, sünnet aramızdaki antlaşmanın belirtisi olacak.
    12 Evinizde doğmuş ya da soyunuzdan olmayan herhangi bir yabancıdan satın alınmış köleler de içinde olmak üzere sekiz günlük her erkek çocuk sünnet edilecek. Gelecek kuşaklarınız boyunca sürecek bu.
    13 Evinizde doğan ya da satın aldığınız her çocuk kesinlikle sünnet edilecek. Bedeninizdeki bu belirti sonsuza dek sürecek antlaşmamın simgesi olacak.
    23 İbrahim evindeki bütün erkekleri – oğlu İsmail’i, evinde doğanların ve satın aldığı uşakların hepsini – Tanrı’nın kendisine buyurduğu gibi aynı gün sünnet ettirdi.
    24 İbrahim sünnet olduğunda doksan dokuz yaşındaydı.
    25 Oğlu İsmail on üç yaşında sünnet oldu.
    26 İbrahim oğlu İsmail’le aynı gün sünnet edildi.
    27 İbrahim’in evindeki bütün erkekler – evinde doğanlar ve yabancılardan satın alınanlar – onunla birlikte sünnet oldu.

    Tevrat / Tekvin 34:
    14 “Olmaz, kız kardeşimizi sünnetsiz bir adama veremeyiz” dediler, “Bizim için utanç olur.
    15 Ancak şu koşulla kabul ederiz: Bütün erkekleriniz bizim gibi sünnet olursa,
    16 birbirimize kız verip kız alabiliriz. Sizinle birlikte yaşar, bir halk oluruz.
    17 Eğer kabul etmez, sünnet olmazsanız, kızımızı alır gideriz.”

    Tevrat / Levililer 12:
    3 Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli.

    Tevrat / Yeşu 5:
    5 Mısır’dan çıkan erkeklerin hepsi sünnetliydi. Ama Mısır’dan çıktıktan sonra yolda, çölde doğan erkeklerin hiçbiri sünnet olmamıştı.
    6 İsrailliler Mısır’dan çıktıklarında savaşacak yaşta olanların tümü ölünceye dek çölde kırk yıl dolaştılar. Çünkü RAB’bin sözünü dinlememişlerdi. RAB bize verilmek üzere atalarımıza söz verdiği bal ve süt akan ülkeyi onlara göstermeyeceğine ant içmişti.
    7 RAB onların yerine çocuklarını yaşattı. Sünnetsiz olan bu çocukları Yeşu sünnet etti. Çünkü yolda sünnet olmamışlardı.
    8 Bütün erkekler sünnet edildikten sonra yaraları iyileşinceye dek ordugâhta kaldılar.

    İncil / Yuhanna 7:
    22Musa size sünneti buyurduğu için – aslında bu, Musa’dan değil, atalarınızdan kalmadır – Sept günü birini sünnet edersiniz. 23Musa’nın Yasası bozulmasın diye Sept günü biri sünnet ediliyor da, Sept günü bir adamı tamamen iyileştirdim diye bana neden kızıyorsunuz?

    Kütübi Sitte / Gusül / Müslüman Olunca Gusül
    3790 – Useym İbnu Kesir İbni Küleyb (an ebihi an ceddihi)’nin anlattığına göre (ceddi Küleyb), Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a gelerek: “Müslüman oldum!” der. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Üstünden küfür saçını at!” der ve tıraş olmasını söyler. Useym’in babası dedi ki: “Bana bir başka (sahabi)nin bildirdiğine göre Aleyhissalatu vesselam, beraberinde olan bir diğerine de: “Üzerindeki küfür tüyünü at ve sünnet ol!” buyurmuştu.”
    Ebu Davud, Taharet 131, (356).

    Kütübi Sitte / Zinet / Zinetle İlgili Çeşitli Meseleler
    2122 – Hz. Ebu Hureyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek tıraşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.”
    Buhârî, Libâs 63, 64, İsti’zân 51; Müslim, tahâret 39, (257); Muvatta, Sıfatu’n Nebiyy 3, (2, 921); Tirmizî, Edeb 14, (2757), Ebu Davud Tereccül 16, (4198); Nesâî, Tahâret 10,11, (1,14,15).

    Kur’an / Tîn Suresi:
    4. Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.

    Kur’an / Mümin Suresi:
    64. Allah, yeryüzünü sizin için karar kılma yeri, göğü de bina yapan; size şekil verip de şekillerinizi güzel kılan ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!

    Kur’an / Nisa Suresi:
    119. “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara sokacağım. Onlara emredeceğim, hayvanların kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim, Allah’ın yaratışını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp ta şeytanı dost edinirse, muhakkak ki o apaçık bir ziyana uğramıştır.

    12. Recm Cezası:

    Tevrat / Levililer 20:
    10 “Ve başka birinin karısı ile zina eden, komşusunun karısıyla zina eden adam, hem o, hem de kadın mutlaka öldürülecektir.

    Tevrat / Tesniye 22:
    22 “Eğer bir adam başka birinin karısıyla yatarken yakalanırsa, hem kadınla yatan adam, hem kadın, ikisi de öldürülecek. İsrail’den kötülüğü atacaksınız.
    23 “Eğer bir adam kentte başka biriyle nişanlı erden bir kızla karşılaşır ve onunla yatarsa,
    24 ikisini de kentin kapısına götürecek, taşlayarak öldüreceksiniz. Çünkü kız kentte olduğu halde yardım istemek için bağırmadı; adam da komşusunun karısıyla ilişki kurdu. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız.

    Kütübi Sitte / Hudud / Zina Haddi ile İlgili Hükümler
    1561 – İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Hz. Ömer (radıyallahu anh)’i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
    “Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)’i hak (din ile) gönderdi ve O’na Kitap’ı indirdi. Bu indirilenler arasında recm ayeti de vardı! Biz bu ayeti okuduk ve ezberledik. Ayrıca, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) zina yapana recm cezasını tatbik etti, ondan sonra da biz tatbik ettik. Ben şu endişeyi taşıyorum: Aradan uzun zaman geçince, bazıları çıkıp: “Biz Kitabullah’da recm cezasını görmüyoruz (deyip inkâra sapabilecek ve) Allah’ın kitabında indirdiği bir farzı terk ederek dalâlete düşebilecektir. Bilesiniz, recm, kadın ve erkekten muhsan olanların zinaları, -delil veya hamilelik veya itiraf yoluyla- sübut bulduğu takdirde, onlara tatbik edilmesi gereken Kitabullah’da mevcut bir haktır. Allah’a kasemle söylüyorum, eğer insanlar: “Ömer Allah Teâla’ nın kitabına ilâvede bulundu” demeyecek olsalar, recm ayetini (Kitabullah’a) yazardım.”
    Buhârî, Hudud 31, 30, Mezâlim 19, Menâkibu’l-Ensar 46, Megâzi 21, İ’tisâm 16; Müslim, Hudud 15, (1691); Muvatta, Hudud 8, 10, (823, 824); Tirmizî, Hudud 7, (1431); Ebu Dâvud, Hudud 23, (4418).

    Kuran / Nur Suresi:
    2. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

    Sözde Tevrat’ı ve İncil’i okuyunca insan, adeta hadis kitaplarını okuyor hissine kapılmaktadır. Bu da, Kur’an’a aykırı olan bu rivayetleri eserlerine alan alimlerin nerelerden esinlendiklerini ortaya koymaktadır.

    İslam dininin ikinci kaynağı ve Ehl-i Sünnet hadis literatüründe en güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte hadisleri içerisinde, daha birçok İsrailiyat kaynaklı rivayetlere rastlamak mümkündür. Aynı zamanda bu hadisler, Kütüb-i Sitte içerisinde en güvenilir iki hadis kitabı olarak kabul edilen (Sahîhayn) Buhari ve Müslim’in Sahih’lerinde de yer almaktadır.

    Şimdi, kendimize şu soruyu sormalıyız. Kur’an’a aykırı olan bu hadisler Hz. Peygamber’e ait olabilir mi?

    Şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki; Hz. Peygamber’in, tebliğ etmekle yükümlü kılındığı ve aynı zamanda yaşam biçimi olan Kur’an’a aykırı düşen herhangi bir söylem ve eylem içerisinde bulunması mümkün değildir. Bu bağlamda Kur’an’a aykırı düşen hiçbir söylemin ve eylemin Hz. Peygamber’e ait olması söz konusu olamaz.
    Hadisler, Kur’an gibi bizzat Allah tarafından koruma altına alınmadığına göre, hadislerin sıhhatleri konusunda başvurulacak tek merci Kur’an’dır. Kur’an tarafından onaylanan hadislerin Hz. Peygamber’e ait olabileceğine inanmak ve kabul etmek bir Müslüman için en akılcı bir yoldur.

    İmam Azam Ebu Hanife’nin, Kur’an’a ters düşen hadislerle ilgili görüşü konuyu çok iyi bir şekilde özetlemektedir.
    “Kur’an’a aykırı düşen bir hadisi rivayet eden birini reddetmem ya da yalanlamam, Resulullah’ı reddetmem ya da yalanlamam anlamına gelmez. O, ancak batıl bir haberi Resul’e isnat edene yapılmış bir reddir. İtham, Resul için değil, o haberi nakleden için geçerlidir. Resul’ün söylediği her sözün biz işitmiş ya da işitmemiş olalım başımız ve gözümüz üzerinde yeri vardır. Biz onlara inanır ve onun tarafından söylendiğine şahitlik ederiz. Yine şahitlik ederiz ki Resulullah, Allah’ın emirlerine ters düşen hiç bir şeyi emretmemiş, Allah’ın emirleri dışında bir hüküm düzüp koşmamış ve Kitap’ta yer almayan bidatler uydurmamıştır. O, zorlamayla hüküm çıkaranlardan da değildir” (6)

    İslam düşmanları, Yahudi ve Hıristiyan kültürel değerlerine ait birçok unsuru, Hz. Peygamber’in hadisleri adı altında İslam kültürüne enjekte ederek, ahlakı Kur’an olan peygamber yerine, ahlakı sözde Tevrat ve İncil olan bir peygamber tasavvuru oluşturma uğraşı içerisinde olmuşlardır.

    Bununla ilgili olarak Hıristiyanların, “Hz. Peygamber’in sünneti Kur’an’a değil, Tevrat’a dayanmaktadır” iddiaları büyük bir önem arz etmektedir.
    “Kur’ân’da zina suçunun sadece dayak cezası olduğu halde, günümüzde şeriat hükümlerine göre yönetilen İslâm devletlerinde zina için Kur’ân’da bulunan dayak cezası değil mütevatir (herkesin bildiği) sünnete dayanılarak, Tevrat’ın recm cezası (taşlanarak öldürülme) uygulanmaktadır. Burada peygamberin sünneti, Kur’ân’a değil, Tevrat’a dayandırılmaktadır, uygulanmaktadır.”(7)
    Bunun yanı sıra Müslümanlar, “siz Kur’an’ı anlayamazsınız” gibi söylemlerle Kur’an’dan uzaklaştırılarak, inanç hayatları İslam kültürüne aktarılan Yahudi ve Hıristiyan öğretileri doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılmış ve büyük ölçüde başarılı olunmuştur. Bunun sonucunda Müslümanların büyük bir çoğunluğu farkında olmadan Yahudileşmiş/Hıristiyanlaşmış ve onlara hizmet eden ordular durumuna gelmişlerdir.

    Bu gerçeği zaman zaman yaptıkları konuşmalarda açıkça dile getirmektedirler.
    Rahip Samuel Zwemer bir konuşmasında şöyle demektedir:
    “Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım. Başka yollar, başka çareler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım…”(8)

    Peder Louis Massignon da bu konudaki görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir:
    “Müslümanların her şeyini tahrif ve mahvettik. Dinleri, inançları, ahlakları, dine bakışları ve insani duyguları mahvoldu. Onların manevi değerlerini, batı medeniyeti potasında eriterek kendimize benzettik. İslamiyet’ten uzaklaştırdık. İslamiyet’i öğrenmeyi, yaşamayı, namaz kılmayı ve Kur’an-ı Kerim öğrenmeyi, suç ve gericilik olarak göstermeyi başardık. Artık çoğu, tam olarak, hiçbir şeye inanmıyorlar…” (9)

    Kur’an vahyin teorik, Peygamber’de vahyin pratik kaynağıdır. Bu nedenle, Kur’an ve Peygamber bir bütünün ayrılmaz unsurlarıdır. Hz. Peygamber’in hadisi ve sünneti, kısacası yaşam biçimi ve ahlakı Kur’an’dır. Kur’an’a aykırı düşen ve Kur’an’dan onay almayan hadis ve sünnet’in Hz. Peygamber’e aideti söz konusu olamaz.

    Sonuç olarak; Hz. Peygamber,insanlığa Allah’ın Kitabına aykırı düşen hiçbir şey söylememiş ve emretmemiştir. Bilakis, Kur’an’a sımsıkı sarılmayı ve Kur’an’a uygun yaşamayı emretmiştir. Veda hutbesinde, Müslümanlara bıraktığı en değerli mirasını da şu sözleri ile açıklamıştır: “Ey mü’minler! Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’ân’dır.”(10)

    Allah’ın selamı iman edenlerin üzerine olsun.

    Oğuz Başgöze

    ——————————————————————————–
    (1) Doç. Dr. Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat / e-İsrailiyatı Rivayet Edenlerden Bazıları,

    http://www.darulkitap.com/oku/kuran/tefsirler/tefsirdeisrailiyat/

    (2) Osman Keskioğlu, Kur’an’ı Kerim Bilgileri, İsrailiyat Tefsire Nasıl Karıştı?, http://ciftler.googlepages.com/OsmanKeskinoglu-KuraniKerimBilgileri.

    (3) Hz. İsa’nın Vefat, Ref’i ve Nüzulü Bağlamında M. Zahid Kevseri’nin İlgili Kur’an Ayetlerine Yaklaşımı, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 16 / 2007, s. 1-28.

    (4) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı, Yeni Boyut, İstanbul, 2001, s. 38.

    (5) Prof. Dr. Yusuf Şevki Yavuz, “İslâm İnancında Mehdî”, http://yusufsevkiyavuz.com/?p=92

    (6) Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul, 1998, s. 352; Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Denge Yayınları, İstanbul, 2003, s.171.

    (7) Kutsal Kitabın Değişmezliği/ Hadis Kaynaklarındaki Görüşler, http://www.hristiyan.net

    (8) İlk adım Dergisi, Mayıs 2004 sayısı. http://www.misyonerlik.com/

    (9) İlk adım Dergisi Mayıs 2004 sayısı. http://www.misyonerlik.com/

    (10) “Veda Hutbesi”, Hayrettin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İstanbul, 2001, s: 93.

  5. Sayın aksoy, ben sizin vermiş olduğunuz hadislerin kaynağını araştırdım ancak hiçbir kaynakta bulamadım, uydurma hadis olarak tanımladığınızı nerden uydurdunuz anlayamadım. Buhari den haşa Allah ın şekliyle ilgili hadis vermişiniz. kesinlikle araştırdım ve ole birşey yoktur. Ayrıca olsa bile buhari kendi yazdıklarıyla çelişmiş olurdu ki kendisinden ole birşey beklenemez ( nasıl hadis topladığına yönelik). İnsanlara peygamber düşmanlığını aşımalamaya mı niyetlisiniz anlamadım. Ayrıca mezheplere de taş atmışsınız. Nedense hep kötü yönlerini saymışsınız hiç iyi yönü yokmuş gibi. Zekeriya Beyaz hayranlığı başladı sanırım sizde.. Dikkatli şeyler yazın lütfen, bu işler şakaya gelmez..

  6. Selam Mustafa,
    Bilmiyorum sen şu yurtdışından ileti gönderen misin.
    Sende bir Ali Aksoy takıntısı var.
    El insaf be kardeşim
    sayfaya baktım da
    Ali Aksoy’a ait bir tek kelime yok.
    ne kadar kolay dimi iftira
    Fatır 43, Ahzap 62,
    Allah’ın sünnetinden bahseder.
    sen bu ayetleri öncesi ve sonrasıyla bi oku
    birde Allahu Teala
    “benden bir söz hasıl oldu. o söz yerine gelsin diye”
    olarak anılan ayeti var
    onuda oku
    Allah’ın sünneti kaçınılmazdır
    diye sana cevap gelmiyor
    lakin tebliğ net
    sakın şaşırma.
    mezheplere taş atılmış mış
    Allah’ın resulu’nun ve
    halife-i raşidinun mezhebleri
    neydi sence
    Hadislerle kafalar karışsın
    ruhbanlar mama yesin
    Tevbe 34-35
    tanırmısın sen ruhbanları
    zannetmem
    yoksa sende diyanetten
    mamalananlardan mısın.
    Resuller ne diyordu
    muhataplarına :
    sizden bir ücret istemiyoruz
    bizim ücretimiz (ecrimiz)
    Allah katındadır.
    Şaka şaka
    Selametle

  7. Ben daha önce yazan diğer Mustafa değilim öncelikle onu belirteyim, ilk kez yazdım ben. Ayrıca benim söylediğim, mezheplere taş atılıyor dediğim, hanefilik konusundaydı dikkatini çekerim. Anlamadığınız bir yer var sizin. Mezhepler kuran-ı kerime ikilik olmak için çıkmadı, hükümlere bi itirazı da yoktur. sadece uygulamalarda kararlar vardır. ben hanefi olmama rağmen, şafii lerinde yaptıklarına katılıyorum diğer mezheplerinde. O imamlar kafasından uydurmamıştır, bizzat sahabilerle görüşerek ortaya koymuşlardır görüşlerini. Hadis konusuna gelince, Önce Kuran-ı kerim, daha sonra hadislerdir benim için. Çünkü Peygamber Efendimiz Kuran-ı kerimin dışında bir hayat yaşamamıştır. Bu yüzden dediklerinin, tavsiyelerinin önemi büyüktür bende. Zaten onun zamanında bilinmeyen, anlaşılmayan şeyler olduğunda kendisine sorulurdu. Mezheplerin olmasına imkan yoktur. Ancak daha sonraları o dönemin koşullarına göre oluşan yeni sorunların cevaplarında ilk olarak ayetlere daha sonra hadis ve sünnetlere onlardada bulunmuyorsa islam çerçevesinde toplanarak istişare eder ve karar verirlerdi mezhep imamları( ayette de istişarenin önemi sabittir.) Araştırmanız lazım. Mevlana ben Hakk’ım derken sabit gözlüklerle bakarsanız bu Allaha ortak koşuyo dersiniz. Ancak ne demek istediğini anlamak için tarafsız bakarsanız; Allahın insanlara kendi rahmetinden, merhametinden bir parça verdiği için, bende onları taşıdığım için ben Hakk’ım dediğini anlarsınız. Ayrıca hemen söyleyim diyanetle yada hiçbir cemaatle bir ilgim yoktur. Alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammedin izinden gitmeye çalışan acizane bir kulum işte.. selamlar..

  8. Selam Mustafa,

    O halde sen, mezhep ve hadis kitaplarında sayılan yiyecek türlerinden haramlar listesiyle Kuran saydığı liste arasındaki farklılıkları da izah edersin değil mi?

  9. Selam
    Yukarıda sözde Hadis-Kur’an çelişkilerine bazı örnekler verilmiş.Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki;hadislerin bazıları müteşabbihtir.Yani nitelliği bizce meçhul olan bazı kavram ve durumları akla daha iyi yakınlaştırılması için temsille anlatılmasıdır.Yalnız Hadislerde değil Ayetlerde bile müteşşabih anlatımlar vardır.Mesela;”Rahman arşa istiva etti.” “Allah Adem’i kendi eliyle yarattı.” vb ayet mealleri.Allah’a(c.c) yön ve şekil atfedilemeyeceğine göre burdaki “el”den kasıt kudret anlamındadır.
    Şimdi biz kalkıp ta bu ayetler yön ve şekil belirttiğine göre haşa Allah’a şekil mi atfedeceğiz.Ya da bir hadis Allah’ı şekille anlattı diye onu inkar mı edeceğiz.Elbette ki hayır.
    Fereç Bey müteşşabih hadislere dayanarak hadisçileri neredeyse mücessimelikle suçlamaktadır.Ehli Sünnet Mezhepleri ekseriyeti hadislere göre oluşturuldu diye nerdeyse bu suçlamayı mezheplere de yöneltmektedir.Böyle olmadığını yani İslam alimlerinden hiçbirinin Allah’a yön ve şekil isnat etmediğini öğrenmek isteyenler itikad bahsine bakabilirler

    Salat ve Selam ile…

  10. Selam
    ALLAH EL SIKIŞIR MI?

    Soru:

    Hadis: “Allah benimle görüştü ve el sıkıştı. Elini iki omuzum arasına koydu. öyle ki parmaklarının soğukluğunu iki göğsüm arasında hissettim.” Hanbel 5/243 Bu hadisi açıklar mısınız?

    Cevap:
    Muaz b. Cebel (ra) anlatıyor: Bir sabah Rasûlüllah (sav) sabah namazını kıldırmak için gelmedi (gecikti), neredeyse hepimiz güneşin doğmasına bakıyorduk (yani güneşin doğması çok yaklaşmıştı). Derken Rasûlüllah (sav) hızlıca çıkageldi ve namaza tesvib yaptı (yani namaz namaz, dedi). Namazı kıldırdı ve selam verince ‘saflarınızda olduğunuz gibi durun’ buyurdu, sonra bize karşı döndü ve şöyle dedi: ‘sabahleyin beni namazdan alıkoyan şeyi size anlatacağım: Gece kalktım ve gücümün yettiği kadar namaz kıldım ve namazda uyuklamışım, uyanınca bir baktım ki en güzel şekil içerisinde Rabbim Azze ve Celle ile birlikteyim, Rabbim şöyle buyurdu:

    -“Ey Muhammed! Biliyor musun, mele-i a’l’â neyin tartışmasını yapıyorlar?”.

    Ben de:

    -“Bilmiyorum, Ey Rabbim” dedim.

    Rabbim:

    -“Ey Muhammed! Biliyor musun, mele-i a’l’â neyin tartışmasını yapıyorlar?” buyurdu.

    Ben de:

    -“Bilmiyorum, Ey Rabbim” dedim.

    Bunun üzerine gördüm ki, el (keff)ini omuzlarım arasına koydu, parmaklarının serinliğini göğsümde hissettim. (Semadaki) her şey bana tecelli etti ve onların hepsini bildim.

    Bunun üzerine Rabbim yine:

    -“Ey Muhammed! Biliyor musun, mele-i a’l’â neyin tartışmasını yapıyorlar?” buyurdu.

    -“Keffâretler hakkında” dedim.

    -“Keffaretler nedir?” buyurdu.

    Ben de:

    “Cemaatle namaz kılmak için cemaate (camiye) gitmek ve namazdan sonra yine namaz kılmak için mescidde oturmak ve zor anlarda dahi abdest uzuvlarını tam olarak yıkamak.” dedim.

    Rabbim:

    -“Derecât nedir?” buyurdu.

    Ben de:

    -“Yemek yedirmek, yumuşak söz söylemek ve insanlara gece uyurken (teheccüd) namazı kılmak.” dedim.

    Bunun üzerine:

    -“İste” buyurdu.

    Ben de:

    -“Allah’ım! Senden iyilikleri (hayratı) işlemeyi, kötülükleri (münkeratı) terk etmeyi, miskinleri sevmeyi, beni bağışlamanı ve bana merhamet etmeni, bir kavimde bir fitne murad ettiğinde, ben fitneye düşmeden beni vefat ettirmeni istiyorum ve Senden Senin sevgini, Seni seveni sevmeyi ve Senin sevgine beni ulaştıracak amelin sevgisini istiyorum” dedim.

    Bundan sonra Rasûlüllah (sav) şöyle buyurdu: “Bu haktır. Onları öğrenin ve öğretin.”. (Ahmed b. Hanbel, 5/343).

    Bu hadiste mânâsı sorulan; hadisin, Hz. Peygamberin, “Allah’ın el (keff)ini omuzlarımn arasına koyduğunu gördüm ve öyle ki parmaklarının serinliğini göğsümde hissettim.” kısmının mânâsı ve buradaki “Allah’ın eli” ve “elin soğukluğu”nun hissedilmesi meselesidir. Bu ifadelerin yorumu yapılırken burada Allah’a “el” isnat edilmesi iki anlamda tevil edilmektedir:

    a- Allah’ın kudreti ve Allah’ın takdiri;

    b- Allah’ın nimeti, ikramı ve rahmeti.

    “Allah’ın parmaklarının soğukluğu”ndan maksat da “Allah’ın ihsanın, ikram ve rahmetinin eserleri, tecellileri” olduğu şeklinde izah edilmektedir.

    Hadisteki “omuz” ifadesinden de Hz. Peygamberin “kalb”i kastedilmektedir.

    Buna göre hadisteki bu ifadelerin mânâsını: “Allah, bana rahmet ve inamiyle, lütfuyle ve keremiyle semavatta tecelli eden kudretinin ve takdirinin eserlerini, bütün mülkünü bana gösterdi, kalbim nurlardı, tabiri caiz ise gözüm ve gönlüm iyice açıldı, kainattaki mahlukat ile gözüm arasıdaki perdeler aralandı, ben de onların hepsini gördüm, bilmediklerimi öğrendim. Böylece Rabbimin kudretinin ve mülkünün büyüklüğünü ve bana olan nimetlerini, ihsanlarını, lütuflarını ve ikramlarını kalbinde hissettim”, şeklinde anlamak mümkümdür. (Bu konuda geniş bilgi için bakınız. İbnu Fûrek, Müşkilü’l-Hadis, 1985, s.77-85).

    Yrd. Doç. Adem Dölek
    Sorularla İslamiyet Editör.

  11. Selam

    ALLAH’IN BALDIRI OLUR MU?
    SORU:
    CEVAP:
    Hadis: “Allah ahirette Peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.” Müslim İman 302, Buhari 97/24,10/29, Hanbel 3/1 Bu hadisi nasıl anlamak gerekir.

    Bazı ayet ve hadislerde Allahın eli, Allahın İpi, Allahın Baldırı gibi ifadeler kullanılmaktadır. Bu tür ayetler mütaşabih ayetlerdir. Peygamber efendimizde bazı hadislerinde mütaşabih kelimeler kullanmıştır. Taki insanlar bu meseleri daha iyi anlasın. Nitekim başka bir hadisi şerifte Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır.

    “Ebu Said (ra) anlatıyor. Resulullah (aleyhisselatu vesselam)’ı dinledim, [Baldırların açılacağı, kendilerinin sevdeye davet edileceği gün…(Kalem 42) mealindeki ayetle ilgili olarak> Şöyle diyordu: “Rabbimiz baldırını açar, her mümin erkek ve her mümin kadın O’na secde eder. Dünyada iken kendisine riya ve gösteriş olarak secde edenler geri kalırlar. Onlarda secde etmeye kalkarlar, ancak sırtları bükülmeyen yekpare bir tabakaya dönüşür (ve secde edemezler.)” [Buhari, Tefisr, Nun vel Kalem 2, Tefsir, Nisa 8, Tevhid 24; Müslim, İman 302. (183.>

    Kalem suresinin 42. ayetinde “Keşfus – sak” tabiri geçmektedir. Lügat olarak baldırın açılması manasına gelir. Görüldüğü üzere ayeti kerimeden asıl maksat lügat maksadı değildir, belki bir mesaj söz konusudur. Hadis yukarıdaki rivayette baldır kelimesini “sakehu” şeklinde zamir olarak kaydeder. İbnu Hacer bir başka tarikde zamirsiz olarak “sake” şeklinde geldiğini ve bu şeklin -ayeti kerimeye uygunluk arzetmesi sebebiyle- daha doğru oldğunu söyler. Aksi takdirde yukarı ki tercümede aslına muvafık olarak kaydettiğimiz üzere Cenab-ı Hakka baldır izafe ederek, insana teşbih etmek gibi te’vili tekellüflü bir durum ortaya çıkacağını belirtir.

    Öyle ise, “baldırı açmaktan” murad nedir? Alimler bunu, “bütün hakikatkerin çırıl çıplak ortaya çıkması (sebebiyle) hesap ve cezanın bütün şiddet ve dehşetiyle hüküm sürmesi” şeklinde anlamışlardır. Nitekim hadiste, Resulullah (aleyhisselatu vesselam) Cenab-ı Hakkın bütün gerçekleri ortaya koyarak hesap verme hadisesinin dehşetini yaşattığı hengamda, dünyada iken kulluğunu samimiyetle yapanlarla, riyakar hareket edenleri tefrik edip mü’minleri dehşetten kurtaracağını, riyakarları da sırtları eğilmez bir hale sokarak cürümlerini yüzlerine vurmak suretiyle, dehşetlerine dehşet katacağını belirtmektedir. Meseleyi tasvir eden ayeti karimenin tam meali şöyledir:

    “(Hatırla ki o gün) baldır(lar)ın açılacağı, kendilerinin secdeye davet edileceği bir gündür. Fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. evet secdeye davet edilecekler gözleri düşük, kendilerini bir zillet sarmış olarak. Halbuki onlar bu secdeye dünyada herşeyden salim ve sapasağlam iken davet ediliyorlardı. (Kalem 42-43)

    Kynak: Kütüb-i Sitte, Prof. Dr. İbrahim Canan.
    Selam ve dua ile…
    Sorularla İslamiyet Editör

  12. selam admin.. Mezhepler Kuran-ı Kerim ile asla çelişmezler. örnek vererek bildirin lütfen, yalnız verdiğiniz örneklerde yukarda yazılan uydurma die hitap edilen fakat izahı çok doğru hadisler gibi “uydurma” yakıştırması gibi olmasın. İnsanların kafalarını karıştırmayı bırakın artık.. saygılar..

  13. Admini ve bu hadisleri buraya insanların kafalarını karıştırmak için koyan ali aksoy u kınıyorum. Mezheplerle Kuran-ı Kerimin çeliştiğini söyleyen zihniyetten ne bekleyebiliriz. Daha tam bilgi edinmeden yorum yapmak doğru değildir. Mezhep imamları sizin kadar düşünememişler mazur görün. Bakın delinin biri geldi evin yanıo dedi diyelim, biz ilkönce ya bu deli sözüne güven olmaz deriz. ama arkasından farklı yerlerden üç beş tane deli gelipte aynı şeyleri söylediğinde kafamızda soru işareti oluşur. Acaba doğrumu söylüyo bu dedliler dersiniz. İşte bu konuyuda böyle anlayın. Bu zamana kadar gelen Hasan Basri den tutun Mevlanalar Yunus Emreler gibi daha nice zatlar farkı yerlerden araştırıp hep aynı noktaya parmak basmışlardır. Çelişki yoktur. Ayrıca söylediklerininde Kuran-ı Kerimle örtüştüğünüde görebilirsiniz. Saygılar sevgiler vesselam..

  14. Selam

    Hadis: “Allah ahirette peygamberlere kimliğini kanıtlamak için bacağını açıp baldırını gösterir.”

    Keşf-i sak ,

    gerçeğin;
    kaçınılmaz olarak
    tüm şiddetiyle
    dehşetiyle
    açığa cıkması, kandini tanıtması,
    kendini göstermesidir.

    Keşf-i sak, arapların kullandığı bir deyimdir.Kıtlık seneleri için kullandıkları,

    Kalem suresi 34 den 52 ye okununca görülücektirki, 42. ayette anılan keşf-i sak muhatabı, tüm insanlardır.

    Gün kalkış, yevmid-din, hesap günüdür.
    Keşf-i sak’ı açık edecek olan Allah’tır.
    Herkes vaat olunana eriştirilecektir.

    Hadisten ise Keşf-i sak’ın amacı, Allah’ın peygamberlere kimliğini kanıtlamak için yaptığı anlaşılmaktadır.

    Peygamberimiz asla vahyin dışına çıkmıyacağına göre,
    bu hadiste vahye ters düştüğüne göre Peygambere ait değildir. Selam onun üzerine olsun.

    Esenlik dileklerimle

  15. cemil batur:
    Selam Mustafa,
    Bilmiyorum sen şu yurtdışından ileti gönderen misin.
    Sende bir Ali Aksoy takıntısı var.
    El insaf be kardeşim
    sayfaya baktım da
    Ali Aksoy’a ait bir tek kelime yok.
    ne kadar kolay dimi iftira
    Fatır 43, Ahzap 62,
    Allah’ın sünnetinden bahseder.
    sen bu ayetleri öncesi ve sonrasıyla bi oku
    birde Allahu Teala
    “benden bir söz hasıl oldu. o söz yerine gelsin diye”
    olarak anılan ayeti var
    onuda oku
    Allah’ın sünneti kaçınılmazdır
    diye sana cevap gelmiyor
    lakin tebliğ net
    sakın şaşırma.
    mezheplere taş atılmış mış
    Allah’ın resulu’nun ve
    halife-i raşidinun mezhebleri
    neydi sence
    Hadislerle kafalar karışsın
    ruhbanlar mama yesin
    Tevbe 34-35
    tanırmısın sen ruhbanları
    zannetmem
    yoksa sende diyanetten
    mamalananlardan mısın.
    Resuller ne diyordu
    muhataplarına :
    sizden bir ücret istemiyoruz
    bizim ücretimiz (ecrimiz)
    Allah katındadır.
    Şaka şaka
    Selametle

    28 Nisan 2009, 4:27 am

    selam cemil batur.yurtdisindan yazan mustafa benim yani sayfanin en ustunde de canterin hemen altinda yazmis olan.mail adreslerinden hangi yazinin kime ait oldugu anlasilir bunun icin ismi ayni olan fakat farkli kisilere( yurtdisindan ileti gonderenmisin )gibi ileti gondereni kucumser hava icerisinde olman komik olmus.ikincisi benim ali aksoya takintim yok burasi onun sitesi ve ben sadece ona cevap veriyordum artik yazmiyorumda.ucuncusu ali aksoy yazicak bise bulamamismiki siz onun avukatligini ustleniyorusunuz?dorduncusu itham oldugu icin yazdim yoksa epeydir ileti felan gondermiyorum .mustafa isimli her yazida bana atifta bulunmayin zira sizinde bende takintiniz olmus sanarim))))).siz sadece soru soran arkadaslara cevap verin kim nerden yazmis bunun bi onemi yok sanirim.bana her firsatta zandan kacinin diyen ali aksoy kardesim sizede zandan kacinmaniz gerektigini yazmistir umarim.gittiginiz yolda basarilar dilerim sayin cemil batur

  16. Selam Mustafa,
    Bu sitede
    sen ne kadar katılımcıysan
    ben de o kadar katılımcıyım
    sen ne kadar benim e-mailimi görüyorsan
    ben de o kadar senin e-mailini görüyorum.
    Ali Aksoy’u sen ne kadar tanıyorsan
    bende o kadar tanıyorum.(fikirler hariç)
    Ali Aksoy Kurandaki Din sitesinden
    bir yazıyı almış, bu sayfaya asmış
    okuyucular okusun, katılımcılar
    yazı üstüne fikir beyan etsinler/ederlerse diye
    Yazıya kendisi hiç bir yorum koymamış
    hiç bir katılımcıya cevap vermemiş
    yani tek bir kelimesi yok bu sayfada
    durum böyleyken yazıştığımız konuyla
    ilişkili katılımcılar,sen de dahil
    sanki bütün bunları o yapmış gibi
    hücum Ali Aksoy= admine
    el insaf değil mi yani,
    hani müslümanız ya.

    hele sahiplendiğin ileti
    cesur ol ha. sonra?
    Zandan kaçının mı demiştin.

    Allah’ın yaradışındaki incelikleri
    farkettikçe
    hiç bir yaradılmışı
    küçümsemem mümkün değil.

    Adminin avukatlığına benim ilmim yetmez.

    Sonuçta yazışa yazışa anlaşmaya çalışıyoruz.

    Esenlik dileklerimle.

  17. cemil batur kardes sadece guluyorum yorumuna.ali aksoy benim nerde ne yazdigimi neden ona yazdigimi biliyo ve cevapta vermemis dolayisiyla birak o yazsin hatta artik yazmasinada gerek yok.ikincisi bana su yurtdisindan ileti gonderenmisin diye kurdugun cumleni nasil anlamam gerektigini bi anlat sana zahmet.sonra kucumsuyormusun kucumsemiyormusun birak ben anlayayim.aslinda bununda onemi yok yani kucumsemissin veya kucumsememissin ama ne kadar durust oldugunu anlarim.hatta bunada gerek yok.istersen aciklama cunku konuyu asla kucumseme yoktura getiriceksin o halde sana bedenin dili,sozlerin anlamlari ve kullanilis bicimleri,dilin dogru kullanimi tarzinda kitaplar tavsiye ederim.once okuki sonra yazdiklarindan bise anlayasin.ha yazilarimda duzgun karekter kullanamiyor veya imla kurallarina riayet edemiyorum.sebebpleri bir vindovs bilmedigim bir dilde, iki bilgisayardan pek anlamiyorum uc sebebini bilmiyorum ama bu konuda usengecim.o yuzden kusura bakma.

  18. sunu unuttum eger bilmiyorsan o halde zan yapma bende bunu demek istedim.sorarsin admine oda sana ayni kisilermi degillermi soyler ona gore yazarsin mesela veya daha yakisikli bir cumle ile hicivlersin ama boyle seviyeni belli edicek bir cumle kurmazsin en azindan dimi?

  19. Mustafa

    başka bir sayfada
    bir dilek ve temenninin
    hatrına
    iletimin sana olmasını
    istemezdim.
    bu yüzden yurtdışı ifadesi
    kullandım.

    lakin son
    iletinde haddi
    aşmışsın

    öyle uzaklardan;

    karşı karşıya
    gelindiğinde,
    insanların yüzlerine
    karşı söyleyemeyeceğin
    kelimelerle iletilerini
    kirletme istersen…

    ama
    seviye budur
    diyorsan…

  20. selam cemil batur.yuzyuze geldigimizde soyleyemeyecegim ne soylemisim merak ettim?iletilerin temiz veya kirli olduguna lutfen siz karar vermeyin.yazmak istersem cok uzar ama gerek yok sizinle veya bi baskasiyla polemige girmek hevesinde degilim.allah yolunuzu izinizi acik etsin.artik ne yazarsaniz yazin ben yazmiyicam kolay gelsin.

  21. hep unutuyorum sonradan yaziyorum benim haddimin ne olduguna sinirlarimin ne olduguna sizmi karar vericeksiniz?

  22. PEYGAMBERİMİZE YAPILAN BÜYÜ HAKKINDA

    Büyünün gerçekliği ve etkisinin olduğu, büyücünün Allah’ın izni ile rakibini etkileyip zarar verebildiği yönündeki Ehli Sünnetin görüşü doğrudur. Racih olan budur. Çünkü Kur’an ve Sünnetten delillere dayanmakt adır. Kur’an’dan delili, Hârût ve Mârût öyküsünde geçen âyetlerdir.
    hadisten delili ise, yahudinin Hz.Peygamberi büyülemesidir. Buhari’nin Sahih’inde birkaç yerde belirttiği olay şudur: “Hz.Aişe anlatıyor; Zurayk oğullarından Lebid İbn A’sam adında bir adam Rasulullahı büyü yaptı. Öyle ki, Rasulullah, yapmadığı bir şeyi yapmış sandı. Bir gün veya bir gece benim yanımda iken uzun uzun dua etti ve şöyle dedi: Ey Aişe! gördün mü? Allah beni iyileştirecek şeyi bildirdi. Yanıma iki adam geldi, biri baş ucumda, diğeri ayak ucumda oturdu ve birbiriyle şöyle konuştular:
    “Bu adamın hastalığı nedir?
    “Büyülenmiştir. -Kim büyülemiştir? -Lebid ibn A’sam. -Ne ile büyülemiştir?
    “Tarak, saç ve erkek hurmanın kuru kapçıkları ile. -Büyü nerededir? -Zervan kuyusund adır.
    “Rasulullah, arkadaşlarından birkaç kişi ile beraber kuyuya geldi. Dönünce şöyle dedi: Ey Aişe! Suyu kına suyu gibidir, hurmaları da şeytanların başları gibidir. Dedim ki: Ey Allah’ın rasulü! Onu çıkarıp bozm adın mı? Şöyle dedi:
    Allah beni onun hastalığından kurtardı, onun yüzünden halkın arasında bir kötülüğün çıkmasını istemedim. Kuyunun kapatılmasını emretti ve kuyu toprakla kapatıldı.”
    Buharı, yine Tıp bölümünde, “büyü çıkarılır mı”? kısmında başka ilaveleri olan şu rivayetle de rivayet etmiştir:
    “Hz.Aişe anlatıyor: Gördün mü? Fetva sorduğum konuda Allah bana fetva verdi. Bana iki adam geldi.Biri baş ucumda, diğeri ayak ucumda oturdu. Baş ucumda oturan adam diğerine sordu:
    “Bu adama ne olmuştur?
    “Büyülenmiştir.
    “Kim büyülemiştir?
    “Lebid İbn A’sam. Zurayk oğullarından bir adam, Yahudilerin işbirlikçisi olan bir münafık.
    “Ne ile büyülemiştir? -Bir tarak ve saç ile. -Nerede yapmıştır?
    “Zervan kuyusunda basamak taşının altında, erkek hurma kapçığı içinde.
    Rasulullah kuyuya geldi ve büyüyü çıkardı. Bana gösterilen kuyu budur, suyu kına suyu gibidir, hurmaları da şeytanların başları gibidir, dedi ve çıkarıldığını söyledi. Bunu çıkarıp bozm adın mı? dedim. Madem ki Allah beni onun hastalığından kurtardı, ben de halktan kimseye zarar gelmesini istemiyorum, dedi.”
    îbn Hacer, her iki hadisle ilgili uzun açıklamalar yapmıştır. Onlardan sadece bazı kelimeler için yaptığı açıklamaları alacağız.
    Hz.Aişe’nin “kadınlarla yatmadığı halde yatmış sanırdı” sözü, sanma ve hayal etme anlamındadır. Kadı Iyaz, bu ifadeye dayanarak büyünün kişinin akıl ve düşüncesini değil, beden ve organlarını etkilediğini söylemiştir.
    Rasulullahın büyülenmesi, korunmuş ve şeytanların etkilemesinden muhafaza edilmiş olmasına aykırı değildir. Peygamberin şeytanların şerrinden korunması, onların kendisine zarar vermeye çalışmalarını engellemez. Büyüden etkilenmesi de, tebliğ görevine bir eksiklik getirmez, sadece konuşm adaki bir zayıflık, bazı işleri yapmaktan acizlik veya bir şeyi aralıklarla hayal etme gibi diğer hastalıklar gibi bir hastalıktır. Allah şeytanların hilelerini boşa çıkarır. ”
    Vakıdi, bu büyülemenin Rasulullahın Hudeybiye’den döndüğü hicretin yedinci yılı Muharrem ayında meydana geldiğini belirtir. Yahudilerin ele başları, Zurayk oğullarından büyücü ve münafık bir yahudi olan Velid Ibn A’sam’a gelmişler ve üç dinar vereceklerini söyleyerek
    Rasulullaha etkileyici bir büyü yapmalarını istemişlerdir. Velid’in kız kardeşi onlara “Peygamber ise, zaten Allah ona bildirecek, değilse, aklı gidecek kadar büyü onu etkileyecektir” demiştir.
    Büyücü Lebid tarağı, saçı huma lifinin içine sarmış ve kuyu taşının altına bırakmıştır.
    Beyhaki, Delalilu’n-Nubuvve kitabında bundan fazla olarak şunu riâyet etmektedir: Rasulullah Zervan kuyusuna bir adam göndermiş, adam kuyuya inerek taşın altından bir hurma lifi çıkarmış, içinde Rasulullahın tarağı ve bir tutam saçının yanında iğneler batırılmış mumdan bir heykeli ve onbir düğüm atılmış bir iplik olduğunu görmüştür.
    Cebrail, Nâs ve Felak surelerini getirmiş ve iki surenin âyetlerinden birer birer okuyarak düğümleri çözmesini söylemiş, o da okuyarak çözmüştür. Sonra çıkardığı her iğne için önce bir sızı, sonra bir rahatlama duymuştur.
    Ey Allah’ın rasulü, bu yahudiyi öldürseydin ya! demişler. O da “Allah beni iyileştirdi, onun göreceği Allah’ın azabı daha çetindir” demiştir.”
    Kimi müslümanlar Rasulullahın büyülenmesini yadırgayabilir ve bunu Rasulullahın şeytanlardan korunmuş olmasına aykırı görebilir.Bu yadırgamaya gerek yoktur. Çünkü olay bütün hadis kitaplarında sabit olmuştur. Buhari ile Müslim’in ittifak ettikleri bir konudur, hadis, tefsir ve siyer kitaplarının hepsinde bulunmaktadır.
    Büyülenme olayı ile Peygamberin korunmuşluğunun uzlaştırılması konusuna gelince, bu konuda Müslim’in şerhinde Nevevi’nin belirttiği Mazri’in şu sözlerini vermekle yetineceğiz:
    “Kimi bidatçılar başka bir sebeple bu hadisi inkar etmiştir. Peygamberlik makamını lekelediğini, o makamı şüpheli duruma düşürdüğünü ve bunu caiz görmenin şeriata güveni sarsacağını iddia etmiştir.
    Bu bidatçıların iddiları geçersizdir. Çünkü bunun doğru ve sahih olduğu kesin delillere dayanmakt adır. Peygamberin korunmuşluğu tebliğle ilgilidir. Mucize bunun şahididir. Delilin aksini gösterdiği şeyi caiz görmek yanlıştır.
    Rasulullahın diğer inanlar gibi olduğu ve karşılaştığı birtakım dünya işlerinde gerçekliği olmayan bazı şeyleri yapıyor sanması uzak bir şey değildir.
    Eşleriyle birleşmediği halde onlarla birleştiğini sanmıştır, diye itiraz edilebilir. Şüphesiz insan böyle bir şeyi rüyada sanabildiği gibi uyanık iken de sanabilir. Halbuki bir gerçekliği yoktur.
    Bir şeyi yapmadığı halde yapmış sanmıştır, denilebilir. Halbuki sandığı şeylerin doğruluğuna kendisi inanm adığı için sandığı şeyler de doğru değildir.
    Kadı Iyaz şöyle der: Bu hadisin rivayetleri büyünün aklını, kalbini ve inançlarını değil, vücudunu ve dış organlarını etkilediğini belirtmiştir.
    Böylece hadisteki “Eşleriyle birleşmediği halde birleştiğini sanmıştır” veya “hayal etmiştir” sözünün anlamı şu olmaktadır: Önceki alışkanlığı ve davranışlarından buna gücünün olduğunu görür. Onlara yanaşınca, büyü etkisini gösterir ve büyülenen kişide görüldüğü gibi,buna imkan bulm adan girişimi yarım kalır.
    Rivayetlerde geçen”bir şeyi yapmadığı halde yapmış sanma” yı ve benzerini belirten bütün şeyler, aklına bir zarar gelmesi anlamında değil, gözünün önünde canlanması anlamındadır. Bunda peygamberliği bulandıracak veya sapıklık ehline eleştiri kapısını açacak hiç birşey yoktur”
    __________________

  23. MİRASLA İLGİLİ BAZI HADİSLER

    4672 – Üsame İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdu ki:

    “Müslüman kimse kâfir kimseye varis olamaz; kafir de müslümana varis olamaz.”

    Buhari, Feraiz 26; Müslim, Feraiz 1, (1614); Muvatta, Feraiz 10, (2, 519); Ebu Davud, Feraiz 10, (2909); Tirmizi, Feraiz 15, (2108).

    4673 – İbnu Amr İbni’l-As ve Hz. Cabir radıyallahu anhüm anlatıyorlar: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    “İki farklı din mensupları birbirlerine varis olamazlar.”

    Ebu Davud, Feraiz 10, (2911); Tirmizi, Feraiz 16, (2109). Ebu Davud’un rivayeti İbnu Amr’dan, Tirmizi’nin rivayeti Hz. Cabir’dendir.

    4674 – Hz. Üsame radıyallahu anh’ın anlattığına göre (haccı sırasında (Aleyhissalatu vesselam’a) denmiştir ki:

    “Ey Allah’ın Resûlü! Yarın nereye ineceksin. Mekke’deki evine mi?”

    “Akil bize ev-bark bıraktı mı ki?” buyurdular. Akil ile Tâlip, Ebu Tâlib’e varis olmuşlardı. Ne Ali ne de Câfer radıyallahu anhüma ona varis olamamışlardı. Çünkü bu ikisi müslüman idiler. Akil ve Tâlib ise kâfirdiler.”

    Buhari, Hacc 44, Cihad 180, Megazi 48; Müslim, Hacc 439, (1351); Ebu Davud, Feraiz 10, (2910).

    4675 – Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Katil vâris olamaz.”

    Tirmizi, Feraiz 17, (2110).

    4676 – Said İbnu’l-Müseyyeb rahimehullah anlatıyor: “Hz. Ömer radıyallahu anh, Arap (memleketinde) doğmadıkça, Acem’den birini varis kılmaktan imtina etmiştir.”

    Muvatta, Feraiz 14, (2, 520).

    Rezin şu ilavede bulundu: “Hamile olarak gelip Arap (memleketinde) doğuran kadını da hariç kıldı. Bu durumda erkek, eğer ölürse kadına varis olur. Eğer erkek ölürse, kadın da ona varis olur. Erkeğin miras(taki pay nisbet)i Allah’ın kitabında vardır.”

    4677 – Ebu’l-Esved ed-Düeli anlatıyor: “Hz. Mu’az’a bir yahudinin miras meselesi getirildi. Onun müslüman oğluna da mirastan pay verdi ve dedi ki:

    “İslam (galebe çalar, ona galebe çalınmaz), artar eksilmez.”

    Ebu Davud, Feraiz 10, (2912, 2913).

    4678 – Amr İbnu Şu’ayb, an ebihi an ceddihi tarikiyle anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    “Hür veya cariye bir kadınla kim zina yaparsa, bundan hasıl olacak çocuk veled-i zinadır, ne o babasına, ne de babası ona varis olamaz.”

    Tirmizi, Feraiz 21, (2114).

    DEDE VE NİNE

    4679 – İbnu’z-Zübeyr radıyallahu anhüma’nın anlattığına göre: Ehl-i Küfe, kendisine yazarak dede hakkında sormuşlardı. O da şu cevabı vermişti: “Hakkında Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın: “Ben bu ümmet içerisinde birini kendime halil seçseydim, onu seçerdim” dediği kimse, yani Ebu Bekr, dedeyi (miras meselesinde) baba yerine koymuştu.”

    Buhari, Fezâilu’l-Ashab 5.

    4680 – İmrân İbnu Husayn radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a bir adam gelerek, “Oğlumun oğlu vefat etti. Ondan miras hakkım nedir?” diye sordu. Aleyhissalatu vesselâm:

    “Sana altıda bir var!” buyurdu. Adam dönüp gidince geri çağırdı ve:

    “Sana diğer bir altıda bir daha var!” buyurdu. Adam dönüp gidince tekrar çağırdı ve:

    “Diğer altıda bir, (hak değil) fazladan bir ikramdır!” buyurdu.”

    Ebu Davud, Feraiz 6, (2896); Tirmizi, Feraiz 9, (2100).

    Ebu Davud der ki: “Katâde şunu söyledi: “(Sahabe, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın bu kimseyi, başka) hangi varisler olduğu halde varis kıldığını bilmiyor.” Katâde devamla der ki: “Dedenin tevarüs ettiği en az miktar, altıda birdir.”

    4681 – Hz. Muaviye radıyallahu anh’ın anlattığına göre: “Kendisine dedenin miras payından soran Zeyd İbnu Sâbit’e şöyle yazmıştır: “Bana yazarak dededen soruyorsun. Doğruyu Allah bilir. Bu mesele, ancak ümeranın -yani halifelerin- hükmedeceği meselelerden biridir. Ben sizden önce iki halifeyi gördüm. Onlar ölenin tek bir kardeşi ile verasete iştirak eden dedeye malın yarısını veriyorlardı. İki ve daha fazla kardeş olması halinde üçte bir veriyorlardı. Erkek kardeşler çok da olsa dedenin payı üçte birden aşağı düşmezdi.”

    Muvatta, Feraiz 1, (2, 510).

    4682 – Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, büyükanneye, önünde, (ölenin) anne(si) olmadığı takdirde, altıda bir pay koydu.”

    Ebu Davud, Feraiz 5, (2895).

    KIZLAR VE KIZKARDEŞLER

    4683 – Esved İbnu’l-Yezid anlatıyor: “Bize (Yemen’e), Muâz radıyallahu anh, muallim ve emir olarak geldi. Ona, bir kızla bir kızkardeş bırakarak ölen kimse(nin veraset durumu) hakkında sorduk. O, kız için yarım, kızkardeşi için de yarıma hükmetti. O sırada Aleyhissalâtu vesselam sağdı.”

    Buhari, Feraiz 6, 12; Ebu Davud, Feraiz 4, (2893).

    4684 – Hüzeyl İbnu Şurahbil anlatıyor: “Ebu Musa radıyallahu anh’a “Ölenin bir kızıyla kızkardeşinin oğlu ve (ana-baba bir) kızkardeşinin miras payından soruldu. Dedi ki:

    “Kız için yarı, (anne-baba bir) kızkardeş için de yarı. (İbni Mes’ud’a gidin, ondan da sorun. O da benim söylediğime muvafakat edecektir!) (Ebu Musa, fetvasında oğlan kardeşin kızına mirastan pay vermemişti.) Bunun üzerine doğru İbnu Mes’ud’a sorulmaya gidildi ve Ebu Musa’nın söylediği de kendisine haber verildi. İbnu Mes’ud radıyallahu anh dedi ki: “(Eğer ben onun fetvasına uyarsam) dalalete düşmüş olurum ve hidayetten ayrılanlara katılırım!”

    Sonra ilave etti: “Onlar hakkında, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın verdiği hükümle hükmedeceğim: “Kız için yarı, oğulun kızı için, -üçte ikiyi tamamlamak üzere- altıda bir, geri kalan da kızkardeş içiindir!”

    Ebu Musa’ya İbnu Mes’ud’un sözü haber verildi. Bunun üzerine:

    “Bu derin alim aranızda olduğu müddetçe (mişkillerinizi) bana sormaya gelmeyin” dedi.”

    Buhari, Feraiz 7, 12; Ebu Davud, Feraiz 4, (2890); Tirmizi, Feraiz 4, (2094).

    ERKEK KARDEŞLER

    4685 – Hz. Ali radıyallahu anh buyurmuştur ki: “Sizler şu ayeti okuyorsunuz: “…Bu hisseler, onların borçları ödendikten ve vasiyetleri yerine getirildikten sonradır…” (Nisa 12). Bilesiniz ki Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm vasiyyetin yerine getirilmesinden önce borçlarının ödenmesine hükmetti. Anne-baba bir kız ve erkek kardeşler, baba bir, anne ayrı kız ve erkek kardeşlerden önce birbirlerine varis olurlar. Erkek, anne-baba bir erkek kardeşine, baba bir erkek kardeşinden önce varis olur.”

    Tirmizi, Feraiz 5, (2095).

    CENİN

    4686 – Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ölü olarak düşürülen bir cenin için köle veya cariye bir gurreye hükmetti. Sonra lehine bir gurreye hükmedilen kadın ölmüştü. Aleyhissalatu vesselam, kadının mirasının oğullarına ve kocasına kalacağına, diyetinin de asabesine kalacağına hükmetti.

    Buhari, Feraiz 11, Tıbb 46, Diyat 25; Müslim, Kasame 35, (1681); Tirmizi, Diyat 15, (1410), Feraiz 19, (2112).

    4687 – Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, doğan çocuk ağlar sonra ölürse, varis olur ve ona varis olunur. Ağlamazsa (ölü doğarsa), ne varis olur ne de ona varis olunur.”

    Ebu Davud, Feraiz 15, (2920).

    MÜLÂ’ANE ÇOCUĞU

    4688 – Mekhûl anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, mülâ’ane (ile ayrılan karı-kocanın) çocuğunun mirasını annesine kıldı, anneden sonra da annenin varislerine kıldı.”

    Ebu Davud, Feraiz 9, (2907).

    4689 – Vâsile İbnu’l-Eska’ radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

    “Kadın üç mirası toplar. Azadlısı(nın mirası), buluntusu(nun mirası), üzerine mülâ’anede bulunduğu çocuğu(nun mirası).”

    Ebu Davud, Feraiz 9, (2906); Tirmizi, Feraiz 23, (2116).

    MU’TEDDE (İDDET BEKLEYEN KADIN)

    4690 – Muhammed İbnu Yahya İbni Hibban anlatıyor: “Dedem Hibbân’ın iki hanımı vardı. Biri Haşimiye, diğeri Ensariye idi. Dedem, Ensariye’yi, çocuğu meme verir halde boşadı. Kadının üzerinden bir yıl geçti, sonra dedem öldü, kadın hâlâ hayız olmadı. Bunun üzerine:

    “Ben kocama varis olurum, çünkü hayız olmadım!” dedi. Dava Hz. Osman radıyallahu anh’a intikal etti. Hz. Osman kadının mirasa iştirak etmesine hükmetti. Haşimiye kadın, bu kararı sebebiyle Hz. Osman’ı levmetti. Hz. Osman:

    “Bu, senin amcaoğlunun işidir. Böyle hükmetmemize o işaret etti!” dedi. “Amcaoğlun” sözüyle Hz. Ali radıyallahu anh’ı kasdetmişti.

    Muvatta, Talak 43, (2, 572).

    4691 – Abdurrahman İbnu Hürmüz el-A’rac anlatıyor: “Osman İbnu Affân radıyallahu anh İbnu Mükemmil’in hanımlarını kendisine varis kıldı. İbnu Mükemmil hasta iken hanımlarını boşamıştı.”

    Muvatta, Talâk 41, (2, 572).

    4692 – Rebi’a İbnu Ebi Abdirrahman anlatıyor: “Abdurrahman İbnu Avf’ın hanımı, ondan kendisini boşamasını talep etti. Abdurrahman: “Adetten temizlenince bana haber ver!” dedi. Kadın haber verdi. O da talak-ı bette ile (üç talakla) -veya baki kalan tek bir talakla- boşadı. Ne var ki Abdurrahman o gün hasta idi. Hz. Osman, kadının iddeti tamamlanınca kocasının malına onu da varis kıldı.”

    Muvatta, Talak 40, (2, 571, 572).

    KELÂLE (NE EVLAD NE DE BABA BIRAKMADAN ÖLEN)

    4693 – Zeyd İbnu Eslem radıyallahu anh anlatıyor: “Hz. Ömer radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a kelâle(nin miras hissesin)den sormuştu.

    “Bu yaz nâzil olan, Nisa suresinin sonundaki ayet, bu meselede sana yeterlidir” buyurdular.

    Hadisin ravisi der ki: “Ebu İshak’a sordum: “Kelâle, ne çocuk ne de baba bırakmadan ölen kimse değil mi?” Bana: “Böyle zannettiler!” diye cevap verdi.”

    Muvatta, Feraiz 7, (2, 515); Müslim, Feraiz 9, (1617).

    Yaz mevsiminde indiği için “Yaz âyeti” denen ayet şudur. (Mealen):

    “Senden fetva istiyorlar. De ki: “Varis olarak babası ve çocuğu bulunmayan kimsenin mirası hakkında Allah size hükmünü bildiriyor: Eğer bir kimse ölür ve kendisinin çocuğu olmayıp da bir kızkardeşi bulunursa, mirasın yarısı onundur. Eğer kadın ölür de çocuğu olmayıp geride sadece erkek kardeşi varis olarak bulunursa, mirasın tamamını alır. Varisler iki kızkardeş ise, mirasın üçte ikisi onlara aittir. Eğer varisler hem erkek, hem de kızkardeşler ise, erkeğe iki kız hissesi vardır.” Allah şaşırırsınız diye hükümlerini size böylece bildiriyor. Allah herşeyi hakkıyla bilir” (Nisa 176).

    kış mevsiminde indiği için kış ayeti denen ayet de, Nisâ suresinin baş tarafındadır:

    “Allah, miras taksimini size şöyle emrediyor: Size varis olan çocuklarınızdan erkeğe iki kız hissesi vardır. Çocuklar, hepsi kız olmak üzere ikiden fazla iseler, o zaman mirasın üçte ikisi onlarındır. Eğer çocuk sadece bir kızdan ibaretse ona mirasın yarısı verilir. Eğer ölenin çocuğu varsa, ölenin anne ve babasından herbirine altıda bir hisse vardır. Ölenin çocuğu olmayıp da sadece anne ve babası onun mirasçısı ise, o zaman annenin hakkı üçte birdir. Bu hükümler ölünün borçları ödendikten ve usulü dairesinde vasiyeti yerine getirildikten sonra kalan mal içindir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin size menfaatçe daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz; bu yüzden de onlar arasındaki miras taksimini size bıraktığımız takdirde adaletsizlik edersiniz. Bu hisseler ise, Allah katından birer hak olarak size emrolunmuştur. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla bilir ve her işini hikmetle yerine getirir” (Nisa11)

    Abdullah İbn-i Ömer Peygamberimizin (sav) şöyle buyurduğunu bildiriyor: ’’Mal sahibi bir müslümanın, vasiyetini yazmadan iki gece üstüste geçirmesi doğru değildir’’ (Buhari)

    Peygamberimizin sünneti gereği her müslümanm her ihtimale karşı vasiyetini yapmak zorundadır. İslam alimleri, mal sahibi müslümanların vasiyetlerini önceden belirleyip, miraslarını dağıtmalarının zorunlu olmamasına rağmen, tavsiye edilir bir davranış olduğunda fikirbirliği halindedirler.

    Kur’an’la beraber inananlar için indirilen miras hukukunda, mirasın nasıl dağıtılacağı belirlenmiş, müslümanların vasiyetlerini yaşarken yapmaları ve mallarını dağıtmaları tavsiye edilmiştir.

    Islam’ın miras hukukunda, vasiyetin önceden yapılması tavsiye edilmiştir sadece, mecburi değildir yalnız vasiyet eden kişinin borç veya zekat borcu varsa, vasiyeti önceden yapması zorunlu görülmektedir. Vasiyette zekatın kimlere verileceğinin veya gerekli şartlar hasıl olmasına rağmen hac görevi yerine getirilmemişse, hac yapma vekaletinin kime verileceğinin bildirilmesi gerekmektedir.

    Bir mümin, gayrimüslim bir ülkede yaşıyorsa, vasiyetini önceden yazması ayrıca tavsiye edilmektedir. Bu müslümanın, vasiyetinde şu durumları açıklığa kavuşturması şarttır:

    – Defin işleminin İslam dini ve islami şartlara uygun şekilde yerine getirilmesi
    – İslam miras hukukunun gözetilmesi

    Bu konuda Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: ’’Sizden birinize ölüm gelip çattığı zaman, eğer geride bir hayır (mal) bırakmışsa, anaya, babaya veya yakın akrabaya bilinen (uygun, meşru) bir tarzda vasiyette bulunması – Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir hak olarak – size yazıldı (farz kılındı)’’(Bakara Suresi, 180. Ayet).

    Miras payı

    Sa’d İbnu Ebi Vakkas bu konuda şunları aktarıyor bizlere: ’’ Resulullah (sa) Veda Haccı senesinde, bende şiddet peyda eden bir ağrı sebebiyle yatmakta olduğum hastalığım için bana geçmiş olsun ziyaretine geldi. “Ey Allah’ın Resulü” dedim, “gördüğünüz gibi ağrım çok şiddetlendi. Ben mal mülk sahibi bir kimseyim. Bana varis olacak tek kızımdan baş­ka kimsem yok. Malımın üçte ikisini tasadduk etmek istiyorum!” dedim. Hemen “Hayır, olmaz!” buyurdular. “Yarısı?” dedim. Yine “olmaz!” buyurdular. “Üçte biri?” dedim. “Üçte birini mi? Üçte bir de çok. Senin varislerini zenginler olarak bırakman, halka ihtiyaçlarını açan fakirler olarak bırakmandan daha hayırlıdır. Sen aziz ve celil olan Allah’ın rızasını arayarak her ne harcarsan -hatta bu, hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile olsa- mutlaka onun sebebiyle mükafaatlanacaksın” buyurdular. Ben: “Ey Allah’ın Resulü” dedim. “Ben arkadaşlarımdan sonra burada kala­cak mıyım?” dedim. “Eğer geri kalır, kendisiyle Allah’ın rızasını düşündüğün bir amel ya­pacak olursan bu ameller sebebiyle mutlaka derecen artacak, merteben yükselecektir. Şunu da söyleyeyim. Sen daha yaşayacaksın. Öyle ki Allah seninle bir kısım kavimlere hayır ulaştıracak, diğer bir kısımlarına da şer” buyurdular. Resulullah (sa) sonra şöyle dua ettiler: “Allahım! Ashabımın hicretini tamama erdir. Onları gerisin geri (başarısızlıkla) çevirme!” Ve sözlerini [Hicret evi olan] Mekke’de ölmüş olan Sa’d İbnu Havle hakkında sarfettikleri “Lakin zavallı, Sa’d İbnu Havle’dir!” mersiyesiyle tamamladılar.
    ’’ (Buhari, Cenaiz 37, Vasaya 2, 3, Fezai-lu’l-Ashab 49, Megazi 77, Nafakat 1, Marza 13, 16, 43, Feraiz
    ).

    Bu hadis rivayetinden hareketle, sünnete göre bir müslümanın, malının ancak üçte birini ailesinden başka bir kişi, kurum veya kuruluşa bağışlayabileceğini smyleyebiliriz. Bundan fazlasını bağışlaması durumunda, mirasçıların mirası geri talep etme hakları doğmaktadır.

    Miras sahibi, vasiyetinde belirli aile mensuplarına daha fazla miras kalmasını talep edebilir. Fakat hukuki açıdan miras alması gereken bir aile bireyini mirasından tamamen men etmesi mümkün değildir.

    Sonuç itibariyle; İslam hukukuna göre her müslümanın mal varlığının üçte birini kendi istediği kişi, kurum ve kuruluşa bağışlama hakkı ve yetkisi bulunmaktadır. Siz de bu payı, herhangi bir yardım kuruluşuna, mesela Islamic Relief’e bağışlama hakkına sahipsiniz. Bu miras payını yardım kuruluşumuza aktararak, fakir ve muhtaçlara yardım edebilir, arkanızdan dua edilmesini sağlayabilirsiniz.

    UYDURULMUŞ OLUP OLMADIĞINI BİLMEDEN,ne kadar kuvvetli olup olmadığını bilmeden VEYA ANLAMINI TAM OLARAK ALGILAYAMADIĞIMIZ HADİSLERİ DELİL GETİRİP HADİSLE KURAN ÇELİŞİYOR DEMEK NE KADAR DOĞRUDUR HERKESİN VİCDANINA BIRAKIYORUM BÖYLE YAPANLARIN AMACI NEDİR BUNUN CEVABINIDA SİZ YORUMCULARA BIRAKIYORUM

  24. herkes burada verilen uydurma diye isimlendirilen hadisleri araştırmasını yalnız tek başına değil yanında bilinçli bir müslümanla yahut ikamet ettiği ilin müftüsüne sormasını rica ederim….SELAMETLE

  25. İslam’da mürtedin öldürülmesinin hikmeti

    İslâm, insan için, bütün eksikliklerden arındırılmış bir hayat programıdır. O, dindir, devlettir, ibadettir, önderliktir, kitap ve kılıçtır, ruh ve maddedir, hem dünya hem de ahirettir. O, akıl ve mantık üzerine bina edilmiş ve kesin bilgi ve deliller üzerinde yükseltilmiştir. Onun inanç sisteminde ve şeriatında insan fıtratıyla çatışan, ona ters düşen hiç bir şey yoktur ve o, insanın önünde diğer beşerî düşünceler gibi, onun edebî ve maddî olgunluğa erişmesi için bir engel değil; ona ulaştıran emin bir yoldur. Kim İslâm’a girer, onun hakikatini kavrar, onun ruhî zevkini tadar ve sonra da ondan dönüp irtidad ederse apaçık delilleri inkar ederek, hak ve mantık ölçülerinin dışına çıkmış olur.

    İnsan bu duruma geldiği zaman, çöküş derecelerinin en aşağılarına düşmüştür. Böyle bir insanın hayatının korunmasının hiç bir geçerli sebebi yoktur. Çünkü onun hayatında ulaşılması gereken ne yüce bir gaye, ne de şerefli bir maksat kalmıştır.

    Diğer bir açıdan bakıldığında da İslâm’ın insanın yaşayışında ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsayan bir nizam olduğu ve bu nizamın değer ve hududlarının korunmasının mutlak anlamda gerekli olduğu görülecektir. Çünkü hiç bir nizam yoktur ki, onu yok etmeye, yeryüzünden silmeye yönelik tehditlere karşı korunmadan ayakta durabilsin, varlığını devam ettirebilsin. Bir düzenin korunmasını sağlayan en önemli şeylerden biri de, her dileyenin dilediği gibi onu inkâr ederek, dışına çıkmasını engellemektir. Bu yapılmadığı taktirde, bir düzenin korunması mümkün değildir.

    İslâm’dan çıkıp irtidat etmek; ihanet ederek ona baş kaldırmak ve parçalayıp yok etmeye azmetmektir. İslâm toplumunu bu tür bir tehlikeden korumak için önlemlerin alınması kaçınılmazdır. Bunu önlemek ise, beşerî sistemlerin de uygulamak zorunda oldukları gibi ölüm cezası vermeye bağlıdır.

    Komünist veya kapitalist toplumların hangisinde olursa olsun, devletin anayasal nizamının dışına çıkıp ona başkaldıran kimse, ülkesine ihanet suçuyla itham edilir ve ölüm cezası ile cezalandırılır. Bu, İslâm’ın bu konudaki uygulamasına karşı çıkanların itirazlarının gerçekte, İslâm’a karşı olan düşmanlıklarından kaynaklandığını ortaya koymaktır. İslâm’ın mürted’e uyguladığı cezanın mantık dışı hiç bir taraf olmadığı ortadadır. Zaten tarihe bakıldığında, müslümanları idare edenler, bu haddi, hakedenlere uygulamaktan ne zaman yüz çevirmişlerse, işte o zaman, devlet ellerinden gitmiş, İslâm toplumu İslâm dışı güçlerin baskısı altında ezilir hale gelmiştir (Seyyid Sabık, a.g.e., 387).ÖLDÜRÜLMENİN ŞARTLARI VARDIR DİYANET AÇIKLAMIŞTIR

  26. Resulullah’ın: “Ölüye akrabalarının ağlaması onun azabını arttırır.” (Buhârî, Cenâiz, 32; Meğâzi, 8; Müslim, Cenâiz, 16, 17 vd.; Ebu Davud, Cenâiz 54) buyurduğu bilinmektedir. Ancak Hz. Âişe (r.a.)’ya bu hadis hakkında görüşü sorulunca, Hz. Peygamber’in bununla, kâfir kimse için akrabaları ağlarken kendisinin de azap edildiğini kasdettiğini söylemiştir. Hadisin manası: “Ölü acı duyar, ehlinin ölü için bağırıp çağırması onu üzer. Çünkü o ağlamalarını işitir. Yaptıkları işler ona arz olunur.” demektir. Yoksa “âilesinin ağlamasından dolayı azap ve ceza görür” anlamında değildir.Çünkü hiçbir kimse diğerinin günahını yüklenemez. İbn Cerir’in Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, o şöyle demiştir: “Yaptığınız işler yakınlarınızdan ölenlere arz olunur. Eğer bir hayır görülürse, buna sevinirler; kötülük görürlerse hoşlanmazlar.”

    Öncelikle insanı yaratan ve onu sevdiklerine veren Cenâb-ı Allah’tır. Ölümle de insanın ruhunu kabzeden yine Allah olduğuna göre, Allah’a inanan bir mü’min böyle bir musibet karşısında cahili bir takım duygu ve alışkanlıklarını yok etmesini bilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) her hususta olduğu gibi ölüm karşısında da müminlere sabırlı olmalarını tavsiye etmiştir.

    Rivayete göre Resulullah’ın kızı Hz. Zeyneb’in can çekişen çocuğunun ölmek üzere olduğunu babasına bildirince Hz. Peygamber kızına şu haberi göndermişti:

    “Allah’ın aldığı da verdiği de kendinindir. Onun katında her şey belli bir ecele bağlıdır. Sabret ve sevabını Allah’tan bekle.”

    Enes b. Mâlik’ten şöyle rivayet edilmiştir: Resulullah ile birlikte oğlu İbrahim’in süt annesi olan Ebû Seyf Berra’ b. Evs’in zevcesinin evine gittik. Resulullah, oğlu İbrahim’i kucağına aldı, öptü, kokladı. İkinci kez o eve gittiğimizde İbrahim can çekişiyordu. Nihâyet ruhunu teslim etti. Resulullah’ın iki gözü yaş dökmeye başladı. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf:

    “Ya Resulullah! Halk musibet anında sabretmeyebilir, fakat sen de mi?” diye hayretini ifade etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.):

    “Ey Avf’ın oğlu! Bu durum, bir babanın çocuğuna karşı beslediği rikkat ve şefkat*tir. Yoksa sabır* ve tevekkülü* zedeleyen bir haykırış ve ağıt yakma değildir. ” buyurdu. Sonra Resulullah’ın bu göz yaşlarını diğer damlaların izlediği görüldü. Bunun üzerine de Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    “Göz ağlar ve kalb mahzûn olur. Biz, Rabbimiz’in razı olacağı sözden başka bir kelime ile kederimizi ifade etmeyiz. Ey İbrahim, senin ayrılığınla çok mahzun ve kederliyiz.” (Buhârî, Cenâiz, 44; Ebû Davud, Cenâiz, 24; İbn Mâce, Cenâiz, 53, 60; Ahmed b. Hanbel, III, 193)

    “Nihaya”; nevh kökünden alınmış olup, “ağlarken sesi yükseltmek” demektir. Hadîsler bağırıp çağırmanın haram olduğunu açıklamışlardır. Ebû Mâlik el-Eş’ari (r.a.)’den rivayete göre Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

    “Ümmetimde, cahiliyet işlerinden olup, terketmedikleri dört şey vardır: Geçmişleriyle övünmek, kişilerin neseplerine ta’n etmek, yıldızlardan yağmur beklemek ve ölünün ardından bağırıp çağırmak.” Yine şöyle buyurdu: “Bağırıp çağıran, ölmeden önce tövbe etmezse kıyamet günü üzerinde katrandan bir gömlek ve yırtık bir deri olduğu halde kalkar.”

    Ümmü Atıyye (r.a.) şöyle demiştir: “Resulullah, ölüye bağırıp çağırmayacağımıza dair bizden söz aldı.” Bezzâr’ın, râvileri sika’dan olan bir senetle rivayet ettiğine göre; Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    “İki ses dünya ve ahirette lânetlenmiştir. Nimet zamanı çalgı çalmak, musibet zamanı inlemek. ” Buhârî ve Müslim’de, Ebû Musa el-Eş’arî (r.a.)’den rivayet ettiğine göre; o demiştir ki; Resulullah’ın uzak olduğu şeyden ben de uzağım. Resulullah bağırıp çağırmaktan, musibet zamanı başını yolmaktan ve yaka yırtmaktan nehyetmiştir.” İmam Ahmed b. Hanbel’in Enes (r.a.)’den rivayet ettiğine göre, Enes (r.a.) demiştir ki: “Resulullah (s.a.s.) kadınlarla bey’atleştiği zaman, bağırıp çağırmamaları hakkında onlardan söz aldı.” Kadınlar: “Ya Resulullah, cahiliyet döneminde bazıları bizimle beraber ölülerimize ağlaştılar. Şimdi biz de onların ölülerine ağlamayalım mı?”, Resulullah (s.a.s.): “İslâm’da ölünün arkasından bağırarak ağlaşmak haramdır” buyurdu.

    İslâm âlimlerinin bu hadislerden hareketle vardıkları sonuç şudur: Bir kimse ölüm musibetiyle karşılaşınca mutlaka kederlenir. Fakat sadece sessiz ağlayarak bağırıp çağırmadan, yüzüne gözüne vurmadan, elbisesini yırtmadan ah ve feryad etmeden kederini açığa vurmasında bir sakınca yoktur. Fakat böyle bir anda müslümanın kendinden geçip âdeta Allah’ın verdiği bu canı almakla ona isyan* edercesine ah ve figan ederek, üstünü başını yırtıp yüzünü gözünü tırmalaması asla caiz* değildir.

    İbn Mâce, Ebû Ümâme’den rivayet edilen bir hadisi şöyle kaydetmektedir: “Ölüm karşısında ölü için yüzünü tırmalayan, yakasını yırtan ve mahv ve helâkini isteyen kadına Allah gazab eder. ” (İbn Mâce, Cenâiz 52). Bu duruma göre ölüye ah ve figan ederek, elbisesini yırtıp, bağırıp çağırarak ağlamak haramdır.

  27. Hadis: Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.

    bu hadisin uydurma olduğunu diyanet açıklamıştır

    benim anlamadığım şu niçin bu yazı peygamberimize ithaf edilen başkalarının uydurduğu hadisler olarak değilde hadis kuran çelişkileri deniliyor niçin bu başlıkta yahu hiç sahih olan hadis kurana aykırı olur mu?

    UYDURULMUŞ OLUP OLMADIĞINI BİLMEDEN,ne kadar kuvvetli olup olmadığını bilmeden VEYA ANLAMINI TAM OLARAK ALGILAYAMADIĞIMIZ HADİSLERİ DELİL GETİRİP HADİSLE KURAN ÇELİŞİYOR DEMEK NE KADAR DOĞRUDUR HERKESİN VİCDANINA BIRAKIYORUM BÖYLE YAPANLARIN AMACI NEDİR BUNUN CEVABINIDA SİZ YORUMCULARA BIRAKIYORUM

  28. Selam Abdülhalık,

    Anlayamadığınız hususlar şunlar;

    1) Hiç birimiz Hz. Peygamber’den südur etmiş herhangi bir söze itiraz etmeyiz. Problemimiz Hz. Peygamber’e ait sözlerle değil, O’na ait olduğu iddia edilen ve Kuran’la asla bağdaştırılamayacak sözlerledir.

    2) Diyanet açıklamadan önce bu hadisin durumu ne idi ? Veyahut, diyanet böyle bir açıklama yapmamış olsa idi sen bu -sözde- hadis hakkında böyle cesur konuşabilecek miydin ?

    3) Sahihliğin ölçüsü nedir ? Bunu kim takdir ediyor ? “Sahih” diye ümmete arzedilen nice saçmalıklar bu ve benzeri sitelerde hatta bir kısım islam alimlerinin kitaplarında deşifre edilmiştir. Mesele, bir kimsenin geçmişte bir sözü söyleyip söylemediği ise, “sahihlik” göreceli olmaz. Çünkü bir vakıa ya olmuştur, ya olmamıştır. Sana göre oldu, bana göre olmadı gibi bir ayrım yapılamaz.

    4) Kendin gözlerinle şahit olmadığın, kulaklarınla işitmediğin bir kısım iddialara yani “zanna” göre hüküm kurmanın, inanç oluşturmanın Kuran’daki karşılığını soruşturmanı tavsiye ederim.

    Şu link başlangıç yapman için yardımcı olabilir.

    http://www.aliaksoy.net/2007/10/04/allahin-emri-celiskisiz-ve-delile-dayali-bilgiye-tabi-olmak/

    Esenlikle…

  29. selam gözlerimizle şahit olmadığımz nice olay ve kişiler var gözlerimle görmeden inanamam sözünü daha çok ateistler kullanır….NE ALLAHI NE MELEKLERİ NEDE PEYGAMBERLERİ GÖRDÜK KURANIN İNİŞ ZAMANINDA DA YOKTUK…bu hadislerin doğru olup olmadığını sen ben insanlar değil müctehit alimler yapıyor ve bu alimler türkiye diyanet işleri başkanlığı tarafındanda sahih alim kabul edilmişlerdir VE BU ALİMLERDEN BAZILARIDA MÜÇTEHİTTİR tefsir yapabilmek ve hadis yorumlamak için bazı özelliklerin bulunması gerekir bir kişide ben müctehit değilim ama alimlerimizin sözlerini dinlerim sahih alimlerimz kuran ve sünnete göre konuşurlar

    bazı hadisler diyanet açıklamadan öncede bazı sahih kitaplarda konu olmuştur yani ben şahsen sahih olmadığını diyanetten öğrenmedim hani bazı hadisleri açıklarken bunun ravisi zayıftır derler bazısında isim verim şu şu alimler bu hadisi sahih bulmamışlar diye geçer

    sahih olmayan hadislerle amel edene bir zarar yoktur çünkü bilmeden amel etmiştir hadisi uyduranın vebali çoktur peygamberimiz boşuna mı söylemiş bana talan isnat eden cehennemdeki yerini hazırlasın

    EĞER PROBLEM RESULULLAHA AİT DİĞER KALAN SÖZLERDE YOKSA SİZİN BU HADİS KURAN ÇELİŞKİLERİ BAŞLIĞINI SİLMENİZ GEREKİR ÇÜNKÜ BURAYA GİREN DİNİ EĞİTİMİ ZAYIF BİR MÜSLÜMAN YADA MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN HADİSLERE KARŞI TAVRI OLUŞUR Kİ BU NE KADAR VEBALDİR SİZLERE BIRAKIYORUM

    AYRICA HADİS RİVAYET EDEN İNSANLARIN GÜVENİLİRLİĞİ KONUSUNDA HADİSLERİN RİVAYETİ KONUSUNDA ÇOK YAZILAR VAR OKUMUŞSUNUZDUR İNANMIYORSANIZ KENDİ İNANCINIZDIR SELAMETLE

  30. Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir. Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben O’na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş’ın Rabbidir. (Tövbe, 9/128-129)

    Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitab ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Ali İmran, 3/164

    ve resulüme uyun buyuruyor Allah(cc)

  31. admin sana bir tek soru sormak istiyorum ve kısa bir cevap istiyorum bu fikirler bir alimin fikrimi yoksa sizin fikriniz mi?kurandan hükümleri kim veya kimler çıkarıyor mesela siz kuranı kerimden herhangi bir ayet okuduğunuzda kendi aklınızla hareket edip sonuca mı ulaşıyorsunuz yoksa bir alimden yardım mı alıyorsunuz?genelde ihtilaflı konularda bu oluyor

    herkes kuranı yorumlayabilir mi?yorumlayamazsa bu şartlar nelerdir?

  32. Kanımca Müslümanların hadisler konusundaki yanılgılarından birincisi; adeta hadislerin Kur’an gibi korunmuş olduğu inancına sahip olmaları, ikincisi ise; Hz. Peygamber’in hadisi diye öne sürülen her sözü -Kur’an’a arz ederek doğruluğunu sorgulamadan- birebir Hz. Peygamber’in sözü olarak kabullenmekten kaynaklanmaktadır.

    Ehli Sünnet hadis literatüründe en güvenilir hadis kaynağı olarak kabul edilen Kütüb-i Sitte hadis külliyatı; Sahih-i Buhari, Sahih-i Müslim, Sünen-i Nesai, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Ebu Davud ve Sünen-i İbn Mace gibi altı meşhur hadis kitabından oluşmakta ve bu külliyat içinde uydurma hadis olmadığı iddia edilmektedir.

    Kütüb-i Sitte hadis külliyatı içinde uydurma hadislerin var olduğu Diyanet İşleri Başkanlığı ve günümüz İslam alimlerinin büyük bir çoğunluğu tarafından kabul edilmesine rağmen, Kütüb-i Sitte hadis külliyatı içinde uydurma hadislerin olmadığını iddia edenlerin ve uydurma hadislerin olduğunu kabul etmemekte direnenlerin olduğu da bir gerçektir.

    “Ehl-i Sünnet kitaplarında uydurma hadis yoktur” başlıklı yazıdan yaptığım bir alıntı ile bu iddiayı örneklemek istiyorum.

    1. “Buhari’de, Kütüb-i Sitte’de, diğer hadis, tefsir ve fıkıh kitaplarında uydurma hadis var denirse, bu büyük zatlar, ihmallik, gafillik, cahillik veya hainlikle suçlanmış olur. O mübarek zatlara bunlar nasıl yakıştırılabilir?”

    2. “Hadis kitaplarında uydurma hadis olmadığı gibi, İslam âlimlerinin tefsir, fıkıh ve tasavvuf kitaplarında da uydurma hadis yoktur. Müfessir, fakih, mutasavvıf demek, hâşâ hadis ilminde cahil demek değildir! Sadece aralarında iş bölümü yapmışlardır.”

    3. “Ehl-i sünnet âlimlerinin hepsi icazetlidir. Günümüzdeki gibi diplomalı değildir. İcazetli olmayanlar zaten söz konusu olmaz. İcazetli bir âlimin kitabında, uydurma hadis var denirse, icazeti veren âlime suizan olur. Lâyık olmayan kimseye icazet verdin demek olur. Bu âlimler, uydurma hadisle sahih hadisi bilmeyecek kadar cahil değillerdi. Ravilerinin durumunu bilmeden, kılı kırk yarmadan kitaplarına hadis almazlardı. Kısacası Ehl-i sünnet âlimleri, âlim oldukları için kitaplarına uydurma hadis koymazlar.”

    4. “Allahü teâlâ, bu mübarek zatlar vasıtasıyla, dinini korumuş ve yaymıştır. Bu zatlara saldırmak, onların kitaplarında uydurma hadis var demek, dinimizi yıkmaya çalışmak olur.”

    Bakınız: http://www.dinimizislam.com/detay.asp?Aid=776-

    Kütüb-i Sitte hadis külliyatında, işin en ilginç yanı da bu külliyat içinde en sahih hadis kitapları olarak kabul edilen Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de yer alan uydurma/mevzu hadislere dair “alimlerin kitaplarında uydurma hadis yoktur” diyen zihniyete bir cevap olarak birkaç örnek vermek yerinde olacaktır.

    1. “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım”
    Buhari, Nikah, 18/4808; Müslim, Zikr, 97/2740; İbn Mace, Fiten, 19/3998; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 200, 210.

    2. “Uğursuzluk kadında, evde ve attadır.”
    Buhâri, Nikâh 17/4805; Müslim, Selâm 34/115; Ebu Davud, Tıp 24/3922; İmam Malik, Muvatta, İsti’zân 8/22; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 126.

    3. “Abdullah b. Ömer’den Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur: “Hastalıkta bulaşıcılık yoktur, herhangi bir şeyde uğursuzluk yoktur. Uğursuzluk ancak üç şeydedir: Atta, kadında ve evde.”
    Buhari, Tıb 54; Müslim, Selâm 34/116.

    4. “Hz. Peygamber şöyle buyurdu: ‘Bir kimse, önüne (sütre olarak) deve semerinin arka kaşı kadar bir şey koymadan namaz kılarsa, siyah köpek, kadın ve eşek o kişinin namazını keser.’ Abdullah b. es-Sâmit diyor ki, ‘Ebû Zer’e kara köpeğin kırmızı veya beyaz köpekten farkı nedir?’ Diye sordum. Dedi ki: ‘Ey kardeşimin oğlu! Resûlullâh’a sorduğum şeyi bana sordun.’ (Hz. Peygamber): ‘Siyah köpek şeytandır’ buyurmuştur.”
    Müslim, Salât 265; Tirmizî, Salât, 253/338; Ebû Dâvud, Salât 110/702; Nesâî, Kıble, 7/748; İbn Mâce, İkamet, 38/952.

    5. Abdullah b. Ömer’den (ra) nakledilmiştir. ‘Hz. Peygamber(sav): ‘aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik bir varlık görmedim’ dedi. (Bir kadın): ’Aklın ve dinin noksan olması ne demektir?’ diye sordu. Hz. Peygamber de: ‘Aklın noksan olması iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasıdır. Dinin noksanlığına gelince, sizden biriniz Ramazan’da oruç tutamıyor ve bazı günler namaz kılmadan oturuyorsunuz’ buyurdu.”
    Ebu Davud, Sünnet, 15/4679; Müslüm, İman 34/132; Ahmed b. Haanbel, Müsned II, 66, 67.

    6. Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
    Buhari 9/1391.

    7. Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
    Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003

    Şunun çok iyi bilinmesi gerekir ki, bir hadisin sahih olup-olmadığının tek ölçütü Kur’an’dır. Hadis her halükarda Kur’an’a tabidir. Bu bağlamda Kur’an’a muhalif olan bir hadisin Hz. Peygamber’e aideti söz konusu olamaz. Bütün hadisleri reddetmek yerine, Kur’an tarafından onaylanan hadislerin Hz. Peygamber’e ait olabileceğini kabul etmek akla en uygun bir davranış biçimidir diye düşünüyorum.

    Bu vesile ile konunun daha iyi anlaşılması açısından, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin “Kur’an’a ters düşen hadisler” hakkında ki görüşünü aktarmakta yarar görüyorum.

    “Kur’an’a aykırı düşen bir hadisi rivayet eden birini reddetmem ya da yalanlamam, Resulullah’ı reddetmem ya da yalanlamam anlamına gelmez. O, ancak batıl bir haberi Resul’e isnat edene yapılmış bir reddir. İtham, Resul için değil, o haberi nakleden için geçerlidir. Resul’ün söylediği her sözün biz işitmiş ya da işitmemiş olalım başımız ve gözümüz üzerinde yeri vardır. Biz onlara inanır ve onun tarafından söylendiğine şahitlik ederiz. Yine şahitlik ederiz ki Resulullah, Allah’ın emirlerine ters düşen hiç bir şeyi emretmemiş, Allah’ın emirleri dışında bir hüküm düzüp koşmamış ve Kitap’ta yer almayan bidatler uydurmamıştır. O, zorlamayla hüküm çıkaranlardan da değildir. (Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife, 87-88.)”

    Bkz: (1)Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul, 1998, s. 352; (2)Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Denge Yayınları, İstanbul, 2003, s.171; (3)H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.

    İşte, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin hadisler konusundaki düsturu budur!

    Aynı zamanda İmam-ı Azam Ebu Hanife (Nu’man b. Sâbit) Rey ekolü mensubudur. İctihadlarında Kur’an merkezli bir akıl ve hayatın gerçeklerini dikkate almış ve hadislere karşı çok temkinli yaklaşmıştır. Ebu Hanife’ye göre sahih hadis sayısı 17 veya 50 civarındadır. (İbn Haldûn, Mukaddime, s. 388 (Atıf Ef. Nüshasında 50 adettir.) Bkz: H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.

    Kütüb-i Sitte hadis külliyatında tekrarları ile birlikte toplam 35bin 647 hadis bulunmaktadır. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin görüşü doğrultusunda sahih hadis sayısını 50(elli) olarak kabul edersek, geriye kalan 35bin 597 hadisin sahih olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak; Kütüb-i Sitte hadis külliyatında yer alan hadislerin büyük çoğunluğu sahih değildir.

    Hz. Peygamber’in hadisi diye öne sürelen edilen her söze, mal bulmuş mağribi gibi sarılmaktan ziyade, İlahi mesajı anlamaya çalışmak daha çok öneme haiz olmalıdır.

    1. Hz. Peygamber yalnız kendisine vahyedilene uymuştur.

    – Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir. (6/Enam, 106)

    – Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (10/Yunus, 15)

    – De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (46/Ahkaf, 9)

    2. Hz. Peygamber insanlara Allah’ın ayetlerini okumuş, Allah’ın ayetlerini tebliğ etmiş ve Allah’ın ayetlerini açıklamıştır.

    – Nitekim kendi aranızdan, size ayetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir elçi gönderdik. (2/Bakara, 151)

    – Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.(3/Âli İmrân, 164)

    – O, ümmîlere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (62/Cuma, 2)

    – İman edip salih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi gönderdi. Kim Allah’a inanır ve salih bir amel işlerse, Allah onu, içinden ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere sokar. Allah, gerçekten ona güzel bir rızık vermiştir. (65/Talâk, 11)

    – De ki: “Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (10/Yunus, 16)

    – (İşte o apaçık delil,) Allah tarafından gönderilen ve tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir. (98/Beyyine, 2)

    – O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.(53/Necm, 43)

    – O(nun okuduğu Kur’an) kendisine vahyedilenden başka bir şey değildir.(53/Necm, 44)

    – “Ben ancak Allah’tan gelenleri tebliğ edebilirim ve O’nun vahiylerini açıklayabilirim. Kim Allah’a ve Resulüne karşı gelirse, şüphesiz onlar için, içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” (72/Cin, 23)

    – De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.” Ama sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmezler. (21/Enbiya, 45)

    – Biz, ona şiir öğretmedik. Bu, ona yaraşmaz da. O(na vahyedilen) ancak bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (36/Yasin, 69)

    – Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği elçilik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez. (5/Mâide, 67)

    3. Hz. Peygamber asla Kur’an’a muhalif olmamıştır.

    – Eğer bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, (69/Hakka, 44)

    – Elbette onun sağ(elini veya kuvvet)ini alırdık.(69/Hakka, 45)

    – Sonra onun can damarını keserdik. (69/Hakka, 46)

    – Sizden hiç kimse buna engel olamazdı.(69/Hakka, 47)

    4. Hz. Peygamber’e verilen en büyük mucize ve Hz. Peygamber’in yaşam biçimi Kur’an’dır. Kur’an’a sımsıkı sarılan Hz. Peygamber’e itaat etmiş olur. Hz. Peygamber’e itaat eden de Allah’a itaat etmiş olur.

    – Kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onlara bekçi göndermedik! (4/Nisa, 80)

    5. Dinde hüküm koyucu Allah’tır. Hz. Peygamberi ya da bir başkasını hüküm koyucu olarak kabullenmek şirktir.

    – De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. Ve O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez. (18/Kehf, 26)

    – Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. (12/Yusuf, 40)

    – Sonra da, “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. Hüküm ancak Allah’ındır. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler” dedi. (12/Yusuf, 67)

    – Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve O’na döndürüleceksiniz. (28/Kasas, 88)

    Sahih hadisler Kur’an’ın içeriğinde mevcuttur. Zaten bu konuda Allah(c.c) bizleri 1400 yıl öncesinden uyarmıştır.

    – Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar? (7/Araf, 185)

    – İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? (45/Casiye, 6)

    – Onlar artık ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze inanacaklar? (77/Mürselat, 50)

    Allah’ın selamı iman edenlerin üzerine olsun.

  33. Selam,

    Abdülhalık admin sana yukarda cevap vermiş, sen anlamamakta ısrar ediyorsun. Onun için bir daha cevap vereceğini sanmıyorum. İznin olursa ben cevaplayayım.

    Gerçi sen beni yeterli bulmazsın ama
    sırf yazılarındaki kibar uslubun için

    Bak biyolojik kardeş din üzre seninle bir ilişiğim yoktur.

    İlim sahibi olmak başka şeydir, alim olmak başka şey

    Her bilenin üzerinde bir bilenin olduğu bu alemde; biz,
    O bir bilenden başka alim tanımayız.

    Ekstrasında;

    Ben bir kitap yazıyorum
    Herşeyin sayıldığı ve hiç bir şeyin eksik bırakılmadığı Kehf 49
    “Kitabını oku” deriz. İsra14

    Bu kitapta alimlere, ruhbanlara ve ahbarlara yer yok.

    Esenlikle..

  34. ben sizler için söylemedim zaten benim niyetim buraya ilk gelenler doğruları görsünler… münakaşa edecekte değilim herkesin inancı kendine sadece şunun cevabını istiyorum siz bunları nereden öğrendiniz kendi yorumunuz mu?açıkca söylensin biz açıp kuranı yorumluyoruz desinler bu kadar yani eğer yaptıkları işin gerçekten doğru olduğuna inanıyorlarsa açıkca söylemeleri gerekir
    birde şunu söyleyeceğim;buradaki çoğu söylemler tenkit ve karalamanın ötesine geçemiyor bazı şeyleri belki bin defa tekrarlıyoruz ama yine aynı şeyle suçlanıyoruz ima ile yahut direk türkiyenin %98 benim gibi biliyor islamı bu iş tüm türkiyeye açıkca bir meydan okumaya benziyor aslında çok ciddi demek isteniliyor ki türkiye cumhuriyetinde verilen din eğitiminin kuranla alakası yok uydurma şeylerle beyinler yıkanıyor kardeşim yalancının mumu yatsıya kadar sürer 1400 senedir bu din böyle işliyor halada böyle ortada bir yanlış olsaydı ALLAH(cc)bir dur demezmiydi?BİZİM ALİMLERİMİZ MÜÇTEHİTTİR MÜÇTEHİT OLMAK İÇİNDE BAZI ŞARTLAR VARDIR….LAKİN SADECE MADDEYE YÖNELİP MANEVİYATI DÜŞÜNMEYENLER ANLAYAMAZLAR…..

    BAZI ŞEYLERİ ANLAMAK İÇİN ÖNCE RESULULLAHI TANIMAK GEREKİR RESULE İTAAT GEREKLİDİR ALLAH ONU AÇIKLAYICI HİKMET ÖĞRETİCİ OLARAK GÖNDERMİŞ VE:De ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir BUYURMUŞTUR

    De ki: Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah kâfirleri sevmez

    Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan içinde ebedi kalacakları cennetlere sokar. İşte büyük kurtuluş budur.”
    Nisâ 13
    Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”
    Nisâ 59
    Hayır, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden nefislerinde hiçbir darlık duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.”
    Nisâ 65
    Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasulüne çağrıldıkları vakit müminlerin sözü ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte felaha erenler bunlardır

    Rasul size neyi verdiyse onu alın, sizi neden sakındırdıysa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah cezası pek şiddetli olandır

    Yüzleri ateşte evirilip çevrildiği gün: “Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Rasule itaat etseydik!” derler
    Yukarda diye Allah’a itaat ile, Hz. Peygamber’e itaat etmek birbirinden ayrıldığı halde burada diye ikisi birleştirilerek Peygambere itaat Allah’a itaate çevrildiği sırada hem idarecilere itaatın hükmünün Peygambere itaat etmeye bağlı ve ona eklenmiş olduğunun anlatılması, hem de müslümanların siyasi yönden eğitimlerinin yükseltilmesi için buyuruluyor ki: Bir de kendilerine emniyet veya korkuya dair tatlı veya acı bir emir, bir haber, bir şey gelince hemen onu yayarlar; doğru mu, değil mi, yahut yayılmasında bir zarar var mı yok mu, kamu yararı açısından neşredilmesi caiz mi, yoksa gizlenmesi gerekir mi, düşünmeden danışmadan yayarlar Burada gazetecilerin durumuna da temas eden bir uyarı vardır. Bunlar işittikleri bu haberi Peygambere ve kendilerinden olan idarecilere, yani o işte yetkisi ve ihtisası bulunan zatlara veya amirlere götürüp onlara başvursalar, danışsalar veya havale etseler onu içlerinden bilgi ve tecrübeleri ve iyi niyet ve basiretleri sayesinde istinbat edebilecek ve hüküm çıkarabilecek olanlar mutlaka bilirler, ne yapılacağını anlar, anlatırlardı.

    İSTİNBAT: Çıkarmaktır. “Nebıt” de bir kuyu kazılırken ilk çıkan su demektir. İşte çözümü istenen bir olay, bir konu karşısında elde bulunan prensipler ve bilgileri inceleme ve etraflı bilgi edinme, araştırma ve düzeltme ve karşılaştırarak yeni bir bilgi ortaya çıkarmaya da istinbat ve istihrac denilir ki, bu bir meleke ve özel bir kudrettir. Herhangi bir işte böyle bir liyakat ve yeterlik sahibi olanlar, o işin müctehidi ve gerçek sahibi ve Allah katında yetkilileridir. Bunun için yukarıda diye Allah’a ve Peygamberine müracaat edildiği gibi, burada da Allah’ın Peygamberine ve böyle yetkili kimselere müracaat tavsiye edilerek bunlara da itaat etmenin Peygambere itaat etmeye bağlı olduğu bir daha anlatılmıştır. Bundan dolayıdır ki icmada geçerli olan görüş bu gibi yetkili zevatın görüşüdür.

    Bu âyet bize özellikle şu hükümleri anlatıyor:

    1- Olaylarla ilgili hükümler içinde doğrudan doğruya âyet ile bilinmeyip istinbat ile bilinecek olanlar da vardır.

    2- İstinbat da bir delildir.

    3- İstinbata ehil olmayan bilgisiz kimselerin olaylarda ve bilmedikleri konularda âlimlere başvurmaları ve onlara uymaları gerekir.

    4- Hz. Peygamber bile istinbat ile mükelleftir. Çünkü den sonra âyeti Peygamberi de kapsadığında şüphe yoktur.

    İniş sebebine gelelim: Münafıklar fırsat buldukça düzmece şeyleri ve uydurdukları kötü yalanları yayarlar. Müslümanların zayıflarından bir takım halk da müfrezelerin durumlarıyla ilgili tatlı veya acı herhangi bir haber işittikleri zaman doğruluğunu, yanlışlığını araştırmadan, ne öncesini, ne de neticesini hesaba katmadan doğrudan doğruya yaymaya kalkışırlardı. Ve bu gibi saygısızlıklardan bazı fitneler meydana gelirdi. Tefsircilerin çoğu, bu âyetin bundan dolayı indiğini açıklamışlardır ki, bu şekilde âyetin iniş sebebi, savaş ve askerî durumlarla ilgili olmuş oluyor. Diğer taraftan Sahih-i Müslim’de Hz. Ömer’den, İbnü Abbas kanalıyla rivayet edildiğine göre, Resulullah’ın, kadınlarından bir süre için uzak durduğu esnada, bir gün Hz. Ömer camide insanların, Resulullah bütün hanımlarını boşamış diye üzülerek konuştuklarını görmüş ve bu haberi aklı almadığından derhal koşup izin isteyerek peygamberin huzuruna girmiş, biraz derdini anlattıktan sonra bir fırsat bulup “kadınlarını boşadın mı?” diye sormuş, “hayır (boşamadım)” cevabını alınca çıkıp “bilesiniz ki, Hz. Peygamber (s.a.v.) kadınlarını boşamadı” diye bir tellal gibi seslenmiştir. Bu âyet de bunun üzerine inmiştir ki, Hz. Ömer’in gerçeği istinbatına (ortaya çıkarmasına) işaret etmekle, onu övmeyi de kapsamaktadır. Bu rivâyete göre âyetin iniş sebebi, Nisâ sûresinin esas itibarıyla içine aldığı aile hükümleri ile bir ilgisi de vardır. Fakat terbiye ile ilgili hükmü genel olduğundan âyet daha fazla savaşla ilgili durumları ve siyasi eğitimi hedef alan bir nazım uslubuyla ifade buyurulmuştur. Çünkü bunlarda boş boğazlık daha çok yapılır ve daha fazla zararlıdır.

    Ey Müslümanlar! Eğer Allah’ın bu fazileti ve rahmeti sizin üzerinizde olmasaydı, yani böyle peygamber ve istinbata gücü yeten ilim ehli yetki sahipleri ile doğru yola irşad ve hidâyeti olmasa muhakkak ki siz çoğunlukla şeytana, şeytan gibi münafıklara uyardınız, sürüklenirdiniz, uymadığınız konular veya uymayan adamlar pek az olurdu. Çünkü az çok aklı olan herhangi bir kimse her konuda şeytana aldanmaz. Kitabın sırlarını bilen ve hüküm çıkarmaya gücü yeten yetkililer, çok geniş bilgi sahibi olan âlimlerden olan zatlar da hak ve hayırlı işleri Allah’ın kuvvetiyle birbirinden ayırmaya güçleri yettiğinden bunların da şeytana aldanması pek az olur. Halbuki halk, çoğunlukla aldanır. Bununla birlikte ilim ehlinin aldanmaması da yine Allah’ın fazilet ve rahmeti sayesindedir. Bunun için diğer bir âyette: “Eğer üzerinizde Allah’ın lutfu ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbiri ebediyyen temize çıkmazd” (Nur, 24/21) buyurulmuştur. Bundan dolayı bu iki âyet arasındaki lutuf ve merhametin farkı unutulmamalıdır. Birisi mutlak, birisi kayıtlıdır.

    De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.

    Mahabbet (muhabbet, sevgi), insan ruhunun yücelik ve güzellik sezdiği bir şeye öyle bir meyil göstermesidir ki, ona yaklaşmak için gerekli sebep ve vesileleri arayıp bulmaya yöneltir. Binaenaleyh sevenin hedefi, sevgilinin rızasına erebilmek ve öfkesinden sakınmak, korunmak olduğundan, sevgi, itaat isteğini ve isyan sayılan şeylerden kaçınmayı gerektirir. Herhangi bir kişi, hakiki yüceliğin ve kemalin ancak Allah’a ait olduğunu idrak edip anladığı zaman, onun bütün sevgisi Allah için, Allah yolunda ve Allah’ın rızasını kazanmak uğrunda olur. Allah’ın dini de tevhid ve İslâm olduğundan, sevgisi hep bu çerçevede dolaşır durur. İtaat ve ibadet için gösterdiği iradede ancak bu din hakim olur. O halde Allah’ı sevenler “Ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyle…” (Âl-i İmrân, 3/20) diyen ve bu ilâhî emri tebliğ eyleyen Resulullah’a karşı gelmemek ve onun gibi ihlas ve samimiyetle, “Ben özümü Allah’a teslim ettim…” deyip dininde ve şeriatında ona ve onun öğretim ve bildirilerine uymak ve onu örnek almak lazım gelir. Bunun zıddı, “Ben Allah’ı severim, ama emrini dinlemem, O’nun sevdiğini sevmem, O’nu sevenleri, O’nun yolunu gösterenleri, O’nun seçip gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem.” demektir ki, bu da, “Ben kendimden başka birşey sevmem, tevhid yolunda yürümek istemem.” demektir. Allah’ın Resulüne uymak istememek “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” dememek ve düstur ile hareket etmemektir. Bu da Allah’ı sevmemek ve rahmetinden mahrum kalmaktır.

    Rivayet olunuyor ki, âyeti nazil olduğu zaman münafıkların başı Abdullah b. Übeyy, “Bakınız, Muhammed kendisine itaat ve ibadeti Allah’a taat gibi tutuyor ve bize, hıristiyanların İsa’yı sevdikleri şekilde kendisini sevmemizi emrediyor.” demiş idi ki, bunun üzerine ikinci âyet nazil oldu. Ve öyle bir şüphenin yerinde olmadığını gösterdi. Yani Resalullah’a uymak, hıristiyanların Hz. İsa hakkında iddia ettikleri gibi, tanrılığa ortak olmak demek değildir. Allah sevgisini bölüp üç ayrı ortağa paylaştırmak değil, yalnız “Ben özümü Allah’a teslim ettim.” diye bütün sevgiyi sırf Allah’da toplayıp, O’na teslim olduğunu sunmakta ve itaatı yalnızca O’na yapmaktır. Hz. Muhammed’e de sırf Allah’ın resulü, görevlendirdiği peygamberi, dinin tebliğcisi, hidâyetinin ve emirlerinin bildiricisi ve habercisi olduğundan dolayı, yine sırf Allah için uymak ve izinden gitmektir. Birine uyarken, onun karşısında veya yanında diğer birine veya ikisine daha uymak başka şey, tek başına ve yalnızca O’na uyarken, O’nun namına, O’nun bir adamını, bir görevlisini tanımak yine başka bir şeydir. Bir elçiyi tanımak, onun kendisini değil, onu görevlendirip gönderen makamı tanımaktır. Mesela bir devletin elçisini, memurunu reddetmek, o devleti ve onun kanunlarını reddetmek demek olduğu gibi, Allah’ın elçisi demek olan peygamberini kabul etmeyip reddetmek de Allah’a küfür ve saygısızlıktır. Bundan dolayı Allah’ın elçisine itaat etmekten kaçınanlar, Allah’a ibadet ve taattan kaçınan kâfirlerdir. Allah da kâfirleri sevmez, küfrün hiçbir çeşidine razı olmaz. Eğer hıristiyanlar Allah’ı sevselerdi, İsa’yı Allah’ın bir peygamberi olarak tanırlar ve ona bir tanrı olarak ibadet değil, bir peygamber olarak itaat ederlerdi. Eğer ancak Allah’ı seviyorlar ve İsa’ya Allah’ın bir peygamberi olarak itaat ediyorlarsa, peygamberlik sıfatında Hz. Muhammed’in zatı ve kişiliği değil, ancak onu gönderenin şan ve şerefinin dikkate alınması gerekeceğinden, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed’i de tanırlar ve itaat ederlerdi. Onlar Allah’ı sevseler, Allah’ın peygamberlerinden bir kısmını tanıyıp da yalnızca birini ayırmazlardı, tanımazlık etmezlerdi. ” Biz Allah’ın resulleri arasında fark gözetmeyiz”, derler ve Hz. Muhammed’i de tanırlardı. Bunu ayrı tutup tanımamaları, İsa’yı Allah için değil, bizzat kendi zatî varlığı, kendi şahsiyyeti için sevdiklerinden, Allah’ı ve İsa’nın Allah tarafından yaptığı teb liğleri tanımadıklarından dolayıdır. Bu noktadan bakıldığında aynı şey yahudiler için de söz konusudur. Hıristiyanlar bir peygamberi ayrı tuttukları için, yahudiler de hem Hz. İsa’yı, hem de Hz. Muhammed’i ayrı tuttukları için, yani iki peygamberi tanımadıkları için Hz. Musa’nın peygamberlik sıfatından ziyade kişiliğinde ısrar etmişlerdir. Bu bakımdan hıristiyanların küfrü bir ise yahudilerin küfrü ikidir. Diğer müşriklerin küfrü daha fazladır. Genel anlamda dinleri inkâr edip, hiç Allah tanımayanların küfrü de sonsuzdur. Velhasıl Allah’a itaat ile Resulüne itaat arasında karşılıklı bir gereklilik vardır. Fakat bunda Allah gibi sevmekle, Allah için sevmek arasındaki büyük farkı görmemezlikten gelip gözardı etmemek gerekir. Allah gibi sevmek, yani âyette geçtiği şekilde “Onlar, putları Allah gibi severler…” (Bakara, 2/165) ifadesinde Allah’a bir ortak, bir denk sevmektir. Bu Allah’a şirktir ve küfürdür. İşte hıristiyanların İsa’ya olan sevgi ve bağlılıkları böyledir. Oysa istenen “Allah gibi sevmek” değil “Allah için sevmek”tir. Allah için sevmek ise, ancak bir tek Allah için sevmek ve hiç kuşkusuz tevhid üzere sevmektir. Bakara sûresinde zaten bu nokta iyice açıklanmış olduğundan, burada “Bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” diye Muhammed’e uymakla emrolunmuştur. Bu emri, o münafıkın yaygarası gibi, hıristiyanların İsa’ya bağlılıkları şeklinde bir şüphe ile ele almaktan katiyyen sakınmak gerekir. Çünkü âyet, zaten o tür anlayışları kınamak için gelmiştir. “De ki, ben özümü Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da öyledir…” emri ile muhatap tutulan ve bu emirleri tebliğ eden Hz. Muhammed’in izinde olan ümmeti, bu uymadan dışarı çıkmamak ve Allah’dan başkasını Allah’ın sıfatlarında denk ve ortak tutmamak için bu bağlılık ile yükümlü tutulmuşlar ve bu uyma ile Allah’ın sevgisine nail olacaklarına inanmışlardır. Hatta bu gelişigüzel bir uyma da değil, tamamen kendi istek ve rızası ile olan bir uyma olmalıdır. Bu itaat doğrudan doğruya Allah’a itaattır. Çünkü Hz. Muhammed’in şahsı ve bedeni varlığı bakımından değil, O’nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekalet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, “Allah’a ve Resule uyunuz!” demektir.

    . “Erkeklere kendimden sonra kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım”
    Buhari, Nikah, 18/4808; Müslim, Zikr, 97/2740; İbn Mace, Fiten, 19/3998; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 200, 210

    bu hadis sahihtir burada kadınlara bir hakaret yoktur bilakis doğrudur çünkü erkeklerin çoğu kadınlar yüzünden günaha düşer eğer resulullah dünyaya kadın gibi bir fitne bırakmadım dememiştir ki…..

    İslam da olmuyan yalancı hadislerden bir tanesi de;”Uğursuzluk kadında,evde ve attadır” Bu hadisi şerifi Hz.Aişe duyduğunda itiraz ederek şöyle demiştir.”Kur’an_ı Muhammed’e indiren Allah hakkı için,bu hadisi aktaran yalan söylemiştir. Ancak Resülullah şöyle dedi:”Cahiliyet ehli şöyle derdi:Uğursuzluk kadın, at ve evdedir.” Uydurma ve yalan hadislerden bir diyeri ise:”Kadınlara danışın fakat aksini yapın.”Bakın oysa Kur’an’daAl-İmran süresi159. ayette Allah kadınları kast ederek:”Yapacağınız işlerde onlara danışın”Buyurmuştur. Yine bu hadisin uydurma olduğunu, Fahri alem efendimiz, Hudeybiye savaşı esnasında, savaşı önemli bir anında hanımı Ümmü Selemenin söylediği fikri doğru bularak,onun sözüne uygun karar vermiştir. Hz.Ömer, Şifa hatunun fikrine çok önem verirdi.Mehir konusunda4oo dirhemden fazla fazlasını verilmemesini tavsiye etmiş,ancak mescitte cemahat huzurunda Nisa süresinin20.ayetini kanıt olarak ileri süren bir kadın tarafından ikaz edildiğini ve kadının gösterdiği kanıt karşısında,halifeHz. Ömer fikrinden vaz geçti.Ve Kadın,benden daha iyi bildi dedi.Yine Hz. Ömer halifewliği döneminde, kadınlalarla istişarelerde bulunurdu.LŞayet bu hadis doğru olsaydı, islamın kadından hiç bir konuda şahitliğini kabül etmemesini vekadınların hadis rivayetinde sözlerinin geçerli olmaması gerekirdi.Aliyyu’l Kari ve el-Acluni bu tür hadisleri uydurma olduğunu,Kur’an ve sünnete uymadığını belirtmiştir….resulullah adına yalan söylenmiştir….kutübü sittedeki hadisle bu hadis çok farklıdır kutübü sittede;Sehl İbnu Sa’d radıyallahu anh: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “bir şeyde (uğursuzluk) olsaydı, bu atta, kadında, meskende olurdu.”

    Buhari, Cihad 47, Nikah 17; Müslim, Selam 119, (2226); Muvatta, İsti’zan 21.
    UĞURSUZLUKTAN MAKSAT KÖTÜ İŞLERE BULAŞMIŞ KADINLARIN O DEVİRDE ÇOK OLMASINDANDI AMA YİNEDE UĞURSUZLUK DİYE BİRŞEY YOK PEYGAMBERİMİZ EĞER OLSAYDI BUYURUYORLAR

    Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir.
    Buhari 9/1391.bu hadisle ilgili açıklamamı yapmıştım

  35. Abdullah b. Ömer’den (ra) nakledilmiştir. ‘Hz. Peygamber(sav): ‘aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik bir varlık görmedim’ dedi. (Bir kadın): ’Aklın ve dinin noksan olması ne demektir?’ diye sordu. Hz. Peygamber de: ‘Aklın noksan olması iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasıdır. Dinin noksanlığına gelince, sizden biriniz Ramazan’da oruç tutamıyor ve bazı günler namaz kılmadan oturuyorsunuz’ buyurdu.”
    Ebu Davud, Sünnet, 15/4679; Müslüm, İman 34/132; Ahmed b. Haanbel, Müsned II, 66, 67BURADA AKLIN YARIMLIĞINDAN MAKSAT KADINLARIN YAPI OLARAK DAHA ACELE KARAR VERMELERİ,DAHA ÇOK YALAN KONUŞMALARI VE GÜNAHA DAHA ÇOK MEYİLLİ OLMALARINDANDIR ÇÜNKÜ İNSANIN AKLI DİNİ YAŞAYIŞI KADARDIR….

    Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz ve çok istiğfar ediniz. Çünkü ben cehennem halkının çoğunun sizler olduğunu gördüm.
    Müslim, İman, 34/132 İbn Mace, Fiten 19/4003 RESULULLAHA NEDENDİR DİYE SORULUNCA;ÇÜNKÜ SİZ KADINLAR ÇOK ŞİKAYETTE BULUNUYOR VE KOCALARINIZA NANKÖRLÜK EDİYORSUNUZ RESULULLAH KADINLARI DİREKT HAŞA CEHENNEME DE NEDENSİZ GÖRMEMİŞ ŞU ŞU NEDENLE GÖRDÜM DEMİŞ SONRA AÇIKLAMASINI YAPMIŞ BİR ERKEKTE AYNISINI YAPSA ÇOK ŞİKAYET EDİP EŞİNE ZULÜM ETSE ONUN YERİ NERESİ OLUR AMA KADINLARIN FITRATINI HEPİMİZ BİLİYORUZ ASLINDA BU BAZILARININ DEDİĞİ GİBİ KADINLARI KÖTÜLEME KADINLARI AŞAĞI KÖTÜ BİR VARLIK GÖRMEKTEN DEĞİL RESULULLAHIN KADINLARA VERDİĞİ DEĞERDEN İLERİ GELİR ÇÜNKÜ ONLARIN FITRATLARINI BİLİYOR VE CEHENNEME GİTMESİNLER DİYE UYARIYOR…..

    KADINLARLA İLGİLİ BAZI HADİSLER
    “Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Eyeği kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayarhah olun.”BURADA EĞER KEMİĞİNDEN MAKSAT KADINLARIN NE KADAR HASSAS VARLIKLAR OLDUĞUNU DİLE GETİRMEK İÇİNDİR YANİ HASSAS YARATILIŞLIDIR

    Hanımlarınızı üzmeyin. Onlar, Allahü teâlânın size emanetidir. Onlara yumuşak olun, iyilik edin!) [Müslim]

    (Bir mümin, kötü huylu diye hanımına kızmasın! İyi huyu da olur.) [Müslim]

    (Kadın, zayıf yaratılışlıdır. Zayıflığını susarak yenin! Evdeki kusurlarını görmemeye çalışın!) [İbni Lal]

    (Hanımının kötü huylarına katlanan erkek, belalara sabreden Hazret-i Eyyüb gibi mükafatlara kavuşur. Kocasının kötü huyuna sabreden kadın da, Hazret-i Asiye gibi sevaba kavuşur.) [İ.Gazali]

    (Hanımı ile iyi geçinip şakalaşanı Allahü teâlâ sever, rızklarını artırır.) [İ.Lâl]

    (En üstün mümin, hanımına, en iyi, en lütufkâr davranan güzel ahlaklı kimsedir.) [Tirmizi]

    (En iyi Müslüman, hanımına en iyi davranandır. İçinizde, hanımına en iyi davranan benim.) [Nesai]

    (Hanımına güler yüzle bakan erkeğin defterine, bir köle azat etmiş sevabı yazılır.) [R.Nasıhin]

    (Hanımının haklarını ifa etmeyenin; namazları, oruçları kabul olmaz.) [Mürşid-ün-nisa]
    Kız çocuğunu güzelce terbiye edip, Allahü teâlânın verdiği nimetlerle bolluk içinde yedirir giydirirse, o kız çocuğu onun için bir bereket olur, Cehennemden kurtulup kolayca Cennete girmesine vesile olur.) [Taberani]

    (İki kız evladına güzel muamele eden, mutlaka Cennete girer.) [İbni Mace]

    (İki kızı veya iki kız kardeşi olup da, maişetlerini güzelce sağlayanla Cennette beraber oluruz.) [Tirmizi]

    (Çarşıdan aldığı şeyleri, erkek çocuklardan önce kız çocuklarına verene, Allahü teâlâ rahmetle nazar eder. Allahü teâlâ rahmetle nazar ettiğine de azap etmez.) [Harâiti]

    (Çarşıdan turfanda meyve alıp evine getiren, sadaka sevabı alır. Getirdiğiniz meyveyi, erkek çocuklarından önce kız çocuklarına verin! Kadınları, kızları sevindiren, Allah korkusundan ağlayan gibi çok sevap kazanır. Allah korkusundan ağlayana Cehennem haramdır.) [İbni Adiy]

    Hakim Ibnu Mu’aviye babasi Mu’aviye (radiyALLAHu anh)’den anlatiyor: “Ey ALLAH’in Resülü! dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakki nedir?”
    “Kendin yiyince ona da yedirmen, giydigin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hariç onu terketmemen.” (Ebu Davud, Nikah 42, (2142, 2143, 2144)

  36. Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar.
    Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa,
    din de sünnetin birer birer
    terkiyle ortadan kalkar. (Darimi, Mukaddime 16)

    İslam tarihinde çeşitli dönemlerde çeşitli sapmalar yaşandı. Farklı mezhepler, İslam’ın özünden uzaklaşarak çeşitli sapkın itikatlara sahip oldular, sapkın uygulamalara giriştiler. Hariciler’den Batiniler’e, Fatımiler’den Mutezile’ye kadar çeşitli fırkalar, çeşitli sapkınlık dereceleriyle, Kuran’ın ve Allah Resulü’nün (s.a.v.)yolundan saptılar.
    Son dönemlerde bu sapmalara bir yenisi daha eklenmiş bulunuyor. Bazı insanlar, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetini reddediyorlar. “Kuran’ı okuruz, Resulullah’tan (s.a.v.) gelen bir açıklamaya muhtaç olmadan onu kendi başımıza anlarız”diyorlar. “Yalnızca Kuran”diyerek, Kuran’ın hayata geçirilmesi ve uygulanması anlamına gelen sünnete yüz çeviriyorlar.
    Oysa “yalnızca Kuran”sloganı ile ortaya çıkan bu “sünnet’i terketmiş İslam”akımı, bizzat Kuran’ın hükümlerini göz ardı etmektedir. Çünkü sünnet, Kuran’ın bir açıklamasıdır ve daha da önemlisi, Kuran’da bizzat emredilmiştir. Allah (c.c.), ümmeti yalnızca Kitap’a itaatle yükümlü kılmamış, aynı zamanda Resulullah’a (s.a.v.) itaati de farz olarak emretmiştir.
    Bu nedenle, İslam ancak sünnetle birlikte gerçek İslam olur. Kuran, ancak sünnetin yardımıyla ümmet tarafından anlaşılıp uygulanabilir. Sünnet ise, Resulullah’ın (s.a.v.)sahih hadislerinin toplanması ve sonra da büyük alimler tarafından yorumlanması oluşan Ehl-i Sünnet itikadıdır.
    İşte bu kitapçık, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine karşı, Ehl-i Sünnet itikadının temellerini genç nesl aktarmak ve bu itikadın önemini vurgulamak için yazılmıştır.

    Kuran’ın Emrettiği Sünnet

    Kitaba başlamadan önce, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine cevap vermek gerekir.
    Öncelikle bilinmelidir ki, sünnet, Kuran’dan ayrı değildir. Sünnet; son ilahi kitap Kuran’ın -Kuran’ın ifadeleriyle- son peygamber, alemlere rahmet, büyük ahlak sahibi, müminlere pek düşkün, onların sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, onların ağır yüklerini üzerlerindeki taassup zincirlerini indiren Allah (c.c.) elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından ortaya konmuş evrensel yorumudur.
    Bu yorum olmadan Kuran’ın anlaşılması ve hayata geçirilmesi mümkün olmaz. Örneğin, Kuran müminlere; diğer müminlere karşı şefkatli olmayı, güzel söz söylemeyi, tevazulu davranmayı emretmiştir. Kafirlere karşı ise, sert ve caydırıcı olmayı farz kılmıştır. Temizliği şart koşmuştur. Ancak bunların nasıl gerçekleştirileceği Kuran’da detaylandırılmaz. Nasıl şefkat gösterileceği ya da “sert ve caydırıcı”davranılacağı, bunların ölçüsü bildirilmemiştir. Peki mümin, bunların nasıl ve ne ölçüde uygulanacağını nereden öğrenecektir. Kuran şu hükmü verir:
    “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi, 21)
    Resulullah (s.a.v.), örnektir. Mümin, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine bakar ve uygulamaları oradan öğrenir. Nitekim sünnete bakıldığında hemen görülür ki, Resulullah (s.a.v.) ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda küçük işlerle meşguliyet gibi bir basitlik değil, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve hassasiyet yatmaktadır. Bu durum, Resulullah (s.a.v.)’ın ümmetine Kuran ile birlikte bir de “hikmet”i öğretmekte oluşunun bir sonucudur. Bir ayet, bu konuyu şöyle açıklar:

    “Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Ali İmran Suresi, 164)
    Resulullah’a İtaat

    Resulullah’ın (s.a.v.) müminler için taşıdığı hayati önem, ona hitap eden ayetlerde şöyle vurgulanır:

    “Şüphesiz, biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah’a ve Resûlü’ne iman etmeniz, O’nu savunup-desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için. Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih Suresi, 8-10)Resulullah’a biat eden, Allah’a biat etmiştir. Bu ilahi kural, bir başka ayette şöyle açıklanır: “Kim Resulullah’a itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa Suresi, 80)

    Dikkat edilirse, ayette “Resulullah’a itaat”kavramı üzerinde durulmaktadır. İşte bu kavram, Resulullah’ın (s.a.v.) az önce değindiğimiz “örnek olma”vasfının yanında, ikinci bir vasfını, “hüküm koyucu”özelliğinden kaynaklanmaktadır. Kuran göstermektedir ki, Resulullah’ın (s.a.v.) emirlerine ve koyduğu kullara uymak, aynı Allah’ın (c.c.) kitabındaki ayetlere uymak gibi farzdır. Nitekim bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu yasaklama ve emretme yetkilerini şöyle açıklar:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)Bir diğer ayette ise şöyle denir:

    “… Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun…” (Haşr Suresi, 7)
    Bu ayetler, peygamberin, Kuran’da haram kılınmış olan şeylerin dışında da bazı şeyleri ümmetine yasaklayabileceğini göstermektedir. Bu nedenledir ki, peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizi bir şeyden men ettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin.”(Buhari, İ’tisam 2)
    Başka ayetlerde de peygamberin sözkonusu “hüküm koyucu”özelliği haber verilir. Müminlerin anlaşamadığı herhangi bir konu, Resulullah’a (s.a.v.) götürülecek ve o karar verecektir:

    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi, 59)
    Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu hüküm verici özelliği o denli kesindir ki, buna itaat etmeyen, hem de kalbinde bir sıkıntı duymadan, seve seve itaat etmeyenler mümin sayılmazlar:

    “Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi, 65)
    Bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) hükmünün kesinliğini şöyle vurgular:

    “Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)Resulullah’ın (s.a.v.) bu “hüküm verici”vasfına karşı çıkmak, onun verdiği hükme karşı gelmek ise küfürdür ve cehennemle cezalandırılır:

    “Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!…” (Nisa Suresi, 115)

    Peygamberin hüküm koyuculuğu ve örnek olma vasfı, Kuran’da bu denli muhkem bir biçimde açıklanmışken, Resulullah’ı (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirmeyi savunmak, kuşkusuz Kuran’a aykırı bir düşüncedir. Muhammed Esed’in de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi “her yaptığı işte ve her emrinde ona ittiba etmek, İslam’a ittiba etmenin kendisidir. Onun sünnetinden uzaklaşmak ise islam’ın hakikatinden uzaklaşmaktır.”(Muhammed Esed, el-İslam ala Mufterakit-Turuk, s. 110)Nitekim Ashab-ı kiram da öyle yapmış, her işlerinde Kuran’la birlikte Kuran’ın hayata geçmiş hali olan Resulullah’a (s.a.v.) uymuşlardır. Bir sahabeden şu söz aktarılır:
    Tirmizi, Menakıb 7/147
    “Biz hiç bir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i (SAV) peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız. ” (Nesai, Taksir 1

    LÜTFEN TAM OKUMADAN CEVAP YAZMAYINIZ ZATEN CEVABA GEREK YOK İSTEYEN İNANIR İSTEMEYEN İNANMAZ HERŞEY APAÇIK ORTADADIR

  37. selam kardeşlerim
    bu siteyi bu gündür inceliyorum çok kafam karıştı bize kaç senelrdir öğretilenler yanlış mı diye aslında yanlış olmadığını biliyordum fakat nedense aklıma geldi işte sonra
    tüm yorumları bıkmadan okudum….abdülhalık beyin yorumlarını doğru buldum herşeyi çok düzgün ve kuranca deliller getirmiş maddeden çok maneviyata dokunmuş

    şununda farkına vardım ki bu site ima yolu ile diini değerlerimize saldırıyor bazı yazıları hayretle okudum ilmim çok olmasa bile yanlışları anlayabiliyorum bende kuranı yorumlaması gerekenlerin islam alimleri olduğunu savunuyorum ve bu sitenin düzgün bir site olmadığına inanıyorum çünkü hanifler çoğu yoruma cvp verememiş bazı sorulara karşı tıkanmış hatta biraz kıvırmışlar bilmiyorum aklıma misyoner faaliyetleri geliyor

  38. Selam,

    Kuran hadislere nasıl bakıyor.

    ARAF
    3.-Rabbinizden size indirilene uyun.Ondan gayrısına uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz.

    28.-Onlar azgınlıklarında “atalarımızda bu işi böyle yapardı.Onları böyle bulduk, bize bunu Allah emretti “derler. De ki”Allah fahşayı emretmez, bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşımı söylüyorsunuz.

    30.-O bir kısmına hidayet etti, bir kısmıda delalette kaldı. Çünkü Allah’ı bırakıp şeytanın yolunu tuttular da bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

    21.-(Şeytan)Ve onlara “Elbette size öğüt verenlerdenim “diye yemin etti.

    170.-Kitaba sarılıp salatı ikame edenlere gelince, o iyilerin mükafatını zayi etmeyiz.

    MÜRSELAT
    50.-Bundan sonra hangi söze inanacaklar.

    KAMER
    17.-And olsun ki biz Kur’anı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu.

    CİN
    17.-Ki onları Kur’anla sınıyalım. Kim Rabbinin zikrinden yüz çevirirse, Rabbi onu yükselen bir azaba sokar.

    FURKAN
    30.-Resul dediki “Rabbim kavmim bu Kur’anı terkedilecek bir şey yerinde tuttu.”

    31.-Biz her resule günahkarlardan düşmanlar yaptık. Bununla beraber hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

    ŞUARA
    5.-Rahman’dan kendilerine bir öğüt gelince hemen yüz çevirirler

    72.-“Çağırdınız da onlar sizi işitiyorlar mı.”
    73.-“Size fayda yada zararları oluyor mu.”
    74.-Dediler”Yo ama atalarımızı böyle yapar bulduk.”
    75-76.-Dedi”Hiç düşündünüz mü? Sizin ve atalarınızın neye kul olduğunuzu

    213.-O halde sakın Allah ile birlikte başka ilaha yalvarma yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

    İSRA
    41.-And olsun biz bu Kur’anda düşünüp akıl erdirsinler diye her türlü misali verdik. Fakat bu nefretlerini artırdı.

    45.-Sen Kur’an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasına perde çekeriz.

    46.-Kalplerini perdeler kulaklarına ağırlık veririz. Rabbini Kur’anda TEK olarak andığında ürkerek arkalarını döner kaçarlar.

    73.-Az kalsın seni bile sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdide seni dost edineceklerdi.

    74.-Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse onlara meyledecektin.

    75.-O takdirde muhakkak sana hayatın ve ölümün azabını kat kat tatdırırdık. Bize karşıda hiç bir yardımcı bulamazdın.

    93.-“Yahut altından bir evin olsun, yada göğe çıkmalısın. Çıktığınada asla inanmayız. Ta ki bize okuyacağımız bir kitab getiresin.” de ki “Rabbimi tenzih ederim. Nihayetinde ben beşer bir resulum.”

    HUD
    31.-“Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, gaybıda bilmem. Ben bir meleğim de demiyorum. Hor gördüğünüz müminler hakkında, Allah onlara hiç bir hayır vermez de diyemem. Onların içindekini en iyi Allah bilir. Yoksa şüphesiz zalimlerden olurum.”

    YUNUS
    49.-De ki “Ben Allah’ın dilediğinin dışında kendime ne bir fayda nede bir zarar verebilirim. Her ümmetinbir eceli vardır.Ecelleri gelince artık ne bir an geri nede bir an ileri gidebilirler.

    59.-Deki “Allah sizin için nice rızıklar indirdi, siz onlardan bir kısmını haram bir kısmını helal yaptınız” dekİ “Size Allah mı izin verdi yoksa siz allah’a iftira mı atıyorsunuz.”

    60.-Allah’a yalan iftira edenler kysamet gününü ne sanıyor. Allah insanlaraçok ihsanda bulunmuştur, lakin insanların çoğu şükretmezler.

    105.-Şu da emredildi “Yüzünü dine hanif olarak çevir. müşriklerden olma.”

    ENAM
    14.-De ki “Gökleri ve yeri yoktan var eden besleyen fakat beslenmeyen Allah’tan başka velimi edineyim.” “Ben islam olanların ilki olmakla emrolundum” de ve sakın Allah2a ortak koşma

    49.-Ayetlerimizi yalanlıyanlara gelince, yapmakta oldukları yüzünden onlara azap dokunacaktır.

    51
    YUSUF
    111.-And olsun ki onların kıssaların da ulil-elbab için bir ibret vardır. Bu Kur’an uydurulmuş bir söz değildir. Ancak kendinden öncekileri tasdik eden her şeyi ayrıntılı açıklayan iman edecek bir kavim için bir kılavuz bir rahmettir.

    Devam edecek.

    Esenlikle..

  39. Sünnet olmadan muradullah anlaşılabilecek

    olsaydı Kur’an Efendimiz (s.a.v)’e sadece “tebliğ”

    görevi verir, ayrıca “beyan/açıklama” görevi vermezdi.

    Temel ibadetlerin nasıl yapılacağına ilişkin

    olarak Kur’an’da herhangi bir detay verilmemiş olması,

    Kur’an’ın hayata intikalinde Efendimiz

    (s.a.v)’in tuttuğu merkezî rolün en açık ifadesidir.

    Fazlasöze hacet yoktur.

    2. Sünnetin/hadislerin tahrip edilmeye

    müsait bir alan olduğunu söylemek Müslümanların

    zihinlerinde veya tasavvurlarında ne gibi

    algılara yol açar ? Bu algıların yapacağı tahribatın

    boyutu ne olur ?

    Sünnet’in/hadislerin nakli meselesi üzerinde

    şüpheler oluşturarak Kur’an’ı “şahsî görüşlere açık”

    hale getirmek ahir zamanda müptela olduğumuz

    bir hastalık. “Hadislerin naklinde beşer unsuru yer

    almıştır” gerekçesiyle Sünnet/Hadis alanını “tekinsiz”

    ilan edenler, Kur’an’ın da aynı beşer unsuru vasıtasıyla

    nakledildiğini nedense hep görmezden

    gelir. Burada denebilir ki, “Kur’an ilahî koruma altındadır;

    ancak Sünnet/hadisler için böyle bir garanti

    yoktur.” Biz de buna karşılık deriz ki, Kur’an’ın

    ilahî garanti altında olması, mesela melekler vasıtasıyla

    korunması gibi bir durumu anlatmaz. Yüce

    Allah Kur’an’ı bu Ümmet eliyle korumuştur ve bu

    durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

    Kur’an’ı koruyan Ümmet Sünnet’i niçin tahrif eder?!

    Bu noktada ikinci bir itiraz da, Kur’an’ın tevatüren

    nakledildiği, hadislerin büyük çoğunluğunun

    naklinde ise böyle bir durumun söz konusu olmadığı

    şeklinde ileri sürülebilir. Buna mukabelemiz de

    şöyle olacaktır: Yukarıda sözünü ettiğimiz temel

    ibadetlerle ilgili hadisler büyük ölçüde tevatür seviyesine

    ulaşmamış rivayetlerden oluşmaktadır. Bu

    şu demektir: Bu rivayetleri “güvenilmez” ilan ettiğiniz

    zaman İslam’ın temel ibadetlerini bile yerine getirmeniz

    imkânsızlaşır. Bu durumu, Din’in bireysel

    ve sosyal bütün boyutlarına teşmil edebilirsiniz.

  40. Peygambersiz dönemde yaşamak “peygambersiz yaşamak” değildir. Bu, özellikle Ümmet-i Muhammed için son derece önemli bir noktadır. Zira Efendimiz s.a.v., “Size iki şey bırakıyorum; onlara sıkıca sarıldığınız zaman asla yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti..” buyurmuştur.

    Müminleri diğer insanlardan ayıran en temel özellik, “istikamet üzere” yürüyor olmalarıdır. Onlara bu farklılığı kazandıran ise, peygamberler silsilesinin tarih boyunca insanlığa hatırlattığı, uygulamalı olarak gösterdiği ve nihayet Son Peygamber s.a.v.’de ekmel seviyesine ulaşan özelliktir: Hayatı “rabbanî” boyutuyla hissetmek ve yaşamak!..

    İnsanın da, evrenin de kaynağı aynı ilahî irade olduğuna göre, hayatı böyle görmenin ve yaşamanın şaşılacak bir durum olmadığını, hatta meseleyi böyle değerlendirmenin esas olduğunu anlamak zor değil. “Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz” (Bakara, 156) demek, hayatın rabbanî yönünü varlık anlayışımızın merkezine koymak demektir.

    İşte bu noktada başta Efendimiz s.a.v. olmak üzere peygamberler silsilesinin (hepsine selam olsun) insanlık için arz ettiği önem karşımıza çıkıyor. Onlar olmasaydı varlığı ve hayatı bu kıvamda kavrayıp hissedebilir miydik?

    Peygambersiz dönemde yaşamak

    Yüce Rabbimiz tarih boyunca insanlığı rehbersiz bırakmamış, yollarını her şaşırdıklarında kullarına, rahmet ve merhametinin bir tecellisi olarak 124 bin peygamber göndermiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/266). Son Peygamber s.a.v.’in insanlığa getirdiği, hatırlattığı, öğrettiği ve yaşadığı ise, rabbanî hayatın zirve seviyesiydi.

    Burada bizi bekleyen önemli bir soru var: Efendimiz s.a.v.’den sonra peygamber gelmeyeceğine göre, gelişen olaylar ve değişen durumlar karşısında Ümmet-i Muhammed rabbanî istikametini nasıl muhafaza edecek?

    Şurası açıktır ki, peygambersiz dönemde yaşamak “peygambersiz yaşamak” değildir. Bu, özellikle Ümmet-i Muhammed için son derece önemli bir noktadır. Zira Efendimiz s.a.v., “Size iki şey bırakıyorum; onlara sıkıca sarıldığınız zaman asla yoldan sapmazsınız: Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün sünneti..” (el-Muvatta, el-Müstedrek) buyurmuştur.

    Efendimiz s.a.v.’in buyurduğu her şey haktır. Dolayısıyla Kur’an ve Sünnet’e gereği gibi sarıldığımızda, onları hayatımızın merkezine yerleştirdiğimizde yoldan sapmamız da, rehbersiz kalmamız da söz konusu olmayacaktır.

    Ancak Ümmet-i Muhammed’in şu anda içinde bulunduğu ahvale baktığımızda, aklımıza kendiliğinden bir soru daha takılıveriyor: Allah ve Rasulü’nün arzu ettiği hayatı yaşamanın garantisi Kur’an ve Sünnet ise, bu iki temel kaynak şu anda elimizde olduğuna göre, niçin bu durumdayız? İslâm alemi olarak içimize ve dışımıza çöreklenmiş bulunan bunca zilletin, meskenetin, acının ve ızdırabın izahını nasıl yapabiliriz? Kur’an ve Sünnet hayatımızda beklenen dönüşümü niçin gerçekleştirmiyor?

    Miras mevcut, ya vâris?

    Efendimiz s.a.v.’in sünnetini Kur’an’ın hayata indirilmiş, ete-kemiğe bürünmüş hali olarak tavsif etmek yanlış değilse, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Şu anda elimizde Efendimiz s.a.v.’in mirası olarak Sünnet-i Nebeviyye eksiksiz biçimde mevcut bulunuyor. Zira geriye doğru kaç yüzyıl gidersek gidelim, geçmişimize hayat verenin de aynı kaynak olduğunu tesbit etmek zor olmayacaktır. Öyle ise aynı hayat kaynağına sahip olduğumuz halde, geçmişimizi bugünümüzle kıyaslanamayacak şekilde adil, merhametli, dirayetli, seviyeli, bilgili, takvalı ve “muhteşem” kılan neydi acaba?

    Bu sorunun tek cevabı olduğunu düşünüyoruz: Hayatın merkezinde ulemanın bulunması…

    Yani Efendimiz s.a.v.’in mirası her zamanki zenginlik ve canlılığıyla varlığını muhafaza ediyor; ancak onu ehliyet ve liyakatle okuyan, değerlendiren, hayata intikal ettiren ve bize tekrar hayat vermesini sağlayan “Peygamber vârisleri” kadrosunda sıkıntı yaşıyoruz. Bir taraftan bu sıkıntı “kemiyet” boyutunda kendini gösterirken, diğer taraftan da o kadro ile toplumun ilişkilerinde yaşanan arızalar dikkatimizi çekiyor.

    Şu bir gerçek ki, Kur’an’ı ve Sünnet’i hakkıyla anlamak, yaşamak ve topluma aktarmak, her şeyden önce bir birikim, seviye, ehliyet ve liyakat meselesidir. Geçmişte Kur’an ve Sünnet bizi dünyanın sayılı toplumlarının önderi yapmışsa, bunun temelinde ilim müesseseleri vardır; toplum ve devlet hayatımızın merkezini teşkil eden ilim müesseseleri…

    Bugün yaşadığımız sıkıntıların kaynağında ise, o müesseselerin ve onlara vücut veren “Peygamber vârisi” ulemanın toplumsal hayatın merkezi ile irtibatının koparılmış olması yatmaktadır. Hal böyle olunca, Kur’an ve Sünnet adına konuşan, yazan, toplumu yönlendiren pek çok kimsenin “Peygamber vârisi” olma vasfından hayli uzak bulunması gibi bir garabetle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmaz oluyor.

    Tam bu noktada biraz durup, Efendimiz s.a.v.’in alimi oturttuğu konuma bir bakalım: Şöyle buyurmuş Alemlerin Efendisi s.a.v.: “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” (Değişik rivayet yolları ve lafızları için bkz. ez-Zeyla’î, Tahrîcu’l-Ahâdîs ve’l-Âsâr, 3/9 vd…)

    Bu demektir ki Efendimiz s.a.v.’den bize intikal eden ne varsa hepsi üzerinde söz söyleme ve görüş beyan etme selahiyeti münhasıran O’nun vârisleri olan ulemanındır!

    İlim, hayatımızın en önemli meselesiydi

    Sahabe’den (Allah hepsinden razı olsun) Ebu’d-Derdâ hazretleri bir gün Şam mescidinde talebeleriyle otururken yanına bir adam geldi. Aralarında şu konuşma geçti:

    – Ey Ebu’d-Derdâ! Peygamber s.a.v. şehrinden (Medine’den) buraya, senin Rasulullah Efendimiz s.a.v.’den işittiğini duyduğum bir hadisi senden bizzat dinlemek için geldim.

    – Burada başka bir hacetin yok mu?

    – Hayır.

    – Ticaret için de mi gelmedin?

    – Hayır.

    – Sadece o hadisi benden dinleme arzusuyla mı geldin yani?

    – Evet.

    – Ben Rasulullah s.a.v.’in şöyle buyurduğunu işittim: “Kim ilim talebiyle bir yola girerse, Allah bu sebeple onu cennet yollarından bir yola sevk eder. Melekler kanatlarını ilim yolunda olan kimseye hoşnutlukla sererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, (hatta) sudaki balıklar alim için dua ve istiğfar ederler. Alimin abide üstünlüğü, ayın ondördündeki dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak dinar ve dirhem (mal ve servet) bırakmazlar; ilim bırakırlar. Kim o ilmi elde ederse, çok büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)

    Peygamber – ilim ilişkisi

    İlmin hayatımızın en önemli meselesi olduğunu söylerken dikkate aldığımız bir husus var: Allah Tealâ’nın, artırması için Efendimiz s.a.v.’in kendisine dua ve talepte bulunmasını istediği tek şey ilimdir. “De ki: Rabbim, ilmimi artır.” (Tâ-Hâ, 114) emr-i ilahîsi, aynı zamanda Efendimiz s.a.v.’e, ümmetine bırakacağı mirasın artmasını talep etmesi anlamını da ihtiva etmektedir.

    Zikrettiğimiz ayet-i kerime, peygamberleri “ilim sahipleri”nin önderleri olarak görmemizin de normal, hatta gerekli olduğunu göstermektedir. Elbette bıraktıkları tek miras “ilim” olan kutlu peygamberler silsilesi (hepsine selam olsun), bu özellikleri dolayısıyla ilmin menbaı ve ilim sahiplerinin gerçek üstadlarıdır.

    “Allah şahitlik etti ki, gerçekten kendisinden başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak buna şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur; O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Âl-i İmran, 18)

    Bu ayette “peygamberler”in ayrı bir zümre olarak zikredilmemiş olması, konumuz bakımından dikkat çekici bir durumdur. Allah Tealâ’dan başka ilah olmadığına şahitlik eden meleklerin yanında “ilim sahipleri”nin de zikredilmiş olması, peygamberlerin şahitliğinin öncelikle söz konusu olduğunu gösterir. Zira peygamberler dışındaki ilim sahipleri, ancak peygamberler vasıtasıyla Allah Tealâ’nın birliğine “şahitlik edecek” kesinlikte ilim elde edebilirler. Bu ayette peygamberlerin ayrı bir kategori olarak değil, “ilim sahipleri” zımnında zikredilmiş olmasının bize verdiği en önemli mesaj, ilmin ve alimin Allah Tealâ katında pek büyük bir ehemmiyeti haiz bulunduğudur.

    Peygamber – alim karşılaştırması

    Hakkında hadis alimlerinin, “manası doğrudur, ancak hadis olarak aslı ve senedi yoktur” dediği bir tesbit, konumuz bakımından “kelâm-ı kibar” olarak dahi önemli bir boyuta işaret ediyor: “Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir.”

    Yukarıda zikrettiğimiz “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” hadisi ile birlikte düşündüğümüz zaman görüyoruz ki, alimlerin toplum hayatında ifa ettiği fonksiyon, İsrailoğulları’na gönderilen nebilerinki ile aynıdır.

    Bilindiği gibi İsrailoğulları’na Hz. Musa, Hz. Davud (ikisine de selam olsun) gibi kendilerine kitap verilen peygamberler (rasul) gönderildiği gibi, herhangi bir kitap verilmeksizin, sadece Hz. Musa’nın getirdiği Tevrat’ı ve şeriatı yürürlükte tutmak için gönderilen peygamberler (nebi) de gönderilmiştir. Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya… bunlardandır (hepsine selam olsun).

    İşte bu nebiler, İsrailoğulları’nın Tevrat’tan ve Hz. Musa a.s.’ın şeriatından unuttukları ve terk ettikleri şeyleri hatırlatmak, dini “tecdid” etmek ve İsrailoğulları’nı istikamet üzere tutmak için gayret göstermişlerdi.

    Ümmet-i Muhammed’in alimleri de İslâm tarihi boyunca aynı görevi deruhte etmiş, dinin tecdidi, halkın irşadı ve yöneticilerin inzarı konusundaki sorumluluklarını yerine getirmişlerdir. Bu sebeple Efendimiz, alim ile abid arasındaki farkın, (bize yakınlığı ve ışığından istifademiz bakımından) ayın ondördü ile yıldız arasındaki fark gibi olduğunu belirtmiştir.

    Ulema bu benzetme üzerinde dururken, şu noktaya dikkat çekmiştir: Abid yıldız gibidir. İbadetinden dolayı elde ettiği kemal ve nur kendisini aydınlatır, yüceltir; başkalarını aynı seviyeye yükseltmez. Alim ise ay gibidir. Işığını başkasından (Efendimiz s.a.v.’den) alır ve başkasına yansıtır.

    Bununla birlikte, buradaki “alim”i, ilimle iştigal yönü ağır basan abid, “abid”i de ibadetle iştigal yönü ağır basan alim olarak anlamak en doğrusu olsa gerektir. Zira ilmiyle âmil olmayan kimselere zaten “alim” denmez.

    Kemal de zeval de ulemaya bağlıdır

    Ulemanın hayatımızdaki merkezî rolüne işaret eden iki hadis üzerinde durarak yazımızı nihayetlendireceğiz. Bunlardan ilki “tecdid hadisi” diye bilinen rivayettir: “Allah Tealâ bu ümmete her yüzyılın başında dinini tecdid edecek kimse(ler) gönderir” (Ebu Davud, el-Hakim, et-Taberanî).

    Bu hadisten anladığımız odur ki, bu Ümmet’in dinî hassasiyetinde belli zaman aralıklarıyla bir takım aşınmalar, eksilmeler olacaktır. Halk arasında çabuk yayılan ve pek itibar gören “zaman değişiyor”, “hangi devirde yaşıyoruz” gibi içi boş değerlendirmelerle kaybolmaya yüz tutan dinî kavram, kurum ve anlayışlar, yüz yılın başında yetişecek ehliyetli ve liyakatli ilim adamları eliyle yeniden ihya edilecek, aslî muhtevasına kavuşturulacaktır. Bu yönüyle bu Ümmet’in yetiştirdiği alimler, gerçekten de İsrailoğulları’nın nebilerinin yaptığını yapmışlardır, yapacaklardır.

    Zikredeceğimiz ikinci hadis ise, bu Ümmet’in geride bıraktığı devirlere nazaran bize daha yakın gibi görünen bir durumu tasvir ediyor:

    “Muhakkak ki Allah, ilmi insanlardan söküp almak suretiyle kabzetmez. Fakat ilmi, ulemayı almak suretiyle kabzeder. Ulema kalmayınca ilim de kalkar. Bu suretle hiç alim kalmayınca insanlar cahilleri rehber edinir ve (meselelerini) onlara sorar. Onlar da ilimsiz olarak fetva verir; hem kendileri sapar, hem de halkı saptırırlar.” (el-Buharî, Müslim, et-Tirmizî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel…)

    İşte bu durum Ümmet’in de insanlığın da felaketi demektir. Peygamberlere vâris olmaya hiçbir şekilde ehil ve layık olmayan insanların Din hakkında fetva vermeye, görüş belirtmeye, ahkâm kesmeye başlaması, gerçek ilim adamlarının aramızdan çekilip alınmasıyla olacaktır.

    Kaynaklarımızda ilim öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu yazar. Yani toplumda yeterli sayıda kimsenin ilimle iştigal etmesi, diğerlerini sorumluluktan kurtarır. Bu doğru bir tesbittir şüphesiz ve bugüne kadar da şöyle veya böyle süregelmiş bir durumu anlatmaktadır.

    Bir de şu soru üzerinde düşünmeye ne dersiniz: Yeterli sayıda ve gerçek anlamda ilim adamı yetişmesi için toplum olarak, fert olarak üzerimize düşen sorumluluğu tam olarak yerine getirdiğimiz söylenebilir mi?

    Elbette “Hiç Peygamber vârisi alim yoktur!” demek büyük bir yanlış olur. Onlar her zaman vardır ve var olmaya devam edeceklerdir. Problem onların sayısının ve etkinliğinin artması, kendilerinden beklenen irşad, ıslah, ihya, tecdid faaliyetlerini gereği gibi yerine getirmesinin imkânlarının oluşturulması noktasındadır.

  41. İslam’ı ve Müslümanlar’ı tarihsel düşman olarak bellemiş bulunan Batı’nın, bu düşmanı ortadan kaldırmak veya en azından etkisiz hale getirmek için tarih boyunca çeşitli yöntemler kullandığını, bu durumun günümüzde de aynen devam ettiğini ayrıca belirtmeye gerek yok.

    Haçlı seferleri, fiilî işgaller, sömürgeleştirme, misyonerlik faaliyetleri ve nihayet Oryantalistler’in gayretleri, Batı’nın İslam’ı çökertme emelini gerçekleştirmek üzere uygulamaya koyduğu yöntemlerden belli başlılarıdır.

    Bu yazının konusunu, bunlar arasında Oryantalistik yöntemin ilgi alanına giren ve kaynağını orada bulan bir “problem” oluşturmaktadır: Sünnet’in otoritesi ya da Hz. Peygamber (s.a.v)’in teşri (hüküm koyma) yetkisi.

    Kur’an’ın tefsiri, beyanı, hayata açılımı noktasında tek bağlayıcı merci Sünnet’tir ve bu, bizzat Kur’an tarafından ortaya konmuş bir realitedir. Efendimiz (s.a.v)’e itaati ve ittibayı emreden, O’na muhalefetten sakındıran Kur’an ayetleri bu hususu tartışma götürmez bir kesinlikte ortaya koymaktadır.

    Bu noktayı bir-iki örnekle biraz açacak olursak;

    Kur’an-Sünnet İlişkisi

    Bu ilişkiyi şu şekilde başlıklar altında tasnif edebiliriz:

    1. Sünnet’in Kur’an’ı teyit edici özelliği.

    Kur’an bir konuda hüküm getirir, Sünnet de o hükmü halin icaplarına göre farklı şekillerde ifadeye koyar. Ancak burada Sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükmü teyit etmekten başka bir fonksiyon icra etmez.

    Bunun örneği, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. (Ancak) karşılıklı rızaya binaen yapılan ticaret olursa başka”[1] ayeti ile Efendimiz (s.a.v)’in şu hadisidir: “Bir müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan (başkasına) helal değildir.” Bu hadisin, mezkûr ayetin getirdiği hükmü farklı bir şekilde ifade ve bu şekilde teyit ettiği açıktır.

    2. Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği.

    Kur’an’da açıklanyama ihtiyaç gösteren ayetler bulunduğu açıktır. Bizzeat Kur’an bu noktayı şöyle ifade etmektedir: “Ey Resulüm! Cebrail sana vahiy getirdiği zaman) onu hemen ezberleyivermek için dilini kımıldatma. Doğrusu o vahyolunanı sana ezberletmek ve okutturmak bize aittir. Öyleyse biz onu Cebrail’e okuttuğumuzda sen onun okunuşunu takip et (dikkatle dinle). Sonra onu beyan etmek de bize aittir.”[2]

    Burada Allah Teala, Kur’an ayetleri zımnında ayrıca beyana ihtiyşaç gösterenler bulunduğunu ve o beyanın da yine vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e gösterileceğini ifade buyurmaktadır.

    Kur’an’ın beyan edilmesi gereken ayetler ihtiva ettiği gerçeği bir diğer ayette de şöyle zikredilmektedir: “Sana da Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”[3]

    Bir önceki ayette Kur’an ayetlerini beyan etme işini bizzat Allah Teala tekeffül buyurmuşken, bu ayette beyan işinin Efendimiz (s.a.v)’e ait bir görev olduğu belirtilmektedir. Acaba burada bir tezat yok mudur?

    Bu soruya cevabımız “hayır”dır. Zira Efendimiz (s.a.v) aşağıda ayrıntılarıyla zikredeceğimiz gibi Kur’an’ı beyan ederken –haşa– kendiliğinden bir şey söylememekte, tam aksine, Kur’an’ı beyan sadedindeki Sünnet, vahiyle Efendimiz’e öğretilmektedir. Ancak bu vahiy kur’an dışı bir vahiydir.

    Bunun böyle olduğunu, yukarıda mealini zikrettiğimiz el-Kıyâme ayeti ortaya koymaktadır. Zira o ayete yakında baktığımızda şunu görüyoruz: Allah Teala, Kur’an ayetlerinin beyanının kendisine ait olduğunu ifade buyurmaktadır. Öyleyse Kur’an’ın beyana ihtiyaç gösteren her ayetinin ya başka bir ayet veya Kur’an dışı vahiy tarafından yerine getirilmiş olması gerekir. Birinci ihtimal tamamiyle geçersizdir. Zira Kur’an’ın beyana muhtaç her ayetinin yine bizzat Kur’an’ın başka bir ayeti tarafından beyan edildiğini göremiyoruz. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Öyleyse Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetlerin, Efendimiz (s.a.v)’e Kur’an dışı (gayri metluvv) bir vahiyle iletildiğini söylemek zorundayız. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler de zaten bu noktayı ayan beyan ortaya koymaktadır.

    Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği teknik olarak birkaç şekilde gerçekleşmektedir.

    A. Kur’an’ın “mücmel” nasslarını tefsir veya “müşkil” nasslarını beyan eden sünnet.

    Kur’an’da “Namazı kılın, zekâtı verin” buyurulduğu halde namazın nasıl, ne zaman, ne miktarda kılınacağı, zekâtın kim tarafından, hangi mallardan, ne miktarda ve kimlere verileceği hususları açıklanmamıştır. İşte bütün bu ve benzeri hususların beyanı Sünnet tarafından yapılmıştır.

    B. Kur’an’ın umum ifade eden ayetlerini tahsis eden sünnet.

    4/en-Nisâ; 23-4 ayetlerinde kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar zikredilmiş ve sonunda da, “Bunların dışındakiler size helal kılındı” buyurulmuştur. Ancak Efendimiz, “Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamaz”[4] buyurmak suretiyle ayette geçen “bunlar dışındakiler” ifadesini tahsis etmiştir.

    C. Kur’an’ın mutlak ayetlerini takyit eden sünnet.

    Kur’an’da, “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin”[5] buyurulmuştur. Bu ayet “el kesme” işini mutlak bırakmış, hangi elin, neresinden kesileceğini veya iki elin mi, yoksa bir elin mi kesileceğini ayrıca belirtmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in uygulaması, sağ elin bilekten kesileceğini hükme bağlayarak bu ayettekı ıtlakı takyid etmiştir.

    3. Kur’an ayetini nesh eden sünnet.

    Bu husus ulema arasında ihtilaflıdır. Sünnet’in Kur’an’ı nesh edici özelliğinin bulunmadığını söyleyenler yanında, özellikle mütevatir sünnetin Kur’an ayetini nesh edebileceği görüşü Hanefîler tarafından benimsenmiş ve şöyle örneklendirilmiştir:

    Kur’an’da, “Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara münasip bir şekilde vasiyette bulunmak Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur”[6] buyurulmak suretiyle vasiyetin, mal bırakacak kimse için bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir. Ancak Efendimiz (s.a.v), “Bilin ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık mlirasçı lehine vasiyet yoktur”[7]

    Keza Kur’an’da, “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman…”[8] buyurularak namaza kalkıldığı zaman abdest alınması emredilmiş ve abdestin nasıl alınacağı ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bir kısım ulema, bu ayetin zahirinin her namaza kalkıldığında abdest alınmasını gerektirdiği kanaatindedir. Ancak Sünnetbu hükmü nesh etmiş ve bir tek abdest ile birkaç namazın kılınabileceği hükme bağlanmıştır.

    4. Kur’an’da yer almayan birtakım konularda hüküm koyan sünnet.

    Kur’an-Sünnet ilişkisi bağlamında en fazla tartışılan nokta burasıdır. Bir yaklaşıma göre Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getirdiğini söylemek, Hz. Peygamber (s.a.v)’i –haşa– Allah Teala’ya ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala’nın ortağı değil, elçisidir. Dolayısıyla Sünnet’e böyle bir yetki tanımak Hz. Peygamber (s.a.v)’e iftira olduğu gibi, aynı zamanda şirktir.

    Bu yaklaşımın ciddiye alınır yanı bulunmadığını birçok yönden ortaya koymak mümkündür. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Sünnet’in Kur’an’da bulunmayan müstakil hükümler getirebileceğini/getirdiğini söyleyenler, bunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in –haşa– kendi arzusuna göre yaptığını söylememektedir. Bu türlü sünnetler de tıpkı Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetler maddesinde belirttiğimiz gibi gayri metluvv (Kur’an dışı) vahiyle sadır olmaktadır. Yani Kur’an ayetiyle bu türlü sünnetlerin kaynağı birdir.

    Kur’an’da Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da vahiy aldığını gösteren ayetlerin bulunduğu vakıası, bu söylediğimizi ispat eden en önemli delildir. Ezcümle Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesinin Sünnet olduğunu birçok delil ortaya koymaktadır. İkinci olarak 66/et-Tahrim, 3 ayeti Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışı vahiy aldığını hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte haber vermektedir:

    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip bir kısmından da vaz geçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, “Bunu sana kim bildirdi?” dedi. Peygamber, “Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi” dedi.”

    Burada eşinin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine verdiği sırrı başkasına açıkladığı belirtilmekte ve bunu da Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’e bildirdiği açıkça belirtilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v)’in o eşinin o sırrı başkasına söylediği hiçbir Kur’an ayetinde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu haber Efendimiz (s.a.v)’e gayri metluvv bir vahiyle iletilmiştir demekten başka yol yoktur.

    Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu ortaya koyan bir diğer ayet de 8/el-Enfâl, 7 ayetidir: “Hatırlayın ki Allah size, iki taifeden birinin sizin olduğunu vahyediyorddu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz…”

    Burada geçen “iki taife”den biri, Ebû Süfyân idaresinde Şam’dan gelmekte olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehil komutasındaki Kureyş ordusudur. Ayetin konumuz açısından önem arz eden yeri, iki taifeden birinin Mü’minler’e daha önce vaat buyurulduğunu belirtmesidir. Oysa Kur’an’ın hiçbir ayetinde böyle bir vaat yer almamaktadır. Dolayısıyla söz konusu vaat, Kur’an dışı bir vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e iletilmiş o da ashabına bildirmiştir.

    Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.

    Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lugat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]

    Netice

    Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

    Vahiyden aldığı bu yetkiye istinadendir ki Sünnet, haram-helal konusunda olduğu gibi ibadetler ve muamelat sahasında da hüküm koyma mevkiindedir. Yukarıda zikrettiğimiz (kadının, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamayacağını belirten) hadis dışında, mesela ehlî eşek etlerinin yenmesini yasaklayan hadis de aynı özelliktedir. Usul kitaplarında daha fazla örnek görülebilir.

    Kur’an’ın hangi hususları yer vermesi gerektiğini ve neleri ihtiva etmemesi icap ettiğini belirlemek bizlerin yetkisinde değildir. Kur’an’da yer alan nice hükümler vardır ki, Sünnet tarafından ortaya konanlardan daha az önemli olduğu kesindir.

    Mesela yukarıda değindiğimiz abdest ayeti böyledir. Bu el-Mâide ayetinde abdestin nasıl alınacağı neredeyse bütün detayları zikredilerek belirtilmişken, namazın nasıl kılınacağı konusunda hiçbir izah yer almamaktadır. Oysa abdest, namaz için teşri kılınan bir vasıtadır ve kendisi müstakil bir ibadet değildir. Böyle olduğu halde namaz hakkında Kur’an’da niçin izahat verilmediği sorusunun cevabı, Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmeden verilemez. Bu tarz pek çok mesele zikredilebilir.

    Meselenin bir de şöyle bir boyutu var: Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getiremeyeceğini söyleyenler, çoğunlukla Kur’an’ın ihtiva etmediği hükümler ve durumlar hakkında içtihad yapılmasını hararetle savunanlardır. Hatta bunlar içinde Kur’an’da yer alan hükümlerin dahi bağlayıcı olmadığını söyleyenler vardır. Bu durumda hayatın idamesi için yeni içtihadlar yapılması zarureti doğmaktadır.

    Ancak bu durum şöyle bir netice doğurmaktadır: Sünnet vahiy kaynaklı olduğu halde Kur’an’da bulunmayan hükümler getiremez; ama bizler içtihad ederek Kur’an’da bulunmayan konularda (hatta “tarihselcilere göre: Kur’an’ın yer verdiği teşrii hükümler sahasında bile) içtihad ederek hüküm koyabiliriz, koymalıyız.

    Sonuçta Sünnet’ten esirgenen bir teşri yetkisi, kendisini içtihad aynasında gören herkese tanınmış olmaktadır. Bu da ayrı bir garabet olarak önümüzde durmaktadır.

    [1] 4/en-Nisâ, 29.

    [2] 75/Kıyâme, 16-9.

    [3] 16/en-Nahl, 46.

    [4] el-Buhârî, “Nikâh”, 27; Müslim, “Nikâh”, 37.

    [5] 5/el-Mâide, 38.

    [6] 2/el-Bakara, 180.

    [7] el-Buhârî, “Vesâyâ”, 6; Ebû Dâvud, , “Vesâyâ”, 6; İbn Mâce, , “Vesâyâ”, 32.

    [8] 5/el-Mâide, 6.

    [9] 4/en-Nisâ, 59.

    [10] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülganî Abdülhâlık, Hücciyyetu’s-Sünne

  42. Selam,

    YUNUS
    15-Ayetlerimiz kesin birer belge olarak kendilerine okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar”Bundan başka bir Kur’an getir yada onu değiştir.”dediler. De ki”Onu kendiliğimden değiştiremem, bu olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”

    16-De ki”Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım, O’da size bildirmezdi. Bilirsiniz ben içinizde yıllarca bulundum. Siz hala düşünmezmisiniz.

    17-Bir yalanı Allak’a iftira eden veya O’nun ayetlerini inkar edenden daha zalim kim olabilir. Şüphesiz suçlular iflah olmazlar.

    18 Allah’ı bırakıyorlarda kendilerine fayda yada zarar veremiyecek şeylere kul oluyorlar. Sonrada “Bunlar bizim Allah katında şefeatçilerimizdir” diyorlar. De ki”Siz Allah’a göklerde ve yerde bilemiyeceği bir şeyimi haber veriyorsunuz”. Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir.

    ENAM
    48-Biz resulleri ancak rahmetimizin müjdecileri, azabımızın habercileri olmak üzere göndeririz. Artık kim inanıp durumunu düzeltirse onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.

    49-Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, azap mutlaka onlara dokunacaktır.

    50-De ki”Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybıda bilmem, size ben bir meleğimde demiyorum. Ben ancak bana vahyolunana uyuyorum” De ki “Kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmezmisiniz.

    51-Rablerinin huzurun da toplanacaklarından korkanları Kur’an ile uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir veli ne bir şefaatçi vardır. Gerekirki Allah’tan korkarlar.

    56-De ki”Allah’ı bırakıpta kulluk ettiklerinizden men olundum”.De ki”Sizin heveslerinize uymam, eger uyarsam sapmış ve doğru yola erenlerden olmamış olurum.”

    57-De ki”Ben Rabbimden apaçık bir delile dayanmaktayım, siz ise onu yalanladınız. Oçabuk gelmesini dilkediğiniz azap benim elimde değildir, hüküm Allah’a aittir, gerçeği O anlatır, hakkı batıldan ayırt edenlerin en hayırlısıdır”.

    81-“Hakkında delil indirmediğine siz Allah’a ortak koşmaktan çekinmezken ben sizin ortak koştuklarınızdan neden çekineyim”. “Şimdi söyleyin bu iki topluluktan hangisi güven içindedir.”

    114-De ki”Allah size Kur’anı açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka hüküm koyucu mu arayayım.” Kendilerine kitab verilenler o Kur’anın gerçekten Rabbin katından hak olarak indirildiğini bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma.

    115-Rabbinin sözü doğruluk ve adalet üzere tamamlanmıştır. Değiştirecekte yoktur. İşiten ve bilendir.

    137-Yine ortakları, müşriklerden çoğuna evlatlarını öldürmeyi güzel gösterdi ki hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi bunu yapamazlardı Onları uydurduklarıyla başbaşa bırak.

    148-Müşrikler diyecekler ki”Allah dileseydi ne biz ortak koşardık nede atalarımız, hiç bir şeyide haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlarda böyle söylemişlerdi de sonunda azabımızı tatmışlardı. De ki”Yanınızda bir bilgi mi var? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve saçmalıyorsunuz.”

    LOKMAN
    6-İnsanlardan öyleleride varki bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutrmak için boş sözleri satın alırlar. İste onlar için aşalayıcı bir azap vardır.

    7-Ona ayetlerimiz okunduğu zamanda sanki bunları işitmemiş, kulaklarında agırlık varmış gibi kibirle yüz çevirir. Sende onu acı bir azap ile müjdele.

    21-Onlara “Allah’ın indirdiğine uyun” denince, “Hayır atalarımızı neyin üzerinde bulduksa onun ardınca gideriz” derler. Ya şeytan onları cehennem azabına çağırıyor idiyse de mi.

    SEBE
    5-Ayetlerimizin hükümlerini kaldırmak için yarışanlara gelince onlar içinde pek çetin ve elem verici bir azap vardır.

    6-Kendilerine ilim verilmiş olanlar görüyorlar ki, Rabbinden sana indirilen Kur’an hakkın kendisidir. O hamdin sahibi Allah’ın yolunu gösteriyor.

    22-De ki”Allah’ı bırakıpta, putlaştırdıklarınıza istediğiniz kadar yalvarın. Onların göklerde ve yerde zerre kadar güçleri ve ortaklıkları yoktur. Allah’ın da onlardan bir yardımcısı.

    Devam edecek..

    Esenlikle..

  43. Selam,

    FUSSİLET
    6-De ki”Ben sadece sizin gibi bir beşerim, ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Artık hepiniz O’na yönelin ve O’ndan mağfiret dileyin. Vay haline o müşriklerin.”

    52-De ki “Ne dersiniz? O Kur’an Allah’tan gelmiş ise sizde onu inkar etmişseniz, o takdirde Haktan uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir.”

    ZUHRUF
    22-Hayır, onlar sadece “Biz atalarımızı bu ümmet üzerinde bulduk, onların izinde gidiyoruz.” dediler.

    23-Yine senden önce hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek, refah içindekiler “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk, bizde onları izliyoruz.” dediler.

    24-Gönderilen uyarıcı “Ben atalarınızı üzerinde bulduğunuzdan daha doğrusunu getirmişsem de mi bana uymassınız” deyince, ” şüphesiz seninle gönderileni tanımıyoruz” dediler.

    36-Her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onun ayrılmaz yareni olur.

    37-Şüphesiz ki bu şeytanlar onları yoldan çıkarırlarda, Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

    ZÜMER
    2-Şüphe yokki kitabı sana hak olarak indirdik. O halde dini, Allah’ halis kılarak yalnızca O’na kulluk et.

    3-İyi bilin! Halis din ancak Allah’ındır. O’nu bırakıp başka birtakım veliler edinenlerde şöyle derler, “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz”. Şüphesiz Allah aralarındaki ihtilaflar hakkında hükmünü verecektir. Muhakkak ki Allah kafir ve yalancıyı doğruya eriştirmez.

    11-De ki “Bana, dini Allah’a halis kılarak sadece O’na kulluk etmem emredildi.”

    18-Dinleyipte sözün en güzeline uyanları müjdele. İşte Allah’ın doğru yola eriştirdikleri onlardır. İşte temiz akıllılarda onlardır.

    29-Allah geçimsiz birkaç efendisi olan bir adamla, yalnız bir kişiye baglı bir adamı misal verir. Hiç bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd Allah’ındır, fakat ekserisi bilmez.

    36-Allah kuluna kafi değilmidir. Seni O’ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah’ın saptırdığını hidayet edecek yoktur

    38-Andolsun ki onlara”Gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan” elbette “Allah” diyecekler. De ki “Allah bana bir zarar vermeyi dilerse, Allah’ı bırakıp tapdıklarınız O’nun bana zararını giderebilirler mi? yada bana bir rahmet dilerse bunu önleyebilirler mi? Hadi söyleyin. De ki”Allah bana yeter. Tevekkül edenler, hep O’na dayanırlar

    43- Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?”De ki Onlar hiç bir şeye güç yetiremez ve akıl erdiremezlerse de mi.

    44-De ki “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.Nihayet hep O’na döndürüleceksiniz.

    CASİYE
    6-İşte bunlar Allah’ın ayetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Artık Allah’a ve ayetlerine inanmadıktan sonra hangi hadise inanacaklar.

    17-Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarında çekememezlik ve düşmanlıktan ötürü ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin ayrılığa düştükleri şeyler hakkında hükmünü verecektir.

    31-Kafirlere gelince şöyle denir “Size ayetlerim okunurken, kibirlenip, günahkar bir kavim olmuştunuz. Değil mi?”

    AHKAF
    9-De ki “Ben resullerin ilki değilim, bana ve size ne yapılacağınıda bilmem. Ben ancak bana vahyedilene uyarım, ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.”

    10-Deki” Söyleyin bakalım, eğer bu Kur’an Allah tarafından geldiği halde siz onu inkar etmişseniz, İsrail oğullarından bir şahit benzerine şahitlik edip iman etmişken siz kibirlenip iman etmezseniz sizden daha sapmış daha zalim kim olabilir.” Şüphesiz ki Allah zalim kavme hidayet etmez.

    27-Şüphesiz Biz çevrenizde bulunan birçok memleketi yok ettik. Belki doğyu yola dönerler diye ayetlerimizi tekrar tekrar açıklıyoruz.

    MÜMİNUN
    71-Eğer Hak onların heveslerine uysaydı göklerde ve yerde ve bunların içinde bulunanlar fesada uğrardı. Hayır, biz onlara izzet ve şereflerini getirdik, böyleyken yüz çeviriyorlar.

    105-Size ayetlerim okunuyordu dasiz onları yalanlardınız, değil mi?

    110-İşte siz onları alaya aldınız, sonunda bu davranışınız size zikrimi unutturdu. siz onlara gülüyordunuz.

    HACC
    71-Onlar Allah’ı bırakıp, O’nun hakkında hiç bir delil indirmediği ve kendileri için bir bilgi bulunmayan şeylere kul oluyorlar. Zalimlerin yardımcılarıda yoktur.

    72-Ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, kafirlerdeki inkarı hemen anlarsın. Neredeyse ayetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki “Şimdi size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş! Allah bunu kafirlere vaad etti. Ne kötü bir dönüş yeri.

    Devam edecek..

    Esenlikle..

  44. Aşırı yüceltmeci bir Peygamber tasavvuru sonucunda, tevhid inancından saparak teslis inancına yönelen Hıristiyanlar gibi, Müslümanlar arasında yer alan bazı zümreler de Allah(c.c)’a ait olan sıfatları Hz. Peygamber(s.a.v)’e izafe ederek tevhid inancından sapmışlardır. İzafe edilen bu sıfatlardan biri de hüküm koyma yetkisidir.

    Hz. Peygamber, kendisine izafe edilen “hüküm koyma yetkisi” ile birlikte Allah’ın kulu ve elçisi konumundan çıkarılarak, Allah(c.c)’ın ortağı konumuna getirilmiştir. Hatta daha ileri gidilerek, Allah(c.c)’a ait olan sıfatlar din adamlarına ve tarikat şeyhlerine de izafe edilmiştir. Bu anlayışın zamanla inanç ilkeleri arasına yerleşmesi sonucunda, tevhid inancından uzak bir din anlayışı ortaya çıkmıştır. Üstelik bu inanç, “sünnete ehli” sloganı adı altında sergilenmiş ve savunulmuştur. Hz. Peygamber, insanları “tevhide çağırırken” bu çağrısının yanında “beni de ilah edinin” demesi asla söz konusu olamaz.

    İşin en ilginç yanı da, bu görüşe sahip olanların büyük çoğunluğunun tabi olduğu İmam-ı Azam Ebu Hanife, tabilerince ileri sürülen görüşün tam aksine bir görüş beyan etmektedir.

    İmam-ı Azam Ebu Hanife şöyle demektedir;
    “…Yine şahitlik ederiz ki Resulullah, Allah’ın emirlerine ters düşen hiç bir şeyi emretmemiş, ALLAH’IN EMİRLERİ DIŞINDA BİR HÜKÜM DÜZÜP KOŞMAMIŞ VE KİTAP’TA YER ALMAYAN BİDATLER UYDURMAMIŞTIR. O, ZORLAMAYLA HÜKÜM ÇIKARANLARDAN DA DEĞİLDİR. (Muvaffak el-Mekkî; Menâkıbu Ebî Hanife, 87-88.)”
    Bkz: Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, Yeni Boyut, İstanbul, 1998, s. 352; Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, Denge Yayınları, İstanbul, 2003, s.171; H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst. 2001, s. 178.

    Kur’an’da; “Hükmün sadece Allah’a ait olduğu” ve “Allah’ın hükmüne kimseyi ortak etmediği” apaçık bir şekilde buyrulmaktadır.

    – Allah’ı bırakıp da kulluk ettikleriniz, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. HÜKÜM SADECE ALLAH’A AİTTİR. O SİZE KENDİSİNDEN BAŞKASINA KULLUK ETMEMENİZİ EMRETMİŞTİR. İŞTE DOSDOĞRU DİN BUDUR. FAKAT İNSANLARIN ÇOĞU BİLMEZLER.(12/Yusuf, 40)

    – Sonra da, “Ey oğullarım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ama Allah’tan gelecek hiçbir şeyi sizden uzaklaştıramam. HÜKÜM ANCAK ALLAH’INDIR. Ben O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnız O’na tevekkül etsinler” dedi. (12/Yusuf, 67)

    – De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir, ne güzel işitendir! Onların, O’ndan başka bir yardımcısı yoktur. VE O, KENDİ HÜKMÜNE KİMSEYİ ORTAK ETMEZ. (18/Kehf, 26)

    Kur’an’ın buyruklarına rağmen, Allah’tan başka bir varlığı hüküm koyucu olarak kabul eden bir kimse hem Allah’ın ayetlerini inkar etmek suretiyle kafirler zümresine, hem de hüküm koyucu olarak kabullendiği varlığı Rableştirmek suretiyle de müşrikler zümresine ilhak olmuştur.

    Kur’an müminlerine, Hz. İbrahim(a.s) ve onunla birlikte olanlar da gerçekten çok güzel bir örnek vardır. (60/4)

    Ebu’l Al’a Mevdudi, Tevbe suresi 31nci ayetinin tefsirinde; “Allah’ın kitabına yetki tanımaksızın helal ve haramın sınırlarını belirleme yetkisini kendisinde görenlerin nefislerini ilah ve rab ittihaz ettiklerini ve onlara hüküm koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini” beyan etmektedir.
    Bkz: Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, Tevbe suresi 31nci ayetin tefsiri.

    Diyanet İşleri Eski Başkanlarından Mehmet Nuri Yılmaz; “İslam’da helal ve haram kılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu, bu yetkiyi kendisinde görenlerin ilahlık iddiasında bulunduklarını, haramı helal, helali de haram kılmanın şirk olduğunu” ifade etmektedir. Bkz: Mehmet Nuri YILMAZ, “Helal ve haram üzerine” Hürriyet- 16.02.2007

    Ayrıca Tevbe suresinin 31nci ayeti kerimesi, Allah’tan başka bir varlığa hüküm koyma/helal ve haram kılma yetkisi atfederek onları rab edinenlere apaçık bir uyarıdır. Eğer düşünüp öğüt alırlarsa!

    – Onlar, hahamlarını ve rahiplerini Allah’ın yanında rabler edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de öyle. Oysa tek bir ilahtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir. (9/Tevbe, 31)

    Ayetin Tefsirlerinden Örnekler:

    “Rivayet olunduğuna göre, Adiyy b. Hatim, henüz Hıristiyanken bir gün Hz. Peygamber (s.a.s.)’e geldi. Hz. Peygamber o esnada Berâe (Tevbe) suresini okuyordu. O, bu ayete gelince, Adiyy: “Ben Hz. Peygamber’e “Biz, onlara tapmıyoruz ki?” dedim. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (a.s.): “Onlar, Allah’ın helal kıldığını haram kılmıyorlar mı? Bundan dolayı siz de onları haram kabul etmiyor musunuz? Yine o ruhban ve ahbar, Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal saymıyorlar mı, böylece de sizler onları helal kabul etmiyor musunuz?” buyurdu. Ben de, “Evet” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.); ‘İşte bu onları rabler edinmektir” buyurdu, demiştir.
    Bkz: Mefâtihu’l-Gayb, Fahruddin Er-Râzi.

    “Bu kısmın gerçek manasını, bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) kendisi açıkladı. Daha önceleri bir Hıristiyan olan Adiyy b. Hatim, İslam’ı kavrayıp anlamak niyetiyle geldiği zaman, taşıdığı şüpheleri gidermek için Hz. Peygamber’e (s.a) birkaç soru sordu. Bu sorulardan biri şu idi: “Bu ayet bizi, alimlerimizi ve rahiplerimizi Rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek manası nedir? Zira biz onları kendimize Rabler edinmeyiz” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v) cevaben, ona karşı bir soru yönelttiler: “Siz onların haram ilan ettiklerini haram, onların helal kabul ettiklerini helal sayıp öylece kabul etmiyor muydunuz?” Adiyy, “Evet böyledir” diye tasdik etti. Hz. Peygamber (s.a), “İşte bu sizin onları kendinize rabler edinmenizdir” buyurdu. Bkz: Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi.

    Hz. Peygamber’in “hüküm koyucu” özelliği olduğunu iddia edenler tarafından görüşlerine delil olarak; Araf suresinin 157nci, Haşr suresinin 7nci, Nisa suresinin 59, 65nci ve Ahzab suresinin 36ncı ayetleri gösterilmektedir.

    Ne gariptir ki, Hz. Peygamber’e “hüküm koyma yetkisi” izafe etme gayretiyle zoraki tevil ve tefsir ettikleri ayetleri delil olarak gösterirlerken, “Allah’ın hükmüne hiç kimseyi ortak etmediğini” apaçık bir şekilde beyan eden ayetlere karşı nedense körler ve sağırlar gibi davranmışlardır.

    Her şeyden önce bir görüşün Kur’ansal dayanağa sahip olduğunu kanıtlama adına Kur’an’dan bir delil gösterirken, Kur’an’ın nasıl bir Kitap olduğunu çok iyi bilmek hem çelişkiye düşmemek, hem de cehaletin ortaya çıkmaması açısından büyük bir önem arz etmektedir.

    Kur’an’ın, en büyük özelliklerinden birisi içeriğinde hiçbir kuşkunun, çelişkinin, eğriliğin ve eksikliğin olmamasıdır. Bu olguda Kur’an’ın Allah katından indirilen bir Kitap olduğunun delilidir.

    Kur’an’dan mealen:

    – Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı. (4/Nisa, 82)

    – Bu Kur’an, başka birileri tarafından uydurulmuş değildir. Ancak o, kendisinden öncekileri doğrulayan, Allah’ın hükümlerini açıklayan, içinde hiçbir kuşkuya yer bulunmayan ve Âlemlerin Rabbi katından gelen kitaptır. (10/Yunus, 37)

    – Hamd, o Allah’a ki kuluna kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. (18/Kehf, 1)

    – Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. (6/Enam, 38)

    – Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunlar arasında olan her şey O’na aittir. Rabbin, asla unutkan değildir. (19/Meryem, 64)

    1. ARAF SURESİ 157NCİ AYET:

    Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olduğuna dair Araf suresinin 157nci ayeti kerimesi delil olarak gösterilirken, buna karşın Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesine körler ve sağırlar gibi davranılmak suretiyle, adeta Kur’an’ın bir kısmına inanılıp, bir kısmı inkar edilmiştir.

    – Onlar, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağır yükleri ve zincirleri kaldırır. Ona iman edenler, ona saygı gösterenler, ona yardım edenler ve ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerdir. (7/A’râf, 157)

    – Ey peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.(66/Tahrîm, 1)

    Düz mantıkla bir şöyle bir sorgulama yapacak olursak; iddia edildiği üzere Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinde Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olduğu ileri sürülmekte, fakat Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesinde de Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi olmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda ortaya şöyle bir sonuç çıkmaktadır; Ya Hz. Peygamber’e helal ve haram kılma yetkisi verilmemiştir, yada (Hâşâ!) bu iki ayet arasında bir çelişki söz konusudur. Kuran’da herhangi bir çelişkinin olması söz konusu olamayacağına göre, o halde çelişkiyi Kur’an’da değil, İlahi mesajı özümseyemeyen ve Kur’an ayetlerini zoraki tevil ve tefsir ederek Kur’an dışı inançlarına uyarlamaya çalışan kör mukallid mantığa teslim olmuş zihinlerde aramak yerinde olacaktır.

    Kur’an’ın özelliklerinden biri de ayetlerin birbirini tefsir etmeleridir. Ünlü müfessir Fahruddin Er-Râzi’nin dediği gibi; “Allah’ın kelâmını, yine O’nun kelâmıyla tefsir etmek doğruluk ve isabet derecesi en fazla olan tefsir şeklidir. Allah en iyi bilendir.”

    Araf suresi nüzul sırasına göre 39ncu sırada inen Mekki bir suredir, Tahrim suresi ise Medeni sure olup, nüzul sırasına göre 107nci suredir. Araf suresinden çok daha sonra inen Tahrim suresinin 1nci ayeti kerimesi; Hz. Peygamber’in haram ve helal kılma yetkisi olmadığını, bu yetkinin sadece Allah(c.c)’a ait olduğunu vurgulayarak, Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinde yer alan “Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar” buyruğunda verilen mesajın “Hz. Peygamber’in helal ve haram kılma yetkisi değil, bilakis kendiliğinden bir hüküm koymadığını, tebliğ ettiği hükümlerin vahiy olduğunu” tefsir ederek, bu konudaki yanlış anlamlandırmaları ortadan kaldırmaktadır.

    Ayrıca Araf suresinin 157nci ayeti kerimesinin sonunda yer alan “ona indirilen nura (Kur’an’a) uyanlar var ya” buyruğundan da, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği hükümlerin vahiy kaynaklı olduğu ve bu hükümlerin Kur’an’da yer aldığı anlaşılmaktadır.

    * Selmani Farisi’nin anlattığına göre: “Helal, Allah’ın Kitabında helal kıldığı şeyler, Haram da; yine Allah’ın kitabında haram kıldığı şeylerdir. Hükmünü belirtmediği şeyler ise affedip mübah kıldığı şeylerdir.” Bkz: Sünen-i Tirmizi, Libas, 6(1726).

    * Selmân-i Fârisî (r.a) şöyle demiştir: “Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)’e sâde yağ, peynir ve firâ(yâni yabanî eşek veya deriden mamul elbise)’nın hükmü soruldu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):
    “Helâl, Allah’ın, Kitâb’ında helâlliğini bildirdiği, haram da Allah’ın, Kitâb’ında haramlığını bildirdiği şeylerdir. Kitâb’ın söz etmediği şey de, Allah’ın afv ettiği şeylerdendir.” Bkz: Sünen-i İbn Mace, At’ime, 60(3367).

    Bu hadislerden de anlaşılacağı üzere, helal ve haramlar konusundaki bütün hükümler Kur’an da yer almaktadır.

    Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş, Araf suresinin 157nci ayeti kerimesini şöyle açıklamaktadır;

    “Araf 157’nci ayette Hz. Peygamber’in, kendisine gelen vahiylerle insanlara güzel şeyleri helal kıldığı, çirkin şeyleri de yasakladığı vurgulanmaktadır. Ayetin amacı, Peygamber’in tebliğ ettiği din kurallarının, hükümlerin kendi sözleri değil, kendisine gelen vahiy sözleri olduğunu belirtmektir. Kıyamete kadar geçerli olan din, sadece vahiyle konulmuş olan hükümlerdir. Bunlar tüm insanları bağlar. Haramlar da vahiylerle sabit olan yasaklardır.”
    Bkz: Prof. Dr. Süleyman Ateş, “Din hükümleri vahiyle kondu” Vatan- 15.02.2008

    Şamil İslam Ansiklopedisinin “İhlal” maddesinde de şu bilgiler yer almaktadır:
    “”De ki, bana söyleyin Allah’ın size indirdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldınız. Bunu size Allah mı bildirdi, yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz?” (Yunus, 10/59). Yine bir çok ayette bu durumlar dile getirilmiştir (en-Nahl, 16/116; el-Enam, 6/119). İSLAM ALİMLERİ BU NASSLARDAN, HELAL VE HARAM KILMA HAKKININ YALNIZ ALLAH’A AİT OLDUĞUNU ANLAMIŞ VE BÖYLE KABUL ETMİŞLERDİR. Âlimlerin vazifesi bunları tebliğ etmekten ileri gidemez (el-Kardavî, a.g.e, 30)”
    Bakınız: Şamil İslam Ansiklopedisi, “İhlal” maddesi.

    2. HAŞR SURESİ, 7NCİ AYET:
    – Allah’ın, (fethedilen) memleketlerin ahalisinden savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar; Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir. O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet hâline gelmesin diye. Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir. (59/Haşr suresi, 7)

    En çok çarpıtılan ayetlerin başında Haşr suresinin 7nci ayeti gelmektedir. Salt olarak ayette yer alan “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.” ifadesi alıntılanmak suretiyle, ayetin anlam bütünlüğü koparılıp “Hz. Peygamber’in “hüküm koyma yetkisi” olduğuna delil olarak gösterilmektedir.

    Oysaki, ayetin siyak – sibak bütünlüğü göz önüne alındığında, Hicretin 4ncü yılında Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmeleri sonucunda onlardan kalan (340 adet kılıç, 50 adet zırh gömlek, 50 adet miğfer, su kuyuları, araziler, ekinlikler, hurma bahçeleri gibi. Bkz: M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 4/296-297) malların Müslümanlar arasında bölüşülmesi ile ilgili olduğu müşahede edilecektir.

    Benî Nadîr Yahudilerinden kalan malların nasıl bölüşülmesi gerektiği ayeti kerimenin ilk bölümünde açıklanmaktadır. Bu malların Allah’a, peygambere, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara ait olduğu -yalnız zengin Müslümanlar arasında bölüştürülerek, onların daha çok servet ve güç sahibi haline gelmemeleri için- Allah, peygamber, peygamberin yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar arasında bölüştürülmesi emredilmektedir. Dikkat edilirse, ayette Hz. Peygamber’in malların bölüşümü hakkında her hangi bir hüküm vermediği, hükmün yalnız Allah(c.c) tarafından verildiği ve Hz. Peygamber’in Allah(c.c)’ın verdiği hükme uygun olarak malları bölüştürdüğü görülecektir.

    Hz. Peygamber, Allah(c.c)’ın hükmü doğrultusunda malları bölüştürürken, her halde zengin Müslümanlardan bazı kimselerin itirazına muhatap olmuş olmalı ki, Allah(c.c), “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının.” diye buyurarak onları uyarmıştır.

    Sonuç olarak; Hz. Peygamber malların bölüşümü konusunda kendiliğinden bir hüküm koymamış, sadece kendisine vahyedilene uymuştur.

    – Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir. (6/Enam, 106)

    – Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.” (10/Yunus, 15)

    – De ki: “Ben türedi bir peygamber değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (46/Ahkaf, 9)

    Ve kendisine vahyedileni tebliğ ederek elçilik görevini kusursuzca yerine getirmiştir.

    – Allah’a ortak koşanlar dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmezdik, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. PEYGAMBERLERE DÜŞEN SADECE APAÇIK BİR TEBLİĞDİR. (16/Nahl suresi,35)

    – “Eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önce geçen birtakım ümmetler de yalanlamışlardı. PEYGAMBER’E DÜŞEN APAÇIK TEBLİĞDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.” (29/Ankebut suresi, 18)

    – Ey Peygamber! RABBİNDEN SANA İNDİRİLENİ TEBLİĞ ET. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir. (5/Mâide, 67)

  45. 15-Ayetlerimiz kesin birer belge olarak kendilerine okunduğunda, bizimle karşılaşmayı ummayanlar”Bundan başka bir Kur’an getir yada onu değiştir.”dediler. De ki”Onu kendiliğimden değiştiremem, bu olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyedilene uyarım. Rabbime karşı gelirsem büyük bir günün azabından korkarım.”BİZİM UYDUĞUMUZ NEDİR?
    ALLAH KURANINDA RESULULLAH SİZE ÖRNEKTİR BUYURUYOR BU DİNİ GETİREN BU DİNİ EN İYİ YAŞAYANDIR YANİ RESULULLAH O RABBİNE GİDİYOR VE UYUYOR BİZDE ONA UYUYORUZ BU AYETE MUHATAP OLANLAR KİMLERDİR ACABA DİYE DURUP DÜŞÜNMEMİZ LAZIM İYİCE BİR DÜŞÜNMELİYİZ
    AYRICA SANA VAHYİ VE HİKMETİ VERDİK BUYURUYOR

    SELAMETLE…

  46. DEDİĞİM GİBİ YA KAFİRLİKLE YA ŞİRKLE SUÇLANIYORUZ İMA İLE DE OLSA BİLMİYOR MUSUNUZ Kİ TEKFİR ETMENİN BİLE ŞARTLARI VARDIR
    RESULULLAH ŞÖYLE BUYURMUŞTUR BİR MÜMİNE KAFİR DİYENİN SÖZÜ ELBETTE DİYENE DÖNER….AMAN DİKKAT SÖZLERİMİZE DİKKAT
    BURADA KİMSE KURANI İNKAR ETMİYOR ZATEN SÖZLERİMİZE DİKKAT EDELİM İFTİRA ATIYORUZ

  47. Selam,

    KEHF
    27-Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! O’nun sözlerini değiştirecek yoktur. O’ndan başka sığınılacak ta bulamazsın.

    54- Andolsun biz bu kur’anda insanlara her çeşit misali açıkladık. İnsan herşeyden çok mücadelecidir.

    56-Halbuki biz resulleri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Kafirler ise hakkı batılla ortadan kaldırmak için mücadele ederler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan ikazı alaya alırlar.

    57-Rabbinin ayetleriyle öğüt verildiği halde, onlardan yüz çevirip önceki günahlarını unutandan daha zalim kim olabilir. Biz onların kalplerine ekinnet, kulaklarına da vakrayı koyduk. Sen onları doğru yola çağırsanda , ebediyen hidayete eremezler.

    100-Onlara o gün cehennemi öyle bir göstereceğiz ki..

    101-Zikrimize gözleri örtülü, işitmeye de tahammül edemiyorlardı.

    102-O kafirler beni bırakıpta kullarımdan veliler edineceklerini mi sandılar. Cehennemi biz onlara bir konak olarak hazırladık.

    103-Deki “Amelleri boşa gidenleri size bildirelim mi ?

    104-O kimselerin dünyadaki çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar güzel ve sağlam iş yaptıklarını sanıyorlardı.

    105-Rablerinin ayetlerini ve O’na lika olmayı inkar etmişlerdi de, yaptıkları bütün ameller boşa çıkmış oldu. Artık kıyamet günü onlara hiçbir ölçü tutturmayız.

    106-İşte böyle, onların cezası cehennemdir. Ayetlerimi ve resullerimi alaya aldıkları için.

    110-De ki “Ben de sizin gibi bir beşerim. Ancak bana ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor.

    NAHL
    64-Bu kitabı sana, insanların ayrılığa düştükleri şeyleri açıklaman, iman edecek kimselerede bir hidayet, bir rahmet olarak indirdik.

    ENBİYA
    42De ki “Gece yada gündüz sizi Rahmman’dan kim koruyabilir?” Ama onlar Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.

    45-De ki “Ben sizi ancak vahiyle korkutup uyarıyorum.” Uyarıldıkları zaman sağırlar davete uymazlar.

    RAD
    28-Onlar iman etmiş ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olmuştur. Evet iyi bilin ! kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.

    36-Kendilerine kitab verdiklerimiz sana gelen vahiyle sevinç duyuyorlar. Böyleyken hizipleşenlerden ayetlerin bir kısmını inkar edenler de vardır. De ki “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben O’na davet ediyorum, dönüşüm de O’nadır.

    RUM
    30-Yüzünü dine bir hanif olarak çevir. Allah’ın insanları yarattığı fıtratına ki, Allah’ın yaradışında bir değişiklik bulamazsın. İşte eskimez din budur. Fakat insanların ekserisi bilmez.

    58-Andolsun ki bu kur’anda, insanlar için her türlü misali açıkladık. Sen onlara başka bir ayette getirsen o kafirler yine “Siz uydurduğunuz sözü Allah’a nispet edenlersiniz” diyeceklerdir.

    59-İşte bilmeyenlerin kalplerini Allah böyle mühürler.

    NUR
    46-Andolsun apaçık ayetler indrdik. Allah dilediğini doğru yola kılavuzlar.

    ALİ İMRAN
    19-Allah katında din islamdır. O kitab verilenler kendilerine ilim geldikten sonra ihtiraslarından dolayı aralarında anlaşmazlığa düştüler. Kim Allah’In ayetlerini inkar ederse, iyi bilsin ki Allah seri ül hesabtır.

    78-Kitab ehlinden bir grupta uydurduklarını kitabdan sanasınız diye dillerini eğip bükerler. Halbuki o kitabtan değildir. “Bu Allah katındandır” derler oysa Allah katından değildir. Allah’a karşı, kendileri bilip dururken yalan söylerler.

    79-Kendisine kitab, hüküm ve resulluk verilen birinin dönüpte insanlara:”Allah’ı bırakıp beni rab edinin demesi yakışmaz. Oancak “Öğrendiğiniz ve okumakta olduğunuz kitab gereğince Rabbe halis kullar olun” demesi uygundur

    80-Ve o size “Melekleri ve resulleride rabler edinin” diye emretmez. Siz hiç müslüman olduktan sonra size küfrü emreder mi.

    ENFAL
    2-Gerçek mümiler o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, ayetleri okunduğu zaman imanlarını artırır. Yalnızca Rablerine tevekkül ederler.

    Devam edecek.

    Esenlikle..

  48. Selam,

    BAKARA
    75-Siz(müminler), onların size inanacağını mı umuyorsunuz. Halbuki bunlardan bir fırka varki Allah’ın kelamını işitir, akılları yattığı halde, bile onu tahrif ederler.

    78-Onların bir kısmı ümmidir,(Allah’ın)kitabını bilmezler. Ancak emaniyeyi (söylenti ve zan üzeri yazılmış şeyler) bilirler. Böylece zan içinde dolaşır dururlar.

    79-Kendi elleriyle yazıp, uydurdukları kitabı az bir kazanç için “bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun. Vay hallerine ki elleriyle yazdıklarından ve kazandıklarından ötürü.

    99-And olsun sana apaçık ayetler indirdik. Fasıklardan başkası onları inkar etmez.

    159-İndirdiğimiz apaçık deliller ve hidayetin kendisi olan ayetleri, insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra, gizleyenler varya onlara Allah lanet eder, edebilecek olanlar da.

    165-İnsanlardan bazıları Allah’a başka şeyleri eş tutuyorlarda onları Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa inanların Allah sevgisi daha şiddetlidir. O zulmedenler azabı görecekleri zaman bütün kudretin Allah’a ait olduğunu ve gerçekten azabının çok şiddetli olduğunu keşke bilselerdi.

    170-Onlara Allah’ın indirdiğine uyun dendiğinde “Hayır, atalarımızı neyin üzerinde bulduk ise ona uyarız” dediler. Ataları birşey bilmiyor ve doğru yol üzerinde değillerse de mi, onlara uyacaklar.

    186-Kullarım senden Beni sorarlarsa muhakkak Ben onlara yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Ohalde onlarda Benim davetime icabet etsinler, bana hakkıyla iman etsinler ki doğru yola ulaşsınlar.

    257-Allah müminlerin velisidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. İnkar edenlerin velileri de tağuttur, onları nurdan karanlığa çıkarır. Onlar cehennemliktir, orada ebedi kalacaklardır.

    MÜCADELE
    19-Bunları şeytan istila etmiş, onlara Allah’ın zikrini unutturmuştur. Onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin şeytanın taraftarları kaybedeceklerdir.

    ŞURA
    46-Onların Allah’tan başka yardım edecek hiçbir dostları yoktur. Allah kimi saptırırsa artık onun için çıkar bir yol yoktur.

    ANKEBUT
    41-Allah’tan başka veliler edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. halbuki evlerin en çürüğü şüphesiz örümceğin evidir, keşke bilselerdi.

    KASAS
    70-İşte O Allah’tır. O’ndan başka ilah yoktur. Evvelde de ahirde de hamd O’nundur. Hüküm de O’nundur. Ancak O’na döndürüleceksiniz.

    71-De ki “Hiç düşündünüz mü? Eger Allah üzerinizdeki geceyi kıyamet gününe kadar uzatsaydı,Allah’tan başka size ışık getirecek ilah kimdir. Hala işitmeyecekmisiniz.

    72-De ki Allah üzerinizdeki gündüzü kıyamete kadar devam ettirse, Allah’tan başka istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir. Hala görmeyecekmisiniz.

    NİSA
    45-Allah sizin düşmanlarınızı bilir. Gerçek bir yardımcı ve veli olarak Allah yeter.

    80-Kim resule itiat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onlara bekçi olarak göndermedik.

    82-hala kur’anı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eger o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.

    AHZAB
    1-Ey resul! Allah’tan kork, kafirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz allah herşeyi hakkıyla bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.

    2-Rabbinden sana ne vahyediliyorsa onun ardınca git. muhakkak Allah habir dir.

    Devam ederiz inşallah..

    Esenlikle..

  49. CEMİL BEY
    HAKARATİ VE SUÇLAMAYI BIRAKIP İLMİ CEVAPLAR VERİR MİSİNİZ?
    BU AYETLER HADİSLERLE İLGİLİ DEĞİL
    ALLAHTAN BAŞKASINI RAB EDİNME YAZISINDA SİZE BİR SORU SORDUM BUNUN CEVABINIDA İSTİYORUM
    ŞEFAAT KONUSUNDAKİ YAZIMIDA OKUMUŞSUNUZDUR İLMİ DELİLLER GETİRİN AÇIKLAYIN

  50. Selam,

    SAD
    29-Bu sana indirdiğimiz mübarek bir kitabdır ki, insanlar ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleride ibret alsınlar.

    YASİN
    69- Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmazda…O sadece bir öğüt ve apaçık bir kur’andır.

    70-Bu diri olanları uyarmak, kafirlere de azap sözünün hak olması için.

    74-Onlar Allah’tan gayrı birtakım ilahlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.

    İSRA
    9-Şüphesiz bu kur’an insanları en doğru en sağlam yola iletir. Salih amel işleyen müminlere büyük bir ecir olduğunu müjdele.

    88-De ki “And olsun, eğer insanlar ve cinler bu kur’anın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine yardımcı da olsalar, onun bir benzerini getiremiyeceklerdir.

    89-Yemin olsun biz bu kur’an da insanlar için çeşitli misaller getirdik. Yinede insanların çoğu inkar ederler.

    ENAM
    19-De ki “Şahitlik yönünden hangisi daha büyüktür.” De ki “Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu kur’an vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah’la beraber başka ilahlar olduğuna siz şahitlik edermisiniz ?” De ki “Ben buna şahitlik etmem”, “O ancak bir tek ilahtır ve gerçekten ben sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım” de.

    51-Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları kur’an ile uyar. Onlar için Allah’tan başka ne bir veli ne de bir şefaatçi vardır. Gerekir ki Allah’tan korkarlar.

    94-Bugün siz, ilk defa yarattığımız zaman ki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah’ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlerine güvendiğiniz ortaklarınızı da yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.

    CUMA
    5-Kendilerine tevrat teklif edildikten sonra onunla amel etmeyenlerin durumu cildler halinde kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayanların durumu ne kötüdür. Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

    MÜDESSİR
    49-Şimdi o kur’andan yüz çevirirlerken ne mazeretleri var ?
    50-Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri,
    51-Aslandan kaçmaktalar
    54-Hayır! Hayır! o kur’an kuşkusuz bir öğüttür,
    55-Dileyen onu düşünür,
    56-Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacakta O’dur, bağışlıyacakta.

    Esenlikle..

  51. Selam,

    Abdülhalık
    iletini şimdi okudum
    ne hakareti ne suçlaması
    neden bahsediyon
    sen hadisleri yazcanda
    biz ayetleri yazmıyalım mı
    ayetler mi rahatsız mı etti
    senin ilim dediğin hadislerse
    sende kalsın
    Hadis ilmimiz yok dedikse
    okumadık demedikki
    hadislerle iş tutmayız demek istedik
    sevgili admin hadisler konusundaki
    hissiyatımızı sana bildirdi
    galiba sen yazılanları
    anlayarak okumuyorsun
    fesübhanallah
    bide şöyle düşün
    Allah ayetlerini insanlara/insanlar
    için gönderecek lakin
    insanlar onu anlayamayacak
    Doğrusu bu bir iftiradır
    Allah’ın adaletine inanmamaktır.
    Rabbimi tenzih ederim.
    Okumayı bilirsen hadislerle
    elbette alakalıdır.
    Galiba sen beni uyutmıyacan
    neyse geçelim öbür sayfaya

    Esenlikle..

  52. ayetler mi rahatsız mı etti???HAŞA BENİ AYETLER DEĞİL AYETLERE VERİLEN YANLIŞ HÜKÜMLER RAHATSIZ EDER
    CEMİL KARDEŞİM BİR KENDİNE DÖNÜP BAK BENCE ŞUAN SEN RAHATSIZSIN NİYE DİYE SORACAK OLURSAN VERDİĞİN AYETLERİN O KADAR ANLAMI VAR Kİ NE DEMEK İSTEDİĞİNİ AÇIKLAMA YAPMADAN ANLAYAMAM BENCE KARDEŞİM SENDE DELİL BULAMAMA RAHATSIZLIĞI VAR KIRACAK BİŞEY DEDİ İSEM KUSURA BAKMA…………………SELAMETLE

  53. selam
    he Abdül ben rahatsızım
    ayetlerin o kadar anlamı varmış ki..
    zaten apaçık değil; değil mi?
    ahsenel hadis örnekleri yetmiyor,
    başkalarının rivayetleride lazım değil mi?
    Allah dilediğini/dileyeni hidayet eder.
    esenlikle…

  54. siz benim ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsunuz apaçıklık konusu tartışılır apaçıktır kuran denilen ayeti yanlış yorumlayıp delil olarak getirmeyin
    selametle

  55. Selam,

    Abdülhalık..kuran elbette apaçık olanın okunmasıdır.Bu mushaf ise okumayanlara, okuyamıyanlara Allah’ın, resulu aracılığıyla insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak rahmetinin bir ziyadesidir.

    Allah’ın kelimeleri(kevni ayetleri) tükenmez. Her an yeni bir şen’dedir.

    Bu sayfada mevzu olan mushaf içindeki Allah’ın hadisleriyle(vahyiyle), mushaf dışı hadislerdir ki tümü insanların rivayetleridir. İsrailiyatı bile vardır.

    Yorumsuz ayetleri yazayım.

    78.her nerede olursanız olun ölüm size yetişir. sağlam kaleler içinde bulunsanız da kurtulamazsınız. onlara bir iyilik erişirse “bu Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa “bu sendendir.” derler. de ki”hepsi Allah
    ‘tandır”. bu kavme ne oluyor ki hiç HADİS anlamaya yanaşmıyorlar. nisa

    87.kendinden başka ilah olmayan Allah sizi kıyamet gününde mutlaka bir araya toplayacaktır. bunda asla şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru HADİS söyleyen kimdir. nisa
    185.onlar Allah’ın göklerdeki ve yerdeki mülkiyet ve tasarrufuna, Allah’ın yarattığı herhangi birşeye, ecellerinin yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? artık bundan sonra hangi HADİSE inanacaklar.ARAF

    111.gerçekten de onların kıssalarında akıl sahiplerine büyük ibretler vardır.bu uydurulacak bir HADİS değildir.ancak kendinden önce inen ilahi kitabları tasdik eden, herşeyin ayrıntılı açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.yusuf

    6.insanlardan kimide varki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence yerine tutmak için HADİSİN boş ve gayesiz olanını satın alır. onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.lokman

    23.Allah AHSEN ELHADİSİ ikizli ahenkli bir kitab olarak indirdi. ondan rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileride kalpleride Allah’ın zikrine karşı yumuşar.işte bu Allah’ın rehberidir. Allah onunla dilediğini doğru yola çıkarır,kimde şaşırmışsa artık onu doğru yolu gösterecek yoktur.zümer

    6.işte bunlar Allah’ın ayetleridir.bunları sana hak olarak açıklıyoruz.artık Allah’a ve ayetlerine inanmadıktan sonra hangi HADİSE inanacaklar.casiye

    34.eğer doğru iseler onun benzeri bir HADİS getirsinler.tur

    44.bu HADİSİ yalanlıyanları bana bırak.biz onları bilemiyecekleri bir yönden derecelerle azaba yaklaştırıyoruz.kalem

    50.artık bundan başka hangi HADİSE inanacaklar.

    bu ayetleri okuduktan sonra, ki ayet=zikir= hadis= vahiy
    olabiliyor. ayrıca tek tek tartışılır.
    eğer bunlar resulun kendi okumasıdır diyorsan ki çok iddialı okumalar var yada hadis Allah’ındır oda resulde tecelli etmiştir diyorsan, bize uymaz.
    korunan zikir kevni ayetlerdeki gerçeklik payıdır diyorsan ki, zahiriyle batınıyla doğrudur.bu da Allah’a aittir.
    hiçbir resulde rablık iddiasında bulunmaz.
    beşer bir resulun her sözüde vahiy değildir.
    zekeriya kendisi vahyetmez, vahyolanı aktarır.
    öyleyse beşere ait hadislerle Allah’a ait hadisler ayrılır
    dolayısıyla resuller hakkı söylemiştir.

    esenlikle..

  56. BU YAZIYI İYİCE OKUYUN LÜTFEN

    Özellikle son zamanlarda birtakım kimseler: “Bize Kur ân kâfidir. Allah bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bilerek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allah’ın Resûlü’nün sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O’nun dinde hüccet oluşu, sıhhati ve râvîleri hususunda şüphe uyandırmaya gayret etmekte;1 birtakım kimseler de Hz. Peygamber’in sünneti karşısında gevşek davranmakta “sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergilemekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği zaman da dudak bükmektedirler. Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allah, Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini çok müstesna bir yere oturtmakta ve O’na itaati kendisine olan itâatla bir tutmaktadır.

    Kur’ân’da, Hz. Peygamber’in, bilhassa inananlar için Allah’ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O’na insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygamber’e İtaat, Allah’a İtâatla birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O’na itâatin lüzûmu vurgulanmaktadır.

    Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.

    Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber tarafından Muaz b. Cebel Yemen’e vâli olarak gönderilirken verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir.2 Ayrıca, ashâb-ı kirâmın uygulamaları da gerek Hz. Peygamberin sağlığında ve gerekse vefâtından sonra bu yönde olmuş problemlerinin çözümünde dâima, önce Kur’ân’a, ardından sünnete başvurma şeklinde olmuştur.3

    Şimdi yapmış olduğumuz bu tesbitleri Kur’ân âyetlerinin nasıl ortaya koyduğunu görelim.

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın insan olarak bize, kendi içimizden bir kimseyi peygamber olarak seçip bizlere canlı bir hayat örneği göstermiş olması büyük bir lütuftur.

    1) Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın İnananlar İçin Büyük Bir Lütfü Olduğunu İfâde Eden Âyetler:

    “Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 3/164).

    “Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka Tanrı yoktur. O’na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe, 9/128-129) .4

    Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun kıymetini bilerek, âyet-i kerîmede 5 de işâret edildiği gibi, O’nu canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin yolundan gitmek olacaktır.

    Hz. Peygamber’e îman Müslüman olmanın önde gelen şartlarındandır. O’nun adı kelime-i şehâdette Yüce Allah’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O’na inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.6 Hiç şüphesiz, Hz, Peygambere îman, O’nun sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir anlam ifâde etmektedir. Bu da, O’nun Allah’tan alıp bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir, yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğunun kabulünü, kısacası O’nun her bakımdan örnek alınmasını gerektirir.

    İşte, Hz. Peygamber’in dindeki bu müstesnâ yerini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce Allah tarafından O’nun bize, her yönüyle kendimize örnek olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir.

    2) Hz. Peygamberi Örnek Bir İnsan Olarak Gösteren Âyetler:

    Kur’ân’da gayet açık ifâdelerle Hz. Peygamber’in Yüce Allah tarafından mü’minler için örnek alınması gereken model bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde şu veya bu konuda diye bir kayıt koyulmamış olması O’nun insanlar için her yönüyle örnek olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.

    İşte bu konudaki bazı âyetler şunlardır:

    “Andolsun Allah’ın Resûlünde sizin için -Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/ 21).

    Bu âyette, Resûlullah’ın, Allah’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak ileri sürülmesi, böylece onu Örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hususuna bağlanması O’nun sünnetine dinde ne kadar değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Kur’ân, Hz. Peygamberin mü’minler için örnek bir insan olduğunu belirtmekle kalmaz aynı zamanda onun büyük bir ahlâk üzere olduğunu da şöyle vurgular:

    “Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb’inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/ 1-4).

    Sünnetin dindeki değerini ortaya koyan unsurlardan birisi de genelde onun da bir vahiy mahsûlü oluşudur. Nitekim, Kur’ân’a baktığımız zaman vahyin sadece kendisi ile sınırlandırılmadığına, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine dâir birçok işâretleri görürüz.

    3) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın Dışında da Vahiy Geldiğini İfâde Eden Ayetler:

    Kur’ân’da Yüce Allah’ın kullarına olan vahyinin genelde şu şekillerden birisi ile olduğu belirtilir:

    “Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir” (Şûrâ, 42/51).

    Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, genel olarak dilediği kullarına bu yollardan herhangi birisi ile hitap ettiğini belirtmiş; kullarına olan hitâbını bir kitapla kayıtlamamıştır.

    Bundan başka, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:

    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8

    Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:

    “Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10

    Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:

    “Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).

    Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.

    Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.

    Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:

    “O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19

    Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22

    Hz. Peygamberin Kur’ân dışında da Yüce Allah’tan vahiy aldığını gösteren delillerden birisi de hiç şüphesiz O’na Kur’ân’ı tebliğ görevi yanında bir de Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisinin verilmiş olmasıdır. O, bu görevi elbette sadece kendi şahsî bilgi ve içtihâdıyla değil Yüce Allah’tan aldığı ilhamla yapacaktır.

    4) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı Açıklama Görev ve Yetkisinin Verildiğini Gösteren Âyetler:

    “Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar…” (İbrâhîm,14/4).

    “Sana bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl,16/ 44).

    Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki bazı âyetlerin tefsirine Resûlü’nün izahı olmadan ulaşmak mümkün değildir.23

    “Biz sana Kitâb’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun” (Nahl, 16/64).24

    Hiç şüphesiz, Yüce Allah, bu âyetlerle kendisine Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisini verdiği peygamberini bu hususta yardımsız bırakmamış ve bu konuda Kur’ân dışı vahiylerle de O’nu beslemiştir. Nitekim şu âyet de bu hususa işâret etmektedir:

    “(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer.” (Kıyâmet,75/16-19).25

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın vaad ettiği bu beyânını, hem bazı âyetlerin ileride inecek bazı âyetlerle daha da açılacağı, hem de izâha muhtaç bazı âyetlerin yine kendisinin vahyi ve öğretmesi ile Resûlü tarafından açıklanacağı şeklinde değerlendirmek gerekir.

    Kur’ân, kendisine indirilen ve ilâhî vahyin kaynağı olan Yüce Allah ile irtibat hâlinde olan Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ı anlama ve açıklama hususunda en yetkili kişi olduğunda ve dolayısıyla mü’minlerin O’nun sözlü ve fiili açıklamalarına sarılmaları gerektiği hususunda bir şüphe yoktur.

    Hz. Peygamberin Kur’ân’ı açıklaması, mücmel olan bazı âyetleri tafsil, bazı umûmî hükümleri tahsis, anlaşılması güç bazı âyetleri açma, müphem olanı belirtme, bazı garip kelimeleri beyan etme, edebî inceliğe sâhip âyetlerin maksadını bildirme, varsa neshi işaret etme gibi şekillerde olmuştur.26 O, bu maksatla Medine Mescidi’ni bir okul hâline getirmiş, ashâbın her müşkülünü bıkmadan ve usanmadan çözmeye çalışmış ve söz ve hareketleri ile âdeta yaşayan bir Kur’ân olarak onlara örneklik etmiştir.27

    Yüce Allah, Hz. Peygamber’e izâha muhtaç Kur’ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O’na Kur’-ân’da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.

    5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:

    Hz. Peygamber, sadece Kur’ân’da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur’ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O’nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.

    Bu bakımdan O’nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:

    “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65).

    “Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 33/36).

    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itâat ettik” demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 24/51).

    “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün…” (Nisâ, 4/59).28

    Hz. Peygamber’in Kur’ân’da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.

    Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:

    İmrân b. el-Husayn’ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: “Kur’ân’da olandan başkasından bahsetmeyin” deyince, İmrân: “Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah’ın Kitabında gördün mü?” Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: “Bütün bunları Allah’ın

    Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır.” 29

    Hz. Peygamber’e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur’ân’da olmayan hususlarda O’na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

    6) Hz. Peygamber’e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır” (A’râf, 7/157).

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe, 9/29).

    Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir”;31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: “İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır.” 32

    Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34

    Yine, Kur’ân’da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.

    Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu yetkisini Yüce Allah’tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetki ve O’nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur’ân’daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber’in bu hükmü, “O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri’ yani kanun koyucu Allah’tır, Resûlü’ne de O’ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen “Şâri” sıfatı verilmiştir.

    Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibi-

    Bundan başka, Kur’ân’da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah’a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O’nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: “Bana itâat eden Allah’a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir.” 40

    7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:

    “Kim, Peygamber’ e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80).

    “… Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının…” (Haşr, 59/7).

    Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber’e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:

    “Deki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itâat edin!’ Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/31-32).

    Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah’a îman, O’nu sevme ve O’na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.

    “Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…” (Nisâ, 4/64).42

    Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah’ın O’na indirdiği Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur’ân’ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah’a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah’ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât’ın sözleridir. Nitekim, Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43

    Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e itâati emrettiği gibi, O’na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.

    8) Hz. Peygamber’e İsyan Etmeyi Yasaklayan Ayetler:

    “Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisâ, 4/14).

    “Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).

    “Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah’ın cezası çetin olur” (Enfal, 8/13).44

    Hz. Peygambere itâati emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O’na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O’na inanmanın tabiî bir sonucudur.

    Yüce Allah Kur’ân’da Hz. Peygamber’e kuru bir itâatin ve O’na karşı gelmemenin de ötesinde O’na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah’ın Resûlullah’a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    9) Hz. Peygamber’e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:

    “Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzâb, 33/6).45

    “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).

    “Ey îman edenler! Allah ve Resûlü’nün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurât, 49/1-2)46.

    Son olarak, Hz.Peygamber’e itâat eden ve O’nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:

    10) Hz. Peygamber’in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:

    “… Şâyet O’na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz…” (Nûr, 24/54).

    “… Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah’ın yoluna götürürsün” (Şûrâ, 42/52-53).

    “Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun” (Mu’minûn, 23/73).47

    Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah’ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur’ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O’nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur’ân’ın ve O’nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.

    NETİCE

    Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah’ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O’na inanmak sadece O’nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O’na itâat etmeyi de gerektirir.

    Yüce Allah O’nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O’nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.

    Ayrıca O’na indirilen vahiy sâdece Kur’ân’dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab’ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen “hikmet” de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O’nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan “zelle” tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O’nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O’nun sünnetinin sağlamlığını ve O’na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber’e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O’nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.

    Yine âyetlerde, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber’in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.

    Bundan başka, Kur’ân’da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e verilmiştir. Bu itibarla Kur’ân’da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber’in sünneti şer’î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber’in, O’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve O’nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.

    BU HERŞEYİ AÇIKLIYOR SANIRIM İŞİMİZE GÖRE AYET YORUMLAMAMALIYIZ ALİMLERE DANIŞILMALIDIR
    APAÇIKLIKTAN MAKSAT LEVHİ MAHFUZUN APAÇIK OLMASIDIR

    Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:

    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8

    Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:

    “Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10

    Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:

    “Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).

    Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.

    Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.

    Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:

    “O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19

    Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22

  57. Selam,

    Sn.Abdülhalık
    yazını okuduk da
    9.uncu bölümdeki Ahzab 56 nın çevirisi yanlış gibi geldi
    salat namaz değilmi kardeşim.
    bütün salatları namaz çeviripte
    burda neden tevella oldun. yok öyle doğru çevirelim
    Allah ve melekleri resule namaz kılar. ey iman edenler sizde ona teslimiyetle namaz kılın ve selam edin. 33:56 bu kadar

    Diyorsun ki hikmet sünnettir
    sen diyorsun Allah’ın demediğine dedi diyenler kimlerdir
    biliyormusun
    kurandan kaçmak için ne numaralar
    sana hikmetle ilgili pek çok ayet yazabilirim
    lakin şunlar yeterli gibi
    23.Rabbin kesin olarak şunları emretti. Ancak kendisine kulluk edin,ana babaya iyilik edin. onlardan biri veya ikisi birden senin yanında yaşlanırsa sakın onlara “öf” bile deme,onları azarlama. onlara güzel ve tatlı sözler söyle
    24.Onlara acıyarak tevazu kanadını indir ve “ey rabbim! onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sende onlara öyle merhamet et” de.
    25.Rabbiniz, içinizdekileri sizden daha iyi bilir. eğer iyi kimseler olursanız elbette Allah çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır.
    26.Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarını ver. malını israf ederek saçıp savurma.
    27.Çünkü malını saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. şeytan ise rabbine karşı çok nankördür.
    28.Şayet rabbinden umduğun rahmeti arayarak onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan o zamanda kendilerine yumuşak bir söz söyle.
    29.Elini boynuna bağlama,, onu büsbütünde açıp saçma. sonra kınanmış ve eli boş açıkta kalırsın.
    30.Gerçekten rabbin dilediği kimsenin rızkını genişletir ve daraltır. Allah kullarının hallerinden haberdardır, her şeyi görendir.
    31.Geçim korkusuyla evlatlarınızı öldürmeyin. onlara da sizede rızkı biz veririz. şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.
    32.Zinayada yaklaşmayın, şüphesizki o çok çirkin ve kötü bir yoldur.
    33.Allah’ın haram kıldığı bir cana, haklı bir sebep olmadıkça kıymayın. kimhkasızlığa uğrayarak öldürülürse biz onun velisine bir yetki verdik. o da öldürmede ileri gitmesin. çünkü o yardım olunmuştur.
    34.Rüşdüne erinceye kadar yetimin malınada yaklaşmayın. Meğer ki bunu en iyi şekilde çoğaltıp koruma maksadı olsun. birde ahdinizi yerine getirin. verilen sözde elbette sorumluluk vardır.
    35.Ölçtüğünüz zaman tam ölçün, doğru terazi ile tartın. bu daha hayırlıdır, sonuç itibarilede daha güzeldir.
    36.Hakkında bilgi sahibi olmadığın birşeyin ardına düşme. çünkü kulak, göz ve kalpten herbiri bundan sorumludur.
    37.Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boycada dağlara eremezsin.
    38.Kötü olan bütün bu yasaklar rabbin katında sevilmeyen şeylerdir.
    39.Bunlar sana rabbinin VAHYETTİĞİ HİKMETLERDİR. Allah ile beraber başka bir ilah edinme, sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cahim e atılırsın.

    hani resulun içtihadıydı.

    esenlikle..

  58. “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).

    BURADA BİR YANLIŞ YOK EĞER NAMAZ ANLAMINDA OLSA İDİ ALLAH(CC) VE MELEKLER HAŞA PEYGAMBERE SECDE ETMİŞ OLUR İNSANLARIDA BUNA TEŞVİK ETMİŞ OLURDU SALATN ÇEŞİTLİ ANLMLARI VARDIR BURADA PEYGAMBERE SALATU SELAMDAN BAHSEDER NİTEKİM AYETİN SONUNDA ONA İÇTENLİKLE SELAM EDİN BUYURUYOR YANİ BURADA ÇEVİRİ YANLIŞ GİBİ OLMAMIŞ

    HİKMETTEN MAKSAT RESULULLAHIN SÜNNETİDİR VAHİY ALLAHIN HİKMETİDİR AYETTE BİZ SANA VAHYİ VE HİKMETİ VERDİK BUNLAR AYRI AYRI ZİKREDİLMİŞ BULAR AYNI KAVRAMLAR OLSAYDI NİÇİN AYRI ZİKREDİLSİN???

  59. sn cemil batur ve sn abdülhalik

    ikinizinde dediği doğru verdiğiniz deliller KURAN dan
    yalnız kafama takılan şu Kuran içindeki ayetlerin kesinliğine değişmezliğine Allah’ın sözü olduklarına bi çok ayet yervermiştir. yani Kuran için hiçbir şüpheye düşemeyiz. fakat Hz. Muhammet’in Kuran dışındaki sözleri davranışları insanlar tarafından yorumlanmıştır, anlatılmıştır. bir virgül bile değişse anlam değişir. işte ben burda şüpheye düşerim. ellbette Hz. Peygamberimiz yaşadığı zamana ışık tutmuş o zaman insanları en doğru şekilde aydınlatmıştır. fakat hiç mi hata olmadı dersiniz onu ve hayatını bize anlatanlarda. örneğin emevi ve abbasi dönemlerinde müslümanlar üzerinde baskı kurmak için bazı uygulamalar ve sözler değiştirilmedi mi yani.

    benim asıl öğrenmek istediğim belki görmemişimdir. yada anlayamamışımdır. Kuran da Hz. Muhammet için yazılan hadislerin günümüze değişmeden geleceğini şüpheye yer bırakmadan açıklayan bi ayet var mı? Kuran’ın kesinliği gibi el değmeden ve değiştirilmeden ahiret gününe kadar saf kalacağını açıklayan bi ayet var mı??

    yoksa ??? o zaman soru işaretleri başlar. çünkü yazılarda geçen bazı hadisler gerçekten Kuranla ters düşmüyor mu? bir tanesi bile hatalı olsa hadislerin, onu yazan kişiye güven sarsılır. bence sorunumuz bu.

    birşey daha var kafamı meşgul eden: Kuran hemen yazılmış ezberlenmiş ve kitap haline getirilmiş Peygamberimiz zamanında. peki bu kadar değerli olan hadisler kaybolmasın çarpıtılmasın diye neden onlarda aynı zamanda yazılmamış. Hz Muhammet’in yanında sürekli biri varmıydı her hareketini tam anlamıyla yazsın çizsin. çoğu hadis kitabı 200 yıl sonrasına ait.

    hadisler insanlar tarafından yazılmıştır. ve doğruluğu tartışılır. Hz. Muhammet de yazdırmadığına göre onun kontrolünden geçmediğine göre, Kuran da hadislerin doğruluğunu ispatlayacak ayetler bulunmadığına göre kör gibi her hadisi kabul edemeyiz.

    bunda şüphe duymakta haksız mıyız? lütfen bana Allah’ın sözlerini kanıt göstererek açıklayınız.

  60. ÇİĞDEM HANIM;
    İLK ÖNCE SÜNNETİN NE OLDUĞUNU ÖĞRENELİM KURANDAN
    Kuran’ın Emrettiği Sünnet

    Kitaba başlamadan önce, “sünneti terketmiş İslam”tehlikesine cevap vermek gerekir.
    Öncelikle bilinmelidir ki, sünnet, Kuran’dan ayrı değildir. Sünnet; son ilahi kitap Kuran’ın -Kuran’ın ifadeleriyle- son peygamber, alemlere rahmet, büyük ahlak sahibi, müminlere pek düşkün, onların sıkıntıya düşmesi kendisine çok ağır gelen, onların ağır yüklerini üzerlerindeki taassup zincirlerini indiren Allah (c.c.) elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.) tarafından ortaya konmuş evrensel yorumudur.
    Bu yorum olmadan Kuran’ın anlaşılması ve hayata geçirilmesi mümkün olmaz. Örneğin, Kuran müminlere; diğer müminlere karşı şefkatli olmayı, güzel söz söylemeyi, tevazulu davranmayı emretmiştir. Kafirlere karşı ise, sert ve caydırıcı olmayı farz kılmıştır. Temizliği şart koşmuştur. Ancak bunların nasıl gerçekleştirileceği Kuran’da detaylandırılmaz. Nasıl şefkat gösterileceği ya da “sert ve caydırıcı”davranılacağı, bunların ölçüsü bildirilmemiştir. Peki mümin, bunların nasıl ve ne ölçüde uygulanacağını nereden öğrenecektir. Kuran şu hükmü verir:
    “Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.” (Ahzap Suresi, 21)
    Resulullah (s.a.v.), örnektir. Mümin, Resulullah’ın (s.a.v.) sünnetine bakar ve uygulamaları oradan öğrenir. Nitekim sünnete bakıldığında hemen görülür ki, Resulullah (s.a.v.) ümmetine her konuyu öğretmiş, onların izzet ve şerefine yaraşır davranışları göstermiştir. Bunda küçük işlerle meşguliyet gibi bir basitlik değil, en küçük ayrıntıyı bile ihmal etmeme derecesinde bir ciddiyet, sorumluluk ve hassasiyet yatmaktadır. Bu durum, Resulullah (s.a.v.)’ın ümmetine Kuran ile birlikte bir de “hikmet”i öğretmekte oluşunun bir sonucudur. Bir ayet, bu konuyu şöyle açıklar:

    “Andolsun ki Allah, mü’minlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Ali İmran Suresi, 164)
    Resulullah’a İtaat

    Resulullah’ın (s.a.v.) müminler için taşıdığı hayati önem, ona hitap eden ayetlerde şöyle vurgulanır:

    “Şüphesiz, biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ki Allah’a ve Resûlü’ne iman etmeniz, O’nu savunup-desteklemeniz, O’nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O’nu (Allah’ı) tesbih etmeniz için. Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir.” (Fetih Suresi, 8-10)Resulullah’a biat eden, Allah’a biat etmiştir. Bu ilahi kural, bir başka ayette şöyle açıklanır: “Kim Resulullah’a itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…”(Nisa Suresi, 80)

    Dikkat edilirse, ayette “Resulullah’a itaat”kavramı üzerinde durulmaktadır. İşte bu kavram, Resulullah’ın (s.a.v.) az önce değindiğimiz “örnek olma”vasfının yanında, ikinci bir vasfını, “hüküm koyucu”özelliğinden kaynaklanmaktadır. Kuran göstermektedir ki, Resulullah’ın (s.a.v.) emirlerine ve koyduğu kullara uymak, aynı Allah’ın (c.c.) kitabındaki ayetlere uymak gibi farzdır. Nitekim bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu yasaklama ve emretme yetkilerini şöyle açıklar:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)Bir diğer ayette ise şöyle denir:

    “… Resul size ne verirse artık onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun…” (Haşr Suresi, 7)
    Bu ayetler, peygamberin, Kuran’da haram kılınmış olan şeylerin dışında da bazı şeyleri ümmetine yasaklayabileceğini göstermektedir. Bu nedenledir ki, peygamberimiz bir hadisinde şöyle buyurur: “Sizi bir şeyden men ettiğim zaman ondan kesinlikle kaçının. Bir şey emrettiğimde ise, onu gücünüz yettiğince yerine getirin.”(Buhari, İ’tisam 2)
    Başka ayetlerde de peygamberin sözkonusu “hüküm koyucu”özelliği haber verilir. Müminlerin anlaşamadığı herhangi bir konu, Resulullah’a (s.a.v.) götürülecek ve o karar verecektir:

    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin; elçiye itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve elçisine döndürün. Şayet Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi, 59)
    Resulullah’ın (s.a.v.) sözkonusu hüküm verici özelliği o denli kesindir ki, buna itaat etmeyen, hem de kalbinde bir sıkıntı duymadan, seve seve itaat etmeyenler mümin sayılmazlar:

    “Hayır öyle değil; Rabbine andolsun, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem kılıp sonra senin verdiğin hükme, içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi, 65)
    Bir başka ayet, Resulullah’ın (s.a.v.) hükmünün kesinliğini şöyle vurgular:

    “Allah ve Resûlü, bir işe hükmettiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’min bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)Resulullah’ın (s.a.v.) bu “hüküm verici”vasfına karşı çıkmak, onun verdiği hükme karşı gelmek ise küfürdür ve cehennemle cezalandırılır:

    “Kim kendisine ‘dosdoğru yol’ apaçık belli olduktan sonra, elçiye muhalefet ederse ve mü’minlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü şeyde bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir yataktır o!…” (Nisa Suresi, 115)

    Peygamberin hüküm koyuculuğu ve örnek olma vasfı, Kuran’da bu denli muhkem bir biçimde açıklanmışken, Resulullah’ı (s.a.v.) sünnetinden yüz çevirmeyi savunmak, kuşkusuz Kuran’a aykırı bir düşüncedir. Muhammed Esed’in de veciz bir şekilde ifade ettiği gibi “her yaptığı işte ve her emrinde ona ittiba etmek, İslam’a ittiba etmenin kendisidir. Onun sünnetinden uzaklaşmak ise islam’ın hakikatinden uzaklaşmaktır.”(Muhammed Esed, el-İslam ala Mufterakit-Turuk, s. 110)Nitekim Ashab-ı kiram da öyle yapmış, her işlerinde Kuran’la birlikte Kuran’ın hayata geçmiş hali olan Resulullah’a (s.a.v.) uymuşlardır. Bir sahabeden şu söz aktarılır:
    Tirmizi, Menakıb 7/147
    “Biz hiç bir şey bilmezken Allah bize Muhammed’i (SAV) peygamber olarak gönderdi. Biz, Muhammed’i neyi, nasıl yaparken görmüşsek, onu öylece yaparız. ” (Nesai, Taksir 1

    Sünnet olmadan muradullah anlaşılabilecek

    olsaydı Kur’an Efendimiz (s.a.v)’e sadece “tebliğ”

    görevi verir, ayrıca “beyan/açıklama” görevi vermezdi.

    Temel ibadetlerin nasıl yapılacağına ilişkin

    olarak Kur’an’da herhangi bir detay verilmemiş olması,

    Kur’an’ın hayata intikalinde Efendimiz

    (s.a.v)’in tuttuğu merkezî rolün en açık ifadesidir.

    Fazlasöze hacet yoktur.

    2. Sünnetin/hadislerin tahrip edilmeye

    müsait bir alan olduğunu söylemek Müslümanların

    zihinlerinde veya tasavvurlarında ne gibi

    algılara yol açar ? Bu algıların yapacağı tahribatın

    boyutu ne olur ?

    Sünnet’in/hadislerin nakli meselesi üzerinde

    şüpheler oluşturarak Kur’an’ı “şahsî görüşlere açık”

    hale getirmek ahir zamanda müptela olduğumuz

    bir hastalık. “Hadislerin naklinde beşer unsuru yer

    almıştır” gerekçesiyle Sünnet/Hadis alanını “tekinsiz”

    ilan edenler, Kur’an’ın da aynı beşer unsuru vasıtasıyla

    nakledildiğini nedense hep görmezden

    gelir. Burada denebilir ki, “Kur’an ilahî koruma altındadır;

    ancak Sünnet/hadisler için böyle bir garanti

    yoktur.” Biz de buna karşılık deriz ki, Kur’an’ın

    ilahî garanti altında olması, mesela melekler vasıtasıyla

    korunması gibi bir durumu anlatmaz. Yüce

    Allah Kur’an’ı bu Ümmet eliyle korumuştur ve bu

    durum kıyamete kadar da böyle devam edecektir.

    Kur’an’ı koruyan Ümmet Sünnet’i niçin tahrif eder?!

    Bu noktada ikinci bir itiraz da, Kur’an’ın tevatüren

    nakledildiği, hadislerin büyük çoğunluğunun

    naklinde ise böyle bir durumun söz konusu olmadığı

    şeklinde ileri sürülebilir. Buna mukabelemiz de

    şöyle olacaktır: Yukarıda sözünü ettiğimiz temel

    ibadetlerle ilgili hadisler büyük ölçüde tevatür seviyesine

    ulaşmamış rivayetlerden oluşmaktadır. Bu

    şu demektir: Bu rivayetleri “güvenilmez” ilan ettiğiniz

    zaman İslam’ın temel ibadetlerini bile yerine getirmeniz

    imkânsızlaşır. Bu durumu, Din’in bireysel

    ve sosyal bütün boyutlarına teşmil edebilirsiniz.

    Kur’an-Sünnet İlişkisi

    Bu ilişkiyi şu şekilde başlıklar altında tasnif edebiliriz:

    1. Sünnet’in Kur’an’ı teyit edici özelliği.

    Kur’an bir konuda hüküm getirir, Sünnet de o hükmü halin icaplarına göre farklı şekillerde ifadeye koyar. Ancak burada Sünnet, Kur’an’ın getirdiği hükmü teyit etmekten başka bir fonksiyon icra etmez.

    Bunun örneği, “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. (Ancak) karşılıklı rızaya binaen yapılan ticaret olursa başka”[1] ayeti ile Efendimiz (s.a.v)’in şu hadisidir: “Bir müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan (başkasına) helal değildir.” Bu hadisin, mezkûr ayetin getirdiği hükmü farklı bir şekilde ifade ve bu şekilde teyit ettiği açıktır.

    2. Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği.

    Kur’an’da açıklanyama ihtiyaç gösteren ayetler bulunduğu açıktır. Bizzeat Kur’an bu noktayı şöyle ifade etmektedir: “Ey Resulüm! Cebrail sana vahiy getirdiği zaman) onu hemen ezberleyivermek için dilini kımıldatma. Doğrusu o vahyolunanı sana ezberletmek ve okutturmak bize aittir. Öyleyse biz onu Cebrail’e okuttuğumuzda sen onun okunuşunu takip et (dikkatle dinle). Sonra onu beyan etmek de bize aittir.”[2]

    Burada Allah Teala, Kur’an ayetleri zımnında ayrıca beyana ihtiyşaç gösterenler bulunduğunu ve o beyanın da yine vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e gösterileceğini ifade buyurmaktadır.

    Kur’an’ın beyan edilmesi gereken ayetler ihtiva ettiği gerçeği bir diğer ayette de şöyle zikredilmektedir: “Sana da Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.”[3]

    Bir önceki ayette Kur’an ayetlerini beyan etme işini bizzat Allah Teala tekeffül buyurmuşken, bu ayette beyan işinin Efendimiz (s.a.v)’e ait bir görev olduğu belirtilmektedir. Acaba burada bir tezat yok mudur?

    Bu soruya cevabımız “hayır”dır. Zira Efendimiz (s.a.v) aşağıda ayrıntılarıyla zikredeceğimiz gibi Kur’an’ı beyan ederken –haşa– kendiliğinden bir şey söylememekte, tam aksine, Kur’an’ı beyan sadedindeki Sünnet, vahiyle Efendimiz’e öğretilmektedir. Ancak bu vahiy kur’an dışı bir vahiydir.

    Bunun böyle olduğunu, yukarıda mealini zikrettiğimiz el-Kıyâme ayeti ortaya koymaktadır. Zira o ayete yakında baktığımızda şunu görüyoruz: Allah Teala, Kur’an ayetlerinin beyanının kendisine ait olduğunu ifade buyurmaktadır. Öyleyse Kur’an’ın beyana ihtiyaç gösteren her ayetinin ya başka bir ayet veya Kur’an dışı vahiy tarafından yerine getirilmiş olması gerekir. Birinci ihtimal tamamiyle geçersizdir. Zira Kur’an’ın beyana muhtaç her ayetinin yine bizzat Kur’an’ın başka bir ayeti tarafından beyan edildiğini göremiyoruz. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Öyleyse Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetlerin, Efendimiz (s.a.v)’e Kur’an dışı (gayri metluvv) bir vahiyle iletildiğini söylemek zorundayız. Aşağıda zikredeceğimiz örnekler de zaten bu noktayı ayan beyan ortaya koymaktadır.

    Sünnet’in Kur’an’ı beyan edici özelliği teknik olarak birkaç şekilde gerçekleşmektedir.

    A. Kur’an’ın “mücmel” nasslarını tefsir veya “müşkil” nasslarını beyan eden sünnet.

    Kur’an’da “Namazı kılın, zekâtı verin” buyurulduğu halde namazın nasıl, ne zaman, ne miktarda kılınacağı, zekâtın kim tarafından, hangi mallardan, ne miktarda ve kimlere verileceği hususları açıklanmamıştır. İşte bütün bu ve benzeri hususların beyanı Sünnet tarafından yapılmıştır.

    B. Kur’an’ın umum ifade eden ayetlerini tahsis eden sünnet.

    4/en-Nisâ; 23-4 ayetlerinde kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlar zikredilmiş ve sonunda da, “Bunların dışındakiler size helal kılındı” buyurulmuştur. Ancak Efendimiz, “Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamaz”[4] buyurmak suretiyle ayette geçen “bunlar dışındakiler” ifadesini tahsis etmiştir.

    C. Kur’an’ın mutlak ayetlerini takyit eden sünnet.

    Kur’an’da, “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin”[5] buyurulmuştur. Bu ayet “el kesme” işini mutlak bırakmış, hangi elin, neresinden kesileceğini veya iki elin mi, yoksa bir elin mi kesileceğini ayrıca belirtmemiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in uygulaması, sağ elin bilekten kesileceğini hükme bağlayarak bu ayettekı ıtlakı takyid etmiştir.

    3. Kur’an ayetini nesh eden sünnet.

    Bu husus ulema arasında ihtilaflıdır. Sünnet’in Kur’an’ı nesh edici özelliğinin bulunmadığını söyleyenler yanında, özellikle mütevatir sünnetin Kur’an ayetini nesh edebileceği görüşü Hanefîler tarafından benimsenmiş ve şöyle örneklendirilmiştir:

    Kur’an’da, “Birinize ölüm geldiği zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara münasip bir şekilde vasiyette bulunmak Allah’tan korkanlar üzerine bir borçtur”[6] buyurulmak suretiyle vasiyetin, mal bırakacak kimse için bir yükümlülük olduğu belirtilmiştir. Ancak Efendimiz (s.a.v), “Bilin ki Allah her hak sahibine hakkını vermiştir. Artık mlirasçı lehine vasiyet yoktur”[7]

    Keza Kur’an’da, “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman…”[8] buyurularak namaza kalkıldığı zaman abdest alınması emredilmiş ve abdestin nasıl alınacağı ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bir kısım ulema, bu ayetin zahirinin her namaza kalkıldığında abdest alınmasını gerektirdiği kanaatindedir. Ancak Sünnetbu hükmü nesh etmiş ve bir tek abdest ile birkaç namazın kılınabileceği hükme bağlanmıştır.

    4. Kur’an’da yer almayan birtakım konularda hüküm koyan sünnet.

    Kur’an-Sünnet ilişkisi bağlamında en fazla tartışılan nokta burasıdır. Bir yaklaşıma göre Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getirdiğini söylemek, Hz. Peygamber (s.a.v)’i –haşa– Allah Teala’ya ortak koşmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.v) Allah Teala’nın ortağı değil, elçisidir. Dolayısıyla Sünnet’e böyle bir yetki tanımak Hz. Peygamber (s.a.v)’e iftira olduğu gibi, aynı zamanda şirktir.

    Bu yaklaşımın ciddiye alınır yanı bulunmadığını birçok yönden ortaya koymak mümkündür. Her şeyden önce şunu belirtelim ki, Sünnet’in Kur’an’da bulunmayan müstakil hükümler getirebileceğini/getirdiğini söyleyenler, bunu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in –haşa– kendi arzusuna göre yaptığını söylememektedir. Bu türlü sünnetler de tıpkı Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan sünnetler maddesinde belirttiğimiz gibi gayri metluvv (Kur’an dışı) vahiyle sadır olmaktadır. Yani Kur’an ayetiyle bu türlü sünnetlerin kaynağı birdir.

    Kur’an’da Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da vahiy aldığını gösteren ayetlerin bulunduğu vakıası, bu söylediğimizi ispat eden en önemli delildir. Ezcümle Kur’an’da geçen “hikmet” kelimesinin Sünnet olduğunu birçok delil ortaya koymaktadır. İkinci olarak 66/et-Tahrim, 3 ayeti Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışı vahiy aldığını hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak açıklık ve kesinlikte haber vermektedir:

    “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip bir kısmından da vaz geçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, “Bunu sana kim bildirdi?” dedi. Peygamber, “Alîm ve Habîr olan Allah haber verdi” dedi.”

    Burada eşinin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisine verdiği sırrı başkasına açıkladığı belirtilmekte ve bunu da Allah Teala’nın Efendimiz (s.a.v)’e bildirdiği açıkça belirtilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v)’in o eşinin o sırrı başkasına söylediği hiçbir Kur’an ayetinde yer almamaktadır. Dolayısıyla bu haber Efendimiz (s.a.v)’e gayri metluvv bir vahiyle iletilmiştir demekten başka yol yoktur.

    Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğunu ortaya koyan bir diğer ayet de 8/el-Enfâl, 7 ayetidir: “Hatırlayın ki Allah size, iki taifeden birinin sizin olduğunu vahyediyorddu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz…”

    Burada geçen “iki taife”den biri, Ebû Süfyân idaresinde Şam’dan gelmekte olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehil komutasındaki Kureyş ordusudur. Ayetin konumuz açısından önem arz eden yeri, iki taifeden birinin Mü’minler’e daha önce vaat buyurulduğunu belirtmesidir. Oysa Kur’an’ın hiçbir ayetinde böyle bir vaat yer almamaktadır. Dolayısıyla söz konusu vaat, Kur’an dışı bir vahiyle Efendimiz (s.a.v)’e iletilmiş o da ashabına bildirmiştir.

    Öte yandan Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de (itaat edin). Eğer bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun çözümünü Allah’a ve Resulü’ne havale edin”[9] buyurulmuştur.

    Burada “itaat edin” emri Allah Teala için ayrı, Hz. Peygamber (s.a.v) için ayrı zikredilmiş, bir diğer ifadeyle ikinci husus ile ilk husus atıf harfi ile birbirinden ayrılmıştır. Lugat kaidesi, atıf harfi ile birbirinden ayrılan hususların birbirinden farklı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah’a itaat ile Resul’e itaat, birbirine karıştırılmaması gereken hususlardır. Allah Teala’ya itaat Kur’an’a itaat iken, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat Sünnet’e itaattir.[10]

    Netice

    Sünnet Kur’an’ın –haşa– rakibi değil, beyan ve tefsir edicisidir. Özellikle dinin tebliği ve Kur’an’ın beyan ve tefsiri sadedinde varit olmuş sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu vakıası göz önünde bulundurulduğunda bu tür sünnetler ile Kur’an ayetlerinin kaynağının aynı olduğu sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

    Kur’an’ın beyanı sadedinde varit olan ve hüküm bildiren sünnetlerin vahiy kaynaklı olduğu gerçeği kabul edilmeden sağlıklı bir Kur’an ve Sünnet tasavvuruna sahip olmak mümkün değildir. Sünnet’i sadece Kur’an’da yer alan hükümlerin tefsiri sahasıyla sınırlandırmak, her şeyden önce Kur’an’a aykırı bir tutumdur. Zira Sünnet’in fonksiyonunun bu şekilde sınırlandırılabileceğini Kur’an’a dayanarak isbat etmek mümkün olmadığı gibi, vakıa da bunun tersini göstermektedir.

    Vahiyden aldığı bu yetkiye istinadendir ki Sünnet, haram-helal konusunda olduğu gibi ibadetler ve muamelat sahasında da hüküm koyma mevkiindedir. Yukarıda zikrettiğimiz (kadının, halası, teyzesi, erkek ve kız kardeşinin kızı üzerine nikâhlanamayacağını belirten) hadis dışında, mesela ehlî eşek etlerinin yenmesini yasaklayan hadis de aynı özelliktedir. Usul kitaplarında daha fazla örnek görülebilir.

    Kur’an’ın hangi hususları yer vermesi gerektiğini ve neleri ihtiva etmemesi icap ettiğini belirlemek bizlerin yetkisinde değildir. Kur’an’da yer alan nice hükümler vardır ki, Sünnet tarafından ortaya konanlardan daha az önemli olduğu kesindir.

    Mesela yukarıda değindiğimiz abdest ayeti böyledir. Bu el-Mâide ayetinde abdestin nasıl alınacağı neredeyse bütün detayları zikredilerek belirtilmişken, namazın nasıl kılınacağı konusunda hiçbir izah yer almamaktadır. Oysa abdest, namaz için teşri kılınan bir vasıtadır ve kendisi müstakil bir ibadet değildir. Böyle olduğu halde namaz hakkında Kur’an’da niçin izahat verilmediği sorusunun cevabı, Sünnet’in vahiy kaynaklı olduğu kabul edilmeden verilemez. Bu tarz pek çok mesele zikredilebilir.

    Meselenin bir de şöyle bir boyutu var: Sünnet’in Kur’an’da yer almayan hükümler getiremeyeceğini söyleyenler, çoğunlukla Kur’an’ın ihtiva etmediği hükümler ve durumlar hakkında içtihad yapılmasını hararetle savunanlardır. Hatta bunlar içinde Kur’an’da yer alan hükümlerin dahi bağlayıcı olmadığını söyleyenler vardır. Bu durumda hayatın idamesi için yeni içtihadlar yapılması zarureti doğmaktadır.

    Ancak bu durum şöyle bir netice doğurmaktadır: Sünnet vahiy kaynaklı olduğu halde Kur’an’da bulunmayan hükümler getiremez; ama bizler içtihad ederek Kur’an’da bulunmayan konularda (hatta “tarihselcilere göre: Kur’an’ın yer verdiği teşrii hükümler sahasında bile) içtihad ederek hüküm koyabiliriz, koymalıyız.

    Sonuçta Sünnet’ten esirgenen bir teşri yetkisi, kendisini içtihad aynasında gören herkese tanınmış olmaktadır. Bu da ayrı bir garabet olarak önümüzde durmaktadır.

    [1] 4/en-Nisâ, 29.

    [2] 75/Kıyâme, 16-9.

    [3] 16/en-Nahl, 46.

    [4] el-Buhârî, “Nikâh”, 27; Müslim, “Nikâh”, 37.

    [5] 5/el-Mâide, 38.

    [6] 2/el-Bakara, 180.

    [7] el-Buhârî, “Vesâyâ”, 6; Ebû Dâvud, , “Vesâyâ”, 6; İbn Mâce, , “Vesâyâ”, 32.

    [8] 5/el-Mâide, 6.

    [9] 4/en-Nisâ, 59.

    [10] Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için bkz. Abdülganî Abdülhâlık, Hücciyyetu’s-Sünne

    UN:F [1.7.7_1013]

    ÇİĞDEM HANIMPEYGAMBERLERİN ÖZELLİKLERİNDEN OLAN SIDK VE DOĞRULUK ONLARIN YALAN SÖYLEMEDİĞİNE ALAMETTİR
    BİZ ŞUAN DİNİ GEREKTİĞİ GİBİ YAŞAMIYORUZ GÜNAH İŞLİYORUZ FAKAT ASHAP BÖYLE DEĞİLDİ ÇOK DİKKAT EDER VE YALAN GİBİ BÜYÜK GÜNAHLARDAN ŞİDDETLE KAÇINIRLARDI HATTA YAPMAZLARDI PEYGAMBERİMİZ BANA YALAN İSNAT EDEN CEHENNEMDEKİ YERİNİ HAZIRLASIN BUYURUYOR ONLAR GERÇEKTEN ALLAHTAN KORKAN İNSANLARDI ASHABIN FAZİLETİ BELLİDİR
    ASHAP DIŞINDA MÜNAFIKLAR HADİS UYDURMUŞLAR FAKAT GÜNÜMÜZDE UYDURMA HADİSLERİ BİLDİREN MÜÇTEHİT ALİMLER VARDIR MÜÇTEHİT NE DEMEKTİR DİYE SORACAK OLURSANIZ SÜNNETİ ŞERİATA GÖRE YORUMLAYAN İNSANLARDIR
    Müçtehit; Kur’an’ın sırlarını hakkıyla bilen, içtihat yapabilen, İslâmî ilimlerin bütün hükümlerinde otorite olan her fıkıh bilginidir. Bu zâtlar âyet ve hadislerin sırlarını bilme yeteneğine sahip seçkin insanlardır. Aklî ve naklî ilimlerin derinliklerine dalmış, keşfettikleri çeşitli cevherleri Müslümanların istifadesine sunmuşlardır.

    Müçtehitlik, yüksek ve seçkin bir makamdır. Kişi o makama iddia ile değil; ilimde derinlik kazanma yanında Cenâb-ı Hakk’ın ikram ve ihsanı ile çıkabilir. O sahada onlarla yarışmak her kişinin kârı değildir. Dikkatle bakılırsa enbiyaya vâris olmanın en şanlı ve en muhteşem bir örneği, onlarda görülebilir. Büyük müçtehitlerin her biri hidayet nuruna mazhardır. İlâhî hükümlerdeki maksatları idrak etmek onları uygulama sahasına koymak, onların görevidir.

    Sahabeden sonra şartlar değişmeye başladı. Muamelatta, ticarette, sanatta, ziraatta yeni gelişmeler meydana geldi ve yeni problemler ortaya çıktı. Örf ve adetlerde değişmeler oldu. Elbetteki, bu ihtiyaçlara lakayt kalınamazdı. İşte bu devrede her bir müçtehit, kendisine düşen görevin ağırlığını takdir ederek pek büyük bir gayret ve dikkatle içtihatta bulundu. Bütün yetenek ve gayretlerini sarf ederek fıkıh ilminin kural ve kanunlarını tespit ettiler. İşte bu zâtlar sayesinde içtihat ilmi kemal noktasına erişti.

    Müçtehidde Bulunması Gereken Şartlar Şunlardır:

    1-) Arapça’nın kurallarını bütün incelikleriyle bilmelidir.

    2-) Kur’an’a ait ilimleri tam anlamıyla bilmelidir.

    3-) Müçtehidin, din bilginlerinin ortak kararına aykırı hareket etmemek için hakkında kesin karar verilmiş olan bütün hükümleri bilmesi lâzımdır. Bunu bilmesi içinde tâ ashaptan itibaren bütün İslâm bilginlerinin nerelerde ayrılıp, hangi konularda birleşmiş olduklarını araştırmış olması gerekir.

    4-) Müçtehit, kıyasın vecihlerini bilmelidir. Zira, içtihadın ruhu kıyastır. Bu sebeple bir müçtehit, fıkıh metodolojisinin kıyas bölümündeki bütün rükünleri, çeşitleri, hükümleri, şartları ayrıntılarıyla bilmelidir.

    5-) Müçtehit örf ve adetleri de bilmelidir.

    6-) Müçtehit olan zâtın, dinî hükümlerle ilgili olan hadisleri ezberleyip onların doğruluk derecesini, rivayet edenleri; mütevâtir mi, meşhur mu, ahad mi, mensuh mu olduğunu bilip ihata etmesi şarttır. Yine bu hadisleri rivayet eden zâtların cerh ve ta’dil açısından ahvallerine de vâkıf olmalıdır.

    7-) Fıkıh metodolojisinde zikredilen esaslar, kaideler ve şartlar müçtehitte kabiliyet haline gelmelidir.

    Sadece bu şartların gerçekleşmesi de değildir. İçtihat için doğuştan bir yetenek, dehâ derecesinde bir zekâ ve kabiliyette şarttır. Abdulkerim Zeydan, Usûl-ü Fıkıh adlı eserinde, bu hususu şöyle açıklıyor:

    “Müçtehit latif bir idrake, fıkıh ilmine kavrayışlı bir akla, safi bir zihne, seçkin bir ferasete, güzel bir anlayışa, harika bir zekaya sahip olmalıdır. Bunlara sahip olamayan bir kimse içtihat kaidelerini bilse bile müçtehit olamaz.” Bundan sonra da şöyle bir misal verir: ” Bir insan edebiyat ve şiirde ne kadar bilgisi olursa olsun, doğuştan gelen yeteneği yoksa şair olamaz.”

    Yine bu konuda, İmâm-ı Mâlik Hazretleri de şöyle buyurmuştur: “İlim, kesret-i rivayetle değildir; belki o bir nurdurki, Allah-u Teâla onu kalbe koyar da onunla hak ile batıl bir birinden ayırt edilir.”

    Evet, içtihat için ilahî bir hediye de şarttır. Yani çalışarak kazanılan şartlar içtihadın cesedi ise, Allah tarafından verilenler de içtihadın ruhu hükmündedir. Takva ve salih amelde yeterince hassas olmayan bir insan ilimde ne kadar ileri olursa olsun onun içtihadına itibar edilmez.

    Bir kimsede yukarıdaki şartlardan birisi veya bir kısmı bulunmazsa, o kimseye terim anlamıyla müçtehit denilmez. Kendi kendine iddia etmekle sultan olunmaz. Zira, delil istenilir.

    İlim ve irfan sadece insanın şahsi gayretine ve çalışmasına ait olsa elbetteki pek eksik kalır. Çünkü, insanın fikri de, aklı da sınırlıdır. Binaenaleyh, bunlarla her şeyin, her hakikatin mahiyetini, esasını ihata etmek mümkün değildir. İlim ve marifetin gelişmesi için İlahî ilham da lâzımdır. Ancak o zaman basiret nuru parlar, birçok sırlar ve hakikatler o nur ile keşfedilebilir. Evet, ilham ve ilâhî yardıma mazhar olan bir insan hakikatlerin keşfine muktedir olabilir.

    İçtihat için pek büyük bir kabiliyet ve pek geniş malûmat yanında pek büyük bir takva, salahat ve yüksek bir ahlâk da gerekir. Hafızalarını bütün Kur’an ile ve yüz binlerce hâdis-i şerifle süslemiş nice büyük zâtlar bile içtihada cesaret edememiş, içtihat iddiasında bulunmamışlardır. Çünkü bu yetkiye sahip olmayanların içtihat yapmaları, sorumluluğu gerektirir. Binaenaleyh içtihada kabiliyeti olmayanların bir müçtehidi taklit etmekten başka çıkış yolları yoktur. Aksi halde, dinin kutsi hükümlerini korumak ve devam ettirmek mümkün olmaz.

    Ehl-i sünnet dairesinde olan müçtehitlerimizin hepsinin, kâmil bir hidâyet ve doğru bir yol üzerinde olduklarına itikat etmek, Müslümanlar üzerine bir vecibedir. Çünkü, başta Peygamber Efendimizin (asm.) ve sahabe-i kiramın en güzide, en salahiyetli vârisleri bu büyük müçtehitlerdir. Bunların, evliyanın da sertacı olduklarında ümmetin ortak görüşü söz konusudur. Allah, dine ait hükümleri yerleştirmek ve şeriatın hikmetlerini Kur’an-ı Kerim ve Sünnetten çıkarma hususunda bu zâtlara özel bir ihsanda bulunmuştur.

    Hakikaten onlar şeriat ve hakikatin kendilerinde ortaya çıktığı derin bilgi sahibi asfiyaların en büyüklerindendir. Şu halde onlardan herhangi birini hafife almak, tezyif etmek veya onlarla eşitlik dava etmek en azından haddini bilmezliktir.

    “Sebep olan yapan gibidir,” kaidesince onlar kıyamete kadar gelecek bütün Müminlerin yaptıkları ibadetlerden hissedardırlar. Küllî fazilet ve ilim noktasında onların topuğuna dahi yetişilemez.

    Bu meselede, Bediüzzaman Hazretleri, “Başta müçtehi-din-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatların şahları, aktabları mı efdaldir?” sorusuna şöyle cevap vermiştir:

    “Umum Müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şafiî, Ahmed ibn-i Hanbel; şahların, aktabların fevkındedirler. Fakat, hususî faziletlerde Şah-ı Geylanî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır.”
    Müçtehitlerden bazıları Sahabe-i Kiram Hazretlerini gördüler, onlarla sohbette bulundular ve onlardan ilim ve edep tahsil ettiler. Şer’i ahkâma ait kaide ve kanunları Kur’an ve hadislerden çıkardılar. Bu hükümleri çıkarma konsunda azamî derecede dikkat gösterdiler. Akıl ve nakle dayanan dini konuları içeren kitaplar yazdılar. İşte onların bu fedakârâne çalışmaları ile fıkıh ilmi tam bir istikrar ve istikamet kazandı.

    Müctehidler Örnek İnsanlardır

    Müçtehitler, meslek ve meşreplerinde ciddiyete, hal ve hareketlerinde de rıfk ve mülayemete son derece dikkat ederlerdi. Onlar, “Kalplerin sevgilisi, akılların öğreticisi, ruhların sevgilisi olmuştur.” olmuşlardı. Mugalatadan, aldatmaktan, şöhretten, riya ve tasannudan şiddetle nefret ederlerdi. Hakikati araştırma ve ona ulaşmada son derece gayretliydiler.

    Müçtehitler ilim ve marifette birer umman oldukları gibi güzel ahlakta da örnek şahsiyetlerdi. Mübarek yüzlerinde muhabbetle karışık bir vakar parlardı. Allah-u Teâla Hazretleri ilmi, hikmeti, iffeti, şecaati, sehaveti onlarda toplamıştı.

    Dinin ulviyeti kalplerinde yer tutmuştu. Ruhları güzel seciye ve faziletler ile doluydu. İstikamet ve adalet onlarda yaratılıştan gelen yetenek halindeydi. Hak yolunda hiçbir kuvvet onları adaletten men edemezdi.

    Onlar, fıtraten temiz, kuvve-i kudsîyeye sahip birer insan-ı kâmildiler. Kalbleri nefsani hastalıklardan uzaktı. Onlar, hakkı izhar ve tebliğde aldatmak ve hileden son derece uzaktılar, zâten kâmil bir akıl; insanı cahilane cesaretlerden men eder.

    Onlar, hak ve hakikatin aşığı idiler. Hakikat kimin ağzından çıkarsa çıksın, onu kabulde ve teslimde asla tereddüt göstermezlerdi. Benlikten, gururdan, kibirden son derece nefret ederlerdi. Nitekim İmâm-ı Şafiî, “Hakikatin münazara ettiğim kimselerin elinden çıkmasından memnun olurum.” buyurmuştur.

    Onlar, hakkın tecellisine o derece sarsılmaz bir aşk ve muhabbetle bağlı idiler ki, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmezlerdi. İcabında canlarını bile esirgemezlerdi. Bir takım zâlim melikler ve müstebit sultanlar bu fukaha-i izam hazretlerine her türlü eza ve cefâyı tatbik ettiler, İslâmiyetin nurani sayfalarını akıllara durgunluk veren karanlıklara çevirdiler, vicdanları ebediyyen sızlattılar. Meşru olmayan arzu ve zevklerini yerine getirmek, mevki ve makamlarını muhafaza etmek için o imamları kendi siyasetlerine alet etmeye çalıştılar, fakat buna muvaffak olamadılar. Bütün bu eza ve cefaya rağmen o büyük zâtlar hak davalarında sebat edip, hakikatten zerre kadar taviz vermediler. Son nefeslerine kadar hak gördükleri mesleklerinden ayrılmadılar.

    İmam-ı Azam, Ahmed bin Hanbel gibi büyük müçtehitler en zâlim sultanlara karşı hakikati söylemekten çekinmemişlerdir. İmâm-ı Azam kendisine teklif edilen rütbe ve payeleri reddederek hapishaneye girmeyi, hatta mazlum olarak ölmeyi tercih etti. İmâm-ı Ahmed de hapishanede zulüm ve işkencelere maruz kaldığı halde hakikatleri söylemekten çekinmedi.

    Müçtehitler, hakkı ihya, batılı iptal yolunda hatır ve gönül tanımazlardı. Öyleki, haksız taraf babaları ve çocukları dahi olsa hiç tereddütsüz aleyhlerine hüküm verirlerdi. Yegane maksatları Allah rızasını tahsil etmekti. Allah korkusu kalplerinde o kadar yer tutmuştu ki göz yaşları bazılarının yanaklarında izler bırakmıştı.

    Onlar vüs’at-ı ihataya mâliktiler; gördükleri, işittikleri, okudukları şeyleri zihinlerinde, hafızalarında muhafaza ederlerdi. Bu nimeti Hak Teâla Hazretleri onların fıtratlarına bahsetmişti.

    Hafızaları çok vüsatli birer malûmat hazinesiydi. Ayaklı kütüphane tabiri gerçekten bu gibi zâtların unvanıdır denilse yeridir. Meselâ; İmâm-ı Mâlik, bir milyon hadis-i şerifi hıfzetmişti.

    Bununla beraber, nice hadis alimi vardır ki, binlerce, yüz binlerce hadis ezberledikleri halde, o hadislerin ihtiva ettikleri şer’î hükümleri çıkarmaya muktedir olamamışlardır.

    Nitekim, bir gün hadis üstadı İmâm-ı A’meş, fıkıh imamlarından İmâm-ı Ebu Yusuf tan bir meselenin hükmünü sorar. İmâm-ı Yusuf cevap verince, İmâm-ı A’meş; “Bu hükmü nereden istihraç ettin?” diye sorar. Ebu Yusuf da; “Senin bana rivayet ettiğin hadisten.”, der ve hadisi okur. Bunun üzerine İmam-ı A’meş: “Ben bu hadisi, sen daha dünyaya gelmeden ezberlemiş olduğum halde bu güne kadar manasını böyle anlamamıştım.” diyerek İmâm-ı Ebu Yusuf un fıkıh ilmindeki derecesini takdir eder.

    Müçtehitlerin bir kısmı tabiîn, diğer kısmı da tebe-i tabiîn devrinde yetişmişlerdir.

    Bu devirler ilim ve marifet için en güzel bir zemindir; ilim ve irfanın baharıdır. O zamanda hikmet ve marifet tohumları, az bir zamanda neşv ü nema bularak marifet çiçekleri açardı. Meselâ; Süfyan b. Uyeyne dört yaşında hafız olmuştu .

    Müçtehidîn-i İzam Efendilerimiz ilim ve irfanlarını sahabelerden aldılar ve onların malûmatına kemaliyle vâris oldular. Sahabelerin bütün ahvallerini, faziletlerini, biyografilerini bilirlerdi. Herhangi bir hâdisenin zuhurunda evvela Kitap ve Sünnete sonra sahabe-i kiramın içtihatlarına müracaat ederlerdi. Bunlarda açık bir hüküm bulamadıkları meselelerde kendi rey ve içtihatları ile amel ederlerdi.

    Onların mertebeleri, istidatları, ilim ve irfanları gayet yüksekti. Bunlar asr-ı saadete daha yakın olduklarından bizzat o asrın feyzine vâris olmuşlardı. Bir kısmı, Sahabe-i Kiram efendilerimizi bizzat görüp onlardan İslâmî ilimleri tahsil etmişler, içtihada ait prensipleri onlardan ders almışlardı. Bu ise, ulvi bir makam ve şereftir.

    Müçtehitler, Sahabe-i Kiram gibi Kur’an âyetlerinin bütün meziyet ve sırlarını anlamışlardı. Ashab-ı Kiramın ittifak ettikleri meseleleri aynen kabul ederlerdi. Üzerinde ortak görüş olan meselelerde içtihada teşebbüs etmezlerdi. Müçtehitler Sahabe-i Kiram Hazretlerine hayırlı evlat oldular. Dine ait meseleleri araştırma ve incelemede ümmete dayanak noktası olup zorluklarını hallettiler. Asıl ve ayrıntıya ait fıkhî meseleleri bir araya toplayıp kitap haline getirerek, ümmete kıyamete kadar istifade edecekleri engin ve zengin bir hazine bıraktılar.

    İçtihatta kemal mertebesine nail olmak şerefi ancak dört büyük imama nasip olmuştur. Kuran ve sünnetin sırlarına hakkıyla vâkıf olan bu zâtlar, ruhlarını güzel ahlâk, salih amel ile süslemişlerdir. Bu zâtların her biri birer irfan harikasıdırlar. Müslümanların açmazlarını halletme hususunda birbirlerini tamamlamışlardır.

    Peygamber Efendimize (asm.) kemal derecede vâris olan bu zâtlar, akılları hayrette bırakan hizmetleri ile vicdan-ı umumînin takdir ve hürmetlerine mazhar olmuşlardır.

    Müçtehidîn-i Kiram Hazretlerinin bu ümmete pek büyük, pek faydalı hizmetler yaptıkları inkâr edilemez. Tarihin sayfaları mütalaa edilirse bu hizmetlerin nice örnekleriyle karşılaşılır.

  61. HADİSLER ASHAP TARAFINDAN YAZILMIŞTIR
    RESULULLAH’IN FAZİLET VE MENKIBELERİ

    4316 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “İnsanlar (Kıyamet günü) diriltilecekleri zaman yerden ilk çıkacak olan benim. Onlar (huzur-u ilahiye) geldiklerinde (onlar adına) hatipleri ben olacağım. (Allah’ın rahmetinden) ümidlerini kestiklerinde (rahmet ve mağfireti) onlara ben müjdeliyeceğim. O gün Livâu’l-hamd (şükür sancağı) benim elimde olacak. Ademoğlunun Allah’a en kerim olanı da benim. Bunda fahr yok!”
    Tirmizi, Menakıb 2, (3614).

    4317 – Ubey İbnu Ka’b radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Kıyamet günü geldi mi, ben peygamberlerin imamı, hatibi ve (onlar arasında) şefaat (etmeye yetki) sahibi olacağım. Bunda övünme yok.”
    Tirmizi, Menakıb 3, (3617).

    4318 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Bana beş şey verilmiştir ki, bunlar benden önceki peygamberlerden hiçbirine verilmemiştir.
    – Her peygamber sadece kendi kavmine gönderilmiştir. Ben ise kırmızılara (Acemlere) ve siyahlara (Araplara) da gönderildim.
    – Bana ganimetler helal kılındı. Halbuki benden öncekilerden kimseye helal değildi.
    – Yer bana tahâr, pâk ve mescid kılındı. Her kim namaz vaktine girerse, nerede olursa olsun namazını kılar.
    – Ben, bir aylık mesafede olan duşmanımın içine düşen bir korku ile yardıma mazhar oldum.
    – Bana şefaat (etme yetkisi) verildi.”
    Buhari, Teyemmüm 3, Salat 56, humus 8; Müslim, Mesacid 3, (521); Nesai, Gusl 26, (1, 210-211).

    Nesai bir rivayette şu ziyadeyi kaydetmiştir:
    “Ben, cevâmi’u’l-kelim (veciz sözlerle de gönderildim).”

    4319 – Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “İnsanlara karşı üç şeyle faziletli (üstün) kılındık:
    – Saflarımız meleklerin safları düzeninde kılındı.
    – Arzın tamamı bize mescid kılındı.
    – Toprak bize, su bulamadığımız zaman, tahûr (temiz ve temizleyici) kılındı.”
    Müslim, Mesâcid 4, (522).

    4320 – Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Her peygambere mutlaka insanların inanmakta olageldikleri şeyler cinsinden bir mucize verilmiştir. ama bana verilen (mucize) ise vahiydir ve bunu bana Allah vahyetmiştir. Bu sebeple Kıyamet günü, diğer peygamberlere nazaran etbâı en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid ediyorum.”
    Buhari, Fezâilu’l-Kur’ân 1, İ’tisam 1; Müslim, İman 239, (152).

    4321 – Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ademoğlu nesillerinin en temizinden süzüle süzüle gelerek içinde bulunduğum nesilde ortaya çıktım.”
    Buhari, Menakıb 23.

    4322 – Yine Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Benimle benden önceki diğer peygamberlerin misali, şu adamın misali gibidir: Adam mükemmel ve güzel bir ev yapmıştır, sadece köşelerinin birinde bir kerpiç yeri boş kalmıştır. Halk evi hayran hayran dolaşmaya başlar ve (o eksikliği görüp): “Bu eksik kerpiç konulmayacak mı?” der. İşte ben bu kerpiçim, ben peygamberlerin sonuncusuyum.”
    Buhari, Menakıb 18; Müslim, Fedail 21, (2286).

    4323 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ben kıyamet günü cennetin kapısına gelip açılmasını isterim. Hâzin (kapıcı melek): “Sen kimsin?” diye seslenir. Ben:
    “Muhammed’im!” derim. Bunun üzerine:
    “Sana açıyorum. Senden önce kimseye açmamakla emrolundum!” diyecek!”
    Müslim, İman 333, (197).

    4324 – İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) yatsı namazını kıldı. Sonra namazdan çıkınca elimden tuttu. Bathâ-i Mekke’ye kadar gidip orada beni oturttu. (Yere dairevi) bir hat çizip:
    “Hattından dışarı çıkma! Sana bazı kimseler gelecek, sakın onlara bir şey söyleme. Zira onlar seninle konuşacak değiller!” buyurdu. Sonra dilediği yere çekip gitti. Ben çizgimin içinde otururken bana bir grup insan geldi. Esmer rankleriyle sanki Hindûlara benziyorlardı. (Pek uzun olan) saçları, vücutlarını öylesine örtmüştü ki, ne bir avret yerlerini ne de bir elbiselerini görüyordum. Bana kadar geldiler, ancak çizgiyi geçmediler. Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm(ın gittiği yere) yürüdüler.
    Gecenin sonuna doğru Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, ben otururken yanıma geldi ve çizgiden içeri girdi. Dizime dayanıp yattı. Yatınca (ağzından) soludu. Ben oturuyordum. O da dizime dayanmış vaziyette böyle duruyorduk. Derken, üzerinde beyaz elbiseler olan bir grup adam geldi. Güzelliklerinin derecesini Allah bilebilir. Bana kadar yaklaştılar. Bir kısmı Aleyhissalatu vesselam’ın baş tarafına, bir kısmı da ayakları tarafına oturdular. Sonra aralarında konuşarak:
    “Biz şimdiye kadar bu peygambere verilen gibisinin, bir başkasına verildiğini hiç görmedik. Bunun gözleri kapalı, kalbi uyanık. Ona bir misal verin!” (dediler ve şu temsili anlattılar):
    “Bir efendi köşk yaptırmış, sonra bir ziyafet verip sofra kurmuş, insanları yiyip içmeye çağırmıştır. İcabet edenler gelip yemeğinden yiyip, suyundan içmiştir. İcabet etmeyenleri de cezalandırmıştır” dediler ve kalktılar. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm da kendine geldi ve:
    “Şunların ne dediklerini işittim. Onların kim olduklarını biliyor musun?” dedi. ben: “Allah ve Resûlü bilir!” dedim.
    “Onlar meleklerdi!” buyurdu ve ilave etti:
    “Onların getirdikleri temsilin manasını anladın mı?”
    “Allah ve Resûlü bilir!” dedim. Aleyhissalatu vesselam açıkladı:
    “Rahmen (olan Rabbimiz) cenneti kurdu. Kullarını ona davet etti. Kim davete icabet ederse cennete girer, kim de icabet etmezse onu cezalandırır.”
    Tirmizi, Emsal 1, (2865).

    4325 – Abdullah İbnu Hişam radıyallahu anh anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile beraberdik. O sırada, Aleyhissalatu vesselam, Ömer radıyallahu anh’ın elinden tutmuştu. Hz. Ömer:
    “Ey Allah’ın Resûlü! Sen bana, nefsim hariç herşeyden daha sevgilisin!” dedi. Resûlullah hemen şu cevabı verdi:
    “Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça (imanın eksiktir)!”
    Hz. Ömer radıyallahu anh:
    “Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!” dedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam:
    “İşte şimdi (kâmil imâna erdin) ey Ömer!” buyurdular.”
    Buhari, Fedailu’l-Ashab 6, İsti’zân 27, Eyman 3.

    4326 – Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Muhammed’in nefsi yed-i kudretinde bulunan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, sizden birine, beni görmeyeceği bir gün gelecek ki, o gün beni beraberlerinde görmek, ona ehlinden ve malından daha makbul olacak.”
    Resûlullah’ın bu sözünü, Ashab, kendilerine ölümünü haber veriyor diye yorumladılar. Bunun üzerine, ölümüyle kendisini kaybedince getirmiş olduğu bereketleri müşahede ettikleri müddetçe duyacakları, Aleyhissalatu vesselam’a kavuşma temennisini kasdettiğini bildirdi.”
    Müslim, Fezail 142, (2364).

    4327 – Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh hazretleri anlatıyor: “Ey Allah’ın Resûlü! dendi. Sana peygamberlik ne zaman vacib oldu?
    Şöyle cevap verdi:
    “Hz. Adem ruhla cesed arasında iken!”
    Tirmizi, Menakıb 1, (3613).

    4328 – İbnu Mes’ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Sizden hiç kimse yoktur ki ona, biri şeytandan diğeri melekten olmak üzere yanından ayrılmayan “karîn” tevkil edilmemiş olsun!”
    “Size de mi ey Allah’ın Resûlü!” denildi.
    “Bana da!” buyurdular. Ancak, Allah ona karşı bana yardım etti de o müslüman oldu. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor!”
    Müslim, Münafıkûn 69, (2814).

    4329 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Bana bir mü’min selam verdi mi, kendisine mukabele etmem için Allah ruhumu bedenime iade eder. Ben de mutlaka selama mukabele ederim.”
    Ebu Davud, Menasik 100, (2041).
    4330 – yine Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın Medine’ye girdiği gün, şehirdeki her şeyi aydınlık bürüdü, vefat ettiği günde ise her şey karardı. Defin işinden çıktığımız zaman hepimiz kalplerimizi (vahyin inkıtâı sebebiyle) üzüntülü bulduk.”
    Tirmizi, Menakıb 3, (3622).

    4331 – İbnu Amr İbni’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (Hz. İbrahim’in duası olan): “Ey Rabbim şüphesiz ki o putlar insanlardan pek çoğunu saptırmıştır. Kim bana uyarsa muhakkak ki o bendendir. Kim de emirlerime karşı gelirse, şüphesiz ki sen çok bağışlayıcı, çok merhamet edicisin” (İbrahim 36) mealindeki ayeti ile, Hz. İsa’nın duası olan: “Eğer onlara azab edersen onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, elbette sen dilediğini yapmaya kadirsin ve sen herşeyi hikmetle yaparsın” (Maide 113) mealindeki ayeti tilavet buyurdu ve ellerini kaldırdı, şöyle yalvardı: “Allahım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” ve ağladı. Allah Teâla Hazretleri:
    “Ey Cibril, Muhammed’e git! dedi. -Rabbin bildiği halde- niye ağladığını sor!” diye emretti. Cebrail aleyhisselam, O’na gelip niye ağladığını sordu. (Rabb Teâla’ya dönüp Muhammed’in) ne söylediğini -O çok iyi bildiği halde- haber verdi. Bunun üzerine Allah Teâla Hazretleri:
    “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve ona söyle ki: “Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz, asla kederlendirmeyeceğiz.”
    Müslim, İman 346, (202).

    4332 – İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir. İmran radıyallahu anh der ki: “Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum.” bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin taleb edilmeden yemin ederler.”
    Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18).

    4333 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Beni gören veya beni göreni gören bir müslümana ateş değmeyecektir.”
    Tirmizi, Menakıb (3857).

    4334 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.”
    Müslim, Fedailu’s-Sahabe 221, (2540).

    4335 – Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile, beraber akşam namazı kılmıştık. Aramızda: “Burada oturup yatsıyı da onunla birlikte kılsak” dedik ve oturduk. Derken yanımıza geldi ve:
    “Hala burada mısınız?” buyurdular.
    “Evet!” dedik.
    “İyi yapmışsınız!” buyurdu ve başını semaya kaldırdı. Başını sıkça semaya kaldırdı ve şöyle buyurdu:
    “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, vaadedilen şey semaya gelir. Ben de Ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi, onlara vaadedilen şey gelecektir. Ashabım da ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaadedilen şey gelir.”
    Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 207, (2531).

    4336 – Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Bir yerde ölen Ashabımdan hiçbirisi yoktur ki, Kıyamet günü oranın ahalisine bir nur ve onlara (cennete sevkte) bir rehber olmasın.”
    Tirmizi, Menakıb (3864).

    4337 – Said İbnu’l-Müseyyeb, Hz. Ömer radıyallahu anh’tan naklediyor: Demişti ki: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı dinledim, buyurmuştu ki: “Ben, Rabbimden Ashabımın benden sonra düşeceği ihtilaf hakkında sordum. Bunun üzerine şöyle vahyetti:
    “Ey Muhammed! Senin Ashabın benim nezdimde, gökteki yıldızlar gibidir. Bazıları diğerlerinden daha kavidirler. Her biri için bir nûr vardır. Öyleyse, kim onların ihtilaf ettikleri meselelerden birini alırsa, o kimse benim nazarımda hidayet üzeredir.”
    Hz. Ömer der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (devamla) ilave etti:
    “Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayeti bulursunuz.”
    Rezin tahriç etmiştir. (Hadisin birinci kısmını Câmi’u’us-Sağir’de Suyuti kaydeder (Feyzu’l-Kadır 4, 76). İkinci kısmı da İbnu Abdi’l-Berr, Câmi’u’l-İlm’de kaydetmiştir (2, 91).

    ASHABIN FAZİLET VE MENKIBELERİNİN YÜCELİĞİ

    4338 – Said İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın şöyle söylediğini işittim:
    “Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talhâ cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa’d İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avi cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh cennetliktir.”
    (Râvi der ki: Zeyd) onuncuda sükut etti. Dinleyenler: “Onuncu kim?” diye sordular. (Bu taleb üzerine):
    “Said İbnu zeyd!” dedi. Yani bu, kendisi idi. Zeyd sonra ilave etti:
    “Allah’a yemin ederim. Onlardan birinin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bulunuvermesi, sizden birinin ömrü boyu çalışmasından daha hayırlıdır, hatta ömrü, Hz. Nuh aleyhisselam’ın ömrü kadar uzun olsa bile”
    Ebu Davud, Sünnet 9, (4648, 4649, 4650).

    4339 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ümmetim(in ferdleri arasında) ümmetime karşı en çok merhametli olan kimse Ebu Bekr’dir. Onlar içinde Allah’ın emri hususunda en çok titiz olanı Ömer’dir. Haya cihetiyle en şiddetli olanı Osman’dır. (Davalarda) en isabetli hüküm vereni Ali’dir. Helal ve haramı en iyi bileni Muaz İbnu Cebel’dir. Ferâizi en iyi bilen Zeyd İbnu Sâbit’tir. Kur’ân okumasını en iyi bileni Übey İbnu Ka’b’dır. Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrâh’dır. Ebu Zerr’den daha doğru sözlü olan birini ne gök gölgeledi, ne de yer taşıdı. O, verada Hz. İsa aleyhisselam gibiydi.”
    Hz. Ömer radıyallahu anh (hased etmişçesine): “Yani biz bu hasletin onda olduğunu kabul edecek miyiz?” dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
    “Evet. Bu hasletleri onda var bilin!” buyurdular.”
    Tirmizi, Menakıb (3793, 3794).

    4340 – Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ben aranızda ne kadar kalacağımı bilemiyorum. Benden sonra “iki’ye uyun” dedi ve Ebu Bekr ile Ömer’e işaret etti. (Sözlerine devam ederek): “Ammar’ın davranışlarını örnek alın. İbnu Mes’ud ne söylemişse tasdik edin” buyurdu.
    Tirmizi, Menakıb (3804).

    4341 – Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Geceleyin (rüyamda) bana salih bir adam gönderildi. Sanki Ebu Bekr, Resulullah’a yamanmış gibiydi, Ömer de Ebu Bekr’e yamanmış gibiydi. Osman da Ömer’e yamanmış gibiydi.”
    Cabir der ki: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanından kalktığımız zaman dedik ki: “(Rüyanın yorumu şöyle olmalıdır: “Oradaki salih kimse Resûlullah’tır. Onların birbirlerine yamanmaları, Allah’ın, peygamberiyle gönderdiği işin (dinin) sorumluları olmalarıdır.”
    Ebu Davud, Sünnet 9, (4639).

    4342 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ben kendimi cennete girmiş gördüm. Derken Ebu Talha’nın hanımı Rumeysa ile karşılaştım (radıyallahu anhüma). Bir de hışırtı kulağıma geldi.
    “Bu kim(in hışırtısı)?” dedim.
    “Bilal(in)!” dediler. Avlusunda bir cariye bulunan bir köşk gördüm.
    “Bu kime ait?” dedim.
    “Ömer İbnu’l-Hattab’ındır!” dediler. İçine girip bakmayı arzu ettim. Ancak senin kıskanç olduğunu hatırladım ve geri döndüm!”
    Ömer, bu söz üzerine ağladı ve:
    “Sana karşı da mı kıskanç olacağım ey Allah’ın Resûlü!” dedi.”
    Buhari, Ta’bir 31, 32, Bed’ü’l-Halk 9, Fezailu’l-Ashab 19, Nikah 107; Müslim, Fezailü’s-Sahabe 21, (2395). Yazardan Not: (Hazreti Ömer Radiyallahu anh gibi birisinin ve tüm ashabın kıskançlığı olmaz, gıpta etmesi kastedilmiş olabilir. Onlar yardımseverlikte olduğu gibi iyilikte de Allah rızası için yarışırlardı… Allahu alem)

    4343 – Hz. Büreyde radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Ey Bilal! Ne ile benden önce cennete girdin? Her ne zaman cennete girdiysem, her seferinde önümde senin hışırtını işittim. Dün gece de cennete girmiştim, önümde (yine) senin hışırtını duydum. Sonra altından şerefeleri olan murabba bir köşke geldim.
    “Bu köşk kimin?” diye sordum.
    “Araplardan birinin!” dediler. Ben cevaben:
    “Ama ben de bir Arabım, (benim olmadığına göre) bu köşk kimin?” dedim. Bunun üzerine:
    “Kureyş’ten birinin!” dediler. Ben tekrar:
    “Ben de bir Kureyşliyim, bu köşk kimin?” dedim. Bu sefer:
    “Muhammed ümmetinden birinin!” dediler. Ben de:
    “Muhammed benim, bu köşk kimin?” dedim. Bunun üzerine:
    “Ömer İbnu’l-Hattab’ın!” dediler, radıyallahu anh. Bunun üzerine bilal:
    “Ya Resûlullah! Her ezan okuyuşumda iki rek’at namaz kıldım. Her ne zaman hades vaki oldu ise derhal abdest tazeledim ve Allah’a iki rek’at namaz kılmayı üzerimde borç gördüm” dedi. Bilal’in bu açıklaması üzerine Aleyhissalatu vesselam:
    “İşte bu iki şey sebebiyle (cennete girmede benden evvel davranmış olmalısın)” buyurdular.”
    Tirmizi, Menâkıb, (3690).

    4344 – Amr İbnu’l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a sordum:
    “(Ey Allah’ın Resulü!) İnsanların hangisi size daha sevgilidir?”
    “Aişe!” buyurdular.
    “Ya erkeklerden?” dedim.
    “Babası!” buyurdular.
    “Sonra kim?” dedim.
    “Ömer!” buyurdular ve başka bazı erkekler saydılar.”
    Buhari, Meğazi 63; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 8, (2384); Tirmizi, Menakıb, (3879).

    4345 – Usame İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında oturuyordum. Ali ve Abbas radıyallahu anhümâ gelip (huzuruna girmek için) izin istediler. Aleyhissalatu vesselâm:
    “Ne getirdiler biliyor musun?” buyurdular.
    “Hayır, bilmiyorum!” dedim.
    “Ama ben biliyorum, onlara izin ver!” buyurdular. (İçeri aldım), onlar da girdiler.
    “Ey Allah’ın Resûlü! Ehlinden hangisi sana daha sevgili? Sormaya geldik!” dediler. Aleyhissalatu vesselam:
    “Fatıma Bintu Muhammed” buyurdular.
    “(Kan bağı) olan ailenden kimi sevdiğinizi sormuyoruz. (Yakınlarından kimi sevdiğini) soruyoruz” dediler.
    “Ehlimin bana en sevgili olanı, kendisine (hidayet ederek) Allah’ın nimetlendirdiği, (azad edip evlat edinmemle de) kendimin ikram etmiş olduğu kimsedir!” buyurdu ve Üsâme İbnu Zeyd radıyallahu anhümâ’yı zikretti.
    “Pekalâ sonra kim?” dediler.
    “Sonra Ali İbnu Ebi Talib!” buyurdular. Bunun üzerine amcası Abbas radıyallahu anh:
    “Ey Allah’ın Resûlü! Amcanı en sona bıraktın!” dedi.
    “Ali hicrette senden önce davrandı!” cevabını verdiler.”
    Tirmizi, Menakıb, (3821).

    4346 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında insanları derecelendirir ve şöyle sıralardık: (Ümmet-i Muhammed’in, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan sonra en efdali) Ebu Bekr, sonra Ömer, sonra Osman, (Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu sıralamayı işitir) bize itiraz etmezdi (Radıyallahu anhüm ecmain).”
    Buhari, Fezailu’l-Ashab 4, 7; Ebu Davud, Sünnet 8, (4627, 4628); Tirmizi, Menakıb, (3707).

    4347 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Üseyd İbnu Hudayr ve Abbâd İbnu Bişr radıyallahu anhüma karanlık bir gecede Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında idiler. (Sohbet bitince) yanından ayrıldılar. Derken önlerinde iki nur peydah oldu. Yolları ayrıldığı zaman her birinin bir nûru vardı.”
    Buhari, Mesâ’ıd 78, Menakıb 28, Menakıbu’l-Ensar 13.

    EBU BEKR SIDDİK Radıyallahu Anh

    4348 – Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: “Ebu Bekr Radıyallahu anh, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanına girmişti. Aleyhissalatu vesselam:
    “Müjde. (Ey Ebu Bekr!) Sen Allah’ın ateşten azad ettiği kimsesin!”
    buyurdular. İşte o günden itibaren Hz. Ebu Bekr, Atik (azadlı) diye isimlendirildi.”
    Tirmizi, Menakıb, (3679).

    4349 – Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Cebrail aleyhisselâm yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi.”
    Hz. Ebu Bekr atılıp:
    “Ey Allah’ın Resulü! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, ta ki ona ben de bakayım!” dedi.
    Aleyhissalatu vesselam:
    “Ey Ebu Bekr, ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi!” karşılığında bulundular.”
    Ebu Davud, Sünnet 9, (4652).

    4350 – Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Nezdimizde bir eli(ihsanı) bulunan hiç kimse yoktur ki, o ihsan sebebiyle biz ona (misliyle veya daha fazlasıyla) karşılıkta bulunmayalım. Ancak Ebu Bekr bundan hariç. Çünkü, onun nezdimizde yardım varsa da, onun karşılığını Kıyamet günü ona Allah verecektir. Bana Ebu Bekr’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmadı. Benim müslüman olmasını teklif ettiğim herkesten bir zorluk gördüm, Ebu Bekr hariç. Zira o teklifim karşısında hiç tereddüd etmeden kabul etti. Eğer kendime bir dost (halil) ittihaz etseydim, mutlaka Ebu Bekr’i dost edinirdim. Haberiniz olsun, arkadaşınız Allah Teâla’nın dostu (halilullah’tır).”
    Tirmizi, Menakıb, (3662).

    4351 – Ebu Sa’id radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) halka hitap ederek buyurdular ki:
    “Allah Teâla Hazretleri bir kulunu, dünya ile nezdindekini tercihte muhayyer bıraktı. O kul, Allah’ın nezdindekini tercih etti.”
    Bu söz üzerine Hz. Ebu Bekr ağlamaya başladı. Biz, Aleyhissalatu vesselam’ın, Allah tarafından muhayyer bırakılan bir kul hakkında verdiği haber sebebiyle onun ağlamasına hayret ettik. Meğer, muhayyer bırakılan o kul Aleyhissalatu vesselam’ın kendisi imiş. Meğer bunu en iyi anlayan da aramızda Ebu Bekr imiş.
    Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Sohbetiyle olsun malıyla olsun bana en ziyade ikramda bulunan Ebu Bekr’dir. Eğer, ben Rabbimden başkasını halil (dost) tutacak olsaydım, mutlaka Ebu Bekr’i halil edinirdim. (Allah arkadaşınızı kendine halil kıldı). Ancak (aramızda) İslam kardeşliği ve İslam muhabbeti var ((bu) efdaldir).
    Mescide açılan (hususi) hiçbir kapı bbırakılmayıp, hepsi kapatılacak, sadece Ebu Bekr’in kapısı açık bırakılacak.”
    Buhari, Fezailu’l-Ashab 3, Menakıbu’l-Ensar 45, Mesacid 80; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 2, (2382); Tirmizi, Menakıb, (3661).

    4352 – Ebu’d-Derda radıyallahu anh anlatıyor: “Ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın yanında oturuyordum. Derken, Ebu Bekr radıyallahu anh elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, dizleri açılmış durumdaydı. Aleyhissalatu vesselam (onu bu halde görür görmez):
    “Arkadaşınız biriyle çekişmiş olmalı!” buyurdular. Ebu Bekr selam verdi ve:
    “(Ey Allah’ın Rasûlü!) Benimle İbnu’l-Hattab arasında bir şey (tatsızlık) oldu. Üzerine yürüdüm, sonra da pişman oldum. Beni affetmesini taleb ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam da:
    “Ey Ebu Bekr! Allah sana mağfiret etsin!” buyurdu ve bunu üç kere tekrar etti. Sonra da Ömer radıyallahu anh, davranışından pişman oldu. Ebu bekr radıyallahu anh’ın evine gitti ve:
    “Ebu Bekr evde mi?” diye sordu. “Hayır!” cevabını alınca, o da doğru Aleyhissalatu vesselâm’ın yanına geldi ve selam verdi: Aleyhissalatu vesselam’ın yüzü (öfkeden) renk renk olmaya başladı. Bu hal, Hz. Ebu Bekr radıyallah’ı korkuttu. derhal diz çökerek:
    “Ey Allah’ın Resûlü! Bu meselede (hata benim), ben zulmettim!” dedi. Aleyhissalatu vesselam (hepimize):
    “Allah beni size (peygamber olarak) gönderdi. Size tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana: “Sen yalancısın” dediniz. Ebu Bekr ise: “Doğru söyledin” dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Siz arkadaşımı bana bırakırsınız değil mi?” buyurdular ve iki veya üç kere, bu sözü tekrar ettiler.”
    Ebu’d-Derda der ki: “Bundan sonra, (Resûlullah’ın hatırı için) Ebu Bekr’e hiç eziyet edilmedi.”
    Buhari, Fezailu’l-Ashab 5, Tefsir, A’raf 3.

    4353 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hastalığı şiddetlenince, kendisine cemaate namazı kimin kıldıracağı soruldu:
    “Ebu Bekr’e söyleyin, halka namazı o kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe radıyallahu anha:
    “Ebu bekr yufka yürekli bir kimsedir, senin yerinde namaza duracak olsa (dayanamayıp ağlar ve ağlamaktan halka kıraati duyuramaz, (namaz kıldırma işini) Ömer’e emretseniz!” dedi. Aleyhissalatu vesselam yine: “Ebu Bekr’e söyleyin, namazı kıldırsın!” buyurdular. Hz. Aişe önceki sözünü tekrar etti. Aleyhissalatu vesselam: “Ona (Ebu Bekr’e) emredin, namazı kıldırsın!” dedi ve:
    “Siz (kadınlar) kendi kafanıza göre düzende Hz. Yusuf’un kadın arkadaşları gibisiniz!” diye söylendi.”
    Buhari, Ezan 46.

    4354 – Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı vefata götüren hastalığı şiddetlendiği zaman, halka namazı Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh kıldırıyordu. Pazartesi günü, cemaat saf olmuş halde namaza durduğu sırada Aleyhissalatu vesselam hücresinin perdesini açtı, ayakta olduğu halde bize bakıyordu. Yüzü sanki bir mushaf yaprağı gibi (uçuk) idi. Sonra tebessüm ederek güldü. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ı (böyle) görmenin sevinciyle namazı bozayazdık. Hz. Ebu Bekr derhal safta namaz kılmak üzere geri çekildi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm7ın namaza geldiğini zannetmişti. Ancak Aleyhissalatu vesselam, bize işaret ederek namazı tamamlamamızı söyledi ve perdeyi indirdi. O gün vefat etti.”
    Buhari, Ezan 46, 94, Amel fi’s-Salat 6, Meğazi 83; Müslim, Salat 98; Nesai, Cenaiz 7, (7, 4).

    4355 – Urve rahimehullah anlatıyor: “Abdullah İbnu Ömer’e müşriklerin Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a yaptıkları kötülüklerin en fenası hangisi idi?” diye sordum. Şunu anlattı:
    “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm namaz kılarken Ukbe İbnu Ebi Mu’ayt’ın kendisine gelerek ridasını boynuna geçirip şiddetli şekilde boğduğunu gördüm. O sırada Ebu Bekr radıyallahu anh gelerek onu itti ve:
    “Sen, Rabbim Allah’dır dediği için mi bir adamı öldürmek istiyorsun? O size Rabbinizden açık hükümler getirdi!” dedi.”
    Buhari, Fezailu’l-Ashab 5, Menakibu’l-ensar 29, Tefsir, Mü’min 1.

    4356 – Süfyan rahimehullah dedi ki: “Kim, Hz. Ali’nin imamete, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer’den daha çok hak sahibi olduğu kuruntusuna düşerse, Hz. Ebu Bekr’i, Hz. Ömer’i, Muhacirleri ve Ensarları toptan hatakârlıkla itham etmiş olur. Bu bozuk akidesiyle onun amelinin semaya yükseleceğini zannetmiyorum.”
    Ebu Davud, Sünnet 8, (4630).

    HZ. ÖMER’İN FAZİLETİ

    4357 – Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: “Hz. Ömer radıyallahu anh, Hz. Ebu Bekr’e:
    “(Ey Ebu Bekr!) Allah’ın Rasulü Muhammed aleyhissalatu vesselam’dan sonra insanların en hayırlısı” diye hitab etmişti. Hz. Ebu Bekr:
    “Sen böyle söylersen ben (de sana) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan işittiğimi söyleyeceğim. Demişti ki: “Güneş, Ömer’den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı.”
    Tirmizi, Menakıb, (3685).

    4358 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua etmişti: “Allahım, İslâm’ı şu iki şahıstan sana en sevgili olanla aziz kıl: Ebu Cehil ile veya Ömer İbnu’l-Hattab ile. Bunlardan Allah’a daha sevgili olanı Ömer’di.”
    Tirmizi, Menakıb, (3682).

    4359 – Yine İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
    “Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer’in diline ve kalbine koydu.” İbnu Ömer der ki: “Halkın başına ne zaman bir iş gelmiş, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer radıyallahu anh’ın dediği üzere Kur’ân’dan bir vahiy gelmiştir.”
    Tirmizi, Menakıb, (3683); Ebu Davud, Harac 18, (2962).

    4360 – Salim, babası radıyallahu anh’tan naklediyor: “Dedi ki: “Ben Ömer radıyallahu anh’ın bir şey için: “Zannederim ki bu şöyledir” deyip de dediği gibi olmadığını hiç görmedim. (Nitekim bir gün), Ömer otururken güzel bir adam yanından geçti. Ömer: “Zannımda yanıldım.” Veya:
    “Bu adam cahiliye devrindeki dini üzere devam etmektedir.” Veya:
    “Bu, cahiliyede kavminin kâhiniydi!” dedi ve: “Şu adamı bana çağırın!” buyurdu. Adam çağrıldı. Ömer:
    “Zannımda yanıldım veya sen cahiliye devrindeki dinin üzeresin! veya cahiliyede sen onların kâhini idin!” diyerek hakkındaki tereddütlerini dile getirdi. Adam:
    “Bugünkü gibi bir gün görmedim (yani bugün gördüğüm şeyi hiç görmedim). Bugün müslüman bir kimse (olmayacak şekilde) karşılandı” dedi. Hz. Ömer: “Sana yemin veriyorum, benim istediklerimi doğru olarak söyleyeceksin!” buyurdu. Adam:
    “Cahiliye devrinde ben onların kâhinleri idim!” dedi. Ömer ona:
    “Dişi cinninin sana getirdiği haberlerin en acayibi hangisi idi?” dedi. Adam: “Bir gün ben çarşıda iken, bana dişi cin geldi. Ondaki korkuyu biliyorum. Dedi ki: “Sen cinni ve onun ye’sini ve başı üzerine devrilmesinden (yani kulak hırsızlığından men olarak haber alamayışından) sonraki ümidsizliğini ve sırtlarına ince çullar konulmuş genç develerle yetişilip yakalamasını görmedin mi?”
    Ömer şöyle dedi: “Doğru söyledi. Ben onların putlarının dibinde uyurken, bir adam bir buzağı ile geldi ve kesti. O zaman ona birisi öyle bir bağırdı ki, bu kadar yüksek sesle bağıran birisini hiç işitmemiştim. Şöyle diyordu:
    “Ey celih (ey düşmanlığını açığa vuran kimse)! Emrun necih (zafer bulmuş bir iş), recülün fasih (fasih konuşan bir adam) var. Senden başka ilah yoktur diyor!”
    Oradaki cemaat o adama doğru sıçradılar.
    (Hz. Ömer devamla dedi ki): “Ben bunu görünce kendi kendime: “Ben bu işin arkasında ne olduğunu anlayıncaya kadar buradan ayrılmayacağım!” dedim. Sonra o zat yine bağırdı:
    “Ey celih, emrun necih, recülün fasih (Ey düşmanlığnı açığa vuran kimse! Muvaffak olacak bir iş, fasih konuşan bir adam (var)! Lâilahe illallah! diyor!” Ben kalktım. Aradan çok geçmeden “Bir peygamber (çıktı)” dendi.”
    Buhari, Menakıbu’l-Ensar 35.

    4361 – Hz. Ömer radıyallahu anh demiştir ki: “Üç şeyde Rabbime muvafakat ettim:
    – (Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’a: “Ey Allah’ın Resulü! Makâm-ı İbrahim’de bir namaz yeri edinsen!” dedim, arkadan “İbrahim’in makamını namazgâh edinin” (Bakara 125) ayeti nazil oldu.”
    – “(Bir gün) “Ey Allah’ın Rasûlü! Huzurunuza iyiler de facirler de giriyor. Emretseniz de ümmühâtu’l-mü’minin örtünseler!” dedim. Bunun üzerine hicab (örtünme) ayeti nazil oldu.”
    – “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın hanımları kıskançlıkta birleştiler. Ben de: “O sizi boşarsa Allah O’na sizden hayırlısını verir” demiştim, bunun üzerine şu ayet indi. (Mealen): “Rabbi O’na sizden daha hayırlı olan, Allah’a teslim olmuş, iman etmiş, ibadet ve itaatte sebat eden, günahlarından tevbe eden, allah’a kullukta bulunan, orucunu tutan hanımlar nasib eder ki, onlardan dul olanı da bâkire olanı da bulunur” (Tahrim 5).
    Buhari, Talak 32, Tefsir, Bakara 9, Ahzab 8, Tahrim 1; Müslim, Fezailu’s-sahabe 24, (2339).

  62. Özellikle son zamanlarda birtakım kimseler: “Bize Kur ân kâfidir. Allah bize onu göndermiş ve sadece ona dayanmamızı istemiş başka bir kaynakla bizi mesul tutmamıştır” deyip bilerek veya bilmeyerek, maksatlı veya maksatsız Allah’ın Resûlü’nün sünnetini devreden çıkarmaya çalışmakta; O’nun dinde hüccet oluşu, sıhhati ve râvîleri hususunda şüphe uyandırmaya gayret etmekte;1 birtakım kimseler de Hz. Peygamber’in sünneti karşısında gevşek davranmakta “sünnete uyulsa da olur uyulmasa da olur” gibi bir tavır sergilemekte ve herhangi bir konuda bir hadîs delil olarak zikredildiği zaman da dudak bükmektedirler. Halbuki, İslâm’ın temel kaynağı olan Kur’ân’da Yüce Allah, Hz. Peygamberi ve O’nun sünnetini çok müstesna bir yere oturtmakta ve O’na itaati kendisine olan itâatla bir tutmaktadır.

    Kur’ân’da, Hz. Peygamber’in, bilhassa inananlar için Allah’ın büyük bir lütfu olduğu belirtilmekte, O’na îman, O’na itâatla irtibatlandırılmakta; yine O, insanlar için en güzel bir örnek şahsiyet olarak gösterilmekte, O’na insanlara tebliğ edip öğretmesi için Kur’ân’ın yanında çoğu yerde sünnet anlamına gelen hikmetin de verildiği tesbiti yapılmakta, vahiy sadece Kur’ân ile sınırlandırılmamakta, pek çok yerde Hz. Peygamber’e İtaat, Allah’a İtâatla birlikte zikredildiği gibi münferit olarak da O’na itâatin lüzûmu vurgulanmaktadır.

    Bununla birlikte hiç şüphesiz sünnet, hiçbir zaman Kur’ân seviyesinde kabul edilmemiş, ilk sırada dâima Kur’ân yer almış, sünnete ondan sonra yer verilmiştir.

    Nitekim bu durum, bizzat Hz. Peygamber tarafından Muaz b. Cebel Yemen’e vâli olarak gönderilirken verilen tâlimatta da açıkça tesbit edilmiştir.2 Ayrıca, ashâb-ı kirâmın uygulamaları da gerek Hz. Peygamberin sağlığında ve gerekse vefâtından sonra bu yönde olmuş problemlerinin çözümünde dâima, önce Kur’ân’a, ardından sünnete başvurma şeklinde olmuştur.3

    Şimdi yapmış olduğumuz bu tesbitleri Kur’ân âyetlerinin nasıl ortaya koyduğunu görelim.

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın insan olarak bize, kendi içimizden bir kimseyi peygamber olarak seçip bizlere canlı bir hayat örneği göstermiş olması büyük bir lütuftur.

    1) Hz. Peygamber’in Yüce Allah’ın İnananlar İçin Büyük Bir Lütfü Olduğunu İfâde Eden Âyetler:

    “Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulundu; zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitap ve hikmeti Öğreten bir Peygamber gönderdi” (Âl-i İmrân, 3/164).

    “Andolsun, içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün mü’minlere şefkatlidir, merhametlidir, eğer yüz çevirirlerse de ki: “Allah bana yeter! O’ndan başka Tanrı yoktur. O’na dayandım, O, büyük arşın sâhibidir.” (Tevbe, 9/128-129) .4

    Hiç şüphesiz, insan olarak bize düşen bu büyük lütfun kıymetini bilerek, âyet-i kerîmede 5 de işâret edildiği gibi, O’nu canımızdan da aziz bilip çok sevmek ve her işimizde bize en güzel bir örnek olarak gösterilen bu yüce şahsiyetin yolundan gitmek olacaktır.

    Hz. Peygamber’e îman Müslüman olmanın önde gelen şartlarındandır. O’nun adı kelime-i şehâdette Yüce Allah’ın adı ile birlikte yer almıştır. Ayrıca O’na inanmanın lüzumu hakkında Kur’ân’da pek çok âyet-i kerîme mevcuttur.6 Hiç şüphesiz, Hz, Peygambere îman, O’nun sadece bir peygamber olduğuna inanmanın da ötesinde bir anlam ifâde etmektedir. Bu da, O’nun Allah’tan alıp bize bildiklerinin bütününü, bununla ilgili olarak, her türlü emir, yasak, öğüt, uygulama, yorum ve açıklamalarının doğruluğunun kabulünü, kısacası O’nun her bakımdan örnek alınmasını gerektirir.

    İşte, Hz. Peygamber’in dindeki bu müstesnâ yerini ortaya koyan başka bir husus da Kur’ân’da bizzat Yüce Allah tarafından O’nun bize, her yönüyle kendimize örnek olarak alacağımız bir şahsiyet olarak takdim edilmesidir.

    2) Hz. Peygamberi Örnek Bir İnsan Olarak Gösteren Âyetler:

    Kur’ân’da gayet açık ifâdelerle Hz. Peygamber’in Yüce Allah tarafından mü’minler için örnek alınması gereken model bir insan olarak takdim edildiğini görmekteyiz. Konu ile ilgili âyetlerde şu veya bu konuda diye bir kayıt koyulmamış olması O’nun insanlar için her yönüyle örnek olarak gösterildiği anlaşılmaktadır.

    İşte bu konudaki bazı âyetler şunlardır:

    “Andolsun Allah’ın Resûlünde sizin için -Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çok anan kimseler için- (uyulacak) en güzel bir örnek vardır” (Ahzâb, 33/ 21).

    Bu âyette, Resûlullah’ın, Allah’a ve âhiret gününe inananlar için örnek bir şahsiyet olarak ileri sürülmesi, böylece onu Örnek edinmenin Allah’a ve âhiret gününe îman hususuna bağlanması O’nun sünnetine dinde ne kadar değer verilmiş olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    Kur’ân, Hz. Peygamberin mü’minler için örnek bir insan olduğunu belirtmekle kalmaz aynı zamanda onun büyük bir ahlâk üzere olduğunu da şöyle vurgular:

    “Nün. Kaleme ve yazdıklarına andolsun, Sen Rabb’inin nimetiyle ünlenmiş (bir deli) değilsin. Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır. Ve sen, büyük bir ahlâk üzeresin” (Kalem, 68/ 1-4).

    Sünnetin dindeki değerini ortaya koyan unsurlardan birisi de genelde onun da bir vahiy mahsûlü oluşudur. Nitekim, Kur’ân’a baktığımız zaman vahyin sadece kendisi ile sınırlandırılmadığına, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine dâir birçok işâretleri görürüz.

    3) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın Dışında da Vahiy Geldiğini İfâde Eden Ayetler:

    Kur’ân’da Yüce Allah’ın kullarına olan vahyinin genelde şu şekillerden birisi ile olduğu belirtilir:

    “Allah bir insanla ancak vahiyle, yahut perde arkasından konuşur. Yahut da bir elçi gönderip izni ile dilediğini vahyeder. O çok yücedir, hâkimdir” (Şûrâ, 42/51).

    Görüldüğü gibi bu âyette Yüce Allah, genel olarak dilediği kullarına bu yollardan herhangi birisi ile hitap ettiğini belirtmiş; kullarına olan hitâbını bir kitapla kayıtlamamıştır.

    Bundan başka, Hz. Peygamber’e Kur’ân’ın dışında da vahiy verildiğine delâlet eden hususlardan birisi de Kur’ân’da, Hz. Peygamber’e ve diğer bazı peygamberlere7 kendilerine verilen kitapların yanında bir de “hikmet”in verildiğinin ifâde edilmiş olmasıdır. Meselâ Bakara sûresinde şöyle buyrulur:

    “Nitekim, kendi içinizden size âyetlerimi okuyan, sizi (kötü inanç, fikir, söz ve fiillerden) arındıran, size Kitap ve hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir peygamber gönderdik1′ (Bakara, 2/151). 8

    Bu ve benzeri âyetlerde, Kitab’a ilâve olarak peygamberlere verildiği zikredilen bu “hikmet”, âlimlerce genelde Allah’ın elçilerine verilen “sünnet” olarak tefsir edilmiştir. Meselâ, bunlardan İmâm-ı Şâfiî bu görüşünü şöyle dile getirir:

    “Allah (burada) önce Kitab’ı -ki ondan maksat Kur’ân’dır- ardından da “hikmet”i zikretmiştir. Kur’ân ilimleri sahasında ehliyetlerinden emin olduğum kişilerden işittim ki, buradaki “hikmet”ten kasıt, Resûlullah’in sünnetidir… Çünkü önce Kur’ân zikredilmiş peşinden ayrı olarak “hikmet” eklenmiştir.”9 el-Evzâî (Ö. 157/774) de, Hassan b. Atıyye’nin “Cibril, Kur’ân’ı indirdiği gibi, sünneti de Peygambere getiriyordu.” dediğini nakleder.10

    Kur’ân’da diğer peygamberlere de kendilerine gönderilen kitapların dışında vahy gönderildiğine dâir birtakım bilgilere rastlıyoruz. Lût kavmini helâk etmekle görevli olarak Hz. İbrahîm’e ve Hz. Lût (as)’a gönderilen meleklerin ifâdeleri” hiç şüphesiz bu türden vahiylerdir. Yine, Yüce Allah (cc) kendisine bir kitap gönderilmediğini bildiğimiz Hz. Zekeriya’ya (as) oğlu olacağına dâir müjdesi12 İle bir peygamber olmadığı halde Hz. Meryem’e hitâbı13 da bu nevidendir. Bu konuda, Hz. Peygamberin de Kur’ân vahyi dışında Yüce Allah ile irtibâtı olduğunu gösteren pek çok âyet vardır.14 Meselâ bunlardan birisi:

    “Namazları ve orta namazını koruyun, gönülden bağlılık ve saygı ile Allah’ın huzuruna durun. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, yaya yahut binmiş olarak kılın; güvene kavuştuğunuz zaman ise bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği şekilde Allah’ı (namazınızda) anın” (Bakara, 2/238-239).

    Görüldüğü gibi burada, Yüce Allah, namazların ve özellikle orta namazının (yâni Hz. Peygamberin tefsîriyle ikindi namazının) her yönüyle en güzel bir şekilde kılınmasını emrettikten sonra, yolculuk sırasında herhangi bir tehlikeden korkulduğu takdirde yaya yahut binmiş olarak namaz kılınabileceğini, ama tehlike geçtikten sonra, kendisinin öğrettiği şekilde namazın normal bir şekilde kılınmasını emretmektedir. Buradaki “size öğrettiği şekilde” ifâdesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi namaz Kur’ân’da tafsilâtlı olarak öğretilmemiştir. O halde, Hz. Peygamber’in bu konuda, Yüce Allah’tan Kur’ân’ın dışında da Cebrâil vasıtası ile birtakım ilâve bilgiler almış olması muhakkaktır. Nitekim rivâyetlerde Cebrâil Aleyhisselâm’ın Hz. Peygamber’e gelip beş vakit namazı her şeyiyle bizzat tatbikî olarak öğrettiği rivâyetler de mevcuttur.15 Hz. Peygamber de aynı şekilde bunu ashâbına öğretmiş ve: “Beni namaz kılarken nasıl görüyorsanız öyle kılınız.” 16 buyurmuştur.

    Ayrıca, Hz. Peygamber Kur’ân’da sık sık kendisine vahyolunana uymakla emrolunmaktadır17. Eğer, vahiy sadece Kur’ân’dan ibâret olmuş olsaydı, İslâm bütünüyle sâdece Kur’ân’dan ibâret olmadığı aşikâr olduğuna göre, bu durumda Hz. Peygamberin vahiy dışı birçok iş yapmış olmasının kabul edilmesi gerekirdi. Böyle olunca da Hz. Peygamber’in Allah’ın emrini yerine getirmemiş olması gibi birtakım imkânsız şeylerin kabul edilmesi lâzım gelirdi ki bunların hepsinin de Hz. Peygamber hakkında düşünülmesi mümkün değildir.18 Ve faraza böyle bir şey olsa elbette Yüce Allah duruma müdâhale ederdi.

    Nihâyet Yüce Allah, bu konuda Hz. Peygamberle ilgili olarak şöyle buyurur:

    “O, havadan konuşmaz, O (na inen Kur’ân veya O’nun söyledikleri), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir” (Necm, 53/ 3-4). 19

    Bu âyette sözü edilen vahiyden maksat, bazı âlimlere göre sadece Kur’ân diğerlerine göre ise Kur’ân’la birlikte bir kısım sünnettir. Çünkü, hadisler bazen sırf vahiy, bazen de Resûlullah’ın içtihâdıdır. Ama o içtihâdında yanılsa bile, bu Yüce Allah tarafından düzeltilir.20 Bu bakımdan O’nun bütün sözleri ve fiilleri ve tasarrufları Yüce Allah’ın kontrolü altındadır.21 İşte bu sebeble kaynağı vahiy olmayan fakat ilâhî vahiy tarafından hilâfına bir vahiy gelmemiş olan dînî emirleri ve uygulamaları da vahiy kabul edilmiştir. Bu nevi vahiyler, Hanefîlerin cumhûrunca “batını vahiy” diye isimlendirilmiştir.22

    Hz. Peygamberin Kur’ân dışında da Yüce Allah’tan vahiy aldığını gösteren delillerden birisi de hiç şüphesiz O’na Kur’ân’ı tebliğ görevi yanında bir de Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisinin verilmiş olmasıdır. O, bu görevi elbette sadece kendi şahsî bilgi ve içtihâdıyla değil Yüce Allah’tan aldığı ilhamla yapacaktır.

    4) Hz. Peygamber’e Kur’ân’ı Açıklama Görev ve Yetkisinin Verildiğini Gösteren Âyetler:

    “Biz, her peygamberi mutlaka kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara (emredildikleri şeyleri) açıklasınlar…” (İbrâhîm,14/4).

    “Sana bu zikri (Kur’ân’ı) indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayâsın, tâ ki düşünüp öğüt alsınlar.” (Nahl,16/ 44).

    Bu âyetten anlaşıldığına göre demek ki bazı âyetlerin tefsirine Resûlü’nün izahı olmadan ulaşmak mümkün değildir.23

    “Biz sana Kitâb’ı indirdik ki, hakkında ayrılığa düştükleri şeyi onlara açıklayasın ve inanan bir kavim için, (o kitap) yol gösterici ve rahmet olsun” (Nahl, 16/64).24

    Hiç şüphesiz, Yüce Allah, bu âyetlerle kendisine Kur’ân’ı açıklama görev ve yetkisini verdiği peygamberini bu hususta yardımsız bırakmamış ve bu konuda Kur’ân dışı vahiylerle de O’nu beslemiştir. Nitekim şu âyet de bu hususa işâret etmektedir:

    “(Ey Muhammed), onu tekrarlamak için (henüz Cebrâil, sana vahyi bitirmeden) dilini depretme, onu (senin kalbine) toplamak ve (sana) okutmak bize düşer. Sana Kur’ân’ı okuduğumuz zaman onun okunuşunu takip et. Sonra onu açıklamak da bize düşer.” (Kıyâmet,75/16-19).25

    Hiç şüphesiz Yüce Allah’ın vaad ettiği bu beyânını, hem bazı âyetlerin ileride inecek bazı âyetlerle daha da açılacağı, hem de izâha muhtaç bazı âyetlerin yine kendisinin vahyi ve öğretmesi ile Resûlü tarafından açıklanacağı şeklinde değerlendirmek gerekir.

    Kur’ân, kendisine indirilen ve ilâhî vahyin kaynağı olan Yüce Allah ile irtibat hâlinde olan Hz. Peygamber’in, Kur’ân’ı anlama ve açıklama hususunda en yetkili kişi olduğunda ve dolayısıyla mü’minlerin O’nun sözlü ve fiili açıklamalarına sarılmaları gerektiği hususunda bir şüphe yoktur.

    Hz. Peygamberin Kur’ân’ı açıklaması, mücmel olan bazı âyetleri tafsil, bazı umûmî hükümleri tahsis, anlaşılması güç bazı âyetleri açma, müphem olanı belirtme, bazı garip kelimeleri beyan etme, edebî inceliğe sâhip âyetlerin maksadını bildirme, varsa neshi işaret etme gibi şekillerde olmuştur.26 O, bu maksatla Medine Mescidi’ni bir okul hâline getirmiş, ashâbın her müşkülünü bıkmadan ve usanmadan çözmeye çalışmış ve söz ve hareketleri ile âdeta yaşayan bir Kur’ân olarak onlara örneklik etmiştir.27

    Yüce Allah, Hz. Peygamber’e izâha muhtaç Kur’ân âyetlerini açıklama yetkisini verdiği gibi, aynı şekilde O’na Kur’-ân’da olmayan hususlarda hüküm koyma yetkisini de vermiştir.

    5) Peygambere Hüküm Koyma Yetkisi Tanıyan Âyetler:

    Hz. Peygamber, sadece Kur’ân’da mevcut hükümlerle kayıtlı olmaksızın, genel olarak hüküm koyabilme yetkisine sahiptir. Nitekim, O, bazı konularda önce vahiy beklemiş, gelmeyince kendi içtihadına göre veya Kur’ân dışında aldığı bir vahiy ile hüküm vermiştir. O’nun bu hükümleri hiç şüphesiz vahyin kontrolü altında idi. Bu sebeble zaten büyük hatalar yapması düşünülmeyecek olan Hz. Peygamberin küçük bazı hataları bile vahiy tarafından düzeltiliyordu.

    Bu bakımdan O’nun her türlü hükmü, bir nevi vahyin tasdikinden geçmiş hükümler oluyordu. Şimdi, Hz. Peygamberin genel olarak hüküm verme yetkisini ifâde eden bazı âyetleri kaydedelim:

    “Hayır, Rabb’in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan, tam anlamıyla Teslim olmadıkça inanmış olamazlar.” (Nisâ, 4/65).

    “Allah ve Resûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur” (Ahzâb, 33/36).

    “Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resûlü’ne çağrıldıkları zaman inananların sözü ancak: “İşittik ve itâat ettik” demeleridir. İşte saadete eren onlardır” (Nûr, 24/51).

    “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; -eğer gerçekten Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız- onu Allah’a ve Resûlü’ne götürün…” (Nisâ, 4/59).28

    Hz. Peygamber’in Kur’ân’da olmayan hususlarda koymuş olduğu hükümlere örnek olarak, beş vakit namazın zamanı, rekatları, nasıl kılınacağı, vitir namazının vacip oluşu, namazlarda Kabe’den önce Beyt-i Makdis’e yönelme, orucu bozan ve bozmayan şeyler, kimlere zekâtın farz olduğu, şer’î boşanmanın şekli, diyetlerle ilgili birçok hükümler, içki içmenin cezası, hırsız, hangi miktarda hırsızlık yaparsa cezâlandırabileceği, hayızlı kadının namaz kılamaması, oruç tutamaması, büyükannenin mirâsı gibi hususlardır.

    Bu konu ile ilgili olarak kaynaklarda şöyle bir habere rastlıyoruz:

    İmrân b. el-Husayn’ın (Ö.52/672) bulunduğu bir mecliste, adamın biri: “Kur’ân’da olandan başkasından bahsetmeyin” deyince, İmrân: “Sen akılsız bir adamsın! Öğle namazının (farzının) dört rekat olduğunu, onda kırâatın açıktan olamayacağını, Allah’ın Kitabında gördün mü?” Sonra zekâtı ve benzeri hükümleri sıraladı ve şöyle ilâve etti: “Bütün bunları Allah’ın

    Kitâbında açıklanmış olarak buluyor musun? Kitâbullah bunları müphem bırakmıştır. Sünnet de açıklamıştır.” 29

    Hz. Peygamber’e genel olarak tatbikatta ortaya çıkan bazı konularda hüküm ve karar yetkisi verildiği gibi, Kur’ân’da olmayan hususlarda O’na. haram ve helâl koyma yetkisi de verilmiştir. Nitekim aşağıdaki âyetlerde bu husus ifâde edilmektedir.

    6) Hz. Peygamber’e Helâl ve Haram Kılma Yetkisini Veren Ayetler:

    “Onlar ki, yanlarındaki Tevrât ve İncil’de yazılı buldukları O elçiye, O ümmî peygambere uyarlar. O Peygamber ki, kendilerine iyiliği emreder, kendilerini kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar, üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O’na inanan, destekleyerek O’na saygı gösteren, O’na yardım eden ve O’nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felâha erenler onlardır” (A’râf, 7/157).

    “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Resûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın” (Tevbe, 9/29).

    Bu konuya örnek verecek olursak, meselâ Hz. Peygamber ölü hayvan etinin haram olmasına rağmen30 deniz hayvanlarının bunun dışında olduğunu belirtmiş ve bunu “Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir”;31 helâl olduğunu da şöyle belirtmiştir: “İki ölü ve iki kan bizlere helâl kılınmıştır. İki ölü, çekirge ve balık; iki kan da ciğer ve dalaktır.” 32

    Bundan başka Hz. Peygamber, âyette nikâhı haram kılınanlar arasında sayılmamasına rağmen33 bunlara bir kadının halası, teyzesi, kızkardeşi, kızı ve erkek kardeşinin kızı üzerine de nikahlanamayacağını ilâve etmiştir.34

    Yine, Kur’ân’da geçmeyen, katır, merkep, aslan, kaplan, fil, kurt, kirpi,35 maymun ve köpek gibi hayvanlarla, kartal, atmaca, şâhin ve doğan gibi yırtıcı kuşların etlerinin haramlığı da hadîslerle sâbit olmuştur.36 Erkeklere altın takmanın ve ipek giymenin haramlığı da yine hadîslerle sâbittir. Nesep ile haram olanların süt yoluyla da haram olacağı prensibi de bu cümledendir.

    Hiç şüphesiz, Hz. Peygamber’in bu yetkisini Yüce Allah’tan tamamen bağımsız olarak değerlendirmemek gerekir. Elbette O, bu nevi hükümleri Yüce Allah’ın kendisine verdiği yetki ve O’nun kontrolü altında vermektedir. Zâten genelde, Hz. Peygamber, bu hükümleri verirken dâimâ Kur’ân’daki umumî bir prensibe dayanmıştır. Meselâ, ehlî merkeplerin ve yırtıcı kuşların etinin haram olduğunu belirten Hz. Peygamber’in bu hükmü, “O, size temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar” 37 âyetine râcîdir. Bu bakımdan asıl Şâri’ yani kanun koyucu Allah’tır, Resûlü’ne de O’ndan aldığı bu yetkiye dayanarak mecâzen “Şâri” sıfatı verilmiştir.

    Bu konuda Hz. Peygamber de bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: “Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur’ân ve onun bir misli daha verilmiştir. Karnı tok bir halde, rahat koltuğuna oturarak: ‘Şu Kur’ân’a sarılınız; onda helâl olarak neyi görüyorsanız onu helâl kabul ediniz, neyi de haram olarak görüyorsanız onu haram biliniz.’ diyecek bazı kimseler gelmek üzeredir. İyi bilin ki, Allah Resûlü’nün haram kıldığı şeyler de Allah’ın haram kıldıkları gibi-

    Bundan başka, Kur’ân’da bize örnek olarak gösterilen büyük bir ahlâk üzere olduğu belirtilen bu yüksek şahsiyete itâat etmemiz emredilmiş ve itâat pek çok yerde Allah’a itâatla birlikte zikredilmiştir; böylece, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâat demek olduğu defâatle vurgulanmıştır. Hiç şüphesiz, Resûle itâat hayâtında olduğu gibi, Ölümünden sonra da farzdır. Bu itâat da elbette O’nun sünnetine uyularak gerçekleştirilecektir.19 Nitekim, Hz. Peygamber de bir hadîsinde şöyle buyurmaktadır: “Bana itâat eden Allah’a itâat etmiş, bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş demektir. Bana itâat eden benim emrime uyan kimsedir.” 40

    7) Hz. Peygambere İtaati Emreden Ayetler:

    “Kim, Peygamber’ e itâat ederse Allah’a itâat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80).

    “… Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakla-dıysa ondan da sakının…” (Haşr, 59/7).

    Şu âyette de Allah sevgisinin Hz. Peygamber’e itâata bağlanmış olması çok dikkat çekicidir:

    “Deki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın Allah çok merhametli ve bağışlayıcıdır.’ De ki: ‘Allah’a ve Peygamber’e itâat edin!’ Eğer dönerlerse muhakkak ki Allah, kâfirleri sevmez” (Âl-i İmrân, 3/31-32).

    Âyetteki hitap, sebeb-i nüzulünden de anlaşıldığı gibi özellikle inanmayanlara olduğuna göre,41 Resûlüne îman ve itâat olmadan Allah’a îman, O’nu sevme ve O’na itâat iddiâsı geçerli bir iddiâ olarak kabul edilmemektedir.

    “Biz hiçbir peygamberi, Allah’ın izniyle itâat edilmekten başka bir amaçla göndermedik…” (Nisâ, 4/64).42

    Hiç şüphesiz bu âyetlerde sözü edilen itâat sâdece, Yüce Allah’ın O’na indirdiği Kur’ân emirlerine itâat değildir. Çünkü bu durumda Kur’ân’ın pek çok yerinde peygambere itâatin Allah’a itâatla birlikte zikredilmesinin bir anlamı kalmazdı. Bu sebeble, hadîsler de alelâde bir insan sözü değil, Yüce Allah’ın emri ile kendisine itâat etmekle yükümlü olduğumuz bir Zât’ın sözleridir. Nitekim, Kur’ân’ın ilk muhâtapları olan ashâb da bunu böyle anlamış ve Hz. Peygamberin bütün emirlerini titizlikle uygulamaya, bilmedikleri her hususu ondan sorup öğrenmeye çalışmışlardır. 43

    Yüce Allah, Kur’ân’da Hz. Peygamber’e itâati emrettiği gibi, O’na yapılabilecek her türlü isyânı da yasaklamaktadır.

    8) Hz. Peygamber’e İsyan Etmeyi Yasaklayan Ayetler:

    “Kim, Allah’a ve O’nun elçisine karşı gelir ve O’nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisâ, 4/14).

    “Kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelir ve müminlerin yolundan başka bir yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir gidiş yeridir orası!” (Nisâ, 4/115).

    “Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Resûlüne karşı çıktılar. Allah ve Resûlüne de kim karşı çıkarsa muhakkak ki, Allah’ın cezası çetin olur” (Enfal, 8/13).44

    Hz. Peygambere itâati emreden ve O’na karşı gelmeyi yasaklayan bu âyetler, O’na itâatin isteğe bağlı değil, zorunlu olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu O’na inanmanın tabiî bir sonucudur.

    Yüce Allah Kur’ân’da Hz. Peygamber’e kuru bir itâatin ve O’na karşı gelmemenin de ötesinde O’na karşı derin bir saygı ve sevgi duymamızı da istemektedir. Bu âyetler hiç şüphesiz Yüce Allah’ın Resûlullah’a verdiği şerefi ve değeri de açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

    9) Hz. Peygamber’e Saygıyı ve Sevgiyi Emreden Ayetler:

    “Peygamber müminler için kendi canlarından ileridir. O’nun eşleri de onların anneleridir…” (Ahzâb, 33/6).45

    “Şüphesiz ki Allah ve melekleri, Peygamber’e salât etmekte (yani, O’nun şerefini gözetmekte ve şanını yüceltmekte) dirler; o halde siz de îman edenler O’na salât edin (yani, O’nun şanını yüceltmeye özen gösterin); O’na içtenlikle selâm edin (esenlik dileyin) (Ahzâb, 33/56).

    “Ey îman edenler! Allah ve Resûlü’nün önüne geçmeyin, Allah’dan korkun. Şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve her şeyi bilendir. Ey iman edenler, seslerinizi, Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin, birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi O’nunla da öyle yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider” (Hucurât, 49/1-2)46.

    Son olarak, Hz.Peygamber’e itâat eden ve O’nun yolunda gidenleri O, doğru yola götürür. Bu hususu Yüce Allah pek çok âyette ifâde etmiştir:

    10) Hz. Peygamber’in İnsanları Doğru Yola Götürdüğüne Dâir Âyetler:

    “… Şâyet O’na itâat ederseniz doğru yolu bulursunuz…” (Nûr, 24/54).

    “… Şüphesiz ki Sen (sana inananları) mutlaka doğru yola, göklerde ve yerde bulunan herşeyin sâhibi Allah’ın yoluna götürürsün” (Şûrâ, 42/52-53).

    “Şüphesiz ki sen, onları doğru yola çağırıyorsun” (Mu’minûn, 23/73).47

    Bu âyetlerden bizzat Yüce Allah’ın garantisi ve şahitliği ile anlaşılıyor ki, Hz. Peygamber bütün sözleri, fiileri ve takrirleriyle doğru yoldadır ve insanları doğruya götürmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olmaması ile birlikte şâyet O, kendisine uyanları doğru yoldan ayırmış veya Yüce Allah adına Kur’ân veya hadîs olarak (haşa, böyle bir ifadenin O’nun için zikri bile hoş değil!) bir söz uydurmuş olsaydı elbette Cenâb-ı Allah, bir âyet-i kerîmede48 işaret ettiği gibi buna en ağır bir şekilde müdâhale ederdi. Bu da Kur’ân’ın ve O’nunla birlikte sünnetin sağlamlığını bağlayıcılığını açıkça ortaya koymaktadır.

    NETİCE

    Netice olarak diyebiliriz ki: Yüce Allah’ın beşere kendi içinden birisini örnek seçerek bir peygamber göndermiş olması insanlık için en büyük bir lütuftur. O’na inanmak sadece O’nun peygamber olduğunu tasdik etmek demek olmayıp, O’na itâat etmeyi de gerektirir.

    Yüce Allah O’nu bizzat kendisi terbiye etmiş, kitabında O’nun üstün bir ahlâk sahibi olduğunu ve örnek olarak alınması gerektiğini ifâde etmiştir.

    Ayrıca O’na indirilen vahiy sâdece Kur’ân’dan ibâret olmayıp, âyetlerde Kitab’ın yanında kendisine verildiği bildirilen ve sünnet anlamına gelen “hikmet” de vahiy kaynaklıdır. Kaldı ki, O’nun kendi içtihâdıyla yapmış olduğu işler ve söylemiş olduğu sözler de yine vahyin kontrolü altında olduğundan “zelle” tabir edilen küçük hataları bile vahiyle düzeltilmiş ve böylece O’nun yapmış olduğu fiiller ve söylemiş olduğu sözler her türlü hatadan arındırılmıştır. Bu husus da O’nun sünnetinin sağlamlığını ve O’na uymanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.

    Hz. Peygamber’e bizzat Yüce Allah tarafından âyetleri açıklama yetkisi verildiğini görmemiz de O’nun sünnetinin, inananları bağladığını açıkça göstermektedir.

    Yine âyetlerde, Hz. Peygamber’e itâatin Allah’a itâatle birlikte zikredilmesi de Hz. Peygamber’in sünnetine verilen değeri açıkça ifâde etmektedir. Bu itâat de elbette sağlığındayken bizzat şahsına, vefâtından sonra da sünnetine uymakla gerçekleşecektir.

    Bundan başka, Kur’ân’da olmayan hususlarda, hüküm koyma, haram ve helâl tayin etme yetkisi bizzat Yüce Allah tarafından Hz. Peygamber’e verilmiştir. Bu itibarla Kur’ân’da bulunmayan hususlarda Hz. Peygamber’in sünneti şer’î bir kaynaktır. Son olarak diyebiliriz ki: İslâm dininin gerek ibâdet, ahlâk ve gerekse sosyal hayata geçirilmesi hususunda, Hz. Peygamber’in, O’nun sözlerinin ve uygulamalarının önemli bir yeri olduğunu gayet iyi bilen din düşmanları, doğrudan doğruya Kur’ân’a saldıramadıkları için Hz. Peygamber’in ve O’nun sünnetinin dindeki yerini sarsmaya, hadîsler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmaktadırlar. İnananların bu oyuna gelmemeleri, Hz. Peygamber’in önderliğine ve O’nun sünnetinin rehberliğine sımsıkı sarılmaları gerekir.

    DİPNOTLAR:

    1) Gerçi bu tip gayretler yeni değildir. Temeli ilk devirlere kadar uzanmaktadır. Fakat biz bu ifâdemizle, dikkatleri özellikle günümüze çekmek istedik. Bu konuda bkz. Ebû Zahv, el-Hadîs vel-Muhaddisûn, Mısır, 1378/1958, s.21; es-Sibâî, es-Sünnetü ve Mekânetühâ fî’t- Teşrî’ıl-İslâmî, Kâhire, 1966, s.11-14; Abdulğaniy Abdulhâlık, Hucciyyetu’s-Sünne, Beyrût, 1407/1986, s.278; KIRBAŞOĞLU, M.Hayri, Kur’ân’a Göre Sünnetin Konumu, (Basılmamış makale), s.1-3.

    2) Tirmizî, Ahkâm, 3; Müsned, V, 230; Ebû Dâvûd, Akdiye, 11.

    3) Bu konudaki geniş örnekler için bkz. Hucciyyetü’s-Sünne, s.283-291.

    4) Bu konuda bir başka âyet de bkz. Bakara, 151; Tevbc, 61; Enbiyâ, 107: Cuma, 2-4.

    5) Ahzâb, 6.

    6) Bkz. A’râf, 158; Nisâ, 136; Tevbe, 91: Nûr, 62; Fetih, 8-9, 13; Hucurât,15; Teğâbün, 8.

    7) Bkz. Bakara, 251; Âl-i İmrân, 48; Nisâ, 54; Sâd, 20; Zuhruf, 63.

    8) Benzeri âyetler için bkz. Bakara, 129,231; Âl-i İmrân, 164; Nisâ, 113; Ahzâb, 34; Cum’a, 2

    9) eş-Şâfıî, er-Risâle, s.78.

    10) Dârimî, I. cilt, 117; Te’vilü Muhtelifi’l-Hadîs, s.166; Kurtubî, I.33.

    11) Bkz.Ankebût, 31-32; Hicr, 52-77.

    12) Âl-i İmrân. 38-40.

    13) Âl-i İmrân, 42-45.

    14) Bunlardan iki örnek için bkz. Enfâl, 9-10; Tahrîm, 3; Bakara, 142-144.

    15) Bkz. Buhâri Bed’ü’l-Halk, 6; Müslim, Mesâcid, 166; Ebû Dâvûd, Salât, 2; İbnu Mâce, Salât, 1; Müsned, I, 333, 111, 30.

    16) Buhârî, Ezân, 18.

    17) Bkz. Nisâ, 105; Mâide, 48-49,67; En’âm. 106; Ahzâb. 1-2;Câsiye, 18.

    18) Çünkü Yüce Pcygamber’ini övmüş, O’ndan razı olduğunu belirtmiş ve O’nu ümmetine şâhit yapmıştır. Bkz. meselâ Enbiyâ, 107; Ahzâb, 45-46; Bakara. 143.

    19) Benzeri âyetler için bkz. Yûnus, 15; Ahkâf, 9; Bakara, 142-144.

    20) Bu konuda örnekler için bkz. Tevbe, 43, 84; Enfâl,67; İsrâ, 74; Ahzâb, 2,37; Abese, 1-10; Yûnus, 94; En’âm, 35,52; Tahrîm, 1; Nisâ, 105; Münâfıkun, 6. Bu konuda ayrıca bkz. el-Matrafî, Âyâtu’l tâbi’l-Mustafa (sav), Kâhire, 1977.

    21) Bu konuda bkz. Şâtıbî, el-muvâfakât, IV.15; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1935-1939, VI.4571

    22) Hucciyyetu’s-Sünne. s.340.

    23) Bkz. Taberî, 74.

    24) Şu âyetlere de bkz. Bakara, 151: Nisâ, 105: Mâide, 67; Kıyâmet, 19.

    25) Benzeri bir âyet. Nisâ,l 13.

    26) Bu konuda geniş bilgi ve örnekler için bkz. Suat Yıldırım, Peygamberimizin Kur’ân Tefsiri, İstanbul, 1983.

    27) Bu durumu en güzel bir şekilde Hz. Âişe’nin (r.anha) şu sözleri ifâde eder: “O’nun ahlâkı Kur’ân idi.” Yani O, söz ve davranışları ile tamâmen Kur’ân’ı yaşayan bir insan örneği veriyordu. Bu rivâyet için bkz. Müslim, 6, Salâtu’l-müsâfırîn, 18, no:139.

    28) Benzeri âyetler için bkz. Nûr, 47-52.

    29) Şâtıbî, el-Muvâtakât, IV.19; İbn Abdiberr, Câmiu Beyâni’l-İlm ve Fadlih, Medine, 1388/1968, II.234.

    30) Mâide. 3; En’âm, 145.

    31) Ebâ Dâvûd, c.I, s.54.

    32) Bkz. İbn Mâce, Sayd, 9; Etımme, 31; Ebû Dâvûd, Etımme, 34; Muvatta, Sıfatu’n-Nebiy, 30. Müsned, II.97; es-San’ânî, Sübülüs-Selâm, IV.76.

    33) Nisâ, 23.

    34) Buhârî, Nikâh, 27.

    35) Kirpi etinin haramlığı konusunda bkz. el-Muvâfakât, IV.23.

    36) Bkz. Müslim. 34. es-Saydu ve’z-Zebâîh, 3, no:12.

    37) Arâf, 157.

    38) Hadisin muhtelit varyantları için bkz. Ebû Dâvûd. es-Sünne, 6.bab, no:4604, 4605; Tirmizi, 42, İlm, 10; İbn-i Mâce, Mukaddime, 2; Darimî, es-Sünnetü Kâdıyetun ale’l-Kitâb, 49; Müsned, IV.131: el-Müstedrek, I.109 Ayrıca bkz. Kenzu’l-Ummâl, I.173-174; Mukaddimetân. s.195; Hatib Bağdâdî. Kitâbu’l-Kifâye fi İlmi’r-Rivâye. s.8.10, 12: el-Muvâfakât, IV.10-11.

    39) Bkz. Taberî, V.147; Râzî. III.357: Tûsî. Tibyân, III. 235-236; İbn-i Hazm, el-İhkâm, I.97-98.

    40) Buhâri, Cihâd, IV.8; İ’tisâm, VIII. 139-140; Ahkâm, VIII, 104; Müslim, İmâre. III. 1466. 41)Taberî, III. 143; Râzî, II. 650.

    42) Bu konudaki başka âyetler için bkz. Âl-i İmrân, 132,172: Nisâ. 13, 59, 61, 65, 69; Mâide, 92; Arâf, 157,158; Enfâl, 1, 20, 24, 46; Tevbe,. 62, 71, 91; Nûr, 51-54, 56; Ahzâb. 33, 36, 37, 64-66, 71: Muhammed, 33; Fetih, 17-18; Hucurât, 14; Mücâdele, 13; Teğâbün, 12.

    43) Bir örnek olarak bkz. Hz.Ebû Bekr’in bir uygulaması, Zehebî, Tezkim, I, 2.

    44) Bu konuda başka âyetler için bkz. Nisâ. 42,80-81: Enfâl, 13.27; Tevbe, 61, 63, 120; Nûr. 47-50, 63; Ahzâb, 36, 57; Muhammed, 32; Fetih, 10, 17; Hucurât, 1-3; Mücâdele,9; Cin, 23.

    45) Bu âyeti şu hadîs-i şerif ne güzel açıklamaktadır: “Hiç biriniz ben, kendisine, babasından, evlâdından ve bütün insanlardan da daha sevgili olmadıkça îman etmiş olmaz.” Bkz. Buhârî, Îmân, 8; Müslim, Îmân, 70; Nesâî, Îman, 29; İbn Mâce, Mukaddime, 9: Dârimî, Rikâk,29.

    46) Benzeri âyetler için bkz. Nûr, 62-63: Hucurât, 3-5.

    47) Benzeri âyetler için bkz. Nisâ, 83: A’râf, 158; Yûsuf, 108; Neml, 79; Ahzâb, 45-46; Yâsîn, 1-5.

    48) Hakka, 44-47: “Şayet O, bazı sözler uydurup bize iftira etseydi, elbette onun sağ elinden yakalar, sonra da onun can damarını keserdik. Sizden hiç kimse de buna engel olamazdı.”

    Doç. Dr. Mevlüt Güngör Yeni Ümit, Temmuz-Ağustos-Eylül-Sayı :21, Ekim-Kasım-Aralık 1993 Sayı :22 Yıl :1993

  63. HADİSLERİN YAZILMASI BU EHLİ SÜNNET VEL CEMAATİN GÖRÜŞÜ SAPIK MEZHEPLERİN DEĞİL

    PEYGAMBERİMİZ HADİS YAZILMASINI YASAKLAMADI
    HADİS YAZMAYI YASAKLAYAN HADİSLER:
    Ebu Sa’îdu’l-Hudrî, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in şöyle söylediğini rivâyet etmiştir: “Benden (Kur’ân dışında) bir şey yazmayın. Kim benden, Kur’ân’dan başka bir şey yazdı ise onu imha etsin. Benden (şifâhî) rivâyette bulunun, bunda bir mahzur yok. Ancak, kim bilerek bana yalan nisbet eder (ve söylemediğim şeyi söyletirse) ateşteki yerini hazırlasın”.

    Zeyd İbnu Sâbit de: “Kur’ân ve teşehhüdden başka bir şey yazmadık” demiştir.
    Yasaklama üzerine Hz. Ömer, Muaz İbn Cebel, İbnu Abbâs, Abdullah İbnu Ömer, Ebû Mûsa, Ebu Hüreyre gibi başka sahâbelerden de (radıyallahu anhüm ecmain) rivâyetler gelmiştir.

    HADÎSLERİN YAZILMASINA İZİN VEREN RİVAYETLER

    Hadîslerin yazılmasına ruhsat veren, yazıldığını gösteren rivâyetlere gelince, bunlar da çoktur. Bunlardan biri, yazdığı hadîsler, kitap halinde sonraki nesillere intikal eden Abdullah İbnu Amr (radıyallahu anh)’a aittir. Der ki:

    “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den işittiğim şeyleri ezberlemek arzusuyla yazıyordum. Kureyş beni menederek: “Sen Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’tan her duyduğunu yazıyorsun, halbuki Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir insandır, öfke ve rıza, her iki hâlde de konuşur” dediler. Bunun üzerine yazmaktan vazgeçtim. Ancak durumu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e arzettim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) parmağıyla mübârek ağızlarına işâret buyurarak: “Yaz, dedi Nefsimi elinde tutan Allah’a kasem ederim, buradan haktan başka bir şey çıkmaz”.

    Abdullah İbnu Amr, (radıyallahu anh)’ın sistemli şekilde hadîs yazdığını te’yid eden bir rivâyet Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’ye aittir ve üstelik Buhâri’de kaydedilmiş bulunmaktadır. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) şöyle buyurur: “Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’den çok hadîs (bilmede) Abdullah İbnu Amr hâriç, bana yetişen yoktur. O, beni geçer, zira o yazardı, ben ise yazmazdım”.

    Hadîslerin yazılması hususunda ruhsat ifade eden rivâyetler bundan ibâret değildir. Hâfızasından şikâyet edenlere Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın: “Sağ elinizi yardıma çağırın”, “İlmi yazı ile bağlayın” gibi tavsiyeleri, bazı konuşmaların yazılı metnini isteyenlere yazılı verilmesi, hepsi de hadîsten ibâret olan -uzunluğu birkaç satırdan bir kaç sayfaya ulaşan- ve sayısı 300′ü bulan pek çok “mektup (yani yazılı vesika)” ların varlığı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, hadîslerin yazılması hususundaki ruhsatına yeterli delillerdir. Sadece mektuplar değerlendirilse bile Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in Kur’ân’dan başka bir şeyin yazılmasına sistematik, ısrarlı bir muhalefette bulunmadığı, tam tersine, medenî hayatta yazının geniş çapta kullanılmasına büyük ehemmiyet verdiği anlaşılır. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)

    HADİS YAZMA YASAĞININ MAHİYETİ:

    İslâm âlimleri, hadîslerin yazılmasını yasaklayan ve tecvîz eden rivâyetleri değerlendirerek şu durumları tesbit ederler:

    1- Yasak ilk yıllara aittir. İlk yıllarda henüz Kur’ân ve hadîsleri tefrik edecek derecede dinî kültür seviyesi gelişmemişti. Üstelik okuma-yazma bilenler sayıca azdı. Bunların hadîs yazmaya da tevessül etmeleri, hem Kur’ân’a gösterilmesi gereken alâkayı azaltacak hem de bir kısım iltibaslara yol açabilecekti. Halbuki asıl olan, Kur’ân’ın muhâfazası ve neşri idi. Onu her çeşit şüphe tevlid edecek durumlardan, iltibaslardan uzak tutmak gerekiyordu. Binâenaleyh müslümanlar, Kur’ân’a olan mârifet ve âşinalıklarını artırdıkça, okuma-yazma bilenlerin sayısı arttıkça bu yasak kaldırılmış, ruhsat gelmiştir.

    Bu nokta-i nazardan, yasakla ilgili rivâyetlerin kâhir ekseriyetle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “Vahiy kâtipleri” meyânında zikri geçen sahâbelerden gelmiş olması mânidârdır.

    2- Yasak, hâfızası kuvvetli olanlara hastır. Maksat da, onların yazıya güvenerek, hadîsleri hıfza alma işini ihmal etmelerini önlemektir. Hâfızası zayıf olanlar yazma hususunda izin istediler ve kendilerine izin verildi.

    3- Hadîsin yazılmasındaki yasak, Kur’ân’ın yazıldığı sayfâlarla ilgilidir. Yani aynı sayfaya hem Kur’ân ve hem de hadîs yazılması yasaktır. Ayrı ayrı sayfalara yazılması yasaklanmamıştır.

    Nitekim fiilî durum kesinlikle şunu göstermektedir:

    Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kur’ân gibi, hadîslerin de yazılmasını bir prensip haline getirerek, yaygın bir tatbikat şekline sokmamıştır. İsteyen yazmakta, isteyen ezberlemektedir. Bütün sahâbiler (radıyallahu anhüm) şu husûsu bilmekte müşterektirler: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in sözleri ve fiilleri kendileri için hüccettir, delîldir. Bizzat Kur’ân, sünnet ve hadîslerin ehemmiyetinden bahsetmektedir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’de hadîslerine ehemmiyet verilmesi, neşredilmesi, her çeşit yalan ve tahrifattan korunması için sık sık dikkatleri çekmiştir. Nitekim mütevâtir hadîsler arasında en çok tarîkle geleni: “Bana yalan nisbet eden cehennemdeki yerini hazırlasın” hadîsidir.

    Bu bilgilerde müşterek olan Ashâb (radıyallahu anhüm), fıtrî meyline, ferdi zevk ve kapasitesine uygun şekilde Sünnet karşısında farklı tavırlar göstermiştir: Kimisi ezberlemiştir. Kimisi hem yazmış, hem ezberlemiştir. Kimisi yazmıştır. Kimisi hadîs öğrenmek için “karın tokluğuna” sağlığında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in, vefatından sonra da hadis bilen Ashâb’ın peşini bırakmamış ve bildiğini de başkasına anlatmak için ders halkaları kurup talebeler yetiştirmiştir. Kimisi normal hayatını sürdürmüş, sorulunca veya münasebet düşünce hadîs rivâyet etmiştir. Kimisi de rivâyeti sıhhatli yapamama endişesiyle fazla hadîs rivâyet etmekten şuurla kaçınmıştır.

    İnsanlar her devirde böyle değil mi? Herkes âlim ruhlu, herkes sofu tabiatlı, herkes münzevîmeşreb, herkes yazmaktan veya ezberlemekten zevk alır durumda olur mu?

    Şu halde, hadîsin yazılmasıyla ilgili olarak gelen farklı rivâyetleri, biraz da insan fıtratının bu tabiî yapı ve seyri ile açıklamak gerekiyor.

    Hadîslerin yazılması husûsunda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın herkese şâmil sıkı ve sistemli bir emri olmayınca, ilme meyil ve hevesi olanlar tabiî bir şekilde bu işi yapmışlar, zaman zaman tereddüt ve problemler çıktıkça da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’e mürâcaat etmişlerdir. Bu çeşit, husûsî heves sâhipleri her defasında, yazma husûsunda ruhsat ve izin almışlardır. Aksini ifâde eden rivâyet mevcut değildir. (İbrahim Canan, Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi)İlmi talep etmeye koşun. Sadık bir kimseden işitilecek bir hadis–i şerif, dünya ve dünya hazinelerinin hepsinden daha hayırlıdır. Kendine fayda veren iki hadis bile öğrenip, onları başkasına da öğreten ve onlardan faydalanan, altmış yıllık nafile ibadetten daha fazla sevap alır.

    İlmi talep etmek, her Müslümana farz olduğu gibi, ilmi neşretmek de böyledir. Hadis–i şerifte de, hikmetin, mü’minin kaybolmuş malı olduğu, nerede bulursa, derhâl alması gerektiği bildirilmiştir.

    Ayrıca, “Burada olanlarınız, burada olmayanlara tebliğ etsinler! Belki de kendilerinden daha anlayışlı birine tebliğ etmiş olabilirler. Sözlerimi işitip belledikten sonra, başkalarına aynen aktaranın Allah yüzünü ağartsın.”(1) Bu hadis–i şerifleri baş tacı eden âlimler gereğini yerine getirmek için gerçekten büyük uğraşlar vermişlerdir.

    Hz. Ebû Zerr el–Gıfârî Radıyallahu Anh şöyle demiştir:
    “Kılıcı enseme dayasanız dahi Resûlullah’tan duyduğum bir sözü, başım kesilinceye kadar tebliğe vakit bulacağımı bilsem, o sözü muhakkak size yetiştiririm.” Bu söz, hadis ilmine verilen önemi göstermektedir.
    HADİSLER EFENDİMİZ ZAMANINDA ONUN GÖZETİMİ ALTINDA YAZILMIŞTIR….

  64. ÇİĞDEM HANIM;
    İNŞALLAH YAZILARIMI EKSİKSİZ OKUDU İSENİZ HERŞEYİ ANLAMIŞSINIZDIR
    AYRICA SİZE
    ZEHİRLİ.ORG SİTESİNİ TAVSİYE EDİYORUM ORADA DA SORULARINIZA CEVAP VEREBİLİRSİNİZ BİRDE SİZDEN RİCAM İNTERNETTEKİ HER DİNİ SİTEYE GİRMEMENİZDİR KİMİSİ BATIL İNANÇLI EHLİ SÜNNET DIŞINDA OLABİLİYOR SİTELER KONUSUNDA LÜTFEN DİKKATLİ OLUN BU GİBİ BİLGİLERİ SİTELERDEN ÇOK GERÇEK ALİMLERİN KİTAPLARINDAN EHLİ SÜNNET ALİMLERİNDEN ÖĞRENİN BEN SİZE İSTERSENİZ YAZAR YAYINEVİ VE GÜVENİLİR SİTELER KONUSUNDA YARDIMCI OLABİLİRİM
    UNUTMAYIN SİZ MÜSLÜMANSINIZ VE İNŞALLAH EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT YANİ KURAN VE SÜNNET AHKAMI İLE HAREKET EDEN BİR HANIMEFENDİSİNİZ ÖZELLİKLE GÜNÜMÜZDE SÜNNET VE PEYGAMBERİ TAHRİF ÜZERİNE BÜYÜK OLAYLAR DÖNÜYOR ONUN İÇİN ÇOK DİKKATLİ OLMALI YAZILARI TEMİZ BİR KALBİ NİYET KURARAK AKLI SELİM İLE TARAFSIZ BİR ŞEKİLDE OKUYARAK VE EHLİ SÜNNET ALİMLERİNDEN YARDIM ALARAK DEĞERLENDİRMELİSİNİZ Kİ DOĞRU YOLU BULASINIZ
    BİZ ACİZANE OLARAK BU YAZILARI KURANDAN SÜNNETTEN VE EHLİ SÜNNET ALİMLERİMİZİN TEMİZ VE PAK DÜŞÜNCELERİNDEN KURAN VE SÜNNETE UYGUN MANTIKLI GEREKÇELERİNDEN YOLA ÇIKARAK YAZDIK
    ALLAHA EMANET OLUN ALLAH DOĞRU YOLDAN AYIRMASIN

  65. Selam Çiğdem,

    Abdülhalık’ın sansür önerisinin aksine sana bol bol veri toplamayı, topladığın bu verileri Allah’ın sana, özellikle sana bahşettiği akıl ve vicdan ölçütünde değerlendirmeni öneririm.

    Zehirli.org sitesine de bak, başka yerlere de…

    Sonuç olarak, inanan bir kimse olacaksan “… Allah’ın sözünden sonra hangi hadise iman edeceksin ?”

    Şu tırnak içerisinde yazdığım “hadis” kelimesini kasıtlı olarak “Arapçası” ile yazıyorum. Aynı Abdülhalık ve benzeri kimselerin sizi daha kolay yoldan çıkarabilmek ve kandırmak adına işlerine gelen kelimeyi türkçeye çevirip, işlerine gelmeyenleri Arapça veya Farsça olarak dile getirmeleri gibi…

    Hani bir misilleme olsun… :)

  66. Selam Çiğdem;

    Bak Abdülhalık ve ağababaları ne güzel anlatmış:

    “HADİS YAZMA YASAĞININ MAHİYETİ:

    İslâm âlimleri, hadîslerin yazılmasını yasaklayan ve tecvîz eden rivâyetleri değerlendirerek şu durumları tesbit ederler:

    1- Yasak ilk yıllara aittir. İlk yıllarda henüz Kur’ân ve hadîsleri tefrik edecek derecede dinî kültür seviyesi gelişmemişti. Üstelik okuma-yazma bilenler sayıca azdı. Bunların hadîs yazmaya da tevessül etmeleri, hem Kur’ân’a gösterilmesi gereken alâkayı azaltacak hem de bir kısım iltibaslara yol açabilecekti. Halbuki asıl olan, Kur’ân’ın muhâfazası ve neşri idi. Onu her çeşit şüphe tevlid edecek durumlardan, iltibaslardan uzak tutmak gerekiyordu. Binâenaleyh müslümanlar, Kur’ân’a olan mârifet ve âşinalıklarını artırdıkça, okuma-yazma bilenlerin sayısı arttıkça bu yasak kaldırılmış, ruhsat gelmiştir.

    Bu nokta-i nazardan, yasakla ilgili rivâyetlerin kâhir ekseriyetle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)’in “Vahiy kâtipleri” meyânında zikri geçen sahâbelerden gelmiş olması mânidârdır.

    2- Yasak, hâfızası kuvvetli olanlara hastır. Maksat da, onların yazıya güvenerek, hadîsleri hıfza alma işini ihmal etmelerini önlemektir. Hâfızası zayıf olanlar yazma hususunda izin istediler ve kendilerine izin verildi.

    3- Hadîsin yazılmasındaki yasak, Kur’ân’ın yazıldığı sayfâlarla ilgilidir. Yani aynı sayfaya hem Kur’ân ve hem de hadîs yazılması yasaktır. Ayrı ayrı sayfalara yazılması yasaklanmamıştır.”

    Şu Abdülhalık ve ağababalarına bir sor bakalım, bu saydıkları maddelerden hangisi doğrudur ?

    İsterlerse başka maddeler de uydurabilirler mi ?

    Bunların mantığı da yöntemi de hep aynı…

    Yerse pazarı işte…

  67. VERDİĞİM MADDELER UYDURULMUŞ DEĞİLLERDİR AĞABABALAR DİYE ADLANDIRILANLAR MÜÇTEHİTLERDİR
    ÇİĞDEM HANIM BEN DOĞRULARI AÇIKLADIM SEÇİM SİZİN FAKAT KURANI KENDİ KENDİNE YORUMLAYANLARDAN UZAK DURMALISINIZ HER YERE GİDİN ARAŞTIRIN DEMEK YANLIŞTIR NEFS KAYABİLİR ŞEYTAN VESVESE VEREBİLİR PEYGAMBERİMİZ BUYURUYOR Kİ KİŞİ ARKADAŞININ DİNİ ÜZEREDİR İNSAN ÇABUK ETKİLENEN BİR VARLIKTIR biz ilk önce hak olanı öğreneceğiz sonra incelemek amacı ile dilediğin yerlere bak ama hak olup öğrendiklerimiz bir kere bize yerleşsin!!!
    BİR KERE KURANDAN MANAYI ÇIKARAN ARAPÇAYI İYİ BİLECEK TAKVALI BİR KİMSE OLACAK EDEPLİ BİR KİMSE OLACAK
    BU SİTEDEKİ YAZILARI OKUDUYSANIZ ÜSLUPLARINA BAKTIYSANIZ EDEBE TAKVALI İNSANLARA AĞIR BAŞLI İNSANLARA YAKIŞACAK CİNSTEN DEĞİL MÜNAZARANINDA BİR ADABI VARDIR
    BU GİBİ İNSANLAR NİÇİN böyle BİLİYOR MUSNUZ?
    RESULULLAHIN SÜNNETİNE UYMADIKLARI KÜÇÜMSEDİKLERİ HATTA DALGA GEÇTİKLERİ İÇİN…
    ÇÜNKÜ SÜNNET İNSANA EDEPLİ YAŞAMAYI ÖĞRETİR
    KURAN NAMAZ KILIN DEMİŞTİR PEYGAMBERİMİZ NASIL KILINACAĞINI NELERİN NAMAZI BOZACAĞINI NELERİN BOZMAYACAĞINI ÖĞRETMİŞTİR
    BEN ADMİNE SRUYORUM
    NASIL NAMAZ KILIYORLAR MESELA NAMAZDA GÜLMEK NAMAZI BOZAR MI?
    EZAN HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR?
    SÜT akrabalığı HAKKINDA NE DÜŞÜNÜYOR
    KENDİ MÜÇTEHİTLERİNİN VERDİĞİ HÜKÜM NEDİR?
    VE HANGİ KAYNAKLARDAN YARARLANIYORLAR
    KİM AYETİ TEFSİR EDİYORDA ONDAN ÖĞRENİYORLAR?
    YOKSA KENDİ KENDİLERİNE Mİ TEFSİR YAPIYORLAR
    YAPIYORLARSA EĞER HERKES TEFSİR ANLAM ÇIKARMA YORUMLAMA YAPABİLİR Mİ?
    EĞER BENİM YUKARIDA SÖYLEDİKLERİM YALAN İSE YALAN OLDUĞUNA DELİL GETİRMESİNİ İSTİYORUM ADMİNİN
    HİÇBİR İLMİ BİŞEY YAZMAMIŞ İLİMLE AÇIKLAMAMIŞ ŞU ŞUNDAN DOLAYI YANLIŞTIR KARDEŞİM
    SEN YANLIŞ DÜŞÜNÜYORSUN YAZMAMIŞ SADECE USLUPSUZ BİR ŞEKİLDE ELEŞTİRMİŞ VE YALANLAMIŞTIR AMA NİÇİN YALANLAMIŞTIR BUNU BİLMİYORUZ

    BAKIN İNSANIN İLMİ EDEBİ KADARDIR
    VARDIM İLİM MECLİSİNE EYLEDİM TALEP İLİM GERİDE KALMIŞ İLA EDEP İLLA EDEP!!!
    ŞU VARKİ İNSANLAR HERKESİ KENDİ GİBİ GÖRÜYOR BİZİM NEFSİMİZ YALANA ALIŞIK DİYE SAHABELERDE SÖYLER DİYE ŞÜPHE EDİYORLAR
    AMA PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ NEFİS TERbİYESİ KALP TEZKİYESİ DİYE BİRŞEY VARDIR BİZ TEMİZLEYEMEDİYSEK TEMİZLEYENLER VARDIR ALLAHTAN ÇOK KORKANLAR VARDIR BİZ KORKMASAKTA HAKKIYLA….

    SAYIN ADMİN YAZILARIMI OKUDU İSENİZ HERŞEYİ KURAN VE HADİSTEN AÇIKLADIM
    PEYGAMBERİMİZ POSTACI DEĞİLDİR

  68. selam
    peygamberi seviyorum derken
    onun hakkında yalan düzmek
    nası bişey
    Abdülden alıntı
    PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ NEFİS TERbİYESİ KALP TEZKİYESİ DİYE BİRŞEY VARDIR BİZ TEMİZLEYEMEDİYSEK TEMİZLEYENLER VARDIR ALLAHTAN ÇOK KORKANLAR VARDIR BİZ KORKMASAKTA HAKKIYLA….
    esenlikle

  69. Selam
    Çiğdem kardeş
    sorduğun soruyu
    kendi metninde kısmen kendin
    cevaplamışsın

    son cümlendeki sorunun cevabı
    men asdaku minallahi hadisa nisa 87
    Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir
    şimdi bu Allah’ın bir hükmüdür
    ilahidir,vahiydir,zikirdir,hadistir ve ayettir.
    yani beşeri değildir beşeri sözlerden ayrılmıştır
    resulde Allah’tan indirileni iletendir
    Allah’tan indirilene nefsinden bir nokta bile
    koyamaz koyarsa şah damarından
    bilirsin ilgili ayet
    ilahi hadisler gah yazılmak suretiyle
    gah hafızlarlarca hıfz edilmiştir
    Vahiyde öyle bir edebi uslup vardır ki
    vahyin tümünü takriben biryıl gibi bir zaman içinde
    altı yaşındaki bir cocuk bile hıfzedebilir
    hafızalardan kolay kolay silinmez de
    günümüze gelişi budur
    mushaf olarak toplanmış ve
    insanlara şeriat olarak kılınmıştır şura 13
    şer’i vahiy tüm alemi kuşatmada yeterlidir
    sonuçta ölüm vardır, dönüş rabbedir.
    ne kadar dönüp dolaşılsa kuşatmanın
    dışına çıkılamaz velevki bi sultan güç; bulunamaz

    Eğer bu arkadaşın dediği gibi resulun her sözü
    vahiy olsa idi o zaman resulde bir ilah olurdu ki…..
    anladın ali imran 79-80
    resul kuranıda tefsir etmez hiç kimsede edemez
    tefsir işinide Allah yapar furkan 32-33
    resulun o günkü muhatabları vahyin her kelimesini
    tefsire gerek kalmadan anlıyorlardı.
    kusursuz bir arabça olarak indirildi

    sen diyorsun ki ikinizin dediğide doğru
    ama olamaz
    bak arkadaştan alıntı yaparak bir örnek vereyim
    AMA PEYGAMBERİMİZ DİYOR Kİ BİR MÜMİN HIRSIZLIKTA YAPABİLİR ZİNADA AMA ASLA YALAN SÖYLEYEMEZ
    gördün mü arkadaşın edebini
    resulu sevdiğini söyler ona toz
    kondurmazmış gibi gözükür
    ama ona yalan isnad eder
    imdi
    eğer resulün sünneti dediği bu ise
    yukarda hikmetten vahiyler konusunda
    isra suresinden yazmış olduğumuz
    32 ve 35 ayetlerden
    (ki ona göre bu resulun hikmeti oluyor
    resul kendi hikmetlerinden habersiz mi .)
    çıkabilir mi ben vahye uyarım derken
    ve nası vahye çağırırken
    bumudur sünnet
    beşeri hadislerin arasına serpiştirdiği ayetler
    hadisleri ve sünnet dediğini temize çıkarmak için
    alimlerinin okumalarıdır
    ama her okuma, okuma olmaz

    çünkü vakıa 79 var

    esenlikle..

  70. hırsızlık ve zina edebilir derken resulullah buna tabi ki izin vermemiş sadece yalanın onlardan daha büyük bir günah olduğuna işareten resulullah efendimiz böyle söylemiştir
    AKLININ ALMADIĞI VEYA MANTIKLI OLARAK DÜŞÜNÜP ANLAYAMADIĞIMIZ HADİSLERE YALAN DEMEK NE KADAR DOĞRU SÖYLEYİN?
    bunun açılımı şu hadiste gizli;iman sahibi her hataya düşebilir. Fakat hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez. [ibni Ebi şeybe Bezzar]

    Eshab-ı kiram indinde yalandan daha kötü bir şey yoktur. çünkü onlar yalanla imanın bir arada bulunamayacağını bilirlerdi. (Hazreti Âişe)

    Ravi: Safvan İbnu Süleym
    Tanım: Ey Allah’ın Resulü! dedik, “mü’min korkak olur mu?” “Evet!” buyurdular “Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine: “Evet!” buyurdular Biz yine: “Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk Bu sefer: “Hayır! buyurdular
    Kaynak: Muvatta, Kelam 19, (2, 990) KELİME OYUNLRIYLA İNSANLARIN KAFALARINI KARIŞTIRANLAR ÇOK BÜYÜK VEBALDELER MESELA BU HADİSTE PEYGAMBERİMİZ MÜSLÜMANIN CİMRİ VEYA KORKAK OLMASINA FETVA MI VERMİŞ OLUYOR?

    burada hiçbir yalan yoktur ve ben üstte sorduğum soruların cevabını bekliyorum….

  71. ALLAH BİZE ŞAHDAMARIMIZDAN DAHA YAKINDIR AYETİNİ YANLIŞ TEFSİR EDİP BURADA SÖYLÜYORLAR
    TAMAM ALLAH BİZE YAKIN PEKİ BİZ YAKINMIYIZ?EVET O HERŞEYİMİZİ BİLİR GÖRÜR FAKAT BİZİM RABBİMİZLE OLAN BAĞIMIZ NE DERECE ONU NE KADAR SEVİYOR YADA KORKUYORUZ?ALLAH CC KENDİSİNE YAKINLAŞMAMIZ İÇİN BİR ÇOK AMELLER ORTYA KOYMUŞ ONUN BU AMELLERE İHTİYACI YOK BİZİM VAR

    Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğuna göre Ona yaklaşmayı nasıl anlamamız gerekiyor?

    Soruda geçen “yakın” ve “yaklaşma” ifadelerinin mesafe ve mekânla bir ilgisi yoktur. Allah’ın kuluna yakın olması, onun her türlü ihtiyaçlarını bizzat görmesi, bütün hücrelerinde her türlü icraatı kudret ve ilmiyle yapması, ona kendi nefsinden daha merhametli olması gibi manalar taşır. Kulun Allah’a yaklaşması ise onun razı olduğu bir kul olma vadisinde attığı adımlarla ilgidir. İmanındaki inkişaf, ilmindeki terakki, amelindeki ihlas onu Allah’a yakınlaştıran vasıtalardır.

    Uzak, yakın, geçmiş, gelecek gibi ifadeler zaman ve mekânla ilgilidir. Maddî olan ve bir mekânda yer tutan varlıklar birbirlerine göre yakında veya uzakta bulunurlar. Maddeden ve mekândan münezzeh olan Allah, mekânın her yerindeki mahlûkatına onların nefislerinden daha yakındır. Keza, zamandan münezzeh olan Allah, zaman nehrinde akıttığı her bir varlığa onun nefsinden daha yakındır.

    Allah’ın, mahlûkatına yakınlığı ve mahlûkatın ondan uzaklığı zaman ve mekân ölçüleriyle izah edilemez.

    Bir misal: Siz okuduğunuz kitaba ondan daha yakınsınızdır; o kendisinde nelerin yazıldığını bilmez, siz bilirsiniz… Ve kitap sizden çok uzaktır, yani sizi anlamanın, tanımanın, seyretmenin çok gerilerindedir.

    Kitabın ilk sayfasındaki bir kelime ikinci sayfadakine yakındır, onuncu sayfadakine ise uzaktır. Ama onları yazan ve bilen müellif, bunların hepsine aynı derecede, aynı seviyede ve aynı ölçüde yakındır. Hepsi, onun ilminde birlikte bulunurlar.

    Yakınlık ve uzaklığın bir başka cihetini bize ders veren bir hadis-i kutsî: “Kulum bana nafilelerle yaklaşır…” Yakınlaşmanın mânevî olduğunu, kalbî ve ruhî olduğunu bu kutsî hadis ders veriyor bize… Nafile; farz ve vacipleri işledikten sonra kulun rabbine daha fazla yakınlaşmak, kalbini ulvî feyizlere daha ziyade açmak ve ömrünü rıza yolunda daha verimli harcamak niyetiyle yaptığı ibadetler, tefekkürler, ilticalar, şükürlerdir.

    Böyle bir kul, Rabbine yaklaşma konusunda her gün biraz daha mesafe kat eder… Kat ettiği bu mesafeler de mânevîdir, rabbine yaklaşması da…

    Büyük bir âlim düşünelim. Bu zâtın öğrencilerinin hepsi aynı mekânda bulunsunlar ve sıra ile ondan ders alsınlar. İlme henüz başlamış bir talebe, onun huzurunda oturup dersini aldığı zaman, o yakınlık içinde bir uzaklık vardır. Çünkü o genç adam, o büyük imamı, o dâhi âlimi anlamanın çok ötelerindedir. İlmi ilerledikçe hocasına daha çok yaklaşacak ve ona olan hürmeti, takdiri, hayreti gittikçe artacaktır…

    Tahsilinin her safhasında, hocası o talebeye yakındır, onu yetiştirmekte, ilerletmektedir… Burada uzaklık hoca için değil, talebe için söz konusudur. Kâmil bir velîye mürit olmuş noksan bir insan da öyledir… Mânen terakki ettikçe onun ruh dünyasından, gönül âleminden daha fazla istifade edecektir. O büyük velî ise, o müridini mânevî terakkisinin her basamağında takip etmekle ona daima yakındır. Uzaklık mürşit için değil, mürit içindir.

    Misallerden hakikate geçelim: Allah, kulunun madde ve mânâ âlemini daima terbiye etmekle, o kuluna onun nefsinden daha yakındır. Kul ise ancak belli sınırlar arasında iş görebilen noksan sıfatlarıyla, bütün sıfatları sonsuz olan Allah’ı hakkıyla anlamaktan çok uzak.

    Allahın zatı, sıfatları, fiilleri ve isimleri daire-i rububiyettir. Allahın emirlerine uymak, yasaklarından sakınmak, İlahi isim ve sıfatların bir tecelligahı olan mahlukat alemini tefekkür etmek gibi kulluk görevler ise daire-i ubudiyettir.

    İnsan, peygambere tâbi olmaksızın bu iki sahanın hiçbir meselesinde hüküm veremez. Verirse bu hüküm şahsî ve nefsî kalmaya mahkum olur.

    İşte peygamberler birinci daireyi insanlara tanıtan ve onlara ikinci daireye ait görevlerini öğreten İlâhî elçilerdir.

    BU NASIL BİR SÖZDÜR ALLAH TEFSİR YPAR YAHU PEYGAMBERİN GÖREVİ NEDİR O ZAMAN O KADAR HaDİSİ NİÇİN SÖYLEMİŞ?
    ALLAH EZAN HAKKINDA SÖZLERİ HAKKINDA TEFSİR YAPMAMIŞ EVLATLIK HAKKINDA SÜT KARDEŞLİĞİ HAKKINDA
    KARDEŞİM SİZİN AYETİ OKUYUP ÇIKARDIĞINIZ ANLAM BİLE AÇIKLAMA=TEFSİRDİR
    ALLAH NAMAZIN NASIL KILINACAĞINI TAM BİLDİRMEMİŞ NAMAZI BOZAN ŞEYLERİ NAMAZIN VACİPLERİNİ?ORUCU BOZAN ŞEYLERİ VE AÇIKLAMALARINI MEKRUHLARINI NAMAZDA SECDENİN NASIL YAPILDIĞINI?SECDE EDİN BUYURMUŞ RÜKU EDİN!!!PEKİ NASIL OLACAK ŞEKİL OLARAK MAHİYETİ NEDİR?

    Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara KİTAP VE HİKMETİ öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Ali İmran, 3/164)

    ALLLAH İFTİRACILARIN ŞERRİNDEN KORUSUN ALLAH KALBİ SELİM VE AKIL İHSAN EYLESİN CÜMLEMİZE…AMİN

  72. ayrıca ben resulün her sözünü vahiy demiyorum buradakiler farkındaysa hadis diyorum resulullahın sözlerine ve kuranı kerimin açıklayıcısı olduğunu söylüyorum bunlar ayrı kavramlar RESULE ALLAH CC BU GÖREVİ VERMİŞTİR BUNLARI ÜSTTE AYETLERLE AÇIKLADIM
    VAHYE UYALIM DİYORLAR UYMAK VAR UYMAK VAR RESULULLAH VAHYE UYUYORDU FAKAT ONA GELEN NE HİKMETLER VAR KİMBİLİR O BİR PEYGAMBER KURANIN TBLİĞCİSİ ONA NE SIRLAR İHSAN EDİLMİŞTİR BİR DÜŞÜNELİM….HERŞEYİ MADDİ ANLAYANLARIN MANEVİYTA KARŞI GÖZLERİ KÖR!!!ALLAH BUNLARI YAPMAYA KADİR VE HAKİM

    YOĞURTLA AYRAN AYNI ŞEY MİDİR?YOĞURT ASILDIR AYRANDA ASILDAN ÇIKAN FERAHLATAN BİR İÇECEK AMA ÖZÜ YOĞURTTUR….SELAMETLE

  73. selam,

    BU NASIL BİR SÖZDÜR ALLAH TEFSİR YPAR YAHU PEYGAMBERİN GÖREVİ NEDİR O ZAMAN O KADAR HaDİSİ NİÇİN SÖYLEMİŞ?

    vela ye’tuneke bimeselin illa cinake bilhakkı ve ahsene TEFSİRA. Furkan 33
    bir meselleri olmaz ki – onun gerçeğini ve en güzel tefsirini getirmiş olmayalım.
    Abdül şimdi sen bu sözümü yalanlıyorsun.
    söz bize ait değil kardeş, Allah’a ait. lakin seni bağlamaz, rivayetler varken neyine ki.
    biz konuştuğumuz zaman delilimiz ayetlerdir. ya sen ? önce bunu anla sonra da sorularına neden cevap gelmediğini. ve şunu küpe yap.

    insanlardan da öyleleri vardır ki ne bir bilgiye, ne bir delile nede kılavuz bir kitaba dayanmaksızın Allah hakkında tartışır. 8
    Allah yolundan şaşırtmak ve saptırmak için kibirle tartışır. ona dünyada bir rüsvalık vardır. kıyamet günüde azabı tattıracağız. 9 hac
    bilgi ve delil hangi kitapda dersin, bakara 2 ye bak.

    esenlikle

  74. 33- Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.
    BU AYETTE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HADİSLER HAKTIR BURADA TEFSİRDEN MAKSAT AÇIKLAMADIR AÇIKLAMA İSE HADİSTİR HADİSİN FAİLİ PEYGAMBER EFENDİMİZDİR ŞU DOĞRUDUR TEFSİR YAPAN ALLAHIN İZNİYLE YAPAR NEFES ALAN ALLAHIN İZNİYLE ALIR HATTA BEN ŞURADA ALLAHIN İZNİ İLE YORUM YAPIYORUM BUNUN MANASI ALLAH TEFSİR YAPAR DEĞİLDİR YUKARIDA SORULARIMA CEVAP VEREMEMEN ZATEN BUNU GÖSTERİYOR EZANLA İLGİLİ BİLGİ BULABİLDİN Mİ KURANDAN?
    ALLAH ŞU HARAMDIER ŞU HELALDİR ŞUNU YAPIN DEMİŞ KURANDA HEP BÖYLEDİR ÜSLUP DİKKAT EDİN AÇIKLAMASINIDA PEYGAMBERİMİZE BIRAKMIŞTIR SÜNNETİN HADİSİN ASLIDA KURANDIR ARALARINDAKİ FARK HADİSİN PEYGAMBER SÖZÜ OLMASI VE AÇIKLAYICI OLMASIDIR AZ ÖNCE VERDİĞİM YOĞURT ÖRNEĞİ GİBİ NEDENİNİ BİLMİYORUM AMA SİZ BUNU BİR TÜRLÜ KABULLENEMİYORSUNUZ BİZİM İÇİNDE ALLAH İLK ÖNCE VAHİYDE FAKAT HADİS VEYA PEYGAMBER KURANDAN AYRI DEĞİL AYRICA PEYGAMBERİN SÖYLEDİKLERİNDEN İNSAN NAMINA YARARLI OLMAYAN NE VAR AYAKTA SU İÇMEMENİN BİLİMSEL OLARAK YARARLARI KANITLANMIŞTIR SÜNNETLERDE HEP BİR HİKMET VARDIR ÇÜNKÜ RESULULLAH EFENDİMİZ DEVAMLI ALLAH CC GÖZETİMİ ALTINDA İDİ RESULÜM NE VERDİ İSE ONU ALIN DEMESİ BUNA DİKKAT ÇEKİYOR RABBİMİZİN…

    VE SANA BUNDAN ÖNCE KAÇ TANE AYETİ YANLIŞ TEFSİR ETTİĞİNİ SÖYLEDİM İNSAN TEFSİR YAPMAZ DİYORSUN BAK SEN BİLE YAPIYORSUN ÇÜNKÜ KURANI KERİM YORUMLARA AÇIK BİR KİTAPTIR OKUYUNCA BİRDEN FAZLA ANLAM ÇIKABİLİYOR ÇÜNKÜ HERKESİN BEYNİ FARKLI DÜŞÜNÜYOR ÖNEMLİ OLAN DOĞRU BEYİNLERDEN DÜŞÜNCELERDEN YARARLANABİLMEK SANA YANLIŞ OLARAK AKTARILAN AYETLERİN ANLAMINI VERİNCE GERÇEK ANLAMINI İTİRAZ ETMEDEN DİNLİYORSUN VE KABUL EDİYORSUN TEFSİR YAPAN ALİMLERİMİZİN TEFSİRLERİNDE KURANA AYKIRI BİRŞEYDE YOKTUR SAPIKLARI OKUYORSA BİR İNSAN YAPACAĞIMIZ BİŞEY YOK SAYMADIĞINIZ KİTAPLAR KURANI KERİM VE HADİSLER ÜZERE YAZILMIŞ OLAN ŞEYLER HİDAYET ALLAHTAN
    SELAMETLE

  75. SELAM KARDEŞİM
    Siz hanifler bazı şeyleri yazıyorsunuz ama bunları size kim söylüyor bunların doğruluğuna delilleriniz nelerdir ayetleri söylemiyorum ayetlerin yorumlarını nereden alıyorsunuz?olay anlatmıyorsumuz manasını söylemiyorsunuz cevap verirken ayetlerin hangi olay üstüne nerede söylendiğini biliyorsanız cevap verirken şu olay üstüne şurada anlatılmak istenen tabi kimden görüş aldığınızı belirterek yoksa kendi aklınızdan mı bulduğunuzu belirterek ayet inerken şu sahabiler vardı şöyle şöyle olumlu veya olumsuz tepkiler sorular oldu diye tam bir mana verin
    Sizin sitelerinizde kurandan herkes aklına göre birşey konuşuyor akıl bir yere kadar istikamet ve maneviyat olmazsa ….sizce HERKES kuranı anlayıp açıklayabilir mi?açıklayabilirse delil olarak 1 ayet 1 hadis gösterin…veya kuranda bir açıklayıcıdan bahsediyorsa bunun kim veya kimler olduğunuda söyleyin!!!veya sadece kuranla amel etmemiz gerektiğini söyleyen ayet getirin şunu unutmadan ayetle hadisi ayırmadan çünkü hadisin kaynağıda vahiydir hadis vahyin açıklaması tevilidir tevili zorunlu durumlarda….
    Sizlerin sitelerinde herkes farklı telden çalıyor kimi yerde resulullahın ana_babasına kafir deniliyor kimi hanifler haniftir diyor
    içinizden namazı hareket olarak kılanlar var bazıları manevidir diyor mesela ruku Allahın emirlerine boyun eğmektir diyor kısacası sizde içinizde bölünmüşsünüz mezheplere laf atıyorsunuz ama…
    Hadislerin hiçbirini kabul etmiyorsunuz hadislerle ilgili başlıklarınız hadisleri hafife aldığınızın alameti…bazıları hayır inkar etmiyoruz diyorlar öyle ilmi siyaset yapıyorlar ki dikkat edin inkar ettikleri şeyler hep hadisle bize gelen amellerdir
    çünkü biliyorlar direkt inkar ederlerse kabul göremeyeceklerini

    Evet hanifler kuranı kendi kendilerine yorumlama yoluna gitmişler ve herkesin farklı düşünceleri var mezhepleri ayrılmış bölücü diye tanımlıyorlar ama kendi içlerinde zaten bölünmüşler ben havadan konuşmuyorum yaklaşık 1 senedir izliyorum bu siteleri ve bazı haniflere onlar birbirinden habersizken bazı sorular sordum hep farklı cevaplar kem küm şu bu…
    belirli bir kural yok haniflerdeherşey serbest birinin aklına farklı bir fikir gelse bir tefsir gelse buda güzel olsa hanifler bunu kabul görüyor
    herkes kuranı anlayabilir Allahı anlayabilir diyorlar kendi akıllarıyla yahu anlayabilse insanlar Allahı doğruyu Allah cc tövbe haşa niye bu kadar uğraşmış kitap ve peygamber göndermekle!!!kuran sade anlaşılsa idi niye 4 kitap 100 sayfa buna karşılık 25 nebi indirsin???ve kuranda adı geçmeyen nice peygamberler varken….
    böyle düşünülünce bunların yanlış yolda olduğu zaten belli oluyor ALLAH AMAÇSIZ MIDA O KADAR PEYGAMBER GÖNDERMİŞ MADEM AKIL YETİYO KURANI KİTAPLARI ANLAMAYA SORUYORUM BUNA ÖZELLİKLE CEVAP İSTİYORUM VEYA ALLAH PEYGAMBERSİZ KİTAP İNDİRMEKTEN ACİZ Mİ?

    SİZ PEYGAMBER SADECE VAHİY GETİRDİ DİYORSUNUZ PEYGAMBERİN GÖREVİNİ BİLMİYORSUNUZ PEYGAMBER KURANI İLK TEFSİR EDENDİR ALLAHIN GÖZETİMİ ALTINDA MÜÇTEHİTLER AYETLERE HBAKARAK HADİSLERİ TAHLİL EDER KURAN VE HADİSE GÖRE HÜKÜM VERİR KENDİ KENDİNE UYDURMAZ MANTIĞINA MAKMAZ AKLINA BAKMAZ KURAN VE SÜNNETE BAKAR OLABİLECEKLERİ CAİZ OLANI KONUŞUR
    HANİFLER BENİM İSLAM ALİMLERİNE İHTİYACIMN YOK DİYORLAR FİİLSELDE BELLİ EDİYORLAR ONLARIN BU SÖZLERİ TAAAAA NEREYE DAYANIR BİLİYOR MUSUNUZ?PEYGAMBERE ONDAN SONRA ALLAHA ÇÜNKÜ MÜÇTEHİTLER BUNLARIN DIŞINA ÇIKAMAZLAR CAHİL CESUR OLUYOR DEDİĞİNİN NE ANLAMA GELEBİLECEĞİNİ ANLAYMIYOR HERŞEYE YETEN AKLI!!!
    AKIL HERŞEYİ ÇÖZÜYORSA O ZAMAN BİZİM MATEMATİK DEHASI YAHUT ÇOK BÜYÜK BİR ALİM OLMAMIZ GEREKİYOR HATTA PEYGAMBER BİLE OLUNUR(!)BU GİDİŞLE
    İŞTE BUNLAR KENDİ ARALARINDA BÖLÜNMÜŞ BİDAT BİR KURULUŞTUR DİNDEN ÇIKMALARI SÖZ KONUSUDUR
    MEZHEPLERE LAF ATANLAR BAZI ŞEYLERİ KAVRAYAMIYORLAR
    HERKES AYRIDIR ASLINDA BÖLÜNMÜŞTÜR
    HERKESİN AYRI BİR AİLESİ VARDIR
    MAHLUKAT BÖLÜNMÜŞTÜR(İNSAN,CİN ,ŞEYTAN,HAYVAN,BİTKİ VS…)
    ÜLKELER BİLE BÖLÜKTÜR AYRI AYRI DEVLETİ VARDIR HERKESİN
    YANİ AHYATIN HERYERİNDE AYRILIK VARDIR
    SON AYRILIK CENNET VEYA CEHENNEMDE OLACAKTIR
    FAKAT AYRILMA DOĞRU DÜZGÜN OLMALI GİDİLEN YOL RABBİMİZE ULAŞTIRMALIDIR MESELA EHLİ SÜNNET AMELİ İTİKADİ EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT VARDIR
    MESELA AMELİLER HANEFİ ŞAFİ MALİKİ HANBELİ DİYE AYRILMIŞLAR BUNLAR DOĞRU YOLLARDIR HANGİSİNİ TUTARSAN DOĞRU YOLA ULAŞIRSIN

    MESELA İSTANBULA GİTMEK İÇİN BİR SÜRÜ YOL VARDIR FARKLI YOLLARDIR AMA AMAÇ BİRDİR İST YE ULAŞIR ALLAH YOLUDA ÇOKTUR EHLİ SÜNNET MEZHEPLERİ BU YOLLARIN GÜZELLERİNİ ÇAMURSUZLARINI SEÇMİŞLER VE YOLDAN SAPMADAN İLERLİYORLAR KURANA SÜNNETE MUHALİF OLMAKSIZIN NE KADAR GÜZEL DEĞİL Mİ???
    YOLUN YANLIŞI VAR DÜZGÜNÜ VAR ALLAH CÜMLEMİZİ DÜZGÜN YOLLARDAN GİDENLERDEN EYLESİN…..AMİN

  76. Selam,
    Abdül
    şükür kavuşturana
    eyisindir inşallah

    33- Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.
    BU AYETTE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HADİSLER HAKTIR
    nasılda bağlantıyı yaptın ?!
    hemen

    EZANLA İLGİLİ BİLGİ BULABİLDİN Mİ KURANDAN
    bir nida biliyorum ama cuma 9
    senin bahsettiğin ezan değil
    adı üstünde ezan,
    yani senin eee..zannın

    madem çok açıklama istiyon
    Allah’ın kendinden başka ilah olmadığına
    kendi şehadeti, yine resulununda
    kendi resulu olduğunu bildirmesi
    bana yeterli
    inandım iman ettim
    ikide bir tekrar etmem,
    imanda tazelemem
    o hep taptaze
    senin bildiğin namaz, benim salatım değil
    senin bildiğin oruç, benim savm’ım değil
    senin bildiğin zekat, benim zekatım değil
    senin bildiğin hac, benim haccım değil
    işte öyle bir hanifim biiznillah

    hadi şimdi alimlerine danış bakalım nedir benim durumum.
    bi fal aç bakalım ona danış,
    buna sor.
    sakın kurana bakma

    tefsir yapmak bizim ne haddimize,
    Allah gerçeğini ve en güzelini yapmışken

    veli-evliya konusunda diyorsan
    vahyin kelime anlamlarını eğer-bükersen,
    evirip-çevirip şeyhine şıhına
    alimine müçtehidine yapıştırmaya kalkarsan
    o zaman bi dur deriz.

    esenlikle..

  77. Selam,
    Buhara
    hoşgeldiniz.
    demişsiniz ki
    delilleriniz nelerdir, ayetleri söylemiyorum
    diyorum ki niye ??
    o günkü olayların benzerlerinin,
    her zaman ve bu günde yaşandığının farkında değilmisiniz.
    evet bu sitelerde herkes aklına göre bir şey
    konuşuyor. sorgulama bize farz örneği
    İbrahim
    siz ne buyururdunuz.
    bize göre ancak akıl rabbini bilebilebilir.
    Hem bu kuran ancak akıl sahiplerine bir
    öğüttür.
    aklını ilahi olana değilde,
    beşeri olana kiralayanlar
    sonuçlarına katlanır
    hadis vahyin tevilidir demişsin
    şu kıyametin tevilini bi yap bakalım
    ruku Allah’ın emirlerine boyun eğmektir
    demişlerse ne güzel olmuş.
    bölünme mölünme yok
    yüzyılların geleneğinden kolay sıyrılınmıyor

    bizim hadislerle sorunumuz şudur
    1-sorumluluğumuz indirilen vahiy ile sınırlandırılmıştır
    2-peygamberimizin sözleri başımız üzeredir,
    lakin şimdi o yok
    3-Allah hadisleri koruması altına almamıştır
    çünkü ilahı olana beşeri karışamaz
    bunlar ana sebebler yeter
    hadislere bağlı amelleriniz sizin olsun
    yani ecri
    bak ben inkar etmedim,
    abdüle cevaben yazdım
    rivayetler bizi bağlamıyor
    asıl kemkümcüler sizlersiniz.

    herkes kuranı anlayabilir, Allah’ı anlayabilir demişsin
    yalan yazma
    kuranı anlayabilir , ama
    Allah’ı anlayabilir yok.
    hem vahiy anlaşılmıyacak idiyse niçin
    alemlere öğüt olsun
    vahyi bırakıp,
    yani millet, sizleremi tabi olsun

    doğrusu siz Allah’a karşı büyük sözler ediyorsunuz
    yakında aleyhinize delil olarak kullanılabilir.

    haniflerin kuranı okuma çabaları
    takdire şayandır
    Allah hepsinden razı olsun.

    MESELA İSTANBULA GİTMEK İÇİN BİR SÜRÜ YOL VARDIR FARKLI YOLLARDIR AMA AMAÇ BİRDİR demişsin
    oysa Allah tek yolun vahiy olduğunu işaret ediyor.

    sanki seni tanıyor gibiyim.

    esenlikle..

  78. Allah’ın kendinden başka ilah olmadığına
    kendi şehadeti, yine resulununda
    kendi resulu olduğunu bildirmesi
    bana yeterli
    inandım iman ettim
    ikide bir tekrar etmem,
    imanda tazelemem
    o hep taptaze:) :)
    ):) ümit ve korku arasında olmak nedir bilir misin?ne kadarda eminsiniz kendinizden gece yattığında imanlı yatıpsabah kalktığında imansız kalkanları haber veriyor peygamberimiz ahir zamanda insanların ,manlarının bu kadar tehlikede olduğunu haber veriyor peygamberimiz bile günde en az 70 kere tövbe ediyorken ve gece ayakları şişinceye kadar namaz kılıyorken senin bu güvenin nereden kaynaklanıyor?senin iman etme biçimin bir kere kurana aykırı iyi düşün….
    cemil kardeşim yine açıklamamışsın bazı şeyleri anladığım kadarıyla neye niçin inandığını bilmiyorsun bir yolda olaımda ne olursa olsun hesabı …..taklitçilik vs….ama iyi temsil yapamıyorsun kabul et ezan sözlerini bul kuarndan kalimi şehadetide bl teyemmümün şartlarını nasıl bozulr apaçık kurandan bulyani senin youm getirdiğin apaçıklıktan ben sana diyorum kuran apaçıktır evet ama nasıl ayette anlatılmak isteneni iyi araştır ok alimler her işini kurana havale eder ona göre konuşursan daha iyi olur yani seni kurana havale etmek bi düşün
    BUHARANIN DEDİKLERİ O KADAR DOĞRU Kİ BOŞUBOŞUNA DEMOGOJİ YAPMAYIN VE KARŞINIZDAKİLERİ SAF YERİNE KOYMAYIN BİZDE VAHYDEN BAŞKA İRŞEY DEMİYORUZ SÜNNET İLE VAHİY ARASINDA FARK OLDUĞUNU FAKAT BUNLARIN ARASINDA DA SIKI BİR BAĞ OLDUĞUNU İNKAR ETMİYORUZ ASIL VAHYE BİZ TABİYİZ BİZ VAHYİ NEFSLERİMİZE GÖRE YORUMLAMIYORUZ ve hadislerin korunması hakkındaki yazımı okumalsın ben onun khakkında yorum yapmıştım okumaığın için mi yoksa görmemezlikten geldiğin için mi aynı şeyleri söylüyorsun ilim akıl ister…dikkat ister SELAMETLE

  79. inanmam demek yetmiyor bazı şeylere görsellik gerekli ben namaza inanıyorum ama hiç kılmıyorum oruca inanıyorum ama tutmuyorum gibi bişey resulullaha inaıyorum ama dedikleri beni bağlamaz demek istiyorsun o zaman kuranda seni bağlamıyor demektir eğer böyle ise iman çok büyük tehlikeye girer son nefeste imansız ölmeye sebep olur bu ise cehennemlik olmak demektir allah korusun ALLAHA İTAAT ETMEK İÇİN ALLAHI SEVMEK ŞART İNSAN SEVDİĞİNE İTAAT EDER ALLAHIN SEVDİKLERİNİDE BİZİM SEVİP TABİ OLMAMIZ GEREKİR ALLAH PEYGAMBERİMİZİ ÇOK SEVİYOR ONA RESULÜM DİYE HİTAP EDİYOR O SEVİYORSA BİZİMDE SEVMEMİZ VE RESULULLAHA İTAAT ETMEMİZ GEREKİR O HAKTAN BAŞKASINI KONUŞMADIĞINI KENDİ BİLDİRMİŞ O ZAMAN HAK OLANA NİÇİN TABİ OLUNMUYOR

  80. Selam,

    heyyy Abdül hey

    La ilahe illallah
    bir sözden ibaret birşey değildir
    bir gerçeklik
    bir farkındalık halinin kelimelerle
    ifade edilmesidir.
    bu gerçek vahiyde şöyle bildirilir

    sen dağları görürsün de,yerinde durur sanırsın. oysa onlar bulutlar gibi yürümektedirler. 88
    de ki “ben herşeyin sahibi ve kutlu beldenin rabbine kulluk etmekle emrolundum, müslümanlardan olmakla emrolundum.” 91
    kuranı okumam emredildi. kim doğru yolu bulmuş ise kendi için, kimde saparsa kendinedir. de ki “ben sadece uyarıcılardanım.” 92
    ve de ki “hamd Allah’adır. O size ayetlerini gösterecek sizde onları tanıycaksınız. rabbin amellerinizden gafil değildir. 93 neml

    bu ayetlerden anlaşılacağı gibi Allah’ın varlığı gösterdiği ayetlerden anlaşılabilir.
    akıl; evrendeki, ince ve muhteşem düzenin bir ilimle ve tasarımla varlık alemine çıktığını gerçeklerden hareketle farkeder. bunun bir emirle oluştuğunu, sahipsiz olamayacağını bilir.
    müslüman bu gerçekliğe teslim olan, müminde bunda güvenlik bulandır.
    şimdi bu ayetleri okuyamayıp ikide bir la ilahe illallah çekmek ne kazandırıyor, yada çekilmezse Allah’ın varlığına bir helal mi geliyor.
    bilmem kaç yüz yada bin defa tekrar edince Allah’a yakın mı olunuyor.
    benim itirazım bu şekilciliğedir.

    yoksa
    göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde aklı selimler için ayetler vardır. 190
    onlar ayaktayken, otururken ve yan üzre yatarken Allah’ı zikrederlerler ve “rabbimiz sen bunları boşa yaratmadın, yücesin, bizi ateşin azabından koru ” derler. 191 ali imran
    ayetlerinin bilincindeyiz. bu ayetlerde bile bir farkındalık hali anlatılmaktadır.

    insan bu farkındalığa adapte oldukça müslüman sonrada mümin olur. yoksa ezbere bilmem kaç defe tekrar yaparak değil

    Zikir ise bizim doğru sandıklarımızla değil, vahiyle bize bildirilen Allah indindeki gerçeklerin yaşanmasıyla olur,
    örtülmüş gerçeklerin açığa çıkarılması için verilen mücadele ile. doğrusu bu tam bir zikirdir.

    bu zikri okuyabilme fıtratımıza kodlanmıştır
    yeterki benlik, bencilliğe kaymasın.
    arının vahyi okuması bize örnek olsun.

    vahiyle bağlantılı olarak yaşanan gerçeklik ve bunun yaşanması için yapılan mücadele ve destek salatımızdır, işte bu Allah’ın rızasını talep etmektir, buda zekatımız (Allah indinde arınışımızdır).
    yoksa,
    münafıklar sana geldikleri zaman “şehadet ederizki şüphesiz sen Allah’ın elçisisin ” derler. şüphesiz senin kendi elçisi olduğunu Allah bilmektedir. Allah münafıkların yalancı olduklarına şahittir 1 münafıkın
    münafıklar bile muhammedin resulullah diyebiliyor.

    böyleyken böyle Abdül, senin kuranda ara-bul dediklerini ben bulamadım
    öyleyse benim için yok hükmündedir.

    kusura kalma gayri
    sen Allah’ı seviyorsun ama O’nun kitabını değil, başkalarının kitablarını okuyorsun

    esenlikle..

  81. bu şekilcilik değil sevgi muhabbet ve korkudur ALLAHI bu şekilde sevmeliyiz biz ibadete muhtacız ona muhtacız zikir etmemiz ibadet etmemiz lazım ALLAH zikredenleri sevdiğini buyuruyor insanın davranışlarından belli olur sevgisi bu şekilcilik değildir münafıklarda böyle ayrılır o yüzden imanın tanımı kalben inanmak ve dil ile söylemek gerektiğidir dilinle şehadeti getirmezsen insanlar senin müslüman olduğunu anlamayıp sana müslüman muamelesinde bulunmaya bilirler yani bu senin deyiminle şekilciliği bizden ALLAH istiyor fakat kalpte sağlam iman bulundurarak bu şekilcilik değil ALLAHIN bizden istediğidir senin lafın büyük yerlere gider peygamberimize kadar varır bilmiyor musun ki AllahA doğru dürüst ibadet edebilen odur

    ENFAL : 45 – Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz

    böyleyken böyle Abdül, senin kuranda ara-bul dediklerini ben bulamadım
    öyleyse benim için yok hükmündedir.DEMİŞSİN
    peki o zaman ALLAHIN emrettiği ezan ve teyemmüm ne şekil hani kuran apaçık herşeyi anlatıyordu yaaa demek ki bazı şeyleride sünnete bırakmış ALLLAH CC bak şimdi nasıl ihtiyaç var peygambere sünnete…
    Mikdam bin Madi Kerib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
    ‘Dikkat! Bana Kur’an verildi Kur’an’la beraber Onun bir benzeri daha verildi. Dikkat! Yakında midesi tok rahat koltuğunda oturan bir kimse şöyle der:
    −Şu Kur’an’a sımsıkı sarılın Onda helal olarak bulduğunuzu helal sayın haram olarak bulduğunuzu da haram sayın. Dikkat! Size ehli eşeklerin eti helal değildir. Yırtıcı hayvanlardan köpek dişi olanların eti helal değildir. Kendileri ile aranızda anlaşma bulunan kimselerin yitirdiklerini almanız size helal değildir. Ancak sahibinin ona ihtiyacı yoksa o zaman helal olur. Bir kimse bir kavme misafir olarak inerse onu ağırlamaları gerekir. Eğer onu ağırlamazlarsa o şahsın onları takip ederek ağırlamayana misilleme olarak cezalandırma misafir etmeme hakkı vardır’ buyurdu.”

    27 Ağustos
    PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
    PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER

    AL-İ İMRAN : 32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.

    AL-İ İMRAN : 50 – “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah’tan korkun da bana uyun”.

    AL-İ İMRAN : 51 – “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O’na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur”.

    AL-İ İMRAN : 132 – Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin
    İŞTE AYETLER APAÇIK BİLDİRİYOR RESULULLAHA İTAATİ İTAAT ETMEZSENİZ İŞTE BÖYLE KALIRSINIZ AHKAMLAR ALLAHA AİTTİR AHKAMLARI AÇIKLAMAK ALLAHA AİTTİR ÖNCEKİ CÜMLELERİNE BAKILIRSA HEP BİRBİRİNİ YALANLIYOR BURADAN ANLAŞILIYOR ZATEN İÇİN İŞİNDE İŞ OLDUĞU BAZI HANİFLERDEN DUYDUĞUM BİZ HER HADİSİ İNKAR ETMEYİZ BİZ HADİS DÜŞMANI DEĞİLİZ SANKİ BU SÖZLERİ SENDENDE DUYDUM AMA ŞİMDİDE KURANDA YOKSA İNANMAM DİYORSUN BU NE ÇELİŞKİ NEYE İNANACAĞINI KARIŞTIRMIŞSIN KARDEŞİM İŞTE SÜNNETSİZ DİNİN ZAFİYETLERİ

    27 Ağustos
    PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER
    PEYGAMBERLERE İTAAT İLE İLGİLİ AYETLER

    AL-İ İMRAN : 32 – De ki, Allah’a ve Peygamber’e itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kâfirleri sevmez.

    AL-İ İMRAN : 50 – “Önümdeki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak için (geldim) ve Rabbiniz tarafından size bir mucize getirdim. Artık Allah’tan korkun da bana uyun”.

    AL-İ İMRAN : 51 – “Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Onun için hep O’na kulluk edin! İşte bu, doğru yoldur”.

    AL-İ İMRAN : 132 – Allah ve Peygambere itaat edin ki, size de merhamet edilsin.

    NİSA : 13 – İşte bütün bu hükümler, Allah’ın koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine itâat ederse Allah onu altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Onlar, orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.

    NİSA : 59 – Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygambere de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.

    NİSA : 69 – Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!

    NİSA : 80 – Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, biz seni onlara bekçi olarak göndermedik

    ENFAL : 20 – Ey iman edenler, Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. İşitip durduğunuz halde onun emirlerinden yüz çevirmeyin!

    sonuş olarak kimse aklına göre şunu yaparım bunu yaparım diyemez bu dinin sahibi ALLAHTIR ve görsel olarak dini en güzel şekilde yaşayan resulullahtır bizkimiz ki kendi kendimize hüküm veriyoruz bilip bilmeden ayetlerden anlam çıkarıyoruz büyük sözü dinlemek lazım

  82. selamun aleyke
    Ali kardeşim
    potansiyeline hayran olmamak nemümkün
    itiraf ederim ki
    aniden sütten kesilmiş bebelere döndük
    iyi ki varsın.
    sevgiyle..

  83. Selam,
    Abdül sen şimdiden bize fırça atmaya başladın.
    büyüyüpte fenaül fena olduğunda
    halimi düşünemem gayri

    biliriz ki Allahresulu bize Allah’ın hadislerini bildirir, biz bu hadisleri başımıza tac ederiz
    senin hadis diye yazdıkların ise onun bunun rivayetleridir
    üstelik sen bunları resulden işitmişte değilsin
    bu konuda sana enam 144 ü tekrar hatırlatırım

    Abdül sana bi soru
    bilirsin ki Muhammed Allah’ın resulü nebiliğide mühürlenmiş olandır.
    böyleyken,hiç bir ayette Allah’a ve nebisine itaat edin geçmez
    sence neden
    bir kopya vereyim

    hem bilin ki Allah’ın resulu içinizdedir. eğer o pek çok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Ama Allah size imanı sevdirmiş, onu kalplerinize ziynet yapmıştır. küfrü, fıskı ve isyanı size kerih göstermiştir. işte onlar irşad olanlardır. 49/7

    eğer bu soruya doğru cevap verirsen;
    bende teyemmümün ne olduğunu sana yazarım
    yok
    ben teyemmümün neolduğunu biliyorum diyorsan
    diyorumki yanlış biliyorsun
    hadi sana bir kopya daha vereyim
    teyemmüme sadece 5/6 ve 4/43 den bakma birde
    2/267 den oku
    bakalım senin teyemmümüne uyuyor mu?

    birde
    hem biz kimizki ayetlerden anlam çıkarıyoruz büyük sözü dinlemek lazım derken
    peygambere itaat konusundaki ayetleri bir çırpıda okuyup anlamlandırıveriyorsun,
    isra 111 kebbirhu tekbira derken sen hangi büyükten bahsediyorsun.

    esenlikle..

  84. peygamberimiz hem nebi hem resuldür nebi kitap gönderilmemiş peygamber demektir resul ise kitap gönderilmiş her resül nebidir fakat her nebi resul olamaz SEN BİR KERE RESUL NEBİ KAVRAMINI İYİ ÖĞRENMELİSİN OK ALLAH ŞUNU YAPIN BUNU YAPIN DİYE EMREDER GÖRSEL OLARAK NASIL YAPILACAĞINI EDEPLERİYLE BERABER PEYGAMBERİMİZ ÖĞRETMİŞTİR

    SENİN O BU DEDİKLERİN KURANI KERİMİN BİZE KADAR TAŞINMASINA VESİLE OLMUŞTUR AYRICA HADİSLERİN HEPSİ RİVAYETTİR DEMOGOJİ LAF OYUNLARI YAPMA AÇIKÇA SÖYLE İNANMIYORUM BUHARİYE MÜSLİME VS SÖYLE ŞİMDİ BENDE SANA SORUYORUM VE HANİFLERE SORUYORUM SİZ KURANDAN BAŞKA HİÇBİR ŞEYE İNANMIYORSUNUZ HEPSİ İNSAN SÖZÜ VE RİVAYET YALANDIR DİYORSUNUZ PEKİ SİZİN HANGİ HÜKMÜNÜZÜ KURANDA GEÇİYOR NAMAZ ŞEKLEN DEĞİL MANEN OLUR DİYORSUNUZ PEKİ BÖYLE BİR NAMAZ EMRİ VARMI NAZAR YOKTUR DİYORSUNUZ NAZARIN OLMADIĞINA DAİR BİR AYET VARMI?MESELA AYI ETİ ASLAN ETİ HARAM DEĞİLDİR DİYORSUNUZ HARAM DEĞİL DİYE BİR AYETİNİZ VAR MI ALLAHTAN BİZİM UYDUĞUMUZ BİR PEYGAMBERİMİZ VAR ONA KARŞI TESLİMİYETİMİZ VAR BİZE O AÇIKLAYIP ÖĞRETİYOR RABBİMİZİN EMİRLERİNİ YOKSA ALLAH HAŞA SÜS DİYE GÖNDERMEDİ PEYGAMBERİMİZİ…. AYETTEN FARKLI ANLAMLAR KİM ÇIKARIYOR BİR DÜŞÜN BİZİM ALİMLERİMİZ AYET VE HADİSİ TAHLİL EDİYOR DİKKAT EDİN DEĞİŞTİREREK HÜKÜM VERMİYOR HADİSLERDE KURANDA AÇIKLAMASI YAPILMAYAN ŞEYLER AÇIKLANMIŞ EDEPLER ÖĞRETİLMİŞ İSLAM DİNİNİN RUHUNA TERS BİRŞEY OLMUYOR SİZ ALİAKSOY ALİ UMUC VS GİBİLERİN SÖZLERİNİ DİNLEYİN PEYGAMBERİMİZİN VE TAKVA SAHİBİ ALİMLERİN SÖZLERİNİ BIRAKARAK…

    Hucurat 1-2 ayeti kerimesince
    Ey iman edenler! Allah’ın ve Resulunun önüne geçmeyin. Allah’a karşı gelmekten

    sakının. Şüphesiz, Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

    Ey iman edenler! Seslerinizi, NEBİ’NİN sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize

    bağırdığınız gibi, NEBİ’ye yüksek sesle bağırmayın, yoksa siz farkına varmadan

    işledikleriniz boşa gider.

  85. selam,

    peygamberimiz hem nebi hem resuldür nebi kitap gönderilmemiş peygamber demektir resul ise kitap gönderilmiş her resül nebidir fakat her nebi resul olamaz SEN BİR KERE RESUL NEBİ KAVRAMINI İYİ ÖĞRENMELİSİN OK

    Ok abdül gel beraber öğrenelim
    nebi kitab verilmeyen,
    resul kitab verilen peygambermiymiş
    vahiy (peygamber kelimesi kullanmasada) buyur..

    işte bunlar ibrahimin kavmi üzerine verdiğimiz delillerdir, dilediğimizin derecesini yükseltiriz. şüphesiz rabbin hakim ve alimdir 83

    ve ishak ile yakuba hibe ettik, herbirini kılavuzladıkveöncede huhu zürriyetinden davutu ve süleymanı ve eyyübü veyusufu ve musa ve harunu kılavuzladık. ihsan ile ödüllendirdik.84

    ve zekeriya ve yahya ve isa ve ilyas hepsi salihlerdendi.85

    ve ismaile ve elyasa ve yunus ve luta hepsi alemleri üstüne fazıllandırdıklarımızdı.86

    ve babalarından ve zürriyetlerinden ve kardeşlerinden icabet edenleri sıratı müğstakime kılavuzladık.87

    işte böyle Allah kullarından dilediğini kılavuzlar. şirk koşsalardı amelleri boşa çıkardı.88

    işte onlar kendilerine KİTAB, HÜKÜM veNÜBÜVVET verdiğimiz kimselerdi. eğer inkar ederlerse,
    onların yerine, inkar etmeyen bir kavmi vekil kılarız.89

    gördüğün gibi nebilik kitab ve hükümle veriliyor,
    yani dediğin gibi
    resullere kitab verilir
    nebilere kitab verilmez olmuyor.
    ayetlerde hiç resul kelimeside geçmiyor,
    işte böyle alim! n’etcez şimdi?

    diyen şöyle diyor:hep ters köşe, hep ters köşelere..
    yani hak gelince, batıl…

    sana yine diyorum ikide bir edep edep diye yazma
    sen onuda bilmiyorsun, senin yazdıklarında biz edebi tarif ettik

    sen şimdi gene anlamazsında,
    sor bakalım Ali Aksoy’a, Ali Umuç’a onlarmı bize din öğretiyor yoksa hepimize birden Allah’mı

    bide takva sahibi alimler derken senin elinde takva ölçer bir şey mi var

    esenlikle..


  86. cemil batur:

    selam,
    peygamberimiz hem nebi hem resuldür nebi kitap gönderilmemiş peygamber demektir resul ise kitap gönderilmiş her resül nebidir fakat her nebi resul olamaz SEN BİR KERE RESUL NEBİ KAVRAMINI İYİ ÖĞRENMELİSİN OK
    Ok abdül gel beraber öğrenelim
    nebi kitab verilmeyen,
    resul kitab verilen peygambermiymiş
    vahiy (peygamber kelimesi kullanmasada) buyur..
    işte bunlar ibrahimin kavmi üzerine verdiğimiz delillerdir, dilediğimizin derecesini yükseltiriz. şüphesiz rabbin hakim ve alimdir 83
    ve ishak ile yakuba hibe ettik, herbirini kılavuzladık ve öncede nuhu zürriyetinden davutu ve süleymanı ve eyyübü ve yusufu ve musa ve harunu kılavuzladık. ihsan ile ödüllendirdik.84
    ve zekeriya ve yahya ve isa ve ilyas hepsi salihlerdendi.85
    ve ismaile ve elyasa ve yunus ve luta hepsi alemleri üstüne fazıllandırdıklarımızdı.86
    ve babalarından ve zürriyetlerinden ve kardeşlerinden icabet edenleri sıratı müstakime kılavuzladık.87
    işte böyle Allah kullarından dilediğini kılavuzlar. şirk koşsalardı amelleri boşa çıkardı.88
    işte onlar kendilerine KİTAB, HÜKÜM veNÜBÜVVET verdiğimiz kimselerdi. eğer inkar ederlerse,
    onların yerine, inkar etmeyen bir kavmi vekil kılarız.89
    gördüğün gibi nebilik kitab ve hükümle veriliyor,
    yani dediğin gibi
    resullere kitab verilir
    nebilere kitab verilmez olmuyor.
    ayetlerde hiç resul kelimeside geçmiyor,
    işte böyle alim! n’etcez şimdi?
    diyen şöyle diyor:hep ters köşe, hep ters köşelere..
    yani hak gelince, batıl…
    sana yine diyorum ikide bir edep edep diye yazma
    sen onuda bilmiyorsun, senin yazdıklarında biz edebi tarif ettik
    sen şimdi gene anlamazsında,
    sor bakalım Ali Aksoy’a, Ali Umuç’a onlarmı bize din öğretiyor yoksa hepimize birden Allah’mı
    bide takva sahibi alimler derken senin elinde takva ölçer bir şey mi var
    esenlikle..

  87. Müslümanlıkla ilgisi olmayan böyle iddialar, dinimizi içten yıkmak isteyen din düşmanlarının taktik ve hilelerindendir. Bunlar, Yalnız Kur’an diyerek, âyetleri kendi kafalarına göre yorumlayıp, Resulullahın açıklamalarına hiç itibar etmezler. Hadis-i şeriflerin hepsine de uydurma derler.

    Kitap gönderilen peygambere Resul denir. Nebi, kendinden önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Her resul, nebidir; fakat her nebi resul değildir. Peygamber Fars’çadır, resul veya nebi anlamında kullanılır. Kur’an-ı kerimin bir çok yerinde Peygamber efendimize Resul deniyor, bazen Nebi diye de geçiyor. Nebi denmesi Resul olmasına mani değildir. Yani bir resule nebi denmesi onun resul olmadığını göstermez. Genel kurmay başkanına bazen general, subay veya asker denmesine benzer.

    Emirleri tebliğ etmekte ve insanları, Allahü teâlânın dinine çağırmakta, Resul ile Nebi arasında bir ayrılık yoktur. Ankebut suresinin, (Ona [İbrahim’e İsmail’den sonra] İshak ve Yakub’u da bağışladık. Nebiliği ve kitapları [Tevrat’ı, İncil’i, Zebur’u, Kur’anı], onun soyundan gelenlere verdik) mealindeki 27. âyetinde, İbrahim aleyhisselamın soyundan gelenlere nebilik verildiği gibi kitap verilen resuller de vardır. (Beydavi, Medarik, Celaleyn)

    Kitap sahibi resullerden örnek verelim. Hazret-i Musa resul idi. İşte âyet-i kerime mealleri:
    (Musa, «Ey Firavun, elbette ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir resulüm» dedi.) [Araf 104] (Sırf bu âyet bile, onların yalanını çıkarmaya yeter. Hazret-i Musa’ya Tevrat indi, yani kitap gönderildi. Bunun için kendisine resul deniyor. Peygamber efendimize de kitap gönderildiği için bir çok âyette resul deniyor. Resul denilince nebi de içine girdiği için daha çok resul tabiri geçiyor. Kelime-i şehadette de Resul deniyor. Nebilik daha yüksek olsa idi o geçer idi.

    (Musa’yı mucizelerimizle Firavun ve topluluğuna gönderdik. Musa, “Ben âlemlerin Rabbinin resulüyüm” dedi.) [Zuhruf 46] (Bu âyette de, Hazret-i Musa’nın resul olduğunu açıkça bildiriyor.)

    Hazret-i Musa da, Peygamber efendimiz gibi, hem resul, hem de nebi idi. İşte âyet-i kerime meali:
    (Kitapta Musa’yı da an; elbette o, muhlis bir kul ve resul olan nebi idi.) [Meryem 51]

    Hazret-i İsa da, kendisine kitap gönderilen resul idi. İşte âyet-i kerime meali:
    (Meryem’in oğlu Mesih [İsa] ancak bir Resuldür.) [Maide 75]

    (“Biz, Allah’ın Resulü olan Meryem oğlu İsa’yı öldürdük” demeleri sebebiyle onları [Yahudileri] lanetledik, rahmetimizden kovduk.) [Nisa 157]

    Kitap sahibi resul olan Musa aleyhisselam, kardeşi Harun’un da kendisine vezir yani yardımcı olmasını istedi. İşte âyet-i kerime meali:
    (Ya rabbi, ailemden kardeşim Harun’u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl!) [Taha 29-32]

    Allahü teâlâ, onun bu duasını kabul ederek buyuruyor ki:
    (Allah, “Ey Musa! İstediğin sana verildi” dedi.) [Taha 36]

    (Biz, Musa‘ya Kitab verdik, kardeşi Harun’u da ona vezir [yardımcı] yaptık.) [Furkan 35]

    Kitap verilen resul olan Hazret-i Musa’dır. Hazret-i Harun ise onun veziri, yani yardımcısıdır. Yardımcısı daha üstün olur mu hiç? Hazret-i Musa Resul iken, Hazret-i Harun da nebi oldu. İşte âyet-i kerime meali:
    (Rahmetimizden, kardeşi Harun’u bir nebi olarak ona bağışladık.) [Meryem 53]

    Hazret-i Harun, Musa aleyhisselamın getirdiği dini, yani Museviliği tebliğ eden bir nebi idi.
    (Zekeriyya mihrabda namaz kılarken melekler ona, “Allah sana, Kelimullahı [İsa’yı] doğrulayıcı, efendi, nefsine hakim ve salihlerden bir nebi olarak Yahya’yı müjdeler” diye seslendiler.) [Al-i İmran 39] (Hazret-i İsa’nın kitap gönderilen bir resul olduğu yukarıdaki âyetlerde bildirildi. Hazret-i Yahya ise, Hazret-i İsa’nın getirdiği dini, yani İseviliği tebliğ eden bir nebi idi.)

    Bu örneklerde de açıkça görüldüğü gibi kendisine kitap verilen peygamberlere Resul denir. Resullerin getirdiği dini tebliğ edenlere de Nebi denir. Her resul aynı zamanda nebidir. Peygamber efendimizden sonra, nebi gelmeyecektir. Bir âyet meali şöyledir:
    (O, Allah’ın resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]

    Nebi gelmeyince, Resul hiç gelmez. Çünkü resullük makamı, nebilikten daha özel ve yüksektir. Bu âyetlerden sonra, bu konudaki hadis-i şerifleri bildirelim:
    (Nübüvvet ve risalet sona ermiştir. Benden sonra nebi de, resul de yoktur.) [Tirmizi]

    (Nebiler benimle son buldu.) [Müslim]
    Bir hadis-i şerif meali: (Ben bütün insanlara gönderildim.) [Müslim]

    (Size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir resul gönderdik.) [Bekara 151] (Bu âyet de kitabın nebiye değil, resule geldiğini göstermektedir.)

    Kur’an-ı kerimde, Resulullahın son nebi olduğu bildirildikten sonra, İslam binasının tamamlandığı şöyle açıklanıyor:
    (Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3]

    Allahü teâlâ, son nebi ve son resulünü gönderip dinini tamamladığına ve dinde noksan kalmadığına göre artık başka din ve başka peygamber aramak, Kur’an-ı kerimi inkâr olur.

    Nisa suresinin, (Kıssalarını sana bildirmediğimiz resuller de gönderdik) mealindeki 164. âyeti, resul sayısının Kur’an-ı kerimde bildirilmediğini göstermektedir. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
    (Nebiler 124 bin, resuller ise 313 tür.) [Hakim]

    Bu hadis-i şerif de, kitap getiren resullerin nebilere göre daha az olduğunu göstermektedir. Nebilerin çok olması, resullerin dinlerini yaymalarından dolayıdır.

    ÜSTTEKİ AYETLERİ NASIL O ANLAMA ÇEKİYORSUNUZ YANİ BUNLAR KİTAP VERİLDİĞİNE NASIL İŞARET OLUYOR ALLAH YAPTIĞI İHSANLARDAN BAHSEDİYOR BU AYETLERDE PEKİ ÜSTTE YAZIĞIN PEYGAMBERLERE KİTAP VERİLDİĞİNE DAİR BİR AYET VAR MI BİR HADİSİN VAR MI? MESEWLA ALLAH İSAYA MUSAYA DAVUD AS A KİTAP GÖNDERDİĞİNİ BİLDİRİYOR RESUL DİYE HİTAP EDİYOR DİĞERLERİNE RESUL DİYE HİTAP ETMİŞ Mİ VE BAK BAKALIM KUURANDAN KAÇ PEYGAMBERE RESUL DİYE HİTAP EDİYOR KAÇ PEYGAMBERE NEBİ DİYE HİTAP EDİYOR HEM NEBİ HEM RESÜL DEDİKLERİNİDE ARAŞTIR VE PEYGAMBERLERİN HAYATLARINIDA..ALLAH CC BİR AYETİ KERİMESİNDE ŞÖYLE BUYURMUŞ
    “İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah’ın kendilerine hitabettiği, derecelerle yükselttikleri vardır…” (Bakara / 253)BU AYETE BAKARSAK HEPSİNİN AYNI DERECEDE KİTAP HİKMET ALMA ŞANSI YOK Ulu’l – Azm peygamberler, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve Muhammet (a.s.)dır.

    Kur’an-ı Kerimde şöyle ifade edilmiştir: “Hani biz peygamberlerden söz almıştık; sen (Muhammet (s.a.v.)den, Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa’dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık.” (Ahzab /7)
    ŞU VARKİ BAZI PEYGAMBERLERE SUHUF İNDİRMİŞTİR ALLAHCC
    ONUN İÇİN BUNU TARTIŞMAYA BİLE YOKTUR YANLIŞ TEFSİR EDİP EDİP DELİL GETİRİYORSUNUZ
    bu arada benim takva ölçerim kuranı kerimdir orada takvalı kimselerin özelliklerini bildiriyor
    nerden takvasız olduğunu biliyorsun dersen insanın üslubu herşeyini ele veriyor verdiği hükümlerde namaz manevi imiş vs vs…bu arada dini kim gönderiyor başka birimi ALLAH MI YANİ ALLAHI HAŞA BAŞKA TÜRLÜ NASIL ÖĞRETECEK DİNİ ÖĞRENİNCE OTOMATİKMAN ALLAHI ÖĞRENİRSİN ALLAH DİNDE KENDİ ÖZELLİKLERİNİ BİLDİRMİŞ DEĞİL Mİ BU ARADA ONLAR ALLAHI TAM OLARAK ÖĞRENEBİLMİŞLER Mİ?BAK KARDEŞİM SANA ALLAHI DİNİNİ EN AÇIK ŞEKİLDE MUHAMMED MUSTAFA (SAV) ÖĞRETİR VE ONDAN ÖĞRENENLER ÖĞRETİR BU ZİNCİRLEME GELİR BU İNSANLAR ÇOĞU HADİSİ GÖRMEZDEN GELİYORLAR İNKAR EDİYORLAR SANA ÜSTTEKİ YAZIMDA BİR KAÇ SORU SORDUM BU ONLARIN SÖYLEMESİ GERÇİ ONLARDA BAŞKALARINDAN ÖĞRENMİŞLER BU HÜKÜMLERİ NEREDEN BULMUŞLAR YANİ KURANDA KESİN OLARAK HARAMLIĞI VAR MI BUNLARIN?

  88. Selam
    Abdül
    şu yazdıklarını bi oku

    Kitap gönderilen peygambere Resul denir. Nebi, kendinden önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Yeni din getirmeyip, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Her resul, nebidir; fakat her nebi resul değildir.

    Enam 89 tatmın etmediyse,
    aşağıdaki aliimran 81 i oku

    Allah NEBİLERDEN şöyle misak almıştı “SİZE KİTAB VE HİKMET verdim, sonra yanınızda bulunanları doğrulayıcı bir RESUL geldiğinde ona inanacak ve yardım edeceksiniz! bunu kabul ettiniz mi? ahdimi üzerinize aldınız mı demişti. onlarda “kabul ettik” dediler. Allah’da şöyle buyurdu “öyleyse şahit olun, bende sizinle beraber şahit olanlardanım”

    bu da Allah’ın ayeti
    yavaş ve tek tek oku
    kitab kimlere verilmiş
    kimler o kitaba uyuyormuş
    senin söylediklerinin tam tersi
    hala daha anlamadıysan
    sen hakkaten laf anlamaz bir kavimsin
    Allah’ın şaşırttığını, ancak Allah kılavuzlar.

    Bunun için diğer sorularının
    kıymeti harbiyesi yok
    Sen kendi dinini, Allah’a
    öğretmeye kalkışanlardansın.
    kuran meali org da yirmiden fazla
    çeviri var dilediğine bak

    haddinide aşıp

    Müslümanlıkla ilgisi olmayan böyle iddialar, dinimizi içten yıkmak isteyen din düşmanlarının taktik ve hilelerindendir. Bunlar, Yalnız Kur’an diyerek, âyetleri kendi kafalarına göre yorumlayıp,

    gibi yazılar yazma !!

    senin kuranla alakan falan yokta

    bu arada benim takva ölçerim kuranı kerimdir orada takvalı kimselerin özelliklerini bildiriyor

    gibi
    laf olsun beri gelsin babından yazıyorsun

    şu ayette işin içinden çıkarsın gayri

    ve izeserreNEBİYYU ila badi ezvacehe hadise, felemme NEBBE’et bihi ve azherehullahu aleyhi arefe badehu ve arada an ba’d, felemma NEBBEeha bihi kaalet men ENBE’eke haza kaale NEBBE eniyel aliym ülhaber 66:3

    hadi Allah kolaylık versin

    esenlikle..

  89. 19’cu Reşat Halife ve bazı zındıklar peygamberim (Resulüm) diyebilmek için, Ahzab suresinin, (O, Allahın resulü ve nebilerin sonuncusudur) [mealindeki 40. âyet için, “Nebi gelmez ama resul gelir” diyorlar. Halbuki “Nebi” gelmezse, “Resul” hiç gelmez. Çünkü nebi, kendinden önce gelen Resulün dinini tebliğ eden peygamberdir. Risalet=Resullük makamı, nübüvetten=nebilikten daha özel ve yüksektir. Her resul nebidir; fakat her nebi resul değildir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Nübüvvet ve risalet sona erdi. Benden sonra nebi de, resul de yoktur.) [Tirmizî]

    Kur’an-ı kerimde ise buyuruluyor ki:
    (Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim.) [Maide 3] Allahü teâlâ, son peygamberini gönderip dinini tamamladığına ve dinde noksan kalmadığına göre artık başka din ve başka peygamber aramak, Kur’an-ı kerimi inkâr olur. Peygamberlere ve onlara gönderilen kitaplara inanmak, imanın şartlarındandır. Kitap gönderilen peygamberlere Resul denir. Yeni din getirmeyip, insanları, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir. Peygamber Farsçadır, resul veya nebi anlamında kullanılır.

    Nisa suresinin, (Kıssalarını sana bildirmediğimiz resuller de gönderdik) mealindeki 64. âyeti, Peygamber sayısının Kur’an-ı kerimde bildirilmediğini göstermektedir.

    Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
    (Nebiler 124 bin, resuller ise 313’tür.) [Hâkim]
    Kur’an-ı kerimde bir resul için, o bir nebi idi denmesi onun resul olmadığını göstermez. Resulullah olan Peygamber efendimizin de nebi olduğu birçok âyette geçiyor. Ankebut suresinin, (İshak ve Yakub’u ona bağışladık. Nebiliği ve kitapları, onun soyundan gelenlere verdik) mealindeki 27. âyetinde, İbrahim aleyhisselamın soyundan gelenlere nebilik verildiği gibi kitap verilenler yani resuller de vardır. Kendilerine kitap verilen resullerden bazıları şunlardır:

    Hz. Nuh resul ve nebi idi. (Şuara 107, Araf 61)
    Hz. İbrahim, resul ve nebi idi. (A. İmran 84, Meryem 41)
    Hz. Musa, resul ve nebi idi. (Meryem 51, Araf 104, Zuhruf 46)
    Hz. İsa, resul ve nebi idi. (Nisa 157, Maide 75)

    Nebilere örnek: Hz. Harun nebi idi. (Nisa 163, Meryem 53) [Hz. Musa zamanında ona nebilik verildi, Museviliği tebliğ etti.] Hz. Yahya nebi idi (A. İmran 39) [ Hz. İsa zamanında İseviliği tebliğ etti.]

    Resul, elçi, haberci anlamında da kullanılır. Melekten veya peygamber olmayan insanlardan da resul olur. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

    (Allah meleklerden de resuller=elçiler seçer, insanlardan da.) [Hac 75]
    (Gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır, öyle değil; yanlarındaki resullerimiz=elçilerimiz [hafaza melekleri de] yazmaktadır.) [Zuhruf 80]
    (Birinize ölüm gelince, resullerimiz=elçilerimiz [görevli melekler] onun canını alır.) [Enam 61]
    (Melekler dediler ki: Ey Lût, Biz Rabbinin resulleriyiz=elçileriyiz.) [Hud 81]
    (O , Kur’an, itibarlı bir resulün=elçinin [Cebrail’in] getirdiği sözdür.) [Tekvir 19]
    (Melikin elçisi Yusuf’a geldiği zaman…) [Yusuf 50]
    ([Melike Belkıs dedi ki] hediyelerle gönderdiğim mürseller=elçiler ne ile dönecek.) [Neml 35]BAKINIZ SUHUF İNDİRİLEN PEYGAMBERLEREDE ALLAH RESUL DİYOR

    Allah NEBİLERDEN şöyle misak almıştı “SİZE KİTAB VE HİKMET verdim, sonra yanınızda bulunanları doğrulayıcı bir RESUL geldiğinde ona inanacak ve yardım edeceksiniz! bunu kabul ettiniz mi? ahdimi üzerinize aldınız mı demişti. onlarda “kabul ettik” dediler. Allah’da şöyle buyurdu “öyleyse şahit olun, bende sizinle beraber şahit olanlardanımHER NEBİ RESUL DEĞİL MİYDİ?ALLAH BURADA YİNE RESULLERDEN SÖZ ALMIŞTIR VE HER PEYGAMBERİN TEMEL MESAJI TEVHİTTİ ALLAHIN VAR VE BİR OLMASIYDI BU YÜÜZDEN HER PEYGAMBER HER PEYGAMBERE YARDIM ETMİŞTİ
    MANENDE MADDENDE BUNDA BU SÖZ ALINMIŞTIR HER PEYGAMBER KAVMİNİ UYARDI KENDİNDEN ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN ÜMMETLERİNİN NASIL HELAK OLDUĞUNU SÖYLEDİ BÜTÜN PEYGAMBERLER BİRBİRLERİNE YARDIMCI OLDULAR

    SEN ŞUAN İFTİRA ATIYORSUN KALBİMİ YARIP BAKTIN MI NE BİLİYORSUN?SEN Kİ PEYGAMBER ASHAP KIYMETİ BİLMEYİP DİL UZATANLARDANSIN
    BENİM SORULARIMA CV P VEREMEZSİN ÇÜNKÜ BİR KAYNAĞIN YOK SIRADAN İNSANLARIN KURANI KENDİNE GÖRE YORUMLAYIP ÇIKARDIĞI HÜKÜMLER VE ONA UYAN ZAVALLILAR GRUBU BİZİM İSE KURAN VE SÜNNETİMİZ VAR SİZİN ÇIKARDIĞINIZ YUKARIDA SORDUĞUM HANGİ HÜKÜM KURANLA BAĞDAŞIYOR?HADİSLERDE NAMZIN NASIL KILINDIĞI NAZARIN VAR OLDUĞU BİLDİRİLMİŞ SİZİN KAYNAĞINIZ NE NAMAZIN MANEVİ OLDUĞUNUN?NAZARIN OLMADIĞININ?HADİ CEVAP VER LÜTFEN BU SORULARA

  90. Selam

    Abdül bey
    Bak bu son iletinin başından
    Her resul nebidir; fakat her nebi resul değildir.

    buda sonundan
    HER NEBİ RESUL DEĞİL MİYDİ?

    Anladın sen onu

    bizim konumuz ne idi
    yine iletinin başından

    Kitap gönderilen peygamberlere Resul denir. Yeni din getirmeyip, insanları, önceki dine davet eden peygamberlere Nebi denir

    sen nebilere kitap verilmez diyordun
    bizde yazdığımız ayetlerde nebilere kitab verilir diyorduk.
    al bi ayet daha

    dedi ki “ben Allahın kuluyum, bana kitab verdi ve beni nebi yaptı.” 19:30

    şöyle diyelim
    resul Allahın gönderisi/gönderdiğidir,
    nebi ise haberi kaynağından getirendir.

    birde nisa 64 değil, 164 ü sulandırmışsın
    Allah kıssa etmediğim resuller var diyor
    senin gibiler ve feyz aldıklarınızda
    ne münasebet canım!! peygamber demişki
    bilmem kaç nebi, bilmem kaç resul var diyorsunuz

    Allahı ve resulunü yalancı çıkaracanız güya

    enam 143-144 hatırla
    secdeyi zamanında yap, davet edildiğinde;
    sonra o gücüde bulamazsın

    esenlikle..

  91. kardeşim belli ki dilim sürçmüş her resul nebidr HER NEBİ RESUL DEĞİLDİR bundanda birşey çıkarma demogoji yapma lütfen

    dedi ki “ben Allahın kuluyum, bana kitab verdi ve beni nebi yaptı.”bu rabbimin hangi peygambere seslenişi bunu bildir önce…..burada hangi peygambere seslendiği çok önemli sure ismi ayet numartası yazarsan iyi olur

    sulandırdığımız neymiş?ayet apaçık ALLAH bilmediğimiz resuller gönderdiğini söylüyor senin örenek verdiğin ilk ayettin açıklması bu DÜZELTEREK tekrarlıyorum
    Allah NEBİLERDEN şöyle misak almıştı “SİZE KİTAB VE HİKMET verdim, sonra yanınızda bulunanları doğrulayıcı bir RESUL geldiğinde ona inanacak ve yardım edeceksiniz! bunu kabul ettiniz mi? ahdimi üzerinize aldınız mı demişti. onlarda “kabul ettik” dediler. Allah’da şöyle buyurdu “öyleyse şahit olun, bende sizinle beraber şahit olanlardanımHER resul nebiDEĞİL MİYDİ?ALLAH BURADA YİNE RESULLERDEN SÖZ ALMIŞTIR VE HER PEYGAMBERİN TEMEL MESAJI TEVHİTTİ ALLAHIN VAR VE BİR OLMASIYDI BU YÜÜZDEN HER PEYGAMBER HER PEYGAMBERE YARDIM ETMİŞTİ
    MANENDE MADDENDE BUNDA BU SÖZ ALINMIŞTIR HER PEYGAMBER KAVMİNİ UYARDI KENDİNDEN ÖNCEKİ PEYGAMBERLERİN ÜMMETLERİNİN NASIL HELAK OLDUĞUNU SÖYLEDİ BÜTÜN PEYGAMBERLER BİRBİRLERİNE YARDIMCI OLDULAR

    Resul lûgatta; Peygamber. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile bir ümmete yada bütün beşeriyete Allah (cc) tarafından peygamber olarak gönderilmiş zat, manasındadır.

    Nebi ise; Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeraitle gelmeyip kendinden evvelki Resulün getirdiği kitap ve şeraiti devam ettiren peygamber, demektir.

    Nebi ve resul kelimelerinin anlamlarında (yani her ikisinin aynı anlama mı, yoksa ayrı ayrı anlama mı geldikleri babında) alimler çeşitli görüşler öne sürerek ihtilaf etmişlerdir:

    İkisi de aynı anlama gelir: Haber verme kökünden gelmedirler. Bu fikirde olanlar şu ayeti delil gösterdiler;

    “ Biz senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği zaman, şeytan onun dilediği hakkında (bir fitne) meydana atmış olmasın.” (Hac, 52)

    Cenab-ı Hak ayetinde, (ve ma erselna) buyurarak, her ikisini de (irsâli) sabit kılmıştır. Demek ki her resul aynı zamanda nebidir ve her nebi de aynı zamanda resuldur.

    İkisi bir yönden ayrılırlar: Gaybdan haberli olma ve nübüvvet özelliklerini bildirme, derece bakımından yükselme hususunda peygamberlikle birleşirler. Resule fazla olarak risaleti vermede ayrılırlar ki, bu bildirmeyle görevlendirilmesi anlamında olur.

    Bu görüşün delili de yukarıda geçen aynı ayettir. Çünkü ayette bu kelimeler ayrı ayrı zikredilmişlerdir. Eğer ikisi aynı şey olsaydı (yani aynı anlamı taşısaydı) Kur’ân gibi pek beliğ bir kelamda tekrarlanmaları güzel olmazdı.

    Buna göre Resul, hem ibadetle hem de ümmete tebliğe me’mur olan bir peygamberdir. Nebi ise, yalnız ibadetle me’mur olan bir peygamberdir. Bu fikirde olanlar mezkûr ayeti buna göre yorumlamışlardır.

    Sahih ve ekseri âlimlerin üzerinde durduğu görüş ise şudur:

    Resul kendisine müstakil olarak kitap gelen peygambere denir. Kendisine MÜSTAKİL KİTAP gelmeyen peygamber ise vahiy yolu ile tebliğe memur edilse bile nebidir, resul değildir. Her resul nebidir, her nebi resul değildir. (Şifa-i Şerif)

  92. Selam

    Abdül bey

    kardeşim belli ki dilim sürçmüş diyorsun
    buna hiç bi itirazımız yok
    her insana olabilir
    lakin dilin sürçünce işin doğrusu çıkmış.

    bu senin yazından alıntı
    dedi ki “ben Allahın kuluyum, bana kitab verdi ve beni nebi yaptı.”bu rabbimin hangi peygambere seslenişi bunu bildir önce…..burada hangi peygambere seslendiği çok önemli sure ismi ayet numartası yazarsan iyi olur

    buda hemen üstteki benim yazımdan
    dedi ki “ben Allahın kuluyum, bana kitab verdi ve beni nebi yaptı.” 19:30
    galiba sen 19:30 u saat sandın
    demegoji olsun diye !
    hangi peygamber olursa olsun sorun değil
    Allah’ın ne dediği önemli!! (şifai şerifin değil)
    neymiş, kitab verilince nebi yapılıyormuş

    3:81 ayetinin senin zoraki yorumlarına ihtiyacı yok..
    senin benim dilimiz sürçer ama Allah’ın asla
    nebilere kitap ve hikmet verdim diyorsa nebilere vermiştir.
    elinizdekini doğrulayıcı resul geldiğinde diyor
    yani senin dediğin gibi resula kitab verilibde
    onu doğrulayıcı nebi geldiğinde demiyor

    nebilere kitab verildiğine dair bi ayet daha yazayım.
    Musaya kitabı verdik. ardındanda peşpeşe resuller gönderdik…2:87

    meraklıysan daha yazabilirim

    yine senden
    sulandırdığımız neymiş?ayet apaçık ALLAH bilmediğimiz resuller gönderdiğini söylüyor senin örenek verdiğin ilk ayettin açıklması bu DÜZELTEREK tekrarlıyorum
    neyi düzelttin? bildirilmeyen resullerin adedinimi?

    şöyle bir hüküm verdiğiniz halde
    Her resul nebidir, her nebi resul değildir. (Şifa-i Şerif
    hac 52 ayetinin konuyla ne alakası var
    bu ayeti veripte
    hükmünüz niye böyle dönüyor
    Demek ki her resul aynı zamanda nebidir ve her nebi de aynı zamanda resuldur.
    peşinden yine desteksiz(vahiy) izahatlar

    olay sizin hükmünüzün tam tersidir
    her nebi resuldur ama her resul nebi değildir

    işimiz seninle değil Abdül bey,
    senin gibilerin zihniyetiyle
    atalar dinini buralarda pazarlattırmayız.

    neyse ben halka çatmakla, mış gibi yapanları bi daha okuyayım
    hoşuma gitti

    esenlikle

  93. hayır o ayette resullerden bahsediyor her resul nebidir ALLAH cc peygamberimeze bazı ayetlerde nebi diye hitap etmiştir ama bizim resul dediklerimizden başka hangisine resül demiştir nebi diye hitap etmiştir

    Nisa
    (163) Biz Nûh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyüb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Davûd’a da Zebûr vermiştik.İŞTE ŞİFAI ŞERİFİN DOĞRULUĞUNA ÖRNEK BİR AYET DİĞER PEYGAMBERLERE VAHYETTİĞİNİ FAKAT HZ.DAVUTA ZEBURU VERDİĞİNİ SÖYLÜYOR ALLAH TEALA YANİ ALLAHIN PEYGAMBERLERE VAHİY ETMESİ İLE KİTAP VERMESİ AYRI ŞEYLERDİR

    Hz. İsa ile ilgili olarak Maide suresinin 75. ayetinde (Me’lmesih ibnu Meryem illa rasul gad halet min gablihirrusul…) yani Meryem oğlu Mesîh ancak bir resûldür. Ondan önce de resûller gelip geçmiştir… buyuruluyor
    BURADANDA HER RSULÜN NEBİ OLDUĞU ORTAYA ÇIKIYOR
    YOKSA ALLAH NİYE BİR YERDE RESÜL ÖTEKİ YERDE NEBİ DESİN BANA BİLDİĞİMİZ KİTAP VE SUHUFLARIN DIŞINDA NEBİ OLDUĞUNU SÖYLEDİĞİMİZ PEYGAMBERLERDEN KURANI KERİME BAK HANGİSİNE RESUL DİYE HİTAP EDİLMİŞ

  94. Musaya kitabı verdik. ardındanda peşpeşe resuller gönderdik…2:87HZ MUSADAN SONRA RESÜL OLARAK HZ.DAVUT VE HZ.İSA GELMİŞTİR SONRADA HZ.MUHAMMED GELMİŞTİR İŞTE AYETTEKİ RESULLERDEN MAKSAT BUDUR

  95. Geri bildirim: Sitemap 07.01.2014 | Ali Aksoy·

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s